Karşı karşıya olduğu bugünkü şartlarda Hizmet hareketi ne yapmalı? [Abdülhamit Bilici]

-Hizmeti tanıyan biri Batılı profesör, diğeri sürgünde yaşayan Müslüman kanaat önderine "Bu şartlarda Hizmet ne yapmalı? diye sordum. İkisi de aynı cevabı verdi: 

"Yaptığı hizmetlere devam etmeli" 

-Maruz kaldığı zulüm nedeniyle Hizmeti dünyada hergün daha çok insan duyuyor. Evrensel bir dille hizmetin temsil ettiği değerlerin anlatılacağı seviyeli yayınlar gerekli. 

-Türkiye'yi iyi tanıyanların kafasına takılan, gerçek problem veya iftiralardan kaynaklanan sorular cevaplanmalı. 

-Dolayısıyla Hizmet 4 işi aynı anda yapmak durumunda:

1. Türkiye'deki mazlumlarla dayanışma.
2. Dünyadaki hizmetleri artırarak sürdürme.
3. Eski hatalarla yüzleşip ders çıkarma. 
4. Türkiye'den çıkanların adaptasyonu. 

Görüldüğü gibi Hizmet gönüllüleri için başını kaşıyamayacakları kadar iş var. 

[Abdülhamit Bilici] 19.5.2017

Angola hapishanesinde uluslararası komplo mağduru bir Türk [TR724]

Stockholm Center for Freedom (İsveç Özgürlük Merkezi-SCF), geçen yıl Somali’de bir uçakta gerçekleşen terör saldırısı etrafında şekillenen uluslararası bir araştırmacı gazetecilik dosyasına imza attı. Abdullah Bozkurt, Ahmet Dönmez imzalı haber, Türkiye-Somali-Angola hattında gelişen karmaşık ve karanlık bir terör davasını inceliyor. Türk iş adamı İbrahim Gökhan Karadöl (36) ve Gürcistan uyruklu öğretmen Eljan Tushdiev’in (29) Angola’da 15 yıl hapse mahkûm olduğu dava, sıradan bir dava değil. Angola mahkemesi, garip bir şekilde iki sanık üzerinden saldırıyı Hizmet Hareketi’ne yıkmış vaziyette. Habere göre İnterpol’ün dahil olduğu ve Birleşmiş Milletler’in (BM) gizli bir rapora imza attığı olaylar, içerisine Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT), AKP hükümeti, eski Balyoz sanığı askerin ortağı olduğu Somali Mogadişu Havalimanı yer işletmesini ve bazı gizli servisleri de içine alacak şekilde genişleme potansiyeline sahip.

İbrahim Gökhan Karadöl ve Eljan Tushdiev, 11 Şubat 2016 tarihinden bu yana Angola’da tutuklu. 21 Mart 2017 tarihli Luanda İl Mahkemesi 14. Adi Suçlar Dairesi, iki ismi ‘terör’ suçlaması ile 15 yıl hapse mahkûm etti. Her ikisi de Hizmet Hareketi ile irtibatlı insanlar. Suçlama ise; terör örgütü El-Şebab’ın üstlendiği, 2 Şubat 2016 tarihinde Somali’de Daalo Airline’a ait uçakta gerçekleşen terör saldırısını planlayıp yönetmek. Bilindiği üzere Mogadişu-Cibuti uçağına binen Somalili terörist Abdisalam Abdullah Borleh, uçağın hareketinden 15 dakika sonra laptopuna gizlediği bombayı patlatmış ve ölmüştü. Türkiye-Angola-Somali hattında uluslararası boyut kazanmış olan bu tutuklama, birçok esrarengiz nokta barındırıyor. Olayın perde arkasında Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) ile çalıştığı iddia edilen bir Türk seyahat acentesinin olması, olayı daha da karmaşık hale getiriyor.

1 çocuk babası İbrahim Karadöl, 7 yıldır Angola’da yaşıyordu. Endüstriyel makineler satan Macpro isimli bir şirketi var. Türkiye büyükelçileri ve elçilik çalışanlarınca tanınan, bilinen bir işadamı. Aynı zamanda Angola Yatırım Daire Başkanlığı (ANIP) ile beraber Türkiye’ye gidip oradan Türk yatırımcı davet edebilecek kadar bürokrasi ile arası iyiydi. Aynı zamanda Hizmet Hareketi’ne yakın bir isim olan Karadöl, Angola’daki Türk okulu Uluslararası Umut Koleji’nin (Colegio Esperanca International) destekçileri arasındaydı.

2 çocuk babası Eljan Tushdiev de 2012 yılından beri Colegio Esperanca International’da İngilizce öğretmeniydi. Gürcistan’ın Cardabar kentinde doğan Tushidev, İstanbul’daki Fatih Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu.

TÜRKİYE-ANGOLA ARASINDA BİLET KOMİSYONCULUĞU İLE BAŞLIYOR

Olayların başlangıcı, 2015 yılında yaşanan ekonomik krizden dolayı Angola Merkez Bankası’nın yurt dışı fatura ödemelerini durdurmasına dayanıyor. Doların karaborsaya düşmesi ve banka kurunun altı katına kadar yükselmesi nedeniyle İbrahim Karadöl’ün işleri alt üst olur. Türkiye’den mal aldığı firmalara ödeme yapamaz hale gelir. Çözüm arayışına girer. Tam bu sırada, daha önce bir ortaklık kurmaya karar verip vazgeçtikleri İstanbul’daki seyahat acentesi Mirza Turizm’in sahibi Mehmet Öğütçüoğlu kendisini arar. Angola’dan partner bir firma bulursa beraber çalışabileceklerini söyler. Teklif şöyledir: Bilet rezervasyonları Türkiye’den alınacak ama ödeme Angola’dan yapılacaktır. Böylece fahiş kur farkından dolayı her ikisi de kazanacaktır. 1 doların 165 Kwanza olduğu göz önüne alınırsa, ortada ciddi bir kazanç söz konusu olacaktır.

Karadöl, Eljan Tushidev’in zaman zaman komisyon karşılığı müşteri bulduğu başkent Luanda’daki Fransız seyahat acentesi Eurostral’le anlaşır. Mirza Tur’a gelip bilet alan bir müşteri, haberi olmadan aslında Eurostral’den almış gibi olacaktır. Eurostral’in Fransız müdürü Laurent Jean Marie Lepetit, Karadöl’e getirdiği her müşteri karşılığında yüzde 5 komisyon verecektir. Mehmet Öğütçüoğlu, kur farkından kazandıkları paranın Karadöl’ün payına düşen miktarını Türkiye’deki alacaklılarına ödeyecektir. Böylece Karadöl’ün ödeme sıkıntısı ortadan kalkmış olacaktır.

2015 sonunda karşılıklı görüşmeler tamamlanır ve 19 Ocak 2016’da sistem çalışmaya başlar. Eljan Tushdiev de öğretmenliği bırakıp Karadöl’le birlikte bu işi yapmaya başlar. Mirza Tur, kendisinden bilet alan yolcuların rezervasyon kodlarını Viber aracılığıyla Karadöl ya da Tushdiev’e gönderiyor, onlar da sanki kendisi bilet alıyor gibi Eurostral’den bileti kestiriyordu. Çoğu zaman ödemeleri kendi kredi kartıyla yapıyorlardı. Biletler burada Tushdiev adına faturalandırılıyordu.

THY UÇUŞU SON ANDA İPTAL ETTİ, BOMBA DAALO’DA PATLADI

27 Ocak 2016 tarihinde İstanbul’dan gelen rezervasyon numaraları arasında Somalili terörist Abdisalam Abdullah Borleh’in de bileti vardı. Angola’dakilere yolcu isimleri hiç gelmiyor, sadece kodlar üzerinden satışı tamamlıyorlardı. Rezervasyon THY uçuşu içindi. Borleh, 2 Şubat tarihli Mogadişu-İstanbul-Bombay uçağına bilet almıştı. O gün THY, o uçuşunu iptal etti. Gerekçe hava muhalefetiydi. Onun yerine 70 THY yolcusu, Dubai merkezli Daalo Airline’ın uçağına aktarıldı. Havalandıktan 15 dakika sonra, uçak henüz 10 bin fitte iken Boleh, laptopuna gizlenmiş bombayı patlattı. Bomba, uçakta delik açarken teröristin cesedi de o delikten fırladı. Başka ölen olmadı. Uçak acil iniş yapmak zorunda kaldı. Saldırıyı El Kaide’nin bir kolu olan Somalili terör örgütü El-Şebab üstlendi. Bugünlerde bazı ülke uçaklarına laptop ve tablet yasağı getirilmesine de gerekçe olarak bu saldırı gösteriliyor.

9 GÜN SONRA KARADÖL VE TUSHDİEV TERÖRDEN TUTUKLANDI

İbrahim Karadöl ve Eljan Tushdiev, olayları herkes gibi televizyon haberlerinden takip ederken Borleh’in biletini kendilerinin kestiğinden bile habersizlerdi. Aynı şekilde çalışmaya devam ediyorlardı. 11 Şubat’ta İnterpol Angola Şefi Destino Pedro, bu saldırıdan dolayı Karadöl ve Tushdiev’i tutukladı. Gerekçe, teröriste bilet satmak ve saldırıyı finanse etmekti. Her ikisi de Hospital Prisao de Sao Paulo isimli cezaevine konuldu. Ne Eurostral yetkilileri ne Mirza Tur yetkilileri hakkında dava açıldı. Sadece 2 kişi yargılanıyordu.

Dava 21 Mart 2017’de neticelendi. Her ikisi de 15 yıl hapse mahkûm edildi. Gerekçede, Karadöl ve Tushdiev’in bilinçli olarak bir terör örgütü kurduğu ve Somali’deki eylemi planladığı iddia ediliyordu. Karadöl’ün, örgütün Angola liderliğini üstlendiği ve finansman sağladığı öne sürülüyordu. Ancak buna dair hiçbir delil gösterilmiyordu. Bilet satışına aracılık etmek dışında ne bir fiziki takip, ne telefon dinleme ne banka trafiği ne teröristle buluşma, dolaylı iletişim ne de arada irtibat olduğunu gösteren en ufak bir kanıt vardı. Buna rağmen kararda Hizmet Hareketi de terör organizasyonunun içine dahil edildi. Terörist Borleh’in, gerçeğe aykırı bir şekilde Somali’deki Türk okulunda öğretmen olduğu ileri sürülüyordu. Sanıklar Karadöl ve Tushdiev’in Hizmet’le bağlantısına da vurgu yapılarak Hareket için adeta ‘terör örgütü’ suçlamasında bulunuluyordu.

HİZMET HAREKETİ, TERÖR DAVASININ İÇİNE ÇEKİLİYOR

Mahkeme kararında, “Sanıklara isnat edilen suçun niteliği ve çerçevesine dair değerlendirmelerde bulunulduğunda ana suçun terörizm olduğu görülmektedir. (…) Hizmet’in iddianamede belirtilen suçun planlanması ve gerçekleştirilmesinde rol alan sanıklar İbrahim Gökhan Karadöl ve Eljan Tushdiev’in yanı sıra Uluslararası Umut Koleji (Colegio Esperença Internacional) ve intihar bombacısıyla bağının olduğu görülmüştür. (…) Yöneltilen sorulara cevap vermek gerekirse bir terör saldırısının olduğu, saldırının belirtilen intihar bombacısı tarafından gerçekleştirildiği, sanıklar Gökhan Karadöl ve Eljan Tushdiev’in saldırıya destek verdiği, sanıklar olmadan saldırının gerçekleşmeyeceği oldukça nettir. Önceki kısımlarda belirtilen hususlar göz önünde bulundurulduğunda sanıkların uluslararası bir terör örgütüne mensup oldukları ve bu örgütün eylemi sonucunda 2 Şubat 2016 tarihinde Mogadişu’da terör saldırısının gerçekleştiği konusunda şüphe bulunmamaktadır” deniyor.

Mahkeme kararı ile ilgili birçok soru işareti bulunuyor. Mesela dava dosyasında, terörist Abdisalam Abdullah Borleh’in Somali’deki Türk Okulu’nda öğretmen olduğuna dair hiçbir belge ya da ifade yok. 15 Temmuz’dan sonra Somali’de kapatılmış olan Türk okulunun eski yetkilileri ise bu iddiayı kesin olarak yalanlıyor. Mahkemeye aksini ispatlayacak bir delil sunulmuş değil.

