Dört başı mamur skandal [Kadir Güven]

Amerikan Başkanlık seçimlerinin olduğu gün, 8 Kasım 2016’da, Washington DC’deki önemli siyasî gazetelerden biri olan The Hill’de ilginç bir yazı yayınlandı. ABD ordusuna mensup emekli bir general olan Michael Flynn’in kaleme aldığı bu yazı, yeni seçilecek yönetime, Fethullah Gülen’i Türkiye’ye iade etme çağrısı yapıyordu. Gülen Hareketi’ni Mısır’daki Müslüman Kardeşler’e ve İran’daki mollalara benzeten Flynn’in Ortadoğu, İslam ve Amerika dış politikası konusundaki ‘nüanssız’ görüşleri, emekli generali tanıyanlar için şaşırtıcı değildi. Zira tam da 15 Temmuz gecesi, Türkiye’de darbenin konuşulduğu saatlerde, katıldığı bir toplantıda ‘laik subayların yapacağı bir darbeyi’ övmüş, Erdoğan’ın Türkiye’yi radikal İslamcılığa kaydırdığını belirtmişti. Hatta ünlü gazeteci Seymour Hersh’e verdiği bir röportajda, Suriye ve Irak’ta IŞİD büyürken Türkiye’nin ‘yüzünü bilerek başka tarafa çevirdiğini’ savunmuştu.

NE DEĞİŞTİ?

8 Kasım günü The Hill’deki makalesi yayınlandığında, herkes haliyle, 15 Temmuz’dan 8 Kasım’a Flynn’in düşüncesini değiştirenin ne olduğunu sorgulayacaktı. 3 gün sonra, yani 11 Kasım 2016’da Daily Caller isimli yine Washington DC’nin nabzını tutan bir internet gazetesinde yayınlanan Chuck Ross imzalı haber, Flynn’deki bu değişikliğin izini sürüyordu. Gazeteci Ross, emekli general Flynn’in kurmuş olduğu savunma konularındaki danışmanlık şirketinin, Hollanda merkezli Inovo BV isimli bir şirket tarafından Washington’da lobi yapması için para aldığını ortaya çıkarmıştı. Inovo BV’nin yönetim kurulundaki şaşırtıcı isim, Ekim Alptekin’di. Alptekin, aynı zamanda Türkiye Ekonomik Dış İlişkiler Kurulu’nun bir uzantısı olan Türkiye Amerikan İş Konseyi’nin de yöneticisiydi. Böylece, emekli General Mike Flynn’in Türkiye’den ‘Gülen’i iade edin’ tarzı bir yazı yazmak için para aldığı açığa çıkmış oldu.

LOBİCİLİK SKANDALI

Buraya kadar yeterince skandal vardı zira ABD Başkanı Donald Trump, General Flynn’i Savunma Bakanı ya da Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak atamak istiyordu ve seçim kampanyası boyunca Washington’da lobicilik yapan şirketlere ve yöneticilere yüklenmiş, kendi döneminde bunun olmayacağını savunmuştu. Buna rağmen Trump geri adım atması ve seçim kampanyası süresince de görüştüğü Mike Flynn’i Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak Beyaz Saray’a atadı. (Tabi Mike Flynn, bu göreve başlamadan önce Senato’da alanında uzman senatörlerin uzun süren sorgusundan geçecek ve burada kendini bağlayıcı cümleler sarf edecekti.)

TRUMP BEKLENTİSİ

Chuck Ross’un hikâyesi Washington’ı sallarken, gazeteciler konunun peşini bırakmayacaktı. Ancak Türkiye’deki yankıları sınırlı olmuştu. Bunun en büyük sebebi de, Erdoğan iktidarının Obama yönetimiyle uzun süren gerginlik döneminin ardından Donald Trump yönetimiyle anlaşabileceğine dair olan inancıydı. Erdoğan Türkiye’si, Trump’ın Müslüman Yasağı’na (#MuslimBan) tepki vermeyen tek Müslüman ülke olmakla kalmamış, hükümete yakın medya Trump’a övgüler yağdırarak iki ülke arasında özellikle IŞİD’e karşı ortaklık kurulacağına vurgu yapmıştı. Hatta gelinen noktada, Trump yönetimi önümüzdeki aylarda başlayacak Rakka operasyonu için Türkiye’den ve PKK’nın Suriye kolu PYD’den ‘ihale teklifleri’ almayı kararlaştırdı ve ‘en çok asker feda edebilecek’ tarafla çalışacağını ima etti.

‘YOLDAŞ’ FLYNN

Şubat ayına geldiğimizde, Washington Post gazetesinde çıkan ve Mike Flynn’in Senato’da Rusya’yla ilişkilerine dair söylediği sözlerin yalan olduğunu ortaya koyan bir haber, emekli generalin istifasına sebep olacaktı. Flynn, Rusya’nın ABD Büyükelçisi Sergey Kislyak’la görüşmediğini söylemişti ancak Adalet Bakanlığı’nın yaptığı soruşturmada ikili arasında telefon görüşmesi yaşandığı ortaya çıktı. Skandal daha da vahimdi, istihbarat yöneticileri, Ulusal Güvenlik Danışmanı Flynn’in katıldığı istihbarat toplantılarında özellikle bazı önemli bilgileri sakladıklarını fısıldayacaktı gazetecilere. CIA ve FBI başkanları, Flynn’in Rusya’yla ilişkilerinde dikkatsiz olduğunu ve ‘taviz verme’ noktasında bulunduğunu duyurdu.

EKİM ALPTEKİN’İN ROLÜ

İstifa etmişti ancak hakkındaki soruşturma sürüyordu. Kendisine, şirketi üzerinden yaptığı ‘lobi faaliyetleri’ de sorulunca, General Mike Flynn adeta ‘döküldü’. Önce şirketinin Hollanda’daki Inovo BV’den 530 bin dolarlık ödeme aldığını itiraf etti. Bu, The Hill’de yayınlanan yazısının karşılığıydı. Ardından 19 Eylül 2016’da, Türkiye Enerji Bakanı Berat Albayrak ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile görüştüğünü açıkladı. Bu da muhtemelen ‘ödemeye’ dâhildi zira görüşmeyi ayarlayan Hollanda’daki şirketin yöneticisi Ekim Alptekin’di.

Flynn’le ilgili iddialar ilk kez Washington basınında yer almaya başladığında Ekim Alptekin görüşmelerinin Kasım’da başladığını, enerji işiyle ilgili olduğunu ve Gülen’le ilgili makaleyi bilmediğini ileri sürmüştü. Ancak Flynn’in avukatlarının Adalet Bakanlığı’na verdiği bilgiler arasında, Inovo BV ile yapılan anlaşmanın Gülen’le ilgili olduğu da belirtiliyordu. Inovo BV şirketi, Flynn’in The Hill’de seçim günü yayınlanan makalesini önceden görmüştü. (Flynn’in Rusya bağlantılarını ve Ekim Alptekin’in babasının Doğu Perinçek’in en yakın arkadaşlarından birisi olduğunu burada dipnot olarak düşelim.)

LOBİCİLİĞİN AMACI GÜLEN

Daha da ötesi, Flynn’in şirketinin ortakları da ABD güvenlik birimleriyle birkaç defa ABD’deki Gülen Hareketi’ne yakın charter okulları ve Gülen’in durumuyla ilgili olarak görüştükleri ortaya çıktı. Ayrıca şirketin Gülen’le ilgili bir belgesel yapmayı taahhüt ettiği, bunun için ABD’li gazetecilere para dağıttığı fakat projenin hayata geçmediği de öğrenildi. ‘Yapımcılığı’ üstlenilen projeler arasında ‘Gulenopoly’ isimli bir grafiğin, yine The Hill’de yayınlanan bir yorum yazısında yer alması da vardı. Bu grafikte, Gülen Hareketi’nin ‘varlıkları’ göze sokulmuştu. Kasım ayında Inovo BV ile Flynn arasındaki bağlantıyı deşifre eden gazeteci Chuck Ross, Ekim Alptekin’in iddiaları hâlen kabul etmediğini de not ediyor.

ABD’li emekli General Michael Flynn’le yürütülmek istenen ‘lobicilik’ faaliyeti, böylece hem Erdoğan iktidarının eline yüzüne bulaşmış oldu, hem de Flynn’in Rusya’ya ilişkilerinin ortaya saçılması, Donald Trump ekibini zora soktu. Şimdilerde ABD medyasında, ister Demokrat olsun, ister Cumhuriyetçi olsun AKP hükümetinin Fethullah Gülen aleyhine çalışması için emekli generale 530 bin dolar ödeme yaptığı konuşuluyor. Gülen, ‘Erdoğan muhalifi’ ve ‘sağduyulu Sünni lider’ olarak anılıyor. Bu da, AKP hükümetinin ABD’de yapmak istediği lobiciliğin, en çok Gülen Hareketi’ne yaradığını gösteriyor. ‘Parasıyla rezil olmak’ böyle bir şey olsa gerek…

[Kadir Güven] 11.3.2017 [TR724]

Anayasa Mahkemesi diktatörlüğün kapılarını kapatabilir mi? [Erman Yalaz]

Başlıktaki soruyu şöyle soralım bir de “Anayasa Mahkemesi diktatörlüğün, tek adam rejiminin, hukuksuzluk ve antidemokratik yönetimin kapılarını kapatabilir mi?” Hayır! Şu ana kadar gösterdiği performans, karar ve hukuki yaklaşımlarına göre kapatamaz. Cevabı belli bir konu ise Anayasa Mahkemesi (AYM) tartışılmayı hak ediyor mu? Evet. Konuyu farklı boyutlarıyla tartışmak gerekiyor. Olayın bir boyutu askeri ve sivil vesayet dönemlerinde AYM ‘nin tavırları; diğer boyutu toplumsal ve bireysel hukuku ilgilendiren ihlallerdeki sessizlik ya da tavırları. Sırayla ele alalım.

AB, AİHM VE ULUSLARARASI HUKUK AÇISINDAN MUHATAP AYM

Avrupa Konseyi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Venedik Komisyonu gibi Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne, batı dünyasına, ileri demokrasilere, muasır medeniyet ülkelerine karşı sorumlu kurumu ve muhatap yapısı hali hazırda Anayasa Mahkemesi’dir. Aldığı kararlarla tartışılan bu yapı ve üyelerinin hukuk ve demokrasi kalitesi ve ısrarı ülkenin geçmişini etkilediği gibi geleceğini etkilemeye devam edecektir. 16 Nisan 2017’de yapılacak ‘başkanlık oylaması’, rejim değişikliği sonrasında AYM’nin sıfırlanacağını kendileri de yakından görüyorlar sanırım. Karadeniz sahillerinde tek adamla çay toplama manzaraları bize yüksek yargının Tayyip Erdoğan ve AKP rejimine teslim olduğunu göstermişti. İyi ama objektif normlara, evrensel hukuka, yarım yamalak da olsa mevcut Anayasanın demokratik hukuk devleti ilkelerine sahip çıkması gereken AYM neden bu anlayışa teslim oluyor? Koltuk ve makamlardan dolayı mı? AYM üyeleri ve aileleri tehdit edildiğinden mi? Bilmiyorum.

İLK İMTİHAN 367 KRİZİ

Bilinen verileri ve yaşananları yine de hatırlatmak istiyorum. Anayasa Mahkemesi’nin Türkiye gündemine ilk girdiği tarih 2007 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden hemen önceydi. Tarihe adı ‘367 krizi’ olarak geçen ve 27 Nisan e-muhtırası ile sonuçlanan süreçte, dönemin iktidar partisinin Cumhurbaşkanı adayı Abdullah Gül’ün Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yapılan oylamasına nitelikli çoğunluğun (367 milletvekili) katılmadığı gerekçesiyle seçimler iptal edildi.

GENELKURMAY’DAN E-MUHTIRA

Eski Yargıtay Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, 26 Aralık 2006’da Cumhuriyet gazetesindeki yazısında anayasada belirtilen 367 şartının sadece seçilme değil, aynı zamanda toplantı yeter sayısı olduğu tezini ortaya atmıştı. 27 Nisan günü Meclis cumhurbaşkanlığı yarışına sahne oldu. İlk tur oylamada 361 oy kullanılırken, Gül 357 oy aldı. CHP, 367 iddiasını AYM’ye taşıdı. Aynı gün akşam Genelkurmay Başkanlığı resmi internet sitesinde verilen e-muhtıra ile gerilim zirveye çıktı.

1 Mayıs’ta AYM 367 iddiasını kabul ederek 1. tur oylamayı iptal etti. Son iki oylamada da katılım değişmedi. Cumhurbaşkanı Mecliste seçilemedi.  O günün vesayeti, bir puan kazandı. Arada Cumhurbaşkanını halkın seçmesi fikri ortaya atıldı ve yasalaştı. Türkiye seçime gitti. Ancak 29 Ağustos’ta Abdullah Gül’ün 11. Cumhurbaşkanı olarak seçilmesiyle sonuçlanan bir demokrasi imtihanı millet eliyle aşılabildi.  Ancak AYM, millet karşısında vesayetle imtihanını kaybetti.

BAŞÖRTÜSÜ SERBESTİSİ VE KAPATMA DAVASI

Dönemin AYM yapısı içinde vesayetle ikinci büyük imtihan AK Parti kapatma davası ve 9 Şubat 2008 tarihli üniversitelerde başörtüsü yasağını kaldıran anayasa değişikliğinin  5 Haziran 2008’de iptal edilmesiydi. Başörtüsüne özgürlük kararının iptali, kapatmaya delil olacaktı. Laikliğe aykırı fiillerin odağı haline geldiği gerekçesiyle  71 kişiye siyasi yasak ve AK Partinin kapatılması için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın açtığı kapatma davası 31 Mart 2008’de kabul edildi. 30 Temmuz 2008’de AYM kararı açıkladığında yürekler ağızdaydı. AYM Başkanvekili Haşim Kılıç’ın ‘partinin temelli kapatılmadığı hazine yardımından mahrum bırakma kararı alındığını’ açıklaması derin bir nefes aldırdı. Başörtüsü ile ilgili imtihanı veremeyen AYM, kapatma davasında kısmen çözüm üretebilmişti.

12 Eylül 2010’da 26 maddelik anayasa değişikliği referandumu ile değiştirilen maddelerden biri çokça tartışılmıştı. HSYK, Yargıtay ve Danıştay’a üye seçimlerinde her yargı mensubu 1 kez oy kullanabilecekti. Ancak AYM ‘1 oy kullanma kuralını’ iptal etti. Bazı hukukçuların eleştirisiyle çoğulculuğa engel olundu, ancak çoğunlukçu bir yapı oluşturulmuş oldu. Bugün ‘Cemaat HSYK’sı’, ‘AKP HSYK’sı’ diye tartışılan ve yargıyı siyasetin göbeğine iten tartışmanın başladığı yerlerden biri de burasıydı. 12 Eylül referandumundan sonra AYM ve Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapıları köklü şekilde değiştirildi. Sistemin askeri vesayet baskısıyla tıkanmasına neden olan o günkü yapılar değişti. Ancak imtihan bitmedi.

İKİNCİ VESAYET DÖNEMİ İMTİHANLARI VE ERDOĞANİZM İNŞA EDİLİRKEN…

17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturmalarının ortaya çıkarttığı gerçeklerin üstü örtülemiyordu. Dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın talimatları ile önce soruşturmayı yürüten kolluk güçlerine sonra hakim ve savcılara yönelik siyasi adımlar atıldı. Binlerce polis sürgün edildi. Adli Kolluk Yönetmeliği iptal edildi. Savcı ve hakimlerin yürüttüğü soruşturmalara siyasi iradenin seçtiği vali ve emniyet müdürlerinden izin zorunluluğu getirildi. Görünüşte sivil bu talep, siyasetin kendi suçlarını örtmekten başka bir anlam taşımıyordu. Yolsuzluk alenileşti,  antidemokratik uygulamalar derinleşti. AKP ve Erdoğan yeni sivil vesayeti inşaa ederken, hukuk adım adım devre dışı bırakıldı. Uçakta gazetecilere verdiği bir röportajında Hizmet Hareketi’ni doğrudan hedef alan Erdoğan’ın ‘Bir proje geliştiriyoruz. Bu işin alt yapısını oluşturuyoruz’ sözleri  ikinci vesayet dönemini kalıcı hale getirilecek adımlardan en önemlisinin atıldığını gösteriyordu.

YASSIADA YA DA İSTİKLAL MAHKEMELERİNİN KARDEŞİ SULH CEZA HAKİMLİKLERİ

Türkiye tarihinin en büyük yolsuzluk ve rüşvet operasyonları olarak anılan adli süreç çarçabuk akameti uğratılmıştı. Ancak Erdoğan ve çevresinin ‘darbe’ ‘paralel yapı’ söylemleriyle başlattığı nefret operasyonlarının altyapısı oluşturulmak üzere çok köklü bir değişiklik kararı alındı. Haziran 2014’te Sulh Ceza Hakimlikleri kuruldu. Tabi hakimlik ilkesine aykırı, tek hakim kararına dayanan tutuklama, gözaltı, dinleme-teknik takip kararları alınması imkanına kavuşan sulh ceza hakimleri, Yargıtay eski Başkanı Sami Selçuk’un tabiriyle 27 Mayıs darbesinden sonra kurulan Yassıada mahkemelerine, tek parti döneminin İstiklal Mahkemeleri’ne benziyordu. Hatta durum daha kötüydü. Kararlar tek hakimin elinde çıkıyor. Onun kararı yine seçilmiş bir başka tek hakime temyize götürülüyordu. Hakimleri kimin seçtiği ise malum…

PROJE MAHKEMELERİN HUKUK KATLİAMLARI BAŞLIYOR

Sulh ceza hakimlikleri AKP’nin eliyle dizayn edilmiş, İstanbul ve Ankara başta olmak üzere birçok ilde kurulmuştu. Seçilen (!) hakimler hukuktan ziyade parti politikaları ve talimatlı operasyon ve kararlarıyla gündem oldu. Kopenhag kriterleri, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Anayasa defalarca çiğnendi. Sulh Ceza Hakiminin verdiği bir karar bir başka sulh ceza hakimine temyize gidiyordu. Kapalı sistem bir yargı yapısı oluşturuldu. Erdoğan’ın ‘projesi’ hayata geçmişti.  Sulh Ceza hakimliği  (SCH) ihdas edildiğinde ilk operasyonlar, yolsuzlukları ortaya çıkaran polislere yapıldı. 22 Temmuz sahur operasyonları bu yönüyle tarihe maloldu. Mahkemeler yeni siyaseti vesayetin intikam mevzisinden ilk top atışlarını yapmaya başlamıştı. Bir yıldan az zamanda hukuk devleti, yargı toz duman oldu. Siyasallaşmanın zirvesine çıktı.

