Hibrit teknolojisinin öncüsü Japon Toyota, ilk seri üretim hibrit aracını sunduğu 1997 yılından bu yana hibrit araç satışlarında 14 milyon adeti geçti. Türkiye’de ise satılan her 100 hibrit otomobilden 98’i Toyota olarak gerçekleşti. En çok tercih edilen modal ise Coralla Hibrit…
Japon otomotiv devi Toyota, bu yılın başında yaptığı açıklamayla Türkiye’de dizel satışını durdurduğunu duyurmuştu. Çevre duyarlılığı ve insan sağlığına verdiği önemle öne çıkan marka, Türkiye’de artık sadece hibrit ve benzinli motor satıyor.
22 YILDA 14 MİLYON SATIŞ
Marka hibrit otomobillerde seri üretime 1997 yılında başladı. Bugün tüm dünyada satış rakamı 14 milyonu geçti. Markanın bu yılın ilk 7 ayında Avrupa pazarındaki hibrit satışları 328 bin 23 olarak açıklandı. Toyota’nın Avrupa satışlarının içindeki hibritlerin payı yüzde 50’ye yakın. Markanın Avrupa’daki hibrit otomobil satışları da 2 milyon 494 bini aştı.
HEM ÇEVRECİ HEM EKONOMİK
Hibrit teknolojisinin özelliği kendi kendini şarj etmesi. Dışarıdan şarja ihtiyaç duymuyor. Toyota, öncüsü olduğu bu teknoloji ile yüksek sürüş konforu ve düşük yakıt tüketiminin yanı sıra çevreye ve insan sağlığına da öncelik verdiğini gösteriyor.
TÜRKİYE DE HİBRİTİ SEVDİ
Türkiye’de 2019’un ilk 8 ayında 6 bin 105 hibrit otomobil satışı gerçekleşirken, bu satışların 5 bin 962 adetini Toyota hibrit otomobiller oluşturdu. Yılın ilk yarısında Türkiye’de satılan her 100 hibrit araçtan 98’i Toyota’nın hibrit modellerinden oluştu. Türkiye’de üretilen Toyota Corolla Hybrid, yılın ilk 8 ayındaki toplam hibrit satışlarında yüzde 70’lik paya ve 4 bin 267 adetlik satışa ulaşarak en çok tercih edilen model olmayı başardı. Corolla Hybrid’i 1446 adetle yine Türkiye’de üretilen Toyota C-HR Hybrid izledi.
AVRUPA’DA 16 HİBRİT MODEL
Avrupa’da 16 hibrit Toyota modeli satışa sunuluyor. Türkiye’de sunulan her binek Toyota modelinin birer hibrit versiyonu var. Bunlar Corolla Hybrid, Yaris Hybrid, RAV4 Hybrid, Camry Hybrid ve Toyota C-HR Hybrid. Söz konusu modellerin ayrıca benzinli versiyonları da satışta…
Passat yenilendi; başlangıç fiyatı 233 bin 500 lira
Volkswagen’in amiral gemisi Passat yenilenen versiyonu ile yollara çıktı. Türkiye’de satış fiyatı 233 bin 500 TL’den başlıyor. 240 HP’lik 2.0 dizel motorlu versiyonu ise 498 bin liradan satılıyor. 1.4 TSİ motor ise yerini daha güçlü olan 1.5 TSİ üniteye bırakmış. 250 Nm tork değerine sahip motorun 100 km’de ortalama yakıt tüketimi ise 5,1 olarak açıklanmış.
Modelin dış tasarımında, önceki jenerasyonlarında gerçekleşen kadar büyük bir makyaj operasyonuna gidilmedi.
Otomobilde asıl yenilik teknoloji tarafında. Bu kapsamda, Volkswagen sürüş asistan sistemlerini adı makyajla birlikte IQ.Drive olarak adlandırılmaya başlandı. Passat’ta da yer verilen sistem, saatte 210 kilometre hıza kadar kısmi otonom sürüşe imkan tanıyor. Bunun yanı sıra, Toureg’de karşımıza çıkan LED matrix farlara Passat’ta da yer veriliyor.
DREKSİYON SİMİDİ YENİLENDİ
Passat’ın iç mekanında yapılan değişikliklere bakıldığında, yeni direksiyon simidi ve güncellenen opsiyonel dijital gösterge paneli göze çarpıyor. Alman markanın geliştirdiği dijital platform Volkswagen We’de, yeni Passat ile birlikte gelen bir diğer yenilik oldu. Otomobilin kaputunun altında da bir dizi değişikliğe gidildi. 1.4 litrelik benzinli motor yerini 1.5 TSI üniteye bırakırken, 1.6 TDI’ın gücü değişmedi ve 120 bg olarak kaldı.
Yeni L200 karşınızda…
Türkiye pazarının en çok satan pick-up’ı Mitsubishi L200, altıncı nesil modeliyle Türkiye yollarında. Yeni Mitsubishi L200’ün gövde hatları keskinleşmiş durumda. Yükseklik artırıldı. Görünümü daha modern hale getirilen yeni nesil L200, geçtiğimiz yılın pazar lideriydi. Bu yıl da pazarın birincisi konumunda.
Geçtiğimiz yıl Türkiye’de satılan 14 bin 521 adet pick-upın 3 bin 335’i Mitsubishi L200 olarak kayıtlara geçti. Liderliği Toyota Hilux’den alarak, pazar payını yüzde 23’e çıkarmıştı L200. İşte o Japon neredeyse tamamen yenilendi. Yepyeni bir forma kavuşan L200, Mitsubishi Motors’un en iddialı 4*4 modeli olarak karşımızda. Dayanıklılık, sağlamlık, denge ve dinamizmi birleştiren yeni nesil L200’ün, “Off Road” modu ve “Yokuş İniş Kontrolü” sistemleri ise aracın teknolojik ve güçlü tasarımının bir parçası olarak öne çıkıyor.
2019’DA DA PAZAR LİDERİ
Aracın lansmanı geçtiğimiz haftalarda Malaga’da yapılmıştı. İlk kez lanse edildiği 1978 yılından bu yana dünya çapında 4,7 milyon adetten fazla satılan L200, 150 farklı ülkede satılıyor. Türkiye pazarında “2018 yılının en çok satılan pick-up”ı unvanına sahip olan L200, 2019’un ilk sekiz ayında da %27’lik pazar payıyla segmentinde liderliğini sürdürüyor.
6 İLERİ OTOMATİK ŞANZIMAN
L200’ün yeni versiyonunda; daha önce 5 ileri olan otomatik şanzıman, yerini 6 vitesli otomatik şanzımana bıraktı. Keskin çizgilere sahip gövde hatları, genişletilmiş çamurlukları ve parlak vurguları ile yeni nesil L200, sağlam ve güçlü pick-up algısını, modern bir görünümle birleştiriyor.
[Yusuf Dereli] 21.9.2019 [TR724]
Toyota, hibritle yükseliyor [Yusuf Dereli]
Rakamlar ‘Ekonomi batık’ diyor! [İlker Doğan]
Türkiye ekonomisinde özellikle son 5 yıldır iyiye evrilen tek bir ekonomik gösterge bile yok. Sanayi üretimi azaldı, işsiz sayısı 7 milyona dayandı, TÜİK’in verilerinin aksine sokaktaki enflasyon yüzde 50’leri bile aştı. BDDK’nın 46 milyarlık kredinin ‘batık’ kapsamına alınacağına dair son açıklaması da ekonominin duvara tosladığını gözler önüne serdi. Çok değil, 8 yıl önce 20 milyar lira civarında olan batık kredi miktarı bugün 106 milyarı geçmiş durumda. Bu rakama 46 milyar daha eklenirse takibe alınan kredilerin toplam büyüklüğü yıl sonuna kadar 160 milyara ulaşacak. Bir başka gösterge vatandaşların kredi borçları. AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında vatandaşın 6,6 milyar lira olan banka borcu bugün 520 milyarı aştı. Millet gırtlağına kadar borca batmış durumda. TÜİK’in son araştırmasına göre her 10 kişiden 7’si borçlu.
Geçtiğimiz haftalarda Ankara Güven Park’ta R.P. isimli emekli bir vatandaş, ekonomik sıkıntılarını gerekçe göstererek kendisini yakmıştı. İşsizdi, emekli maaşı yetmediği için kredi kartı kullanmış ancak onları da ödeyememişti. Bankaların maaşına bloke koymasına tepki göstermek için Başkent’in göbeğinde kendisini ateşe verdi. R.P. bu konuda yalnız değil. Türkiye’de onun gibi kredi ve kredi kartı borçlarını ödeyemeyen ve bu nedenle maaşına bloke konulan milyonlarca insan var.
VATANDAŞIN BORCU 79 KAT ARTTI!
CHP, iki yıl önce bir rapor hazırlamıştı. O rapora göre AKP’nin iktidara geldiği 2002’de vatandaşların bankalara toplam borcu 6.6 Milyar TL’ydi. Aralık 2016’da ise bu rakam tam 70 kat artarak 419 milyar liraya ulaşmıştı. Ancak orada da durmadı; bugün yine CHP’nin hazırladığı ekonomi raporuna göre vatandaşların bankalara olan toplam borcu 521,5 milyar lira! 2002’deki borcun tam 79 katı! Rapora göre bu borcun 413.9 milyar lirası tüketici kredilerinden, 107.6 milyar lirası da kredi kartlarından kaynaklanıyor. 17 yıl önce aile gelirinin borca oranı yüzde 4.7 iken, 17 yılın sonunda oran yüzde 60’a dayandı.
Türkiye’de Temmuz 2019 itibariyle TL ve yabancı para cinsi kredilerin toplam büyüklüğü 2,5 trilyona ulaştı. Batık miktarı ise 46 milyarlık krediler de eklenirse yıl sonuna kadar 160 milyar lirayı bulacak.
10 KİŞİDEN 7’Sİ BORÇLU
TÜİK, geçtiğimiz günlerde 2018 yılı gelir ve yaşam koşulları araştırması sonuçlarını açıkladı. Buna göre Türkiye’de her 10 kişiden 7’si borçlu. Araştırma sonuçlarına göre zengin daha zengin olurken, fakir daha da fakirleşti. Aradaki uçurum arttı. En yüksek eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert gelirine sahip yüzde 20’lik grubun toplam gelirden aldığı pay yüzde 47,6’ya yükseldi. En düşük gelire sahip yüzde 20’lik grubun aldığı pay ise yüzde 6,1’e düştü. 4 kişiden biri ise ciddi maddi yoksunluk çekiyor.
İŞSİZLİK KALICI HALE GELDİ
AKP’nin iktidara geldiği 2002’de işsizlik yüzde 10,3 seviyelerindeydi. İşsiz sayısı ise 2 milyon 464 bin olarak açıklandı. Türkiye İş Kurumu’nun (İŞKUR) açıkladığı haziran ayı işsizlik verilerine göre ise kayıtlı işsiz sayısı 4 milyon 417 bin 814’e yükseldi. TÜİK’in Mayıs 2019 rakamlarına göre ise işsizlik oranı yüzde 12,8. TÜİK’e göre işsiz sayısı ise bir önceki yıla göre 1 milyon 21 bin kişi artarak 4 milyon 157 bine çıktı.
GERÇEK İŞSİZ SAYISI 7 MİLYON
TÜİK dar tanımlı ‘işsizlik oranı’ açıklıyor. İş için herhangi bir iş bulma (İŞKUR) kanalına başvurmayanları ‘işsiz’ bile saymıyor. Dolayısıyla TÜİK’in rakamları gerçek işsizlik oranlarını yansıtmaktan uzak. DİSK-AR’ın geniş tanımlı işsizlik araştırmasına göre işsizlik oranı yüzde 17’nin bile üzerinde ve işsiz sayısı 7 milyona yakın. Bu arada Türkiye’nin mevsimsellikten ve takvim etkilerinden arındırılmış sanayi üretimi temmuz 2019 itibarıyle yıllık bazda yüzde 1.2 geriledi. İşsizliğin artmasından daha kötüsü ‘kalıcı’ hale gelmesi.
BATIK MİKTARI KATLANARAK ARTIYOR
Ekonomik kriz, batık kredilerde de kendini gösterdi. 2009 yılında 20 milyar lira civarında olan batık kredi miktarı 2014’te 32,3 milyara, geçtiğimiz yılın aralık ayı itibarıyle ise BDDK’nın rakamlarına göre 92,2 milyar liraya yükseldi. Ancak orada da kalmadı; bugün batık kredi miktarının 106 milyarı aştığı belirtiliyor. BDDK, son açıklamasında 46 milyar liralık krediyi de batık kapsamına alacağını duyurdu. Türkiye Bankalar Birliği Başkanı Hüseyin Aydın, kurum tarafından dün açıklanan 46 milyar liralık batık kredilerin çoğunun döviz cinsinden olduğunu, yarısının inşaat ve enerji sektörüne ait olduğunu söyledi. 2019 yılı temmuz ayı itibariyle toplam kredi büyüklüğü 2,5 trilyon lira olan sektörde takibe düşen kredilerin oranı yüzde 3’lerden yüzde 6’lara çıkacak.
[İlker Doğan] 21.9.2019 [TR724]
Geçtiğimiz haftalarda Ankara Güven Park’ta R.P. isimli emekli bir vatandaş, ekonomik sıkıntılarını gerekçe göstererek kendisini yakmıştı. İşsizdi, emekli maaşı yetmediği için kredi kartı kullanmış ancak onları da ödeyememişti. Bankaların maaşına bloke koymasına tepki göstermek için Başkent’in göbeğinde kendisini ateşe verdi. R.P. bu konuda yalnız değil. Türkiye’de onun gibi kredi ve kredi kartı borçlarını ödeyemeyen ve bu nedenle maaşına bloke konulan milyonlarca insan var.
VATANDAŞIN BORCU 79 KAT ARTTI!
CHP, iki yıl önce bir rapor hazırlamıştı. O rapora göre AKP’nin iktidara geldiği 2002’de vatandaşların bankalara toplam borcu 6.6 Milyar TL’ydi. Aralık 2016’da ise bu rakam tam 70 kat artarak 419 milyar liraya ulaşmıştı. Ancak orada da durmadı; bugün yine CHP’nin hazırladığı ekonomi raporuna göre vatandaşların bankalara olan toplam borcu 521,5 milyar lira! 2002’deki borcun tam 79 katı! Rapora göre bu borcun 413.9 milyar lirası tüketici kredilerinden, 107.6 milyar lirası da kredi kartlarından kaynaklanıyor. 17 yıl önce aile gelirinin borca oranı yüzde 4.7 iken, 17 yılın sonunda oran yüzde 60’a dayandı.
Türkiye’de Temmuz 2019 itibariyle TL ve yabancı para cinsi kredilerin toplam büyüklüğü 2,5 trilyona ulaştı. Batık miktarı ise 46 milyarlık krediler de eklenirse yıl sonuna kadar 160 milyar lirayı bulacak.
10 KİŞİDEN 7’Sİ BORÇLU
TÜİK, geçtiğimiz günlerde 2018 yılı gelir ve yaşam koşulları araştırması sonuçlarını açıkladı. Buna göre Türkiye’de her 10 kişiden 7’si borçlu. Araştırma sonuçlarına göre zengin daha zengin olurken, fakir daha da fakirleşti. Aradaki uçurum arttı. En yüksek eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert gelirine sahip yüzde 20’lik grubun toplam gelirden aldığı pay yüzde 47,6’ya yükseldi. En düşük gelire sahip yüzde 20’lik grubun aldığı pay ise yüzde 6,1’e düştü. 4 kişiden biri ise ciddi maddi yoksunluk çekiyor.
İŞSİZLİK KALICI HALE GELDİ
AKP’nin iktidara geldiği 2002’de işsizlik yüzde 10,3 seviyelerindeydi. İşsiz sayısı ise 2 milyon 464 bin olarak açıklandı. Türkiye İş Kurumu’nun (İŞKUR) açıkladığı haziran ayı işsizlik verilerine göre ise kayıtlı işsiz sayısı 4 milyon 417 bin 814’e yükseldi. TÜİK’in Mayıs 2019 rakamlarına göre ise işsizlik oranı yüzde 12,8. TÜİK’e göre işsiz sayısı ise bir önceki yıla göre 1 milyon 21 bin kişi artarak 4 milyon 157 bine çıktı.
