Cengiz, Kolin, Limak, Kalyon ve MNG Holding’in kamu bankalarına olan borçlarının 2043 yılına kadar ertelendiği, bu holdinglere verilen hazine garantilerinin ise ödenmeye devam ettiği öne sürüldü.
KRONOS -17 Mayıs 2020
Koronavirüs nedeniyle vatandaşların aldığı tüketici kredilerini sadece üç ay erteleyen kamu bankalarının bazı işadamlarına kıyak yaptığı iddia edildi.
Kamu bankalarının hükümete yakınlığıyla bilinen Cengiz Holding’in sahibi Mehmet Cengiz, Kalyon Holding’in patronu Cengiz Kalyon, Limak Holding’in sahibi Nihat Özdemir, Kolin İnşaat’ın sahibi Naci Koloğlu ve MNG Holding’in patronu Mehmet Nazif Günal’ın borçlarının 2043’e ertelendiği öğrenildi.
CHP, KREDİLERİN ERTELENMESİNİ ÖNERMİŞTİ
Üçüncü Havalimanı ve 3. Köprünün yanı sıra birçok ihaleyi alan konsorsiyumun devlete olan milyarlarca liralık borcu ertelenirken devletten alacağı paraların ise düzenli ödeneceği öğrenildi. Daha önce CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel, “Koronavirüse bağlı mücbir sebep nedeniyle şirketlere yapılan Kamu Özel İşbirliği projeleri kapsamındaki garanti ödemeleri ertelenmelidir” önerisinde bulunmuş ancak iktidar kanadından ses çıkmamıştı. Aksine, salgın nedeniyle milyonlarca kişinin işsiz kaldığı, kısa çalışma ödeneği, esnaf destekleme kredileri gibi kritik ödemeler henüz tamamlanmamışken konsorsiyumdan oluşan garantici 5 müteahhitin parası geciktirilmedi. Konsorsiyuma Avrasya Tüneli, İstanbul-İzmir ve Kuzey Marmara otoyolları, Yavuz Sultan Selim ve Osmangazi Köprüleri 2019 yılı garanti tutarlarının kalanı 30 Nisan itibarıyla tamamen ödendi. Şirketlere ne kadar ödeme yapıldığı resmi olarak açıklanmadı.
8.3 MİLYAR ÖDENEK AYRILDI
Cumhurbaşkanlığı 2020 Yıllık Programı’na göre, Ulaştırma Bakanlığı’nın KÖİ projelerinde şirketlere verilen garantiler için 8.3 milyar lira ödenek ayrıldı. Bu tutara köprü, tünel ve otoyolların yanında çok sayıda havalimanı ve tren garı ödemeleri bulunuyor ancak İstanbul Havalimanı bu hesaplamanın dışında tutuluyor.
KREDİ MİKTARI ‘TİCARİ SIR’
Kolin, Liman, Kalyon, Cengiz ve MNG Holding’ten oluşan konsorsiyumun yanı sıra şirketlerin kamu bankalarından aldığı krediler “ticari sır” olarak nitelendirilmiş ve miktarı aynı gerekçeyle açıklanmamıştı. Şirketlerin 2043 yılına ertelenen borçları için faiz ödeyip ödemeyeceği ise henüz netlik kazanmadı. Mehmet Cengiz son olarak Bodrum’daki Cennet Koyu’nu Fettah Tamince’yle birlikte almak için Ziraat Bankası’ndan 277 milyon lira kredi çekmişti. Usulsüz alındığı iddia edilen krediye dair suç duyurusu ise takipsizlikle sonuçlanmıştı.
[Kronos.News] 17.5.2020
Hipertansiyonla bilinen 7 efsane 7 gerçek!
Bugün 17 Mayıs Dünya Hipertansiyon Günü ve dünyada erişkin nüfusun yüzde 27’sının hipertansiyon hastası. Bu oranın 2025 yılında yüzde 30’a ulaşacağı tahmin edilirken Avrupa Kardiyoloji Derneği ve Türk Kardiyoloji Derneği kılavuzlarına göre kan basıncı 140/90 mmHg‘nin üzerinde olması, tansiyon hastalığı olarak değerlendiriliyor.
Geçen yıl Amerikan Kardiyoloji Derneği’nin yayınladığı kılavuzda bu değerlerin bir basamak daha ileri götürülerek 130/80 mmHg basıncın üstünün hipertansiyon olarak kabul edildiğini söyleyen Anadolu Sağlık Merkezi Kardiyoloji Uzmanı Dr. Ersin Özen, “Ne yazık ki hipertansiyon hastalığını kolaylaştıran unsurların artışı sebebiyle hastalığın yaygınlığı her geçen gün artıyor. 130-140mmHg/80-89mmHg prehipertansiyon, 140-159 /90-99 mmHg 1. derece hipertansiyon, 160-179/100-109 mmHg 2. derece hipertansiyon 180/110 mmHg ve üzeri ise 3. derece hipertansiyon olarak değerlendiriliyor.” dedi.
HİPERTANSİYON HASTALARI EVDE KALIP İLAÇLARINI DÜZENLİ KULLANMALI
Kronik hastalığı olan herkesin başta da hipertansiyon ve kalp hastalarının Coronavirus’e yakalanmamak için ellerinden geleni yapmalarının önemli olduğunu hatırlatan Kardiyoloji Uzmanı Dr. Ersin Özen, “Kronik hastalığı olanlarda ve yaşlılarda maalesef hastalık daha ağır seyrediyor. Buna bağlı iyileşme süresi de daha uzun oluyor. Bu sebeple tek ve en önemli öneri hastalığa yakalanmamak. Mutlaka evde kalmalı ve izole olmalılar. Dengeli beslenmeli, ilaçlarını düzenli kullanmalılar” önerisinde bulundu. Hipertansiyon hastalarının karantina döneminde kilo almaktan kaçınmak için ellerinden geleni yapmaları gerektiğini vurgulayan Dr. Ersin Özen, “Evlerde kalmanın ortaya çıkardığı yoğun hamur işi tüketimi çok tehlikeli. Mümkün olduğunca kalori açısından düşük, yağsız, karbonhidrattan fakir Akdeniz mutfağı tercih edilmeli.” diye konuştu.
YAŞAM TARZINDAKİ DEĞİŞİKLİKLER HİPERTANSİYONDAN KORUMAYA YARDIMCI
Hipertansiyonun sebebinin büyük bir oranda bilinmediğini vurgulayan Kardiyoloji Uzmanı Dr. Ersin Özen, “İkinci başka bir hastalığa bağlıysa alttaki hastalık tedavi edilir. Prehipertansiyon aşamasında olan hastalar yaşam tarzı değişikliklerini uygulayarak ellerinden geldiğince kendilerini bu durumdan korumaya çalışmalılar. Hipertansiyon hastalarının, evde basit fizik hareketleri, sosyal medyayı takip edenler için online yapılan bazı başlangıç seviyesinde olan pilates, aerobik veya yoga gibi derslerden faydalanarak düzenli olarak en az 15-20 dakika egzersiz yapmaları çok yerinde olur.” hatırlatmasında bulundu.
TANSİYON İLACI DÜZENLİ KULLANILMALI
Hasta prehipertansiyon dönemindeyse ve diyabet, kalp damar rahatsızlığı gibi başka bir rahatsızlığı yoksa hayat tarzı değişiklikleri ve diyet değişiklikleri ile takip edilebildiğini belirten Kardiyoloji Uzmanı Dr. Ersin Özen, “Evre 1 tansiyon hastaları, eğer eşlik eden başka hastalık yoksa yaşam tarzı değişiklikleriyle yakından izlenir. Ancak ek bir hastalık varlığında evre 1’den itibaren ilaç tedavisi başlanmalı” dedi. Tansiyon ilacının yalnızca tansiyon çıktığı zaman alınmasının tavsiye edilmeyen bir durum olduğunun altını çizen Dr. Ersin Özen, “Evre 1 tansiyon hastalarında, yaşam tarzı değişiklikleriyle yeterince kontrol sağlanmışsa ilaç kesilebilir. Ancak evre 2 ve 3 hastalar için tedavi kesilmesi gibi bir olasılık yoktur. Hayat boyu ilaç tedavisi almak zorundadırlar.” şeklinde konuştu.
Hipertansiyon tedavisinde yapılacak belli başlı yaşam tarzı değişiklikleri:
*Tuz kısıtlaması
*Obezitenin önlenmesi ve ideal kilonun sağlanması
*Meyve ve sebze tüketiminin arttırılması ve doymuş yağ alımının azaltılması
*Fiziksel aktivitenin arttırılması
*Sigara alışkanlığının bırakılması
*Kafein alımının azaltılması
*Stres azaltıcı yöntemlerin; son dönem oldukça popüler olan mindfullnes egsersizlerinin, nefes terapileri ve yoganın, tansiyon düşürülmesine yardımcı olduğu gösterilmiştir.
İŞTE YÜKSEK TANSİYONLA İLGİLİ 7 EFSANE VE 7 GERÇEK
Efsane: Ailemde yüksek tansiyon var. Bunu önlemek için yapabileceğim hiçbir şey yok.
Gerçek: Yüksek tansiyon ailelerde görülebilir. Ebeveynleriniz veya yakın akrabalarınız yüksek tansiyona sahipse, bunu da geliştirme olasılığınız daha yüksektir. Bununla birlikte, yaşam tarzı seçimleri, ailesinde yüksek tansiyon öyküsü olan birçok kişinin hipertansiyondan kaçınmasına izin verdi.
Efsane: Sofra tuzu kullanmıyorum, bu yüzden sodyum alımımı ve kan basıncımı kontrol ediyorum.
Gerçek: Bazı insanlarda sodyum kan basıncını artırabilir. Sodyumu kontrol etmek için mutlaka etiketlerin kontrol edilmesi gerekir. Çünkü tükettiğimiz sodyumun yüzde 75’i domates sosu, çorbalar, çeşniler, konserve yiyecekler ve hazır karışımlar gibi işlenmiş gıdalarda gizlidir. Hazır ve hazır ambalajları satın alırken etiketleri okuyun. Etiketlerde “soda” ve “sodyum” kelimelerini ve “Na” sembolünü izleyin. Bu kelimeler sodyum bileşiklerinin mevcut olduğunu göstermektedir.
Efsane: Yemek pişirirken normal sofra tuzu yerine koşer veya deniz tuzu kullanıyorum. Düşük sodyum alternatifleridir.
Gerçek: Kimyasal olarak, koşer tuzu ve deniz tuzu sofra tuzu – yüzde 40 sodyum – ile aynıdır ve toplam sodyum tüketimine eşittir. Sofra tuzu, iki sodyum (Na) ve klorür (Cl) mineralinin bir kombinasyonudur.
Efsane: Kendimi iyi hissediyorum. Yüksek tansiyon konusunda endişelenmem gerekmiyor.
Gerçek: Yaklaşık 103 milyon ABD’li yetişkin yüksek tansiyona sahiptir ve birçoğu bunu bilmez veya tipik semptomlar yaşamaz. Yüksek tansiyon da inme için önemli bir risk faktörüdür. Kontrol edilmezse, yüksek tansiyon ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir.
Efsane: Yüksek tansiyonu olan insanlar sinirlilik, terleme, uyku güçlüğü çeker ve yüzleri kızarır. Bu semptomlarım yok, bu yüzden iyiyim.
Gerçek: Birçok insan farkında olmadan yıllarca yüksek tansiyona sahiptir. Genellikle “sessiz katil” olarak adlandırılır çünkü genellikle hiçbir semptomu yoktur. Atardamarlarınıza, kalbinize ve diğer organlarınıza zarar verdiğinin farkında olmayabilirsiniz.
Efsane: Yüksek tansiyonum var ve doktorum bunu kontrol ediyor. Bu, evde kontrol etmeme gerek olmadığı anlamına geliyor.
Gerçek: Kan basıncı dalgalanabileceğinden evde kan basıncı ölçümlerinin izlenmesi ve kaydedilmesi, sağlık uzmanınıza gerçekten yüksek tansiyonunuzun olup olmadığını ve tedavi planınızın çalışıp çalışmadığını belirlemek için değerli bilgiler sağlayabilir. Okumaları sabah ve akşam gibi her gün aynı saatte veya sağlık uzmanınızın önerdiği şekilde almanız önemlidir.
Efsane: Yüksek tansiyon teşhisi kondu, ancak daha düşük okumalar yapıyorum, bu yüzden ilacımı almayı bırakabilirim.
Gerçek: Yüksek tansiyon yaşam boyu süren bir hastalık olabilir. Hayatınızın geri kalanı boyunca her gün ilaç almak anlamına gelse bile, sağlık uzmanınızın önerilerini dikkatlice takip edin. Sağlık ekibinizle ortaklık kurarak, tedavi hedeflerinize başarıyla ulaşabilir ve daha iyi bir sağlık durumunun avantajlarından yararlanabilirsiniz.
[TR724] 17.5.2020
Geçen yıl Amerikan Kardiyoloji Derneği’nin yayınladığı kılavuzda bu değerlerin bir basamak daha ileri götürülerek 130/80 mmHg basıncın üstünün hipertansiyon olarak kabul edildiğini söyleyen Anadolu Sağlık Merkezi Kardiyoloji Uzmanı Dr. Ersin Özen, “Ne yazık ki hipertansiyon hastalığını kolaylaştıran unsurların artışı sebebiyle hastalığın yaygınlığı her geçen gün artıyor. 130-140mmHg/80-89mmHg prehipertansiyon, 140-159 /90-99 mmHg 1. derece hipertansiyon, 160-179/100-109 mmHg 2. derece hipertansiyon 180/110 mmHg ve üzeri ise 3. derece hipertansiyon olarak değerlendiriliyor.” dedi.
HİPERTANSİYON HASTALARI EVDE KALIP İLAÇLARINI DÜZENLİ KULLANMALI
Kronik hastalığı olan herkesin başta da hipertansiyon ve kalp hastalarının Coronavirus’e yakalanmamak için ellerinden geleni yapmalarının önemli olduğunu hatırlatan Kardiyoloji Uzmanı Dr. Ersin Özen, “Kronik hastalığı olanlarda ve yaşlılarda maalesef hastalık daha ağır seyrediyor. Buna bağlı iyileşme süresi de daha uzun oluyor. Bu sebeple tek ve en önemli öneri hastalığa yakalanmamak. Mutlaka evde kalmalı ve izole olmalılar. Dengeli beslenmeli, ilaçlarını düzenli kullanmalılar” önerisinde bulundu. Hipertansiyon hastalarının karantina döneminde kilo almaktan kaçınmak için ellerinden geleni yapmaları gerektiğini vurgulayan Dr. Ersin Özen, “Evlerde kalmanın ortaya çıkardığı yoğun hamur işi tüketimi çok tehlikeli. Mümkün olduğunca kalori açısından düşük, yağsız, karbonhidrattan fakir Akdeniz mutfağı tercih edilmeli.” diye konuştu.
YAŞAM TARZINDAKİ DEĞİŞİKLİKLER HİPERTANSİYONDAN KORUMAYA YARDIMCI
Hipertansiyonun sebebinin büyük bir oranda bilinmediğini vurgulayan Kardiyoloji Uzmanı Dr. Ersin Özen, “İkinci başka bir hastalığa bağlıysa alttaki hastalık tedavi edilir. Prehipertansiyon aşamasında olan hastalar yaşam tarzı değişikliklerini uygulayarak ellerinden geldiğince kendilerini bu durumdan korumaya çalışmalılar. Hipertansiyon hastalarının, evde basit fizik hareketleri, sosyal medyayı takip edenler için online yapılan bazı başlangıç seviyesinde olan pilates, aerobik veya yoga gibi derslerden faydalanarak düzenli olarak en az 15-20 dakika egzersiz yapmaları çok yerinde olur.” hatırlatmasında bulundu.
TANSİYON İLACI DÜZENLİ KULLANILMALI
Hasta prehipertansiyon dönemindeyse ve diyabet, kalp damar rahatsızlığı gibi başka bir rahatsızlığı yoksa hayat tarzı değişiklikleri ve diyet değişiklikleri ile takip edilebildiğini belirten Kardiyoloji Uzmanı Dr. Ersin Özen, “Evre 1 tansiyon hastaları, eğer eşlik eden başka hastalık yoksa yaşam tarzı değişiklikleriyle yakından izlenir. Ancak ek bir hastalık varlığında evre 1’den itibaren ilaç tedavisi başlanmalı” dedi. Tansiyon ilacının yalnızca tansiyon çıktığı zaman alınmasının tavsiye edilmeyen bir durum olduğunun altını çizen Dr. Ersin Özen, “Evre 1 tansiyon hastalarında, yaşam tarzı değişiklikleriyle yeterince kontrol sağlanmışsa ilaç kesilebilir. Ancak evre 2 ve 3 hastalar için tedavi kesilmesi gibi bir olasılık yoktur. Hayat boyu ilaç tedavisi almak zorundadırlar.” şeklinde konuştu.
Hipertansiyon tedavisinde yapılacak belli başlı yaşam tarzı değişiklikleri:
*Tuz kısıtlaması
*Obezitenin önlenmesi ve ideal kilonun sağlanması
*Meyve ve sebze tüketiminin arttırılması ve doymuş yağ alımının azaltılması
*Fiziksel aktivitenin arttırılması
*Sigara alışkanlığının bırakılması
*Kafein alımının azaltılması
*Stres azaltıcı yöntemlerin; son dönem oldukça popüler olan mindfullnes egsersizlerinin, nefes terapileri ve yoganın, tansiyon düşürülmesine yardımcı olduğu gösterilmiştir.
İŞTE YÜKSEK TANSİYONLA İLGİLİ 7 EFSANE VE 7 GERÇEK
Efsane: Ailemde yüksek tansiyon var. Bunu önlemek için yapabileceğim hiçbir şey yok.
Gerçek: Yüksek tansiyon ailelerde görülebilir. Ebeveynleriniz veya yakın akrabalarınız yüksek tansiyona sahipse, bunu da geliştirme olasılığınız daha yüksektir. Bununla birlikte, yaşam tarzı seçimleri, ailesinde yüksek tansiyon öyküsü olan birçok kişinin hipertansiyondan kaçınmasına izin verdi.
Efsane: Sofra tuzu kullanmıyorum, bu yüzden sodyum alımımı ve kan basıncımı kontrol ediyorum.
Gerçek: Bazı insanlarda sodyum kan basıncını artırabilir. Sodyumu kontrol etmek için mutlaka etiketlerin kontrol edilmesi gerekir. Çünkü tükettiğimiz sodyumun yüzde 75’i domates sosu, çorbalar, çeşniler, konserve yiyecekler ve hazır karışımlar gibi işlenmiş gıdalarda gizlidir. Hazır ve hazır ambalajları satın alırken etiketleri okuyun. Etiketlerde “soda” ve “sodyum” kelimelerini ve “Na” sembolünü izleyin. Bu kelimeler sodyum bileşiklerinin mevcut olduğunu göstermektedir.
Efsane: Yemek pişirirken normal sofra tuzu yerine koşer veya deniz tuzu kullanıyorum. Düşük sodyum alternatifleridir.
Gerçek: Kimyasal olarak, koşer tuzu ve deniz tuzu sofra tuzu – yüzde 40 sodyum – ile aynıdır ve toplam sodyum tüketimine eşittir. Sofra tuzu, iki sodyum (Na) ve klorür (Cl) mineralinin bir kombinasyonudur.
Efsane: Kendimi iyi hissediyorum. Yüksek tansiyon konusunda endişelenmem gerekmiyor.
Gerçek: Yaklaşık 103 milyon ABD’li yetişkin yüksek tansiyona sahiptir ve birçoğu bunu bilmez veya tipik semptomlar yaşamaz. Yüksek tansiyon da inme için önemli bir risk faktörüdür. Kontrol edilmezse, yüksek tansiyon ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir.
Efsane: Yüksek tansiyonu olan insanlar sinirlilik, terleme, uyku güçlüğü çeker ve yüzleri kızarır. Bu semptomlarım yok, bu yüzden iyiyim.
Gerçek: Birçok insan farkında olmadan yıllarca yüksek tansiyona sahiptir. Genellikle “sessiz katil” olarak adlandırılır çünkü genellikle hiçbir semptomu yoktur. Atardamarlarınıza, kalbinize ve diğer organlarınıza zarar verdiğinin farkında olmayabilirsiniz.
Efsane: Yüksek tansiyonum var ve doktorum bunu kontrol ediyor. Bu, evde kontrol etmeme gerek olmadığı anlamına geliyor.
Gerçek: Kan basıncı dalgalanabileceğinden evde kan basıncı ölçümlerinin izlenmesi ve kaydedilmesi, sağlık uzmanınıza gerçekten yüksek tansiyonunuzun olup olmadığını ve tedavi planınızın çalışıp çalışmadığını belirlemek için değerli bilgiler sağlayabilir. Okumaları sabah ve akşam gibi her gün aynı saatte veya sağlık uzmanınızın önerdiği şekilde almanız önemlidir.
Efsane: Yüksek tansiyon teşhisi kondu, ancak daha düşük okumalar yapıyorum, bu yüzden ilacımı almayı bırakabilirim.
Gerçek: Yüksek tansiyon yaşam boyu süren bir hastalık olabilir. Hayatınızın geri kalanı boyunca her gün ilaç almak anlamına gelse bile, sağlık uzmanınızın önerilerini dikkatlice takip edin. Sağlık ekibinizle ortaklık kurarak, tedavi hedeflerinize başarıyla ulaşabilir ve daha iyi bir sağlık durumunun avantajlarından yararlanabilirsiniz.
[TR724] 17.5.2020
Bilim Kurulu üyesinden virüs açıklaması
Kuzey yarım kürede hava sıcaklıkları yükselirken corona virüsü salgınıyla ilgili herkesin merak ettiği soruya Bilim Kurulu üyesi Prof. Dr. Ateş Kara yanıt verdi.
Harvard ve Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nden yapılan bir araştırma için Kara, "25 derece üzerindeki hava sıcaklığının SARS-CoV-2 bulaşında azalma sağladığını gösterdi. Ancak bu hava sıcakken virüs bulaşmaz anlamına gelmediği için önlemlere devam etmeliyiz. Bir derece yükselme bulaşta %3.1 azalma sağlıyor" dedi.
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları akademisyeni ve Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Ateş Kara, hava sıcaklıklarının yükselmesiyle, corona virüsü (Covid-19) bulaşında azalma olduğunun yapılan araştırmalarla kanıtlandığını söyledi.
“BİR DERECE YÜKSELME YÜZDE 3.1 AZALMA SAĞLIYOR”
Harvard ve Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) tarafından yapılan ‘Hava Sıcaklığının Covid-19'a Etkisi' isimli araştırmanın zamana bağlı olarak değişimini gösteren, hatta 2021 tahminlerini de içeren görseli paylaşan Kara, şu açıklamaları yaptı:
* Harvard ve MIT’den araştırmacılar 25 derece üzerindeki hava sıcaklığının SARS-CoV-2 bulaşında azalma sağladığını gösterdi.
* Ancak bu hava sıcakken virüs bulaşmaz anlamına gelmediği için önlemlere devam etmeliyiz.
* Bir derece yükselme bulaşta %3.1 azalma sağlıyor.
[Samanyolu Haber] 17.5.2020
Harvard ve Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nden yapılan bir araştırma için Kara, "25 derece üzerindeki hava sıcaklığının SARS-CoV-2 bulaşında azalma sağladığını gösterdi. Ancak bu hava sıcakken virüs bulaşmaz anlamına gelmediği için önlemlere devam etmeliyiz. Bir derece yükselme bulaşta %3.1 azalma sağlıyor" dedi.
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları akademisyeni ve Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Ateş Kara, hava sıcaklıklarının yükselmesiyle, corona virüsü (Covid-19) bulaşında azalma olduğunun yapılan araştırmalarla kanıtlandığını söyledi.
“BİR DERECE YÜKSELME YÜZDE 3.1 AZALMA SAĞLIYOR”
Harvard ve Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) tarafından yapılan ‘Hava Sıcaklığının Covid-19'a Etkisi' isimli araştırmanın zamana bağlı olarak değişimini gösteren, hatta 2021 tahminlerini de içeren görseli paylaşan Kara, şu açıklamaları yaptı:
* Harvard ve MIT’den araştırmacılar 25 derece üzerindeki hava sıcaklığının SARS-CoV-2 bulaşında azalma sağladığını gösterdi.
* Ancak bu hava sıcakken virüs bulaşmaz anlamına gelmediği için önlemlere devam etmeliyiz.
* Bir derece yükselme bulaşta %3.1 azalma sağlıyor.
[Samanyolu Haber] 17.5.2020
Gelecek Partisi: Baskın seçim planlıyorlardı ancak evdeki hesap çarşıya uymadı
Gelecek Partisi Genel Başkan Yardımcısı Selçuk Özdağ'dan ilginç bir değerlendirme geldi.
Yeniçağ yazarı Orhan Uğuroğlu, bugünkü yazısında Ahmet Davutoğlu’nun partisi Gelecek Partisi Genel Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Selçuk Özdağ ile görüşmesini aktardı.
Özdağ, erken seçim iddialarına ilişkin şunları söyledi:
“Baskın seçim bekliyordum… İttifak ‘Koronavirüs başarımızı oya tahvil edelim’ diye baskın seçim düşündü ki bizi ve DEVA partisini seçim dışı bırakırız’ diye planladılar. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı…”
Özdağ, neden baskın seçimin olmayacağını ise şöyle açıkladı:
“Baskın olmayacak ama erken seçim olacak, bekliyoruz. Bunlar Türkiye’yi yönetemiyorlar, Her geçen gün oy kaybediyorlar ve Gelecek Partisi’ne halkın teveccühünü görüyorlar. Eğer 2023’e kalırsa görüyorlar ki AKP’nin oyları barajın altına yani yüzde 10’un altına düşecek.”
Özdağ, erken seçim olması durumunda ise AKP’li vekillerden partilerine geçecek isimler olacağını da söyledi.
Özdağ, “Erken seçim yaparlarsa AKP’den de başka partilerden de görüştüğümüz ve partimize katılacak milletvekili arkadaşlarımız var” dedi.
Selçuk Özdağ, CHP’den vekil desteğine ilişkin de “Sayın Kılıçdaroğlu’nun ve CHP’nin desteğine teşekkür ederiz ama ihtiyaç olacağını düşünmüyoruz. Çünkü A – B ve C planlarımız var. Bizimle çoğunluğu AKP’li olmak üzere milletvekili arkadaşlarımız var” ifadelerini kullandı.
Gelecek Partisi ve Ali Babacan’ın kurucusu olduğu DEVA Partisi’nin seçime girmemesi için Bahçeli’nin yasa değişikliği önerisine ilişkin de Özdağ, şu değerlendirmeyi yaptı:
“TBMM’de millet yararına genel düzenleme yapılır. Gördüğümüz bizleri seçime sokmamak için yasa öneriliyor. MHP ve AKP her ne yaparlarsa yapsınlar; Şah derlerse Mat ederiz… Tavsiyem milletin sorunları ile ilgilenip çözüm bulsunlar. Demokrasinin kurallarını çiğnemesinler…”
[Samanyolu Haber] 17.5.2020
Yeniçağ yazarı Orhan Uğuroğlu, bugünkü yazısında Ahmet Davutoğlu’nun partisi Gelecek Partisi Genel Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Selçuk Özdağ ile görüşmesini aktardı.