MİRZA VE EUROSTRAL YÖNETİCİLERİ DEĞİL, ARADAKİ KOMİSYONCULAR SUÇLANIYOR

Bir diğer nokta; İbrahim Karadöl ile Mehmet Öğütçüoğlu arasında bir ticari anlaşma olduğunu gösteren belgeler var. Karadöl’ün şirketinde muhasebeci olan Kâmil Arınığ tarafından Ögütçüoğlu’na gönderilmiş paralar mevcut. Eurostral tarafından da Tushdiev’e yazılan “Yüzde 5 komisyon ödeneceğine ilişkin” e-mail yazışmaları bulunuyor. Bunlardan bir tanesi Eurostral Seyahat Acentası Müdürü ünvanıyla Laurent Lepetit’e ait. Buna karşılık mahkeme, bunun ticari bir ilişki değil, terör organizasyonu olduğu görüşünde. Kanıt ise Somalili teröriste satılan bilet. Mahkemede tanık olarak dinlenen İnterpol şefi Destino Pedro, tek kanıt olarak bunu sundu. Karadöl veya Tushdiev’in terörist Borleh’le irtibatlı olduğunu gösteren herhangi bir delil sunulmadı. Aralarında bir telefon konuşması, fiziki buluşma, doğrudan veya dolaylı iletişim halinde olduklarını gösteren bir kanıt yok.

Ayrıca bileti kesen kişi ne Karadöl ne de Tushdiev. Mahkeme kararına göre e-biletleri düzenleyen kişi Angola ve Portekiz vatandaşı Valter Hernani Santos Fonseca. Bununla birlikte ne Fonseca ne de Eurostral ve Mirza Tur yetkililerinin sanıklar arasında bulunmaması dikkat çekici.

BAYAN KARADÖL: BİZE TUZAK KURULDU

İbrahim Karadöl’ün eşi Tunay Yüksel Karadöl, kendilerine bir tuzak kurulduğunu iddia ediyor. Amnesty İnternational dahil birçok yere mektuplar yazan Tunay Yüksel Karadöl, SCF’ye şunları söyledi: “Eşim ve Eljan Tushdiev, biletlerin parasını kendi kredi kartlarıyla ödüyordu. Gözaltına alındıkları tarih olan 11 Şubat 2016 tarihine kadar da bilet komisyonculuğu işine devam ettiler. Uluslararası bir terör eyleminin içinde olan bir insanın, ödemeleri şahsi banka kartı ile yapması, faturalara kendi adını yazması, tutuklanıncaya kadar da aynı ofiste bilet kesmeye devam etmesi mantıklı mı? Bir teröristin davranış şekillerine uyuyor mu? Bu, bıçakla cinayet işlenmesinden sonra bıçağı satan market sahibinin tutuklanması ile aynı şey.”

Asıl bileti satan firmanın Mirza Tur olduğunu hatırlatan Tunay Karadöl ayrıca şu soruları yöneltiyor:

“Müşteriler, Mirza Tur’a gidip oradan bilet alıyorlar. Sadece kur farkından dolayı ödemeleri Angola’dan yapılıyor ve fatura Angola’dan kesiliyor. Bu durumda, eğer ortada bir suç varsa ilk şüphelinin Mirza Tur olması gerekmez mi? Mirza Tur yetkilisi Mehmet Öğütçüoğlu hakkında neden iddianame hazırlanmadı? Neden hakkında yakalama kararı çıkmadı? İnterpol’e neden başvurulmadı? Biletleri asıl satan firma dururken Angola’daki partner şirkette komisyonculuk yapan kişilerin suçlanması makul mü? Eurostral Müdürü, mahkemede pasaport kopyası olmadan bilet satışının normal olduğunu savunmasına rağmen neden o serbest de İbrahim ile Eljan tutuklu? Eurostral, bilet başına yüzde 5 komisyon verdiğini belirtmiş olmasına rağmen mahkeme bu beyanı neden göz önünde bulundurmadı?”

Tunay Yüksel Karadöl’ün kumpas iddiası ise olaya bambaşka bir boyut kazandırıyor. Eşinin tutuklanmasının ardından bunun bir tuzak olduğunu düşündüklerini ve perde arkasını araştırmaya başladıklarını anlatan Karadöl, Mirza Tur üzerine yoğunlaştıklarını ve acentenin Türk istihbarat teşkilatı MİT ile ilişkileri olduğunu öğrendiklerini iddia ediyor. Adeta MİT’in bir uzantısı gibi hareket eden Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı’nın da (TİKA) Mirza Turizm ile çalıştığını öne sürüyor. Bu noktadan sonra AKP’nin, dünyanın her tarafından Hizmet Hareketi mensuplarına yönelik yürüttüğü cadı avına dikkat çeken Karadöl, “Daha önce hiç polisiye bir hadise görmediğimiz için biz nereden bilecektik ki, Mirza Tur isimli bu acentenin Türk istihbaratına bilet kestiğini ve bunların Hizmet Hareketi’ne suç isnat etmek için oluşturulmuş bir kumpas olduğunu. Mirza Tur, Türk istihbarat örgütünün taşeron olarak kullandığı şirketlerden biriymiş ve üstelik TİKA en sağlam müşterisi imiş. Anladık ki biz de bu cadı avının kurbanları olmuşuz. Eşimin terör suçlaması ile tutuklanması ile bu cadı avı süreci birbirinden ayrı düşünülemez.” iddiasında bulunuyor.

İNTERPOL ŞEFİ, ‘OLAYIN ARKASINDA TÜRKİYE VAR’ DEDİ

Tunay Hanım, çok daha çarpıcı bir iddiada daha bulunarak, “Olayı soruşturan İnterpol şefi Pedro da olayın arkasında Türk derin devletinin olduğunu düşündüğünü bana söyledi ama nedense mahkemede yüz seksen derece farklı konuştu” diyor. 2016 yılı Ağustos ayı başlarında Birleşmiş Milletler’den bir teftiş heyetinin olayı soruşturduğunu, bu heyetten sonra Angola Interpol Şefi Pedro ile görüştüğünü anlatan bayan Karadöl, şunları aktarıyor:

“Pedro bana şunları söyledi: Bu dava için Türkiye’ye yazılar yazdık. Oradan herhangi bir cevap gelmedi. Zaten dosyayı bu uzattı. Türkiye resmi olarak bir cevap vermediğinden dolayı süreç uzadı. Biz bir adam gönderdik Türkiye’ye. Fakat bu sanki bir devlet sırrı gibi Türkiye’de, hiç kimse görüşmüyor, cevap vermiyor. Bilgiyi vermediklerinden dolayı şüphe çekici. Bana göre kendileri bunu yaptığından dolayı dışarı bilgi vermiyorlar. Bundan şüpheleniyoruz. Bizim çalışmamızı Türkiye zorlaştırıyor. Bunun belli zamanları vardır, o süre içerisinde cevap vermesi lazım. Normalde Türk hükümetinin şunu yapması lazım; ‘Bunlar bizim vatandaşımız ne oldu, ne yaptılar?’ diye ilgilenmesi ve sorması lazım. Ama bugüne kadar bizden hiçbir şey istemediler. Bunlar hep bize gösteriyor ki herhalde devlet kendisi yaptı. Bu olayların Somali’deki Al Şebab’la ilgisi var mı ona baktık. Yok. Bunu yapanlar Türk. İbrahim’i bu işin içine sokanlar, Mehmet Ögütçüoğlu ve ikisini tanıştıran C. K. isimli kişiler. Bu olay çok güzel bir şekilde Türkiye’de hazırlanmış. Sizinkiler ise kullanılmış. Buradaki amaç aslında THY idi. THY’de yapmaktı. THY o gün Somali’ye uçuşu kabul etmedi. Amaçları daha farklıydı, daha fazla insan öldürmekti. Benim bilmek istediğim, Türkiye’dekiler sorularımıza neden cevap vermiyor, bunu anlayamıyoruz. İbrahim ve Eljan kullanılmışlar. Bence bir ceza olmayabilir, olsa bile para cezasına dönüştürülebilir.”

PEDRO SORULARA CEVAP VERMEDİ

Buna rağmen Pedro’nun mahkemede tam tersi yönde tanıklık yapması ve iki sanığın 15 yıla mahkûm edilmesine yol açması büyük bir soru işareti. Pedro, SCF’nin ayrıntılı sorularının hiçbirine cevap vermemiş. Sadece “Bu Angola adalet sisteminin meselesidir. Sorularınızın muhatabı ben değilim” şeklinde kaçamak bir açıklama yapmış.

Bu noktada Tunay Karadöl, kendisine göre fotoğrafı tamamladığını düşündüğü başka bir ayrıntıyı gündeme getiriyor. Türkiye’nin Angola Devleti’ne 2 gemi gıda yardımı gönderdiğini, bunun medyada yer aldığını dile getirerek şu iddialarda bulunuyor:

“Buna karşılık Türk hükümeti de 3 talepte bulunuyor. Colegio Esperanca International’ ın (Türk Okulu’nun) kapatılması, tüm Hizmet gönüllülerinin ülkeden deport edilmesi ve eşim ile Eljan’ın hüküm giymesi. Bundan sonra her şey bir anda değişti. Kime ne teklif edildi bilmiyoruz. Pedro da mahkemede tanık olarak 180 derece farklı beyanlarda bulundu. Angola’da sadece basit ticaret yapan eşim, Türkiye’deki mevcut siyasetin bir kurbanı olmuş ve komplonun içine düşürülmüştür. Bizim gibi sıradan, kendi halinde, iyilik peşinde koşan insanlar için bu karar katlanılamayacak derinliktedir.”

MİRZA TUR’UN DİKKAT ÇEKEN YÜKSELİŞİ

İddiaların göbeğindeki Mirza Tur ise kısa süredeki hızlı yükselişi ile dikkat çeken bir firma. İstanbul dışında İran, Sudan ve Nijerya’da şubeleri var. Şirketin sahibi, aslen Konyalı olup 1986 İstanbul doğumlu olan Mehmet Öğütçüoğlu. İstanbul Ticaret Odası (İTO) kayıtlarına göre şirketi 2010 yılında kurmuş. Kendi kişisel web sayfasında, “Karaköy Palas’ta 15 m2’lik ilk ofisimizde iki kişiyle yola çıktığımız şirketimiz, bugün 7. yılına girerken hizmet vererek sektörün öncü firmalarından biri durumuna gelmiştir. Mirza Turizm, Türkiye’de 2500 seyahat acentesi içerisinde ilk 50 firma arasında yer almaktadır” şeklinde bilgiler veriyor.

3 Ekim 2016 tarihinde Konya Yenigün gazetesine bir röportaj veren Öğütçüoğlu, ticari serüvenini şöyle anlatıyor:

“2010 yılının sonunda şirketimizi Karaköy’den Şişli’ye taşıdık. Faaliyet alanımızı daha da genişlettik. Personel sayımız 1 iken 16’ya çıkardık. Akabinde yurtdışı açılımını başlattık. Afrika’da çok etkili işler yapmaya başladık. İran, Sudan ve Nijerya’da satış ofisleri kurduk. 2015 yılına geldiğimizde ise Mirza bünyesinde 4 şirket oluşmuş oldu. Mirza Turizm her yıl yüzde 30 büyüyerek ilerledi.”

Milliyetçi profili ile dikkat çeken genç işadamı, kendini ise şöyle tarif ediyor:

“Milliyetçi kökenli bir aileden geliyorum. Ticarete adım atmadan evvel Milliyetçi Hareket Partisi’ne (MHP) gönül vermiş bir insanım. Ocaklarda sayısız görevim oldu. Hatta İstanbul MHP teşkilatının bir dönem en genç ferdiydim.”

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a olan sevgisini ve bağlılığını da her fırsatta dile getiren Öğütçüoğlu, son yapılan 16 Nisan referandumunda ‘Evet’ diyeceğini kendi web sayfasından ilan etmiş. Argümanlarını sıralarken de Turancılık, Osmanlı ve Türk İslam İmparatorluğu hedeflerini sıralamış.

Mehmet Öğütçüoğlu, Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanı Faruk Özlü’nün elinden de plaket almış bir genç girişimci. 5 Kasım 2016 tarihinde Konyalı Sanayici ve İşadamları Derneği’nin (KONSİAD) etkinliğine katılan Bakan Özlü, Mirza Group’un bilişim ve turizm alanında yürüttüğü projeler nedeniyle Mehmet Öğütçüoğlu’na plaket takdim etmiş.

Öte yandan Ögütçüoğlu da SCF’nin sorularını cevapsız bırakmış.

