Ülkeler arası ve kıtalar arası beyin göçleri hep olmuştur. Eğer bu beyin göçleri iyi yönetilemezse, önce beyin felçleri başlar sonra da beyin ölümleri gerçekleşir. Eğer beyin göçleri için güzel bir yol haritası ve iyi bir yönetme olursa, bunlar faydaya dönüştürülebilir. Beyin rönesansı yaşanabilir. Toplumlar, bilhassa kıtalar arası beyin göçleriyle dünya vatandaşı olabilirler. Her şey fırsatlara çevrilebilir…
Bazı göçler üzerinde duracak olursak…
1915 olaylarıyla birlikte Osmanlı topraklarındaki Ermeniler Amerika’ya, Latin ülkelerine ve Fransa’ya göç etti. Fakir olanları önce güneydeki Arap ülkelerine dağıldı. Daha sonra da bunlardan bir kısmı yine Batı’ya göç etti.
Ermenilerin Amerika’ya göç edenlerin ekserisi iyi eğitimli olduğu için, ilk olarak orada okul açtılar, kendi çocuklarını dil ve din eğitimi ile yetiştirdiler. Ermenice gazete çıkardılar. Şimdi Amerika’da çeşitli sanat dallarında, akademide ve politikada Ermenilere rastlamak mümkün. California’nın 1983’le 1991 arasındaki valisi onlardandı.
Fransa’daki Ermeniler arasında da çok sayıda yazar, sanatçı, popüler figür çıkmıştır. 1993 ile 1995 arasında Fransa’da Başbakanlık yapan Edouard Balladur onlardandı.
1900’lerin başından itibaren, hatta Osmanlı'nın Avrupa’dan ve Rusya’dan çekilmesinden itibaren Yahudilerin göçleri başladı. Bilhassa Amerika’ya… İkinci Dünya Savaşından sonra önemli bir kısmı İsrail’e yerleşse de Amerika’da ve Avrupa’da kalanlar oldu.
Amerika’daki Ermeniler ve Yahudiler, TV ve sinema sektörünün yeni gelişmekte olduğu dönemde işin içine atıldılar. Hem de çok önemli konumlara yükseldiler. Mesela İkinci Dünya Savaşı sonrası “Yahudi komedyenler kuşağı” var. Neredeyse bu sektör tamamen onların eseri gibi.
1979 İran devriminin tesiriyle, bilhassa muhalifler Amerika’ya göç ettiler. Şu anda ABD’de bir milyon İranlı yaşadığı tahmin ediliyor. Los Angeles’te yoğun oldukları için buraya “Tahrangeles” deniliyor. Silikon Vadisinde onlardan pek çok zengin bulunmakta…
ABD’ye gelen İranlıların önemli bir kısmı yüksek eğitimli. Hatta Amerika’daki en eğitimli gruplardan biri. Burada çeşitli dernekler ve vakıflar kurarak dayanışma sağlamışlar. Özellikle teknoloji şirketlerinde çok sayıda İranlı görmek mümkün… Bunun yanında sporda ve TV işlerinde yaygın bir nüfusları var.
Bizim durumumuza gelince yani Hizmet hareketi olarak biz zaten eğitim yoluyla 170 ülke ile irtibat sağlamışız. Dünyanın her yerinde varız. Bu süreçte de kader bizi Avrupa-Amerika gibi ülkelere sevk ediyor. Evet bir zamanlar Hz. Yusuf Aleyhisselam'ı kader haset rüzgarı ile hem de kardeşlerinin eliyle o zamanki en mühim medeniyet merkezi Mısır’a sevk ettiği gibi… Yusuf Aleyhisselam Mısır’a hem de Mısır Azizinin sarayına bir köle olarak girdi ama Mısır toplumunun sarayından zindanına, oradan köle pazarına kadar bütün katmanlarında tahkîkî bir seyahat ederek… Yani toplumun içini ve dışını çok iyi tanıyarak…Doğuştan gelen kabiliyet ve istidatlarının yanında vahiy ve ilham mesajlarıyla da donatılmış olarak… Yedi sene sürecek bir kıtlık krizini başarı ile idare edecek maddî-mânevî teçhizatlarla… Önce Mısır azizinin, sonra hapishanedekilerin sonra Mısır Melikinin daha sonra da bütün Mısır halkının gözdesi oldu…
Putperest bir toplum olan Mısırlılar, kendisi gibi, huyu ve icraatları da güzel olan Hz. Yusuf Aleyhisselama meftun olarak onun inancına ve yaşayışına saygı ve sevgi duydular. Mısır tarihinde Hz. Yusuf dönemi, ayrı bir güzellik ve özellik sergiledi…
Şimdi tekrar 17 Nisan 2018 Salı günü neşredilen “17 Sene Önce Söylediklerimiz” başlıklı yazımın bir bölümünü sizlere takdim ediyorum:
Hz. Ali (r.a.), Müslümanları “İslam kardeşlerimiz” ve diğer bütün insanları da “İnsan kardeşlerimiz” diyerek bizleri insanlık üst kimliğinde birleştirdiği gibi bizim de bütün dünyada insanlık mozayiği içinde kendimize has renk ve desenlerimizle çiçek açmamız gerekmektedir.
Ulaşım ve haberleşme vasıtalarının fevkalade gelişmesiyle bir köy, hatta bir apartmanın evleri haline gelen dünyada günümüzde milletler, ırklar, dinler, diller ve renkler artık iç içedir. Böyle bir atmosfer dikkat edeceğimiz çok hassas meseleler vardır. Hele hele biz başka bir ülkede bulunuyorsak bunun da bize yüklediği mükellefiyetler bulunacaktır.
Ocak 2001’de yani bundan 17 sene önce Hac ve Umre için mukaddes beldelere gidecek arkadaşlarımıza yardımcı olacak bilgileri ihtiva eden bir kitap hazırlayıp Zaman Gazetemizin okuyucularına hediye olarak vermiştik. İşte o kitabın takdim yazısında şöyle demiştik:
“Seneler önce ülkemizden ayrılıp Avrupa ülkelerine ve diğer memleketlere iş bulmak için insanlarımız gelmişler. Şimdi üçüncü nesil meydana gelmiş. Büyük ihtimalle bilhassa son nesiller artık tekrar geriye dönmeyeceklerdir. Buralarda doğup büyümüş olanların, hem bulundukları ülkelere ve içinde yaşadıkları toplumlara faydalı olmaları hem de kendi gelenek ve kültürlerinden olan güzellikleri korumaları için desteğe ihtiyaçları vardır.
“İçinde yaşadığımız toplum, bizlere kapılarını açmış, İŞ vermiş, AŞ vermiş, bazen da EŞ vermiş. Bizim bu topluma bir TEŞEKKÜR BORCUMUZ var. Bunun için gençlerimizi ve yeni doğan nesillerimizi ilerisi için eğitimli ve üretken yani bu topluma faydalı hale getirmek mecburiyetindeyiz. Yerli insanlar demeliler ki: “Ne iyi oldu bu Türklerin, bu Müslümanların ülkemizde gelmesi!.. Ne kadar iyi ve faydalı insanlar bunlar!...”
“Doğrusu teknik ve teknolojide ileri olan ve bizi aralarına kabul eden bu insanlara, biz de kendi toplumumuzun güzelliklerinden ve Anadolu’nun gülen yüzünden, bilhassa vicdanî kültürümüzden pek çok şeyi aktarmaya çalışmamız lâzım. Ama bunların gerçekleşmesi için çocuklarımızın, hem onların dillerini hem de dilimizi ve özümüze, kökümüze bağlı değerleri çok iyi bilmeleri ve bellemeleri gerekiyor. Başka türlü başarılı olamayız.
[Abdullah Aymaz] 21.5.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
Muharrem İnce ve anne nasihatı [Ali Emir Pakkan]
Bundan yaklaşık 6 yıl önce...
CHP grup başkan vekili ile randevumuz var.
Sekreter içeri alıyor. Az sonra beklediğimiz kişi odadan içeri giriyor. Kusura bakmayın görüşme uzadı, geç kaldım, diyor ve masasına oturuyor.
Muharrem İnce’yi bir gazeteci olarak takip ediyordum ve bu ilk buluşmaydı.
Uzun bir görüşme yapmıştık.
Unutamadığım, beni şaşırtan çıkışları olmuştu.
Bir yerde sözü laikliğe getirdi.
-Biz boşuna laiklik yok edilecek, şeriat gelecek diye korkmuşuz, dedi.
Şaşırmıştım.
-Artık korkmuyor musunuz?
-Hayır hiç korkmuyoruz.
-Neden?
-Şeriat gelse Meclis’te kolu kesilmeyen AKP’li kalmaz da ondan.
-Yani?
-Yani şeriatın gelmesine ilk önce AKP karşı çıkar! Laiklik elden gider endişemiz Yok artık.
17-25 Aralık öncesiydi ve Muharrem İnce yolsuzlukları bütün boyutları ile biliyordu.
AKP kadroşmasından dert yanmıştı o görüşmede. Sağlık bakanlığını örnek vermişti. Cemaati de suçlayınca, "Hizmet hareketine mensup bir tane genel müdür gösteremezsiniz?" demiştim.
Fişlemeler yapılıyor, liyakata bakılmaksızın bürokratlar görevlerinden alınıyordu. Emir yukardandı!
Cevap vermemişti.
Muharrem İnce, röportajda, AKP’nin dini nasıl istismar ettiğini de örnekleri ile anlatmıştı. Allah ile insan arasındaki ibadetlerin açıktan şov amaçlı yapılmasını eleştirmişti...
Sözü annesine getirmişti. "Her dini bayramda ihtiyaç sahiplerine yardım eder, kimse de bilmez." dedi. Kız kardeşinin de başının örtülü olduğunu söyledi.
İnce, Yalovalı. Fizik öğretmeni.
Siyasete girmeden Dersanecilik yapmış.
Hizmet hareketini de dersanecilik yıllarından tanıyor.
Yalova'dan bazı isimleri saymıştı.
2002'de CHP milletvekili seçildi. CHP genel başkanlığına aday oldu, kaybetti.
Ergenekon davalarında ön plandaydı.
Hukuk ihlallerini Meclis gündemine getirdi. Tutuklamalara tepki gösterdi.
İnce, seçimlerde de sandık başındaydı.
Oy hırsızlığını önlemede başarılı oldu.
2014 yerel seçimlerinde AKP'nin 1 oy farkla kazandığı Yalova'daki sonuçlara itiraz etti.
İl Seçim Kurulu 124 sandıkta, iptal edilen oyların yeniden değerlendirilmesine karar verdi. 1 Haziran 2014 tarihinde yenilenen seçim sonucunda CHP'nin adayı Vefa Salman Yalova Belediye Başkanı oldu.
İnce olmasa CHP Yalova'yı kaybederdi.
Muharrem İnce, şimdi Cumhurbaşkanı adayı.
Twitterden paylaşımlarına ve meydanlardaki konuşmalarına bakıyorum.
Birleştirici bir dil kullanıyor.
Mal varlığını açıklıyor.
Demokrasi ve hukukun geri döneceğini müjdeliyor.
Parlamenter rejimin altını çiziyor.
Sarayı bilimin hizmetine vereceğini vaat ediyor.
Ne yazık ki aynı İnce, hizmet hareketi konusunda ise iktidarın dilini kullanıyor.
Masum insanlara "terörist" yaftasını vurmaktan kaçınmıyor!
Terörist olmayana "terörist" demek iftiradır.
İftira ve yalan ise kul hakkına girmektir.
Geçtiğimiz günlerde İnce'nin annesi, sosyal medyanın gündemindeydi.
Şu sözleri havuz medyasında yer bulmadı. Zekiye İnce;
"Benim 4 çocuğum var. Hiç birinde kul hakkı yoktur, dürüsttür çocuklarım. Kul hakkı almaz, ben yine de tembih edeceğim. Kul hakkı almasın. Alacaksa yapmasın gelsin köyüne otursun. Sevmem hırsızlığı. Dürüstlüğü severim. Önce dürüst olsun." diyordu.
[Ali Emir Pakkan] 21.5.2018 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
CHP grup başkan vekili ile randevumuz var.
Sekreter içeri alıyor. Az sonra beklediğimiz kişi odadan içeri giriyor. Kusura bakmayın görüşme uzadı, geç kaldım, diyor ve masasına oturuyor.
Muharrem İnce’yi bir gazeteci olarak takip ediyordum ve bu ilk buluşmaydı.
Uzun bir görüşme yapmıştık.
Unutamadığım, beni şaşırtan çıkışları olmuştu.
Bir yerde sözü laikliğe getirdi.
-Biz boşuna laiklik yok edilecek, şeriat gelecek diye korkmuşuz, dedi.
Şaşırmıştım.
-Artık korkmuyor musunuz?
-Hayır hiç korkmuyoruz.
-Neden?
-Şeriat gelse Meclis’te kolu kesilmeyen AKP’li kalmaz da ondan.
-Yani?
-Yani şeriatın gelmesine ilk önce AKP karşı çıkar! Laiklik elden gider endişemiz Yok artık.
17-25 Aralık öncesiydi ve Muharrem İnce yolsuzlukları bütün boyutları ile biliyordu.
AKP kadroşmasından dert yanmıştı o görüşmede. Sağlık bakanlığını örnek vermişti. Cemaati de suçlayınca, "Hizmet hareketine mensup bir tane genel müdür gösteremezsiniz?" demiştim.
Fişlemeler yapılıyor, liyakata bakılmaksızın bürokratlar görevlerinden alınıyordu. Emir yukardandı!
Cevap vermemişti.
Muharrem İnce, röportajda, AKP’nin dini nasıl istismar ettiğini de örnekleri ile anlatmıştı. Allah ile insan arasındaki ibadetlerin açıktan şov amaçlı yapılmasını eleştirmişti...
Sözü annesine getirmişti. "Her dini bayramda ihtiyaç sahiplerine yardım eder, kimse de bilmez." dedi. Kız kardeşinin de başının örtülü olduğunu söyledi.
İnce, Yalovalı. Fizik öğretmeni.
Siyasete girmeden Dersanecilik yapmış.
Hizmet hareketini de dersanecilik yıllarından tanıyor.
Yalova'dan bazı isimleri saymıştı.
2002'de CHP milletvekili seçildi. CHP genel başkanlığına aday oldu, kaybetti.
Ergenekon davalarında ön plandaydı.
Hukuk ihlallerini Meclis gündemine getirdi. Tutuklamalara tepki gösterdi.
İnce, seçimlerde de sandık başındaydı.
Oy hırsızlığını önlemede başarılı oldu.
2014 yerel seçimlerinde AKP'nin 1 oy farkla kazandığı Yalova'daki sonuçlara itiraz etti.
İl Seçim Kurulu 124 sandıkta, iptal edilen oyların yeniden değerlendirilmesine karar verdi. 1 Haziran 2014 tarihinde yenilenen seçim sonucunda CHP'nin adayı Vefa Salman Yalova Belediye Başkanı oldu.
İnce olmasa CHP Yalova'yı kaybederdi.
Muharrem İnce, şimdi Cumhurbaşkanı adayı.
Twitterden paylaşımlarına ve meydanlardaki konuşmalarına bakıyorum.
Birleştirici bir dil kullanıyor.
Mal varlığını açıklıyor.
Demokrasi ve hukukun geri döneceğini müjdeliyor.
Parlamenter rejimin altını çiziyor.
Sarayı bilimin hizmetine vereceğini vaat ediyor.
Ne yazık ki aynı İnce, hizmet hareketi konusunda ise iktidarın dilini kullanıyor.
Masum insanlara "terörist" yaftasını vurmaktan kaçınmıyor!
Terörist olmayana "terörist" demek iftiradır.
İftira ve yalan ise kul hakkına girmektir.
Geçtiğimiz günlerde İnce'nin annesi, sosyal medyanın gündemindeydi.
Şu sözleri havuz medyasında yer bulmadı. Zekiye İnce;
"Benim 4 çocuğum var. Hiç birinde kul hakkı yoktur, dürüsttür çocuklarım. Kul hakkı almaz, ben yine de tembih edeceğim. Kul hakkı almasın. Alacaksa yapmasın gelsin köyüne otursun. Sevmem hırsızlığı. Dürüstlüğü severim. Önce dürüst olsun." diyordu.
[Ali Emir Pakkan] 21.5.2018 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
AKP iktidarında dışa bağımlılık katlandı: ‘Yerli ve milli’ lafta kaldı
İmalat sektöründe son 20 yılın dışa bağımlılık ve yatırım verileri, yerli üretimi teşvik etme ve yüksek teknolojili ürünlere yönelme söyleminin lafta kaldığını, Türkiye’nin ‘Sanayi 4.0’ hedefinin çok uzağında olduğunu ortaya koyuyor. Sanayide düşük teknolojili sektörlere yönelme ve girdi ile finansmanda artan dışa bağımlılık, TL’deki erime, cari açık ve enflasyonun da temel nedenlerini teşkil ediyor.