AYM, KAPALI DEVRE YARGIYA KÖR-SAĞIR

AYM’ye CHP eliyle sınırlı sayıdaki hâkimlikler vasıtasıyla yargının siyasi iktidarın inisiyatifine bırakıldığı, bunun hukuk devleti ilkesi, hak arama hürriyeti, kişi güvenliği ve özgürlüğü ile yargı bağımsızlığı ve doğal hâkim ilkelerini ihlal ettiği yönünde başvuru yapıldı.

Önce dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Sulh Cezaların kuruluş kanununa onay vererek ‘sivil vesayet’in önünü açmıştı. AYM’nın bu yolu kapayıp hukuk devletine dönüşü sağlama fırsatı vardı. Ancak 22 Mayıs 2015 tarihli karar ve açıklama tam bir hayal kırıklığı oldu.

Sulh Ceza Hakimliklerini hukuka uygun diyen AYM’nin iki tartışmalı ve komik gerekçesi akıllarda kaldı. Mahkemeye göre, sulh cezalar özgürlük hakimliklerinin yerine kurulmuştu. İkincisi kamu yararına aykırılık yoktu. Sulh cezaların tutukladığı 2-2.5 senede iddianameleri ve davaları derdest edilemeyen yüzlerce bürokrat, kapalı devre yargı sistemi, siyasetin tam güdümündeki hakimler AYM’yi çok da ilgilendirmiyordu anlaşılan.

ÖZGÜRLÜK HAKİMİYMİŞ, HERKESİ ÖZGÜR BIRAKTI!

Oysa AKP ve Erdoğan, yolsuzluk soruşturmalarının kapatılmasıyla başlayan kararları bugün bütün muhaliflerin tutuklanmasına susturulmasına, muhalefet partilerinin kongrelerinin engellenmesine kadar bir dizi hukuksuzluğu sulh ceza hakimlikleri eliyle  inşa etti. Etmeye devam ediyor. 15 Temmuz’dan sonra 100 binden fazla gözaltı kararı, 45 bini aşkın tutuklama; ihraçlar, işkenceler, kötü muameleler, el koyma ve gasp kararları, basın ve ifade özgürlüğünün tamamen ortadan kaldırılması gibi hukuksuzluklar, sulh ceza hakimliklerinin kararlarıyla ve oluşturduğu ‘parti yargısı’ marifetiyle hayata geçiriliyor.  AYM, bu yapı için ‘özgürlük hakimliği yerine kuruldu’ demişti. Başka bir açıdan doğruymuş tespitleri. Sulh cezalar alternatif düşünen herkesin, her kesimin özgürlüğünü elinden aldı!

MİT’İN SUÇLARINI ÖRTTÜ, SANSÜRE ONAY VERDİ;  MUHABERAT DEVLETİNE HOŞ GELDİNİZ!

Bir başka tartışmalı karar kamuoyunda ‘internete sansür yasası’ olarak nitelenen 6518 sayılı kanundaki değişikliklerdi. Anayasa Mahkemesi (AYM), Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’na (TİB) hakim karar olmaksızın erişim engelleme yetkisi veren düzenlemenin iptali istemini Aralık 2015’te reddetti. Mahkeme, TİB’in talep ettiği bilgileri teslim etme ve yer sağlayıcıya yer sağladığı hizmetlere ilişkin trafik bilgilerini saklama yükümlülüğü getiren maddeleri iptal etti. Ancak TİB’in mahkeme karar olmaksızın erişim engelleme yetkisi ‘yasal‘ buldu. Oysa bu yetki daha önceki internet düzenlemesinde AYM’den dönmüştü.

Erdoğan’ın politik gücünü artıran ve kitlesel Twitter, Youtube yasakları; binlerce sitenin, haberin erişimine tek bir tuşla, başbakanın talimatıyla izin veren yolları AYM açtı. Yine Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) yetkilerini genişleten, geçmiş günahlarını ve kanunsuzluklarını örten kanun değişikliğindeki ikircikli tavır ve kararı Türkiye’ye ağır bedeller ödetti. Adım adım istihbarat devleti kurulurken, sivil vesayetin kapıları adeta AYM ve korku içinde verdikleri kararlarla açıldı.

15 TEMMUZ’DA KENDİ ÜYELERİNİ TESLİM EDEN AYM

15 Temmuz sonrası AYM’nin vesayetçi yapıya hizmetleri daha da pekişti. Anayasa Mahkemesi üyesi 2 isim subjektif gerekçelerle ihraç edildi, sulh cezalar eliyle hapsedildi. Yargının üçte birinin ihraç edildiği HSYK kararları, hapsedilmiş 4 bine yakın hakim savcı, tutuklu 347 avukat, kapatılan hukuk derneklerine ses çıkaramadı ‘Yüksek Mahkeme’ Olağanüstü Hal kapsamında çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler ile anayasa, hukuk devleti ilkesi, AİHS sözleşmesi ve evrensel hukuk aleni şekilde ihlal edilirken, KHK’lar iptal edilmedi. HSYK’nın ihraç kararlarına ilişkin yapılan hakim başvuruları, gazetecilerin tutukluluk itirazları (Can Dündar-Erdem Gül kısmi kararı hariç), bekletilen on binlerce bireysel hak ihlali başvuruları AYM’nin günah sepetinde duruyor hala.

BU HUKUKSUZLUĞUN ÜSTÜNÜ ÖRTECEK KOMİSYON YOK!

AYM başkanı Zühtü Arslan, mahkemeye yapılan bireysel hak ihlali başvurusunu Aralık’ta 80 bin olarak açıklamıştı. Başkanvekili Engin Yıldırım ise mahkemenin bu yükü kaldıramayacağı, sayının 100 bini geçeceği değerlendirmesi yapmıştı. Yeni çıkan KHK’lar eliyle Son Olağanüstü Hâl İşlemleri İnceleme Komisyonu kurulması kararlaştırıldı.  Hükümet henüz bu komisyonun üyelerini bile atamadı. AYM, komisyon kuruluyor deyip yine top çevirecekti. Üstü örtülecek hukuksuzlar o kadar büyük ki, hukukçu Kerem Altıparmak’ın tabiriyle ‘hukuka ve AİHM’e ulaşmayı engelleme komisyonu’nu bile oluşturmadı iktidar.

Son olarak Şubat ayında itibaren Avrupa Konseyi, AİHM ve Venedik Komisyonu gibi anayasa ve evrensel hukuk açısından Türkiye’yi bağlayıcı kararlar almaya başlayan uluslararası kurumların tavır ve kararlarıyla karşı karşıyayız.

DEMOKRASİ LİGİNDEN DÜŞMENİN FATURASI KİME KESİLECEK?

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Thorbjorn Jagland, Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın Strasbourg’ta olduğu günlerde, Anayasa Mahkemesi’nin mağdurlar konusunda işlevini yapmaması durumunda devre dışı kalacağı uyarısında bulunması büyük uyarı, ültimatomdu. Aylardır tutuklu olarak hapiste kalan kişilerin durumunun kritikliği Jagland ve AB penceresinde gözüküyor ve bunu AYM ve üyeleri görmüyor mu? Gördükleri kesin. Türk demokrasisinin başına çorap ördükleri de kesin. Geçmişte askeri vesayetin bugün Erdoğan tek adamlığı ve sivil vesayetinin taşlarını döşeyen kararları maalesef AYM aldı.  Ve bugün gelinen son noktada, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisinin denetim komisyonu Türkiye’yi tekrar denetim sürecine düşürme noktasına geldi. 13 yıl aradan sonra demokrasi liginde bir alt kümeye düştük.

Evet soru hala ortada duruyor:  AYM diktatörlüğün ve hukuksuzluğun kapılarını kapatabilir mi? Emsalleri ve kararları bunun zor olduğunu gösteriyor. Tarih, demokrasiyi yok eden ikinci AKP dönemi ve Erdoğan rejiminin kaydederken, faturanın büyüklerinden birini Anayasa Mahkemesi’ne kesecek. Biz yine de AYM’ye yönünü evrensel hukuka ve AB çevirmesi, aynayı kendine cesurca tutması çağrısı yapalım. Hiç değilse bekleyen binlerce bireysel başvuru ve hak ihlallerinde cesur kararlar almayı oturup tartışsınlar.

[Erman Yalaz] 11.3.2017 [TR724]

Dört duvar arasına mektup [Yazan: Kemal Ay]

Sevgili Büşra Abla,

Herkesin içinde sana ‘abla’ dedim diye hemen kızma. Yaşına değil, tecrübene hürmeten söylüyorum.

Şimdi sana doğrudan bir mektup göndersem, nasılsa ‘GÖRÜLDÜ’ mührü vuracaklar, hapishane yetkilileri de okuyacak. Devletin memurunun bildiğini, vatandaştan niye saklayayım?

Umarım iyisindir. Yaşadığın şartlarda ne anlama gelir pek fikrim yok ama yine de ‘iyi’ olmanı umuyorum.

Eskiden kendimi ’empati yapabilen birisi’ olarak görürdüm.

Bir gün çok sevdiğim bir arkadaşımın aynı hafta içinde önce trafik kazasında abisi hayatını kaybetti, ardından kanser tedavisi gören ve tedavisi iyi gittiği hâlde oğlunun ölümüyle kendini bırakan babası ahirete göçtü.

O gün, “Allah sabır versin” demenin bile çok kaba kaçabileceğini düşündüm. Tarifsiz acılar karşısında empati adına ne yaparsam yapayım, yolda kalıyordum.

“Allah,” dedim arkadaşıma cesaretimi toplayınca, “gönlünün neye ihtiyacı varsa, onu lütfeylesin.”

Aynı sebepten, o talihsiz kazada canın gibi sevdiğini bildiğim yeğenin can verdiğinde, sana hakkıyla baş sağlığı dileyememiştim.

Uzun lafın kısası, ‘içeride’ hayat nasıldır bilmiyorum. Kendimi oraya koyamıyorum bir türlü. Yaşanan sıkıntıları gazetelerde okuyorum, eşten dosttan dinliyorum ama her defasında, hissiz bir biçimde kalakalıyorum öyle.

***

Sana bir sır vereyim mi? Babam kalp krizi geçirdiğinde küçüktüm. Okula gidememiştim o gün. Ama canım yanıyordu ve evde de durmak istemiyordum. Atlayıp bisikletime kilometrelerce uzaktaki okula vardım yine de. Yalnız kalmamak için.

O sıralarda bir söz okumuştum, “İnsan arkadaşlarıyla üzüntüsünü paylaşır ama sadece dostunun omzunda ağlar” diye.

Okula gidince bütün sınıfla tek tek teselli kabilinden kucaklaştık. O sıralar çok yakın dost olduğumu hissettiğim bir arkadaşım vardı. Ona gelince sıra, kendimi koyvermiştim.

Acaba bu sözü okuduğum için mi kendimi şartlandırmıştım yoksa bu söz gerçekten de doğru muydu? Sanırım asla bilemeyeceğim.

Ama babası kapalı görüşte “Kızım öpücük gönder bakayım” dediğinde, “Baba ama cam var arada” deyip ağlayan, eve gittiğinde de günlerce huysuzlaşan küçük bir çocuk tanıyorum mesela. Belki de, diyorum, o küçük çocuğun kalbi gibidir kalbim, hissediyordur ama söyleyemiyordur.

Böyle zamanlarda, suçsuzluğun, yaşanan haksızlığın hem hüzün, hem de sevinç olmasına hayret ediyorum bazen. Hüzün; çünkü insanların hayatları çarçur ediliyor, vakitleri çalınıyor, alınlarına yaftalar yapıştırılıyor. Canları yanıyor. Sevinç; çünkü Sokrates’in, “Seni haksız yere asacaklar” diyen karısına, “Ne yani, bir de haklı yere mi öldürülseydim?” demesine benziyor durum. Öylesine absürt ve bu absürtlüğü sebebiyle kalıcı değil.

Bilemiyorum, belki de ‘rahatta’ olduğumdan böyle düşünüyorum ama bu karanlıklarla ancak alay edilir gibi geliyor bana.

***

Sen aslında iyisindir bu işlerde. Hayat dal budak bırakmamış olabilir ama evinin terasındaki çiçeklerin nasıl mücadeleler sonrasında hayatta kaldıklarını bütün Twitter takipçilerin olarak iyi biliyoruz.

Fotoğraflarında hep gözlerinin içi güler. Hukuk ve gazetecilik gibi iki ciddi mesleği birden icra etmene rağmen, oturup dalganı geçebilirsin de o ciddiyetle.

Tamam, çok ağladığını da gördüm. Gazetemize polisler geldiğinde mesela, o kalabalığın içinde, geçmiş hatıraları düşünüp ağlamıştın çok.

Bazen, şehir şehir gezip tanıdığın ağzı dualı teyzelerin sana çok dua ettiklerini söylerdin. Yaşadığın zorluklara, canını sıkan gelişmelere, bazen takıştığın kimselere bunun için katlanabiliyordun belki de.

Ama dedim ya, her şeye rağmen gülerdin. Düştüğün yerden kalkar, devam ederdin. ‘Car car’ konuşur, sessiz sedasız ortamlara hayat katardın.

İçinde ne fırtınalar kopuyordu kim bilir. Ama hatırlar mısın, bilmiyorum, ‘rol modeller’ üzerinden konuşmuştuk. Şimdiki gençlerin doğru rol modellerine ihtiyaçları olduğunu tartışmıştık. Özellikle de dindar genç kızların, önlerinde gerçekten de örnek alabilecekleri başarılı, düzgün, iyi kadınlar görmelerinin ne kadar önemli olduğunu, söylemiştik.

***

İşte şimdi bu mektubu neden yazdığıma geldi sıra.

Dedim ya, ben empati yapmayı beceremiyorum. 15 Temmuz’dan sonra hemen herkesten haber almaya çalıştım ama kimseyi arayıp sormak içimden gelmedi uzunca bir süre.

Hele içeridekiler… Naziler Yahudileri kamplara göndermeye başlamadan önce Almanya’yı terk edebilen Yahudilerin bir kısmı, hayatları boyunca aynı travmayı yaşamışlar. Sanki hak edilmemiş bir hayatı sürdürüyor gibi hissetmişler hep.

Onlar kadar yürekli değilim galiba. Kelepçeli fotoğraflarınıza bakınca hissedemediğim şeyleri, ortak bir dostumuzun, “Yahu daha bir ay evvel oturup çay içmiştik” demesiyle hissedebildim ancak. İnce ince, yavaş yavaş içe işleyen bir şey.

Evet, şartlar birlikte güldüğümüz, birlikte ağladığımız, birlikte yemek yediğimiz, çay içtiğimiz, yürüdüğümüz, konuştuğumuz, öfkelendiğimiz, sustuğumuz insanları çekip aldı bir anda elimizden. Ama geçici bu da her şey gibi. Ölüm için bile, kitaplarda, ‘muvakkat bir ayrılık’ yazılı.

Her şeye rağmen, küskünlük oluyor insanın içinde. Ülkesine küsüyor, insanına küsüyor, eşine dostuna küsüyor…

O kelepçelerin sana ağır geldiğini düşünüyorum. Karşındaki acemi savcı, hukuku katlederken, içinden bir şeylerin kopmuş olabileceğini seziyorum nedense. İçinden, “Bu hikâye böyle bitmemeliydi!” demiş olabileceğini tahmin ediyorum…

Evet, bir şeyden korktuğum için yazıyorum bu mektubu. Senin de küsmüş olmandan korktuğum için. Artık gözlerinin gülmeyeceğine dair karamsar bir his uyandığı için içimde.

Sadece sen de değil, Büşra Abla, herkese ağır geliyordur eminim. Dışarıdan göründüğü gibi olmaz hiçbir şey. Kimilerini dualar bir koza gibi sarmış olsa da, o kozanın içinde neler olup bittiğini bilmek mümkün değil.

Ama hani yalvarmak mümkün olsa, sana ve diğer herkese, dizlerimin üstüne çöküp içten gele gele yalvarabilecek olsam, gözlerinizin içindeki o gülüşü kaybetmeyin n’olur Allahaşkına, diye haykırmak isterdim.

O umudu, karanlıkla alay etme iştahını, çocukça bir saflıkla iyilerin kötülere hep galip geleceğine dair inancı ve senin Büşra Abla, bugüne kadar hep inatçı olduğun şeyler için yarın daha çok inatçı olabilmeni çok isterim.

Hani babasını sadece camın arkasından görebilen o küçük kız çocuğu var ya mesela, büyüdüğünde kendisine örnek olsun diye birilerini arayacak ya hani, işte onun baktığı ufukta, senin ve senin gibi bugün hakikaten zor şartlar altında olanların parıldamasını çok isterim.

***

Babam kalp krizi geçirdiği zaman, yoğun bakımdan normal hastane odasına alındığında onu ziyarete gidecektik ve ilk kez görecektik krizden sonra. Annem bana, “Biraz komik şeyler söyle, neşesi yerine gelsin” demişti. Benim hayat hikâyem orada düğümlendi.

Mektubumu bitirirken sana, seni güldürecek bir şeyler söyleyebilsem iyi olurdu. Ama dedim ya, dışarıdan bakıp da görülemiyor içerisi.