MOGADİŞU HAVALİMANI İŞLETMECİSİ ERDOĞAN’A YAKIN

Bu arada olayda dikkat çekici başka ayrıntılar da söz konusu. Onlardan biri, teröristin bomba düzenekli bir laptopla uçağa binmesindeki ihmal iddiaları. Mogadişu Havalimanı’nı, AKP’ye yakın Türk işadamı Süleyman Kozuva ile emekli SAT komandosu Ahmet Çetin’in 2012’de kurdukları Favori LLC işletiyor. Şirket, kurulduktan 1 yıl sonra, 1.8 milyon dolar rüşvet ödediği iddiaları arasında havalimanı işletmesini devraldı. Ocak 2015’teki yeni terminal binası açılışını, Cumurbaşkanı Tayyip Erdoğan yaptı. Eski SAT komandosu olan Ahmet Çetin, 1996’daki Kardak kayalıklarına çıkarma yapan komandolardan biri. Balyoz sanıkları arasında da bulunan Çetin, beraat etmişti.

BM ‘ULUSLARARASI AKTÖR’ DEDİ, RAPORUNA GİZLİLİK KOYDU

Bu arada Birleşmiş Milletler de (BM) bu konuyu inceledi. BM Somali ve Eritre İzleme Grubu’nun hazırladığı ve 7 Ekim 2016’da BM Güvenlik Konseyi’ne sunulan rapor, gizli tutuluyor. Ancak özet bölümde, saldırı ile ilgili olarak El-Şabab terör örgütünün ilk defa bir havayolu şirketine karşı ve bu kadar sofistike bir saldırı planladığına dikkat çekiliyor. Bunun Somali dışından bir yardım olamadan gerçekleşemeyeceği altı çizilirken, saldırının açık bir şekilde El Şabab ile bazı uluslararası aktörlerin bağlantısını ortaya koyduğu tespitini yapıyor.

SOMALİ’DEKİ TÜRK OKULU, TERÖR SALDIRISINDA 2 ÖĞRETMENİNİ KAYBETMİŞTİ

Bu arada Karadöl ve Tushdiev’in tutuklanmasındaki uluslararası hikâyenin bir parçası da Somali ve buradaki Türk okulu Nile Academy. Mart 2016’da Somali’nin başkenti Mogadişu’da Türk okulunun servis minibüsüne silahlı terör saldırısı düzenlenmişti. 2 Türk öğretmen, 3 Türk öğrenci, servis şoförü ve güvenlik görevlisi hayatını kaybetmişti. 5’i Türk 6 öğrenci ise yaralandı.

AKP hükümeti ile yakın ilişkileri bilinen Somali hükümeti, Türkiye’deki 15 Temmuz askeri darbe girişiminin 1 gün sonrasında, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın talebi doğrultusunda Nile Academy çatısı altındaki 3 okul ve 1 hastanenin faaliyetlerini durdurduğunu açıkladı. Söz konusu kurumlarda çalışanlara ise ülkeyi terk etmeleri için bir hafta süre tanıdı. Şu anda Somali’de Hizmet Hareketi’ne yakın hiç kimse bulunmuyor.

[TR724] 20.5.2017 

Amerikan muhafazakârlığının kart sesi: Roger Ailes [Kemal Ay]

ABD’de Cumhuriyetçi Parti’nin etkili ismi Ryan Paul, partisinin pek de istenmeyen adayı Donald Trump seçildiğinde, “Hiç kimsenin duyamadığı bir sesi duymayı başardı” demişti. Bu sözler, 1960’lardan sonra Amerikan muhafazakârlığını ve Cumhuriyet Parti politikalarını takip edenler için pek şaşırtıcı değil. 1968’de Richard Nixon da benzer bir sloganla seçimi kazanmıştı. 1980’lerin başında bir Hollywood aktörü olan Ronald Reagan’ın ABD Başkanı olmasının arkasında da ‘sessiz yığınların sesi’ vardı. Hemen ardından gelen George H. W. Bush (Baba) döneminin politikası da farklı değildi: ‘American heartland’ denilen o geniş muhafazakâr kitleyi kazanmak. İşte son 50 yılda Amerikan muhafazakârlığının bu politik görünümünü bir anlamda belirleyen ve yukarıda saydığım 3 başkana da seçim kampanyaları sırasında danışmanlık yapan Roger Ailes, geçen gün 77 yaşında hayatını kaybetti.

RİCHARD NİXON’I TELEVİZYONA İKNA ETTİ

Ailes, ismini muhtemelen pek duymadığınız bir televizyoncu. Mutfaktaki aşçı daha çok. Rupert Murdoch’la el ele verip Fox News’i kurduğunda, kimse onun bu kadar başarılı olacağını hesap etmemişti. Ancak Fox News, seyirci sayılarında kısa süre içinde CNN’le kafa kafaya yarışacak bir noktaya geldi. Henüz 20’li yaşlarda yapımcılığa başlayan Roger Ailes, televizyonun ‘gücünü’ çok eskiden beri kavramış az sayıdaki iletişimciden biri. Henüz taşradaki bir şehirde TV yayıncılığı yaptığı sırada ulusal bir ödüle uzanarak dikkat çekiyor. Richard Nixon’la birlikte katıldıkları bir TV programı hayatını değiştiriyor. Nixon’ın TV’yi ‘ıvır zıvır’ olarak nitelemesine karşılık Roger Ailes ona orada TV’nin önemini anlatıyor ve birkaç gün sonra, imaja hayli önem veren Nixon’dan kampanyasının mimarı olma teklifi alıyor. Kısa süre içinde Richard Nixon’ı ABD’nin en tanınan yüzlerinden biri hâline getiriyor. (Watergate skandalıyla Nixon’ın istifa etmesi, Ailes’in bahtsızlığı…)

LİBERAL ELİTE KARŞI SAVAŞ

Ancak Roger Ailes de Nixon’dan çok şey öğreniyor. Politik kariyerini sürekli olarak ‘politik öfkeye’ dayandıran Nixon, kendisini ‘unutulmuş Amerikalıların sesi’ olarak konumlandırıyor. ‘Düşman’ olarak da ‘liberal kültürel eliti’ belirliyor. O zamanlar genç bir medya danışmanı olan Roger Ailes, yıllar sonra Fox News’i kurarken benzer bir strateji güdüyor. New York ve California gibi Amerikan görsel kültürünü (medya, sinema, sanat) domine eden ‘liberal’ bölgelere adeta savaş açıyor.  Bir röportajında “New York’ta katılmak isteyeceğim bir parti yok” diyerek, New York burjuvasını ‘beğenmediğini’ ifade ediyor. Ölümünün ardından bir gazetecinin ifşasına göre Ailes, Fox’ta bir program için görüştüğü bu gazeteciye, “Ben bu kanalı 55 yaş ve üstü için kurdum. Onlar da senin gibileri ekranda görmek istemiyorlar” diyerek kanalının ‘eğilimini’ açıklıyor.

NEFRET VAİZLERİ

Roger Ailes Fox’un sloganı olarak “fair and balanced” (adil ve dengeli) sözünü belirlemişti. Buradaki stratejisi de şuydu: Liberallerin domine ettiği CNN ve MSNBC gibi ana akım kanallarda başka görüşlere, özellikle de Cumhuriyetçilere yer yok, bense kanalımda liberallere de söz hakkı vereceğim. Gerçekten de Fox News’te liberal görüşlere yer veriliyordu ancak ‘Cumhuriyetçi görüşler’ dediği sadece çığırtkanlık, politik öfke, kutuplaştırıcı üslup ve ne olursa olsun liberal görüşlerin düşmanlığıydı. Bahanesi de hazırdı: Onlar da bizimle ilgili aynı şekilde yayın yapıyorlar. Amerikan televizyonculuğunun en ‘hoyrat’ seslerinden Rush Limbaugh, Bill O’Reilly ve Glenn Beck gibi isimleri medyaya kazandıran isimdi Roger Ailes. Bir ‘haber kanalı’ yaptığını söylüyordu ancak programları çoğunlukla ‘yorum’ ağırlıklıydı. İşini iyi yapıyordu ve bu isimler ‘American Heartland’ın yeni ‘vaizleri’ olmuştu. Gerçekten de Amerika’da ‘yeniyi’ görmek istemeyen, küreselleşmeden çekinen, göçmenlerin bir şeyleri ‘bozduğunu’ savunan, politikacıları yozlaşmış bulan ve onlara gününü göstermek isteyen bir popülasyon var. Sayıları hiç de az değil.

MUHAFAZAKÂR GÜNDEMİ BELİRLİYOR

Ailes’in etkisini anlamak için şimdiki ABD Başkanı Donald Trump’ın ekibinin ilgilendiği konulara bakmak yeterli: Küresel ısınma, ırkçılık ya da beyazların üstünlüğü, ‘America First’ (Önce Amerika), ‘yoksul beyaz Amerikalıların sesi’, ‘Obamacare sizi nasıl dolandırdı?’ vs… Bunların hemen hepsi Fox News’in ‘başarılı bir iletişimle’ dizayn ettiği gündemler. Bir röportajında Roger Ailes, anne babasının Demokrat Partili olduğu hatırlatıldığında, “Evet ama onlar eskinin vatansever demokratlarındandı” demişti. Bu, Trump’ın başkan seçilmesinin önünü açan o nefretin kanalize edildiği noktayı hatırlatıyor: Liberal eliti “anti-Amerikan” ilan etmek. Neden? Çünkü liberaller göçmenlere sahip çıkıyor. Neden? Çünkü liberaller küreselleşmeyi ve başkalarının da zenginleşmesini savunuyor. Neden? Çünkü liberaller üretimi başka ülkelere kaydırarak işlerimizi ellerimizden aldılar. Öyleyse onlar bizim ‘düşmanımız’.

POLİTİKAYA GETİRDİĞİ ‘SOLUK’

Roger Ailes, Fox News’in başarısını açıklarken Amerikan halkının ünlü aktör John Wayne’i neden hâlâ çok sevdiğini hatırlatıyor: “Amerikan halkı basittir. Karmaşık bir basitlik. Neydi John Wayne’in dediği? Eğer parama dokunmazsan, atıma dokunmazsan ve karıma el uzatmazsan, seninle anlaşabiliriz.” (John Wayne’in McCarthy’nin komünist cadı avına katkıları da Ailes’in bahtsızlığı…) Nitekim Fox News’in kurgulanmasına yardımcı olduğu ‘yeni muhafazakârlık’ da benzeri bir ‘sınıf siyasetine’ dayanıyor: Demokrat Parti (politik güç) ve Wall Street (ekonomik güç) işbirliği içinde ‘masum’ Amerikan halkının cebine elini uzatmış, onu beş parasız bırakıyor. Özellikle 2008 ekonomik krizinde Wall Street’te dev finans kuruluşlarının iflas etmesi ve zararın ‘kamu parasından’ temin edilmesi, Ailes gibilerin söylemlerini de güçlendirmelerine yol açıyor. Ancak Fox News ve Ailes’in politikaya getirdiği ‘soluk’ sadece karşı tarafın eleştirisine dayanmıyor; burada apaçık bir nefret vaizliği görülüyor.

KÖTÜLER İÇİN İYİ İLETİŞİM

Başta da dediğim gibi Roger Ailes, iyi bir iletişim uzmanı. İnsanları ikna etmeyi, mesajı doğru kitleye ulaştırmayı iyi biliyor. İdam cezasını savunan ‘revolving door’ (döner kapı) reklamının yazarıydı. Baba Bush kampanyasında, idam cezasının neden gerekli olduğunu, basit bir argümanla (çünkü hapisten çıkanlar yeniden suça bulaşıyor) ve etkileyici bir görsellikle TV’de bir reklama dönüştürmüştü. Ona atfedilen bir teori bile var bu konuyla ilgili. Roger Ailes habercilerine şu soruyu sorarmış: “Bir operada iki adam sahneye çıksa ve birisi ‘Ortadoğu’ya barışı getirecek çözümü buldum’ derken diğeri sahneden feci bir şekilde düşse, akşam haberlerinde hangisi olurdu?” Bu sorunun cevabı, medyayı kullanarak neler yapabileceğinizin de cevabı bir bakıma.

Fox News’e ciddi yatırım yapan Rupert Murdoch, İngiltere’de de Brexit’in varolmasını sağlayan taşra muhafazakârlığının medyadaki öncülerinden. Roger Ailes’le müthiş uyumları bunun neticesi. Nitekim Donald Trump’ın kampanyasında da Roger Ailes’in parmak izlerine rastlamak mümkün. Ne de olsa, Trump da ‘sessiz yığınların sesi’ olarak Beyaz Saray’a adımını atmıştı.