GERÇEK İŞSİZ SAYISI 7 MİLYON
TÜİK dar tanımlı ‘işsizlik oranı’ açıklıyor. İş için herhangi bir iş bulma (İŞKUR) kanalına başvurmayanları ‘işsiz’ bile saymıyor. Dolayısıyla TÜİK’in rakamları gerçek işsizlik oranlarını yansıtmaktan uzak. DİSK-AR’ın geniş tanımlı işsizlik araştırmasına göre işsizlik oranı yüzde 17’nin bile üzerinde ve işsiz sayısı 7 milyona yakın. Bu arada Türkiye’nin mevsimsellikten ve takvim etkilerinden arındırılmış sanayi üretimi temmuz 2019 itibarıyle yıllık bazda yüzde 1.2 geriledi. İşsizliğin artmasından daha kötüsü ‘kalıcı’ hale gelmesi.
BATIK MİKTARI KATLANARAK ARTIYOR
Ekonomik kriz, batık kredilerde de kendini gösterdi. 2009 yılında 20 milyar lira civarında olan batık kredi miktarı 2014’te 32,3 milyara, geçtiğimiz yılın aralık ayı itibarıyle ise BDDK’nın rakamlarına göre 92,2 milyar liraya yükseldi. Ancak orada da kalmadı; bugün batık kredi miktarının 106 milyarı aştığı belirtiliyor. BDDK, son açıklamasında 46 milyar liralık krediyi de batık kapsamına alacağını duyurdu. Türkiye Bankalar Birliği Başkanı Hüseyin Aydın, kurum tarafından dün açıklanan 46 milyar liralık batık kredilerin çoğunun döviz cinsinden olduğunu, yarısının inşaat ve enerji sektörüne ait olduğunu söyledi. 2019 yılı temmuz ayı itibariyle toplam kredi büyüklüğü 2,5 trilyon lira olan sektörde takibe düşen kredilerin oranı yüzde 3’lerden yüzde 6’lara çıkacak.
[İlker Doğan] 21.9.2019 [TR724]
Avrupa’da hüsranın gösterdiği gerçek [Hasan Cücük]
Türk futbolu son yıllarda Edirne dışında fazla bir varlık gösteremiyor. İki sezon önce Beşiktaş’ın Şampiyonlar Ligi’nde grubu lider tamamlayıp tarihi başarıya imza atmasının devamı gelmedi. Son 16 turunda Bayern Münih’e elenen Beşiktaş sonraki sezon UEFA Avrupa Ligi’nde hüsran yaşattı. Avrupa kupalarında sezonun startı verilirken, 4 temsilcimiz çıktıkları maçlarda hüsran sonuçlara imza attı. Sadece Galatasaray rakibiyle berabere kalırken, Trabzonspor, Beşiktaş ve Başakşehirspor mağlubiyetle haftayı kapattı.
Galatasaray, Şampiyonlar Ligi grup maçlarına Club Brugge deplasmanıyla merhaba derken, Terim’in sahaya sürdüğü 11’in tamamının yabancı oyunculardan kurulu olması eleştirildi. Daha doğru ifadeyle klasik ‘yerli – yabancı’ muhabbetini başlattı. Ne zaman milli takım veya kulüplerimiz başarısız bir sonuç alsa yabancı oyuncu sayısı ısıtılıp gündem oluyor. Temsilcimizle aynı grupta yer alan PGS – Real Madrid maçında ilginç bir manzara vardı. PSG’nin ilk 11’inde sahaya çıkan İspanyol oyuncusu iki olurken, Real Madrid’de sadece bir idi. Yine Real Madrid’in ilk 11’inde 3 Fransız oyuncu sahaya çıkarken, PSG’de Fransız oyuncusu sayısı bir kişiydi. Maçtan sonra İspanyollar, yerli – yabancı mazeretine sığınmadı. Keza rakibini 3-0’lık net skorla sahadan silen PSG’ye ‘neden sadece bir Fransız oyuncu var?’ sorusu yönetilmedi. Mesele ne yerli ne de yabancı oyuncu. Mesele kalite. Maalesef futbolumuzda kalite gittikçe düşüyor.
Galatasaray, Club Brugge deplasmanından bir puanla döndüyse bunu kesinlikle Muslera’ya borçlu. Tecrübeli eldiven tek başına maçı kurtaran oyuncu oldu. Tek net pozisyonumuzu rakip defansın hatasında Babel’le bulduk. Muslera tek başına rakibe set olmasaydı, tüm takımlarımız ilk maçlarda sahadan mağlup ayrılmış olacaktı. Muslera’nın sihirli elleri sayesinden Galatasaray 17 yıl sonra Şampiyonlar Ligi deplasmanından gol yemeden döndü. Bu istatistik aslında futbolumuzun durumunu ortaya koymaya yetiyor. 26 maç yapacaksın ve hepsinde kalende gol göreceksin. 18 Eylül 2002’de deplasmanda Lokomotif Moskova’yı 2-0 yenen Galatasaray, o tarihten sonra oynadığı tüm Şampiyonlar Ligi deplasman maçlarında kalesinde gol gördü.
Real Madrid ve PSG gibi iki devin yer aldığı grupta Galatasaray için başarı grupta 3. olmaktı. Gerçi Real Madrid’in içinde bulunduğu durum sarı-kırmızıların iştahını kabarttı ama kendi durumu da öyle muhteşem değil. Club Brugge kolay lokma olmadığını gösterdi. Geçen yılda Galatasaray, grup maçlarına 3-0’lık Lokomotif Moskova maçıyla başlamıştı ama sonunu getirememişti. Geçen yılki grubun daha kolay olduğunu söylemeye gerek yok.
UEFA Avrupa Ligi’nde ilk haftayı hüsranla kapattık
Trabzonspor Getafe, Beşiktaş Slovan Bratislava, Başakşehir ise Roma deplasmanında sıfır çekti. Avrupa kupalarında aldığı sıradışı galibiyetler ve dev kulüplere kök söktürmesiyle ünlenen Trabzonspor Getafe deplasmanından sadece 1-0 mağlup döndüyse bunu genç kalecisi Uğurcan’a borçlu. Genç eldiven devleştiği maçta skorun açılmasını önleyen isim oldu.
İki yıl önce Şampiyonlar Ligi’nde destan yazan Beşiktaş, Abdullah Avcı ile çıktığı Avrupa mecarasında adına yakışmayan bir skor oldu. Kaleci Karius’un amatörlere taş çıkartan hatalarının bir yenisini Slovan Bratislava karşısında sahneye koydu. Asıl üzerinde durulması gereken ise; Beşiktaş’ın uzatma dakikalarında kalesinde 2 gol görmesidir. Türk futbolunun klasik hastalığı duran toplardan gol yeme çözümsüz olmaya devam ediyor. Şu kısa notu buraya düşelim; Abdullah Avcı lig ve Avrupa’da istikrarlı sonuçlar alamazsa siyah-beyazlı günleri fazla uzun olmaz. Şenol Güneş’in kredisinin yarısı bile Avcı’ya tanınmaz.
Şampiyonlar Ligi gruplarına elemeleri geçemediği için bir türlü katılamayan Başakşehir’in UEFA Avrupa Ligi karnesi zayıflarla dolu olmaya devam ediyor. Roma’nın gücü belli. Başakşehir’den kat be kat güçlü. 4-0’lık skor bunu ortaya koydu. Başakşehir’in işi sadece Avrupa’da değil, ligde de zor. Son yılların yükselen takımı için düşüşte resmen bu sezon başladı.
Lig şampiyonumuz şimdilik Şampiyonlar Ligi’ne direk katılıyor. Eleme turlarını geçipte adını Şampiyonlar Ligi gruplarına yazdıran takımımız uzun yıllardır yok. Türkiye, Şampiyonlar Ligi’nde son olarak 2007-08 sezonunda iki takımla gruplarda yer aldı. Söz konusu sezonda şampiyon Fenerbahçe ile lig ikincisi Beşiktaş ön eleme turlarını geçerek grup aşamasına dahil oldu. Daha sonra bu başarı tekrarlanamadı ve Türkiye gruplarda hep tek takımla temsil edildi.Daha önce 1997- 98, 2000-01, 2003-04’te Galatasaray ve Beşiktaş birlikte UEFA Şampiyonlar Ligi gruplarına kaldı. Galatasaray ve Fenerbahçe 2001-02, Fenerbahçe ile Beşiktaş ise 2007-08’de “Kupa 1″de birlikte Türkiye’yi temsil etme hakkı kazandı. Takımlarımız bu performansla devam ederse şampiyonumuzda ön eleme turlarında mücadele etmek zorunda kalacak. Devler Ligi artık bir hayal olacak. Teselli kaynağımız yine Edirne sınırları içinde olmaya devam edecek!
[Hasan Cücük] 21.9.2019 [TR724]
Galatasaray, Şampiyonlar Ligi grup maçlarına Club Brugge deplasmanıyla merhaba derken, Terim’in sahaya sürdüğü 11’in tamamının yabancı oyunculardan kurulu olması eleştirildi. Daha doğru ifadeyle klasik ‘yerli – yabancı’ muhabbetini başlattı. Ne zaman milli takım veya kulüplerimiz başarısız bir sonuç alsa yabancı oyuncu sayısı ısıtılıp gündem oluyor. Temsilcimizle aynı grupta yer alan PGS – Real Madrid maçında ilginç bir manzara vardı. PSG’nin ilk 11’inde sahaya çıkan İspanyol oyuncusu iki olurken, Real Madrid’de sadece bir idi. Yine Real Madrid’in ilk 11’inde 3 Fransız oyuncu sahaya çıkarken, PSG’de Fransız oyuncusu sayısı bir kişiydi. Maçtan sonra İspanyollar, yerli – yabancı mazeretine sığınmadı. Keza rakibini 3-0’lık net skorla sahadan silen PSG’ye ‘neden sadece bir Fransız oyuncu var?’ sorusu yönetilmedi. Mesele ne yerli ne de yabancı oyuncu. Mesele kalite. Maalesef futbolumuzda kalite gittikçe düşüyor.
Galatasaray, Club Brugge deplasmanından bir puanla döndüyse bunu kesinlikle Muslera’ya borçlu. Tecrübeli eldiven tek başına maçı kurtaran oyuncu oldu. Tek net pozisyonumuzu rakip defansın hatasında Babel’le bulduk. Muslera tek başına rakibe set olmasaydı, tüm takımlarımız ilk maçlarda sahadan mağlup ayrılmış olacaktı. Muslera’nın sihirli elleri sayesinden Galatasaray 17 yıl sonra Şampiyonlar Ligi deplasmanından gol yemeden döndü. Bu istatistik aslında futbolumuzun durumunu ortaya koymaya yetiyor. 26 maç yapacaksın ve hepsinde kalende gol göreceksin. 18 Eylül 2002’de deplasmanda Lokomotif Moskova’yı 2-0 yenen Galatasaray, o tarihten sonra oynadığı tüm Şampiyonlar Ligi deplasman maçlarında kalesinde gol gördü.
Real Madrid ve PSG gibi iki devin yer aldığı grupta Galatasaray için başarı grupta 3. olmaktı. Gerçi Real Madrid’in içinde bulunduğu durum sarı-kırmızıların iştahını kabarttı ama kendi durumu da öyle muhteşem değil. Club Brugge kolay lokma olmadığını gösterdi. Geçen yılda Galatasaray, grup maçlarına 3-0’lık Lokomotif Moskova maçıyla başlamıştı ama sonunu getirememişti. Geçen yılki grubun daha kolay olduğunu söylemeye gerek yok.
UEFA Avrupa Ligi’nde ilk haftayı hüsranla kapattık
Trabzonspor Getafe, Beşiktaş Slovan Bratislava, Başakşehir ise Roma deplasmanında sıfır çekti. Avrupa kupalarında aldığı sıradışı galibiyetler ve dev kulüplere kök söktürmesiyle ünlenen Trabzonspor Getafe deplasmanından sadece 1-0 mağlup döndüyse bunu genç kalecisi Uğurcan’a borçlu. Genç eldiven devleştiği maçta skorun açılmasını önleyen isim oldu.
İki yıl önce Şampiyonlar Ligi’nde destan yazan Beşiktaş, Abdullah Avcı ile çıktığı Avrupa mecarasında adına yakışmayan bir skor oldu. Kaleci Karius’un amatörlere taş çıkartan hatalarının bir yenisini Slovan Bratislava karşısında sahneye koydu. Asıl üzerinde durulması gereken ise; Beşiktaş’ın uzatma dakikalarında kalesinde 2 gol görmesidir. Türk futbolunun klasik hastalığı duran toplardan gol yeme çözümsüz olmaya devam ediyor. Şu kısa notu buraya düşelim; Abdullah Avcı lig ve Avrupa’da istikrarlı sonuçlar alamazsa siyah-beyazlı günleri fazla uzun olmaz. Şenol Güneş’in kredisinin yarısı bile Avcı’ya tanınmaz.
Şampiyonlar Ligi gruplarına elemeleri geçemediği için bir türlü katılamayan Başakşehir’in UEFA Avrupa Ligi karnesi zayıflarla dolu olmaya devam ediyor. Roma’nın gücü belli. Başakşehir’den kat be kat güçlü. 4-0’lık skor bunu ortaya koydu. Başakşehir’in işi sadece Avrupa’da değil, ligde de zor. Son yılların yükselen takımı için düşüşte resmen bu sezon başladı.
Lig şampiyonumuz şimdilik Şampiyonlar Ligi’ne direk katılıyor. Eleme turlarını geçipte adını Şampiyonlar Ligi gruplarına yazdıran takımımız uzun yıllardır yok. Türkiye, Şampiyonlar Ligi’nde son olarak 2007-08 sezonunda iki takımla gruplarda yer aldı. Söz konusu sezonda şampiyon Fenerbahçe ile lig ikincisi Beşiktaş ön eleme turlarını geçerek grup aşamasına dahil oldu. Daha sonra bu başarı tekrarlanamadı ve Türkiye gruplarda hep tek takımla temsil edildi.Daha önce 1997- 98, 2000-01, 2003-04’te Galatasaray ve Beşiktaş birlikte UEFA Şampiyonlar Ligi gruplarına kaldı. Galatasaray ve Fenerbahçe 2001-02, Fenerbahçe ile Beşiktaş ise 2007-08’de “Kupa 1″de birlikte Türkiye’yi temsil etme hakkı kazandı. Takımlarımız bu performansla devam ederse şampiyonumuzda ön eleme turlarında mücadele etmek zorunda kalacak. Devler Ligi artık bir hayal olacak. Teselli kaynağımız yine Edirne sınırları içinde olmaya devam edecek!
[Hasan Cücük] 21.9.2019 [TR724]
Hazreti Âişe ve Hazreti Ali [Dr. Reşit Haylamaz]
Bazılarının takıntısı var:
Neymiş, “ifk” hadisesinde Hazreti Ali de Hazreti Âişe’nin aleyhinde konuşmuşmuş!
Hatta Hazreti Âişe (radıyallahu anhâ), ömür boyu bunu unutamışmış!
Son günlerinde Resûlullah’ın Mescid’e çıkışını anlatırken, bu esnada koluna giren Hazreti Ali’nin adını bile zikretmemiş, O’nu ifade ederken “adam” demiş!
Hatta, Cemel’in sebebi de bu imiş!
Alakası yok!
Ne Hazreti Ali Hazreti Âişe’nin aleyhinde konuşmuş, ne de Hazreti Âişe, Hazreti Ali’ye karşı kan davası gütmüş!
Şer ve şirret mekanizma Hazreti Ali için de devreye girmiş ve neler söylememişler ki?
Neymiş? Hazreti Ebû Bekir başta olmak üzere kendisinden önceki üç halifeye karşı kırgın, hatta dargınmış! Halbuki O (radıyallahu anh), üç oğlunun adını, “Ebû Bekir”, “Ömer” ve “Osmân” koyarak bu iddiaları fiilen tekzip etmiş.
Hayatıyla mertliğin kitabını yazan Hazreti Ali (radıyallahu anh), üç günlük dünya menfaati için -velev ki Hulefâ-i Selâse olsun- başkasına boyun eğecek yapının insanı değildir!
Ama dil bu; kemiği yok ve söyleyen söyleyene!
Kur’ân’ın nüzûlüne şahit olan ve Allah Resûlü’nün rahle-i tedrisinde şekillenen Sahâbe’yi kendi sığlığımıza çeker, kendimiz gibi konuşturursak haktan sapmış oluruz.
Sebebi ne olursa olsun, bunu yapmışız!
Üstelik, siyasete malzeme olan nice hakikatin, çığırından çıkışına, heva ve heveslere kurban edilişine bugün de şahit olmuyor muyuz?