Eski Hazine Müsteşar Yardımcısı Hakan Özyıldız’ın aktardığı ve Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerinden yararlanarak hazırlanan kapsamlı bir çalışma, AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından sonra dışa bağımlılıktaki artışı gösteriyor.
İMALAT SEKTÖRÜNDE BAĞIMLILIK VERİLERİ
Emre Deveci’nin Cumhuriyet’te yer alan haberine göre 2002 ve 2012 yılları girdi çıktı tablolarından yararlanarak hazırlanan imalat sektörlerinde bağımlılık verilerine göre; gıda, içki ve tütünde 2002’de yüzde 4.7 olan dışa bağımlılık, 2012 yılında yüzde 10.5’e ulaştı. Kâğıt ürünlerinde bağımlılık aynı dönemde yüzde 17.8’den yüzde 26.9’a çıktı. Rafine petrol ve kok kömüründe yüzde 50.3’ten yüzde 68.2’ye, ana kimyasallarda yüzde 18.7’den yüzde 32.4’e, ana metalde yüzde 22.7’den yüzde 31.4’e, motorlu kara taşıtında yüzde 19’dan yüzde 29.5’e varan artışlar kaydedildi. Artış kaydedilmeyen sektörler sadece tekstil, kereste, metal eşya ve mobilya gibi düşük teknolojili sektörler.
1995-2015 arası dönemi kapsayan veriler, yatırımların çoğunun düşük ve ortadüşük teknoloji sektörlere yapıldığını gösteriyor. Yatırımlarda 2000’de yüzde 31.4 olan orta-yüksek ve yüksek teknoloji içeren sektörlerin payı, 2015 yılında yüzde 27.4’e düştü. 2003’te yüzde 1.3 olan imalat sektöründe toplam yatırımlar içinde yüksek teknolojinin payı, 2015’te yüzde 1’e geriledi.
TL’DEKİ ERİMENİN TEMEL NEDENİ
Liradaki hızlı değer kaybının en önemli nedenlerinden biri cari açık, bunun temelinde de dışa bağımlılık yatıyor. Yatırım ve bağımlılık verileri, TL’nin neden hızla değer kaybettiği, enflasyonun neden çift hanelere demirlediği ve reel sektörün neden 223 milyar dolar döviz açığı olduğu sorularına da yanıt veriyor. İhraç edilen mallar bile yüksek oranda ithal girdi ile yapılıyor. Bu da ihracat artarken, ithalat artışını beraberinde getiriyor.
[Kronos Haber] 21.5.2018
Eski Hazine Müsteşar Yardımcısı Hakan Özyıldız’ın aktardığı ve Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerinden yararlanarak hazırlanan kapsamlı bir çalışma, AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından sonra dışa bağımlılıktaki artışı gösteriyor.
İMALAT SEKTÖRÜNDE BAĞIMLILIK VERİLERİ
Emre Deveci’nin Cumhuriyet’te yer alan haberine göre 2002 ve 2012 yılları girdi çıktı tablolarından yararlanarak hazırlanan imalat sektörlerinde bağımlılık verilerine göre; gıda, içki ve tütünde 2002’de yüzde 4.7 olan dışa bağımlılık, 2012 yılında yüzde 10.5’e ulaştı. Kâğıt ürünlerinde bağımlılık aynı dönemde yüzde 17.8’den yüzde 26.9’a çıktı. Rafine petrol ve kok kömüründe yüzde 50.3’ten yüzde 68.2’ye, ana kimyasallarda yüzde 18.7’den yüzde 32.4’e, ana metalde yüzde 22.7’den yüzde 31.4’e, motorlu kara taşıtında yüzde 19’dan yüzde 29.5’e varan artışlar kaydedildi. Artış kaydedilmeyen sektörler sadece tekstil, kereste, metal eşya ve mobilya gibi düşük teknolojili sektörler.
1995-2015 arası dönemi kapsayan veriler, yatırımların çoğunun düşük ve ortadüşük teknoloji sektörlere yapıldığını gösteriyor. Yatırımlarda 2000’de yüzde 31.4 olan orta-yüksek ve yüksek teknoloji içeren sektörlerin payı, 2015 yılında yüzde 27.4’e düştü. 2003’te yüzde 1.3 olan imalat sektöründe toplam yatırımlar içinde yüksek teknolojinin payı, 2015’te yüzde 1’e geriledi.
TL’DEKİ ERİMENİN TEMEL NEDENİ
Liradaki hızlı değer kaybının en önemli nedenlerinden biri cari açık, bunun temelinde de dışa bağımlılık yatıyor. Yatırım ve bağımlılık verileri, TL’nin neden hızla değer kaybettiği, enflasyonun neden çift hanelere demirlediği ve reel sektörün neden 223 milyar dolar döviz açığı olduğu sorularına da yanıt veriyor. İhraç edilen mallar bile yüksek oranda ithal girdi ile yapılıyor. Bu da ihracat artarken, ithalat artışını beraberinde getiriyor.
[Kronos Haber] 21.5.2018
İzzet Özgenç’ten Mavi Marmara uyarıları: İsrail’le yapılan anlaşma geçerli, ilgililer terör suçlamasıyla tutuklanır
Ceza Hukuku profesörü ve yürürlükteki Türk Ceza Kanununun hazırlayan Prof Dr. İzzet Özgenç, Mavi Marmara anlaşmasına yönelik sosyal medya hesabından açıklamalarda bulunarak, başta İHH yetkililerinin İsrail nazarında terörist olarak kabul edildiğinin altını çizdi. Özgenç, “Mavi Marmara sivil girişimini gerçekleştiren kişiler, İsrail nazarında “terör suçlusu”dur ve Türkiye’den dışarı adım attıklarında haklarında yakalama işlemi yapılabilecektir. Bu tehlikeye rağmen söz konusu Anlaşmanın bugün itibarıyla konusunun kalmadığını ileri sürmek, kamuyu yanıltmaktan, aldatmaktan başka bir şey değildir” ifadelerini kullandı.
TÜRKİYE’DEN DIŞARI ÇIKARLARSA YAKALANABİLİRLER
Özgenç’in konuyla alakalı paylaşımları şöyle; “Türkiye ile İsrail arasında akdedilen malum “Mavi Marmara” Anlaşmasının hukuki değerlendirmesi, Sayın Cumhurbaşkanına “Bilgi Notu” olarak sunulmuş (2017.08.23) ve bu değerlendirmeler “Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler” kitabımın 13. basısında (sh. 941, dn. 419) yayımlanmıştır. Söz konusu Anlaşmanın özellikle İsrailli güvenlik görevlileri hakkında Türkiye’de görülmekte olan davayla ilgili AF etkisi doğmuş ve bu dava düşürülmüştür. Ancak, bu Anlaşmaya rağmen, başta İHH yetkilileri olmak üzere, söz konusu Mavi Marmara sivil girişimini gerçekleştiren kişiler, İsrail nazarında “terör suçlusu”dur ve Türkiye’den dışarı adım attıklarında haklarında yakalama işlemi yapılabilecektir. Bu tehlikeye rağmen söz konusu Anlaşmanın bugün itibarıyla konusunun kalmadığını ileri sürmek, kamuyu yanıltmaktan aldatmaktan başka bir şey değildir.”
Özgenç, İslam İşbirliği Teşkilatı’nın aldığı kararları da değerlendirerek şu noktalara dikkat çekti:
İstanbul’da 2018.05.18 Cuma günü “İslam İşbirliği Teşkilatı” (İİT) tarafından “İSLAM ZİRVESİ” (!?) namıyla bir toplantı yapıldı. Bu toplantıda alınan 30 maddeden ibaret kararlara bakıldığında, şu sonuçlar çıkarılabilir:
“İslam İşbirliği Teşkilatı” üyesi olan “devlet”ler, “İsrail” adıyla bir “devlet”in varlığı konusunda herhangi bir sorun görmemektedirler. YANİ İSRAİL TANINMAYA DEVAM EDİLECEKTİR.
İsrail’e sınırlı bir alanda, İsrail’de üretilen malların satın alınmasıyla sınırlı olarak ekonomik “yaptırım” uygulanabilecektir (!?).
Bunun dışında, İsrail’le ekonomik alanda ve özellikle ENERJİ alanında iş birliği yapılmasına herhangi bir sınırlama getirilmemektedir.
İsrail’e finansal destek sağlayan uluslararası şirketlere, bu şirketlerin ürünlerine yönelik herhangi bir sınırlama getirilmemektedir.
İsrail’e mal ihracına hiçbir sınırlama getirilmemektedir.
İsrail’le ASKERİ alanda işbirliği yapılmasına hiçbir sınırlama getirilmemektedir.
OECD gibi uluslararası örgütlerde ve bu örgütlerin organlarında İsrail ile işbirliği yapmaya hiçbir sınırlama getirilmemektedir.
İsrail’in hukuk dışı uygulamalarına karşı “çare”ler yine başka kapılarda aranmaya devam edilecektir.
Kısacası, İsrail’le ilgili olarak uluslararası alanda hangi hukuki, siyasi ve ekonomik çarelere başvurulabileceği konusunda etraflı bir mutfak çalışması yapılmadan düzenlenen “ZİRVE”lerle ancak kendimizi avutmuş oluruz.”
AKP’NİN OYLARI İLE REDDEDİLMİŞTİ
Meclise geçen günlerde sunulan, İsrail ile yapılan Mavi Marmara anlaşmasının iptalini öngören yasa teklifi TBMM Genel Kurulu’nda AKP ve MHP’nin oyları ile reddedilmişti. AKP Grup Başkanvekili Mustafa Elitaş, teklifi reddetmelerinin gerekçelerini anlatırken, “Devletler canları sıkıldığı taktirde ‘Ben şu sözleşmeyi de ortadan kaldırıyorum, şunu yapıyorum’ deme lüksüne sahip değildir” diyerek, Mavi Marmara anlaşmasını ‘konusuz kalmış sözleşme’ olarak nitelendirmişti. Özgenç, ‘konusuz kalmış sözleşme’ ifadesinin yanlış olduğunu ve insanları aldatmak olduğunu vurguladı.
[TR724] 20.5.2018
TÜRKİYE’DEN DIŞARI ÇIKARLARSA YAKALANABİLİRLER
Özgenç’in konuyla alakalı paylaşımları şöyle; “Türkiye ile İsrail arasında akdedilen malum “Mavi Marmara” Anlaşmasının hukuki değerlendirmesi, Sayın Cumhurbaşkanına “Bilgi Notu” olarak sunulmuş (2017.08.23) ve bu değerlendirmeler “Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler” kitabımın 13. basısında (sh. 941, dn. 419) yayımlanmıştır. Söz konusu Anlaşmanın özellikle İsrailli güvenlik görevlileri hakkında Türkiye’de görülmekte olan davayla ilgili AF etkisi doğmuş ve bu dava düşürülmüştür. Ancak, bu Anlaşmaya rağmen, başta İHH yetkilileri olmak üzere, söz konusu Mavi Marmara sivil girişimini gerçekleştiren kişiler, İsrail nazarında “terör suçlusu”dur ve Türkiye’den dışarı adım attıklarında haklarında yakalama işlemi yapılabilecektir. Bu tehlikeye rağmen söz konusu Anlaşmanın bugün itibarıyla konusunun kalmadığını ileri sürmek, kamuyu yanıltmaktan aldatmaktan başka bir şey değildir.”
(1) Türkiye ile İsrail arasında akdedilen malum “Mavi Marmara” Anlaşmasının hukuki değerlendirmesi, Sayın Cumhurbaşkanına “Bilgi Notu” olarak sunulmuş (2017.08.23) ve bu değerlendirmeler "Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler" kitabımın 13. basısında (sh. 941, dn. 419) yayımlanmıştır.— İzzet Özgenç (@izzetoezgenc) 18 Mayıs 2018
Özgenç, İslam İşbirliği Teşkilatı’nın aldığı kararları da değerlendirerek şu noktalara dikkat çekti:
İstanbul’da 2018.05.18 Cuma günü “İslam İşbirliği Teşkilatı” (İİT) tarafından “İSLAM ZİRVESİ” (!?) namıyla bir toplantı yapıldı. Bu toplantıda alınan 30 maddeden ibaret kararlara bakıldığında, şu sonuçlar çıkarılabilir:
“İslam İşbirliği Teşkilatı” üyesi olan “devlet”ler, “İsrail” adıyla bir “devlet”in varlığı konusunda herhangi bir sorun görmemektedirler. YANİ İSRAİL TANINMAYA DEVAM EDİLECEKTİR.
İsrail’e sınırlı bir alanda, İsrail’de üretilen malların satın alınmasıyla sınırlı olarak ekonomik “yaptırım” uygulanabilecektir (!?).
Bunun dışında, İsrail’le ekonomik alanda ve özellikle ENERJİ alanında iş birliği yapılmasına herhangi bir sınırlama getirilmemektedir.
İsrail’e finansal destek sağlayan uluslararası şirketlere, bu şirketlerin ürünlerine yönelik herhangi bir sınırlama getirilmemektedir.
İsrail’e mal ihracına hiçbir sınırlama getirilmemektedir.
İsrail’le ASKERİ alanda işbirliği yapılmasına hiçbir sınırlama getirilmemektedir.
OECD gibi uluslararası örgütlerde ve bu örgütlerin organlarında İsrail ile işbirliği yapmaya hiçbir sınırlama getirilmemektedir.
İsrail’in hukuk dışı uygulamalarına karşı “çare”ler yine başka kapılarda aranmaya devam edilecektir.
Kısacası, İsrail’le ilgili olarak uluslararası alanda hangi hukuki, siyasi ve ekonomik çarelere başvurulabileceği konusunda etraflı bir mutfak çalışması yapılmadan düzenlenen “ZİRVE”lerle ancak kendimizi avutmuş oluruz.”
AKP’NİN OYLARI İLE REDDEDİLMİŞTİ
Meclise geçen günlerde sunulan, İsrail ile yapılan Mavi Marmara anlaşmasının iptalini öngören yasa teklifi TBMM Genel Kurulu’nda AKP ve MHP’nin oyları ile reddedilmişti. AKP Grup Başkanvekili Mustafa Elitaş, teklifi reddetmelerinin gerekçelerini anlatırken, “Devletler canları sıkıldığı taktirde ‘Ben şu sözleşmeyi de ortadan kaldırıyorum, şunu yapıyorum’ deme lüksüne sahip değildir” diyerek, Mavi Marmara anlaşmasını ‘konusuz kalmış sözleşme’ olarak nitelendirmişti. Özgenç, ‘konusuz kalmış sözleşme’ ifadesinin yanlış olduğunu ve insanları aldatmak olduğunu vurguladı.
[TR724] 20.5.2018
İkiyüzlülüğün el kitabı: Kudüs [Veysel Ayhan]
Türk basını bir kaç istisna dışında artık hergün tek manşetli. Tüm gazeteler aynı mitingi aynı sözlerle, büyük boy Erdoğan posteriyle veriyor.
Önceki gün şöyleydi:
KUDÜS İÇİN ELELE (Hürriyet)
BİZİM İÇİN ÇANAKKALE NEYSE KUDÜS ODUR (Sabah)
KUDÜS GEÇİLMEZ (Yeni Şafak)
TELAVİV’İ TİTRETTİ (Star)
KUDÜS NÖBETİ BİZDE (Karar)
KUDÜS FİLİSTİN’İN BAŞŞEHRİDİR. (Akit) …
Kudüs için Türkiye ayaktaydı ama dünyanın haberi yoktu. Telaviv korkudan tir tir titriyordu ama titrediğinden kendisinin bile haberi yoktu! Ama mitinge katılanlar Kudüs’ü kurtardıklarını sanıyor olmalıydılar ki 58 şehidi ve 2.500 yaralıyı unutmuş sevinç gösterisi yapıyorlardı.
Miting yapmak muhalafete, muhaliflere hatta STK’lara mahsus bir iştir. Siz hükümette değilsinizdir. Sözünüz dinlenmiyordur. Hükümeti protesto etmek için toplanır miting yaparsınız. İktidarlar miting yapmaz. Çünkü zaten tüm güç elindedir. Dilediğini yaparsın. “Asarsın, kesersin.” O zaman dilediğini yapabilen bir iktidarın miting yapma amacı olsa olsa “show”dur. Veya seçim yatırımıdır.
Trump kendi parti yetkililerini yanına alarak neyi protesto edebilir?
Merkel, Alman hükümetini mi prostesto edecek?
Hükümet olarak her türlü ilişkiyi devam ettirip sonra da avazı çıktığı kadar kınamak en azından ikiyüzlülüktür.