[Kemal Ay] 20.5.2017 [TR724]

Zamanlama çok manidar [Bekir Salim]

Rahmetli Rasim Ağabeyle bir gösterimiz sırasında seyircilerden biri düz bir ayak (Yani dördüncü mısralar hep aynı) verdi. O sıra manasını bilen bilmeyen herkes “zamanlama çok manidar…” deyip duruyordu. Az ironi yaptık; doğaçlama, güzel bir atışma oldu:

BEKİR SALİM:

Camiye girerken abdest sıkıştı,
Zamanlama çok manidar değil mi?
Bu sene de kurban Hac’la çakıştı,
Zamanlama çok manidar değil mi?

RASİM KÖROĞLU:

Tam nutuk atarken sesim kısıldı,
Zamanlama çok manidar değil mi?
Mikrofon bozuldu, ceryan kesildi,
Zamanlama çok manidar değil mi? 

BEKİR SALİM:

Demokrasilerden ahali bıktı,
O kadar özgürlük herkesi sıktı,
Şimdi de hukukun çivisi çıktı,
Zamanlama çok manidar değil mi? 

RASİM KÖROĞLU:

Sevinçle uyandım ben sabah erken,
Tertemiz işime gideyim derken,
Birden sular gitti banyo yaparken,
Zamanlama çok manidar değil mi? 

BEKİR SALİM:

Böyle bahaneyi kaldırmaz içim,
Bu kadar yolsuzluk benim mi suçum?
Vay efendim varmış üç büyük seçim,
Zamanlama çok manidar değil mi? 

RASİM KÖROĞLU:

Borç gırtlakta hanım bir kürk istiyor.
Ben otuz bin verdim o kırk istiyor.
Bankalar faizci, çok fark istiyor,
Zamanlama çok manidar değil mi? 

BEKİR SALİM:

Kadınlar hep böyle sabır taşırır,
Bizimki de aynı, hep ters düşürür.
Ben seyahatteyken mantı pişirir,
Zamanlama çok manidar değil mi?

RASİM KÖROĞLU:

Beni bu işlere hanım zorladı,
Altın diye diye aklı tırladı,
Biz altın alınca dolar fırladı,
Zamanlama çok manidar değil mi? 

BEKİR SALİM:

Dişleri dökülmüş görünce seni,
Bir rüya gördüm ki bu gece, yeni,
Bacanağım tuttu ısırdı beni,
Zamanlama çok manidar değil mi? 

RASİM KÖROĞLU:

Meşhur olmaktı tek hayalim, düşüm,
Şovmenlik yapmaktı mesleğim, işim,
Sahnede fırladı protez dişim,
Zamanlama çok manidar değil mi? 

BEKİR SALİM:

Öyle hâl aldı ki gündemin hızı,
Artık hiçbir haber şaşırtmaz bizi.
Bak nasıl dost oldu kurt ile kuzu,
Zamanlama çok manidar değil mi? 

RASİM KÖROĞLU:

Rasim der ki bilmem kim kimi yendi,
Bıraktı yakamı feleğin fendi,
Tam huzura erdim ömrüm tükendi,
Zamanlama çok manidar değil mi?

***

USTA SÖZÜ                                             

Çok da mağrûr olma kim mey-hâne-i ikbâlde,
Biz hezârân mest-i mağrûrun humârın görmüşüz.

                                                                   Nâbî                                                   

***

DÖRTLÜK TAMAMLAMA

Bu hafta dörtlük tamamlama Ahmet Bozkuş kardeşimden… Bir de doğaçlama söylemeyi öğrenirse tam rakip… 

Sihirli anahtar müminler için;
Duadan indirme elini sakın.
Deme, bu çileler başımda, niçin?
Sitemin közünden dilini sakın. 

Yeni dörtlük tamamlamamızın ilk iki dizesi (bugün 15’li divan olacak. Divanın ilk dörtlüğünde kafiye dizilişi -a.a.b.a- şeklindedir. Buna dikkat edelim.): 

Zulüm arşa dayanınca ebabiller gelirmiş.       (a)
Ebrehe’yi dinlemeyen güzel filler gelirmiş.    (a)
…………..                                                       (b)
…………..                                                       (a)

[Bekir Salim] 20.5.2017 [TR724]

Zalim devletin egemenlik sınırları ve unutulan R2P [Akif Umut Avaz]

Türkiye’nin otokratik Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 16 Mayıs’ta Washington’a gerçekleştirdiği ziyaret ilginç görüntülere sahne oldu. Erdoğan’ın 22 dakikalık görüşme sırasında tartışmalı referandum sonuçlarını kendince meşrulaştırma çabası kapsamında ABD’nin tartışmalı Başkanı Donald Trump’la verdiği görüntüden bahsetmiyorum. Bahsini ettiğim, her an sağa sola saldırmaya hazır bir ordu gibi yanında taşıdığı korumalarını, bizzat talimat vererek, protestoculara saldırttığı rezalet görüntüleri. Bu korkunç görüntüleri ilginç kılan ise, ne bir ilk olması ne de bir son olacak gibi durması. Erdoğan’ın, ne zaman demokratik bir ülkeye adım atsa, aynı feci sahnelere hep sebep olması.

Görüntülere dair en isabetli tespiti ise ABD’nin saygın ve nüfuzlu senatörü John McCain, senatör Dianne Feinstein ile birlikte yayınladığı yazılı açıklamada yaptı: “Erdoğan’ın güvenlik elemanlarının barışçıl protestolara karşı şiddet içeren müdahalesi, tamamen kabul edilemezdir ve Erdoğan hükümetinin basına, etnik azınlık gruplarına ve siyasi muhaliflerine nasıl davrandığının da bir yansımasıdır.”

WASHINGTON’DA YAPTIĞI BARBARLIK DERYADA DAMLA NİTELİĞİNDE

Hakikaten de 2015’te New York’ta kaldığı otel önünde, geçen yıl Brookings Enstitüsünde ve bu sefer de Washington’da bir diplomattan ziyade Erdoğan fanatiği gibi hareket eden Büyükelçi Serdar Kılıç’ın residansının önünde yaşananlar Türkiye’de yaşanan baskı, zulüm ve şiddetin çok ama çok sembolik bir yansımasından ibaretti. Yine de Washington’un göbeğinde bile barbarca bir şiddete meyledebilen, demokratik tahammülün zerresinden bihaber bir anlayışın hukuktan, özgür medyadan, bağımsız sivil toplumdan, denge ve fren mekanizmalarından eser bırakılmayan Türkiye’de neler yapabileceğine dair ciddi fikir verir nitelikteydi.

En küçük muhalifini bile hemen yok edilmesi gereken bir düşman görüp şiddetle saldıran böylesine yobaz ve barbar bir anlayışın Türkiye’de neler yapabileceği üzerinde değil, halihazırda neler yapmakta olduğu üzerinde durmak daha isabetli olur: Ulusal hukukun kırıntısını bile bırakmayıp evrensel hukuk ilkelerini hiçe sayan; yargıyı muhaliflerine karşı kullandığı en ölümcül silah haline getiren; keyfi bir şekilde 130 binden fazla insanı gözaltına aldırtan; bunlardan en az 50 binini yargısız şekilde bir yıla yakın süredir cezaevlerinde tutan; hedefe koyduğu binlerce insanı uzun ve keyfi gözaltılar sırasında en ağır işkencelerden geçirten; muhaliflerinin eşlerinden çocuklarına, yaşlı ebeveynlerinden yeni doğmuş bebeklerine kadar zulmetmekte sınır tanımayan; insanları işlerinden, aşlarından, haydut gibi gasp ederek mallarından, mülklerinden, yaşama alanlarından mahrum bırakan; rakip gördüğü siyasi Kürt hareketinin tüm liderlerini hapse attıran; Sur gibi bin yıllık Kürt şehirlerinden pek çoğunu tankla topla insanların başlarına yıkıp yerle bir eden; gün ortasında başkent Ankara’da bile insanları kaçırtıp aylarca belli olmayan yerlerde işkence ettiren; tıpkı Kuzey Kore liderinin yaptığı gibi kendisine muhalif gördüklerini onlarca yıldır yaşamakta oldukları yabancı ülkelerden mafyavari yöntemlerle kaçırtarak ağır işkencelerden geçiren ve daha neler neler…

ERDOĞAN, DEVLETİ BİR YIKIM, İŞKENCE VE ÖLÜM MAKİNASINA ÇEVİRDİ

Devletin tüm kurumlarını ele geçirerek bir zulüm, yıkım, işkence ve ölüm makinasına çeviren Despot Erdoğan’ın Türkiye’de işlediği insanlığa karşı sayısız suçlarının önemlice bir kısmı uluslararası medyaya da yansıyor. Zaten, her an kapatılma riski altında Türkiye’de gazetecilik yapmaya çalışan bir avuç yeni kurulmuş haber sitesi, ülkeden çıkmak zorunda kalmış bir avuç sürgün gazetecinin yurtdışında imkansızlıklarla yayınlamaya çalıştığı birkaç web sitesi ve uluslararası medya dışında Erdoğan’ın insanlığa karşı işlediği ağır suçları kimsenin haber yaptığı da yok. Bahsettiğimiz bir avuç gazeteci dışında, zaten Türk medyasının neredeyse tamamı despot Erdoğan’ın yalanlarıyla, iftiralarıyla, manipülasyonlarıyla çıkan propaganda yayınları haline gelmiş durumda.

Hakları ihlal edilmiş, varlıkları tehlike altına girmiş insanların avukatlarının, hukuk nosyonunu, vicdanını ve insanlığını azıcık da olsa kaybetmemiş savcı veya hakimlerin bile kitlesel olarak gözaltına alınıp tutuklandığı bir ortamda Türkiye’de devlet, vatandaşlarının can, mal ve hukuk güvenliğini koruyan değil, tam tersine vatandaşlarının can, mal ve hukuk güvenliğini tehdit eden örgütlü bir suç mekanizmasına dönüşmüş durumda.

R2P’NİN BİR AN ÖNCE DEVREYE GİRMESİ GEREKİYOR

Bu durumda, 2000’li yıllardan beri Birleşmiş Milletler (BM) öncülüğünde, uluslararası bir hukuk normu olarak kurumsallaşmasını sürdüren uluslararası toplumun “koruma sorumluluğu”nun (Responsibility to Prtotect – R2P) devreye girmesi gerekiyor. Çünkü, hiçbir ulusal ve uluslararası hukuki normla kendisini bağlı hissetmeyen, hiçbir insani ve ahlaki kaygı gütmeyen nev-i şahsına münhasır bir zulüm aygıtına dönüşen devlet mekanizmasıyla Türkiye’nin OHAL’in sağladığı uygun ortamda gün be gün daha da ağırlaşan koşulları düşüncelerinden, yaşam kültürlerinden ve inançlarından dolayı Hizmet Hareket’i mensuplarına, etnik ve kültürel kimliklerinden dolayı Kürtlere, mezhep farklılıklarından dolayı ise Alevilere yönelik fiili bir soykırım potansiyeli taşımaktadır.

Özellikle Hizmet Hareketi mensuplarına ve Kürtlere reva görülen baskı, zulüm, şiddet ve tecavüzün boyutları Raphael Lemkin’i referans alan 1948’deki BM Soykırım Suçunun Engellenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nde (SSECS) tanımlanan soykırım ölçeğine varmış durumda. Sözleşmenin 2. maddesi soykırımı şöyle tanımlar: “Ulusal, etnik, ırksal ve dinsel bir grubun bütününün ya da bir bölümünün yok edilmesi niyetiyle girişilen şu hareketlerden herhangi biridir: Grubun üyelerinin öldürülmesi; grubun üyelerine ciddi bedensel ya da zihinsel hasar verilmesi; grubun yaşam koşullarının bunun grubun bütününe ya da bir kısmına getireceği fiziksel yıkım hesaplanarak kasti olarak bozulması; grup içinde doğumları engelleyecek yöntemlerin uygulanması; çocukların zorla bir gruptan alınıp bir diğerine verilmesi.”

ERDOĞAN, BM’NİN SOYKIRIM TANIMINA GİREN TÜM FİİLLERİ İŞLİYOR

Despot Erdoğan rejimi, BM’nin soykırım olarak tanımladığı tüm bu fiilleri değişik düzeylerde de olsa bugün Türkiye’de gerçekleştirmektedir. Onlarca şüpheli ölüm hadisesinin yanısıra, Hizmet Hareketi mensuplarının fiilen ve kasten aileleri dağıtılmakta, işlerinden, kariyerlerinden ve mülklerinden mahrum bırakılarak yaşam imkânları sosyoekonomik olarak imkânsız hale getirilmekte, gözaltına alıp aylarca hukuksuz şekilde hapsederek ağır işkence uyguladıkları binlerce insana ciddi bedensel ve zihinsel hasarlar vermekteler. Hizmet Hareketi mensuplarına karşı bugüne kadar uygulanan sistematik zulüm, baskı ve işkenceler mevcut haliyle bile en azından bir sosyal soykırım boyutunu çoktan aşmış durumdadır. Ve maalesef, yaratılan zehirli ortam fiili bir soykırım riskini gün geçtikçe güçlendirmektedir.