Yine de eski bir Sovyet fıkrası anlatarak bitireyim.

Malum Stalin döneminde ‘gulag’ adı verilen ve muhaliflerin gönderildiği, acımasız çalışma kampları meşhurdu. O sıralarda Ermeni Radyosuna bir vatandaş sorar: “Çalışma kamplarında şartların çok iyi olduğu doğru mu?” Ermeni Radyosu cevap verir: “Kesinlikle doğru. Beş yıl önce bir dinleyicimiz de aynı soruyu sormuştu. Öğrendik ki, konuyu araştırması için oraya gönderilmiş. Henüz dönmedi; orayı sevdiğini söylediler.”

[Kemal Ay] 11.3.2017 [TR724]

En iri, en büyük, en kocaman [Barbaros J. Kartal]

THY, Berlin’de bulunan birkaç havalimanından küçük olan Tegel’e reklam vermiş. CIP Lounge olarak bilinen sık seyahat eden ya da business sınıfında giden yolcuların kullanabildiği İstanbul’daki bekleme salonu için bazı havaalanlarından bile büyük yazıyor. Bir şirket için güzel bir reklam. Görmüşsünüzdür bizimkiler Almanlar reklama çıldırdı diye haber yaptı. İstisnasız hepsi. Havuz canlıları, onlara yaranmaya çalışan, sorsanız gazetecilik dersi verecek ekabir dahil. Adamların havaalanına bir kamyon para verip reklam veriyorsun övündüğün şeye bak diyesi geliyor insanın.

Damacana ile uçağın tepesinde rezil oluyorsun, rekor zarar etmişsin, Fona devredilip peşkeş çekilmek için sıraya girmişsin, Aile şirketi gibi herkes birbiri ile neredeyse akraba. Neyse.

3.dünya ülkeleri tarzı övünmeler. En büyük, en yüksek, en hızlı.  Hiçbirisi de kendi yaptığımız şeyler değil.

Kişi başına düşen gelir seviyesinde övünsek keşke. Rakamlarla, kurlarla oynayıp bak arttı dediğimiz şeyde ilk 50’de değiliz. Petrol zengini bütün ülkenin bir aileye ait olduğu sonradan görme ülkeleri çıkardığımızda en çok gelir seviyesine sahip ülkeler bizimkilerin sabahtan akşama küfrettiği ülkeler.

Özgürlükler açısından övünsek keşke. Freedom House’un Dünya Özgürlük Endeksi’nde yarı özgür bir ülke olarak geçiyor Türkiye. Özgürlüklerin önemli bir sembol değeri olan basın özgürlüğünde de uluslararası  Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütünün listesinde 180 ülke arasında 151. sıradayız.

Ekonomik girişim özgürlüğünde 60 ülkeden sonra geliyoruz. Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün açıkladığı Yolsuzluk Algı Endeksi’nde 2016 yılında Türkiye, 176 ülke içinde  9 sıra gerileyerek 75’inci sıraya düştü. 75. sırayı Tunus, Bulgaristan ve Kuveyt ile paylaşıyoruz.

Klasik olacak ama bizim insanımız için bu değerler önemli değildir o cebine bakar denir ya. Onu da izah edelim. Türkiye yeraltı zenginlikler ile ekonomisini finanse edebilecek bir ülke değil. Yani dışarıdan yatırım almadıkça ekonominin tekerinin dönmesi mümkün değil. Yerli sermaye de ihtiyaç duyulan yatırım hacmi için yeterli değil.

Türkiye son 20 yılda reel ekonomi yani üretim yerine daha çok inşaata,  gayri menkule ve emek yoğun ama getirisi az olan kalemlere yatırım yaptı.

Kimse mülkiyet hakkının olmadığı bir ülkeye gelip yatırım yapmaz. Yerli sermaye de hızla yurt dışına çıkıyor. Yarın ne olacağı belli değil. Her şeye göz dikmiş bir ailenin, yarın öbür gün mallarına çökmeyeceğinin bir garantisi yok çünkü. Hızla satılan hisseleri görüyorsunuz.

Türkiye referandumun sonucu ne olursa olsun siyasî olarak ciddi bir belirsizliğe doğru gidiyor. Ekonomik bedeli de ağır olacak. Aklı başında herkesin gördüğü bu tablo gerçekleştiğinde veryansın edenlerde en başta kefenlileri göreceğinizden şüpheniz olmasın.

                                              — — —

KİM REZİL OLDU ACABA!

Video haberin başlığı şu: Ciddi (!) analistin canlı yayındaki utanç anları dünyanın diline düştü!

Kısa spotunda da şunlar yazıyor: BBC kanalında Güney Kore’deki skandalı yorumlayan ciddi analizci evindeki çalışma odasından canlı yayına bağlanınca aklına gelmeyecek şekilde rezil oldu.

Bunları okuduktan sonra ne oldu acaba diyorsunuz değil mi? Utanç anları diyor. Bir insanın canlı yayında utanacağı ne olmuş olabilir diye merak ediyorsunuz. Bütün dünyaya rezil olacak ne olmuş olabilir.

Olay şu, uzman canlı yayında konuşurken odaya çocuğu giriyor, ardından da bir bebek. Daha sonra panikle anne ya da bakıcı onları hızlıca odadan çıkarmaya çalışıyor. İnsana tebessüm ettiren bir sahne. Arkadaşların utanç anları dediği bu.

Tıklanma şehveti, saçma sapan internet haberciliği değil bu, bu başka bir şey. Bu değerlerin alt üst olması ile alakalı. Tornadan çıkan malzeme bu. Türkiye’yi yönlendiren medyanın insanlara her gün yüklediği nefret ile beraber bir daha kolay kolay bir araya gelmeyecek şekilde bölünüyoruz. Herkese takılan sıfatlar yaftalamalar o kadar uç seviyede ki! Kahvehanelerde bile yapılmayan hakaretler her gün manşetlerde, tartışma programlarında.

Daha dün kahraman dedikleri kadına, önceki gün ‘köpek’ dediler hem de canlı yayında. Bu ülkeye yaptıkları en büyük kötülük bu oldu. İnsanları birbirinden öyle nefret eder hale getirdiler ki, yüzde 50’yi konsolide etmek için ülkeyi mahvettiler.

Bugün AKP dışındaki kesimlere takılan sıfatları düşünün. Hala AKP’ye oy verenlere diğerlerinin söylediklerine. Hepsini topladığınız da ülkedeki herkes bir şekilde hain, hırsız, bölücü, haçlı, terörist, din düşmanı, din tüccarı ve daha neler oluyor. Böyle bir toplum olabilir mi?

Bunların tahribatını gidermek çok uzun zaman alacak. Metropoll’un son araştırmasına katılanların yaklaşık 3’te biri yurt dışında yaşamak istiyor. Yurt dışı cennet olduğu için değil, bizim ülke cehennem gibi olduğu için. Maalesef gönül istemese de bunlar daha iyi günlerimiz gibi geliyor. Bu kadar zulmün yapıldığı, ve bu zulümlere ses çıkarmayanların büyük bir çoğunluğu oluşturduğu ülkede bunun bir bedelinin olmayacağını düşünmek çok fazla iyimserlik olur.

Merak edip seyretmek isteyenler için yukarıda bahsedilen videonun linki: http://www.sabah.com.tr/webtv/dunya/ciddi-analizcinin-canli-yayindaki-utanc-anlari-dunyanin-diline-dustu

barbaroskartal@tr724.com

[Barbaros J. Kartal] 11.3.2017 [TR724]

Kerreten ke-kerrete 28 Şubat! [Dr. Emin Aydın]

Hazreti Muhammedsiz bir peygamberler silsilesi ne kadar da garip kalırdı (Aleyhim es-Selam)! Kur’ansız Tevrat, Zebur ve İncil zinciri ne kadar da eksik! Hatimesi konmamış şiir, sözden anlayanı burkar yiğidim! Kubbesi yapılmamış mabed, mimariden anlayanı sarsar! Mevla’nın sözlü vahyi besmele yanında ‘Sadakallahülazim’i de istediği gibi, kudret kaleminin ayetleri de birer hüsn-ü hatime isterler. Hizmetimiz de kudret kaleminin ayetlerinden bir ayettir. Böyle bitmemeli… Böyle bitmeyecek…

Böyle bitmeyecek ama, o beşareti verilmiş hitam-ı misk kahramanlar ister… Bu şiirin son satırlarını yazmak, mutlak ölüme düşerken bile ‘Davam!’ diye kükreyecek yiğitler ister! Bu mabedin kubbesine altın hilali yerleştirmek, sürgünlerde kaybolup gitme tehdidi karşısında “Gözümde ne Cennet sevdası, ne Cehennem korkusu! Gül-ü Muhammedînin rayihasının güneşin doğup battığı her yere ulaştığını görürsem Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım; vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur!” diyecek civanmertler ister.

Sen, o olmaya layık büyük bir kamet olduğun için değil mehcûrum, küçük insanlara büyük işleri yaptırmakla kudretinin sonsuzluğunu göstermek Hazreti Kâdir-i Külli Şey’in adetinden olduğu için, kara kuru dallara salkım salkım asmaları takmak O’nun sünnetinden olduğu için gel, gel de alemin kutlu bir doğumun sancılarını çektiği şu dönemde ‘bu yükün altında ezilmeye varım’ de! Gel, muvakkaten ‘Hey gidi koşturduğumuz dünler!’ demeyi bırak, ‘Hay gidi ben, hay gidi boş durduğum şu geçmiş günler!’ deyiver… Deyiver de atıldığın hâristanı yeşertmeye koyul…

HANİ ÇIKMIŞTIN YA KARANLIKLARIN İÇİNDEN…

Hani 1971 hapsinden çıkmıştın ya, gömüldüğü bayırdan bir yiğit kalkar gibi… Bir ağaç bir ormanı taşır gibi yürümüştün ya Ege’nin sokaklarında… Bir dağ sıradağları sırtlanmış gibiydi ya şahlanışın… Yalvarırım o bozgundan güçlenerek kalktığın gibi kalk bu düştüğün badireden; kalk ve gelecek kuşaklara ‘herkesin müdafaadan ümidi kestiği yerde onların taarruzu başlardı,’ destanını okut…

Hani 80’lerin altı yıllık gaybubet karanlığından okullarla, yurtlarla, buluşma ve görüşme fırsatına çevirdiğin vaazlarla çıkmıştın ya, küllerinden dirilmiş Anka gibi alımlı… Hani gözyaşını ab-ı hayat gibi iklimine dökecek genç dimağlar bulabilmek için sokak sokak, cami cami, ev ev dolaştığın günlerdi… Hani bir insan kazanmak için bin insan bin gün binbir güçlüğe katlansa sezadır dediğin günler… Hani karşında zorlukların titrediği günlerdi… Şimdi zorluklar karşısında titreyenlere inat, titre ve kendine gel yeniden; gel de atinin mezarlarımızı demet demet güllerle ziyaret edecek dırahşan çehrelilerine ‘Henien lekum, ey herkesler korkudan köşelerine sinmişken koşanlar! Ey eşleri, çocukları, ciğerpareleri hapisteyken Nam-ı Celîl-i Muhammedî hammallığına devam edenler! Ey yokluk zamanında varlık cilvesi gösterip, kursağından artırdığıyla mazlumun yardımına koşanlar! Helal olsun size! Helal olsun size! Helal olsun size!’ sözlerini söylet!

Hani doksanlarda adı konmamış bir darbeyle savrulmuştu Allah diyen herkes. Hani cinayet üzerine cinayet, hıyanet üzerine hıyanet yaşandığı günlerdi… Şerirler çamur atmayı bırakmış, senin ikliminden beslenmiş herkesi çamur deryalarına atmaya kalkmışlardı… Hani sen, Kutlu Doğum Haftalarıyla, Ebedi Risalet Sempozyumlarıyla, alternatif açılımlarla, Bosna için çarpan yüreklerin stadyumları doldurmalarıyla, üniversitelerle, hastanelerle karşılık vermiştin o sindirme harekatına… Halil İbrahim sofrasını düşmanın otağına serdiğin günlerdi hani… İşte öyle şahlan yeniden! Sancak düştüğü yerden kalkmasın bu defa, mızrak fırlatıldığı yerde dirilsin! Dirilsin de ‘Ölülerden dirileri çıkaran da kim?’ sorusunun cevabını versin halin… Ve senin hikayeni okuyunca ‘Sadakallahulazim’, ‘O Allah doğru söyledi; bu yiğitler de O’na musaddık oldular,’ desin evlad ü iyalin…

BİR KERE DAHA, KERRETEN KE-KERRETE

Sonra unutulası ve utanılası o en uzun, en soğuk, en karanlık Şubat gelmişti iklimimize… Hani kalplerimizin bağırlarımıza sığmaz olduğu günlerdi… Hani üç arkadaş bir araya gelip kitap okuyamadığımız… Kitap ne ki? Kendi kutsalımızı gömmek zorunda bırakıldığımız günlerdi… Hani bin yıl sürecek bir itlaf, bin iftira, bir milyon yalan, bir milyar dolanla karşı karşıya kalmıştık… Kalmıştık da sen, hızını artırarak cevap vermiştin. Taş atıyorlardı, sen koşuyordun; tuzak kuruyorlardı, sen üzerinden atlıyordun; ateş kesilmiştin, alev dokunmuyor, iklimine gelen nar, nura gark oluyordu… Ve biri on yaparak çıkmıştın o badireden…

Şimdi yine kalk! Sırtındaki bu mukaddes yük, senin tarafından taşınmayı, senin onu taşımayı istediğinden daha fazla istiyor! Ve rica ederim ‘Meta nasrullah? — Allah’ın o va’dedilmiş yardımı nerede kaldı?’ deme; ‘Hüna ensarullah! — Allah’ın o en umulmadık zayıf, çaresiz ve kimsesizlerden seçtiği yardımcıları burada!’ de!

Yâ lel-ensâr! Yâ lel-mehcûrîn – Ey zorunlu hicretin muhacirleri! Yâ lel-mescûnîn – Ey hapishaneleri ıslah vazifesiyle toplumsal hastalıklarımızın ifrazat merkezine gönderilmiş olanlar mahkumlar! Yâ lel-müttehemîn – Ey itham olundukları suç kendilerine ifk kadar ağır gelen mağdurlar! Bir defa daha şahlanın! Bir defa daha 11 Mart’ta olduğu gibi; bir defa daha 12 Eylül’de olduğu gibi; kerreten ke-kerrete 28 Şubat…

Bir defa daha şahlanın ki atinin söylenmeleri mukadder ‘radiyallahu anhum ecmain’leri, arkalarına takılacak Yavuzlar, Akınlar, Aliler, Ayşe Bacılar, Melek Anneler ister…

[Dr. Emin Aydın] 11.3.2017 [TR724]

Bir diplomasi yöntemi olarak ikiyüzlülük [Akif Umut Avaz]

Türkiye böylesini daha önce hiç görmedi. Üç beş kendini bilmez kenar mahalle kabadayısı yüzünden ülkenin itibarı yerin dibine geçti.

Karşısında adeta gel deyince gelen, kalk deyince kalkan, alkışla deyince alkışlayan, gül deyince gülüp istendikçe yuh çeken gariban muhtarlar varmışcasına birçok ülke liderine perde önünde racon kesilmesine, şantaj, tehdit ve hakaretlerle bezeli heyheylenmelere, nezakete dayanan diplomatik ilişkileri zücaciye dükkanına dalmış kızışmış bir fil gibi tarumar etmelere Türkiye hiç alışık değildi.

Perde gerisinde ise haysiyetsizce el ayak öpmelere, ezilmelere büzülmelere, üç gün önce olmadık hakaretler, tehditler yağdırılıp yüksek perdeden şantajlar yapılan ülke liderlerine üç gün sonra her çeşit yaltaklanıp daha dün ağız dolusu tükürdüklerini eşsiz bir yüzsüzlükle afiyetle yalamalara, şayet ulusal onur diye bir şey varsa işte onu iyice rezil rüsva eden sözlü, yazılı, şahsi ya da resmi, duygusal veya diplomatik türlü özürler dilemelere de Türkiye pek alışık değildi.

KENAR MAHALLE AĞZIYLA KESİLEN RACON

Hele hele hangi aile terbiyesinden geldiyse artık, hangi kültürel çevrede yetiştiyse, o edepsiz huyu hangi ahlak ortamında edindiyse iki dakika sonra yalanlanmayı göze alarak tek ayak üstünde kırk yalan söylemeyi meziyet sanan bir dışişleri bakanıyla Türkiye, hala aklı başında olanların utancından her an bir kez daha yerin dibine geçtiği bir ülke haline geldi.

Hassas dengeler üzerine dayalı diplomasi mi yapılıyor, ekonomiden savunmaya kadar ülkenin tüm menfaat alanlarını ilgilendirdiği için kılı kırk yarmayı gerektiren dış ilişkiler mi yönetiliyor, yoksa kendini bilmez üç beş serseri nasıl olduysa ellerine geçirdikleri kırık dökük bir iki falçatayı sallayarak bitirimlerin biteviye birbirlerine hava bastığı kirli pasaklı, duman altı bir varoş kahvehanesinde ahlaki gradosu düşük kenar mahalle ağzıyla racon mu kesiyor belli değil. Öyle bir rezilliktir, öyle bir yüzsüzlüktür, öyle bir utanmazlıktır, öyle bir edepsizlik ve şirretliktir ki almış başını gidiyor.

28 Şubat’ın dağdağalı baskı ortamı henüz tüllenmemişken 2002 Kasım’ında iktidara gelen AKP, aynen beklendiği gibi, bir anda kendisini varoluşsal bir mücadelenin içinde buluverdi. İç siyasette askeri ve bürokratik vesayetin müesses oligarşik düzenine karşı eli oldukça zayıftı. O şartlarda ayakta kalabilmek için sırtını dayayabileceği iki menfez, kullanabileceği iki manivela vardı. Bu iki manivelaya abanıp kullanarak etkinliğini artırmaktan başka çaresi yoktu.

