Sekine [Safvet Senih]

M. Fethullah Gülen  Hocaefendi, SEKİNE’yi şöyle ele alıyor: “Sekîne; sükûn kökünden, vakâr, ciddiyet, mehâbet, ünsiyet; ruhta dalgaların dinmesi ve sâkinleşme mânalarına gelir ki, hafiflik, huzursuzluk, kararsızlık ve telâşın dıddıdır. Sekine, tasavvuf erbabınca; gaybî vâridatla kalbin oturaklaşması ve onun sürekli bir dikkat  ve temkin içinde öteleri kollaması ve üns esintileri soluklaması halidir.”

Bir başka ifadesiyle: “Her şeyden önce SEKÎNE, mahlukatın en şereflisi olan insan için, ukbâ boyutlu bir mevhibe ve vâridat olarak, onun kalbine azık, kût, kuvvet ve iradesine fer veren öyle İlahî bir teyittir ki hemen her devirde ona sık sık müracaat edilmiş ve bilhassa sıkıntılı anlarda iştiyakla istenmiş ve Cenab-ı Hak tarafından da bu istek ve arzuya çok defa cevap verilmiştir. Mesela, Sahabe-i kiram (R. Anhüm), Hendek Savaşı’nda, Kur’an-ı Kerimin ‘Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuştu da öyle sarsılmışlardı ki, nihayet Peygamber ve O’nunla beraber bulunan müminler: -Allah’ın yardımı ne zaman?  Diyecek olmuşlardı.  (2/124) diyecek olmuşlardı.’  İfadeleri ile anlattığı ciddi bir sarsıntı geçirmişlerdi. Sekineye çokça ihtiyaç duydukları böyle sıkıntılı bir atmosferde hep beraber manzum olarak ‘Bizim üzerimize SEKÎNE  indir.’  duasında bulunmuşlardı. Kur’an-ı Kerim, şiddetini ifade için bu sarsıntıyı ‘zülzilû’  tabiriyle anlatmaktadır. Çünkü Müslümanlar, Hendek Savaşında, zelzelenin MERKEZ  ÜSSÜ  durumunda olan MEDÎNE’de, günlerce, hatta aylarca sürekli tazyikata maruz kalmış ve sarsılmışlardı; sarsılmışlardı ama, tazarru ve niyazları üzerinde nâzil olan SEKİNE  ile de hiçbirinde KORKU  namına bir şey kalmamış ve sıkıntıdan kurtularak gönülleri itminanla doldurulmuştu.

“Başka bir imtihan meydanı olan Huneyn’de de benzer bir tabloyu görmek mümkündür. Şöyle ki, Müslümanlar düşman karşısında hezimet denilebilecek kadar bozguna uğradıkları bir hengâmede, birkaç yakın Ashabıyla yapayalnız kalan Allah Resulü (S.A.S.), ‘Ben peygamberim, yalan yok. Ben Abdulmuttalib’in oğluyum. Allah’ım  bize yardım gönder.’ diyerek dua etmiş ve Allah’tan nusret dilemişti ki, bunu müteakip üzerlerine semadan melekler inip Rasulullah (S.A.S.) ve Ashabını teskin etmişlerdi. Şu âyet-i kerime de Huneyn Savaşında Cenab-ı Hakk’ın Müslümanlar üzerine indirdiği sekine de onları nasıl rahatlatıp sinelerini inşiraha kavuşturduğunu anlatmaktadır. ‘Andolsun Allah size bir çok yerde, HUNEYN  gününde de yardım etmişti. Hani (o gün) çokluğunuz sizi böbürlendirmişti; ama o hiçbir fayda sağlamamıştı. Derken bütün genişliğine rağmen yeryüzü size dar gelivermişti.. nihayet bozularak arkanızı dönmüş (kaçmaya başlamış)tınız. Sonra Allah, Resulünün ve müminleri üzerine sekinesini (güven veren rahmetini) indirmiş ve sizin görmediğiniz askerler gönderip kâfirleri azaba çarptırmıştı (bozguna uğratmıştı)… (Tevbe Suresi, 9/25-26)

“Sekîne metafizik bir hadise olduğundan dolayı onu fiziğin kâide ve prensipleriyle izah etmek mümkün değildir. O; Bedir, Hendek ve Huneyn’dekilere nazil olduğu gibi, Uhud Savaşına katılan insanlara da inmiştir. Zira Ashab-ı Kiram Uhud’da küçük bir sarsıntı ve akabinde gelen mini bir hezimet sonrasında, âdeta hiçbir şey olmamış gibi, bir kısmı diğerlerini sırtlamış ve düşmanı Mekke önlerine kadar kovalamışlardı. Düşman ise, sözde Uhud’da üstlerinden vurup altlarından  çıktıklarını sandıkları bu SEKİNE ile gerilmiş, korku ve endişeyi unutup ölüme seve seve giden insanlar karşısına  bir daha çıkma korkusuyla Mekke’ye kadar kaçmışlardı.

