Kendinizden kısaca bahseder misiniz?
1972 yılında Hatay/Antakya da dünyaya geldim. İlk ve orta öğrenimimi Hatay da bitirdikten sonra 1994 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde lisans eğitimimi tamamladım. 1996 yılında Avukatlık stajımı bitirmem üzerine 2016 yılı temmuz ayına kadar Ankara da serbest Avukatlık mesleğini icra ettim. Bu dönem içerisinde özellikle ceza hukuku ve idari yargı alanında sayısız dava dosyalarına baktım. 2001-2002 yılları arasında Anayasa Hukuku ve İdare hukuku alanında meslek sınavlarına yönelik olarak iki kitap çalışmam oldu. Yine bazı dergi ve internet yayın organları için çeşitli makale çalışmalarım oldu.
Temmuz 2016’dan sonra Belçika devletine siyasi sığınma talebinde bulundum ve halen bu ülkede yaşamaktayım. Evliyim 2 çocuğum bulunmaktadır.
Dünya Adalet Projesi(WJP) tarafından hazırlanan ve ülkelerdeki hukuk sistemlerini değerlendiren “2017 Hukukun Üstünlüğü Endeksi” verilerine göre Türkiye’nin 113 ülke arasında 101. sırada yer aldığı açıklandı. Türkiye’nin, 2014 tarihli aynı endeks sıralamasında ise 59. sırada bulunduğu açıklanmıştı. Öncelikle, kısa süre içinde bu büyük değişikliği nasıl değerlendiriyorsunuz? Size göre Türkiye’de ‘hukukun üstünlüğü’ hangi seviyede? Yine buna bağlı olarak, sizce yargının bağımsız ve tarafsız olması ne anlama geliyor? Yargıdaki kadrolaşma iddialarını da göz önünde bulundurursak, ‘’Akp Yargısı’’, ‘’Cemaat Yargısı’’ gibi kavramlar ne anlama gelmektedir?
Kanaatimce Türkiye’nin ‘Hukukun üstünlüğü endeksin’ de bu kadar kısa sürede bu kadar fazla gerilere gitmesinin en büyük ve temel sebebi kısaca ve tek cümle ile ‘yargının siyasallaşması’ olarak değerlendiriyorum. Ülkemizde yargı hep sıkıntılı günler geçirmişti ama ağır aksak ta olsa hukuk tecelli etmekteydi. Ancak AKP iktidarı ve özellikle 17/25 Aralık tarihlerinde yapılan bazı siyasilere yönelik yolsuzluk operasyonları sonrası Türk yargısı maalesef siyasallaşmış oldu. Bu dönemden sonra siyasi iktidar yasal değişiklikler yaparak başta HSYK’nın yapısını değiştirerek yargıyı tamamen siyasi iktidarın kontrolüne almış oldu. Siyasi iktidarın istediği gibi karar veren hakimler mesleki anlamda terfi ettiler, ama aksi yönde karar verenler çalıştıkları mahkemeden uzaklaştırma ile başlayıp en sonunda da 15 Temmuz sonrası tutuklanmaya varan cezalandırma yöntemleri ile cezalandırıldılar. Dolayısıyla Türkiye’nin bu kadar süre içerisinde bu kadar geriye gitmesinin temel sebebinin bu olduğunu düşünüyorum. Bunun yanında bu kadar trajik ölçüde gerilemesinin diğer önemli sebebi ülkedeki siyasal sistemin değişmiş olmasıdır. Bu değişiklik tedrici olmadığı için sistemin fay hatları bir anda ve çok derin bir şekilde kırılmış olmalıdır. Türkiye’de yaşanan özetle budur. Ülke, görüntüde demokratik araçlar kullanılarak (seçimler, siyasi parti vs) bu aşamaya getirilmiş ve çok ustaca kurgulanmış yöntemlerle halk bunun bir gereklilik olduğuna inandırılmıştır. Tabi buna etki eden daha birçok nedenler var ama kanaatimce asıl nedenler bunlardır.
Yukarıda açıklamalarımız çerçevesinde ülkede hukukun üstünlüğü kavramı da maalesef sadece sözde kalmış durumdadır. Siyasi iradenin kontrolüne giren ve siyasi irade tarafından her söylenenin emir telakki edilerek yerine getirilmesini sağlayan bir yargıda hukukun üstünlüğü gibi bir kavramın nasıl tecelli edeceğini tahmin etmek zor olmasa gerektir. Cumhurbaşkanı karşısında eğilip önünü ilikleyen bir Anayasa mahkemesi Başkanı, cübbesini iliklemeye çalışan bir Danıştay başkanı, istenildiği gibi karar vermeyen hakimler hakkında derhal soruşturma açılması gerekir açıklaması karşısında (İstanbul da yargılanan polisler hakkında tahliye kararı verilmesinin hemen akabinde) ‘evet soruşturma açmada ve gerekli işlemleri yapmada geciktik’ şeklinde açıklama yapan HSYK başkanvekilinin bulunduğu bir yargıda hukukun üstünlüğü ülkede ki durumu gözler önüne sermektedir. Dünya tarihinde eşine az rastlanır bir yöntemle ülkede yaşatılan bir darbe senaryosu ile geniş kitleler OHAL rejimine razı edilmişlerdir. Bu olay hukukun üstünlüğü kavramının literal anlamının bile artık yürürlükten kaldırılmasına gerekçe olarak kullanılmıştır. Dolayısıyla seviyeden bahsetmek bile bu aşamada mümkün değildir. İnsanların sadece ve sadece bir kişinin ifadesiyle 8-10 yıl gibi uzun süreli hapis cezalarına çarptırıldığı bir ülkede hukukun üstünlüğünden bahsetmek mümkün değildir. Bütün diktatörlüklerde olduğu gibi ülke bir korku rejimiyle yönetilmektedir. Dolayısıyla hukukun üstünlüğü kavramı da sadece kavram olarak literatürde kalmış bulunmaktadır.
Yargının bağımsız olması; hiçbir makam ve merciden emir, talimat ya da tavsiye almaması, tarafsız olması ise; kim olursa olsun yargının, insanların sübjektif durumlarına veya siyasi tavırlarına göre farklı davranmamasını ifade eder kanaatindeyim. Bu tanım aşağı yukarı bütün dünyada böyle anlaşılmaktadır. Zira adalet, çok hassas bir şekilde dağıtılması gereken bir nimettir. Birilerine hak ettiğinden az ya da fazla dağıtılması, nerede ve hangi zaman diliminde olursa olsun insanlığı ve insani değerleri yıkar. Uzun vadede bu nimeti dağıtmasını beceremeyen toplulukların kurduğu sistemler de eninde sonunda çöker. Dünya tarihinde bunun pek çok örneği vardır. Yargılamayı yapan organ karşısında kişi hakkının gerçek anlamda yerine getirileceğini bilir ve herhangi bir kişi, kurum, siyasi veya dünyevi düşüncenin yargılamaya etki etmeyeceğini bilir. Yargı organları da üzerlerine geçirdikleri bu kutsal vazife de sadece hukuku tecelli ettirmeye çalıştığının bilincinde olur. O zaman yargının tarafsız ve bağımsız olmasından söz edebiliriz. Bu söylediklerimizden biri veya birkaçı var ise ortada bağımsız ve tarafsız bir yargıdan söz edilemeyeceği muhakkaktır. Ülkemizde maalesef yukarıda da örneklediğimiz gibi bağımsız ve tarafsız bir yargıdan söz edilemeyeceği açıktır ve ortadadır. Bunun sayısız örnekleri bulunmaktadır. Bunun en bariz ve en bilinen örneği sanırım Alman vatandaşlığı da olan gazeteci Deniz YÜCEL in tahliyesidir. Neredeyse iki yıla yakın bir süredir hakkında iddianamesi dahi yazılmayan ve tutuklu olan gazeteci, Türk siyasi iktidarının Alman siyasi iktidarı ile yapmış olduğu bazı siyasi/ekonomik anlaşmalar sonrasında Türk Başbakanının ‘sanırım Deniz YÜCEL le ilgili birkaç gün içinde gelişme olabilir’ demesinden bir gün sonra tahliye edilmesi gösterilebilir. İki gün içerisinde her ne hikmetse iki yıla yakın bir sürede yazılmayan iddianame yazılıp, mahkeme tarafından bunun kabul edilmesi ve iki yıla yakın bir sürede tutukluluk şartlarında değişiklik olmamasına rağmen iki günde her şeyin değişmesi somut bir örnektir. Yargının bu kadar bariz bir şekilde siyasetin emrine girmesi karşısında bağımsız ve tarafsız bir yargıdan söz etmenin imkânı bulunmamaktadır. Bunları anlatırken Deniz YÜCEL in tahliye edilmesini eleştirmek istemiyorum. Yargının tarafsızlığını vurgulama açısından en canlı ve dünya kamuoyu tarafından bilindiği için belirtmek istedim.
Hatta işçi partisi genel başkanı olan Doğu PERİNÇEK Türkiye de son zamanlarda ‘yargı siyasetin köpeği olmuştur’ şeklinde bir açıklama yaparak aslında her şeyi kısa bir cümle ile ifade etmiştir.
‘AKP yargısı’, ‘cemaat yargısı’ kavramları konusunda ise; sorunun bu bölümünde geçen kliklerin yarısından bahsedilmesi bile gelinen vahim durumu özetlemeye yetecek niteliktedir. Nerede olursa olsun, yargı sistemi kendilerini bir parti ya da gruba ait hisseden hukukçulara teslim edilmemelidir. Bunun hukukun işleyişine zarar vermesi kaçınılmazdır. Ancak birileri ya da bazı oluşumların yargı sistemini veyahut devlet aygıtını ele geçirmeye çalışmasının en önemli sebebi; Türkiye gibi bir ülkede devlet mekanizmalarının birileri tarafından sadece kamu yararı için değil, kendi grup menfaatleri doğrultusunda kullanılmış olmasıdır. Devlet, bugüne kadar çoğu kez kişilere ya da gruplara özgü çıkarlar için kullanılmış, adalet kaygısı hep geri planda kalmıştır. Kısaca adalet dağıtamayan bir sistem vardır. Bu da yönetimden umduğunu bulamayanlar için ele geçirilmesi gereken ve bu şekilde hakkın elde edileceği düşüncesinin yerleşmesine neden olan çarpık siyasi anlayışın kaynağı olmuştur. Bu genel değerlendirmeden sonra; “Cemaat yargısı” kavramının, siyasi iradenin istediğini yapmayan, ona muhalif kalan ve kısaca biat etmeyen herkesi ifade ettiğini düşünüyorum. “AKP yargısı” kavramının da HSYK’nın yapısının değiştirilmesinden sonra Hakimlik mesleğine alınacak kişilerin (maalesef bunlara hukukçu diyemiyorum) AK parti il teşkilatlarında görev yapanlardan olması, referans olarak AKP milletvekili ve bakanlarının gösterilerek mesleğe alınması ile ortaya çıktığını düşünüyorum. Aslında AKP yargısı kavramı partili yargı kavramını da beraberinde getirmiştir. Bütün bu hususları bir bütün olarak ele aldığımızda Türkiye de yargı ayağında olan değişiklikler açıkça ortaya çıkmakta ve ülkenin nereden nereye geldiğini gözler önüne sermektedir.
Adalet Bakanlığı’nın yayınladığı verilere göre, 15 Temmuz sonrası, 2300’ ü aşkın hâkim ve savcı, 700 civarında da avukat tutuklandı. Ayrıca 2000’in üzerinde hâkim, savcı ve 1000’in üzerinde avukat hakkında da soruşturma yürütüldüğü bilinmektedir. Bunlar, resmi rakamlar. Türkiye yargısının geçmişi de göz önünde bulundurulduğunda hal-i hazırda gelinen noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Ve yine buna bağlı olarak, darbeyi gerçekleştirdiği iddia edilen askerlerden önce hukukçulara operasyon yapılmasını nasıl açıklıyorsunuz? 15 Temmuz darbe girişimin hemen akabinde, on binlerce kamu personeli, öğretmen, doktor, hemşire, işçi, hâkim, savcı vs. –darbede yer aldıkları, darbeci oldukları- gerekçesiyle bir anda görevden alındılar, ihraç olundular, mallarına el kondu ve birçoğu da hapse atıldı. Hem ihraç hem de gözaltı işlemlerini dikkate aldığınızda bu insanlarla darbe arasında nasıl bir bağlantı kuruldu? Gerçekten bu insanlar darbeci miydi, darbenin neresinde yer almışlardı? Son olarak da sizin 15 Temmuz darbe girişimi hakkındaki görüşünüzü merak ediyorum?
Sizin de belirttiğiniz gibi bu rakamlar aslında yargı üzerinde ki baskıyı, yargının nasıl kontrol altına alındığını ortaya koymaya yeter rakamlardır. Bu haliyle 15 Temmuz sonrası ilan edilen OHAL ortamında toplum üzerinde yargı eliyle oluşturulan baskının zemini hazırlanmıştır. Zira bizzat yargı mensuplarına istenilenin yapılmaması halinde akıbetlerinin ne olacağı gösterilmiş, diğer yandan yargının olmazsa olmaz unsuru olan savunma ayağı kontrol altına alınmış ve gerekli baskı ortamı oluşturulmuştur. Bundan sonra da gözaltında yapılan baskı ve işkenceler gizlenmiş, yargılamada asgari insan hakları hususları açıkça ihlal edilmiş oldu. Ama kanaatimce en önemli olarak hem yargı hem de savunma organlarına gerekli mesajlar iletilerek baskı zemini oluşturulmuştur.
Benim en başından beri siyasi irade tarafından kontrollü ve başarısızlığa mahkûm edilmiş bir darbe girişimi teorim hep sizin sorduğunuz bu sorudaki hususa dayanmıştır. Zira sorunuzda da belirttiğiniz gibi daha 15 Temmuz’u 16 Temmuz sabahına bağlayan gece ve ülkenin birçok yerinde askeri hareketlilik devam ederken yaklaşık 2400 hakim ve savcı hakkında darbeye teşebbüs suçlamasıyla açığa alma ve göz altı kararı verilmesinin izahı mümkün değildir. Daha henüz darbe teşebbüsüne fiilen katılanların bile kim oldukları ve neler yaptıkları tespit edilmemişken, on binlerce sivilin yarım gün sonra ve bir anda tutuklanmasını hayatın ve insan akıl ve vicdanının normal gereklilikleriyle açıklayabilmek mümkün değildir. Ağır ve üstelik sağlıksız işleyen bir yargı sisteminin bir anda üzerindeki bütün tortuları atarak ve büyük bir değişimi gerçekleştirerek, bu kadar insanı sadece yarım gün içinde elde ettiği delillerle (!) tutuklamış olmasını hiçbir şeyle açıklayabilmek mümkün değildir. Bunu çağdaş dünyada kimseye inandıramazsınız. Tek istisnası ise, cehaleti şehvetle bağrına basan insanların yaşadığı bizim ülkemizdir.
Hem bir hukukçu ve hem de mantıksal olarak şu soruları sormak lazım:
Bu insanlar nerede ve hangi darbe eylemine katıldı?
Henüz askeri hareketlilik devam ederken bu insanların darbeye katıldığı nasıl tespit edildi?
Bu kadar kısa sürede tespit yapılması delillerin toplanması ve yasal işlemler nasıl yapıldı?
Bu kadar ismin sadece okunması bile saatler alabilmekte iken 3-4 saat içerisinde yukarıda sorduğumuz tespitler nasıl yapıldı ve işleme kondu?
Neden darbe eylemine fiilen katılan asker ve polislere dahi işlem yapılmadan hâkim ve savcılara işlem yapıldı?
Darbe teşebbüsüne silahlı unsurlar (asker-polis) devam ederken silahsız olan bu insanlar mı yaptı?
Bu ve bunun gibi daha nice sorular aslında 15 Temmuz gecesinin nasıl bir düzmece eylem olduğunu ortaya koymaktadır.
Bu insanlarla darbe arasında nasıl bir ilişki kurulduğunu normal koşullarda anlamak mümkün değildir. Çok önceden ve tamamen özel harp teknikleriyle kurgulanmış bir darbe teşebbüsüne bu kadar sivilin doğrudan ya da dolaylı olarak katılmış olması insanlığın ortak aklıyla dalga geçmektir. Dünya tarihinde de bu kadar insanın iddia edildiği gibi organizeli (!) bir şekilde katıldığı ve sonunda bir anda kıskıvrak yakalandığı başka bir darbe teşebbüsü örneği gösterilemez. Aslında mevcut durum bile tek başına o insanların darbe teşebbüsünün içinde yer almadığının açık kanıtıdır.
Kanaatimce bu insanlar hiçbir şekilde darbe eylemine katılmadılar. Bunlar çok ama çok daha önceden hazırlanan listedeki kişilerdi. Buna göre 15 Temmuz kurgusu yerine getirilir getirilmez daha önceden hazırlanan bu isim listeleri üzerinden gözaltı, yakalama, ihraç vs diğer tüm işlemler yapıldı. Hatta hazırlanan listede isimleri geçenlerin hayatta olup olmadığında dahi bakılmamıştır. Şöyle ki; 2009 yılında güneydoğuda PKK ile çatışmada şehit olan polis hakkında dahi gözaltı kararı verilmişti darbeye teşebbüsten. Bu da açıkça gösteriyor ki söz konusu listeler çok ama çok daha önceden hazırlanmış ve planın son sahnesi perdelenince gereği yapılmak üzere işleme alınmıştır.
Darbe teşebbüsü, siyasal iktidarın birilerini yok etmek ve sonraki aşamada kuracağı tek adam rejiminin en önemli kilometre taşı olarak planlanmıştır. Üzerinden iki yıl geçmesine ve aslında bu olayı gerçekleştirdiği iddia edilenlerin artık tamamen her türlü tasfiyesi yapıldığı halde, OHAL rejiminin ısrarla devam ettirilerek yönetim faaliyetlerinin anayasal denetimlerden kaçırılması, meşum olayı en hafifinden bile tartışmalı hale getirmektedir. Mevcut yönetim devam ettiği sürece de 15 Temmuz kapalı kalmaya devam edecektir. Çoğunluğu sosyal medyada olmak üzere bugüne kadar konuyla ilgili yazılan ve söylenenlere bakıldığında, olayla ilgili cevapsız kalan yüzlerce sorunun ortalıkta gezindiği net bir şekilde görülecektir.
Ben yukarıda da ifade ettiğim gibi 15 Temmuz’u tamamen düzmece bir teşebbüs olarak görüyorum. Başarısızlığa hazırlanmış bu anlamda da oldukça başarılı olmuştur. Türkiye de daha önceleri başarılı olan 3 darbe ve en az iki de darbe teşebbüsü yaşanmıştır. Gerek darbe yapma mantığı ve gerekse daha önceki darbelere bakılırsa darbe eylemi vatandaşa karşı değil ve fakat siyasi iradeye karşı yapılır. 15 Temmuz da cuma günü akşam saatlerinde İstanbul da en can alıcı saatte Boğaziçi köprüsü tek taraflı olarak kapatılarak eylemler başlamıştır. Oysa başarılı olması istenen darbe sabaha karşı vatandaş zarar görmeden siyasilere karşı yapılmakta iken bu kez vatandaşa karşı yapılmıştır. Vatandaşa karşı yapılan bir eylemin ise başarısızlığa mahkûm olmasını anlamamak mümkün değildir. Köprüde şehit olan sivillere askerlerin olduğu taraftan değil arkalarından ateş edilmiştir. Bu hususlar yargılamalar devam ederken (yargının bu kadar siyasallaşmasına rağmen gerçeklerin ortaya çıkmasını engelleyememektedir) ortaya çıkmaktadır. Zaten bundan dolayıdır ki 249 sivil vatandaşın hiçbirine otopsi yapılmamıştır. Ölüm sebepleri ve hangi tür silahlı mermi ile şehit edildikleri araştırılmamıştır. Hiçbir siyasiye karşı eylem yapılmamıştır. Ankara da büyükşehir belediyesine ait ağır yük araçları inanılmaz koordineli olarak ve çok kısa bir sürede askeri kışlaların giriş kapılarını kapatmıştır. MİT müsteşarlığı ile Genelkurmay arasında gün içerisinde darbeyle ilgili uzun uzun görüşmeler yapılmış ancak darbeyi engellemeye yönelik hiçbir adım atılmamıştır. Cumhurbaşkanı için birden fazla uçak çok önceden hazır bekletilmiş, kendisine operasyon yapacak olan ekip kendisi ayrıldıktan saatler sonra oraya intikal ettirilmiştir. Bizzat cumhurbaşkanı darbenin saati ve öğreniliş şekli ile ilgili olarak tenakuz dolu açıklamalarda bulunmuştur. Akabinde bizzat kendisi “15 Temmuz bize Allah’ın bir lütfu oldu, normal zamanlarda yapamayacağımız birçok şeyi yapabilme imkanına sahip olduk” şeklinde açıklamalarda bulunmuştur. Bütün bu hususlar 15 Temmuz’un düzmece, başarısızlık üzerine başarılı olması için hazırlanan ve uygulanan bir darbe teşebbüsü olduğunu göstermektedir.
Tarihin ‘en başarılı başarısızlık üzerine kurgulu darbe teşebbüsü’ olarak kısaca özetlemek mümkündür kanaatindeyim.
ByLock konusu çok tartışılıyor. Bunu biraz açar mısınız? ByLock’un özellikle vurgulanmasının sebebi ne? ByLock kullanılması bir hata mıydı?
Bu konuda bugüne kadar çok çeşitli araştırmalar yapılmış ve konunun uzmanları tarafından bilimsel raporlar hazırlanarak adli mercilere sunulmuş bulunmaktadır. Bu konu üzerinde çok durulması, adli mercilere insanları tutuklamak için başka bir delil bulamamış olmasından kaynaklanmaktadır. Oysa istihbarat birimleri tarafından toplanan verilerin adli delil olamayacağı bizzat bu kurumların kendi kuruluş kanunlarında yer almaktadır. Bunun yanında ülkenin resmi istihbarat kurumu bylock listelerinde hata olduğunu, çok sağlıklı ve güvenli verilere ulaşılmasının eldeki teknik imkanlarla her zaman mümkün olmadığını bildirmiştir. Bu nedenle söz konusu bylock listeleri defalarca güncellenmiştir. Dolayısıyla bunun bir suç delili olması söz konusu dahi olamaz.
Bunların yanında öncelikle şunu belirtmek istiyorum bylock konusunda siyasi irade amacına gerçekten ulaşmış durumdadır. Şöyle ki; bu noktada inanılmaz bir kamuoyu desteği sağlanmıştır. Yalan ve yanlış haberlerle maalesef kamuoyu istendiği gibi yönlendirilmiştir. Mobil uygulama merkezlerinden (Apple store ve Android market gibi) indirilebilen bir uygulama sanki gizli olarak ve haricen telefona yüklenmiş gibi gösterilmiş ve bunda da inanılmaz büyük başarı elde edilmiştir. Bunun yanında bylock server’nın ele geçirilmesi, mesaj içerikleri, kullanıcılar, kırmızı mavi listeler gibi anlatımlar tamamen gerçek dışı olarak ama toplum nezdinde yeterli destek bularak ortaya konmuştur.
Aslında Bylock diğer birçok haberleşme ve mesajlaşma görüşme programları gibi bir programdır. Burada yukarıda belirttiğimiz gizemli hava estirilerek cemaat içerisinde gizli bir yapılanma olduğu, bu şekilde gizli mesajlaşmaların olduğu havası oluşturulmuş ve bir gizem katılmıştır. Gizem olunca da doğal olarak orada şüpheler ve soru işaretleri olmuştur.
Bylock kullanılmasının bizatihi hata olduğunu şimdi buradan bakınca bir çırpıda söylemek mümkün değildir. Ama burada şöyle bir paradoks da vardır; bylock kullanılması hizmet mensuplarının meşruiyet alanını daralmıştır. Böyle bir uygulama niyeti ne olursa olsun, o insanların mutlaka ve sürekli gizlemeleri gereken eylemler içinde olduklarını, gizleyerek yapmak zorunda kaldıkları birtakım faaliyetlerinin bulunduğu algısını uyandırmaktadır. Malum, algı yanlış da olsa bir defa insanların zihin dünyasına girdikten sonra kuvvetli önyargı haline gelmekte ve operasyonlar halk nezdinde moral destek bulmaktadır. Bu sistem kullanılmadan da daha rafine bir yöntem mesela WhatsApp ve benzeri programlar kullanılarak haberleşme sağlanabilirdi.