Bunlardan biri seçim sisteminin azizliğinden dolayı sadece iki partinin girebildiği Meclis’te oyların üçte birini alarak elde ettiği sandalyelerin üçte ikisiydi. Seçimli sistemlerde her partinin yapması gerektiği gibi halk desteğini korumakla kalmayıp genişletmek çabasına giriştiler. Toplumun farklı kesimlerini yanlarına çekecek, en azından karşıt olmaktan çıkaracak yapıcı ve kuşatıcı bir söylem ve eylem süreciyle demokrasilerde meşruiyetin ana kaynağı olan halk desteğini genişletmeye çabaladılar.

Ama asıl hamleyi güvenlik ve ekonomiyi de yakından ilgilendiren dış politika alanında yaptılar. İçerideki kuşatmayı kırmak ve hayatta kalabilmelerini sağlayacak nefesi alabilmek için cumhuriyet tarihinin görmediği nitelikte başarılı bir dış politika yürüttüler. Ülke çıkarlarının, milletin onur ve izzetinin iyi bir diplomasi ile nasıl korunabileceğinin bir çok başarılı örneğini sergilediler.

EFENDİLİKLERİ ZAYIFLIKLARINDANMIŞ MEĞER

Kendilerini müthiş zayıf, hem ulusal hem de uluslararası düzlemde müesses nizam nezdindeki meşruiyetlerini alabildiğine sorunlu görüyorlar ve bu sorunu ciddiye alıp ona göre çareler üretiyorlardı. ABD’nin Irak işgalinde kuzeyden cephe açmasını öngören hükümet tezkeresinin (Nereden nereye? Bugün Erdoğan’ın çıkarın dediği bir yasayı çıkarmayacak bir Meclis bile kalmadı) 1 Mart 2003’te Meclis’te oylanarak reddedilmesinin Bush yönetimi ile oluşturduğu sorunları gidermek için panik içerisinde 20 Nisan’da ve tam tersi yönde atılan adımların Erdoğan ve AKP’nin o dönemdeki güçsüzlük ve ezikliğinin bir ifadesi olduğunu bilmem hatırlatmaya gerek var mı?

Sadece bir örnek vererek geçeyim. 1 Mart tezkeresinin yol açtığı gerilimin sıcaklığı henüz dinmemişken, 2004 yılı içerisinde Başbakan Erdoğan kriz sonrası Washington’a ilk ziyaretini gerçekleştirir. Daha sonraki bütün günahlarını, muhatapları karşısında zorda kaldığı bütün eylemlerinin sorumluluğunu Hizmet Hareketi’nin üzerine yıkacak kadar eşsiz omurgasızlıklarıyla teflon gibi kir tutmaz siyasi aktörler olarak tanıdığımız Erdoğan ve AKP, 1 Mart tezkeresinin geçmemesinin içerideki ve uluslararası arenadaki savaş karşıtı havadan kaynaklanan tüm meyvelerini toplarken, ABD ile sebep olduğu gerilimin kendisine fatura edilmesinin üstesinden gelmeyi de el altından bütün sorumluluğu Genelkurmay Başkanlığı’na ve MGK’nın asker üyelerine yıkmak yoluyla başarmıştı. Paul Wolfowitz’in merhum Mehmet Ali Birand’a verdiği söyleşide hükümetten ziyade orduya yüklenmesi boşuna değildi.

CEPTE İSTİFA MEKTUBU, DİLDE BAŞKA TERANE…

Ama yine de ABD yönetiminden bir kesim “siyasal İslamcı saplantıları” olduğundan şüphelendikleri Başbakan’ın dış politika başdanışmanı Ahmet Davutoğlu’nun rolünün de altını çiziyorlardı. Dedikodular almış başını giderken Erdoğan, gerilim sonrası ilk kritik Washington ziyaretinde hem yanına Davutoğlu’nu almayı hem de, çok güçlü bir rivayete göre yine Davutoğlu’nun önerisiyle, Washington’daki muhatapları karşısında sıkışması durumunda anında kullanılmak üzere Davutoğlu’nun istifa mektubunu cebine koymayı ihmal etmemişti.

ABD ve Batı karşısındaki eziklik ve mecburi alttan almacı tarzları bundan ibaret de değildi. İlkeli bir ekip tarafından yapılmış olsaydı bugün de alkışlayacağımız bir çok dış politika hamlesi ve demokratik reformun ne yazık ki sadece güç temerküzü için ihtiyaç duydukları zamanı kazandırmakta kullanıldığını bugün çok daha iyi anlıyoruz.

Kıbrıs’ta “hep bir adım önde” sloganıyla barış güvercinine dönüşen, Avrupa Birliği (AB) üyelik sürecinin gerektirdiği her türlü demokratik, özgürlükçü reformu gerçekleştirmek için canhıraş ter dökülen dönemden bahsediyorum. 2006-2007’lere gelindiğinde ekonomide işler nispeten yoluna girmiş dolayısıyla halktaki destek zemini genişlemişti. Daha ziyade yumuşak güç unsurlarını öne çıkaran çok boyutlu diplomatik hamlelerle dış politikada ülkenin ve AKP’nin itibarı artmıştı. Türkiye bugünkü itibarsız, tiksintiyle bakılan, yaka silkinen halinin aksine o günlerde imrenilen, örnek gösterilen bir ülke haline gelmişti. Hem Müslüman hem laik, Asya-Avrupa’nın arasında Ortadoğu’nun bitişiğinde AB değerlerini benimsemeye can atan demokrat bir ülke olarak pek çok bölgede artık rol model ya da ilham kaynağı olarak gösteriliyordu.

Dönemin ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, 2005 yılında New York’ta seçkin bir Amerikalı işadamı grubuna yaptığı konuşmada, kısa zamanda elde ettikleri bu büyük itibar ve başarının sırrını verdiği her sözü yerine getiren güvenilir bir hükümet ve iş ortağı olmalarına bağlıyordu. Söylediklerinde o gün için haksız değildi ve muhataplarında karşılık bulan her kelimesine büyük itibar ediliyordu.

O KÖPRÜLERİN ALTINDAN ÇOK SULAR AKTI

Tabii köprünün altından çok sular aktı. Meğer, AKP’nin ilk iki dönemine denk gelen o günlerde izlediği iç ve dış politika sırf kendisini güvende hissetmediği için toplumun farklı kesimlerini kucaklar gibi yapmaktan, dış politikada ise içerideki sıkışmışlığından dolayı barış ve istikrar ihraç ederek içerideki özellikle güvenlik eltinin gerçek ya da sanal tehditlerden beslenen güç ve nüfuzunu kırmak üzere uluslararası ve bölgesel meşru aktörlerle işbirliği zeminini genişletmeye mecbur kalmaktan ibaretmiş.

2011’de askeri vesayeti ve bürokratik oligarşiyi yeterince gerilettiğini düşünmeye başladığında yeni, daha doğrusu daha eski, bir yol haritasını raflardan indirmenin vakti gelmişti. Kendisini gerçeklik zemininde hiçbir karşılığı olmayan oranda güçlü hissedip aşırı özgüven patlaması yaşadığı bu döneme denk gelen Arap isyanları iştihalarını daha bir kabartmıştı. Karakteri oturmamış her sorunlu yapı gibi kolayca yoldan çıkmaları için zemin ve şartlar müsaitti. Öyle de oldu. Erdoğan ve yularını elinde tuttuğu AKP, AB üyelik hedeflerini terk edip siyasal İslamcı hedefler rotasına oturuverdi.

MÜTTEFİĞİNİ DÜŞMAN, ÖNGÖRÜLEMEZLİĞİ MEZİYET SANAN STRATEJİK DEHA

Davutoğlu, yıllar boyu ‘istemem ama yan cebime koy’ üslubuyla yaklaştığı dışişleri bakanlığı koltuğuna oturduğunda çevresine doğrusal bir hat üzerinde seyreden öngörülebilir dış politika devrinin artık kapandığını, kendilerinin Türkiye’nin menfaatlerinin gerektirdiği esneklikte zikzaklar içeren yeni ve esnek bir dış politika benimseyeceklerini söylüyordu. Tabii bunu bu kadar yalın ve sade söylemiyor, gerçeklikten ziyade efsanevi başarılardaki kişisel rolüyle süslüyordu. En ‘dahiyane’ stratejik teorilerini bile “… gecenin bilmem kaçında …. ile meşgulken tam o sırada falanca ülkeden meslektaşım …’dan bir telefon geldi ve anında devreye girip…” diye başlayarak uzayıp giden menkıbeler eşliğinde anlatıyordu.

Ne büyük bir strateji dehası olduğunu Türkiye’nin dış politikasını soktuğu çıkmazlardan kolayca anlayacağımız Davutoğlu’nun her meseleye adeta muhataplarıyla bir savaştaymışçasına stratejik veya taktik hamle mantığıyla yaklaşmasının dış politikadaki karşılığı tam da istediği gibi öngörülemezlik oldu. Ama, özellikle tarihi olarak müttefiklik ve iyi ilişkiler içerisinde bulunduğumuz ülkelerle münasebetlerde de bu saçmalıklar tekrarlandığında öngörülemezlik bir değer üretmektense Türkiye’nin müttefikleri nezdinde “güvenilmez ortak” olarak görülmesine yol açtı. Türkiye hızla AB ile karşılıklı şantaja dayalı bir ilişkiler zeminine kayarken, NATO’da güvenilmez bir müttefik ve hatta müttefik olup olmadığı bile sıklıkla tartışılır hale geldi.

Geçmişin gerçek başarılarının yerini artık şehir efsaneleri ve sürekli tekrarlanan yalanlarla ayakta tutulmaya çalışılan sanal kahramanlıklar ve başarılar aldı. Babacan’ın “söz veriyoruz ve verdiğimiz sözü yerine getiriyoruz” diyerek özetlediği günler çok geride kalmıştı. Erdoğan ve kendisine yaltakçılıktan başka özelliği olmayan kifayetsiz ekibinin iç politikaya yönelik popülizm için giriştikleri abuk sabuk işlerin ardı arkası kesilmedi. Üzerinde çok hassas durulması, bin ölçülüp bir biçilmesi gereken en hayati güvenlik ve dış politika meseleleri ucuz iç siyaset malzemelerine dönüştürüldü.

CHAVEZ, AHMEDİNEJAD VE KADDAFİ’NİN BİLE GERİSİNE DÜŞMEK

Erdoğan ve ekürisi demokrasi, hukuk ve evrensel hak ve özgürlük ilkelerinden uzaklaşıp, tüm bunlara düşman kesildiği oranda itibar ve saygınlığını yitirerek uluslararası platformlardan dışlandı. Uluslararası alanda dışlandıkça daha fazla içeri yönelen Erdoğan ve ekürisi dışarıda zemin kaybettikçe içeride kof hamasetle, çoğu zaman yalanlarla daha fazla tribünlere oynar hale geldi. Hoş BM gibi platformlarda da artık ancak Chavez, Ahmedinejad, Kaddafi ve benzerlerinin uyandırdığı saygı kadar saygı uyandırabilecek bir profile gelip oturmuştu. Belki de o yüzden Erdoğan, kenar mahalle bitirimleri üslup ve kıvamındaki dış politik söylemleri için, her nedense aralarında kendisini en rahat hissettiği ve o rahatlıkla sözün şehvetine kapılıp kendi kendisini gaza getirerek kolayca atıp tuttuğu sayısız muhtarlar toplantısını en önemli platform haline getirdi.

İtibarını tamamen sıfırlayıp Türkiye’yi gün be gün daha fazla rezil eden dış politikanın itici gücü artık şöyle bir formüle dayanıyordu: Dış politikadaki hezimetleri ve zemin kaybını gözlerden kaçırmak için hamasetin dibine vurup muhatap aldığın gariban kesimlere ver coşkuyu. Sonra da bir gerçeklik zeminine dayanıyormuş gibi pompaladığın o coşkunun etkisiyle gaza gelip bitirimlerin tünediği varoş kahvehanelerinde bile ağza alınmayacak bir üslupla durmaksızın sağa sola çemkirip yüksek perdeden racon kes.

‘İSTERSEM KAPINIZA DAYANIR, TÜRLÜ REZİLLİKLER ÇIKARIRIM’ ŞANTAJI

Türkiye’yi AB ülkelerinde vizesiz dolaştırma vaadiyle yola çıkıp kendileri Avrupa ülkelerine gidemez hale gelen Erdoğan ve yardakçı ekürisinin yaptığı tam da bu. Allah aşkına hangi aklı başında devlet adamı bir zulümhaneye çevirdiği ülkesi tüm dünyanın dilindeyken “özgürlük konusunda Avrupa ülkelerine göre çok ileride olduğu” gibi bir saçmalığı hiç yüzü kızarmadan söyleyip üstüne de şöyle zırvalayabilir:

“Ben Nazizmin, Almanya’da bittiğini zannediyordum. Meğerse hala devam ediyormuş. Hala devam ediyormuş açık ortada. Eğer demokrasiye inanıyorsan, benim Bakanım, hem Bakanınla görüşecek hem de orada bir salon toplantısı yapacak. Niye rahatsız oluyorsun? Bir başka Bakanım aynı şekilde. Şimdi baktık ki Hollanda da aynı şekilde bir açıklama yapmış. Vah zavallı vah. Bunlar kendi iradeleriyle hareket etmiyorlar. Kardeşlerim, şimdi zannediyorlar ki Tayyip Erdoğan Almanya’ya gelecekti. Ya ben istersem yarın gelirim. Gelirim ve kapıdan da sokmadığınız zaman veya konuşturtmadığınız zaman da ben dünyayı ayağa kaldırırım.” dedi.

‘İNSANI HAYRETE DÜŞÜREN İKİYÜZLÜLÜK’

Belki kendisini düşürdüğü yer fazlasıyla hak ettiği bir yer ama neticede bu adam ülkenin Cumhurbaşkanı koltuğunu işgal ediyor. İkiyüzlülükleri, yüzsüzlükleri, utanmazlıkları, şirretlikleriyle sadece kendisini rezil etse hiç üzülmeyeceğim. Ama ne yazık ki koskoca bir ülkeyi ve milleti de kendisiyle birlikte rezil kepaze ediyor. Ondan sonra dünyanın en etkili medya organlarında, New York Times’ın başyazısında olduğu gibi, bize de utanç içerisinde şöyle yazılar okumak düşüyor: “Bay Erdoğan’ın İnsanı Hayrete Düşüren İkiyüzlülüğü.”

Doğrusunu söylemek gerekirse, bunca yıldır yapıp ettiklerine rağmen Erdoğan’ın New York Times’taki meslektaşlarımızı hala hayrete düşürebiliyor olması da hakikaten hayrete şayan.

[Akif Umut Avaz] 11.3.2017 [TR724]

‘Türk tipi başkanlığın’ demokrasi ile alakası yok [Mehmet Dinç]

Avrupa Konseyi, Avrupa Parlamentosu, Avrupa Güvenlik İşbirliği Teşkilatı (AGİT) gibi uluslararası kurumların anayasal ve hukuki konulardaki danışma organı Venedik Komisyonu referandum öncesinde Anayasa değişiklik paketini inceledi görüşlerini raporlaştırdı. Komisyon bu haliyle anayasa değişikliklerin kabul edilmesi halinde, başkana verilecek sınırsız yetkilerle Türkiye’de rejimin değişeceği uyarısında bulundu.

AKPM’nin ‘denetim süreci’ kararını doğrudan etkiliyor

Venedik komisyonunda kabul edilen rapor aynı zamanda Nisan ayında toplanacak AKPM genel kurulunda Türkiye’nin denetim sürecine alınması konusunu da etkiliyor. Uluslararası bağımsız hukukçulardan oluşan Venedik komisyonu, Avrupa Parlamentosu, Avrupa Güvenlik İşbirliği Teşkilatı (AGİT), Avrupa  Konseyi gibi uluslararası kurumlarda son derece önemli etkiye sahip. Bu sebeple siyasi partiler, anayasal konularda, demokratik kurumların işleyişinde ve temel haklar konusunda, hazırladığı raporlar “iade edilecek”  türden raporlar değil.

Kademe kademe demokrasiden tek adam rejimine evirildi

Her ne kadar Türk hükümeti tarafından kulak ardı edilse de , komisyonun hazırladığı son raporlar dikkatle incelenecek olursa, Türkiye’nin kademe kademe demokrasiden uzaklaşarak , parti devletine veya tek adam rejimine gidişinin endişelerini taşıdığı açıkça görülecektir.

Komisyon, hazırladığı raporda, yeni anayasa taslağı serbest tartışma ortamından uzak, aceleye getirilerek hazırlandığı kanaatinde. Meclis görüşmeleri sırasında muhalefet patilerinden HDP başkanı ve milletvekillerinin cezaevinde olması buna en büyük dayanak olarak gösteriliyor. Ayrıca OHAL’den dolayı medya ve ifade özgürlüğü askıda. Tam da bu sebeple OHAL koşullarından referanduma gidilmemesi kanaatinde. Komisyonun bu konuda iki önerisi var, ya referandum OHAL bitene kadar ertelensin, ya da özgürlükler üzerindeki kısıtlamalar biran önce kaldırılsın.

Yargı, cumhurbaşkanının boyunduruğu altına girecek

Hali hazırdaki yargının bağımsız olmadığı kabul edilirken yeni anayasa ile birlikte 13 üyesi bulunan HSYK’nın üyelerinin 6’sinin başkan tarafından doğrudan atanması, geriye kalan 7’si de başkanın kontrolü altından bulunan meclis tarafından belirlenmesi yargı bağımsızlığını tamamen başkanın boyunduruğu altına sokacak. Komisyon bu konudaki endişelerini açıkça dile getiriyor.

