Tutuklu Savcı Pekgüzel’in eşi cezaevi yolunda trafik kazasında vefat etti...

15 Temmuz’dan sonra KHK ile ihraç edilen savcı Mehmet Ali Pekgüzel, eşini kaybetti. Pekgezel’in bir oğlu da kazada ağır yaralandı. Mehmet Ali Pekgüzel, örgüt üyeliği suçlamasıyla 7.5 yıl hapis cezası almış tutukluluğunun devamına karar verilerek Yargıtay sürecini beklemek üzere Ankara Sincan Cezaevi’ne nakledilmişti.

 Denizli’de yaşayan Pekgüzel ailesi, açık ve kapalı görüşler için sürekli olarak Ankara’ya gidip gelirken, Savcı Pekgüzel’in Manisa Cezaevi’ne nakil talebi ise kabul edilmemişti.

İKİ OĞLU ÜNİVERSİTEYİ BIRAKTI

OHAL döneminde mesleğinden ihraç edilen Mehmet Ali Pekgüzel, tutuklanınca ailesi ekonomik olarak zor günler yaşamış ve üniversiteyi okuyan iki oğlu eğitimlerini yarıda bırakmak durumunda kalmışlardı. Ailenin bir de ilkokula giden kızı bulunuyor.

Ev hanımı olan Firdevs Pekgüzel (43) ise bu süreçte evde yaptığı butik pastaları satarak geçimini sürdürmeye çalışıyordu. Bioenerji ve yaşam koçluğu kurslarını tamamlayan Firdevs Pekgüzel’in bu alanda iş bulmaya çalıştığı belirtiliyor.

6 Mayıs 2019 günü eşini Ankara Sincan Cezaevi’nde ziyaret ettikten sonra dönüş yolunda meydana gelen kazada Firdevs Pekgüzel’in olay yerinde hayatını kaybettiği, aracı kullanan 23 yaşındaki büyük oğlunun ise yaralı olarak hastaneye kaldırıldığı öğrenildi.

CEZAEVİ SÜRECİ İŞKENCEYE DÖNÜŞTÜRÜLDÜ

Ergenekon Davası’nda duruşma savcısı olan Mehmet Ali Pekgüzel, bu sebeple tutuklandıktan sonra oldukça kötü şartlara maruz bırakıldı.

Medyaya kelepçeli görüntüleri servis edilen Mehmet Ali Pekgüzel’in kişilik haklarının ihlal edildiği yönündeki talebi reddedildi. Pekgüzel tutukluluk süresi boyunca sürekli farklı cezaevlerine nakledildi. Manisa Cezaevi’nde kalorifersiz bir hücreye konulan Pekgüzel’in tutukluluk sürecinin neredeyse tamamını tek başına hücrede geçirdiği belirtiliyor.

İSTANBUL VALİSİNİ ARAMASI ÖRGÜT ÜYELİĞİNE DELİL SAYILDI

Mehmet Ali Pekgüzel, “örgüt üyeliği” suçlamasıyla yargılandığı davada, 7 yıl 6 ay hapis cezasını çarptırılmıştı. Hüküm 2018 yılı Ağustos ayında açıklanırken, Pekgüzel’in Yargıtay sürecini de tutuklu beklemesi kararlaştırılmıştı.

İddianamede Pekgüzel’in, örgüt üyeliğine delil olarak HTS kayıtlarında Hizmet Hareketi’ye bağlantılı kişilerle görüştüğünün belirtilmiş ve eski İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu ile 12 Haziran-27 Temmuz 2014 tarihlerinde 4 kez görüşmesi ise ikinci delil olarak iddia edilmişti.

Pekgüzel bu görüşmelerin tamamının mesleği konumu gereği olduğunu savunmuş ve delilsiz olarak yargılandığını belirtip beraatini talep etmişti.

ERGENEKON DAVASINDAN YARGILANMASI SÜRÜYOR

Savcı Pekgüzel’in örgüt üyeliği dışında Ergenekon davasından yargılaması ise sürüyor. Pekgüzel bu davadaki yargılamasında; “Ergenekon’un ispatı benim burada olmamdır” derken, duruşmaların çoğuna getirmemiş SEGBİS sistemi üzerinden katılabilmişti.

CEZAEVİ YOLU ÖLÜM YOLU

OHAL döneminde tutukluların ailelerinin bulunduğu illerden farklı illere sevkedilmeleri bir cezalandırma yöntemi olarak kullanılmaya başlandı. Cezaevi görüşünün çok erken başlaması nedeniyle aileler geceyi yolda geçiriyorlar. Bu sebeple özellikle dönüş yolunda yorgunluğun etkisiyle çok sayıda kaza meydana geldi ve çok sayıda aile faciası yaşandı.

[Samanyolu Haber] 7.5.2019

Atilla Yeşilada: YSK kararından sonra yabancı fonlar Türkiye’den sıvışmaya başladı

Ekonomist Atilla Yeşilada, YSK’nın İstanbul seçimlerini iptal etme kararının ardından yabancı fonların Türkiye’den kaçmaya başladığını belirtti. Yeşilada, konunun yabancı basına çok daha sert bir şekilde yansıdığını vurguladı.

YSK kararı sonrası dolar/TL’nin hızla yüzde 3 civarı değer kaybettiğini hatırlatan, bu sabah da hızlı değer kaybının sürdüğünü belirten Yeşilada’nın paraanaliz.com’daki yazısı şöyle:

Uluslararası Bloomberg sitesinde (Bloomberg.com) bu sabah yayınlanan haberin başlığı “İstanbul Seçim Kararı Görünümü Bozdu, Yatırımcılar TL’den Kaçıyor” ibaresi aslında piyasanın, özellikle de yabancı yatırımcıların bakışını yeterince özetliyor. Başlıkta kaçmak için kullanılan “flee” kelimesi İngilizce’de çok daha sert bir ifade: Tüymek, sıvışmak, arkasına bakmadan hızla çekip gitmek gibi anlamlar taşıyor.

Haberde belli başlı yatırım şirketlerinin stratejistlerinden veya trader’larından görüş alınmış. En azından bu haberde bir tek olumlu görüş bildireni yok.

Genel olarak üç kaygı öne sürülmüş:

1) YSK’nın seçim kararı Türkiye’nin demokratik işleyişi ve kurumsal güvenirliği açısından güven telkin etmedi.

2) Piyasa uzun bir seçimsiz dönem için umutlanmıştı. Hükümetin artık ekonomik tedbirlere yöneleceğini düşünüyordu. Şimdi ise temmuza kadar yine seçim ortamı var.

3) Politik belirsizlik Türk ekonomisi ve politikasının zaten mevcut risklerine yeni belirsizlikler ekliyor.

Bu yorumlar hemen bütün piyasa analistlerinin görüşlerinde ortak. Buradan kalkarak hepsi de TL varlıklarını azaltmaktan bahsediyor. TL’yi satmakla devam ediyor.

New York’taki Emso Asset Management’te baş portföy yöneticisi Jens Nystedt, “Benim algım şu ki, yabancılar, buna kısa vadeli para fonları dahil, politik belirsizlik riskinin geri dönmesi sonucu pozisyonlarını azaltıyor” dedi.

Yine New York’taki Seaport Global Holdings’te stratejist Michael Roche, “Erdoğan’ın İstanbul dahil büyük şehirleri kaybetmesi, halkın onun ekonomik politikalarından hoşnutsuz olduğunu göstermişti. Şimdi Erdoğan’ın seçimin yeniden yapılmasını zorlaması ise onun yönetim biçimi hakkında endişeleri daha da artırdı. Piyasa Türkiye’de iç ve dış politik istikrarsızlığın artmasını bekliyor ve bu da sermaye çıkışını getiriyor” ifadelerini kullandı.

Standard Chartered’dan Gofshteyn:

“Biz tam da böyle bir durumdan dolayı TL’de “şhort” pozisyon (açığa satma) fikrindeydik. Bu konumumuzu sürdürüyor ve TL’nin diğer gelişen ülke paralarına göre kötü performans göstereceğini düşünüyoruz.”

New York’taki Alliance Bernstein’dan fon yöneticisi Shamaila Khan da umutsuz konuşuyor:

YSK kararı zaten mevcut (ekonomiye yoğunlaşmayı engellleyen) politik sorunlara fazladan yenilerini ekledi.”

Bloomberght’nin haberine bakılırsa benzer endişeler Türk fon yöneticilerinde de mevcut.

Görüş bildiren HSBC Portföy Yönetimi Stratejisti İbrahim Aksoy, TL’deki değer kaybının devam edebileceğini ifade ederek, “Seçim belirsizliğinin nasıl sonuçlanacağı yabancı yatırımcının da uzun zamandır gündemindeydi. Kur karara ilk tepki olarak 6,15’e kadar yükseldi.

26 Nisan’la biten son 8 haftada 10 milyar dolar carry trade’den çıkış olduğunu hesaplıyoruz. Yani yabancı yatırımcı son gelişmelerle 10 milyar dolar dövize dönüp Türkiye dışına çıkmış. Seçim sonuçları TL açısından negatif algılanacak gibi görünüyor, zaten ilk hareket de onu gösteriyor” değerlendirmesini yaptı.

Aksoy “Önümüzde TL’de temkinli olunması gereken bir dönem var” dedi.

Benzer şekilde görüş bildiren başkaları da var.

Ata Yatırım Direktörü Cem Tözge, piyasada uzun zamandır zaten böyle bir sonucun çıkabileceği fiyatlamasının yapıldığını, önemli boyutta fiyatlamanın yapıldığını söyledi. Tözge, “Endekste büyük ihtimalle 90 bin 500 seviyesine doğru çekilme olabilir. Kurda psikolojik 6 seviyesinin geçilmesiyle kırılganlık arttı, 6.25 seviyesinin üzerine hareket olursa borsada bir miktar daha negatifliğe neden olabilir” diye konuştu.

Tözge, kurda yüksek volatiliteli bir döneme hazırlıklı olmak gerektiğini dile getirdi.

[MedyaBold.com] 7.5.2019

Der Spiegel diktatörlüğün ilanını duyurdu: “Artık Türkiye’de seçimle iktidarın değişmesi mümkün değil”

Ekrem İmamoğlu’nun başkanlığının elinden alınması dünya basınının gündeminde. En sert analiz Alman Der Spiegel’den geldi.

Ekrem İmamoğlu’nun kazandığı İstanbul seçimlerinin iptali kararı dünya basınında da geniş yer buldu. Washington Post, BBC, Newyork Times ve Guardian gibi saygın gazeteler, gelişmeyi flaş haber olarak duyururken en sert manşet Alman Der Spiegel’den geldi.

Spiegel’de Maximilian Popp imzasoyla yayımlanan haberde, “Erdoğan demokrasiyi kaldırdı. Artık Türkiye’de demokratik yoldan iktidarın değişmesi mümkün değil” ifadesine yer verildi.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, seçimleri kazandığı sürece dile getirdiği “Türk seçim sistemi, dünyanın en iyilerinden, şeffaf, güvenilir ve demokratik olanı” söylemine gönderme yapılan haberde, ta ki birkaç hafta öncesine kadar. Erdoğan, önce anketlerde yaygın manipülasyon yapıldığını ileri sürdü. Ardından da seçimlerde “organize suç” işlendiği iddiasını öne sürdü. Bu kez, Erdoğan rejimi bir adım daha ileri gidiyor: Pazartesi akşamı YSK, İstanbul’daki seçimlerin AKP’nin talebi üzerine iptal edilip tekrarlanacağını açıkladı. Bu bir dönüm noktasıdır” deniyor.

Der Spiegel, YSK’nin hükümetin kontrolü altında olduğu görüşüne yer veriyor ve ekliyor:

“AKP’nin çıkarlarına kısa vadede hizmet edebilecek bir karar aldı, ancak ülkeyi ağır şekilde yaraladı.”

“Erdoğan’ın, Türkiye’de yargıya boyun eğdirdiği ve medyayı hizaya getirdiği” yorumunun yer aldığı haberde, “Yarı özgür seçimler, Türk demokrasisinden kalan son kalıntıydı. Artık değil. Erdoğan, yerel seçimlerdeki sonuçlardan hoşlanmadığı için diktatörlüğüne yönelik son adımı attı” ifadesi kullanılıyor.

“Türkiye yakın tarihinin en büyük krizlerinden biriyle karşı karşıya” diyen Der Spiegel, ekonomide son aylarda zaten çok acı çekildiğini ve bu durumun daha da devam etmesinin beklendiğine dikkat çekiyor.

ERDOĞAN’IN TEKRAR KAYBETMEYE İZİN VERECEĞİNİ HAYAL ETMEK ZOR
Türk lirasının pazartesi günü sert bir şekilde düşüşünün hatırlatıldığı haberde, muhalefetin yıllarca hükümet tarafından baskı altına alındığı belirtiliyor ve son kararla devlete ve kurumlarına olan inançlarının ortadan kaldırılmış olabileceği görüşüne yer veriliyor.

Der Spiegel’e göre YSK, iktidar değişikliğinin artık Türkiye’de seçimlerle mümkün olmayacağı mesajını verdi.

Spiegel, son olarak, “AKP seçimleri tekrar kaybederse, Erdoğan iki kat utanacaktır. Buna izin vereceğini hayal etmek zor” yorumunu yapıyor.

[MedyaBold.com] 7.5.2019

Ru'yet-i Hilal (Hilalin Görülmesi) Meselesi - 4 [Dr. Ahmet Yılmaz]

Pratik uygulamaya bakıldığında, dönemsel ibadet mevsimlerinin başlangıç ve bitişlerinin tespitinde hilalin ölçü kabul edilmiş olduğu görülüyor. Başta oruç ayı olan Ramazan olmak üzere kamerî ayların ve hac mevsiminin tespiti hilalin tespitine bağlanmıştır (bkz. Bakara (2), 189).

Aslında muamelat sahasındaki pek çok konu kamerî ayın tespiti ile ilişkilendirilmiştir. Mendûb kabul edilen eyyâm-ı biyz, aşure ve Şevval oruçlarını tutmak, zekâta veya kurbana elverişliliklerine karar verebilmek için hayvanların yaşlarını tayin etmek, alâmetleri tam anlaşılamayan durumlarda bulûğu tespit etmek, îlâ ve keffârette süreyi belirlemek, iddette şer‘î süreyi beklemek gibi birçok fıkhî mesele buna örnek gösterilebilir.

Şer‘î çerçevede hilalin görülmesiyle kamerî ay başlamış kabul edilmektedir. Ancak kozmik bir realite olarak hilal yeryüzünün tamamında aynı anda görülmemektedir. Acaba fıkhî anlamda hilalin ihtilâf-ı metâli‘ine itibar edilecek midir? Bu konuda müçtehitler arasında belli bir uzlaşmanın sağlanamadığı görülmektedir ki buna daha önceki yazılarda vurgu yapılmıştı. Kabaca bir tasnifle Hanefî, Mâlikî ve Hanbelî fakihlerinin çoğunluğu ile bazı Şâfiî fakihlerine göre ihtilâf-ı metâlia itibar edilmeyeceğini söylemek mümkündür. Konuyla ilgilenenler bu konudaki değerlendirmeler için Düreynî’nin Buhûs Mukârene’sine, merhum Saîd Ramazan el-Bûtî’nin Muhâdarât fi’l-fıkhi’l-mukâren isimli çalışmasına ve benim de daha önce tercümesini gerçekleştirdiğim Mustafa Kemal et-Terzî’nin Mecelletü mecma’i’l-fıkhi’l-İslâmî’de yayımlanan “Nazarât İslâmiyye fî tevhîdi’ş-şühûri’l-kameriyye” isimli makalesine bakabilirler.

Sonuç olarak, ihtilâf-ı metâli‘e itibar edilmediği zaman yerkürenin bir noktasında ru’yetin hakikaten veya hükmen gerçekleşmiş olması bütün diğer Müslümanları bağlayacak ve oruç hükümleri –hilali bizzat görmeseler bile- onları da kapsayacaktır.

İhtilâf-ı metâli‘ doğurduğu sonuçlar bakımından muteber kabul edildiği takdirde ise durum tamamen değişecektir. Bir yerde ru’yetin gerçekleşmiş olması, hüküm bakımından ru’yetin henüz tahakkuk etmediği başka bir beldedeki Müslümanları etkilemeyecektir. Birbirlerine ister yakın ister uzak olsunlar, her ülke Müslümanları kendi matla‘larında hilalin tulû etmesini dikkate alacaklardır. Bu görüşün fiilî neticesi; -coğrafi olarak veya matla‘ bakımından birbirlerine yakın olsunlar uzak olsunlar fark etmez- beldeler arasında kameri ayların başlangıç günlerinin tespiti noktasında gün farklarının oluşmasıdır.