Yaşanan her soykırım öncesi tecrübe edilen belirli grupların türlü yalanlar, sistematik iftiralarla ötekileştirilerek, sistematik propaganda ile şeytanlaştırılarak dehumanize edilmesi aşamasını Türkiye de uzunca bir süredir yaşamaktadır. Oluşturulan tehlikeli atmosferin fiili bir soykırıma dönüşmesi ise, sadece bir iradenin tetiklemesiyle an meselesidir. Tehlike çanları çalan ve gün be gün daha da ağırlaşan bu şartlar altında, Erdoğan yönetimindeki Türkiye’nin egemenlik haklarının sınırlarını yeniden tartışmaya açmak elzemdir.

DEHUMANİZASYON TAMAM, ÖRGÜTLENME TAM, SOYKIRIM AN MESELESİ

Gregory Stanton gibi soykırım üzerine çalışan akademisyenler soykırımdan önce kurban grup ya da grupların dehümanizasyonu (karşı tarafı insan olarak görmemek, karşı grubun üyelerini hayvanlar ya da hastalıklarla özdeşleştirmek, ki yıllardır özellikle Erdoğan tarafından Türkiye’de bu fazlasıyla yapılıyor), soykırımcı grupların güçlü bir şekilde örgütlenmesinin (Osmanlı Ocakları, Sedat Pekerler, SADAT’lar, polis ve askeriyenin milisleştirilerek radikalleştirilmesi, radikal terör örgütleri ile işbirlikleri vs.) fark edilebileceğini ve soykırım yapılmadan soykırımı durdurmak için önleyici bir harekete geçilebileceğini söylüyorlar.

Bu anlayış çerçevesinde, nispeten yeni bir uluslararası hukuk normu olarak ortaya çıkan R2P, soykırıma, savaş suçlarına, etnik temizliğe ve sistematik ve yaygın işkence gibi insanlığa karşı işlenen suçlara karşı bu zulümlere maruz kalmış veya kalma riski bulunan insanların korunmasına dair uluslararası toplumun sorumluluğunu taahhüt altına alıyor. BM’in 2005’teki Dünya Zirvesi’nin Sonuç Bildirgesi’nin 138-139. maddelerinde kabul ettiği R2P, devletlerin egemenliğinin sınırlarını o ülkede yaşayan halkları kitle kıyımına, insan hakları ihlallerine, savaş suçlarına, etnik temizliğe ve insanlığa karşı işlenen suçlara karşı koruma çabası ile ilişkilendiriyor.

Uluslararası hukuk normlarına saygı çerçevesinde herhangi bir devletin bu görevlerini yerine getirememesi durumunda ise, uluslararası toplumun sorumluluğu başlıyor. R2P, şu an Suriye ve Türkiye’de olduğu gibi, devlet bizatihi zulmün kaynağı haline gelmişse şayet devletin egemenliğinin uluslararası toplumu kısıtlayıcı bir öneminin kalmadığına da hükmediyor.

Bahsi edilen dört kategorideki suçlara karşı erken uyarı mekanizmalarının harekete geçireceği uluslararası toplum, BM Güvenlik Konseyi kararıyla şüphesiz ki hemen bir askeri müdahaleyi öngörmüyor. O aşamaya gelmeden önce önleyici yaptırımları aşamalı bir şekilde devreye sokmayı amaçlıyor. R2P kapsamındaki suçlar Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne temel oluşturan Roma Anlaşması’nın de esasını oluşturuyor.

DEVLETLERİN EGEMENLİK HAKKI MUTLAK VE SINIRSIZ DEĞİL

Bununla birlikte, R2P, aynı sebeplerle gerçekleştirilen ve uluslararası hukukta yeri olan uluslararası “insani müdahale”den farklılıklar arz ediyor. İnsani müdahale, uluslararası toplumun soykırım ve benzeri suçlara karşı “müdahale hakkı”na dayandırılırken, R2P “koruma sorumluluğu”nu esas alıyor. Ancak her iki mekanizma da devletlerin egemenlik haklarının mutlak ve sınırsız olmadığı görüşüne dayanıyor. Bu bağlamda, özellikle R2P kavramı ve mekanizması devletlerin egemenlik haklarından ziyade kurbanlarının çıkarlarını esas alıyor.

“İnsani müdahale”de olduğu gibi R2P de haklı gerekçe, doğru amaç, son çare, araçların orantılı kullanılması, makul gelişme ve doğru otorite gibi belirli şartlara bağlanmıştır. Bugüne kadar yaşanan Kenya (2007/2008), Fildişi Sahili (2011), Libya (2011), Orta Afrika Cumhuriyeti (2013), Suriye, Burundi, Myanmar, Yemen gibi krizlerin bazılarında kısıtlı bir başarı gösteren R2P, bazı krizlerde ise tamamen etkisiz kalmıştır.

Oysa, Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı’nın 1998 tarihli bir raporunda, herhangi bir 3. dünya ülkesinde kriz çıktıktan sonra müdahale etmenin, uluslararası toplumun güvenliğini sağlamak için yeterli olmadığının altı çizilmekte ve olası bir krizin önceden tespit edilerek, kriz çıkmadan engelleyici/önleyici müdahalenin gerçekleştirilmesinin gereği üzerinde durulmaktaydı.

TÜRKİYE, İNSANİ MÜDAHALE VE R2P’NİN TEST EDİLECEĞİ YENİ BİR KRİZ

R2P felsefesini şekillendiren Kanada hükümetinin Eylül 2001’de yayınladığı ve 2005 yılında BM tarafından onaylanan Koruma Sorumluluğu Doktrini (R2P) ise, önleyici müdahale anlayışının uluslararası hukuk normuna dönüştürülmüş halidir. Kavramın içeriğinin odağında insanların korunmasında aşamalı bir sorumluluğun yer aldığı görülmektedir. Bu kapsamda devletler, vatandaşlarını önlenebilir felaketlerden koruma bakımından öncelikli olarak sorumludur. Ancak devletlerin bu görevi yerine getirememesi, yerine getirmek istememesi ya da tehdidin, bugün Türkiye’de olduğu gibi, bizzat devlet tarafından oluşturulduğu durumlarda ise uluslararası camianın sorumluluğu gündeme gelmektedir. Zaten BM Şartı, devletlerin egemenliğini ve egemenlik haklarını hukuka bağlı bir egemenlik olarak tanımlamaktadır.

Erdoğan rejimi yönetimindeki Türkiye Devleti, maalesef uzunca bir süredir temel evrensel hukuk ilkelerini, evrensel insani değerleri ve insan haklarını hiçe sayarak ülkede belirli toplumsal azınlıklara karşı sistematik bir zulüm uygulamaktadır. Türkiye’de hızla uluslararası hukukun “insani müdahale” ve “koruma sorumluluğu” (R2P) normlarının test edildiği bir alan haline gelmektedir. Umarım uluslararası hukukun bu kıymetli normları keyfi tutuklamalar, el koymalar ve işkence gibi insanlığa karşı işlenen sistematik suçların ayyuka çıktığı Türkiye örneğinde de, göz göre göre geç kalmak suretiyle mukadder bir başarısızlığa maruz kalmaz.

[Akif Umut Avaz] 20.5.2017 [TR724]

Erdoğan, istenmeyen adam hâline nasıl geldi? [Ekrem Dumanlı]

Sene 2002. Tayyip Erdoğan Washington’da. Daha milletvekili bile değil. Siyaset yasağı var üzerinde. AK Parti’nin iktidara doğru yürüdüğü o günlerde partinin genel başkanı olmaktan başka hiçbir sıfatı olmayan Erdoğan el üstünde tutuluyor. Düşünce kuruluşlarında misafir ediliyor, Beyaz Saray’da çok üst düzey bir protokolle ağırlanıyor. Dönemin Başkanı Bush, Erdoğan’ı övücü cümleleri art arda sıralıyor.

Sadece Washington değil. Avrupa için de takdire layık bir lider muamelesi görüyor Erdoğan. AB’ye tam üyelik konusunda heyecanlı konuşmalar yapıyor, somut adımlar atacağına dair vaatlerde bulunuyor ve Türk demokrasisi için kilit adam gibi görülüyor. Nitekim Washington dönüşünde Avrupa’ya çıkartma yapan Erdoğan AB liderleri tarafından sempati ile ağırlanıyor…

Ve sene 2017 Erdoğan Washington’a gidiyor. Artık siyasi yasaklı bir lider değil. 15 sene içinde bütün engelleri aşmış, siyasi yasağı kalkmış, milletvekili olmuş, başbakanlık koltuğuna oturmuş ve cumhurbaşkanı olmuş. Kılpayı bir oy oranı ve şaibeli oy sayımı ile de olsa o artık cumhurbaşkanı. Ne var ki artık yüzüne bakan yok. Beyaz Saray’da görüşme yapacağı gün Washington Post ve Washington Times gibi ünlü ve güçlü gazetelerde “You are not welcome!” (Hoş gelmedin!) diye ilan veriyor insan hakları savunucuları.

Kendisi gelmeden temsilcilerini gönderiyor Erdoğan. O ağır toplar Washington’da görüşmeler yaparken Amerikan hükümeti YPG’ye ağır silah vereceğini ilan ediyor. Adeta Erdoğan’a “Gelme” diyor Washington. Uzaktan atıp tutmayı pek seven ve coşkun kalabalıklara ‘meydan okuyan lider’ imajı vermek için esip gürleyen Erdoğan ziyaret öncesi her tavrı duymazdan/görmezden geliyor. Taraftarlarına öyle bir hava veriyor ki Amerika’ya adım attığında bütün sorunlar çözülecek.

AMERİKA’DA VERİLEN FOTOĞRAF

Neydi beklentiler? YPG’ye ağır silahlar verilmesinden vazgeçilecek, Reza Zerrab davasında Erdoğan’ın korkuları giderilecek, anlamsız bir hınç ve inatla suçladığı Fethullah Gülen Amerikan yasaları ayaklar altına alınarak kendilerine iade edilecek… Tabii ki hiçbiri olmadı, olamazdı da.

Artık 2002’de heyecanla karşılanan bir lider yok ortada. Onca yalvarıp yakarmaya rağmen Beyaz Saray’dan sadece 20 dakikalık bir randevu koparabiliyor. Daha sonraki heyetler arası yemek ve görüşmeyi de baş başa yapılmış bir görüşme gibi sunmak, Erdoğan’ın düştüğü durumun ört bas edilme telaşından başka bir şey değil. Üzücü bir tablo var karşımızda…

Bir önceki Washington ziyaretinde gazetecileri tartaklamaya yeltenen Erdoğan’ın saldırgan korumaları bu sefer de boş durmuyor. Geçen sefer gazeteci Adem Yavuz Aslan’a, Amberin Zaman’a, Ali Halit Aslan’a, Emre Uslu’ya saldırdıkları yetmezmiş gibi bu sefer de Türkiye büyükelçiliğinin önünde gösteri yapanları feci şekilde dövdüler. Daha da kötüsü, kamera kayıtları darp ve tartaklama emrinin bizzat Erdoğan tarafından verildiğine dair çok güçlü bir delil sundu. Dünya şimdi bu görüntüleri tartışıyor hararetle…

Amerika şokta. Nasıl olmasın ki? İlk kez böyle bir şeye şahit oluyorlar. Amerika’ya bir sürü lider gelir-gider, pek çoğuna da protesto eylemi yapılır ama hiçbirine fiziki müdahale edilmez. En meşhur diktatörler, darbeciler bile Erdoğan ekibinin teşebbüs ettiği eyleme kalkışmaz.

AMERİKALILAR, TÜRKİYE’DEKİ PSİKOLOJİYİ ANLADI

Son durum ne peki? ‘Bu adamlar misafir olarak geldikleri Amerika’da bile bu kadar vahşi işlere kalkışıyorsa, kim bilir kendi ülkelerinde ne zulümler yapmaktadır’ şeklinde bir kanaat pekişti ve bu korkunç izlenimi silecek paralı propagandistlerin yapabileceği hiçbir şey kalmadı. Milletin vergisinden toplanan milyonlarca doları kişisel nefretleri için kullanıp ülke kaynaklarını hovardaca saçıp savuranlar, lobiciler vasıtasıyla Türkiye’de her şeyin güllük gülistanlık olduğunu söylüyor. Yalan ki ne yalan! Artık Müslüman ve demokratik kimliği ile AB yolunda yürüyen ‘model ülke’ de yok; o hedefe yürüyen bir lider de… Maalesef sermayeyi tükettiler…

Sadece Amerika’da yaşanan skandal ziyaretten ibaret değil konu. Avrupa’nın hiçbir ülkesinde istenmiyor Erdoğan. Daha yakın zamanda referandumdan üç beş puan koparabilmek için Almanya, Hollanda gibi ülkelere adeta savaş açıldı. Referandum öncesi hiçbir Avrupa ülkesi Erdoğan’a seçim mitingi için izin vermedi. Bakanlara da müsaade etmediler.

