15 Temmuz’da kahraman ilan edilen albay TSK’dan ihraç edildi
15 Temmuz sonrası Akıncı Hava Üssü’nde rehine komutanları kurtardığı belirtilen ve 5 ay önce Özel Kuvvetler Komutanlığı (ÖKK) davasında tanık olarak dinlenen Albay, son OHAL KHK’si ile TSK’dan ihraç edildi.
Konuyu Odatv’den Müyesser Yıldız gündeme getirdi. Yıldız yazısında önce “kahraman”, sonra “hain” ilan edilenleri sıraladı. Bunlardan biri de Albay M.Y.
Yıldız’ın yazısında ifade edilene göre Albay M.Y., 15 Temmuz’da Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda görevliydi. Darbe teşebbüsü olduğunu öğrenince bir grup arkadaşıyla ÖKK’ya gitti. Neler yaptığını, 12 Mart 2018’de tanık olarak dinlendiği ÖKK davasında şöyle anlatıyordu:
“Yolda giderken oradaki daha önce Özel Kuvvetlere bizden önce giden ve dışarıda bekleyen arkadaşlardan bizi aradılar. İşte, ‘bizi yaklaştırmıyorlar nizamiyeye’ şeklinde. O sırada ben de ARGE şube müdürlüğü yaptığım için bu teknolojik olaylarla da çok yakından ilgileniyordum. Aklıma, ‘yaklaştırmıyorlarsa’ dedim. O sırada bizim denemelerde kullandığımız drone’lar vardı. Gölbaşı’nda oturan bir mühendis arkadaşım vardı. Ondan gittim o drone’u aldım. Onunla beraber Özel Kuvvetler’in aşağısındaki Petrol Ofisi vardı, oraya gittik.
Orada herkes toparlanmıştı. Büyük bir kalabalık vardı. Orada konuştuk, ne yapacağız, ne edeceğiz, işte bizden daha kıdemli arkadaşlar bir organizasyon yaptılar. İşte, ‘Müzakere edelim. Gidelim konuşalım. Onları ikna edelim’ diye. Ben de geri bölgede kalıp drone uçurmaya başladım. Yani ‘Görüntü alayım, durumu aydınlatayım; bir de orada kim varsa üzerlerinde belki baskı oluşur’ ihtimali ile o şekilde ben de geriden faaliyetlere başladım. Drone’a ateşler edildi…”
Yıldız, albayın faaliyetlerinin drone uçurmaktan ibaret olmadığını belirterek, diğer faaliyetlerini de albayın kendi ifadesiyle aktarıyor:
“Sabahleyin Özel Kuvvetler Karargâhı’na girdiğimizde saat dokuz, dokuz buçuk civarlarında bana o zaman için Albay Ömer Faruk Bozdemir tarafından: ‘Özel Hava Alay Komutanlığı’nda git, bu Hirfanlı’ dan gelen taburu da al, tabur komutanı ile beraber ve git oranın düzenini sağla.’ şeklinde sözlü olarak bir emir aldım. Ve bu emir üzerine 37. Tabur’u da alarak 25 kişilik bir ekiple ve emniyet kuvvetleri ile de koordine yaparak onlarla beraber Özel Hava Alay Komutanlığı’na intikal ettim. Daha sonra yolda giderken de Fırat Çelik Albay ve Ömer Faruk Bozdemir Albay farklı zamanlarda aradılar: ‘Akıncı’da böyle bir durum var. Git oraya destek ol, oradaki işte teslim olacak birileri var, onları teslim al.’ şeklinde, bana bu şekilde bir emir verildi.
Gittim Özel Hava Alay Komutanlığı’nda yaklaşık bir buçuk, iki saat civarında kaldım. Ve daha sonra bana eşlik edecek olan Genelkurmay’dan gelen savcılar, iki savcı artı Merkez Komutanlığı’ndan bir ekip Genelkurmay Başkanlığı’nca görevlendirilmiş; onlarla buluşarak Akıncı’ya gittim ve o faaliyeti icra ettim.”
Albayın ifadelerini paylaştıktan sonra Yıldız, “söz konusu albayın Akıncı’daki rehineleri kurtaran isim olduğu iddiası, kendi ifadesinden ibaret değil; aynen Özel Kuvvetler Komutanlığı’nca hazırlanan ve mahkemeler tarafından dikkate alınan raporlarda da geçiyor” diyor ve ekliyor:
“O raporlardan önce darbeciler tarafından elleri ve gözleri bağlanarak derdest edilip, Akıncı Üssü’ne götürülen dönemin Genelkurmay 2. Başkanı, bugünün Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Güler’in ertesi gün Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı ile telefonla görüşüp, onun göndereceği ekip gelmeden tutulduğu odadan çıkmayıp, ÖKK personelini beklediğini hatırlatalım.”
Yazıya göre Akıncı’daki rehine komutanları kurtardığı ifade edilen ve sadece 5 ay önce ÖKK davasında tanık olarak dinlenen Albay da son OHAL KHK’si ile TSK’dan ihraç edildi. Yıldız, ihraç nedeninin bilinmediği notunu da düşüyor, “Nedenini, niçinini bilmiyoruz; muhtemelen itirafçı beyanı veya ankesörlü telefon soruşturmalarında adı geçtiği içindir.”
[TR724] 23.8.2018
The Guardian: TL’nin çöküşünü ‘inşaat patlamasından’ okumak…
Türkiye ekonomisinde yaşanan sıkıntıları değerlendiren İngiliz gazetesi The Guardian, sorunu inşaat sektörüne bağladı. The Guardian’ın makalesi şu ifadelerle başlıyor:
‘BİTMEMİŞ VE BOŞ GÖKDELENLER’
“Uzaktan bakıldığında, İstanbul’da şehir dışında yeni inşa edilen bir mahalle olan Esenyurt, parlak gökdelenlerden oluşan hareketli merkeziyle biraz Hong Kong’u veya Dubai’yi andırıyor. Fakat yakından incelendiğinde, birçok gökdelenin bitmemiş olduğunu fark ediyorsunuz; pencereleri ya da mobilyaları yok. Diğerlerinin ise sadece yarısı dolu; hava karardığında pencerelerden dışarıya ışık gelmiyor.”
‘KONUT İNŞAATININ YÜZDE 100’Ü DURDU’
Gazetenin Esenyurt’un merkezinde görüştüğü emlakçı Muhammed Karman, “Konut alanlarında inşaatın yüzde 100’ü durdu. Neden biliyor musunuz? Malzemeler… Her şey dolarla, dolarla ödüyorsunuz” diyor.
‘BORÇLA SAĞLANAN BİR İNŞAAT PATLAMASI’
“Türk lirasının iki yıldır devam eden düzenli düşüşten sonra geçen hafta çökmesi küresel piyasaları ürküttü” diyen The Guardian şöyle devam etti: “Fakat İstanbul’un silüetini inceleyenler hiç şaşırmamıştır. Kentte baktığınız her yer, borçla sağlanan bir inşaat patlamasının kanıtlarıyla dolup taşıyor: Ufuk çizgisini yeni gökdelenler belirliyor, caddelerde devasa alışveriş merkezleri var ve bir dizi mega projenin arasında, dünyanın en büyüğü olması planlanan yeni bir havalimanı da var.”
‘KREDİLERİN YÜZDE 90’I DÖVİZ ÜZERİNDEN’
Gazetenin haberi şöyle devam ediyor:
“Bu inşaat çılgınlığına finansman sağlanması Türkiye ekonomisinin merkezindeydi; son yıllarda ülkenin gayrisafi milli hasıla büyüme oranının neredeyse yüzde 20’sini oluşturuyordu ve yaklaşık 2 milyon kişi istihdam ediliyordu. 2008’deki mali çöküşe paralel olarak, patlama düşük faizli krediler ve büyüyen bir borçla finanse ediliyordu. İnşaat şirketleri binalarını döviz üzerinden alınan ucuz kredilerle fonluyordu ve bu krediler her gün büyüyüp ödemesi zorlaşırken, Lira’nın çöküşünden özellikle onlar etkilenecek. Hükümet istatistiklerine göre, 2016’nın sonunda Türk inşaat şirketlerinin kredilerinin yaklaşık yüzde 90’ı döviz üzerinden alınmıştı.”
‘ÇÖKÜŞ 2016’DA BAŞLADI, BRUNSON SADECE HIZLANDIRDI’
The Guardian, TL’deki değer kaybını Amerikan hükümetiyle yaşanan rahip Andrew Brunson krizinin tetiklediğini belirtmekle beraber, “Fakat Türkiye ekonomisi bir süredir yavaş bir hızla düşüşteydi; Lira 2016’dan bu yana düzenli olarak değer kaybediyordu” ifadelerini kullandı.
‘BAĞIMLILIĞIN EN ÖNEMLİ ÖRNEĞİ: İNŞAAT SEKTÖRÜ’
Haberde, eski Merkez Bankası başkanlarından Nihat Bülent Gültekin’in, “Türkiye yüksek bir büyüme oranına, buna ulaşmaya yeterli yabancı yatırım olmadan ulaşmaya çalışan bir ülke. Zaman zaman ihracat yapmazlarsa, krize giriyorlar. Bu, her 10 yılda bir oluyor” sözlerine de yer verildi. “İnşaat sektörü bu bağımlılığın en önde gelen örneklerinden biri. Sermayenin büyük kısmı yabancı para birimiyle alınan borçlardan geliyor” diyen The Guardian, İstanbul Levent’teki Sapphir binasını örnek gösterdi. Buna göre bu bina, 2013’te 164 milyon lira değerindeki borçlarla yapıldı; bu borcun 154 milyon TL’si dolar üzerinden alınmıştı. The Guardian, aynı borcun bugün 539 milyon liraya denk olduğuna dikkat çekti.
‘BÜYÜME, İNŞAAT EKONOMİSİNE BAĞLI’
Gazete, Türkiye’nin inşaat malzemeleri konusunda da ithalata bağımlı olduğunu yazdı; dünyanın en büyük dokuzuncu çelik alıcısı olduğuna dikkat çekti. Buna göre Türkiye 2016’da çelik ithalatına 8 milyar dolar ödedi; TL’deki değer kaybıyla birlikte bu miktar 2017’de 9 milyar dolara yükseldi. The Guardian, “Bu durum, Türkiye’nin ekonomisinin büyüme için inşaat sektörüne dayalı olmasını özellikle tehlikeli kılıyor” ifadelerini kullandı. Gültekin ise bu konuda “Bir ülke, kişisel finanstan esasında pek farklı değildir. Savurganlık yapmak için borç alırsanız, kredi verenlerin peşinize düşeceği bir nokta gelecektir. Tüm bunlar yabancı sermayeyle yapıldığında, birisinin nihayetinde bunları ödemesi gerekecektir” yorumunu yaptı.
HAVALİMANI İÇİN ALINAN BORCUN BUGÜNKÜ DEĞERİ: 40 MİLYAR TL
Haberde, inşaat patlamasının 2014 ve 2014’te zirve noktasına ulaştığı, Türk bankalarının düşük faizli kredi vermesi sonucu çok sayıda alışveriş merkezi ile yeni binanın inşa edildiği, sadece İstanbul’da 2008’den bu yana yüksekliği 100 metreyi geçen 69 gökdelen yapıldığı belirtildi. The Guardian bunun yanı sıra çok sayıda mega proje de yapıldığını belirtirken, İstanbul’daki yeni havalimanı için 2015’te alındığında 18 milyar TL eden 5.7 milyar euroluk borcun bugünkü değerinin, 40 milyar TL’yi aştığına dikkat çekti.