Öncelikle, hastalık günlerinde, son 14 gününde Efendimiz’in Mescid’e çıkışından başlayalım:
Hadisenin en az beş defa gerçekleştiği anlaşılmaktadır; bunların her birisinde bir kolunda Hazreti Abbâs varken diğer konulan giren insan sayısı, Üsâme, Fadl İbn-i Abbâs, Büreyre, Nûbe ve ismi zikredilmeyen bir köle gibi en az beş kişidir ve bunlardan birisi de Hazreti Ali’dir. Anlaşılmaktadır ki Annemiz, hadisede rol alan beş kişiyi tek tek sayma yerine, Resûlullah’ın bir koluna giren sabit ismi (ki bu Hazreti Abbâs’tır) zikretmekte, diğer kolundaki değişikliği ifade sadedinde “her defasında bir adam vardı” manasında kestirmeden “adam” olarak ifade etmektedir. Daha başka bir ifadeyle burada Hazreti Âişe’nin, ismini zikretmediği sadece Hazreti Ali değildir; Efendimiz’in bir diğer amca oğlu Fadl ve göz bebeği Hazreti Üsâme dahil değişken beş kişidir ki onların hiçbirisi hakkında böyle bir iddia söz konusu edilmemektedir. Demek ki iş, hakikati ifadeden daha ziyade siyasidir!
İkinci olarak “ifk” hadisesi münasebetiyle Hazreti Ali’nin söylediği ifade edilen sözler, sıhhat açısından zayıftır ve kırgınlık ifade eden başka bir haber de yoktur. Öyleyse, böylesine önemli bir konunun, İslâm’ın genel prensipleri ile o günlerden bize intikal eden başka bilgilerle açıkça çelişen ve rivayet normları açısından zayıf bir temel üzerine inşası düşünülemez.
Haberin doğru olduğunu farz ettiğimizde ise Hazreti Ali’nin o günkü duruşu, Resûlullah’ı üzüntüden kurtarmaya matuf bir hamledir; Âişe Validemiz’e bakan yönüyle en küçük bir olumsuzluğu söz konusu değildir. Üstelik, O’nu en iyi tanıyan birisine (Hazreti Berîre) yönlendirmiş ve Annemiz hakkında beraat ifade eden beyanlarının gün yüzüne çıkmasına Hazreti Ali vesile olmuştur.
“Kızım Fâtıma da…” diyen bir Peygamberimiz var! Farz-ı muhal, konuşulanların etkisinde kalarak şayet Hazreti Ali o gün böyle bir algıya sahip olsaydı, şüphesiz Resûlullah’ı müdafaa eden şair Hassân İbn-i Sâbit, halasının kızı ve aynı zamanda baldızı Hamne Bint-i Cahş ve Hazreti Ebû Bekir gibi en yakınındaki bir ismin teyze oğlu Mistah İbn-i Üsâse’ye uygulanan ceza o gün ona da tatbik edilirdi!
Onlar, iradeleriyle duygularını terbiye etmiş, benliklerini sıfırlayarak kullukta zirvelerin insanı olduklarını tescil ettirmiş kimselerdir. Habîb-i Kibriyâ Hazretleri’nin intikam duygusuyla hareket etmediğini bize intikal ettiren birisi olarak Hazreti Âişe’nin (radıyallahu anhâ), “ifk” hadisesi sonrasındaki duruşu ortadadır; kendisine uygulanan müeyyide tescil olunan Hassân İbn-i Sâbit’e sahip çıkmış ve aleyhinde konuşmak isteyen birisinin sözünü ağzına tıkayarak onu, konuştuğuna bin pişman etmiştir!
Hazreti Ali ile Hazreti Ammâr’ı şikayete gelen birisine karşı takındığı tavır da aynıdır; adamı konuşturmamış, bilakis şikayet etmek için geldiği kimselerin faziletlerinden bahsetmek suretiyle muhatabını, bir daha konuşamaz hale getirmiştir.
Hazreti Ali’ye karşı isyan bayrağı açan hâricî zihniyete karşı duruşu da nettir; Hazreti Ali’yi müdafaa adına, “Hâlbuki onlar, Nebiy-yi Ekrem’in arkadaşları için istiğfar ile emrolundular; tutmuş şimdi onlar hakkında ağza alınmayacak kötü beyanlarda bulunuyorlar!” diyen de yine O’dur.
Hazreti Ali’nin kuyusunu kazma niyetiyle bir araya gelen fitne yuvası Hârûrâ’ya karşı duruşu nettir!
Başlarında Hazreti Ali’nin bulunduğu “Ehl-i Beyt” ile ilgili rivayetlerin neredeyse bütününü bize intikal ettiren Âişe Validemiz’dir.
Hazreti Ali taraftarı oldukları gerekçesiyle 7 arkadaşıyla birlikte hedef haline getirilen Hucr İbn-i Adiyy’i kurtarabilmek için Halife’ye mektup yazmış, bu esnada onların öldürüldükleri haberini alınca çok üzülmüş ve bundan, o günkü Halife’yi sorumlu tutarak sigaya çektiği Hazreti Muâviye’yi bin pişman etmiştir.
Hazreti Osman’ın şehadetinden sonra hilafet makamını ancak Hazreti Ali’nin doldurabileceğini ifade etmiş ve bu kanaatini açıkça paylaşmaktan çekinmemiştir.
Hakperestlik başka bir şeydir!
Ya Hazreti Ali?
Cemel günü Hazreti Âişe’yi, açık hedef olmaktan kurtaran Hazreti Ali’dir; hatta ok yağmurunun hedefindeki Hazreti Âişe’yi kurtarabilmek için kendini riske atmış ve O’nu daha güvenli bir bölgeye taşımıştır. Sonrasında, yanına kattığı 40 kadınla birlikte emniyet ve güven içinde Annemiz’i hane-i saadetine ulaştıran O’dur ki O’nun, o günkü bu hassasiyetine mukabil Hazreti Âişe (radıyallahu anhâ), “Allah Ali’yi, mükâfaatın en hayırlısıyla mükâfatlandırsın; O’nun mükâfaatı Cennet olsun!” şeklinde dua etmiştir.
O günlerde yaşanan kargaşada, muhalif gibi gözüken tarafta yer alan hiç kimsenin aleyhinde olmamalarını yanındakilere tembihleyen Hazreti Ali’nin, Cemel günü karşı safta ölenlerin namazını kıldırdığı da tarihî bir gerçektir.
Beri tarafta Hazreti Âişe (radıyallahu anhâ), hayatı boyunca hiç unutmayacağı Cemel için, “Keşke yaratılıp da hiç vücut bulmasaydım; keşke kendi diliyle tesbih edip vazifesini yerine getiren bir ağaç, keşke taş veya bir kerpiç olsaydım! Keşke yirmi yıl önce ölmüş olsaydım!” muhasebesini yapmaktadır.
Çözemediği bir konu söz konusu olduğunda Hazreti Ali’nin Âişe validemiz’in kapısını aşındırdığı, tereddüt ettiği bir konuyla karşılaşınca Hazreti Âişe’nin de Haydar-ı Kerrar’a müracaat ettiği, tarihî bir gerçektir.
Hilafet yıllarında Annemiz’i ziyarete geldiği bir gün “Nasılsın ey anneciğim?” diye soran Hazreti Ali’ye “Elhamdülillah; hayır üzereyim!” cevabını vermiş, buna mukabil O da “Allah’ın mağfireti seninle olsun!” şeklinde mukabelede bulunmuştur.
Yine hilafet yıllarında iki kişinin Hazreti Âişe hakkında ileri geri sözler sarfettiklerini öğrenince Ka’kaa İbn-i Amr’ı görevlendirmiş ve bu iki kişinin, yüzer sopa ile cezalandırılmasını istemiştir.
İki farklı cepheyi temsil ediyor gibi gözükseler de yaşanan hadiselerin şokuyla oldu bittiye gelen ve fırsat bekleyenlerin köpürttükleri Cemel sonrası vedalaşırken aralarında geçen konuşma ne kadar manidardır; insanlarla vedalaşırken Hazreti Âişe şunları söylemiştir:
“Evlatlarım!
Ne yazık ki bazımız bazımızın canını yaktı; üzücü hâdiseler yaşadık ve bir hayli de yorgun düştük!
Bu yaşananlardan dolayı ve bundan sonra da başkalarının taşıdığı yalan yanlış beyanlar sebebiyle kimse bir diğerine kem gözle bakıp da taşkınlık yapmasın, gıybetini etmesin!
Allah’a yemin olsun ki Ali ile benim aramda, dünden kalma bir problem yoktur; olan, bir kadın ile kayınbiraderi arasındaki meseleden daha büyük bir mesele değildir!
Belli başlı sıkıntı yaşasam da benim katımda O, iyilik ve güzelliğini istediğim en hayırlı insandır!”
Buna karşılık o gün Hazreti Ali’nin mukabelesi de şöyledir:
“Doğruyu söylüyor ve vallahi ne güzel söylüyor! O’nunla benim aramda sadece bu kadarcık bir mesele vardır!
Şüphe yok ki O, dünya ve âhirette Nebî’nizin en kerîm zevcesidir!”
Görüldüğü gibi iş kendi mecraından çıkınca insanlar nasıl da savruluyor?
Ufkuna ulaşamayacağımız başyüceler hakkında ne rahat konuşuyoruz?
Keşke, “ezbere konuştuğumuz kadar Kur’ân ezberleseydik, hafız olurduk!”
[Dr. Reşit Haylamaz] 21.9.2019 [TR724]
Neymiş, “ifk” hadisesinde Hazreti Ali de Hazreti Âişe’nin aleyhinde konuşmuşmuş!
Hatta Hazreti Âişe (radıyallahu anhâ), ömür boyu bunu unutamışmış!
Son günlerinde Resûlullah’ın Mescid’e çıkışını anlatırken, bu esnada koluna giren Hazreti Ali’nin adını bile zikretmemiş, O’nu ifade ederken “adam” demiş!
Hatta, Cemel’in sebebi de bu imiş!
Alakası yok!
Ne Hazreti Ali Hazreti Âişe’nin aleyhinde konuşmuş, ne de Hazreti Âişe, Hazreti Ali’ye karşı kan davası gütmüş!
Şer ve şirret mekanizma Hazreti Ali için de devreye girmiş ve neler söylememişler ki?
Neymiş? Hazreti Ebû Bekir başta olmak üzere kendisinden önceki üç halifeye karşı kırgın, hatta dargınmış! Halbuki O (radıyallahu anh), üç oğlunun adını, “Ebû Bekir”, “Ömer” ve “Osmân” koyarak bu iddiaları fiilen tekzip etmiş.
Hayatıyla mertliğin kitabını yazan Hazreti Ali (radıyallahu anh), üç günlük dünya menfaati için -velev ki Hulefâ-i Selâse olsun- başkasına boyun eğecek yapının insanı değildir!
Ama dil bu; kemiği yok ve söyleyen söyleyene!
Kur’ân’ın nüzûlüne şahit olan ve Allah Resûlü’nün rahle-i tedrisinde şekillenen Sahâbe’yi kendi sığlığımıza çeker, kendimiz gibi konuşturursak haktan sapmış oluruz.
Sebebi ne olursa olsun, bunu yapmışız!
Üstelik, siyasete malzeme olan nice hakikatin, çığırından çıkışına, heva ve heveslere kurban edilişine bugün de şahit olmuyor muyuz?
Öncelikle, hastalık günlerinde, son 14 gününde Efendimiz’in Mescid’e çıkışından başlayalım:
Hadisenin en az beş defa gerçekleştiği anlaşılmaktadır; bunların her birisinde bir kolunda Hazreti Abbâs varken diğer konulan giren insan sayısı, Üsâme, Fadl İbn-i Abbâs, Büreyre, Nûbe ve ismi zikredilmeyen bir köle gibi en az beş kişidir ve bunlardan birisi de Hazreti Ali’dir. Anlaşılmaktadır ki Annemiz, hadisede rol alan beş kişiyi tek tek sayma yerine, Resûlullah’ın bir koluna giren sabit ismi (ki bu Hazreti Abbâs’tır) zikretmekte, diğer kolundaki değişikliği ifade sadedinde “her defasında bir adam vardı” manasında kestirmeden “adam” olarak ifade etmektedir. Daha başka bir ifadeyle burada Hazreti Âişe’nin, ismini zikretmediği sadece Hazreti Ali değildir; Efendimiz’in bir diğer amca oğlu Fadl ve göz bebeği Hazreti Üsâme dahil değişken beş kişidir ki onların hiçbirisi hakkında böyle bir iddia söz konusu edilmemektedir. Demek ki iş, hakikati ifadeden daha ziyade siyasidir!
İkinci olarak “ifk” hadisesi münasebetiyle Hazreti Ali’nin söylediği ifade edilen sözler, sıhhat açısından zayıftır ve kırgınlık ifade eden başka bir haber de yoktur. Öyleyse, böylesine önemli bir konunun, İslâm’ın genel prensipleri ile o günlerden bize intikal eden başka bilgilerle açıkça çelişen ve rivayet normları açısından zayıf bir temel üzerine inşası düşünülemez.
Haberin doğru olduğunu farz ettiğimizde ise Hazreti Ali’nin o günkü duruşu, Resûlullah’ı üzüntüden kurtarmaya matuf bir hamledir; Âişe Validemiz’e bakan yönüyle en küçük bir olumsuzluğu söz konusu değildir. Üstelik, O’nu en iyi tanıyan birisine (Hazreti Berîre) yönlendirmiş ve Annemiz hakkında beraat ifade eden beyanlarının gün yüzüne çıkmasına Hazreti Ali vesile olmuştur.
“Kızım Fâtıma da…” diyen bir Peygamberimiz var! Farz-ı muhal, konuşulanların etkisinde kalarak şayet Hazreti Ali o gün böyle bir algıya sahip olsaydı, şüphesiz Resûlullah’ı müdafaa eden şair Hassân İbn-i Sâbit, halasının kızı ve aynı zamanda baldızı Hamne Bint-i Cahş ve Hazreti Ebû Bekir gibi en yakınındaki bir ismin teyze oğlu Mistah İbn-i Üsâse’ye uygulanan ceza o gün ona da tatbik edilirdi!
Onlar, iradeleriyle duygularını terbiye etmiş, benliklerini sıfırlayarak kullukta zirvelerin insanı olduklarını tescil ettirmiş kimselerdir. Habîb-i Kibriyâ Hazretleri’nin intikam duygusuyla hareket etmediğini bize intikal ettiren birisi olarak Hazreti Âişe’nin (radıyallahu anhâ), “ifk” hadisesi sonrasındaki duruşu ortadadır; kendisine uygulanan müeyyide tescil olunan Hassân İbn-i Sâbit’e sahip çıkmış ve aleyhinde konuşmak isteyen birisinin sözünü ağzına tıkayarak onu, konuştuğuna bin pişman etmiştir!
Hazreti Ali ile Hazreti Ammâr’ı şikayete gelen birisine karşı takındığı tavır da aynıdır; adamı konuşturmamış, bilakis şikayet etmek için geldiği kimselerin faziletlerinden bahsetmek suretiyle muhatabını, bir daha konuşamaz hale getirmiştir.
Hazreti Ali’ye karşı isyan bayrağı açan hâricî zihniyete karşı duruşu da nettir; Hazreti Ali’yi müdafaa adına, “Hâlbuki onlar, Nebiy-yi Ekrem’in arkadaşları için istiğfar ile emrolundular; tutmuş şimdi onlar hakkında ağza alınmayacak kötü beyanlarda bulunuyorlar!” diyen de yine O’dur.
Hazreti Ali’nin kuyusunu kazma niyetiyle bir araya gelen fitne yuvası Hârûrâ’ya karşı duruşu nettir!
Başlarında Hazreti Ali’nin bulunduğu “Ehl-i Beyt” ile ilgili rivayetlerin neredeyse bütününü bize intikal ettiren Âişe Validemiz’dir.
Hazreti Ali taraftarı oldukları gerekçesiyle 7 arkadaşıyla birlikte hedef haline getirilen Hucr İbn-i Adiyy’i kurtarabilmek için Halife’ye mektup yazmış, bu esnada onların öldürüldükleri haberini alınca çok üzülmüş ve bundan, o günkü Halife’yi sorumlu tutarak sigaya çektiği Hazreti Muâviye’yi bin pişman etmiştir.
Hazreti Osman’ın şehadetinden sonra hilafet makamını ancak Hazreti Ali’nin doldurabileceğini ifade etmiş ve bu kanaatini açıkça paylaşmaktan çekinmemiştir.
Hakperestlik başka bir şeydir!
Ya Hazreti Ali?