Cemaat, Ergenekon ve Balyoz davaları sebebiyle de çok eleştirildi. Bu davalarda bir hukuksuzluk yapıldı mı sizce? Sorun neydi o davalarda? Ne olmalıydı?
Bu davalarda temel sorun davaların niteliği/niceliği itibariyle mecburen siyasi bir davalar olmasıydı. Yani TC’nin kuruluşundan itibaren hatta daha öncesinden var olan ve yönetimi bir şekilde güç kullanarak sürekli yönlendiren ve gerektiğinde bu amaçla darbe yapıp kan dökmekten bile çekinmeyen bir yapıyla ilk defa hem de hukuk zemininde mücadele edilmiştir. Derin devlet adı verilen ve kavram olarak insanların bilinçaltına işlemiş bulunan bir güç yine ilk defa deşifre edilmiştir. Dolayısıyla bu davaların normal bir seyir içinde işlemesi beklenmemeliydi.
Burada hukuksuzluk kastedilen nedir? Eğer soruşturmaların günümüzde olduğu gibi hukuka aykırı olarak yürütülmesi kastediliyorsa kesinlikle Ergenekon-Balyoz davalarında bir hukuksuzluk olmadığı kanaatindeyim. Ama soruşturma evresinde usuli hataları olduğu cihetiyle soruluyorsa kısmen olduğu kanaatindeyim. Şöyle ki;
Bu davalarda bazı kişiler ya da kısmi konular bazında usuli hatalar yapılmış olabilir. Önce Anayasa Mahkemesi tarafından bireysel başvuru sonucu verilen usuli hatadan kaynaklı hak ihlali kararları ve ardın Yargıtay’ın mahkûmiyet kararlarını bozma gerekçeleri de hep bu yönde olmuştur. İlginçtir, Yargıtay birçok ceza davasında anayasa ile teminat altına alınmış adil yargılanma hakkının usule ilişkin ilkelerini bu davalarda titizlikle uygulamış; kanuna ve usul hükümlerine uyulmamış olmasını gerekçe göstererek kararları bozmuştur. Ancak davaların tamamını bir bütün halinde içerik olarak değerlendirmemiştir. Dolayısıyla sanıkların kendilerine isnad edilen suçlamaların, yani darbe teşebbüsü hazırlıklarının olmadığı ve bu fiillerin gerçekleşmediğine dair tespitleri bu kararda görmek mümkün değildir. Ama bunun haricinde gerek kovuşturmalarda ve gerekse soruşturmalarda hukukun dışına çıkılmadığı kanaatindeyim. Yargılamalar son derece şeffaf ve kamuoyu gözü önünde yapılmıştır. Bütün bu kadar sulandırma faaliyetlerine rağmen darbe planı olmadığını kimse söyleyememektedir.
Sonuç olarak bu davalar niteliğinden kaynaklansa da gereğinden çok fazla siyasi söyleme malzeme yapılmamalı, medyada özellikle sanki birilerine ait ve sadece onları ilgilendiren davalar olduğu algısını oluşturacak şekilde sürekli gündemde tutulmamalıydı. Bu durum, daha sonraki aşamada davalarla ilgili olarak negatif propagandanın malzemesi haline getirilmiştir.
Cemaat ile ilgili olarak Paralel Devlet Yapılanması ve ‘terör örgütü’ iddiası var. Öncelikle Türkiye’deki yasalara göre terör örgütü olmanın koşulları nelerdir? Görülmekte olan davalarda terör örgütü suçlamasına dayanak olarak gösterilen eylemler nelerdir? Tek merkezden emirler alındığı ve bürokratların ‘paralel devlet’ gibi davrandığı iddialarının delilleri nelerdir? ‘Devlete sızmak’ meselesinin hukukî karşılığı var mıdır? Bu iddialarla ilgili siz ne düşünüyorsunuz?
Türk ceza yargılamasında terör örgütü tanımını yapan ve cezalandırmaya matuf ‘Terörle mücadele kanunu’ ve Türk ceza kanunu bulunmaktadır. Buna göre;
3713 sayılı yasaya göre: ‘Terör; cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasî, hukukî, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü suç teşkil eden eylemlerdir.’ Tanımlamasına yer vermiştir.
TCK 220 maddesinde ise: Suç işlemek amacıyla örgüt kurma
Madde 220- (1) Kanunun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla örgüt kuranlar veya yönetenler, örgütün yapısı, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından amaç suçları işlemeye elverişli olması halinde, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Ancak, örgütün varlığı için üye sayısının en az üç kişi olması gerekir.
(2) Suç işlemek amacıyla kurulmuş olan örgüte üye olanlar, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(3) Örgütün silahlı olması halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza dörtte birinden yarısına kadar artırılır.
(4) Örgütün faaliyeti çerçevesinde suç işlenmesi halinde, ayrıca bu suçlardan dolayı da cezaya hükmolunur.
(5) Örgüt yöneticileri, örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen bütün suçlardan dolayı ayrıca fail olarak cezalandırılır.
(6) (Değişik: 2/7/2012 – 6352/85 md.) Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişi, ayrıca örgüte üye olmak suçundan da cezalandırılır. Örgüte üye olmak suçundan dolayı verilecek ceza yarısına kadar indirilebilir.(Ek cümle: 11/4/2013-6459/11 md.) Bu fıkra hükmü sadece silahlı örgütler hakkında uygulanır.
(7) (Değişik: 2/7/2012 – 6352/85 md.) Örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte, örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişi, örgüt üyesi olarak cezalandırılır. Örgüt üyeliğinden dolayı verilecek ceza, yapılan yardımın niteliğine göre üçte birine kadar indirilebilir.
(8) Örgütün cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde propagandasını yapan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu suçun basın ve yayın yolu ile işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır. (1) denilmiştir.
Yine TCK 314 te de: Silahlı örgüt
Madde 314- (1) Bu kısmın dördüncü ve beşinci bölümlerinde yer alan suçları işlemek amacıyla, silahlı örgüt kuran veya yöneten kişi, on yıldan on beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Birinci fıkrada tanımlanan örgüte üye olanlara, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir.
(3) Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçuna ilişkin diğer hükümler, bu suç açısından aynen uygulanır. Hükümleri bulunmaktadır.
Bütün bu yasal düzenlemeler karşısında anayasal düzeni ortadan kaldırmak veya suç işlemek amacıyla en az 3 kişinin bir araya gelmesi, bu bir araya gelmenin suç işlemeye uygun ve elverişli olması, araç ve vasıtaların suç işleme için uygun olması, aralarında emir komuta ilişkisinin olması, görev paylaşımı olması, bilinçli ve koordineli bir araya gelme olması, silahlı terör örgütü için silahlı bir yapı olması, bu yönde eylemler yapılması gibi hususların bir arada olması gerekmektedir.
Türkiye’deki hukuka göre terör örgütü olmanın koşulları açık ve nettir ve Yargıtay’ın birçok kararında bu konu detaylı bir şekilde işlenmiştir. Cebir veya şiddet terör eyleminde asli unsurdur. Eylemler yürürlükteki kamu düzenini bozmayı ya da geçici de olsa yürürlükten kaldırmayı hedefler. Failler birlikte ve ortak bir amaç doğrultusunda hareket eder, hiyerarşik bir yapı vardır ve bu yapıya üye olanlar nihai amaç ve hedefi bilerek hareket eden kişilerdir. Örgütle ilgili yürürlükteki hukuka ve yerleşik içtihatları göre ana unsurlar basitçe bu yukarıda saydığımız hususlardır.
Cemaat siyasi iktidar tarafından; 15 Temmuz gecesine kadar adı silahlı terör örgütü ama ortada silahı ve eylemi olmayan bir örgüt iken bu geceden sonra silahlı eylemi de olan bir terör örgütü olarak ilan edilmiştir. Tabi bunun ne kadarlık bir kısmının doğru olduğu, hangi eylemlerin hangi örgüt yöneticisi, üyesi tarafından yerine getirildiği hususları ortaya konmadan genel bir kabul ile silahlı terör örgütü tanımlaması yapılarak bir torba oluşturulmuştur. Muhalif olan veya biat etmeyen herkes bu torbanın içerisine konmuştur. Bu konuda dönemin Başbakanı tarafından “gerekirse bir savcı, bir hâkim ve birkaç polis tarafından terör örgütü olarak onları ilan ettiririm” açıklaması da bu hususları doğrulayan bir açıklama olarak karşımıza çıkmaktadır.
Davalarda terör örgütü suçlamasına dayanak olaylar tamamen sübjektif olarak ortaya konmakta ve hatta konamamaktadır. Siyasi irade tarafından ‘bu eylemi bu yapmıştır’ tanımlamasından başka bir bulgu olmadan önce suçlu ilan edilip akabinde bununla ilgili çalışmalar yapılan genel bir suçlamalar silsilesi bulunmaktadır.
Sonuç olarak Camianın terör örgütü olarak nitelendirilmesi bu kıstaslar ışığında mümkün değildir. Cebir ve şiddet kullanmadığı gibi yürürlükteki kamu düzenini bozacak herhangi bir somut eylem içerisinde de olunmamıştır. İktidarın başından beri gerekçe olarak gösterdiği 17/25 Aralık operasyonları hukuk kuralları içerisinde kalınarak yapılmış, operasyon yapılan kişilerin evinde bulunan çok yüklü miktarda para, önce inkâr edildiği halde daha sonra yapılan adli işlemler ortadan kaldırılınca sahipleri tarafından tereddütsüz geri alınmıştır. Diğer bir anlatımla, parayı polislerin yerleştirdiği; aslında evinde para çıkan kişilere ait olmadığı yolundaki iddia böylece temelsiz kalmıştır. Kısaca terör faaliyeti ile kastedilen ve dünya genelinde kabul gören tanım ve yaklaşımlar çerçevesinde bu eylemin terör faaliyeti olarak nitelendirilmesi mantık dışıdır.
Devlete sızmak gibi bir kavramın olmasını ben kabul etmiyorum. Devlet uzun yıllardır kamu personeli alımında yazılı ve sözlü sınav sistemini uygulamaktadır ve sınavlar şartları taşıyan herkese açıktır. Kamu personeli olma hakkını elde eden bütün vatandaşlar kamu görevlisi olmakta ve her aşamada hiyerarşik (idari) ve yargısal denetime tabi bulunmaktadır. Ayrıca kamu hizmetleri bütün vatandaşlara genel ve eşit olarak sunulmaktadır. Dolayısıyla öyle olsa bile yani devlete sızan bu bürokratik kadrolarla devlet aygıtını başka mecralara sürüklemek ve devleti ele geçirmek gibi bir sonucu gerçekleştirmek mümkün değildir. Çünkü bürokrasi devlet mekanizmasının sadece bir unsurudur. Karar alma değil alınan kararları uygulama konumundadır. Devlet; yasama faaliyeti, siyasi partiler, siyasi karar alma gibi çoklu unsurlardan oluşan daha büyük ve üst düzey bir oluşumdur. Son tahlilde hangi ülkede olursa olsun, sadece bürokrasiyi ele geçirmek suretiyle devletin de ele geçirileceği kanısı varsayımdan ibarettir. Bunu, kendisi bu iddia ile suçlanan hizmet hareketi açısından da değerlendirebiliriz. Siyasi partisi olmayan ve bir siyasi parti kurmaktan kaçınan, siyasi partilerle doğrudan ya da dolaylı birlikte hareket etmeyen bir oluşumun yalnızca devlet kadrolarında daha fazla sempatizanı ve destekçisi olduğu iddia edilerek topyekûn bir imha hareketine gidilmiştir. Sonuç ortadadır; devlete sızdığı ve hatta devleti ele geçirdiği ileri sürülen bir topluluk ne olduğunu bile anlamadan derdest edilmiş, binlercesi tutuklanmış ve yüz binden fazla kişi işinden atılmıştır. Aslında tek başına bu bile olayın bir algı operasyonu olduğunu göstermeye yetecek niteliktedir. Devleti bu camia ele geçirdiyse, bu operasyonlar kim tarafından ve geriye kalan hangi kadrolarla yapılmaktadır? Eğer bu kadar radikal temizlik yapılabiliyor ve bu camia buna karşı durabilecek ya da bu süreci bitirebilecek herhangi bir hareket, ivme veya duruş sergileyemiyorsa bu durum, iddianın tamamen içinin boş olduğunu göstermektedir. Özetle, devleti ele geçiren bir topluluk (!) bu kadar kolay ve hızlı ekarte edilemez. Bu işin en basit mantığına bile aykırıdır. Bu genel tespit ve açıklamalardan sonra herhangi bir siyasi veya dini düşünceye sahip olanların devlete sızması gibi saçma bir düşünce olamayacağı kanaatindeyim. Yine bu mantıkta kime ve neye göre devlete sızma bulunmaktadır? Somut olarak şu an AKP iktidarı var. Alınan kamu personeli AKP taraftarı, o halde devleti AKP ele mi geçirdi? Veya AKP devlete mi sızdı? Ya da herhangi bir düşünceye sahip olan vatandaş kamu görevlisi olduğunda devlete sızmış mı olacak? Yani bu kadar muğlak, müphem belirsiz bir tanımlama olamaz kanaatindeyim. Her dönemde gücü kim eline geçirmiş ise onun dışında olanlar devlete sızmış olacak. Bunun tanımlaması nasıl yapılacaktır. Dediğim gibi bu konunun en anlamsız ve tutarsız tarafı burasıdır.
Devlet denilen yapı yukarıda yaptığımız genel ve geçer tanımın dışında herhangi bir kişi veya aileye aitse o halde o aileden olmayanların görev alması durumunda sızmadan belki söz edebiliriz. Bu durumun da ancak kabile devletlerinde olabileceğini akıldan çıkarmamak gerekir sanrım.
Bu itibarla ben böyle bir tanımı kesinlikle kabul etmiyorum.
15 Temmuz sürecinden hemen sonra yapılan yakalama ve gözaltı uygulamalarında ciddi işkence ve kötü muamele iddiaları gündeme geldi. Basına ve sosyal medyaya yansıyan haberler ve görüntülerden de az çok olayın vahametini görülebiliyor. Gözaltında ve daha sonra cezaevlerinde hayatlarını kaybedenler de oldu. Bu vefatların bir kısmı da kayıtlara intihar olarak geçti. Ve yine, gün ortasında adam kaçırmalar da yıllar sonra tekrar gündeme geldi. Hakeza, yurtdışında MİT tarafından kaçırılıp Türkiye’ye getirilen insanlar oldu. Tüm bu yaşananların hukuksuz olduğu değişik kesimlerden hukukçular ve insan hakları aktivistleri tarafından söylenmesine, ayrıca AB ve BM gibi kurumların bu yaşananların hukuksuz olduğuna dair hazırladıkları raporlara rağmen nasıl oluyor da bu tür hukuksuzluklar yapılabiliyor/ yaptırılabiliyor?
Bu soruya kısaca “cinnet hali” olarak cevap vermek mümkündür. Hukuk kuralları yanlış yapanları ve insanlara zulmedenleri cezalandırabildiği ölçüde bir anlam taşır. Yazılı metinler, kendiliğinden harekete geçme ve yaptırım uygulama imkanına sahip değillerdir. Bu ne yazık ki ontolojik olarak böyledir. Hukuk, ona uyan ve gereğini yapan otorite/iktidar olursa geçerli olan normatif kurallar bütünüdür. Ülkemizde ne yazık ki bu imkân ortadan kaldırılmıştır. Siyasi otorite ve onu çevreleyen güç odaklarını şu anda durdurabilecek bir engel olmadığı için insan aklına gelebilecek her türlü gayri ahlaki ve hukuki eylem gerçekleştirilebilmektedir. Bunun bu insanlar tarafından nasıl işlenebildiği ve bu suçların nasıl içselleştirilebildiği aslında bu aşamadan sonra hukukun değil, sosyal psikolojinin ya da psikiyatrinin alanına girmektedir.
Yargılamanın temel unsurları olan yargı ve savunma ayağına 15 Temmuz gecesi ağır bir darbe indirildiği için sorunuzda bahsettiğiniz hukuksuzlukları gündeme getirecek, anlatacak, merci daha en başından yok edilmiştir. Dolayısıyla da bu baskı ve korku ortamında bahsedilen hukuksuzluklara davetiye çıkartılmıştır. Tabi bu yapılırken her bir hukuksuzluktan alınan cesaretle söz konusu hukuksuzluk derece derece artarak yurt dışından adam kaçırma eylemine kadar dönüşmüştür.
Anayasa Mahkemesi, OHAL dönemi sürdüğü müddetçe KHK’larla ilgili bir işlem yapmayacağını ilân etti. Peki, OHAL dönemi biterse, bu süreçte çıkarılan KHK’lar, hem içerdiği yasalar hem de işten atmalar olarak AYM’ye götürülebilecek mi? Şu anki uygulamaların ‘geri döndürülme’ imkânı var mı? Mağduriyetler giderilebilecek mi? Gasıplar iade edilebilecek mi?
Kanımca bu dönemde çıkarılan KHK’lar ve ona dayanılarak gerçekleştirilen uygulamalar anayasaya aykırı olarak yürürlüğe konulmuşlardır. Olağanüstü dönemlerde bile devlet, temel hak ve özgürlükleri kısıtlayabilir ancak onların tamamen ortadan kaldırılması ya da kullanılamaması sonucunu doğuracak bir şekilde düzenleme yapamaz. Örnek olarak; böyle bir dönemde bile kişilerin özel mülklerine el konulamaz, satılamaz. Tutukluluk süreleri cezalandırma sonucunu doğuracak şekilde uzatılamaz. Masumiyet karinesi yok sayılamaz. Yürürlükteki hukuk sisteminin geçmişte suç saymadığı ve hiçbir şekilde adli veya idari soruşturmaya bile konu edilmemiş eylem ve işlemler daha sonra suç olarak insanların karşısına çıkarılmaz. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.
Dolayısıyla OHAL dönemi biterse, bu süreçte çıkarılan KHK’lar, hem içerdiği yasalar hem de işten atmalar olarak AYM’ye götürülebilecek kanaatindeyim. Ve hatta belki iptal kararları dahi verilecektir. Ancak burada şöyle bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum. Türk yargı sisteminde Anayasa mahkemesi tarafından verilen iptal kararları geçmişe yürümemektedir. Sadece geleceğe yönelik hüküm ifade etmektedir. Anayasa mahkemesinin bu kararına istinaden geçmişe yönelik hukuksuzlukları ortadan kaldırmak siyasi iradeye kalmaktadır. Zaten bu durumu ortaya çıkaran bir idarenin hukuksuzluğu ortadan kaldıracağına ihtimal vermiyorum. Zaten şu anki siyasi iktidar ben yaptım oldu mantığı ile hareket etmektedir. Örneğin HSYK’nın yapısını değiştiren yasa Anayasa mahkemesi tarafından iptal edildi ancak iptal edilene kadar geçen süre içerisinde siyasi iktidar yasaya göre olan kendi istediğini yerine getirdi ve Anayasa mahkemesinin kararını bir noktada sonuçsuz bıraktı. Bu anlamda siyasi iktidarı baskı altında tutacak bir mekanizmada bulunmadığından uygulamaların sonuçlarının kendiliğinden ortadan kalkması mümkün görünmemektedir kanaatindeyim.
Şu anki uygulamaların ‘geri döndürülme’ imkânı da ancak bir yasa çıkartılması ile mümkün olur kanaatindeyim. Mağduriyetler ve Gaspların iade edilebilmesi de bu kapsamda değerlendirilmelidir. Ancak Anayasa mahkemesinin vereceği bir iptal kararı her ne kadar sonuçları itibariyle geriye yürümese de açılacak tazminat davalarına kuvvetli dayanak olacağından ancak tazminat olarak mağduriyetlerin giderilmesine belki katkı sağlar.
Şu an Türkiye’de yargılamanın savunma ayağının çökertildiğine dair ciddi iddialar söz konusu. Yukarıda da belirttiğim gibi, çok sayıda avukat hapiste ya da firari. Savunmasız veya avukat tutacak parası olmayan mağdurlara bu süreçte neler yapmalarını tavsiye edersiniz? Türkiye’de ya da dünyada haklarını arama adına başvurulabilecek ne gibi merciler bulunuyor? Bu noktada yardımcı olabilecek insan hakları kuruluşları ya da hukuk dernekleri var mıdır?
Öncelikle internet ortamında bazı hukukçuların kurduğu web siteden doğrudan soru cevap şeklinde hukuki destek alabilirler. Söz konusu site/sitelerde Türkiye de yaşanan süreçle ilgili olarak ortaya çıkan hemen hemen tüm hukuksuzluklara karşı nasıl bir tutum ve davranış sergileneceğine dair ayrıntılı bilgiler bulunmaktadır. Bunun yanında doğrudan konusunda uzman hukukçulara sorular sorulabilmekte ve cevaplar alınabilmektedir. Buralardan hukuki destek alabileceklerini düşünüyorum.
Türkiye de en başta Barolar ve diğer bazı insan hakları savunucusu derneklerden yardım talep edilebilir. Fakat burada karşımıza söyle bir sorun çıkmakta; siyasi iktidar tarafından bu gibi sivil toplum kuruluşlarına baskı ve tehdit ortamı oluşturulmakta ve yardımların sağlanması engellenmektedir. Bunun en bariz örneği ise Barolar Birliğinin 15 Temmuz sonrası gözaltı ve işkencelere sessiz kalması ve hatta bu işkence olmadığı yönünde açıklama yapması gösterilebilir. Şayet Barolar Birliği görevini tam olarak yapabilseydi eminim birçok vakıa yaşanmazdı.
Türkiye’deki mevcut hukuksuzlukların giderilmesi ve ülkenin yeniden hukuk rayına oturtulabilmesi için meslek kuruluşları, ya da uluslararası kuruluşlar nezdinde girişimler var mı? Bu girişimler karşılık buluyor mu? Daha neler yapılabilir?
Bu konuda yetkili uluslararası kuruluşlar nezdinde girişimlerde bulunulmaktadır. Ancak bu konuda işin boyutları ve gelinen aşamayı değerlendirmek için elimizde yeterli veri bulunmamaktadır. Temennimiz kendisine bu konuda başvuruda bulunulan kurum ve kuruluşların gerekli hassasiyeti göstererek bir an önce ülkede yaşanan hukuksuzlukların ortadan kaldırılmasında katkıda bulunmalarıdır. Başta Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi olmak üzere Uluslararası birçok kurum, kuruluş ve derneklerin bu yönde çalışmalarına hız vererek hukuksuzlukların ortadan kaldırılmasına katkı sağlamasını bekliyoruz.
Son olarak eklemek istedikleriniz nelerdir?
Türkiye maalesef rejim değişikliğinde son adımları atmaktadır. Demokratik cumhuriyetten tek adam rejime geçiş yapmıştır. Bu noktada fiilen gerçekleşen durum göstermelik olarak hukuksal olarak ta yerine getirilmektedir. Bunun gerçekleşebilmesi için de 15 Temmuz bir dönüm noktası olmuştur. Zira 15 Temmuz ile tek adam rejimine engel olan tüm hususlar sözde darbeye teşebbüs sonucu hızla ve yargıdan kaçırılmak suretiyle ortadan kaldırılmıştır. Yine 15 Temmuz ile ülkenin 20-25 yılda yetiştirdiği ve alanında her anlamda uzman olan beyin takımı da ortadan kaldırılmıştır. Belirli bir kariyer meslekte insan yetiştirmenin zorluğunu göz önüne aldığımızda ülkenin belki de 50 yılının heba edildiğini maalesef ve içimiz sızlayarak görüyoruz.
Benim bu noktada bir diğer tespitim ise; Osmanlının son dönemlerinden itibaren Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca Türk bürokrasisi ve kariyer meslekler, kamu görevleri son 30 yılda Anadolu insanının evlatları tarafından yerine getirilmeye başlamıştı. Ancak günümüz siyasi iktidarı acı bir şekilde bu nesli tırpanladı ve tekrar eski elit tabakaya bunu devretti. Ülkeye ne kadar büyük zararlar verildiği belki çok kısa bir süre sonra ortaya çıkacak ama bunun düzelmesi çok ama çok uzun zaman alacaktır.
Sonuçta kaybeden sadece Türkiye oldu.
[thecrcl.ca] 18.6.2018
Avukat Fatih Şahinler: 15 Temmuz’dan sonraki her uygulama, öldürülen hukuka tecavüz mesabesindedir.