“Bu borçların büyük kısmı hiç hayata geçmeyen kâr oranlarına dayanarak alındı” diyen gazete, en büyük inşaat firmalarının hükümetin sektöre yumuşak yaklaşımından yararlandığını, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın siyasete atılmadan önce CEO’su olduğu Çalık Holding’in milyonlarca dolarlık ödemesini azaltmak için vergi yasalarını değiştirmekle suçlandığını yazdı.
‘KÖRFEZ’DEN GELEN TALEP BEKLENTİLERİN ALTINDA KALDI’
Haberde bir dizi inşaat şirketinde üst düzey görevlerde çalışmış Kajin Bulut’un şu sözlerine de yer verildi: “Uzun vadeli hareket etmiyoruz. Bir Türk şirketinde gördüğüm en uzun vadeli plan iki aylıktı… Ve esas sorun da buydu.” Bulut’un verdiği bilgiye göre, özellikle de 2012’de yabancıların Türkiye’de taşınmaz alması ile ilgili yasaların değiştirilmesinin ardından, Kiler Holding gibi firmaların inşa ettiği lüks binaların yaklaşık yarısının Körfez ülkelerinden varlıklı yatırımcılar olması bekleniyordu. Fakat Körfez’den gelen talep beklentilerin altında kaldı. The Guardian, “Şimdi talebin olmaması ve demir ile çelik maliyetinin artması, birçok projenin durmasına sebep oldu” ifadelerini kullandı.
‘İNŞAAT GİDERSE, ÜLKE GİDER’
Gazete, söz konusu sorunun yeni ev almak için ödeme yapan çok sayıda kişiyi de etkilediğine dikkat çekti. Avukat Orhan Boran The Guardian’a, “Bu sorunla yıllardır karşılaşıyoruz. İnsanlar müşteriler daire satıyor ve o binaları bitiremiyorlar” diye konuştu. The Guardian inşaat sektörünün çok geniş bir kitleyi ilgilendirdiğine dikkat çekerken, haber Bulut’un şu sözleriyle son buldu: “İnşaat sektörü bir trenin ilk vagonu gibi. Eğer o giderse, bütün ülke gider.”
[Kronos.News] 23.8.2018
Şatodaki Çiçek [Ahmet Altan]
Göçmen kuşlar gittiler. Avlu sessizleşti. O koyu sessizlikle birlikte sanki biraz daha daraldı, duvarları biraz daha yükseldi. Yaz boyunca onların çılgın ötüşleriyle uyanmaya alışmıştım. Güneş doğarken başlarlar, karanlık çökene kadar hiç durmadan tükenmeyen bir neşeyle öterlerdi. Oğlanlar kızlara hediyeler taşırdı: Otlar, çiçekler, böcekler, meyve parçaları. Birbirlerine kur yaparlardı. Sık sık oğlanlar kanat çırpıntılarıyla kavgaya tutuşurlardı. Aniden yok oldular. Tek bir cılız kuş kaldı. Avlunun üstündeki kafeste öyle duruyor. Hiç ötmüyor. Onun neden gitmediğini bilmiyorum. Belki gücü yoktu, belki de başka bir kabileye aitti.
Birkaç güne kadar avlunun üstündeki “bir avuç gökyüzünden” leylek sürülerinin geçtiğini de göreceğim. Geçen yıl bugünlerde hücrenin duvarına asılı takvimde “leyleklerin göçü” yazıyordu, gerçekten de o günlerde sivri gagalar, geniş kanatlar süzülüp geçti üstümüzden. Günler ve mevsimler akıyor. Ben duruyorum. Hep aynı on metrekarenin içindeyim. Bütün canlıların sürekli hareket ettiği, bir yerden bir yere gittiği bir dünyada hiç hareket etmeden hep aynı yerde durmak: Hapishane bu demek. İnsanlar, bir yerden bir yere giderek, hep hareket ederek zamanın ve hayatın hareketiyle bir uyum sağlarlar. Durduğunda bu uyum bozulur.
Zamanla ve hayatla birlikte akmazsın. Hayat ve zaman senin üstüne doğru kararıp köpürerek akar, seni taş bir duvara sıkıştırır. Biz gençken, bir sorun karşısında yeterli direnci gösteremediğimizde, mücadele edemediğimizde, kırılganlaştığımızda babam öfkeyle sedeflenmiş bir enerjiyle “boğayı” derdi, “boynuzlarından tutup devireceksin.” “Boğa” hayattı. Seni bir hücreye kapattıklarında o daracık odanın içinde o geniş omuzlu, iri kaslı “boğanın” da karşısında durduğunu, keskin ve sivri boynuzlarını karnına dayadığını hissedersin. Hareket edecek, kımıldayacak bir yer yoktur. Boğayı nasıl boynuzlarından tutup devireceksin? Yenilecek misin? Tam da seni oraya kapatanların istediği gibi boğanın seni paramparça etmesine izin mi vereceksin? Bu sorular karşına çıktığında bir gerçeği keşfedersin: Hareket etmen gerekir. Ama nasıl? İşte böyle dar bir yerde bu sorunun cevabını aradığında, hareket ederken, bir yerden bir yere gidip gelirken belli belirsiz sezdiğin ama genellikle pek üstünde durmadığın kendinle ilgili bir çelişkiyi, doğuştan sahip olduğun mucizeyi kavrarsın. İnsanların güçsüz, çaresiz, yetenekleri sınırlı, açgözlü ve arsız bir bedeni vardır. O bedeni alıp bir hücreye kapattıklarında karşısındaki engelleri aşamaz, kilitli kapıları açamaz, parmaklıkların arasından geçemez, duvarların üstünden uçamaz.
O bedenin, zamanı “nerede” geçireceğine bir başka irade karar verebilir. “Hapishane” dendiğinde, bedenlerinin bu zayıflığını bilen insanlar bu yüzden korkarlar. Hareket edememe ihtimali onları delicesine korkutur. Binlerce yıldır insanın içine kök salan bu korkunun yarattığı baş dönmesi, bizim zayıf bedenimizin yanında sahip olduğumuz muhteşem gücümüzü fark etmemizi engeller. Benim zamanımı “nerede” geçireceğime karar verecek birileri hep vardır, peki benim zamanımı “nasıl” geçireceğime karar verebilecek herhangi bir insan, bir irade, bir güç var mıdır? Bunun cevabı beni hapishanede bile gülümsetir. Öyle bir güç yoktur. İnsanın zamanını “nerede” geçirdiği o zavallı bedeniyle ilgilidir, “nasıl” geçirdiği ise o bedenin aksine tanrısal bir güce, sınırsızlığa, yaratıcılığa sahip zihniyle ve hayalgücüyle ilgilidir. Hayalgücünüzün imparatorluğunda şöyle bir dolaşın, o bereketli topraklarda Tanrı Zeus’un ya da Tanrıça Hera’nın yapıp da sizin yapamayacağınız ne var? Hiçbir şey. Onların yapabildiği her şeyi siz de yapabilirsiniz. Bunun için Homeros’un hayalgücüne sahip olmanız da gerekmez, insanlığın bütün parlak zihinlerinin yaratıcı hayalgücü sizin hizmetinizdedir. Elinizi uzatıp istediğiniz hayali ödünç alabilirsiniz.
Truva Savaşı’na katılmak mı istiyorsunuz, şehvet delisi Şafak Tanrıçası ile sevişmek mi istiyorsunuz, su perileriyle oynaşmak mı istiyorsunuz? Yapabilirsiniz. Borneo ormanlarında Lord Jim’le birlikte çatışmalara girebilir, İstanbul batakhanelerinde Arif Bey’le âlemlere katılabilir, Turgenyev’le Dostoyevski’nin kavgasına tanıklık edebilir, Lady Chatterley’le sevişebilirsiniz. İstediğiniz kadınla ya da erkekle buluşabilir, istediğiniz yere gidebilir, istediğiniz maceranın kahramanı olabilirsiniz. Bedenin bizzat katılıp yaşamadığı olayların “gerçek” olmadığını düşünenler çıkacaktır. “Gerçeklik” onların sandığı gibi olmayabilir. Adorno, Edebiyat Yazıları’nda Balzac’a ait olduğu söylenen bir anekdot anlatır. 1848 Devrimi sırasında şehir çalkalanırken Balzac odasına girip masasına oturup demiş ki: “Hadi bakalım, gerçekliğe geri dönelim.”
Kendi hayalgücünün yarattığı insanların ve olayların “gerçek insanların” yaşadıklarından daha “gerçek” olduğuna ve daha derin duygular uyandıracağına inanır Balzac bu anekdota göre. O dönemlerde yaşayan herkes öldü, o insanların hissettiği ve hissettirdiği bütün duygular kaybolup gitti. Ama yazarların hayalgücünün yarattığı karakterler, yarattığı olaylar, okuyanlarda hâlâ “gerçek” duygular uyandırıyor. Burada, Eski Yunan’dan beri insanlığın zihninde olan “gerçek nedir” sorusuna cevap aramaya çalışmıyorum elbette, ben sadece insanların bedenleriyle kıyaslayarak küçümsemeye yatkın durdukları hayalgücünün “gerçek” duygular yarattığını, hayalgücümüze sığınabileceğimizi ve ona güvenebileceğimizi söylemek istiyorum. Gerçeklik için bedenimize o kadar muhtaç olsaydık sanat olmazdı; edebiyat olmazdı, roman olmazdı, hikâye olmazdı, sinema olmazdı. Şimdi düşünün, bir film seyrediyorsunuz...
O filmi seyrederken ağlıyorsunuz, gülüyorsunuz, korkuyorsunuz, öfkeleniyorsunuz. Bütün o duygularınız gerçek, gözyaşlarınız gerçek, kahkahanız gerçek, tüylerinizin diken diken olması, yumruklarınızı sıkmanız gerçek. Ama bu duyguları yaratan “olay” gerçek değil. Sizin bedeniniz “seyrettiğiniz” olaya bizzat katılmıyor. “Gerçeklik” sadece bedenimizle ilgili olsaydı bir roman okurken, bir film seyrederken hiçbir duygu hissetmememiz gerekirdi. Ama hissediyoruz. Hayalgücümüz başka bir hayalin içine sızıyor, o hayalin parçası haline geliyor, üstelik sadece hayalgücümüz hayalin parçası olmuyor, bedenini de peşinden sürüklüyor. Beden kendisiyle hiç ilgisi olmayan bir olaya “gerçek” tepkiler veriyor. Hangisi hangisinin efendisi, duygular mı bedenin, beden mi duyguların? Hangisi hangisini izliyor, duygular mı bedeni, beden mi duyguları? Gerçekliği hangisi belirliyor, duygular mı, beden mi? Duygularımızla bedenimizin birlikte hareket edebildiği zamanlarda bu sorulara ihtiyaç duymayabiliriz, hattâ o zavallı, çaresiz, kısıtlı bedenimizin “efendi” olduğuna inanıp bütün davranışlarımızı onun rahatına ve huzuruna göre düzenleyebiliriz. Ama biri sizi hapsettiğinde, hiç kıpırdayamayan bedeninizle, sürekli hareket eden hayalgücünüz birbirine ayak uyduramaz hale gelince bu sorular da hayati önem taşır. Zamanınızı “nerede” geçirdiğiniz bedeninizle ilgilidir, “nasıl” geçirdiğiniz zihninizle.