Cemel günü Hazreti Âişe’yi, açık hedef olmaktan kurtaran Hazreti Ali’dir; hatta ok yağmurunun hedefindeki Hazreti Âişe’yi kurtarabilmek için kendini riske atmış ve O’nu daha güvenli bir bölgeye taşımıştır. Sonrasında, yanına kattığı 40 kadınla birlikte emniyet ve güven içinde Annemiz’i hane-i saadetine ulaştıran O’dur ki O’nun, o günkü bu hassasiyetine mukabil Hazreti Âişe (radıyallahu anhâ), “Allah Ali’yi, mükâfaatın en hayırlısıyla mükâfatlandırsın; O’nun mükâfaatı Cennet olsun!” şeklinde dua etmiştir.
O günlerde yaşanan kargaşada, muhalif gibi gözüken tarafta yer alan hiç kimsenin aleyhinde olmamalarını yanındakilere tembihleyen Hazreti Ali’nin, Cemel günü karşı safta ölenlerin namazını kıldırdığı da tarihî bir gerçektir.
Beri tarafta Hazreti Âişe (radıyallahu anhâ), hayatı boyunca hiç unutmayacağı Cemel için, “Keşke yaratılıp da hiç vücut bulmasaydım; keşke kendi diliyle tesbih edip vazifesini yerine getiren bir ağaç, keşke taş veya bir kerpiç olsaydım! Keşke yirmi yıl önce ölmüş olsaydım!” muhasebesini yapmaktadır.
Çözemediği bir konu söz konusu olduğunda Hazreti Ali’nin Âişe validemiz’in kapısını aşındırdığı, tereddüt ettiği bir konuyla karşılaşınca Hazreti Âişe’nin de Haydar-ı Kerrar’a müracaat ettiği, tarihî bir gerçektir.
Hilafet yıllarında Annemiz’i ziyarete geldiği bir gün “Nasılsın ey anneciğim?” diye soran Hazreti Ali’ye “Elhamdülillah; hayır üzereyim!” cevabını vermiş, buna mukabil O da “Allah’ın mağfireti seninle olsun!” şeklinde mukabelede bulunmuştur.
Yine hilafet yıllarında iki kişinin Hazreti Âişe hakkında ileri geri sözler sarfettiklerini öğrenince Ka’kaa İbn-i Amr’ı görevlendirmiş ve bu iki kişinin, yüzer sopa ile cezalandırılmasını istemiştir.
İki farklı cepheyi temsil ediyor gibi gözükseler de yaşanan hadiselerin şokuyla oldu bittiye gelen ve fırsat bekleyenlerin köpürttükleri Cemel sonrası vedalaşırken aralarında geçen konuşma ne kadar manidardır; insanlarla vedalaşırken Hazreti Âişe şunları söylemiştir:
“Evlatlarım!
Ne yazık ki bazımız bazımızın canını yaktı; üzücü hâdiseler yaşadık ve bir hayli de yorgun düştük!
Bu yaşananlardan dolayı ve bundan sonra da başkalarının taşıdığı yalan yanlış beyanlar sebebiyle kimse bir diğerine kem gözle bakıp da taşkınlık yapmasın, gıybetini etmesin!
Allah’a yemin olsun ki Ali ile benim aramda, dünden kalma bir problem yoktur; olan, bir kadın ile kayınbiraderi arasındaki meseleden daha büyük bir mesele değildir!
Belli başlı sıkıntı yaşasam da benim katımda O, iyilik ve güzelliğini istediğim en hayırlı insandır!”
Buna karşılık o gün Hazreti Ali’nin mukabelesi de şöyledir:
“Doğruyu söylüyor ve vallahi ne güzel söylüyor! O’nunla benim aramda sadece bu kadarcık bir mesele vardır!
Şüphe yok ki O, dünya ve âhirette Nebî’nizin en kerîm zevcesidir!”
Görüldüğü gibi iş kendi mecraından çıkınca insanlar nasıl da savruluyor?
Ufkuna ulaşamayacağımız başyüceler hakkında ne rahat konuşuyoruz?
Keşke, “ezbere konuştuğumuz kadar Kur’ân ezberleseydik, hafız olurduk!”
[Dr. Reşit Haylamaz] 21.9.2019 [TR724]
Etiketler:
Dr. Reşit Haylamaz
Memleket satılsa duymayacaksınız! [Naci Karadağ]
Evet yanlış okumadınız. Başlığı herhangi bir abartma ya da manipüle etme adına atmadım. Gerçekten de öyle.
Ertuğrul Günay geçtiğimiz gün katıldığı bir TV programında “Ben, 16 Nisan referandumunda da tıpkı bu mart seçimleri gibi, haziran seçimleri gibi bir sonuç çıktığına inanıyorum” dedi.
Günay “İstanbul’un Üsküdar’ından, Eyüp’ünden, Ümraniye’sinden, Fatih’inden; Balıkesir’den, Manisa’dan, İzmir’den, Adana’dan, Mersin’den, Diyarbakır’dan, Hatay’dan, Antalya’dan ‘Hayır’ çıkmıştı. Ankara’dan da ‘Hayır’ çıkmıştı” ifadelerini kullanan eski AKP’li Günay, “Konya’dan, Kayseri’den, Trabzon’dan çıkan ‘Evet’ oylarıyla ‘Türkiye çapında evet çıktı’ denildi. Rakam açıklanmadı. Oran açıklanmadı” ifadelerini kullandı.
İşte bu “evet” çıkmayan referandum neticesinde geçilen Cumhurbaşkanlığı sistemi ile ülkedeki her şey bir kişinin iki dudağı arasına bırakıldı.
Yaklaşık bir yıl önce Resmi Gazete yönetmeliğinde bir değişiklik yaptıklarını çoğu kişi fark etmemişti. Bu yönetmeliğin 8. Bendine ç diye bir madde eklediler ve karşılığına şunu yazdılar: Cumhurbaşkanlığınca Resmi Gazetede yayımlanması uygun görülen karar ve genelgeler yayımlanır.”
Türkçesi şu demek, neyin yayınlanıp yayınlanmayacağına Tayyip Erdoğan’ın paşa gönül kriterleri karar verir!
Ki uygulama aynen yapıldı. Bugüne kadar çıkarılan bin 587 Cumhurbaşkanlığı kararının sadece 800 tanesini halkın görmesini uygun buldu haşmetmeapları! Neredeyse her iki kararnameden birinden haberi oldu Türkiye’nin.
Hoş haberi olsa ne olacak değil mi?
Herkes başka havada.
CHP malum, boş işlerle uğraşıyor. HDP’nin başına, kayyım belasıyla bile uğraşmasın diye şehit annelerini sardılar, Akşener deseniz ha bugün ha yarın saraya eklemlenmek üzere…
Kim uğraşacak şimdi kararnameydi, Resmi Gazeteydi bilmem ne ile!
Yalan acayip bir şey. Usta yalancılar ise söyledikleri kadar söylemedikleri yalanlar ile de yürütürler gemilerini. Yani gerçeği gizlemek her yalancının harcı olamıyor. Büyük yalancı olmak lazım!
Bakınız bir süre önce Sözcü gazetesinde bir haber yayınlandı. Buna göre Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla özelleştirilmesine karar verilen Sakarya’daki Tank Palet fabrikası için 1105 sayı numarasıyla ikinci ve gizli bir kararname hazırlanıyor ve fabrikanın bu kararnameyle Katar ortaklı BMC firmasına veriliyordu. Daha önce basına da sızan ancak Resmi Gazete‘de yayımlanmadığı için resmi nitelik taşımayan ikinci kararnameyle Tank Palet Fabrikası’nın ASFAT A.Ş.’ye devredileceği, ASFAT A.Ş.’nin de ihaleye gerek olmaksızın fabrikadaki işleri yürütmesi için BMC firması ile anlaşma imzalayabileceği belirtilmişti.
Sadece bu satış işlerinin bile gizlenmesi korkunç bir suiistimale kapı açacak hüviyette.
Düşünün bununla beraber daha önce bakanlar kurulu kararı gereken kamulaştırma; özelleştirme; desteklenecek projelerin seçilmesi; vergi oranlarının, ihale kurallarının değiştirilmesi; üst düzey personel atamaları ve daha bir milyon kalem şey artık CB: kararnamesi ile yapılıyor.
Ve Cumhurbaşkanının paşa gönlüne kalmış bunun bilinip bilinmemesi.
Örneğin ülke sınırlarını değiştirecek karar alsa ve bunu yayınlamasa haberimiz olmayabilir.
Bir sonraki yazımızda size Sayın Cumhurbaşkanımızın rafine sanatçı yönünden bahsedeceğim.
[Naci Karadağ] 21.9.2019 [TR724]
Ertuğrul Günay geçtiğimiz gün katıldığı bir TV programında “Ben, 16 Nisan referandumunda da tıpkı bu mart seçimleri gibi, haziran seçimleri gibi bir sonuç çıktığına inanıyorum” dedi.
Günay “İstanbul’un Üsküdar’ından, Eyüp’ünden, Ümraniye’sinden, Fatih’inden; Balıkesir’den, Manisa’dan, İzmir’den, Adana’dan, Mersin’den, Diyarbakır’dan, Hatay’dan, Antalya’dan ‘Hayır’ çıkmıştı. Ankara’dan da ‘Hayır’ çıkmıştı” ifadelerini kullanan eski AKP’li Günay, “Konya’dan, Kayseri’den, Trabzon’dan çıkan ‘Evet’ oylarıyla ‘Türkiye çapında evet çıktı’ denildi. Rakam açıklanmadı. Oran açıklanmadı” ifadelerini kullandı.
İşte bu “evet” çıkmayan referandum neticesinde geçilen Cumhurbaşkanlığı sistemi ile ülkedeki her şey bir kişinin iki dudağı arasına bırakıldı.
Yaklaşık bir yıl önce Resmi Gazete yönetmeliğinde bir değişiklik yaptıklarını çoğu kişi fark etmemişti. Bu yönetmeliğin 8. Bendine ç diye bir madde eklediler ve karşılığına şunu yazdılar: Cumhurbaşkanlığınca Resmi Gazetede yayımlanması uygun görülen karar ve genelgeler yayımlanır.”
Türkçesi şu demek, neyin yayınlanıp yayınlanmayacağına Tayyip Erdoğan’ın paşa gönül kriterleri karar verir!
Ki uygulama aynen yapıldı. Bugüne kadar çıkarılan bin 587 Cumhurbaşkanlığı kararının sadece 800 tanesini halkın görmesini uygun buldu haşmetmeapları! Neredeyse her iki kararnameden birinden haberi oldu Türkiye’nin.
Hoş haberi olsa ne olacak değil mi?
Herkes başka havada.
CHP malum, boş işlerle uğraşıyor. HDP’nin başına, kayyım belasıyla bile uğraşmasın diye şehit annelerini sardılar, Akşener deseniz ha bugün ha yarın saraya eklemlenmek üzere…
Kim uğraşacak şimdi kararnameydi, Resmi Gazeteydi bilmem ne ile!
Yalan acayip bir şey. Usta yalancılar ise söyledikleri kadar söylemedikleri yalanlar ile de yürütürler gemilerini. Yani gerçeği gizlemek her yalancının harcı olamıyor. Büyük yalancı olmak lazım!
Bakınız bir süre önce Sözcü gazetesinde bir haber yayınlandı. Buna göre Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla özelleştirilmesine karar verilen Sakarya’daki Tank Palet fabrikası için 1105 sayı numarasıyla ikinci ve gizli bir kararname hazırlanıyor ve fabrikanın bu kararnameyle Katar ortaklı BMC firmasına veriliyordu. Daha önce basına da sızan ancak Resmi Gazete‘de yayımlanmadığı için resmi nitelik taşımayan ikinci kararnameyle Tank Palet Fabrikası’nın ASFAT A.Ş.’ye devredileceği, ASFAT A.Ş.’nin de ihaleye gerek olmaksızın fabrikadaki işleri yürütmesi için BMC firması ile anlaşma imzalayabileceği belirtilmişti.
Sadece bu satış işlerinin bile gizlenmesi korkunç bir suiistimale kapı açacak hüviyette.
Düşünün bununla beraber daha önce bakanlar kurulu kararı gereken kamulaştırma; özelleştirme; desteklenecek projelerin seçilmesi; vergi oranlarının, ihale kurallarının değiştirilmesi; üst düzey personel atamaları ve daha bir milyon kalem şey artık CB: kararnamesi ile yapılıyor.
Ve Cumhurbaşkanının paşa gönlüne kalmış bunun bilinip bilinmemesi.
Örneğin ülke sınırlarını değiştirecek karar alsa ve bunu yayınlamasa haberimiz olmayabilir.
Bir sonraki yazımızda size Sayın Cumhurbaşkanımızın rafine sanatçı yönünden bahsedeceğim.
[Naci Karadağ] 21.9.2019 [TR724]
Hizmette model bir kahraman: Şehid Mehmed Özyurt [Cemil Tokpınar]
İman ve Kur’an hizmetinin altın sayfalarına isimlerini nakşeden öyle kahraman fedakârlar vardır ki, ne zaman onların hatıralarını yâd etsem, küçüldüğümü hisseder, hakkıyla hizmet edemediğime üzülür ve bir ihsan-i İlâhî olarak omuzumuza konan bu hizmete layıkıyla dilbeste olamadığıma yanarım.
İşte 18 Eylül’de vefatının 31. Vefat yıl dönümünü idrak ettiğimiz Mehmed Özyurt, böyle muhteşem bir hizmet kahramanıydı. Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin Tarihçe-i Hayat’ının Önsöz’ünü yazan Ali Ulvi Kurucu, tarihin kaydettiği onun gibi yiğitler için şöyle der:
Tarihe şerefler veren erler anılırken
Yükselmede ruh en geniş âlemlere yerden
Bin rayihanın feyzi sarar ruhu derinden
Geçmiş gibi Cennet’teki gül bahçelerinden…
Ne yazık ki, bu güzel insanı geç tanıdım, dünya yüzüyle hiç göremedim. Yaklaşık on yıl önce hakkında yazılmış birkaç sayfalık yazı okumuştum. Aman Allah’ım, bu nasıl bir hayattı, nasıl bir hizmet aşkıydı, nasıl bir sadakat, ihlâs, feragat, sabır, çile, infak, uhuvvet ve fedakârlık destanıydı! 43 yıllık kısacık ömrüne muazzam hizmetler sığdıran bu kahramanın o kısa hayatını okurken göz pınarlarım çağlayanlar gibi coşuyor, yüreğim erkenden uçup gitmesine karşı yanıyordu.
“Bu nasıl destan gibi bir hayat böyle, keşke hayatı yazılsa, bu örnek insanı bütün yönleriyle tanısak” diye beklerken Ahmed Ersöz’ün “Meçhul Bir Kahraman: Mehmed Özyurt” isimli kitabı yayınlandı. Hemen alıp okumaya başladım. Adeta bir pınarla coşan kalbim, bir okyanus bulmuş gibi gözyaşlarımın heyecanına eşlik ediyor, onun hizmet aşkı ve şevkiyle heyecanlanıyor, çocukluğumdan beri özlemini çektiğim hizmetleri yapamamanın acısıyla ezilip inliyordu.
“İşte hizmet insanı böyle olur. Ömrünün bütün dakikalarını, bütün saniyelerini Allah yolunda vakfetmek budur” diye ağlıyordum. Diyebilirim ki, hiçbir kitabı okurken bu kadar ağlamamıştım. Böyle bir gözyaşı selini, Mustafa Sungur Ağabey vefat ettikten sonra onun fedakarlık ve kahramanlık hatıralarını okurken yaşamıştım.
Yıllar sonra iki defa Hatay’da programım olunca kabri başına gidip Yasin ve Fatiha okuyarak dualar ettim.
Elbette ki bir gazete yazısıyla onun hayatını ve hatıralarını anlatmak mümkün değil. Ben sadece çok tanınmayan bu hizmet kahramanına dikkat çekmek, onun örnek alınacak hatıralarından kesitler sunmak istiyorum. Ve hizmet iddiasında olan herkese onun hayatını mutlaka okumalarını ve başkalarına duyurmalarını tavsiye ediyorum.
Yedi yaşında hafız olmuştu
Mehmet Özyurt, 20 Mayıs 1945’te Antakya’nın Karaksi köyünde doğdu. Yedi yaşında Kur’an’ı ezberleyerek hafız oldu. Dinî ilimler tahsil ederken 11 yaşında Çay Mahallesi Camiinde müezzinlik, 16 yaşında da imamlık yapmaya başladı. Askere gidene kadar hiçbir okul okumadı. Daha sonra çevresinin teşvikiyle dışarıdan ilk, orta ve liseyi bir iki yıl gibi kısa sürede bitirdi.
Askerlikten sonra Şükriye Hanım’la 1967 yılında evlendi. Bu yıllarda Fethullah Gülen Hocaefendi’nin vaaz kasetlerinden birkaç tanesini dinledi ve hayran oldu. En büyük isteği bir an önce Hocaefendi’yi arayıp bulmak ve vaazlarını yakından dinlemekti.