Özdağ, erken seçim iddialarına ilişkin şunları söyledi:
“Baskın seçim bekliyordum… İttifak ‘Koronavirüs başarımızı oya tahvil edelim’ diye baskın seçim düşündü ki bizi ve DEVA partisini seçim dışı bırakırız’ diye planladılar. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı…”
Özdağ, neden baskın seçimin olmayacağını ise şöyle açıkladı:
“Baskın olmayacak ama erken seçim olacak, bekliyoruz. Bunlar Türkiye’yi yönetemiyorlar, Her geçen gün oy kaybediyorlar ve Gelecek Partisi’ne halkın teveccühünü görüyorlar. Eğer 2023’e kalırsa görüyorlar ki AKP’nin oyları barajın altına yani yüzde 10’un altına düşecek.”
Özdağ, erken seçim olması durumunda ise AKP’li vekillerden partilerine geçecek isimler olacağını da söyledi.
Özdağ, “Erken seçim yaparlarsa AKP’den de başka partilerden de görüştüğümüz ve partimize katılacak milletvekili arkadaşlarımız var” dedi.
Selçuk Özdağ, CHP’den vekil desteğine ilişkin de “Sayın Kılıçdaroğlu’nun ve CHP’nin desteğine teşekkür ederiz ama ihtiyaç olacağını düşünmüyoruz. Çünkü A – B ve C planlarımız var. Bizimle çoğunluğu AKP’li olmak üzere milletvekili arkadaşlarımız var” ifadelerini kullandı.
Gelecek Partisi ve Ali Babacan’ın kurucusu olduğu DEVA Partisi’nin seçime girmemesi için Bahçeli’nin yasa değişikliği önerisine ilişkin de Özdağ, şu değerlendirmeyi yaptı:
“TBMM’de millet yararına genel düzenleme yapılır. Gördüğümüz bizleri seçime sokmamak için yasa öneriliyor. MHP ve AKP her ne yaparlarsa yapsınlar; Şah derlerse Mat ederiz… Tavsiyem milletin sorunları ile ilgilenip çözüm bulsunlar. Demokrasinin kurallarını çiğnemesinler…”
[Samanyolu Haber] 17.5.2020
Hintli Siyasetçi Kulkarni: Gülen'i Gandhi’ye benzetiyorum
Hindistan'ın Eski Başbakanlarından Atal Bihari Vajpayee’nin danışmanı Sudheedra Kulkarni geçtiğimiz yıllarda görüşme yaptığı Fethullah Gülen Hocaefendi’yi gazete köşesinde anlattı.
Hindistan siyasetinin önemli isimlerinden Kulkarni, 2018 yılında Hocaefendi’ye yaptığı ziyaretini ele alan ayrıntılı bir makale kaleme aldı.
Makale, Hindistan’ın önemli ve saygın medya kuruluşlarından Scroll.in’de yayınlandı.
Yazısında Hocaefendi’yi Gandhi'ye benzeten siyasetçi, onu kendisini barışa hoşgörüye ve insanlığa hizmete adamış bir insan olarak niteledi.
Hizmetten.com'da yer alan haberde, Hocaefendi ve Hizmet Hareketi’ne hayranlığını her fırsatta dile getiren Sudheedra Kulkarni, onlar için dua ediyorum dedi.
İngilizce yayınlanan o makaleden işte satırbaşları:
-Hocaefendi bir Sufi İslam alimi.
-2000’li yıllarda onu ilk öğrendiğimde hayranlık duydum.
-1999 yılında Türkiye’den ABD’ye taşındı ve burada ruhsal bir münzevi olarak yaşıyor.
-Hocaefendi, dinlerarası diyalog ve uyumun güçlü bir savunucusu.
-M.Fethullah Gülen, İslam adına barbarca terör saldırısı düzenleyenleri kınıyor ve “Bir Müslüman ‘bir insanı öldürüp sonra Cennete gideceğim’ diyemez diyor.
-Çok az seyahat ediyor. Nadiren röportaj veriyor. Hizmet adı verilen dünyanın en büyük sosyal hareketlerinden birine ilham kaynağı.
-Beni en çok etkileyen şey, dindarlıklarına rağmen bakış açılarında modern, gönüllü işlerinde takdire şayan ve profesyonel olmalarıydı.
-Gülen “Hindistan ile Pakistan arasında barış için dua ediyorum,” dedi
-Müslümanlar ile Hindular arasında köprü kurma çabaları beni derinden etkiledi.
-Ramazan, Yüce Allah’a dua etmek için önemli bir ay. Bu kutlu ayda Hocaefendi’nin sağlığı için ona ve onun hareketine mensup barışçıl insanlara dua ediyorum.
[Samanyolu Haber] 17.5.2020
Hindistan siyasetinin önemli isimlerinden Kulkarni, 2018 yılında Hocaefendi’ye yaptığı ziyaretini ele alan ayrıntılı bir makale kaleme aldı.
Makale, Hindistan’ın önemli ve saygın medya kuruluşlarından Scroll.in’de yayınlandı.
Yazısında Hocaefendi’yi Gandhi'ye benzeten siyasetçi, onu kendisini barışa hoşgörüye ve insanlığa hizmete adamış bir insan olarak niteledi.
Hizmetten.com'da yer alan haberde, Hocaefendi ve Hizmet Hareketi’ne hayranlığını her fırsatta dile getiren Sudheedra Kulkarni, onlar için dua ediyorum dedi.
İngilizce yayınlanan o makaleden işte satırbaşları:
-Hocaefendi bir Sufi İslam alimi.
-2000’li yıllarda onu ilk öğrendiğimde hayranlık duydum.
-1999 yılında Türkiye’den ABD’ye taşındı ve burada ruhsal bir münzevi olarak yaşıyor.
-Hocaefendi, dinlerarası diyalog ve uyumun güçlü bir savunucusu.
-M.Fethullah Gülen, İslam adına barbarca terör saldırısı düzenleyenleri kınıyor ve “Bir Müslüman ‘bir insanı öldürüp sonra Cennete gideceğim’ diyemez diyor.
-Çok az seyahat ediyor. Nadiren röportaj veriyor. Hizmet adı verilen dünyanın en büyük sosyal hareketlerinden birine ilham kaynağı.
-Beni en çok etkileyen şey, dindarlıklarına rağmen bakış açılarında modern, gönüllü işlerinde takdire şayan ve profesyonel olmalarıydı.
-Gülen “Hindistan ile Pakistan arasında barış için dua ediyorum,” dedi
-Müslümanlar ile Hindular arasında köprü kurma çabaları beni derinden etkiledi.
-Ramazan, Yüce Allah’a dua etmek için önemli bir ay. Bu kutlu ayda Hocaefendi’nin sağlığı için ona ve onun hareketine mensup barışçıl insanlara dua ediyorum.
[Samanyolu Haber] 17.5.2020
Halk sağlığı uzmanı: Virüs yayılma hızı ve rakamlar birbirini tutmuyor
Halk sağlığı uzmanı Prof. Dr. Tuğrul Erbaydar, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın, yeni tip Koronavirüs'ün yayılma hızını gösteren R0 değerini 1.56 olarak açıklamasına ilişkin, “Bu rakam, güncel değil, daha önceki zamana veya uzun sürenin ortalamasına ait olabilir. Açıklanan vaka sayıları ile bu değer kesinlikle uyuşmuyor” dedi.
Erbaydar, tedbirlerin 14 gün beklenerek tek tek kaldırılması ve kuluçka dönemini içeren bir sokağa çıkma yasağının konuşulması gerektiği önerisinde bulundu. Bir önlem ortadan kalktığında etkilerini görebilmek için en az 14 gün beklemek gerektiğini söyleyen Erbaydar, “Eğer önlemleri üçer beşer kaldırırsak sıçrama meydana geldiğinde neden kaynaklandığını da bilemeyiz. Aralarına kuluçka süresi koyarak birer birer kaldırırsak, yükselmenin neden kaynaklandığını bilir ve yeni tedbir alabiliriz. Ama sektörlerin baskısıyla normalleşme, anormal sonuçlara yol açabilir” uyarısında bulundu.
Erbaydar “Tüm ihtiyaçlar karşılanarak kuluçka süresini kapsayan 14 gün uzun süreli kapatmalar hâlâ kuvvetli biçimde düşünülmeli” diye konuştu.
Cumhuriyet'ten Sena Yaşar'ın haberine göre, Prof. Dr. Erbaydar, “1.56 olarak açıklanan değere göre, vaka sayısının her gün artması gerekirdi. Her gün açıklanan vaka sayıları ile Bakan’ın açıkladığı değer uyuşmuyor. Ancak R0 değeri 1’in altına düştüğünde azalan eğriye geçebiliriz. Oysa biz, günler önce azalan eğriye geçtik. Bu veri, güncel değil, başka bir güne ait olabilir. İkinci bir seçenek ise verinin anlık değil, uzun sürenin ortalaması olmasıdır” ifadesini kullandı.
[Samanyolu Haber] 17.5.2020
Erbaydar, tedbirlerin 14 gün beklenerek tek tek kaldırılması ve kuluçka dönemini içeren bir sokağa çıkma yasağının konuşulması gerektiği önerisinde bulundu. Bir önlem ortadan kalktığında etkilerini görebilmek için en az 14 gün beklemek gerektiğini söyleyen Erbaydar, “Eğer önlemleri üçer beşer kaldırırsak sıçrama meydana geldiğinde neden kaynaklandığını da bilemeyiz. Aralarına kuluçka süresi koyarak birer birer kaldırırsak, yükselmenin neden kaynaklandığını bilir ve yeni tedbir alabiliriz. Ama sektörlerin baskısıyla normalleşme, anormal sonuçlara yol açabilir” uyarısında bulundu.
Erbaydar “Tüm ihtiyaçlar karşılanarak kuluçka süresini kapsayan 14 gün uzun süreli kapatmalar hâlâ kuvvetli biçimde düşünülmeli” diye konuştu.
Cumhuriyet'ten Sena Yaşar'ın haberine göre, Prof. Dr. Erbaydar, “1.56 olarak açıklanan değere göre, vaka sayısının her gün artması gerekirdi. Her gün açıklanan vaka sayıları ile Bakan’ın açıkladığı değer uyuşmuyor. Ancak R0 değeri 1’in altına düştüğünde azalan eğriye geçebiliriz. Oysa biz, günler önce azalan eğriye geçtik. Bu veri, güncel değil, başka bir güne ait olabilir. İkinci bir seçenek ise verinin anlık değil, uzun sürenin ortalaması olmasıdır” ifadesini kullandı.
[Samanyolu Haber] 17.5.2020
Dedem Korkut'a gün doğdu! [Kadir Gürcan]
Virüsün kalıcı yan tesirleri konusunda kimsenin kuşkusu yok. Kısa ve uzun vadede bu yan tesirlere yeni normaller olarak alışmamız gerekecek. Meseleye sadece kötü yanında bakmayalım. Uzaya yolculuk, Mars araştırmalarının hızlanması gibi futuristik ve ümit verici uğraşlar hız kazanırken, futbol ligleri gibi lüzumsuz meşgalelerin ertelenebilirliğini bu iyi neticeler arasında değerlendirebiliriz.
İnsanların muhtemel bir gıda sıkıntısı durumunda, temel ihtiyaç malzemelerini kendi dar imkanları içinde üretme teşebbüslerini de unutmayalım. Şehir hayatının darlığı bile bu tür dahiyane fikirleri öldürmüyor. Ona on adım bahçelerin değerlendirilmesi, saksı ve küvetlerin tarım ürünleri için yeni ekim ve dikim alanları haline dönüştürülmesi önümüzdeki beş yıllık kalkınma planları arasına girebilir. Benzer düşünceler, bu yılın Ocak ve Şubat aylarında Bill Gates'in bile aklına gelmemiştir.
Üç aydır dünyayı sallayan virüsün her gün yeni bir yönü keşfediliyor. Türk Siyasi Hayatında kendisini muhalefet olmaya mahkum etmiş partilerin, korona virüsü ile iktidar halisünasyonları görmeye başlayacağını tahmin eder miydiniz? İyi de, muhalefetin iktidar projesi geliştirmesi ve iktidarın bütün afallamalarını fırsata çevirmek için sipere mevzilenmesi gerekmiyor mu? Kağıt üzerinde öyle! Bizde muhalefet kalmak bir başarı ve siyasi centilmenlik sayılıyor. “Aman iktidarın işlerine karışmayın, yoksa üzerimize kalır!” pısırıklığı normaldir. İktidar yüzü görmeden vefat edip giden o kadar çok muhalefet döküntüsü var ki, onlara ödenen dolgun maaşlar bir kenarda tutulsaydı, epey bir yastık altı olurdu. Şimdi meclis koltuklarını dolduranlar da aynı işe yaramalar grubundan.
Dünya Sağlık Örgütü'nün rutin bilgilendirmeleri ilgi çekici. Böyle giderse, ellerinde hatırı sayılır bir data oluşacak. İnşallah, virüsün Türk Siyasi hayatında uyardığı olumlu katkıyı ıskalamazlar. Bizimkilerin aşı falan bulacakları yok da, hastalığın yeni bir yan tesirine data oluşturacaklar; iktidar halisünasyonları. İktidarın koltuk değneği, muhafazakar-milliyetçi düşünce kanadı, “Tek başımıza iktidar olmamız lazım!” demeye başladı. Mars'a yolculuk, Tom Cruise'in oynayacağı ve uzayda çekilmesi planlanan film, Canan Kaftancıoğlu'nun virüsü falan takmayıp, bu yıl Hacc'a gitmesi, Cumhuriyet Gazetesi'nin Ramazan ayında İslam İlmihali promosyonu, hatta Türkiye'de Dolar'ın düşme ihtimalleri, Halk Partisi ve milliyetçi düşüncesinin iktidar talebinden çok daha yüksek bir ihtimal idi. Virüsün kerametine bakın ki, muhalefet mezarlığına ab-ı hayat üfledi.
Yüzde on beş oy oranı ile nasıl olacak diye sormayın! Paralel gezegenin veri tabanları farklı olabilir. Rakamlar yalan söyler! Asıl mesele, ölü evinden ses gelmesi. Zavallı, altmışbeş yaş üstü olduğu için, elli günlük bir karantinada Türk Siyaseti için yeni bir çıkış yolu geliştirmiş olabilir! Öyle olmasa da biz öyle düşünmek istiyoruz! Dede Korkut'un kemikleri sızlamasın. Parti lideri, Dede Korkut kadar yaşlı değil ama, en az onun kadar köhne ve demode.
Milliyetçi-Muhafazakar düşünce, yukarıda bahsettiğimiz, iktidar yüzü görmeden ölenlerin toplandığı geniş kabristana en fazla misafir gönderen eğilimlerden biri. Türk Siyaseti'nin yüz yıllık macerası içinde iktidar yüzü görmediler. Bundan sonrası için de bir ümit ışığı yok ama bu melun virüsten her şey beklenir. Milliyetçi düşünce, Orta Asya efsanelerine uygun bir metamorfoz geçirmiş olabilir. Mevcut hükümetin her gün yeni bir pisliği ortaya çıkan bıyıklı bakanı, müsteşarı, damadı, belediye başkanını sahiplenmek de bir yere kadar! İktidar da işi tadında bırakmıyor canım!
Hala, “Neden şimdi?” merakınız devam ediyor olmalı! Aceleye gerek yok! Turpun büyüğü heybede duruyor! Mevcut hükümetin, bilmem hangi diyetin bedeli olarak çıkardığı son aftan en fazla, Milliyetçi düşüncenin, Tatar Ramazanları, afillileri, yandan çarklıları ya da Patrona Haliller'i istifade etmedi mi? Ee? Ee'si şu. Seksenli yılların sonlarında, Özal Hükümeti'nin çıkardığı af 12 Eylül Mağdurlarının işine yaramıştı. Yaradı yaramasına ama, bir kaç yıl sonra, Türkiye, tarihinde şahit olmadığı garip mafya yapılanmaları ile tanıştı. Organize suçlar literatürüne giren Çek-Senet mafya oluşumları işte o yılların hediyesidir. Seksenli yıllarda, Alperenler, Kutay, Atay, Sutay, Aybüke, Doğukan, Batuhan... diye pazarlanan bir çok figür meğer organize suç örgütlerinin taşeronluğunu yapıyormuş! Şeytan detaylarda gizlidir derler ya, son aftan yararlanan o afillilerden birinin Saray Damadından özür dilemesi, nedense bana o günlerin hala aydınlatılamayan kirli, siyasetçi-mafya ilişkilerini hatırlattı. Bu ilişkiler, vatan-millet-sakarya muhabbeti ile piyasa yapan korkunç para ve maddi çıkar ilişkileriydi.
Salgının ortaya çıkmasından sonra, ülkeyi uçurumun kenarına getiren Saray ve iktidar, ekonomik düşüşü engelleyemiyor. Dolar'ın ateşini, benzine yaptıkları zam ile harlatan Saray'ın, dükkanı açık tutmak için ne kadar zorlandığı ortada. Saray'ın damadı, borç bulmak için çalmadık kapı bırakmadı. Geçen hafta 7.30'u gören Dolar'ın şokunu hala üzerlerinden atabilmiş değiller.
Saray, gücü kullanabileceği bütün statüleri elinde bulunduruyor. Başbakanlık, Cumhurbaşkanlığı, Başkanlık ve Ortadoğu'nun liderliğini ima eden hilafet düşüşü engelleyemiyor. İktidarın zaaf ve çaresizliklerini içeriden bilen koltuk değneği muhalefet liderinin, virüsün yüksek ateşi ile “Dede Korkut'un zamanı geldi!” diye sayıklaması gayet normal. Ahir ömründe iktidar olmadan dar-ı baka'ya gitmekten korkuyor da olabilir. Elemanlar da hazır içeriden çıkmışken, kurtuluş diyetleri konusunda yeterince bonkör davranabilirler.
Bir kaç ay önce, apar topar soluğu yurt dışında alan Tatar Ramazanlar'dan biri, son aftan yararlanarak Türkiye'ye geri döndü. İlk işi, kanlı-bıçaklı oldukları diğer meslektaşı ile barışmak oldu. Yurtdışına kaçış sebebinin Saray'ın ekonomist damadı olduğunu açıklaması önemli bir ayrıntı idi. Meğer yurtdışına “Yarım kalan eğitimimi tamamlamak için gittim!” diyenlerden değilmiş. Zaten bir kaç gün sonra da özür dileyerek, eski hesapları kapatma konusundaki iyi niyetini göstererek, mafya geleneğinin altın deyişine boyun eğmiş oldu; “Devlet ile savaşılmaz!”
Damat Bakan'ın kapı kapı borç para aradığı bir zamanda, beklediği fırsat ayağına yuvarlanmış olmasın! Yoksa, Ramazan mübarek gün, bir mafya lideri, Saray Damadı'nı neden öpsün. Gerçi oruç bozmuyor ama, yine de dikkatli olmak lazım. Bunama evresine girmiş olan milliyetçi düşüncenin “İktidar'a gelmemiz gerekiyor!” sayıklamalarını bir kez daha düşünün! Sonra “Ben, dizinin ilk bölümlerini kaçırmıştım!” deyip üzülmeyin!
[Kadir Gürcan] 17.5.2020 [Samanyolu Haber]
İnsanların muhtemel bir gıda sıkıntısı durumunda, temel ihtiyaç malzemelerini kendi dar imkanları içinde üretme teşebbüslerini de unutmayalım. Şehir hayatının darlığı bile bu tür dahiyane fikirleri öldürmüyor. Ona on adım bahçelerin değerlendirilmesi, saksı ve küvetlerin tarım ürünleri için yeni ekim ve dikim alanları haline dönüştürülmesi önümüzdeki beş yıllık kalkınma planları arasına girebilir. Benzer düşünceler, bu yılın Ocak ve Şubat aylarında Bill Gates'in bile aklına gelmemiştir.
Üç aydır dünyayı sallayan virüsün her gün yeni bir yönü keşfediliyor. Türk Siyasi Hayatında kendisini muhalefet olmaya mahkum etmiş partilerin, korona virüsü ile iktidar halisünasyonları görmeye başlayacağını tahmin eder miydiniz? İyi de, muhalefetin iktidar projesi geliştirmesi ve iktidarın bütün afallamalarını fırsata çevirmek için sipere mevzilenmesi gerekmiyor mu? Kağıt üzerinde öyle! Bizde muhalefet kalmak bir başarı ve siyasi centilmenlik sayılıyor. “Aman iktidarın işlerine karışmayın, yoksa üzerimize kalır!” pısırıklığı normaldir. İktidar yüzü görmeden vefat edip giden o kadar çok muhalefet döküntüsü var ki, onlara ödenen dolgun maaşlar bir kenarda tutulsaydı, epey bir yastık altı olurdu. Şimdi meclis koltuklarını dolduranlar da aynı işe yaramalar grubundan.
Dünya Sağlık Örgütü'nün rutin bilgilendirmeleri ilgi çekici. Böyle giderse, ellerinde hatırı sayılır bir data oluşacak. İnşallah, virüsün Türk Siyasi hayatında uyardığı olumlu katkıyı ıskalamazlar. Bizimkilerin aşı falan bulacakları yok da, hastalığın yeni bir yan tesirine data oluşturacaklar; iktidar halisünasyonları. İktidarın koltuk değneği, muhafazakar-milliyetçi düşünce kanadı, “Tek başımıza iktidar olmamız lazım!” demeye başladı. Mars'a yolculuk, Tom Cruise'in oynayacağı ve uzayda çekilmesi planlanan film, Canan Kaftancıoğlu'nun virüsü falan takmayıp, bu yıl Hacc'a gitmesi, Cumhuriyet Gazetesi'nin Ramazan ayında İslam İlmihali promosyonu, hatta Türkiye'de Dolar'ın düşme ihtimalleri, Halk Partisi ve milliyetçi düşüncesinin iktidar talebinden çok daha yüksek bir ihtimal idi. Virüsün kerametine bakın ki, muhalefet mezarlığına ab-ı hayat üfledi.
Yüzde on beş oy oranı ile nasıl olacak diye sormayın! Paralel gezegenin veri tabanları farklı olabilir. Rakamlar yalan söyler! Asıl mesele, ölü evinden ses gelmesi. Zavallı, altmışbeş yaş üstü olduğu için, elli günlük bir karantinada Türk Siyaseti için yeni bir çıkış yolu geliştirmiş olabilir! Öyle olmasa da biz öyle düşünmek istiyoruz! Dede Korkut'un kemikleri sızlamasın. Parti lideri, Dede Korkut kadar yaşlı değil ama, en az onun kadar köhne ve demode.
Milliyetçi-Muhafazakar düşünce, yukarıda bahsettiğimiz, iktidar yüzü görmeden ölenlerin toplandığı geniş kabristana en fazla misafir gönderen eğilimlerden biri. Türk Siyaseti'nin yüz yıllık macerası içinde iktidar yüzü görmediler. Bundan sonrası için de bir ümit ışığı yok ama bu melun virüsten her şey beklenir. Milliyetçi düşünce, Orta Asya efsanelerine uygun bir metamorfoz geçirmiş olabilir. Mevcut hükümetin her gün yeni bir pisliği ortaya çıkan bıyıklı bakanı, müsteşarı, damadı, belediye başkanını sahiplenmek de bir yere kadar! İktidar da işi tadında bırakmıyor canım!
Hala, “Neden şimdi?” merakınız devam ediyor olmalı! Aceleye gerek yok! Turpun büyüğü heybede duruyor! Mevcut hükümetin, bilmem hangi diyetin bedeli olarak çıkardığı son aftan en fazla, Milliyetçi düşüncenin, Tatar Ramazanları, afillileri, yandan çarklıları ya da Patrona Haliller'i istifade etmedi mi? Ee? Ee'si şu. Seksenli yılların sonlarında, Özal Hükümeti'nin çıkardığı af 12 Eylül Mağdurlarının işine yaramıştı. Yaradı yaramasına ama, bir kaç yıl sonra, Türkiye, tarihinde şahit olmadığı garip mafya yapılanmaları ile tanıştı. Organize suçlar literatürüne giren Çek-Senet mafya oluşumları işte o yılların hediyesidir. Seksenli yıllarda, Alperenler, Kutay, Atay, Sutay, Aybüke, Doğukan, Batuhan... diye pazarlanan bir çok figür meğer organize suç örgütlerinin taşeronluğunu yapıyormuş! Şeytan detaylarda gizlidir derler ya, son aftan yararlanan o afillilerden birinin Saray Damadından özür dilemesi, nedense bana o günlerin hala aydınlatılamayan kirli, siyasetçi-mafya ilişkilerini hatırlattı. Bu ilişkiler, vatan-millet-sakarya muhabbeti ile piyasa yapan korkunç para ve maddi çıkar ilişkileriydi.
Salgının ortaya çıkmasından sonra, ülkeyi uçurumun kenarına getiren Saray ve iktidar, ekonomik düşüşü engelleyemiyor. Dolar'ın ateşini, benzine yaptıkları zam ile harlatan Saray'ın, dükkanı açık tutmak için ne kadar zorlandığı ortada. Saray'ın damadı, borç bulmak için çalmadık kapı bırakmadı. Geçen hafta 7.30'u gören Dolar'ın şokunu hala üzerlerinden atabilmiş değiller.
Saray, gücü kullanabileceği bütün statüleri elinde bulunduruyor. Başbakanlık, Cumhurbaşkanlığı, Başkanlık ve Ortadoğu'nun liderliğini ima eden hilafet düşüşü engelleyemiyor. İktidarın zaaf ve çaresizliklerini içeriden bilen koltuk değneği muhalefet liderinin, virüsün yüksek ateşi ile “Dede Korkut'un zamanı geldi!” diye sayıklaması gayet normal. Ahir ömründe iktidar olmadan dar-ı baka'ya gitmekten korkuyor da olabilir. Elemanlar da hazır içeriden çıkmışken, kurtuluş diyetleri konusunda yeterince bonkör davranabilirler.
Bir kaç ay önce, apar topar soluğu yurt dışında alan Tatar Ramazanlar'dan biri, son aftan yararlanarak Türkiye'ye geri döndü. İlk işi, kanlı-bıçaklı oldukları diğer meslektaşı ile barışmak oldu. Yurtdışına kaçış sebebinin Saray'ın ekonomist damadı olduğunu açıklaması önemli bir ayrıntı idi. Meğer yurtdışına “Yarım kalan eğitimimi tamamlamak için gittim!” diyenlerden değilmiş. Zaten bir kaç gün sonra da özür dileyerek, eski hesapları kapatma konusundaki iyi niyetini göstererek, mafya geleneğinin altın deyişine boyun eğmiş oldu; “Devlet ile savaşılmaz!”