Güçler ayrılığı prensibinin tamamen yok olduğu “Türk tipi başkanlık” sisteminde, kontrol denge sistemi ortadan kalkıyor. Başkan’ın sınırsız  yetkiye sahip olduğu fakat sıfır sorumluluğu olan bir sisteme geçiliyor. Türk tarzı başkanlık sistemi parlamenter anayasal sistemden uzaklaşma anlamına geliyor. Atamalar tek elden yürütülüyor. Güçler ayrılığı ortadan kalkıyor. Partili başkan olacağı için yasama organı tamamen başkanın kontrolü altında olacak, başkanın parlamentoyu fesih edebilmesi, OHAL ve KHK yayınlayabilmesi ise tüm ipler tek adama verildiği adinin demokrasi olmadığı bir yönetim biçimine dönüyor.

Kırmızıçizgi ‘güçler ayrılığı’

Dünyada birçok ülkede başkanlık sistemi olmasına rağmen, demokrasinin işlediği, tek adam rejimlerine dönüşmeyen yegane ülke belki de ABD’dir. Güney Amerika ülkelerinde başkanlık sistemi olmasına rağmen demokrasiden söz etmek pek de mümkün değil. Her ülkenin kendi tarihi, sosyolojik ve siyasal durumu göz önünde bulundurularak benimsenmiş başkanlık sistemleri olmakla beraber, dikkat çeken husus ve demokrasinin olmazsa olmazı kuvvetler ayrılığının olduğu ülkelerde demokrasi varken diğerleri tek adam rejimine dönüşmüş. Türk tipi başkanlık sisteminde de güceler tek adamın elinde toplanıyor.

Metnin tamamı Venedik komisyonun iki ayrı konudaki görüşleri ile birlikte 13 Mart Pazartesi günü yayınlanacak. Bu konular, OHAL ve KHK’ların medya özgürlüğü bağlamında değerlendirilmesi ve Sulh Ceza Hâkimliklerinin işleyişi hakkındaki görüşleri.

[Mehmet Dinç] 11.3.2017 [TR724]

Konya Âşıklar Bayramı [Babacanlar – Bekir Salim]

Gel de o günleri arama! Şu an her saniyesine, param olsa, bir trilyon veririm…

Bir gönül insanının, Feyzi Halıcı’nın olağanüstü çabalarıyla yeniden hayat bulan kültürümüzün en mühim ögelerinden Âşıklık Geleneği… Aslında hep var olmuş, ama belli bölgelere sıkışmış, sesi cılızlaşmış…

İlk başladığında on beş gün devam eden çok büyük bir organizasyon… Zamanla ödenek yetersizliğinden üç güne razı olduk.

Benim de yedi sene üst üste, Feyzi Ağabeyin teveccühüyle, hem jüri üyeliği hem de jüri sekreterliği yaptığımı söylememe müsaade edin lütfen… Jüride kimler yoktu ki! Hocaların hocası Prof. Hasan Eren, Fâzıl Hüsnü Dağlarca, İlhan Berk, Gültekin Sâmanoğlu, Tahir Kutsi Makal, Yavuz Bülent Bakiler, Ali Ekber Çiçek ve daha niceleri…

Âşıkların ise hemen hepsi baş tacı… Âşık Veysel, Davut Sularî, Âşık Yaşar Reyhanî, Murat Çobanoğlu, Şeref Taşlıova, İlhami Demir, Posoflu Müdamî, Deryamî Baba, Halil Karabulut, Mevlüt İhsanî ve daha yüzlercesi… Hepsinden Allah razı olsun. Ölenlere rahmet kalanlara sağlık, afiyet dilerim. Anlatmakla bitmez…

Ben, Feyzi Halıcı’dan bir şiir ve Çobanoğlu-Müdami’den bir atışma ile bugünlük bir selâm vermiş olayım:

ETTİLER DOST NAZARINDA… (*)

Ettiler dost nazarında,
Esir, göze, kaşa beni,
Sorgusuz can pazarında,
Yazdılar en başa beni.

Boyum yüce arşa-değin,
Gücünüz yeterse eğin!
Meyil vermiş bellemeyin,
Acı pişmiş aşa beni.

Efkârım zor gelir dile,
Sözüm, sohbetim mert ile,
Nice onulmaz dert ile,
Koydunuz baş başa beni.

Yok bu işte sayım, suyum,
Gönülden olmalı uyum,
Ben toprağın tohumuyum,
Ekmeyiniz taşa beni.

Ateş değse çam dalına,
Demir döner at nalına,
Kızgın haset mangalına,
Yapmayınız maşa beni.

Kimler düşüme girdiler,
Dal misali devirdiler,
Gam yüküydüm çevirdiler
Gözden akan yaşa beni.

                       Feyzi Halıcı


(Bu türküyü mceu.tv den Pazar akşamı TR saatiyle 22:00’da Babacanlar gönül sohbetinde dinleyebilirsiniz.)
  

ÇOBANOĞLU – MÜDAMÎ ATIŞMASI:

Müdamî çok büyük bir âşık… Hatta bir deyim var: Yeni yetişen âşıkların güzel şiirler söylemeleri durumunda teşvik için, “Maşaallah, Müdamî ustalığına vasıl olmuşsun.” derler… O zaman Çobanoğlu da daha çok genç… Feyzi Halıcı bir yaşlı kurtla bir genci kapıştırmaktan apayrı bir haz duyardı:


MÜDAMİ:

Çobanoğlu eyle yoluna dikkat,
Sapa yerden gidip tozlanmayasın.
Burası Konya’dır ayağın denk at,
Kokuşup sonradan tuzlanmayasın.

ÇOBANOĞLU:

Âşık Müdamî, ben uyarım yola,
Sen kendin ağır tut hızlanmayasın.
Posof’lu hayranın çok var mecliste,
Onlara güvenip yüzlenmeyesin.

MÜDAMİ:

Bura er meydanı şaşırmak da var,
Çelme atıp yere düşürmek de var,
Aşk odunda bağrı pişirmek de var,
Köze düşüp cız cız cızlanmayasın.

ÇOBANOĞLU:

Sen bu şişmanlıkta aşkı nidersin?
Közde kebap bulsan alıp yudarsın.
Yar peşine hayal kurup gidersin.
Kır-bayırda gezip yozlanmayasın.

MÜDAMİ:

Boyun çok uzamış aklını bilmem.
Ağlatırsam gözün yaşını silmem.
Ham tosun harmanda doğru çekmez gem;
Müdam moduluyla bizlenmeyesin.

ÇOBANOĞLU:

Çobanoğlu gönül kırmam yaparım.
Cenabı Mevla’dır daim siperim.
Yaşça büyüğümsün elin öperim.
Gel barışak dersem nazlanmayasın.


***

USTA SÖZÜ

Mevlâm kanat vermiş uçamıyorsun.
Şu nefsin elinden kaçamıyorsun.
Ruhsatî dünyadan geçemiyorsun;
Topraklar başına vay deli gönül.

                                Âşık Ruhsatî


***

BİR DÖRTLÜK

Küçük kızıma on ikinci yaş doğum günü hediyesi:

Boşuna yapıyorlar güzellik yarışması,
Yorulmaya ne hacet, birinci baştan belli.
Mümkün mü bir rakibin böylesini aşması;
Zahir, Bekir’in kızı, kirpikten, kaştan belli…

Bekir Salim

***

MUAMMA (*)

Ne çok zayıf ne şişman,
O mucidin adı ne?
Bulduğuna bin pişman,
Olduğu icadı ne?


(*) Lütfen muammalara şiirle cevap veriniz.

***

DÖRTLÜK TAMAMLAMA

Yüz yıldır milyonlar hizmet ediyor.
Bu kadar emek hiç boşa çıkar mı?
………………….
………………….

[Bekir Salim] 11.3.2017 [TR724]

Velayet süreci ve baharın arefesi [Veysel Ayhan]

Beş yıllık hikâye veya arınma süreci… (1) 

A’mâk-ı Hayâl peşinde metafizikî bir kurgu…

Esved, İbrahim, Mültezem, Safa ve Zemzem isimli beş ehl-i hâl derviş, gecenin bir vakti Mescid-i Haram’ın uzak bir köşesinde bir araya gelmişti. Hicri 9 Zilhicce 1433, miladi 24 Ekim 2012. Kurban bayramı arefesi. Yaklaşık 5 yıl önce. 

Her gün milyonlarca Müslümandan oluşan kalabalıklar büyük bir izdihamla Kabe’yi tavaf ediyordu ama İbrahim oldukça üzgündü.

İbrahim: – Hac, âlem-i İslam’ın boy aynası. Gördüklerimiz çok feci.

Zemzem: – Hayrola ne gördün ki?

İbrahim: – Milyonlarca tavaf eden var ama hakiki tavaf eden 100 kişiyi geçmez. Akıllar başka yerde, gözler başka alemde… Batını ayrı felaket, zahiri ayrı… Yüz binlerce evsiz yol boylarında… Tüm şehir diz boyu çöp denizi. Maddi ve manevi bitmişlik…

Mültezem: – Beni üzen ise yaptıkları dualar oldu. Çoğunun duası dünyaya ait. Kendine dünyalık, çoluk çocuğuna ev, iş, mal, mülk… İslam’ın ve Müslümanların kurtuluşu için dua edip göz yaşı dökene -vardır ama- ben rastlamadım. Kendi manevi kurtuluşu için bile ağlayan tövbe eden nadir.

Safa: – Ama ben çok ağlayanlar gördüm?

Mültezem: – Hele benim yanımda dua edenler… Onların ağlamaları beni ağlattı. Maddi ve manevi bitmişliğe ağlayan yok.

Esved: – İslam aleminin harabeye dönüşüne, milyonlarca evsiz, barksıza ve yetime ağlayan yok. Binlerce bedevi, haydut ve vahşinin Allah’ın adını bayrağına yazıp kan dökmesine, Müslümanların adını lekelemesine ağlayan yok.

Safa: – Peki ne olacak? Kıyamet saati mi geldi?

ONLAR HENÜZ GELMEDİLER GELECEKLER

İbrahim: – Yaklaştı ama gelmedi. Efendimiz’in (sav) müjdeleri var. Arz ve sema onu bekliyor.

Zemzem: – Nasıl müjdeler?

İbrahim (Rahlesinden bir hadis kitabı alıp büyük bir tazimle okumaya başladı):

– “Bir gün Allah Rasulü (sav) cennet koridoru diyebileceğimiz Baki kabristanına gidip orada medfun bulunan kutlu insanları ziyaret ettti, ‘Selam size ey Mü’minler diyarının sakinleri! İnşaAllah bir gün biz de size katılacağız.’ dedi. Daha sonra ‘Kardeşlerimi görmeyi çok arzu ederdim.’ deyince bunun üzerine ashab-ı kiram, ‘Ya ResulAllah, biz Senin kardeşlerin değil miyiz?’ diye sordu. Efendimiz (sav) ‘Siz benim ashabımsınız; kardeşlerim henüz gelmediler; onlar sonra gelecekler.’ cevabını verdi.” Kitabı kapatıp devam etti:

-İşte Efendimiz’in “kardeşleri”ni bekliyoruz. Bakalım ne zaman yeryüzünü teşrif edecekler.

EN BÜYÜK DECCAL

Esved: – Bir de Deccal hadisi var: “Hz. Âdem’den kıyamet kopuncaya kadar Deccal’dan daha büyük bir fitne yoktur.” Gelip gitti mi, yoksa gelecek mi?

Safa: – Efendimizin (sav) bir rüyası da vardı sanırım. Deccal’ı tavaf ederken gördüğü. Kendini dindar göstereceğine dair…

İbrahim: – Bilmiyoruz. Deccal bizi ilgilendirmez. Adını anıp meclisi kirletmeyelim. Deccali aramak kimseye bir şey kazandırmaz. Ama en büyük Deccal insanın nefsidir ve dizi dibinden ayrılmaz.

Bizi ilgilendiren ve gözümüzün yolda olduğu kimseler ‘ahir zaman garipleri.’

Zemzem: – Onlar da mı kıyamet öncesi?

İbrahim: – Evet, “Din garip başladı, garip başladığı gibi garipliği geri gelecektir. Gariplere müjdeler olsun.” Efendimiz’e(sav) soruyorlar “Kimdir o garipler ey Allah’ın elçisi?” Cevaben buyuruyor: “İnsanlar bozuldukça düzeltmeye çalışanlardır.” Çok zor, bir o kadar renkli günler geliyor. Beklemeye değecek.

Zemzem: – Ben büsbütün ümitsiz değilim. Dünyanın her yanına gidiyor her soluğa ulaşıyorum. Her mecrada ümit arıyorum. Sizin kadar mükedder değilim. Buralara pek gelemeseler de hayatlarını Rıza-yı İlahiye kilitlemiş yüz binler hatta milyonlar var. (İbrahim’e döndü):

– Onlar olmasın?

HENÜZ ÇOK TOYLAR

İbrahim: – Olabilir ama  gördüklerinin sahabe donanımı var mı?

Zemzem: – Sahabe kadar nasıl olsun mümkün değil. Ama yeryüzünün her yerine dağılmışlar. Dertleri sadece ila-yı kelimetullah?

İbrahim: – Sahabe Müslüman oldu. Korkunç çilelerle imtihan verdi. Binlerce çilekeş, yüz binlerce gönül, göz yaşıyla göklere doğru çağlayanlar kurdu, çağladı. O günden bugüne açan her çiçek, boy atan her fidan o çile ve duanın neticesi. Her hidayet meyvesi Efendimiz’in (sav) ve ashabının çektiği çilenin semeresi.

Ama senin gördüklerin sanırım daha çok toy.

Esved: – Sahabi gibisi gelmez ki ama…

İbrahim: – Gelmez doğru ama onların ardında saf tutacak birileri gelmeli… Hadiste var.

Zemzem: – İşin içine sahabe girince bayağı eksik çıkıyor.

Eksikleri görebildiğim kadarıyla… Her birinin ruh heykelinde iki büyük rükün eksik. Maden tamam ama…

ÇİLE SÜRECİNİN ÖN İKRAMİYESİ

İbrahim: – Maden topraktan çıktığıyla olmaz ki! Ateşten potalarda arınması lazım. Adetulahtır. Maddi ve manevi her maden ham olarak dünyaya gelir. Altınsa potalardan geçer. İsten pastan; kirden topraktan arınır. İnsanın madeni ne kadar altın ise o kadar ağır arıtmaya tutulur.

Zemzem: – Yani büyük bir arınma süreci mi lazım?

İbrahim: – Evet.

Zemzem: – Ama daha şimdiden büyük muvaffakiyetler elde etmişler gibi. Neşet ettikleri ülkede hemen herkese hak ve hakikati anlatmışlar. Bilmeyen yok. Sonra dünyaya yayılmışlar. Bu başarılar için çile gerekmiyor muydu?

İbrahim: – Gerekiyor. Nispeten çekilmiştir ama kanaatim o ki bu peşin muvaffakiyetler dahi istikbalde çekecekleri çilelerin ön ikramiyesi olarak verilmiştir.

Zemzem: – Hımm. O zaman Allah yardımcıları olsun.

HAKİKATIN SAĞLAMASI İKİDİR

Esved: – İki ana rükünleri eksik diyordunuz?

İbrahim: – Biri çekmeleri gereken ağır çile ve imtihanlar. Zaten bunlar eğer Efendimiz’in müjdelediği “kardeşleri” değilse çektikleri bundan ibaret olur. Bir elleri yağda bir elleri balda güzel güzel hizmet ederler. El üstünde tutulurlar. Başları ağrımaz; ne muhaceret yaşarlar ne de mağduriyet. Evde sefa, devlette ikbal bulurlar.

Zemzem: – Şimdi öyle gibi.

İbrahim: – Hakikatin sağlaması ikidir. Bir: Kur’an ve sünnete iltizam ve iman. İki: Doğruluklarının gökten teyit edilmesi.

Safa: – Teyidi ne demek?

İbrahim: -Allah’ın üzerlerine musibet ve imtihan yağdırması. Yani Allah’tan razı oldukları iddialarının teste tabi tutulması.

Zemzem: – Kazanmanın alameti ne?

İbrahim: – Bir yandan çile çeker, acele etmeden sabrederler. Diğer yandan sabırlarına mükafat olarak ‘Sizden razıyım.’ hitabını vicdanlarında duyarak sevinç gözyaşı dökerler. Alamet bu. Tabi bu günlere daha çok var. Evet ne diyordum. (Zemzem’e döner) Gece hayatları nasıl?

Zemzem: – Teheccüd kılanlar var. Az değil.

İbrahim: – Ama ıstırapla iki büklüm olarak mı?

Zemzem: – Onlar az.

İbrahim: – Asli eksiklik bu.

ARADA MAALESEF UÇURUM VAR

Zemzem: – Ekseriyet itibariyle başlarındaki zatla aralarında maalesef uçurum var.

İbrahim: – O kapanmazsa zaten bunlar “onlar” değildir.

Mültezem: – Nasıl uçurum?

Zemzem: – Şöyle diyeyim. Askeri erkan gibi. Mesela başta müşir var. Ama nefere kadar ferikler lazım. Mirlivalar lazım. Miralaylar lazım… Müşir ayrı vadide nefer ayrı vadide olmaz ki! Mirlivalar, nefer kadar evrad okuyarak ayakta duramaz ki… Müşir, ellerini kaldırmış her gece göklere doğru çağlarken neferler patikalarda keçiboynuzu toplamaz ki!

Mültezem: – Evet çok doğru. Allah’ın rahmeti Cemaate gelecekse sadece imamın Allah’a kurbiyeti yetmez. Cemaat ve imamın aynı kumaştan olması lazım. Kalite bütünlüğü lazım.

Patiska entari üstünde müşir rütbesi olur mu?

İbrahim: – Olmaz. Tavan yetmez. Tabanın kumaşı sağlam olacak. Atlas olmalı, ipekten olmalı, kadife olmalı, altın alaşımlı seraser olmalı. Patiska o ağır rütbeleri kaldırmaz.

[Veysel Ayhan] 2.3.2017 [TR724]

...