İKİYÜZLÜLÜĞÜN KİTABINI YAZMAK…
Erdoğan’ın fikrî olarak beslendiği düşünce İslamcılık ve Millî Görüş düşüncesidir. Bu düşüncelerin temeli önce devleti ele geçirmek, sonra da devlet eliyle Müslümanlığı zorla tatbik etmektir. Göze batan en önemli siyasi tavır ise Filistin’i savunmak, İsrail’e savaş açmaktır. Erdoğan muhafazakâr tabanı elinde tutabilmek için seçim meydanlarında bunu “satar”. Peki Erdoğan’ın bu tavrında samimi miydi?
Tabi ki hiçbir tavrında samimi olmadığı gibi bunda da samimi değildi.
SÖMÜRE SÖMÜRE BİTMEYEN FİLİSTİN
2009’ta Davos’ta “One minute” çıkışı Türkiye’ye ve İslam dünyasına bir kahramanlık ve İsrail’e meydan okuyuş olarak yayıldı. Tüm gazeteler bunu çarşaf çarşaf bastı. İslam ülkeleri İsrail’e karşı bu meydan okuyuşla çalkalandı.
Oysa Erdoğan o sözlerden 20 dakika sonra şunları da demişti: “Herhangi bir şekilde ne İsrail halkını, ne cumhurbaşkanı Peres’i ne de Musevi Halkını hedef aldım. Benim tavrım moderatöreydi.” Tabi ki bu sözlerden ne Türk halkının ne de İslam dünyasının haberi olmadı.
MAVİ MARMARA YARDIM GEMİSİ
Mavi Marmara gemisi 2010’da Gazze ambargosunu delmek için yola çıkmıştı. Gemiye yardım malzemesi ve 750 yolcu alınmıştı. O gün gemiye binmek isteyen 15 AKP’li milletvekiline “İsrail gemiye saldırabilir” gerekçesiyle Erdoğan izin vermemişti. Nitekim İsrail kendi kontrolü altındaki bir alandan böyle bir geçişe izin vermemiş, gemiye saldırmıştı. Ve bu saldırıda 10 sivil hayatını kaybetmişti.
Olaydan hemen sonra, Erdoğan’dan sert açıklamalar geldi: “İsrail Hükümetinin bu cüretkâr, bu sorumsuz, bu pervasız, bu hak hukuk tanımayan, her türlü insani erdemi ayaklar altına alan bu saldırısı mutlaka ama mutlaka cezalandırılmalıdır. Türkiye olarak bu işin peşini bırakmayacağız.” (1 Haziran 2010)
“Devlet terörü estiren İsrail’e olumlu bakamayız. Ben olduğum sürece İsrail ilişkileri normalleşemez. Bu üç madde olmadıkça (Gazze ablukasının kalkması, Özür, Tazminat) normalleşmek mümkün değil. Ben bu görevde olduğum sürece, hiçbir zaman İsrail’le olumlu bir şey düşünemem. (18 Temmuz 2014)
Erdoğan kamuoyu önünde bu sözleri söylerken oğulları Burak ve Bilal ise gemileriyle durmaksızın “Gazze’ye ambargo uygulayan” İsrail’le petrol ticaretine devam etti. Türkiye’nin İsrail’le ticaret hacmi Erdoğan döneminde 5’e katlandı. 2009’da 2,6 milyar dolar olan ticaret hacmi 2014’te 6 milyar dolara dayandı.
VERDİĞİ “İZNİ” UNUTTU!
Erdoğan 2 yıl sonra ise “Benden izin aldılar” diyerek arka çıktığı İHH yardım derneğini bu defa da ağır sözlerle eleştirecekti:
“Uluslararası bir adım atıyoruz. Siz kalkıp da böyle bir insani yardımı götürmek için günün başbakanına mı sordunuz? Biz zaten oraya gerekli yardımı, Gazze’ye yaptık yapıyoruz. Filistin’e yaptık yapıyoruz. herşeyi uluslararası diplomasi neyse bu diplomasi içinde yaptık; yapıyoruz, yapacağız.” (29 Haziran 2016)
OY İSTİSMARININ ARKA YÜZÜ
Erdoğan kamuoyu önünde Mavi Marmara’yı savunuyordu ama perde ardında uluslararası mahkemelerce, Mavi Marmara’nın soruşturulması için kırmızı bülten çıkarılmasını engellendi. İsrailli komutanların yakalama kararı İnterpol’e gönderilmedi. Zaten bir süre sonra Türkiye ile İsrail arasında imzalanan anlaşma gerekçe gösterilerek Mavi Marmara davası düşürüldü.
TÜRKİYE GAZZE ABLUKASINI RESMEN TANIDI
İsrail’le yapılan anlaşmaya göre Türkiye’nin 3 şartından sadece ‘özür’ karşılandı. İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, ABD Başkanı Barack Obama’nın ricasıyla Erdoğan’ı, telefonla aradı ve özür diledi. Ve Türkiye Gazze ablukasını resmen tanımış oldu.
ABDULLATİF ŞENER’İN ÖNGÖRÜSÜ
Son olay Kudüs istismarı.
Erdoğan ilk olarak 2005’te İsrail’e gidiyor. Zamanın İsrail Başbakanı Ariel ŞARON, Erdoğan’ı karşılarken “Kudüs’e hoşgeldiniz. Yahudi milletinin başkenti ve İsrail’in başkenti Kudüs’e hoşgeldiniz.” dediğinde gayet mutlu bir şekilde “hoşbulduk” demişti. “Hayır Kudüs ne zaman İsrail’in başkenti oldu?” diyememişti.
Bunun sonrasını Erdoğan’la yıllarca beraber çalışmış, eski dava arkadaşı Abdüllatif Şener 6 yıl önce CNN-Türk’te şöyle anlatmıştı: “Bunu yazın bir tarafa. Kudüs’ü Başkent yapacaklar ve İsrail’in Kudüs’ü başkent yapmasına yönelik gelişmeleri ortaya çıkaran, bu yolu açan ve destekleyen Erdoğan’dır. Aynı Erdoğan, İsrail, Kudüs’ü başkent ilan ettiğinde bağıracaktır, kızacaktır ekranlarda…”
Tam da Şener’in dediği gibi oldu.
Erdoğan bağırdıkça bağırıyor. Ama icraata gelince yaptığı sıfır!
Daha geçen hafta muhalefetin ”İsrail’le anlaşmalar iptal edilsin” önergesi, mecliste AKP’nin oylarıyla reddedildi.
Hiç bir yaptırım uygulanmadı.
İlişkiler kesilmedi.
İsrail’e petrol taşıyan tankerler son sürat ticarete devam ediyor.
Sadece son bir ayda Ceyhan’dan İsrail’e 1,5 milyon varil petrol taşındı. Yenikapı Kudüs mitingi sırasında son tanker yolu yarılamıştı.
Tüm bunlar olurken sanki ülkeyi CHP iktidarı yönetiyormuşçasına Erdoğan, Kudüs mitingi yapıyor!
Kudüs için yapılan Yenikapı mitinginde Saadet Parti’li oldukları sanılan 5 kişi görünüşte Erdoğan lehine pankart açmıştı. Ama 5 pankartın orta kelimeleri şunu diyordu: “İktidar, miting, yapmaz, icraat, yapar”
Seçmen bu sömürüyü yiyor mu? Maalesef yiyor. Hem de hem tersinden hem de düzünden yiyor! İşte Beyköy’lü AKP seçmeninin Erdoğan’a ilginç mesajı:
“KUDÜS’Ü BAŞKENT YAPTIN BEYKÖY’Ü DE İLÇE YAP REİS”
Malzeme bu olunca elden ne gelir!
Çarpıklık ve ikiyüzlülükleri en veciz ifade eden ise Mavi Marmara saldırısında eşini kaybeden Çiğdem Topçuoğlu idi: “İsrail ile yapılan anlaşmalar sonlandırılmıyorsa, Mavi Marmara anlaşması iptal edilmiyorsa, İsrail ile olan ticari ilişkiler kesilmiyorsa, Katar’a asker gönderip Kudüs’e asker gönderilmiyorsa, Cuma günü yapılacak miting Kudüs için değil seçim için yapılıyordur.”
En acı ve ağır söz ise -maalesef haklı- İsrail Başbakanı Netanyahu’dan geldi. Erdoğan’ın “Ellerinde Filistinli’lerin kanı var!” sloganına karşı Netanyahu’nun Twitter’dan cevabı şu oldu:
“Türkiye ve Suriye’de sayısız Kürt vatandaşının kanında elleri olan bir adam, bize savaş sanatları için vaaz verebilecek son kişidir.”
[Veysel Ayhan] 21.5.2018 [TR724]
Önceki gün şöyleydi:
KUDÜS İÇİN ELELE (Hürriyet)
BİZİM İÇİN ÇANAKKALE NEYSE KUDÜS ODUR (Sabah)
KUDÜS GEÇİLMEZ (Yeni Şafak)
TELAVİV’İ TİTRETTİ (Star)
KUDÜS NÖBETİ BİZDE (Karar)
KUDÜS FİLİSTİN’İN BAŞŞEHRİDİR. (Akit) …
Kudüs için Türkiye ayaktaydı ama dünyanın haberi yoktu. Telaviv korkudan tir tir titriyordu ama titrediğinden kendisinin bile haberi yoktu! Ama mitinge katılanlar Kudüs’ü kurtardıklarını sanıyor olmalıydılar ki 58 şehidi ve 2.500 yaralıyı unutmuş sevinç gösterisi yapıyorlardı.
Miting yapmak muhalafete, muhaliflere hatta STK’lara mahsus bir iştir. Siz hükümette değilsinizdir. Sözünüz dinlenmiyordur. Hükümeti protesto etmek için toplanır miting yaparsınız. İktidarlar miting yapmaz. Çünkü zaten tüm güç elindedir. Dilediğini yaparsın. “Asarsın, kesersin.” O zaman dilediğini yapabilen bir iktidarın miting yapma amacı olsa olsa “show”dur. Veya seçim yatırımıdır.
Trump kendi parti yetkililerini yanına alarak neyi protesto edebilir?
Merkel, Alman hükümetini mi prostesto edecek?
Hükümet olarak her türlü ilişkiyi devam ettirip sonra da avazı çıktığı kadar kınamak en azından ikiyüzlülüktür.
İKİYÜZLÜLÜĞÜN KİTABINI YAZMAK…
Erdoğan’ın fikrî olarak beslendiği düşünce İslamcılık ve Millî Görüş düşüncesidir. Bu düşüncelerin temeli önce devleti ele geçirmek, sonra da devlet eliyle Müslümanlığı zorla tatbik etmektir. Göze batan en önemli siyasi tavır ise Filistin’i savunmak, İsrail’e savaş açmaktır. Erdoğan muhafazakâr tabanı elinde tutabilmek için seçim meydanlarında bunu “satar”. Peki Erdoğan’ın bu tavrında samimi miydi?
Tabi ki hiçbir tavrında samimi olmadığı gibi bunda da samimi değildi.
SÖMÜRE SÖMÜRE BİTMEYEN FİLİSTİN
2009’ta Davos’ta “One minute” çıkışı Türkiye’ye ve İslam dünyasına bir kahramanlık ve İsrail’e meydan okuyuş olarak yayıldı. Tüm gazeteler bunu çarşaf çarşaf bastı. İslam ülkeleri İsrail’e karşı bu meydan okuyuşla çalkalandı.
Oysa Erdoğan o sözlerden 20 dakika sonra şunları da demişti: “Herhangi bir şekilde ne İsrail halkını, ne cumhurbaşkanı Peres’i ne de Musevi Halkını hedef aldım. Benim tavrım moderatöreydi.” Tabi ki bu sözlerden ne Türk halkının ne de İslam dünyasının haberi olmadı.
MAVİ MARMARA YARDIM GEMİSİ
Mavi Marmara gemisi 2010’da Gazze ambargosunu delmek için yola çıkmıştı. Gemiye yardım malzemesi ve 750 yolcu alınmıştı. O gün gemiye binmek isteyen 15 AKP’li milletvekiline “İsrail gemiye saldırabilir” gerekçesiyle Erdoğan izin vermemişti. Nitekim İsrail kendi kontrolü altındaki bir alandan böyle bir geçişe izin vermemiş, gemiye saldırmıştı. Ve bu saldırıda 10 sivil hayatını kaybetmişti.
Olaydan hemen sonra, Erdoğan’dan sert açıklamalar geldi: “İsrail Hükümetinin bu cüretkâr, bu sorumsuz, bu pervasız, bu hak hukuk tanımayan, her türlü insani erdemi ayaklar altına alan bu saldırısı mutlaka ama mutlaka cezalandırılmalıdır. Türkiye olarak bu işin peşini bırakmayacağız.” (1 Haziran 2010)
“Devlet terörü estiren İsrail’e olumlu bakamayız. Ben olduğum sürece İsrail ilişkileri normalleşemez. Bu üç madde olmadıkça (Gazze ablukasının kalkması, Özür, Tazminat) normalleşmek mümkün değil. Ben bu görevde olduğum sürece, hiçbir zaman İsrail’le olumlu bir şey düşünemem. (18 Temmuz 2014)
Erdoğan kamuoyu önünde bu sözleri söylerken oğulları Burak ve Bilal ise gemileriyle durmaksızın “Gazze’ye ambargo uygulayan” İsrail’le petrol ticaretine devam etti. Türkiye’nin İsrail’le ticaret hacmi Erdoğan döneminde 5’e katlandı. 2009’da 2,6 milyar dolar olan ticaret hacmi 2014’te 6 milyar dolara dayandı.
VERDİĞİ “İZNİ” UNUTTU!
Erdoğan 2 yıl sonra ise “Benden izin aldılar” diyerek arka çıktığı İHH yardım derneğini bu defa da ağır sözlerle eleştirecekti:
“Uluslararası bir adım atıyoruz. Siz kalkıp da böyle bir insani yardımı götürmek için günün başbakanına mı sordunuz? Biz zaten oraya gerekli yardımı, Gazze’ye yaptık yapıyoruz. Filistin’e yaptık yapıyoruz. herşeyi uluslararası diplomasi neyse bu diplomasi içinde yaptık; yapıyoruz, yapacağız.” (29 Haziran 2016)
OY İSTİSMARININ ARKA YÜZÜ
Erdoğan kamuoyu önünde Mavi Marmara’yı savunuyordu ama perde ardında uluslararası mahkemelerce, Mavi Marmara’nın soruşturulması için kırmızı bülten çıkarılmasını engellendi. İsrailli komutanların yakalama kararı İnterpol’e gönderilmedi. Zaten bir süre sonra Türkiye ile İsrail arasında imzalanan anlaşma gerekçe gösterilerek Mavi Marmara davası düşürüldü.
TÜRKİYE GAZZE ABLUKASINI RESMEN TANIDI
İsrail’le yapılan anlaşmaya göre Türkiye’nin 3 şartından sadece ‘özür’ karşılandı. İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, ABD Başkanı Barack Obama’nın ricasıyla Erdoğan’ı, telefonla aradı ve özür diledi. Ve Türkiye Gazze ablukasını resmen tanımış oldu.
ABDULLATİF ŞENER’İN ÖNGÖRÜSÜ
Son olay Kudüs istismarı.
Erdoğan ilk olarak 2005’te İsrail’e gidiyor. Zamanın İsrail Başbakanı Ariel ŞARON, Erdoğan’ı karşılarken “Kudüs’e hoşgeldiniz. Yahudi milletinin başkenti ve İsrail’in başkenti Kudüs’e hoşgeldiniz.” dediğinde gayet mutlu bir şekilde “hoşbulduk” demişti. “Hayır Kudüs ne zaman İsrail’in başkenti oldu?” diyememişti.
Bunun sonrasını Erdoğan’la yıllarca beraber çalışmış, eski dava arkadaşı Abdüllatif Şener 6 yıl önce CNN-Türk’te şöyle anlatmıştı: “Bunu yazın bir tarafa. Kudüs’ü Başkent yapacaklar ve İsrail’in Kudüs’ü başkent yapmasına yönelik gelişmeleri ortaya çıkaran, bu yolu açan ve destekleyen Erdoğan’dır. Aynı Erdoğan, İsrail, Kudüs’ü başkent ilan ettiğinde bağıracaktır, kızacaktır ekranlarda…”
Tam da Şener’in dediği gibi oldu.
Erdoğan bağırdıkça bağırıyor. Ama icraata gelince yaptığı sıfır!
Daha geçen hafta muhalefetin ”İsrail’le anlaşmalar iptal edilsin” önergesi, mecliste AKP’nin oylarıyla reddedildi.
Hiç bir yaptırım uygulanmadı.
İlişkiler kesilmedi.
İsrail’e petrol taşıyan tankerler son sürat ticarete devam ediyor.
Sadece son bir ayda Ceyhan’dan İsrail’e 1,5 milyon varil petrol taşındı. Yenikapı Kudüs mitingi sırasında son tanker yolu yarılamıştı.
Tüm bunlar olurken sanki ülkeyi CHP iktidarı yönetiyormuşçasına Erdoğan, Kudüs mitingi yapıyor!