Damat Bakan'ın kapı kapı borç para aradığı bir zamanda, beklediği fırsat ayağına yuvarlanmış olmasın! Yoksa, Ramazan mübarek gün, bir mafya lideri, Saray Damadı'nı neden öpsün. Gerçi oruç bozmuyor ama, yine de dikkatli olmak lazım. Bunama evresine girmiş olan milliyetçi düşüncenin “İktidar'a gelmemiz gerekiyor!” sayıklamalarını bir kez daha düşünün! Sonra “Ben, dizinin ilk bölümlerini kaçırmıştım!” deyip üzülmeyin!
[Kadir Gürcan] 17.5.2020 [Samanyolu Haber]
Savcı, yine işkence belgelerini incelemeden karar verdi: Kovuşturmaya gerek yok!
15 Temmuz sonrası gözaltına alındıktan sonra 5 Ağustos 2016’da İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün bodrum katındaki C-3 Nezarethanesinde hayatını kaybeden öğretmen Gökhan Açıkkollu’yla ilgili savcılık daha önce ‘kavuşturmaya gerek yok’ kararı vermişti. Bu karara yapılan itiraz başvurusu da aynı şekilde reddedildi.
Açıkkollu’nun eşi Tülay Açıkkollu Twitter hesabından yaptığı paylaşımda, “Lanet olsun sizin düzeninize…Açtığımız itiraz davasına, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, 09.01.2020 tarihinde KOVUŞTURMA YAPILMASINA YER OLMADIĞINA karar vermiş. Yine şahitler dinlenmeden, yine 13 günlük kamera kayıtları incelemeden, ek otopsi raporu dikkate alınmadan.” ifadelerini kullandı.
Savcılığın hiçbir delili ve raporu incelemeden verdiği kararda, Açıkkollu’nun ölümüne ilişkin harici bir etkinin bulunmadığı, olayda herhangi bir suç ya da suç unsuru olmadığı ve Açıkkolu’nun bir suç neticesinde ölmediği iddia edildi. İstanbul Cumhuriyet Savcısı Deniz Arslanoğlu, bu açıklamanın ardından ‘kovuşturma yapılmasına yer olmadığı’ yönünde karar verdi.
İşte o belge;
Daha önce yayımlanan Adli Tıp Uzmanı Şebnem Korur Fincancı imzasını taşıyan raporda Gökhan Açıkkollu, işkenceye ve şeker ilaçlarının verilmemesi gibi bir dizi nedenden dolayı nezarethanede kalp krizi geçirdiği ortaya çıkmıştı. Ölümünün ardından ailesi işkencecilerden şikayetçi oldu. Ancak savcılık o zaman da “kovuşturmaya gerek yoktur” kararıyla işkence soruşturmasını kapatmıştı.
Fakat Açıkkollu’yla aynı anda gözaltında bulunan kişiler resmi dilekçelerle işkenceye ilişkin şahit olmak istediklerini açıklamıştı. O gün nezarethanelerde bir avukat ile biri profesör olmak üzere 3 adli tıp uzmanı bulunuyordu. Savcı bu süreçte bu şahitlerden hiçbirini dinlemedi. Açıkkollu’nun işkenceden yarı baygın getirildiğine ilişkin kamera kayıtları ayıklanarak dosyaya konulmuştu. Daha sonra 13 günlük kamera kayıtlarına da ulaşılmıştı. Fakat bunlar da dikkate alınmadı.
[TR724] 17.5.2020
Açıkkollu’nun eşi Tülay Açıkkollu Twitter hesabından yaptığı paylaşımda, “Lanet olsun sizin düzeninize…Açtığımız itiraz davasına, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, 09.01.2020 tarihinde KOVUŞTURMA YAPILMASINA YER OLMADIĞINA karar vermiş. Yine şahitler dinlenmeden, yine 13 günlük kamera kayıtları incelemeden, ek otopsi raporu dikkate alınmadan.” ifadelerini kullandı.
Savcılığın hiçbir delili ve raporu incelemeden verdiği kararda, Açıkkollu’nun ölümüne ilişkin harici bir etkinin bulunmadığı, olayda herhangi bir suç ya da suç unsuru olmadığı ve Açıkkolu’nun bir suç neticesinde ölmediği iddia edildi. İstanbul Cumhuriyet Savcısı Deniz Arslanoğlu, bu açıklamanın ardından ‘kovuşturma yapılmasına yer olmadığı’ yönünde karar verdi.
İşte o belge;
Daha önce yayımlanan Adli Tıp Uzmanı Şebnem Korur Fincancı imzasını taşıyan raporda Gökhan Açıkkollu, işkenceye ve şeker ilaçlarının verilmemesi gibi bir dizi nedenden dolayı nezarethanede kalp krizi geçirdiği ortaya çıkmıştı. Ölümünün ardından ailesi işkencecilerden şikayetçi oldu. Ancak savcılık o zaman da “kovuşturmaya gerek yoktur” kararıyla işkence soruşturmasını kapatmıştı.
Fakat Açıkkollu’yla aynı anda gözaltında bulunan kişiler resmi dilekçelerle işkenceye ilişkin şahit olmak istediklerini açıklamıştı. O gün nezarethanelerde bir avukat ile biri profesör olmak üzere 3 adli tıp uzmanı bulunuyordu. Savcı bu süreçte bu şahitlerden hiçbirini dinlemedi. Açıkkollu’nun işkenceden yarı baygın getirildiğine ilişkin kamera kayıtları ayıklanarak dosyaya konulmuştu. Daha sonra 13 günlük kamera kayıtlarına da ulaşılmıştı. Fakat bunlar da dikkate alınmadı.
[TR724] 17.5.2020
Korona kısıtlamalarına “beyin yıkama” diyen İngilizler gözaltına alındı
Londra'da koronavirüs nedeni ile ilan edilen kısıtlamaları protesto eden 6 eylemci gözaltına alındı. Aralarında İşçi Partisinin eski lideri Jeremy Corbyn’in kardeşi Piers Corbyn'in de var.
KRONOS -16 Mayıs 2020
Koronavirüs (Covid-19) salgınıyla mücadeleye dönük sokağa çıkma kısıtlamaları İngiltere’nin başkenti Londra’da protesto edildi. Farklı gruplardan yaklaşık 40 gösterici, Hyde Park’ta bir araya geldiler.
“Özgürlük” ve “Yeni anormale hayır” , “Bu bir beyin Yıkama!”sloganları atan ve pankartlar taşıyan göstericilerden altısı gözaltına alındı.
Polis, ana muhalefetteki İşçi Partisi’nin eski lideri Jeremy Corbyn’in kardeşi Piers Corbyn’i de gözaltına aldı. Piers Corby, daha önce 5G ile salgın arasında bir bağlantı olduğunu öne süren haberle ile gündeme gelmişti.
AMAÇLARI BİZİ KONTROL ETMEK
BirminghaamLive’nın aktardığına göre, Hyde Park’ın kuzeydoğu ucundaki dünyaca ünlü” Konuşmacı Köşesi” yakınında toplanan göstericiler “Bu bir virüs değil, tüm amaçları bizi kontrol etmek” sloganları attılar.
“BEYNİMİZİ YIKIYORLAR!”
Piers Corbyn’in yaptığı 5G ve pandemiyi birbirine bağlayan “beynimizi yıkamaya, özgürlüğümüzü gasp etmeye çalışıyor” ifadelerini kullandığı konuşmasından sonra parkı terk etmediği ve kişisel bilgilerini polisle paylaşmadığı için elleri kelepçelenerek göz altına alındı.
İngiliz hükümetinin iki aya yayılan 3 aşamalı “gevşeme” planı çarşamba günü yürürlüğe girdi. Salgınla mücadeleye dönük sokağa çıkma kısıtlamaları 23 Mart’ta uygulanmaya başlamıştı.
TEMMUZ’DA KAFELER AÇILACAK
Yeni planla daha önce günde sadece iki kez evden çıkma hakkı olan halka, sosyal mesafeyi koruma koşuluyla istedikleri kadar sokağa çıkabilecekleri söylendi.
İnşaat ve imalat sektörü olmak üzere bir dizi sektörde iş başı yapıldı. İngiltere Haziran’da bazı mağazaları ve ilkokulları açmayı planlıyor. Temmuz ayında da restoran ve kafelerin hizmete açılması öngörülüyor.
İngiltere 34,466 ölüm ile, ABD’den sonra dünya koronavirüsten kaynaklı ölüm oranının en yüksek olduğu ülke.
[Kronos.News] 16.5.2020
KRONOS -16 Mayıs 2020
Koronavirüs (Covid-19) salgınıyla mücadeleye dönük sokağa çıkma kısıtlamaları İngiltere’nin başkenti Londra’da protesto edildi. Farklı gruplardan yaklaşık 40 gösterici, Hyde Park’ta bir araya geldiler.
“Özgürlük” ve “Yeni anormale hayır” , “Bu bir beyin Yıkama!”sloganları atan ve pankartlar taşıyan göstericilerden altısı gözaltına alındı.
Polis, ana muhalefetteki İşçi Partisi’nin eski lideri Jeremy Corbyn’in kardeşi Piers Corbyn’i de gözaltına aldı. Piers Corby, daha önce 5G ile salgın arasında bir bağlantı olduğunu öne süren haberle ile gündeme gelmişti.
AMAÇLARI BİZİ KONTROL ETMEK
BirminghaamLive’nın aktardığına göre, Hyde Park’ın kuzeydoğu ucundaki dünyaca ünlü” Konuşmacı Köşesi” yakınında toplanan göstericiler “Bu bir virüs değil, tüm amaçları bizi kontrol etmek” sloganları attılar.
“BEYNİMİZİ YIKIYORLAR!”
Piers Corbyn’in yaptığı 5G ve pandemiyi birbirine bağlayan “beynimizi yıkamaya, özgürlüğümüzü gasp etmeye çalışıyor” ifadelerini kullandığı konuşmasından sonra parkı terk etmediği ve kişisel bilgilerini polisle paylaşmadığı için elleri kelepçelenerek göz altına alındı.
İngiliz hükümetinin iki aya yayılan 3 aşamalı “gevşeme” planı çarşamba günü yürürlüğe girdi. Salgınla mücadeleye dönük sokağa çıkma kısıtlamaları 23 Mart’ta uygulanmaya başlamıştı.
TEMMUZ’DA KAFELER AÇILACAK
Yeni planla daha önce günde sadece iki kez evden çıkma hakkı olan halka, sosyal mesafeyi koruma koşuluyla istedikleri kadar sokağa çıkabilecekleri söylendi.
İnşaat ve imalat sektörü olmak üzere bir dizi sektörde iş başı yapıldı. İngiltere Haziran’da bazı mağazaları ve ilkokulları açmayı planlıyor. Temmuz ayında da restoran ve kafelerin hizmete açılması öngörülüyor.
İngiltere 34,466 ölüm ile, ABD’den sonra dünya koronavirüsten kaynaklı ölüm oranının en yüksek olduğu ülke.
[Kronos.News] 16.5.2020
Almanya’dan Türkiye’ye otoriterlik uyarısı
Alman Parlamentosu’nda konuşan Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas, korona salgınının dünya genelinde otoriter eğilimleri artırmasına yönelik endişesini dile getirdi. Maas'ın dikkat çektiği ülkelerden biri de Türkiye.
KRONOS -17 Mayıs 2020
Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas, koronavirüs salgınının dünya genelinde insan hakları için ‘dramatik sonuçları’ olduğunu söyledi. Alman Parlamentosu’nda salgının küresel sonuçlarına ilişkin yapılan oturumda konuşan Maas, bu krizin otoriter eğilimleri nasıl teşvik ettiğini büyük bir endişeyle gözlemlediklerini belirtti.
Almanya Dışişleri Bakanı Maas, koronavirüs kisvesi altında otoriter eğilimlerin güçlenmesine örnek olarak da Türkiye, Rusya, Venezuela, İran ve Çin’de gazetecilere yönelik baskıcı uygulamaları gösterdi. Maas, Rusya’da ölüm tehditleri ve cezai soruşturmalara, Venezuela ve İran’daki tutuklamalara, Türkiye’deki gözdağı verme girişimlerine ve Çin’de sınır dışı edilen, tutuklanan ve ortadan kaybolan gazetecilere dikkat çekti.
MACARİSTAN’I DA ELEŞTİRDİ
“Avrupa’nın ortasında da hukukun üstünlüğüne sekte vurmak için acil durum önlemlerinin kullanıldığına şahit oluyoruz.” diyen Maas, dezenformasyonun 5 yıla kadar hapis cezası öngörülen bir suç olarak kabul edildiği Macaristan’I da eleştirdi. Maas, tüm ülkelerin pandemiyle mücadele kapsamında insan haklarını geçici olarak kısıtlayan önlemler alabileceğini ancak bu tedbirlere ‘meşru amaçlar’ için başvurulması gerektiğini ifade etti. “Orantılı olmaları lazım. Her şeyden önce de geçici olmaları lazım.” diyen Maas, Almanya’nın 1 Temmuz’da AB Konseyi’nin dönem başkanlığını devralmasının ardından bu doğrultuda çağrıda bulunacağını sözlerine ekledi.
[Kronos.News] 17.5.2020
KRONOS -17 Mayıs 2020
Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas, koronavirüs salgınının dünya genelinde insan hakları için ‘dramatik sonuçları’ olduğunu söyledi. Alman Parlamentosu’nda salgının küresel sonuçlarına ilişkin yapılan oturumda konuşan Maas, bu krizin otoriter eğilimleri nasıl teşvik ettiğini büyük bir endişeyle gözlemlediklerini belirtti.
Almanya Dışişleri Bakanı Maas, koronavirüs kisvesi altında otoriter eğilimlerin güçlenmesine örnek olarak da Türkiye, Rusya, Venezuela, İran ve Çin’de gazetecilere yönelik baskıcı uygulamaları gösterdi. Maas, Rusya’da ölüm tehditleri ve cezai soruşturmalara, Venezuela ve İran’daki tutuklamalara, Türkiye’deki gözdağı verme girişimlerine ve Çin’de sınır dışı edilen, tutuklanan ve ortadan kaybolan gazetecilere dikkat çekti.
MACARİSTAN’I DA ELEŞTİRDİ
“Avrupa’nın ortasında da hukukun üstünlüğüne sekte vurmak için acil durum önlemlerinin kullanıldığına şahit oluyoruz.” diyen Maas, dezenformasyonun 5 yıla kadar hapis cezası öngörülen bir suç olarak kabul edildiği Macaristan’I da eleştirdi. Maas, tüm ülkelerin pandemiyle mücadele kapsamında insan haklarını geçici olarak kısıtlayan önlemler alabileceğini ancak bu tedbirlere ‘meşru amaçlar’ için başvurulması gerektiğini ifade etti. “Orantılı olmaları lazım. Her şeyden önce de geçici olmaları lazım.” diyen Maas, Almanya’nın 1 Temmuz’da AB Konseyi’nin dönem başkanlığını devralmasının ardından bu doğrultuda çağrıda bulunacağını sözlerine ekledi.
[Kronos.News] 17.5.2020
3 bin iktisatçı: Ekonominin kuralları yeniden yazılmalı
Dünyanın çeşitli ülkelerinden 3 binden fazla iktisatçı ve bilim insanı koronavirüs salgını sonrasında sürdürebilir bir ekonomi ve daha güçlü bir demokrasi için ekonomik sistemin kurallarının yeniden yazılma çağrısı yapan bir bildiri yayınladı. "Temel ihtiyaçlar piyasa koşullarına terk edilemez" dedi.
KRONOS -16 Mayıs 2020
“Yirmi Birinci Yüzyılda Kapital” kitabının yazarı, Fransız iktisatçı Thomas Piketty, Türkiye’den Prof. Dr. Erinç Yeldan, Harvard Üniversitesi’nden Prof. Dani Rodrik gibi tanınmış isimlerin imza attığı bildiride, koronavirüs krizinin insanlığa çalışan insanların sıradan bir kaynaktan çok daha fazlası olduğunu gösterdiğini belirttiler.
‘TEMEL İHTİYAÇLAR PİYASA KOŞULLARINA TERK EDİLEMEZ’
Cumhuriyet’in haberine göre bildiride, “Bu salgın, bize çalışma eyleminin kendisinin bir metaya indirgenemeyeceğini gösterdi. Özellikle sağlık hizmetlerinin sağlanmasını ve toplumun en savunmasız kesimlerinin temel ihtiyaçlarının karşılanmasını, tümüyle pazar şartlarına, piyasa koşullarına bırakamayacağımız konusunda bizi uyardı. Bırakmamız, toplumsal eşitsizlikleri daha da artıracak. Ve bunun en yıkıcı sonuçlarını, hal-i hazırda zaten zor durumda olan toplumun en dezavantajlı kesimleri yaşayacak” ifadelerine yer verildi.
‘ÇALIŞANLARIN İŞYERİ KARARLARINA KATILIMI SAĞLANMALI’
Çalışanların kendi hayatlarını ve geleceklerini etkileyen işyeri kararlarına katılımı sağlanması gerektiğini belirten imzacı iktisatçılar, “Yani işyerleri demokratikleştirilmelidir. İş bir meta olmaktan çıkarılmalı ve herkes için faydalı istihdam sağlanmalıdır. Hem salgının getirdiği riskler hem de çevresel felaket ile karşı karşıya olduğumuz bu kritik dönemde, bu iki stratejik dönüşümü yapmak, bize sadece insanlara onurlu çalışma şartları yaratma konusunda değil, aynı zamanda gezegendeki yaşamı ve geleceği korumak adına kolektif hareket etme konusunda da yardımcı olur” dediler,
Bildiride “Nasıl ki dünya savaşları sonrası, kadınların topluma olan reddedilemez katkıları kadınların seçme ve seçilme hakkını almasının yolunu açtıysa; şimdi de zaman, emek sahiplerinin haklarının teslim edilmesi, her anlamda güçlendirilmesi ve işyerlerinin demokratikleştirilmesi yoluyla emekçilerin karar verme mekanizmalarına katılımının yolunun açılması zamanıdır” denildi.
[Kronos.News] 16.5.2020
KRONOS -16 Mayıs 2020
“Yirmi Birinci Yüzyılda Kapital” kitabının yazarı, Fransız iktisatçı Thomas Piketty, Türkiye’den Prof. Dr. Erinç Yeldan, Harvard Üniversitesi’nden Prof. Dani Rodrik gibi tanınmış isimlerin imza attığı bildiride, koronavirüs krizinin insanlığa çalışan insanların sıradan bir kaynaktan çok daha fazlası olduğunu gösterdiğini belirttiler.
‘TEMEL İHTİYAÇLAR PİYASA KOŞULLARINA TERK EDİLEMEZ’
Cumhuriyet’in haberine göre bildiride, “Bu salgın, bize çalışma eyleminin kendisinin bir metaya indirgenemeyeceğini gösterdi. Özellikle sağlık hizmetlerinin sağlanmasını ve toplumun en savunmasız kesimlerinin temel ihtiyaçlarının karşılanmasını, tümüyle pazar şartlarına, piyasa koşullarına bırakamayacağımız konusunda bizi uyardı. Bırakmamız, toplumsal eşitsizlikleri daha da artıracak. Ve bunun en yıkıcı sonuçlarını, hal-i hazırda zaten zor durumda olan toplumun en dezavantajlı kesimleri yaşayacak” ifadelerine yer verildi.
‘ÇALIŞANLARIN İŞYERİ KARARLARINA KATILIMI SAĞLANMALI’
Çalışanların kendi hayatlarını ve geleceklerini etkileyen işyeri kararlarına katılımı sağlanması gerektiğini belirten imzacı iktisatçılar, “Yani işyerleri demokratikleştirilmelidir. İş bir meta olmaktan çıkarılmalı ve herkes için faydalı istihdam sağlanmalıdır. Hem salgının getirdiği riskler hem de çevresel felaket ile karşı karşıya olduğumuz bu kritik dönemde, bu iki stratejik dönüşümü yapmak, bize sadece insanlara onurlu çalışma şartları yaratma konusunda değil, aynı zamanda gezegendeki yaşamı ve geleceği korumak adına kolektif hareket etme konusunda da yardımcı olur” dediler,
Bildiride “Nasıl ki dünya savaşları sonrası, kadınların topluma olan reddedilemez katkıları kadınların seçme ve seçilme hakkını almasının yolunu açtıysa; şimdi de zaman, emek sahiplerinin haklarının teslim edilmesi, her anlamda güçlendirilmesi ve işyerlerinin demokratikleştirilmesi yoluyla emekçilerin karar verme mekanizmalarına katılımının yolunun açılması zamanıdır” denildi.
[Kronos.News] 16.5.2020
Eski AKP Milletvekili Turhan: ‘Ekonomideki masal hazin sonla bitti’
Eski AKP Milletvekili ve eski Borsa İstanbul Başkanı İbrahim Turhan, Türk ekonomisinin giderek dışa daha az açık hale geldiğini söyledi.
KRONOS -16 Mayıs 2020
ANKARA – AK Parti’den ayrılarak Gelecek Partisi’nin kurucuları arasında yer alan eski AKP Milletvekili ve eski Borsa İstanbul Başkanı İbrahim Turhan, ekonomideki gelişmeleri sosyal medya hesabı üzerinden değerlendirdi:
“10 yıl kadar güzel bir düş görmüşüz. Şimdi gerçekle yüzleşme zamanı. Yetkililer her ne kadar aksini söyleseler de fiiliyatta Türkiye ekonomisi adım adım dışa ‘daha az açık’ hale geliyor. İFM (İstanbul Finans Merkezi) projesine onca emek harcamış biri olarak fazlasını söylemeye dilim varmıyor.
Yıl 2014; Türkiye’de ihraç edilmiş TL varlıkları Euroclear’ın teminat havuzuna dahil etmeyi mümkün kılacak anlaşmanın müzakereleri başarıyla tamamlandı. Borsa İstanbul London Clearing House’ın yönetim kurulunda üyelik hakkı kazanacak şekilde ortaklık kurdu.
TL varlıkların eş anlı olarak Singapur-İstanbul-Londra-New York’ta tek bir takas hesabıyla işlem görebilmesi için alt yapı kurulmuş, gerekli anlaşmalar yapılmıştı. İstanbul Finans Merkezi vizyonu; ‘Küresel Aktör, Bölgesel Merkez’ olma yolunda adım adım hayata geçiyordu.
TL KÜRESEL BİR PARAYDI
TL cinsinden finansal varlıkların küresel EM endekslerindeki ağırlığı 2012-2014 döneminde hızla artarak yüzde 2,4’e kadar yükselmişti. Hazinenin ihraç ettiği TL DİBS’lerin yüzde 30’u küresel yatırımcılar tarafından alınmıştı. TL yurt dışında $50 milyar işlem hacmi olan küresel bir paraydı.
Şimdi ise; 5 Mayıs 2020 tarihinde alınan BDDK kararları yüzünden uluslararası finansal işlemlerde yer alan iki büyük takas kuruluşu Euroclear Bank ve Clearstream Bank, aralarında gerçekleşen TL cinsi bridge takas işlemlerini, 18 Mayıs 2020 tarihi itibari ile durdurduğunu açıkladı.
Bridge takas; iki farklı takas kuruluşu arasında (örneğin; bir Euroclear ve bir Clearstrem hesabı arası) takas anlamına geliyor. Brüksel saati ile 15 Mayıs 2020 saat 19:00 itibari ile sistemde bekleyen talimatlar iptal edildi, yeni talimat kabul edilmeyecek.
Bu kararı bir benzetme ile anlayabiliriz. Diyelim ki bankadaki hesabınızdan bir para transferi yapmak istiyorsunuz. Paranız (A) bankasında ise yine (A) bankasında başka bir hesaba para gönderebileceksiniz ama (B) bankasındaki bir hesaba EFT yapamayacaksınız. Bunun takas versiyonu.
30 YIL GERİYE GİDİLDİ
Yine aynı yönde bir gelişme olarak bazı Forex platformlarının TL kotasyonlarını durdurduğunu görüyoruz. Geçen yılın 25 Mart’ında başlayan politika yönelimi, sermaye hareketleri ve kambiyo rejiminde 30 yıl geriye gitmek anlamı taşıyan uygulamaları getiriyor.”
Küresel finans merkezleri endeksi sıralamasında 44’üncü sıraya yükselmiş İstanbul, geçen yıl 79’unculuğa düşmüştü. Endişem bu yılki tablonun daha kötü olması. Güzel başlayan; ‘galiba bu sefer başardık’ dedirten bir masal bitti ama ne yazık ki mutlu son ile değil hazin biçimde”
TL’NİN PİYASADA İKİ FİYATI VAR
Türk lirasının yabancı paralar karşısında değer kaybetmesini önlemek için yapılan müdahaleleri ise eleştiren Turhan, “Bir ürünün pazarda iki fiyatının olması normal değil. Piyasa serbest, bilgi tam, şeffaflık var ise her ürünün tek bir değeri olur ve fiyatın da bu değeri yansıtması gerekir. Doğal denge durumu budur. Böyle değilse sistemde bir aksaklık, bir noksanlık vardır.
Paranın değerini farklı göstermek için uygulanan ve piyasaya zarar veren kısıtlamalar: (a) insanları yanıltmak anlamını taşıdığından ahlakî açıdan (b) kaynak dağılımını bozduğu, fiyat çarpıtması olduğu için ekonomik açıdan (c) sürdürülebilir olmadığından siyasal açıdan yanlıştır.
Yerli paranın yabancı paraya kolaylıkla çevrilebilmesi (konvertibilite); özünde ‘tek bir malın tek bir fiyatı olur’ düsturu uyarınca tarih boyunca ortak aklın eseri olarak kabul edilmiş, titizlikle korunması gereken bir ilkedir” dedi.
[Kronos.News] 17.5.2020
KRONOS -16 Mayıs 2020
ANKARA – AK Parti’den ayrılarak Gelecek Partisi’nin kurucuları arasında yer alan eski AKP Milletvekili ve eski Borsa İstanbul Başkanı İbrahim Turhan, ekonomideki gelişmeleri sosyal medya hesabı üzerinden değerlendirdi:
“10 yıl kadar güzel bir düş görmüşüz. Şimdi gerçekle yüzleşme zamanı. Yetkililer her ne kadar aksini söyleseler de fiiliyatta Türkiye ekonomisi adım adım dışa ‘daha az açık’ hale geliyor. İFM (İstanbul Finans Merkezi) projesine onca emek harcamış biri olarak fazlasını söylemeye dilim varmıyor.
Yıl 2014; Türkiye’de ihraç edilmiş TL varlıkları Euroclear’ın teminat havuzuna dahil etmeyi mümkün kılacak anlaşmanın müzakereleri başarıyla tamamlandı. Borsa İstanbul London Clearing House’ın yönetim kurulunda üyelik hakkı kazanacak şekilde ortaklık kurdu.
TL varlıkların eş anlı olarak Singapur-İstanbul-Londra-New York’ta tek bir takas hesabıyla işlem görebilmesi için alt yapı kurulmuş, gerekli anlaşmalar yapılmıştı. İstanbul Finans Merkezi vizyonu; ‘Küresel Aktör, Bölgesel Merkez’ olma yolunda adım adım hayata geçiyordu.