Beş yıllık hikâye veya arınma süreci… (2)

A’mâk-ı Hayâl peşinde metafizikî bir kurgu…

Yaklaşık 5 yıl önce… Esved, İbrahim, Mültezem, Safa ve Zemzem isimli beş ehl-i hâl derviş, gecenin bir vakti Mescid-i Haram’ın uzak bir köşesinde bir araya gelmişti.

NİYETLERİ TEMİZ, ÖZLERİ DURU AMA…

Mültezem: – Dokunacak ipliklerin seyrek değil sık dizilmesi lazım. Geceler boyu mekik dokumak lazım…

Esved: –  Bu işler pahalıya mal olacak o halde!

İbrahim: – Dediğim gibi bunlar Efendimizin (sav) kardeşleri iseler çile dönemleri daha başlamadı.

Esved: – Eksiklik dua dediniz başka…

Zemzem: – Aslında niyetleri, fevklade temiz; özleri, olağanüstü duru ama lağviyat çok. Sohbeti canan yetersiz. Siyasiyat, boş lakırdı, gıybet… var maalesef.

İbrahim: – Namazları nasıl?

Zemzem: -Gıybet olmasın ama bazıları namazların vaktini bir sonraki ezanla belirliyor.

YARIM KALMIŞ AMELİYATA KOŞMAK

Safa: -Nasıl, anlamadım.?

Zemzem: -Bir kısmı mesela öğleyi kılacaksa ikindi ezanını gözetliyor. Akşamı kılacaksa “Yatsı kaçtaydı” diye bakıyor. Yani geciktiriyor, geciktirince de tabii olarak geçiştiriyor.

İbrahim: – O zaman tesbihat da yapamazlar doğru düzgün.

Zemzem: – Evet selam verir vermez fırlıyorlar, dağılıyorlar. Yarım kalmış ameliyata koşan cerrah gibi. Halbuki masada olan kendileri. Kendi ameliyatları yarım kalıyor. Günaha girmemeyim. Tesbihatı hakkıyla yapanları tenzih ederim.

İbrahim: – Bediüzzaman rükünleri basitçe sıralamış. “ittibâ-ı sünnet; ferâizi işlemek, kebâiri terk etmek. Ve bilhassa, namazı tâdil-i erkânla kılmak, namazın arkasındaki tesbihatı yapmak.”

Safa: – Sade ama altın bir formül. “Bilhassa tâdil-i erkân”

İbrahim: – Kaldı ki tesbihat bile namaz ciddiyeti ister. Abdullah b. Mübarek’in güzel bir sözü var: “Edepli davranmakta gevşeklik gösteren kimse, sünnetlerden mahrumiyet ile cezalandırılır. Sünnetleri edada gevşeklik gösteren kimse, bir gün gelir farzlardan mahrum bırakılır. Farzlarda gevşeklik gösteren kimsenin akıbeti ise mârifetten mahrum kalmaktır.”

Safa: – Allah muhafaza buyursun!

İbrahim: – Efendimiz binbir tehlike ve zorlukla hicret ederken, o tasviri kabil olmayan yorgunlukta bile gece hayatını, teheccüdünü, evradını ihmal etmemiş. Hele işi irşad ve tebliğ olanlar… “Yol gece alınır.” Gecesi yoksa gündüz 10 saat vaaz etse, 20 defa toplantı yapsa boş. Kocaman bir boş. Zaten “gece”si olmayanı “gündüz” ne yapar eder mutlaka yutar.

Esved: – Şair de bunu diyor herhalde: “Geceye yenilmeyen her kişiye, ödül olarak bir sabah ve bir gündüz, bir güneş vardır.”

İbrahim: – Bu iş Hira sultanlığının aydınlık karanlığında başladı. O aydınlığı eve, obaya ovaya taşımadan hiç bir şey olmaz.

KUR’AN’DAKİ HER İMTİHAN YAŞANACAK MI?

Esved (hafif tebessüm ederek) : – O zaman yeryüzü mirasçısı bunlar olacaksa sağlam bir sıra dayağı lazım. İyi bir elden geçmeleri lazım.

İbrahim: – Allah, rububiyeti ile tecelli ederse olur. Kendi iradeleriyle varmadıkları velayete cebri lutfi ile ulaşırlar.

Zemzem: – Bu, nasıl olur?

İbrahim: – Kur’an’a göre şunlarla olur: “Korkuyla sarsılırlar.” “Mal ve mülklerini kaybederler.” “Sabırsız olanlar elenir.” “Yeryüzü bütün genişliğiyle onlar için daralır.” Hz. Meryem gibi iffetlerine çamur atılır. Terk edilirler, ihanetlere uğrarlar, ağır hakaretlere maruz kalırlar.

Safa: – Kur’an’daki her imtihanı yaşarlar mı?

İbrahim: – Kur’an niye 600 sayfa? Belki de tamamının hitab ettiği zaman dilimi ahir zaman. O kıssalar boşuna anlatılmıyor. Kıssaları, menkıbeleri, sahabenin ağır çilesini okudular, şimdi de o sorulardan imtihan vakti.

İbrahim: – Kıyamet öncesi hitam-ı misk olmak; Kur’anda, neticesi misk-ü amber olan her imtihanı yaşamak demek. Hz. Yusuf (as) gibi kuyulara inme, hücrelere atılma olur. Ashab-ı Kehf gibi gaybubetler olur. Cebri hicretler olur.

Zemzem: – Ashab-ı Uhdud?

İbrahim: – Evet. Olması lazım. Efendimizden(sav) sonra her ne asırda kim ne çektiyse kemmi olarak nihayette de aynen çekilecek zannımca. Hatta daha seçkin olanlar ashab-ı uhdud gibi öncekilerin çektiklerinden çeker.

ORTALIKTA NE HACCAC VAR NE HÜLAGU

Zemzem: – Bu insanlar “içinde bulundukları hizmet itibariyle, İmam-ı Rabbanî, Abdülkadir-i Geylanî, Şâh-ı Nakşibendî olmaya namzet bir yerdeler. Yani onları bu ufuklara taşıyacak altyapı, temel dinamiklerin hepsi hazır…”

İbrahim: – Olamıyorlarsa işte o yüzden tekamül süreci geliyor demektir.

Safa: – Bahsettiğiniz sürecin, yani tekamül sürecinin bir emaresi görünmüyor. Ortalık süt liman. Herkes onları seviyor, tüm toplum onları alkışlıyor. Stadyumlar, kapalı spor salonları alkışlarla medihlerle çınlıyor. Ne zaman başlayacak? Kim nasıl çile çektirecek? Ye’cüc ve Me’cüc mü gelecek, Moğollar mı tekrar hücum edecek? Ruslar mı saldıracak?  Yoksa yeni bir haçlı seferi mi olacak. Bu zulüm kimin eliyle olacak?

Zemzem: – Evet, her şey güllük gülistanlık görünüyor. Ortalıkta ne Haccac var ne Hülagü; ne Yezid var ne Firavun. Sanki Hitler’lerin Stalinlerin dönemi kapandı gibi…

İbrahim: – Beşer aynı beşer. Dün nasıl çıktıysa bugün de çıkar. Bu terbiye süreci olacaksa bir yerden peydahlanır. Şöyle önemli bir hadis var: “Ahir zamanda sultanları / yöneticileri tarafından ümmetimin başına öyle şiddetli belalar / musibetler (sıkıntılar, zulümler) gelecek ki, koca geniş dünya kendilerine dar gelmeye başlar. Bütün yeryüzü  o derece zulüm ve haksızlıklarla dolar ki, mümin kimse o zulümden kaçıp sığınacak bir yer bulamaz…”

ZALİM, TOPLUMU NASIL İKNA EDECEK?

Esved: – Peki zulmedenler nasıl bir bahaneye sığınacaklar masumlara gadrederken? Toplumu nasıl ikna edecekler?

İbrahim: – Bir hadisle izah edeyim. Efendimiz (sav): “İnsanlar aldatıcı yıllar göreceklerdir. O yıllarda yalancı doğru kabul edilecek, doğru olan da yalanlanacaktır. Haine güvenilecek, güvenli olan biri de hain görülecektir.”

Esved: – En emin insanlara hain diye iftira atılacak öyleyse!

İbrahim: – Maalesef. Hz. Meryem gibi, Hz. Aişe gibi. Hadis bitmedi: “O dönemde Rüveybida söz sahibi olacaktır.”

Zemzem: –  Rüveybida ne?

İbrahim: – Hadiste var: “Efendimize (sav) ‘Kimdir rüveybida?’ diye sorulduğunda buyurdu ki: ‘İdari konularda konuşan cahil ve seviyesiz adam!”

Zemzem: – Böyle insanlar olacaksa bunların halkı kandırmaları zor değil! Bir de şimdi her evde olan televizyonları düşünün. Halkı bir ağızdan fitnelerle aldatmak çok kolay.

GÖKTEN YAĞACAK FİTNELER

İbrahim : – Esasen ona da işaret var. Allah yanlış tevil ettirmesin. Bir başka hadis şöyle: “Ben şüphesiz evlerinizin içine yağmur gibi girecek fitneler görüyorum.” Bu fitnelerle melek, şeytan diye, şeytan da melek diye halka gösterilebilir.

Esved: – Gökten, uydulardan evlere inen televizyon sinyalleri daha güzel nasıl anlatılırdı ki! BarekAllah.

Zemzem: – Bunlar olacak o zaman. O halde masumlar, hain olarak damgalanınca hepsine mi zulüm yapılacak? Sadece önde gelenlere mi?

İbrahim: – Herkese olmalı. Ufukta büyük bir bahar varsa -ki var- muazzam bir şehrayin olacaksa -ki olacak- 7’den 70’e herkes potalara tabi tutulur, mengenelerde sıkılır.

Safa: – Kadınlar, çocuklar da mı? Fakat dini düşüncelere ve tesettüre saygılı görünen bir idareler var İslam coğrafyasında? Beklediğimiz zulüm Yunan işgalini Haçlı saldırısını da mı aşacak? Çünkü onlar bu kadarını yapmadı.

İbrahim: – Ümid ederiz Allah hafifletir. Zâlimin psikolojisini, içinde bulunduğunuz mümin psikolojisiyle anlayamazsınız. Zulüm başta küçük de olsa insan seciyesini zamanla başkalaştırır. Serçe zamanla atmacaya döner. Köpek kurda, tavşan çakala döner. İnsan zamanla gorilleşir. Mesh olup Kur’an ifadesiyle ‘aşağılık maymun’a dönüşür.

ZÂLİMİN GIDASI ZULÜM, NEŞESİ MAZLUMUN GÖZ YAŞI

Esved: – İmanları ne olur?

İbrahim: – Zâlim, zulme devam ettikçe ne imanı kalır ne kutsalı. Zâlimin gıdası zulüm, neşesi mazlumların göz yaşıdır. Mutluluk kaynağı, ezdiklerinin acı duyması ve feryadıdır. Böylece azdıkça azar. Kendine secde etmeyeni müftülerine tekfir ettirir, fırak-ı dalle dedirtir. Kadına da zulmeder, bebeklere de.

Böyle biri tesettür falan da dinlemez. Engelliye de yaşlılara da zulmeder. Emevi halifesi Yezid maiyyeti ile haccediyordu sık sık umre yapıyordu. Allah’ın laneti gelmiş ve gelecek Yezid’lerin üstüne olsun. Namaz kılıyordu. Ardında Müslümanlar saf tutuyordu.

Zemzem: – Fırtına öncesi sessizlik yıllarını yaşıyoruz o halde. Bekleyip görelim.

Esved: – Bakalım yüz binlerce insanın velayete çıkma kurgusu nasıl örgülenecek?

İbrahim: – Bence Allah’ın en büyük sanatı “kader”. Bu terbiye ve tekamül sürecini nasıl gerçekleşecek, zulmün aktörleri kimler olacak merakla bekliyorum.

GÖLGESİ ÜSTÜMÜZE DÜŞMEK ÜZERE

Mültezem: – Şimdiden duaya başlayalım .

İbrahim: – Varaka b. Nevfel gibi diyeyim. Ufukta ihtişamlı bir bahar var. Gölgesi üstümüze düşmek üzere. Ama her bahar gibi ‘fırtınanın gözü’nde neşet edecek, kışın rahminde devleşecek.

Teheccüd ezanı başladı. Hepsi vedalaşıp ibadet yerlerine gitmek için ayrıldı.  

[Veysel Ayhan] 3.3.2017 [TR724]

...

Velayet süreci ve baharın arefesi (3)

A’mâk-ı Hayâl peşinde metafizikî bir kurgu…

Esved, İbrahim, Mültezem, Safa ve Zemzem isimli beş ehl-i hâl derviş bir cuma gecesi daha Mescid-i Haram’ın uzak bir köşesinde bir araya gelmişti. Önceki sohbetlerinin üstünden 5 yıl geçmiş. Yıl, 2017; ay, şubatların en soğuğuydu.  Hepsi hüzünlü, hepsi mükedderdi. Ağlamaktan gözleri kızarmış ve şişmişti.

Zemzem: (Gözyaşları içinde İbrahim’e döndü) – Siz anlattınız da ben zulmün bu raddeye varacağını tahmin etmemiştim. Bir millet nasıl bu kadar canavarlaştı? Nasıl komşu, komşunun hasmı, dede torununun düşmanı oldu? Bebekler annesinden nasıl koparılıyor, hamile kadınlar sabahlara kadar hücrelerde bekletiliyor? Erkek kadın herkese bin türlü işkence. Bir millet nasıl böyle canileşti nasıl böyle sefilleşti?

İbrahim (Bakışları yerde) : – İnsan insanlıktan çıktı mı en canavar hayvana rahmet okutur. İçteki şeytan potansiyeli başka nasıl ortaya dökülecek? “Cennet ucuz değil, cehennem lüzumsuz değil.”

Zemzem: –  Hapse atmakla bitmiyor, mal ve mülklerini alıyorlar. Alın teriyle kurdukları şirketlerine dükkanlarına el koyuyorlar.

Esved: – Cahiliye adetlerine geri dönmüşler. Kendilerine müslüman diyorlar ama?

İbrahim: – İnsanları diri diri yakan, kendini patlatıp masum insanları katleden, binlerce kadını köleleştiren sapık mezhepler de kendine müslüman diyor. Ahir zaman demek ki bu.

CELLATLAR DOKTOR ÖNLÜĞÜ GİYMİŞ

Cellatlar doktor önlüğü giymiş; kurt, kuzu postuna sarınmış; caniler, müslüman kimliğiyle geziyor.

Safa: – Mazlumların durumu ne olacak? “Beşer zulmeder, kader adalet eder” sözünü bu durumda nasıl anlamak lazım?

Zemzem: – Bu tartışma Kader risalesinde var. İzninizle…  Önüne Sözler’i açtı: – “Meselâ, hâkim seni hırsızlıkla mahkûm edip, hapsetti. Hâlbuki, sen hırsız değilsin; fakat, kimse bilmez gizli bir katlin var. İşte, kader-i İlâhî dahi seni o hapisle mahkûm etmiş. Fakat, kader, o gizli katlin için mahkûm edip adalet etmiş; hâkim ise, sen ondan masum olduğun sirkate binaen mahkûm ettiği için zulmetmiştir.”

İbrahim :- Bediüzzaman Hazretleri bunu kendisini yıllarca sürgün edenler, en kötü hapishane şartlarını reva görenler, defalarca zehirleyenler için söylüyor. Haşa günahlarından dolayı mı? Hayır. O bize böyle düşünmeyi öğretiyor. Efendimiz (sav) şöyle buyuruyor: “Belânın en şiddetlisi, en çetini, en başa çıkılmazı Peygamberlere, sonra da sırasıyla yakın olan insanlara gelir.” Peygamberler en ağır imtihanları haşa hata ve yanlışlarından mı çekiyor? Hz. Yusuf hangi hatadan kuyuya, hangi günahtan zindana düştü 7 yıl kaldı?

Safa: – O zaman bu süreçte çile çekenlerin hiç mi suçu yok? Ne çekiyorlarsa Allah’a kurbiyetlerinden. Doğru mu anladım?

HATALARIMLA MAĞDUR ETTİKLERİM

İbrahim: – Hayır, günahsızlık yani “ismet” sıfatı peygamberlere mahsus. İzah edeyim: Evvela başkalarının günah ve kusurlarını müzakere bize yakışmaz. İnsan günah işler, kusur eder. Fakat Allah’ın musibetler yağdırdığı, belaları sağanak sağanak gönderdiği kullarına düşen ise ‘acaba benim ne kusurum oldu? Hangi günahımla bunlara müstahak oldum?’ demek.

Mültezem: – Peki, benim hatalarıma binaen bazı arkadaşlarım mağdur oluyorsa nasıl düşünmeliyim.

İbrahim: – Sen kendini bitirircesine muhasebeni yap, Allah’a tevbe et hatta onlar adına da tevbe et. Arkadaşlarından helallik iste. Ailelerine yardıma koş. Sadaka ver. Ama biz hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine inanıyoruz. Arkadaşlarına düşen de seni suçlamak olmamalı. Onlar da kusuru kendilerinde aramalı.

NE İKAZLAR VAR NE İKAZLAR…

Zemzem: – Ama zaten cemaatin taksiratının ne olduğu yıllar önce yazılıp çizilmiş.

İbrahim: – Ne yazılmış?

Zemzem: – Pırlanta serisi ve Bamteli’nde ne ikazlar var ne ikazlar… Hepsi tablo halinde duvarlara asılmaya değer:

“İki büklüm bir âsâ gibi olun, kıvam kazanın. Normal ihlasla bu yükü götüremezsiniz” denmiş. “Azami ihlas, azami istiğna ve azami takva”ya dikkat çekilmiş.