Kendinizden kısaca bahseder misiniz?
1976 yılında Kütahya’nın Tavşanlı ilçesinde dünyaya geldim. Babam memur olduğu için birkaç şehirde eğitimimi tamamladım. İlkokul 4. Sınıfı bitirdiğim yazdan itibaren tüm yaz tatillerimi adliye koridorlarında babama yardım edebilmek için geçirdim. Sanırım bu nedenle de üniversitede hukuk fakültesini tercih ettim ve İstanbul Üniversitesi Hukuk fakültesinden mezun olarak meslek hayatıma başladım. Küçüklüğümden beri sürekli tayin olan babamdan dolayı şehir şehir gezmemek için avukatlık mesleğini tercih ettim ve 2016 yılındaki sözde darbeye kadar elimden geldiğince hak ve hukuk kurallarına riayet ederek mesleğimi ifa etmeye çalıştım. Şu anda çok sevdiğim ülkemden uzakta bir yaşam sürmeye çalışıyorum.
Dünya Adalet Projesi(WJP) tarafından hazırlanan ve ülkelerdeki hukuk sistemlerini değerlendiren “2017 Hukukun Üstünlüğü Endeksi” verilerine göre Türkiye’nin 113 ülke arasında 101. sırada yer aldığı açıklandı. Türkiye’nin, 2014 tarihli aynı endeks sıralamasında ise 59. sırada bulunduğu açıklanmıştı. Öncelikle, kısa süre içinde bu büyük değişikliği nasıl değerlendiriyorsunuz? Size göre Türkiye’de ‘hukukun üstünlüğü’ hangi seviyede? Yine buna bağlı olarak, sizce yargının bağımsız ve tarafsız olması ne anlama geliyor? Yargıdaki kadrolaşma iddialarını da göz önünde bulundurursak, ‘’Akp Yargısı’’, ‘’Cemaat Yargısı’’ gibi kavramlar ne anlama gelmektedir?
Türkiye’de mevcutta bir hukuk yoktur. Daha önce kel, kör, kötürüm bir hukuk vardı. 17-25 aralık hadiseleri ile bu hukuk öldürüldü. Bu 15 Temmuzdan sonraki her uygulama, öldürülen hukuka tecavüz mesabesindedir. Bu noktadan sonra kurucu bir iktidarın ortaya çıkarak tüm hukuku baştan yaratması şarttır. Bu hukukun temel özelliği, hukuku yapan, uygulayan ve hukukun muhatabı olan her kesime eşit olarak uygulanabilir olmasıdır.
Cemaat yargısı, iktidarın oluşturduğu mitolojik düşmanın bir unsuru gibidir. Zira yargıdaki mensubiyetten ziyade yargılama yapanların tarafsız veya bağımsız olması esastır. Kürt bir hakimin kürtleri kayırması nasıl hukukun özüne aykırı ise cemaat mensubu olduğunu iddia eden bir hakimin de cemaat mensuplarını kayırması hem hukuka aykırı hem de ceza hukuku bakımından suç teşkil eder.
Adalet Bakanlığı’nın yayınladığı verilere göre, 15 Temmuz sonrası, 2300’ ü aşkın hâkim ve savcı, 700 civarında da avukat tutuklandı. Ayrıca 2000’in üzerinde hâkim, savcı ve 1000’in üzerinde avukat hakkında da soruşturma yürütüldüğü bilinmektedir. Bunlar, resmi rakamlar. Türkiye yargısının geçmişi de göz önünde bulundurulduğunda hal-i hazırda gelinen noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Ve yine buna bağlı olarak, darbeyi gerçekleştirdiği iddia edilen askerlerden önce hukukçulara operasyon yapılmasını nasıl açıklıyorsunuz? 15 Temmuz darbe girişimin hemen akabinde, on binlerce kamu personeli, öğretmen, doktor, hemşire, işçi, hâkim, savcı vs. –darbede yer aldıkları, darbeci oldukları- gerekçesiyle bir anda görevden alındılar, ihraç olundular, mallarına el kondu ve birçoğu da hapse atıldı. Hem ihraç hem de gözaltı işlemlerini dikkate aldığınızda bu insanlarla darbe arasında nasıl bir bağlantı kuruldu? Gerçekten bu insanlar darbeci miydi, darbenin neresinde yer almışlardı? Son olarak da sizin 15 Temmuz darbe girişimi hakkındaki görüşünüzü merak ediyorum?
15 Temmuz sözde darbe tiyatrosunun sonucu belli olmadan daha o gece saat 23 sularında görevden alınacak hakim ve savcıların listeleri, operasyon yapmakla görevlendirilen hakim ve savcılara ulaştırılmış. 16 Temmuz sabahı itibariyle operasyonlar başlamış, ilk etapta 2500’e yakın hakim ve savcı açığa alınarak tutuklanmıştır. Darbeyi yapanlar için ayak bağı olacak kim varsa temizlenmiştir. Zira darbeyi o günün iktidarı planlamış organize etmiş ve uygulamıştır. Bu darbenin amacı o güne kadar yaptıkları tümü tepeden tırnağa hukuksuzlukla dolu olan uygulamaların hukuksuzluklarını örtbas etmek tabiri caiz ise mızrağı çuvala sığdırmaya çalışmaktır. Ortada bir darbe vardır ve bunun failleri ister Ergenekon – Akp, isterseniz Perinçek – Erdoğan olarak adlandırın, işte bu koalisyondur. Bunun en büyük delili gerçekten darbe olsaydı ülkede ne olacaksa tümünün gerçekleşmesi değil midir? Yüksek yargıdan savunmaya muhalefet partilerinden muhalif basına herkes sindirilmiş, korkutulmuştur. Terör, devlet eliyle işlenir hale gelmiştir. Su an bu toprakların en büyük terör örgütü devlettir.
ByLock konusu çok tartışılıyor. Bunu biraz açar mısınız? ByLock’un özellikle vurgulanmasının sebebi ne? ByLock kullanılması bir hata mıydı?
Bylock için çok şey söylendi. Bu konuda söylenecek çok şey de aslında var. Yargılamalarda Bylock delili deniliyor fakat hiçbir dosyaya delil olarak sunulmuyor. Mit tarafından ne şekilde ne zaman elde edildiği belli bile olmayan, doğruluğu incelenemeyen iktidarın istediği herkesi suçlayabilmesi için bir maymuncuk olarak kullanılan ve sanki günümüz hukukunun en temel ve kutsal metniymiş gibi doğruluğu asla sorgulanamayan bir delil. Gerçekte ne bir delil vasfı vardır, ne bir suç unsuru içeren yazışma ortaya konmuştur, nede bu tür bir programın kullanılması zatında bir suç teşkil eder. Yalanlarına ve iftiralarına temel oluşturmaya çalışan darbecilerin mal bulmuş mağribi gibi bunun üzerine gitmelerinin sebebi şifreli bir program oluşudur. Ancak dünyada su an milyarlarca insan tarafından kullanılan tüm mesajlaşma programları şifrelidir.
Cemaat, Ergenekon ve Balyoz davaları sebebiyle de çok eleştirildi. Bu davalarda bir hukuksuzluk yapıldı mı sizce? Sorun neydi o davalarda? Ne olmalıydı?
Bence bu davaların cemaat tarafından sahiplenilmesinin sebebi demokrasiye ve hukuka yapılan bir müdahaleye ülkenin selameti adına sahip çıkılmasından ibarettir. Bu davaların sorunu davaların çok kapsamlı oluşundan dolayı mahkeme heyetleri dosyalara muttali olamadılar. Soruşturmalarda örgütün mali ve basın ayağı eksik bırakıldı. Toparlanamayan yargılamalarda dosyalar çorbaya döndü. Savunma bunu çok iyi değerlendirdi. Örneğin tahrif edilmiş CD meselesi var. Hükme esas olmadı. Delil olarak değerlendirilmedi ama kamuoyuna sanki böyleymiş gibi bir hava verildi. Sonuçta dava Ergenekon terör örgütüne yaradı. Örgüt kabuk değiştirdi. Yenilenen kadrosuyla 15 Temmuzda kilit rol oynadı.
Cemaat ile ilgili olarak Paralel Devlet Yapılanması ve ‘terör örgütü’ iddiası var. Öncelikle Türkiye’deki yasalara göre terör örgütü olmanın koşulları nelerdir? Görülmekte olan davalarda terör örgütü suçlamasına dayanak olarak gösterilen eylemler nelerdir? Tek merkezden emirler alındığı ve bürokratların ‘paralel devlet’ gibi davrandığı iddialarının delilleri nelerdir? ‘Devlete sızmak’ meselesinin hukukî karşılığı var mıdır? Bu iddialarla ilgili siz ne düşünüyorsunuz?
Ceza kanunumuzda terör örgütü tanımı açıktır. Korku, baskı ve sindirmeyle halkı siyasal amaçları doğrultusunda silahla yönlendirmeye çalışmaktır. Bu nasıl bir terör örgütü ki ismini devlet koymuş, 200.000’e yakın mensubu olduğunu iddia ettiği insan gözaltına alınıp tutuklanırken bir tane bırakın silah bulunmasını adlı vaka veya karşı koyma olayı meydana gelmemiştir. Bunlar herhangi bir sosyal grubu aynı doneler ile terör örgütü ilan edebilecekken yaklaşık 30 yıldır devlete sızma masallarının dillendirildiği cemaati kendilerine hedef seçmişlerdir. Bir ülkenin vatandaşının kendi üniversitesini kazanarak okuması ve devletin herhangi bir kurumunda vazife alması nasıl sızma olarak değerlendirilebilir? Kaldı ki devlet tüm imkânları ile seferber olmasına rağmen bir tane bile talimatla iş yapıldığına ilişkin delil ortaya koyamamıştır.
15 Temmuz sürecinden hemen sonra yapılan yakalama ve gözaltı uygulamalarında ciddi işkence ve kötü muamele iddiaları gündeme geldi. Basına ve sosyal medyaya yansıyan haberler ve görüntülerden de az çok olayın vahametini görülebiliyor. Gözaltında ve daha sonra cezaevlerinde hayatlarını kaybedenler de oldu. Bu vefatların bir kısmı da kayıtlara intihar olarak geçti. Ve yine, gün ortasında adam kaçırmalar da yıllar sonra tekrar gündeme geldi. Hakeza, yurtdışında MİT tarafından kaçırılıp Türkiye’ye getirilen insanlar oldu. Tüm bu yaşananların hukuksuz olduğu değişik kesimlerden hukukçular ve insan hakları aktivistleri tarafından söylenmesine, ayrıca AB ve BM gibi kurumların bu yaşananların hukuksuz olduğuna dair hazırladıkları raporlara rağmen nasıl oluyor da bu tür hukuksuzluklar yapılabiliyor/ yaptırılabiliyor?
Bu soru için önce Türkiye’de’ki mevcut duruma bakmak gerekir. Aslında tek cümle ile anlatmak gerekirse Türkiye’de hukuk kişilere göre işletilmektedir. Yani şu anda Hizmet hareketi mensubu kişilerin Türkiye’deki durumu Nazi Almanya’sındaki Yahudilerden farksızdır. Bu harekete mensup olduğu iddia edilen kişilerin haklarını koruma imkanları bulunmamaktadır. Kısaca Türkiye’de hukuk şu anda yoktur. Hukukun olmadığı ortamda anarşi olur. Bu anarşist eylemlerin hukuk geri geldiğinde bir sonucu ve cezası muhakkak olacaktır. Yalnız burada hukuki tabiriyle telafisi imkansız zararlar da meydana gelmektedir. İşin vicdanları yaralayan kısmı da asıl budur. Daha önce çeşitli adı suçlar işlemiş kamu görevlilerinin tümü mesleğe iade edildi. Bunlar hukuksuzluk bilhassa işkence için biçilmiş kaftan idiler. Tüm hukuksuzlukları bunlar ve ergenekonun devletin içerisindeki hücrelerine yaptırdılar. Kamu görevlerine liyakate bakılmaksızın bir sürü atama yapıldı. Bunlar da makamlarının bedelini hukuksuzluk olarak ödediler.
Anayasa Mahkemesi, OHAL dönemi sürdüğü müddetçe KHK’larla ilgili bir işlem yapmayacağını ilân etti. Peki, OHAL dönemi biterse, bu süreçte çıkarılan KHK’lar, hem içerdiği yasalar hem de işten atmalar olarak AYM’ye götürülebilecek mi? Şu anki uygulamaların ‘geri döndürülme’ imkânı var mı? Mağduriyetler giderilebilecek mi? Gasıplar iade edilebilecek mi?
Burada asıl olan hukuken yok hükmünde olan bir işlem ve bunlara bağlı eylemler zinciridir. Diploması olmayan bir insanın cumhurbaşkanı olması anayasaya göre imkansızdır. Bu sebeple OHAL kararından khk’lara referandumdan atamalara her işlem hukuken keemlem yekundur yani yok hükmündedir. Bunlar hiçbir sonuç doğurmaz.
Şu an Türkiye’de yargılamanın savunma ayağının çökertildiğine dair ciddi iddialar söz konusu. Yukarıda da belirttiğim gibi, çok sayıda avukat hapiste ya da firari. Savunmasız veya avukat tutacak parası olmayan mağdurlara bu süreçte neler yapmalarını tavsiye edersiniz? Türkiye’de ya da dünyada haklarını arama adına başvurulabilecek ne gibi merciler bulunuyor? Bu noktada yardımcı olabilecek insan hakları kuruluşları ya da hukuk dernekleri var mıdır?
Şu anda Türkiye’de etkin bir savunma maalesef yapılamamaktadır. Yapıldığında ise maalesef meslektaşlarımız örgütsel tavır takınmak gibi soyut suçlamalarla örgüt üyeliğinde tutuklanmaktadır. Beraatı zimmet esas olması gerekirken maalesef insanlar masumiyetlerini kanıtlamak zorunda bırakılıyorlar. Hukuk mantığında suçu iddia edenin yani devletin ispat etmesi gerekir. Mantıken yokun ispatı mümkün değildir. Olmayan bir şey ispat edilemez. Zaten darbe tiyatrosunda hedeflenen en büyük noktalardan biri sürekli hukuksuzlukları kayıt altına aldıran, kamuoyuna açıklama yapan avukatların sesini kesmekti. Zira yapılan her hukuksuzluğa karşı mahkemelerde cansiperane savunma yapan bir hukukçu grup vardı. Ömer Kavili’den Ömer Turanlı’ya isimlerini burada sayamayacağım kadar arkadaş Türk hukuk tarihinin yıldızları olmuşlardır.
Tüm bu açıklamış olduğum hususlara rağmen asla hukuk yolundan ayrılmadan tüm mağdurların haklarını savunmak için gerek AYM gerekse de AİHM başvurularını mutlaka süreleri içerisinde yapmalarının gerektiğini ifade etmem gerekir. Bu noktada birçok sivil toplum örgütü mağdurlara yardım etmek için ellerinden gelen çabayı da göstermektedir.
Türkiye’deki mevcut hukuksuzlukların giderilmesi ve ülkenin yeniden hukuk rayına oturtulabilmesi için meslek kuruluşları, ya da uluslararası kuruluşlar nezdinde girişimler var mı? Bu girişimler karşılık buluyor mu? Daha neler yapılabilir?
Herkes bireysel olarak başına gelen hukuksuzlukları ulaşabildiği ve ilgili olduğu tüm makam ve mercilere bildirmeli, bunlarla ilgili bilgi belge ve tanık beyanlarını kayıt altına alıp saklamalı muhakkak. Bu girişimler bu gün olmasa bir gün muhakkak kullanılacaktır. Ayrıca uluslar arası insan hakları örgütleri ve BM bünyesindeki komitelere ve raportörlere yapılacak hak ihlallerine ilişkin başvuruların da etkili olacağını düşünüyorum.
Son olarak eklemek istedikleriniz nelerdir?
Son olarak Türkiye’de Ohal nedeniyle mağdur olan tüm vatandaşlarımızın mağduriyetlerinin en kısa sürede bitmesini, ülkemizin gerçek hukukun üstünlüğüne sahip bir demokrasiye kavuşmasını in içten duygularımla temenni ediyorum.
[thecrcl.ca] 18.6.2018
1976 yılında Kütahya’nın Tavşanlı ilçesinde dünyaya geldim. Babam memur olduğu için birkaç şehirde eğitimimi tamamladım. İlkokul 4. Sınıfı bitirdiğim yazdan itibaren tüm yaz tatillerimi adliye koridorlarında babama yardım edebilmek için geçirdim. Sanırım bu nedenle de üniversitede hukuk fakültesini tercih ettim ve İstanbul Üniversitesi Hukuk fakültesinden mezun olarak meslek hayatıma başladım. Küçüklüğümden beri sürekli tayin olan babamdan dolayı şehir şehir gezmemek için avukatlık mesleğini tercih ettim ve 2016 yılındaki sözde darbeye kadar elimden geldiğince hak ve hukuk kurallarına riayet ederek mesleğimi ifa etmeye çalıştım. Şu anda çok sevdiğim ülkemden uzakta bir yaşam sürmeye çalışıyorum.
Dünya Adalet Projesi(WJP) tarafından hazırlanan ve ülkelerdeki hukuk sistemlerini değerlendiren “2017 Hukukun Üstünlüğü Endeksi” verilerine göre Türkiye’nin 113 ülke arasında 101. sırada yer aldığı açıklandı. Türkiye’nin, 2014 tarihli aynı endeks sıralamasında ise 59. sırada bulunduğu açıklanmıştı. Öncelikle, kısa süre içinde bu büyük değişikliği nasıl değerlendiriyorsunuz? Size göre Türkiye’de ‘hukukun üstünlüğü’ hangi seviyede? Yine buna bağlı olarak, sizce yargının bağımsız ve tarafsız olması ne anlama geliyor? Yargıdaki kadrolaşma iddialarını da göz önünde bulundurursak, ‘’Akp Yargısı’’, ‘’Cemaat Yargısı’’ gibi kavramlar ne anlama gelmektedir?
Türkiye’de mevcutta bir hukuk yoktur. Daha önce kel, kör, kötürüm bir hukuk vardı. 17-25 aralık hadiseleri ile bu hukuk öldürüldü. Bu 15 Temmuzdan sonraki her uygulama, öldürülen hukuka tecavüz mesabesindedir. Bu noktadan sonra kurucu bir iktidarın ortaya çıkarak tüm hukuku baştan yaratması şarttır. Bu hukukun temel özelliği, hukuku yapan, uygulayan ve hukukun muhatabı olan her kesime eşit olarak uygulanabilir olmasıdır.
Cemaat yargısı, iktidarın oluşturduğu mitolojik düşmanın bir unsuru gibidir. Zira yargıdaki mensubiyetten ziyade yargılama yapanların tarafsız veya bağımsız olması esastır. Kürt bir hakimin kürtleri kayırması nasıl hukukun özüne aykırı ise cemaat mensubu olduğunu iddia eden bir hakimin de cemaat mensuplarını kayırması hem hukuka aykırı hem de ceza hukuku bakımından suç teşkil eder.
Adalet Bakanlığı’nın yayınladığı verilere göre, 15 Temmuz sonrası, 2300’ ü aşkın hâkim ve savcı, 700 civarında da avukat tutuklandı. Ayrıca 2000’in üzerinde hâkim, savcı ve 1000’in üzerinde avukat hakkında da soruşturma yürütüldüğü bilinmektedir. Bunlar, resmi rakamlar. Türkiye yargısının geçmişi de göz önünde bulundurulduğunda hal-i hazırda gelinen noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Ve yine buna bağlı olarak, darbeyi gerçekleştirdiği iddia edilen askerlerden önce hukukçulara operasyon yapılmasını nasıl açıklıyorsunuz? 15 Temmuz darbe girişimin hemen akabinde, on binlerce kamu personeli, öğretmen, doktor, hemşire, işçi, hâkim, savcı vs. –darbede yer aldıkları, darbeci oldukları- gerekçesiyle bir anda görevden alındılar, ihraç olundular, mallarına el kondu ve birçoğu da hapse atıldı. Hem ihraç hem de gözaltı işlemlerini dikkate aldığınızda bu insanlarla darbe arasında nasıl bir bağlantı kuruldu? Gerçekten bu insanlar darbeci miydi, darbenin neresinde yer almışlardı? Son olarak da sizin 15 Temmuz darbe girişimi hakkındaki görüşünüzü merak ediyorum?
15 Temmuz sözde darbe tiyatrosunun sonucu belli olmadan daha o gece saat 23 sularında görevden alınacak hakim ve savcıların listeleri, operasyon yapmakla görevlendirilen hakim ve savcılara ulaştırılmış. 16 Temmuz sabahı itibariyle operasyonlar başlamış, ilk etapta 2500’e yakın hakim ve savcı açığa alınarak tutuklanmıştır. Darbeyi yapanlar için ayak bağı olacak kim varsa temizlenmiştir. Zira darbeyi o günün iktidarı planlamış organize etmiş ve uygulamıştır. Bu darbenin amacı o güne kadar yaptıkları tümü tepeden tırnağa hukuksuzlukla dolu olan uygulamaların hukuksuzluklarını örtbas etmek tabiri caiz ise mızrağı çuvala sığdırmaya çalışmaktır. Ortada bir darbe vardır ve bunun failleri ister Ergenekon – Akp, isterseniz Perinçek – Erdoğan olarak adlandırın, işte bu koalisyondur. Bunun en büyük delili gerçekten darbe olsaydı ülkede ne olacaksa tümünün gerçekleşmesi değil midir? Yüksek yargıdan savunmaya muhalefet partilerinden muhalif basına herkes sindirilmiş, korkutulmuştur. Terör, devlet eliyle işlenir hale gelmiştir. Su an bu toprakların en büyük terör örgütü devlettir.
ByLock konusu çok tartışılıyor. Bunu biraz açar mısınız? ByLock’un özellikle vurgulanmasının sebebi ne? ByLock kullanılması bir hata mıydı?
Bylock için çok şey söylendi. Bu konuda söylenecek çok şey de aslında var. Yargılamalarda Bylock delili deniliyor fakat hiçbir dosyaya delil olarak sunulmuyor. Mit tarafından ne şekilde ne zaman elde edildiği belli bile olmayan, doğruluğu incelenemeyen iktidarın istediği herkesi suçlayabilmesi için bir maymuncuk olarak kullanılan ve sanki günümüz hukukunun en temel ve kutsal metniymiş gibi doğruluğu asla sorgulanamayan bir delil. Gerçekte ne bir delil vasfı vardır, ne bir suç unsuru içeren yazışma ortaya konmuştur, nede bu tür bir programın kullanılması zatında bir suç teşkil eder. Yalanlarına ve iftiralarına temel oluşturmaya çalışan darbecilerin mal bulmuş mağribi gibi bunun üzerine gitmelerinin sebebi şifreli bir program oluşudur. Ancak dünyada su an milyarlarca insan tarafından kullanılan tüm mesajlaşma programları şifrelidir.
Cemaat, Ergenekon ve Balyoz davaları sebebiyle de çok eleştirildi. Bu davalarda bir hukuksuzluk yapıldı mı sizce? Sorun neydi o davalarda? Ne olmalıydı?
Bence bu davaların cemaat tarafından sahiplenilmesinin sebebi demokrasiye ve hukuka yapılan bir müdahaleye ülkenin selameti adına sahip çıkılmasından ibarettir. Bu davaların sorunu davaların çok kapsamlı oluşundan dolayı mahkeme heyetleri dosyalara muttali olamadılar. Soruşturmalarda örgütün mali ve basın ayağı eksik bırakıldı. Toparlanamayan yargılamalarda dosyalar çorbaya döndü. Savunma bunu çok iyi değerlendirdi. Örneğin tahrif edilmiş CD meselesi var. Hükme esas olmadı. Delil olarak değerlendirilmedi ama kamuoyuna sanki böyleymiş gibi bir hava verildi. Sonuçta dava Ergenekon terör örgütüne yaradı. Örgüt kabuk değiştirdi. Yenilenen kadrosuyla 15 Temmuzda kilit rol oynadı.
Cemaat ile ilgili olarak Paralel Devlet Yapılanması ve ‘terör örgütü’ iddiası var. Öncelikle Türkiye’deki yasalara göre terör örgütü olmanın koşulları nelerdir? Görülmekte olan davalarda terör örgütü suçlamasına dayanak olarak gösterilen eylemler nelerdir? Tek merkezden emirler alındığı ve bürokratların ‘paralel devlet’ gibi davrandığı iddialarının delilleri nelerdir? ‘Devlete sızmak’ meselesinin hukukî karşılığı var mıdır? Bu iddialarla ilgili siz ne düşünüyorsunuz?