Hapse giren biri zamanını “nerede” geçirdiğini en önemli sorun olarak görürse, kilitli kapılar, yüksek duvarlar, kalın parmaklıklar arasında çaresizlikle inleyerek ezilip parçalanır. Öyle insanlar gördüm. Zamanını “nasıl” geçirdiğini önemserse, hayalgücünün peşinden Binbir Gece Masalları’na karışır, her ânını hücrenin dışında, heyecanla, zevkle geçirir ve hissettiği bütün duygular da “gerçek” olur. Ben iki yıldır, bir hücrede sivri ve keskin boynuzları olan, gözleri kanlı iri bir boğayla yaşıyorum. İki yıldır her gün o boğayı boynuzlarından tutup devirmek zorundayım. Bunu hareket edemeyen, zavallı bir bedenle yapamazsınız. Bunun için size o boğadan daha hızlı hareket edebilen bir şey lazım: Tek bir an içinde bütün dünyayı gezebilen bir hayalgücü. Hayalgücü her kapıdan geçer. Her yere gider. Ve, zamanınızı “nasıl” geçireceğinizi belirleyecek yeryüzünde hiçbir gücün olmadığını, dokunulmaz bir iktidara sahip olduğunuzu bilmenin muazzam hazzını tadarsınız. Hapishane, bedeninizi köleleştirirken zihninizi tanrısal bir güce ulaştırır.
Garip bir çelişki ama ben zihnin sınırsız özgürlüğünü, “özgürlüğümü yitirdiğim” hapishanede bu kadar berrak gördüm. Bir hapishane hücresinde oturuyorum ve size zamanınızı nerede geçirdiğinizden çok nasıl geçirdiğiniz önemlidir diyorum. Nasıl geçireceğinize de sadece siz karar verebilirsiniz. Hayalgücünüzün şatosunu kurduğu kayalıklara sizden başkası ulaşamaz. Sizden başka hiç kimse o şatonun yolunu bulamaz. Zavallı çaresiz vücudunuzu onlara rehin bırakıp şatonuza çekildiğinizde, orada “gerçekliğe geri döner,” zamanı ve hayatı yeniden biçimlendirir, “sahici” duyguları özgürce yaşarsınız. Avlu sessiz. Göçmen kuşlar gittiler. Ama ben istersem geri dönerler. İşte döndüler bile, neşeyle ötüşüyorlar. Erkekler dişilere otlar, çiçekler, böcekler, meyve parçaları taşıyor. Bir tanesi gagasındaki küçük çiçeği düşürdü. Sessiz avlunun ortasında minik bir çiçek duruyor şimdi.
[Ahmet Altan] 23.8.2018 [Cumhuriyet]
EL - CİHAD Bİ’L - ÇENE [Safvet Senih]
Çene çalarak Müslümanlığı anlatmayı, zamanın ve şartların kötülüğünden bahsederek yerinmeyi büyük bir iş, hatta cihad zannedenler, şimdi de tweet ile meşgul olmayı ve birilerine cevap yetiştireceğim diye bütün vakitlerini öldürenler ve böylece moralleri bozulup ümitsizliğe kapılanlar, artık yeter, her şeyden önce bir kere nefisleriyle uğraşmayı, onu terbiye etmeyi büyük cihad olarak görmeye çalışmalılar. Her gün kahvede oturup ülkeye ve cihana nizam getirmeye çalışanlar gibi, her gün bıkmadan aynı şeyleri tekrarlamanın bir işe yaramadığını ve yaptıklarının dünya ve âhiret adına bir adım ileri gitme olmadığını bilmeliler. Çünkü en başta hadis-i şerife göre, iki günü birbirine eşit olanlar aldanmıştır. Mutlaka ikinci gün dünya veya âhiret adına birinci günden daha ileri olmamız gerekiyor. Bu da çene yarışı ile olmuyor…
Seneler önce bu durumda olan birisini Bediüzzaman Hazretleri ağır bir ihtar ile ikaz ediyor: (Olayı Zübeyir Gündüzalp Ağabeyimiz şöyle ifade ediyor) “Bilgisi çok, fikri, zikri dağınık bir mühendis, bir gün Üstad’ı ziyarete geldi. Üstad’a, ‘Komünistler şöyle, Masonlar böyle, Müslümanlar zayıf…’ gibi menfi konuşma yapınca, Üstad ‘Risale-i Nur oku kardaşım!’ dedi. Adam menfi konuşmalara devam edince, Üstad, ‘Kardaşım, ömür az, vazife çok, PİSLİK KARIŞTIRMAYA VAKTİMİZ YOK; sen Nurları oku’ dedi.”
Kastamonu Lâhikasında Üstad “İman hakikatları herşeyden evvel bu zamanda en birinci maksad olmalı, diğer şeyler, ikinci, üçüncü, dördüncü derecede kalmalı. Risale-i Nur ile iman hakikatlarına hizmet etmek en birinci vazife ve merak vesilesi ve ana maksat olmalı.” diyor.
Üstad Hazretlerinin hizmette bahaneyi ve mazereti kabul etmediğini yakın talebelerinden Bayram Yüksel Ağabeyimiz şu ifadelerle dile getiriyor: “Üstad şu üç şeyi sevmezdi: Hastalık, yorgunluk ve verilen işi veya yapması gereken vazifeyi başkasına havale etmeyi. ‘Bunlar nefsin desisedir.’ derdi.”
Hasan Kurt Ağabeyimiz “Üstadımız, ‘Kardaşlarım, size kibrit çöpü kadar bir hizmet düşerse, sakın küçük görmeyin, en büyük hizmet olarak kabul edin, ihmal etmeyin. Sizin hizmetiniz Levh-i Mahfuz’da yazılıyor. Onu Allah’ın huzuruna vardıktan sonra göreceksiniz’ diyordu.”
Peki Bediüzzaman Hazretleri ve Risale-i Nurlar hakkında gerçek âlimlerimiz ne söylüyor?
Şaban Akdağ Ağabeyimiz diyor ki: “Isparta’nın Küçük Hacılar köyünden bir koyun çobanı, Üstad Hazretlerine, ‘Müsâde ederseniz Yirmi Birinci Lema’yı (İkinci İhlas Risalesi) Mehmed Vehbi Efendiye okutacağım’ diyor. Üstad ‘Peki’ diyor. Konya’da Halıcı Sabri Ağabeyin dükkanına gidiyor. Geliş sebebini anlatıyor. Sabri Ağabey, ‘Sen onu tanıyor musun?’ diye soruyor. O da ‘Hayır’ deyince, dükkanda oturan birisini gösteriyor ve ‘Aradığın zat işte bu’ diyor. Tanışıyorlar. Mehmed Vehbi Efendi, bunu alıp evine götürüyor. O da İhlas Risalesini okuyup bir değerlendirme yapması için kendisine veriyor. Osmanlı’nın son dönemi âlimlerinden olup Vakıflar Bakanlığı yapmış ve on altı ciltlik tefsir yazmış olan bu zât İhlas Risalesini mütalaadan sonra, ‘Bu eserlerin yazıldığını görseydim, kitaplarımı yazmazdım. Beni talebeliğe kabul etsin selâm söyle’ diyor.”
Senirkentli orman mühendisi merhum Ali İhsan Tola Ağabeyimiz bir ziyaretimiz sırasında anlatmıştı: “Bediüzzaman Hazretleri, Dr. Tahsin Tola ile beni Diyanet İşleri Müşavere Heyeti Başkanı Hasan Hüsnü Erdem’e Risale-i Nurları ‘Tashih buyursunlar’ diye gönderdi. Biz de kitapları alıp Diyanet İşleri Başkanlığına gittik. H. Hüseyin Erdem ise vardığımız sırada, bütün büyük hocaları toplamış onlarla bir mesele görüşüyormuş. Biz, doğruca onların toplantı salonuna gittik. Biz girince konuşmayı kesen H. Hüseyin Erdem, ‘Buyurun!’ dedi. Biz de ‘Bizi Bediüzzaman Hazretleri gönderdi. Size selamı var. Bu kitapları tashih buyuracakmışsınız!’ dedik. O, önce şöyle bir gülümsedi, sonra da ‘Şimdi sizlere bu tashih buyurma meselesini bir anlatayım’ diyerek başladı anlatmaya: “Ben medresede talebe iken, Bediüzzaman Hazretleri İstanbul’a gelmişti. Belinde hançeri ve garip kıyafetiyle, Şekerci Han’da kaldığı yerin kapısına yazdırıp astığı “Kim ne isterse benden sorsun, her suale cevap var” diye bütün ulemaya meydan okuyuşu, dikkatleri üzerine çekmişti. Arkadaşların ısrar ve teşvikleriyle zor bir soru hazırlayıp gittim. Endişeliydim. Kapısına vardım, aralıktan bakıyordum. Birden ‘Hasan Hüsnü Efendi, içeriye buyur!’ dedi. Şaşırmıştım. İsmimi nereden biliyordu! Daha yanına ilk defa gidiyordum. ‘Soru mu soracaktın?’ dedi. ‘Evet’ dedim. Ama heyecandan unutmuştum. ‘Şöyle bir şey mi soracaktın?! dedi. ‘Evet’ dedim. Başladı anlatmaya… Ben pek cevabı dinlemiyor, bir an önce ayrılıp gitmek istiyordum. ‘Tamam mı?’ dedi. ‘Tamam’ dedim. ‘Hayır tamam değil. Ben son bölümde bilerek bir yanlış söyledim ve istedim ki, onu sen tashih buyurasın… Neyse, doğrusu budur’ diyerek cevabını bitirdi… Şimdi anladınız mı TASHİH buyurmanın hikmetini’ dedi. Hemen Risaleleri alıp öperek başına koydu. ‘Biz kim, onları tashih etmek kim… Bu eserlerde vatana-millete zararlı hiçbir şey yoktur. Bilakis çok faydalı eserlerdir.” dedi. Sonra güzel bir rapor yazıp imzaladı” ve sonra bütün ulema heyeti de imzaladı.”
Malum daha sonra Hasan Hüsnü Erdem Diyanet İşleri Başkanı oldu. Allah râzı olsun ve rahmet eylesin. İşte böyle yiğit ve cesur Başkanlar vardı. Maalesef şimdi onların yerleri boş kaldı…
[Safvet Senih] 23.8.2018 [Samanyolu Haber]
Unutulan gazetecilerin Silivri çığlığı: Adalet bekliyoruz
İstanbul Silivri Cezaevi’nde 2 yılı aşkındır haksız şekilde hapis yatan tutuklu gazeteciler bir mektup yazarak adalet talebinde bulundu. Halen cezaevinde yatan Abdullah Kılıç, Ahmet Memiş, Ali Akkuş, Bayram Kaya, Cemal Kalyoncu, Cuma Ulus, Gökçe Fırat Çulhaoğlu, Habip Güler, Hanım Büşra Erdal, Hüseyin Aydın, M. Sait Kuloğlu, M.Erkan Acar, Mutlu Çölgeçen, Oğuz Usluer, Seyit Kılıç, Ufuk Şanlı, Ünal Tanık, Yakup Çetin, Yetkin Yıldız ‘Unutulan Gazeteciler Adalet Bekliyor’ başlığıyla sosyal medya aracılığıyla bir mektup ve çağrı yayınladı.