Bilişim ve iletişim imkânlarının son derece geliştiği günümüz dünyasında, Müslümanların hâlâ farklı günlerde bayram yapmaları temelde “ihtilâf-ı metâli‘e itibar olunacağı” görüşüne dayanmaktadır. Zira ihtilâf-ı metâli‘e itibar idilmesinin bir sonucu olarak bazı Müslümanlar; kendi vatanındakiler bayram yaparlarken Arafat’ta vakfeye durabilmekte veya tam tersi ülkelerindekiler bayram yaparlarken arefe gününü idrak edilebilmektedirler. Müslümanların oluşturduğu ve İslam’ın vahdet anlayışıyla uyuşmayan bu tablo sonuç itibariyle ihtilâf-ı metâli‘ tartışmaları ile doğrudan ilgilidir.

İslam hukukçuları tabii olarak birçok fıkhî meselede olduğu gibi ihtilâf-ı metâli‘ tartışmalarında da görüşlerini temellendirirken, bu alandaki bazı hadîs-i şerîflerden istidlalde bulunmuşlardır. Bu bağlamda en çok gündeme gelen hadislerden birisi de bu yazı dizisinde “Küreyb hadisi” olarak anılacak olan rivâyettir.

Denilebilir ki ihtilâf-ı metâli‘in, öteden beri doğurduğu fıkhî sonuçlar bakımından mezhepler arasında ve hatta belli bir mezhep içinde tartışmalara konu oluyor olmasının en önemli sebeplerinden birisi Küreyb hadisidir. Zira bu rivâyeti dikkate alan birçok müçtehit ihtilâf-ı metâli‘e fıkhî bakımdan mutlak olarak itibar edilmesi gerektiğini söylemişlerdir. Hanefîlerden ihtilâf-ı metâli‘e belli şartlar dâhilinde itibar edilebileceğini söyleyenler de bu rivâyeti delil olarak göstermeleri sebebiyle onlarla ortak paydada buluşmaktadırlar.

Küreyb hadisinin yer aldığı en eski tarihli kaynak, aynı zamanda Müslim’in senedinde de râvi olarak bulunan İsmâîl b. Ca‘fer el-Ensârî el-Medenî’nin (ö. 180/796) Hadîsü Ali b. Hucr es-Sa‘dî ‘an İsmâîl b. Ca‘fer el-Medenî ismini taşıyan hadis cüzüdür (bkz. İsmâîl b. Ca‘fer, Hadîsü Alî b. Hucr es-Sa‘dî an İsmâîl b. Ca‘fer el-Medenî,  h. no: 319).

Hadisin yer aldığı en önemli kaynak ise Sahîhu Müslim’dir (bkz. Müslim, “Sıyâm”, 28, 1087). Bu makalede de değerlendirmeye esas kabul edilen Müslim’deki rivâyet şu şekildedir:

Küreyb’den yapılan rivâyete göre, Ümmü’l-Fazl bint el-Hâris onu Şam’a Muaviye’ye göndermişti. Küreyb diyor ki: “Şam’a vardım ve Ümmü’l-Fazl’ın ihtiyaçlarını temin ettim; derken ben henüz Şam’dayken Ramazan ayı girdi, ben de hilali Perşembe gecesi gördüm. Sonra ben Ramazan ayının sonunda Medine’ye döndüm. Abdullah b. Abbâs ora hakkında birtakım şeyler sordu. Sonra hilalden bahsetti ve: “(Şam’da) hilali hangi gün gördünüz?” diye sordu. Ben de: “Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece gördük” diye cevap verdim. O bana: “Sen de hilali görebildin mi” dedi. Ben: “Evet, ben gördüm, birçok kimseler ve Muâviye de hilali gördüler ve oruç tuttular” dedim. Bunun üzerine (İbn Abbâs) şöyle dedi: “Ama biz hilali Cuma’yı Cumartesi’ye bağlayan gece gördük ve ona göre oruç tuttuk; ya otuzu güne tamamlayacağız, ya da tekrar hilali görmüş olacağız.” Ben ona: “İyi ama Muâviye’nin hilali görmüş ve oruç tutmuş olmasıyla iktifa etmeyecek misin?” diye sorduğumda, şu cevabı verdi: “Hayır, Allah Resûlü bize böyle emretti” (Hadisin yer aldığı diğer bazı önemli kaynaklar için bkz. Ebû Dâvûd, “Savm”, 9; Tirmizi, “Savm”, 9, Nesâî, “Sıyâm”, 7; Dârekutnî, “Sıyâm”, 2; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, V, 10).

Bu kadar önemli kaynakta bulunan ve aslında önemli tartışmaların odağında yer alan Küreyb hadisinin sened ve metin açısından değerlendirilmesi önem arz etmektedir.

Rivâyette anlatılan hâdisenin kahramanı ve hadisin râvisi Küreyb’in (ö. 98/716-7) ismi tam olarak Ebû Rişdîn Küreyb b. Ebû Müslim el-Kuraşî el-Hâşimî olup İbn Abbâs’ın kölesidir. İbn Abbâs (ö. 68/687-88), Muâviye (ö. 60/680), Meymûne (ö. 51/671) ve Ümmü Seleme’den (ö. 62/681) hadis rivâyetinde bulunmuş; kendisinden de Muhammed b. Ebû Harmele, iki oğlu Muhammed ve Rişdîn, ez-Zührî, Mekhûl gibi râviler hadis aktarmışlardır. Küreyb, cerh ve tadil açısından sika kabul edilmiştir.

Küreyb’ten rivâyette bulunan Muhammed’in ismi tam olarak Ebû Abdullah Muhammed b. Ebû Harmele el-Medenî (ö. ?) olup, tâbiûndandır. Sahabeden Huveytıb b. Abdil‘uzzâ’nın  (ö. 54/674 [?]) torunu Abdurrahman b. Ebû Süfyân’ın kölesidir. Hz. Peygamber’in eşi Ümmü Habîbe’nin (ö. 44/664) kız kardeşi Ümeyme’nin torununun kölesidir. Bir başka deyişle Huveytib, Hz. Peygamberin eşi Ümmü Habîbe bint Ebû Süfyân’ın (ö. 44/664) kız kardeşi olan Ümeyme’nin kocasıdır. Küreyb’in de Hz. Peygamber’in amcazâdesinin kölesi olduğu hesaba katılacak olursa, Hz. Peygamber’in hısım akraba muhitinde yaşayan iki köleden birinin diğerinden rivâyette bulunduğu anlaşılmaktadır. Muhammed b. Ebû Harmele, tâbiûndan olup İbn Hibbân (ö. 354/965 tarafından sika raviler arasında tadat edilmiştir. Nesâî (ö. 303/915) de kendisini sika saymış, İbn Mâce (ö. 273/887) dışındaki Kütüb-i Sitte müellifleri Muhammed b. Ebû Harmele’den rivâyette bulunmuşlardır.

Sened zincirinde yer alan Ebû İshâk (Ebû İbrâhîm) İsmâîl b. Ca‘fer b. Ebû Kesîr el-Ensârî el-Medenî (ö. 180/796) de devrinin muhaddislerinden ve kıraat âlimlerinden olup aynı şekilde mevâlîdendir. Ensardan Züreykoğulları’nın mevlâsı olduğu için Zürekî nisbesiyle de anılmıştır. Yahyâ b. Maîn (ö. 233/848), Ebû Zür‘a (ö. 264/878), Nesâî ve Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855) gibi hadis münekkitlerince sika kabul edilmiştir.

Hadisin Müslim’deki senedine bakıldığında; Müslim’in söz konusu hadisi aynı anda dört râviden aldığı görülmektedir. Bunlar Yahyâ b. Yahyâ (ö. 226/840), Yahyâ b. Eyyûb ve Kuteybe ve İbn Hucr’dur. Yahyâ b. Yahyâ, hadisi Müslim’e “ahberanâ” lafzı ile naklederken, diğer üç râvi “haddesenâ” sîgasını kullanmışlardır. Bu dört râviye gelinceye kadar ise hadisin isnâdı; Küreyb --> Muhammed (İbn Ebû Harmele --> İsmâîl (İbn Ca‘fer) şeklindedir.

İsmail b. Ca‘fer’den rivâyette bulunan dört râviden biri olan Yahya b. Yahya, Mâlikî mezhebinin Endülüs’te yayılmasını sağlayan ve el-Muvatta’ râvisi olan fakih Ebû Muhammed Yahya b. Yahyâ el-Leysî (ö. 234/849) değil, Horasanlı hadis hâfızı Ebû Zekeriyyâ Yahyâ b. Yahyâ et-Temîmî el-Minkarî en-Nîsâbûrî’dir (ö. 226/840). Hakkında Ahmed b. Hanbel’in “sikadır, sikadan da ötesidir” dediği Yahya b. Yahya el-Minkârî’yi; Ebû Dâvûd (ö. 275/889) ve Nesâî gibi münekkitler sika kabul etmişler, İbn Hibban da es-Sikât’ında zikretmiştir.

Ebû Zekeriyyâ Yahya b. Eyyûb el-Mekâbirî (ö. 234/848) de Müslim’in dışında Ahmed b. Hanbel, Ebû Dâvûd ve Ebû Ya‘lâ (ö. 307/919) gibi muhaddislerin kendisinden rivâyette bulundukları bir muhaddistir. İbn Hibbân onun ismini sika râviler arasıda zikretmiş, hakeza Zehebî ve İbn Hacer gibi münekkitler kendisini sika kabul etmişlerdir.

Müslim’in senedinde Kuteybe olarak geçen Ebû Recâ’ Kuteybe b. Saîd es-Sekafî (ö. 240/855) de İbn Mâce dışındaki Kütüb-i Sitte müelliflerinin, Ahmed b. Hanbel’in ve daha birçok hatırı sayılır muhaddisin kendisinden rivâyette bulundukları bir muhaddistir. Kuteybe b. Saîd’i; Yahya b. Maîn, Ahmed b. Hanbel, Ebû Hâtim, Nesâî ve İbn Hacer gibi hadis münekkitleri sika kabul etmişlerdir.
İsmail b. Ca‘fer’in dördüncü râvisi ise Ebü’l-Hasen Alî b. Hucr es-Sa‘dî el-Mervezî (ö. 244/858-59) olup devrinde Horasan’ın üç büyük hadis imamından birisi olarak tanımlanmıştır. Müslim’den başka başta Buhârî, Tirmizî ve Nesâî olmak üzere birçok muhaddis kendisinden rivâyette bulunmuştur. Nesâî onun “sika, me’mûn ve hâfız” olduğunu söylemiştir. İbn Hacer de onun hakkında “sika, hâfız” kanaatini izhar etmiştir.

Sonuç olarak, Müslim’deki hadisin senedinde yer alan râvilerin tamamının cerh ve ta‘dîl bakımından güvenilir oldukları ortaya çıkmaktadır. Haklarında yapılan itibar değerlendirmesini tabloyla ifade etmek gerekirse sonuç şöyle olmaktadır:


Buna göre Müslim’de muttasıl bir sened ile sevk olunan hadisin isnâdının sahih olduğunu söylemek rahatlıkla mümkündür.

Hadisin el-Müsned’de yer alan senedi de hemen hemen aynıdır: Küreyb --> Muhammed (İbn Ebû Harmele --> İsmâîl (İbn Ca‘fer) -->  Süleyman b. Dâvûd el-Hâşimî. Dikkat edilecek olursa el-Müsned’de sadece Ahmed b. Hanbel’in kensisinden rivâyette bulunduğu, hadisin mübtedâsı durumunda olan hocası değişmiştir. Nitekim Süleyman b. Dâvûd (ö. 219/834) da Kütüb-i Sitte müellifleri tarafından kendisinden rivâyette bulunulmuş olan sika bir râvidir. el-İclî (ö. 261/875), İbn Sa‘d (ö. 230/845), Ya‘kûb b. Şeybe (ö. 262/875), Ebû Hâtim er-Râzî (ö. 277/890), Nesâî, Dârekutnî (ö. 385/995) ve Ebû Bekr el-Hatîb el-Bağdâdî (ö. 463/1071) gibi hadis münekkitlerinin sika kabul ettikleri bu zât hakkında İmâm Şâfiî’nin (ö. 204/820) “İki kişiden daha akıllısını görmedim; Ahmed b. Hanbel ve Süleyman b. Dâvûd el-Hâşimî” dediği nakledilmektedir. Buna göre hadisin el-Müsned’deki senedinde bulunan râvilerin itibar tablosu şu şekilde olmaktadır:


Ebû Dûvûd’un Sünen’inde de benzer bir durum söz konusudur: Küreyb -->  Muhammed b. Ebû Harmele -->  İsmâîl b. Ca‘fer --> Mûsâ b. İsmâîl. Dikkat edilecek olursa diğer tariklerde olduğu gibi İsmâîl b. Ca‘fer’e kadar sened aynı isimlerden oluşmaktadır. Sadece bu tarîkte de Süleyman b. Dâvûd el-Hâşimî’nin yerini yine sika bir râvi olan Mûsâ b. İsmâîl almış durumdadır. Bu durumda şöyle bir tablo ortaya çıkmaktadır:


Tirmizî de Küreyb -->  Muhammed b. Ebû Harmele -->  İsmâîl b. Ca‘fer -->  Ali b. Hucr kanalıyla zikrettiği hadis için hasen-sahîh-ğarîb hükmünü vermiştir.

İsmâîl b. Ca‘fer’in hadis cüzünde, kendisiyle Küreyb arasında sadece Muhammed b. Ebû Harmele’nin bulunduğunu vurgulamak gerekir. Sonuç olarak Küreyb hadisinin, kaynaklarda muhtelif İsmâîl b. Ca‘fer tarikleri olarak yer aldığını, Müslim dâhil yukarıda zikri geçen bütün tarîklerin İsmâîl b. Ca‘fer’e dayandıklarını söylemek mümkündür. Bu tariklerin tamamının isnâdları cerh ve ta‘dîl açısından sahîhtir.

Hadisin metnine göre; Hz. Abbâs’ın hanımı Ümmü’l-Fazl, oğlu Abdullah b. Abbâs’ın kölesi olan Küreyb’i, Muâviye ile görüşmesi ve bir takım işlerini halletmesi için Şam’a göndermiştir. Şam’a varan ve Ümmü’l-Fazl’ın işlerini gören Küreyb, daha Şam’dayken ru’yet-i hilal vuku bulmuştur. Ramazan ayını büyük ölçüde Şam’da geçiren ve Şamlılarla birlikte oruç tutan Küreyb, Ramazan ayının son günlerinde Medine’ye dönmüştür. Medine’ye döndüğünde İbn Abbâs ile aralarında bir görüşmenin gerçekleştiği anlaşılmaktadır. İbn Abbâs’ın bir aya yakın süre Şam’da kalan bir kölesine Şam hakkında bir takım sorular sorduğu anlaşılmaktadır ki bu tabii bir durumdur. İbn Abbâs gibi tefsir ve fıkıh ilimlerinde otorite kabul edilen ve çok hadis rivayet edenler arasında yer alan âlim bir sahâbînin, sözü hilale getirmesi ve Küreyb’e Şam’daki uygulama hakkında sorular sormuş olması da gayet normaldir. İbn Abbâs’ın Küreyb’e ru’yet bağlamında sorular yönelttiği ve aralarında bir muhaverenin gerçekleştiği görülmektedir. Aslında bu muhaverede her soru bir önceki cevabı sorgular niteliktedir. İbn Abbâs’ın: “Şam’da hilali hangi gün gördünüz?” sorusuna, Küreyb: “Perşembeyi cumaya bağlayan gece gördük” yanıtını vermiştir. Devamında İbn Abbâs’ın sarfettiği: “Sen de hilali görebildin mi?” sorusu, onun az önce aldığı cevap karşısında bir şaşkınlık yaşadığını ve teyit arayışında olduğunu göstermektedir. “Evet, ben gördüm, birçok kimseler ve Muâviye de gördüler ve oruç tuttular” cevabını veren Küreyb’in, verdiği haberi teyit ettiği anlaşılmaktadır. İbn Abbâs’ın: “Ama biz hilali cumayı cumartesiye bağlayan gece gördük ve ona göre oruç tuttuk; ya otuzu güne tamamlayacağız, ya da tekrar hilali görmüş olacağız” ifadesi yaşadığı bu şaşkınlığın gerekçesini ortaya koyar gibidir. Bu defa şaşkınlık yaşama sırası az önce Şamlıların tatbikatını haber veren Küreyb’tedir. İbn Abbâs’a sorar: “İyi ama Muâviye’nin hilali görmüş ve oruç tutmuş olmasıyla iktifa etmeyecek misin?” Küreyb bu sözleriyle o dönemde Şam’da valilik yapmakta olan Muâviye gibi önemli bir şahsiyetin uygulamasına işaret etmektedir. İbn Abbâs’ın: “Hayır, Allah Resûlü bize böyle emretti” cevabı onun Muâviye’nin ve Şamlılar’ın uygulamasıyla ve Küreyb’in bunu haber vermesiyle amel etmediğini ortaya koymaktadır.