TL KÜRESEL BİR PARAYDI
TL cinsinden finansal varlıkların küresel EM endekslerindeki ağırlığı 2012-2014 döneminde hızla artarak yüzde 2,4’e kadar yükselmişti. Hazinenin ihraç ettiği TL DİBS’lerin yüzde 30’u küresel yatırımcılar tarafından alınmıştı. TL yurt dışında $50 milyar işlem hacmi olan küresel bir paraydı.
Şimdi ise; 5 Mayıs 2020 tarihinde alınan BDDK kararları yüzünden uluslararası finansal işlemlerde yer alan iki büyük takas kuruluşu Euroclear Bank ve Clearstream Bank, aralarında gerçekleşen TL cinsi bridge takas işlemlerini, 18 Mayıs 2020 tarihi itibari ile durdurduğunu açıkladı.
Bridge takas; iki farklı takas kuruluşu arasında (örneğin; bir Euroclear ve bir Clearstrem hesabı arası) takas anlamına geliyor. Brüksel saati ile 15 Mayıs 2020 saat 19:00 itibari ile sistemde bekleyen talimatlar iptal edildi, yeni talimat kabul edilmeyecek.
Bu kararı bir benzetme ile anlayabiliriz. Diyelim ki bankadaki hesabınızdan bir para transferi yapmak istiyorsunuz. Paranız (A) bankasında ise yine (A) bankasında başka bir hesaba para gönderebileceksiniz ama (B) bankasındaki bir hesaba EFT yapamayacaksınız. Bunun takas versiyonu.
30 YIL GERİYE GİDİLDİ
Yine aynı yönde bir gelişme olarak bazı Forex platformlarının TL kotasyonlarını durdurduğunu görüyoruz. Geçen yılın 25 Mart’ında başlayan politika yönelimi, sermaye hareketleri ve kambiyo rejiminde 30 yıl geriye gitmek anlamı taşıyan uygulamaları getiriyor.”
Küresel finans merkezleri endeksi sıralamasında 44’üncü sıraya yükselmiş İstanbul, geçen yıl 79’unculuğa düşmüştü. Endişem bu yılki tablonun daha kötü olması. Güzel başlayan; ‘galiba bu sefer başardık’ dedirten bir masal bitti ama ne yazık ki mutlu son ile değil hazin biçimde”
TL’NİN PİYASADA İKİ FİYATI VAR
Türk lirasının yabancı paralar karşısında değer kaybetmesini önlemek için yapılan müdahaleleri ise eleştiren Turhan, “Bir ürünün pazarda iki fiyatının olması normal değil. Piyasa serbest, bilgi tam, şeffaflık var ise her ürünün tek bir değeri olur ve fiyatın da bu değeri yansıtması gerekir. Doğal denge durumu budur. Böyle değilse sistemde bir aksaklık, bir noksanlık vardır.
Paranın değerini farklı göstermek için uygulanan ve piyasaya zarar veren kısıtlamalar: (a) insanları yanıltmak anlamını taşıdığından ahlakî açıdan (b) kaynak dağılımını bozduğu, fiyat çarpıtması olduğu için ekonomik açıdan (c) sürdürülebilir olmadığından siyasal açıdan yanlıştır.
Yerli paranın yabancı paraya kolaylıkla çevrilebilmesi (konvertibilite); özünde ‘tek bir malın tek bir fiyatı olur’ düsturu uyarınca tarih boyunca ortak aklın eseri olarak kabul edilmiş, titizlikle korunması gereken bir ilkedir” dedi.
[Kronos.News] 17.5.2020
Sosyal medyaya yasak mı geliyor?
DEVA Partisi Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Yeneroğlu, AK Parti'nin sosyal medya etik ilkelerinin hazırlanan sosyal medya yasaklarına zemin oluşturma amaçlı olduğunu belirtti.
KRONOS -17 Mayıs 2020
AK Parti bir süre önce sosyal medya etik ilkelerini belirleyen bir 12 maddelik bildiri yayınladı. Bildirinin yayınlanmasının ardından bu bildirideki kurallara uyacağını taahhüt eden sosyal medya adreslerinin yeşil bir daire ve Türk bayrağından oluşan sembolleri kullanılması istendi. Bu kurallara uyacağını ifade eden hesaplar, yeni oluşturulan @KurulEtik tarafından takip edilecek.
Sosyal medya etik ilkeleri arasında, nefret söylemi barındırmayan bir dil kullanılması, diğer kullanıcıların özgürlük alanını kısıtlayacak ifadeler yer verilmemesi, özel yaşamın gizliliğine saygı, siber zorbalık olacak ifadeler paylaşılmaması, gerçek kimliğiyle bulunması, toplumu endişe ve korkuya sevk edecek paylaşımlardan kaçınılması, teyide muhtaç bilgilerin kullanılmaması, alıntılarda kaynağın referans gösterilmesi, toplumsal ahlaka aykırı içerik oluşturulmaması ve yayılmaması gibi maddeler bulunuyor.
ÜNAL ‘YASAL DÜZENLEME’ DEDİ
Konuyla ilgili sosyal medya üzerinden paylaşımda bulunan AKP Genel Başkan Yardımcısı Mahir Ünal, “Sosyal Medya Etik Kurallara uyacağını taahhüt edip bu kurallara uymayan paylaşımlarda bulunmak ciddi bir ahlaki sorun. Bu paylaşımları deşifre eden @KurulEtik hesabı bizi kurallara uymaya davet etse de Etik Kuralları destekleyecek yasal düzenleme son derece önem arz ediyor.” ifadesini kullandı.
YENEROĞLU: AMAÇ YASAĞA ZEMİN HAZIRLAMAK
DEVA Partisi Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Yeneroğlu ise bu çalışmayı sosyal medyaya yasak getirme hazırlığı olarak değerlendirdi. Yeneroğlu, “Birilerinin sosyal medya ahlak kuralları hazırladık demelerine bakmayın. Ahlaksızlıkları organize edip insanları canavarlaştıranların kimler olduğunu herkes biliyor. Ahlak diye dertleri olmaz, maksat hazırlanan sosyal medya yasakları için zemin oluşturmak…”
[Kronos.News] 17.5.2020
KRONOS -17 Mayıs 2020
AK Parti bir süre önce sosyal medya etik ilkelerini belirleyen bir 12 maddelik bildiri yayınladı. Bildirinin yayınlanmasının ardından bu bildirideki kurallara uyacağını taahhüt eden sosyal medya adreslerinin yeşil bir daire ve Türk bayrağından oluşan sembolleri kullanılması istendi. Bu kurallara uyacağını ifade eden hesaplar, yeni oluşturulan @KurulEtik tarafından takip edilecek.
Sosyal medya etik ilkeleri arasında, nefret söylemi barındırmayan bir dil kullanılması, diğer kullanıcıların özgürlük alanını kısıtlayacak ifadeler yer verilmemesi, özel yaşamın gizliliğine saygı, siber zorbalık olacak ifadeler paylaşılmaması, gerçek kimliğiyle bulunması, toplumu endişe ve korkuya sevk edecek paylaşımlardan kaçınılması, teyide muhtaç bilgilerin kullanılmaması, alıntılarda kaynağın referans gösterilmesi, toplumsal ahlaka aykırı içerik oluşturulmaması ve yayılmaması gibi maddeler bulunuyor.
ÜNAL ‘YASAL DÜZENLEME’ DEDİ
Konuyla ilgili sosyal medya üzerinden paylaşımda bulunan AKP Genel Başkan Yardımcısı Mahir Ünal, “Sosyal Medya Etik Kurallara uyacağını taahhüt edip bu kurallara uymayan paylaşımlarda bulunmak ciddi bir ahlaki sorun. Bu paylaşımları deşifre eden @KurulEtik hesabı bizi kurallara uymaya davet etse de Etik Kuralları destekleyecek yasal düzenleme son derece önem arz ediyor.” ifadesini kullandı.
YENEROĞLU: AMAÇ YASAĞA ZEMİN HAZIRLAMAK
DEVA Partisi Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Yeneroğlu ise bu çalışmayı sosyal medyaya yasak getirme hazırlığı olarak değerlendirdi. Yeneroğlu, “Birilerinin sosyal medya ahlak kuralları hazırladık demelerine bakmayın. Ahlaksızlıkları organize edip insanları canavarlaştıranların kimler olduğunu herkes biliyor. Ahlak diye dertleri olmaz, maksat hazırlanan sosyal medya yasakları için zemin oluşturmak…”
[Kronos.News] 17.5.2020
AKP’li Karaosmaoğlu: Bir mangayı donatacak silahım var
Eski AKP Gençlik Kolları Genel Başkanı İsmail Karaosmanoğlu, daha önceki tehditlerini sürdürdü ve bir mangayı donatacak kadar silahı olduğunu söyledi.
KRONOS -17 Mayıs 2020
Eski AKP Gençlik Kolları Genel Başkanı İsmail Karaosmanoğlu, bir mangayı donatacak kadar silahı olduğunu söyledi.
Twitter hesabından paylaşım yapan Kocaeli Büyükşehir Belediyesi eski başkanı İbrahim Karaosmanoğlu’nun oğlu olan İsmail Karaosmanoğlu’nun paylaşımında “15 Temmuzdaki hain kalkışmaya kadar hobi amaçlı birkaç çakım vardı sadece. Şimdi, bir mangayı donatacak kadar silah ve mühimmatım var.
Benim gibi de yüzbinler var. Bir daha “başka şekilde” iktidar değiştirmeye niyetlenen olursa deneyeceğimiz çok fantezi var haberiniz olsun” ifadelerini kullandı.
[Kronos.News] 17.5.2020
KRONOS -17 Mayıs 2020
Eski AKP Gençlik Kolları Genel Başkanı İsmail Karaosmanoğlu, bir mangayı donatacak kadar silahı olduğunu söyledi.
Twitter hesabından paylaşım yapan Kocaeli Büyükşehir Belediyesi eski başkanı İbrahim Karaosmanoğlu’nun oğlu olan İsmail Karaosmanoğlu’nun paylaşımında “15 Temmuzdaki hain kalkışmaya kadar hobi amaçlı birkaç çakım vardı sadece. Şimdi, bir mangayı donatacak kadar silah ve mühimmatım var.
Benim gibi de yüzbinler var. Bir daha “başka şekilde” iktidar değiştirmeye niyetlenen olursa deneyeceğimiz çok fantezi var haberiniz olsun” ifadelerini kullandı.
[Kronos.News] 17.5.2020
‘FET.METRE’nin mucidi Yaycı ‘ihale kavgası’ yüzünden görevinden alınmış
Tümgeneral Cihat Yaylacı'nın Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile görevinden alınarak Genelkurmay Başkanlığı emrine atanmasında bir ihale kavgasının önemli rol oynadığı iddia edildi.
KRONOS -17 Mayıs 2020
“FETÖMETRE” adı verilen fişleme sistemini geliştiren Tümamiral Cihat Yaycı’nın Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanlığı görevinden alınmasının sebebinin ihale paylaşımı kavgası olduğu öne sürüldü.
Ergenekon, Balyoz, hipnozla işkence, sahtecilik ve yağma davaları sanıklarından emekli Hakim Albay Ahmet Zeki Üçok, Tümgeneral Cihat Yaylacı’nın Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile görevinden alınarak Genelkurmay Başkanlığı emrine tanmasında bir ihaleye müdahalesinin neden olduğunu iddia etti.
Üçok, ODA TV’de yayınlanan yazısında, “Ne oldu, ne değişti? Cihat Yaycı amiral ne yaptı da düne kadar millet olarak gurur duyduğumuz bir asker iken, bugün hangi kötülüğü yaptı da gece yarısı kararname ile görevinden uzaklaştırdınız?” diye sordu.
BAKAN DA SEVMİYORMUŞ!
Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın Tümamiral Cihat Yaycı’yı sevmediğini ileri süren Üçok, şu iddiayı dile getirdi:
“O kadar hoşlanmaz ki, geçtiğimiz aylarda Cumhurbaşkanlığı tarafından Saray’da yapılan ve Tümamiral Yaycı’nın mimarı olduğu Libya Deniz Anlaşmasıyla ilgili konferansa bizzat İbrahim Kalın tarafından konuşmacı olarak davet edildiği halde, Bakan Akar konferansa katılmasına izin vermedi. Yerine konuyla doğrudan alakası olmayan başka bir amiral görevlendirildi. Hatırlayın, geçtiğimiz yıl herkes Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı olarak terfi edeceğine kesin gözüyle baktığı Tümamiral Yaycı terfi ettirilmedi.”
İHALEYE MÜDAHALE ETTİ, GÖREVDEN ALINDI
Yaycı’nın görevden alınmasına neden olan Deniz Kuvvetlerinde bulunan torpidolarda kullanılan teller için açılan ihaleye haklı müdahelesinin neden olduğunu anlatan Uçok’un konuyla ilgili iddiası şöyle:
“İhale komisyonu teklifleri inceler ve ihaleyi Deniz Kuvvetleri Lojistik Başkanının bir yakını kazanır. İhale sonrası firma malzemeleri teslim eder. Beş kişiden oluşan Mal Muayene Komisyonu telleri teslim almadan önce muayene eder ve ihale şartnamesine uygun olmadığını değerlendirirler. Ancak kendilerine malzemeleri teslim almaları için baskı yapıldığını söyleyerek Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı’ya durumu arz ederler. Tümamiral Yaycı Lojistik Başkanlığına talimat vererek ihale şartlarına uygun olmayan malzemelerin teslim alınmaması gerektiğine dair bir emir yayınlamasını ister. Emir Lojistik Başkanlığınca yayınlanır.”
“BU YIL DA TERFİ ETTİRİLMEYECEK” İDDİASI
“Bu sırada ihale şartlarına uygun olmayan malzemeler, müteahhit Lojistik Başkanının yakını olmasına karşın alınmayarak etik bir davranış örneği gösterilir. Ancak torpido tel ihalesini kazanan müteahhit, Milli Savunma Bakanlığına mektup yazarak kendisinin malzemelerinin uygun olduğunu, ancak yerli firma olduğu için kabul edilmediği gibi iddialar ileri sürerek şikayette bulunur. Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın talimatıyla, başında Exeter mezunu Abdullah Yaldız’ın bulunduğu Milli Savunma Bakanlığı Teftiş Kurulu müfettişleri inceleme başlatır ve bir rapor hazırlarlar. Bu raporda soruşturma açılması ve soruşturma süresince Tümamiral Yaycı ve komisyon üyelerinin görevlerinden uzaklaştırılmaları istenir.”
Üçok, eğer Yaycı hakkında soruşturma başlatılırsa, bu yılda terfi ettirilmeyeceğini belirtti.
[Kronos.News] 17.5.2020
KRONOS -17 Mayıs 2020
“FETÖMETRE” adı verilen fişleme sistemini geliştiren Tümamiral Cihat Yaycı’nın Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanlığı görevinden alınmasının sebebinin ihale paylaşımı kavgası olduğu öne sürüldü.
Ergenekon, Balyoz, hipnozla işkence, sahtecilik ve yağma davaları sanıklarından emekli Hakim Albay Ahmet Zeki Üçok, Tümgeneral Cihat Yaylacı’nın Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile görevinden alınarak Genelkurmay Başkanlığı emrine tanmasında bir ihaleye müdahalesinin neden olduğunu iddia etti.
Üçok, ODA TV’de yayınlanan yazısında, “Ne oldu, ne değişti? Cihat Yaycı amiral ne yaptı da düne kadar millet olarak gurur duyduğumuz bir asker iken, bugün hangi kötülüğü yaptı da gece yarısı kararname ile görevinden uzaklaştırdınız?” diye sordu.
BAKAN DA SEVMİYORMUŞ!
Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın Tümamiral Cihat Yaycı’yı sevmediğini ileri süren Üçok, şu iddiayı dile getirdi:
“O kadar hoşlanmaz ki, geçtiğimiz aylarda Cumhurbaşkanlığı tarafından Saray’da yapılan ve Tümamiral Yaycı’nın mimarı olduğu Libya Deniz Anlaşmasıyla ilgili konferansa bizzat İbrahim Kalın tarafından konuşmacı olarak davet edildiği halde, Bakan Akar konferansa katılmasına izin vermedi. Yerine konuyla doğrudan alakası olmayan başka bir amiral görevlendirildi. Hatırlayın, geçtiğimiz yıl herkes Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı olarak terfi edeceğine kesin gözüyle baktığı Tümamiral Yaycı terfi ettirilmedi.”
İHALEYE MÜDAHALE ETTİ, GÖREVDEN ALINDI
Yaycı’nın görevden alınmasına neden olan Deniz Kuvvetlerinde bulunan torpidolarda kullanılan teller için açılan ihaleye haklı müdahelesinin neden olduğunu anlatan Uçok’un konuyla ilgili iddiası şöyle:
“İhale komisyonu teklifleri inceler ve ihaleyi Deniz Kuvvetleri Lojistik Başkanının bir yakını kazanır. İhale sonrası firma malzemeleri teslim eder. Beş kişiden oluşan Mal Muayene Komisyonu telleri teslim almadan önce muayene eder ve ihale şartnamesine uygun olmadığını değerlendirirler. Ancak kendilerine malzemeleri teslim almaları için baskı yapıldığını söyleyerek Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı’ya durumu arz ederler. Tümamiral Yaycı Lojistik Başkanlığına talimat vererek ihale şartlarına uygun olmayan malzemelerin teslim alınmaması gerektiğine dair bir emir yayınlamasını ister. Emir Lojistik Başkanlığınca yayınlanır.”
“BU YIL DA TERFİ ETTİRİLMEYECEK” İDDİASI
“Bu sırada ihale şartlarına uygun olmayan malzemeler, müteahhit Lojistik Başkanının yakını olmasına karşın alınmayarak etik bir davranış örneği gösterilir. Ancak torpido tel ihalesini kazanan müteahhit, Milli Savunma Bakanlığına mektup yazarak kendisinin malzemelerinin uygun olduğunu, ancak yerli firma olduğu için kabul edilmediği gibi iddialar ileri sürerek şikayette bulunur. Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın talimatıyla, başında Exeter mezunu Abdullah Yaldız’ın bulunduğu Milli Savunma Bakanlığı Teftiş Kurulu müfettişleri inceleme başlatır ve bir rapor hazırlarlar. Bu raporda soruşturma açılması ve soruşturma süresince Tümamiral Yaycı ve komisyon üyelerinin görevlerinden uzaklaştırılmaları istenir.”
Üçok, eğer Yaycı hakkında soruşturma başlatılırsa, bu yılda terfi ettirilmeyeceğini belirtti.
[Kronos.News] 17.5.2020
Küresel salgın zamanında göçmen olmak daha da zor
Küresel salgın dünyanın dört bir yanındaki göçmenlerin ve zorla yerinden edilmiş kişilerin hayatlarını daha da zorlaştırdı. Göçmenlerin sorunlarına yakından baktık ve Almanya'da kamplarda kalan göçmenlerle konuştuk.
KRONOS -16 Mayıs 2020
KRONOS – Ekonomik daralma, finansal krize karşı ülkelerin daha fazla içine dönmesi, sağlık alanında yaşanan kaos ve seyahat kısıtlamalarına neden olan küresel salgın, göçmenlerin zaten zor olan yaşamlarını daha da zorlaştırdı.
Başta seyahat kısıtlamaları, göçmenlerin bir ülkeden diğerine geçmesine engel teşkil ediyor. İngiliz The Guardian gazetesine konuşan Washington Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden Prof. Lindsay Wiley, “Seyahat alışkanlıklarımız ile iş, eğitim veya iltica nedeniyle süren göç hareketleri, uzun bir süre, bu zamana kadar hiç göremediğimiz şekilde bozulacak” dedi. Nitekim, seyahat kısıtlamalarının ne zaman kalkacağı henüz bilinmiyor. Salgın sonrası süreçteyse alınacak seyahat güvenliği önlemleri henüz kararlaştırılmış değil.
HAREKET HALİNDEKİ GÖÇMENLER SAVUNMASIZ DURUMDA
Uluslararası Göç Örgütü (IOM), geçen ay yaptığı açıklamada küresel salgında en savunmasız gruplar içinde göçmenlerin olduğunu açıkladı.
Özellikle hareket halinde olan göçmenlerin seyahat kısıtlamaları nedeniyle salgından büyük ölçüde etkileneceğini belirten örgüt, yasal statüsüne bakılmaksızın, dünyanın dört bir yanındaki göçmenlerin ve zorla yerinden edilmiş kişilerin yerel, ulusal ve bölgesel hazırlık, müdahale ve iyileştirme çalışmalarına dahil edilmesini istedi.
Yapılan açıklamada, “Göçmenler ve yerinden edilmiş topluluklar, özellikle sağlık hizmetleri başta olmak üzere ulusal müdahale planlarından ve hizmetlerinden çıkarıldığında, herkes daha büyük risk altına girecek” dendi.
Birleşmiş Milletler (BM) Göç Ağı ise 13 Mayıs’ta yaptığı açıklamada, seyahat kısıtlamaları sırasında “insan haklarının gözetilmesi” konusunda uyarı yaptı. BM Göç Ağı ayrıca devletleri, “tüm göçmenlerin insan haklarını korumak için pandemi sırasında zorunlu geri dönüşleri askıya almaya” çağırdı.
Yapılan açıklamada, “Ağ, COVID-19 bağlamında, kendi ülkelerinin dışında yaşayan bireylerin kırılganlık durumlarını hafifletme çağrısını yinelemektedir” denildi.
“KAMP KOŞULLARI AİLELER VE HASTALAR İÇİN UYGUN DEĞİL”
Dünyada 70 milyonu aşkın insan, savaş veya siyasi nedenlerle evlerinden ayrılmak zorunda kaldırken, 10 milyondan fazla insansa mülteci kamplarında yaşamını sürdürüyor.
Almanya hükümeti koronavirüs (Covid-19) kapsamında aldığı tedbirlerini gevşetirken, binlerce mültecinin yaşadığı kamplardaki sağlık kontrolünü ise ikinci planda bırakıyor.
Kamplardaki yaşanan bu durumla alakalı Türkiye’den siyasi ve politik sebeplerden dolayı Almanya’ya sığınan iki ilticacı ile konuştuk.
Dortmund Bölgesine bağlı bir kampta bulunan T.Ö., Erdoğan rejiminin siyasi baskıları yüzünden Almanya’ya sığınmış. Kamp koşullarının aile ve hastalar için uygun olmadığını söyleyen T.Ö., odadaki kişi sayılarının düşürülmesi gerekirken aksine arttırıldığını, farklı milletteki insanların hijyen kurallarına uymamalarının kendilerini tedirgin ettiğini dile getirdi.
“KAMPTA TEST YAPILMIYOR, AİLELER KARANTİNDAN KORKUYOR”
T.Ö, kampta uygulanan tedbirleri ve yemekhanelerde yaşanan durum hakkında ise Covid-19 testlerinin kampta uygulanmadığını ve birkaç ailenin karantinaya gitme olasılığından korktukları için çocuklarının ateşi olmasına rağmen doktora gitmediklerini söyledi.
Yemekhanelerde ise durumun daha farklı olduğunu belirten T.Ö, “Daha önce karışık/toplu olarak servis edilen yemekler, korona vakalarının artmasıyla artık blok blok saatlere bölünmüş durumda. Yemek vakitlerinde ortam daha sakin ve kontrollü oluyor. Diğer kamplarda ki şartların daha kötü olduğunu duyuyoruz, fakat bulunduğumuz kamp bu konuda iyi. Genel olarak tek sıkıntı hijyen koşulları. Normalde de çok sık ellerimi yıkarken, bu durum şu ortamda iki kat daha arttı.’ dedi.
“HİJYEN KOŞULLARI NEDENİYLE SIKINTILAR YAŞIYORUZ’’
Türkiye’deyken polis olarak görev yapan ve 15 Temmuz’dan yaklaşık iki yıl sonra Türkiye’den ayrılan bir başka göçmen Enes E. ise odalarının kalabalık olması dışında, hijyen koşulları nedeniyle de sıkıntılarının yaşandığını belirtti. Kamp yönetiminin hassas davranmaya çalıştığını söyleyen göçmenler, diğer kamplardaki uygulanan karantinaların kendi kamplarında da yaşanmasından korktuklarını söylediler.
Caritas ve Maltesar gibi yardım kuruluşlarında çalışan kamp görevlilerinin de tedirgin olduklarını ve 1,5 metre aralıklarla iletişim kurduklarını dile getiren Enes E., “Yaklaşık 4 aydır Almanya’dayım. Henüz mülakata dahi girmedim. Artık tedbirler eşliğinde normalleşme süreci başlamalı” dedi.
İŞ BULAMIYOR, HİZMETLERDEN YARARLANAMIYORLAR
ABD’de de durum pek farklı değil. ABD Başkanı Donald Trump, 23 Nisan’da koronavirüs salgını nedeniyle işsiz kalan vatandaşlarına öncelik vermeyi gerekçe göstererek, ABD’ye göçmen kabulünü 60 gün askıya alan kararnameyi imzaladı.
ABD’nin aldığı bu karar ülkedeki pek çok göçmeni etkiledi. Örneğin ABC yayın kuruluşuna konuşan Afgan mülteci Mahmud Amiri, yaklaşık bir ay önce ülkeye geldiğini ve iş bulmak için mücadele ederken koronavirüsü salgınının patlak verdiğini anlattı. Amiri, “iş bulabilir miyim, bilmiyorum,” derken pek çok göçmenin durumunu özetliyor.
“DİL SORUNU NEDENİYLE HİZMETLERE ERİŞMELERİ GÜÇ”
Göçmenler sadece iş bulmakta değil, sağlık hizmetlerine erişimde de güçlük yaşıyor. Çoğu henüz izin belgeleri imzalanmadığı için ‘kağıtsız.’ Kimi ülkelerde de azımsanmayacak sayıda göçmen ‘kaçak’ konumda bulunuyor. Ellerinde hiçbir belge olmadığı için göçmenler sağlık kuruluşlarına başvuramıyor.
Başka bir zorluk ise göçmenlerin yaşadıkları ülkelerin dilini bilmemesi. Göçmenler dil engeli nedeniyle sağlık kuruluşlarına gitseler bile genellikle tercüman olmadığı için dertlerini anlatamıyorlar.
Diğer taraftan dil engeli sebebiyle çocukları için eğitim olanaklarına, işsizlik ödeneğine, kira veya yiyecek yardımlarına başvuramıyorlar. Aynı zamanda göçmenlere yönelik devreye alınan acil durum fonları da giderek daralıyor.
Avrupa Birliği Göç idaresi, sosyal yardım, resmi sağlık yönergeleri, posterleri, yeni kurallar ve diğer önemli bilgilerin, göçmenlerin kullandığı dillere tercüme edilmesi için çalışma yapıyor.