“Sulh ve salahtan başka emelinizin olmadığını gösterin, masumiyetinizi anlatın, mevkuteler edinin, kışa göre yaşayın”

Sonra fitnelere işaret edilmiş:

“Üslup hatası yapmayın, usulden feragat etmeyin, hakperest olun ve siyasi telazuma girmeyin.” Eğer bu yola girerseniz neler olacağı da yazılmış:

KÜFÜRLE İŞ BİRLİĞİNE GİRENLER

“Dünyevî çıkarlar için küfürle iş birliğine giren ehli salat ile karşılaşabilirsiniz, beraber yürüdüğünüz insanlara dikkat edin! Kâbe yolcusu olduğu halde Kâbe’yi yıkmaya gidenlerle saf tutanlar olabilir.”

Ve defaatle “Nimetler sizi şımartabilir, önünüzü görmez hale gelebilirsiniz, karşınıza fırtınalar tufanlar çıkabilir, dikkat edin!”

Bunları aşmak için sıkı durma gereği hep vurgulanmış:

“Azmi râh edin, dûn himmet olmayın, tekasül göstermeyin, aheste revlik etmeyin”

İbrahim: – Hepsi süreçten önce mi denmiş?

Zemzem: – Evet hem de kaç yerde kaç defa… Bir de Hz. İsa örneği var:

“Sizinle aynı sofrada kaşık çalanların ihanetlerine hazırlıklı olun”

Zemzem: – Bir de acı bir sitem var. Bence feryat:

“Zannediyordum ki yaşama zevki, hayat kaygısı ve tenperverlik bu yüce topluluktan fersah fersah uzak kalacak ve aslâ onların atmosferine girme imkânını bulamayacak… Onlar, sonuna kadar süt gibi duru, su gibi berrak ve toprak gibi mütevâzı kalacaklar.Kendilerinden öncekileri yiyip bitiren; lüks, israf, debdebe ve ihtişam onların evlerinden içeri giremeyecek ve onlara hükmedemeyecek.”

Mültezem : – Bence muhasebesi yapılacaksa bunların muhasebesi yapılmalı, istiğfar edilmeli. Ama şunu düşünürlerse yanılırlar. “Bu hatalar yapıldı o yüzden başımıza bunlar geldi, bu zulüm süreci yaşandı.” Hayır.

BUĞDAY TANESİ GÜNAH İŞLEDİĞİ İÇİN FIRINDA YANMAZ

İbrahim: – Ben de onu diyecektim. Hataların muhasebesini yapmak ayrı iş, kaderin kurgusunu görmek ayrı şey.

Size ‘buğday’ın başına gelenleri hatırlatayım. Kur’an ‘buğday başaklarını’ misal verir hep. Her hidayet sezonu bir ‘ekim’ dönemidir. Her tecdit periyodunun nihayetinde ekinler biçilir, küçük bir kıyamet kopar.

O güne kadar ‘dane’ler ana rahmindeki bebek gibi korunur. En büyük çilesi bazen sert esen rüzgarla hafif sarsılmaktır. Ama hasat zamanı gelince…

Sapla samanın ayrılması ‘barışçıl’ yollardan olmaz. Başaklar preslenir, rüzgarda savrulur, sapla saman ayrılır. Çürük, nemli ve kalitesiz buğdaylar ayıklanır. Kaliteli her ‘dâne’ ya tohum halinde sonraki sezon başak vermesi için saklanır veya başka coğrafyalara göçer yeni tarlalara tohum olur. Veya ağır preslerden geçer un olur.

Safa: – Sonrası daha zor. Ezile ezile yoğrulur.

İbrahim: – Evet yine bitmez çilesi. Mayalanır ve sonra fırın ateşinde yanar. Kızarır. Ve nihayet ekmek haline gelerek yaratılış maksadına ulaşır. Yani buğday tanesi günah işlediği için fırında yanmaz. Ekmek olması gerektiği için fırında yanar.

MOĞOL CASUSU!

Esved: – Hz. Adem’den bu yana dini halisane tebliğ edip de zulüm görmeyen kimse veya cemaat yok. Bu başa gelenler, bir bakıma halis olmanın sonucu.

İbrahim: Doğru diyorsun. Şimdi düşünüyorum da halis hizmet edip de zulüm görmeyen cemaat yok. Ehlullah da öyle. Halifeye başkaldırdı demişler. İmam-ı Âzam hapislerde sürünmüş. Ahmed bin Hanbel’in zindanda görmediği işkence kalmamış. Mevlana Hazretlerine ‘Moğol casusu’ diye iftira atmışlar. Şimdikilere bir başka casusluk iftirası atılmasını tuhaf karşılamamalı. Bazı hatalar yapıldı da o yüzden başımıza bunlar geldi demek yanlış.

Safa: – Peki ama bir de hizmet ederken yanlış içtihatlar yapanlar yok mu? Hizmet ediyorum sanırken kul hakkına girenler. İçinde bulunduğu samimi kitleyi ve hizmeti lekeleyenler?

İbrahim: – Pırlanta’da bu da var: “Efendimiz (sav), Medine-i Münevvere için ‘Medine, tıpkı bir körüğün cürufu/pisliği ayırması gibi insanların kötüsünü iyisinden ayırır.’ ifadelerini kullanır. Nasıl ki, körük; kömür ve demirin isini pasını silip temizler, aynen onun gibi Medine de pis ruhlu insanları temizleyip bünyesinden atıverir. Medine-misal aynı misyonu taşıyan şehir ve toplumların da aynı hususiyetlere sahip olması her zaman mümkündür.”

Bundan anladığım imana ve Kur’ân’a hizmet eden kimseler arasında ihlâsını koruyamayanlar bu tür hatalara düşüp kaş yaparken göz çıkaranlar olabilir. Bunlar zamanla elenir zaten. Bu hatayı yapanlar samimi ise bedelini dünyada öder, ahirete kalmaz. Bunların peşine düşüp “atf-ı cürmlere girmek musibeti ikileştirir.”

Kim neye müstahaksa karşılığını bulur. Telaşa gerek yok.

YANLIŞLARIMIZI KONUŞMAZSAK HİÇBİR ŞEYİ DÜZELTEMEYİZ

Mültezem: – Benim kanaatim de bu. Kimseye mezarda beraber namaz kıldığı kimselerin abdestinden sormayacaklar. Kendisini soracaklar. Hizmet bir ubudiyetse… Namaz kılarken gözüyle sehivli namaz kılanların çetelesini tutanlar kendi namazından olur.

Safa: – Ama yanlışlarımızı konuşmazsak hiçbir şeyi düzeltemeyiz.

Mültezem: – Yanlışı konuşmak başka bir şey, yanlış yapanlara sürek avı düzenlemek başka bir şey. Müslümanlık şahıslarla değil sıfatlarla mücadele dinidir.

İbrahim: – Müsaadenizle bir şeyi düzelteyim. Tenkit çok önemli ve gerekli. Ama niyet önemli. Allah rızası için tenkit edenler. Bir de bazı şahıslara fevkalade öfkeli oldukları için nefret ve kızgınlıklarını tenkit olarak sunanlar. Ki bunlar genelde kendileri bir makama getirilmediği için veya kendisine sorulmadığı için her şeyi tenkit eder. Bunların tenkidi ile düzelecek bir şey yoktur. İkinciler ise samimiyetle yapılan yanlışlara karşı duranlardır.

Esved: – Peki, olması gereken tenkit nasıl olacak?

İbrahim: – Allah rızası için yapılan her amel bir ubudiyet şuuruyla yapılır. Ve ibadet olur. Gelecek için yeni bir sayfa açarsınız. Bir mecliste toplanırsınız. İstişareyle yeni projeleri ortaya koyarsınız.

[Veysel Ayhan] 6.3.2017 [TR724]

...

Velayet süreci ve baharın arefesi (4)

A’mâk-ı Hayâl peşinde metafizikî bir kurgu… 

Esved, İbrahim, Mültezem, Safa  ve  Zemzem isimli beş ehl-i hâl derviş Mescid-i Haram’ın uzak bir köşesinde bir cuma gecesi daha bir araya gelmişti. Yıl 2017, ay Şubat’ların en soğuğuydu.

YANLIŞ YAPANLARI NİYE YARGILAMIYORUZ?

Esved: – Geçmişe sünger mi çekmek lazım?

İbrahim: – Hayır. İstikbale yürümenin istişaresini yaparken geçmiş hataları, yanlışlarını masaya yatırırsınız. Onlardan ders alıp yeni istişarî kararlar verirsiniz.

Safa: – Yanlış yapanları niye yargılamıyoruz? Hesap sormuyoruz?

Mültezem: – O zaman Engizisyon kurulsun, afaroza mı başlansın? Bediüzzaman demiyor mu “elimizde nur var, topuz yok” diye? Yanlış yapan Allah’tan bulsun. Bize ne?

İbrahim: – Evet, ne Münker Nekir olmak lazım ne de cehennem zebanisi… Önce şunu bilmek lazım. Hizmet milyonlarca insana hak  ve  hakikatı anlattı. Gönüllüler var. Milyonlarca. Veya şöyle diyeyim. Hizmet binası var. Yüzlerce kat üst üste. Her katta binlerce insan. Her insan farklı bir birey. Hiç bir yanlış bir başkasını paranteze almaz. Bir kattaki yanlışla bir başka kat mahkûm edilemez. Bir gemide bir masum dokuz cani varsa bile batırılamadığı gibi. Birilerinin hizmete iftirasından etkilenmek zafiyetten olur. Allah’a karşı neyi yanlış yaptık önce ona bakalım.

STRATEJİK TEVBE

Safa: – Kullar?

İbrahim: – Ona geleceğim. “Yanlışlar”, hizmete ait bir kaideden/ ölçüden / prensipten kaynaklanıyorsa ‘hizmet’e yanlışlık izafe edilebilir. Var mı böyle bir çürük kural? Ölçü veya Yoldaki Işıklar’da, Müeyyidat’ta, Pırlanta’da… Binlerce saat vaazda… Tek bir yanlış cümle?

Esved: – Olsa mülaane yapılmazdı herhalde. Oldukça ağırdı: “(Hizmet adına yapılanlar) Kur’an’a  ve  Sünnet’e aykırıysa, modern hukuka aykırıysa, İslam hukukuna aykırıysa, günümüz demokratik telakkilerine aykırıysa Allah bizi yerin dibine batırsın. Yok eğer…”

İbrahim: – Prensip  ve  kaidelerinden emin olmayan bir insan bu sözü söyleyebilir mi?

Mültezem: – Evet, şimdi bir kısım kimse indî, şahsi mütalaalarıyla bazı yanlışlar yaptıysa bunu milyonlara mal etmek insafsızlıktır. Hatta cinayettir. Bu tür yanlış sahipleri “Falana yanlış yaptık, filana yanlış yaptık” deyip özür dileyebilirler. Mahzuru yok.

İbrahim: – İyi güzel ama önce özrü Allah’a iletmek lazım. İstiğfar lazım. Sonra samimi olmak lazım. Stratejik tevbe olmaz.

Safa: – Stratejik tevbe ne?

İbrahim: – Kendini aklamak için başkalarının günahlarını seslendirip özür dilemek. Allah’a karşı yanlışları gündem yapmayıp 3-5 kula yapılan yanlışlarla meşgul olmak ayrı bir yanlış. Allah’ın nazarında durumundan endişe etme değil de insanlar nazarındaki durumdan endişe etme var.

Esved: – Karşınızda yüz binlerce insana yapılan mezalime tek kelime etmeyen sağır  ve  kör bir kitleye 3-5 kişiye yaptığınız yanlıştan dolayı özür dilemekle şirin görünemezsiniz. Naif düşünceler ham hayaller… Kur’an’ı bilmiyorlar, adetullahtan haberleri yok.

HER ŞEYE RAĞMEN İSTİŞARE

Safa: – İstişare istişare diyoruz. İstişarede yanlış yapılmaz mı?

İbrahim: – Sorunu cevaplamadan önce müsaadenizle elimdeki Zihin Harmanı’ndan bir bölüm okuyayım: “Efendimiz (sallallâhu aleyhi  ve  sellem) istişareye çok önem verirdi; Uhud savaşı öncesinde de ashabını toplayıp istişarede bulunmuşlardı. Ashab-ı kiramın gençleri, ‘Yâ Resûlallah! Bedir’de olduğu gibi dışarıya çıkalım. Onlarla göğüs göğüse çarpışalım. Bizi bu şereften mahrum etme!’ demişlerdi. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi  ve  sellem) niyeti müdafaa harbi idi. Aslında bu, Allah Resûlü’ne, gördüğü bir rüya ile gösterilen bir stratejiydi.”

Safa:  – Bu rüyayı duymamıştım.

İbrahim: – “O, rüyasında zırhının içine girdiğini, bir kısım sığırların boğazlandığını  ve  kılıcının ağzında bir kırılma olduğunu görmüş  ve  bu rüyayı kelimesi kelimesine şöyle tabir buyurmuşlardı:

– Bu zırh bizim için Medine’nin içidir, gelin müdafaa harbi yapalım. Onlar bize saldırsınlar, biz onları burada karşılarız. O boğazlanan sığırlar, benim ashabımdır; gelin oraya gitmeyelim. Kılıcımın ağzından bir parçanın kopması  ve  diş atması, yakınlarımdan birinin ölmesi demektir.”

‘GENEL’İN GÖRÜŞÜYLE HAREKET ETMEK

Esved: – Efendimiz (sav) vahiyle müeyyed olmasına rağmen çoğunluğun kararına mı uyuyor?

İbrahim: – (okumaya devam eder) “Evet, Allah göstermiş, tenbihte bulunmuş  ve  Habib’ine bir sinyal vererek, ‘Onlara karşı müdafaa harbi yapın!’ demişti. Ancak, bütün bunlara rağmen Allah Resûlü (sav) istişarede genelin görüşünü esas alarak zırhını  ve  silahlarını kuşanmıştı. Sonra ashabın büyükleri meselenin farkına varıp gençleri ikna etmiş  ve  Efendimiz’e gelerek, ‘Yâ Resûlallah! Gençlerimiz ısrarlarından vazgeçtiler. Siz, nasıl emir buyurursanız öyle yapalım.’ demişlerdi. Ama Allah Resûlü, ‘Bir Peygamber, bir meselede karar verdikten sonra artık geriye dönmez’ diyerek istişarede alınan kararı uygulamaya koymuştu. Şüphesiz bunda da pek çok hikmet vardı…”

Safa: – “Genelin görüşünü esas alarak” deniyor. Yani baştakine dilediği gibi hareket etme hakkı yok. Sevdim ben bunu. Çoğulcu istişare bu demek ki!

İbrahim: – Sünnet olanı diyelim.

YA BENİM DEDİĞİMİ DİNLEMEZLERSE

Esved: – Sorum unutulmasın, geçmiş yanlışlar da istişareyle yapılmadı mı?

İbrahim: – İstişare, ehliyle yapılır. Fikri liyakat sahiplerinin ekseriyetle yani çoğunlukla aldığı karara denir. Geçmiş yanlış böyle bir istişarî karar neticesi ise ders alınır ama bu karardan dolayı kimse suçlanamaz. Biz mahkeme değiliz insanları suçlamak kimseye bir şey kazandırmaz.

Safa: – Şimdi ben bakıyorum. Yeni projelerle istikbale yürürken mesela bu arkadaşlar keşke şu işlere girmeseler, hizmetin ‘şu’su olmasa, ‘bu’su olmasa gibi düşünceler aklıma geliyor.

İbrahim: – Tabi ki bunları düşünebilirsin. Tabi ki fikrini istişarede sunarsın. Dikkate alınır.

Safa: – Ya alınmazsa? Ya benim dediğimi dinlemezlerse?

İbrahim: – Hem baştaki dayatmasın diyorsun, sonra da sen fikrini dayatıyorsun. Fikrinin doğru olduğu ne malum? Efendimiz(sav) vahye dayanan doğrusunu cemaatine zorlamıyor. Sen… biz… kim oluyoruz ki!

– Herkes senin fikrini dinlesin, hizaya gelsin diye mi fikrini iletiyorsun yoksa Allah rızası için mi?

Safa: – Allah rızası.

İbrahim: – O zaman Allah rızası için susarsın, bak beni dinlemediler diye feryat etmezsin. Söylenmesi gereken yerin dışında, sürekli böyle yanlışları ağzına dolayanlar o yanlışların beterinin başlarına gelmesi için kadere davetiye yollar. Kınama hadisini bilirsiniz.

İNANDIĞININ KAVGASINI VERME

Safa: – Ama ya alınacak karar Efendimiz’in (sav) kriterlerine göre alınmıyorsa, baştakinin dayatmasıyla alınıyorsa?

İbrahim: – Çoğunluğu oluşturanlar bir dayatmaya karşı muhalefet şerhlerini ortaya koymalı. İnandıklarının kavgasını vermeli. Bunun hür bir şekilde yapılacağı bir atmosfer yoksa zaten o istişare ile “hak, tutulup kaldırılmaz.” O toplanmaya da istişare denmez. Allah da o istişareye bereket ihsan etmez.

Esved: – İstişare bütün problemleri çözecek mi?

İbrahim: – İstişare ile doğru yön, doğru karar tespit edilir. Yola düşülünce ise en önemli konu uhuvvet. Kalplerin beraber atması. Omuzların birbirine destek olması dirsek atmaması. Allah’ın rahmeti böyle bir cemaate gelir. Namaz tüm kulluğun anahtarıdır. Prototipidir. Namazlaşan bir insanın namaz dışındaki amelleri de böylece namazlaşır. Her amelinle namaz kılarsın. Uhuvvetin örneği namazda var.

– Mesela kimse “ben imam olayım” diye kavga etmez.

Safa: – Doğru ya, hep başkası geçsin diye uğraşırlar.

HAYATIN PROTOTİPİ OLARAK NAMAZ

İbrahim: – Çünkü namazda dünyalık yoktur. Ahiret hep göz önündedir. Kimse sağa sola bakmaz. Başkalarının eksikliklerini takip etmez. Falan “niye üç Subhanallah dedi de beş demedi” diye kınamaz. Kimse “imam yanlış yaptı” diye kıyamet koparmaz. Kıyama kalkarken imamı cübbesinden asılmaz. “Bak imam yanlış yaptı diye” yanındakiyle fiskos etmez. Usulca “Subhanallah” der.