Küreyb hadisi metin bakımından ele alındığında, metinde verilen bilgilerden hareketle ihtilâf-ı metâli‘ bağlamında, akla -aslında bu yazı dizisinin de gerekçesini oluşturan- bazı sorular gelmektedir. Acaba Küreyb hadisin metni ihtilâf-ı metâli‘e itibar olunacağına delil olabilir mi? Hadisin ihtiva ettiği bilgilerden hareketle bir zaman tahdidi yapmak mümkün müdür? Medine-Şam özelinde ru’yet-i hilalin muhtemel tarihlerinin astronomik tahlili yapılabilir mi?

Küreyb hadisi bağlamında bu ve benzeri soruların cevabını aramaya devam edelim inşallah..

[Dr. Ahmet Yılmaz] 7.5.2019 [Samanyolu Haber]

Ramazan ve Yad-ı Cemil Olmak [Mevlüt Karakaplan]

Ramazan ayı üzerine yazmak çoğu zaman nostalji yapmaktır şimdilerde. Ama Ramazan'ı kendi ufkunda yaşamak, hepsinden önemlisi. Çünkü bu ay her şeyden önce bir ibadet ayı; Kur'an ayı, namaz ayı, zekât ayı, oruç ayı… Bu sebeple Allah'a yaklaşmanın en ideal zamanıdır Ramazan. Kurbiyetin, kulluğun ve aynı zamanda safları sıklaştırıp uhuvveti muhkemleştirmenin zamanı.

Dolayısı ile Ramazanı kendi gayesine uygun ve kendi ufkuna yaraşır şekilde yaşamaktır ideal olan. Fakat bazen de ''marifet iltifata tabiidir'' nevinden bazı araçlara ihtiyaç duyulabiliyor. Bu noktada nostaljiler bazen birer hüsn-ü misal bazen de aşk ve şevke vesile motivasyon unsuru olabiliyorlar.

Biz, nesil olarak Ramazan'ı televizyonlardan hep ''yaz neslinden'' duyduk. Bu kuşak için oruç ayı her şeyden önce yaz demekti. Yazın o sıcak ve ferah akşamlarında herkes birbirlerine iftara gider, daha sonra köy ve şehir meydanlarında gerçekleşen Ramazan programları ve panayırları ile bir cümbüş meydana gelirdi.  Çocuklar için ise daha çok iftar sonrası eğlence ve etkinlikler anlamına gelen Ramazan, büyükler için de iftar, davet ve ziyaretleri ile teravih ve sahurlar demekti. Evet, o dönemin çocukluk bilinçaltının tasvir ve tezahürleri ile medyadan bize sunulan Ramazan portreleri özetle böyleydi.

Fakat bizim nesil Ramazan’la daha farklı şekilde tanışmıştı. Müslüman toplumların büyük çoğunluğu köken olarak köylüdür ve çoğumuz itibariyle de öyleyiz. Şehirden ziyade köyde geçmiştir çocukluğumuz ve çocukluk anılarımızın çoğu köydür, köylüdür. Mesela ilk ciddi hatırladıklarım beş-altı yaşlarına tekabül eden Ramazanlardır. Kış mevsiminin en şiddetli dönemleriydi bu zamanlar. Fakat kışın donduruculuğunu sıcacık ediverirdi Ramazan. Doğunun uzun süre bitmeyen kış ayları, yerden metrelerce yükseklikte ve aylarca yerde kalan karları arasında Ramazan farklı bir iklim oluştururdu. Kışın zemheri soğuğu, ''on bir ayın Sultanı'nın ılıman iklimi ile akşamları yer değiştirdi. Çoğu zaman elektrik yok, evlerde çeşme yok, yol yok, su yok… Ama aile bireyleri ile ve sevdiklerimizle bir arada olduğumuzdan olsa gerek, dünyanın en güvenilir ve imkânı en bol yeri, dolayısıyla da yaşanmaya en değer yeri gibi gelirdi bize köyümüz.

Kardan dolayı yolu kesik olan köyümüzde çoğu zaman elektrikler de kesik olduğundan, kolayca akşam ezanını duyabilmek pek mümkün olmazdı. Günün en heyecanlı demi olan iftar saatlerinde iftar müjdesini büyüklere ulaştırmak, biz çocukların en zevkli eğlencesiydi. Bunu daha da eğlenceli hale getirmenin yollarını bulmuştuk kendimizce; zaten fazlaca yüksek olan karları yığın haline getirerek içini boşaltıp küçük mağaralar/evcikler yapıyorduk. Bu mağaramızın duvarından açtığımız küçük delikten (bizce evimizin penceresiydi o) ezanı duymaya çalışmak en ciddi işimiz, bu haberi evde iftarı bekleyen büyüklere ulaştırma yarışı ise en eğlenceli oyunumuzdu.

Akşama kadar soğuktan dolayı sıkıcı geçen kış günleri, iftarın yaklaşmasıyla büyük canlılık kazanırdı. Evcek rahmetli babamın karları yara yara eve gelişini dört gözle beklerdik. Bu geliş bazen hayvanların bakımını bitirdikten sonraki bir geliş, bazen de köyün tek arabası olan o eski minibüsle ilçeden dönüşü şeklinde olurdu. Tabii ki ilçeden dönüşü bizim için daha heyecan vericiydi. Çünkü alışveriş yapmış olarak dönerdi ve bu, payımıza düşen bir şeylerin olma ihtimali demekti. Ayrıca elinde hep Ramazan pideleri ile dönerdi.

Bu leziz pidelerin iftara bir-iki saat kala köyü saran o kokusunu sanırım ömrüm boyunca unutamayacağım ve o kokuyu asla bulamayacağım da. Havanın iyice sertleşmeye başladığı akşam üzerlerinde köyün bütün evlerinin bacalarında yanan sobaların dumanı tüter ve bu dumana da iftar için hazırlanan yemeklerin enfes kokusu eşlik ederdi. Hele buna ilçeden inen babaların getirdiği pide kokuları da eklendi mi, bu manzara şimdilerden bakınca tam da cennetin tasviri idi benim için. Ve sonra ezanı beklemek için sokaklara doluşan çocukların cıvıltısı adeta uykuya dalmış olan köyün dirildiği izlenimini oluştururdu.

Evlerin içinde de ortam bir başkaydı.  Bir taraftan sobanın üzerinde pişen iftar yemeklerinin kokuları, bir yandan kurulan sofra ve kış sebzelerinin kokusu, diğer taraftan da kışı sarıl sıcak bir ortama çeviren sobanın sıcaklığı.  Ve aynı zamanda yine sobanın üzerinde kaynayan ve buharı buram buram tüten çayın kokusu… Evde çeşme olmadığından ablamın Rahmetli babamın eline abdest alması için ibrikle su döküşünü hatırlıyorum. Zar zor duyabileceğimiz bir sesle yayılan ''Allahuekber'' nidası sokaktaki cümbüşün bitiş işaretiydi. Sonrasında ise hayal meyal babamın karları yara yara teravihten dönüşü geliyor gözlerimin önüne. Ve uykulu gözlerle ama heyecanla kalkmayı beklediğimiz, içeriği değişse bile bunca yıldır bana göre kokusu değişmeyen sahurun kokusu…

Şimdi hepsi birer Yâd-ı Cemil olup gittiler.

Zor zamanlardan geçiyoruz. Bazılarımız her öğün yemeğini tedirgin yerken bazılarımız da köşe bucak saklanmak zorunda. Bazılarımız dört duvar arasında, bazılarımız ise gurbette; çocukluğunun geçtiği yerlerden çok uzaklarda. Bazılarımız maişet derdiyle kıvranırken bazılarımız da hastalıkların pençesinde…  Ama Ramazan zor-kolay ayırmadan her sene ziyareti ihmal etmiyor. Şimdi arkamıza dönüp de baktığımızda çocukluk anılarımızın en tatlı günlerinin önemli dilimini Ramazan anıları oluşturuyor. Belli ki, kendinden öncekileri hayırla yâd eden büyüklerimiz için de bu böyleymiş. Büyükleri onlara o günleri bıraktılar,  onlar da ufkumuzda ve efkârımızda ''hoş bir sada'' bırakan anlattığımız günleri bize hediye ettiler. Ve biz de çocukluğumuzdaki karın soğukluğuna rağmen, Ramazan’ı bize sıcacık ediveren büyüklerimizi hayırla yâd ediyoruz:  Rahmetli babam, rahmetli komşularımız, Rahmetlik ninelerimiz-dedelerimiz ve o güzel anılar…

Mübarek ay yine de geldi ve kendine has iklim ve atmosferiyle o her yerde artık; Asya'da, Amerika'da, Avrupa'da, gurbette, memlekette… Onu her şartta yaşayıp yaşatabilirsek ancak anlayabilir ve anlamlandırabiliriz. Evet, belki çoğumuz gurbette, uzak diyarlarda yalnız başınayız, fakat Ramazan geldi işte. O uzakları yakınlaştıracak, bizi de kurbiyetle O'na yaklaştıracak. yüzünü çevirmiş gözümüzün içine bakan, ağzımızdan çıkacak iki çift söz bekleyen ve bu vesile ile hayatını anlamlandırmaya çalışan çocuklarımız var, ailemiz var, dostlarımız var.  Bizden evvelkilerin anılarıyla beraber yâd-ı cemil oldukları gibi, bize düşen de, Ramazan’la birlikte yâd-ı cemil olmaktır şimdi; bugünleri geleceğin dünyasına taşıyacak olan çocuklarda ''hoş bir sada'' bırakmak zamanıdır; kurbiyet uçağı ile uzakları yakınlaştırmak ve Allah’a yaklaşmak zamanıdır şimdi.
 Ve Ramazan ufkunda yaşamak zamanıdır şimdi…

[Mevlüt Karakaplan] 7.5.2019 [Samanyolu Haber]

Ferşi Arşa Bağlayan Besmele [Abdullah Aymaz]

Üstad  Bediüzzaman Hazretleri  Besmele’nin bütün kâinattaki tecellileri hakkında şöyle bir tesbitte bulunuyor:

“Bismillahirrahmanirrahim’in bir cilvesini şöyle gördüm ki: Kâinat sîmâsında, arz sîmasında  ve insan sîmasında birbiri içinde birbirinin nümunesini gösteren üç  Rubûbiyet sikkesi (basılan paralar üzerindeki damga ve mühür) var.

“Biri: Kâinatın heyet-i mecmuasındaki (genel görüşünde) karşılıklı yardımlaşma, dayanışma, kucaklaşma ve cevaplaşıp birbirinin imdadına koşmadan tezâhür eden Ulûhiyetin büyük sikkesidir ki, Bismillah’daki ‘Allah’ lâfzı ona bakıyor. (Yani Celâl ve azametle bütün kainata tecelli ediyor.)

“İkincisi: Küre-i arz sîmasında nebâtat ve hayvanatın tedbir, terbiye ve idaresindeki birbirine benzerlik, tenâsüb, intizam, insicam (âhenk), lütuf ve merhametten tezâhür eden Rahmaniyetin büyük sikkesidir ki, Bismillahirrahmanirrahim’deki Rahman lâfzı ona bakıyor. (Yani merhamet-i İlahî ile arzda tecelli ediyor.)

“(Üçüncüsü) Sonra, insanın her türlü duygu ve kabiliyetleri içinde toplayan mahiyetinin simâsındaki letâif-i re’fet (Cenab-ı Hakkın lâtif ve ince lütuflarından tecelli eden merhametinden),  dekâik-i şefkat ve İlahî merhametinin şualarından tezâhür eden Yüce Rahîmiyetinin sikkesidir ki, Bismillahirrahmanirrahim’deki Rahîm lâfzı ona bakıyor. (Yani ahsen-i takvim üzere yaratılan insana mahsus, lâtifeler, ince duygular ve harika kabiliyetler Rahim isminin tecellisidir.)

(Dikkat edilirse Allah ismi, Kainata; Rahman ismi arza; Rahîm ismi de insana bakıyor. Bu sıralamayı başka âyetlerde de görmekteyiz.  Mesela; “Allah’ın âyetlerindendir yani varlığının ve kudretinin delillerindendir: Gökleri ve Arzı yaratması; siz insanların lisanlarınızın ve renklerinizin farklı olması.)

Rum Suresinin bu 22. âyetine dikkat edersek sıralamada Gökleri, Arzı ve insanı görürüz.

“Demek Bismillahirrahmanirrahim kâinat kitabının Âlem Sayfasında nûrânî bir satır teşkil eden üç Ehadiyet sikkesinin (damgasının, mührünün) mukaddes ünvanıdır, kuvvetli bir bağıdır ve parlak hattıdır. Yani, Bismillahirrahmanirrahim yukarıdan inerek, kâinatın meyvesi olan insana ucu dayanıyor. Ferşi (yeri), Arşa bağlar. İnsanî arşa çıkmaya bir yol olur.”

Yani insan Bismillahirrahmanirrahim dediği andan itibaren telefonu açmak gibi Arş ile irtibat sağlanır. Hadis-i şerifte “Sema, dalgaları kararlaşıp oturaklaşmış bir denizdir” buyurulduğu üzere, ince tellerin düğmesine basmış gibi Besmele telefonu ile göklere, tâ Arşa varıncaya kadar bağ kurulmuş ve irtibat sağlanmış olur. Ondan sonra insan Cenab-ı Hakka muhatap olur. Bu ne büyük bir lütuf ve saadettir. Her hayrın başı olan Besmeleyi çektikten sonra hâlimizi arzetmemiz, dertlerimizi döküp o Ulu Dergahtan hâcetlerimizin İlahî hikmete uygunlarını istememiz lâzımdır. Yapacağımız her işte çekeceğimiz Besmele yardımcı bir ruh, bir melek gibi olur. Üstad Hazretleri Kur’an’ın her kelime ve âyetinin bir melek-i nâtık gibi olduğunu söylüyor. Muhyiddin İbn-i Arabî, her âyetin müekkeli bir melek olduğunu ifade ediyor. İşte müminler için Besmele böyle müthiş bir kuvvet ve çok büyük bir hazinedir; ama kıymetini bilene…

On Dördüncü Lem’a’nın İkinci Makamının İkinci Sırr’ında Üstad Hazretleri, Vâhidiyet ve Ehadiyet tecellî ve cilvelerini anlatıyor… Meseleyi daha iyi anlamak için önce şöyle bir giriş yapmak istiyorum: Diyelim ki, Türkiye'miz üzerine, Trakya’dan başlayıp Hakkari'ye kadar büyük harflerle kocaman bir “Türkiye” kelimesi yazsak… Belki Trakya bölgemizde sadece bir T harfi olacaktır. Hakkarî bölgesinde de sonuncu harf  E olacaktır. Toplu halde bu yazıyı bir insanın, Edirne’den veya Van’dan okuma imkânı var mıdır? Elbette mümkün değil… Uzaya çıkıp Türkiye’ye en yakın noktadan bakıp okumamız gerekir. Ama eğer, TÜRKİYE’yi meydana getiren yedi harften her birinin üzerine herkesin okuyabileceği şekilde küçük küçük Türkiye, Türkiye diye yazarsan, bunları herkes okuyabilir.

İşte büyük TÜRKİYE  yazısı Vâhidiyete misal olursa, küçük küçük Türkiye yazıları da Ehadiyete misal olur. Temsilin kusuruna bakmadan, bir dürbün ile onu kullanıp mevzuyu kavramaya bakalım…

Şimdi de İkinci Sırr’ı okuyalım: “Kur’an-ı Mucizü’l-Beyan, hadsiz mahlukatın çokluğunda tezâhür eden VÂHİDiYET içinde akılları boğmamak için, daima VÂHİDİYET  içinde EHÂDİYET  cilvesini gösteriyor. Yani mesela: Nasıl ki, güneş,  ziyası ile hadsiz eşyayı kuşatıyor. Güneşin her tarafa yayılan ışığındaki, bizzat güneşin kendisini mülâhaza etmek için, gayet geniş bir tasavvur ve kuşatıcı bir bakış lâzım olduğundan, güneşin zâtını unutmamak için, her bir parlak şeyde güneşin zâtını, yansıması vasıtasıyla gösteriyor. Parlak olan her şeyi kendi kabiliyetince güneşin zâtî tecellisiyle beraber ziyası, harareti gibi hassa ve özelliklerini gösteriyor. Ve her parlak şey, güneşi bütün sıfatları ile kabiliyetine göre gösterdiği gibi, güneşin ziya, hararet ve ziyasındaki yedi renk gibi keyfiyetlerini her birisi de, umum mukabilindeki şeyleri kuşatıyor. Öyle de, ‘En güzel mesel, misal ve temsiller Allah’ındır’ (16/60) –temsilde hata olmasın – Allah’ın Ehadiyet ve Samediyeti, her bir şeyde, bilhassa canlı varlıklarda, bilhassa insanın mâhiyet aynasında bütün Güzel İsimleriyle bir cilve ve tecellisi olduğu gibi; vahdet ve VÂHİDİYET  cihetiyle de, mevcudat ile alâkadar her bir ismi bütün mevcudu  ihata edip kuşatıyor. İşte VÂHİDiYET içinde akılları boğmamak ve kalbler En  Mukaddes Zat  Cenab-ı Hakkı unutmamak için, dâima Vâhidiyetteki EHÂDİYET  damga ve mührünü nazara veriyor ki, o mührün üç mühim düğüm ve bağını gösteren Bismillahirrahmanirrahim’dir.”