Nitekim Yüksek İslam Enstitüsü’ne girmek için İzmir’e geldi ve sınavı birincilikle kazandı. O gün akşam Fethullah Gülen Hocaefendi’yi buldu ve ilk defa sabaha kadar sohbet ettiler. O tanışmadan sonra birliktelikleri hiç kesintiye uğramadı.
Üniversiteye devam ederken 1976 yılında Bornova’daki Büyük Cami’ye imam olarak tayin edildi. O sırada aynı camiye vaiz olarak atanan Fethullah Gülen Hocaefendi ile yolları kesişti. Mehmet Özyurt için büyük buluşma ve duasının kabulü şimdi ziyadesiyle gerçekleşiyordu.
Bu yıllarda Fethullah Gülen Hocaefendi’nin hiçbir dersini kaçırmadı; gittiği değişik yerlerdeki vaazlarını hep takip etti. Bornova Camii’nde vazifeye başlayınca caminin yakınında bir ev tuttu. Tam bir buçuk yıl her cuma günü, İzmir dışından vaaz dinlemeye gelen insanlara kendi evinde yemek verdi. Hayatı boyunca hep sıkıntı çeken Mehmet Hoca o sıralarda bir de kitapçılık işine girdi. Belki de hayatında ilk defa ailesi bir parça olsun maddeten rahatlamıştı. Evine ilk kanepeyi o zaman kazandığı parayla almıştı. Aslında o yine de kazandığını hizmete dönüştürüyordu. Züht ve takvasından hiç taviz vermedi. Tevazu her halinden seziliyordu. Eşinin de, çocuklarının da, kendisinin de aç kaldığı günlerin ve gecelerin sayısı hiç de az değildi. Ama kimseye hissettirmedi bu durumu. Bu süreç 12 Eylül 1980 ihtilaline kadar devam etti.
Kendi evini dershane yaptı
İhtilalden bir hafta önce Fethullah Gülen Hocaefendi vaazlarını bu camide son verdi. Mehmet Özyurt imamlık vazifesini 1983 yılına kadar devam ettirdi. Asılsız bir iddia ile tutuklanmaları üzerine 28 gün arkadaşlarıyla birlikte cezaevinde kaldı ve işkence gördü.
Eşi Şükriye Hanım, “Çıktığında ayaklarını kimseye göstermiyordu” derken ne kadar hırpalandığını ve eziyet edildiğini özetliyordu. Hapishane arkadaşı Sami Çizginer, o günleri şöyle anlatıyor:
“Medrese-i Yusufiye’de beraberdik. Orada bizden daha çok sıkıntı çekti. Ayrı ayrı hücrelerde kaldık. Bir seferinde koridorda karşılaşınca, ona ‘Burada bulunmamızı nasıl değerlendiriyorsunuz?’ diye sordum. Bana, ‘Burada çekilen ıstıraplar, ebedi âlemde gül bahçesine dönecek. Burada ne kadar sıkıntı çekersek, çekelim. Biz ebedi âlemde gül bahçelerine talibiz. Hiç merak etme.’ dedi.”
Serbest bırakıldıktan bir müddet sonra 11 Nisan 1983 günü memuriyetine son verildi. O, “Bunda da bir hayır var” diyerek, iman hizmetlerini devam ettirmek amacıyla Diyarbakır’a taşındı. Kenar mahallelerin birinde eski bir ev tuttu. Eşyaları azdı. Eşi Şükriye Hanım’ın bileziklerini satarak geldikleri Diyarbakır’da, kıt kanaat geçiniyorlardı. Sokak sokak dolaştı. Neredeyse selam vermediği adam kalmadı. Talebeler için ev aradığında bulamıyordu. Karar verdi, bir gece ansızın kendi evini birkaç mahalle ilerisinde bir gecekonduya taşıdı. Eşyaların yarısını da o eski evde bırakarak oraya öğrencileri yerleştirdi. İlk ev böyle vücuda geldi. Aynı yöntemle ikincisi, üçüncüsü geldi.
Teklif edilen yardımları da kabul etmedi. Eşi bu durumu şöyle açıklıyor:
“Diyarbakır’a gittikten sonra evimize bir yıl meyve girmedi. Bir tanıdık evimize meyve getirince Mehmet Hoca ona, ‘Neden getirdin. Bir yıldır eve meyve almıyorduk. Alışmışlardı. Şimdi tekrar isteyecekler.’ dedi.”
Burada da asılsız bir iddia ve iftira ile Devlet güvenlik Mahkemesi Savcılığı kararıyla 1986 Ağustos’unda tutuklanır ve ancak Aralık 1987’de beraat ederek serbest bırakılır.
“Tam bir hizmet âşığıydı”
Diyarbakır’a gelişinden vefatına kadar bütün hayatı hep hizmet için koşturmak, öğrencilerle ilgilenmek, misafir ağırlamak, sohbet etmekle geçmiştir. O kadar ki eşi Şükriye Hanım, o günleri şöyle anlatır:
“Evliliğimiz boyunca bir kere ailece baş başa yemek yemedik. Ya misafirimiz oldu ya da Mehmed bir hizmet için evde değildi. Bir gün İstanbul’dan gelmişti. ‘Seni kimse gördü mü’ dedim. ‘Hayır’ dedi. ‘O zaman bu akşam bizimlesin’ dedim. Az sonra kapı zili çaldı. Gelen aile dostumuz Sakıp Amcaydı. ‘Mehmed geldi mi?’ diye sordu ve daha cevap vermeden içeri girdi. O akşamımız da gitmişti.”
Öylesine hizmet âşığı bir fedakârdı ki, maddî imkanı çok yetersiz olmasına rağmen Diyarbakır’da açılan bütün öğrenci evlerinde onun evinden bir eşya mutlaka bulunurdu.
Hizmet için koşturmaya düşkün olduğu kadar ibadet ve evradlarına da çok hassastı. Eşinin anlattığına göre evlilikleri boyunca sadece iki kez sabah namazına kalkamaz. Birisinde Elazığ’a sohbete gidecektir. Telefon eder ve müsait olmadığını, gelemeyeceğini söyler. Eşine de, “Ben bugün sabah namazını kaçırdım. Bu halimle Allah’ı anlatamam” der.
Yılları hizmet aşkıyla geçen bu insanın vefatına bir ay kala farklı şeyler yaşanır. Hanımı da bu durumu sezer. Bu dönemde gördüğü bir rüyayı eşine bile anlatmaz. Sadece “Hocama anlatırım.” diye konuşur. Eşi bir anlam çıkaramaz. Vefatı yaklaştıkça ondaki düşünce daha da artar. Son hafta herkesle ayrı ayrı ilgilenir, eş dost, akraba ziyaretleri yapar. Tekrar Diyarbakır’a dönen Mehmet Hoca, dinlenmeden bu kez Van’a gider. Döndüğünde yorgun ve halsizdir. O kadar ki, çoraplarını bile eşi giydirir.
Kazadan önce şehitlik sohbeti
Fazla vakit geçirmeden Urfa’ya gitmek için hazırlanmaya başlar. Evden çıkarken eşine şunları söyler: “Öleceğime hiç üzülmüyorum. Sana üzülüyorum. Arkanda bakanınız yok. Beş çocukla, ne yaparsın?” Eşi Şükriye Hanım, bu konuşmalara bir anlam veremez o sırada. Şöyle anlatıyor: “Çocuklarını öptü, ayakkabısını giydi. İçeriye bakıyordu. ‘Ne oldu’ dedim, ‘Bir şey yok’ dedi. Bir basamak indi. Döndü, baktı. ‘Ne oldu, bir şey mi unuttun’ dedim. ‘Hayır’ dedi. Gözleri ıslaktı. İnerken ben kapıyı kapattım, içimde büyük bir sıkıntı vardı. Geri açtım kapıyı, gitmemiş. Orada duruyordu. ‘Bir şey mi var’ dedim. ‘Yok’ dedi. Yüzüme dikkatlice baktı. ‘Allah’a ısmarladık’ dedi, koşar adımlarla indi. Kapıyı kapattım, hemen balkona koştum. Balkonumuz müsaitti. Aşağıya baktım gitmiş, göremedim. Onu son görüşümdü.”
Mehmet Özyurt Hoca ve arkadaşları Gaziantep ve Urfa’da bazı eğitim müesseselerinin açılışı dolayısıyla bu illerimize giderler. 17 Eylül Cumartesi akşamı Urfa’da Bayram Acar, Hasbi Şahin ve Memduh Hoca’yla birliktedirler. Sohbette, günümüzde, günahların insanı her taraftan sardığından, ihlas ve takva üzere bir yaşayışın olmadığından dert yanılır. Bayram Acar, “Bana kalırsa şehit olmaktan başka bir şey temizlemez bizi.” der. “Savaş yok, bir şey yok. Nasıl şehit olacağız ki!” denilince, Mehmet Hoca’nın verdiği cevap şu olur: “Ancak yanar kül olursak cennete gireriz.”
Sabah üç arabayla Gaziantep’e doğru yola çıkılır. Urfa’yı 14 km geçildikten sonra Mehmet Hoca önde giden arabasını durdurur. Yorgun olduğunu söyleyerek ortadaki araca geçer. Kısa bir süre sonra içinde Mehmet Özyurt Hoca’nın da olduğu araba bir tankerle çarpışır. Yanan araçta Mehmet Hoca ile birlikte Bayram Acar, Hasbi Şahin ve Halil İbrahim Çelik hayatını kaybeder.
Hasbi Hoca’yı Kahramanmaraş’a, Mehmet Özyurt ve Halil İbrahim Çelik’in naaşlarını Diyarbakır’a gönderirler. Bilahare memleketi Antakya’da babasının yanına defnedilir. Bayram Acar’ın cenazesi de İstanbul’a getirilir. Cenaze namazını Fatih Camii’nde Fethullah Gülen Hocaefendi kıldırır.
Hocaefendi: “O büyük mertebenin insanıydı”
Fethullah Gülen Hocaefendi, “Bir Yiğit Vardı” başlığıyla özel olarak kaleme aldığı bir yazısında merhum Mehmet Özyurt Hoca hakkında şöyle diyordu:
“Mehmet Hoca’da çok farklı kemâlât emareleri gördüm. O, Antakya’dan gelip İzmir’de İlahiyat okurken fakirin hiçbir dersini kaçırmamıştı; hep halkada bulunmuş, kamilâne bir hâl ve edeple dersi dinlemiş, bir kere olsun bilgiçlik tavrı sergilememiş ve varlığını hissettirme çabasına asla girmemişti. Oysaki ufku itibarıyla o derslere çok ihtiyacı yoktu ama merhum, yüksek karakterinin gereği olarak kitabı elinden hiç düşürmemiş ve senelerce bizimle beraber satır satır ders takip etmişti.
“Merhum Mehmet Özyurt’un uçup gidişinin ardından çok ağladım. Efendimizin Hazreti Hamza’ya veya Hazreti Cafer’e ağladığı gibi ağladım. O kadar ki, ağlamaktan gözümde yaş kalmadı, desem sezâdır. Onun firkatinin ağırlığından belim kırıldı zannettim, çok acı çektim. Yanılmıyorsam, bir hafta sonraydı; rüyama misafir oldu. Rüyada, onun öbür âlemden geldiğinin farkındaydım. ‘Seni çok özlüyorum; arasıra ziyaret etsen olmaz mı?’ dedim. ‘Tamam, yine gelirim’ deyip ayrıldı. Aynı gün, belki de aynı anda yakaza halinde kendi evine de gitmiş, ailesini de ziyaret etmişti. Kısa bir süre sonra da, söz verdiği gibi yine rüyama misafir olmuş, hasretime su serpmişti.
“Belli ki, o büyük bir mertebenin insanıydı; Allah nezdinde bir hususiyeti vardı. O bizim bildiğimiz usullerle değil, fakat başka bir yolla ‘bekabillah maallah’ ufkuna ulaşmıştı.”
Yanarak şehit olan Mehmed Özyurt ve arkadaşlarının son hâli de ibretliktir. Bu konuda Hocaefendi aynı yazıda şöyle diyor:
“Dört arkadaşımız kaza yaptığı sırada onların ardındaki arabada bulunanlar bana telefon etmişlerdi. Oradaki manzarayı anlatmışlar; hepsinin ‘Allah, Lailahe illallah’ diyerek ahiret koridoruna girdiklerini nakletmişlerdi. Vefat ettiğinde Mehmet Hoca’nın ve diğer bir arkadaşın işaret parmağı hâlâ yukarıdaydı, O’nu işaret ediyorlardı.”
Hocaefendi’nin şu değerlendirmesi ise, onun yüce makamının enginliğini göstermesi açısından dikkate şayandır:
“Mehmet Hoca, öyle farklı bir çizgi takip etti ki, kendi kriterlerim açısından, tanıdığım onca insan arasında Allah’a onun kadar yakın pek az kimse gördüm diyebilirim. O, ufku engin bir âlimdi; düşünce dünyasıyla aksiyonu atbaşıydı.”
Rabbim dünyada hayatını öğrenip rehber edinmeyi, ahirette de komşu olmayı nasip etsin.
[Cemil Tokpınar] 21.9.2019 [TR724]
İşte 18 Eylül’de vefatının 31. Vefat yıl dönümünü idrak ettiğimiz Mehmed Özyurt, böyle muhteşem bir hizmet kahramanıydı. Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin Tarihçe-i Hayat’ının Önsöz’ünü yazan Ali Ulvi Kurucu, tarihin kaydettiği onun gibi yiğitler için şöyle der:
Tarihe şerefler veren erler anılırken
Yükselmede ruh en geniş âlemlere yerden
Bin rayihanın feyzi sarar ruhu derinden
Geçmiş gibi Cennet’teki gül bahçelerinden…
Ne yazık ki, bu güzel insanı geç tanıdım, dünya yüzüyle hiç göremedim. Yaklaşık on yıl önce hakkında yazılmış birkaç sayfalık yazı okumuştum. Aman Allah’ım, bu nasıl bir hayattı, nasıl bir hizmet aşkıydı, nasıl bir sadakat, ihlâs, feragat, sabır, çile, infak, uhuvvet ve fedakârlık destanıydı! 43 yıllık kısacık ömrüne muazzam hizmetler sığdıran bu kahramanın o kısa hayatını okurken göz pınarlarım çağlayanlar gibi coşuyor, yüreğim erkenden uçup gitmesine karşı yanıyordu.
“Bu nasıl destan gibi bir hayat böyle, keşke hayatı yazılsa, bu örnek insanı bütün yönleriyle tanısak” diye beklerken Ahmed Ersöz’ün “Meçhul Bir Kahraman: Mehmed Özyurt” isimli kitabı yayınlandı. Hemen alıp okumaya başladım. Adeta bir pınarla coşan kalbim, bir okyanus bulmuş gibi gözyaşlarımın heyecanına eşlik ediyor, onun hizmet aşkı ve şevkiyle heyecanlanıyor, çocukluğumdan beri özlemini çektiğim hizmetleri yapamamanın acısıyla ezilip inliyordu.
“İşte hizmet insanı böyle olur. Ömrünün bütün dakikalarını, bütün saniyelerini Allah yolunda vakfetmek budur” diye ağlıyordum. Diyebilirim ki, hiçbir kitabı okurken bu kadar ağlamamıştım. Böyle bir gözyaşı selini, Mustafa Sungur Ağabey vefat ettikten sonra onun fedakarlık ve kahramanlık hatıralarını okurken yaşamıştım.
Yıllar sonra iki defa Hatay’da programım olunca kabri başına gidip Yasin ve Fatiha okuyarak dualar ettim.
Elbette ki bir gazete yazısıyla onun hayatını ve hatıralarını anlatmak mümkün değil. Ben sadece çok tanınmayan bu hizmet kahramanına dikkat çekmek, onun örnek alınacak hatıralarından kesitler sunmak istiyorum. Ve hizmet iddiasında olan herkese onun hayatını mutlaka okumalarını ve başkalarına duyurmalarını tavsiye ediyorum.
Yedi yaşında hafız olmuştu
Mehmet Özyurt, 20 Mayıs 1945’te Antakya’nın Karaksi köyünde doğdu. Yedi yaşında Kur’an’ı ezberleyerek hafız oldu. Dinî ilimler tahsil ederken 11 yaşında Çay Mahallesi Camiinde müezzinlik, 16 yaşında da imamlık yapmaya başladı. Askere gidene kadar hiçbir okul okumadı. Daha sonra çevresinin teşvikiyle dışarıdan ilk, orta ve liseyi bir iki yıl gibi kısa sürede bitirdi.