Kudüs için yapılan Yenikapı mitinginde Saadet Parti’li oldukları sanılan 5 kişi görünüşte Erdoğan lehine pankart açmıştı. Ama 5 pankartın orta kelimeleri şunu diyordu: “İktidar, miting, yapmaz, icraat, yapar”
Seçmen bu sömürüyü yiyor mu? Maalesef yiyor. Hem de hem tersinden hem de düzünden yiyor! İşte Beyköy’lü AKP seçmeninin Erdoğan’a ilginç mesajı:
“KUDÜS’Ü BAŞKENT YAPTIN BEYKÖY’Ü DE İLÇE YAP REİS”
Malzeme bu olunca elden ne gelir!
Çarpıklık ve ikiyüzlülükleri en veciz ifade eden ise Mavi Marmara saldırısında eşini kaybeden Çiğdem Topçuoğlu idi: “İsrail ile yapılan anlaşmalar sonlandırılmıyorsa, Mavi Marmara anlaşması iptal edilmiyorsa, İsrail ile olan ticari ilişkiler kesilmiyorsa, Katar’a asker gönderip Kudüs’e asker gönderilmiyorsa, Cuma günü yapılacak miting Kudüs için değil seçim için yapılıyordur.”
En acı ve ağır söz ise -maalesef haklı- İsrail Başbakanı Netanyahu’dan geldi. Erdoğan’ın “Ellerinde Filistinli’lerin kanı var!” sloganına karşı Netanyahu’nun Twitter’dan cevabı şu oldu:
“Türkiye ve Suriye’de sayısız Kürt vatandaşının kanında elleri olan bir adam, bize savaş sanatları için vaaz verebilecek son kişidir.”
[Veysel Ayhan] 21.5.2018 [TR724]
Sıradaki kumpas, Pelikan’dan oy vermeyeceklere gelsin: Suikast! [Naci Karadağ]
Bilmiyorum bu kaçıncı tezviratları. Sıkıştıkları an Sümeyye’den Bilal’e, bizzat Tayyip Erdoğan’dan Emine Hanım’a kadar hepsiyle ilgili düzmece suikast haberi çıkartıyorlar.
Hepsinin yalan, düzmece, saçma ve aptalca olduğunu artık kendi yandaşları bile çok iyi biliyor.
Hilal Kaplan’ı biliyorsunuz.
‘Manisalı Lawrence’ diyerek Erdoğan’ın 40 yıllık dava arkadaşı Bülent Arınç’a haysiyet suikastı yapan Pelikan Çetesi’nin Mata Hari’si…
Şöyle yazmış önceki gün:
“Sabah Cumhurbaşkanımız ile Bosna’ya hareket edeceğiz nasipse. Allah onu ve ona siper olacak milyonları muhafaza etsin. Âmin..”
Bir de çetenin sosyal medya hesabından, yalıda hazırlanmış aptalca kes-yapıştır ile cemaati zan altında bırakacak yalan bir video paylaşarak yapmış bunu.
Diyor ki, çetenin ‘yekvucut’ isimli trol hesabı palavra videosunun üzerinde: “Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın Bosna Hersek ziyareti öncesi alınan “Erdoğan’a Balkanlar’da suikast yapılabileceği” ihbarları, istihbarat ve güvenlik birimlerini harekete geçirdi.”
Saçma sapan ve yalancı olduğu tescilli, psikolojik harp uzmanı bir Amerikalıyı da referans gösteriyorlar bir de. Durum şu; sabah akşam küfrettikleri Amerika uyarmış, saat başı lanetledikleri İsrail de teyit etmiş. Neymiş; Tayyip Erdoğan’a Bosna gezisinde suikast düzenlenecekmiş!
Geçtiğimiz yüzyılın en önemli filozoflarından Peter Dunne’nın güzel bir tespiti vardır:
“Belli bir amaçla söylenen yalan, en ahlaksız yalan biçimidir. Ama en çok da o işe yarar”
AKP iktidarı ve Erdoğan, demokrasi otobanından çıkmaya niyetlendiği andan itibaren yalanı önemli bir silah olarak kullanmaya başladı.
Ancak yalan öyle bir zehirli sarmaşık ki, onu kullananı bir süre sonra esir alıyor ve Mitoman olması kaçınılmaz oluyor.
Üstelik sadece yalanla da kalınmıyor.
Eyleme geçiriyor yalan ve kumpaslar başlıyor.
Sonrasını biliyorsunuz…
Havuzun tekmili birden tam sayfa, günlerce yayın yaptı.
O kadar akıl dışı kurgulanmış bir kumpastı ki bu, kendi taraftarları bile inanmadığı gibi AKP yargısı da düzmece haberciliği tescil etti havuzun.
Hani az makaraya sarmadı birazcık zekası olanlar ama MİT ve Pelikan Çetesi destekli kumpasçıların umurunda değildi. Zira toplumun en az yüzde 40’ının bu palavraları yuttuğunu çok iyi biliyorlardı. O kadar ki peçeteden belgeyi bile Meclis komisyonuna bile getirdiler.
Maytap geçme gırla gidiyordu ama gemi de yürüyordu bir şekilde. Üstelik her geçen gün biraz daha dozu artıyordu kumpasların. Artık kan dökmeyi bile göze alabilecek duruma gelmişlerdi. Yüzbinlerce insanın ekmeğiyle oynamadan, yüzlerce insanın kanını dökmeden önceki ısınma hareketleriydi adeta bunlar.
Nazi Faşizmi’ni en iyi anlatan biri olan Spielberg’ün Schindler’in Listesi’nde sahte belge üretme sahnesi vardır izlediniz mi?
Yaklaşık 80 yıl önce Naziler’in yaptığını neredeyse birebir yaptı havuz medyası. Kahve lekesiyle eskitilmiş, buruşturulmuş çakma belgeyle kamuoyunda itibarını zedelemeye çalıştılar Fethullah Gülen’in…
Daha 15 Temmuz tiyatrosunun sahnelenmesine çok vardı ve mitamoni bir sonraki evreye gelmişti.
Benzer bir belgeyi Amerikan mahkemelerine de yedirmeye kalkıştılar ama rezil rüsva oldular elbette.
Boğazda yalıda üretilen beşinci sınıf belgeyi ABD yargısına delil diye yutturmaya kalkışmak büyük bir çaresizliğin ifadesi kadar ‘mitomani’nen geldiği durumu göstermesi açısından şaşırtıcıydı. Nitekim Zarrab Davası’nın hâkimi AKP ve Erdoğan cenahının çapsızlığını ve kumpasçılığını bizatihi görmüş oldu. Hâkim Richard M. Berman fırçayla karışık şöyle dedi: “Bahsini ettiğiniz hususlar temelsiz, inandırıcılıktan uzak ve mantıksız… Bu tür komplo teorileriyle buraya gelmeyiniz. Burası Amerika ve buradaki mahkemeleri bu tür ciddiyetten uzak kanıt denilen şeylerle meşgul etmeyiniz!” (BKZ)
Yalan ve kumpas eşiği gederek yükseliyordu Saray ve avanesinin.
Gerçi Böcek Olayı’ndan bu yana epey mesafe alınmıştı ama papağanın bildiği ‘laklak’tan öte olamazdı… Ancak bir realite de vardı; Varank ve ekibi de giderek öğreniyordu bu işleri!
Eğer bir suikast söz konusu ise Erdoğan ve ekibinin en iyi yaptığı şey itibar suikastiydi.
“400 vekil verin meseleyi huzur içinde çözelim” deyip, 7 Haziran’da ağır bir yenilgi alan Tayyip Erdoğan bunu kendine yediremedi ve Ömer Çelik’i koalisyon görüşmelerini kilitlemesi için görevlendirdi. Allah var, hakkını teslim edelim Çelik de muazzam yaptı üzerine düşeni. Adeta bomba ve suikastlerle yürütüldü seçim kampanyası. 1 Kasım’da Davutoğlu büyük bir başarı göstererek tekrar çoğunluğu elde etti. 1 Kasım seçimlerinin en önemli unsurlarından biri Erdoğan’ın kendini fazla ön plana çıkarmasıyla beraber akan kanlardı. Ancak gizli bir el Davutoğlu’nun ipini çekiverdi ve Davutoğlu ağlaya sızlaya yaptığı veda konuşmasıyla Başbakanlık görevini üst düzey olmayan bir profile, Binali Yıldırım’a bıraktı. Şüphesiz bu itibar suikastının arkasında Pelikan Çetesi vardı.
Bu çeteyle ilgili çok az şey biliyoruz şimdilik. Ama bunlar bile yeterince ürkütücü… (BKZ)
Çete, sürünün en gürbüz olanına saldırmayı tercih etmişti.
Ki bundan sonra işleri kolay olsun diye.
Milletvekilleri, belediye başkanları artık çok kolay lokmalardı.
Direnen partilinin eşini rehin tutabilecek kadar işi ileri götürdüler. Belediye başkanı gözyaşları içinde “ailemi tehdit ediyorlar” itirafıyla bastı istifasını.
Tarih enteresandır. Belki kimi zaman gizler kendini ama ister kısa, ister uzun vadede bir şekilde gösterir kendini bir yerlerde.
Son seçimler vesilesiyle Abdullah Gül’ün isminin geçmesi itibar suikast sabıka dosyasının epey eskilere dayandığını da ortaya çıkardı. Gülün danışmanı Ahmet Sever, bizzat isim, tarih ve zaman vererek açıkladı ki, Tayyip Erdoğan ve ekibi “kardeşim” dediği Abdullah Gül’ü bile itibar suikastı tehdidiyle susturmuş.
Sever, “Kapalı Kapılar Ardındaki Siyasi Sırlar – İçimde Kalmasın – Tanıklığımdır” isimli kitabında, Gül’ün Erdoğan’ın engelleme girişimlerine rağmen 2007 yılında son dakikada yaptığı basın toplantısı ile Cumhurbaşkanı olabildiğini açıkladı.
Cumhuriyet gazetesinden Kemal Göktaş’ın aktardığına göre, geçen yıl yapılan referandumdan önce İngiliz gazeteci Daved Gardner’e ‘Gül ve Davutoğlu’nu FETÖ’cülükle suçlar, hapse atarız’ diyen AK Partilinin TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Mustafa Şentop olduğunu belirten Sever, bu sözün Erdoğan’ın onayı olmadan söylenemeyeceğini savundu.
İktidar uğruna 40 yıllık dava arkadaşına bile gözünü kırpmadan itibar suikastı yapabilecek bir zihniyetin, normal suikast yapmayacağını düşünmek safdillik değil de nedir?
Kaldı ki Ahmet Nesin’in yazılarından bunu da yapmış olabileceklerine dair şüphelerimiz epeyce artıyor.
Erol Olçok, Erdoğan’ın tıpkı diğerleri gibi, kader arkadaşıydı.
Arter Reklam isimli bir şirketi vardı ve Erdoğan’ın siyasi hayatı boyunca tüm kampanyalarını Olçok ve şirketi Arter yapmıştı.
Erol Bey 15 Temmuz gecesi 17 yaşındaki oğlu ile beraber katledildi. Oğlunun ismi Abdullah Tayyip’ti Erol Bey’in…
Bir sürü soru vardı Erol Olçok cinayetinde. Ancak nedense Cumhurbaşkanına bu kadar yakın olmasına rağmen olay hala karanlıktaydı. Bu konuyla İLGİLİ Ahmet Nesin’in iki yazısı (Bir – iki) son derece önemliydi.
Olçok, Pelikan Çetesi ile anlaşamıyordu. Olçok’un danışmanlarından olan Atılgan Bayar, Davutoğlu’nun da danışmanıydı ve sistematik şekilde Erdoğan’dan uzaklaştırıldı bu ekip. Bayar bütün bu olup bitenlerle ilgili tek adres gösteriyordu: Pelikan Çetesi.
Ve nihayetinde amaçlarına ulaştılar ve Erdoğan’ın 30 yıllık reklam ajansıyla yollarını ayırdılar.
Erdoğan’ın etrafında şu anda muazzam bir ağ örülmüş durumda. İstediklerine inandırıp paranoya eşiğini arzu ettikleri seviyeye çıkarabiliyor bu ekip. Tıpkı böcek hadisesinde olduğu gibi bizzat bu işi planlayıp uyguladıktan sonra “bakın sizi bile dinlediler” diyerek operasyon çeken ekibin önünde hiçbir engel kalmamış durumda.
Bunları söyleyenlerin Abdullah Gül’ü de dinlediğini bizzat kendileri itiraf etmişlerdi hatırlarsınız.
Kaldı ki başka ve resmi olan belgeler de aslında sadece suikast değil, gerekirse savaş bile çıkarabilecek kadar gözlerinin döndüğünü ispatlamamış mıydı?
Hilal Hanım uçağa dualarla bindiğini söylüyor ama olup bitenlere bakılırsa Pelikan Çetesi ve resmi uzantılarının duadan çok fazlasını çoktan beri yaptıklarını gösteriyor! Bakalım bu son suikast kumpası ile ne elde edecekler!
Gözler Kuzguncuk’taki Pembe Köşkte, bakalım burada pişirilen hangi kanlı yemekler bu millete yedirilmeye devam edecek!
[Naci Karadağ] 21.5.2018 [TR724]
Hepsinin yalan, düzmece, saçma ve aptalca olduğunu artık kendi yandaşları bile çok iyi biliyor.
Hilal Kaplan’ı biliyorsunuz.
‘Manisalı Lawrence’ diyerek Erdoğan’ın 40 yıllık dava arkadaşı Bülent Arınç’a haysiyet suikastı yapan Pelikan Çetesi’nin Mata Hari’si…
Şöyle yazmış önceki gün:
“Sabah Cumhurbaşkanımız ile Bosna’ya hareket edeceğiz nasipse. Allah onu ve ona siper olacak milyonları muhafaza etsin. Âmin..”
Bir de çetenin sosyal medya hesabından, yalıda hazırlanmış aptalca kes-yapıştır ile cemaati zan altında bırakacak yalan bir video paylaşarak yapmış bunu.
Diyor ki, çetenin ‘yekvucut’ isimli trol hesabı palavra videosunun üzerinde: “Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın Bosna Hersek ziyareti öncesi alınan “Erdoğan’a Balkanlar’da suikast yapılabileceği” ihbarları, istihbarat ve güvenlik birimlerini harekete geçirdi.”
Saçma sapan ve yalancı olduğu tescilli, psikolojik harp uzmanı bir Amerikalıyı da referans gösteriyorlar bir de. Durum şu; sabah akşam küfrettikleri Amerika uyarmış, saat başı lanetledikleri İsrail de teyit etmiş. Neymiş; Tayyip Erdoğan’a Bosna gezisinde suikast düzenlenecekmiş!
Geçtiğimiz yüzyılın en önemli filozoflarından Peter Dunne’nın güzel bir tespiti vardır:
“Belli bir amaçla söylenen yalan, en ahlaksız yalan biçimidir. Ama en çok da o işe yarar”
AKP iktidarı ve Erdoğan, demokrasi otobanından çıkmaya niyetlendiği andan itibaren yalanı önemli bir silah olarak kullanmaya başladı.
Ancak yalan öyle bir zehirli sarmaşık ki, onu kullananı bir süre sonra esir alıyor ve Mitoman olması kaçınılmaz oluyor.
Üstelik sadece yalanla da kalınmıyor.
Eyleme geçiriyor yalan ve kumpaslar başlıyor.
Sonrasını biliyorsunuz…
Havuzun tekmili birden tam sayfa, günlerce yayın yaptı.
O kadar akıl dışı kurgulanmış bir kumpastı ki bu, kendi taraftarları bile inanmadığı gibi AKP yargısı da düzmece haberciliği tescil etti havuzun.
Hani az makaraya sarmadı birazcık zekası olanlar ama MİT ve Pelikan Çetesi destekli kumpasçıların umurunda değildi. Zira toplumun en az yüzde 40’ının bu palavraları yuttuğunu çok iyi biliyorlardı. O kadar ki peçeteden belgeyi bile Meclis komisyonuna bile getirdiler.
Maytap geçme gırla gidiyordu ama gemi de yürüyordu bir şekilde. Üstelik her geçen gün biraz daha dozu artıyordu kumpasların. Artık kan dökmeyi bile göze alabilecek duruma gelmişlerdi. Yüzbinlerce insanın ekmeğiyle oynamadan, yüzlerce insanın kanını dökmeden önceki ısınma hareketleriydi adeta bunlar.
Nazi Faşizmi’ni en iyi anlatan biri olan Spielberg’ün Schindler’in Listesi’nde sahte belge üretme sahnesi vardır izlediniz mi?
Yaklaşık 80 yıl önce Naziler’in yaptığını neredeyse birebir yaptı havuz medyası. Kahve lekesiyle eskitilmiş, buruşturulmuş çakma belgeyle kamuoyunda itibarını zedelemeye çalıştılar Fethullah Gülen’in…
Daha 15 Temmuz tiyatrosunun sahnelenmesine çok vardı ve mitamoni bir sonraki evreye gelmişti.