Yani Bismillahirrahmanirrahim’de hem Vâhidiyet ve hem Ehadiyet mevcuttur. Yani biz Besmele çekmekle Vâhidiyetten Ehâdiyete veya Ehadiyetten Vahidiyet bir bağ kuruyor, bir yol buluyoruz demektir. Yani Besmelede bir nevi Rahmet Arşına yetişmek için bir MİRAC var demektir. Bismillahirrahmanirrahim diyerek Rahmet Arşına ulaşabiliyorsak, her işimizin başında Besmeleyi söylememiz gerekir. Boş anlarımızı değerlendirmek için her zaman tekrar tekrar Bismillah çekerek, mânevî üretime devam etmeliyiz. Bir Elhamdülillah demek, misal ve mânâ âlemlerinde cennet meyvesi gibi tezahür ediyor ve böyle güzel bir meyve veriyorsa, elbette söylediğimiz her bir Bismillahirrahmanirrahim’in de öyle güzel ürünleri vardır.

[Abdullah Aymaz] 7.5.2019 [Samanyolu Haber]

Mahrumiyetler İçinde Ramazan-ı Şerif [Mehmet Ali Şengül]

Yıllar, aylar, gece ve gündüzler insanlığın hizmetine sunulan, Allah’ın Kudretinin alâmetlerindendir. Aylar ve günlerin üstünlüğü, içerisinde vukû bulan hadiselerle değer bulmuştur. Onlara değer kazandıran olaylar da, Rabbimizce takdir buyrulmuştur.

Bu önemli ay ve günleri, mü’minler iyi değerlendirirse, ömür dakikaları ve âhiret hayatları adına çok kazançlı ve bereketli olduğunu göreceklerdir. İnsanlar, Allah’ın hikmetle yaratıp, donatıp, hizmetlerine sunduğu kainata ve yaratılan bütün varlıklara dikkat nazarla bakmalı ve Kudret-i Sonsuz’u görüp ders-i ibret almalıdırlar.

Rabbimiz Âl-i İmran sûresi 190.âyette, “Muhakkak ki, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip sürelerinin uzayıp kısalmasında düşünen insanlar için elbette bir çok deliller vardır” ve  Bakara sûresi 164.âyette, “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün sürelerinin değişmesinde, insanlara fayda sağlamak üzere denizlerde gemilerin süzülüşünde, Allah’ın gökten indirip ölmüş yeri canlandırdığı yağmurda ve yeryüzünde hayat verip yaydığı canlılarda, rüzgarların yönlerini değiştirip durmasında, gökle yer arasında emre hazır bulutların durmasında, elbettte aklını çalıştıran kimseler için Allah’ın varlığına ve birliğine nice deliller vardır.” Buyurmakta, bu hakikatleri hatırlatmaktadır.

Ramazan-ı Şerif, kulun Allah’a yaklaşmasına vesile olan, maddî-manevî duygularını âhirete bağlayan, insanı şu misafirhane-i dünyâda  âhiret hayâtını kazanmaya yönlendiren, zayıflayan dînî hissiyatını canlandıran, ibâdet ağırlıklı ve içinde bin aydan daha hayırlı Kadir gecesini barındıran mübârek bir aydır.
         
Bir kudsî hadiste Rabbimiz, “ ...Oruç benim içindir, O’nun mükâfatını ancak ben vereceğim” buyurmaktadır. (Buhari) Allah emrettiği için tutulan bu oruç,  Allah’ın nâmütenâhi ikramda bulunduğu, envâî türlü konserve edilmiş nimetlerinin, husûsiyle her yudumu hayat olan suyun kıymetini hatırlatmaktadır.

Ramazan-ı Şerif, bir arınma ve temizlenme kurnasıdır. Allah Resûlü’nün (sallallâhü aleyhi ve sellem);  “Her kim inanarak ve karşılığını Allah’dan bekleyerek Ramazan-ı Şerifi ihyâ ederse, geçmiş günahları bağışlanır”  buyurmaktadır. (Buhari, Müslim)

Nebiler Nebisi (sallallâhü aleyhi ve selem) “Sahur yapın. Şüphesiz sahurda bereket vardır.” buyurmuşlardır. (Buhari, Müslim) Müminler, gecenin en sessiz, en bereketli zaman dilimi olan sahur vaktinde kalkar, aynı zamanda kabir âleminde ışık ve nur olacak teheccüd namazını ve akâbinde hem hılkat-i evvele, hem de ba’sü ba’del mevte işâret eden Sabah namazını eda eder, tesbihat ve duâdan sonra da,  Haşir sûresinin son üç âyetini okurlarsa (bu ayetlerin Akşam namazından sonra da  okunması gerekmektedir), meleklerin salâtına ve şehid-i uhrevî olma şerefine mazhar olurlar.

Bu mevzuyla alakalı, Mâkil bin Yesar’ın (ra) rivâyet ettiğine göre, Efendimiz (sav) “Her kim sabahleyin üç kere ‘Eûzü billahi-s Semi-il Alîmi mineş-Şeytanirracim’ der ve Haşir suresinin son üç ayetini okuyacak olursa, Allah ona akşama kadar salat edecek yetmiş bin meleği vazîfeli kılar ve onlar ona salat ederler. O gün ölürse şehid-i uhrevî olarak ölür. Aynı şekilde, akşam da bunu yaparsa meleklerin salâtına ve şehid-i uhrevî olma şerefine mazhar olur” buyurmaktadır. (Ahmet bin Hanbel, Tirmizi)

Ramazan-ı Şerif, Kur’an ayıdır. Bu ayda Cibril (as) ve Efendimiz (sallahü aleyhi vesellem)  karşılıklı mukâbelede bulunarak  Kur’an’ı okumuşlar ve bu sayede Kur’an’ın arızasız bir kelâm-ı İlahî olduğunu teyit etmişlerdir.  O günden bugüne, ümmet-i Muhammed (sav) hakkında feyiz ve bereket kaynağı olan Kur’an-ı Müciz-ül Beyan,  müminler tarafından Ramazan ayında mukâbele şeklinde okunmaktadır ama, mü’minlerin büyük çoğunluğu itibariyle muhtevâdan haberi olmadığı bir gerçektir.
   
Maalesef günümüzde, kıymet ve değeri tam olarak kavranmasa da, muhteva derinliğini anlamaya çalışmakta olan ehl-i iman da yok değil.  Ne var ki, onu insanlara sevdirebilme gayreti içinde olan, bundan dolayı da, gece gündüz çile ve ızdırap çeken, hapishanelerde, çilehanelerde meşrû olan bütün haklarından, çoluk-çocuk ve anne-babalarından, hürriyetlerinden, inandıkları gibi yaşamaktan mahrum bırakılan, canlarına kıyılıp arkalarında gözleri yaşlı yetimler bırakan ve dâvânın derdiyle yanan, bin bir zahmetle oruçlarını tutup namazlarını edâ etmeye çalışan, kadın-erkek gönül mimarı mü’minler ve mü’mineler,  bu mübârek ayda Kur’an’dan istifâde etmekteye çalışmaktadırlar.

Ramazan-ı Şerif, mânen beslenme, feyiz ve bereket olduğu kadar, aynı zamanda, bir sağlık ve  diyet ayıdır. Orucun insan için, zihinsel ve fiziksel sağlığa katkı sağladığı, bedenimizi ve irademizi disipline ettiği, kan dolaşımını artırdığı, damarları temizlediği, hücrelerin yenilenmesini sağladığı, karaciğerin ve bütün organların bu ayda istirahat edip dinlendiği mütehassıs hekimler tarafından ifâde edilmektedir.

İnsanlığın iftihar tablosu Efendiler Efendisi (sav); ‘Kıllet-üt taam (az yemeyi), kıllet-ül kelâm (az konuşmayı), kıllet-ül menam (az
uyumayı)’ (Gazâli) tavsiye buyurmuştur. Bu ölçünün hayâta uygulanmasında Allah’ın emrettiği oruç çok uygun düşmektedir.

Ramazan-ı Şerif, yetimlerin, fakirlerin, gariplerin, dünyada acından ölen insanların hatırlandığı müthiş bir yardımlaşma, dayanışma ve onların duâlarından istifâde etme zamanıdır.

Allah (cc);  bu bereket ayında, kalbi şefkât ve merhametle çarpan kullarını  yardım ve cömertlikte seferber ederek,  bütün dünyâdaki muhtaç olan fakir, garip ve yetimlerin imdadına koşturup, iftar yaptırabilmek için âdeta yarıştırmakta, böylece bu mübârek ayın  bereketinden istifade etmelerini sağlamaktadır.

Ramazan-ı Şerif ayında, hayır ve bereketleri saymak ve sınırlandırmak mümkün değildir. Oruç ibâdetinin ve diğer ibâdetlerin gerçek hikmetini; ancak Rabbimiz bilir. Biz kullara düşen vazîfe, ihlas ve samimiyetle Rabbimiz’i ve Efendimiz’i (sav) memnun edecek tavır ve davranış içinde olmaya çalışmaktır.

Ramazan-ı Şerif; emir ve itaatteki inceliğin, oruç ve diğer ibâdetlerdeki hikmetlerin hissedildiği, beden ve ruhta kazanılan güzelliklerin  adıdır.   Kararmış gönülleri aydınlatan,  kirlenmiş uzuvları temizleyen, Şeytan’ı yerindirip müminleri sevindiren, Rahmetin sağanak sağanak yağdığı,  Allah’ın ‘İstiğfar eden yok mu, onu mağfiret edeyim, isteyen yok mu ona istediğini vereyim, dua eden yok mu, duâsını kabul edeyim’ buyurduğu (Müslim) ve bu emr-i İlâhi’yi tebliğ için meleklerin kapı kapı dolaşmak üzere arza indiği,  ayların sultanı, şerefli misafirimiz mübârek aydan,  mü’minler istifâde etmelidirler.
     
Ramazan-ı Şerif, müminlerin bir yıllık geriye dönük hayatlarının hesâbını Allah’a arz ettikleri aydır. Onlar günde beş defa mahşerde hesap veriyor gibi namazda, Allah’a karşı ciddi bir vakarla hallerini arz ederek muhâsebelerini yaparlar. Onlar Hâkim ve Hakîm olan Allah’ın,  bütün icraatını hikmetle  yaptığı gibi,  emrettiği namaz ve oruç gibi bütün ibâdetlerde de, hikmetler  gizlediğinin şuurundadırlar.
   
Ankebût sûresi 45.âyette Cenâb-ı Hak, “...Muhakkak ki, namaz, insanı ahlak dışı davranışlardan, meşru olmayan işlerden uzak tutar. Allah’ı namazla anmak, elbette en büyük fazilettir. Allah bütün işlediklerinizi bilir.” buyurmaktadır.
   
Ramazan-ı Şerifte insan, hakkını vererek îfâ ettiği oruç sâyesinde, bedeninden zararlı maddeleri atar. İnsan kendini  kötülüklerden korumanın yanında, haram ve günahlardan uzak kalarak da ebedî hayâtını muhâfaza etmeye çalışır. Böylece “Âkıbet müttakîlerindir” (Kasas Sûresi,83) şerefine nâil olur.
   
Allah ümmet-i Muhammed’e, Ramazan-ı Şerif’lerini en iyi şekilde değerlendirmeyi, dinin ruhuna uygun bir hayat yaşamayı lütfetmesinin yanında,  kâmil bir mü’min olma şerefine mazhar olmalarını muvaffak eylesin.
   
Mağdur, mazlum, mahkum ve gaybûbet içinde zor durumda bulunan mü’minlerin; umduklarına kavuşmaları, korktuklarından emîn olmaları, içinde bulundukları her türlü zulümden kurtulmaları, yeniden huzur ve güven ortamına kavuşmaları  duâ ve dileğiyle...

[Mehmet Ali Şengül] 7.5.2019 [Samanyolu Haber]

Ramazan’la açılan kapılar [Mehmet Ali Özcan]

Allah, kâinatta her şeyi çift/zıt yaratmıştır ve bizler bunun sayesinde bilgi sahibi olup hayatımızı devam ettirebiliyoruz. Allah’ın zatı haricinde Cennet-Cehennem, dünya-ahiret, iyi-kötü, elektron-proton, tatlı-acı, melek-şeytan, beyaz-siyah gibi her şeyin bir karşıtı vardır.

Bu zıtlıklar, yaşadığımız imtihan dünyasının bir parçası ve bizim bunlara yaklaşım tarzımız ahirette değerlendirmeye tabi tutulacak. Düşünce ve davranışlarımız, kefelerine müspet ve menfi adını verebileceğimiz, şaşmaz adalet terazisine konulduktan sonra ebedi yaşayacağımız yurdumuz belli olacak.

Nefes alamayan kabir ehlinin, ahiretteki yurdu adına artık yapabileceği pek bir şey yok. Bizler ise nefes alabiliyor olmanın verdiği imkânlar sayesinde Allah’ın rızasını kazanabilmek için daha çok şey yapabiliriz. Azrail’in ziyaret vaktini bilemediğimizden, her fırsatı değerlendirmek gerekir.

İşte rahmet ve bereket iklimi olan Ramazan bu fırsatlardan biridir. Bu iklimde melekleşmek, hatta melekleri bile geride bırakacak bir seviye kazanmak mümkündür. Peygamber Efendimiz (sav) bizler için örnek bir şahsiyet olduğuna göre ve O, melekleri aşıp Allah’ın en sevdiği kul olduğuna göre bizlere düşen de O’nun yolundan gitmek ve geçtiği kapıları zorlamak olmalıdır.

Ramazan ayında, tuttuğumuz oruç ve diğer faaliyetlerimizle melekleşme yolunda adımlar atarız. Muvakkaten de olsa yeme-içme ve benzeri şeylerden uzak durmak ve melekler gibi her an Allah’ı anmak suretiyle nefsimizi dize getirme, olumsuz davranışlarımızı rehabilite etme ile Allah’a layık kul ve Efendimiz’e layık ümmet olma yolunda ilerleyebiliriz.

İnsanî bütün duyguların ifrat ve tefridinden kurtulup, sırat-ı müstakimde yol almak ve bunu devam ettirebilmek için oruç ideal bir ibadettir. Efendimiz (sav), her şeyin bir temizleyicisi olduğunu ve bedenin temizleyicisinin de oruç olduğunu ifade eder. Temizlik sonucunda kötü ve pis şeylerden arınmak söz konusu olduğuna göre oruçla insan-ı kâmil seviyesine ulaşmamız mümkündür.

Peygamberler için mucize, veliler için kerametler ve bizim gibi ümmet olanlar için bereketin esas olduğu söylenir. Bu açıdan bakınca orucun, ömrümüze, yaşadığımız zamana, vücudumuza, rızkımıza bereket kazandıracağı söylenebilir. Bu bereketi öncelikle manevi sonra da maddi açıdan ele almak gerekir, zira ibadetlerde esas olan şey maddi kazançlar değil, Allah’ın rızasını kazanmaktır.

Allah ü Teâla, bir kutsi hadiste, “Oruçlu, yemesini, içmesini ve şehevî arzularını sırf Benim için terk eder. Oruç hâlisane benim rızam için tutulur; onun sevabını da bizzat Ben veririm. Her iyiliğin karşılığını on misli takdir edeceğimi bildirdiğim halde orucun mükâfatını (sürpriz bir şekilde) bizzat Ben dilediğim şekilde vereceğim.” der. Bu da, hakkını vererek tutacağımız orucun içine başka niyetler sokmazsak, Allah’ın rızasını kazanma yolunda büyük adımlar atacağımızın işaretidir.

Normal hayatımızda yaptığımız birçok şeyi Ramazan’da oruçlu olduğumuz için yapmayız, yapamayız. İnsanlardan kaçarak, gizli-saklı yapabileceğimiz her şeyden “Allah görür ve bilir” mülahazasıyla uzak dururuz. Halis şekilde yaptığımız niyetlerimizi bozmayıp gerektiği amel ettiğimiz sürece, Allah’a vermiş olduğumuz sözü yerine getirmişiz demektir. Bu muhasebe, murakabe ve vefa hislerinin oluşturduğu atmosferden dolayı oruç, başlı başına bir ibadet olmasının yanı sıra, imanımızı artırır ve bizi Allah’a daha da yaklaştırır.

Her nerede olursak olalım, Ramazan’ın gelişiyle hayatımız değişir. Teneffüs ettiğimiz manevi hava, ibadetlerimiz, atalarımızdan kalan gelenekler, mü’min kardeşlerimizle daha çok birlikte olmamız bize Cennet hayatının bir numunesini burada yaşatır. İftar, teravih, teheccüd, sahur, mukabele, fitre, sadaka, yardım, itikâf, mahya, diş kirası ve nihayet bayram… Her biri bizlere yepyeni ve güzel duygular yaşatır.