Askerlikten sonra Şükriye Hanım’la 1967 yılında evlendi. Bu yıllarda Fethullah Gülen Hocaefendi’nin vaaz kasetlerinden birkaç tanesini dinledi ve hayran oldu. En büyük isteği bir an önce Hocaefendi’yi arayıp bulmak ve vaazlarını yakından dinlemekti.
Nitekim Yüksek İslam Enstitüsü’ne girmek için İzmir’e geldi ve sınavı birincilikle kazandı. O gün akşam Fethullah Gülen Hocaefendi’yi buldu ve ilk defa sabaha kadar sohbet ettiler. O tanışmadan sonra birliktelikleri hiç kesintiye uğramadı.
Üniversiteye devam ederken 1976 yılında Bornova’daki Büyük Cami’ye imam olarak tayin edildi. O sırada aynı camiye vaiz olarak atanan Fethullah Gülen Hocaefendi ile yolları kesişti. Mehmet Özyurt için büyük buluşma ve duasının kabulü şimdi ziyadesiyle gerçekleşiyordu.
Bu yıllarda Fethullah Gülen Hocaefendi’nin hiçbir dersini kaçırmadı; gittiği değişik yerlerdeki vaazlarını hep takip etti. Bornova Camii’nde vazifeye başlayınca caminin yakınında bir ev tuttu. Tam bir buçuk yıl her cuma günü, İzmir dışından vaaz dinlemeye gelen insanlara kendi evinde yemek verdi. Hayatı boyunca hep sıkıntı çeken Mehmet Hoca o sıralarda bir de kitapçılık işine girdi. Belki de hayatında ilk defa ailesi bir parça olsun maddeten rahatlamıştı. Evine ilk kanepeyi o zaman kazandığı parayla almıştı. Aslında o yine de kazandığını hizmete dönüştürüyordu. Züht ve takvasından hiç taviz vermedi. Tevazu her halinden seziliyordu. Eşinin de, çocuklarının da, kendisinin de aç kaldığı günlerin ve gecelerin sayısı hiç de az değildi. Ama kimseye hissettirmedi bu durumu. Bu süreç 12 Eylül 1980 ihtilaline kadar devam etti.
Kendi evini dershane yaptı
İhtilalden bir hafta önce Fethullah Gülen Hocaefendi vaazlarını bu camide son verdi. Mehmet Özyurt imamlık vazifesini 1983 yılına kadar devam ettirdi. Asılsız bir iddia ile tutuklanmaları üzerine 28 gün arkadaşlarıyla birlikte cezaevinde kaldı ve işkence gördü.
Eşi Şükriye Hanım, “Çıktığında ayaklarını kimseye göstermiyordu” derken ne kadar hırpalandığını ve eziyet edildiğini özetliyordu. Hapishane arkadaşı Sami Çizginer, o günleri şöyle anlatıyor:
“Medrese-i Yusufiye’de beraberdik. Orada bizden daha çok sıkıntı çekti. Ayrı ayrı hücrelerde kaldık. Bir seferinde koridorda karşılaşınca, ona ‘Burada bulunmamızı nasıl değerlendiriyorsunuz?’ diye sordum. Bana, ‘Burada çekilen ıstıraplar, ebedi âlemde gül bahçesine dönecek. Burada ne kadar sıkıntı çekersek, çekelim. Biz ebedi âlemde gül bahçelerine talibiz. Hiç merak etme.’ dedi.”
Serbest bırakıldıktan bir müddet sonra 11 Nisan 1983 günü memuriyetine son verildi. O, “Bunda da bir hayır var” diyerek, iman hizmetlerini devam ettirmek amacıyla Diyarbakır’a taşındı. Kenar mahallelerin birinde eski bir ev tuttu. Eşyaları azdı. Eşi Şükriye Hanım’ın bileziklerini satarak geldikleri Diyarbakır’da, kıt kanaat geçiniyorlardı. Sokak sokak dolaştı. Neredeyse selam vermediği adam kalmadı. Talebeler için ev aradığında bulamıyordu. Karar verdi, bir gece ansızın kendi evini birkaç mahalle ilerisinde bir gecekonduya taşıdı. Eşyaların yarısını da o eski evde bırakarak oraya öğrencileri yerleştirdi. İlk ev böyle vücuda geldi. Aynı yöntemle ikincisi, üçüncüsü geldi.
Teklif edilen yardımları da kabul etmedi. Eşi bu durumu şöyle açıklıyor:
“Diyarbakır’a gittikten sonra evimize bir yıl meyve girmedi. Bir tanıdık evimize meyve getirince Mehmet Hoca ona, ‘Neden getirdin. Bir yıldır eve meyve almıyorduk. Alışmışlardı. Şimdi tekrar isteyecekler.’ dedi.”
Burada da asılsız bir iddia ve iftira ile Devlet güvenlik Mahkemesi Savcılığı kararıyla 1986 Ağustos’unda tutuklanır ve ancak Aralık 1987’de beraat ederek serbest bırakılır.
“Tam bir hizmet âşığıydı”
Diyarbakır’a gelişinden vefatına kadar bütün hayatı hep hizmet için koşturmak, öğrencilerle ilgilenmek, misafir ağırlamak, sohbet etmekle geçmiştir. O kadar ki eşi Şükriye Hanım, o günleri şöyle anlatır:
“Evliliğimiz boyunca bir kere ailece baş başa yemek yemedik. Ya misafirimiz oldu ya da Mehmed bir hizmet için evde değildi. Bir gün İstanbul’dan gelmişti. ‘Seni kimse gördü mü’ dedim. ‘Hayır’ dedi. ‘O zaman bu akşam bizimlesin’ dedim. Az sonra kapı zili çaldı. Gelen aile dostumuz Sakıp Amcaydı. ‘Mehmed geldi mi?’ diye sordu ve daha cevap vermeden içeri girdi. O akşamımız da gitmişti.”
Öylesine hizmet âşığı bir fedakârdı ki, maddî imkanı çok yetersiz olmasına rağmen Diyarbakır’da açılan bütün öğrenci evlerinde onun evinden bir eşya mutlaka bulunurdu.
Hizmet için koşturmaya düşkün olduğu kadar ibadet ve evradlarına da çok hassastı. Eşinin anlattığına göre evlilikleri boyunca sadece iki kez sabah namazına kalkamaz. Birisinde Elazığ’a sohbete gidecektir. Telefon eder ve müsait olmadığını, gelemeyeceğini söyler. Eşine de, “Ben bugün sabah namazını kaçırdım. Bu halimle Allah’ı anlatamam” der.
Yılları hizmet aşkıyla geçen bu insanın vefatına bir ay kala farklı şeyler yaşanır. Hanımı da bu durumu sezer. Bu dönemde gördüğü bir rüyayı eşine bile anlatmaz. Sadece “Hocama anlatırım.” diye konuşur. Eşi bir anlam çıkaramaz. Vefatı yaklaştıkça ondaki düşünce daha da artar. Son hafta herkesle ayrı ayrı ilgilenir, eş dost, akraba ziyaretleri yapar. Tekrar Diyarbakır’a dönen Mehmet Hoca, dinlenmeden bu kez Van’a gider. Döndüğünde yorgun ve halsizdir. O kadar ki, çoraplarını bile eşi giydirir.
Kazadan önce şehitlik sohbeti
Fazla vakit geçirmeden Urfa’ya gitmek için hazırlanmaya başlar. Evden çıkarken eşine şunları söyler: “Öleceğime hiç üzülmüyorum. Sana üzülüyorum. Arkanda bakanınız yok. Beş çocukla, ne yaparsın?” Eşi Şükriye Hanım, bu konuşmalara bir anlam veremez o sırada. Şöyle anlatıyor: “Çocuklarını öptü, ayakkabısını giydi. İçeriye bakıyordu. ‘Ne oldu’ dedim, ‘Bir şey yok’ dedi. Bir basamak indi. Döndü, baktı. ‘Ne oldu, bir şey mi unuttun’ dedim. ‘Hayır’ dedi. Gözleri ıslaktı. İnerken ben kapıyı kapattım, içimde büyük bir sıkıntı vardı. Geri açtım kapıyı, gitmemiş. Orada duruyordu. ‘Bir şey mi var’ dedim. ‘Yok’ dedi. Yüzüme dikkatlice baktı. ‘Allah’a ısmarladık’ dedi, koşar adımlarla indi. Kapıyı kapattım, hemen balkona koştum. Balkonumuz müsaitti. Aşağıya baktım gitmiş, göremedim. Onu son görüşümdü.”
Mehmet Özyurt Hoca ve arkadaşları Gaziantep ve Urfa’da bazı eğitim müesseselerinin açılışı dolayısıyla bu illerimize giderler. 17 Eylül Cumartesi akşamı Urfa’da Bayram Acar, Hasbi Şahin ve Memduh Hoca’yla birliktedirler. Sohbette, günümüzde, günahların insanı her taraftan sardığından, ihlas ve takva üzere bir yaşayışın olmadığından dert yanılır. Bayram Acar, “Bana kalırsa şehit olmaktan başka bir şey temizlemez bizi.” der. “Savaş yok, bir şey yok. Nasıl şehit olacağız ki!” denilince, Mehmet Hoca’nın verdiği cevap şu olur: “Ancak yanar kül olursak cennete gireriz.”
Sabah üç arabayla Gaziantep’e doğru yola çıkılır. Urfa’yı 14 km geçildikten sonra Mehmet Hoca önde giden arabasını durdurur. Yorgun olduğunu söyleyerek ortadaki araca geçer. Kısa bir süre sonra içinde Mehmet Özyurt Hoca’nın da olduğu araba bir tankerle çarpışır. Yanan araçta Mehmet Hoca ile birlikte Bayram Acar, Hasbi Şahin ve Halil İbrahim Çelik hayatını kaybeder.
Hasbi Hoca’yı Kahramanmaraş’a, Mehmet Özyurt ve Halil İbrahim Çelik’in naaşlarını Diyarbakır’a gönderirler. Bilahare memleketi Antakya’da babasının yanına defnedilir. Bayram Acar’ın cenazesi de İstanbul’a getirilir. Cenaze namazını Fatih Camii’nde Fethullah Gülen Hocaefendi kıldırır.
Hocaefendi: “O büyük mertebenin insanıydı”
Fethullah Gülen Hocaefendi, “Bir Yiğit Vardı” başlığıyla özel olarak kaleme aldığı bir yazısında merhum Mehmet Özyurt Hoca hakkında şöyle diyordu:
“Mehmet Hoca’da çok farklı kemâlât emareleri gördüm. O, Antakya’dan gelip İzmir’de İlahiyat okurken fakirin hiçbir dersini kaçırmamıştı; hep halkada bulunmuş, kamilâne bir hâl ve edeple dersi dinlemiş, bir kere olsun bilgiçlik tavrı sergilememiş ve varlığını hissettirme çabasına asla girmemişti. Oysaki ufku itibarıyla o derslere çok ihtiyacı yoktu ama merhum, yüksek karakterinin gereği olarak kitabı elinden hiç düşürmemiş ve senelerce bizimle beraber satır satır ders takip etmişti.
“Merhum Mehmet Özyurt’un uçup gidişinin ardından çok ağladım. Efendimizin Hazreti Hamza’ya veya Hazreti Cafer’e ağladığı gibi ağladım. O kadar ki, ağlamaktan gözümde yaş kalmadı, desem sezâdır. Onun firkatinin ağırlığından belim kırıldı zannettim, çok acı çektim. Yanılmıyorsam, bir hafta sonraydı; rüyama misafir oldu. Rüyada, onun öbür âlemden geldiğinin farkındaydım. ‘Seni çok özlüyorum; arasıra ziyaret etsen olmaz mı?’ dedim. ‘Tamam, yine gelirim’ deyip ayrıldı. Aynı gün, belki de aynı anda yakaza halinde kendi evine de gitmiş, ailesini de ziyaret etmişti. Kısa bir süre sonra da, söz verdiği gibi yine rüyama misafir olmuş, hasretime su serpmişti.
“Belli ki, o büyük bir mertebenin insanıydı; Allah nezdinde bir hususiyeti vardı. O bizim bildiğimiz usullerle değil, fakat başka bir yolla ‘bekabillah maallah’ ufkuna ulaşmıştı.”
Yanarak şehit olan Mehmed Özyurt ve arkadaşlarının son hâli de ibretliktir. Bu konuda Hocaefendi aynı yazıda şöyle diyor:
“Dört arkadaşımız kaza yaptığı sırada onların ardındaki arabada bulunanlar bana telefon etmişlerdi. Oradaki manzarayı anlatmışlar; hepsinin ‘Allah, Lailahe illallah’ diyerek ahiret koridoruna girdiklerini nakletmişlerdi. Vefat ettiğinde Mehmet Hoca’nın ve diğer bir arkadaşın işaret parmağı hâlâ yukarıdaydı, O’nu işaret ediyorlardı.”
Hocaefendi’nin şu değerlendirmesi ise, onun yüce makamının enginliğini göstermesi açısından dikkate şayandır:
“Mehmet Hoca, öyle farklı bir çizgi takip etti ki, kendi kriterlerim açısından, tanıdığım onca insan arasında Allah’a onun kadar yakın pek az kimse gördüm diyebilirim. O, ufku engin bir âlimdi; düşünce dünyasıyla aksiyonu atbaşıydı.”
Rabbim dünyada hayatını öğrenip rehber edinmeyi, ahirette de komşu olmayı nasip etsin.
[Cemil Tokpınar] 21.9.2019 [TR724]
Bu bir ‘Yediğin içtiğin senin olsun, gördüklerini anlat’ yazısıdır! [Amerika Günlüğü] [Adem Yavuz Arslan]
Yaşı elliye yaklaşanlar hatırlayacaktır.
Televizyonların siyah-beyaz, TRT’nin tek kanal olduğu yıllarda ekranlarda yer alan bir ‘Türkiye tanıtım’ videosu vardı. Dünyanın farklı ülkelerinden insanlara ‘Türkiye’yi duyup duymadıkları, biliyorlarsa izlenimleri’ soruluyordu.
Amerika’da mikrofon tutulan kişi purosundan bir nefes alıp düşündükten sonra “Uzaklarda, Asya’da bir ülke olsa gerek” demişti.
Aradan çok zaman geçti, televizyonlar renklendi, kanallar çoğaldı. İnternet çağ açıp çağ kapattı. Dünya ‘küçüldü’.
Ancak ortalama Amerikalı için Türkiye hala ‘uzaklarda, Asya’da bir ülke’. Tabi ki politika yapıcılar, akademisyenler ve gazeteciler Türkiye’yi tanıyor, biliyor. Fakat gerçekte Amerika’da kimsenin Türkiye ile yatıp kalktığı yok. Sıradan, işinde gücünde olan Amerikalı için Türkiye dünyanın 190 ülkesinden biri.
Bir şekilde Türkiye’yi duyan bilen de Erdoğan sayesinde haberdar denebilir.
ABD Başkenti’ne hergün dünyanın dört bir yanından liderler gelir. Birçoğu haber bile olmaz. Bu durumun tek istisnası Tayyip Erdoğan’dır. Çünkü ister New York’ta olsun ister Washington’da, Erdoğan’ın korumaları mutlaka olay çıkartır, ya gazeteci yada protestocu döverler.
Haliyle gündem olurlar.
Öte yandan, Amerikalı pek haber izlemez ama NBA maçlarını kaçırmaz. Milyonlarca Amerikalı Türkiye cezaevlerindeki bebekleri, gazetecileri, akademisyenleri Erdoğan’ın Enes Kanter’i tutuklatmaya çalışmasıyla duymuş oldu.
MACERA DOLU AMERİKA
Demem o ki ABD ‘Washington ve politikadan’ ibaret değil.
Bu haftadan itibaren Tr724’te haftasonu gazetesinde yayınlanmak üzere ‘Amerika Günlüğü’ başlığında ‘politika dışı’ konularda da yazılar yazacağım. Çünkü -Rafet El Roman’ın bir dönem popüler olan şarkısında dediği gibi-macera dolu Amerika burası.
Devasa bir ülke ve gerçekten çok renkli.
Tarihi (kastım ülkenin kuruluş hikayesi) kadar sosyolojisi de hayli ilginç ve dünyanın geri kalanına örnek teşkil edebilecek tonla tecrübeye sahip.
Özellikle de bizim gibi demokrasinin eksik, hukukun hiç olmadığı ülkelere ibreti alem olarak gösterilebilecek şeyler yaşanıyor. Mesela ABD’nin sıradışı başkanı Trump herkesin bildiği gibi sıkı bir Twitter kullanıcısı.