Benzer bir belgeyi Amerikan mahkemelerine de yedirmeye kalkıştılar ama rezil rüsva oldular elbette.
Boğazda yalıda üretilen beşinci sınıf belgeyi ABD yargısına delil diye yutturmaya kalkışmak büyük bir çaresizliğin ifadesi kadar ‘mitomani’nen geldiği durumu göstermesi açısından şaşırtıcıydı. Nitekim Zarrab Davası’nın hâkimi AKP ve Erdoğan cenahının çapsızlığını ve kumpasçılığını bizatihi görmüş oldu. Hâkim Richard M. Berman fırçayla karışık şöyle dedi: “Bahsini ettiğiniz hususlar temelsiz, inandırıcılıktan uzak ve mantıksız… Bu tür komplo teorileriyle buraya gelmeyiniz. Burası Amerika ve buradaki mahkemeleri bu tür ciddiyetten uzak kanıt denilen şeylerle meşgul etmeyiniz!” (BKZ)
Yalan ve kumpas eşiği gederek yükseliyordu Saray ve avanesinin.
Gerçi Böcek Olayı’ndan bu yana epey mesafe alınmıştı ama papağanın bildiği ‘laklak’tan öte olamazdı… Ancak bir realite de vardı; Varank ve ekibi de giderek öğreniyordu bu işleri!
Eğer bir suikast söz konusu ise Erdoğan ve ekibinin en iyi yaptığı şey itibar suikastiydi.
“400 vekil verin meseleyi huzur içinde çözelim” deyip, 7 Haziran’da ağır bir yenilgi alan Tayyip Erdoğan bunu kendine yediremedi ve Ömer Çelik’i koalisyon görüşmelerini kilitlemesi için görevlendirdi. Allah var, hakkını teslim edelim Çelik de muazzam yaptı üzerine düşeni. Adeta bomba ve suikastlerle yürütüldü seçim kampanyası. 1 Kasım’da Davutoğlu büyük bir başarı göstererek tekrar çoğunluğu elde etti. 1 Kasım seçimlerinin en önemli unsurlarından biri Erdoğan’ın kendini fazla ön plana çıkarmasıyla beraber akan kanlardı. Ancak gizli bir el Davutoğlu’nun ipini çekiverdi ve Davutoğlu ağlaya sızlaya yaptığı veda konuşmasıyla Başbakanlık görevini üst düzey olmayan bir profile, Binali Yıldırım’a bıraktı. Şüphesiz bu itibar suikastının arkasında Pelikan Çetesi vardı.
Bu çeteyle ilgili çok az şey biliyoruz şimdilik. Ama bunlar bile yeterince ürkütücü… (BKZ)
Çete, sürünün en gürbüz olanına saldırmayı tercih etmişti.
Ki bundan sonra işleri kolay olsun diye.
Milletvekilleri, belediye başkanları artık çok kolay lokmalardı.
Direnen partilinin eşini rehin tutabilecek kadar işi ileri götürdüler. Belediye başkanı gözyaşları içinde “ailemi tehdit ediyorlar” itirafıyla bastı istifasını.
Tarih enteresandır. Belki kimi zaman gizler kendini ama ister kısa, ister uzun vadede bir şekilde gösterir kendini bir yerlerde.
Son seçimler vesilesiyle Abdullah Gül’ün isminin geçmesi itibar suikast sabıka dosyasının epey eskilere dayandığını da ortaya çıkardı. Gülün danışmanı Ahmet Sever, bizzat isim, tarih ve zaman vererek açıkladı ki, Tayyip Erdoğan ve ekibi “kardeşim” dediği Abdullah Gül’ü bile itibar suikastı tehdidiyle susturmuş.
Sever, “Kapalı Kapılar Ardındaki Siyasi Sırlar – İçimde Kalmasın – Tanıklığımdır” isimli kitabında, Gül’ün Erdoğan’ın engelleme girişimlerine rağmen 2007 yılında son dakikada yaptığı basın toplantısı ile Cumhurbaşkanı olabildiğini açıkladı.
Cumhuriyet gazetesinden Kemal Göktaş’ın aktardığına göre, geçen yıl yapılan referandumdan önce İngiliz gazeteci Daved Gardner’e ‘Gül ve Davutoğlu’nu FETÖ’cülükle suçlar, hapse atarız’ diyen AK Partilinin TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Mustafa Şentop olduğunu belirten Sever, bu sözün Erdoğan’ın onayı olmadan söylenemeyeceğini savundu.
İktidar uğruna 40 yıllık dava arkadaşına bile gözünü kırpmadan itibar suikastı yapabilecek bir zihniyetin, normal suikast yapmayacağını düşünmek safdillik değil de nedir?
Kaldı ki Ahmet Nesin’in yazılarından bunu da yapmış olabileceklerine dair şüphelerimiz epeyce artıyor.
Erol Olçok, Erdoğan’ın tıpkı diğerleri gibi, kader arkadaşıydı.
Arter Reklam isimli bir şirketi vardı ve Erdoğan’ın siyasi hayatı boyunca tüm kampanyalarını Olçok ve şirketi Arter yapmıştı.
Erol Bey 15 Temmuz gecesi 17 yaşındaki oğlu ile beraber katledildi. Oğlunun ismi Abdullah Tayyip’ti Erol Bey’in…
Bir sürü soru vardı Erol Olçok cinayetinde. Ancak nedense Cumhurbaşkanına bu kadar yakın olmasına rağmen olay hala karanlıktaydı. Bu konuyla İLGİLİ Ahmet Nesin’in iki yazısı (Bir – iki) son derece önemliydi.
Olçok, Pelikan Çetesi ile anlaşamıyordu. Olçok’un danışmanlarından olan Atılgan Bayar, Davutoğlu’nun da danışmanıydı ve sistematik şekilde Erdoğan’dan uzaklaştırıldı bu ekip. Bayar bütün bu olup bitenlerle ilgili tek adres gösteriyordu: Pelikan Çetesi.
Ve nihayetinde amaçlarına ulaştılar ve Erdoğan’ın 30 yıllık reklam ajansıyla yollarını ayırdılar.
Erdoğan’ın etrafında şu anda muazzam bir ağ örülmüş durumda. İstediklerine inandırıp paranoya eşiğini arzu ettikleri seviyeye çıkarabiliyor bu ekip. Tıpkı böcek hadisesinde olduğu gibi bizzat bu işi planlayıp uyguladıktan sonra “bakın sizi bile dinlediler” diyerek operasyon çeken ekibin önünde hiçbir engel kalmamış durumda.
Bunları söyleyenlerin Abdullah Gül’ü de dinlediğini bizzat kendileri itiraf etmişlerdi hatırlarsınız.
Kaldı ki başka ve resmi olan belgeler de aslında sadece suikast değil, gerekirse savaş bile çıkarabilecek kadar gözlerinin döndüğünü ispatlamamış mıydı?
Hilal Hanım uçağa dualarla bindiğini söylüyor ama olup bitenlere bakılırsa Pelikan Çetesi ve resmi uzantılarının duadan çok fazlasını çoktan beri yaptıklarını gösteriyor! Bakalım bu son suikast kumpası ile ne elde edecekler!
Gözler Kuzguncuk’taki Pembe Köşkte, bakalım burada pişirilen hangi kanlı yemekler bu millete yedirilmeye devam edecek!
[Naci Karadağ] 21.5.2018 [TR724]
Parma – Erzurum ortaklığı; 3 sezonda 3 lig yükseldiler [Hasan Cücük]
Süper Lig için son bileti Erzurumspor aldı. TFF 1.Lig play-off finalinde Gazişehir Gaziantep’i penaltılarla geçen Erzurumspor adını Süper Lig’de mücadele eden 18 takım arasına yazdırdı.
Erzurumspor’un yaşadığı sevincin bir benzerini İtalya’da Parma yaşadı. Ülkenin köklü kulüplerinden Parma, 3 yıl aradan sonra ait olduğu yer Serie A’ya yeniden yükseldi. Erzurumspor ve Parma’nın aynı cümlede kullanılmasını sağlayan başarıları ise 3 yılda 3 kez lig atlayıp adlarını ülkelerinin en üst düzey ligine yazdırmaları oldu.
Takvim yaprakları Haziran 2015’i gösterirken İtalyan futbolunda bir dönem kapanıyordu. İflasını açıklayan Parma, amatör seviyede olan Serie D’ye düşürülüyordu. Serie A şampiyonluğu bulunmayan ancak İtalya Kupası’nı (Coppa İtalia) 3 kez müzesine götüren Parma’nın ününü tüm duyuran Avrupa kupalarındaki başarıları oldu. UEFA Kupa Galipleri Kupası’nı 1993’te, UEFA Kupası’nı da 1995 ve 1999’da müzesine götüren Parma’nın başarıları arasında 1995’te kazandığı UEFA Süper Kupası da bulunuyor.
Kuruluş tarihi 1913’e kadar uzanan Parma, uzun yıllar Serie B ile Serie C arasında gidip gelmişti. Parma’nın yükselişe geçmesi 1985’te takımın başına Arrigo Sacchi’nn geçmesiyle başlamıştı. Henüz kariyerinin başında genç bir teknik adam olan Sacchi, Parma’yı Serie B’ye çıkarmayı başaracaktı. Serie A yolunu açan isim ise bir dönem ülkemizde Beşiktaş’ı da çalıştıran Nevio Scala olmuştu. Parma’yı Serie A’ya çıkarmakla kalmayan Nevio Scala, ligin en önemli takımlarından biri haline getirdi. 2007-08 sezonunda yaşadığı ekonomik sorunlar takımın başarısını olumsuz etkileyince Serie B’ye düşüyordu.
UEFA BİLE AVRUPA’DAN MEN ETMİŞTİ
2 yıl aradan sonra yeniden Serie A’ya dönen Parma’nın ‘kıyameti’ 2014-15 sezonunda kopuyordu. Borcu her geçen gün artan bir Parma vardı. 2013-14 sezonunu 6. sırada bitirip UEFA Avrupa Ligi’ne katılma biletini alan Parma, finansal fair play kurallarını yerine getiremediği için UEFA tarafından Avrupa’dan men edilmişti. Bu sıkıntılarla 2014-15 sezonuna başlayan Parma, şubat ayı başında sembolik 1 Euro karşılığında Rus enerji devi Gazprom’a yakınlığıyla bilinen Slovenya ortaklı Mapi Grup’a satılmıştı. Bu sembolik satış sonrası başkanlık koltuğuna oturan Giampietro Manenti’nin kara para aklamadan dolayı gözaltına alınmasıyla, kulüp kayyuma devredildi. Toplam borcu 213 milyon Euro olan Parma’nın oyuncuları olan borcu 63 milyon Euro’ydu. İtalyan Futbol Federasyonu, oyunculara ödenmesi için 5 milyon Euro yardımda bulunurken, içine düştüğü ekonomik krizden çıkma ihtimali olmadığı için haziran 2015’te Serie D’ye düşürülüyordu.
GEMİSİNİ TERK ETMEYEN KAPTANIN TAKIMI
Parma, Serie D’ye düşürülürken gemisini terketmeyen isim emaktar kaptan Alessandro Lucarelli oluyordu. 2016’da Serie C’ye, 2017’de Serie B’ye ve son olarakta 2018’de Serie A’ya yükselen Parma 3 yılda 3 lig atlayıp Serie A’ya çıkan ilk İtalyan takımı oluyordu. 40 yaşındaki kaptan Alessandro Lucarelli, bu çıkışta önemli pay sahibi isim oluyordu.
17 YIL SONRA YENİDEN ERZURUM
Parma’nın başarı hikâyesinin benzerini Türkiye’de Erzurumspor gerçekleştirdi. Süper Lige 2000-01 sezonunda veda eden Erzurumspor’un hasreti tam 17 yıl sürdü. Süper Lig’den düşmesiyle birlikte ekonomik sıkıntılarda başlıyordu. 2002-03 sezonunda girdiği ekonomik darboğazdan kurtulmayan Erzurumspor, 2. Lig B Kategorisi’ne düşüyordu.
2010 yılına kadar 2. Lig’de mücadele eden Erzurum ekibi, aynı yılın Aralık ayında sahasında oynadığı Trabzon Karadenizspor maçına “Bizden bu kadar” pankartıyla çıkıp, liglerden çekildi. Ekonomik sorunları nedeniyle Erzurumspor’un liglerden çekilmesinin ardından amatör liglerde mücadele eden Erzurum Büyükşehir Belediyespor’un 3. Lig’e çıkarılması için çalışmalar başlatıldı. 2012 yılında Erzurum Büyükşehir Belediyespor, Bölgesel Amatör Ligi’nden (BAL) şampiyon olarak 3. Lig’e çıktı. 2016 yılına kadar 3 Lig’de şampiyonluk sevinci yaşayamayan Mavi Beyazlılar, kulübünün adının Büyükşehir Belediyesi Erzurumspor olarak değiştirildiği 2015-2016 sezonunda 3. Lig’de şampiyon olup 2.Lige yükseliyordu. Adım adım Süper Lige doğru yürüyen Erzurumspor, 2016-17 sezonunda pay-off’lara kaldı. Finalde Gümüşhanespor’u yenerek TFF 1.Lig’e yükselme başarısını gösterdi.
Son iki yılda 2 lig atlamasının özgüveniyle 2017-2018 sezonuna da şampiyonluk parolasıyla giren Erzurumspor, ilk haftalarda alınan kötü sonuçlarla bu hedefin çok uzağında kaldı. “İnşallah küme düşmez” denilen Erzurumspor’da, teknik direktör Mehmet Altıparmak’ın göreve gelmesiyle birlikte inanılmaz bir çıkış yakalayarak, sezonun son haftasında adını play off’lara yazdırdı.
Mavi Beyazlılar, play-off yarı finalinde Ümraniyespor’u 4-3 ve 2-1’lik skorlarla iki maçta da yenerek, finali çıktı.Finalde Gazişehir Gaziantep’i penaltı atışları sonucu 5-4 mağlup eden Dadaşlar, böylelikle 17 yıl aradan sonra Süper Lig’e geri dönme başarısını elde etmiş oldu.Finale damga vuran isim ise 4 penaltı kurtaran kaleci Hakan Canbazoğlu oldu.
[Hasan Cücük] 21.5.2018 [TR724]
Erzurumspor’un yaşadığı sevincin bir benzerini İtalya’da Parma yaşadı. Ülkenin köklü kulüplerinden Parma, 3 yıl aradan sonra ait olduğu yer Serie A’ya yeniden yükseldi. Erzurumspor ve Parma’nın aynı cümlede kullanılmasını sağlayan başarıları ise 3 yılda 3 kez lig atlayıp adlarını ülkelerinin en üst düzey ligine yazdırmaları oldu.
Takvim yaprakları Haziran 2015’i gösterirken İtalyan futbolunda bir dönem kapanıyordu. İflasını açıklayan Parma, amatör seviyede olan Serie D’ye düşürülüyordu. Serie A şampiyonluğu bulunmayan ancak İtalya Kupası’nı (Coppa İtalia) 3 kez müzesine götüren Parma’nın ününü tüm duyuran Avrupa kupalarındaki başarıları oldu. UEFA Kupa Galipleri Kupası’nı 1993’te, UEFA Kupası’nı da 1995 ve 1999’da müzesine götüren Parma’nın başarıları arasında 1995’te kazandığı UEFA Süper Kupası da bulunuyor.
Kuruluş tarihi 1913’e kadar uzanan Parma, uzun yıllar Serie B ile Serie C arasında gidip gelmişti. Parma’nın yükselişe geçmesi 1985’te takımın başına Arrigo Sacchi’nn geçmesiyle başlamıştı. Henüz kariyerinin başında genç bir teknik adam olan Sacchi, Parma’yı Serie B’ye çıkarmayı başaracaktı. Serie A yolunu açan isim ise bir dönem ülkemizde Beşiktaş’ı da çalıştıran Nevio Scala olmuştu. Parma’yı Serie A’ya çıkarmakla kalmayan Nevio Scala, ligin en önemli takımlarından biri haline getirdi. 2007-08 sezonunda yaşadığı ekonomik sorunlar takımın başarısını olumsuz etkileyince Serie B’ye düşüyordu.
UEFA BİLE AVRUPA’DAN MEN ETMİŞTİ
2 yıl aradan sonra yeniden Serie A’ya dönen Parma’nın ‘kıyameti’ 2014-15 sezonunda kopuyordu. Borcu her geçen gün artan bir Parma vardı. 2013-14 sezonunu 6. sırada bitirip UEFA Avrupa Ligi’ne katılma biletini alan Parma, finansal fair play kurallarını yerine getiremediği için UEFA tarafından Avrupa’dan men edilmişti. Bu sıkıntılarla 2014-15 sezonuna başlayan Parma, şubat ayı başında sembolik 1 Euro karşılığında Rus enerji devi Gazprom’a yakınlığıyla bilinen Slovenya ortaklı Mapi Grup’a satılmıştı. Bu sembolik satış sonrası başkanlık koltuğuna oturan Giampietro Manenti’nin kara para aklamadan dolayı gözaltına alınmasıyla, kulüp kayyuma devredildi. Toplam borcu 213 milyon Euro olan Parma’nın oyuncuları olan borcu 63 milyon Euro’ydu. İtalyan Futbol Federasyonu, oyunculara ödenmesi için 5 milyon Euro yardımda bulunurken, içine düştüğü ekonomik krizden çıkma ihtimali olmadığı için haziran 2015’te Serie D’ye düşürülüyordu.