Ceza kanunumuzda terör örgütü tanımı açıktır. Korku, baskı ve sindirmeyle halkı siyasal amaçları doğrultusunda silahla yönlendirmeye çalışmaktır. Bu nasıl bir terör örgütü ki ismini devlet koymuş, 200.000’e yakın mensubu olduğunu iddia ettiği insan gözaltına alınıp tutuklanırken bir tane bırakın silah bulunmasını adlı vaka veya karşı koyma olayı meydana gelmemiştir. Bunlar herhangi bir sosyal grubu aynı doneler ile terör örgütü ilan edebilecekken yaklaşık 30 yıldır devlete sızma masallarının dillendirildiği cemaati kendilerine hedef seçmişlerdir. Bir ülkenin vatandaşının kendi üniversitesini kazanarak okuması ve devletin herhangi bir kurumunda vazife alması nasıl sızma olarak değerlendirilebilir? Kaldı ki devlet tüm imkânları ile seferber olmasına rağmen bir tane bile talimatla iş yapıldığına ilişkin delil ortaya koyamamıştır.
15 Temmuz sürecinden hemen sonra yapılan yakalama ve gözaltı uygulamalarında ciddi işkence ve kötü muamele iddiaları gündeme geldi. Basına ve sosyal medyaya yansıyan haberler ve görüntülerden de az çok olayın vahametini görülebiliyor. Gözaltında ve daha sonra cezaevlerinde hayatlarını kaybedenler de oldu. Bu vefatların bir kısmı da kayıtlara intihar olarak geçti. Ve yine, gün ortasında adam kaçırmalar da yıllar sonra tekrar gündeme geldi. Hakeza, yurtdışında MİT tarafından kaçırılıp Türkiye’ye getirilen insanlar oldu. Tüm bu yaşananların hukuksuz olduğu değişik kesimlerden hukukçular ve insan hakları aktivistleri tarafından söylenmesine, ayrıca AB ve BM gibi kurumların bu yaşananların hukuksuz olduğuna dair hazırladıkları raporlara rağmen nasıl oluyor da bu tür hukuksuzluklar yapılabiliyor/ yaptırılabiliyor?
Bu soru için önce Türkiye’de’ki mevcut duruma bakmak gerekir. Aslında tek cümle ile anlatmak gerekirse Türkiye’de hukuk kişilere göre işletilmektedir. Yani şu anda Hizmet hareketi mensubu kişilerin Türkiye’deki durumu Nazi Almanya’sındaki Yahudilerden farksızdır. Bu harekete mensup olduğu iddia edilen kişilerin haklarını koruma imkanları bulunmamaktadır. Kısaca Türkiye’de hukuk şu anda yoktur. Hukukun olmadığı ortamda anarşi olur. Bu anarşist eylemlerin hukuk geri geldiğinde bir sonucu ve cezası muhakkak olacaktır. Yalnız burada hukuki tabiriyle telafisi imkansız zararlar da meydana gelmektedir. İşin vicdanları yaralayan kısmı da asıl budur. Daha önce çeşitli adı suçlar işlemiş kamu görevlilerinin tümü mesleğe iade edildi. Bunlar hukuksuzluk bilhassa işkence için biçilmiş kaftan idiler. Tüm hukuksuzlukları bunlar ve ergenekonun devletin içerisindeki hücrelerine yaptırdılar. Kamu görevlerine liyakate bakılmaksızın bir sürü atama yapıldı. Bunlar da makamlarının bedelini hukuksuzluk olarak ödediler.
Anayasa Mahkemesi, OHAL dönemi sürdüğü müddetçe KHK’larla ilgili bir işlem yapmayacağını ilân etti. Peki, OHAL dönemi biterse, bu süreçte çıkarılan KHK’lar, hem içerdiği yasalar hem de işten atmalar olarak AYM’ye götürülebilecek mi? Şu anki uygulamaların ‘geri döndürülme’ imkânı var mı? Mağduriyetler giderilebilecek mi? Gasıplar iade edilebilecek mi?
Burada asıl olan hukuken yok hükmünde olan bir işlem ve bunlara bağlı eylemler zinciridir. Diploması olmayan bir insanın cumhurbaşkanı olması anayasaya göre imkansızdır. Bu sebeple OHAL kararından khk’lara referandumdan atamalara her işlem hukuken keemlem yekundur yani yok hükmündedir. Bunlar hiçbir sonuç doğurmaz.
Şu an Türkiye’de yargılamanın savunma ayağının çökertildiğine dair ciddi iddialar söz konusu. Yukarıda da belirttiğim gibi, çok sayıda avukat hapiste ya da firari. Savunmasız veya avukat tutacak parası olmayan mağdurlara bu süreçte neler yapmalarını tavsiye edersiniz? Türkiye’de ya da dünyada haklarını arama adına başvurulabilecek ne gibi merciler bulunuyor? Bu noktada yardımcı olabilecek insan hakları kuruluşları ya da hukuk dernekleri var mıdır?
Şu anda Türkiye’de etkin bir savunma maalesef yapılamamaktadır. Yapıldığında ise maalesef meslektaşlarımız örgütsel tavır takınmak gibi soyut suçlamalarla örgüt üyeliğinde tutuklanmaktadır. Beraatı zimmet esas olması gerekirken maalesef insanlar masumiyetlerini kanıtlamak zorunda bırakılıyorlar. Hukuk mantığında suçu iddia edenin yani devletin ispat etmesi gerekir. Mantıken yokun ispatı mümkün değildir. Olmayan bir şey ispat edilemez. Zaten darbe tiyatrosunda hedeflenen en büyük noktalardan biri sürekli hukuksuzlukları kayıt altına aldıran, kamuoyuna açıklama yapan avukatların sesini kesmekti. Zira yapılan her hukuksuzluğa karşı mahkemelerde cansiperane savunma yapan bir hukukçu grup vardı. Ömer Kavili’den Ömer Turanlı’ya isimlerini burada sayamayacağım kadar arkadaş Türk hukuk tarihinin yıldızları olmuşlardır.
Tüm bu açıklamış olduğum hususlara rağmen asla hukuk yolundan ayrılmadan tüm mağdurların haklarını savunmak için gerek AYM gerekse de AİHM başvurularını mutlaka süreleri içerisinde yapmalarının gerektiğini ifade etmem gerekir. Bu noktada birçok sivil toplum örgütü mağdurlara yardım etmek için ellerinden gelen çabayı da göstermektedir.
Türkiye’deki mevcut hukuksuzlukların giderilmesi ve ülkenin yeniden hukuk rayına oturtulabilmesi için meslek kuruluşları, ya da uluslararası kuruluşlar nezdinde girişimler var mı? Bu girişimler karşılık buluyor mu? Daha neler yapılabilir?
Herkes bireysel olarak başına gelen hukuksuzlukları ulaşabildiği ve ilgili olduğu tüm makam ve mercilere bildirmeli, bunlarla ilgili bilgi belge ve tanık beyanlarını kayıt altına alıp saklamalı muhakkak. Bu girişimler bu gün olmasa bir gün muhakkak kullanılacaktır. Ayrıca uluslar arası insan hakları örgütleri ve BM bünyesindeki komitelere ve raportörlere yapılacak hak ihlallerine ilişkin başvuruların da etkili olacağını düşünüyorum.
Son olarak eklemek istedikleriniz nelerdir?
Son olarak Türkiye’de Ohal nedeniyle mağdur olan tüm vatandaşlarımızın mağduriyetlerinin en kısa sürede bitmesini, ülkemizin gerçek hukukun üstünlüğüne sahip bir demokrasiye kavuşmasını in içten duygularımla temenni ediyorum.
[thecrcl.ca] 18.6.2018
Bir 15 Temmuz Yazısı
15 Temmuz Neden oldu: Uluslararsı Denklemde Nereye Oturuyor?
15 Temmuz konusunda hemen herkes “kim” yaptı sorusuna odaklandı.
Oysa burada asıl soru: 15 Temmuz neden oldu?
Zira, ortada bir “neden” varsa bir aktör de mutlaka çıkacaktır!
Bu nedenle, 15 Temmuz’a dair sorulan ana soruyu değiştirmek gerekiyor.
15 Temmuz’un aktörlerini, yani kimin yaptığını, tespit etmek o kadar zor değil. Nitekim, her şey de ortada zaten. 15 Temmuz, Rusya’dan bağımsız düşünülecek bir hareket değildir. Türkiye’deki Avrasyacı ve İrancıların, “Batıcı ve Amerikancılara” karşı kurduğu kanlı pusunun adıdır 15 Temmuz…
Ben, bu ‘’kontrollü darbenin’’Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bilgisi dahilinde, ama kontrolü altında olmayan bir girişim pusu olduğunu düşünüyorum.
Öncelikle, 15 Temmuz’un bağlamını yerine iyi oturtmak gerekir. Aksi halde, 15 Temmuz’a dair üretilen her teori “neden” (why) sorusu karşısında çöker. Faraza, AKP’nin senaryosunun doğru olduğunu kabul edelim. Ne diyordu AKP: “Cemaat Erdoğan’ı devirmek için darbe girişiminde bulundu ama beceremedi?”
Neden? Cemaat bunu neden yapsın? sorusu bu teoriyi baştan çökertiyor. AKP bunu bildiği için Neden sorusuna cevabı şu şekilde veriyor:
“Cemaat ABD’nin kuklası. ABD de Erdoğan’ı istemiyor. Bu nedenle, ABD, Cemaat’i kullanıp Erdoğan’ı devirmek istedi?”
Bu Neden sorusuna verilmiş bir cevap değil. Neden sorusu, teoriyi zorlayınca yeni bir teoriyle ilk teoriyi açıklama girişimidir. Nitekim bu teori de bir başka “neden” sorusuyla çöküyor: ABD Erdoğan’ı neden devirmek istesin? Bunun için neden Cemaat’i kullansın? Cemaat bunu neden kabul etsin?
Cemaat çevresinin ürettiği teori de “neden” sorusuna cevap veremiyor: “Erdoğan Cemaat’i bitirmek için bir kumpas kurdu. Cemaatçi subayları temizlemek için böyle bir girişime ihtiyacı vardı ve 15 Temmuz “Allahın Lütfu” olarak Erdoğan’a sunuldu?”
Erdoğan bu riski neden alsın? Sorusu da bu teoriyi zayıflatıyor. Erdoğan’ın Cemaat’ bitirmek istediği, askeriyedeki subayları temizlemek istediği sır değil. Bunu bir kanunla yapabilirdi. Hatta bir imza ile bile yapabilirdi. Bunun için bir darbe girişimine ihtiyac duymasına gerek yoktu ki.
Dolayısıyla, ulusal dinamikler ve ulusal aktörlerle 15 Temmuz’u açıklamak neredeyse imkansız.
Evet Ulusal dinamikler ve aktörler 15 Temmuz’un görünen kısmı, ama asıl dinamik uluslararsı güç savaşı…
Nedense kimse 15 Temmuz’dan önce Suriye’de neler oluyordu, kim nereye yanaşıyordu kim ne yapıyordu o taraflara bakmıyor. Ulusal denklemlere bakıp kolaycı bir senaryo yazmak kolay diye en kestimre yoldan ortaya bir teori atıp onu gerçekmiş gibi savunuyor insanlar.
Gelin, 15 Temmuz’dan hemen önce Suriye denkleminde neler yaşandığına bakalım.
Sonra, bunu bölgedeki ABD ve Rus/İran çekişmesi ile birlikte okuyalım. Daha net bir 15 Temmuz fotoğrafı çıkacaktır karşımıza.
Arab Baharı’ndan bu yana bölgede olanlar yeni bir Soğuk Savaş sürecinin yansımaları aslında. Bir yanda İran Rusya diğer yanda Sudi Arabistan, ABD, İsrail ve kalan diğer Sünni ülkeler. Bu savaşta –tıpkı Soğuk Savaşta olduğu gibi- Türkiye’nin kimin tarafında olacağı belirleyici bir etkiye sahip. Bu nedenle Türkiye’deki Avrasyacı ve Avrupacı/Batıcı güçlerin konsolidasyonu önem taşıyor.
15 Temmuz’a bu çerçeveden bakacak olursak konu daha da netleşecektir. Bu bağlamda Ahmet Davutoğlu’nun Başbakanlıktan kovulması kritik eşiği oluşturuyor. Batıcı Davutoğlu’nun Başbakanlıktan kovulması Avrasyacı/İrancıların büyük kazanımıydı. Hatırlayın 24 Mayıs 2016 Davutoğlu’nun Başbakanlığı sonlandırıldı. Davutoğlu’una karşı girişilen PELİKAN OPERASYONUNDAN sonra başbakanlıktan ayrılması gündeme geldiğinde Wall Street Journal gazetesi bunu “Türkiye’de güç savaşı ülkenin batıyla ilişkilerini tehdit ediyor” diye duyurmuştu (https://www.wsj.com/articles/turkish-prime-minister-to-step-aside-in-feud-with-erdogan-1462391014 )
Erdoğan ve Çevresine yerleşen Avrasyacı ve İrancı ekibe göre Davutoğlu fazla batıcıydı ve onun batı ile yakınlığı Avrasyacı ve İrancıların varlığı için bir tehdtitti. Bu nedenle güç onun elinden alınmalı Erdoğan’ın kolayca kontrol edebildiği “düşük profilli” birine verilmeliydi öyle oldu.
ABD’nin “adamı” Davutoğlu’nun kovulmasının ardından ilginç bir gelişme yaşandı. 6 Haziran 2016 ABD Genelkurmay Başkanı Ankara’ya süpriz bir ziyaret geçekleştirdi (https://tr.sputniknews.com/abd/201611061025670938-abd-ankara-dunford/ ) Ziyarette Rakka’ya yapılacak operasyonlar ve bölgesel güvenlik konuları gündeme geldi.
Doğrusu Davutoğlu’nun beklenmedik ayrılığının ardından ABD Genelkurmay başkaının süpriz Türkiye ziyareti Avrasyacıları ürkütmüştü.
Bu tarihten sonra Erdoğan ile Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar arasında hızlanan görüşme trafiğine dikkatinizi çekmek isterim. Erdoğan ve Akar Haziran 2016’da, özellikle ABD Genelkurmay Başkanı’nın Ankara’ya yaptığı ziyaretin hemen ardından başlamak üzere toplam 7 defa görüşmüştür. Erdoğan Ankara dışına çıktığı her ziyarette Hulusi Akar’ı yanında götürmüştür. İşte bu görüşme trafiğinin ayrıntıları:
Görüşmelerden ilki Erdoğan ile Akar’ın 7 Haziran’da saray’da şehit ve gazi yakınları iftarında buluşmasıdır.
İkincisi 8 Haziran’da gata’da tedavi gören gazi binbaşı tekin’in ziyaretine birlikte gitmeleridir.
Üçüncü görüşme 11 Haziran 2016 tarihinde yapıldı.
Dördüncü görüşme 14 Haziran 2016’da oldu. Artık Erdoğan şehir dışına giderken Hulusi Akar’ı da yanında götürüyordu. Erdoğan 14 Haziran’da Genelkurmay Başkanı Akar’ı da yanına alarak Mardin’e gidip Kızıltepe’de 70. mekanize Piyade Tugayı Komutanlığı’nı ziyaret etti.
Beşinci görüşme Erdoğan’ın 23 haziran perşembe günü Akar’ı Beştepe’de kabul ederek 3 saat başbaşa görüşmesidir.
Altıncı buluşma; 25 haziran’da Şırnak Cizre’de bulunan 172. zırhlı tugay komutan yardımcılığı 3. tank taburu komutanlığı’ndaki iftara birlikte iştirak ettiklerinde gerçekleşmiştir.
Yedincisi görüşme olağanüstü görüşme statüsündeydi. 30 haziran’da Erdoğan Akar’ı Beştepe’teki Saray’a tekrar çağırmıştır.
Belli ki Erdoğan Hulusi Akar’ın Amerikalıların isteğiyle bir darbe yapacağından korkuyor Hulusi Akar’ı yanına alarak muhtemel bir engellemeye, kontrol altında tutmaya çalışıyordu. Erdoğan bir yandan Akar’ı kontrol etmeye çalışırken diğer yandan da Ergenekon ve Avrasya’cılara yanaşıyordu. 15 Temmuz’dan sonra da Erdoğan Akar’ı bir çanta gibi taşıyıp gittiği her yere götürmesi dikkat çekmişti. Bu arada sürpriz bir gelişme oldu:
27 Haziran 2016’da Erdoğan beklenmedik bir şekilde Putin’e mektup gönderip Uçak düşürme olayından dolayı özür diledi. İlişkilerin normalleşmesini istedi. Putin Rus bürokrasisinden beklenmeyecek bir çabuklukta adımlar atıp ilişkilerin düzeltilmesi için arkası arkasına adımlar attı. Sanki Türkiye Rusya’nın uçağını değil Rusya Türkiye’nin uçağını düşürmüş gibi bir durum vardı. (http://en.kremlin.ru/events/president/news/52282 )
Hatırlayın, 24 Kasım 2015’de Rus uçağı düşürülünce Ahmet Davutoğlu “emri ben verdim” diye savunmuştu uçak düşürme eylemini. Putin de o uçak düşürme eyleminde dolayı doğrudan Türkiye’yi ve Erdoğan’ı sorumlu tutumamış daha başka adreslere göndermeler yapmıştı. Davutoğlu o kararı 15 Temmuz’dan sonra bile savundu.
Türkiye’de bunlar olurken Ortadoğu’da neler oluyordu?
Haziran 2 2016, Sudi Arabistan İran ile ilişkilerini asıkya aldı. (https://www.defensenews.com/home/2016/01/06/us-joint-chiefs-head-in-ankara-to-discuss-isis-sectarian-tensions/ )
1 Temmuz 2016’da Amerikan Washington Post gazetesi, ABD Başkanı Barack Obama’nın Suriye’de askeri işbirliği için Rusya’ya yeni bir anlaşma önerisinde bulunduğunu iddia etti.
Gazetenin Josh Rogin imzalı haberinde yer alan iddiaya göre ABD, “Esad’a karşı savaşan El Nusra Cephesi’nin bombalanması için ortak operasyon düzenlenmesi karşılığında, Ruslardan da Esad’ı, ABD’nin terörist olarak görmediği silahlı gruplara saldırıları sona erdirmeye ikna etmesini” istedi. (https://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/07/160701_wpost_rusya_abd_suriye )
Bu Erdoğan için özellikle önemliydi. Zira El Nusra’nın teör örgütü olarak hedefe konulması ve Rusya ve ABD arasında bu konuda varılacak bir anlaşma Erdoğan’ı zora sokabilirdi. Nitekim Suriye’ye giden silahların bir çoğu Nusra’ya gitmişti ve Erdoğan’ın en çekindiği konulardan biri buydu.
Öte yandan ABD adına Suriye’de operasyon yapan YPG güçleri ise 31 Mayıs 2016’da Menbiç’e operasyon başlatımış böylece Fırat’ın batısına geçmişti. Menbiç düşerse Suriye’nin kuzeyinde koridoru tamamlamak için Cerablus ve El-Bab hattı vardı sırada.
İşte bu iki hareket Erdoğan’ın ABD’ye olan güvensizliğini iyice derinleştirmiş, bölgede bir Kürt koridorunun kurulacağına, ve ABD’nin kendisini devireceğine hatta yargılayacağına iyice inanmıştı. Bu noktada kendisine sağlam bir güvence arıyordu. İşte o güvenceyi Putin Avrasyacılar üserinden sundu ve Erdoğan’ı “Amerikancı” askerlerin olası darbesinden kurtarma operasyonu yaptı.
İşin özeti, 15 Temmuz, Amerikancı/Batıcı generallerin planladığı olası bir darbenin Avrasyacı subaylar ve İrancı istihbaratçılar tarafından kanlı bir pusuya dönüştürülmesinden başka bir şey değildir.
250 insan ölmeden bu girişim çok kolay bir şekilde atlatılabilirdi. 15 Temmuz bir kontrollü darbe değil de geçrek bir darbe olsaydı da 250 kişi ölmezdi. Nitekim daha önceki darbelerde kimse öldürülmedi.
Erdoğan, Hakan Fidan, Hulusi Akar (ki bence darbeyi planlayıp sonra da satan komutanların başında o var) tarafından kotarılmış bir KONTROLLÜ DARBEDİR. Bu kontrollü darbe girişiminden sonra Erdoğan tam anlamıyla Putin’in kucağına oturmuştur. Putin, Erdoğan’ı kanlı bir darbe planıyla “kurtardığı” için karşılığınada S-400 2 Nükleer Santral ihalesi almış ve Suriye’de Rus eksenine siyaset izlemeye mecbur bırakmıştır.
15 Temmuz’a giden sürecin iki kırılma noktası vardır. Bunlardan birincisi Ahmet Davutoğlu’nun kovulması diğeri de 27 Haziran’da Erdoğan’ın herkesi şaşırtan Rusya’dan özür dileyen mektubudur. Kısaca 15 Temmuz Türkiye’de süren Avrupa/Batı’ya karşı İran/Rusya mücadelesinin ilk taktik savaşıdır. Bu savaşı Rusya ve İran kazanmıştır. Mücadeleyi kimin kazanacağını henüz bilemiyrouz.
Bu nedenledir ki, Erdoğan için 15 Temmuz halen devam eden bir süreçtir. Dikkat ederseniz, 15 Temmuz’dan sonra Erdoğan Osman Kavala’dan Gülen Cemaatine Selhattin Demritaş’tan Aydın Doğan’a nerede Batı değerlerini savunan batıyla ilişkilerini iyi tutan herkese saldırıyor. 2017 Projeskisonunda da yazdığım gibi:
Özellikle Gezi sürecinden sonra Erdoğan’ın hedef aldığı kitlelere bakılırsa hemen hepsinin ortak noktası Batı ile birlikte yaşamı savunuyor olmaları. Gülen Cemaati’nden Cumhuriyet gazetesine, Selahattin Demirtaş’tan Meral Akşener ve Ümit Özdağ’a, Abdullah Gül’den Ahmet Davutoğlu’na Erdoğan’ın hedefe koyduğu kim varsa hepsinin ortak değeri Erdoğan’a göre “Batıcı” olmaları.
Erdoğan dünyayı şöyle okuyor: Batı beni bitirecek. Gezi olaylarından sonra düğmeye basıldı. Ben direniyorum. Direnişim için içerideki “Batıcı hainleri” temizlemem lazım. İçerideki “Batıcı hainleri temizlersem Batı bana mecbur kalacak. İşte o zaman Yeni Türkiye’yi (siz Recebizim diye okuyun) “stratejik değer” olarak batıya pazarlayabilirim.
Erdoğan’ın Türkiye içindeki muhaliflere saldırılarına bakalım:
Gülen cemaatinin Batı yanlısı, batıyla birlikte diyalog kuralım çabasını biliyorsunuz. Gezi sürecinde Gülen’in “Gezicilere çapulcu demeyin” açıklaması Erdoğan’ın Gülen’in kalemini kırması için son damlaydı. Ondan sonra Dershaneler konusunu gündeme getirdi ve o gündür bu gündür aralarındaki savaş sürüyor. Bu savaş muhafazakarlar içindeki Batı yanlıları ile Batı karşıtlarının savaşı özünde.
Yine Erdoğan, eli kanlı katil Abdullah Öcalan ile aynı yatağa giriyor, aynı sofrayı paylaşıyor, aynı tastan yemek yiyor, aynı “barışı” getiriyor ama nedense Selahattin Demirtaş “terörist” oluyor. Kimse Erdoğan’a “terörist” arıyorsan PKK terör örgütünün kurucusu Öcalan ile neden kucak kucağasın diye sorma cesaretini gösteremiyor. Oysa Erdoğan’ın HDP ve Selahattin Demirtaş’ı hedef almasının nedeni PKK ile arasına mesafe koymaması değil, Batı ile arasına mesafe koymamasından kaynaklanıyor. Eğer mesele PKK ile arasına mesafe koymak olsaydı Erdoğan kendisiyle Öcalan arasına mesafe koyardı. Bir yandan halen Öcalan ile vardığı mutabakat devam edecek sonra HDP liderini “PKK ile arasına mesafe koymuyor” gerekçesiyle tutuklatacak. Sevsinler senin yalanını…
Erdoğan’ın Sözcü ve Aydınlık gibi Faşist/Yerli muhalif medyaya izin verip Cumhuriyet’i hedef almasının nedeni de aynı. Cumhuriyet “batıcı” olduğu için hedefte. Hatırlayın Can Dündar ve Erdem gül tutuklandığında ABD büyükelçisi başta tüm batı elçileri Cumhuriyet’i ziyarete gelmişti. O andan itibaren Erdoğan Cumhuriyet’in Türkiye içindeki “batı blokunun” odağı olduğunu düşündü. Cumhuriyet’i batıcıların elinden kurtarıp Yerli Kemalistlere teslim edecektir.