Akşam yemeğinde mutlaka McDonalds (Beyaz Saray’a dair çok ilginç ayrıntıları merak edenler için saygın gazeteci Bob Woodward’ın ‘Korku’ isimli kitabını ısrarla tavsiye ederim) yiyen Trump televizyon izledikten sonra erkenden uykuya çekiliyor. Sabah hayli erken kalkıyor ve tweet atıyor. Ardından da Fox Tv’de ‘Foxs and Friends’ adlı programı izliyor. (Trump’ın psikolojisini anlamak için bende bir süre güne ‘Fox and Friends’ izleyerek başladım. Artık A Haber gözüme BBC gibi gözüküyor!)
Trump twitterdan bakan atıyor, bakan kovuyor, savaş çıkarma tehdidinde bulunuyor.
Bu arada kendini eleştirenlere de hiç tahammül göstermeyip blokluyor. Ancak bu noktada ‘Amerika’yı Amerika yapan değerler’ devreye girdi ve ABD yargısı Trump’ın Twitter’da ‘kimseyi bloklayamayacağına’ karar verdi. Bırakın gazeteci tutuklamayı, gazete-televizyon basıp yağmalamayı, ABD yargısı fikir ve ifade özgürlüğünü o kadar kutsuyor ki, Trump’ın atadığı hakimler bile başkanın twitterda takipçi bloklamasını ‘ifade özgürlüğünün ihlali’ olarak görüp karar alıyor.
Trump da ‘ben bu kararı tanımıyorum’ diyemiyor ve paşa paşa bloğu kaldırıyor.
BİR ACEMİNİN BEYZBOL VE TRİBÜN İZLENİMLERİ
Bir gazeteci ve fotomuhabiri olarak efsane foto muhabiri Robert Capa’nın “Bir fotoğraf iyi değilse yeterince yakın değilsinizdir” felsefesini önemserim. ‘Haber’e yakın olmak, toplumun içinde olmak’ önemlidir.
Gazeteci aynı zamanda iyi bir gözlemcidir. Statlar da gözlem yapmak, toplumu tanımak için iyi bir alternatiftir.
Bende ‘nedir şu beyzbol, Amerikalılar bu oyunda ne buluyorlar?’ diyerek Washington Nationals’ın maçlarını oynadığı Nationals Park’ın yolunu tuttum. Amerikalı dostumla maça saatler kala stadın yakınlarındaki bir restoranda buluştuk. Civardaki restoranlar ağzına kadar doluydu. Hem de çoluk çocuk.
Sonra stadın yolunu tuttuk. Benim için dakka bir gol bir oldu; çünkü trübünlerde taraftar bölümleri yok. İstediğiniz yerden bilet alıp rakip takımın taraftarlarıyla beraber maçı izliyorsunuz. Bir an için düşündüm, Fenerbahçe formamı giyip Galatasaray trübünlerine gitsem ne olur ? Ürperip kendime geldim ve ‘fikri bile kötü’ diyerek maça döndüm.
İsterseniz bu aşamada beyzbol maçına bir virgül koyup ABD’deki spor endüstrisi hakkında bir çerçeve çizmekte fayda var. Çünkü trübün şiddetinin olmamasının sırrı biraz da spor kültüründen kaynaklanıyor.
Öncelikle şunu belirteyim; ABD’de spor deyince bizdeki gibi -tabi dünyanın büyük bir kısmındaki gibi- akla futbol gelmiyor. Hatta onların ‘futbol’u bizim futboldan çok farklı. Amerikalılar bizim oynadığımız futbola ‘soccer’ diyor.
Onların futbol dediği ‘Amerikan futbolu’.
Amerikan futbolu yanında beyzbol, basketbol, buz hokeyi gibi çok popüler ligler var. Yani bizdeki gibi ‘futbol tekeli’ yok. Daha da ilginci Amerikalılar spor endüstrisini müthiş kurmuşlar. Mesela ligler dünyanın geri kalanında olduğu gibi sonbaharda başlayıp yaz başı bitmiyor. Burada ligler ardı ardına sıralanmış. Yılın her ayı ayrı bir heyecan var.
Amerika’da liglerin yapısı da çok farklı. Bir normal ligler var bir de play-offlar.
Mesela mart başında kolej basketbolunun ‘March Madness’ denen playoffu başlıyor. Nisan’da NBA ve buz hokeyi (NHL) play-offu başlıyor. Mayıs başında ise beyzbol ligi başlıyor. Yaz boyu devam eden beyzbol da ekim ayında şampiyon belli oluyor. Eylül ayında Amerikan Futbol Ligi (NFL) başlıyor ve ocak ayında yapılan playoflarla adeta heyecan zirveye çıkıyor. Öyle ki şubat başında yapılan Süper Bowl finalinde ABD’de hayat duruyor. (Süper Bowl ayrı bir yazı konusu ve üzerinde durmayı da hak ediyor.) Ardından NBA play-offları var. NBA ayrı bir şölen. Neredeyse bir hastalık Amerikalılar için. Birde bizim futbol ligine benzer futbol ligi de var.
Yani heyecan hiç bitmiyor.
Amerikan liglerinde rekabet var ama ligden düşme yok. Her lig kendi içinde alt liglere ve bölgesel alt gruplara ayrılıyor. Bir normal ligler var bir de playofflar. Playofa katılmak için puan değil galibiyet önemli. Bu yüzden her maç önemli. Yani ligin yarısından sonra zirveye çıkmak diye bir durum yok.
ABD liglerini dünyanın geri kalanından ayıran bir diğer özellik ise sistemin ‘sosyalist’ olması. Siz ‘nasıl yani’ demeden ben anlatayım;
ABD sisteminde büyük ve güçlü takımların büyük transferler yaparak parsayı toplaması, sürekli şampiyon olması diye bir durum yok. Mesela Türkiye’de normal sezonda en çok puanı toplayan şampiyon olur. Doğal olarak bu sistem zengin ve büyük takımların hep şampiyon olmasını doğuruyor. Bir nevi kısır döngü; zenginsen büyük transferler yaparsın, büyük transferler daha çok başarı ve daha çok para getirir.
Bu sistemde küçük takımların hiç bir şansı yoktur. Onlar averaj takımına dönerler. Amerikan liglerindeki bölgesel alt ligler ve playoff sistemi küçük büyük takımı ayrımını ortadan kaldırıyor. Amerikan sistemi ‘eşitlik’ espirisini gözetiyor. Büyük takımların transfere büyük paralar harcamasının önünü kapatıyor. ‘Draft’ denilen transfer havuzu sistemi ve transfere harcanacak paranın ‘üst limiti’nin olması küçük takımları gözetiyor.
Bana en ilginç gelen şeylerden birisi de şu; transfer edilecek ve sözleşmesi biten oyuncuların yer aldığı havuzdan transfer yapmada öncelik ligin alt sıralarındaki takımların. Buradaki amaç büyük takımların yıldız isimleri toplamasını engellemek. Böylece takımlar arasındaki çıta açılmıyor ve hep aynı takımların şampiyonluğa oynamasının önüne geçiliyor. Sistem çok teknik gelebilir. Bende uzun süre çözemedim desem abartı olmaz. Ancak okudukça ‘Amerika kapitalist ama ligleri komünist’diyorsunuz.
MAÇ BAHANE AMAÇ EĞLENCE
Amerikan sistemine dair parantezi kapatıp beyzbol maçına dönelim. Stadın yolunu tutmadan Wikipedia’dan dersime çalışmıştım. Neyse ki Türkiye gibi değil, burada Wikipedia’ya yasak yok. Oyun nedir, kuralları nasıldır, ‘home run’ nedir vs.
ABD’de stadlar çok büyük, çok konforlu.
Bana en ilginç gelen noktalardan birisi stadı dolduran on binlerce kişinin en az yarısının kadın ve çocuk olmasıydı. Amerikalılar maça eğlenmek için geliyorlar. Bezybol maçı saatler boyunca sürüyor. Seyirciler bu esnada bir şeyler atıştırıyor, içiyor, stadın içinde ‘takılıyor’.
Bizdeki fanatiklik filan yok. Hatta kötü söz bile duymuyorsunuz.
Herkes maça çocuğunu, eşini hatta yaşlı anne babasını da getiriyor.Bir de fanatikler var; onlar ellerinde ajandalar sayıları yazıyor. Dediğim gibi maksat eğlence, maç bahane oluyor.
Sıkı bir Milwaukee Brewers hayranı olan Amerikalı dostumla Washington Nationals taraftarları arasında oturuyorduk. Takımı sayı yaptıkça o coştu, ben gerildim. Bir ara “Niye kimse sana kızmıyor” dediğimi de hatırlıyorum.
Saraçoğlu’nda envai çeşit küfür duymuş, bir sürü şiddete şahit olmuş birisi için ilginç bir tecrübeydi.
Maçların öncesi ve aralarındaki saha şovları ise görülmeye değer. Bu konuda Amerikan Futbolu ve NBA’nın ayrı bir yeri var. Öyle ki Amerikan Futbol Ligi’nin şampiyonluk maçı Süper Bowl’un tek başına 15 milyar dolarlık bir ekonomisi var. 30 saniyelik bir tv reklamı ortalama 5 milyon dolar. Maç biletleri ise servet olabiliyor. Mesela geçen yılki Süper Bowl’da bir bilet 40 bin dolara kadar çıkmıştı. Bu konuyu ayrıca yazacağım ama bana en ilginç gelen şeylerden birisi de şuydu; milyonlarca Amerikalı Süper Bowl ertesi ‘sick day-hastalık izni’ kullanıp işe gitmiyor.
Dedim ya ‘macera dolu Amerika’ diye. Özetle; Amerikan spor sistemi, ekonomisi ve en önemlisi trübün kültürü hakkında öğrenilecek, örnek alınacak çok şey var.
[Adem Yavuz Arslan] 21.9.2019 [TR724]
Televizyonların siyah-beyaz, TRT’nin tek kanal olduğu yıllarda ekranlarda yer alan bir ‘Türkiye tanıtım’ videosu vardı. Dünyanın farklı ülkelerinden insanlara ‘Türkiye’yi duyup duymadıkları, biliyorlarsa izlenimleri’ soruluyordu.
Amerika’da mikrofon tutulan kişi purosundan bir nefes alıp düşündükten sonra “Uzaklarda, Asya’da bir ülke olsa gerek” demişti.
Aradan çok zaman geçti, televizyonlar renklendi, kanallar çoğaldı. İnternet çağ açıp çağ kapattı. Dünya ‘küçüldü’.
Ancak ortalama Amerikalı için Türkiye hala ‘uzaklarda, Asya’da bir ülke’. Tabi ki politika yapıcılar, akademisyenler ve gazeteciler Türkiye’yi tanıyor, biliyor. Fakat gerçekte Amerika’da kimsenin Türkiye ile yatıp kalktığı yok. Sıradan, işinde gücünde olan Amerikalı için Türkiye dünyanın 190 ülkesinden biri.
Bir şekilde Türkiye’yi duyan bilen de Erdoğan sayesinde haberdar denebilir.
ABD Başkenti’ne hergün dünyanın dört bir yanından liderler gelir. Birçoğu haber bile olmaz. Bu durumun tek istisnası Tayyip Erdoğan’dır. Çünkü ister New York’ta olsun ister Washington’da, Erdoğan’ın korumaları mutlaka olay çıkartır, ya gazeteci yada protestocu döverler.
Haliyle gündem olurlar.
Öte yandan, Amerikalı pek haber izlemez ama NBA maçlarını kaçırmaz. Milyonlarca Amerikalı Türkiye cezaevlerindeki bebekleri, gazetecileri, akademisyenleri Erdoğan’ın Enes Kanter’i tutuklatmaya çalışmasıyla duymuş oldu.
MACERA DOLU AMERİKA
Demem o ki ABD ‘Washington ve politikadan’ ibaret değil.
Bu haftadan itibaren Tr724’te haftasonu gazetesinde yayınlanmak üzere ‘Amerika Günlüğü’ başlığında ‘politika dışı’ konularda da yazılar yazacağım. Çünkü -Rafet El Roman’ın bir dönem popüler olan şarkısında dediği gibi-macera dolu Amerika burası.
Devasa bir ülke ve gerçekten çok renkli.
Tarihi (kastım ülkenin kuruluş hikayesi) kadar sosyolojisi de hayli ilginç ve dünyanın geri kalanına örnek teşkil edebilecek tonla tecrübeye sahip.
Özellikle de bizim gibi demokrasinin eksik, hukukun hiç olmadığı ülkelere ibreti alem olarak gösterilebilecek şeyler yaşanıyor. Mesela ABD’nin sıradışı başkanı Trump herkesin bildiği gibi sıkı bir Twitter kullanıcısı.
Akşam yemeğinde mutlaka McDonalds (Beyaz Saray’a dair çok ilginç ayrıntıları merak edenler için saygın gazeteci Bob Woodward’ın ‘Korku’ isimli kitabını ısrarla tavsiye ederim) yiyen Trump televizyon izledikten sonra erkenden uykuya çekiliyor. Sabah hayli erken kalkıyor ve tweet atıyor. Ardından da Fox Tv’de ‘Foxs and Friends’ adlı programı izliyor. (Trump’ın psikolojisini anlamak için bende bir süre güne ‘Fox and Friends’ izleyerek başladım. Artık A Haber gözüme BBC gibi gözüküyor!)
Trump twitterdan bakan atıyor, bakan kovuyor, savaş çıkarma tehdidinde bulunuyor.
Bu arada kendini eleştirenlere de hiç tahammül göstermeyip blokluyor. Ancak bu noktada ‘Amerika’yı Amerika yapan değerler’ devreye girdi ve ABD yargısı Trump’ın Twitter’da ‘kimseyi bloklayamayacağına’ karar verdi. Bırakın gazeteci tutuklamayı, gazete-televizyon basıp yağmalamayı, ABD yargısı fikir ve ifade özgürlüğünü o kadar kutsuyor ki, Trump’ın atadığı hakimler bile başkanın twitterda takipçi bloklamasını ‘ifade özgürlüğünün ihlali’ olarak görüp karar alıyor.
Trump da ‘ben bu kararı tanımıyorum’ diyemiyor ve paşa paşa bloğu kaldırıyor.
BİR ACEMİNİN BEYZBOL VE TRİBÜN İZLENİMLERİ
Bir gazeteci ve fotomuhabiri olarak efsane foto muhabiri Robert Capa’nın “Bir fotoğraf iyi değilse yeterince yakın değilsinizdir” felsefesini önemserim. ‘Haber’e yakın olmak, toplumun içinde olmak’ önemlidir.
Gazeteci aynı zamanda iyi bir gözlemcidir. Statlar da gözlem yapmak, toplumu tanımak için iyi bir alternatiftir.
Bende ‘nedir şu beyzbol, Amerikalılar bu oyunda ne buluyorlar?’ diyerek Washington Nationals’ın maçlarını oynadığı Nationals Park’ın yolunu tuttum. Amerikalı dostumla maça saatler kala stadın yakınlarındaki bir restoranda buluştuk. Civardaki restoranlar ağzına kadar doluydu. Hem de çoluk çocuk.
Sonra stadın yolunu tuttuk. Benim için dakka bir gol bir oldu; çünkü trübünlerde taraftar bölümleri yok. İstediğiniz yerden bilet alıp rakip takımın taraftarlarıyla beraber maçı izliyorsunuz. Bir an için düşündüm, Fenerbahçe formamı giyip Galatasaray trübünlerine gitsem ne olur ? Ürperip kendime geldim ve ‘fikri bile kötü’ diyerek maça döndüm.
İsterseniz bu aşamada beyzbol maçına bir virgül koyup ABD’deki spor endüstrisi hakkında bir çerçeve çizmekte fayda var. Çünkü trübün şiddetinin olmamasının sırrı biraz da spor kültüründen kaynaklanıyor.
Öncelikle şunu belirteyim; ABD’de spor deyince bizdeki gibi -tabi dünyanın büyük bir kısmındaki gibi- akla futbol gelmiyor. Hatta onların ‘futbol’u bizim futboldan çok farklı. Amerikalılar bizim oynadığımız futbola ‘soccer’ diyor.
Onların futbol dediği ‘Amerikan futbolu’.
Amerikan futbolu yanında beyzbol, basketbol, buz hokeyi gibi çok popüler ligler var. Yani bizdeki gibi ‘futbol tekeli’ yok. Daha da ilginci Amerikalılar spor endüstrisini müthiş kurmuşlar. Mesela ligler dünyanın geri kalanında olduğu gibi sonbaharda başlayıp yaz başı bitmiyor. Burada ligler ardı ardına sıralanmış. Yılın her ayı ayrı bir heyecan var.
Amerika’da liglerin yapısı da çok farklı. Bir normal ligler var bir de play-offlar.