Tabii ki yine “Biz Müslümanız, dünya bizi çekemiyor, bize karşı ittifak kuruyorlar…’ gibi bir propaganda yapılacak. Peki bu doğru mu? Tabii ki hayır.

EL ÜSTÜNDE TUTULURKEN MÜSLÜMAN DEĞİL MİYDİNİZ?

Vaktiyle Amerika ve Avrupa’da nasıl el üstünde tutulduğunu en çok Erdoğan biliyor. Daha resmi bir sıfatı bile yokken bile sevildi sayıldı. Zannedildi ki bu adam demokrasi ile İslam’ın kesiştiği bir yerde önemli bir rol oynayabilir. Olmadı maalesef. Memleketi aile şirketi gibi yönetenler, Suriye politikası başta olmak üzere ülkeyi ve bölgeyi felakete sürükledi. Demokrasiden vazgeçti, otoriter bir rejim kurmaya kalkıştı. Diktatörlüğe doğru adım attıkça bir zamanlar kendini destekleyen kişilerden eleştiriler yükseldi; hepsini suçlu/terörist ilan etti. Dünyada en çok gazetecinin hapishanede olduğu bir ülke inşa etti, işkenceyi yaygınlaştırdı, insanların mallarına mülklerine çökmeyi devlet politikası haline getirdi. Bugün Türkiye’de ne bağımsız yargı kaldı ne de adalet.

Ve bu feci gelişmelerden sonra Erdoğan gözden düştü. Dün bir demokrasi sembolü gibi karşılandığı ülkelerde bugün yolsuzlukların üstünü örten, muhalif herkesi ezmeye ant içmiş malum bir Ortadoğu diktatörü olarak algılanıyor.

Suçlusu kim? Tabii ki (maalesef) bizzat kendisi ve etrafındaki dalkavukları. Dün alkışlayanlar bugün sizden yüz çeviriyorsa bunun somut sebepleri var. Ayrıca itibar kaybı bir kişi ile sinirli değil: Türkiye’nin imajını mahvettiler. Umurlarında olmayabilir ama bugün suç üstü eylemleriyle kendi ‘selfie’sini çekenler tarihe aynen bu fotoğrafı emanet etmiş oluyor.  Gerçek şu ki bu utanç tablosu asla silinmeyecek onlar için…

[Ekrem Dumanlı] 20.5.2017 [TR724]

Adaleti yanıltma mı dediniz! [Sefer Can]

ABD’de Başkan Donald Trump merkezli tartışmaları ibretle ve hayıflanarak izliyoruz. Kuvvetler ayrımının ne kadar elzem olduğunu, basın özgürlüğünün nasıl işe yaradığını bütün dünyaya gösteriyorlar. Mülteciler konusundaki toplumsal duyarlılık ve onu tamamlayan kararlar, bağımsız yargının örnek uygulamaları olarak tarihe geçti. Trump’ın karşı atakları aynı bariyerlere çarpıyor: Bağımsız yargı ve özgür medya. Son günlerde buna bir şey daha katıldı: İlkeli siyaset.

Amerikan medyası, Başkan Trump’ın azlettiği FBI Başkanı James Comey’den, Michael Flynn’in de içinde olduğu Rusya bağlantısıyla ilgili soruşturmayı kapatmasını istediğini yazdı. Flynn, Rusya ile ilişkileri hakkında yanlış bilgi verdiği için Şubat ayında görevinden ayrılmıştı. Adaleti yanıltma ve gerçeğin ortaya çıkmasını engelleme girişimiyle suçlandı.

Başkan da tam olarak aynısıyla suçlanıyor. Trump’ın, Flynn için ‘iyi biridir, umarım konuyu kapatırsınız’, dediği belirtiliyor. “Tanırım iyi çocuktur” versiyonuna aşinayız biz. Dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, Şemdinli kitabevinin bombalanması davasının sanığı asker için kullanmıştı, o cümleyi. Az da olsa gazetecilik yapılabilen günlerdi ve hukuki sonuç doğurmasa da epey gürültü çıkarmıştı.

Trump’ın adaleti engellemeye çalışmaktan suçlu duruma düşeceği ve görevden azledilebileceği konuşuluyor. Beyaz Saray ise ‘söylediysem ben söyledim’ havasında değil. Verilen beyanatlarda ‘Donald Trump’ın adli kovuşturma makamlarına saygılı olduğu ve Trump ile Comey arasındaki görüşmenin doğru yansıtılmadığı’ savunuluyor.

Demokrat Parti’nin Senato Grup Başkanı Chuck Shumer, “ABD’nin eşi görülmedik bir sınavdan geçmekte olduğunu ve tarihin gözlerini kendilerine çevirdiğini” söylüyor. ABD Başkanı’nın FBI direktöründen herhangi bir kişi hakkındaki soruşturmanın kapatılmasını istemiş olabileceğini düşünmeyi “nefes kesici” olarak niteleyen Demokrat Senatör Dick Durbin’e göre ise, “Yargıyı geciktirmeye ya da engellemeye çalıştığı iddiası bir lidere yöneltilecek en ağır suçlama”. Gerçekten de öyle. En başarılı başkanlardan Bill Clinton da benzeri bir azil süreci yaşamıştı. Beyaz Saray’daki çapkınlık iddialarıyla suçlanmadı ama yalan söylediği ve adaleti yanıltmaya yeltendiği gerekçesiyle Senato’ya hesap verdi.

Bir de dönüp 17-25 Aralık sürecinde yaşadıklarımıza bakın. Hayıflanmamak elde mi? Uzağa gitmeye gerek yok; yakın zamanda canlı yayında AKP kalemşörlerinden Cem Küçük ile avukat Salim Şen arasında şöyle bir tartışma yaşandı. “Ayakkabı kutularından çıkan paraları polisler koydu” diyen Küçük, “O halde paraları neden faiziyle birlikte geri aldılar” sorusu karşısında bocaladı. Ancak tehditle işin içinden sıyrılabildi: “Salim Bey, tehlikeli sularda dolaşıyorsunuz, Tayyip bey adamı yamultur!” Ergenekon duruşmalarının fırtına avukatlarından Şen ne yazık ki bu tehdide hak ettiği cevabı veremedi.

İşte bunun için “Başkan Trump, bizim Reis’in omuzuna dokundu, yaşasın” ezikliğine muhatabız; bunun için ABD’nin bir firmasının geliri Türkiye bütçesinden fazla olabiliyor.

 ***

SIRA SÖZCÜ’DE

Erdoğan, 15 Temmuz darbe girişiminin ilk saatlerinde ağzından kaçırdığı ‘Allah’ın lütfu’ meselesinin kaymağını yemeğe devam ediyor. Her başı sıkışıp gündem değiştirmek istediğinde ya da korku bulutları dağılmaya yüz tuttuğunda yeni bir kurban kendini sunakta buluyor. Cumhuriyet’ten sonra sıra Sözcü’de. Başını kuma gömmeyi marifet sananlar kripto masallarıyla kendilerini ve kitleleri avutadursun; bu çaptaki operasyonların ondan habersiz olmadığı çok açık. Zaten Erdoğan da bütün operasyonlara sahip çıkarak masalcı nineleri ters köşeye yatırıyor.

Bütün örneklerde olduğu gibi Sözcü’nün yaptığı doğal gazetecilik refleksi. Siyasiler gözden ırak tatil yapmak ister, gazeteciler ise onların peşine düşer. Daha önce Erdoğan’la da defalarca yaşandı. Ayrıca Cumhurbaşkanı’nın kaldığı yeri darbecilere bildirmek isteseniz bunu gazeteden mi yaparsınız? Bu saçma ötesi iddianın işe yarıyor olmasının suçu herkesin. Sübliminal darbe mesajlarına müebbet istendiğinde yeterince ses çıkmazsa işin varacağı yer burası. Yarın noktanın virgülün yeri darbe mesajına dönerse şaşırmayacağız. Tam kurdun ‘suyumu bulandırdın’ bahanesi.

Savunma hattının iki temel hatası var. Hem ahlaki olarak sorunlu hem de sonuç almaktan uzak bir strateji. Hürriyet ve Cumhuriyet aynı delikten ısırıldı, Sözcü de benzer bir çizgide çırpınıyor. Aynı şeyleri yaparak farklı sonuç ummak bize has bir naiflik galiba. Eylemini savunmak, müdafaa hattını gazeteciliğe kurmak yerine kişilikleri öne çıkararak çemberi yarmak mümkün değil.

Olsaydı Cumhuriyet yazarları kurtulurdu. Onlar “Biz FETÖ’cü değiliz” diye feryat ettikçe ‘üye olmamakla birlikte’ diye başlayan iddianameler yağıyor. Eylemlerini ve gazeteciliği savunsalar ‘Cemaat medyası’ diye her türlü baskıyı ve işkenceyi hak ettiğini düşündükleri yüzden fazla gazeteciyi de savunmuş olacaklar. Oysa onları yakan ateşe odun taşımakla meşguller. Büşra Erdal ve benzerlerini tahliye ettirmemek için işledikleri günah, bumerang gibi kendilerine dönüyor. Birine niyetleri yargılama yetkisi verdiğinde ertesi gün senin kalbinden geçenleri okumaya kalkıyor.

[Sefer Can] 20.5.2017 [TR724]

Çok ayıp Sedat Bey! [Barbaros J. Kartal]

“Türkiye’de pek çok kesimde -özellikle kendisine eleştirel yaklaşan çevrelerdeki- yaygın görüş, Gülen’in sırtını Amerikan yönetimine dayadığı tezidir. Bu önerme, Gülen’in ABD’de kalışının Amerikan hükümetinin teşviki ve himayesi altında gerçekleştiği varsayımını da içerir. Oysa Gülen’in ABD’de oturma izni almasıyla sonuçlanan gelişmeleri incelediğimizde, tablonun bu kabullerden bir hayli farklı bir şekilde seyrettiğini görüyoruz.”

Bu satırlar geçen gün “Gülen İpoteğinde Türk-ABD ilişkileri” başlıklı bir yazı kaleme alan Sedat Ergin’e ait (9 Mayıs 2014, Hürriyet).  Son derece konjonktürel, havuzda üretilen uydurma bilgilerin satır aralarına serpiştirildiği yazı Amerika’da da çalışmış Sedat Ergin’in birikimine hiç yakışmamış. Şimdi o yazıya bir göz atalım bakalım neler var. Girişteki eski yazıya ait alıntıyı, bu haftaki yazıyı daha iyi anlamamız için biraz erken verdim.

Başlamadan önce, Allah var, cemaatten haz etmez, dine alerjiktir, elitistir, 28 Şubat gazeteciliğini çok iyi biliriz, Hürriyet’teki genel yayın yönetmenliğinin ileride fakültelerde ‘case study’ olarak okutulacağından şüphemiz yoktur, patronunun ve en baş patronun damadının her gün saraya jurnal yollayıp kendisi dahil meslektaşlarını gammazladığı ortaya çıktıktan sonra istifa etme cesaretini gösterememiştir ama her zaman bir seviyeye, nezakete ve üsluba sahip olmuştur, titiz okuma ve araştırma yönü ile bütün gazetecilere örnektir Sedat Ergin. Havuzdaki canlıları görünce Ergin kıymeti bilinememiş bir Cemaat muhalifidir. Ben de bu hatadan dönmek için yazdıklarını ciddiye aldım.