Basın sendikaları, üye oldukları dernekler ve adalet mekanizmasındaki makamlara yapılan aynı dosyadan 19 gazetecinin imzasının bulunduğu çağrı ve mektubun metni şöyle:
‘Unutulan Gazeteciler Adalet Bekliyor’
Bizler, Silivri Cezaevi’nde unutulan gazetecileriz. 25 Temmuz 2016 tarihinde gözaltına alındık ve ‘F..ö” üyeliği iddiasıyla tutuklandık. 31 Mart 2017’de yapılan ilk duruşmada 26 gazeteciden 21’imiz mahkeme tarafından tahliye edildik.
Aynı gece tahliye olanlarımızın tamamı yeniden tutuklandı. Hemen sonrasında ise tahliye isteyen savcı ve kararı veren mahkeme heyetinin tüm üyeleri HSYK tarafından açığa alındı.
Mahkeme heyeti, kısa süre sonra verdiği kararda herhangi bir yanlışlık olmadığı görülerek savcı ve hakimlik görevlerine iade edildi. Buna rağmen o gece yeniden tutuklanan bizler, iki yılı aşkın süreden bu yana Silivri Cezaevi’nde tutuluyoruz.
Bugüne kadar, sadece dosyada bulunan kamuoyunun tanıdığı iki kişi (Atilla Taş ve Murat Aksoy) ile ciddi sağlık sorunları yaşayan 3 kişi tahliye edildi. 8 Mart 2018 tarihindeki karar duruşmasında, yargılanan isimlerin bir kısmına 6 yıl 3 ay, bir kısmına ise 7 yıl 6 ay ceza verildi. Benzeri davalarda bu cezaları alanların tamamı tahliye edilirken, bizim dosyamızdan hiç kimse tahliye edilmedi.
Kaldı ki, “F..ö Medya Yapılanması Ana Davası” olarak bilinen Zaman Gazetesi yazarları dosyasında karar, OHAL’in kalktığı günlerde verildi ve 10 yılın altında ceza alan sanıkların tümü tahliye edildi. Ali Bulaç, Şahin Alpay, Ahmet Turan Alkan, 8 yıl 6 ay ve 9 yıl ceza almalarına rağmen özgürlüklerine kavuştular. 30’u aşkın sanığın yer aldığı bu davada sadece 2 yazar tutuklu kaldı.
Dosyalarımızda hiçbir somut suçlama bulunmuyor. Zaten çıkarıldığımız ilk duruşmada tahliye edilmemiz de bunu ortaya koymuştu. Karar duruşmamızda ise alt sınırlardan ceza verilmesine rağmen hiçbirimiz tahliye edilmedik.
Bizler, kamuoyunda tanınmayan, birçoğumuz muhabirlerden oluşan ‘unutulmuş gazeteciler’ olarak 2 yılı aşkın süreden bu yana Silivir Cezaevinde’yiz.
Gazetecilik faaliyeti dışında hiçbir işi olmayan bizler, hatırlanmak ve adalet beklentisi içinde olduğumuzu duyurmak istiyoruz.
- Abdullah Kılıç
- Ahmet Memiş
- Ali Akkuş
- Bayram Kaya
- Cemal Azmi Kalyoncu
- Cuma Ulus
- Gökçe Fırat Çulhaoğlu
- Habip Güler
- Hanım Büşra Erdal
- Hüseyin Aydın
- M. Sait Kuloğlu
- M. Erkan Acar
- Mutlu Çölgeçen
- Oğuz Usluer
- Seyit Kılıç
- Ufuk Şanlı
- Ünal Tanık
- Yakup Çetin
- Yetkin Yıldız
[TR724] 23.8.2018
Yunan Danıştayı: İltica eden subaylar Gülenci değil Kemalist
Yunanistan Danıştay Genel Kurulu, Yunan hükümetinin 8 firari askerden biri olan pilot Süleyman Özkaynakçı’ya verilen iltica kararının iptaline ilişkin itirazı reddetti. Danıştay, emsal kararında Özkaynakçı’nın ‘siyasi iltica’ kararını hem onamış oldu hem de başka bir ülkeye seyahat etmesinin önündeki engeli kaldırdı. Yunanistan Danıştay Genel Kurulu kararında şu ifadeler yer aldı: “İltica eden Türk subayının, Türk hükümetinin darbenin planlayıcısı olmakla suçladığı Gülen cemaati üyesi olduğuna veya söz edilen örgütü tanıdığına dair güvenilir hiçbir kanıt yoktur. Subaylar kendilerini Kemalist olarak tanımlıyor.”
Danıştay Genel Kurulu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın her fırsatta dile getirerek Yunan hükümetine baskı uyguladığı 8 firari askerin iade edilmesi talebine ilişkin çok önemli bir karara imza attı.
Danıştay, darbeci oldukları iddia edilen askerlerden Süleyman Özkaynakçı için ‘3. Bağımsız İkinci Derece İltica Komitesi’nce verilen iltica hakkına hükümetin yaptığı itiraz başvurusuna nihai kararıyla (1694/18) cevap verdi. Davaya ilişkin hukuki tüm konuları çözüme kavuşturan kararda, hükümetin itirazı reddedildi ve firari pilot Özkaynakça’ya iltica ve seyahat hakkı tanınmasına hükmedildi. Geri kalan 7 asker içinde aynı kararın uygulanmasına kesin gözüyle bakılıyor.
Başbakan Aleksis Tsipras, daha önce yaptığı açıklamalarında, Yunan yargısının vereceği karara saygı duyacağını açıklamıştı.
“FİRARİ ASKERLER ‘GÜLENİST’ DEĞİL, ‘KEMALİST’!”
Uzun kararında Danıştay Yüksek Kurulu, tarihi önemde bir başka karar daha verdi. Kararda ‘Gülen Hareketi’ mensubu teröristler oldukları ileri sürülen 8 askerin ‘Gülenist’ olmadıklarını ilân etti. Şüpheli darbe girişiminin ardından önce istihbarat örgütleri, ardından başta Avrupa olmak üzere uluslararası camianın tamamına yakını, 15 Temmuz darbe girişiminin ardında ‘Gülenist’lerin bulunduğuna ilişkin ellerinde herhangi bir bilgi ve rapor bulunmadığını açıklamışlardı.
‘Firari askerlerin darbeye iştirak etmediklerini ve Gülen Hareketi mensubu olmadıkları’ görüşünü dile getiren Danıştay, askerlerin beyanını dikkate aldı ve bu kişilerin kendilerini ‘Kemalist’ olarak tanımladıklarının altını çizdi. Daha önce 8 askerin ifade alınması sürecine katılan bir yetkili de aynı yönde açıklamada bulunmuş, “Türkiye tarafından iddia edildiği gibi bu kişilerin Gülen Hareketi ile alakaları yok. Zanlılar Kemalist…” ifadelerini kullanmıştı.
Genel Kurul kararında şu ifadelere yer verildi: “Türk subayının, Türk hükümetinin darbenin planlayıcısı ve uygulayıcısı olmakla isnat ettiği F.ö üyesi olduğuna veya her hâlükârda örgütü tanıdığına dair hiçbir güvenilir kanıt yoktur.”
“BATI İLKELERİNE VE KEMALİST PARTİYE BAĞLIYIZ DİYORLAR”
Pilotun ifadelerine yer verilen açıklamada, Özkaynakça’nın Batı Kültürü ilkelerine bağlı ve Kemalist partiye mensup olduğuna dair iddiada bulunduğu belirtildi. Özkaynakça’nın Gülen Hareketi mensubu olmadığına ilişkin beyanının kabul edildiğini hükme bağlayan Danıştay, Özkaynakça’nın Erdoğan gibi Gülen Hareketi’nin de Türkiye’nin İslamlaştırılması amacını güttüğü görüşünde olduğunu aktardı.
Cenevre Sözleşmesine atıf yapılan kararda, siyasi görüşleri gerekçe gösterilerek siyasi iltica başvurusunda bulunan kişilerin iade edilmeleri halinde Türkiye’de kötü muameleye maruz kalacaklarına dair endişelerini dile getirmelerinin yeterli olduğu belirtildi.
8 firari asker, 18 aylık tutukluluk sürecinin tamamlanmasının ardından geçen mayıs ayında, geniş güvenlik önlemleri alınan ve gizli bir yerde ikamet etmek üzere serbest bırakılmışlardı.
Süleyman Özkaynakça, diğer 7 asker ile birlikte, 16 Temmuz 2016 darbe girişimi gecesi Yunanistan’ın Dedeağaç şehri havaalanına helikopterlerle iniş gerçekleştirmişlerdi. Ardından iltica başvurusunda bulunan 8 askerden 3’üne siyasi iltica hakkı tanındı. Geri kalanına da aynı hakkın tanınması ve Danıştay’ın son kararı gereğince istedikleri bir başka ülkeye seyahat olanağı verilmesi bekleniyor.
11 BARO BAŞKANI: KARAR OLUMLU, HÜKÜMETLER SAYGI DUYMALI
Danıştay Yüksek Kurulu’nun kararı, ülke avukatlarının yarısından fazlasını temsil eden eski 11 baro başkanı tarafından olumlu karşılandı. Aralarında Atina, Selanik, Pire, Amaliada, Gümülcine, Naflio, Rodos, Trikala ve Tripoli şehirlerinin baro başkanları tarafından yapılan ortak açıklamada, uluslararası hukuk ve içtihat kurallarının, kendine ve vatandaşlarına saygı duymak zorunda olan hükümetler tarafından dokunulamaz kararlar olduğu vurgulandı.
Tüm Yunan hükümetleri gibi mevcut hükümetin de Danıştay Yüksek Kurulu’nun kararına saygı duyma zorunluluğu olduğu belirtilen açıklamada, kararın uluslararası ve diğer sözleşmelere göre alındığı ve askerin Türkiye’deki rejime iadesi halinde ‘haklı korkular’ taşıdığına ilişkin detaylı bilgilerin bulunduğu ifade edildi. Diğer 7 asker için de aynı sonucun beklendiği aktarıldı.
[TR724] 23.8.2018
Öğretmenin son dersi [Beklenmedik Yolculuk – 6] [Veysel Ayhan]
“En sevdiğin ne varsa hepsini bırakacaksın;
bunun, gurbet yayının attığı
ilk ok olduğunu anlayacaksın.
Başkasının ekmeğinin ne denli tuzlu,
başkasının merdiveninden çıkmanın
ne denli zor olduğunu göreceksin.