Kastî olarak günaha girmeden, Ramazan’da yapılması gereken ibadetleri ifa ettiğimizde gözlerimiz mana âlemine açılabilir ve bazı hakikatleri görmek de mümkün olabilir. Bir süreç olan bu durum için Ramazan ve tutacağımız oruç, bir başlangıç olarak değerlendirilebilir. Menkıbelerde gördüğümüz kadarıyla, Allah’ın sevgili kulları, riyazat ile kalplerinin zümrüt tepelerine otağlarını kurmuşlardır.

Kirâmen kâtibin, oruç ibadeti haricinde yapılan her şeyin karşılığını bilir ve yazar ama orucun sevap yönüyle neye tekabül ettiğini bilmediklerinden sadece kayıt altına alırlar. Ebu Ümâme (ra) ile Efendimiz arasında geçen bir konuşma bunu teyit eder: “Rasulullah’a yapmam gerekli bir amel söylemesini istedim. O da: ‘Oruç tut, zira onun dengi yoktur.’ buyurdular. Ben yine tekrar ederek aynı şeyi sordum: O, ‘Oruç tut, zira onun dengi yoktur.’ cevabını verdiler. Ben üçüncü kez yine sordum. O, aynen ‘Oruç tut, zira onun dengi yoktur.’ buyurdular.”

İnsan, ruh ve cesetten oluşan bir varlıktır. Her biri icra ettikleri farklı fonksiyonlarla insanı meydana getirir. Her ne kadar yiyip-içme ve benzeri şeyler beden için gerekli gibi görünse de ruhun gelişimi içinde gereklidir. Maddi kaygı ve ihtiyaçlarını giderememiş bir vücudun ibadet, ilim tahsili, tefekkür gibi ruhu da şahlandıracak şeyleri yapması mümkün değildir. Dolayısıyla yenilen şeyler ve miktarlarının iyi ayarlanması gerekir, ki oruç bunun için bir eğitim vetiresidir.

Kalp kırmamak,  gönül almak, gücü yettiği halde her acısını sadece Rabbine bırakmak suretiyle gönül orucunuz; dilini temiz tutmak, yalan söylememek, rızkına şükretmek, derdini Allah’a anlatmak, doğruyu tavsiye etmek suretiyle dil orucunuz; gözünü haramdan sakınmak, güzel bakmak, güzeli görmek, gördüğüne hüsn-ü zan ile hükmetmek suretiyle göz orucunuz; kulağını gıybete kapatmak, Kur’an’ın sesine açmak, doğru tavsiyeler dinlemek, Hakk kelamı duymak suretiyle kulak orucunuz; güzel düşünmek, bedeni hak yolunda yormak, kötü işlerden kaçmak, kul hakkına dikkat etmek suretiyle bedeninizin, aklınızın ve ruhunuzun orucu mübarek olsun…

“Nice aç duran, oruç tutanlar vardır ki orucundan yanına kalan sadece açlık ve susuzluktur.” sınıfına dâhil olmama temennisiyle…

[Mehmet Ali Özcan] 7.5.2019 [TR724]

Muhalefetin ‘yumuşak’ tavrı, iktidarın iştahını kabarttı [İlker Doğan]

Perşembenin gelişi ‘çarşamba’dan belliydi aslında. Ancak muhalefet bunu kabullenmekte zorlandı. Daha 31 Mart gecesi AA tarafından ‘karartma’ operasyonu yapıldı. Daha sonra ardı ardına itirazlar ve yeniden sayımlar birbirini izledi.

İktidar İstanbul’u vermeyeceğini her fırsatta en yüksek perdeden dile getirdi. Damat Berat Albayrak, daha geçtiğimiz haftalarda ‘seçimin iptali kararının piyasalar tarafından satın alındığını’ bile söyledi. Son olarak Erdoğan, daha iki gün önce YSK’yı hedef alarak, “Seçimler iptal edilmeli.” dedi.

Peki bu arada muhalefet ne yaptı? Hiç! İktidar temsilcileri ve medyası sürekli seçimin iptalini isterken, kamuoyunu buna hazırlarken muhalefet partisi temsilcileri öylece oturdu, YSK’nın aslında baştan beri belli olan kararı açıklamasını bekledi.

İKTİDAR AĞZIYLA MUHALEFET!

Bunu yaparken de bir yerlere şirin gözükmek için iktidarın ‘f.tö’ sakızını çiğnedi. AKP bir kez ‘f.tö’ dediği zaman CHP’liler iki kez ‘f.tö’ ifadesini kullandı. Bunu yaparak ‘kurtulacaklarını’ sandılar. Ancak malum akibetleri değişmedi.

Peki başta CHP olmak üzere muhalefet partileri ‘iptal’ kararı olması halinde ‘seçimi boykot’ edeceklerini haftalar önce açıklamış olsaydı YSK bu skandal kararı alabilir miydi? Bırakınız boykotu, CHP ‘sine-i millete döneriz’ demiş olsaydı, rejimin temsilcileri bu kadar pervasız davranabilir miydi? Hiç sanmıyorum.

Peki şimdi ne olacak? CHP’nin nasıl bir karar alacağı önemli. Ancak muhtemel bir seçim kararında AKP’nin işini şansa bırakmayacağını söyleyelim. Rejim, gemileri yakmış halde! Kaybedeceği birşey kalmadı. Ülke yansa -ki yanıyor- umurlarında değil! İktidarın en büyük silahı korku! Onu kullanacak. Yakında yeni gözaltı ve tutuklama kararlarını duymaya başlarız… Geçmiş ola….

[İlker Doğan] 7.5.2019 [TR724]

İstanbul seçimleri iptal, ülkede yeni bir süreç [Ramazan Faruk Güzel]

31 Mart tarihli yerel seçimin üzerinden bir ay geçti, çok tartışmalar oldu, en çok da İstanbul seçimleri konuşuldu. Gelinen noktada Pazartesi günü itibari ile İstanbul seçimleri iptal edildi.

Türkiye gündemini ve Erdoğan’ı tanıyanlar için bu sonuç beklenen bir durum idi. Kaldı ki bu yazının asıl başlığı, “Erdoğan neden bu seçimleri iptal ettirecek?” idi. Pazar günü başlanmış bu yazıda “Erdoğan’ın neden İstanbul seçimlerini YSK’ya iptal ettirmek zorunda olduğunu ve sonuçların neden bu yönde olacağını” gerekçeleri ile izah etmeye çalışacaktık… Ama YSK kararından sonra değerlendirme yapılması istenince yazı bugüne kaldı.

İPTALE GEREKÇE…

Yüksek Seçim Kurulu, AKP’nin İstanbul geneli ve Büyükçekmece; MHP’nin İstanbul geneli ve Maltepe için verdiği olağanüstü itirazları Pazartesi günü karara bağladı ve “iptal” dedi. YSK, yeni seçim tarihi olarak 23 Haziran 2019’u belirlerken, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun mazbatasını iade etmesine yönelik bir karar da verdi.

4’e karşı 7 oyla alınan “Seçimlerin yenilenme kararı”na CHP’den “rezalet, hukukun katli” gibi tepkiler gelmişti. Fakat bu beklenen bir sonuçtu. Ki, Türkiye’de son 4 yıldır süren hukuksuzlukların, zorbalıkların doğal bir sonucu idi bu. Muhalefet, bu antidemokratik ve gayrihukuki uygulamalara genel bir tavır koymadığı ve üretilen diskurları toptan reddetmediği için iş bu noktaya kadar geldi… Ve burada da durmayacak, devam edecek.

Şimdi, AKP’nin “İstanbul seçimlerini iptal edilmesi talebi” gerekçelerine bir göz atarsak:

-“Tam kanunsuzluk” itirazı,

“Kısıtlı seçmen” iddiaları,

“Sandık kurullarının teşkili”ne dair itirazlar.

AKP, “kısıtlı seçmen sayısı”nın 41 bin 132 olduğunu iddia etmişti, sonradan bu sayının 776 olduğu ifade edilmişti.

Sandık kurullarının teşkili konusunda ise 19 bin 623 sandık başkanı ve üyesinin kamu görevlisi olmayanlardan oluşturulduğu iddia edilmişti.

Ayrıca Pazar günü -İstanbul seçimlerine ilişkin- son dakika golü olarak “43 sandık kurulu başkan ve üyesi Cemaat ile irtibatlı olduğu iddiası” ortaya atılmıştı. Buna gerekçe olarak da;

Şahıslardan 2’sinin “ByLock kullanması”, 41’inin ise “Bank Asya’ya para yatırması” gösterilmişti.

BUMERANG ya da KELEBEK ETKİSİ

Şu 15 Temmuz 2016 kurgu darbesinden beri çıkarılan bir dizi KHK’larla yüzbinlerce insan işinden, ekmeğinden olmuştu. Erdoğan’ın tabiri ile “Sırf siyasi gerekçelerle insanların ekmeği ile, aşı ile oynanmıştı.”

Bu tasfiyelerin de  yıllardır süregelen fişleme listeleri üzerinden gerçekleştiği ortaya çıkmıştı. Bu siyasi düşüncelerle yapılan bu kıyımlara “Fetö Operasyonu” vb isimler verilmişti. Bütün bu yaşananlara da muhalifet partileri sessiz kalmayı tercih etmiş, hatta bazı ideolojik düşüncelerle örtülü/ yer yer açıktan destek bile vermişlerdi.

Şimdi ise aynı gerekçelerle başka muhalif kimseler içeri alınmaya başlamışken, en doğal hakları olan “seçimle işbaşına geçme” de böyle seçim ayak oyunları ile ellerinden alınmış oldu. (Parti liderleri de linçten kıl payı kurtuldu.)

Yargı camiasında büyük bir kıyım yaşanırken, 5 bin kadar yargı mensubu “darbeye karıştılar” denilip ihraç edilirken ses çıkarmayan muhalefet, şimdi yargının bu kararı karşısında geç ve anlamsız tepkiler vermeye çalışıyor.

İstanbul seçimlerini küçük bir oy farkı ile kazanan CHP’nin, bu KHK’lıların oyları ile kazandığını düşünen AKP, bu seçmenlerin oynalarını iptal ederek bu seçimi almak istemiş, YSK’nın bu itirazı reddetmesi üzerine seçim sandıklarındaki görevliler üzerinden iptal  arayışlarına girmişti.

Sonunda da gayesine ulamış oldu.

SEÇİMİ İPTAL ZORUNLULUĞU..?

İstanbul seçimlerinin iptali neden AKP ve Erdoğan için bir zorunluluğa dönüşmüştü?

Aslında seçimin aynı günü “Erdoğan, kaybettiği belediyelere hukuken ne yapabilir?” başlıklığı ile kaleme aldığımız 2 bölümlük yazıda neler olabileceği, birileri için neden bazı şeylerin olmak zorunda olduğunu ortaya koymaya çalışmıştık.

Kısaca özetleyecek olursak:

– Öncelikle/ özellikle İstanbul’un kaybedilmesi Erdoğan için “seçimlerde yenilmezlik büyüsü”nün bozulması demek olacaktı. Bu yol kazasını telafi ve  moral üstünlüğünü tekrar sağlamak için böyle bir iptal onlar için kaçınılmazdı.

– AKP ve Erdoğan’ın tökezler gibi olması karşısında siperde bekleyen bazı AKP muhalifleri hemen harekete geçmişti. Bir tarafta Gül ve Babacan, diğer bir tarafta da Davutoğlu’nun başını çektiği muhalif çıkışlar. (Arada Haşim Kılıç gibi “ben de varım” sesleri de duyuldu.) Manifestolar, köprüde intiharcı kurtarma atraksiyonları vs ortaya çıkmaya başlayınca, bu akışın önünü kesmek için bir çıkış gibi idi seçimin iptali. Nitekim Erdoğan da açıklamalarında demişti: “Bir daha seçim olsun, bu sefer kesin alırız.”

Evet, bu sefer işi raslantıya bırakmayacak, sağlama alacaktır, o kesin!

– AKP’nin İstanbul’u kaybetmesi halinde nelerin olabileceğinin ucu gözükmüştü. Kamuoyuna yansıdığı gibi, “Önümüzdeki 10 yıla yetecek kadar yolsuzluk skandalları bir bir patlak vermeye başlacak idi.”

Ucu az kaldırılınca görüldü ki, meğer AKP İstanbul üzerinde son 25 yıldır her türlü yolsuzluğu, hırsızlığı yapmış. Belediye üzerinden kendi adamlarını, yandaşlarını olduğu kadar, terörle suçlanan bazı kimseleri hukuksuzca beslemiş.

Zaten seçimden hemen sonra da “İstanbul Büyükşehir Belediyesi bilgisayarlarının kayıtlarının kopyalanamayacağı” yönünde de bir mahkeme kararı çıkarmışlardı. Fatih Tezcan gibi adamları üzerinden “İngiliz casuslarına veriliyor, sırlar elden gidiyor” şeklindeki senaryolar eşliğinde…

– İptalin bir zarureti de bunca yıldır besledikleri bu büyük yiyici ordunun aç kalınca ne yapacaklarının bilinmemesi…

BYLOCK- BANK ASYA…

16 milyon insanın yaşadığı İstanbul’da 215 bin bylock kullanıcısından 2’sinin sandık görevlisi olabileceği söylendi ve 2 kişinin seçim sonuçlarını etkileyecek “bir şey” yapmış olduğu iddia edildi. Ve bu tartışmalar ve bahaneler gölgesinde İstanbul seçimleri iptal olmuş oldu.

Ayrıca “43 şüpheliden 41’inin irtibatı Bank Asya’ya para yatırması” üzerinden seçim iptali talebine geçtiğimiz Pazar CH’Pli Gürsel Tekin, sosyal medya hesabından şöyle isyan ediyordu:

“AKP 2018 yılında SPK Başkanlığı’na Ali Fuat Taşkesenlioğlu’nu atadı. Taşkesenlioğlu tam 16 yıl Bank Asya’da yöneticilik yaptı. Kardeşi AKP Erzurum milletvekili. İnsaf.”

Asıl insaf edilmesi gereken, sırf bir bankada hesabı var diye işinden olan, hapse atılan binlerce mağdur insana karşı ana muhalefetin bu zamana kadar vurdumduymazlığı!.. Bu zulüm ateşinin ucu kendilerine dokununca şimdi itirazlar var. Ama beyhude.

Nevsin Mengü, “Her yere FETÖ damgası yapıştıra yapıştıra işte ciddiyet bırakmadılar. İşin fenası dünya da artık bu işi ciddiye alamaz oldu” demişti, seçim iptal gerekçelerine. Ama iş, bakın bu kadar ciddi bir boyuta geldi! Ve yaşanan bu cadı avına topluca ve ilkesel bir tepki verilmezse daha çok ciddi fecaatler göreceğiz, o kesin!

SÜREÇ BAŞLADI

Karardan önce Cumhurbaşkanı Erdoğan, son uyarısını yapmıştı: “İstanbul’da bir oyun var, yolsuzluklar var. Vatandaşım bana ‘Bu seçim yenilenmeli’ diyor”.

Zaten teşkilatlara seçim hazırlıkları talimatları verilmişti. Hatta seçimin muhtemel tarihi için bayram tatillerinde bile gerekli düzenlemeler yapılmıştı, hazırlıklı idiler..

Yine karardan önce Bahçeli, 15 Temmuz’u hatırlatmış, İstanbul belediyesinin kaybedilmesi, iktidarın güçten düşmesi halinde kurulmuş olan kumpasın dağılabileceği hatırlatması yaparak, derin devletteki güç belirleyicilerine göndermelerde bulunmuştu.

Sonrasında Erdoğan’ın “Türkiye ittifakı” çağrısı gelmiş ama sonrasında çok da sıcak bir karşılık bulmamıştı.

Şimdi yepyeni bir sürece giriyoruz millet olarak… 27 Mart 1994 tarihinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı kazanması ile başlamıştı “R. Tayyip Erdoğan Efsanesi”. Aradan tam 25 sene geçti ve bu çeyrek asırdan sonra Erdoğan’ın gittikçe şişirilmiş efsanesi bir dönüm noktasına geldi.

Ve anlaşılan o ki başladığı yerde bitecek. Ama hiç de öyle sönük bir bitiş olmayacak bu.

‘Karadelik’ metaforundan ‘Erdoğanlı sıfırlamalar çağı’nı anlamak” başlıklı yazımızda Erdoğan’ın nasıl bir karadeliğe dönüşüp de her rantı ve makamı yutmaya, sıfırlamaya başladığını kaleme almıştık. Şimdi bu fenomenin ülke içinde İstanbul seçimleri, ülke dışında da Suriye üzerindeki girişimleri ile nereye varacağını ibretle izleyeceğiz.