[Kronos.News] 16.5.2020
KRONOS -16 Mayıs 2020
KRONOS – Ekonomik daralma, finansal krize karşı ülkelerin daha fazla içine dönmesi, sağlık alanında yaşanan kaos ve seyahat kısıtlamalarına neden olan küresel salgın, göçmenlerin zaten zor olan yaşamlarını daha da zorlaştırdı.
Başta seyahat kısıtlamaları, göçmenlerin bir ülkeden diğerine geçmesine engel teşkil ediyor. İngiliz The Guardian gazetesine konuşan Washington Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden Prof. Lindsay Wiley, “Seyahat alışkanlıklarımız ile iş, eğitim veya iltica nedeniyle süren göç hareketleri, uzun bir süre, bu zamana kadar hiç göremediğimiz şekilde bozulacak” dedi. Nitekim, seyahat kısıtlamalarının ne zaman kalkacağı henüz bilinmiyor. Salgın sonrası süreçteyse alınacak seyahat güvenliği önlemleri henüz kararlaştırılmış değil.
HAREKET HALİNDEKİ GÖÇMENLER SAVUNMASIZ DURUMDA
Uluslararası Göç Örgütü (IOM), geçen ay yaptığı açıklamada küresel salgında en savunmasız gruplar içinde göçmenlerin olduğunu açıkladı.
Özellikle hareket halinde olan göçmenlerin seyahat kısıtlamaları nedeniyle salgından büyük ölçüde etkileneceğini belirten örgüt, yasal statüsüne bakılmaksızın, dünyanın dört bir yanındaki göçmenlerin ve zorla yerinden edilmiş kişilerin yerel, ulusal ve bölgesel hazırlık, müdahale ve iyileştirme çalışmalarına dahil edilmesini istedi.
Yapılan açıklamada, “Göçmenler ve yerinden edilmiş topluluklar, özellikle sağlık hizmetleri başta olmak üzere ulusal müdahale planlarından ve hizmetlerinden çıkarıldığında, herkes daha büyük risk altına girecek” dendi.
Birleşmiş Milletler (BM) Göç Ağı ise 13 Mayıs’ta yaptığı açıklamada, seyahat kısıtlamaları sırasında “insan haklarının gözetilmesi” konusunda uyarı yaptı. BM Göç Ağı ayrıca devletleri, “tüm göçmenlerin insan haklarını korumak için pandemi sırasında zorunlu geri dönüşleri askıya almaya” çağırdı.
Yapılan açıklamada, “Ağ, COVID-19 bağlamında, kendi ülkelerinin dışında yaşayan bireylerin kırılganlık durumlarını hafifletme çağrısını yinelemektedir” denildi.
“KAMP KOŞULLARI AİLELER VE HASTALAR İÇİN UYGUN DEĞİL”
Dünyada 70 milyonu aşkın insan, savaş veya siyasi nedenlerle evlerinden ayrılmak zorunda kaldırken, 10 milyondan fazla insansa mülteci kamplarında yaşamını sürdürüyor.
Almanya hükümeti koronavirüs (Covid-19) kapsamında aldığı tedbirlerini gevşetirken, binlerce mültecinin yaşadığı kamplardaki sağlık kontrolünü ise ikinci planda bırakıyor.
Kamplardaki yaşanan bu durumla alakalı Türkiye’den siyasi ve politik sebeplerden dolayı Almanya’ya sığınan iki ilticacı ile konuştuk.
Dortmund Bölgesine bağlı bir kampta bulunan T.Ö., Erdoğan rejiminin siyasi baskıları yüzünden Almanya’ya sığınmış. Kamp koşullarının aile ve hastalar için uygun olmadığını söyleyen T.Ö., odadaki kişi sayılarının düşürülmesi gerekirken aksine arttırıldığını, farklı milletteki insanların hijyen kurallarına uymamalarının kendilerini tedirgin ettiğini dile getirdi.
“KAMPTA TEST YAPILMIYOR, AİLELER KARANTİNDAN KORKUYOR”
T.Ö, kampta uygulanan tedbirleri ve yemekhanelerde yaşanan durum hakkında ise Covid-19 testlerinin kampta uygulanmadığını ve birkaç ailenin karantinaya gitme olasılığından korktukları için çocuklarının ateşi olmasına rağmen doktora gitmediklerini söyledi.
Yemekhanelerde ise durumun daha farklı olduğunu belirten T.Ö, “Daha önce karışık/toplu olarak servis edilen yemekler, korona vakalarının artmasıyla artık blok blok saatlere bölünmüş durumda. Yemek vakitlerinde ortam daha sakin ve kontrollü oluyor. Diğer kamplarda ki şartların daha kötü olduğunu duyuyoruz, fakat bulunduğumuz kamp bu konuda iyi. Genel olarak tek sıkıntı hijyen koşulları. Normalde de çok sık ellerimi yıkarken, bu durum şu ortamda iki kat daha arttı.’ dedi.
“HİJYEN KOŞULLARI NEDENİYLE SIKINTILAR YAŞIYORUZ’’
Türkiye’deyken polis olarak görev yapan ve 15 Temmuz’dan yaklaşık iki yıl sonra Türkiye’den ayrılan bir başka göçmen Enes E. ise odalarının kalabalık olması dışında, hijyen koşulları nedeniyle de sıkıntılarının yaşandığını belirtti. Kamp yönetiminin hassas davranmaya çalıştığını söyleyen göçmenler, diğer kamplardaki uygulanan karantinaların kendi kamplarında da yaşanmasından korktuklarını söylediler.
Caritas ve Maltesar gibi yardım kuruluşlarında çalışan kamp görevlilerinin de tedirgin olduklarını ve 1,5 metre aralıklarla iletişim kurduklarını dile getiren Enes E., “Yaklaşık 4 aydır Almanya’dayım. Henüz mülakata dahi girmedim. Artık tedbirler eşliğinde normalleşme süreci başlamalı” dedi.
İŞ BULAMIYOR, HİZMETLERDEN YARARLANAMIYORLAR
ABD’de de durum pek farklı değil. ABD Başkanı Donald Trump, 23 Nisan’da koronavirüs salgını nedeniyle işsiz kalan vatandaşlarına öncelik vermeyi gerekçe göstererek, ABD’ye göçmen kabulünü 60 gün askıya alan kararnameyi imzaladı.
ABD’nin aldığı bu karar ülkedeki pek çok göçmeni etkiledi. Örneğin ABC yayın kuruluşuna konuşan Afgan mülteci Mahmud Amiri, yaklaşık bir ay önce ülkeye geldiğini ve iş bulmak için mücadele ederken koronavirüsü salgınının patlak verdiğini anlattı. Amiri, “iş bulabilir miyim, bilmiyorum,” derken pek çok göçmenin durumunu özetliyor.
“DİL SORUNU NEDENİYLE HİZMETLERE ERİŞMELERİ GÜÇ”
Göçmenler sadece iş bulmakta değil, sağlık hizmetlerine erişimde de güçlük yaşıyor. Çoğu henüz izin belgeleri imzalanmadığı için ‘kağıtsız.’ Kimi ülkelerde de azımsanmayacak sayıda göçmen ‘kaçak’ konumda bulunuyor. Ellerinde hiçbir belge olmadığı için göçmenler sağlık kuruluşlarına başvuramıyor.
Başka bir zorluk ise göçmenlerin yaşadıkları ülkelerin dilini bilmemesi. Göçmenler dil engeli nedeniyle sağlık kuruluşlarına gitseler bile genellikle tercüman olmadığı için dertlerini anlatamıyorlar.
Diğer taraftan dil engeli sebebiyle çocukları için eğitim olanaklarına, işsizlik ödeneğine, kira veya yiyecek yardımlarına başvuramıyorlar. Aynı zamanda göçmenlere yönelik devreye alınan acil durum fonları da giderek daralıyor.
Avrupa Birliği Göç idaresi, sosyal yardım, resmi sağlık yönergeleri, posterleri, yeni kurallar ve diğer önemli bilgilerin, göçmenlerin kullandığı dillere tercüme edilmesi için çalışma yapıyor.
[Kronos.News] 16.5.2020
Ahmet’in babasından Natali Avazyan’a duygulandıran mektup
Kanserden hayatını kaybeden 8 yaşındaki Ahmet Burhan Ataç'ın babası cezaevinden aktivist Natali Avazyan'a mektup yazdı, teşekkür etti.
KRONOS -16 Mayıs 2020
ANKARA – Kanser hastası Ahmet’in hem tedavi sürecinde hem de vefatında defnedilene kadar yanından ayrılmayan aktivist Natali Avazyan, baba Harun Reha Ataç’ın cezaevinden kendisine yazdığı mektubu paylaştı.
Baba Harun Reha Ataç, oğlunun son anlarında yanında olamadığını, ancak Avazyan’ın her zaman yanında olduğunu belirterek, şükranlarını sundu.
Harun Reha Ataç’ın mektubu şöyle:
“Saygı değer kadim ablam Natali hanımefendiye;
Oğlumuzun, Kara Efemizin zor günlerinde yanında olmanız, her canı yandığında, hastaneye yatırıldığında ve vefatında, defnedilirken de bizleri yalnız bırakmadınız. Eşime, oğluma, kızıma bir abla, bir anne ve bir dost şefkati ile yaklaştığınız için çok ama çok teşekkür ediyor ve şükranlarımı sunuyorum.
Ben bu zor günlerde ailemin yanında olamadım. Yavruma sarılıp acısını paylaşamadım. Eşimin, çocuklarımın dertlerine, kederlerine ilaç, merhem olamadım.
Belki de böyle olmasında hayır vardır. Sizin gibi güzel yürekli ve yiğit bir insanla tanışma vesilesi oldu oğlum.
Şunu da söylemeliyim ki sizin elinizden gelen her şeyi sonuna kadar yaptığınıza inanıyorum. Yavrumun son anına kadar da hep mücadele içindeydiniz. Belki ben ailemin yanında olsam sizin kadar ilgilenemeyebilirdim. Çok sağ olun, siz benim ve ailem için bir meleksiniz. İyi ki varsınız.
İnşallah cezaevinden çıktığımda, tabii ki sizin de izniniz olursa sizinle olan abla-kardeş ilişkisini devam ettirmek isterim. Ayrıca sizin de ailemizin bir parçası olduğunuzu belirtmek isterim.
Özellikle sayın vekilime, ailemin yanında olup ismini bilmediğim tüm dost, arkadaşlarınıza çok teşekkür ederim. Her zaman dualarımdasınız…
Güzel günlerde görüşmek temennisi ile
Harun Reha Ataç”
[Kronos.News] 16.5.2020
KRONOS -16 Mayıs 2020
ANKARA – Kanser hastası Ahmet’in hem tedavi sürecinde hem de vefatında defnedilene kadar yanından ayrılmayan aktivist Natali Avazyan, baba Harun Reha Ataç’ın cezaevinden kendisine yazdığı mektubu paylaştı.
Baba Harun Reha Ataç, oğlunun son anlarında yanında olamadığını, ancak Avazyan’ın her zaman yanında olduğunu belirterek, şükranlarını sundu.
Harun Reha Ataç’ın mektubu şöyle:
“Saygı değer kadim ablam Natali hanımefendiye;
Oğlumuzun, Kara Efemizin zor günlerinde yanında olmanız, her canı yandığında, hastaneye yatırıldığında ve vefatında, defnedilirken de bizleri yalnız bırakmadınız. Eşime, oğluma, kızıma bir abla, bir anne ve bir dost şefkati ile yaklaştığınız için çok ama çok teşekkür ediyor ve şükranlarımı sunuyorum.
Ben bu zor günlerde ailemin yanında olamadım. Yavruma sarılıp acısını paylaşamadım. Eşimin, çocuklarımın dertlerine, kederlerine ilaç, merhem olamadım.
Belki de böyle olmasında hayır vardır. Sizin gibi güzel yürekli ve yiğit bir insanla tanışma vesilesi oldu oğlum.
Şunu da söylemeliyim ki sizin elinizden gelen her şeyi sonuna kadar yaptığınıza inanıyorum. Yavrumun son anına kadar da hep mücadele içindeydiniz. Belki ben ailemin yanında olsam sizin kadar ilgilenemeyebilirdim. Çok sağ olun, siz benim ve ailem için bir meleksiniz. İyi ki varsınız.
İnşallah cezaevinden çıktığımda, tabii ki sizin de izniniz olursa sizinle olan abla-kardeş ilişkisini devam ettirmek isterim. Ayrıca sizin de ailemizin bir parçası olduğunuzu belirtmek isterim.
Özellikle sayın vekilime, ailemin yanında olup ismini bilmediğim tüm dost, arkadaşlarınıza çok teşekkür ederim. Her zaman dualarımdasınız…
Güzel günlerde görüşmek temennisi ile
Harun Reha Ataç”
[Kronos.News] 16.5.2020
‘Kral’dan UEFA zaferinde ismini anmayan ‘korkaklara’: Tarih bir kere yazıldı ve onu da Biz yazdık
Galatasaray’ın UEFA Kupası zaferine giden yolda en skorer oyuncu olan Hakan Şükür, zaferin yıl dönümünde ismini bile anmayanlara sitem etti.
BOLD- Galatasaray ve Milli Takımın ‘Kral’ lakaplı golcüsü Hakan Şükür, Galatasaray’ın 17 Mayıs UEFA Kupası zaferi dolayısıyla sosyal medya hesabından bir paylaşımda bulundu. UEFA Kupasını kaldırdıkları o anların fotoğraflarını paylaşan Şükür, zaferin yıl dönümünde kutlama mesajı yayınlayan takımın şimdiki yönetimine, kendisine uyguladığı sansür yüzünden sitem etti.
‘BİR GÜN ANLATACAĞIM’
Zaferi getiren turnuvada Galatasaray’ın en skorer oyuncusu olduğunun altını çizen Hakan Şükür, ”Bir gün gelecek, büyük gururla aldığımız bu kupanın gerçek hikayesini, ve hangi şartlarda kazanıldığını mutlaka anlatacağım. Kupaya uzanan yolda, en çok golü atanın fotoğrafını koyamayan, ismini anamayan korkaklara gelsin. Tarih bir kere yazıldı ve onu da Biz yazdık” ifadelerini kullandı.
TARAFTARDAN DESTEK
Hakan Şükür’ün paylaşımına kayıtsız kalmayan taraftarlar, Galatasaray ve Milli Takımın gelmiş geçmiş en büyük golcüsü olduğunu vurguladıkları Şükür’e destek verdi.
[Bold Medya] 17.5.2020
BOLD- Galatasaray ve Milli Takımın ‘Kral’ lakaplı golcüsü Hakan Şükür, Galatasaray’ın 17 Mayıs UEFA Kupası zaferi dolayısıyla sosyal medya hesabından bir paylaşımda bulundu. UEFA Kupasını kaldırdıkları o anların fotoğraflarını paylaşan Şükür, zaferin yıl dönümünde kutlama mesajı yayınlayan takımın şimdiki yönetimine, kendisine uyguladığı sansür yüzünden sitem etti.
‘BİR GÜN ANLATACAĞIM’
Zaferi getiren turnuvada Galatasaray’ın en skorer oyuncusu olduğunun altını çizen Hakan Şükür, ”Bir gün gelecek, büyük gururla aldığımız bu kupanın gerçek hikayesini, ve hangi şartlarda kazanıldığını mutlaka anlatacağım. Kupaya uzanan yolda, en çok golü atanın fotoğrafını koyamayan, ismini anamayan korkaklara gelsin. Tarih bir kere yazıldı ve onu da Biz yazdık” ifadelerini kullandı.
TARAFTARDAN DESTEK
Hakan Şükür’ün paylaşımına kayıtsız kalmayan taraftarlar, Galatasaray ve Milli Takımın gelmiş geçmiş en büyük golcüsü olduğunu vurguladıkları Şükür’e destek verdi.
[Bold Medya] 17.5.2020
Bahçeli’nin ‘Seçim Kanunu’ çıkışı: Tehlike çanları çalıyor
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Gelecek ve DEVA Partilerinin seçime girmesini önlemek için Seçim ve Siyasi Partiler Kanununda değişiklik isteği okları AKP’ye çevirdi. Kulislerde, AKP için “Tehlike çanları çalıyor” yorumu yapıldı.
BOLD – Devlet Bahçeli’nin CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun Gelecek Partisi ve DEVA’nın seçime girmesi için milletvekili vereceği taahhüdünde bulunduğunu belirterek buna karşı Seçim, Siyasi Partiler Kanunu ve Meclis İçtüzüğünde değişiklik çağrısı geçen haftanın önemli gündemlerinden biriydi.
Gazete Duvar’da yer alan kulis haberde muhalefet cephesinin MHP Liderinin hamlesini Cumhur İttifakı ortağı AKP’nin isteği olarak gördüğü ifade ediliyor.
MECLİS’TE GRUP KURMAYI ZORLAŞTIRACAK TEKLİF
Cumhur İttifakı oylarının düştüğü iddiaları üzerine 50+1 sisteminde değişikliğe gidilebileceği konuşulurken MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin hamlesiyle söz konusu kanunlarda değişiklikle milletvekili transferinin engellenmesi veya Meclis’te grup kurmak için gerekli milletvekili sayısının artırılmasının gündeme gelebileceği kaydediliyor. Daha önce de gündeme gelen siyasi parti grubu için 20 milletvekili şartının 30’un üzerine çıkarılması bu sayede AKP’nin kendi içinden çıkabilecek yeni bir partinin Meclis’te grup kurmasının da güçleşeceği yorumları yapılıyor.
SÖYLEYENE DEĞİL SÖYLETENE BAKIN
Ancak araştırmalar Gelecek ve DEVA Partisi’nin hem milletvekilleri hem de seçmen açısından en az tehdit ettiği partinin MHP olduğunu gösteriyor. Bu durumda önerinin neden MHP’den geldiği merak konusu oldu. Muhalefet temsilcileri bunun yanıtını, “Söyleyene değil, söyletene bakın!” diyerek AK Parti’yi işaret ederek veriyor. Kulislere göre bu önerileri AK Parti’nin getirmesi durumunda ilk yorumlar, “AK Parti’den grup kuracak kadar milletvekili ayrılabilir” ya da “AK Parti vekillerine güvenmiyor” olurdu. MHP gündeme getirerek bu engellenmeye çalışılıyor. Peki bu değişiklikler istenen sonucu verir mi?
NE KADAR GERERSE O KADAR GERİYE GİDER
Kulisler bu açıdan da hareketli. Söz konusu değişiklikler “Sıkışmışlık”, “Tehlike çanları çalıyor”, “Endişelerin tezahürü” sözleriyle yorumlanıyor. Sıklıkla tekrarlanan İstanbul seçimlerini örnek veren siyasetçiler “Ne kadar gererse o kadar geriye gider”, “Oyun devam ederken kural değiştirmenin cezasını vatandaş keser” değerlendirmelerinde bulunuyor.
[Bold Medya] 17.5.2020
BOLD – Devlet Bahçeli’nin CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun Gelecek Partisi ve DEVA’nın seçime girmesi için milletvekili vereceği taahhüdünde bulunduğunu belirterek buna karşı Seçim, Siyasi Partiler Kanunu ve Meclis İçtüzüğünde değişiklik çağrısı geçen haftanın önemli gündemlerinden biriydi.
Gazete Duvar’da yer alan kulis haberde muhalefet cephesinin MHP Liderinin hamlesini Cumhur İttifakı ortağı AKP’nin isteği olarak gördüğü ifade ediliyor.
MECLİS’TE GRUP KURMAYI ZORLAŞTIRACAK TEKLİF
Cumhur İttifakı oylarının düştüğü iddiaları üzerine 50+1 sisteminde değişikliğe gidilebileceği konuşulurken MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin hamlesiyle söz konusu kanunlarda değişiklikle milletvekili transferinin engellenmesi veya Meclis’te grup kurmak için gerekli milletvekili sayısının artırılmasının gündeme gelebileceği kaydediliyor. Daha önce de gündeme gelen siyasi parti grubu için 20 milletvekili şartının 30’un üzerine çıkarılması bu sayede AKP’nin kendi içinden çıkabilecek yeni bir partinin Meclis’te grup kurmasının da güçleşeceği yorumları yapılıyor.
SÖYLEYENE DEĞİL SÖYLETENE BAKIN
Ancak araştırmalar Gelecek ve DEVA Partisi’nin hem milletvekilleri hem de seçmen açısından en az tehdit ettiği partinin MHP olduğunu gösteriyor. Bu durumda önerinin neden MHP’den geldiği merak konusu oldu. Muhalefet temsilcileri bunun yanıtını, “Söyleyene değil, söyletene bakın!” diyerek AK Parti’yi işaret ederek veriyor. Kulislere göre bu önerileri AK Parti’nin getirmesi durumunda ilk yorumlar, “AK Parti’den grup kuracak kadar milletvekili ayrılabilir” ya da “AK Parti vekillerine güvenmiyor” olurdu. MHP gündeme getirerek bu engellenmeye çalışılıyor. Peki bu değişiklikler istenen sonucu verir mi?
NE KADAR GERERSE O KADAR GERİYE GİDER
Kulisler bu açıdan da hareketli. Söz konusu değişiklikler “Sıkışmışlık”, “Tehlike çanları çalıyor”, “Endişelerin tezahürü” sözleriyle yorumlanıyor. Sıklıkla tekrarlanan İstanbul seçimlerini örnek veren siyasetçiler “Ne kadar gererse o kadar geriye gider”, “Oyun devam ederken kural değiştirmenin cezasını vatandaş keser” değerlendirmelerinde bulunuyor.
[Bold Medya] 17.5.2020
Halkın cebinden Paris ve Kudüs'e gezi!
İstanbul Güngören Belediyesi, belediye meclis üyeleri ve belediye personeli için Paris ve Kudüs'e gezi düzenledi. İki geziye 315 bin TL harcandı.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) idaresindeki İstanbul Güngören Belediyesi’nin belediye meclis üyeleri ve belediye personeli için yurt dışı gezileri düzenlediği ortaya çıktı.
Belediye Özel Kalem Müdürlüğü, 2018 yılında “teknik gezi” adı altında Fransa ve Kudüs’e gezi düzenledi. Geziler için yapılan “Hizmet alımı” ihaleleriyle de belediye kasasından 300 bin TL’den fazla para harcadı.
200 BİN TL’LİK KUDÜS GEZİSİ
Birgün’ün haberine göre, AKP'nin idare ettiği Güngören Belediyesi'nin düzenlediği ilk yurt dışı gezisi Kudüs’e oldu.
9 Şubat 2018’de "Teknik gezi" ismi altında “Meclis üyeleri ve belediye personelinin Kudüs’e” götürülmesi için ihaleye çıkıldı. Gezi organizasyonu için yapılan hizmet alımına 192 bin 815 TL ödendi.
İki ay sonra, 16 Nisan 2018 tarihinde yine "teknik gezi" ismi altında bu kez sadece meclis üyeleri için Paris gezisi düzenlendi. Bu geziye halkın vergilerinden toplam 123 bin 90 TL harcandı.
TOPLAM RAKAM 315 BİN LİRA
Gezi ihalelerini tartışmalı pazarlık usulüyle “A Z REKLAM BASIM Organizasyon Şirketi” aldı.
Şirkete toplam 315 bin 905 TL ödendi.
[Samanyolu Haber] 17.5.2020
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) idaresindeki İstanbul Güngören Belediyesi’nin belediye meclis üyeleri ve belediye personeli için yurt dışı gezileri düzenlediği ortaya çıktı.
Belediye Özel Kalem Müdürlüğü, 2018 yılında “teknik gezi” adı altında Fransa ve Kudüs’e gezi düzenledi. Geziler için yapılan “Hizmet alımı” ihaleleriyle de belediye kasasından 300 bin TL’den fazla para harcadı.
200 BİN TL’LİK KUDÜS GEZİSİ
Birgün’ün haberine göre, AKP'nin idare ettiği Güngören Belediyesi'nin düzenlediği ilk yurt dışı gezisi Kudüs’e oldu.
9 Şubat 2018’de "Teknik gezi" ismi altında “Meclis üyeleri ve belediye personelinin Kudüs’e” götürülmesi için ihaleye çıkıldı. Gezi organizasyonu için yapılan hizmet alımına 192 bin 815 TL ödendi.
İki ay sonra, 16 Nisan 2018 tarihinde yine "teknik gezi" ismi altında bu kez sadece meclis üyeleri için Paris gezisi düzenlendi. Bu geziye halkın vergilerinden toplam 123 bin 90 TL harcandı.
TOPLAM RAKAM 315 BİN LİRA
Gezi ihalelerini tartışmalı pazarlık usulüyle “A Z REKLAM BASIM Organizasyon Şirketi” aldı.
Şirkete toplam 315 bin 905 TL ödendi.
[Samanyolu Haber] 17.5.2020
Çalışma alışkanlıkları tümden değişti: 'Home office' benimsendi, işyerine bağımlılık bitti
Koronavirüs sonrası ofis hayatında dönüşümün başladığını belirten uzmanlar, paylaşımlı ve sanal ofislere talebin artacağını söylüyor. Ofis kullanımında değişimin kaçınılmaz olduğunu belirten sektör temsilcileri "Bundan sonra haftada 5 gün ofiste olmayacağız" diyor.
Koronavirüs salgınının köklü değişikliğe yol açacağı alanlardan biri de ofisler olacak.
Hürriyet gazetesinden Gülistan Alagöz'ün haberine göre gayrimenkul, perakende ve ofis sektörünün deneyimli isimlerinden Alkaş Yönetim Kurulu Başkanı Avi Alkaş, ofis kullanımında ciddi değişiklikler yaşanacağını söyledi. Paylaşımlı ofislerin öne çıkacağını belirten Alkaş, "Tek bir binada çalışmak yerine şehrin birkaç noktasında kullanıma göre ödeme yapılan paylaşımlı ofisler öne çıkacak. Çalışanlar yürüyerek gidecek ve ihtiyaç durumunda kullanacak. Teknolojinin yardımıyla evden çalışma devam ederken, ortak çalışma alanları da sürece destek olacak" dedi.
'Çalışan yurtları' gündeme gelebilir
Alkaş, dünyada örnekleri olan ‘çalışan yurtlarının’ bu dönemde Türkiye için önemli bir seçenek olacağını dile getirdi: "Ofisim Maslak’ta ama Pendik’ten Beylikdüzü’nden gelen çalışan var. Bu kişiler günde 3 saat yolda. Onun yerine haftanın belli günleri çalışanlara merkezi noktalarda konaklama imkanı sağlanabilir. Salgının bulaş riskini azaltacak bu alternatif şehir trafiğini de rahatlatır."
Uzaktan çalışma modelinin Türkiye’de çok ağır ilerlediğini, salgının bu süreci hızlandırdığını belirten ticari gayrimenkul danışmanlık pazarında faaliyet gösteren Cushman & Wakefield Yönetici Ortağı Tuğra Gönden de şu ifadeleri kullandı: "Şu an akıllarda 2 soru var: Biri ofiste sosyal mesafe nasıl sağlanır, ikincisi de çalışan ofis gelirken enfekte olur mu? Ofiste sosyal mesafe korunursa mevcut çalışanların en fazla 4’te 1’i yer bulabilir. Ek alan gerekir ama bu şu an birçok firma için mümkün değil. Firmalar buna formül arıyor. O nedenle haftada birkaç gün evden çalışacağımız kesin. Bir de firmalar tek büyük bir merkez bina yerine şehrin birkaç noktasında ofisler kiralayabilir. Böylece çalışan trafikte risk almaz. Özetle ofislerde bir dönüşüm başladı. Her iş kolu kendi ihtiyacına göre bir model uygulayacak. Ama görünen o ki artık haftada 5 gün ofiste olmayacağız."