Hatta sırf Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan ekibini “Batı yanlısı” oldukları için tasfiye etmedi mi?
Bu yönüyle 2018 yılı özellikle Batı yanlısı Alevi gruplar, Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP’si için zor bir yıl olacak. Bu noktada Aydın Doğan’ın artık sahneden çekilme zamanı geldi. Ya Aydın Doğan her şeyini teslim ederek TAMAMEN çekilecek ya da Erdoğan onu da içeri tıkacak. Erdoğan bir yandan ülke içindeki son Batı yanlısı muhalefeti Erdoğanizimin kurulması için yıkılan “Batı yanlısı” kurumların yıkıntılarını temizleme yılı olacak” (https://www.facebook.com/SonKarakolTurkiye/posts/712319895593814:0 )
Bundan sonrası, 15 Temmuz için “neden” sorusu değil “nasıl” ve “kim” sorularıyla ilgili cevaplardır. Bu konuda Adem Yavuz Arslan’ın Ece Sevim Öztürk’ün yazıları yeterince bilgi ve ipucu sunuyor.
[Emre Uslu, The Circle] 18.6.2018 [thecrcl.ca]
15 Temmuz konusunda hemen herkes “kim” yaptı sorusuna odaklandı.
Oysa burada asıl soru: 15 Temmuz neden oldu?
Zira, ortada bir “neden” varsa bir aktör de mutlaka çıkacaktır!
Bu nedenle, 15 Temmuz’a dair sorulan ana soruyu değiştirmek gerekiyor.
15 Temmuz’un aktörlerini, yani kimin yaptığını, tespit etmek o kadar zor değil. Nitekim, her şey de ortada zaten. 15 Temmuz, Rusya’dan bağımsız düşünülecek bir hareket değildir. Türkiye’deki Avrasyacı ve İrancıların, “Batıcı ve Amerikancılara” karşı kurduğu kanlı pusunun adıdır 15 Temmuz…
Ben, bu ‘’kontrollü darbenin’’Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bilgisi dahilinde, ama kontrolü altında olmayan bir girişim pusu olduğunu düşünüyorum.
Öncelikle, 15 Temmuz’un bağlamını yerine iyi oturtmak gerekir. Aksi halde, 15 Temmuz’a dair üretilen her teori “neden” (why) sorusu karşısında çöker. Faraza, AKP’nin senaryosunun doğru olduğunu kabul edelim. Ne diyordu AKP: “Cemaat Erdoğan’ı devirmek için darbe girişiminde bulundu ama beceremedi?”
Neden? Cemaat bunu neden yapsın? sorusu bu teoriyi baştan çökertiyor. AKP bunu bildiği için Neden sorusuna cevabı şu şekilde veriyor:
“Cemaat ABD’nin kuklası. ABD de Erdoğan’ı istemiyor. Bu nedenle, ABD, Cemaat’i kullanıp Erdoğan’ı devirmek istedi?”
Bu Neden sorusuna verilmiş bir cevap değil. Neden sorusu, teoriyi zorlayınca yeni bir teoriyle ilk teoriyi açıklama girişimidir. Nitekim bu teori de bir başka “neden” sorusuyla çöküyor: ABD Erdoğan’ı neden devirmek istesin? Bunun için neden Cemaat’i kullansın? Cemaat bunu neden kabul etsin?
Cemaat çevresinin ürettiği teori de “neden” sorusuna cevap veremiyor: “Erdoğan Cemaat’i bitirmek için bir kumpas kurdu. Cemaatçi subayları temizlemek için böyle bir girişime ihtiyacı vardı ve 15 Temmuz “Allahın Lütfu” olarak Erdoğan’a sunuldu?”
Erdoğan bu riski neden alsın? Sorusu da bu teoriyi zayıflatıyor. Erdoğan’ın Cemaat’ bitirmek istediği, askeriyedeki subayları temizlemek istediği sır değil. Bunu bir kanunla yapabilirdi. Hatta bir imza ile bile yapabilirdi. Bunun için bir darbe girişimine ihtiyac duymasına gerek yoktu ki.
Dolayısıyla, ulusal dinamikler ve ulusal aktörlerle 15 Temmuz’u açıklamak neredeyse imkansız.
Evet Ulusal dinamikler ve aktörler 15 Temmuz’un görünen kısmı, ama asıl dinamik uluslararsı güç savaşı…
Nedense kimse 15 Temmuz’dan önce Suriye’de neler oluyordu, kim nereye yanaşıyordu kim ne yapıyordu o taraflara bakmıyor. Ulusal denklemlere bakıp kolaycı bir senaryo yazmak kolay diye en kestimre yoldan ortaya bir teori atıp onu gerçekmiş gibi savunuyor insanlar.
Gelin, 15 Temmuz’dan hemen önce Suriye denkleminde neler yaşandığına bakalım.
Sonra, bunu bölgedeki ABD ve Rus/İran çekişmesi ile birlikte okuyalım. Daha net bir 15 Temmuz fotoğrafı çıkacaktır karşımıza.
Arab Baharı’ndan bu yana bölgede olanlar yeni bir Soğuk Savaş sürecinin yansımaları aslında. Bir yanda İran Rusya diğer yanda Sudi Arabistan, ABD, İsrail ve kalan diğer Sünni ülkeler. Bu savaşta –tıpkı Soğuk Savaşta olduğu gibi- Türkiye’nin kimin tarafında olacağı belirleyici bir etkiye sahip. Bu nedenle Türkiye’deki Avrasyacı ve Avrupacı/Batıcı güçlerin konsolidasyonu önem taşıyor.
15 Temmuz’a bu çerçeveden bakacak olursak konu daha da netleşecektir. Bu bağlamda Ahmet Davutoğlu’nun Başbakanlıktan kovulması kritik eşiği oluşturuyor. Batıcı Davutoğlu’nun Başbakanlıktan kovulması Avrasyacı/İrancıların büyük kazanımıydı. Hatırlayın 24 Mayıs 2016 Davutoğlu’nun Başbakanlığı sonlandırıldı. Davutoğlu’una karşı girişilen PELİKAN OPERASYONUNDAN sonra başbakanlıktan ayrılması gündeme geldiğinde Wall Street Journal gazetesi bunu “Türkiye’de güç savaşı ülkenin batıyla ilişkilerini tehdit ediyor” diye duyurmuştu (https://www.wsj.com/articles/turkish-prime-minister-to-step-aside-in-feud-with-erdogan-1462391014 )
Erdoğan ve Çevresine yerleşen Avrasyacı ve İrancı ekibe göre Davutoğlu fazla batıcıydı ve onun batı ile yakınlığı Avrasyacı ve İrancıların varlığı için bir tehdtitti. Bu nedenle güç onun elinden alınmalı Erdoğan’ın kolayca kontrol edebildiği “düşük profilli” birine verilmeliydi öyle oldu.
ABD’nin “adamı” Davutoğlu’nun kovulmasının ardından ilginç bir gelişme yaşandı. 6 Haziran 2016 ABD Genelkurmay Başkanı Ankara’ya süpriz bir ziyaret geçekleştirdi (https://tr.sputniknews.com/abd/201611061025670938-abd-ankara-dunford/ ) Ziyarette Rakka’ya yapılacak operasyonlar ve bölgesel güvenlik konuları gündeme geldi.
Doğrusu Davutoğlu’nun beklenmedik ayrılığının ardından ABD Genelkurmay başkaının süpriz Türkiye ziyareti Avrasyacıları ürkütmüştü.
Bu tarihten sonra Erdoğan ile Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar arasında hızlanan görüşme trafiğine dikkatinizi çekmek isterim. Erdoğan ve Akar Haziran 2016’da, özellikle ABD Genelkurmay Başkanı’nın Ankara’ya yaptığı ziyaretin hemen ardından başlamak üzere toplam 7 defa görüşmüştür. Erdoğan Ankara dışına çıktığı her ziyarette Hulusi Akar’ı yanında götürmüştür. İşte bu görüşme trafiğinin ayrıntıları:
Görüşmelerden ilki Erdoğan ile Akar’ın 7 Haziran’da saray’da şehit ve gazi yakınları iftarında buluşmasıdır.
İkincisi 8 Haziran’da gata’da tedavi gören gazi binbaşı tekin’in ziyaretine birlikte gitmeleridir.
Üçüncü görüşme 11 Haziran 2016 tarihinde yapıldı.
Dördüncü görüşme 14 Haziran 2016’da oldu. Artık Erdoğan şehir dışına giderken Hulusi Akar’ı da yanında götürüyordu. Erdoğan 14 Haziran’da Genelkurmay Başkanı Akar’ı da yanına alarak Mardin’e gidip Kızıltepe’de 70. mekanize Piyade Tugayı Komutanlığı’nı ziyaret etti.
Beşinci görüşme Erdoğan’ın 23 haziran perşembe günü Akar’ı Beştepe’de kabul ederek 3 saat başbaşa görüşmesidir.
Altıncı buluşma; 25 haziran’da Şırnak Cizre’de bulunan 172. zırhlı tugay komutan yardımcılığı 3. tank taburu komutanlığı’ndaki iftara birlikte iştirak ettiklerinde gerçekleşmiştir.
Yedincisi görüşme olağanüstü görüşme statüsündeydi. 30 haziran’da Erdoğan Akar’ı Beştepe’teki Saray’a tekrar çağırmıştır.
Belli ki Erdoğan Hulusi Akar’ın Amerikalıların isteğiyle bir darbe yapacağından korkuyor Hulusi Akar’ı yanına alarak muhtemel bir engellemeye, kontrol altında tutmaya çalışıyordu. Erdoğan bir yandan Akar’ı kontrol etmeye çalışırken diğer yandan da Ergenekon ve Avrasya’cılara yanaşıyordu. 15 Temmuz’dan sonra da Erdoğan Akar’ı bir çanta gibi taşıyıp gittiği her yere götürmesi dikkat çekmişti. Bu arada sürpriz bir gelişme oldu:
27 Haziran 2016’da Erdoğan beklenmedik bir şekilde Putin’e mektup gönderip Uçak düşürme olayından dolayı özür diledi. İlişkilerin normalleşmesini istedi. Putin Rus bürokrasisinden beklenmeyecek bir çabuklukta adımlar atıp ilişkilerin düzeltilmesi için arkası arkasına adımlar attı. Sanki Türkiye Rusya’nın uçağını değil Rusya Türkiye’nin uçağını düşürmüş gibi bir durum vardı. (http://en.kremlin.ru/events/president/news/52282 )
Hatırlayın, 24 Kasım 2015’de Rus uçağı düşürülünce Ahmet Davutoğlu “emri ben verdim” diye savunmuştu uçak düşürme eylemini. Putin de o uçak düşürme eyleminde dolayı doğrudan Türkiye’yi ve Erdoğan’ı sorumlu tutumamış daha başka adreslere göndermeler yapmıştı. Davutoğlu o kararı 15 Temmuz’dan sonra bile savundu.
Türkiye’de bunlar olurken Ortadoğu’da neler oluyordu?
Haziran 2 2016, Sudi Arabistan İran ile ilişkilerini asıkya aldı. (https://www.defensenews.com/home/2016/01/06/us-joint-chiefs-head-in-ankara-to-discuss-isis-sectarian-tensions/ )
1 Temmuz 2016’da Amerikan Washington Post gazetesi, ABD Başkanı Barack Obama’nın Suriye’de askeri işbirliği için Rusya’ya yeni bir anlaşma önerisinde bulunduğunu iddia etti.
Gazetenin Josh Rogin imzalı haberinde yer alan iddiaya göre ABD, “Esad’a karşı savaşan El Nusra Cephesi’nin bombalanması için ortak operasyon düzenlenmesi karşılığında, Ruslardan da Esad’ı, ABD’nin terörist olarak görmediği silahlı gruplara saldırıları sona erdirmeye ikna etmesini” istedi. (https://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/07/160701_wpost_rusya_abd_suriye )
Bu Erdoğan için özellikle önemliydi. Zira El Nusra’nın teör örgütü olarak hedefe konulması ve Rusya ve ABD arasında bu konuda varılacak bir anlaşma Erdoğan’ı zora sokabilirdi. Nitekim Suriye’ye giden silahların bir çoğu Nusra’ya gitmişti ve Erdoğan’ın en çekindiği konulardan biri buydu.
Öte yandan ABD adına Suriye’de operasyon yapan YPG güçleri ise 31 Mayıs 2016’da Menbiç’e operasyon başlatımış böylece Fırat’ın batısına geçmişti. Menbiç düşerse Suriye’nin kuzeyinde koridoru tamamlamak için Cerablus ve El-Bab hattı vardı sırada.
İşte bu iki hareket Erdoğan’ın ABD’ye olan güvensizliğini iyice derinleştirmiş, bölgede bir Kürt koridorunun kurulacağına, ve ABD’nin kendisini devireceğine hatta yargılayacağına iyice inanmıştı. Bu noktada kendisine sağlam bir güvence arıyordu. İşte o güvenceyi Putin Avrasyacılar üserinden sundu ve Erdoğan’ı “Amerikancı” askerlerin olası darbesinden kurtarma operasyonu yaptı.
İşin özeti, 15 Temmuz, Amerikancı/Batıcı generallerin planladığı olası bir darbenin Avrasyacı subaylar ve İrancı istihbaratçılar tarafından kanlı bir pusuya dönüştürülmesinden başka bir şey değildir.
250 insan ölmeden bu girişim çok kolay bir şekilde atlatılabilirdi. 15 Temmuz bir kontrollü darbe değil de geçrek bir darbe olsaydı da 250 kişi ölmezdi. Nitekim daha önceki darbelerde kimse öldürülmedi.
Erdoğan, Hakan Fidan, Hulusi Akar (ki bence darbeyi planlayıp sonra da satan komutanların başında o var) tarafından kotarılmış bir KONTROLLÜ DARBEDİR. Bu kontrollü darbe girişiminden sonra Erdoğan tam anlamıyla Putin’in kucağına oturmuştur. Putin, Erdoğan’ı kanlı bir darbe planıyla “kurtardığı” için karşılığınada S-400 2 Nükleer Santral ihalesi almış ve Suriye’de Rus eksenine siyaset izlemeye mecbur bırakmıştır.
15 Temmuz’a giden sürecin iki kırılma noktası vardır. Bunlardan birincisi Ahmet Davutoğlu’nun kovulması diğeri de 27 Haziran’da Erdoğan’ın herkesi şaşırtan Rusya’dan özür dileyen mektubudur. Kısaca 15 Temmuz Türkiye’de süren Avrupa/Batı’ya karşı İran/Rusya mücadelesinin ilk taktik savaşıdır. Bu savaşı Rusya ve İran kazanmıştır. Mücadeleyi kimin kazanacağını henüz bilemiyrouz.
Bu nedenledir ki, Erdoğan için 15 Temmuz halen devam eden bir süreçtir. Dikkat ederseniz, 15 Temmuz’dan sonra Erdoğan Osman Kavala’dan Gülen Cemaatine Selhattin Demritaş’tan Aydın Doğan’a nerede Batı değerlerini savunan batıyla ilişkilerini iyi tutan herkese saldırıyor. 2017 Projeskisonunda da yazdığım gibi:
Özellikle Gezi sürecinden sonra Erdoğan’ın hedef aldığı kitlelere bakılırsa hemen hepsinin ortak noktası Batı ile birlikte yaşamı savunuyor olmaları. Gülen Cemaati’nden Cumhuriyet gazetesine, Selahattin Demirtaş’tan Meral Akşener ve Ümit Özdağ’a, Abdullah Gül’den Ahmet Davutoğlu’na Erdoğan’ın hedefe koyduğu kim varsa hepsinin ortak değeri Erdoğan’a göre “Batıcı” olmaları.
Erdoğan dünyayı şöyle okuyor: Batı beni bitirecek. Gezi olaylarından sonra düğmeye basıldı. Ben direniyorum. Direnişim için içerideki “Batıcı hainleri” temizlemem lazım. İçerideki “Batıcı hainleri temizlersem Batı bana mecbur kalacak. İşte o zaman Yeni Türkiye’yi (siz Recebizim diye okuyun) “stratejik değer” olarak batıya pazarlayabilirim.
Erdoğan’ın Türkiye içindeki muhaliflere saldırılarına bakalım:
Gülen cemaatinin Batı yanlısı, batıyla birlikte diyalog kuralım çabasını biliyorsunuz. Gezi sürecinde Gülen’in “Gezicilere çapulcu demeyin” açıklaması Erdoğan’ın Gülen’in kalemini kırması için son damlaydı. Ondan sonra Dershaneler konusunu gündeme getirdi ve o gündür bu gündür aralarındaki savaş sürüyor. Bu savaş muhafazakarlar içindeki Batı yanlıları ile Batı karşıtlarının savaşı özünde.
Yine Erdoğan, eli kanlı katil Abdullah Öcalan ile aynı yatağa giriyor, aynı sofrayı paylaşıyor, aynı tastan yemek yiyor, aynı “barışı” getiriyor ama nedense Selahattin Demirtaş “terörist” oluyor. Kimse Erdoğan’a “terörist” arıyorsan PKK terör örgütünün kurucusu Öcalan ile neden kucak kucağasın diye sorma cesaretini gösteremiyor. Oysa Erdoğan’ın HDP ve Selahattin Demirtaş’ı hedef almasının nedeni PKK ile arasına mesafe koymaması değil, Batı ile arasına mesafe koymamasından kaynaklanıyor. Eğer mesele PKK ile arasına mesafe koymak olsaydı Erdoğan kendisiyle Öcalan arasına mesafe koyardı. Bir yandan halen Öcalan ile vardığı mutabakat devam edecek sonra HDP liderini “PKK ile arasına mesafe koymuyor” gerekçesiyle tutuklatacak. Sevsinler senin yalanını…
Erdoğan’ın Sözcü ve Aydınlık gibi Faşist/Yerli muhalif medyaya izin verip Cumhuriyet’i hedef almasının nedeni de aynı. Cumhuriyet “batıcı” olduğu için hedefte. Hatırlayın Can Dündar ve Erdem gül tutuklandığında ABD büyükelçisi başta tüm batı elçileri Cumhuriyet’i ziyarete gelmişti. O andan itibaren Erdoğan Cumhuriyet’in Türkiye içindeki “batı blokunun” odağı olduğunu düşündü. Cumhuriyet’i batıcıların elinden kurtarıp Yerli Kemalistlere teslim edecektir.
Hatta sırf Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan ekibini “Batı yanlısı” oldukları için tasfiye etmedi mi?
Bu yönüyle 2018 yılı özellikle Batı yanlısı Alevi gruplar, Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP’si için zor bir yıl olacak. Bu noktada Aydın Doğan’ın artık sahneden çekilme zamanı geldi. Ya Aydın Doğan her şeyini teslim ederek TAMAMEN çekilecek ya da Erdoğan onu da içeri tıkacak. Erdoğan bir yandan ülke içindeki son Batı yanlısı muhalefeti Erdoğanizimin kurulması için yıkılan “Batı yanlısı” kurumların yıkıntılarını temizleme yılı olacak” (https://www.facebook.com/SonKarakolTurkiye/posts/712319895593814:0 )
Bundan sonrası, 15 Temmuz için “neden” sorusu değil “nasıl” ve “kim” sorularıyla ilgili cevaplardır. Bu konuda Adem Yavuz Arslan’ın Ece Sevim Öztürk’ün yazıları yeterince bilgi ve ipucu sunuyor.
[Emre Uslu, The Circle] 18.6.2018 [thecrcl.ca]
Demirel ve demokratik kazanımlar [Ali Emir Pakkan]
17 Haziran 2015’te vefat ettiğinde 91 yaşındaydı. Ülke siyasetinde 40 yılı aşkındır vardı. Ama başbakan ama Cumhurbaşkanı ama ana muhalefet lideriydi. Bazen yasaklıydı, bir süre Zincirbozan’da ikamete mecbur tutuldu.
Süleyman Demirel’den bahsediyorum.
Ankara’dayken biyografisini çalışmaya başlamıştım. Doğduğu Isparta İslamköy’e kadar gittim. Yakın dostları ile görüşüyordum. Ancak çalışmam yarım kaldı; çünkü siyasete haramiler girmiş, her şeyi ve siyasetteki bütün teamülleri alt üst ediyorlardı.
Süleyman Demirel, 27 Mayısçıların katlettiği Adnan Menderes’in bayrağını devraldı. Ragıp Gümüşpala’dan sonra AP genel başkanlığına seçildi. 40 yaşında Başbakan oldu. 7 defa bu koltuğa oturdu.
İstanbul Teknik Üniversitesi’nde Turgut Özal ve Necmettin Erbakan ile arkadaştı. Siyasette yolları hep kesişti. Ülkeye birlikte hizmet ettiler.
Demirel, Çoban Sülü'ydü, Morrison Süleyman'dı, Barajlar Kralıydı.
1964 ve 1969’daki seçim zaferleri ile gücünün zirvesine çıktı.
Olağanüstü dönemlerdeki politikaları eleştiriye açıktı.
12 Mart’ta ( 1971) muhtıra yeyince istifa etmiş, 1980’de darbeye muhatap kalmıştı. “11 Eylül’de akan kan 12 Eylül’de nasıl durdu?” sorusu hala cevap bulmadı. (Eğer bulsaydı 15 Temmuz olmazdı)
28 Şubat’ta Çankaya’daydı. Askerlerle birlikte süreci yönetti. Refahyol hükümeti istifa etti. Görevi Çiller’e vermedi.
Demirel, sağ muhafazakar düşünceye sahipti. Farklı dünya görüşlerinden insanların da saygısını kazandı. Nefret dili kullanmadı.
Hep hukukun üstünlüğünü savundu.
Anayasa ve kanunlara bağlıydı.
Hizmet hareketinin özellikle yurtdışındaki okullarına sahip çıktı. Gülen’e saygı duydu. Cumhurbaşkanlığı döneminde yabancı ülke başkanlarına referans mektupları yazarak hizmet hareketine desteğini gösterdi.
Siyaseti zirvede bıraktı.
Demirel, ülkede parlamenter, demokratik rejimin oturması için büyük mücadeleler verdi. Siyasi tarihin her sayfasında adı yazıyor.
Ne yazık ki; siyasal İslamcıların iktidarında, bu demokratik kazanımlar sıfırlanıyor.
Türkiye otoriter rejime kaydı.
Anayasa askıya alındı, hukuk bitti.
Sandık artık göstermelik.
Demirelli yılların çok gerisine düştü ülke...
[Ali Emir Pakkan] 18.6.2018 [Samanyolu Haber]
Süleyman Demirel’den bahsediyorum.
Ankara’dayken biyografisini çalışmaya başlamıştım. Doğduğu Isparta İslamköy’e kadar gittim. Yakın dostları ile görüşüyordum. Ancak çalışmam yarım kaldı; çünkü siyasete haramiler girmiş, her şeyi ve siyasetteki bütün teamülleri alt üst ediyorlardı.
Süleyman Demirel, 27 Mayısçıların katlettiği Adnan Menderes’in bayrağını devraldı. Ragıp Gümüşpala’dan sonra AP genel başkanlığına seçildi. 40 yaşında Başbakan oldu. 7 defa bu koltuğa oturdu.
İstanbul Teknik Üniversitesi’nde Turgut Özal ve Necmettin Erbakan ile arkadaştı. Siyasette yolları hep kesişti. Ülkeye birlikte hizmet ettiler.
Demirel, Çoban Sülü'ydü, Morrison Süleyman'dı, Barajlar Kralıydı.
1964 ve 1969’daki seçim zaferleri ile gücünün zirvesine çıktı.
Olağanüstü dönemlerdeki politikaları eleştiriye açıktı.