[Ramazan Faruk Güzel] 7.5.2019 [TR724]

Kuraldışılık [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Hukuk devletinin olmadığı her rejim, arka planındaki ideolojiye bakmaya gerek olmaksızın, kuraldışılık üzerine inşa edilmiştir. Keyfiyet ya da buyrultusallık olmaksızın otoriter bir rejim oluşturamazsınız. Yani hukukun herkese eşit mesafede olan ve herkese eşit uygulandığı bir sistematiği temeli üzerine kurulmamışsa eğer siyasal düzen, kuraldışılık kaçınılmazdır. Yönetenler, yönettikleri üzerinde uyguladıkları iktidarı bu kuraldışılıktan devşirirler.

Böyle bir rejim nasıl inşa ediliyor, çok örnekleri var tarihte. Kimi zaman uzun erimli ve geleneksel, kimi zaman demokrasilerin geriye gitmesi ve sonunda çökmesiyle, kimi zaman devrimler veya darbelerle kuruluyor. Bazıları eşitlik sağlamak üzere yola çıkıyor, bazıları tam bağımsızlık için, bazen de başka bir otoriter yapıyı devirmek üzere. Fakat yolun sonunda eğer kuraldışılık hâkimse, bu tür bir politik rejim özgürlük üretmiyor!

Kuraldışılıkların egemen olduğu rejimlerin en görünür ortak noktası, yargının siyasi iradeye bağımlı olmasıdır. Çünkü sistemi manipüle etmenin – maymuna çevirmenin de diyebiliriz aslında! – tek yolu, devletin mimarisini gevşetmektir. Devletin mimarisi anayasadır. Anayasa, bir devletin kullanma kılavuzu gibidir. İçinde yer alan her şey esasında devlette neyin nasıl yapılacağının belirlenmesidir. Oyunun kuralları anayasadır. Oyunun adı anayasa ile belirlenir. Futbol kuralları ile, futbol sahasında, on bir artı on bir toplam yirmi iki oyuncuyla basketbol oynayamazsınız! Yürürlükte olan anayasaya uyulmaması alelade bir mesele değildir. Anayasaya uymayan bir iktidar olduğunda ortada sivil ya da askeri bir darbe söz konusudur. Kuraldışılıkların oluşabilmesi için, anayasal sistemin follaş edilmesi gerekir. Anayasanın öngördüğü tek bir özelliğin bile keyfiyet ile (buyrultusallıkla) – yani anayasal değişikliğe gitmeksizin – gerçekleştirilmesi, o ülkede artık anayasal bir devletten söz edilemeyecek olması sonucunu doğurur. Anayasal nizam sürerken kuraldışılık yapılamaz çünkü! Yani siyasi kepazeliğin kitabına uydurulması mümkün değildir. Anlaşılacak bir örnek vereyim. Mesela birinin işlediği iddia edilen bir suç yüzünden, o kişinin eşinin mesela pasaport almasının veya yurtdışına çıkmasının engellenmesi, bir kuraldışılıktır. Veya yasada tanımlanmamış bir fiilden dolayı suç devşirilmesi ve bu devşirilen korsan suça istinaden insanların cezai yaptırıma tabi tutulması, kuraldışılıktır. Seçilmiş milletvekilinin hapse atılması kuraldışılıktır. Seçilmiş belediye başkanının görevinden alınması ve onun yerine iktidarın adamı olan bir kayyum atanması kuraldışılıktır. Örnekler çoğaltılabilir. Türkiye’de bu örnekleri çoğaltma konusunda sıkıntımız yok. Çünkü neredeyse gerçekleşen her türlü hükümet tasarrufu artık kuraldışılık üzerine bina ediliyor!

Anayasa mahkemesi, var olan anayasal düzen içinde en önemli ve sorumlu yargı kurumudur. Anayasayı uygulayamıyor! Var ama yok. Yani kendi var da bağlı olduğu anayasa yok! Kargısından kopmuş misina gibi; ortada oltadan söz etmek mümkün müdür artık! Ya da tekerleksiz otomobil gibi – asli işlevini yerine getirmesini nasıl bekleyeceğiz? İşte Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak ve birçok basın mensubunun başvurularının “değerlendirilmesi” (!) sonucunda yüce mahkemenin (!) verdiği – daha doğrusu veremediği! – kararlar ortada. Kuraldışılık der geçeriz tabi buna da, bu tür bir ortamda demokrasiden söz etmek biraz zorlama olur. Dahası, komik olur – gülerler adama!

Bu vodvilde şimdi, ben bu yazıyı yazarken, Yüksek Seçim Kurulu (YSK) İstanbul seçimleri konusundaki nihai hararı vermeye hazırlanıyordu! Bu karar arifesinde, Can Dündar Twitter üzerinden bir konuşmada, YSK’ya büyük sorumluluk düştüğünü, YSK kararının Türkiye’de demokrasi olup olmadığı ile ilgili bir karar olacağını falan anlatıyordu. Hatırlayalım, Can Dündar casus olmakla yargılanıyor, kendisi yurtdışında, Almanya’da ikamet etmek durumunda. Çünkü muhteşem Türk yargısına güvenmiyor. Haksız değil – bu konuda hemfikirim kendisiyle. Hatta Can Bey’in eşi Dilek Dündar da, eşi nedeniyle pasaport alamıyor. Dilek Dündar’ın anayasal hakkı olan seyahat hakkı devletçe gasp ediliyor yani anlayacağınız! Şimdi bu ortamda artık demokrasiden söz edebilir misiniz? Edilebiliyormuş demek ki! Çünkü Can Dündar YSK’ya Türkiye’deki demokrasi bağlamında bir rol biçtiğine göre, bu demokrasinin minimum bazda da olsa var olması gerekir, öyle değil mi?

Evet garip bir mantık!

Şöyle izah edeyim: Mars gezegenini kolonileştirmek üzere çalışan bir bilim ekibinin, meseleye yaklaşımı, öncelikle su ve oksijen sorununu çözmek olmalı. Yani bu sorunlar çözülmeden, Mars’ta buğday ve mısır yetiştirmek üzere ekim yapmak, bir mantık hatası olurdu! Şimdi, mesele demokrasi olduğunda, bu bariz mantık işlemiyor anlaşılan. Çünkü ortada anayasanın yürürlükte olduğu bir devlet mimarisi yokken, Dündar ve onun gibi yüzlerce okur-yazar kişi, benim ve birkaç kişinin dehşet içinde onları izlediği bir saflıkta, Türkiye’de YSK kararı ve demokrasi ilişkisi kuruyor. Bu kişilerin büyük çoğunluğu Türkiye’yi terk etmek durumunda kalmış diaspora aydınları. Hepsinin ortak noktası, anayasaya uymayan bir rejimce takibata uğratılmaları! Fakat anlaşılan bu çok önemli değil. Çünkü hepsi de ülkede demokrasi konuşuyor! Ne olması lazım demokrasinin sizlere ömür olduğunu anlamaları için, inanın bilmiyorum. Yani Mars’ı kolonileştirmek için yola çıkan ekibin, gezegene gittikten sonra tarla oluşturup tohumları toprağa gömmeleri ve sonra da ilk yağmuru beklemeleri gibi bir durum var!

İnanın ben yazmaktan usandım

Gömleğin ilk düğmesini yanlış ilikliyorsunuz! Teşhisi yanlış koyduğunuzda yanlış ilacı kullanmış olacaksınız! Bu durumda iyileşme beklemek ne kadar anlamlı? Benim görevim, gördüklerimi yazmak. Ben Mars’ı kolonileştirme ekibinde çalışmaya uygun bir akademik donanıma sahip değilim. Herhangi bir hastalığa tanı koyabilecek bir tıbbı bilgim de yok. Fakat siyaset biliminde, Türkiye’deki türde rejimlerin ortak özelliğinin keyfiyet olduğunu, oyun kurallarının bu sistemlerde uygulanmadığını, uygulanıyormuş gibi göründüğünde bunun genelde başka kapalı ilişkiler ağı pazarlıklarına işaret ettiğini biliyorum. Türkiye’deki sistemi anayasal olağan akışındaki herhangi bir sıradan demokrasi olarak ele alan her analiz, bizi yanlış sonuçlara götürür. Ve işin kötüsü, teşhiste geç kalınan her bir gün, bu patolojik yapının daha da yerleşip konsolide olmasına neden olur.

Eğer bunu yurtdışına kaçmak durumunda kalmış olan, eşine kendi yüzünden zulmedilen Can Dündar bile görmeyecekse, işimiz cidden çok ama çok zor!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 7.5.2019 [TR724]

Bu kadar omurgasızlık Türkiye’ye bile fazla [Alper Ender Fırat]

8 yıl aradan sonra Abdullah Öcalan’ın avukatlarıyla görüşmesinin ve bunun kamuoyuna açıklanmasından hemen sonra YSK İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerini tekrarlama karar alıyor. Bu karardan hemen sonra da kulislerde HDP’nin seçimlere kendi adayıyla gireceği konuşulmaya başlanıyor.

MHP ile ittifak yeterince verimli değil o halde HDP’nin oylarını alacak hamleler yapma zamanı.

Bu denli mide bulandırıcı siyaset ancak Türkiye’de olabilir. 6 yıl önce Barış süreci diye ölmek üzere olan PKK’ya hayat öpücüğü ver, operasyonları kesip yaralarını sarmasına müsaade et, Kürtlere benim muhatabım PKK’dır mesajı ver, 1 Haziran seçimlerinde beklenen menfaat elde edilmeyince de Güneydoğu’da taş üstünde taş bırakma, binlerce kişinin ölümüne sebep olacak demir yumruk politikası yürüt.

Her yerde ‘Tek vatan, tek bayrak, tek devlet ulan’ naralarıyla Kürt lafı eden herkesi ya kurşuna diz ya terörist ilan edip hapse at. MHP kafasıyla aşk yaşa, her ağzını açtığında vatan millet, dava nutukları at.

MHP ile ittifakla da yeterli çıkar elde edilmez olunca da bu sefer 180 derece dönüp APO’yla yeniden görüşmeye başla. Ve büyük bir kitle hepsini de elleri kızarıncaya kadar alkışlasın.

Bu nasıl bir hacıyatmazlıktır, bu nasıl bir mide bulandırıcı politikadır?

Ama asıl mide bulandırıcı olan şey ise Recep T. Erdoğan’ın partner bulmakta hiç ama hiç zorlanmıyor olmasıdır. İstediğinde Abdullah Öcalan, istediğinde Devlet Bahçeli ile partner oluyor, ikisi de bu nasıl bir ahlaksızlıktır demiyor. İstediğinde her türlü İslamcı tarikat ya da kanaat önderi ile istediğinde Doğu Perinçek denen dinsiz ile müttefik olabiliyor. Türkiye İttifakı lafı eder etmez İYİ Parti’nin dibi düşüyor ve Recep T. Erdoğan’ın daha ağzındaki laf bitmeden biz hazırız diye açıklamalar geliyor.

Türkiye siyasetinde zerre kadar omurga olmadığının her zaman her duruma müsait yaşadığını bilmem fark edebiliyor musunuz? Bu kokuşmuşluk Türkiye’ye bile çok fazla.

Erdoğan birkaç ay farklılıkla hem APO ile hem de Bahçeli ile kurduğu ittifakları yüzü hiç kızarmadan savunabiliyor. Hem din siyaseti yapıyor hem Perinçek’in her türlü desteğini alıyor bunda da hiçbir yüz kızarması olmuyor. Aynı şekilde Bahçeli birkaç zaman önce ağzına gelen lafı saydığı Erdoğan ve AKP ile kanka oluyor, onu hiçbir yüz kızarması olmadan hararetle savunmaya başlıyor. Perinçek de öyle Numan Kurtulmuş da hangi pozisyonda duruyorlarsa o pozisyonu sağına soluna bakmadan hararetle savunuyorlar.

Temel ile Dursun hararetle Ekvator çizgisini tartışıyorlarmış biri diyormuş ki Ekvator Trabzon’un tam üzerinden geçer. Diğeri ise yok yanlışın var diyormuş asıl Rize’nin tam üzerinden geçer. Bir türlü anlaşamıyorlarmış. Tam o esnada yanlarından geçen İdris kulak misafiri olmuş, durup demiş ki ‘haçan siz bu konuyu Cemale sorun’. Onlar da demiş ki Cemal’in coğrafya bilgisi çok mu iyidir. Yok demiş İdris hiçbir şey bilmez ama çok iyi diretir. Neyi savunuyorsa siz pes edinceye kadar onda ısrar eder. Onun ısrarıyla baş edemezsiniz. Böylece tartışmanız sonlanır.

Tam Türkiye’deki politikacıları anlatan bir fıkra. Savunduklarının ne kadar çelişkili ve zıtlıklar barındırdığının hiçbir önemi yok. Önemli olan o esnada neyi savundukları.

HDP’nin 23 Haziran’da İstanbul’dan aday çıkarması hukuken mümkün değil ama bunun kolaylıkla dillendiriliyor olması bile siyasetin omurgasızlığını anlatmaya yeter.

Bundan sonra yeniden AKP APO diyaloğu başlar bunun karşılığında da Abdullah Öcalan İmralı’dan, ev hapsine çıkar. Sonrası Allah kerim! Bu mide, bu omurga Türkiye’deki siyasetçilerde olduğu müddetçe her şey ama her şeyin olması mümkündür!

Bugünkü bildiğimiz manada Türk siyaseti her şeyiyle kokmuş ve çökmüş bir canlı cenazedir.

[Alper Ender Fırat] 7.5.2019 [TR724]

İstanbul’u kazanmak için ülkeyi kaybettiler! [Erhan Başyurt]

Ramazan ayının tüm inananlara ve insanlığa hayırlar getirmesini diliyorum.

İnsanların oruca niyet ettikleri ilk gün, Yükek Seçim Kurulu (YSK) ‘’İstanbul’da seçimin iptal edildiğini‘’ açıkladı.

Yine de Ramazan ayının ruhuna uygun bir teslimiyetle Bakara Suresi 216’nın meali başlayalım;

‘’Olur ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız da o şey hakkınızda hayırlıdır; bir şeyi seversiniz ama, o şey ise hakkınızda şerlidir. Allah bilir, siz bilmezsiniz’’

***

İktidarın yerel seçimde aldığı hezimeti, hassaten İstanbul’u kaybetmeyi hazmedemediği, yaptığı açıklamalar ve uydurduğu bahanelerden belliydi.

‘’İktidar seçimi kaybederek hezimet yaşadı, iptal ederse felaketi yaşar’’ diye de yine bu köşede kaleme almıştık.

İktidar zor olanı tercih etti. Daha doğrusu uzun süredir yol almaya başladıkları uçuruma doğru gaza basmayı tercih etti.

’’İktidar, seçimde hile yapar veya sandık sonuçlarına saygı göstermezse, bu siyasi meşruiyetinin sonu olur’’ diye yine bu köşede kaleme almıştık…

İki kötüden en kötüsünü tercih ettiler. Yerel seçimi kaybetmek iktidarlarına zarar vermeyecekken, meşruiyetlerini sorgulanır hale getirdiler.

AP Türkiye Raportörü Kati Piri dün karardan sonra şöyle bir değerlendirme yaptı:

‘’AKP, YSK üzerinde İstanbul’da seçimlerin yenilenmesi için baskı kurdu. Bu, Türkiye’de iktidarın demokratik geçişinin seçimler yoluyla olmasına duyulan güveni sona erdiriyor’’.

İktidar, otoriterleşen demokratik yollardan iktidara gelen bir tek adam rejimi olmaktan hızla uzaklaşarak totaliterleşen demokratik yollarla koltuğu terk etmeyecek bir tek adama rejimine dönüştürdü kendisini…

Bir yerel seçimden beklenmeyecek, hayal bile edilemeyecek bir sonuç!

***

YSK’nın kararının ne kadar ucube ve zorlama, hukuk dışı olduğunu aynı zarfta oy kullanılan ilçe seçimlerini değil de sadece İstanbul Büyükşehir belediye seçimini iptal etmesi gösteriyor.

Aynı seçim kurulları sayıyor. Tek zarf içinde aynı mühür ama birinde hileli sonuç diğerinde yok…

Sebebine gelince, 39 ilçe belediyesinin 25’i yani çoğunluğu AKP’nin elinde. İptal durumunda kaybedilmeleri riski var. O yüzden onlar da hile yok(!)

Büyükşehir ise, CHP’nin elinde. Yıllardır gayrı resmi ‘‘para havuzunun ana musluğu’’ olarak mutlaka geri alınmalı, ‘’o halde hile ile kaybedilmiştir’’ deyip iptal ettirdiler.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, karardan iki gün önce YSK’ya seçimlerin şaibeli olduğu ve iptal edilmesi gerektiğine dair adeta talimat verdi; ‘’Ortada bir şaibe, yolsuzluk var. Bunun ortadan kaldırılması YSK’yı da aklayacaktır… Memur noktasında sandıkta memur değil de bankadaki sözleşmeli işçiler o sandıklarda görevlendirilirse ve bunun üzerinde hala neyi düşünüyoruz?.. Ne diyor yasa? Memur diyor, yani 657…’’

Erdoğan’ın talimatı ‘iptal kararı’ ile karşılık buldu.