GEMİSİNİ TERK ETMEYEN KAPTANIN TAKIMI
Parma, Serie D’ye düşürülürken gemisini terketmeyen isim emaktar kaptan Alessandro Lucarelli oluyordu. 2016’da Serie C’ye, 2017’de Serie B’ye ve son olarakta 2018’de Serie A’ya yükselen Parma 3 yılda 3 lig atlayıp Serie A’ya çıkan ilk İtalyan takımı oluyordu. 40 yaşındaki kaptan Alessandro Lucarelli, bu çıkışta önemli pay sahibi isim oluyordu.
17 YIL SONRA YENİDEN ERZURUM
Parma’nın başarı hikâyesinin benzerini Türkiye’de Erzurumspor gerçekleştirdi. Süper Lige 2000-01 sezonunda veda eden Erzurumspor’un hasreti tam 17 yıl sürdü. Süper Lig’den düşmesiyle birlikte ekonomik sıkıntılarda başlıyordu. 2002-03 sezonunda girdiği ekonomik darboğazdan kurtulmayan Erzurumspor, 2. Lig B Kategorisi’ne düşüyordu.
2010 yılına kadar 2. Lig’de mücadele eden Erzurum ekibi, aynı yılın Aralık ayında sahasında oynadığı Trabzon Karadenizspor maçına “Bizden bu kadar” pankartıyla çıkıp, liglerden çekildi. Ekonomik sorunları nedeniyle Erzurumspor’un liglerden çekilmesinin ardından amatör liglerde mücadele eden Erzurum Büyükşehir Belediyespor’un 3. Lig’e çıkarılması için çalışmalar başlatıldı. 2012 yılında Erzurum Büyükşehir Belediyespor, Bölgesel Amatör Ligi’nden (BAL) şampiyon olarak 3. Lig’e çıktı. 2016 yılına kadar 3 Lig’de şampiyonluk sevinci yaşayamayan Mavi Beyazlılar, kulübünün adının Büyükşehir Belediyesi Erzurumspor olarak değiştirildiği 2015-2016 sezonunda 3. Lig’de şampiyon olup 2.Lige yükseliyordu. Adım adım Süper Lige doğru yürüyen Erzurumspor, 2016-17 sezonunda pay-off’lara kaldı. Finalde Gümüşhanespor’u yenerek TFF 1.Lig’e yükselme başarısını gösterdi.
Son iki yılda 2 lig atlamasının özgüveniyle 2017-2018 sezonuna da şampiyonluk parolasıyla giren Erzurumspor, ilk haftalarda alınan kötü sonuçlarla bu hedefin çok uzağında kaldı. “İnşallah küme düşmez” denilen Erzurumspor’da, teknik direktör Mehmet Altıparmak’ın göreve gelmesiyle birlikte inanılmaz bir çıkış yakalayarak, sezonun son haftasında adını play off’lara yazdırdı.
Mavi Beyazlılar, play-off yarı finalinde Ümraniyespor’u 4-3 ve 2-1’lik skorlarla iki maçta da yenerek, finali çıktı.Finalde Gazişehir Gaziantep’i penaltı atışları sonucu 5-4 mağlup eden Dadaşlar, böylelikle 17 yıl aradan sonra Süper Lig’e geri dönme başarısını elde etmiş oldu.Finale damga vuran isim ise 4 penaltı kurtaran kaleci Hakan Canbazoğlu oldu.
[Hasan Cücük] 21.5.2018 [TR724]
Hakikat aşkına indirmeli masanın orta yerine hükmü: Kurum atmak [Hakan Zafer]
Shakespeare’in Hamlet’inde işler kızışınca, Danimarka Prensi Hamlet, sevdiği kadın Ophelia’nın ağabeyi Laertes tarafından düelloya davet edilir. O da kabul eder. Cevabını iletmesi için saray çalışanlarından Osric’i görevlendirir. Mesajının gidiş şeklinden endişe ettiği için gönderdiği elçisine son bir kez tembih eder, “aşağı yukarı bunları söyleyin de gönlünüz hangi tantanayla dilerse öyle söyleyin”.
*****
Duyduğumuz çoğu şeyde söyleyenin maksadı bizde uyanan heyecan olmayabilir. Bazı sözler yerinde anlamlı halde iken koparıldığında ortaya çıkan anlamsızlık, işine yarayan kimselerce başkaca anlamlar yüklenerek kullanılmaya devam eder. Şansınıza artık. Söze kökleri sağlamken, henüz sahibinin bindirdiği anlamı taşırken rastladıysanız ne mutlu. Modifiyeli şekline denk geldiyseniz fark edince sözün söyleyeninden, söylendiği niyetten uzaklığına canınız bir hayli sıkılabilir.
Kendi sözü, tanıyamayacağı şekilde kendine dönen kimsenin işi zordur
Kendi sözü, tanıyamayacağı şekilde kendine dönen kimsenin işi de zor. Tashih etse bir türlü etmese bir türlü. Sözünün yeniden gerçekliğe kavuşmasını istemesi bir yana, dişleriyle sözü gerçeğe bağlayan halatı koparmış ama sözüyle meşgul olmaları gibi sempatik(!) bir tarafı olan kimselere ne yapacak? İşte tam da burada ortaya konacak tutumun sertliğinden ötürü tercihte zorlansa da insan, bağrında beslediği hakikat aşkına indirmeli masanın orta yerine hükmünü.
İletişim kanallarının güvenliği en az mesajın kendisi kadar özen ister. Mesajın doğru gitmemesi ile mesaj gitmemesi arasında fazla bir farkın kalmadığı durumlarda eğer gerekli tedbir alınmazsa, iyi yönde beklenen neticelerin ağır yükler olarak omuzlara döndüğünü görmek kaçınılmaz olur. Soba borusu temizlemek gibi bir şey bu.
İletişim kanalları da kurum tutar
Soba borusu zamanla yakıtın cinsi ve kalitesine göre kurum (is tabakası) tutar. Tıpkı damar tıkanması gibi. İs tabakası, hava cereyanını engeller. Yeniden açmanın yollarından biri, sertleşmiş tabakayı yüksek ateşte ısıtarak, boruyu eğip bükmeden vura vura kurum attırmaktır.
İletişim kanalları da kurum tutar. Ara ara boruları söküp, sert tabaka haline gelmiş, akışı engelleyen, tıkanmış, tıkamış kurumu, yüksek ateş yardımıyla yumuşatıp yerinden ayırarak, daha da düşmemişse bir sopa marifetiyle boruyu yamultmadan vura vura döktürmeli. İlla mülayemetle çözülsün, vurmak gürültü çıkarır derseniz tıkanmış dönemlerde sobanız -en hafifinden- odayı ısıtmaz. Allah korusun, ters bir rüzgâr esince tıkanmış boru marifetiyle tam yanma gerçekleşemeyeceği için ortam, yavaş yavaş gelen tatlı bir uyku kalleşliğiyle öldüren karbonmonoksit gazı ile dolar. Bu gazın da öyle bir meziyeti var ki kandaki maddelere oksijenden daha çok sevdirirmiş kendini.
Kurum attırmamanın tehlikesi yanında bir de yakacağı israf etmesi ve yanıyor gözüktüğü halde ısıtmadığı için aldatıcılığı da var. Boruyu temizlerken haliyle sobanız yanmayacağı için odanız serin, vurma işleminden dolayı da gürültü olabilir. Neyse ki bu durum kalıcı değildir. Sobanın sıcağını hissedince yorgun bedeniniz namına diliniz bir “değdi” der.
[Hakan Zafer] 21.5.2018 [TR724]
*****
Duyduğumuz çoğu şeyde söyleyenin maksadı bizde uyanan heyecan olmayabilir. Bazı sözler yerinde anlamlı halde iken koparıldığında ortaya çıkan anlamsızlık, işine yarayan kimselerce başkaca anlamlar yüklenerek kullanılmaya devam eder. Şansınıza artık. Söze kökleri sağlamken, henüz sahibinin bindirdiği anlamı taşırken rastladıysanız ne mutlu. Modifiyeli şekline denk geldiyseniz fark edince sözün söyleyeninden, söylendiği niyetten uzaklığına canınız bir hayli sıkılabilir.
Kendi sözü, tanıyamayacağı şekilde kendine dönen kimsenin işi zordur
Kendi sözü, tanıyamayacağı şekilde kendine dönen kimsenin işi de zor. Tashih etse bir türlü etmese bir türlü. Sözünün yeniden gerçekliğe kavuşmasını istemesi bir yana, dişleriyle sözü gerçeğe bağlayan halatı koparmış ama sözüyle meşgul olmaları gibi sempatik(!) bir tarafı olan kimselere ne yapacak? İşte tam da burada ortaya konacak tutumun sertliğinden ötürü tercihte zorlansa da insan, bağrında beslediği hakikat aşkına indirmeli masanın orta yerine hükmünü.
İletişim kanallarının güvenliği en az mesajın kendisi kadar özen ister. Mesajın doğru gitmemesi ile mesaj gitmemesi arasında fazla bir farkın kalmadığı durumlarda eğer gerekli tedbir alınmazsa, iyi yönde beklenen neticelerin ağır yükler olarak omuzlara döndüğünü görmek kaçınılmaz olur. Soba borusu temizlemek gibi bir şey bu.
İletişim kanalları da kurum tutar
Soba borusu zamanla yakıtın cinsi ve kalitesine göre kurum (is tabakası) tutar. Tıpkı damar tıkanması gibi. İs tabakası, hava cereyanını engeller. Yeniden açmanın yollarından biri, sertleşmiş tabakayı yüksek ateşte ısıtarak, boruyu eğip bükmeden vura vura kurum attırmaktır.
İletişim kanalları da kurum tutar. Ara ara boruları söküp, sert tabaka haline gelmiş, akışı engelleyen, tıkanmış, tıkamış kurumu, yüksek ateş yardımıyla yumuşatıp yerinden ayırarak, daha da düşmemişse bir sopa marifetiyle boruyu yamultmadan vura vura döktürmeli. İlla mülayemetle çözülsün, vurmak gürültü çıkarır derseniz tıkanmış dönemlerde sobanız -en hafifinden- odayı ısıtmaz. Allah korusun, ters bir rüzgâr esince tıkanmış boru marifetiyle tam yanma gerçekleşemeyeceği için ortam, yavaş yavaş gelen tatlı bir uyku kalleşliğiyle öldüren karbonmonoksit gazı ile dolar. Bu gazın da öyle bir meziyeti var ki kandaki maddelere oksijenden daha çok sevdirirmiş kendini.
Kurum attırmamanın tehlikesi yanında bir de yakacağı israf etmesi ve yanıyor gözüktüğü halde ısıtmadığı için aldatıcılığı da var. Boruyu temizlerken haliyle sobanız yanmayacağı için odanız serin, vurma işleminden dolayı da gürültü olabilir. Neyse ki bu durum kalıcı değildir. Sobanın sıcağını hissedince yorgun bedeniniz namına diliniz bir “değdi” der.
[Hakan Zafer] 21.5.2018 [TR724]
Baş ağrınızın sebebi oruç olmayabilir!
Ramazan’da beslenme düzeninin değişmesi, uykusuzluk, uzun süre aç ve susuz kalınması gibi birçok sebep baş ağrılarını tetikleyebiliyor. Bu yüzden öncelikle baş ağrısını tetikleyen gıdalardan uzak durmak gerekiyor. Nöroloji Uzmanı Dr. Hayal Ergin Toktaş, uyku düzenin değişmesi ve uyulması gereken sağlıklı beslenme kurallarına bağlı kalınmaması sebebiyle çok sayıda kişinin bu problemi yaşadığına dikkat çekiyor.
Daha önce baş ağrısı şikayeti yaşamayanların bile bu dönemde sorun yaşamasının sebebinin aynı ihmaller olduğuna işaret eden Toktaş, şu bilgileri veriyor: Uzun süreli açlık ve susuzluğun etkisi, kan basıncı değişiklikleri ile birlikte kan şekeri düşmekte ve buna bağlı olarak baş ağrıları oluşabilir. Bunlar, migren başta olmak üzere primer baş ağrılarını tetikler; ancak bu faktörler her migren hastasında farklılık gösterebilir. Bu şu demek, her migren hastası açlık ve susuzluktan olumsuz etkilenmez. Her baş ağrısının sebebi oruç olmayabilir.
Fazla yağlı ve tuzlu yemeyin
Sahur ihmal edilmemeli ama sahur nedeniyle uykunun bölünmesi ve yeterli süre uyuyamamak migren için tetikleyici bir faktör olabilir. Uyku düzeninin sağlanamamasının ortaya çıkardığı stres baş ağrılarına yol açabilir. Peki ne yapacağız? Bu süreçte özellikle uykuyu kaçıracak tarzda kafein içerikli sıvı ve besinlerin tüketilmemesi gerekir. Uyku öncesi ılık bir duş almak faydalı olabilir. Baş ağrılarından korunmak için Ramazan ayında hafif ve sağlıklı besinler tüketmek gerekir. Açlık süresinin uzun olması nedeniyle sıvı kaybı da fazla olacaktır. Bunun için iftar ve sahur saatleri arasında bol su içmek ve bu açığı kapatmak oldukça önemlidir.
İlaçlarınızı alın
Şiddetli baş ağrılarında tedavi uygulanmadan atağın geçmesi mümkün olmayabilir. Dolayısıyla oruç tutmak isteyen migren hastalarının sahur ve iftar saatlerine göre uygulanabilecek koruyucu tedavi için nöroloji uzmanına başvurması gerekir. Açlık faktörü ile migren atakları yaşayanlar kişiler, kullandıkları koruyucu ilaçları sahur ve iftar saatlerine göre düzenlemeli.
Nefes ve gevşeme egzersizleri yapın
Oruçluyken ortaya çıkan hafif ve orta şiddetli baş ağrıları için nefes ve gevşeme egzersizleri yapmayı ihmal etmeyin. Bunun dışında temiz havaya çıkmak, karanlık ve sakin bir odada kısa süreli bir uyku ağrıyı gidermeye yardımcı olabilir. Oruçluyken ortaya çıkan her baş ağrısının da her zaman açlık durumuna bağlanmaması gerekir. Eğer ani ve giderek şiddetlenen bir baş ağrısı varsa ve bu duruma bulantı, kusma, yüksek ateş, görme kaybı gibi belirtiler eşlik ediyorsa bu durumu açlıkla ilişkilendirmeden en kısa sürede nöroloji uzmanına başvurulması gerekir.
[TR724] 21.5.2018
Daha önce baş ağrısı şikayeti yaşamayanların bile bu dönemde sorun yaşamasının sebebinin aynı ihmaller olduğuna işaret eden Toktaş, şu bilgileri veriyor: Uzun süreli açlık ve susuzluğun etkisi, kan basıncı değişiklikleri ile birlikte kan şekeri düşmekte ve buna bağlı olarak baş ağrıları oluşabilir. Bunlar, migren başta olmak üzere primer baş ağrılarını tetikler; ancak bu faktörler her migren hastasında farklılık gösterebilir. Bu şu demek, her migren hastası açlık ve susuzluktan olumsuz etkilenmez. Her baş ağrısının sebebi oruç olmayabilir.
Fazla yağlı ve tuzlu yemeyin
Sahur ihmal edilmemeli ama sahur nedeniyle uykunun bölünmesi ve yeterli süre uyuyamamak migren için tetikleyici bir faktör olabilir. Uyku düzeninin sağlanamamasının ortaya çıkardığı stres baş ağrılarına yol açabilir. Peki ne yapacağız? Bu süreçte özellikle uykuyu kaçıracak tarzda kafein içerikli sıvı ve besinlerin tüketilmemesi gerekir. Uyku öncesi ılık bir duş almak faydalı olabilir. Baş ağrılarından korunmak için Ramazan ayında hafif ve sağlıklı besinler tüketmek gerekir. Açlık süresinin uzun olması nedeniyle sıvı kaybı da fazla olacaktır. Bunun için iftar ve sahur saatleri arasında bol su içmek ve bu açığı kapatmak oldukça önemlidir.
İlaçlarınızı alın
Şiddetli baş ağrılarında tedavi uygulanmadan atağın geçmesi mümkün olmayabilir. Dolayısıyla oruç tutmak isteyen migren hastalarının sahur ve iftar saatlerine göre uygulanabilecek koruyucu tedavi için nöroloji uzmanına başvurması gerekir. Açlık faktörü ile migren atakları yaşayanlar kişiler, kullandıkları koruyucu ilaçları sahur ve iftar saatlerine göre düzenlemeli.