12 Mart’ta ( 1971) muhtıra yeyince istifa etmiş, 1980’de darbeye muhatap kalmıştı. “11 Eylül’de akan kan 12 Eylül’de nasıl durdu?” sorusu hala cevap bulmadı. (Eğer bulsaydı 15 Temmuz olmazdı)
28 Şubat’ta Çankaya’daydı. Askerlerle birlikte süreci yönetti. Refahyol hükümeti istifa etti. Görevi Çiller’e vermedi.
Demirel, sağ muhafazakar düşünceye sahipti. Farklı dünya görüşlerinden insanların da saygısını kazandı. Nefret dili kullanmadı.
Hep hukukun üstünlüğünü savundu.
Anayasa ve kanunlara bağlıydı.
Hizmet hareketinin özellikle yurtdışındaki okullarına sahip çıktı. Gülen’e saygı duydu. Cumhurbaşkanlığı döneminde yabancı ülke başkanlarına referans mektupları yazarak hizmet hareketine desteğini gösterdi.
Siyaseti zirvede bıraktı.
Demirel, ülkede parlamenter, demokratik rejimin oturması için büyük mücadeleler verdi. Siyasi tarihin her sayfasında adı yazıyor.
Ne yazık ki; siyasal İslamcıların iktidarında, bu demokratik kazanımlar sıfırlanıyor.
Türkiye otoriter rejime kaydı.
Anayasa askıya alındı, hukuk bitti.
Sandık artık göstermelik.
Demirelli yılların çok gerisine düştü ülke...
[Ali Emir Pakkan] 18.6.2018 [Samanyolu Haber]
Yeni Bir Çağ [Abdullah Aymaz]
Muhteren M. Fethullah Gülen Hocaefendi, Sızıntı dergisinin Şubat 1991 sayısının baş yazısında YENİ İNSAN’ı anlatıyor:
“Tarihî devr-i daimlerle Hakk inayetinin tecellilerine açık yeni bir çağın sath-ı mâline girmiş bulunuyoruz.” diyor. Bu çağ, HAKK İNAYETİNİN TECELLİLERİNE AÇIK olacak…
Biz hârika halleri altıya ayırıyoruz. a)Peygamberlerin peygamber olmadan önce mazhar oldukları harikalar ki, bunlara İrhâsat; b)Peygamberlerin peygamberliklerini isbat için mazhar oldukları hârikalar ki, bunlara Mucize; c)Evliyaların mazhar oldukları harikalar ki, bunlara Keramet; d)Müminlerin mazhar oldukları İlahî inayetler ki, bunlara Maûnet; e)Deccal ve benzerlerinin, imtihan için verilen fakat onların kendi nefislerine isnad ettikleri harikalar ki, bunlara İstidraç; f)Peygamberlik iddia eden sahtekârları rezil etmek için ortaya konulan harikalar ki, bunlara da İhanet diyoruz…
Âhir zamanda iman-Kur’an, hizmeti verecek cemaate Cenab-ı Hakkın üç çeşit inayeti olacaktır: a)Önceden hizmet zeminini hazırlayıp hizmet edecekleri sevk etmek, b)Hizmetin engellerini bertaraf etmek, c)Hizmette gevşeklik gösterenleri şefkat tokatları ile ikaz etmek…
Demek ki, bu çağ, Hakkın inayetinin tecellilerine açık olacak… Gerçekten binlerce misalleriyle bu gerçek ortadadır.
Hocaefendi bu çağ için şu tesbitte bulunuyor: “Dört bir yanda tüllenen emârelerin de teyidiyle, 21. Asır bir İNANÇ ve İNANMIŞLARIN ASRI ve bizim için bir RÖNESANS ÇAĞI olacaktır.
Rönesansımızı gerçekleştirecek insanlar hakkında da Hocaefendi şöyle diyor: “Evet, muhâkemesizlerin, akılsızların ve fantaziler arkasında yüzer-gezer yığınların içinden, çağın düşünen, muhakeme eden, akıl kadar tecrübeye, tecrübe kadar akla ve her ikisi kadar da ilhama ve vicdana inanan, güvenen yepyeni bir insan doğacaktır… herşeyiyle mükemmelin peşinde, heptenci, dünya ve ukbâ muvazenesiyle kanatlı, kalb ve kafa izdivacına muvaffak olmuş yepyeni bir insan…”
Bu yazısında 26-27 sene önce Hocaefendi, ağır bir süreç yaşanacağına da işaret edip, alarm verircesine bir ikazda da bulunuyor: “Elbetteki bu yeni insanın doğumu çok kolay ve rahat olmayacaktır. Her doğum gibi onun da sancısı, sarsıntısı, sıkıntısı olacaktır.” diyor.
Geliş müjdesini de şöyle ifade ediyor: “Ama mevsimi gelince, bu mübarek velâdet (doğum) mutlaka gerçekleşecek ve bu ay yüzlü nesil Hızır gibi birden bire aramızda belirecektir. Sıkışmış ve üst üste binmiş bulutlar arasından rahmetin süzülüp geldiği, arzın derinliklerinden suların fışkırıp yeryüzüne çıktığı, karın-buzun çözüldüğü yerlerde kar çiçeklerinin her yanı sardığı ve şebnemlerin sıçrayıp yapraklara taht kurduğu gibi, bu YENİ İNSAN da belki bugün-belki de yarın, ama mutlaka gelecektir.”
Kasas Suresi, 7. Âyetten 39. Âyete kadar Musa Aleyhisselamın hayat serüvenini anlatmaktadır. Kehf Suresinde de 60. Âyetten 82. Âyetin sonuna kadar da Hz. Musa Aleyhisselam ile Hz. Hızır arasında geçenler anlatılmaktadır. Aslında bu iki surede, Hz. Musa Aleyhisselama maddi-mânevî, iki ayrı boyutta yaptırılan seyahatler anlatılmaktadır. Onun çocukluğu ve gençliği Mısır’da sarayda geçmiştir. Yüksek bir hayat standardı vardı. Oradan ayrılıp, yakalanma korkusu içinde çölleri aşmış ve Medyen’e ulaşmıştır. Orada bu saray delikanlısı bir işçi olarak çalışmak zorunda kalmıştır. Yani hayatın her çeşit zorluklarıyla boğuşa boğuşa eğitilmiştir. Ama yaşayan insanların her sınıfı ile buluşmuş, tanışmış ve hayatın gerçeklerini her seviyede görmüştür. Hızır Aleyhisselam ile gerçekleşen seyahatinde ise, mânevî bir seyahat yaptırılarak, olayların arkasında yatan gerçekler gösterilmiş, meselelerin ledûniyatı sezdirilmiştir. Bu iki çeşit seyahat ile, kendisine ilim ve hüküm verilen Musa Aleyhisselam, çok zeki ve ona göre de problemleri olan bir kavme peygamber gönderilmiştir. Evet o ağır yük ve misyonu yüklenirken mutlaka bu müthiş eğitimi alması gerekiyordu… Dünya çapında verilecek hizmetlerin erleri de böyle ağır imtihan ve eğitimlerden hiç beklenmedik süreçlerden geçmek zorundadır.
M. Fethullah Gülen Hocaefendi bu YENİ İNSAN yazısında da içinde bulunduğumuz çağda hizmet verecek bu yeni insan için şunları söylemektedir: “Yeni insan, her türlü hâricî tesirlerden sıyrılabilmiş ve kendi kendine ayakta durmaya kararlı bir şahsiyet insanıdır. Doğu-batı, ayağına pranga vurup onu esir edemeyeceği gibi, mânâ köküne ters ‘izim’ lerde, ona yol-yön değiştirtemeyecek ve hatta yerinden kıpırdatamayacaktır. Evet onun, düşüncesi hür, iradesi hür, tasavvurları hür ve hürriyeti de Allah’a kulluğu ölçüsündedir. Başkalarına benzemeye, başkalarına özenmeye değil, kendi kendine benzemeye ve tarihi dinamiklerle bezenmeye çalışacaktır.
“Yeni insan düşünen, araştıran, inanan, ruhaniyata açık ve ruhânî zevklerle dopdolu bir insandır. O kendi dünyasını kurma yolunda, âzamî derecede çağının imkânlarından yararlanmanın yanında, kendi millî ve mânevî değerlerine de sahip çıkarak çok farklı bir performans ortaya koyacaktır.”
Çünkü, gerek bizim dünyamızın insanları gerek diğer dünyaların insanları, 18. Asırda özlerinden uzaklaştılar. 19. Asırda değişik fantezilere kapılıp, tairhî dinamikleriyle zıtlaştılar. 20. Asırda da asıllarından yabancılaşıp pek çoğu inkârın kucağına düştüler. Böyle sıkıntılı bir dünyada yeni insan hem kendi dünyasını hem de bütün insanlığı düşünmek zorundadır. Yapacağı hizmetler, bütün insanlığı içine alacak, herkesi kucaklayacak şekilde olmalıdır. Bunun için bu yükleri kaldıracak ihlasa, samimiyete ve bilgiye sahip olması gerektiği gibi, Hz. Musa Aleyhisselamın geçirdiği eğitimin benzerini almak ve gerekli tecrübeleri de yaşamak zorundadır. Biz yaşadığımız süreci ele alırken bütün bunları da düşünmek zorundayız…
Hocaefendinin bu yazıdaki tesbitleri üzerinde, gelecek günlerde de inşaallah durmaya çalışacağız.
[Abdullah Aymaz] 18.6.2018 [Samanyolu Haber]
“Tarihî devr-i daimlerle Hakk inayetinin tecellilerine açık yeni bir çağın sath-ı mâline girmiş bulunuyoruz.” diyor. Bu çağ, HAKK İNAYETİNİN TECELLİLERİNE AÇIK olacak…
Biz hârika halleri altıya ayırıyoruz. a)Peygamberlerin peygamber olmadan önce mazhar oldukları harikalar ki, bunlara İrhâsat; b)Peygamberlerin peygamberliklerini isbat için mazhar oldukları hârikalar ki, bunlara Mucize; c)Evliyaların mazhar oldukları harikalar ki, bunlara Keramet; d)Müminlerin mazhar oldukları İlahî inayetler ki, bunlara Maûnet; e)Deccal ve benzerlerinin, imtihan için verilen fakat onların kendi nefislerine isnad ettikleri harikalar ki, bunlara İstidraç; f)Peygamberlik iddia eden sahtekârları rezil etmek için ortaya konulan harikalar ki, bunlara da İhanet diyoruz…
Âhir zamanda iman-Kur’an, hizmeti verecek cemaate Cenab-ı Hakkın üç çeşit inayeti olacaktır: a)Önceden hizmet zeminini hazırlayıp hizmet edecekleri sevk etmek, b)Hizmetin engellerini bertaraf etmek, c)Hizmette gevşeklik gösterenleri şefkat tokatları ile ikaz etmek…
Demek ki, bu çağ, Hakkın inayetinin tecellilerine açık olacak… Gerçekten binlerce misalleriyle bu gerçek ortadadır.
Hocaefendi bu çağ için şu tesbitte bulunuyor: “Dört bir yanda tüllenen emârelerin de teyidiyle, 21. Asır bir İNANÇ ve İNANMIŞLARIN ASRI ve bizim için bir RÖNESANS ÇAĞI olacaktır.
Rönesansımızı gerçekleştirecek insanlar hakkında da Hocaefendi şöyle diyor: “Evet, muhâkemesizlerin, akılsızların ve fantaziler arkasında yüzer-gezer yığınların içinden, çağın düşünen, muhakeme eden, akıl kadar tecrübeye, tecrübe kadar akla ve her ikisi kadar da ilhama ve vicdana inanan, güvenen yepyeni bir insan doğacaktır… herşeyiyle mükemmelin peşinde, heptenci, dünya ve ukbâ muvazenesiyle kanatlı, kalb ve kafa izdivacına muvaffak olmuş yepyeni bir insan…”
Bu yazısında 26-27 sene önce Hocaefendi, ağır bir süreç yaşanacağına da işaret edip, alarm verircesine bir ikazda da bulunuyor: “Elbetteki bu yeni insanın doğumu çok kolay ve rahat olmayacaktır. Her doğum gibi onun da sancısı, sarsıntısı, sıkıntısı olacaktır.” diyor.
Geliş müjdesini de şöyle ifade ediyor: “Ama mevsimi gelince, bu mübarek velâdet (doğum) mutlaka gerçekleşecek ve bu ay yüzlü nesil Hızır gibi birden bire aramızda belirecektir. Sıkışmış ve üst üste binmiş bulutlar arasından rahmetin süzülüp geldiği, arzın derinliklerinden suların fışkırıp yeryüzüne çıktığı, karın-buzun çözüldüğü yerlerde kar çiçeklerinin her yanı sardığı ve şebnemlerin sıçrayıp yapraklara taht kurduğu gibi, bu YENİ İNSAN da belki bugün-belki de yarın, ama mutlaka gelecektir.”
Kasas Suresi, 7. Âyetten 39. Âyete kadar Musa Aleyhisselamın hayat serüvenini anlatmaktadır. Kehf Suresinde de 60. Âyetten 82. Âyetin sonuna kadar da Hz. Musa Aleyhisselam ile Hz. Hızır arasında geçenler anlatılmaktadır. Aslında bu iki surede, Hz. Musa Aleyhisselama maddi-mânevî, iki ayrı boyutta yaptırılan seyahatler anlatılmaktadır. Onun çocukluğu ve gençliği Mısır’da sarayda geçmiştir. Yüksek bir hayat standardı vardı. Oradan ayrılıp, yakalanma korkusu içinde çölleri aşmış ve Medyen’e ulaşmıştır. Orada bu saray delikanlısı bir işçi olarak çalışmak zorunda kalmıştır. Yani hayatın her çeşit zorluklarıyla boğuşa boğuşa eğitilmiştir. Ama yaşayan insanların her sınıfı ile buluşmuş, tanışmış ve hayatın gerçeklerini her seviyede görmüştür. Hızır Aleyhisselam ile gerçekleşen seyahatinde ise, mânevî bir seyahat yaptırılarak, olayların arkasında yatan gerçekler gösterilmiş, meselelerin ledûniyatı sezdirilmiştir. Bu iki çeşit seyahat ile, kendisine ilim ve hüküm verilen Musa Aleyhisselam, çok zeki ve ona göre de problemleri olan bir kavme peygamber gönderilmiştir. Evet o ağır yük ve misyonu yüklenirken mutlaka bu müthiş eğitimi alması gerekiyordu… Dünya çapında verilecek hizmetlerin erleri de böyle ağır imtihan ve eğitimlerden hiç beklenmedik süreçlerden geçmek zorundadır.
M. Fethullah Gülen Hocaefendi bu YENİ İNSAN yazısında da içinde bulunduğumuz çağda hizmet verecek bu yeni insan için şunları söylemektedir: “Yeni insan, her türlü hâricî tesirlerden sıyrılabilmiş ve kendi kendine ayakta durmaya kararlı bir şahsiyet insanıdır. Doğu-batı, ayağına pranga vurup onu esir edemeyeceği gibi, mânâ köküne ters ‘izim’ lerde, ona yol-yön değiştirtemeyecek ve hatta yerinden kıpırdatamayacaktır. Evet onun, düşüncesi hür, iradesi hür, tasavvurları hür ve hürriyeti de Allah’a kulluğu ölçüsündedir. Başkalarına benzemeye, başkalarına özenmeye değil, kendi kendine benzemeye ve tarihi dinamiklerle bezenmeye çalışacaktır.
“Yeni insan düşünen, araştıran, inanan, ruhaniyata açık ve ruhânî zevklerle dopdolu bir insandır. O kendi dünyasını kurma yolunda, âzamî derecede çağının imkânlarından yararlanmanın yanında, kendi millî ve mânevî değerlerine de sahip çıkarak çok farklı bir performans ortaya koyacaktır.”
Çünkü, gerek bizim dünyamızın insanları gerek diğer dünyaların insanları, 18. Asırda özlerinden uzaklaştılar. 19. Asırda değişik fantezilere kapılıp, tairhî dinamikleriyle zıtlaştılar. 20. Asırda da asıllarından yabancılaşıp pek çoğu inkârın kucağına düştüler. Böyle sıkıntılı bir dünyada yeni insan hem kendi dünyasını hem de bütün insanlığı düşünmek zorundadır. Yapacağı hizmetler, bütün insanlığı içine alacak, herkesi kucaklayacak şekilde olmalıdır. Bunun için bu yükleri kaldıracak ihlasa, samimiyete ve bilgiye sahip olması gerektiği gibi, Hz. Musa Aleyhisselamın geçirdiği eğitimin benzerini almak ve gerekli tecrübeleri de yaşamak zorundadır. Biz yaşadığımız süreci ele alırken bütün bunları da düşünmek zorundayız…
Hocaefendinin bu yazıdaki tesbitleri üzerinde, gelecek günlerde de inşaallah durmaya çalışacağız.
[Abdullah Aymaz] 18.6.2018 [Samanyolu Haber]
Kıraathanede ne okusak? [Kadir Gürcan]
Bir taraftan Ramazan-ı Şerif’in tatlı yorgunluğu diğer taraftan seçim telaşı gülmeye halimiz mi var diyeceksiniz ama, ne konuştuğunu bilemeyen ya da ağzından çıkacakları tartmaya vakti olmayan siyasetçilerimiz olunca kendinizi tutamıyorsunuz. Yeni bir “Okuma kampanyası”nın seçim konuşmaları içine girebileceğini kim tahmin edebilirdi? Mevcut iktidarın en gıcık olduğu, antipati duyduğu kesim, okuyan, yazan ve onlardan daha zeki olup, farklı düşünenler. Haksız yere hapiste yatan, Türkiye’nin en kıymetli yazarlarının tek suçu, okuyor ve yazıyor olmak.
“Milli Kıraathane!” proje ve teklifi, daha önce örnekleri olan ve kapalı devre ideolojilerin, partizan, basit ölçekli ideolog ve yaygın sokak magandası yetiştirmek için devlet destekli açılan kurumların kötü bir taklidi olmaktan öteye geçmez. Para döküp açmak kolay. Özel sektör böylesi abes bir iştiğale yatırım yapmaz. Böyle boş projeler ancak devlet kasasını elinde tutanların yapacağı işler. Azgın Halk Partisi iktidarının Köy Enstitülerine benzer bir şey. Projeyi dillendirenlerin okuma, kitap, yetişmiş adam düşmanlıkları bilinmese “Acaba mı?” diyesimiz geliyor ama, malzeme ortada.
Bu tür ideolojik insiyakların tetiklediği boş kurumlarda, kitap, ilim, irfan türünden kaliteli merakların dışında hemen her şey söz konusudur; bilardo, pişti, okey, bahis...her türlü malayaniyat. Laubali sağcı kesim, Satranç için de “Zeka geliştiriyor!” bahanesi ile meşruiyet arıyor ama, nafile. Hanefi Fakihleri-Allah hepsinden razı olsun-bunların hiçbirisine, hangi “modern maslahat!” kılıfı giydirilirse giydirilsin geçit vermemiş. Biz Satranç konusunda, Diyanet İşleri Başkanlığının fetvasının, dini değil siyasi bir tercih, modernizme verilmiş bir rüşvet olduğuna kaniyiz. Tahrimen Mekruh hükmünü hafifletecek dini bir maslahat da bulamadık.
Sayın Cumhurbaşkanı “Kıraathane” kelimesinin arkasına sığınıyor. İmam-Hatip mezunu ya! Halbuki, içi geçmiş bir çok müessesese gibi, “Kel ölür sırma saçlı olur, kör ölür ela gözlü olur!” sözünün beslediği hayıflanmaların tarihi ve kültürel bir arkaplanı yok. Osmanlı döneminde de öyleydi, Cumhuriyet döneminde de öyle ve bundan sonra da farklı olmayacak. Bir müesseseyi, Arapça-Farça karışımı bir adlandırmayla mahiyetinde değişiklik yapma şansınız yok.
Avrupa ülkelerinde, yazar-çizer, sanatçı takımının uğradığı türden mekanlar bizde gelişmemiş. Bu tür ithal meraklar da Osmanlı’nın son dönemlerinde Batı’ya gidip orada gördüklerini ballandıra ballandıra anlatanların boş kuruntuları. İstanbul’un bazı semtlerinde yine özenti ile isimleri öne çıkan-Marmara Kıraathanesi, en meşhuru- bir kaç mekan, figürleri, simaları ve kültür malzemeleriyle tamamiyle toplama bir yapı. “Yerli ve Milli Otomobil” gibi. İsminden başka her şeyi derme-çatma.
Kahvehaneler ya da yanlış kullanım ile Kıraathaneler şu halleriyle, bir ihtiyaca karşılık vermeleri açısından ihmal edilmeyecek kadar önemli. Sabahçı kahvelerinin, Sabah namazını camide ada eden ehl-i cemaat ile çok iyi bir bütünlük oluşturduğunu kim inkar edebilir? Günün ilk ışıklarıyla sanayi sitelerine, hayatın içine akan binlerce belki milyonlarca işçi, memur, esnaf, talebe kesiminin uğrak yeri olan, çay ocakları ve sabahçı kahvelerinin giderdiği toplumsal ihtiyacı hafife almanız için, öğle vaktine kadar yatabilecek maddi geliri garantilemiş olmanız gerekir.
Millet irfanına katkıda bulunmayı dert haline getirmiş olanlar için zaten bilinen müesseseler var. Bu müesseselerin alemşumul özellikleri de sağına soluna “milli, yerli, organik, ev yapımı, taş fırın, kömür ateşi ...” gibi sunilikler koymanıza da gerek yok. Kütüphaneler, kitap ile insanların buluşabileceği en mükemmel ortamlar. İki yüz yıldır mahiyeti ve işlevi bilinen Kıraathaneye, kaldıramayacağı yükler yüklemektense kütüphaneleri ihya etmek neden kimsenin aklına gelmez ki? Ama, herkesin bildiği gibi “Namazda gözü olmayanın, ezanda kulağı olmaz!”
Diğer açıdan, kütüphaneler modern iletişim vasıtalarıyla, bütün takdirlerin ötesinde birbirleriyle münasebeti çok üst seviyeye taşımış durumdalar. Derdiniz okumak olsun. Şu an için ulaşmak isteyip de, mahrum olabileceğiniz hemen hemen hiç bir kaynak yok adeta.
Sayın Cumhurbaşkanı boş da olsa bir iddia atar da, medyanın şıracı ve bozacıları konuyu meşrulaştırıp durumdan vazife çıkarmazlar mı? Hazret’in bir kıraathane ziyaretini manşetlere koyuvermişler. İyi de, ortada yine Cumhurbaşkanının ‘Kıraathane’ projesini destekleyecek kitap, dergi ve ansiklopedi yok. Bildiğiniz, biraz modern bir kahvehane. Acele edelim derken, espriyi bütünüyle atlamışlar. Hiç olmazsa Hazret’in eline Battal Gazi ya Zaloğlu Rüstem Kıssaları’nı tutuştursaydınız!
Kahvehaneleri gerçekten Kıraathane haline getirme teşebbüsü yeni değil. Cami hazirelerinde olan kahvehane ve çay ocaklarının izbe bir köşesine dostlar alışverişti görsün türünden bir kaç raflık kitaplar eskiden beri istif edilir. Ne var ki, iki elin parmak sayısı kadar olan bu kitapların da ne okuyucusu olur ne de meraklısı. Hatta bu satırın yazarı böyle bir kütüphanede Ömer Nasuhi Merhum’un Hukuk-u İslamiyye Kamusu’nu görmüştü. Allah Aşkına, böyle bir çay ocağında bu kitabı kim, neden, hangi maslahata binaen okusun. İsmi üzerinde ansiklopedi!
İş inada biner ve Kahvahaneler kitap istif edilir ve Kıraathane(!) haline dönüşürse, oraların jargonu da değişir herhalde; “Hasan Abi, buraya üç çay. Bana, Vadideki Zambak. Arkadaşlara, Suç ve Ceza, Mai ve Siyah! Sana zahmet!” Eh artık, ocakçı ve ayakçılar da bu eserleri bilen, okuyan ve eksikleri giderebilecek insanlardan seçilir.