***

Peki banka görevlileri ilk kez mi Sandık Kurulları’nda görev alıyor? Hayır. Hemen hemen her seçimde… Bu memur sayısının yetersiz olduğu seçim bölgelerinde YSK izniyle bir rutin uygulama…

Ancak kurt kuzuyu yemeyi aklına koymuş bir kere… ‘’Suyumu bulandırıyorsun’’ diyor, ‘’Gözünün üzerinde kaşın var’’ diyor…

YSK kendi iznini seçime iptal gerekçesi yapıyor…

İktidarın maşası konumuna getirilen yargı da, 100 kadar sandık kurulu üyesi ve başkanına soruşturma açıp, bahane üretiyor…

‘’43 tanesi, BankAsya’da hesap sahibiymiş’’ işte ‘hilenin’ ispatı…

Peki, İstanbul’da kaç sandık var? 31 bin 124…

Tamamen iftira ve algı operasyonu, 43 kişi iddia edildiği gibi hile bile yapsalar, hatta 43 sandığı topluca bir partiye yazsalar sonuca etki etmeleri mümkün değil. Toplamda 13 bin oy farkı bulunuyor…

İptal için çabalayan AKP Genel Başkan Yardımcısı Ali İhsan Yavuz ne diyordu; ‘’İstanbul’da bir şeyler oldu ama ne oldu bilemiyoruz…’’

Artık biliyoruz; AKP kaybettiği seçimleri iptal ettirmekle kalmadı, seçim özgürlüğü ve güvenliğini de yok etti.

***

İptalin gerekçelerini, hukukiliğini tartışmak artık abesle iştigal.

İktidar, İstanbul’u kaybetmeyi hazmedemedi ve tıpkı 7 Haziran genel seçimleri gibi iptal ettirdi.

Nasıl tekrar edilen genel seçimleri 1 Kasım’da kazandılar ise İstanbul’u da kazanacaklarından eminler. Tedbirlerini almış ya da düzeni kurmuş durumdalar…

Sandık başkanları ve YSK üyeleri tehdit ve tutuklanma baskısı altındayken, artık ülkede özgür ve adil bir seçim ihtimali kalmamıştır.

Muhalefet, yüzde yüz kazanacağını bilse fark atacağına inansa da, seçime girerek hak gaspına meşruiyet sağlamamalıdır.

Birincisinde kaybettiklerini hazmedemeyenlerin, ikincisinde altın tepside mazbatayı kazanana sunacaklarını düşünüyorlarsa büyük yanılgı içerisindeler…

İktidarın uluslararası meşruiyetini yitirmesi, İstanbul’un ikinci kez kaybedilmesinden çok daha büyük felakettir.

Muhalefet gelinen noktada İstanbul’u kazanmaya değil, ülkeyi ve demokrasiyi kurtarmaya odaklanmalı.

[Erhan Başyurt] 7.5.2019 [TR724]

İki fıkra bir gerçek… [Bülent Korucu]

İstanbul seçimleri kral birinci Tayyip’in talimatları doğrultusunda Yüksek Seçim Kurulu tarafından iptal edildi. YSK’nın ve ülkenin durumunu tasvir eden iki fıkra var.

İlki YSK’yı anlatıyor: Aslan, kurt ve tilki beraber ava çıkıyorlar. Geyik, Ceylan ve tavşan avlayıp bir kenarda soluklanırken Aslan, kurda ‘bunları taksim et’ diyor. “Geyik kralımıza, tavşan tilki kardeşe, bendenize de ceylan” demesine kalmadan bir pençeyle kendini yerde buluyor. Aslan taksimat görevini bu defa tilkiye veriyor. “Kralım, ceylanı sabah kahvaltısında, geyiği öğlen yemeğinde, tavşanı ise akşam afiyetle yersiniz” deyince, Aslan’ın keyfi yerine geliyor. “ böyle güzel ve adil bir bölüşümü nereden öğrendin?” Diye soruyor. Tilki yerde yatan arkadaşına bakıp cevap veriyor: “kurt kardeşten”

YSK üyeleri bu adil(!) kararı anayasa ya da kanunlara bakarak vermedi. 15 Temmuz gecesi hiçbir delil olmadan, sadece istihbarat fişlemeleriyle ve bütün anayasal güvenceler çiğnenerek tutuklanan üç üye arkadaşlarına bakarak verdiler. 18 Nisan’da 11 yıl hapis cezası alan eski üyenin başına gelenleri göz önüne alarak imza attılar. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın üç gün önceki tehditleri kulaklarında çınlarken oy verdiler. Daha fazlasını bekleyenler bunu hak etmek için önce Erdoğan’ın elindeki ‘FETÖ’ giyotinini işlevsiz hale getirmek zorunda. Hem giyotini yağlayıp hem de onun önünde bekleyenlerden adalet umanlar ya aptal ya da herkesi aptal yerine koyuyor. Bu sözlerim, kararın altına imza atan ‘yüksek’ yargıçları aklamıyor. Onların zaten yatacak yeri yok.

İkinci fıkra ülkenin durumunu özetliyor: Baba ile oğlu uyuyorlarmış. Mutfaktan gelen sesler üzerine, baba, oğlunu göndermiş…. Ses seda çıkmayınca baba seslenmiş;

-Oğlum ne oldu?
-Baba bir hırsız yakaladım.
-Tut kolundan getir.
-Gelmiyor.
-Bırak gitsin.
-Gitmiyor.
-Sen gel.
-Gelemem.
-Niye?
-Bırakmıyor.

Bakalım ülke bu beladan nasıl kurtulacak! Ya İstanbul çalınan son şey olacak ve burayı dip kabul edip yükseliş başlayacak; ya da çıkmamak üzere dipteki bataklığa saplanıp kalacak. Sonucu biraz hırsızın değil ev halkının belirlemesi gerekiyor.

[Bülent Korucu] 7.5.2019 [TR724]

Ligin üstünde heyecan, altında korku [Hasan Cücük]

Galatasaray – Beşiktaş derbisini sarı-kırmızılı ekibin kazanmasıyla şampiyonluk hesapları sil baştan yeniden yapılmaya başladı. Son 5 haftada aldığı üst üste galibiyetlerle şampiyonluk potasına giren Beşiktaş, derbi yenilgisi sonrası şampiyonluk şansını zora soktu. Yarışın adresi artık Galatasaray- Başakşehir olacak. Tıpkı ligin üstü gibi altıda bol hesapların yapıldığı bir yer oldu.

34 haftalık maraton sonunda bir takım şampiyon olacak, 3 takım ligden düşecek. Sezon başında şampiyonluğun favorileri belliydi. Favorilerden  lige daha ilk haftalarda Fenerbahçe havlu attı. Sarı-lacivertli ekip bırakın şampiyonluğu uzun süre düşme hattında ecel terleri döktü. Şampiyonluk yarışı ise diğer favoriler arasında geçti. Galatasaray ve Beşiktaş’ın puan kayıpları Başakşehir’i yarışta avantajlı konuma getirdi. Ancak son haftalarda ligin görünümü yeniden değişmeye başladı.

‘Devletin takımı’ imajının üzerine yapıştığı Başakşehir, ilk kez ligin 6. haftasında liderlik koltuğuna oturdu. Abdullah Avcı yönetiminde son yıllarda zirve mücadelesi veren Başakşehir’in mali yapısı ve devletin desteği hep kafalarda soru işaretleri oluşturdu. Devletin sıfırdan stat ‘hediye’ ettiği Başakşehir için Erdoğan’ın ‘Benim belediye başkanlığı dönemimde kurulan Başakşehir’in başarılarını yakından takip ediyorum’ sözleri şampiyonun adresini de belli ediyordu. Saha sonuçları da Erdoğan’ı tasdik ediyordu. Bazı maçlarda bariz hakem hataları nedense hep Başakşehir’in lehine oluyordu. Haftalar ilerliyor, Başakşehir liderlik koltuğunda yerini sağlama alıyordu. Ligde 31 hafta geride kalırken Başakşehir tam 22 haftayı lider bitirdi. Galatasaray bu hafta ile birlikte 7 haftayı lider tamamladı. Kasımpaşa ve Beşiktaş ise sadece birer hafta liderlik sevinci yaşadılar.

Derbiyi kazanıp liderlik koltuğuna oturan Galatasaray bu sezon iç saha başarısıyla dikkat çekti.  Sarı-kırmızılı ekip 31 hafta sonunda, 18 galibiyet, 9 beraberlik ve 4 yenilgi yaşadı. Rakip fileleri 64 kez havalandıran Galatasaray, kalesindeki 29 gole engel olamadı. Fatih Terim’in öğrencileri, 18 galibiyetin 12’si ile 9 beraberliğin 4’ünü iç sahada aldı. Galatasaray, bu sezon elde ettiği 63 puanın 40’ını Türk Telekom Stadı’nda topladı. Galatasaray, bu sezonki mağlubiyetlerin tamamını deplasman maçlarında yaşadı. Sarı-kırmızılı ekip, 4. haftada Trabzonspor’a 4-0, 6. haftada Akhisarspor’a 3-0, 10. haftada Yeni Malatyaspor’a 2-0, 14. haftada Beşiktaş’a 1-0 yenildi.

Deplasmanda 6 galibiyet, 5 beraberlikle 23 puan toplayan Galatasaray, iç saha performansının 17 puan gerisinde kaldı. Süper Lig’in 31. haftasındaki derbide Beşiktaş’ı 2-0 mağlup eden Galatasaray, sahasındaki yenilmezlik rekorunu da egale etti. Türk Telekom Stadı’ndaki son 35 lig maçını kaybetmeyen sarı-kırmızılı takım, 1996-1998 yıllarındaki evinde üst üste 35 müsabakada rakiplerine yenilmeme rekorunu tekrarladı.  Sarı-kırmızılı takım, Süper Lig’de üç puanlı sisteme geçilen 1987-88 sezonunundan bu yana son 3 haftaya zirvede girdiği tüm sezonlarda mutlu sona ulaşma başarısı gösterdi. Galatasaray, 1987-88 sezonundan itibaren bitime 3 hafta kala zirvede yer aldığı 11 sezonunda da şampiyonluk kupasının sahibi oldu. Ligin üstünde ibre artık Galatasaray’ı gösteriyor. Ligin 33. haftasında oynanacak Galatasaray – Başakşehir maçı şampiyonu belirleyen müsabaka olabilir.

Ligin altında ise bir başka heyecan var. Akhisarspor’un düşmesi henüz resmiyet kazanmadı ama Ege temsilcisinin ligde kalma şansı bulunmuyor. Erzurumspor, son 5 haftanın 3’ünde sahadan 3 puanla ayrılması ligde kalma yönünde umutlarını artırdı. Düşme hattına hızla ilerleyen takım ise Bursaspor oldu. Son 5 haftada galibiyet yüzü göremeyen yeşil-beyazlılar Erzurumspor’a deplasmanda 2-0 yenilince 17. sıraya düştü. Göztepe son iki haftada aldığı 6 puanla düşme hattının üstüne çıktı. Bursaspor kötü gidişe dur deyip, ligde kalamazsa Süper Lig’de şampiyonluk yaşayıpta düşen ilk takım olacak. Haftalardır düşme hattı çevresinde dolaşan Fenerbahçe ise Kasımpaşa’yı 3-1 yenerek rahat bir nefes aldı. Sarı-lacivertli ekip tam 7,5 ay sonra deplasmanda 3 puanı gördü.

[Hasan Cücük] 7.5.2019 [TR724]

Ağaç Baladı (2) [M.Nedim Hazar]

Yönetmen Ron Fricke’in bir görsel tefekkür resitali olan Baraka (Arapça Bereket’ten geliyor) isimli filmi yeryüzündeki canlı-cansız tüm yaratılmışların ilahi bir vecd içinde rüku ve secdeye durduklarını resmeder.

Hiçbir efekt ve manipülasyon olmadan doğrudan perdeye yansıtılan bu tasvirlerde özellikle ağaçların gece ve gündüz deveranında dalları bir derviş kolları misali açarak duruşları etkileyicidir.

Ağaçlar, insanlık tarihi boyunca hayatın simgesi olarak kabul edilmiş. Fani olanı baki olanla irtibatlandıran bir metafor olarak görülmüş pek çok inanç sisteminde.

Dolayısıyla sosyal hayatın, edebiyatın, sanatın ve daha pek çok şeyin parçası olmuş ağaçlar. Her ağaç türünün farklı bir öyküsü ve etkileyiciliği vardır şüphesiz. Ancak türü ne olursa olsun, ister sahih ister mitolojik kaynaklar ağacı medeniyet ve hayat ile doğrudan irtibatlandırmıştır.

Özellikle doğu kültüründe ağaç çok daha büyük bir öneme sahip. Destan ve söylencelerinde en görkemli ve epik haliyle tasvir edilir ağaçlar. Tabiri caizse yer ile gök arasında duran bir tür direk ve sütun olarak ilahi olanla fani olanı bağlayan unsur olmuştur.

Ağacın sinesinde başlayan hayatlar, gölgesinde kurulan medeniyetler, kovuğunda biten trajediler mevcut.

Ağaç, bu yönüyle kucaklayan, saran, sığınılan bir metafor.

İnançlar ve kültürler mutlaka bir ağacın gölgesinde neşv ü nema buluyor, doğuyor, serpiliyor, büyüyor ve hitama eriyordur. Peygamberler tarihine bakıldığında bir tür ağacın tarihçesini görmek de mümkün. Bir balığın karnında imtihana tabi tutulan Hz. Yunus bir ağacın altında hayata dönüyor, Hz. İdris nesillerine ağaç gölgesinde ilahi nizamı anlatıyordur. Minyatürlere bakıldığında tasvir edilen tüm peygamber tablolarında mutlaka birer ağaç vardır bu nedenle. Hatta her insanın manevi düzlemde bir hayvan ve bitki karşılığı olduğunu söyler bazı mana alemi sultanları. Kimi tilkidir, kimi aslan, kimi küheylandır, kimi sırtlan… Göğsünden söğüt dalları uzayan büyük insanların bağrında kurulan medeniyetler vardır. Kimi kavak ağacıdır, kimi çınar, kimi zeytindir, kimi incir… Keza tasavvufa bakıldığında yine inancın merkezine yerleşmiş türlü türlü ağaçlar görmek mümkündür.


Nebiler Nebisi (sav) ağacı yüceltir, değer verir ve hemen her cennet tasvirinde mutlaka bir ağaç vardır. Kur’an ayetleri de açıkça ağaçtan bahseder. İbadet için yaratılmışların arasında sayılır ağaç: “Göklerde ve yerde olanların, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğunun Allah’a secde ettiklerini görmüyor musun?” (Hac, 22/18) buyrulurken dağ ile yıldızlar arasına ağaç yerleştirilir. Keza, “Bitkiler ve ağaçlar onun buyruğuna boyun eğerler” (Vakıa, 56/6) ayetinin tecellisini görmek adına bu güzelliklerle sürekli ru-be-ru yaşamak lazımdır. Bir ihtiyaçtır ağaç; maddi ve manevi gıdadır esasen. Belki de bu nedenle “İncir ve zeytine and olsun” (Tin 95/1) der mukaddes metin.

İnsan ağaç ile arasına koyduğu mesafe kadar uzak/yakındır Rahman ve Rahim olana… Bu nedenle bitkilere kötü davranmak da yasaktır İslam inancında. Çocukluğu Hazreti Peygamber’in (asm) çevresinde geçen Rafi’ İnu Amril Gifari hemen her çocuğun yapacağı yaramazlıklardan birini yapar ve hurma ağacını taşlar. Fahr-i Kainat şöyle der: “Ey oğulcuğum, hurmayı niye taşladın?” Amril Gifari “Yemek için” deyince  “taşlama, altına düşenlerden ye.’ diye buyurur ve başını okşayıp şöyle dua eder: “Rabb’im karnını doyur.”

Hazreti Bediüzzaman ağaçları bir manevi rampa olarak gördüğünden olsa gerek, dağın tepesinde bile olsa ayrıca bir ağacın üzerine çıkmayı tercih etmiştir. Çam Dağı’ndaki Katran ağacı adeta Barak filminden fırlamış gibidir.

Keza evinin önündeki çınar ağacı ile ilişkisi o kadar derindir ki, beldeden ayrılırken ağaca sarılıp ağlar büyük mütefekkir.

Barla’daki evin önünde bulunan ağaç için şunları söyler: ““Ehl-i hükümet gelerek, ‘Eğer razı olursan şu ağacın bir dalını keseceğiz, sana da on bin altın vereceğiz; bu parayı Risâle-i Nûr’un hizmetine sarf edersin’ deseler, vallâhi razı olmam.”