'Sanal ofislere talep 7 katına çıktı, ilerleyen aylarda 10 katına çıkabilir'
Salgın sonrası sanal ofislere de talebin artacağı belirtiliyor.
Sanal ofisler, sürekli olarak size ait bir ofisiniz olmadığı halde yasal adres, iletişim ve sekreterlik hizmetlerinin sunulması anlamına geliyor. Firmalar sanal ofis alımlarında paketlerine toplantı salonlarını saatlik olarak ekleyerek kurumsal kimliklerini de koruyor.
Endless Offices Genel Müdürü Gökmen Özdemir, "Tüm sektörlerde yaşanan durağanlık ve ofislere gidilmemesi sanal ofislere olan talebi 7 katına çıkardı. Yaşanan bu dijital dönüşüm, 2020’de çalışma şekillerinin değiştiğini gösteren büyük bir adım. İlerleyen aylarda bu talebin 10 katına çıkacağını düşünüyoruz" dedi.
[Samanyolu Haber] 17.5.2020
Koronavirüs salgınının köklü değişikliğe yol açacağı alanlardan biri de ofisler olacak.
Hürriyet gazetesinden Gülistan Alagöz'ün haberine göre gayrimenkul, perakende ve ofis sektörünün deneyimli isimlerinden Alkaş Yönetim Kurulu Başkanı Avi Alkaş, ofis kullanımında ciddi değişiklikler yaşanacağını söyledi. Paylaşımlı ofislerin öne çıkacağını belirten Alkaş, "Tek bir binada çalışmak yerine şehrin birkaç noktasında kullanıma göre ödeme yapılan paylaşımlı ofisler öne çıkacak. Çalışanlar yürüyerek gidecek ve ihtiyaç durumunda kullanacak. Teknolojinin yardımıyla evden çalışma devam ederken, ortak çalışma alanları da sürece destek olacak" dedi.
'Çalışan yurtları' gündeme gelebilir
Alkaş, dünyada örnekleri olan ‘çalışan yurtlarının’ bu dönemde Türkiye için önemli bir seçenek olacağını dile getirdi: "Ofisim Maslak’ta ama Pendik’ten Beylikdüzü’nden gelen çalışan var. Bu kişiler günde 3 saat yolda. Onun yerine haftanın belli günleri çalışanlara merkezi noktalarda konaklama imkanı sağlanabilir. Salgının bulaş riskini azaltacak bu alternatif şehir trafiğini de rahatlatır."
Uzaktan çalışma modelinin Türkiye’de çok ağır ilerlediğini, salgının bu süreci hızlandırdığını belirten ticari gayrimenkul danışmanlık pazarında faaliyet gösteren Cushman & Wakefield Yönetici Ortağı Tuğra Gönden de şu ifadeleri kullandı: "Şu an akıllarda 2 soru var: Biri ofiste sosyal mesafe nasıl sağlanır, ikincisi de çalışan ofis gelirken enfekte olur mu? Ofiste sosyal mesafe korunursa mevcut çalışanların en fazla 4’te 1’i yer bulabilir. Ek alan gerekir ama bu şu an birçok firma için mümkün değil. Firmalar buna formül arıyor. O nedenle haftada birkaç gün evden çalışacağımız kesin. Bir de firmalar tek büyük bir merkez bina yerine şehrin birkaç noktasında ofisler kiralayabilir. Böylece çalışan trafikte risk almaz. Özetle ofislerde bir dönüşüm başladı. Her iş kolu kendi ihtiyacına göre bir model uygulayacak. Ama görünen o ki artık haftada 5 gün ofiste olmayacağız."
'Sanal ofislere talep 7 katına çıktı, ilerleyen aylarda 10 katına çıkabilir'
Salgın sonrası sanal ofislere de talebin artacağı belirtiliyor.
Sanal ofisler, sürekli olarak size ait bir ofisiniz olmadığı halde yasal adres, iletişim ve sekreterlik hizmetlerinin sunulması anlamına geliyor. Firmalar sanal ofis alımlarında paketlerine toplantı salonlarını saatlik olarak ekleyerek kurumsal kimliklerini de koruyor.
Endless Offices Genel Müdürü Gökmen Özdemir, "Tüm sektörlerde yaşanan durağanlık ve ofislere gidilmemesi sanal ofislere olan talebi 7 katına çıkardı. Yaşanan bu dijital dönüşüm, 2020’de çalışma şekillerinin değiştiğini gösteren büyük bir adım. İlerleyen aylarda bu talebin 10 katına çıkacağını düşünüyoruz" dedi.
[Samanyolu Haber] 17.5.2020
Muhaliflik macerası kısa süren 'kuş'a istenen ceza belli oldu
Ankara'da, geçtiğimiz aylarda gözaltına alınan 'Ankara Kuşu' adlı Twitter hesabının sahibi Oktay Yaşar hakkında, 'terör örgütü propagandası yapmak' suçundan 7.5 yıla kadar hapis cezası istendi.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'nca hazırlanan iddianamede, şüpheli Oktay Yaşar'ın 'oktayyasar' kullanıcı adıyla aktif olarak kullanmış olduğu Twitter hesabından 6 Nisan 2015 tarihinde 'Gülen cemaatine yakın 4 isim bağımsız olarak seçime giriyor', 7 Şubat 2015 tarihinde 'Gülen keşke dini cemaat yerine siyasi parti kursaymış', 3 Şubat 2015 tarihinde 'Fetullah Gülen, gözyaşlarını tutamadı' şeklinde paylaşımlarda bulunduğunun tespit edildiği belirtildi.
İddianamede; şüpheli Oktay Yaşar'ın, bu ve buna benzer eylemlerini, 'Ankara Kuşu' adlı 'Twitter' hesabından yaptığı paylaşımlarla devam ettirdiği, bu paylaşımlarda F... övdüğü, devlet organlarını ve yöneticilerini küçük düşürerek asılsız haber ve bilgi paylaşımlarında bulunduğu aktarıldı. İddianamede, şüpheli hakkında başlatılan soruşturma kapsamında gerek diğer sosyal medya paylaşımları ve kişisel yazışmaları gerek aldırılan HTS raporu çerçevesinde düzenlenen görüşme analizi ile toplanan diğer deliller çerçevesinde, silahlı terör örgütü üyeliği suçlamasıyla dava açmaya yeter delil bulunmadığı aktarıldı.
İddianamede ifadesine yer verilen şüpheli Oktay Yaşar, "Bu zamana kadar herhangi bir terör örgütü içerisinde bulunmadım. Yapmış olduğum sosyal medya paylaşımları da örgüt propagandası gerektirecek durumlar değil. Üzerime atılı suçlamaları kabul etmiyorum" dedi.
Ancak iddianamede şüphelinin birden farklı tarihte zincirleme olarak yapmış olduğu sosyal medya paylaşımlarında terör örgütü propagandası yaptığının tespit edildiği belirtilerek, hakkında 1.5 yıldan 7.5 yıla kadar hapis cezası istendi.
[Samanyolu Haber] 17.5.2020
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'nca hazırlanan iddianamede, şüpheli Oktay Yaşar'ın 'oktayyasar' kullanıcı adıyla aktif olarak kullanmış olduğu Twitter hesabından 6 Nisan 2015 tarihinde 'Gülen cemaatine yakın 4 isim bağımsız olarak seçime giriyor', 7 Şubat 2015 tarihinde 'Gülen keşke dini cemaat yerine siyasi parti kursaymış', 3 Şubat 2015 tarihinde 'Fetullah Gülen, gözyaşlarını tutamadı' şeklinde paylaşımlarda bulunduğunun tespit edildiği belirtildi.
İddianamede; şüpheli Oktay Yaşar'ın, bu ve buna benzer eylemlerini, 'Ankara Kuşu' adlı 'Twitter' hesabından yaptığı paylaşımlarla devam ettirdiği, bu paylaşımlarda F... övdüğü, devlet organlarını ve yöneticilerini küçük düşürerek asılsız haber ve bilgi paylaşımlarında bulunduğu aktarıldı. İddianamede, şüpheli hakkında başlatılan soruşturma kapsamında gerek diğer sosyal medya paylaşımları ve kişisel yazışmaları gerek aldırılan HTS raporu çerçevesinde düzenlenen görüşme analizi ile toplanan diğer deliller çerçevesinde, silahlı terör örgütü üyeliği suçlamasıyla dava açmaya yeter delil bulunmadığı aktarıldı.
İddianamede ifadesine yer verilen şüpheli Oktay Yaşar, "Bu zamana kadar herhangi bir terör örgütü içerisinde bulunmadım. Yapmış olduğum sosyal medya paylaşımları da örgüt propagandası gerektirecek durumlar değil. Üzerime atılı suçlamaları kabul etmiyorum" dedi.
Ancak iddianamede şüphelinin birden farklı tarihte zincirleme olarak yapmış olduğu sosyal medya paylaşımlarında terör örgütü propagandası yaptığının tespit edildiği belirtilerek, hakkında 1.5 yıldan 7.5 yıla kadar hapis cezası istendi.
[Samanyolu Haber] 17.5.2020
Yasak iptal getirdi: İki büyük takas kurumu Türk Lirası işlemlerini askıya aldı
Avrupa'nın uluslararası takas kuruluşu (aracı kurum) Euroclear Bank ve Clearstream Banking ortak iletişim platformları Bridge üzerinden Türk Lirası işlemlerini yarından itibaren askıya alıyor.
Avrupa'nın önde gelen uluslararası takas kuruluşu Euroclear Bank ve Clearstream Banking ortak bir karar alarak paylaştıkları Bridge isimli elektronik haberleşme platformlarından Türk Lirası işlemlerini 18 Mayıs'tan itibaren geçici olarak durdurma kararı aldı.
Bloomberg'de yer alan habere göre, Clearstream tarafından yapılan açıklamada, koronavirüs etkisiyle likidite üzerindeki sınırlamalardan dolayı TL işlemlerin geçici olarak durdurulduğu bildirildi.
Köprü olarak bilinen platformda lira işlemlerini geçici olarak askıya alma kararının lira üzerindeki likidite kısıtlamaları uygulamaları nedeniyle verildiğini belirten Clearstream, müşterilerine yeni taleplerin işleme konulmayacağını duyurdu.
Bannockburn Global Forex genel müdürü Marc Chandler'se, “Belki de kasıtsız olarak Türk yetkililerin aldıkları kararlar yabancıların lirayla işlem yapmasını zorlaştırıyor” dedi.
Ekonomi yönetimi geçtiğimiz haftalarda TL üzerinde manipülatif işlem yaptıkları gerekçesiyle üç büyük bankaya işlem yasağı getirmiş, ardından bu yasağı kaldırmışlardı.
[Samanyolu Haber] 17.5.2020
Avrupa'nın önde gelen uluslararası takas kuruluşu Euroclear Bank ve Clearstream Banking ortak bir karar alarak paylaştıkları Bridge isimli elektronik haberleşme platformlarından Türk Lirası işlemlerini 18 Mayıs'tan itibaren geçici olarak durdurma kararı aldı.
Bloomberg'de yer alan habere göre, Clearstream tarafından yapılan açıklamada, koronavirüs etkisiyle likidite üzerindeki sınırlamalardan dolayı TL işlemlerin geçici olarak durdurulduğu bildirildi.
Köprü olarak bilinen platformda lira işlemlerini geçici olarak askıya alma kararının lira üzerindeki likidite kısıtlamaları uygulamaları nedeniyle verildiğini belirten Clearstream, müşterilerine yeni taleplerin işleme konulmayacağını duyurdu.
Bannockburn Global Forex genel müdürü Marc Chandler'se, “Belki de kasıtsız olarak Türk yetkililerin aldıkları kararlar yabancıların lirayla işlem yapmasını zorlaştırıyor” dedi.
Ekonomi yönetimi geçtiğimiz haftalarda TL üzerinde manipülatif işlem yaptıkları gerekçesiyle üç büyük bankaya işlem yasağı getirmiş, ardından bu yasağı kaldırmışlardı.
[Samanyolu Haber] 17.5.2020
Namaza Çağrı [Hüseyin Yağmur]
Hüseyin Yağmur’la Dua Köşesi
Sevgili dostlar mübarek Ramazan-ı şerifin rahmet, af ve mağfiret günlerinden sonra şimdi de cehennemden kurtuluş günlerindeyiz.. Cenabı Allah bizi bu Ramazanın sonunda kadre eren, günahlardan arınıp cehennemden kurtulup cennete girmeye hak kazananlardan eylesin..
Köşemiz dua köşesi olunca bir dostumuz dua ile ilgili Muhterem Hocamızın şu güzel cümlesini yollamış: Dua “Allah’a karşı uzaklığımızı aşma çabası”nın adıdır, ünvanıdır. Yanlış anlaşılmasın; haşa ve kella, O bize şah damarımızdan daha yakın ama günahlarımızla, hatalarımızla ve daha ötesi nasûh unvanını kazanamayan ve tevbeye ihtiyacı olan tevbelerimizle O’ndan çok uzakta bulunuyoruz. İşte dua ile bu uzaklığımızı aşmaya çabalıyoruz. Bu gerçeğin farkında mıyız?
Bu gerçeğin biraz farkına varabilmek için baktığımızda hemen namaz aklımıza geldi. Zira bir hadis-i şeriften öğrendiğimize göre secde Rabbimizle aramzdaki o uzaklığı aşmamıza vesile olup O’na en yakın olduğumuz an, duaların makbul olduğu bir zamandır..
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Kul, Rabbine en ziyade secdede iken yakın olur, öyle ise secdede çokça dua edin!” (Müslim, salât 215; Ebû Dâvûd, salât 148)buyurur.
Biz, namaz kılarken secdeye varıp başımızı yere koyduğumuzda, bu yakınlığın doruğuna ulaşırız. Sonra da bu mülahaza ve duygularla,
“Yüce Rabbim, her çeşit kusurdan münezzehtir, yüceler yücesidir.” deriz.
Değerli dostlar Kur’an okurken daha önce bilmemize rağmen bazı ayetler sanki bize yeni nazil oluyormuş gibi olur..İşte o ayetlerden biri:
Cenabı Hak Efendimize emrederek buyuruyor ki: “Ailene ve ümmetine namaz kılmalarını emret, kendin de namaza devam et!”(Taha, 20/132)
Rasulullah (s.a.) bu ayet-i kerimenin nüzulünden sonra her sabah Hz. Fatıma ile Hz. Ali'nin evlerine gider ve: "Namaza kalkın" derdi.
Yine namazla ilgili başka bir ayet-i kerimede: “Sana vahyedilen kitabı oku ve namazı kıl. Şüphesiz ki namaz hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı zikredip anmak elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir.” (Ankebût sûresi (29), 45) buyuruluyor.
Ayetteki “Allah’ı zikredip anmak elbette en büyük ibadettir” ifadesi, bütünüyle Allah’ı zikirden ibaret bulunan namazın ne kadar büyük bir ibadet olduğunu gösteriyor.
Namazın Allah’ı zikir olduğunu beyan eden delili de şu ayette görüyoruz: Cenabı Allah Musa (a.s)’a “Beni zikredip anmak için namaz eda et!” (Taha suresi, 20/14)
Bu en büyük ibadet bize ne gibi faydalar sağlayacak diye bakarsak öncelikle şunu söyleyebiliriz ki; namaz bizi hakiki insan yapmak ve bizi Rabbimize yaklaştırmak için emredilmiş ve bir ömür boyu devam eden egsersizden ibarettir.
Zira biz namazdaki kıyamımızla Rabbimizin huzurunda el pençe divan durarak Rabbimize itaatımızı sergileriz. Rukumuzla enaniyet ve gururumuzu ayaklar altına alırız.. Secdede ise Rabbimize olan saygımızı zirve şekliyle sergileriz..Kısaca namazda Rabbimizin boyasıyla boyanırız..İç alemimiz Rabbimize imanla coşar, yüzlerde secde izi, alınlar pırıl pırıl hale gelir..
Çünkü namaz hakkıyla eda edenler için evinin önünden akan bir nehir gibi her gün beş defa girip temizlenmesiyle günahlardan arınmasına vesile olmaktadır:
Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken işittiğini söyledi:
– “Ne dersiniz? Birinizin kapısının önünde bir nehir olsa da, o kimse her gün bu nehirde beş defa yıkansa, kirinden bir şey kalır mı?” Sahâbîler:
– O kimsenin kirinden hiçbir şey kalmaz, dediler. Resûl-i Ekrem:
– “Beş vakit namaz işte bunun gibidir. Allah beş vakit namazla günahları silip yok eder” buyurdular. (Buhârî, Mevâkît 6; Müslim, Mesâcid 283)
Namaz günahlardan arınmaya vesiledir:
“Sahabeden Selman, yanında arkadaşlarıyla bir ağacın altında otururken eline bir dal parçası alır ve onu sallayarak yapraklarını dökmeye başlar, sonra da yanındakilere, ‘Niçin böyle yaptığımı sormayacak mısınız?’ der.
Yanındakiler, ‘Niçin yapıyorsun?’ dediklerinde de şöyle cevap verir: ‘Allah Resûlü de böyle yaptı ve bize, ‘Niçin böyle yaptığımı sormayacak mısınız?’ dedi. Biz de, ‘Niçin ey Allah’ın Resûlü?’ dediğimizde şöyle cevap verdi:
‘Müslüman bir kişi güzelce abdest alır, sonra da kalkar namaza (giderse), bu yaprakların döküldüğü gibi onun da günahları dökülür.’” (Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/437; Dârimî, tahâret 45).
Bunlar iyi güzel de..
Bunca namaz kılan insanın davranışlarıyla asgari bir insan seviyesini bile koruyamamasına ne demeli dediğinizi de duyar gibi oluyorum. O zaman da dönüp Efendimizin şu beyanına bakmak gerekiyor:
“Kim namaz kılar da o namaz kendisini hayasızlıktan ve kötülükten alıkoymazsa, o namaz olsa olsa onun Allah’tan daha fazla uzaklaşmasını sağlar” buyurmuştur (Münâvî, Feyzü’l-kadîr, VI, 221).
Yazının sonunu bir dua ile bitirelim: Efendimizin sahabeden Hz. Muaz’a: “Ey sevgili Muaz! Vallahi seni seviyoruz, her namazın sonunda şu duayı okumayı sakın ihmal etme:
“Allah’ım! Seni zikir, Sana şükür ve güzel bir şekilde ibadet edebilmem konusunda bana yardım et”.
Cenabı Allah şu mübarek günler hürmetine namazlarımızı kusursuz edaya bizi muvaffak eylesin..
Her gün canlı mukabele, meal ve Kalbi titreten dualar ve daha fazlası için lütfen Hüseyin Yağmur Hoca Youtube kanalımızı ziyaret etmeyi ve abone olmayı ihmal etmeyin.
Sevgili dostlar mübarek Ramazan-ı şerifin rahmet, af ve mağfiret günlerinden sonra şimdi de cehennemden kurtuluş günlerindeyiz.. Cenabı Allah bizi bu Ramazanın sonunda kadre eren, günahlardan arınıp cehennemden kurtulup cennete girmeye hak kazananlardan eylesin..
Köşemiz dua köşesi olunca bir dostumuz dua ile ilgili Muhterem Hocamızın şu güzel cümlesini yollamış: Dua “Allah’a karşı uzaklığımızı aşma çabası”nın adıdır, ünvanıdır. Yanlış anlaşılmasın; haşa ve kella, O bize şah damarımızdan daha yakın ama günahlarımızla, hatalarımızla ve daha ötesi nasûh unvanını kazanamayan ve tevbeye ihtiyacı olan tevbelerimizle O’ndan çok uzakta bulunuyoruz. İşte dua ile bu uzaklığımızı aşmaya çabalıyoruz. Bu gerçeğin farkında mıyız?
Bu gerçeğin biraz farkına varabilmek için baktığımızda hemen namaz aklımıza geldi. Zira bir hadis-i şeriften öğrendiğimize göre secde Rabbimizle aramzdaki o uzaklığı aşmamıza vesile olup O’na en yakın olduğumuz an, duaların makbul olduğu bir zamandır..
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Kul, Rabbine en ziyade secdede iken yakın olur, öyle ise secdede çokça dua edin!” (Müslim, salât 215; Ebû Dâvûd, salât 148)buyurur.
Biz, namaz kılarken secdeye varıp başımızı yere koyduğumuzda, bu yakınlığın doruğuna ulaşırız. Sonra da bu mülahaza ve duygularla,
“Yüce Rabbim, her çeşit kusurdan münezzehtir, yüceler yücesidir.” deriz.
Değerli dostlar Kur’an okurken daha önce bilmemize rağmen bazı ayetler sanki bize yeni nazil oluyormuş gibi olur..İşte o ayetlerden biri:
Cenabı Hak Efendimize emrederek buyuruyor ki: “Ailene ve ümmetine namaz kılmalarını emret, kendin de namaza devam et!”(Taha, 20/132)
Rasulullah (s.a.) bu ayet-i kerimenin nüzulünden sonra her sabah Hz. Fatıma ile Hz. Ali'nin evlerine gider ve: "Namaza kalkın" derdi.
Yine namazla ilgili başka bir ayet-i kerimede: “Sana vahyedilen kitabı oku ve namazı kıl. Şüphesiz ki namaz hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı zikredip anmak elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir.” (Ankebût sûresi (29), 45) buyuruluyor.
Ayetteki “Allah’ı zikredip anmak elbette en büyük ibadettir” ifadesi, bütünüyle Allah’ı zikirden ibaret bulunan namazın ne kadar büyük bir ibadet olduğunu gösteriyor.
Namazın Allah’ı zikir olduğunu beyan eden delili de şu ayette görüyoruz: Cenabı Allah Musa (a.s)’a “Beni zikredip anmak için namaz eda et!” (Taha suresi, 20/14)
Bu en büyük ibadet bize ne gibi faydalar sağlayacak diye bakarsak öncelikle şunu söyleyebiliriz ki; namaz bizi hakiki insan yapmak ve bizi Rabbimize yaklaştırmak için emredilmiş ve bir ömür boyu devam eden egsersizden ibarettir.
Zira biz namazdaki kıyamımızla Rabbimizin huzurunda el pençe divan durarak Rabbimize itaatımızı sergileriz. Rukumuzla enaniyet ve gururumuzu ayaklar altına alırız.. Secdede ise Rabbimize olan saygımızı zirve şekliyle sergileriz..Kısaca namazda Rabbimizin boyasıyla boyanırız..İç alemimiz Rabbimize imanla coşar, yüzlerde secde izi, alınlar pırıl pırıl hale gelir..
Çünkü namaz hakkıyla eda edenler için evinin önünden akan bir nehir gibi her gün beş defa girip temizlenmesiyle günahlardan arınmasına vesile olmaktadır:
Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken işittiğini söyledi:
– “Ne dersiniz? Birinizin kapısının önünde bir nehir olsa da, o kimse her gün bu nehirde beş defa yıkansa, kirinden bir şey kalır mı?” Sahâbîler:
– O kimsenin kirinden hiçbir şey kalmaz, dediler. Resûl-i Ekrem:
– “Beş vakit namaz işte bunun gibidir. Allah beş vakit namazla günahları silip yok eder” buyurdular. (Buhârî, Mevâkît 6; Müslim, Mesâcid 283)
Namaz günahlardan arınmaya vesiledir:
“Sahabeden Selman, yanında arkadaşlarıyla bir ağacın altında otururken eline bir dal parçası alır ve onu sallayarak yapraklarını dökmeye başlar, sonra da yanındakilere, ‘Niçin böyle yaptığımı sormayacak mısınız?’ der.
Yanındakiler, ‘Niçin yapıyorsun?’ dediklerinde de şöyle cevap verir: ‘Allah Resûlü de böyle yaptı ve bize, ‘Niçin böyle yaptığımı sormayacak mısınız?’ dedi. Biz de, ‘Niçin ey Allah’ın Resûlü?’ dediğimizde şöyle cevap verdi:
‘Müslüman bir kişi güzelce abdest alır, sonra da kalkar namaza (giderse), bu yaprakların döküldüğü gibi onun da günahları dökülür.’” (Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/437; Dârimî, tahâret 45).
Bunlar iyi güzel de..
Bunca namaz kılan insanın davranışlarıyla asgari bir insan seviyesini bile koruyamamasına ne demeli dediğinizi de duyar gibi oluyorum. O zaman da dönüp Efendimizin şu beyanına bakmak gerekiyor:
“Kim namaz kılar da o namaz kendisini hayasızlıktan ve kötülükten alıkoymazsa, o namaz olsa olsa onun Allah’tan daha fazla uzaklaşmasını sağlar” buyurmuştur (Münâvî, Feyzü’l-kadîr, VI, 221).
Yazının sonunu bir dua ile bitirelim: Efendimizin sahabeden Hz. Muaz’a: “Ey sevgili Muaz! Vallahi seni seviyoruz, her namazın sonunda şu duayı okumayı sakın ihmal etme:
“Allah’ım! Seni zikir, Sana şükür ve güzel bir şekilde ibadet edebilmem konusunda bana yardım et”.
Cenabı Allah şu mübarek günler hürmetine namazlarımızı kusursuz edaya bizi muvaffak eylesin..
Her gün canlı mukabele, meal ve Kalbi titreten dualar ve daha fazlası için lütfen Hüseyin Yağmur Hoca Youtube kanalımızı ziyaret etmeyi ve abone olmayı ihmal etmeyin.
[Hüseyin Yağmur] 17.5.2020 [Samanyolu Haber]
Garanti yolcunun yüzde 1'i geldi: Zafer Havalimanı’nda kara delik büyüyor!
Yap-işlet-devret modeli ile yapılan Kütahya Zafer Havalimanı’nın faturası her geçen gün büyüyor. Müteahhit firmaya 2020 yılı için 1 milyon 279 bin yolcu garantisinin verildiği havalimanından yılın ilk dört ayında uçanların sayısı 14 bin 256’da kaldı. 8 yılda 40 milyon avroya ulaşan yolcu garantisi ödemeleri 2044 yılına kadar devam edecek.
Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nün de ortakları arasında yer alan IC İÇTAŞ’ın inşa ettiği Zafer Havalimanı milyonlara varan yolcu garantilerine karşın giderek daha az tercih ediliyor. Koronavirüs salgını dolayısıyla önce dönemlerde de hedefin yanına bile yaklaşamayan yolcu sayısı yok denecek kadar azaldı.