Ergin, Gülen’in Washington Post’ta çıkan yazısını eleştiriyor ve oradaki Gülen profilinin gerçekle ilgisi olmadığını iddia ediyor. Yazının başlığı ile ilgili tercüme skandalını internet versiyonunda düzelttiği için hızlı geçiyorum yoksa yenilir yutulur bir hata değil. Amerikalı çevrelerin Gülen hareketi ve malum sızma ve anayasal çerçevenin dışına çıkma iddialarına at gözlüğü ile baktıklarını, bilgi sahibi olmadıklarını ve gerçekleri kabullenmediklerini söylüyor Ergin. Amerikan basınında Gülen Hareketi ile ilgili bütün iddialar yer aldı alıyor, ikna olanlar var olmayanlar var. Ergin’in iki gün boyunca ‘Doğan’ın Ankara temsilcisi Barbaros Muratoğlu ile ilgili tuhafıma giden durumlar’ diye özetlediği iddianame yazılarını okuyunca 21 sayfanın 19,5 sayfasının alakasız palavra geri kalanının da yanlış bilgiler içerdiğini anlıyoruz. Kendilerine gelince iddianameler tuhaf ama nedense 50 bin kişiye gelince herkes terörist, paralel, şebeke. Kendilerinin bile inanmadığı, biraz gazetecilik yapınca ellerinde kalan şeylere elalemin inanmasını beklemek oldukça naif bir düşünce. Bir komedyenin FETÖ saçmalığından müebbetle yargılandığı ülkede sizin temsilcinin neden içeride olduğunu açık açık yazmak gerekmez mi?

***

Ergin diyor ki:

“Gülen’in dizinin dibinde çok sık bağdaş kurmuş olan Adil Öksüz’ün 15 Temmuz gecesi Akıncı Üssü’ndeki darbe karargahında olduğunu bilmeyenler için…”

Gülen’in dizinin dibinde bağdaş kurmuş ifadesi ile Doğan temsilcisi için kurulan “Gülen’in yanında ceketinin iki düğmesini de ilikledi” ifadesi ne kadar benziyor. Ama doğru o fotoğraf iddianamede yer almıyor değil mi? Sebebi sizin zannettiğiniz gibi delil olmadığı için değil, o fotoğraftaki havuz yandaşlarını korumak için… Adil Öksüz’ün darbe gecesi Akıncılar Üssü’nde olduğu ile ilgili bir bilgi yok. Havuz’da bile kendisinin orada olduğuna dair bir kare yayınlamadı. Kaldı ki ordaydı diyelim. Çok da şaşırmam. Peki yakalandıktan sonra iki defa salıverilmesi ne anlama geliyor? Salıverildikten sonra hakkında yapılan itirazın kabul edilmeyişi? Hadi bunları geçtik daha sonra adli kontrole bile gidip elini kolunu sallayarak çıkıp gitmesi? 15 Temmuz’dan sonra Cemaate selam verenlerin bile derdest edilip içeri atıldığı bir yerde size garip gelmiyor mu? Bu iddialar artık taşınmaz olunca o hakimlerden birini FETÖ’den hem de aylar aylar sonra tutuklamaları ilginç değil mi? Neredeyse bir yıl geçti kendisinden bir ses seda çıkmaması hakkında iddialara cevap vermemesi size de garip gelmiyor mu?

***

Ergin diyor ki:

“Keza bir dönem cemaatçi polislerin Kürt barış sürecini engellemek için kalkıştıkları operasyonları bilmeyenler…”

Bu iddiayı da doğru kabul edelim, siz Türkiye gerçekliğinde polislerin siyasi iradenin onayı olmadan, kendi başlarına operasyon yaptıklarına inanıyor musunuz? Bir defa yaptılar, 17-25 zamanı o da zaten dava konusu amirleri ile ilgili olduğu için, başlarına neler geldi! O emniyet fezlekesinin ne kadar sağlam olduğunu en iyi siz biliyorsunuz. Neden siyasi irade izin vermeseydi bunların olmayacağını bilmenize rağmen gerçekleri ambalajlıyorsunuz? O gün bu işleri Cemaat yapıyor diyenlerle bugün PKK ile Cemaatin ortak hareket ettiğini iddia edenler aynı kişiler. Hadi Cemaat tasfiye edildi gitti yargıdan, ee KCK davaları ceza ile sonuçlandı. HDP’li milletvekilleri içeride.

***

Ergin diyor ki:

“Gülen cemaatinin özellikle son 20 yıl içinde Amerikan sisteminin bütün boşluklarından yararlanarak bu sistemin içine etkin bir şekilde nüfuz edebilmiş olmasıdır. Bazı düşünce kuruluşları (think tank) fonlanarak pekala cemaate müzahir bir çizgiye çekilebilmiş, Kongre üyelerinin seçim kampanyalarına yapılan yasal bağışlarla ABD Kongresi’nde güçlü bir destek zemini yaratılabilmiştir.”

Sistemin bütün boşlukları dediğiniz şeyleri tespit etmek için Erdoğan hükümeti sizin benim milyonlarca dolarımızı Amsterdam başta olmak üzere tüccar avukatlara döküyor. Yıllardır dişe dokunur bir şey bulabilmiş değiller. Kaldı ki siz de çok iyi bilirsiniz şiddete ve yasa dışına çıkmadığınız takdirde herkes Amerika’da örgütlenebilir. Bunu sanki şüpheli bir faaliyet gibi sunmak çok yanlış olur. Yasal bağışlar dediğiniz şeylerin kaynağı size de hakaretler yağdıran havuz medyası. O komik paralarla bir lobi başarısı elde ediliyorsa bence oturup ağlasın herkes.  Kaldı ki eğer para ile bu işler oluyorsa Türkiye hükümeti kamyonla para döküyor. “Cemaat ne veriyorsa 10 katı” der Cemaatin para ile ikna ettiği insanları çoktan ikna ederdi öyle değil mi?

Ama ben şu sözlere takıldım: “Bazı düşünce kuruluşları (think tank) fonlanarak pekala cemaate müzahir bir çizgiye çekilebilmiş,”… Bakalım fonlayarak bir think tank nasıl müzahir bir çizgiye çekiliyor örnekle görelim:

ATLANTIC COUNCIL’DE NELER OLDU?

Atlantic Council’in adını mutlaka duymuşsunuzdur. Son zamanlarda Erdoğan’a yakın firmaların finanse ettiği ve Erdoğan’a ortam sağlayan bir kuruluş. Yine bu şirketlerin astronomik sponsorluğunda yapılan enerji zirvesine Erdoğan muhaliflerine yer verilmediği epey haber olmuştu. En son Erdoğan ziyaretinde de bu kuruluş sadece belli kişilerin davetli olduğu bir organizasyon düzenlemişti. Herhalde bu think-tank sizin fonlanarak müzahir bir çizgiye girmiş olabilir tanımınıza uyuyordur.  Bakalım bu Atlantic Council ile başka kim neler yapmış.

Hürriyet’ten bir haber: Doğan Grubu İslamofobi’ye karşı ABD’de iki tarihi etkinliğe imza atıyor. ABD’nin en etkin düşünce kuruluşlarından Atlantic Council ve dünyanın en saygın kültür kurumlarından Smithsonian ile birlikte düzenlenecek panel, “Islamophobia: Overcoming Myths and Engaging in a Better Conversation” başlığını taşıyor. Panelden önce, Washington’daki Smithsonian’a bağlı ünlü galeri Sackler’da bu akşam, “Kur’an-ı Kerim’in Sanatı: Türk ve İslam Eserleri Müzesi’nin Hazineleri” başlıklı serginin açılış galası yapılacak.

Bu etkinliklerin sponsoru Doğan Grubu. Ya güldürmeyin insanı, Doğan Grubu kim İslamofobi ile mücadele kim! Yanlış anlaşılmasın, bunu dalga geçmek için söylemiyorum. O kadar imaj için, birilerine şirin görünmek ve bazı yerlere para yedirmek için yapılan bir organizasyon ki hadisenin kendisi bağırıyor “Burada bir şey var” diye. Doğan grubu İslamofobi ile mücadele etse “Benim olduğum yerde başörtülü yazar çalışamaz” diyen sizi genel yayın yönetmeni yapar mı?

Bakın bitmedi…

Bir haber daha okuyalım: Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD ziyareti sırasında konuşacak düşünce kuruluşu bulamadığı bunun üzerine Türkiye’nin en güçlü iş kadınlarından biri devreye girince Brookings Enstitüsü’nün Erdoğan’ı davet ettiği ileri sürülmüştü.

Gazeteci İlhan Tanır, Haberdar’daki köşesinde bu ricacının Doğan Grubu olduğunu iddia etti. Tanır, iddiasını ise uzun yıllar Brookings Enstitüsü’nün Türkiye masasını yöneten Ömer Taşpınar’a dayandırdı. Sputnik’in bu haberinin kaynağı olan ve Washington’ın en aktif gazetecilerinden İlhan Tanır bakın o toplantı için neler demiş:

“Soru şu: Doğan Grup bu telefonu açtıysa, ki öyle görünüyor, neden Erdoğan’a böyle bir ‘yardım’ yapma ihtiyacı duydu? Bu ricayı yaparken, gazetecilere soru sordurulmaması gerektiğini de söyledi mi? Yoksa bu harika fikir sadece Brookings’in sabah kalktığında aklana düşen bir fikir miydi?

Bunun yanısıra Brookings bundan ne kazandı?

Doğan Grup’un bu rica ile kazanacağını tahmin etmek güç değil. Doğan Grubu, yaptığı yayınlara bakıldığında, oldukça evcilleşmiş bir yola girmiş duruyor. Sayfalarında ‘eleştirel’ haber bulmak güçleşti artık.”

Sizin grupta bu işlere kim bakıyor? Acaba gazetecilere soru sordurulmayan, dışarıda insanların dövüldüğü toplantının organizasyonu için kim telefon etti? Vuslat Hanım mı, Hanzade Hanım mı? Hanzade Hanım demişken aklıma Mehmet Ali Yalçındağ geldi. Yalçındağ’ın Amerika’da Trump ekibi ile hükümetin hangi ricalarını konuştuğu, hangi talepler için lobi yaptığı Washington’da çok merak ediliyor. Ne de olsa Doğan Grubu, Başkan Trump’ın iş ortağı. Trump ailesi ile tanışıklık epey eskiye dayanıyor. Türkiye’den sadece Mevlüt Çavuşoğlu’nun katıldığı başkanın yemin töreni gala yemeğine Doğan Grubu’nun torunlar hariç hemen hemen bütün üyeleri katılmıştı. Türkiye’de başına bir iş gelmesin diye Trump’a yakınlık bir işe yarar mı yakında görmüş oluruz. Yoksa grupta hükümetin ricaları yerine gelmeyince bunu sizden bileceği endişesi mi var? Yoksa bu sizin için son şans mı?

***

Ergin diyor ki:

“…15 Temmuz’dan sonra başlatılan OHAL uygulamalarıyla birlikte ortaya çıkan yaygın mağduriyetlerin, hak ihlallerinin Batı’da Türkiye aleyhinde yarattığı algı geliyor. Cemaat hakkında somut olgulara dayanan eleştirel tespitler de bu olumsuz algının gölgesi altında kalıyor.”

Pardon hangi hak ihlalleri??? Hürriyet’i iyi takip eden birisi olarak başta sizin döneminiz olmak üzere ben bir hak ihlali, yaygın mağduriyete falan rastlamadım. Aynı ülkeden mi bahsediyoruz? Benim gördüğüm tek mağduriyet Ankara temsilcinizin tuhafınıza giden iddianamesi. Yoksa bizim bilmediğimiz başka tuhaflıklar mı var ülkede? Hadi bizi geçtik,  yahu Cumhuriyet ve Sözcü için bile haber yapamıyorsunuz. Sözcü’ye yapılan operasyonu bugün sizin sitede bulabilmek için epey bir dolanmak lazım.

***

Ergin yine diyor ki:

“Kuşkusuz, ABD’nin haber alma örgütü CIA’den emekli bazı üst düzey yöneticilerin -Göçmen Dairesi’nden farklı bir doğrultuda- hakime yazdıkları Gülen lehine referans mektuplarının da bu kararda belli bir etkisi olduğunu düşünmemiz için yeteri kadar neden var.”

Kendisinin de yazarken yararlandığı ve benim girişte de bahsettiğim yazısında da yer aldığı üzere Gülen’in oturum davası için Gülen’in avukatları Türkiye’den ve dünyadan bir çok kişiden mektup alıyorlar.  Eğer Gülen’in durumu, CIA emeklisinin mektubu ile ikna edebilecek olsa zaten bu kadar hukuki bir mücadeleye hiç gerek duymazdı. Sizin atladığınız şey, Gülen sizin de 28 Şubat’ta epey sözcülüğünü yaptığınız askerlerin bastırması yüzünden bu tür sıkıntılar yaşamış, sizin de dediğiniz gibi ülkede hukuk olunca açtığı davayı kazanmış. Amerika’nın lehine olacağı ifadesi bütün oturum davalarında yer alan bir standart ifadedir, bütün avukatlar kullanır, buradan hince araya laf sokuşturma çıkmaz.