Bediüzzamanın tartısında bir ağaç dalı on bin altından daha ağırdır.

Bugünlerde farklı gerekçelerle ağaçların kesileceği haberlerini okumak üzücü ve iç burkucu. Havaalanı, konut, yol, AVM, evlerin manzarasını bozduğu için kesilen her ağaç sadece çevre anlamında fenalık içerip, dünya dengesini bozmakla kalmıyor, ruh ve maneviyat sütunlarına da sarsıcı darbeler vuruyor. Merhum Necip Fazıl’ın şu sözlerini hatırlıyorum mesela: “Memleket ağaç yönünden her geçen gün fakirleşirken, ahmaktan ortalığı güneş sızmaz bir orman kaplıyor!”

[M.Nedim Hazar] 7.5.2019 [TR724]

Hayırlı olsun [Levent Kenez]

İstanbul seçimlerinin iptal olmasına şaşıran var mı? Benim görebildiğim kadarıyla yok. En aptal tepkiler de artık demokrasinin falan kalmadığı gibi “Arkadaş sen bu seçimlere kadar nerede yaşıyordun?” dedirten komik tepkiler.  AKP cenahında bile zafer tamtamları yok.

İstanbul’un en kısa ve en başarılı belediye başkanı İmamoğlu dahil herkes beklenen bir gelişme ile karşı karşıya kaldığı gibi yapıyor. İmamoğlu yeniden seçimlerde muhafazakar oyların ne kadar önemli olduğu bilinci ile aslında hiç bırakmadığı stratejine aynen devam ediyor. AKP’nin eline bir koz vermeme dikkatinde.

Aynı zarfa konulan diğer oyların iptal edilmemesi ama sadece büyükşehir seçiminin iptal edilmesinin konuşulacak bir yanı da yok. Bunun adı dalga geçercesine kanırta kanırta istediğimi satın aldığım adamlarla alırım demek.

YSK’nın açıkladığı gerekçe ile sadece İstanbul’da değil belki de ülkenin tamamında seçimlerin iptal edilmesi gerekirken neden sadece İstanbul için bu itiraz yapıldı ve bu karar alındı demek de safdillik.

Yine aynı şekilde İstanbul seçimleri iptal olduysa referandum ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri de iptal edilmesi gerekirdi ki oradaki mevzu malum “Atı alan Üsküdar’ı geçti” mevzusudur.

CHP büyük ihtimalle seçimleri boykot etmeyecek. Bir kez kazandık yine kazanırız düşüncesi daha ağır basacak. Bu sefer AKP’ye tepki gösterecek seçmenle daha büyük bir farkla kazanacaklarını varsayacaklar. Yıllar sonra gelen haklı İstanbul zaferini elinin tersiyle itmek istemeyecek epey bir paydaşlar da var çünkü. Hem seçimler boykot edilirse İmamoğlu’nu nereye koyacaklar. Büyük ihtimalle öyle bir durumda genel başkan adayı olarak sivrilir ki bu da Ankara’dakilerin hiç isteyeceği bir şey değil.

İmamoğlu nihayet mazbatasını alınca, ki bunun itirazı değerlendirmek için şartlardan birisi olduğu için gerçekleştiğini yazmıştık, Türkiye demokrasisi falan da kazanmamıştı. Erdoğan’ın karizması çizilmişti, İstanbul’da asla yenilmez sanılan AKP’nin aslında bir çoğunluğa dayanmadığı bir kez daha ortaya çıkmıştı. Ancak Erdoğan’ın yargı üzerindeki tahakkümü ile ülkeyi nasıl bir cezaevine ve polis devletine dönüştürdüğü gerçeği aynen duruyordu ve nitekim bu güç kaybettiği seçimleri hile ile iptal ettirdi. YSK kararlarından önce eski YSK üyesine verilen ağır hapis cezasının ne anlama geldiğini YSK üyeleri mesajı nasıl aldıklarını ilan etmiş oldular. Referandum da mühürsüz oyları geçerli sayanların başka bir karar vermesi zaten düşünülemezdi. Hele hele YSK Başkanın AA’ya ufak bir tribünden büyük manalar çıkarmanın yanlışlığı da ortaya çıktı.

Artık oyunun parçası olmama adına seçimleri boykot etmek aslında olması gereken ama dediğim sebeplerden dolayı bunun gerçekleşmeyeceğini düşünüyorum. Olsa harika olur. Düşünsenize sadece Binali’nin tek aday olduğu bir seçim. Belki DSP veya bir kaç bağımsız aday para ile seçimlere girer.

Gelinen noktada AKP seçimi kazansa da kaybetse de kaybeden parti oldu. Kazansa kimse meşruiyetine inanmayacak kaybetse tarihi bir hezimet alacak.

Erdoğan seçime kadar yine terör estireceği, gündem değiştireceği, her gün daha fazla ekranlarda olacağı, mahalle mahalle İstanbul’u turlayıp tehditler savuracağı bir zaman dilimi daha kazandı. Türkiye yine zamanını ve maddi kaynaklarını yine gereksiz ve hukuksuz bir şey için çarçur edecek. Sonucunda seçimi kazanırlarsa öyle bir gürültü ile kutlarlar ki hiçbir şey olmamış pişkinliğinde devam ederler.

İmamoğlu koltuğa oturduktan sonra paylaştığı bir fotoğrafta İSKİ yönetimi ile bir toplantının bilgisini veriyordu. Fotoğrafta gülümseyenler Başkan ve ekibi idi. Bir de somurtanlar vardı. Aman genel merkez adamın yanında kıkır kıkır gülmüşsünüz der diye korkan, ellerinin altındaki rant ve güç gitti diye yüzü sirke satan tipler.

Türkiye gerçeği bu tiplerdi aslında. Seçimin iptal kararını verecekler kadar suç ortağı olan. “Bir şey olmadı ama oldu” diyen adama herkes gülüyor aslında adamı gördükçe ülkenin haline ağlanacak bir tip. Kadir Mısıroğlu denen deli ölünce YSK kararına kadar mesaj atamayan ama YSK karar verince meczubun arkasında taziye mesajı atan sahtekarların ülkesinde bu kadar oluyor işler.

Her gelişmeyi cemaat merkezli okumalara götürmek sosyolojik olarak tek bir doğruya götürmez ancak insanların büyük bir zulme uğradığı, güpegündüz sokaklarda kaçırıldığı yüzbinlerce insanın işini kaybettiği, hapislerde çürümeye terk edildiği bir ülkede bunların yaşanacağı önceden görüldü ama kimsenin umrunda olmadı. Gelinen nokta 17-25’e büyük yolsuzluk deyip meydanlarda esip gürleyenler 17-15’teki mağdur edilenler ve aileleri için bir tek söz söylemedi. 15 Temmuz bir kurgu diyenler, 15 Temmuz’un bütün kendilerine dokunmayan hukuksuzluklarına eyvallah deyip kendi mahallesinde karşılığı olanlar için biraz kem küm ettiler.

Gelinen nokta hayırlı olmuştur. Bu rejimden herkes mağdur olup nefret etmeden bir değişiklik zaten söz konusu olmayacaktı.

AKP bence İstanbul seçimlerini iptal ettirerek “Sandık da sandık” dediği son oturduğu dalı kesmiştir. Bundan sonra çok daha ağır ekonomik şartlar, artık kararını asla değiştiremeyeceği memnuniyetsizler ve bozulan ittifaklarla boğuşacak. Ve hikaye başladığı yerde bitti denecek.

[Levent Kenez] 7.5.2019 [TR724]

Bir sandık kalmıştı tekme atmadığı [Semih Ardıç]

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan o dilinden düşürmediği millî iradeden sadece kendisinin seçilmesini anladığını cümle âleme ispat etti.

31 Mart Mahallî İdareler Seçimi’nde İstanbul Büyükşehir’i kaybedince armudun sapı üzümün çöpü bahanelerle itiraz üstüne itirazda bulunan AKP geçen haftadan beri doğrudan Yüksek Seçim Kurulu’nu (YSK) hedef alıyordu.

ERDOĞAN ALENEN “İPTAL EDİN” DEDİ

Güya seçimin adlî safhasına geçildi. Kendisini Başkan diye tarif eden Erdoğan ihsas-ı reyde bulunmaktan imtina etmedi.

Hafta sonu Müstakil  Sanayici ve İşadamları Derneği’nin (MÜSİAD) toplantısında “Milletimiz bu seçimlerin iptal edilmesini bekliyor.” diyerek alenen YSK’ya iptal mesajı vermişti.

Yine de seçimin adli safhasında kurul üyelerinin bir ihtimal adil olabileceği kanaati hâkimdi.

YSK Başkanı Sadi Güven’in red oyuna rağmen 7 evet, 4 hayır oyu ile İstanbul’da seçimler iptal edildi. Sandık gibi demokrasinin en asgari şartlarından biri bile artık Türkiye’de hükümsüz.

PİYASA KOKUYU ALMIŞTI

6 Mayıs Pazartesi piyasada iptal endişesi hâkimdi. Dolar sabah saatlerinde 2018 senesi ekim ayından bu yana en yüksek seviyeye çıktı ve 6,00 TL eşiğini de kırdı geçti.

YSK kararını açıkladığı anda 6,12 TL’ye kadar yükselen dolara mukabil TL’nin günlük kaybı yüzde 2’yi geçti.

31 Mart Seçimi’nin iptali ve 23 Haziran’da yenilenmesi haberi piyasaların kapandığı saatlerde geldiği için kararın dolar ve euro üzerinde sınırlı bir tesiri oldu. Kasırga salı günü kopacak.

Piyasanın kapanmasını bekleyecek kadar ekonomi bilgisi olan YSK’nın “evetçi” üyeleri, Türkiye’yi nasıl bir ateşin içine attığının farkında bile değil.

YABANCI TL’Yİ SATACAK

Yabancı yatırımcı yarından itibaren TL’den son sürat uzaklaşacak. Borsa İstanbul’da pek çok hisse senedi taban yapabilir. Hasseten satışlar en fazla bankacılık ve otomotiv şirketlerinde hissedilecek.

Anadolu Ajansı’nın geçtiği isimsiz savcılık haberleri ve Saray’ın kiralık kalemlerinin yazdıkları YSK kararı zerre kadar hukukî bir mesnede dayanmıyor.

Bir tarafta Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve NATO’nun “S-400’e karşıyız” mesajlarının sebep olduğu tedirginlik, diğer tarafta sırf Erdoğan’ın gönlü hoş olsun diye 16 milyon nüfuslu İstanbul’da seçim tekrarı.

İktisadî krizle boğuşan bir ekonominin değil iki ay daha seçim sath-ı mailine girmesi kaybedecek bir dakikası bile yoktur.

KRİZDEN BÖYLE Mİ ÇIKILACAK?

Dolar artarken, faizler yükselirken, Borsa İstanbul’da işlem gören şirketlerin değeri pula dönerken krizden nasıl çıkılacak?

Velev ki Erdoğan, YSK’nın yeni seçilen yedek üyeleri üzerinden iptal ettirdiği seçimi bu defa kazansın. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı koltuğuna Binali Yıldırım oturduğunda Türkiye’ye para mı yağacak?

Derdi kriz olmayınca, yandaş taifesine verecek kupon arazi ve imar rantları İstanbul’da kalınca seçimi iptal ettirdi.

Birileri 220 milyar dolar borcu bir kalemde silecek mi?

FAİZ LOBİSİNE GÜN DOĞDU

“Sıcak para”, demokrasinin göstermelik hale geldiği bir memlekete ancak vur-kaç yapmak için gelir. Yüksek faize ve kur arbitrajına gelirler. O da paradan para kazananlara, rantiyeye yarar.

Her sene halkın cebinden alıp faiz lobisine aktarılacak 117 milyar TL olur 200 milyar TL.

Halk olup bitenin bir adamın kendi koltuk kavgasından başka bir sebebi olmadığını anladığı güne kadar iktisadî durgunluk (resesyon) sürecek.

NATO’NUN SON SÖZÜ

ABD, NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’i son bir ikaz için Ankara’ya yolladı.

Erdoğan ile Saray’da değil, Çankaya Köşkü’nde biraraya gelen Stoltenberg, görüşme için, “Bugün Erdoğan, birkaç hafta önce Trump ile görüştüm. Türkiye’nin pozisyonu açık, fakat endişemi ilettim. NATO’da farklı sistemlerin çalışamayacağını söyledik.” ifadelerini kullandı.

Erdoğan’a hem S-400 hem NATO üyeliğinin birlikte yürümeyeceğini lisan-ı münasiple iletmiş.

Bir adım ötesinde ABD’nin malî ve askerî müeyyide kararı alma ihtimali var. Müeyyidelerin nelere mâl olabileceğini merak edenler İran’a bakabilir.

İran’da bugünden itibaren akaryakıt karne ile verilecek. Petrol ve doğalgaz zengini İran! Türkiye’de o da yok!

DOLAR VE EURO NE OLACAK?

Merkez Bankası’nın (TCMB) cephaneliği bomboş. Net döviz rezervlerinin kaç milyar dolar olduğu hâlâ muamma. Piyasayı ikna edecek tek bir adım atılmadı, atılamadı.

Son bir ayda yüzde 10 eriyen TL’nin seçime kadar ne kadar eriyeceğini tahmin etmek mümkün değil.

7 Mayıs Salı gününden itibaren ilk hedef 6,22 TL direncini aşmak olacak. Euro da ilk olarak 6,94 TL ila 7,07 TL arasına kadar yükselecek.

Muhalefetin nasıl bir mukabelede bulunacağı Ekrem İmamoğlu’nun tavrına bağlı kurda daha sert yükselişler de ihtimal dışı değil.

SEÇİM HÜRRİYETİ DE BİTTİ

Sandıktan çıkan neticeye YSK marifeti ile müdahale edildi ve Türkiye seçim hürriyeti bahsinde de sınıfta kaldı.

Tekme atmadığı bir seçim sandığı kalmıştı. Erdoğan onu da yaptı. Mamafih tekme atmanın keyfi fazla uzun ömürlü olmayacak. Seçim İstanbul’da tekrarlanacak olsa da artçı şokları Van’da da Edirne’de de hissedilecek. Dolar artışına bağlı zamlar yola çıktı bile…

Bilvesile teamüllere ve nizama riayet etmeyeceğini bir kere daha ikrar ettiğine göre Erdoğan’ı her sebep olduğu krizin ortasında kredi veren demokrasi bankerleri de artık bir karar vermelidir.

SADECE BİR GÜNLÜK MALİYET 25 MİLYAR TL

Türkiye’nin krizinin yegane müsebbibi var. O da Saray’da mukim Erdoğan’dır.

Sadece doların bir günlük (yüzde 2) yükselişinin 220 milyar dolar döviz borcu üzerinden Türkiye’ye getirdiği ilave yük 25 milyar TL. Borsa’daki kayıplar dahil değil rakama.

Böyle bir memlekette ticaret yapmaktan daha ağır bir yük olamaz. Erdoğan’ın ihtirasları yüzünden zararları katlanıyor.

Demokrasimize ve bağımsız mahkemelere itimat ederek yatırım yapan yabancı kuruluşlar aldatıldı. Zarar ederek çıksalar da onlar için farklı ekonomilerde fırsat pencereleri sonuna kadar açık.

Biz kendi halimize yanalım! 17 günde mazbata veremeyen, 17 gün sonra verdiği mazbatayı tekrar geri alan bir YSK ile şeffaf ve adil bir seçimden bahsedilebilir mi?

Erdoğan’ı kutsayanlar eserleri ile iftihar edebilir. Sandığa rağmen koltuğu bırakmayacak bir adamı Türkiye’ye musallat ettiler.

ERDOĞAN KENDİ MEZARINI KAZIYOR

Muhalefet de değişimden yana gayret edenler asla ümitsizliğe düşmemeli. Mevcut krizi böylesine seçim hileleri ile aşabileceğini zanneden Erdoğan bilerek veya bilmeyerek kendi mezarını kazıyor.

Türkiye dış destek olmadan ayakta kalamayacak kadar borçlu bir ekonomidir.

Erdoğan, 6 Mayıs’ta Türkiye’de demokrasiye öylesine ağır bir darbe indirdi ki yabancı bu defa yardım eli uzatmayacak.

Sandığı bile tanımayan Erdoğan batıdan artık para beklemesin! O çok sevdiği Rusya ve İran ile kıtlık ortaklığı yaparak siyasetteki ömrünü biraz daha uzatabilir.

Sandığa tekme attıktan sonra ne dediğinin veya ne yaptığının fazla kıymeti yok esasında. O tekme Türkiye’nin istikbaline, gençlerin umutlarına atıldı.

Keşke her halükârda peşinden gidenler Erdoğan fanatizminden uzaklaşıp akl-ı selime müracaat edebilse.

Aksi takdirde Türkiye, Erdoğan’ın elinde küle dönecek.

[Semih Ardıç] 7.5.2019 [TR724]