Omuzlarına en büyük yükü de,
bu vadiye düşerken sana eşlik edecek
budala sürüsü bindirecek;
değer bilmez, inançsız bu kötü kişiler
sana kötülük edecekler; ama çok geçmeyecek
senin değil, onların yüzü/kıpkırmızı kesecek.
Onların yaptıkları, aptallıklarını gösterecek;
kendi başına davranışın
sana güzellikler verecek.”
Cennet XVII. Kanto
Domenico’nun kutsal sürüsünde
bir kuzuydum ben de, yoldan sapmadıkça
iyi beslenilir bu sürüde.
Cennet X. Kanto
Melekler ve ihtiyar halıcı kabristana gelmişti. Geldikleri yer küçük bir köy mezarlığıydı. Vefat eden orta yaşlı bir üniversite hocasıydı. Önce işini elinden almışlardı. Geçinebilmek için ailece köyüne dönmüştü. Tarlada çalışmış. Sonra yakın bir akrabasının ihbarıyla tutuklanmış 20 ay zindanda kalmıştı. Bununla kalmamış üniversite öğrencisi oğlu da tutuklanmıştı. Bünyesi bu ağır çileyi kaldırmamış zindanın zor şartlarında kanser olmuştu. Defalarca hastaneye gitmek istemiş, izin verilmemişti. Hastalık ilerlemiş üstüne bir de zatürre olmuştu. Kanser çilesi belki daha da uzayacaktı. Zatürre çileli günlerini nihayete erdirdi. İki hafta kadar öksürüp inledi. Koğuş arkadaşlarını rahatsız ettiği için ayrıca üzülüyordu. Bir an önce dünyadan ayrılmak için duaya başlamıştı. Arkadaşlarının kurtuluşu için “bedel” ve “kurban” olmak onun için bayram sevinci olacaktı. Koğuş arkadaşları bir sabah kanlı mendillerini ve cansız cesedini bulmuşlardı. Cenazesi köyüne götürülmüştü. Her köye gittiğinde yanından ayrılmayan köy imamı eniştesi bu kez “vatan haini” diye namazını kıldırmamıştı. Sonra bir arkadaşı 5 kişilik cemaatle namazını kıldırmış, sessizce defnetmişlerdi. Mezar tahtasına isim bile yoktu.
Melekler kabir kapısını araladığında gece karanlığında onları, göz alıcı bir gündüz aydınlığı karşıladı. Dünyadaki bahçelerin yanında bodrum gibi kalacağı tasviri zor bir bahçeydi. İhtiyar halıcı öldüğü saatten beri ilk defa rahatlamıştı. İçi aydınlanmış sanki tüm hücreleri huzura ermişti. Nur denen şey bu olmalıydı. Hem aydınlık hem de iç huzuru veriyordu. Demek ki nur ışıktan ibaret değilmiş diye düşündü. Bu ücra ve mezbelelik köy mezarlığının aslında bir cennet bahçesine ev sahipliği yaptığı kimin aklına gelirdi ki!
Mezarda, öğretmenin naaşı vardı. Ama ruhu görünmüyordu. Salih bir mezar komşusu yandan gelip onları karşıladı. Kendini tanıttı.
– Ben 1359’da buraya geldim. Muallim, benim torunumun torunu olur. Şu caminin ilk imamıyım. Akrabayız yani. Bugünkü gibi muazzam bir merasim, böyle bir izdiham, böyle istikbal edilme yaşamamıştım. Dünden beri bu kabristanda onun hatırı için kimseye azap çektirilmiyor. Başka şehitlerimiz de geldi ama bu başka oldu. Gökten tabur tabur melekler onu selamlamak ve karşılamak için ha bire ha geldiler, geliyorlar. Bizim cenazeye katılmamıza izin verildi. Melekler de gûnâgûn, rengarenk kıyafetlerle gözün aldığı yere kadar saf yaptı.
İhtiyar halıcı:
– Peki şimdi nerede?
Mezar komşusu eliyle işaret etti:
– Bedeni işte ama ruhu geziyor. Burada durmadı. “Benim çok işim var. Derse yetişeceğim, arkadaşlarını ziyaret edeceğim, sonra gelirim” dedi ve gitti. Dünden beri bir defa uğradı.
Melekler başını salladı. Olan biteni biliyorlardı. Şehitlere kabir sorgusu yapılmazdı. Çünkü henüz gerçek anlamda ölmüş değillerdi. İnsanlar onları ölmüş sanıyordu. Şehit olarak bedenlerini yitirmişlerdi ama ruhları hür ve serbestti. Ölü değillerdi. Hayatta da değillerdi. Bir başka hayat mertebesinde dünyadaki kutsi emellerinin peşinde koşuyor, ruh ve mefkure beraberliği içinde oldukları insanları dünyanın neresinde olursa olsun ziyaret edip eşlik ediyor onların dualarına katılıyorlardı. Doğruydu öğretmenin gezecek çok yeri ve arkadaşı vardı. Bir de dünya yaratıldığı günden bugüne tüm şehit olanlarla tanışma, görme lütfuna kavuşmuşlardı. Onları sadece melekler karşılamamıştı. Hz. Adem’den(ra) bugüne ne kadar tasarruf sahibi veli varsa onlarla tanışmak istiyordu. Yapacakları çok iş vardı. O yüzden öğretmeni görmek zor olacaktı. Kıyamete kadarki hayatları bir bayram sevinci ve telaşı içinde geçecek.
Ve en güzeli kazanç haneleri kapanmazdı. Dua ve gayretleri sanki ölmemişler gibi hasenat defterlerine işleniyordu.
***
KİMSESİZLER KİMSESİ
Şehidin mezar komşusu olan büyük dedesi, meleğe döndü:
– Torunum, en çok çocuklarını çok merak ediyordu?
Melek:
– “Bütün validelerin şefkatleri, ancak bir lem’a-i tecellî-i rahmettir.” Anne ve babanın varlığı çocuklara Rabbimizin bir ihsanıdır. Anne ve babalarını alırsa ya o çocuklara müekkel melekler veya hâmi sadık kullarını lutfeder. Ama her durumda anne ve babalarıyla beraberken erişemeyecekleri lütuf ve ihsanlar, yetim ve öksüzlüklerine binaen başlarından Rahmet halinde yağmur gibi yağar.
Mezar komşusu meleğe: Peki anne baba kaldıysa, çocuklar vefat ettiyse?
– Mağdur ve mazlum olmasa da çocuklar nasıl öldüklerini fark etmez. Suhuletle, uykuya dalma rahatlığında alem değiştiriler. Rabbimiz merhametiyle onların her birine bir müekkel meleği arkadaş olarak lütfeder. Kendileri gibi oyun arkadaşları ihsan eder. Kıyamete kadar mutlu ve neşe içinde oyun oynarlar. Cennete gidecekleri güne kadar “Gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiçbir beşerin aklından bile geçirmediği” (Müslim) bir alemde sevinçle yaşarlar.
Diğer melek:
– Haşirde ise ebeveynlerinden önce vefat edenler de sonraya kalanlar da aileleri için bir necat sebebi olabilir. Rabbimiz onların anne ve babalarını görme isteklerini reddetmez. Ebeveynlerinin çok büyük seyyiatı yoksa çocuklar; anne ve babalarını yanlarına alır cennete gider. Bu ölüm acısına karşı sabrın bir mükafatıtır.
İhtiyar Halıcı her duyduğuyla kaybettiklerinin acısına gömülüyordu. Meleklerin dediği olmuş, azabı artmıştı. Bu azabı daha fazla taşıyamayacağını fark etti. Ama kaçış yoktu. Yok olmak da söz konusu değildi. Kur’an’da okumuştu ama hissederek söylemesi çok acıydı. “Ah ne olurdu, keşke toprak olaydım! ”(Nebe 40) diye mırıldandı.
Melekler, ihtiyar Halıcıya döndü:
– Başınıza gelenler ve kaybettikleriniz hep zulmünüz sebebiyle oldu. Allah mazlumların duasını reddetmez. Siz musibeti dünyevi kayıplar zannettiniz. Ahireti göz göre göre kaybettiniz. Bu da size haber verildi: “Zulme uğrayanların duası reddedilmez. Allah, (mazlumun) duasını bulutların fevkine çıkarır ve onlara sema kapıları açılır ve Cenab-ı Hak: “İzzetime yemin olsun! Vakti uzasa da, duanı mutlaka kabul edeceğim!” buyurur.” (Tirmizi, 2528)
Son bir ümitle meleklere döndü:
– Bizim için hiç bir kurtuluş yolu yok mu?
– Bizim sizin akibetiniz hakkında, kıyamet ve haşir hakkında sizden fazla bilgimiz yok. Size gelen ayet ve hadislerden ötesini bilmeyiz. Şöyle bir hadis var. Size hitap eder mi bilmeyiz.
“Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
– Cehenneme giren iki kişinin oradaki feryadı öyle şiddetlenecek ki Rabbimiz:
– Çıkarın bunları, buyuracak. Onlara:
– Niçin bağırıyorsunuz?” diye sorulacak. Onlar:
– Bize merhamet edesin diye böyle yaptık! diyecekler. Rabbimiz:
– Benim size rahmetim, gidip kendinizi ateşe atmanız şeklindedir! buyuracak. Onlar gidecekler. Biri kendisini ateşe atacak. Cenab-ı Hak ateşi ona soğuk ve selametli kılacak. Diğeri kendini ateşe atamaz. Rabbimiz:
– Arkadaşının attığı gibi, seni de kendini cehenneme atmaktan alıkoyan nedir? diye sorar.
– Ey Rabbim, beni cehennemden çıkardıktan sonra oraya bir kere daha göndermeyeceğini ümid ediyorum! der. Rabbimiz:
– Haydi ümidini verdim! der. İkisi de Allah’ın rahmetiyle cennete sokulurlar. ” (Tirmizi, 2602).
Genç öğretmenin kabrinden ayrıldılar. İhtiyar halıcının içi biraz rahatlamıştı. Ama felaha kavuşmayı ümid edeceği günler yakın değildi. Ya haşre kadar olan sürede çekecekleri…
Diğer melek:
– Ümidin iyiye alamet. Şu ayeti biliyor muydun: “…Onlar ki ölüp kabre giren bir kâfir nasıl âhiret mutluluğundan ümidini kesmişse, kendileri de âhiretten öyle ümitlerini kesmişlerdir.” (Mümtehine, 13) İçinde şu an var olan ümidin bu ayete göre sahih bir ümit kaynağı.
İhtiyar halıcı bunla teselli olacaktı ama kıyamete kadar pişmanlıklar ve dönüşsüzlük azabı içinde bekleyecekti. Melekler ihtiyar halıcıyı kabrine bırakıp bir başka misafirlerine doğru yöneldiler.
İlk melek diğerine:
– Nasıl günlere erdiysek gelenler ya en aziz veya en zelil.