Nefes ve gevşeme egzersizleri yapın
Oruçluyken ortaya çıkan hafif ve orta şiddetli baş ağrıları için nefes ve gevşeme egzersizleri yapmayı ihmal etmeyin. Bunun dışında temiz havaya çıkmak, karanlık ve sakin bir odada kısa süreli bir uyku ağrıyı gidermeye yardımcı olabilir. Oruçluyken ortaya çıkan her baş ağrısının da her zaman açlık durumuna bağlanmaması gerekir. Eğer ani ve giderek şiddetlenen bir baş ağrısı varsa ve bu duruma bulantı, kusma, yüksek ateş, görme kaybı gibi belirtiler eşlik ediyorsa bu durumu açlıkla ilişkilendirmeden en kısa sürede nöroloji uzmanına başvurulması gerekir.
[TR724] 21.5.2018
1.5 milyon göçmen yola çıktı!
Suriye’deki karışıklıktan dolayı ülkelerinden kaçarak Türkiye’ye sığınan yaklaşık 3.5 milyon mültecinin durumu tartışılırken, İran sınırında yeni bir hareketlilik yaşanıyor. Göç idareleri önünde dramlar yaşanırken, yıllardır İran’da kalanların yanı sıra bölgeye yeni ulaşan mültecilerin hızlanan akınının, bir proje dahilinde olduğu da dillendiriliyor.
Türkiye’nin sadece Erzurum’da yakaladığı kaçak göçmen sayısı, geçen yılın istatistiklerine göre yaklaşık üç kat arttı ve 2018 yılının ilk dört ayında 13 bin 400 kişiye ulaştı. Bu sayının mayıs sonunda 20 bini aşması bekleniyor. Ağrı, Kars, Erzincan, Ardahan ve Iğdır’da yine bu yıl yaklaşık 2 bin 500 kişi kayıtlara geçti. Bunlar sadece yakalananlar. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) verilerine göre, şu ana dek Türkiye’de UNHCR’a kayıt yaptıran Afgan sığınmacı ve mültecilerin sayısı 169 bin 919. Yollara düşen, dağları aşmaya çalışan çoğunluğunu Afganistan ve Pakistanlıların oluşturduğu göçmen sayısının ise 1,5 milyon olduğu söyleniyor. UNHCR, 1,5 milyon rakamını henüz teyit edemediğini söylese de temkini elden bırakmıyor. Bu kadar insan sınırı geçerse Türkiye’nin bunu kaldıracak hazırlığının olmadığını belirtiyor.
Evlerini, yurtlarını terk edenlerin gerekçesi farklı değil; işsizlik, terör, iç savaş, zalim idareciler… Ellerinde avuçlarında olan paralarını verdikleri kaçakçıların bindirdiği kamyon kasası, otobüs, minibüs ve otomobillerde çeşitli şehirlerin yol kenarlarında indiriliyorlar. Umuda yolculuk dağlık arazilerde, şose kenarlarında her türlü riskle sürüyor. Yüzlerce kilometre yürüyenler var aralarında. Avrupa’ya geçmek için kendilerine rota çizenler yolculuklarına devam ederken, Türkiye’yi mesken tutanlardan şanslı olanlar şehirlerde ucuz işçi olarak yaşamlarını sürdürmeye çalışıyor. Yakalananlar ise binlerce kişi İl Göç İdaresi Müdürlüklerine getiriliyor. Buralarda günlerce resmi işlemleri yapılanların savaşçı olmaları için kaydedildikleri iddiası da ortalıkta dolaşıyor. İran’ın, sınırı göçmenlere açmasının arkasındaki sebebin bu olduğu ileri sürülür. Siyasi tartışmalar bir tarafa yakalanan göçmenlerin birinin ayrı bir acı hikâyesi var. Kimi ailesiyle kimi tek başına umut yolcusu olmuş. Çoğunun tek dileği var, bir an önce yeni bir hayat kurmak.
[TR724] 21.5.2018
Türkiye’nin sadece Erzurum’da yakaladığı kaçak göçmen sayısı, geçen yılın istatistiklerine göre yaklaşık üç kat arttı ve 2018 yılının ilk dört ayında 13 bin 400 kişiye ulaştı. Bu sayının mayıs sonunda 20 bini aşması bekleniyor. Ağrı, Kars, Erzincan, Ardahan ve Iğdır’da yine bu yıl yaklaşık 2 bin 500 kişi kayıtlara geçti. Bunlar sadece yakalananlar. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) verilerine göre, şu ana dek Türkiye’de UNHCR’a kayıt yaptıran Afgan sığınmacı ve mültecilerin sayısı 169 bin 919. Yollara düşen, dağları aşmaya çalışan çoğunluğunu Afganistan ve Pakistanlıların oluşturduğu göçmen sayısının ise 1,5 milyon olduğu söyleniyor. UNHCR, 1,5 milyon rakamını henüz teyit edemediğini söylese de temkini elden bırakmıyor. Bu kadar insan sınırı geçerse Türkiye’nin bunu kaldıracak hazırlığının olmadığını belirtiyor.
Evlerini, yurtlarını terk edenlerin gerekçesi farklı değil; işsizlik, terör, iç savaş, zalim idareciler… Ellerinde avuçlarında olan paralarını verdikleri kaçakçıların bindirdiği kamyon kasası, otobüs, minibüs ve otomobillerde çeşitli şehirlerin yol kenarlarında indiriliyorlar. Umuda yolculuk dağlık arazilerde, şose kenarlarında her türlü riskle sürüyor. Yüzlerce kilometre yürüyenler var aralarında. Avrupa’ya geçmek için kendilerine rota çizenler yolculuklarına devam ederken, Türkiye’yi mesken tutanlardan şanslı olanlar şehirlerde ucuz işçi olarak yaşamlarını sürdürmeye çalışıyor. Yakalananlar ise binlerce kişi İl Göç İdaresi Müdürlüklerine getiriliyor. Buralarda günlerce resmi işlemleri yapılanların savaşçı olmaları için kaydedildikleri iddiası da ortalıkta dolaşıyor. İran’ın, sınırı göçmenlere açmasının arkasındaki sebebin bu olduğu ileri sürülür. Siyasi tartışmalar bir tarafa yakalanan göçmenlerin birinin ayrı bir acı hikâyesi var. Kimi ailesiyle kimi tek başına umut yolcusu olmuş. Çoğunun tek dileği var, bir an önce yeni bir hayat kurmak.
[TR724] 21.5.2018
Yiğit Bulut’un ilacı olsa Türk Telekom’a sürerdi [Semih Ardıç]
ABD Doları başta olmak üzere TL’ye karşı rekor üstüne rekor kıran önemli para birimlerinin nerede duracağını kimse bilmiyor. TL ve euroyu konuşurken İngiliz Sterlini 6,04 TL oldu.
Döviz kurlarının mevcut şartlarda tekrar düşmesi için Türkiye’nin petrol bulmasından ya da yabancıların özel şirketlere verdiği 226 milyar dolar döviz borcu sıfırlamasından başka bir ihtimal görünmüyor.
O kadar parayı kim, niye bir kalemde çizsin ki!
Hâdiselerin seyri ve çare bulmakla mükellef müesseselerin perişan hali maalesef dövizde düşüşten ziyade yükselişe işaret ediyor.
DÖVİZ KITLIĞININ DAHA BAŞINDAYIZ
İliklerimize kadar hissettiğimiz döviz kıtlığının günden güne yayılacağını hatırda tutmakta fayda var.
Merkez Bankası’nın (TCMB) hamle yapmakta geç kaldığını ve bu saatten sonra yüzde 3-4’ün altında bir faiz artışına gidilse bile piyasanın teskin olmayacağını defaatle ifade ettim.
Hakikatle irtibatı kalmamış ve hayal tacirliği yapan bir iktidarın döviz şokundan çıkış reçetesi yazmasını bekleyenlerin daha çok canı yanacak.
Zira iktidar 81 milyona ‘Şerefli devalüasyon günleri’ (http://www.tr724.com/serefli-devaluasyon-gunleri/) ninnisini söylüyor.
Gazeteler, televizyonlar ve internet siteleri ninni söylemekte iktidarı gölgede bırakıyor.
ŞEKER GİBİ İHALE NELER YAZDIRIYOR?
Her medya grubu patronlarının iş takipçiliğini yapıyor.
Erzincan ve Erzurum şeker fabrikalarını neredeyse depolardaki şekerin parası kadar bedelle (273 milyon TL) satın alan Albayrak ailesinin gazetesi Yeni Şafak ibretlik bir manşet attı.
Yeni Şafak’ın şahsında Albayrak ailesi, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarına baştan sona hezeyanla dolu ‘Doların krallığı çöküyor’ manşeti ile teşekkür etti. Türk Lirası en sefil günlerini yaşarken Yeni Şafak ‘zavallı dolar’ manşeti atabildi.
Doların piyasayı nasıl kasıp kavurduğunu idrak etmeleri için çarşıda pazarda iki saat dolaşmaları kâfi. Pazarda maydanozun demeti 1,5 TL, 1 kilo salatalık 3,5 TL olmuş, pazarcı etiket yazmaktan hicap ediyor…
Gelin görün ki iktidar da medya da vatandaşın derdine derman olmak gibi bir ihtiyaç hissetmiyor.
Saray’ın WhatsApp grubuna bıraktığı günlük talimatlara göre gazetecilik yapanlar için dolar artsa da vatandaş maişet derdi ile inlese de zerre kadar haber kıymeti yok.
Ne de olsa Yiğit Bulut’un, Cemil Ertem’in kılavuzluğunda yol alıyorlar.
TÜRK TELEKOM’UN BORCU 2 MİLYAR TL ARTTI
Yiğit Bulut demişken… Saray’ın ekonomi başmüşaviri bu zatın aynı zamanda bağımsız yönetim kurulu üyesi olarak görev yaptığı Türk Telekom’un (TT) 2018 senesi ilk üç ayına ait bilançosu açıklandı.
Bulut’un dolar tahminlerinde ne kadar isabet ettiği (!) Türk Telekom’un malî tablolarında gayet berrak şekilde görülüyor.
Bilanço döneminin bittiği 31 Mart 2018’den bugüne Türk Telekom’un döviz borçlarının TL mukabili 1 milyar 947 milyon 969 bin lira arttı. Rakamı bilerek 2 milyar TL’ye yuvarlamadım.
31 Mart’ta 3,96 TL olan dolar 20 Mayıs’ta 4,49 TL’ye çıktı. Euro o tarihte 4,86 TL idi, bugün 5,28 TL.
DOLAR YÜZDE 1 ARTTIĞINDA TELEKOM 142 MİLYON TL KAYBEDİYOR
2,98 milyar dolar ve 877 milyon euro döviz borcu olan Türk Telekom’un bilançosu kur artışı sebebiyle 50 günde kevgire dönmüş. Bilançoda üç aylık hasılat tutarı 4,7 milyar TL görünüyor.
Doların sert yükseldiği nisan, mayıs aylarını ihtiva eden ikinci çeyrekte şirketin kur farkından zararı katlanacak. Borç tutarı belli. Her yüzde 10’luk artış şirkete 1 milyar 617 milyon TL kur farkı zararı yazdırıyor.
Bir başka ifadeyle dolar yüzde 1 arttığında Yiğit Bulut’un yönetim kurulu üyeliği yaptığı Türk Telekom 142 milyon TL kaybediyor.
Kurların daha sakin seyrettiği ilk çeyrekte TT’nin net kârı sadece 56 milyon TL olarak tahakkuk etmişti.
Yiğit Bulut’un o engin iktisat bilgisini TT’nin icrasında yer alan genel müdür ve muavinlerine aktarmadığı anlaşılıyor. Ya da Bulut’un seviyesine çıkamadıkları için anlatılanları kavrayamıyorlar. Aksi takdirde bilançoda borç yükü bu kadar artmazdı.
TOPLAM BORÇ 23,7 MİLYAR TL’YE ÇIKTI
13,5 milyar TL’si banka kredileri, 3,9 milyar TL’si ihraç edilen tahvil, bono ve senetlerin ödemeleri ve 4,3 milyar TL’si ticarî borçlar olmak üzere toplam borçlar 23,7 milyar TL’ye çıktı. 31 Aralık 2017’ye kıyasla 1,9 milyar TL arttı borç tutarı.
Borç milyar milyar, satış hasılatı 300 milyon TL artıyor.
Geliri TL, borçlarının ekseriyeti döviz. Üstelik döviz borcunda dolar tercih edilmiş. Vaktinde yüzde 50 dolar yüzde 50 euro şeklinde borç alınsaydı euronun dolara karşı değer kaybetmesi teselli ikramiyesi olurdu.
Yiğit Bulut ne yapsın? Milletin elektrik faturalarından kesilen paralarla ayakta duran TRT’de bol sıfırlı maaşlarla ‘Derin Analiz’ yapmaktan, Star Gazetesi’nde köşe yazmaktan Türk Telekom’a vakit kalmıyor tabiî…
Ağlancak kadar hazin bir tablo. Cebini milletin cebinden alınanlarla dolduranlar safa sürerken ekonomi derin bir buhrana sürükleniyor, şirketler döviz borcu altında inliyor.
Ahbap-çavuş kapitalizminin bir şirketi, bir devleti ne hale düşüreceğini göstermesi adına Türk Telekom’u misal olarak masaya yatırdım. Yüzlerce misali var bu iltimas hastalığının.
BAKKAL AMCA DAHA İYİ İDARE EDERDİ
Türk Telekom bilançosunu köşedeki bakkal amca görse şuna yakın cümlelerle hayretini ifade edecektir: “Bu şirket battı, batacak. Yönetimdeki o kadar insan ne iş yapıyor? Telekom gibi kârlılığı yüksek bir sektörde bunu başarmak için diplomaya ihtiyaç var mıydı? Bana verseler ben daha iyi idare ederdim.”
Bakkal amca haklı. TT bir sene içinde 2,7 milyar TL, iki yıl içinde 5,8 milyar TL borç ödeyecek. Döviz arttıkça bunların altından kalkmak zorlaşıyor.
Böylesine ağır bir mali tablo ile karşı karşıya kalan bir şirketin yönetim kurulu üyeleri ile icra komitesinin dolar 1 kuruş artsa bile uykularının kaçması beklenir.
Hiç öyle olmuyor. Herkesin keyfi gayet yerinde.
Gördüğünüz gibi Fahri Kasırga (Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri), Fuat Oktay (Başbakanlık Müsteşarı), İbrahim Eren (TRT Genel Müdürü) ve Yiğit Bulut (Cumhurbaşkanlığı ekonomi başmüşaviri) gibi bağımsız (!) yönetim kurulu üyeleri sayesinde Türk Telekom borç batağında yüzdürülüyor.
Sözde bağımsız üyelerin niye uykuları kaçsın ki!
Türk Telekom fıkrada olduğu gibi iki sene evvel “Bankalara borcumu ödemiyorum.” demedi mi?
Bundan sonrasını bankalar düşünsün.
[Semih Ardıç] 21.5.2018 [TR724]
Döviz kurlarının mevcut şartlarda tekrar düşmesi için Türkiye’nin petrol bulmasından ya da yabancıların özel şirketlere verdiği 226 milyar dolar döviz borcu sıfırlamasından başka bir ihtimal görünmüyor.
O kadar parayı kim, niye bir kalemde çizsin ki!
Hâdiselerin seyri ve çare bulmakla mükellef müesseselerin perişan hali maalesef dövizde düşüşten ziyade yükselişe işaret ediyor.
DÖVİZ KITLIĞININ DAHA BAŞINDAYIZ
İliklerimize kadar hissettiğimiz döviz kıtlığının günden güne yayılacağını hatırda tutmakta fayda var.
Merkez Bankası’nın (TCMB) hamle yapmakta geç kaldığını ve bu saatten sonra yüzde 3-4’ün altında bir faiz artışına gidilse bile piyasanın teskin olmayacağını defaatle ifade ettim.
Hakikatle irtibatı kalmamış ve hayal tacirliği yapan bir iktidarın döviz şokundan çıkış reçetesi yazmasını bekleyenlerin daha çok canı yanacak.
Zira iktidar 81 milyona ‘Şerefli devalüasyon günleri’ (http://www.tr724.com/serefli-devaluasyon-gunleri/) ninnisini söylüyor.
Gazeteler, televizyonlar ve internet siteleri ninni söylemekte iktidarı gölgede bırakıyor.
ŞEKER GİBİ İHALE NELER YAZDIRIYOR?
Her medya grubu patronlarının iş takipçiliğini yapıyor.
Erzincan ve Erzurum şeker fabrikalarını neredeyse depolardaki şekerin parası kadar bedelle (273 milyon TL) satın alan Albayrak ailesinin gazetesi Yeni Şafak ibretlik bir manşet attı.