Mesela mart başında kolej basketbolunun ‘March Madness’ denen playoffu başlıyor. Nisan’da NBA ve buz hokeyi (NHL) play-offu başlıyor. Mayıs başında ise beyzbol ligi başlıyor. Yaz boyu devam eden beyzbol da ekim ayında şampiyon belli oluyor. Eylül ayında Amerikan Futbol Ligi (NFL) başlıyor ve ocak ayında yapılan playoflarla adeta heyecan zirveye çıkıyor. Öyle ki şubat başında yapılan Süper Bowl finalinde ABD’de hayat duruyor. (Süper Bowl ayrı bir yazı konusu ve üzerinde durmayı da hak ediyor.) Ardından NBA play-offları var. NBA ayrı bir şölen. Neredeyse bir hastalık Amerikalılar için. Birde bizim futbol ligine benzer futbol ligi de var.
Yani heyecan hiç bitmiyor.
Amerikan liglerinde rekabet var ama ligden düşme yok. Her lig kendi içinde alt liglere ve bölgesel alt gruplara ayrılıyor. Bir normal ligler var bir de playofflar. Playofa katılmak için puan değil galibiyet önemli. Bu yüzden her maç önemli. Yani ligin yarısından sonra zirveye çıkmak diye bir durum yok.
ABD liglerini dünyanın geri kalanından ayıran bir diğer özellik ise sistemin ‘sosyalist’ olması. Siz ‘nasıl yani’ demeden ben anlatayım;
ABD sisteminde büyük ve güçlü takımların büyük transferler yaparak parsayı toplaması, sürekli şampiyon olması diye bir durum yok. Mesela Türkiye’de normal sezonda en çok puanı toplayan şampiyon olur. Doğal olarak bu sistem zengin ve büyük takımların hep şampiyon olmasını doğuruyor. Bir nevi kısır döngü; zenginsen büyük transferler yaparsın, büyük transferler daha çok başarı ve daha çok para getirir.
Bu sistemde küçük takımların hiç bir şansı yoktur. Onlar averaj takımına dönerler. Amerikan liglerindeki bölgesel alt ligler ve playoff sistemi küçük büyük takımı ayrımını ortadan kaldırıyor. Amerikan sistemi ‘eşitlik’ espirisini gözetiyor. Büyük takımların transfere büyük paralar harcamasının önünü kapatıyor. ‘Draft’ denilen transfer havuzu sistemi ve transfere harcanacak paranın ‘üst limiti’nin olması küçük takımları gözetiyor.
Bana en ilginç gelen şeylerden birisi de şu; transfer edilecek ve sözleşmesi biten oyuncuların yer aldığı havuzdan transfer yapmada öncelik ligin alt sıralarındaki takımların. Buradaki amaç büyük takımların yıldız isimleri toplamasını engellemek. Böylece takımlar arasındaki çıta açılmıyor ve hep aynı takımların şampiyonluğa oynamasının önüne geçiliyor. Sistem çok teknik gelebilir. Bende uzun süre çözemedim desem abartı olmaz. Ancak okudukça ‘Amerika kapitalist ama ligleri komünist’diyorsunuz.
MAÇ BAHANE AMAÇ EĞLENCE
Amerikan sistemine dair parantezi kapatıp beyzbol maçına dönelim. Stadın yolunu tutmadan Wikipedia’dan dersime çalışmıştım. Neyse ki Türkiye gibi değil, burada Wikipedia’ya yasak yok. Oyun nedir, kuralları nasıldır, ‘home run’ nedir vs.
ABD’de stadlar çok büyük, çok konforlu.
Bana en ilginç gelen noktalardan birisi stadı dolduran on binlerce kişinin en az yarısının kadın ve çocuk olmasıydı. Amerikalılar maça eğlenmek için geliyorlar. Bezybol maçı saatler boyunca sürüyor. Seyirciler bu esnada bir şeyler atıştırıyor, içiyor, stadın içinde ‘takılıyor’.
Bizdeki fanatiklik filan yok. Hatta kötü söz bile duymuyorsunuz.
Herkes maça çocuğunu, eşini hatta yaşlı anne babasını da getiriyor.Bir de fanatikler var; onlar ellerinde ajandalar sayıları yazıyor. Dediğim gibi maksat eğlence, maç bahane oluyor.
Sıkı bir Milwaukee Brewers hayranı olan Amerikalı dostumla Washington Nationals taraftarları arasında oturuyorduk. Takımı sayı yaptıkça o coştu, ben gerildim. Bir ara “Niye kimse sana kızmıyor” dediğimi de hatırlıyorum.
Saraçoğlu’nda envai çeşit küfür duymuş, bir sürü şiddete şahit olmuş birisi için ilginç bir tecrübeydi.
Maçların öncesi ve aralarındaki saha şovları ise görülmeye değer. Bu konuda Amerikan Futbolu ve NBA’nın ayrı bir yeri var. Öyle ki Amerikan Futbol Ligi’nin şampiyonluk maçı Süper Bowl’un tek başına 15 milyar dolarlık bir ekonomisi var. 30 saniyelik bir tv reklamı ortalama 5 milyon dolar. Maç biletleri ise servet olabiliyor. Mesela geçen yılki Süper Bowl’da bir bilet 40 bin dolara kadar çıkmıştı. Bu konuyu ayrıca yazacağım ama bana en ilginç gelen şeylerden birisi de şuydu; milyonlarca Amerikalı Süper Bowl ertesi ‘sick day-hastalık izni’ kullanıp işe gitmiyor.
Dedim ya ‘macera dolu Amerika’ diye. Özetle; Amerikan spor sistemi, ekonomisi ve en önemlisi trübün kültürü hakkında öğrenilecek, örnek alınacak çok şey var.
[Adem Yavuz Arslan] 21.9.2019 [TR724]
Etiketler:
Adem Yavuz Arslan
Global ve ulusal ekonomilerde görünüm [Hakan Taner]
Dünya ekonomisi 2008 krizinden sonraki nekahat dönemini henüz tam olarak atlatamamışken global ekonominin 2020 yılında yeni bir krizi tetikleyeceği daha sıklıkla telaffuz edilmeye başladı.
Bu konu ile ilgili çeşitli emareler de belirmeye başladı. Nitekim geçen hafta içerisinde Suud ailesine ait petrol sahasının bombalanması bir anda petrol fiyatlarını yukarı doğru çekmeye yetti.
Bir diğer gelişme de Arjantin ekonomisinde yaşandı. Demokrasi ve ekonomisi Türkiye’ye benzer özellikler gösteren bu ülke ilginç bir şekilde Türkiye ile eş zamanlı olarak krizlere girip benzer süreçleri tekrarlayan bir ülke olması hasebiyle de ekonomi çevrelerinin ayrıca dikkatini çekiyor.
İşte bu iki gelişme sonrası ABD ekonomisinde Fed’in kontrol ettiği gecelik repo faizi yüzde ikiler seviyesinde olması gerekirken bir anda yüzde onlara kadar fırladı.
Bu oranlar en son 2008 krizlerinde görülmüştü.
Bu olay son zamanlarda yaşanan en büyük piyasa çalkantılarından biri oldu.
2008 krizini ekstradan karşılıksız dolar basarak ve bunu her tarafa saçarak bastıran ABD bu paraların bir kısmını piyasanın iyileştiğini düşünerek geri çağırmaya başlamıştı ki bu kararın çok da işlemeyeceği de bu şekilde test edilmiş oldu.
ABD Başkanı Donald Trump çok da yabancısı sayılmayacağımız bir şekilde belli aralıklarla Feile kavgaya tutuşsa da Fed ve kurumların özerk ve bağımsız yapısı, bu konuda Trump’ın isteklerine cevap vermeyerek kendi programına odaklanmayı sürdürüyor.
AB ülkelerinden en güçlüsü olan Alman ekonomisine baktığımızda orada da ekonomi bir durağanlık yaşasa da bu ülkenin gündemi bambaşka.
Almanya kamu ve belediyelerinin hizmetler sonrası yaklaşık 20 milyar euro civarı fazla veren bütçesini nasıl ve ne şekilde ve hangi hizmetler için kullanacağını tartışıyor.
Diğer AB ülkeleri içindeki zayıf halkalar da güçlü olanlara tutunarak mutlu bir şekilde hayatlarını sürdürüyor.
Bu arada Rusya ve AB ülkeleri arasında paylaşılamayan, yaşanan yolsuzluk ve rüşvet skandalları sonrası AB’nin de desteklediği eski bir tiyatrocunun cumhurbaşkanı seçilmesi ile AB bu ülkeye ilk etapta 20 milyar euroluk bir paket ile giriş yaptı. Şu an bu ülkede tüm altyapı, yollar limanlar enerji santralleri ile ilgili yoğun bir çalışma başladı bile.
Son olarak da gelişmekte olan ülkelerden Türkiye’ye objektiflerimizi çevirdiğimizde sadece son on günde yaşananları hatırlatmak bile resmin genelini görmemizi sağlayacaktır.
Fakat Türkiye’de iktidar tarafından bizzat üretilmiş altyapısı hukuk demokrasi ve özgürlük krizine dayanan ağır bir krizin olduğunun altını çizmek gerekir.
Türkiyede geçen hafta borçlar genel müdürlüğü kuruldu kurulur kurulmaz bu kuruma 110 personel atandı.
BDDK tüm ihalelerin yıldızı inşaat ve enerji firmalarının 46 milyar borcunu, tahsil edilemeyecek alacaklar kategorisine yolladı.
Geçen hafta da gün aşırı akaryakıt fiyatlarına zam geldi.
Bütçenin yüzde onunu oluşturan tekel ürünlerine sıklıkla yapılan zamlar sonrası, vatandaşların el yapımı ürünlere yönelmesi sonrası, etil alkole yüzde 100 zam yapıldı.
Açık tütün satan dükkanlara baskınlar düzenlendi.
Geçen haziran ile bu haziran arasında işsizler ordusuna bir milyon kişi daha eklendi.
Yolsuzluk olaylarının sembollerinden Egemen Bağış Prag’a büyükelçi olarak atandı. Vakıf adı altında, tarikat yapılanması gibi çalışan Okçular Vakfı, TÜRGEV vb. vakıflara milyonlarca TL para aktarımları İstanbul Büyükşehir Belediyesi yönetimi tarafından elde edilen veriler güncellendikçe reisicumhur “Ben rakamların bu denli olduğunu bilmiyordum.” açıklamasını yaptı.
Son açıklanan güven endeksi 55 seviyesi ile 2008 krizinin bile alt sınırına indi.
Bankalardaki hem TL hem döviz rezervi konusunda endişe verici açıklamalar gelmeye devam etti.
Ben bu makaleyi kaleme alırken Merkez Bankası’nın yabancı para mevduatlarına olan munzam karşılıkları artırdığını öğrendim. Bunu herkesin anlayacağı dile çevirdiğimde bankadaki döviz mevduatlarından 2,1 milyar doların daha Merkez Bankası’na doğru yola çıktığını öğrenmiş olduk.
Bu arada Maliye Bakanı Berat Albayrak ilginç bir açıklamada bulundu ve İşsizlik Fonu’ndaki paraların bankaların kontrolünde olduğunu açıkladı.
Artık bankaları da yakından ilgilendiren spor kulüpleri Avrupa maceralarına hüsranla başladı.
Gündemde iç acıcı tek madde yok maalesef….
[Hakan Taner] 21.9.2019 [TR724]
Bu konu ile ilgili çeşitli emareler de belirmeye başladı. Nitekim geçen hafta içerisinde Suud ailesine ait petrol sahasının bombalanması bir anda petrol fiyatlarını yukarı doğru çekmeye yetti.
Bir diğer gelişme de Arjantin ekonomisinde yaşandı. Demokrasi ve ekonomisi Türkiye’ye benzer özellikler gösteren bu ülke ilginç bir şekilde Türkiye ile eş zamanlı olarak krizlere girip benzer süreçleri tekrarlayan bir ülke olması hasebiyle de ekonomi çevrelerinin ayrıca dikkatini çekiyor.
İşte bu iki gelişme sonrası ABD ekonomisinde Fed’in kontrol ettiği gecelik repo faizi yüzde ikiler seviyesinde olması gerekirken bir anda yüzde onlara kadar fırladı.
Bu oranlar en son 2008 krizlerinde görülmüştü.
Bu olay son zamanlarda yaşanan en büyük piyasa çalkantılarından biri oldu.
2008 krizini ekstradan karşılıksız dolar basarak ve bunu her tarafa saçarak bastıran ABD bu paraların bir kısmını piyasanın iyileştiğini düşünerek geri çağırmaya başlamıştı ki bu kararın çok da işlemeyeceği de bu şekilde test edilmiş oldu.
ABD Başkanı Donald Trump çok da yabancısı sayılmayacağımız bir şekilde belli aralıklarla Feile kavgaya tutuşsa da Fed ve kurumların özerk ve bağımsız yapısı, bu konuda Trump’ın isteklerine cevap vermeyerek kendi programına odaklanmayı sürdürüyor.
AB ülkelerinden en güçlüsü olan Alman ekonomisine baktığımızda orada da ekonomi bir durağanlık yaşasa da bu ülkenin gündemi bambaşka.
Almanya kamu ve belediyelerinin hizmetler sonrası yaklaşık 20 milyar euro civarı fazla veren bütçesini nasıl ve ne şekilde ve hangi hizmetler için kullanacağını tartışıyor.
Diğer AB ülkeleri içindeki zayıf halkalar da güçlü olanlara tutunarak mutlu bir şekilde hayatlarını sürdürüyor.
Bu arada Rusya ve AB ülkeleri arasında paylaşılamayan, yaşanan yolsuzluk ve rüşvet skandalları sonrası AB’nin de desteklediği eski bir tiyatrocunun cumhurbaşkanı seçilmesi ile AB bu ülkeye ilk etapta 20 milyar euroluk bir paket ile giriş yaptı. Şu an bu ülkede tüm altyapı, yollar limanlar enerji santralleri ile ilgili yoğun bir çalışma başladı bile.
Son olarak da gelişmekte olan ülkelerden Türkiye’ye objektiflerimizi çevirdiğimizde sadece son on günde yaşananları hatırlatmak bile resmin genelini görmemizi sağlayacaktır.
Fakat Türkiye’de iktidar tarafından bizzat üretilmiş altyapısı hukuk demokrasi ve özgürlük krizine dayanan ağır bir krizin olduğunun altını çizmek gerekir.
Türkiyede geçen hafta borçlar genel müdürlüğü kuruldu kurulur kurulmaz bu kuruma 110 personel atandı.
BDDK tüm ihalelerin yıldızı inşaat ve enerji firmalarının 46 milyar borcunu, tahsil edilemeyecek alacaklar kategorisine yolladı.
Geçen hafta da gün aşırı akaryakıt fiyatlarına zam geldi.
Bütçenin yüzde onunu oluşturan tekel ürünlerine sıklıkla yapılan zamlar sonrası, vatandaşların el yapımı ürünlere yönelmesi sonrası, etil alkole yüzde 100 zam yapıldı.
Açık tütün satan dükkanlara baskınlar düzenlendi.
Geçen haziran ile bu haziran arasında işsizler ordusuna bir milyon kişi daha eklendi.
Yolsuzluk olaylarının sembollerinden Egemen Bağış Prag’a büyükelçi olarak atandı. Vakıf adı altında, tarikat yapılanması gibi çalışan Okçular Vakfı, TÜRGEV vb. vakıflara milyonlarca TL para aktarımları İstanbul Büyükşehir Belediyesi yönetimi tarafından elde edilen veriler güncellendikçe reisicumhur “Ben rakamların bu denli olduğunu bilmiyordum.” açıklamasını yaptı.
Son açıklanan güven endeksi 55 seviyesi ile 2008 krizinin bile alt sınırına indi.
Bankalardaki hem TL hem döviz rezervi konusunda endişe verici açıklamalar gelmeye devam etti.
Ben bu makaleyi kaleme alırken Merkez Bankası’nın yabancı para mevduatlarına olan munzam karşılıkları artırdığını öğrendim. Bunu herkesin anlayacağı dile çevirdiğimde bankadaki döviz mevduatlarından 2,1 milyar doların daha Merkez Bankası’na doğru yola çıktığını öğrenmiş olduk.
Bu arada Maliye Bakanı Berat Albayrak ilginç bir açıklamada bulundu ve İşsizlik Fonu’ndaki paraların bankaların kontrolünde olduğunu açıkladı.
Artık bankaları da yakından ilgilendiren spor kulüpleri Avrupa maceralarına hüsranla başladı.
Gündemde iç acıcı tek madde yok maalesef….
[Hakan Taner] 21.9.2019 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)