Yarın: Uğursuz fetva, Beklenmedik Yolculuk – 7
[Veysel Ayhan] 23.8.2018 [TR724]
Rusyacı ve İrancı dış politika [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Türkiye 2015 yılına kadar Suriye Kürtleri’nin yerel örgütlenmesi olan YPG ile sürekli ilişki içindeydi. Bu tarihe dek Suriye Kürtleri lideri Salih Müslim Erdoğan hükümeti tarafından kırmızı halı ile karşılanıyordu. Ayrıca Suriye Kürtleri Ankara tarafından Esad karşısında olan önemli bir muhalif kanat olarak algılanıyor ve tanımlanıyordu. YPG’nin PKK olarak görülmeye başlanması Erdoğan’ın Dolmabahçe Mutabakatı’nı – muhtemelen derin devletle anlaştıktan sonra – bozması ve Türkiye’de milliyetçi oylara oynamaya başlaması ile eş zamanlı olarak gelişti. Oysa daha 2014’te Kobani’de IŞİD militanı İslamcılar tarafından işgal edilen bölgeyi kurtarmak için YPG’ye destek olmak üzere Irak Kürtlerinin Peşmerge güçlerini Türkiye üzerinden Kobani’ye nakleden Erdoğan hükümetiydi. Türkiye PYD’ye bu destekleri sağlarken, ABD de aynı gerekçelerle (IŞİD karşıtı koalisyonun üyesi olduğu ve Esad rejimine karşı savaştığı için) Suriye Kürtlerine yardım etmekteydi. Yani bugün havuz basınında ele alındığı gibi, Türkiye YPG’yi en başından bu yana PKK olarak görmüş değil. Yani ABD’nin sırf Türkiye zarar görsün diye YPG’yi desteklediği tamamen geçekleri çarpıtma. Çünkü ABD YPG’ye destek verirken Erdoğan rejimi de aynı şekilde YPG’ye destek veriyordu. Pozisyonunu değiştiren ABD değil, Erdoğan rejimi oldu. Yukarıda değinildiği üzere, iç siyasette Kürt sorununun siyasi çözümünden vazgeçerken, dışarıda da bu tutum değişikliğinin bir uzantısı olarak YPG’yi ve Suriye Kürtlerini PKK olarak okumaya başladı. Böylelikle ABD’nin Türkiye’nin düşmanı bir terör grubuna destek verdiği yönündeki algı çalışması yürütülüyordu.
ABD karşıtı söylemin diğer önemli dayanağı 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin arkasında ABD’nin olduğu iddiası. Hiçbir maddi kanıta dayanmasa da, Büyükada’da ABD istihbaratının darbe gecesi toplantı yaptığından ve darbe girişimini yönettiğinden tutun da, İncirlik’teki ABD güçlerinin darbe girişimine verdiği desteğe ve Pastör Brunson’ın CIA adına 15 Temmuz bağlamında “FETÖ” ve PKK ile işbirliği yaptığına kadar onlarca saçma sapan ve komik iddia en yetkili isimler tarafından defalarca ortaya atıldı. ABD elçilik ve konsolosluk görevlilerini töhmet altında bırakacak komplo teorileri gündeme getirildi. Bilinçli olarak bir anti-ABD algısı üzerinde titizlikle çalışıldı. Elbette bu iddialar somut maddi kanıtlarla ortaya konamadı ve dolayısıyla ABD tarafından da ciddiye alınmadı. Brunson üzerinden bu algı çalışmasına halen devam ediliyor.
Bu algı çalışmasının hedefi belli. Birileri ABD’nin Türkiye’nin müttefiki değil düşmanı olduğu algısını Türkiye’de yaymaya çabalıyor. Bunun çok önemli olduğu kanısındayım. Türkiye bir taraftan NATO ve ABD’den uzaklaşırken, diğer taraftan Rusya ve İran’a yaklaşıyor. Rusya’nın Erdoğan’a uluslararası platformda – göstermelik de olsa – aradığı desteği sağladığı muhakkak. Hâlbuki kelin merhemi olsa önce kendi başına sürerdi demek kimsenin aklına gelmiyor. Daha dün (21 Ağustos 2018) ABD’de bulunan Rusya’ya ait tüm mal varlığına el kondu. Bu Rusya elbette Erdoğan’a ve rejimine destek veriyor. Amacı Türkiye’yi NATO’dan uzaklaştırmak – belki de tamamen koparmak. Türkiye’nin ABD’den ve NATO’dan tümüyle kopması, Rus Avrasyacılığının en önemli hedeflerinden biridir. Rusya Ortadoğu’da ABD ile yakın olan ülkeleri ABD’den uzaklaştırmayı en önemli stratejik hedeflerden biri olarak tanımlıyor. Atlantik işbirliğini zayıflatmak için eskiden beri ABD karşıtı olan BAAS rejimleriyle ve İran ile işbirliği yapıyor. Bugün BAAS rejimleri tüm Ortadoğu’da bitti. Bir tek Suriye’de Esad rejimi kaldı. Onu da Rusya’nın – İran’ın da desteği ile – nasıl koruduğunu görüyoruz. Türkiye’de Suriye’de dolaylı olarak bu kervana katıldı. İçeride izah etme yolu bulsalar kâğıtları açık oynayacaklar. Ama şimdilik anti ABD ve anti NATO tutumunu üstü kapalı devam ettiriyorlar. Ancak Rusya’dan S-400 füze bataryası alımı veya nükleer enerji ihaleleri gibi yüksek volümlü ve kapsayıcı projelerle Rusya yönelimini bariz bir biçimde gösteriyor Erdoğan rejimi. Bu yaklaşımın en temel nüvesi, ABD’den ve NATO’dan kopartılan Türkiye’nin Rusya’ya daha bağımlı hale getirilmesi ve yalnızlaştırılması. 1945 sonrasında Türkiye’den toprak talep eden ve Boğazlar bölgesinde askeri varlık hedefi koyan SSCB ile bugünkü Rusya’nın Avrasyacı başkanı Putin’in farklı politikalar izlediğini varsayanlar, satranç tahtasında çok ama çok vahim bir hata yapıyorlar. ABD ve NATO garantisi olmadan yayılmacı Rus etkisine karşı koymak Ankara için olanaklı değil. Rusya taktik nükleer silahları sayesinde dünyada serseri mayın gibi hareket ediyor. Ukrayna örneğinde olduğu gibi, son derece tehlikeli bir aktör olduğunu gösteriyor. Uluslararası toplum uyguladığı müeyyidelere karşın Rusya’ya Kırım’ın ilhak edilmesi konusunda engel olabildi mi? Ukrayna neden NATO’ya girmeye çalışıyor? Gürcistan dış politikasını incelemeden Rusya tehlikesini göremezsiniz. Neden Gürcistan NATO’ya üye olmaya çabalıyor? Baltık ülkelerine sorun Rusya nasıl bir tehditmiş size anlatsınlar! Esasında bunları Türkiye’de kamuoyunun gayet iyi şekilde bilmesi gerekirdi. Çünkü 1945 sonrası Soğuk Savaş ortamında Türkiye neden Batı’ya yöneldi ve NATO’ya girdi, bunu biliyor olmamız gerek. Ama daha Küba’daki Jüpiter füzelerine ilişkin pazarlığı bile bilmeyen diplomasi cahili bir kadro yönetiyor bugün Türkiye’yi. TSK’nın B takımı subayların ağırlıkta olduğu Avrasyacı cunta, 15 Temmuz sonrası tasfiye ettiği A takımı iyi eğitimli ve deneyimli NATO ve Batı yanlısı subayların olmadığı bir ortamda Erdoğan’a hayati hatalar yaptırıyor.
Ergenekon ve Balyoz türevi cuntalara ait askerlerin rüyası
Rusya’nın güdümüne girmeyi, Batı’dan bağımsız hareket eden pro-aktif Türkiye diye yutturma peşindeler. Oysa esas yapmaya çalıştıkları Türkiye’de Batı normlarıyla tümüyle ilişkisini kesmiş bir Türkiye’de çok uzun süre devam edecek yeni bir askeri-bürokratik vesayet rejimi kurmak. Bu rejimin ana iskeleti, Türk tipi faşist başkanlık sistemiyle zaten yasal kılıfına uyduruldu. Şu an Erdoğan’a istediklerini yaptırabildikleri için sahne gerisinden “operasyonu” idare ediyorlar. Böylece siyasi risk almıyorlar. Ülkenin ödemek durumunda kalacağı bedellerden sonra Erdoğan ve tayfası siyasi bedel ödemek durumunda kalınca, hiçbir rolleri yokmuş gibi çıkıp “ülkeyi kurtaran asker” rolünü oynayacaklar. Ergenekon ve Balyoz türevi cuntalara ait olan askerlerin rüyası bu! Onlar da kendilerini içeri atan gücün esasında Gülen Cemaati değil, Erdoğan olduğunu biliyor. Ama şu an “FETÖ” söylemiyle işleri yürüttükleri için, Erdoğan ve yakın çevresinin üzerine gitmiyorlar. Ben bu durumu Bahçeli ve CHP’li ulusalcı kanatla bazı AKP’li bakan ve siyasetçilerin bildiğini ve siyasi geleceklerini bu oyuna göre şekillendirmeye çalıştıklarını düşünüyorum. Rusya’nın peşine takılmak ve Batı ile bağları koparmak bu nedenle tüm bu kesimler için çok kritik önemde bir hamleydi. Bunu kısmen başardılar.
İran lideri Türkiye’ye ortak savaş uçağı üretme teklifi yaparken, aynı gün İran ABD ve İsrail’e saldırı tehdidinde bulunuyor. Bu İran’ın uluslararası toplumun ikazlarına karşın nükleer silah üretme girişimlerine dolaylı olarak destek olan Erdoğan rejimini ABD, NATO ve uluslararası toplum bilmiyor mu sanıyorsunuz? Halkbank’ın akladığı kara İran parasının sadece basit bir yolsuzluk olmadığı, esasında bunun İran nükleer programını engellemeye yönelik BM ve ABD yaptırımlarını delmek ve İran’ın bombasına bir adım daha yaklaşmasını sağlamak olduğu bilinmiyor mu zannediyorsunuz? Halkbank davasından gelecek ağır ceza ve Türkiye’ye uygulanacak daha ağır yaptırımlar hızla yaklaşırken, rejim zamana oynuyor. Bir taraftan da Türkiye’ye karşı saldırıda bulunan ABD türünden bir komplo teorisini gündemde tutarak ABD karşıtlığının Türk kamuoyunda daha da radikalleşmesini sağlamaya uğraşıyor. Bugün bir NATO üyesi olarak ABD algısının en berbat olduğu ülke şüphesiz Türkiye’dir. Onu bırakın, Ortadoğu’da bile Türkiye anti ABD ve Batı karşıtlığı konusunda en başta gelen ülkeler arasındadır. Müslüman Kardeşler türevi bir İslamcı ideoloji ile nasyonalist Avrasyacıların arasına düşen Türkiye devleti, Rusya-İran ekseninde son derece tehlikeli sularda var oluşunu tehlikeye atıyor. Bu siyasetin Erdoğan ve sahne gerisinden durumu yöneten ortaklarına kısa vadede zaman kazandırmak gibi bir avantaj sağlaması olasılığına karşı, orta ve uzun dönemde Türkiye’nin varlığını sürdürmesi ve toprak bütünlüğünü koruması bakımından son derece belirgin ve somut tehlikeleri beraberinde getirdiği muhakkak! Ucuz vatan-millet-Sakarya nutukları ve i-Phone kıran fanatiklerle kürtajcı dede türevi “öngörülerle” bir müddet kitleleri uyutabilirsiniz. Ama güvenlik politikaları ve dış politika hesap-kitap işidir. Satranç tahtasında zar atmaya çalışan bu ikinci sınıf bürokratik “elit” (!) ve satılık şakşakçıları, Rus limanlarını topa tutan İttihatçı maceraperestlerden bile çok daha vahim bir iş yapmaktalar.