[Kadir Gürcan] 18.6.2018 [Samanyolu Haber]
“Milli Kıraathane!” proje ve teklifi, daha önce örnekleri olan ve kapalı devre ideolojilerin, partizan, basit ölçekli ideolog ve yaygın sokak magandası yetiştirmek için devlet destekli açılan kurumların kötü bir taklidi olmaktan öteye geçmez. Para döküp açmak kolay. Özel sektör böylesi abes bir iştiğale yatırım yapmaz. Böyle boş projeler ancak devlet kasasını elinde tutanların yapacağı işler. Azgın Halk Partisi iktidarının Köy Enstitülerine benzer bir şey. Projeyi dillendirenlerin okuma, kitap, yetişmiş adam düşmanlıkları bilinmese “Acaba mı?” diyesimiz geliyor ama, malzeme ortada.
Bu tür ideolojik insiyakların tetiklediği boş kurumlarda, kitap, ilim, irfan türünden kaliteli merakların dışında hemen her şey söz konusudur; bilardo, pişti, okey, bahis...her türlü malayaniyat. Laubali sağcı kesim, Satranç için de “Zeka geliştiriyor!” bahanesi ile meşruiyet arıyor ama, nafile. Hanefi Fakihleri-Allah hepsinden razı olsun-bunların hiçbirisine, hangi “modern maslahat!” kılıfı giydirilirse giydirilsin geçit vermemiş. Biz Satranç konusunda, Diyanet İşleri Başkanlığının fetvasının, dini değil siyasi bir tercih, modernizme verilmiş bir rüşvet olduğuna kaniyiz. Tahrimen Mekruh hükmünü hafifletecek dini bir maslahat da bulamadık.
Sayın Cumhurbaşkanı “Kıraathane” kelimesinin arkasına sığınıyor. İmam-Hatip mezunu ya! Halbuki, içi geçmiş bir çok müessesese gibi, “Kel ölür sırma saçlı olur, kör ölür ela gözlü olur!” sözünün beslediği hayıflanmaların tarihi ve kültürel bir arkaplanı yok. Osmanlı döneminde de öyleydi, Cumhuriyet döneminde de öyle ve bundan sonra da farklı olmayacak. Bir müesseseyi, Arapça-Farça karışımı bir adlandırmayla mahiyetinde değişiklik yapma şansınız yok.
Avrupa ülkelerinde, yazar-çizer, sanatçı takımının uğradığı türden mekanlar bizde gelişmemiş. Bu tür ithal meraklar da Osmanlı’nın son dönemlerinde Batı’ya gidip orada gördüklerini ballandıra ballandıra anlatanların boş kuruntuları. İstanbul’un bazı semtlerinde yine özenti ile isimleri öne çıkan-Marmara Kıraathanesi, en meşhuru- bir kaç mekan, figürleri, simaları ve kültür malzemeleriyle tamamiyle toplama bir yapı. “Yerli ve Milli Otomobil” gibi. İsminden başka her şeyi derme-çatma.
Kahvehaneler ya da yanlış kullanım ile Kıraathaneler şu halleriyle, bir ihtiyaca karşılık vermeleri açısından ihmal edilmeyecek kadar önemli. Sabahçı kahvelerinin, Sabah namazını camide ada eden ehl-i cemaat ile çok iyi bir bütünlük oluşturduğunu kim inkar edebilir? Günün ilk ışıklarıyla sanayi sitelerine, hayatın içine akan binlerce belki milyonlarca işçi, memur, esnaf, talebe kesiminin uğrak yeri olan, çay ocakları ve sabahçı kahvelerinin giderdiği toplumsal ihtiyacı hafife almanız için, öğle vaktine kadar yatabilecek maddi geliri garantilemiş olmanız gerekir.
Millet irfanına katkıda bulunmayı dert haline getirmiş olanlar için zaten bilinen müesseseler var. Bu müesseselerin alemşumul özellikleri de sağına soluna “milli, yerli, organik, ev yapımı, taş fırın, kömür ateşi ...” gibi sunilikler koymanıza da gerek yok. Kütüphaneler, kitap ile insanların buluşabileceği en mükemmel ortamlar. İki yüz yıldır mahiyeti ve işlevi bilinen Kıraathaneye, kaldıramayacağı yükler yüklemektense kütüphaneleri ihya etmek neden kimsenin aklına gelmez ki? Ama, herkesin bildiği gibi “Namazda gözü olmayanın, ezanda kulağı olmaz!”
Diğer açıdan, kütüphaneler modern iletişim vasıtalarıyla, bütün takdirlerin ötesinde birbirleriyle münasebeti çok üst seviyeye taşımış durumdalar. Derdiniz okumak olsun. Şu an için ulaşmak isteyip de, mahrum olabileceğiniz hemen hemen hiç bir kaynak yok adeta.
Sayın Cumhurbaşkanı boş da olsa bir iddia atar da, medyanın şıracı ve bozacıları konuyu meşrulaştırıp durumdan vazife çıkarmazlar mı? Hazret’in bir kıraathane ziyaretini manşetlere koyuvermişler. İyi de, ortada yine Cumhurbaşkanının ‘Kıraathane’ projesini destekleyecek kitap, dergi ve ansiklopedi yok. Bildiğiniz, biraz modern bir kahvehane. Acele edelim derken, espriyi bütünüyle atlamışlar. Hiç olmazsa Hazret’in eline Battal Gazi ya Zaloğlu Rüstem Kıssaları’nı tutuştursaydınız!
Kahvehaneleri gerçekten Kıraathane haline getirme teşebbüsü yeni değil. Cami hazirelerinde olan kahvehane ve çay ocaklarının izbe bir köşesine dostlar alışverişti görsün türünden bir kaç raflık kitaplar eskiden beri istif edilir. Ne var ki, iki elin parmak sayısı kadar olan bu kitapların da ne okuyucusu olur ne de meraklısı. Hatta bu satırın yazarı böyle bir kütüphanede Ömer Nasuhi Merhum’un Hukuk-u İslamiyye Kamusu’nu görmüştü. Allah Aşkına, böyle bir çay ocağında bu kitabı kim, neden, hangi maslahata binaen okusun. İsmi üzerinde ansiklopedi!
İş inada biner ve Kahvahaneler kitap istif edilir ve Kıraathane(!) haline dönüşürse, oraların jargonu da değişir herhalde; “Hasan Abi, buraya üç çay. Bana, Vadideki Zambak. Arkadaşlara, Suç ve Ceza, Mai ve Siyah! Sana zahmet!” Eh artık, ocakçı ve ayakçılar da bu eserleri bilen, okuyan ve eksikleri giderebilecek insanlardan seçilir.
[Kadir Gürcan] 18.6.2018 [Samanyolu Haber]
Cezaevlerinin 3’te biri öğrenci ile doldu
Cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlü öğrenci sayısı çarpıcı boyutlara ulaştı. Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre, Ceza İnfaz Kurumları’ndaki hükümlü ve tutuklu öğrenci sayısı 70 bine dayandı.
Birgün’ün haberine göre, hükümlü ve tutuklu öğrencilerin 36 bin 33’ünü lise ve dengi okullar ile önlisans ve lisans programlarına kayıtlı öğrenciler oluştururken açıköğretim programlarına kayıtlı tutuklu ve hükümlü öğrenci sayısı ise 33 bin 268 oldu.
699 ilçenin nüfusundan fazla
Cezaevlerinde 2013 yılı itibarıyla 2 bin 776 olan tutuklu ve hükümlü öğrenci sayısı dört yılda 25 kat artarak 69 bin 301’e yükseldi. Tutuksuz yargılanan ve yargılaması devam eden öğrencilerle birlikte 100 binin üzerine çıktığı tahmin edilen cezaevindeki öğrencilerin sayısı Türkiye’deki 699 ilçenin nüfusunu geride bıraktı. Adalet Bakanlığı, kayıt dondurarak eğitim öğretim hakkı kısıtlanan öğrencilere ilişkin verileri “Kayıtlarımızda yok” gerekçesiyle paylaşmadı. AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından bu güne 4 kat artarak 230 bin 735’e ulaşan cezaevlerindeki mahkum sayısının üçte birini öğrenciler oluşturdu.
Devamsızlıktan kalıyorlar
Hapishanelerdeki öğrencilerin karşılaştığı sorunların başında, yeni eğitim ve öğretim yılında kayıtlarını yenileyememeleri geldi. Binlerce tutuklu ve hükümlü öğrenci, maddi imkansızlık nedeniyle eğitim masraflarını karşılayamadığı için eğitimlerine devam edemedi. Devam zorunluluğu olan derslere mahkum oldukları için devam edemeyen öğrenciler, devamsızlık nedeniyle birçok dersi geçemedi.
Her üç mahkûmdan birinin öğrenci olduğuna dikkati çeken CHP Genel Başkan Yardımcısı ve İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Üyesi Gamze Akkuş İlgezdi, “Türkiye tarihinin en yüksek mahkum öğrenci sayısına AKP iktidarı döneminde ulaşıldı” diye konuştu. İlgezdi, cezaevlerindeki kötü muameleden, zor koşullarda eğitimlerine devam eden mahkum öğrencilerin de payını aldığını ifade etti.
[TR724] 18.6.2018
Birgün’ün haberine göre, hükümlü ve tutuklu öğrencilerin 36 bin 33’ünü lise ve dengi okullar ile önlisans ve lisans programlarına kayıtlı öğrenciler oluştururken açıköğretim programlarına kayıtlı tutuklu ve hükümlü öğrenci sayısı ise 33 bin 268 oldu.
699 ilçenin nüfusundan fazla
Cezaevlerinde 2013 yılı itibarıyla 2 bin 776 olan tutuklu ve hükümlü öğrenci sayısı dört yılda 25 kat artarak 69 bin 301’e yükseldi. Tutuksuz yargılanan ve yargılaması devam eden öğrencilerle birlikte 100 binin üzerine çıktığı tahmin edilen cezaevindeki öğrencilerin sayısı Türkiye’deki 699 ilçenin nüfusunu geride bıraktı. Adalet Bakanlığı, kayıt dondurarak eğitim öğretim hakkı kısıtlanan öğrencilere ilişkin verileri “Kayıtlarımızda yok” gerekçesiyle paylaşmadı. AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından bu güne 4 kat artarak 230 bin 735’e ulaşan cezaevlerindeki mahkum sayısının üçte birini öğrenciler oluşturdu.
Devamsızlıktan kalıyorlar
Hapishanelerdeki öğrencilerin karşılaştığı sorunların başında, yeni eğitim ve öğretim yılında kayıtlarını yenileyememeleri geldi. Binlerce tutuklu ve hükümlü öğrenci, maddi imkansızlık nedeniyle eğitim masraflarını karşılayamadığı için eğitimlerine devam edemedi. Devam zorunluluğu olan derslere mahkum oldukları için devam edemeyen öğrenciler, devamsızlık nedeniyle birçok dersi geçemedi.
Her üç mahkûmdan birinin öğrenci olduğuna dikkati çeken CHP Genel Başkan Yardımcısı ve İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Üyesi Gamze Akkuş İlgezdi, “Türkiye tarihinin en yüksek mahkum öğrenci sayısına AKP iktidarı döneminde ulaşıldı” diye konuştu. İlgezdi, cezaevlerindeki kötü muameleden, zor koşullarda eğitimlerine devam eden mahkum öğrencilerin de payını aldığını ifade etti.
[TR724] 18.6.2018
Dünya Kupası’nda son şampiyon sendromu [Hasan Cücük]
Almanya, Rusya’ya eleme gruplarındaki tüm maçlarını kazanarak gelen tek takımdı. Son 7 Dünya Kupası açılış maçını kazanmıştı. Son 4 açılış maçında rakiplerine 20 gol atmıştı. Son dünya şampiyonuydu. Ama Rusya’daki açılış maçında Meksika’ya 1-0’lık skorla boyun eğdi. Güç dengesi elbette Almanlardan yanaydı. Mutlak favoriydi. Zira, Meksika’ya karşı bir kez yenilmişti. O da bir hazırlık maçı, tarih 1985’ti. Almanya kaybetti. Nedeni birazda tarihte saklı bu mağlıbiyetin. Adı ise son şampiyon sendromu.
Fransa ev sahipliğini yaptığı 1998 Dünya Kupası’nda finale kadar gelip, Brezilya engelini 3-0’lık skorla aşarak tarihinde ilk kez dünya şampiyonu oluyordu. 4 yıl sonra Japonya – Güney Kore ortaklığıyla düzenlenen kupaya son şampiyon olarak gelen Fransız yine favoriler arasında ilk sırada yer alıyordu. Danimarka, Uruguay ve Senegal’le aynı gruba düşen Fransa, kupanın açılış maçında tarihinde ilk kez Dünya Kupası’na katılan Senegal’e şok bir skorla 1-0 yeniliyordu. İlk maç kazası denilip, Uruguay karşısına telafi için çıkan Fransızlar bu kez golsüz berabere kalıyordu. Gruptan çıkma adına Danimarka’yı mutlak yenmeleri gerekiyordu. Maçın sonucu 2-0 Vikingler lehine olunca, Fransızlar son şampiyon olarak geldikleri Japonya / Güney Kore’ye gol atamadan gruplarda veda ediyordu.
Brezilya, 2002 Dünya Kupası finalinde Almanya’yı yenip kupaya uzanarak taraftarını mutlu ediyordu. Almanya’nın ev sahipliğini yaptığı 2006 Dünya Kupası’na kendinden emin olarak gelen bir Brezilya vardı. Öyle ki, teknik patron Carlos Alberto Parreira kupada oynayacakları ilk maç olan Hırvatistan karşısında sahaya süreceği 11’i bir ay önceden açıklıyordu. Brezilya gruptan lider çıkıyor, son 16 turunda Gana’yı eliyordu ama çeyrek finalde Fransa’ya yenilip, evine dönüyordu. Mutlak favorilerden biri gösterilen Brezilya’nın çeyrek finalde elenmesi şok etkisi yapıyordu.
Almanya 2006’da finale kupa öncesinde favori gösterilmeyen İtalya ve Fransa kalırken, mutlu sonra penaltılarda İtalyanlar ulaşıyordu. Güney Afrika’nın ev sahipliğini yaptığı 2010 Dünya Kupası’na son şampiyon apoletiyle gelen İtalya’nın grubunda Paraguay, Yeni Zelanda ve Slovakya vardı. Tüm ibreler favori olarak İtalya’yı gösteriyordu. Ancak sahada 4 yıl önceki İtalya’yı mumla aratan bir takım vardı. Paraguay ve Yeni Zelanda ile 1-1 berabere kalan İtalyanlara son darbeyi Slovakya vuruyordu. Slovakya’dan yediği 3 golle, attıpı 2 golle cevap veren İtalyanlar grupta ilk ikiye giremeyince evinin yolunu tutuyordu.
Euro 2008’ten itibaren dünya futbolunda İspanya fırtınası esiyordu. 2010 Dünya Kupası’nda Hollanda’yı finalde yenip kupanın sahibi olan Matadorlar, Euro 2012’de bu kez İtalya’yı geçip şampiyon oluyordu. Son 3 büyük turnuvayı kazanan tek takım olarak Brezilya 2014’e gelen İspanyollar kupanın en büyük favorilerinden biriydi. Hollanda, Şili ve Avustralya ile aynı gruba düşen İspanya, 4 yıl önce finalde geçtiği Hollanda’ya tarihi bir skorla 5-1 yeniliyordu. Skor kadar İspanya’nın etkisiz oyunu hafızalara kazınıyordu. Şili maçını telafi olarak gören İspanya, sahadan bu kez 2-0’lık bir skorla yenik ayrılıyordu. Son şampiyon tel tel dökülüyordu. Gruptaki son maçı artık bir formaliteden öte bir anlam taşımıyordu. Grubun en zayıf takımı Avustralya’yı 3-0 yenen İspanya, Brezilya’da ilk galibiyet,ni alıyordu ama grup maçları sonunda evine dönen son şampiyonlar halkasına dahil oluyordu.
Son 4 Dünya Kupası’nın 3 sahibi gruptan çıkamayıp evine döndü. Almanya ilk maçında Meksika’ya yenilerek, son şampiyon sendromunu devam ettirme yolunda ilerledi. İsveç ve Güney Kore maçlarında yaşayacağı puan kayıpları Almanya’nın Rusya mecarasını erken bitirebilir. Bu gerçekleşirse son şampiyon sendromu devam etmiş olur.
[Hasan Cücük] 17.6.2018 [TR724]
Fransa ev sahipliğini yaptığı 1998 Dünya Kupası’nda finale kadar gelip, Brezilya engelini 3-0’lık skorla aşarak tarihinde ilk kez dünya şampiyonu oluyordu. 4 yıl sonra Japonya – Güney Kore ortaklığıyla düzenlenen kupaya son şampiyon olarak gelen Fransız yine favoriler arasında ilk sırada yer alıyordu. Danimarka, Uruguay ve Senegal’le aynı gruba düşen Fransa, kupanın açılış maçında tarihinde ilk kez Dünya Kupası’na katılan Senegal’e şok bir skorla 1-0 yeniliyordu. İlk maç kazası denilip, Uruguay karşısına telafi için çıkan Fransızlar bu kez golsüz berabere kalıyordu. Gruptan çıkma adına Danimarka’yı mutlak yenmeleri gerekiyordu. Maçın sonucu 2-0 Vikingler lehine olunca, Fransızlar son şampiyon olarak geldikleri Japonya / Güney Kore’ye gol atamadan gruplarda veda ediyordu.
Brezilya, 2002 Dünya Kupası finalinde Almanya’yı yenip kupaya uzanarak taraftarını mutlu ediyordu. Almanya’nın ev sahipliğini yaptığı 2006 Dünya Kupası’na kendinden emin olarak gelen bir Brezilya vardı. Öyle ki, teknik patron Carlos Alberto Parreira kupada oynayacakları ilk maç olan Hırvatistan karşısında sahaya süreceği 11’i bir ay önceden açıklıyordu. Brezilya gruptan lider çıkıyor, son 16 turunda Gana’yı eliyordu ama çeyrek finalde Fransa’ya yenilip, evine dönüyordu. Mutlak favorilerden biri gösterilen Brezilya’nın çeyrek finalde elenmesi şok etkisi yapıyordu.
Almanya 2006’da finale kupa öncesinde favori gösterilmeyen İtalya ve Fransa kalırken, mutlu sonra penaltılarda İtalyanlar ulaşıyordu. Güney Afrika’nın ev sahipliğini yaptığı 2010 Dünya Kupası’na son şampiyon apoletiyle gelen İtalya’nın grubunda Paraguay, Yeni Zelanda ve Slovakya vardı. Tüm ibreler favori olarak İtalya’yı gösteriyordu. Ancak sahada 4 yıl önceki İtalya’yı mumla aratan bir takım vardı. Paraguay ve Yeni Zelanda ile 1-1 berabere kalan İtalyanlara son darbeyi Slovakya vuruyordu. Slovakya’dan yediği 3 golle, attıpı 2 golle cevap veren İtalyanlar grupta ilk ikiye giremeyince evinin yolunu tutuyordu.
Euro 2008’ten itibaren dünya futbolunda İspanya fırtınası esiyordu. 2010 Dünya Kupası’nda Hollanda’yı finalde yenip kupanın sahibi olan Matadorlar, Euro 2012’de bu kez İtalya’yı geçip şampiyon oluyordu. Son 3 büyük turnuvayı kazanan tek takım olarak Brezilya 2014’e gelen İspanyollar kupanın en büyük favorilerinden biriydi. Hollanda, Şili ve Avustralya ile aynı gruba düşen İspanya, 4 yıl önce finalde geçtiği Hollanda’ya tarihi bir skorla 5-1 yeniliyordu. Skor kadar İspanya’nın etkisiz oyunu hafızalara kazınıyordu. Şili maçını telafi olarak gören İspanya, sahadan bu kez 2-0’lık bir skorla yenik ayrılıyordu. Son şampiyon tel tel dökülüyordu. Gruptaki son maçı artık bir formaliteden öte bir anlam taşımıyordu. Grubun en zayıf takımı Avustralya’yı 3-0 yenen İspanya, Brezilya’da ilk galibiyet,ni alıyordu ama grup maçları sonunda evine dönen son şampiyonlar halkasına dahil oluyordu.
Son 4 Dünya Kupası’nın 3 sahibi gruptan çıkamayıp evine döndü. Almanya ilk maçında Meksika’ya yenilerek, son şampiyon sendromunu devam ettirme yolunda ilerledi. İsveç ve Güney Kore maçlarında yaşayacağı puan kayıpları Almanya’nın Rusya mecarasını erken bitirebilir. Bu gerçekleşirse son şampiyon sendromu devam etmiş olur.
[Hasan Cücük] 17.6.2018 [TR724]
Dolapta kek var, yuvarlanıp yersin [Ahmet Dönmez]
Bu seçimde bir tuhaflık mı var?
Yoksa bana mı öyle geliyor?
Gerçi ‘İlklerin seçimi’ demiştim ama sanırım yine de bu kadarını beklemiyordum.
***
Tuhaf geliyor, çünkü roller değişti.
Pozisyonlar değişti.
Şimdiye kadar hep bir ‘hikaye ile’ kitlelerin karşısına çıkan AKP, bu kez Ramazan’da ‘fakir aile maratonuna’ çıkmış beyaz Türk gibi snob.
Eskiden onlar talep edendi, zorlayandı, şikayet edendi, eleştirendi, ağlayandı.
Şimdi tepeden bakan, ezen, mağrur, şımarık lümpenler güruhu.
***
Dahası, Erdoğan’ın büyüsü bozulmuş.
İlk kez herhangi bir “mağduriyetle” gitmediği bir seçimde, saçmalama kapasitesinin ne kadar engin olduğunu da görmüş olduk.
Arsızın kahkahası, ardındaki odunun çatırtısından yüksek çıkarmış derler; biraz da ondan şaşkınız.
Neredeyse hiç bir mitingi yok ki rakiplerine ve sosyal medya haylazlarına makara yapılacak malzeme vermesin.
Hani demiştik ya, ‘hikayesi bitmiş’; şimdi nereden nasıl bir hikmet peydah edeceğini şaşırmış durumda.
Kah yalanları kah cehaleti ile gülünç duruma düşüyor.
Bazen zihni salahiyetinden şüphe uyandıracak kadar kayışsız-balatasız sallıyor.
****
Bir de kek muhabbeti var malum.
Tam da “Süleyman Demirel Üniversitesi’ni ben açtım”, “Adnan Menderes Havalimanı’nı ben yaptım”, “Adıyaman Havaalanı benim eserim” diye alenen milleti ‘kek’lediği günlerde…
Nasılsa yiyen yinene…
Tabi ondan önce ne MR vardı, ne tomografi. Hastalar, köpeklerin çektiği ambulanslarla taşınıyordu.
Bütün buralar dutluktu.
O geldi mamur oldu her yer.
****
Kendisi daha doğmadan tek parti döneminde ilkokulu okumuş bir zat. Diploması var mı bilmiyoruz. 12 Eylül’de daha doğmayan kızı de kendisi için kapılara notlar asardı hani, hatırlarsınız.
O yüzden ‘kek’lemesi kolay.
Ufak da atmıyor gerçi ama…
Yine yandaşın biri bulmuş nasıl milletin orasına burasına duhul edeceğini; üretmiş ‘millet kıraathanesi’ni, koymuş önüne, o da meydan meydan anlatıyor. Kek verecekmiş, kitap verecekmiş, gençler kıraat edecekmiş.
Eleştirilere de ‘gençlik elden gidiyeah!’ diye karşılık veriyor. “Ya çocuklarımız elden gidiyor ya, onları kurtarmak için millet kıraathaneleri yapacağız” diye anlatıyor.
Tamam da niye elden gidiyor gençler?
N’olmuş ki?
16 yıldır ümmetin lideri yok muydu başımızda?
AKP iktidarında çocuklarımız elden gitmeye mi başladı?
‘Kindar gençlik’ işinde iyiydiniz ama!
Bayağı kindar bir nesil ürettiniz. Meyvelerini de topluyorsunuz işte. Diğer partilerin seçim standlarına saldırıp rakipleri hastanelik etmekle meşguller şu ara. Dün de Abdüllatif Şener’in Konya’daki seçim bürosuna sopalarla dalmışlar.
Bu işte iyiler gerçekten.
Biraz da millet parklarında yuvarlanır millet kıraathanelerinde kek yerseler, daha bir ‘kininin davacısı’ olur gençler.
****
Tabii o işin ambalajı. “Ekonomi tepe taklak giderken biz biraz da buradan ütelim sizi” diyemeyeceği için, “Çocuklar, çocuklarımız…” diye satıyor ürünü. Ne de olsa iyi pazarlamacı.