Esved: – Bundan fikrini ifade edene saygı da çıkar. Dinleme kültürü çıkar. Her türlü ikazın kibarca yapılması çıkar. Evet.

İbrahim: – Böyle cemaatle uyum içinde kılınan namaz kabule karin olur. Ama bir cemaat hizmet ederken, bir okulda eğitim verirken iki öğretmen kavga ediyorsa, biri birini çekemiyorsa, birileri birilerinin gıybetini yapıyorsa o “namaz” sakıt olur. Veya Allah’ın rahmetine nail olamaz diyelim. Hadis var: “Allah’ın rahmet  ve  inayet eli cemaatin üzerindedir.” “Vifak  ve  ittifak, tevfik-i ilahinin ihlâstan sonraki en büyük vesilesidir.”

TEK FORMÜL: SAN’AT, MARİFET, İTTİFAK

Mültezem: – Bu, Bediüzzaman’ın sözü herhalde.

İbrahim: – Evet. Hidayet Allah’tan. Cenab-ı Hak bir araya gelmiş hizmet edenlerin sa’yini vesile kabul edip bir kısım insanlara hidayet lütfedecekse bunun şartı; hizmet edenlerin cemaatle namaz kılıyorcasına uyumlu olarak uhuvvetle hizmet ediyor olmalarıdır. Allah birbirini yiyenlerin yaptığı hizmete hidayet semeresi vermez.

Safa: – Yani kırk kişi hizmet ediyor bunlardan ikisi üçü birbirini yiyorsa, birbirine çelme takıyorsa hiç bir semere olmaz mı?

İbrahim: – Olur ama bereketi olmaz. Hani cemaatle namazın 27 kat daha makbul olması gibi. Semere yirmi yediden bire düşebilir. Bediüzzaman’ın sözüyle bitireyim: “Bizim düşmanımız cehalet, zaruret, ihtilâftır. Bu üç düşmana karşı san’at, marifet, ittifak silâhıyla cihad edeceğiz”

– ilki en geniş anlamıyla sanat veya sanat parantezine alınacak her şey;

– İkincisi marifet. Başta Allah’ı bilmek sonra şeriat-ı fıtriyeyi tanımak, bilgi  ve  teknolojiye yoğunlaşmak.

– Son olarak da  tüm bunlarla uğraşırken kardeşçe olabilmek. Birbirine kardeşçe sahip çıkmak, omuz vermek.

[Veysel Ayhan] 7.4.2017 [TR724]

...

Velayet süreci ve baharın arefesi (5)

A’mâk-ı Hayâl peşinde metafizikî bir kurgu…

Esved, İbrahim, Mültezem, Safa ve Zemzem isimli beş ehl-i hâl derviş Mescid-i Haram’ın uzak bir köşesinde bir cuma gecesi daha bir araya gelmişti. Yıl 2017, ay Şubat’ların en soğuğuydu.

Zemzem: – Bana en garip gelen ise yapılan zulümlere suskunluk. Milyonlarca insana zulmediliyor, işkence yapılıyor, en dindar geçinenler suspus.

İbrahim: -Efendimiz’e (sav) “Cihadın hangisi efdaldir?” diye sorulunca : “Zâlim sultana karşı hakkı söylemektir” diyor. Daha ötesi ise “Hakkı söylemekten sakınan dilsiz şeytandır” hadisi. Hatırlayalım Hz. İbrahim (as) ateşe atılırken tek başınaydı. Tek bir insan çıkıp da bu zulme “Dur!” dememişti. Her şey o kadar benzer ki…

Safa: – Ama bu sessiz kalan kitle müminlerden oluşuyor.

KABEYİ YIKMA YOLU

İbrahim: –  Onlar da tehlike altında. Hayvanlar kimin peşinde olduğundan sorgulamaz ama insan, peşine düştüğünün kim olduğundan sorgulanır. Korkutucu bir hadis daha var. Kime işaret eder bilmem:

“Bir ordu Kâbe’ye saldırmak üzere yola çıkacak; bir çöle geldiklerinde baştan sona bütün ordu yere batacaktır.

Hz. Âişe der ki, Yâ Resûlallah, onların arasında ticaret için yola çıkanlar ve kötü niyetli olmayanlar varken niçin hepsi birden yere batacaktır? diye sordum.

Rasûlullah (sav): – Hepsi birden yere batacak, âhirette yeniden diriltilip niyetlerine göre hesaba çekileceklerdir, buyurdu.”

Esved: – Aa… bu demin Pırlanta’da okuduğunuz ikazda da vardı: “Kâbe yolcusu olduğu halde Kâbe’yi yıkmaya gidenlerle saf tutanlar olabilir.” Zulmü destekleyenler veya sessiz kalanlar en azından Haşre kadar beraberler yani…

Zemzem: – E.. sen eline çakı almamış komşuna ‘terörist’ muamelesi yaparsan, hırsızın biri dedi diye çocuğunu güvenerek teslim ettiğin öğretmene ‘hain’, ‘darbeci’ dersen, zalimlerle saf tutarsan olacağı bu…

AK SAKALLI YAŞLI AMCA

İbrahim: – Ayet de var: “Bir de sakın zulmedenlere meyletmeyin, sempati duymayın. Yoksa size ateş dokunur.”

Mültezem: – Kimsenin garantisi yok.

– Geçen baktım Harem’in uzak bir kenarında birkaç kişi toplanmış zemzem içip, sohbet ediyor. Sakalı bembeyaz bir hacı ile genç bir arkadaş münakaşa ediyor. Sakallı yaşlı amca şunları diyor. “Sizler gavurların ajanısınız, onlara çalışıyorsunuz.” Genç, “Amca biz müslümanız, nereden çıkarıyorsun bunları, delilin var mı diyor.”

Sakallı amca “Gazetelerde yazıyor ya, okumuyor musun?” “Falanı da siz öldürmüşsünüz, filanı da siz öldürmüşsünüz, darbe yapmışsınız…” diye sayıyor. Genç “Amca ben hayatımda sivrisinek bile öldürmedim, darbe falan da yapmadım.” diyor.

LANET OLSUN BUNLARI YAZANLARA VE İNANANLARA

Genç sordu “Terörist diyorsun, onlardan olan bir yakının var mı? Yaşlı “Var, yeğenim” dedi. Genç “Peki onun bir teröristliğini gördün mü? deyince  yaşlı “Hayır o masumdu ama diğerleri var ya diğerleri, onlar kafir.” dedi. Genç “Amca bizim hepimiz aynıyız. Bak hacca geldim. Bak namaz kılıyorum. Niye her okuduğuna inanıyorsun” dedi. Sakallı, durmadı “Sizin okullarınızda fuhuş var. Kız öğrencileri abilerinize ikinci eş yapıyormuşsunuz…” dedi. Genç, “Lanet olsun bunları yazanlara ve sizin gibi inananlara” deyip ayrıldı.

İbrahim: – Bu ak sakallı yaşlı adam evinden camiye, camiden eve giden bir insan. Milyonlarca masum insana atılmış iftiralara inanmış ve her mahfilde gıybet ediyor. Sizce akıbeti nasıl olur?

Esved: – İşte Allah’ın adaleti bu. Farklı mekanlarda farklı sorularla ama mutlak adil bir imtihan. Cami bahçesindekini de imtihan ediyor; Kilise veya Sinagog avlusundakini de. Kimsenin imtiyazı yok. Kimin nerede kazanacağını Allah bilir. Herkes kendi akibetinden korkmalı.

DÜŞMANLARINA MASKARA OLMAK

Safa: – Benim aklım şu eleştiride kaldı. “Zannediyorlar ki tavanlarındaki boya, zeminlerindeki cilâ, masalarındaki ibrişim ve yataklarındaki atlaslarla, beyan ve düşüncelerine ağırlık kazandıracak ve öbür kıyıdakilere sempatik görünecekler! Bilmiyorlar ki bu hâlleri ile düşmanları karşısında, daha çok maskara oluyorlar.”

– Öbür kıyıdakiler ne demek? Bu, neyin eleştirisi?

İbrahim: – Önce bir hadis okuyayım: “Ey Ali, senin elinle bir kişinin hidayete ermesi, yeryüzünde bulunan ve güneşin üzerine doğduğu her şeyden, -başka bir rivayette- vadi dolusu koyun ve develerden daha hayırlıdır.”

– Bu, şu demek. Bir “emri bi’l maruf, nehyi ani’l münker” sevdalısı için terazinin bir yanına bir insanın hidayetini diğer yanına sarayları, dev binaları, plazaları koysanız tereddüt etmeden ilkini tercih eder. Çünkü “güneşin üzerine doğduğu her şey” fanidir, hidayet ve Allah rızası ise bakidir.

TEBLİĞİ ‘ARAÇ’ YAPMAMAK

– Şimdi bir hizmet eri insanlara dini, imanı anlatmayı tâli hale getirmiş;  mekanları, kompleksleri putlaştırmışsa bununla imtihan olur. “tavanlarındaki boya, zeminlerindeki cilâ, masalarındaki ibrişim”i gaye-i hayal haline getirmişse bunlarla imtihan olur.

Ne olur? Elinden alınır. Ben, kan ter içinde çalışan amele ve işçileri, çöp toplayan garibanları ihmal etmişsem hak ve hakikati sürekli sanadid ve ağniyaya anlatıyorsam amelimin tersiyle muamele görürüm. Çünkü tebliğimi amaç değil araç haline getiriyorum, bir şeyler tesis etmeye vesile ediyorum demektir.

Zemzem: – Semerenin ne olduğunu tespitte problem var o zaman.

İbrahim: –  Evet. Dünya bina üstüne bina yapmanın müessese üstüne müessese kurmanın asıl amaç olduğu bir yer değildir. Asli gaye, ila-yı kelimetullah için gayret etmektir. Kutsal olan sadece niyet ve gayrettir. Bu niyetle adım atarsınız, müessese kurarsınız. Ve bitirince de her şeyi ‘Sahibine’ teslim edersiniz. “Bu açıdan da iradî şekilde yapıp etmek, sonra da arkaya dönüp bakmadan çekip gitmektir esas olan. Semeresini ille ben dereceğim.. mükafatını göreceğim.. yapacağım şeyden dolayı alkış toplayacağım.. takdire mazhar olacağım.. yâd-ı cemil olarak anılacağım!.. demeden, hiç o türlü taleplerde bulunmadan vazifeni sırf Allah rızası için yap!..”

BİRİ MALIMI GASBEDERSE

– Sonrası size düşen yaptığınızı unutmak. Yapılanlar yapılmış sahibine teslim edilmiştir. O dilerse yıkar dilerse iade eder. Yapılanlara takılıp kalmak ihlassızlığı ifade eder.

Safa: – Şahsi mülkünü kaybetmek…

İbrahim: – Ben fakirliğime rağmen sebep olduğum her zayii tazmin etmeye çalışırım. Benim yüzümden birinin bardağı kırılsa parasını öderim. Benim yüzünden birinin kolu kırılsa ve hastane sahibi isem her şeyimi onun emrine tahsis ederim. Şimdi bu insanlara saldıranlar onlara Allah rızası için yaptıkları hizmetten dolayı saldırıyorlar. O sebeple el koyuyorlar.  Allah, dilerse dünyada değilse ahirette binlerce katıyla tazmin eder. Gasıplara mallarını kaptıranlar ahirette karşılığının ne olduğunu şimdiden öğrenseler başlarını şükür secdesinden kaldırmazlar.

Safa: – Bir de sevinsinler mi yani?

İbrahim: – Düşün ki malını veya fabrikanı yüz katına sigorta ettirdin. Sonra yandı veya haydutlar el koydu. Ne yaparsın? Ben şahsen sevinirim. Allah’a teslim olmuş, onun yoluna baş koymuş bir insanın canı da malı da sigorta altındadır.

– Bir de Allah hatırı için işkence görmenin, zindanlara düşmenin -teşbihte hata olmasın- tazminini düşün.

Zemzem: – Bir başka takıntı da “E… şimdi ne olacak? Falanlar hakkımızda şunları düşünüyor, filanlar şunu düşünüyor. Dünya âlem şimdi ne diyecek?”

Mültezem: – Bediüzzaman Hazretleri tam bunu diyor: “Amelinizde rıza-yı İlâhî olmalı. Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok.”

KİME İMAN ETTİNİZ

Zemzem: – Bu dönemin en önemli test sorusu bu. Kimin için koştunuz? Kitle psikolojisinin peşine takılıp mı hizmet kervanına katıldınız? Başınızdaki zata mı iman ettiniz? Yoksa Allah’a inandığınız için mi hizmet yolundasınız? Yani sırtınızı nereye dayıyorsunuz? Önemli olan bu soruları aşmak.

İbrahim: – Tevhid-i kıble etmeyen diğer kıblelerle imtihan olur. İmanında zafiyet varsa yıkılır. Önemli olan Allah’a tam bir iman. Tüm şüpheler, tereddütler, fasit dairelerde bocalamalar, ümitsizlik cenderesi bunun eseri. “İnanan insan ümitlidir ve ümidi de inancı nispetindedir.”

Safa: – Hizmetten ümidini kesme de var.

İbrahim: – Allah’a tam inanmak önemli. O dilerse ve hikmeti iktiza ederse “kış”ı bitirir, dilerse kışın içinde bahar halk eder. Kıştan baharı, yazdan kışı çıkarır. “Ölüden diriyi çıkarır, diriden ölüyü”. Yeter ki dilesin. Bizim için önemli olan O’nun hoşnutluğu. Mevkuteler kin ve nefret kusmuş, iftiralar atmış milyonlar da buna inanmış…

– Ne iftiraların, ne de aleyhte düşünen milyonların bir önemi yok. Allah bizimle olduktan sonra Hz. İbrahim gibi ateşe atılsak ateş dokunmaz. Yeter ki üzerlerine bahar bina edilecek insanlar o kıvama gelsin.

Safa: – Bu çekilenlerle o kıvama gelinmedi mi?

İbrahim: – Bilmiyorum. Kur’an da kıvamı hep vurguluyor. “Îmân edenlerin, Allah’ın zikrine ve Hakk’tan inene (Kur’ân’a) karşı kalblerinin (korku ve) yumuşama zamanı hâlâ gelmedi mi?” O zaman geldiyse mesele bitmiştir.

Safa: – Peki, Gayretullah’ın tecelli anı?

HER FİRAVUN’UN BİR SİNEKLİK CANI VARDIR

İbrahim: – Tarihte hiçbir kitle bu kadar külli miktarda kul hakkına girmemiştir, beddua almamıştır. Emsalsiz bir fatura asılı boyunlarında. Vakti geldiğinde…

– Vakti geldiğinde her Firavun’un bir sineklik canı vardır. Allah, kudretiyle bir sinekle bin Firavun’u da yıkabilir. Bir serçe ile binlerce akbabayı yere serebilir. Ama kaderin mantığını çözemeyince “Akbabalar niye hala uçuşuyor, neden leş kargaları tepemizde” deriz. Bunu demek, kadere taş atmaktır. Ve “kadere taş atan başını örse vurur kırar.”

– Rububiyet-i İlahi külliyetle, milyonlarca insanda birden tecelli ediyor. Gayretullah o tecelliyi kesmez. Tehir eder. Bir başka dönemde yapanları o an yerin dibine batıracak seyyiat şimdilik cevapsız kalıyor. Yapanlar azgınlaşıyor ama “esfeli safilin”de derinleşiyor.

Esved: – Kaderi sorgulamak değil de işin sonu nasıl görünüyor?

HİTAMIN HİTAMI

Zemzem: – Gaybı Allah bilir. Zannımca işin sonu yaklaştı. Beş yıl öncesinin iman, dua ve çile birikimini veya enerjisini bugünle karşılaştırırsam hizmet yüze katlanmış diyebilirim. Bina, taş toprak gitsin önemli değil. İnsanın kalitesi ve Allah’a kurbiyeti önemli. Önemli olan keyfiyet. Çekilen çilelerle on binlere velayet yolu açıldı.

İbrahim: – Netice olarak Allah’ın zâlim eliyle kurguladığı bu süreçten sahabinin ardında saf tutacak, tabiinle diz dize oturacak bir kitle çıkıyor. Bunlar karşılıksız olmuyor. Bedelsiz bahar gelmiyor. Eşyanın tabiatı bu. Değiştiremez, değiştiremeyiz.

–  Peygamberlerin en ekmeli, varlık sürecinin nihayetinde geldi. Hatemu’l-Enbiya oldu. Şimdi hitamın, hitam kısmındayız. Beklediğimiz bahar belki de Efendimiz sonrası bugüne kadar gelmiş baharların bütününü ihtiva edecek.

Mültezem: – İzninizle Pırlanta’dan bir paragrafla bu geceyi kapatalım.

İbrahim: – Estagfirullah buyur!

Mültezem: – “Toprağın sızıntıya, tohumun rüşeyme, balığın mercana ve yılanın zehre gebe olduğu bir bahar daha idrâk ediyoruz. Bakalım kimler bahardan yana, kimler de kıştan yana çıkacak? Kimler kelepir kovalayacak, kimler mercan avlamak için en derin noktaları kollayacak?

Kimler bir muhâlif rüzgârla harman gibi savrulan mala mülke mağrur olacak ve kimler hem kendini hem de dünyaları aşarak sonsuzluğa erecek? Kimler dünyanın değiştiriciliği karşısında bal mumu gibi eriyecek ve kimler bu devvâr-u gaddarın dönüşünü değiştirecek…

Haydi, gün ola devran ola!..”

Ayrılmak için yerlerinden kalktıklarında teheccüd ezanı başlamıştı. Bir daha ne zaman görüşeceklerini Allah bilirdi.

[Veysel Ayhan] 8.3.2017 [TR724]