Yeni Şafak’ın şahsında Albayrak ailesi, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarına baştan sona hezeyanla dolu ‘Doların krallığı çöküyor’ manşeti ile teşekkür etti. Türk Lirası en sefil günlerini yaşarken Yeni Şafak ‘zavallı dolar’ manşeti atabildi.
Doların piyasayı nasıl kasıp kavurduğunu idrak etmeleri için çarşıda pazarda iki saat dolaşmaları kâfi. Pazarda maydanozun demeti 1,5 TL, 1 kilo salatalık 3,5 TL olmuş, pazarcı etiket yazmaktan hicap ediyor…
Gelin görün ki iktidar da medya da vatandaşın derdine derman olmak gibi bir ihtiyaç hissetmiyor.
Saray’ın WhatsApp grubuna bıraktığı günlük talimatlara göre gazetecilik yapanlar için dolar artsa da vatandaş maişet derdi ile inlese de zerre kadar haber kıymeti yok.
Ne de olsa Yiğit Bulut’un, Cemil Ertem’in kılavuzluğunda yol alıyorlar.
TÜRK TELEKOM’UN BORCU 2 MİLYAR TL ARTTI
Yiğit Bulut demişken… Saray’ın ekonomi başmüşaviri bu zatın aynı zamanda bağımsız yönetim kurulu üyesi olarak görev yaptığı Türk Telekom’un (TT) 2018 senesi ilk üç ayına ait bilançosu açıklandı.
Bulut’un dolar tahminlerinde ne kadar isabet ettiği (!) Türk Telekom’un malî tablolarında gayet berrak şekilde görülüyor.
Bilanço döneminin bittiği 31 Mart 2018’den bugüne Türk Telekom’un döviz borçlarının TL mukabili 1 milyar 947 milyon 969 bin lira arttı. Rakamı bilerek 2 milyar TL’ye yuvarlamadım.
31 Mart’ta 3,96 TL olan dolar 20 Mayıs’ta 4,49 TL’ye çıktı. Euro o tarihte 4,86 TL idi, bugün 5,28 TL.
DOLAR YÜZDE 1 ARTTIĞINDA TELEKOM 142 MİLYON TL KAYBEDİYOR
2,98 milyar dolar ve 877 milyon euro döviz borcu olan Türk Telekom’un bilançosu kur artışı sebebiyle 50 günde kevgire dönmüş. Bilançoda üç aylık hasılat tutarı 4,7 milyar TL görünüyor.
Doların sert yükseldiği nisan, mayıs aylarını ihtiva eden ikinci çeyrekte şirketin kur farkından zararı katlanacak. Borç tutarı belli. Her yüzde 10’luk artış şirkete 1 milyar 617 milyon TL kur farkı zararı yazdırıyor.
Bir başka ifadeyle dolar yüzde 1 arttığında Yiğit Bulut’un yönetim kurulu üyeliği yaptığı Türk Telekom 142 milyon TL kaybediyor.
Kurların daha sakin seyrettiği ilk çeyrekte TT’nin net kârı sadece 56 milyon TL olarak tahakkuk etmişti.
Yiğit Bulut’un o engin iktisat bilgisini TT’nin icrasında yer alan genel müdür ve muavinlerine aktarmadığı anlaşılıyor. Ya da Bulut’un seviyesine çıkamadıkları için anlatılanları kavrayamıyorlar. Aksi takdirde bilançoda borç yükü bu kadar artmazdı.
TOPLAM BORÇ 23,7 MİLYAR TL’YE ÇIKTI
13,5 milyar TL’si banka kredileri, 3,9 milyar TL’si ihraç edilen tahvil, bono ve senetlerin ödemeleri ve 4,3 milyar TL’si ticarî borçlar olmak üzere toplam borçlar 23,7 milyar TL’ye çıktı. 31 Aralık 2017’ye kıyasla 1,9 milyar TL arttı borç tutarı.
Borç milyar milyar, satış hasılatı 300 milyon TL artıyor.
Geliri TL, borçlarının ekseriyeti döviz. Üstelik döviz borcunda dolar tercih edilmiş. Vaktinde yüzde 50 dolar yüzde 50 euro şeklinde borç alınsaydı euronun dolara karşı değer kaybetmesi teselli ikramiyesi olurdu.
Yiğit Bulut ne yapsın? Milletin elektrik faturalarından kesilen paralarla ayakta duran TRT’de bol sıfırlı maaşlarla ‘Derin Analiz’ yapmaktan, Star Gazetesi’nde köşe yazmaktan Türk Telekom’a vakit kalmıyor tabiî…
Ağlancak kadar hazin bir tablo. Cebini milletin cebinden alınanlarla dolduranlar safa sürerken ekonomi derin bir buhrana sürükleniyor, şirketler döviz borcu altında inliyor.
Ahbap-çavuş kapitalizminin bir şirketi, bir devleti ne hale düşüreceğini göstermesi adına Türk Telekom’u misal olarak masaya yatırdım. Yüzlerce misali var bu iltimas hastalığının.
BAKKAL AMCA DAHA İYİ İDARE EDERDİ
Türk Telekom bilançosunu köşedeki bakkal amca görse şuna yakın cümlelerle hayretini ifade edecektir: “Bu şirket battı, batacak. Yönetimdeki o kadar insan ne iş yapıyor? Telekom gibi kârlılığı yüksek bir sektörde bunu başarmak için diplomaya ihtiyaç var mıydı? Bana verseler ben daha iyi idare ederdim.”
Bakkal amca haklı. TT bir sene içinde 2,7 milyar TL, iki yıl içinde 5,8 milyar TL borç ödeyecek. Döviz arttıkça bunların altından kalkmak zorlaşıyor.
Böylesine ağır bir mali tablo ile karşı karşıya kalan bir şirketin yönetim kurulu üyeleri ile icra komitesinin dolar 1 kuruş artsa bile uykularının kaçması beklenir.
Hiç öyle olmuyor. Herkesin keyfi gayet yerinde.
Gördüğünüz gibi Fahri Kasırga (Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri), Fuat Oktay (Başbakanlık Müsteşarı), İbrahim Eren (TRT Genel Müdürü) ve Yiğit Bulut (Cumhurbaşkanlığı ekonomi başmüşaviri) gibi bağımsız (!) yönetim kurulu üyeleri sayesinde Türk Telekom borç batağında yüzdürülüyor.
Sözde bağımsız üyelerin niye uykuları kaçsın ki!
Türk Telekom fıkrada olduğu gibi iki sene evvel “Bankalara borcumu ödemiyorum.” demedi mi?
Bundan sonrasını bankalar düşünsün.
[Semih Ardıç] 21.5.2018 [TR724]
İktidarın ağzıyla muhalefet olur mu? [Nurullah Albayrak]
AKP zihniyeti, oy elde etme ve iktidarda kalma amacıyla insanları o kadar kriminalize etti ki, artık AKP muhalifi herkes suçlu, herkes terörist, hain, düşman, ajan, işbirlikçi !… Yapılan bu suçlamalara muhatap olan bazı insanlar da iktidarın oyununa gelir tarzda, diğerleri terörist ama ben değilim savunması yapmaya devam ediyor. Bu zihniyetin suçlamalarını kendisi için iftira kabul edip diğerleri için doğru görmenin AKP zihniyetine hizmet ettiğini ya anlamadılar ya da anlamak istemiyorlar. Oysa iktidarın bu tür suçlamaları yöneltirken kullandığı tek kriter muhalif olunması ve iktidara karşı olunması…
Ne yazık ki iktidarın ucuz ve uçuk söylemlerinden etkilenmiş olan Cumhurbaşkanı adayları da benzer ifadeleri kullanmaya devam ediyor. Eğer herhangi bir iddianame ya da mahkemeler tarafından verilen mahkumiyet kararı görmediyseniz, -çok aramanıza gerek yok yakınlarınızda vardır- onlara bir göz atın. İnsanlara suçlama yöneltmeden ve terörle mücadele edeceğiz demeden önce terörist dediğiniz insanların eylemlerinin neler olduğunu görün, sonra terörle nasıl mücadele edileceğini konuşalım.
Alın size görmediğiniz ama görmeniz gerek bir mahkumiyet kararı örneği;
Çocuklarının örgütle iltisaklı okul ve dershanede eğitim gördüğü, örgütün yayın organları arasında bulunan Zaman gazetesine aboneliği olduğu, örgüte müzahir şirkette ortaklığı olduğu, KHK ile kapatılmasına karar verilen dernekte üyeliği olduğu, örgütle iltisaklı vakfın üyesi olduğu, Zaman gazetesi ve Samanyolu televizyonuna yapılan operasyonları protesto ettiği, sosyal medya hesapları üzerinden yapılan operasyonları eleştirdiği, Bank Asya’da hesabının olduğu, Bank Asya’ya ait kredi kartı kullandığı, yapılan aramada NT mağazalarına ait indirim kartı bulunduğu, evinde çok sayıda kitap bulunduğu… gerekçesiyle terör örgütü üyesi suçlamasından mahkumiyetine…
Terörist dediğiniz ve terörle mücadeleye kararlılıkla devam edeceğiz dediğiniz insanlara yöneltilen suçlamalar bunlar. Diğer terörist dediğiniz insanlarda da durum farklı değil. Evinden, yerinden yurdundan edip, annesinin cenazesini almasına fırsat dahi verilmeyen insanlar da bu zihniyetin suçlu dediği insanlar. Öncelikle bunun görülmesi gerekir.
İkinci olarak ise; terörle ve suçla mücadele etmek istiyorsanız yapmanız gereken öncelikle adil bir yargılamanın tesisi, sonrasında da insanların devletine, hükümetine, polisine, askerine, hakimine, memuruna güvenebildiği bir ortam hazırlanması olmalıdır. İnsanların kendisini özgürce ifade edebildiği, Anayasal hak olan söz ve fiillerinden dolayı yargılanmadığı, farklı görüş ve fikirlerin rahatça konuşulabildiği, iktidarı desteklemenin ve onun yanında olmanın zorunlu olmadığı, hain ilan edilmediği, ötekileştirilmediği, düşmanlaştırılmadığı bir ortam. Bu ortam sağlandığında terörle de suçla da mücadele etmek zorunda kalınmayacağını göreceksiniz. Hedef, terörle mücadele değil insanların beklediği istediği özgürlük ortamının sağlanması olmalı.
Yargıyı iktidarın bekası gören hakim ve savcılarla adalet tecelli etmez
Adil bir yargılama için hepimize düşen sorumluluklar da var elbette. Adaletin tesisi, adil bir yargılamayla; adil yargılama ise öncelikle siyasal, toplumsal, dinsel düşünce ve çatışmaların dışında, her türlü ön yargıdan uzak, sırf adalet çabası içinde olan, vicdanlı, ahlaklı, tutarlı, nezaketli, tarafsız, bağımsız, insan haklarına saygılı ve adil hakimler sayesinde olacaktır.
Yargıyı, iktidarın devamı ve bekası için kullanan, adil olmayı iktidarın taleplerine uygun karar vermek zanneden, bağımsız ve tarafsızlığı iktidara bağımlılık olarak gören, önemli olanın adalet çabası değil iktidarın bekası olduğuna inanan hakim ve savcı sıfatına haiz kişilerle adaletin tecelli etmesi mümkün değildir.
Adaletin tesisi adına bizlere düşen; hakim savcı sıfatına haiz olup da bu ilkelerden uzak hareket ederek ön yargıyla, intikam duygusuyla, kinle, düşmanlıkla, cihat anlayışıyla, taraftargirlikle hareket eden hakim ve savcıları yetkili makamlara şikayet etmek. Bu kişileri öncelikle uluslararası kurum ve kuruluşlara bildirelim. Başta konuyla doğrudan ilgili olan BM özel raportörü olmak üzere tüm ilgili kurumlara, uygulamaları ve kararlarıyla birlikte iletelim.
Adaleti iktidarın maşası olarak gören ve kullanan bu insanları şikayet etmek adaletin tesisi için elzem. Bu zihniyet sahibi insanlar görevlerinde kaldığı müddetçe bugün bizi yarın başkalarını mağdur etmeye devam edeceklerdir.
[Nurullah Albayrak] 21.5.2018 [TR724]
Ne yazık ki iktidarın ucuz ve uçuk söylemlerinden etkilenmiş olan Cumhurbaşkanı adayları da benzer ifadeleri kullanmaya devam ediyor. Eğer herhangi bir iddianame ya da mahkemeler tarafından verilen mahkumiyet kararı görmediyseniz, -çok aramanıza gerek yok yakınlarınızda vardır- onlara bir göz atın. İnsanlara suçlama yöneltmeden ve terörle mücadele edeceğiz demeden önce terörist dediğiniz insanların eylemlerinin neler olduğunu görün, sonra terörle nasıl mücadele edileceğini konuşalım.
Alın size görmediğiniz ama görmeniz gerek bir mahkumiyet kararı örneği;
Çocuklarının örgütle iltisaklı okul ve dershanede eğitim gördüğü, örgütün yayın organları arasında bulunan Zaman gazetesine aboneliği olduğu, örgüte müzahir şirkette ortaklığı olduğu, KHK ile kapatılmasına karar verilen dernekte üyeliği olduğu, örgütle iltisaklı vakfın üyesi olduğu, Zaman gazetesi ve Samanyolu televizyonuna yapılan operasyonları protesto ettiği, sosyal medya hesapları üzerinden yapılan operasyonları eleştirdiği, Bank Asya’da hesabının olduğu, Bank Asya’ya ait kredi kartı kullandığı, yapılan aramada NT mağazalarına ait indirim kartı bulunduğu, evinde çok sayıda kitap bulunduğu… gerekçesiyle terör örgütü üyesi suçlamasından mahkumiyetine…
Terörist dediğiniz ve terörle mücadeleye kararlılıkla devam edeceğiz dediğiniz insanlara yöneltilen suçlamalar bunlar. Diğer terörist dediğiniz insanlarda da durum farklı değil. Evinden, yerinden yurdundan edip, annesinin cenazesini almasına fırsat dahi verilmeyen insanlar da bu zihniyetin suçlu dediği insanlar. Öncelikle bunun görülmesi gerekir.
İkinci olarak ise; terörle ve suçla mücadele etmek istiyorsanız yapmanız gereken öncelikle adil bir yargılamanın tesisi, sonrasında da insanların devletine, hükümetine, polisine, askerine, hakimine, memuruna güvenebildiği bir ortam hazırlanması olmalıdır. İnsanların kendisini özgürce ifade edebildiği, Anayasal hak olan söz ve fiillerinden dolayı yargılanmadığı, farklı görüş ve fikirlerin rahatça konuşulabildiği, iktidarı desteklemenin ve onun yanında olmanın zorunlu olmadığı, hain ilan edilmediği, ötekileştirilmediği, düşmanlaştırılmadığı bir ortam. Bu ortam sağlandığında terörle de suçla da mücadele etmek zorunda kalınmayacağını göreceksiniz. Hedef, terörle mücadele değil insanların beklediği istediği özgürlük ortamının sağlanması olmalı.
Yargıyı iktidarın bekası gören hakim ve savcılarla adalet tecelli etmez
Adil bir yargılama için hepimize düşen sorumluluklar da var elbette. Adaletin tesisi, adil bir yargılamayla; adil yargılama ise öncelikle siyasal, toplumsal, dinsel düşünce ve çatışmaların dışında, her türlü ön yargıdan uzak, sırf adalet çabası içinde olan, vicdanlı, ahlaklı, tutarlı, nezaketli, tarafsız, bağımsız, insan haklarına saygılı ve adil hakimler sayesinde olacaktır.
Yargıyı, iktidarın devamı ve bekası için kullanan, adil olmayı iktidarın taleplerine uygun karar vermek zanneden, bağımsız ve tarafsızlığı iktidara bağımlılık olarak gören, önemli olanın adalet çabası değil iktidarın bekası olduğuna inanan hakim ve savcı sıfatına haiz kişilerle adaletin tecelli etmesi mümkün değildir.
Adaletin tesisi adına bizlere düşen; hakim savcı sıfatına haiz olup da bu ilkelerden uzak hareket ederek ön yargıyla, intikam duygusuyla, kinle, düşmanlıkla, cihat anlayışıyla, taraftargirlikle hareket eden hakim ve savcıları yetkili makamlara şikayet etmek. Bu kişileri öncelikle uluslararası kurum ve kuruluşlara bildirelim. Başta konuyla doğrudan ilgili olan BM özel raportörü olmak üzere tüm ilgili kurumlara, uygulamaları ve kararlarıyla birlikte iletelim.
Adaleti iktidarın maşası olarak gören ve kullanan bu insanları şikayet etmek adaletin tesisi için elzem. Bu zihniyet sahibi insanlar görevlerinde kaldığı müddetçe bugün bizi yarın başkalarını mağdur etmeye devam edeceklerdir.
[Nurullah Albayrak] 21.5.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)