Birgün’ün haberine göre, 2012 yılı Kasım ayında hizmete açılan havalimanı için verilen yolcu garantisi her yıl artıyor. Yolcu tahmin yüzdesinde ilk yıl yüzde 98 sonraki yıllarda da yüzde 95’in altına düşmeyen yolcu tahmini yanılması nedeniyle her yıl yüklenici şirketin cebine kamudan milyonlarca Avro aktarılıyor.
2013’te 909 bin 500, 2019 yılı için 1 milyon 232 bin yolcu garantisi verilen havalimanının geçen yılki yolcu sayısı 82 bin dolayında oldu.
1 milyon 279 bin 352 olarak belirlenen 2020 yılı yolcu garantisi ise salgının da etkisiyle geçen yılın da çok altında gerçekleşiyor. Ocak ayında 5 bin 656, Şubat ayında 4 bin 508, Mart ayında 2 bin 601 yolcunun kullandığı havalimanında Nisan ayındaki yolcu trafiği bin 491 oldu. Yılın ilk dört ayındaki 14 bin 256 olan toplam yolcu sayısı geçen yılın aynı dönemindeki 26 bin 420 yolcu sayısının da çok altında gerçekleşti. Geçen yılın aynı dönemine göre yolcu sayısı yüzde 46 daha azaldı. Bu nedenle şirkete aktarılacak garanti ödemesi tutarı daha da büyüyecek.
2044 yılı Şubat ayına kadar garanti ödemesi yapılacak. Uluslararası Şeffaflık Derneği’nin yaptığı hesaplamaya göre garanti süresinin sona ereceği 2044 yılına kadar IC İÇTAŞ şirketine 205 milyon 281 bin 118 avro garanti ödemesi yapılacak.
[TR724] 17.5.2020
Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nün de ortakları arasında yer alan IC İÇTAŞ’ın inşa ettiği Zafer Havalimanı milyonlara varan yolcu garantilerine karşın giderek daha az tercih ediliyor. Koronavirüs salgını dolayısıyla önce dönemlerde de hedefin yanına bile yaklaşamayan yolcu sayısı yok denecek kadar azaldı.
Birgün’ün haberine göre, 2012 yılı Kasım ayında hizmete açılan havalimanı için verilen yolcu garantisi her yıl artıyor. Yolcu tahmin yüzdesinde ilk yıl yüzde 98 sonraki yıllarda da yüzde 95’in altına düşmeyen yolcu tahmini yanılması nedeniyle her yıl yüklenici şirketin cebine kamudan milyonlarca Avro aktarılıyor.
2013’te 909 bin 500, 2019 yılı için 1 milyon 232 bin yolcu garantisi verilen havalimanının geçen yılki yolcu sayısı 82 bin dolayında oldu.
1 milyon 279 bin 352 olarak belirlenen 2020 yılı yolcu garantisi ise salgının da etkisiyle geçen yılın da çok altında gerçekleşiyor. Ocak ayında 5 bin 656, Şubat ayında 4 bin 508, Mart ayında 2 bin 601 yolcunun kullandığı havalimanında Nisan ayındaki yolcu trafiği bin 491 oldu. Yılın ilk dört ayındaki 14 bin 256 olan toplam yolcu sayısı geçen yılın aynı dönemindeki 26 bin 420 yolcu sayısının da çok altında gerçekleşti. Geçen yılın aynı dönemine göre yolcu sayısı yüzde 46 daha azaldı. Bu nedenle şirkete aktarılacak garanti ödemesi tutarı daha da büyüyecek.
2044 yılı Şubat ayına kadar garanti ödemesi yapılacak. Uluslararası Şeffaflık Derneği’nin yaptığı hesaplamaya göre garanti süresinin sona ereceği 2044 yılına kadar IC İÇTAŞ şirketine 205 milyon 281 bin 118 avro garanti ödemesi yapılacak.
[TR724] 17.5.2020
Erdoğan’ın sözlerini mahkeme emir telakki etti, CHP’li Gençlik Kolları Başkanı tutuklandı!
Vefa Sosyal Destek Grubu ekipleriyle yaşadığı tartışma sonrasında gözaltına alınıp serbest bırakılan CHP Yüreğir Gençlik Kolları Başkanı Eren Yıldırım, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan hedef göstermesinden saatler sonra tutukladı.
Adana’da, Yüreğir Kaymakamlığı’na bağlı Vefa Sosyal Destek Grubu ekiplerine kimlik sorduğu için yaşanan tartışma sonucu ailesiyle gözaltına alınıp, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılan CHP Yüreğir Gençlik Kolları Başkanı Eren Yıldırım, Erdoğan’ın “PKK” benzetmesi üzerine tutuklandı.
DARP ÖNCESİ SİLAHINI ÇEKTİ, MERMİYİ SİLAHIN AĞZINA VERDİ
Adana 2. Sulh Ceza Mahkemesi çıkarılan Yıldırım, savunmasında olay sırasında kendisinin darp edildiğini ve tartıştığı kişinin kaymakam olduğunu bilmediğini söyledi. Yıldırım, “Darp öncesinde silahını çekti, mermiyi silahının ağzına verdi. Silahı kardeşimin karnına doğrulttu. Daha sonra ben ne yapıyorsun diye sorduğumda silahı havaya kaldırdı. Ben kaymakamım dedi. O olay yaşandıktan sonra ben kendim 155’i aradım. Polisler geldi.” dedi.
Mahkeme “Görevi yaptırmamak için direnme” suçundan Yıldırım hakkında tutuklama kararı verirken, Yıldırım’ın “Aramızda itiş kakış oldu” ifadesini ise tevili ikrar olarak değerlendirdi. Yıldırım’ın koronavirüs salgını sırasında yardımları engellemeye çalıştığını ileri süren Mahkeme kararında, “Şüphelinin Yüreğir Kaymakamı ve Kaymakam korumasının üzerine yürüdüğüne dair tanık beyanı dikkate alındığında şüpheli hakkında kuvvetli suç şüphesini varlığını gösteren somut delillerin bulunması…” denilerek adli kontrol hükümlerinin yetersiz kalacağına hükmetti.
NE OLMUŞTU?
14 Mayıs Perşembe günü Yıldırım, annesi, babası ve kardeşi ile iftar sonrası yürüyüş yaparken Yüreğir Kaymakamlığı önünden geçtiği esnada, kaymakamlık önünde sivil şahısların bir kamyondan patates, soğan indirerek Yüreğir Belediyesinin zabıta ve park bahçeler araçlarına yüklediğini görmesi üzerine; nedenini anlamak için yaklaşarak şahıslara “Kolay gelsin. Hayırdır nereye dağıtıyorsunuz” diye sorduğunu belirtti.
Çıkan tartışma üzerine silahını çekerek CHP Yüreğir Gençlik Kolu Başkanı Eren Yıldırım ile ailesine doğrultan kişinin ise Kaymakam Oğuzhan Bingöl’ün koruması olduğu iddia edildi. Olay sırasında Eren Yıldırım polis çağırdı. Ancak, olay yerinde olmayan Kaymakam’ın şikayetçi olması üzerine Eren Yıldırım ile beraberindeki annesi, babası ve kardeşi gözaltına alındı.
İfadelerinin ardından adliyeye sevk edilen Yıldırım’ın annesi, babası ve kardeşi serbest bırakıldı. Görevli memura mukavemet ve hakaret suçlarından tutuklama talebiyle nöbetçi mahkemeye çıkarılan Eren Yıldırım ise tutuksuz yargılanmak üzere serbest kaldı.
AKP’LİLER HEDEF GÖSTERİNCE YAKALAMA KARARI ÇIKARILDI
Ancak AKP Sözcüsü Ömer Çelik’in konuya ilişkin açıklama yapmasının ardından savcılık tutuksuz yargılanma kararına itiraz etti ve yakalama kararı çıkarıldı. Bu sırada Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, olayla ilgili “Van’da PKK, Adana’da CHP. Saldırı şekli farklı olsa da zihniyetleri aynı” açıklaması geldi.
Yakalama kararı üzerine teslim olan Yıldırım, mahkeme kararıyla tutuklandı.
[TR724] 17.5.2020
Adana’da, Yüreğir Kaymakamlığı’na bağlı Vefa Sosyal Destek Grubu ekiplerine kimlik sorduğu için yaşanan tartışma sonucu ailesiyle gözaltına alınıp, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılan CHP Yüreğir Gençlik Kolları Başkanı Eren Yıldırım, Erdoğan’ın “PKK” benzetmesi üzerine tutuklandı.
DARP ÖNCESİ SİLAHINI ÇEKTİ, MERMİYİ SİLAHIN AĞZINA VERDİ
Adana 2. Sulh Ceza Mahkemesi çıkarılan Yıldırım, savunmasında olay sırasında kendisinin darp edildiğini ve tartıştığı kişinin kaymakam olduğunu bilmediğini söyledi. Yıldırım, “Darp öncesinde silahını çekti, mermiyi silahının ağzına verdi. Silahı kardeşimin karnına doğrulttu. Daha sonra ben ne yapıyorsun diye sorduğumda silahı havaya kaldırdı. Ben kaymakamım dedi. O olay yaşandıktan sonra ben kendim 155’i aradım. Polisler geldi.” dedi.
Mahkeme “Görevi yaptırmamak için direnme” suçundan Yıldırım hakkında tutuklama kararı verirken, Yıldırım’ın “Aramızda itiş kakış oldu” ifadesini ise tevili ikrar olarak değerlendirdi. Yıldırım’ın koronavirüs salgını sırasında yardımları engellemeye çalıştığını ileri süren Mahkeme kararında, “Şüphelinin Yüreğir Kaymakamı ve Kaymakam korumasının üzerine yürüdüğüne dair tanık beyanı dikkate alındığında şüpheli hakkında kuvvetli suç şüphesini varlığını gösteren somut delillerin bulunması…” denilerek adli kontrol hükümlerinin yetersiz kalacağına hükmetti.
NE OLMUŞTU?
14 Mayıs Perşembe günü Yıldırım, annesi, babası ve kardeşi ile iftar sonrası yürüyüş yaparken Yüreğir Kaymakamlığı önünden geçtiği esnada, kaymakamlık önünde sivil şahısların bir kamyondan patates, soğan indirerek Yüreğir Belediyesinin zabıta ve park bahçeler araçlarına yüklediğini görmesi üzerine; nedenini anlamak için yaklaşarak şahıslara “Kolay gelsin. Hayırdır nereye dağıtıyorsunuz” diye sorduğunu belirtti.
Çıkan tartışma üzerine silahını çekerek CHP Yüreğir Gençlik Kolu Başkanı Eren Yıldırım ile ailesine doğrultan kişinin ise Kaymakam Oğuzhan Bingöl’ün koruması olduğu iddia edildi. Olay sırasında Eren Yıldırım polis çağırdı. Ancak, olay yerinde olmayan Kaymakam’ın şikayetçi olması üzerine Eren Yıldırım ile beraberindeki annesi, babası ve kardeşi gözaltına alındı.
İfadelerinin ardından adliyeye sevk edilen Yıldırım’ın annesi, babası ve kardeşi serbest bırakıldı. Görevli memura mukavemet ve hakaret suçlarından tutuklama talebiyle nöbetçi mahkemeye çıkarılan Eren Yıldırım ise tutuksuz yargılanmak üzere serbest kaldı.
AKP’LİLER HEDEF GÖSTERİNCE YAKALAMA KARARI ÇIKARILDI
Ancak AKP Sözcüsü Ömer Çelik’in konuya ilişkin açıklama yapmasının ardından savcılık tutuksuz yargılanma kararına itiraz etti ve yakalama kararı çıkarıldı. Bu sırada Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, olayla ilgili “Van’da PKK, Adana’da CHP. Saldırı şekli farklı olsa da zihniyetleri aynı” açıklaması geldi.
Yakalama kararı üzerine teslim olan Yıldırım, mahkeme kararıyla tutuklandı.
[TR724] 17.5.2020
Sosyal medyadan tecavüz listesi yayınlanan kişi cami dernek başkanı çıktı!
Sosyal medya üzerinden Canan Kaftancıoğlu, Berna Laçin, Feyza Altun ve Nevşin Mengü’yü hedef göstererek tecavüz listesi yayınlayan ‘‘elmeru_baba” ismini kullanan twitter kullanıcısı Kadir Gözoğlu’nun cami dernek başkanı olduğu ortaya çıktı.
Sosyal medya üzerinden ağza alınmayacak taciz ve hakaret dolu mesajları atan AKP’nin ‘Milli Hesapları’ daha da ileriye giderek kamuoyu önündeki önemli kadınları kendi aralarında paylaşıp tecavüz listesi yayınlamıştı.
AKP Genel Başkan Yardımcısı Mahir Ünal, sosyal medyada “Milli hesap” olarak tanımladıkları hesapların kullanıcı isimlerinin yanına “yeşil renk” ve “Türk Bayrağı emojisi” koymalarını istemişti. Bunu yapan hesapların AKP’nin yayımladığı etik kurallara uyacağı açıklanmıştı.
CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu ve gazeteci Nevşin Mengü, AKP Genel Başkan Yardımcısı Mahir Ünal’ın “Etik kurallara uyan milli hesaplar” diye tanımladığı hesaplardan gelen taciz ve hakaret içeren mesajları paylaşmıştı. Paylaşımlarda, “tecavüz listesine” varan vahim tablolar vardı.
NEVŞİN MENGÜ’DEN ŞİKÂYET
Gazeteci Nevşin Mengü, kendisine hakaret eden “elmeru_baba” ismini kullanan Twitter kullanıcısı hakkında şikâyetçi oldu.
Avukat Hüseyin Ersöz tarafından İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na verilen şikâyet dilekçesinde, Nevşin Mengü’ye yapılan saldırının Twitter üzerinden planlı ve organize bir kampanya şeklinde yürütüldüğünü vurgulayarak “elmeru_baba isimli Twitter kullanıcısı şüphelinin ‘Suç İşlemek amacıyla örgüt kurma’ ve ‘Halkı kin ve düşmanlığa tahrik’ suçlarını işlediği” ifade edildi.
CAMİ DERNEK BAŞKANI OLDUĞU ORTAYA ÇIKTI
Bu arada paylaşımların hedeflerinden olan Avukat Feyza Altun, söz konusu paylaşımı yapan kişiyi bulduğunu açıkladı. Altun, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda şu ifadeleri kullandı:
“Tecavüz listesi yayınlayan Kadir Gözoğlu’nun İzmit Kadıköy Mahallesinde Hayırseverler Camii Dernek Başkanı olduğunu öğrendim. CAMİ DERNEK BAŞKANI. CAMİ!”
“Ne hesabımı dondururum ne twitlerimi korumaya alırım” diyen söz konusu paylaşımı yapan kişinin önce hesabını korumaya aldığı, sonra da hesabını kapatması dikkat çekti.
[TR724] 17.5.2020
Sosyal medya üzerinden ağza alınmayacak taciz ve hakaret dolu mesajları atan AKP’nin ‘Milli Hesapları’ daha da ileriye giderek kamuoyu önündeki önemli kadınları kendi aralarında paylaşıp tecavüz listesi yayınlamıştı.
AKP Genel Başkan Yardımcısı Mahir Ünal, sosyal medyada “Milli hesap” olarak tanımladıkları hesapların kullanıcı isimlerinin yanına “yeşil renk” ve “Türk Bayrağı emojisi” koymalarını istemişti. Bunu yapan hesapların AKP’nin yayımladığı etik kurallara uyacağı açıklanmıştı.
CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu ve gazeteci Nevşin Mengü, AKP Genel Başkan Yardımcısı Mahir Ünal’ın “Etik kurallara uyan milli hesaplar” diye tanımladığı hesaplardan gelen taciz ve hakaret içeren mesajları paylaşmıştı. Paylaşımlarda, “tecavüz listesine” varan vahim tablolar vardı.
NEVŞİN MENGÜ’DEN ŞİKÂYET
Gazeteci Nevşin Mengü, kendisine hakaret eden “elmeru_baba” ismini kullanan Twitter kullanıcısı hakkında şikâyetçi oldu.
Avukat Hüseyin Ersöz tarafından İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na verilen şikâyet dilekçesinde, Nevşin Mengü’ye yapılan saldırının Twitter üzerinden planlı ve organize bir kampanya şeklinde yürütüldüğünü vurgulayarak “elmeru_baba isimli Twitter kullanıcısı şüphelinin ‘Suç İşlemek amacıyla örgüt kurma’ ve ‘Halkı kin ve düşmanlığa tahrik’ suçlarını işlediği” ifade edildi.
CAMİ DERNEK BAŞKANI OLDUĞU ORTAYA ÇIKTI
Bu arada paylaşımların hedeflerinden olan Avukat Feyza Altun, söz konusu paylaşımı yapan kişiyi bulduğunu açıkladı. Altun, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda şu ifadeleri kullandı:
“Tecavüz listesi yayınlayan Kadir Gözoğlu’nun İzmit Kadıköy Mahallesinde Hayırseverler Camii Dernek Başkanı olduğunu öğrendim. CAMİ DERNEK BAŞKANI. CAMİ!”
“Ne hesabımı dondururum ne twitlerimi korumaya alırım” diyen söz konusu paylaşımı yapan kişinin önce hesabını korumaya aldığı, sonra da hesabını kapatması dikkat çekti.
[TR724] 17.5.2020
Yürek yakan sesleniş! ‘Artık yemek alırım’
İstanbul Bakırköy’de bir kadın iftardan sonra yanındaki çocuğuyla birlikte aç kalmamak için sokak sokak dolaşarak ‘artık yemek’ toplaması yürekleri burktu.
İstanbul’un göbeği Bakırköy’de sokakta çocuğuyla birlikte dolaşan bir kadının “Artık yemek alırım” diye bağırdığı görüntüler sosyal medyada gündem oldu.
Yardıma muhtaç sokak sokak dolaşan kadının ‘Fazla Yemeği Olan Var mı? artık yemek alınır.’ diye bağırması yürekleri yaktı. Kadının aç kalmamak için her akşam sokakları dolaşarak mahalleliden artık yemek istediği ortaya çıktı.
[TR724] 17.5.2020
İstanbul’un göbeği Bakırköy’de sokakta çocuğuyla birlikte dolaşan bir kadının “Artık yemek alırım” diye bağırdığı görüntüler sosyal medyada gündem oldu.
Yardıma muhtaç sokak sokak dolaşan kadının ‘Fazla Yemeği Olan Var mı? artık yemek alınır.’ diye bağırması yürekleri yaktı. Kadının aç kalmamak için her akşam sokakları dolaşarak mahalleliden artık yemek istediği ortaya çıktı.
[TR724] 17.5.2020
‘Fetö’ ifadesini kullanmak; şiddete yönelik nefreti yaymak, teşvik etmek ve savunmaktır [Av. Nurullah Albayrak]
‘Unutulmamalıdır ki Holokosttan Bosna’ya Ruanda’dan Myanmar’a insanlığa karşı en büyük suçların işlenmesinde, önce nefret söyleminin ayak sesleri duyulmuştur.’
“Nefret Söylemiyle Mücadele” temalı etkinlikte söylenen bu ifadede ki yanlış, bu sözü söyleyenin Hitler döneminden bu zamana kadar Avrupa’da görülen en büyük nefret söyleminin mimarı Cumhurbaşkanı Erdoğan olmasıdır. Ancak, kim tarafından söylenirse söylensin gerçek olan şey, nefret söylemi her zaman şiddetin öncüsü olmuştur.
Nefret söyleminin şiddet olaylarına etkisinin büyüklüğünü çok acı tecrübelerle gördük. İnsanları kinle doldurarak, nefreti haklı göstererek, ikna ederek, korkutarak yıkıcı bir soykırım gerçekleştirilebildiğini yaşayarak öğrendik. Soykırımların, kazara veya tesadüfen olmadığını, planlı bir süreç dâhilinde gerçekleştiğini ve nefret söyleminin de bu planın önemli bir parçasını oluşturduğunu üzülerek zihinlerimize kazıdık. Nazi Almanya’sında da Ruanda’da da soykırım, nefret söylemi aracılığıyla normalleştirildi ve milyonlarca insan öldürüldü.
Ruanda’da yaşanan soykırım öncesinde radyo yayınlarında Hutuları tahrik eden ve Tutsileri asağılayan “mezarların sadece yarısı dolu’, “ülke tüm Tutsilerden temizlenmelidir” “Tutsi çocuklar öldürülmelidir’, “hosgörü göstermeyin ve isinizi yarım bırakmayın”, “Tutsiler sizin ölmenize izin vermeyeceğiz, sizi biz öldüreceğiz” gibi ifadelerin yer aldığı şiddete teşvik eden nefret söylemi, soykırımın tetikleyicisi olmuştur. Medyada kullanılan dil ve yönetenlerin oluşturduğu söylem neticesinde, şeytanlaştırılan ve ötekileştirilen bir grup oluşturulmuş ve kullanılan nefret söylemi de öldürme eylemlerini motive eden en önemli etken olmuştur.
Sadece bir hafta içerisinde söylenen ’15 Temmuz içimde kaldı, bizim aile 50 kişiyi götürür’, “Karınızı, çocuklarınızı nasıl koruyacaksınız bizden?” ve “Zulalardan, listelerden, yaşanacaklarından haberiniz var mı” ifadeleri Ruanda’da söylenenlere ne kadar da benziyor değil mi?
Nefret söyleminin nelere yol açtığını çok iyi bilen Rakel Dink’in de ifade ettiği gibi, ‘Sözler kimisini tahrik eder, kimisini ayaklandırır kimisini öfkelendirir ve duyguları da hareket izler. Sonuç ölüm ve acıdır.’
İktidar mensubu ve destekçilerinin söylemleriyle ölüm ve acı istediklerini ve bunu teşvik ettiğini biliyoruz. Başka kimler şiddet yanlısı, kimler ölüm ve acı istiyor ve kimler soykırıma varan süreçte yangına odun taşıyor onu da nefret söylemine karşı olan tavırlar belirleyecek ve belirliyor.
Hepimizin iktidar sayesinde öğrendiği nefret söylemi, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin 1997 yılında kabul ettiği bir ‘tavsiye kararı’ında şu şekilde tanımlamıştır; ‘Irkçı, nefret, yabancı düşmanlığı, antisemitizm veya hoşgörüsüzlük ifade eden saldırgan milliyetçilik de dahil olmak üzere, hoşgörüsüzlüğe dayalı diğer nefret biçimlerini yayan, teşvik eden, savunan ya da haklı gösteren her türlü ifade biçimidir.’
Tanımda da ifade edildiği gibi nefret söylemini yayan kadar, teşvik eden, savunan ya da haklı gösteren ifadelerin de nefret söylemi olduğunda hiç şüphe yok.
Nefret söylemi, söylemi kullananların amacına göre bazı kategorilere ayrılmakta, bunlardan en tehlikelisi ise bilinçli ve zarar verme kastıyla yapılan “kışkırtıcı ayrımcı şiddet” aşamasıdır. Bu aşamada nefret söylemi açıkça şiddet için kışkırtıcı bir ön araçtır. Bu kışkırtıcılığın sonucunda suç teşkil edecek bir eylemde bulunulması yakındır.
İktidar mensupları ve destekçilerinin uzun süredir kullandığı nefret söylemi açıkça şiddeti teşvik eden bu ilk aşamayı oluşturmaktadır. Bunların eğitilmesi, yaptıklarının yanlış olduğunun anlatılması teknik olarak mümkün değil.
İkinci aşama ise, “kışkırtıcı ayrımcı nefret” olup, bu aşamada bir nefret söylemi üretiminin ötesinde ortak bir nefret üretme amacı vardır ki bu aşamadakilerin de bilinçli ve zarar vermeye meyilli olduğu söylenebilir.
Muhalefet partilerinin ve iktidara muhalif medyanın kullandığı nefret söylemi de tam olarak bu aşamayı oluşturmakta. Muhalifler tarafından kullanılan söylemle, iktidarın ürettiği nefret söylemine doğrudan ya da dolaylı destek verilmek suretiyle ortak bir nefret üretmeye çalışılmaktadır. Muhaliflerin tamamının açıkça şiddet kışkırtıcılığı yaptığı söylenmese dahi kullandıkları dil itibariyle şiddet kullanımına ortam oluşturma, imkan sağlama amacı taşıdıkları anlaşılmaktadır.
Üçüncü aşama ise, “bilinçli ayrımcılık” aşaması olup, kullanılan söylemin kasıtlı bir şekilde dile getirildiği fakat söyleyenin zarar verme amacı gütmediği bir aşamadır. Adı üstünde bilinçli olarak söylenmesine rağmen, zarar verme amacı taşımamaktadır. Bazı kişilerin ‘fetö’ ifadesini bu şekliyle kullandığı söylenebilir. Bu söylemin yanlışlığı diğerlerinin aksine eğitimle, konunun izah edilmesiyle giderilebilmektedir. Bu kapsamda Kanada’da yaşayan genç bir çiftin kullandığı ‘fetö’ ifadesi sonrasında, Sayın Mehmet Efe Çam tarafından twitter üzerinden yapılan açıklama, bu kapsamda ki insanlara nefret içerikli bu söylemin neden yanlış olduğu gayet güzel anlatılmış.
Ötekileştirilen, nefret objesi haline getirilen gruplar için her söylem, kendilerine büyük zarar vermesi muhtemel bir eylemin habercisidir. Bu nitelikteki bir söylem de ifade özgürlüğü olmayacaktır. AİHM tarafından verilen bir kararda, ‘söz konusu grubun bir bütün olarak son derece ağır bir terörizm eylemiyle ilişkilendirilmesinin başta hoşgörü, toplumsal barış ve ayrımcılıktan kaçınma gibi sözleşmenin beyan etmiş olup güvence altına aldığı değerlerle bağdaşamaz olduğuna’denilerek, bir grubu bütün olarak son derece ağır bir terör eylemiyle ilişkilendirmenin nefret söylemi olduğu belirtilmiştir.
Sosyal Değişim Derneği tarafından yayımlanan Nefret Suçları ve Nefret Söylemi İzleme Rehberinde belirtildiği gibi nefret söylemi aslında içinde potansiyel şiddet barındırmaktadır ve işlevlerinden birisi de şiddetin altyapısını hazırlamasıdır. Cemaat mensupları için kullanılan ‘fetö’ ifadesi de hiç süphesiz açık bir nefret söylemi olup, potansiyel olarak şiddeti barındırmakta, teşvik etmekte ve yaymaktadır.
İktidar ve destekçileri tarafından bilinçli olarak nefret söylemi kullanıldığı ve yagınlaştırılmaya çalışıldığı için meydana gelecek şiddet eylemlerinde asıl sorumlu, muhalefet ve muhalif olduğunu söyleyen medya mensuplarının nefret söyleminin şiddete dönüşmesine ortam hazırlayan söz ve davranışları olacaktır. Çünkü, ortam hazırlanmasa, destek olunmasa iktidarın nefret söylemi tesirsiz kalacaktır.