ABD-NATO ile Batı yöneliminden kopartılan Türkiye konusu, uzun dönem Türkiye tarihini belirleyecek yeni bir tarihsel dönemin başlangıcı olması bakımından, gerek güvenlik ve dış politika boyutu, gerekse de iç siyaset düzlemine etkileri bakımından derinlemesine analiz edilmeli.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 23.8.2018 [TR724]
Yap bir transfer yıldız olsun! [Hasan Cücük]
Süper Lig’de ilk iki hafta geride kalırken, maçlar kadar heyecanla takip edilen bir başka konu ise transfer. Lige verilen 82 günlük araya rağmen kadrolarına takviye yapmayı başaramayan kulüpler transferlerin son günlerinde harıl harıl oyuncu aramaya devam ediyor. Son dakikada kadroya katılan oyuncular ise çoğu zaman derde deva olmuyor.
Türkiye’nin değişmeyen klasiklerinin başında, lig bittikten sonra başlayan transfer borsası gelir. Spor basını her gün yeni oyuncuyu Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş veya Trabzonspor’a transfer eder. Geldi, geliyor, formayı giydi gibi kelimelerle verilen transfer haberlerini okuyucu büyük heyecanla takip eder. Listedeki kimler olmaz ki? Dünyaca ünlü yıldızların Türk takımlarının formasını giymek için can attığını okursunuz. Taraftarların heyecanı çoğu zaman kursağında kalır. Ama her gün önüne gelen yeni transfer haberini okumaktan da geri durmaz.
Yıl 1999. Sezon başlamadan İstanbul’un 3 büyükleri arasında düzenlenen son TSYD Kupası öncesi Beşiktaş’ta kaos vardır. Kaosun nedeni; teknik direktör Karl Heinz Feldkamp’ın sezon öncesi sağlığını gerekçe gösterip takımdan ayrılmasıydı. Ligin başlamasına sayılı günler kala gelen bu istifadan dolayı kulüpte belirsizlik yaşanmaktadır. Danimarka’dan bir öğrenci grubuyla TSYD Kupası, Beşiktaş – Galatasaray maçı için bilet almaya gittiğimiz Beşiktaş kulüp binasında bir gazeteci ordusu vardı. İçlerinden uzun yıllar tanıdığım bir Beşiktaş muhabiri ile sohbet ederken, söz Avrupa’da boşta olan teknik adamlara geldi. Ben de Sepp Piontek ve Berti Vogts’un boşta olduğunu söyledim. Arkadaş hemen müdürünü aradı, ‘Şuan yanımda Avrupa futbolunu yakından takip eden bir arkadaşım var. Piontek ve Vogts’un boşta olduğunu, ‘Beşiktaş’a gelirim’ dediklerini söyledi.’ dedi. Ben öyle bir söz etmedim ama arkadaş beni adıma söyledi. Telefonu kapattıktan sonra, her iki teknik adamla ilgili kısa bir kaç cümle bilgi verdim.
Arkadaşla vedalaşıp, biletlerimizi alıp ayrıldık. Ertesi gün spor gazetesinin manşetinde ‘Ya Piontek ya da Vogts’ sürmanşeti vardı. Her iki teknik adamında Beşiktaş’a gelmeye hazır olduğu yazıyordu. Maçtan önce arkadaşla yeniden görüştüğümde manşeti hatırlattım, ‘Burası Türkiye, yarın kimse bu manşeti hatırlamaz. İkisinden biri gelirse, ‘biz yazmıştık’ deriz, gelmezse kimse hatırlamaz.’ dedi. O tarihten sonra transfer haberlerine hep bu gözle baktım. Spor sayfaları yazın boş çıkmayacağına göre, masa başından bol transfer haberi yapıldı. Yapılmaya devam ediyor.
Sadece spor basını değil, kulüp yöneticileri de en az basın kadar abartılı transfer haberleri yayıyor. Daha çok taraftara oynuyorlar. Ancak söyledikleri gerçekleşmeyince yine zor durumda kalmaya devam ediyorlar.
Türkiye’nin içinden geçtiği ekonomik darboğazdan kulüplerde ziyadesiyle etkileniyor. Maçların yayın hakkını alan Katar’lı BeIN Sport’un yayın hakkı ödemesini anlaşmanın imzalandığı günkü kurdan ödediği geçen gün basına yansımıştı. Bu habere ne federasyondan ne de BeIN Sport’tan bir yalanlama geldi. Doların 6 liraya geçtiği günümüzde BeIN Sport’un 2 yıl önceki kur olan 3.26 liradan ödeme yaptığı ortaya çıktı. Yine doların çıldırıp 7 lirayı aştığı dakikalarda Beşiktaş’ın defans oyuncusu Pepe’nin alacağı ücretin 2 milyon lira daha artıyordu. Kulüplerin en büyük gelir kaynağı yayın gelirleri kur oyunundan dolayı yarı yarıya azalıyor ama oyuncuya ödeyeceği para sürekli artıyor.
İşte bu şartlarda kulüpler hala transfer peşinde koşmaya devam ediyor. Geçen sezon son günlerde Fenerbahçe kadrosuna kattığı oyunculardan ne yarar gördü ki, bu yıl aynı yolu izliyor. Keza Galatasaray ve Beşiktaş… Hepsi aynı durumda. Oysa kulüplerin yapması gereken mevcut kadroyu muhafaza etmek. Buna ilave olarak da, yıllık ücreti yüksek oyuncularla yollarını ayırmaktır. Örneğin, Fenerbahçe’de Soldado, Beşiktaş’ta Negredo az katkıyla milyonlar almaya devam ediyor. Bu sorun sadece İstanbul’un üç büyüklerinin değil, Süper Lig’deki tüm kulüplerimizin. Yanlış transfer politikasının faturası hep ağır oluyor ama kimse ders almıyor. Son yılların flaş ekibi Tottenham bu sezon hiç transfer yapmadı. Gerekçesi; yeni stat yaptığımız için transfere harcayacak paramız yok. Tottenham’dan bahsediyoruz. Ayağını yerden kesmiyor, sadece bir sezonu değil kulübün geleceğini düşünüyor.
Bu yaşananlardan yine ders almayacağız. Transferin biteceği 31 Ağustos’a kadar kulüplerimiz yine son dakikada kadrosuna oyuncu katmaya devam edecek. Yedek kulübesi daha zenginleşecek. Oynamadan kazanan oyuncu sayısı artacak. Kulüplerin oyuncuların maaşını ödeyemediği yine haber olacak. Bu kısır döngü devam edip gidecek.
[Hasan Cücük] 23.8.2018 [TR724]
Türkiye’nin değişmeyen klasiklerinin başında, lig bittikten sonra başlayan transfer borsası gelir. Spor basını her gün yeni oyuncuyu Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş veya Trabzonspor’a transfer eder. Geldi, geliyor, formayı giydi gibi kelimelerle verilen transfer haberlerini okuyucu büyük heyecanla takip eder. Listedeki kimler olmaz ki? Dünyaca ünlü yıldızların Türk takımlarının formasını giymek için can attığını okursunuz. Taraftarların heyecanı çoğu zaman kursağında kalır. Ama her gün önüne gelen yeni transfer haberini okumaktan da geri durmaz.
Yıl 1999. Sezon başlamadan İstanbul’un 3 büyükleri arasında düzenlenen son TSYD Kupası öncesi Beşiktaş’ta kaos vardır. Kaosun nedeni; teknik direktör Karl Heinz Feldkamp’ın sezon öncesi sağlığını gerekçe gösterip takımdan ayrılmasıydı. Ligin başlamasına sayılı günler kala gelen bu istifadan dolayı kulüpte belirsizlik yaşanmaktadır. Danimarka’dan bir öğrenci grubuyla TSYD Kupası, Beşiktaş – Galatasaray maçı için bilet almaya gittiğimiz Beşiktaş kulüp binasında bir gazeteci ordusu vardı. İçlerinden uzun yıllar tanıdığım bir Beşiktaş muhabiri ile sohbet ederken, söz Avrupa’da boşta olan teknik adamlara geldi. Ben de Sepp Piontek ve Berti Vogts’un boşta olduğunu söyledim. Arkadaş hemen müdürünü aradı, ‘Şuan yanımda Avrupa futbolunu yakından takip eden bir arkadaşım var. Piontek ve Vogts’un boşta olduğunu, ‘Beşiktaş’a gelirim’ dediklerini söyledi.’ dedi. Ben öyle bir söz etmedim ama arkadaş beni adıma söyledi. Telefonu kapattıktan sonra, her iki teknik adamla ilgili kısa bir kaç cümle bilgi verdim.
Arkadaşla vedalaşıp, biletlerimizi alıp ayrıldık. Ertesi gün spor gazetesinin manşetinde ‘Ya Piontek ya da Vogts’ sürmanşeti vardı. Her iki teknik adamında Beşiktaş’a gelmeye hazır olduğu yazıyordu. Maçtan önce arkadaşla yeniden görüştüğümde manşeti hatırlattım, ‘Burası Türkiye, yarın kimse bu manşeti hatırlamaz. İkisinden biri gelirse, ‘biz yazmıştık’ deriz, gelmezse kimse hatırlamaz.’ dedi. O tarihten sonra transfer haberlerine hep bu gözle baktım. Spor sayfaları yazın boş çıkmayacağına göre, masa başından bol transfer haberi yapıldı. Yapılmaya devam ediyor.
Sadece spor basını değil, kulüp yöneticileri de en az basın kadar abartılı transfer haberleri yayıyor. Daha çok taraftara oynuyorlar. Ancak söyledikleri gerçekleşmeyince yine zor durumda kalmaya devam ediyorlar.
Türkiye’nin içinden geçtiği ekonomik darboğazdan kulüplerde ziyadesiyle etkileniyor. Maçların yayın hakkını alan Katar’lı BeIN Sport’un yayın hakkı ödemesini anlaşmanın imzalandığı günkü kurdan ödediği geçen gün basına yansımıştı. Bu habere ne federasyondan ne de BeIN Sport’tan bir yalanlama geldi. Doların 6 liraya geçtiği günümüzde BeIN Sport’un 2 yıl önceki kur olan 3.26 liradan ödeme yaptığı ortaya çıktı. Yine doların çıldırıp 7 lirayı aştığı dakikalarda Beşiktaş’ın defans oyuncusu Pepe’nin alacağı ücretin 2 milyon lira daha artıyordu. Kulüplerin en büyük gelir kaynağı yayın gelirleri kur oyunundan dolayı yarı yarıya azalıyor ama oyuncuya ödeyeceği para sürekli artıyor.