***

Bir de; “Bu soruna bir çözüm bulunamadığı takdirde Gülen faktörü daha uzun bir süre Türk-ABD ilişkilerini ipoteği altına alacak gibi gözüküyor” diyor Ergin…

Gelin bu ipoteği kaldıralım. Mesela siz yazmadığınız haberleri yazın, televizyonlarınızda yayınlamadığınız şeyleri yayınlayın, haber kanalınızda yer vermediğiniz isimleri çağırın. Türkiye halkının gerçekleri görmesine hizmet edin. Seçim yoluyla bu iktidar gitsin. Türkiye daha demokratik bir ülke olsun. Herkesin güvenebileceği bir yargı bürokrasi olsun. Gülen, 20 yıl önce neden Türkiye’yi terk ettiyse bugün bu şartların hepsi çok daha ağır bir şekilde durmaktadır.

Almanya-Türkiye ilişkilerinde Türkiye yarın derse ki Can Dündar’ı teslim etmediğiniz takdirde ilişkiler zarar görür, kopar gider. Dündar’ın,  hakkındaki iddialardan -ki vatana ihanet ve casusluk söz konusu herhalde bu iddiaların ne kadar ciddi(!) iddialar olduğunu kabul edersiniz- yargılanması için bu sorunun çözümü için de Gülen için düşündüklerinizi düşünür müsünüz? Mesela, Dündar’ın Almanya’daki varlığının Almanya için de iyi olduğunu düşünüyor olabilirler mi Almanlar?

“Alınmasın ama şunca senelik deneyimli Sedat Ergin’in şu an CNN Türk’teki yorumları içler acısı, perişanlık” diye yazan eski dışişleri mensubu Aydın Selcen’e, Sedat Ergin ‘çok ayıp’ diye cevap yazmıştı…

Bence de “çok ayıp” Sedat Bey…

[Barbaros J. Kartal] 20.5.2017 [TR724]

Sözcü’ye sıra nasıl geldi? [Haber-Yorum: Erman Yalaz]

AKP ve Erdoğan iktidarı ve güdümlü yargı, gazetecileri hedefe koymaktan hiç vazgeçmedi. Demokrasi ve cumhuriyet rejiminin adım adım yıkılışında gazeteci tutuklamaları ve basına yapılan baskılar adeta işaret taşı gibi. Dün Sözcü gazetesi sahibi Burak Akbay’ın da aralarında yer aldığı 4 isim için terör örgütü üyeliğinden soruşturma başlatıldı. İnternet sorumlu müdürü Mediha Olgun, Mali İşler Müdürü Yonca Kaleli ve muhabir Gökmen Ulu hakkında gözaltı kararı var. Doymak bilmeyen bir medya canavarı gibi habire yeni kurbanlar veriliyor muktedirlere. Gazeteciler darbecilikle suçlanıyor.

Aşağıda özetleyerek yazmaya çalıştığım listede sene başında uzatılan üçüncü OHAL döneminin basın açısından kısaltılmış tarihi var. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (Ankara) basın özgürlüğü raporuna yansıyan bilgiler bunlar. Bakın neler olmuş bu kısa sürede.
  • Reina’ya uzun namlulu silahıyla baskın yapan IŞİD saldırganı Abdülgadir Masharipov 39 kişiyi katletti. RTÜK anında yayın yasağı getirdi. (1 Ocak)

  • 15 Temmuz darbe girişiminden sonra yürürlüğe giren olağanüstü hal (OHAL) 20 Nisan’a kadar üçüncü kez uzatıldı. (3 Ocak)

  • Aydın Doğan, Erdoğan ailesinin de anlatıldığı Potus ve Beyfendi kitabının yazarı Hürriyet Washington Temsilcisi Tolga Tanış’ı görevden aldı. (10 Ocak)

  • Hürriyet eski genel yayın yönetmeni, gazeteci ve CHP milletvekili Enis Berberoğlu’na açılan davada savcı, ‘terör örgütüne yardım yataklıktan müebbet hapis istedi. (11 Ocak)

  • Taraf Gazetesi İmtiyaz Sahibi Başar Arslan hakkında ‘silahlı terör örgütü üyeliği’suçlamasıyla yakalama kararı çıkarıldı (15 Ocak)

  • Aydın’da bir spor müsabakasındaki arbedeyi görüntüleyen gazeteciler, görüntüleri sildirmek isteyen polisler tarafından darb edildi. (16 Ocak)

  • Silivri Cezaevi’ndeki gazetecileri ziyaret eden Eskişehir milletvekili Utku Çakırözer, Cumhuriyet GYY Murat Sabuncu’dan aldığı şu notları paylaştı: “Bir haftada iki saat dışında kimseyle görüştürülmüyoruz. Adeta ağırlaştırılmış tutukluluk hali içindeyiz’ (17 Ocak)

  • Diken eski editörü, DİHA’nın haber müdürünün de bulunduğu 6 gazeteciden üçü terör örgütü üyeliğinden tutuklandı. (20 Ocak)

  • Diyarbakır Silvan’da yerel yayın yapan Silvan Mücadele gazetesinin imtiyaz sahibi Ferhat Parlak hakkında hazırlanan iddianamede 25 yıla kadar hapis cezası istendi. (23 Ocak)

  • Yazar Yılmaz Odabaşı hakkında Cumhurbaşkanına hakaretten (Erdoğan) iki yıl hapis cezası istendi. Ceza 1 yıl 8 aya indirilerek ertelendi. (25 Ocak)

  • Gazeteci Arzu Demir’e yazdığı iki kitabı yüzünden ‘örgüt propagandasından’ 6 yıl hapis cezası verildi. (26 Ocak)

  • Cumhuriyet muhabiri Canan Coşkun’a ‘yargıda tartışılan konut satışı’ haberi nedeniyle para cezası verildi. Haber İstanbul’daki ‘yargıda birlik platformu’ üyesi  hakim savcıların Başakşehir’de bedava denecek ödemelerle nasıl ev sahibi yapıldığını anlatıyordu. (26 Ocak)

  • Can Dündar’ın Özgürüz haber sitesine Türkiye’den erişim engeli getirildi. (26 Ocak)

  • DİHA Muhabiri Mehmet Güleş hakkında örgüt üyeliği ve propaganda suçlamasıyla 20 yıl hapis istendi. (1 Şubat)

  • Muğla Zaman ve Cihan Haber Ajansı, TRT muhabiri A.E. sosyal medyadan Zaman ve STV yöneticilerinin gözaltılarını protesto ettiği suçlamasıyla tutuklandı. (4 Şubat)

  • OHAL’de kapatılan Hayatın Sesi Televizyonu’na terör propagandasından dava açıldı. (6 Şubat)

  • Kanal D İrfan Değirmenci’nin işine, referandumda ‘hayır’ oyu kullanacağını açıkladığı için son verdi. Daha sonra evi kurşunlandı. (11 Şubat)

  • Kapatılan Özgür Gündem gazetesinde nöbetçi yayın yönetmenliği yaptıkları gerekçesiyle Necmiye Alpay’ın da aralarında yer aldığı 22 kişi hakkında 7.5 ila 10.5 yıl arasında hapis cezası istendi. (14 Şubat)

  • Diyarbakır’da gözaltına alınan Azadiya Welat muhabiri Hayati Yıldız polis aracında darb edildi, işkenceye maruz kaldı (19 Mart) tutuklandı.(1 Mart)

  • Sendika.org isimli internet sitesi 16. kez engellendi. (22 Şubat)

  • Cumhuriyet gazetesi kurşunlandı. (3 Mart)

  • Habertürk TV spor spikeri Fatma Karaağaç ile Star gazetesinden 6 çalışının telefonunda ‘bylock’ programı bulunduğu gerekçesiyle işlerine son verildi. (10 Mart)

  • Zaman, Meydan, Millet, Özgür Düşünce gazeteleri, Aktifhaber, Rotahaber  gibi internet sitelerinin yöneticilerinin bulunduğu 29 gazeteci 8 ay sonra ilk kez hakim karşısına çıktı. Gazeteciler hakkında 10 yıldan müebbete kadar cezalar istendi. (27 Mart)

  • Anadolu Ajansı çalışanı 8 muhabir hakkında telefonlarında ‘bylock’ programı yüklü olduğu gerekçesiyle soruşturma başlatıldı. (29 Mart)

  • TRT arşivi internete yüklendi. Merhum gazeteci Mehmet Ali Birand’ın 32. Gün programı kayıtlarda yer almadı, silindiği ortaya çıktı. (3 Nisan)

  • 38 TRT çalışanı hakkında gözaltı kararı verildi. 18 Nisan’da 20 isim tutuklandı. (8 Nisan)

  • Zaman’ın eski yazarları ve gazeteciler Şahin Alpay, Ali Bulaç, Mümtazer Türköne, Ahmet T. Alkan, Nuriye Akman, Mustafa Ünal ve Lale Sarıibrahimoğlu’nun da aralarında bulunduğu 21’i tutuklu 30 kişi hakkında düzenlenen iddianamede “Darbeye teşebbüs” nedeniyle üçer kez ağırlaştırılmış müebbet cezası istendi. (11 Nisan)

  • Ahmet Altan, Mehmet Altan, Nazlı Ilıcak, Ekrem Dumanlı’nın da aralarında yer aldığı 17 gazeteci hakkında anayasal düzeni değiştirme, TBMM’yi ortadan kaldırma, hükümeti yıkma suçlamasıyla 3’er kez müebbet istenen iddianame hazırlandı. (14 Nisan) 5 Mayıs’ta iddianame kabul edildi.

  • Cumhuriyet gazetesi yöneticilerine yönelik iddianame tamamlandı. Can Dündar’ın bir numaralı sanık olarak yer aldığı iddianamede 19 sanık hakkında ‘terör örgütü üyesi olmamakla birlikte, yardım yataklık’ suçlamasıyla 7.5 yıldan 43 yıla kadar hapis cezası istendi. (18 Nisan)

  • OHAL (dördüncü kez) 19 Temmuz’a kadar tekrar uzatıldı. (18 Nisan)
Liste o kadar uzun. Olaylar o kadar çok ki, bu sıraladıklarım özetin özeti. Ama yazıdan bold yapılan kurum isimlerine ve kişilere dikkatle bakınız lütfen. Hürriyet, Taraf, Zaman, Meydan, Özgür Düşünce, Millet, Cumhuriyet, AA, TRT, Kanal D, Azadiye Welat, Cihan Haber Ajansı, DİHA… Onlarca yayın kuruluşu, yüzlerce gazeteci terör örgütü üyeliğinden tutuklanmış, ağırlaştırılmış tutukluluk şartlarında, kitap okumaları, gazete okumaları, yazıp çizmeleri yasak. Kimilerine ağırlaştırılmış müebbet cezalar isteniyor. Çünkü gazeteciler darbeci, terörist. Kime darbe yapıyor gazeteciler?

Sözcü gazetesi ‘fetö’ suçlamasıyla hedef olunca kıyamet kopuyor. Medya mahallesi hala olayın farkında değil. Objektif ve gerçek anlamda gazetecilek yapılmıyor. Demokratik bir şekilde kendi meseleleriyle ilgilenmiyor gazeteler, gazeteciler. ‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ anlayışı bitti. O zulüm artık herkese dokunuyor.

Ama Sözcü’de, Hürriyet’te Cumhuriyet’te ideolojik kavgalara kurgulu kafalar hala, ‘biz fetö değiliz, operasyonu yapanlar fetöcü’ gibi bırakın operasyon yapan iktidar yanlısı hakim savcıları, ilkokul çocuklarını güldürecek basiretsizlik içinde. Biliyoruz. Siz fetö değilsiniz, terörist de, darbeci de. Yukarıdaki listeye bir bakın. Bu fetö listesi mi? Bu düpedüz, tek adam rejiminin susturma listesi. Hala anlamadınız mı gazeteciler, en büyük darbeyi gazeteciliğe yapıyorsunuz!

Görüntü çeken gazeteci, yazı yazan, kitap yazan, Zaman’da TRT’de çalışan, Erdoğan’ı eleştiren, iktidara yan bakan gazeteci, televizyoncu suçlu, hatalı, düşman… İki OHAL arasına sıkıştırılmış basına karşı işlenmiş suç listesine bakıp başka ne düşünülebilir ki?

Sessizliğiniz, ayrımcılığınız, insan hakları ve demokrasiden uzak olmanız bu ülkenin entellektüellerini bu hallere düşürdü. Hapistekiler kadar, yurtdışında hayata tutunmak zorunda kalan gazeteciler kadar cesur değilsiniz. Kötüler ondan kazanıyor.

[Erman Yalaz] 20.5.2017 [TR724]