Bir de kalkmış rakibine, “Şimdi İnce bak sana buradan bir nasihatte bulunayım. Sen siyasette daha çok çok çıraksın. Ama bir şey söyleyim sana, siyaset dürüstlük ister. Senin genel başkanın yalancı. Sen de hemen başladın yalana” diye tarizde bulunuyor. Önceki gün de “Bunlar yalanı söyler, sonra hiç bir şey olmamış gibi arkalarını dönerler” diyordu.
Yandaş medyasında da “Yalanlarla dolu 40 gün” başlıklı haberler çıkıyor. Yeni Şafak, “İnce’nin seçim çalışmalarına yalanları ve geçmiş dönemlerdeki politikalarından çarkları damga vurdu. İnce 40 günde birden çok yalan ve iftiralarda bulundu” diye yazıyor.
Sabah da “Muhalefetin yalan ittifakı” diye sözümona bir haber inceleme yapmıştı. Büyük gazeteci Kenan Kıran (Kendisi kayyım tarafından Zaman Gazetesi’ne genel yayın yönetmeni atanmıştı), Erdoğan dışındaki 3 cumhurbaşkanı adayının sözlerini masaya yatırmış, “Halkın gözünün içine baka baka yalan söylüyorlar” diye yakınıyor.
Gerçi Azrail vantilatörü esprisini Kemal Kılıçdaroğlu yapmıştı ama herhalde Sabah gazetesi ceryanda kalmamak için Erdoğan’ın yalanlarına fazla değinemiyor.
****
Onun yalancılığı uluslararası alana taşmış vaziyette zira. Beyaz Saray’dan kaç kere yalanlandığını Beyaz Saray bile bilmiyor.
Kalkmış, her evde buzdolabı var diye gelişmişlik tafrası yapıyor bir de…
Sanki gören de 60’ların sahra altı Afrikası’nda siyaset yapıyor zannedecek.
Buzdolabını gelişmişlik göstergesi diye anlatıyor şu devirde.
Her evden bir kurban çıkarken…
Hala bu çağda insanlar işkenceden ölür, bir bir ocaklar söndürülürken…
Refah seviyesi diye evlere giren buzdolabından bahsediyor.
****
Ne var onun buzdolabında?
Gerçekler var; buzdolabına kaldırdığı gerçekler…
Derin dondurucuya kaldırdığı demokrasi var,
Kokmuş hukuk var,
Morarmış adalet var,
Parçalara ayrılmış toplumsal huzur var.
Hepsi buzdolabında…
Birbirine yapışık ve kimliksiz olarak donuyorlar.
****
Olsun, yuvarlanırken çıkarıp yerler dolapta ne varsa.
Uçuruma doğru yuvarlanırken…
Van Gürpınar’da bir koyun uçurumdan atlayınca arkasından 500 koyun da onu takip etmiş diyor haberler…
Bir kaç sene önce de 300 tanesi aynı şekilde telef olmuştu.
Bazılarının kaderi hiç değişmiyor.
[Ahmet Dönmez] 17.6.2018 [TR724]
Yoksa bana mı öyle geliyor?
Gerçi ‘İlklerin seçimi’ demiştim ama sanırım yine de bu kadarını beklemiyordum.
***
Tuhaf geliyor, çünkü roller değişti.
Pozisyonlar değişti.
Şimdiye kadar hep bir ‘hikaye ile’ kitlelerin karşısına çıkan AKP, bu kez Ramazan’da ‘fakir aile maratonuna’ çıkmış beyaz Türk gibi snob.
Eskiden onlar talep edendi, zorlayandı, şikayet edendi, eleştirendi, ağlayandı.
Şimdi tepeden bakan, ezen, mağrur, şımarık lümpenler güruhu.
***
Dahası, Erdoğan’ın büyüsü bozulmuş.
İlk kez herhangi bir “mağduriyetle” gitmediği bir seçimde, saçmalama kapasitesinin ne kadar engin olduğunu da görmüş olduk.
Arsızın kahkahası, ardındaki odunun çatırtısından yüksek çıkarmış derler; biraz da ondan şaşkınız.
Neredeyse hiç bir mitingi yok ki rakiplerine ve sosyal medya haylazlarına makara yapılacak malzeme vermesin.
Hani demiştik ya, ‘hikayesi bitmiş’; şimdi nereden nasıl bir hikmet peydah edeceğini şaşırmış durumda.
Kah yalanları kah cehaleti ile gülünç duruma düşüyor.
Bazen zihni salahiyetinden şüphe uyandıracak kadar kayışsız-balatasız sallıyor.
****
Bir de kek muhabbeti var malum.
Tam da “Süleyman Demirel Üniversitesi’ni ben açtım”, “Adnan Menderes Havalimanı’nı ben yaptım”, “Adıyaman Havaalanı benim eserim” diye alenen milleti ‘kek’lediği günlerde…
Nasılsa yiyen yinene…
Tabi ondan önce ne MR vardı, ne tomografi. Hastalar, köpeklerin çektiği ambulanslarla taşınıyordu.
Bütün buralar dutluktu.
O geldi mamur oldu her yer.
****
Kendisi daha doğmadan tek parti döneminde ilkokulu okumuş bir zat. Diploması var mı bilmiyoruz. 12 Eylül’de daha doğmayan kızı de kendisi için kapılara notlar asardı hani, hatırlarsınız.
O yüzden ‘kek’lemesi kolay.
Ufak da atmıyor gerçi ama…
Yine yandaşın biri bulmuş nasıl milletin orasına burasına duhul edeceğini; üretmiş ‘millet kıraathanesi’ni, koymuş önüne, o da meydan meydan anlatıyor. Kek verecekmiş, kitap verecekmiş, gençler kıraat edecekmiş.
Eleştirilere de ‘gençlik elden gidiyeah!’ diye karşılık veriyor. “Ya çocuklarımız elden gidiyor ya, onları kurtarmak için millet kıraathaneleri yapacağız” diye anlatıyor.
Tamam da niye elden gidiyor gençler?
N’olmuş ki?
16 yıldır ümmetin lideri yok muydu başımızda?
AKP iktidarında çocuklarımız elden gitmeye mi başladı?
‘Kindar gençlik’ işinde iyiydiniz ama!
Bayağı kindar bir nesil ürettiniz. Meyvelerini de topluyorsunuz işte. Diğer partilerin seçim standlarına saldırıp rakipleri hastanelik etmekle meşguller şu ara. Dün de Abdüllatif Şener’in Konya’daki seçim bürosuna sopalarla dalmışlar.
Bu işte iyiler gerçekten.
Biraz da millet parklarında yuvarlanır millet kıraathanelerinde kek yerseler, daha bir ‘kininin davacısı’ olur gençler.
****
Tabii o işin ambalajı. “Ekonomi tepe taklak giderken biz biraz da buradan ütelim sizi” diyemeyeceği için, “Çocuklar, çocuklarımız…” diye satıyor ürünü. Ne de olsa iyi pazarlamacı.
Bir de kalkmış rakibine, “Şimdi İnce bak sana buradan bir nasihatte bulunayım. Sen siyasette daha çok çok çıraksın. Ama bir şey söyleyim sana, siyaset dürüstlük ister. Senin genel başkanın yalancı. Sen de hemen başladın yalana” diye tarizde bulunuyor. Önceki gün de “Bunlar yalanı söyler, sonra hiç bir şey olmamış gibi arkalarını dönerler” diyordu.
Yandaş medyasında da “Yalanlarla dolu 40 gün” başlıklı haberler çıkıyor. Yeni Şafak, “İnce’nin seçim çalışmalarına yalanları ve geçmiş dönemlerdeki politikalarından çarkları damga vurdu. İnce 40 günde birden çok yalan ve iftiralarda bulundu” diye yazıyor.
Sabah da “Muhalefetin yalan ittifakı” diye sözümona bir haber inceleme yapmıştı. Büyük gazeteci Kenan Kıran (Kendisi kayyım tarafından Zaman Gazetesi’ne genel yayın yönetmeni atanmıştı), Erdoğan dışındaki 3 cumhurbaşkanı adayının sözlerini masaya yatırmış, “Halkın gözünün içine baka baka yalan söylüyorlar” diye yakınıyor.
Gerçi Azrail vantilatörü esprisini Kemal Kılıçdaroğlu yapmıştı ama herhalde Sabah gazetesi ceryanda kalmamak için Erdoğan’ın yalanlarına fazla değinemiyor.
****
Onun yalancılığı uluslararası alana taşmış vaziyette zira. Beyaz Saray’dan kaç kere yalanlandığını Beyaz Saray bile bilmiyor.
Kalkmış, her evde buzdolabı var diye gelişmişlik tafrası yapıyor bir de…
Sanki gören de 60’ların sahra altı Afrikası’nda siyaset yapıyor zannedecek.
Buzdolabını gelişmişlik göstergesi diye anlatıyor şu devirde.
Her evden bir kurban çıkarken…
Hala bu çağda insanlar işkenceden ölür, bir bir ocaklar söndürülürken…
Refah seviyesi diye evlere giren buzdolabından bahsediyor.
****
Ne var onun buzdolabında?
Gerçekler var; buzdolabına kaldırdığı gerçekler…
Derin dondurucuya kaldırdığı demokrasi var,
Kokmuş hukuk var,
Morarmış adalet var,
Parçalara ayrılmış toplumsal huzur var.
Hepsi buzdolabında…
Birbirine yapışık ve kimliksiz olarak donuyorlar.
****
Olsun, yuvarlanırken çıkarıp yerler dolapta ne varsa.
Uçuruma doğru yuvarlanırken…
Van Gürpınar’da bir koyun uçurumdan atlayınca arkasından 500 koyun da onu takip etmiş diyor haberler…
Bir kaç sene önce de 300 tanesi aynı şekilde telef olmuştu.
Bazılarının kaderi hiç değişmiyor.
[Ahmet Dönmez] 17.6.2018 [TR724]
İyilik öykülerine tutunmak [Emine Eroğlu]
Ne çok insan tanıyoruz artık.
Ne çok insanı hikayeleriyle tanıyoruz.
İsimler emanet ediliyor bize her köşede.
Dualar biriktiriyoruz.
“Oğlum on sekiz aydır içerde. Mahkemesi var, dua edin” diyor, ciğergâhından kopan “âh”la yaralı bir anne. Birden onun evladı sizin evladınız, onun duası sizin duanız oluveriyor. Geceler boyunca dilgir oluyorsunuz.
Gözü yaylı bir kadın, tefriciye dağıtmaya çalışıyor, hapisteki kocası için. Bir diğeri Meriç’ten geçmeye çalışan kardeşi için Fetih okumanızı istiyor.
Ve liste uzayıp gidiyor.
Dua ettiğiniz herkes âşinânız oluyor. Size dualarını emanet edenler de… Simaları unutuyorsunuz, ama hikayeleri unutmuyorsunuz.
Burada olmasa da başka bir âlemde elbette… diyorsunuz.
“Sen o musun?” diye sorduklarınız oluyor ara ara. “Sen Yusuf musun? Hiç tanımadan, kim olduğunu bilmeden geceler boyu dua ettiğim. O sen misin?”
Nasıl bir sevinç Allah’ım!..
Varlığın en derin sancısıyla sarmai dolaş, nasıl dupduru bir lezzet!..
Cehennemin bir adının da “firak,” yani ayrılık olduğunu düşünüyor, Cennet’i vuslatların bitimsiz hazzıyla yeniden tanımlıyorsunuz.
“Darısı tüm kardeşlerimiz, tüm masumların başına.” deyip ağlaşıyorsunuz karşılıklı.
Üzerinize rahmet yağmurları yağıyor.
HİZMET VARSA ÜMİT DE VAR!
Mektupları okuyup “görülmüştür” diye damgalayan görevlinin kendilerine, “Ben size yedi sayfadan fazla yazmayın demedim mi? Bıktım sizin aşk mektuplarınızı okumaktan!” diye çıkıştığını anlatıyor, hapisten yeni çıkan bir “abi,” gülümsüyorsunuz.
Eşinin, “Ben içeride çok inceldim” cümlesini “zayıfladım” olarak anlayıp endişelenen ablayı hatırlıyorsunuz. Sonra o ablanın endişesinin, yirmi yıllık eşinin ilan-ı aşkıyla nasıl hayrete dönüştüğünü…
“Bakma kötülüğün saltanatına.” diyorsunuz, soran olursa, “Hizmet varsa iyilik de, var ümit de!”
Sıladakiler, uzaklaşan yakınlarının dehşetini; gurbettekiler, hiç tanımadığı bir ülkenin vahşetini duysa da ruhunda, dehşet ve vahşetleri ülfet ve ünsiyete çeviren bir Rahmet eli var.
İhtiyacını hissettiği komşusuna, “Bahçendeki kayısıları topla, tezgahta satayım” diyen pazarcılar. Kirasını ödeyemeyen mağdurun kulağına, “Endişe etme, geçecek bugünler.” diye fısıldayan ev sahipleri. Hapse girerken “çocuklarımı meyvesiz bırakmayın” diyen öğretmenin evini manava çeviren komşular var.
Var. Halâ var.
Mazlumlara yardım etmek için mantı, gözleme satan ablalar. Kaç aile geçindirebilirim derdiyle oturup kalkan abiler. Zalimin her türlü esbab-ı cefasını toplayıp geldiği zamanlarda bile dağılıp çözülmeyen civanmertler. Canından vazgeçip iyilikten vazgeçmeyen “yürek yemişler” var… “Gayet az ve zayıf”lar. Ama şükür ki varlar.
Değil midir ki ihlas, en büyük kuvvet, en makbul bir şefaatçi, en sağlam bir dayanak noktası, insanı maksadına ulaştıran en kerametli vesiledir…
Kaderin üstünde bir kader var.
HEP AYNI DUANIN İÇİNDEYİZ
Pek çoğu itibariyle, dünyanın bir ucunda kendilerine yana yakıla dua eden birilerinin olduğunu biliyorlar.
Dik duruşlarıyla dikleştiğini omuzlarınızın. Gördükleri rüyalarla teselli bulduğunuzu… Hikayeleriyle avunduğunuzu…
“Ben içerdeyken sen?…” diye başlayan olursa cümlesine,
“Neredesin, diye sorma” diye cevap veriyorsunuz içinizden, “Sen neredeysen ben de ordayım. Birimiz zindanda, birimiz gurbette olsak da, ikimiz de seccadedeyiz.
Yüzümüz aynı yöne dönük. Kalbimiz de…
Sesim senin sesin. Gözyaşlarımda sen varsın.
Senin nazarınla seyrediyorum senden esirgenen kainat meşherini.
Senin çocuklarınla paylaşıyorum ekmeğimi.
Yolum da sensin, yoldaşım da.
Derdim de, çabam da sana dair.
Hep aynı duanın içindeyiz. Aynı büyük hikayenin….”
İYİLİĞE MANİ OLAMAZSINIZ
Hala etrafınızda zulümden yana cümleler kuran varsa, kelimelerin hükmü kalmıyor artık.
Cahilleri baştan savuşturmanın en kolay yolunu deniyor, onları suizanları ile baş başa bırakıyorsunuz.
Bir mahşer uyanıklığına sakladığınız kelimelerinizi sakince tekrar ediyorsunuz: Kötülüğü aklileştirebilirsiniz ama vicdanileştiremezsiniz.
Cürmü yasallaştırabilirsiniz, ama meşrulaştıramazsınız.
Zulme rıza gösterip de masum kalamazsınız.
İnsanlara işkence edebilir, döve döve öldürebilir, yine de iyiliğe mani olamazsınız. Ellerini kollarını bağlasanız da iradelerini ellerinden alamazsınız.
“Ne kadar kibirlenirseniz kibirlenin, ne yeri yarabilir, ne de dağların boyuna erişebilirsiniz.” (İsra, 37)
Zalim seviciliğe, güce tapıcılığa devam ederseniz, azap size hiç fark edemediğiniz bir yerden gelir. Allah binalarınızı ta temellerinden yıkar, üstünüzdeki tavan tepenize çöker de ne olduğunu bile anlamazsınız… (Nahl, 26’dan)
BİR İYİLİK HİKAYESİ HATIRLARSINIZ
Kahrı ve hüznü dağıtacak bir iyilik hikayesine tutunmak istiyorsunuz.
Hazreti Hubeyb’in hayali canlanıyor gözünüzde birden. Elleri koları bağlı, idam sehpasına götürülürken düşmanın kini ve nefreti karşısındaki umarsızlığı. Kendi karakterinin gereğini sergilemek için fırsat kollayışı.
“Şu anda, senin yerinde O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) olmasını ister miydin?!.” sorusuna, “O da ne demek? O’nun mübarek başından, o güzelim, o öpülesi saçlarından bir tanesi kopacaksa, bin Hubeyb’in canı fedâ olsun!..” diye cevap verişi…
Kim bilir, Mekke’nin fethinde Müslüman olan müşriklerin kaç tanesinin şuuraltında bu sahneye şahitlik etmişliğin tesiri vardır, diye düşünüyorsunuz.
Benzer hikayeler üşüşüyor zihninize, daha yeni yaşanmış ve yaşanmakta olan.
Yeni dinlediğiniz bir iyilik öyküsünün içerisinde kayboluyorsunuz.
[Emine Eroğlu] 17.6.2018 [TR724]
Ne çok insanı hikayeleriyle tanıyoruz.
İsimler emanet ediliyor bize her köşede.
Dualar biriktiriyoruz.
“Oğlum on sekiz aydır içerde. Mahkemesi var, dua edin” diyor, ciğergâhından kopan “âh”la yaralı bir anne. Birden onun evladı sizin evladınız, onun duası sizin duanız oluveriyor. Geceler boyunca dilgir oluyorsunuz.
Gözü yaylı bir kadın, tefriciye dağıtmaya çalışıyor, hapisteki kocası için. Bir diğeri Meriç’ten geçmeye çalışan kardeşi için Fetih okumanızı istiyor.
Ve liste uzayıp gidiyor.
Dua ettiğiniz herkes âşinânız oluyor. Size dualarını emanet edenler de… Simaları unutuyorsunuz, ama hikayeleri unutmuyorsunuz.
Burada olmasa da başka bir âlemde elbette… diyorsunuz.
“Sen o musun?” diye sorduklarınız oluyor ara ara. “Sen Yusuf musun? Hiç tanımadan, kim olduğunu bilmeden geceler boyu dua ettiğim. O sen misin?”
Nasıl bir sevinç Allah’ım!..
Varlığın en derin sancısıyla sarmai dolaş, nasıl dupduru bir lezzet!..
Cehennemin bir adının da “firak,” yani ayrılık olduğunu düşünüyor, Cennet’i vuslatların bitimsiz hazzıyla yeniden tanımlıyorsunuz.
“Darısı tüm kardeşlerimiz, tüm masumların başına.” deyip ağlaşıyorsunuz karşılıklı.
Üzerinize rahmet yağmurları yağıyor.
HİZMET VARSA ÜMİT DE VAR!
Mektupları okuyup “görülmüştür” diye damgalayan görevlinin kendilerine, “Ben size yedi sayfadan fazla yazmayın demedim mi? Bıktım sizin aşk mektuplarınızı okumaktan!” diye çıkıştığını anlatıyor, hapisten yeni çıkan bir “abi,” gülümsüyorsunuz.
Eşinin, “Ben içeride çok inceldim” cümlesini “zayıfladım” olarak anlayıp endişelenen ablayı hatırlıyorsunuz. Sonra o ablanın endişesinin, yirmi yıllık eşinin ilan-ı aşkıyla nasıl hayrete dönüştüğünü…
“Bakma kötülüğün saltanatına.” diyorsunuz, soran olursa, “Hizmet varsa iyilik de, var ümit de!”
Sıladakiler, uzaklaşan yakınlarının dehşetini; gurbettekiler, hiç tanımadığı bir ülkenin vahşetini duysa da ruhunda, dehşet ve vahşetleri ülfet ve ünsiyete çeviren bir Rahmet eli var.
İhtiyacını hissettiği komşusuna, “Bahçendeki kayısıları topla, tezgahta satayım” diyen pazarcılar. Kirasını ödeyemeyen mağdurun kulağına, “Endişe etme, geçecek bugünler.” diye fısıldayan ev sahipleri. Hapse girerken “çocuklarımı meyvesiz bırakmayın” diyen öğretmenin evini manava çeviren komşular var.
Var. Halâ var.
Mazlumlara yardım etmek için mantı, gözleme satan ablalar. Kaç aile geçindirebilirim derdiyle oturup kalkan abiler. Zalimin her türlü esbab-ı cefasını toplayıp geldiği zamanlarda bile dağılıp çözülmeyen civanmertler. Canından vazgeçip iyilikten vazgeçmeyen “yürek yemişler” var… “Gayet az ve zayıf”lar. Ama şükür ki varlar.
Değil midir ki ihlas, en büyük kuvvet, en makbul bir şefaatçi, en sağlam bir dayanak noktası, insanı maksadına ulaştıran en kerametli vesiledir…
Kaderin üstünde bir kader var.
HEP AYNI DUANIN İÇİNDEYİZ
Pek çoğu itibariyle, dünyanın bir ucunda kendilerine yana yakıla dua eden birilerinin olduğunu biliyorlar.
Dik duruşlarıyla dikleştiğini omuzlarınızın. Gördükleri rüyalarla teselli bulduğunuzu… Hikayeleriyle avunduğunuzu…
“Ben içerdeyken sen?…” diye başlayan olursa cümlesine,
“Neredesin, diye sorma” diye cevap veriyorsunuz içinizden, “Sen neredeysen ben de ordayım. Birimiz zindanda, birimiz gurbette olsak da, ikimiz de seccadedeyiz.
Yüzümüz aynı yöne dönük. Kalbimiz de…
Sesim senin sesin. Gözyaşlarımda sen varsın.
Senin nazarınla seyrediyorum senden esirgenen kainat meşherini.
Senin çocuklarınla paylaşıyorum ekmeğimi.
Yolum da sensin, yoldaşım da.
Derdim de, çabam da sana dair.
Hep aynı duanın içindeyiz. Aynı büyük hikayenin….”
İYİLİĞE MANİ OLAMAZSINIZ
Hala etrafınızda zulümden yana cümleler kuran varsa, kelimelerin hükmü kalmıyor artık.
Cahilleri baştan savuşturmanın en kolay yolunu deniyor, onları suizanları ile baş başa bırakıyorsunuz.
Bir mahşer uyanıklığına sakladığınız kelimelerinizi sakince tekrar ediyorsunuz: Kötülüğü aklileştirebilirsiniz ama vicdanileştiremezsiniz.
Cürmü yasallaştırabilirsiniz, ama meşrulaştıramazsınız.
Zulme rıza gösterip de masum kalamazsınız.
İnsanlara işkence edebilir, döve döve öldürebilir, yine de iyiliğe mani olamazsınız. Ellerini kollarını bağlasanız da iradelerini ellerinden alamazsınız.
“Ne kadar kibirlenirseniz kibirlenin, ne yeri yarabilir, ne de dağların boyuna erişebilirsiniz.” (İsra, 37)
Zalim seviciliğe, güce tapıcılığa devam ederseniz, azap size hiç fark edemediğiniz bir yerden gelir. Allah binalarınızı ta temellerinden yıkar, üstünüzdeki tavan tepenize çöker de ne olduğunu bile anlamazsınız… (Nahl, 26’dan)
BİR İYİLİK HİKAYESİ HATIRLARSINIZ
Kahrı ve hüznü dağıtacak bir iyilik hikayesine tutunmak istiyorsunuz.
Hazreti Hubeyb’in hayali canlanıyor gözünüzde birden. Elleri koları bağlı, idam sehpasına götürülürken düşmanın kini ve nefreti karşısındaki umarsızlığı. Kendi karakterinin gereğini sergilemek için fırsat kollayışı.
“Şu anda, senin yerinde O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) olmasını ister miydin?!.” sorusuna, “O da ne demek? O’nun mübarek başından, o güzelim, o öpülesi saçlarından bir tanesi kopacaksa, bin Hubeyb’in canı fedâ olsun!..” diye cevap verişi…
Kim bilir, Mekke’nin fethinde Müslüman olan müşriklerin kaç tanesinin şuuraltında bu sahneye şahitlik etmişliğin tesiri vardır, diye düşünüyorsunuz.
Benzer hikayeler üşüşüyor zihninize, daha yeni yaşanmış ve yaşanmakta olan.
Yeni dinlediğiniz bir iyilik öyküsünün içerisinde kayboluyorsunuz.
[Emine Eroğlu] 17.6.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)