İşte bu şartlarda kulüpler hala transfer peşinde koşmaya devam ediyor. Geçen sezon son günlerde Fenerbahçe kadrosuna kattığı oyunculardan ne yarar gördü ki, bu yıl aynı yolu izliyor. Keza Galatasaray ve Beşiktaş… Hepsi aynı durumda. Oysa kulüplerin yapması gereken mevcut kadroyu muhafaza etmek. Buna ilave olarak da, yıllık ücreti yüksek oyuncularla yollarını ayırmaktır. Örneğin, Fenerbahçe’de Soldado, Beşiktaş’ta Negredo az katkıyla milyonlar almaya devam ediyor. Bu sorun sadece İstanbul’un üç büyüklerinin değil, Süper Lig’deki tüm kulüplerimizin. Yanlış transfer politikasının faturası hep ağır oluyor ama kimse ders almıyor. Son yılların flaş ekibi Tottenham bu sezon hiç transfer yapmadı. Gerekçesi; yeni stat yaptığımız için transfere harcayacak paramız yok. Tottenham’dan bahsediyoruz. Ayağını yerden kesmiyor, sadece bir sezonu değil kulübün geleceğini düşünüyor.
Bu yaşananlardan yine ders almayacağız. Transferin biteceği 31 Ağustos’a kadar kulüplerimiz yine son dakikada kadrosuna oyuncu katmaya devam edecek. Yedek kulübesi daha zenginleşecek. Oynamadan kazanan oyuncu sayısı artacak. Kulüplerin oyuncuların maaşını ödeyemediği yine haber olacak. Bu kısır döngü devam edip gidecek.
[Hasan Cücük] 23.8.2018 [TR724]
Rahmetle neticelenen bir ibadet; Yağmur Namazı [Cemil Tokpınar]
Deprem, yangın, sel, kasırga ve diğer musibetler birer İlâhî ikaz oldukları gibi, susuz kalmak ve kuraklık da Rabbimizin bizlere gönderdiği bir hatırlatma, bir uyarı mesajıdır. Zira bizler biliyoruz ki Cenab-ı Hak (c.c.), aynı zamanda kâinatın idarecisi ve hücrelerden galaksilere kadar her şeyin yaratıcısı, asıl sahibidir. O istemezse bir kuru yaprak dalından düşmeyecek, O emretmedikçe bir damla su yeryüzüne inmeyecektir.
Hayatının her safhasını dua ve ibadetle geçirmiş olan Peygamber Efendimiz (s.a.v.) an olmuş sefere çıkmadan evvel namazla Allah’a yönelmiş; an olmuş korku ve ümit med-cezirlerinde hüzünlenen kalbi, Rabbine sığınmakla huzur bulmuştur. Nitekim Efendimizin (s.a.v.) ifadesiyle “kaybolan ayakkabı bağcığını bile Rabbinden isteyen” mümin, her derdini Rabbiyle paylaşmalı, her sıkıntısını da yalnız Rabbine açmalıdır. Çünkü bizim her türlü ihtiyacımızı karşılayacak ve tasamızı giderecek, Rabbimizden başka kim olabilir?
İnsanoğlunun ve yeryüzünün en çok muhtaç olduğu unsurlardan birisi sudur. Her şeyi Kendi tasarrufu altında tutan Rabbimiz, dilerse dünyanın ısı ve ışık kaynağı olan güneşi bir “Ol!” emriyle söndürür, dilerse yeryüzündeki bütün su kaynaklarını bir an içinde kurutur.
Mülk Suresi’nin son ayetinde Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: “De ki: Hiç düşündünüz mü? Suyunuz aniden çekilip kaynaklarınız kurusa, Allah’tan başka size kim temiz kaynaklardan yeni akarsular temin edebilir?” Hiç kimse! Çünkü Cenab-ı Hak’tan başka hiç kimse hiçbir şey üzerinde hüküm sahibi değildir. Öyleyse susuz kalındığında da Ondan başka el açacak bir kimsemiz yoktur.
İşte yağmur namazı, bu şuurla kılınan ve Cenab-ı Hakk’ın nazar-ı rahmetini celbeden harika bir namazdır. Öyle ki, bu namazın duası esnasında, daha eller “âmin” denilip yüze sürülmeden, çok defalar neticesini rahmet yağmurlarıyla vermiştir. Fakat burada mühim bir hususa değinmek lazımdır. O da yağmur namazı kılarken ve duasını yaparken maksadımızın ne olması gerektiğidir. Bediüzzaman Hazretleri bu hususta şöyle der: “Yağmur namazı ve duası bir ibadettir. Yağmursuzluk, o ibadetin vaktidir. Yoksa o ibadet ve o dua, yağmuru getirmek için değildir. Eğer sırf o niyet ile olsa, o dua, o ibadet halis olmadığından, kabule lâyık olmaz. Aynı onun gibi yağmursuzluk dahi, yağmur namazının vaktidir.” (Sözler, 23. Söz, s.287)
Her ibadette olduğu gibi yağmur namazı ve duasında da öncelikli gayemiz Allah’ın rızasını kazanmak olmalıdır.
Yağmur Namazı Nasıl Eda Edilir?
Yağmur namazını ister cemaatle, ister ayrı ayrı kılabiliriz. İmam-ı Azam’ın iki büyük talebesi olan İmam Muhammed ve İmam Ebû Yusuf’a göre yağmur namazının tıpkı Cuma namazı gibi, herkesçe bilinen bir bölgede, en büyük idareci yahut onun tayin ettiği bir kimse tarafından kıldırılması müstehaptır; yani terkinde bir günah yoktur, uygulanması neticesinde sevap kazanılır.
İki rekât olarak kılınan yağmur namazından sonra, yine Cuma namazlarında olduğu gibi hutbe okunur. Hatip minbere çıkmadan, yerde bir değnek veya sopaya dayanarak hutbesini okur.
Hutbenin ardından yağmur duası yapılır. Bu esnada eller göğe doğru iyice kaldırılır. Enes bin Mâlik’in (r.a.) rivayetine göre “Resûlullah (s.a.v.) istiskanın haricindeki hiçbir duada ellerini (aşırı derecede yukarıya) kaldırmazdı. İstiskada ise koltuklarının beyazı görününceye kadar ellerini kaldırırdı.” (Buhârî, İstiskâ: 22; Müslim, İstiskâ: 7). İstenirse ellerinin sırtı yukarı gelecek şekilde avuç içlerini yere doğru çevirerek niyazda bulunulur. Bu şekilde rivayetler de vardır.
Hz. Âişe Validemiz (r.a.) de Allah Resûlü ve ashabının yaşadığı bir vakayı şöyle rivayet etmektedir:
İnsanlar Resûlullah’a (s.a.v.) kuraklıktan şikâyet ettiler. Bunun üzerine Efendimiz, bir minber konulmasını emretti ve musallaya kendisi için bir minber konuldu. Yağmur duasına çıkacağı günü ahaliye bildirdi. (Kararlaştırılan gün gelince) Peygamber (s.a.v.) güneşin kaşı (ilk ışınları) görününce gidip minberin üzerine çıktı. Tekbir aldı. Allah Azze ve Celleye hamd etti, sonra; “Siz memleketinizin kuraklığından ve yağmurun geciktiğinden şikâyet ettiniz. Hâlbuki Allah Azze ve Celle size, kendisine dua etmenizi emretti ve duanızı kabul edeceğini vaat etti.” buyurdu. Sonra da şöyle devam etti:
“Hamd âlemlerin Rabbi, Rahim, Rahman ve kıyamet gününün tek hâkimi olan Allah’a mahsustur. Allah’tan başka ilâh yoktur. O dilediğini yapar. Ey Rabbim! Sen Allah’sın, senden başka ilâh yok. Sen zenginsin biz muhtacız, bize yağmur indir. İndirdiğini bize kuvvet ve bir zamana ulaştıracak azık kıl.”
Sonra Resûlullah (s.a.v.) ellerini kaldırdı, bu kaldırışa koltuklarının beyazı görününceye kadar devam etti. Bilâhare sırtını cemaate döndü, cübbesini ters çevirdi. Bunları yaparken elleri hâlâ kalkıktı. Daha sonra insanlara doğru döndü, minberden inip iki rekât namaz kıldırdı. Hemen akabinde Allah bir bulut meydana getirdi bunun peşinden gök gürledi, şimşek çaktı, sonra Allah’ın izni ile yağmur yağdı. Peygamberimiz (yollardan) seller akıncaya kadar mescidine gelmedi. İnsanların (yağmurdan korunmak için) kuytuya koştuğunu görünce azı dişleri görününceye kadar güldü ve şöyle buyurdu:
“Şehadet ederim ki Allah, her şeye Kadir’dir, ben de Allah’ın kulu ve resûlüyüm.” (Hâkim, Müstedrek, I/328)
Yağmur duası ve anlamı
Allah Resûlünden bizlere nakledilen yağmur duası şu şekildedir:
“Allahümme eskınâ ğaysen muğîsen henîen merîen ğadekan mücellilen sehhan ammen tabekan dâimen. Allahümme ale’z-zırâbi ve menâbiti’ş-şeceri ve bütûni’l-evdiyeti. Allahümme innâ nestağfiruke inneke künte ğaffâren fe-ersili’s-semâe midrâren. Allahümme eskine’l-ğayse ve lâ tec’alnâ mine’l-kânitîn. Allahümme enbit lene’z-zer’a ve edirre lene’d-dar’a ve eskınâ min berekâti’s-semâi ve enbit lenâ min berekâti’l-arz. Allahümme’r-fa’ anne’l-cehde ve’l-cûa ve’l-urye ve’kşif annâ mine’l-belâi mâ lâ yekşifühü ğayrüke. Âmin!”
Bu güzel duanın anlamı ise şöyledir:
“Allah’ım, bize can kurtaran, içe sinen, bol, faydalı, her tarafı kaplayan, her tarafa akıp giden, her tarafı sulayan umumî bir yağmur ver! Allah’ım, dağlar üzerine, ağaç köklerine ve vadi içlerine indir. İlâhî, senden mağfiret diliyoruz, hiç şüphe yok ki sen çokça bağışlayansın. Bize gökten bol yağmurlar yağdır. Allah’ım, bizi yağmurla sula, bizi ümitlerini yitirmiş kimselerden eyleme. Ey yüce Hâlik’ımız, bizim için ekinleri bitir, memeleri sütle doldur, bizi göğün bereketleriyle sula, bize yeryüzünün bereketlerinden yetiştir. Ey Rabbimiz, bizden yoksulluğu, çıplaklığı, açlığı kaldır ve senden başkasının savamayacağı, üzerimizden kaldıramayacağı şu müthiş belâyı üzerimizden kaldır ve başımızdan def et. Âmin!”
Şayet bu duadan sonra yağmur yağar ise “Allahümme sayyiben nâfi’an” yani, “Rabbimiz, bunu hakkımızda faydalı bir yağmur eyle” denilir. Şayet yağmur yağmaz ise üç gün peş peşe duaya çıkmak güzel görülmüştür. Yine yağmazsa vazgeçmemeli, duaya devam edilmelidir. Zira daha önce de belirttiğimiz gibi yağmur namazı ve duasından asıl maksat yağmurun yağması değil, Allah’ın rızasına yaraşır hareket etmektir. Nasıl ki güneşin batışı akşam namazının vaktini haber verir; aynen öyle de yağmursuzluk da, yağmur namazı ve duasının eda edilme vaktini bizlere bildirir.
[Cemil Tokpınar] 23.8.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)