Muhalefet partileri ve muhalif olduğu söylenen medya tarafından Cemaat mensuplarına yönelik yapılan tutuklama, gözaltı, ihraç, mallarına elkoyma gibi açık hukuksuzluklara bir itirazda bulunulmamasına çoğu zaman desteklenmesine rağmen, başka muhaliflerin tutuklanması, gözaltına alınması, mallarına el konulması gibi hukuksuzluklara karşı itiraz edilmesi, açık bir şekilde cemaat mensuplarına karşı nefret söylemini yaygınlaştırma girişimidir.
Cemaat mensuplarının şiddete, haksızlığa, hukuksuzluğa maruz bırakıldığı eylemler, iktidar ve destekçilerinin sunduğu şekilde gündem ve haber konusu yapılarak, iktidar eliyle yapılan hukuksuzluklar meşrulaştırmaya çalışılmak suretiyle de nefret söyleminin şiddete dönüşmesine zemin hazırlanmaktadır.
Son günlerde yaşanan bir tartışmada, Cumhurbaşkanının talimatıyla başlayan Baro seçim sisteminin değiştirilmesi süreci, muhalefet ve muhalif olduğunu söyleyen kesimler tarafından ‘Fetö projesi’ şeklinde sunularak, cemaatle hiçbir ilgisi olmayan, cemaat mensuplarının büyük çoğunluğunun içeriğini dahi bilmediği bir konuda cemaat mensuplarının hedef haline getirilmesi de şiddetin teşviki ve savunulmasıdır.
Cemaate karşı yürütülen ve soykırıma varan hukuksuzlukların kaynağını oluşturan nefret söyleminin göstergesi olan ‘fetö’ ifadesini kullanan, bu ifade üzerinden cemaat mensuplarının tamamını hedef haline getiren, iktidarın hukuksuzluklarını bu kavram üzerinden değerlendiren muhalefet partisi mesnupları, muhalifler ve muhalif olduğunu söyleyen medya, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin tanımında belirttiği şekliye nefreti yayan, teşvik eden, savunan ya da haklı gösteren olarak, şiddetin destekçisi ilan edileceklerdir. Bizde şiddeti yayan, teşvik eden ve savunanların herkes tarafından bilinmesi için çalışacağız.nurullah al
MAKALE, GENOTR’DE DE YAYINLANMIŞTIR
[Av. Nurullah Albayrak] 17.5.2020 [TR724]
“Nefret Söylemiyle Mücadele” temalı etkinlikte söylenen bu ifadede ki yanlış, bu sözü söyleyenin Hitler döneminden bu zamana kadar Avrupa’da görülen en büyük nefret söyleminin mimarı Cumhurbaşkanı Erdoğan olmasıdır. Ancak, kim tarafından söylenirse söylensin gerçek olan şey, nefret söylemi her zaman şiddetin öncüsü olmuştur.
Nefret söyleminin şiddet olaylarına etkisinin büyüklüğünü çok acı tecrübelerle gördük. İnsanları kinle doldurarak, nefreti haklı göstererek, ikna ederek, korkutarak yıkıcı bir soykırım gerçekleştirilebildiğini yaşayarak öğrendik. Soykırımların, kazara veya tesadüfen olmadığını, planlı bir süreç dâhilinde gerçekleştiğini ve nefret söyleminin de bu planın önemli bir parçasını oluşturduğunu üzülerek zihinlerimize kazıdık. Nazi Almanya’sında da Ruanda’da da soykırım, nefret söylemi aracılığıyla normalleştirildi ve milyonlarca insan öldürüldü.
Ruanda’da yaşanan soykırım öncesinde radyo yayınlarında Hutuları tahrik eden ve Tutsileri asağılayan “mezarların sadece yarısı dolu’, “ülke tüm Tutsilerden temizlenmelidir” “Tutsi çocuklar öldürülmelidir’, “hosgörü göstermeyin ve isinizi yarım bırakmayın”, “Tutsiler sizin ölmenize izin vermeyeceğiz, sizi biz öldüreceğiz” gibi ifadelerin yer aldığı şiddete teşvik eden nefret söylemi, soykırımın tetikleyicisi olmuştur. Medyada kullanılan dil ve yönetenlerin oluşturduğu söylem neticesinde, şeytanlaştırılan ve ötekileştirilen bir grup oluşturulmuş ve kullanılan nefret söylemi de öldürme eylemlerini motive eden en önemli etken olmuştur.
Sadece bir hafta içerisinde söylenen ’15 Temmuz içimde kaldı, bizim aile 50 kişiyi götürür’, “Karınızı, çocuklarınızı nasıl koruyacaksınız bizden?” ve “Zulalardan, listelerden, yaşanacaklarından haberiniz var mı” ifadeleri Ruanda’da söylenenlere ne kadar da benziyor değil mi?
Nefret söyleminin nelere yol açtığını çok iyi bilen Rakel Dink’in de ifade ettiği gibi, ‘Sözler kimisini tahrik eder, kimisini ayaklandırır kimisini öfkelendirir ve duyguları da hareket izler. Sonuç ölüm ve acıdır.’
İktidar mensubu ve destekçilerinin söylemleriyle ölüm ve acı istediklerini ve bunu teşvik ettiğini biliyoruz. Başka kimler şiddet yanlısı, kimler ölüm ve acı istiyor ve kimler soykırıma varan süreçte yangına odun taşıyor onu da nefret söylemine karşı olan tavırlar belirleyecek ve belirliyor.
Hepimizin iktidar sayesinde öğrendiği nefret söylemi, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin 1997 yılında kabul ettiği bir ‘tavsiye kararı’ında şu şekilde tanımlamıştır; ‘Irkçı, nefret, yabancı düşmanlığı, antisemitizm veya hoşgörüsüzlük ifade eden saldırgan milliyetçilik de dahil olmak üzere, hoşgörüsüzlüğe dayalı diğer nefret biçimlerini yayan, teşvik eden, savunan ya da haklı gösteren her türlü ifade biçimidir.’
Tanımda da ifade edildiği gibi nefret söylemini yayan kadar, teşvik eden, savunan ya da haklı gösteren ifadelerin de nefret söylemi olduğunda hiç şüphe yok.
Nefret söylemi, söylemi kullananların amacına göre bazı kategorilere ayrılmakta, bunlardan en tehlikelisi ise bilinçli ve zarar verme kastıyla yapılan “kışkırtıcı ayrımcı şiddet” aşamasıdır. Bu aşamada nefret söylemi açıkça şiddet için kışkırtıcı bir ön araçtır. Bu kışkırtıcılığın sonucunda suç teşkil edecek bir eylemde bulunulması yakındır.
İktidar mensupları ve destekçilerinin uzun süredir kullandığı nefret söylemi açıkça şiddeti teşvik eden bu ilk aşamayı oluşturmaktadır. Bunların eğitilmesi, yaptıklarının yanlış olduğunun anlatılması teknik olarak mümkün değil.
İkinci aşama ise, “kışkırtıcı ayrımcı nefret” olup, bu aşamada bir nefret söylemi üretiminin ötesinde ortak bir nefret üretme amacı vardır ki bu aşamadakilerin de bilinçli ve zarar vermeye meyilli olduğu söylenebilir.
Muhalefet partilerinin ve iktidara muhalif medyanın kullandığı nefret söylemi de tam olarak bu aşamayı oluşturmakta. Muhalifler tarafından kullanılan söylemle, iktidarın ürettiği nefret söylemine doğrudan ya da dolaylı destek verilmek suretiyle ortak bir nefret üretmeye çalışılmaktadır. Muhaliflerin tamamının açıkça şiddet kışkırtıcılığı yaptığı söylenmese dahi kullandıkları dil itibariyle şiddet kullanımına ortam oluşturma, imkan sağlama amacı taşıdıkları anlaşılmaktadır.
Üçüncü aşama ise, “bilinçli ayrımcılık” aşaması olup, kullanılan söylemin kasıtlı bir şekilde dile getirildiği fakat söyleyenin zarar verme amacı gütmediği bir aşamadır. Adı üstünde bilinçli olarak söylenmesine rağmen, zarar verme amacı taşımamaktadır. Bazı kişilerin ‘fetö’ ifadesini bu şekliyle kullandığı söylenebilir. Bu söylemin yanlışlığı diğerlerinin aksine eğitimle, konunun izah edilmesiyle giderilebilmektedir. Bu kapsamda Kanada’da yaşayan genç bir çiftin kullandığı ‘fetö’ ifadesi sonrasında, Sayın Mehmet Efe Çam tarafından twitter üzerinden yapılan açıklama, bu kapsamda ki insanlara nefret içerikli bu söylemin neden yanlış olduğu gayet güzel anlatılmış.
Ötekileştirilen, nefret objesi haline getirilen gruplar için her söylem, kendilerine büyük zarar vermesi muhtemel bir eylemin habercisidir. Bu nitelikteki bir söylem de ifade özgürlüğü olmayacaktır. AİHM tarafından verilen bir kararda, ‘söz konusu grubun bir bütün olarak son derece ağır bir terörizm eylemiyle ilişkilendirilmesinin başta hoşgörü, toplumsal barış ve ayrımcılıktan kaçınma gibi sözleşmenin beyan etmiş olup güvence altına aldığı değerlerle bağdaşamaz olduğuna’denilerek, bir grubu bütün olarak son derece ağır bir terör eylemiyle ilişkilendirmenin nefret söylemi olduğu belirtilmiştir.
Sosyal Değişim Derneği tarafından yayımlanan Nefret Suçları ve Nefret Söylemi İzleme Rehberinde belirtildiği gibi nefret söylemi aslında içinde potansiyel şiddet barındırmaktadır ve işlevlerinden birisi de şiddetin altyapısını hazırlamasıdır. Cemaat mensupları için kullanılan ‘fetö’ ifadesi de hiç süphesiz açık bir nefret söylemi olup, potansiyel olarak şiddeti barındırmakta, teşvik etmekte ve yaymaktadır.
İktidar ve destekçileri tarafından bilinçli olarak nefret söylemi kullanıldığı ve yagınlaştırılmaya çalışıldığı için meydana gelecek şiddet eylemlerinde asıl sorumlu, muhalefet ve muhalif olduğunu söyleyen medya mensuplarının nefret söyleminin şiddete dönüşmesine ortam hazırlayan söz ve davranışları olacaktır. Çünkü, ortam hazırlanmasa, destek olunmasa iktidarın nefret söylemi tesirsiz kalacaktır.
Muhalefet partileri ve muhalif olduğu söylenen medya tarafından Cemaat mensuplarına yönelik yapılan tutuklama, gözaltı, ihraç, mallarına elkoyma gibi açık hukuksuzluklara bir itirazda bulunulmamasına çoğu zaman desteklenmesine rağmen, başka muhaliflerin tutuklanması, gözaltına alınması, mallarına el konulması gibi hukuksuzluklara karşı itiraz edilmesi, açık bir şekilde cemaat mensuplarına karşı nefret söylemini yaygınlaştırma girişimidir.
Cemaat mensuplarının şiddete, haksızlığa, hukuksuzluğa maruz bırakıldığı eylemler, iktidar ve destekçilerinin sunduğu şekilde gündem ve haber konusu yapılarak, iktidar eliyle yapılan hukuksuzluklar meşrulaştırmaya çalışılmak suretiyle de nefret söyleminin şiddete dönüşmesine zemin hazırlanmaktadır.
Son günlerde yaşanan bir tartışmada, Cumhurbaşkanının talimatıyla başlayan Baro seçim sisteminin değiştirilmesi süreci, muhalefet ve muhalif olduğunu söyleyen kesimler tarafından ‘Fetö projesi’ şeklinde sunularak, cemaatle hiçbir ilgisi olmayan, cemaat mensuplarının büyük çoğunluğunun içeriğini dahi bilmediği bir konuda cemaat mensuplarının hedef haline getirilmesi de şiddetin teşviki ve savunulmasıdır.
Cemaate karşı yürütülen ve soykırıma varan hukuksuzlukların kaynağını oluşturan nefret söyleminin göstergesi olan ‘fetö’ ifadesini kullanan, bu ifade üzerinden cemaat mensuplarının tamamını hedef haline getiren, iktidarın hukuksuzluklarını bu kavram üzerinden değerlendiren muhalefet partisi mesnupları, muhalifler ve muhalif olduğunu söyleyen medya, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin tanımında belirttiği şekliye nefreti yayan, teşvik eden, savunan ya da haklı gösteren olarak, şiddetin destekçisi ilan edileceklerdir. Bizde şiddeti yayan, teşvik eden ve savunanların herkes tarafından bilinmesi için çalışacağız.nurullah al
MAKALE, GENOTR’DE DE YAYINLANMIŞTIR
[Av. Nurullah Albayrak] 17.5.2020 [TR724]
Etiketler:
Av. Nurullah Albayrak
Bir tecavüzcünün itirafları… [Bülent Korucu]
13 yaşındaki N.Ç’nin başından geçenleri hatırlıyor musunuz? 28 kişinin tecavüzüne uğradığı mahkeme kararıyla sabit olan çocuktan söz ediyorum. Sanık/sapıkların en alt sınırdan ceza alması gibi yargılama sürecindeki skandallar değil bugün anlatmak istediğim. Olay ifşa olduktan sonra vehamet yavaş yavaş ortaya dökülmüştü. Bir küçük şehirde toplumun göz göre göre, yavaş yavaş nasıl çürüdüğünün çarpıcı örneğiydi. 28 kişi arasında yok yoktu; yüzbaşıdan muhtara, ziraat odası başkanından okul müdür yardımcısına, oradan mahalle esnafına kadar herkesti suç ortağı. Böylesine küçük bir yerde muhtemelen hepsi de birbirinden haberliydi. Bir çocuğu koruması gereken herkes oradaydı. Ama suçlular bu 28 kişiyle sınırlı değildi. Aracılık eden, görüp susan, ‘rızası vardı’ diyen, hak ettiğini düşünen kalabalıklar da en az bizzat istismar eden kadar suçluydu.
Bir kaç gündür başka bir tecavüz olayı konuşuluyor. Abdurrahman Uzun isimli aktroll, dönemin Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, HSYK üyeleri ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’la birlikte adalete nasıl tecavüz ettiklerini anlattı. Bir bitirimhane sohbeti şeklinde geçen konuşmada zincirleme tecavüzün bütün ayrıntıları var. Ben kısa bir özet geçeyim.
31Mart 2017’de. Hukuk tarihimizin en büyük skandallarından biri yaşandı.
“Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY)” üyeliği suçlamasıyla 29 gazetecinin yargılandığı davada 21 kişinin tahliyesine ve yurt dışı yasağına karar verildi. Gerekçe çok makul ve hukuka uygundu. Tutukluluk, delil karartma ve kaçmayı engelleme amaçlı bir tedbirdi. ‘Suç delili’ haber, makale ve sosyal medya paylaşımları zaten ilk günden beri eldeydi, yani karartılacak delil yoktu. Yurtdışı yasağı da gelmişti.
Bu, mevcut mevzuata göre geri dönüşü olmayan bir karardı. Çünkü tutukluluğa itiraz mümkündü ama tahliyeye itiraz yasaktı. Yargılama bitmeden başka bir mahkemenin dosyaya müdahil olması açık ihlaldi. Ama Erdoğan Rejimi’nde zor yoktu, imkansız biraz zaman alıyordu. Gazeteciler tahliye olmak için bavullarını alırken, ‘zemin hazırlama’ ekibi işbaşı yaptı. Bir koldan İsmail Saymazlar diğer taraftan Abdurrahman Uzunlar; ‘yetişin FETÖ’cüleri salıyorlar’ diye sosyal medyada kampanya başlattı.
Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın talimatıyla devreye girdi. HSYK, duruşma savcısı dahil bütün mahkeme heyetini görevden alarak soruşturma başlattı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı sekiz gazeteci hakkında üst sıra numaralı mahkemeye itiraz edip tutuklama kararı çıkardı. (Ki böyle bir yetkisi yoktu.) 13 sanık için durum daha karışıktı, çünkü savcı karardan önce tahliye talebinde bulunmuştu. Bunlar için daha dolambaçlı bir yol takip etmek gerekti; hemen yeni bir dosya açıldı ve gözaltı kararı çıkarıldı. Onları zorlu bir süreç bekliyordu. 21 masum basın emekçisi ve cezaevi dışında kucaklaşmayı bekleyen aileler için daha büyük bir işkence olamazdı.
Korkunç, kollektif ve ülkenin geleceğini yok eden bir tecavüz elbirliği ile işlendi. Tıpkı N.Ç. vakası gibi bütün mahalle suç ortağıydı. Sağcı, solcu, dinci; gazeteci, savcı, yargıç, bakan, cumhurbaşkanı, muhalefet partileri herkes adaletin ırzına geçmek için kuyruğa girmişti.
Tecavüz benzetmesini abartılı buluyorsanız yanılıyorsunuz. Öncelikle adı geçen şahısların adil yargılanma hakkına yönelik açık bir ihlal söz konusuydu. Tahliye kararı veremeyen mahkeme, yargılama sonunda berat kararı verebilir miydi? Bırakın ilk derece mahkemesini temyiz mercileri bunu yapabilir miydi? Yapamazdı ve nitekim yapamadı. Berat yolu kapalı bir adil yargılama! Biz bir yargı faaliyetine değil, bir müsamereye tanıklık ettik. Tiyatro diyeceğim ama o kadar başarılı olmadıklarından müsamereyi seçtim.
Tecavüzün sadece belli bir zümreyle sınırlı kalacağını düşünerek, bizzat katkı sunan ya da seyirci olarak suça ortak olanlar vardı. Ödüllendirilen tecavüzün tekrarlanmasının kaçınılmaz olduğu kısa sürede anlaşıldı. ‘Beni ısırmayan yılan bin yaşasın’ ilkesizliğinin bedelini şimdi sırayla bütün toplum ödüyor. 15 Temmuz bahanesiyle kurulan sistem, hemen her konuda ‘FETÖ’ başlığı açıp pilot uygulama yapıyor. İşlediği hukuksuzluğa herkesi ortak edip, normalleştiriyor. Sonra dönüp başlangıçta istisna gibi sunduğu uygulamayı kural haline getiriyor. Asıl zemin gerektiren şey bu. Yoksa 21 gazeteciyi tekrar tutuklatmaya havada karada gerekçe bulurlardı.
Bakın o günden sonra neler oldu: OHAL kapsamında 20 Kasım 2017 tarihli 696 sayılı KHK ile CMK 104. maddede değişiklik yapıldı ve temel hukuk normlarına aykırı biçimde tahliye kararlarına itiraz yolu açıldı. Bırakın ilk derece mahkemesi, üst mahkemelerin kararlarını bile uygulamayan bir ucube adliye çıktı ortaya. Bölge adliye mahkemesi (Enis Berberoğlu), Anayasa Mahkemesi (Mehmet Altan) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (Alpaslan Altan ve Osman Kavala) kararlarına karşı direnen mahkemeler Abdurrahman Uzun’un şahsında sembolleşen trol ordusunun emir eri haline geldi. O ilk tecavüzden sonra oluşan travma sürüyor.
Türkiye’de sanki gerçek bir yargılama varmış gibi konuşan herkes, bu müsamerede irili ufaklı rol alan bütün aktörler, bu tecavüzün failidir. Sureti haktan görünen ‘Suçunuz yoksa aklanırsınız’ taifesinin en mide bulandırıcı kesim olduğunu düşünüyorum. Hidayet Karaca, ‘bırakın savunma hazırlamayı, dilekçe yazdıracak avukat bulamıyorum. Kendimi nasıl savunmamı bekliyorsunuz’ diye isyan etmişti. ‘Bunlara avukat verecek kadar aptal mıyım?’ diyen İstanbul Baro Başkanı Ümit Kocasakal’dan, ‘suçlamaları kabul edin, itirafçı olun’ diye sağdan yanaşan Ali Aktaş’a kadar hepsi taammüden suç ortağı. Zarların hileli olduğunu bile bile insanları ‘adil Türk yargısı’na güvenmeye çağıran her gazeteci ya da siyasetçi bu ‘zemin’in bir parçasıdır.
Üçüncü sınıf bir yerel kanalda kağıda bakarak fıkra anlatan bir kifayetsizden kamuoyu önderi çıkaran sistem, yargıyı siyasetin köpeği haline getirdi. Tecavüzcünün arsızı bunu gidip mahalle kahvesinde anlatandır. Bugün o arsızlığa şahit oluyoruz. Türk yargısında, tecavüzcüsünü köyün ortasında vuran kadın kadar bile kendini savunma refleksi kalmamış durumda. En acısı da bu.
[Bülent Korucu] 17.5.2020 [TR724]
Bir kaç gündür başka bir tecavüz olayı konuşuluyor. Abdurrahman Uzun isimli aktroll, dönemin Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, HSYK üyeleri ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’la birlikte adalete nasıl tecavüz ettiklerini anlattı. Bir bitirimhane sohbeti şeklinde geçen konuşmada zincirleme tecavüzün bütün ayrıntıları var. Ben kısa bir özet geçeyim.
31Mart 2017’de. Hukuk tarihimizin en büyük skandallarından biri yaşandı.
“Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY)” üyeliği suçlamasıyla 29 gazetecinin yargılandığı davada 21 kişinin tahliyesine ve yurt dışı yasağına karar verildi. Gerekçe çok makul ve hukuka uygundu. Tutukluluk, delil karartma ve kaçmayı engelleme amaçlı bir tedbirdi. ‘Suç delili’ haber, makale ve sosyal medya paylaşımları zaten ilk günden beri eldeydi, yani karartılacak delil yoktu. Yurtdışı yasağı da gelmişti.
Bu, mevcut mevzuata göre geri dönüşü olmayan bir karardı. Çünkü tutukluluğa itiraz mümkündü ama tahliyeye itiraz yasaktı. Yargılama bitmeden başka bir mahkemenin dosyaya müdahil olması açık ihlaldi. Ama Erdoğan Rejimi’nde zor yoktu, imkansız biraz zaman alıyordu. Gazeteciler tahliye olmak için bavullarını alırken, ‘zemin hazırlama’ ekibi işbaşı yaptı. Bir koldan İsmail Saymazlar diğer taraftan Abdurrahman Uzunlar; ‘yetişin FETÖ’cüleri salıyorlar’ diye sosyal medyada kampanya başlattı.
Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın talimatıyla devreye girdi. HSYK, duruşma savcısı dahil bütün mahkeme heyetini görevden alarak soruşturma başlattı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı sekiz gazeteci hakkında üst sıra numaralı mahkemeye itiraz edip tutuklama kararı çıkardı. (Ki böyle bir yetkisi yoktu.) 13 sanık için durum daha karışıktı, çünkü savcı karardan önce tahliye talebinde bulunmuştu. Bunlar için daha dolambaçlı bir yol takip etmek gerekti; hemen yeni bir dosya açıldı ve gözaltı kararı çıkarıldı. Onları zorlu bir süreç bekliyordu. 21 masum basın emekçisi ve cezaevi dışında kucaklaşmayı bekleyen aileler için daha büyük bir işkence olamazdı.
Korkunç, kollektif ve ülkenin geleceğini yok eden bir tecavüz elbirliği ile işlendi. Tıpkı N.Ç. vakası gibi bütün mahalle suç ortağıydı. Sağcı, solcu, dinci; gazeteci, savcı, yargıç, bakan, cumhurbaşkanı, muhalefet partileri herkes adaletin ırzına geçmek için kuyruğa girmişti.
Tecavüz benzetmesini abartılı buluyorsanız yanılıyorsunuz. Öncelikle adı geçen şahısların adil yargılanma hakkına yönelik açık bir ihlal söz konusuydu. Tahliye kararı veremeyen mahkeme, yargılama sonunda berat kararı verebilir miydi? Bırakın ilk derece mahkemesini temyiz mercileri bunu yapabilir miydi? Yapamazdı ve nitekim yapamadı. Berat yolu kapalı bir adil yargılama! Biz bir yargı faaliyetine değil, bir müsamereye tanıklık ettik. Tiyatro diyeceğim ama o kadar başarılı olmadıklarından müsamereyi seçtim.
Tecavüzün sadece belli bir zümreyle sınırlı kalacağını düşünerek, bizzat katkı sunan ya da seyirci olarak suça ortak olanlar vardı. Ödüllendirilen tecavüzün tekrarlanmasının kaçınılmaz olduğu kısa sürede anlaşıldı. ‘Beni ısırmayan yılan bin yaşasın’ ilkesizliğinin bedelini şimdi sırayla bütün toplum ödüyor. 15 Temmuz bahanesiyle kurulan sistem, hemen her konuda ‘FETÖ’ başlığı açıp pilot uygulama yapıyor. İşlediği hukuksuzluğa herkesi ortak edip, normalleştiriyor. Sonra dönüp başlangıçta istisna gibi sunduğu uygulamayı kural haline getiriyor. Asıl zemin gerektiren şey bu. Yoksa 21 gazeteciyi tekrar tutuklatmaya havada karada gerekçe bulurlardı.
Bakın o günden sonra neler oldu: OHAL kapsamında 20 Kasım 2017 tarihli 696 sayılı KHK ile CMK 104. maddede değişiklik yapıldı ve temel hukuk normlarına aykırı biçimde tahliye kararlarına itiraz yolu açıldı. Bırakın ilk derece mahkemesi, üst mahkemelerin kararlarını bile uygulamayan bir ucube adliye çıktı ortaya. Bölge adliye mahkemesi (Enis Berberoğlu), Anayasa Mahkemesi (Mehmet Altan) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (Alpaslan Altan ve Osman Kavala) kararlarına karşı direnen mahkemeler Abdurrahman Uzun’un şahsında sembolleşen trol ordusunun emir eri haline geldi. O ilk tecavüzden sonra oluşan travma sürüyor.
Türkiye’de sanki gerçek bir yargılama varmış gibi konuşan herkes, bu müsamerede irili ufaklı rol alan bütün aktörler, bu tecavüzün failidir. Sureti haktan görünen ‘Suçunuz yoksa aklanırsınız’ taifesinin en mide bulandırıcı kesim olduğunu düşünüyorum. Hidayet Karaca, ‘bırakın savunma hazırlamayı, dilekçe yazdıracak avukat bulamıyorum. Kendimi nasıl savunmamı bekliyorsunuz’ diye isyan etmişti. ‘Bunlara avukat verecek kadar aptal mıyım?’ diyen İstanbul Baro Başkanı Ümit Kocasakal’dan, ‘suçlamaları kabul edin, itirafçı olun’ diye sağdan yanaşan Ali Aktaş’a kadar hepsi taammüden suç ortağı. Zarların hileli olduğunu bile bile insanları ‘adil Türk yargısı’na güvenmeye çağıran her gazeteci ya da siyasetçi bu ‘zemin’in bir parçasıdır.
Üçüncü sınıf bir yerel kanalda kağıda bakarak fıkra anlatan bir kifayetsizden kamuoyu önderi çıkaran sistem, yargıyı siyasetin köpeği haline getirdi. Tecavüzcünün arsızı bunu gidip mahalle kahvesinde anlatandır. Bugün o arsızlığa şahit oluyoruz. Türk yargısında, tecavüzcüsünü köyün ortasında vuran kadın kadar bile kendini savunma refleksi kalmamış durumda. En acısı da bu.
[Bülent Korucu] 17.5.2020 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