“Sekîne, bazen de herhangi bir tazarru ve niyaza icabet olmaksızın, Cenab-ı Hak tarafından kullarının sıkışıp bunaldıkları anlarda meccanen lütfedilir.. sekinenin bu çeşidi bazıları tarafından MELÂİKE , bazıları tarafından da RÛHÂNİLER  olarak da isimlendirilegelmiştir. Ama ister melâike, isterse ruhaniler olsun, inişleriyle insanlarda itminan hasıl ettikleri ve onların maruz kaldıkları sarsıntıyı onların üzerlerinden kaldırdıkları için, SEKİNE ile aynı mânaya gelmektedir.

SEKİNE, bazı zamanlarda –Üseyd bin Hudayr’ı (R.A.)  Kur’an okuduğu esnada ve daha başkalarını farklı durumlarda bir kısım buğumsu şeylerin bürümesi gibi – iner ki; bu da ‘İmanlarına iman katmak için müminlerin kalblerine SEKİNE  ve EMNİYET indiren O’dur.’  (Fetih Suresi, 48/4)  âyetiyle anlatılan aczini-fakrını müdrik ve ihtiyaçlarının şuurunda olan müminlere medar-ı şükran ve medar-ı şevk olmak üzere İlahi bir teyittir. Bu teyide mazhar olmuş bir mümin, artık dünyevî korku, tasa ve endişelerle sarsılmayacağı gibi, aynı zamanda SEKİNE ile iç ve dış âhenge ulaşır; ulaşır ve o bir huzur insanı haline gelir.

“Burada müsaadenizle misal olması kabilinden mevzuyla alâkalı birinin bir hatırasını (Bu hatıra 1980 darbesinden sonra İstanbul’da Altunîzade’de kalırken bir baskın sırasında bizzat M. Fethullah Gülen  Hocaefendinin başından geçmiştir. S.S.)  arz etmek istiyorum: Bu zat, ikamet ettiği bir binada, ciddi şekilde tazyike maruz kaldığı ve bir şakî gibi arandığı bir sırada, onu arayanlar, bir gün onun bulunduğu binaya geliyor ve Efendimizin (S.A.S.) hicret esnasında sığındığı mağaradaki durumu gibi onunla öbürleri arasında, az bir mesafe kaldığı ve biraz ilerleseler yanına girecek kadar ona yakın oldukları; hatta çevresinde dolaştıkları; her  dakika ona ulaşacak gibi oldukları halde bir türlü ona ulaşamamaları; dahası, bu ilk mevhibelerden sonra tam o esnada birdenbire ruhunu bir itminanın sarması ve âdetâ Cennetin koridorlarında geziniyormuşçasına bir inşiraha ermesini tekrar tekrar anlatıvermişti.

“(1986 Haccından sonra Hayati Yavuz ile Suriye’den Türkiye’ye yayan olarak girerken de benzer bir SEKİNE olayı yaşamıştır. Safvet Senih)

“SEKİNE, her kavimde değişik şekillerde tecelli edebilir. Bu, biraz da Cenab-ı Hakkın lütfunun bir boyutu olarak, tecelligâhın liyakat ve istidadına göre zuhur eder. Mesela, Bedir’de nâzil olan SEKİNE, meleklerin savaş meydanında, mücehhez askerler şeklinde görünmeleriyle tecelli etmiş; zira o makam öyle olmasını gerektiriyordu. Sanki Allah (c.c.), meleklerin “Bize de vazife yok mu?” demelerine karşılık, İki Cihan Güneşine (S.A.S.)  SEKİNE’yi meleklerin çevik-çavak temsil ve temessülleriyle, Üseyd, b. Hudayr’a (R.A.) ise, Kur’an’ı halisane okuduğu için bir duman şeklinde gösteriyordu. Yani o biraz da ortamın ve umumî ahvâlin rengi ve deseniyle zuhur ediyordu.”

[Safvet Senih] 26.5.2020 [Samanyolu Haber]

Bir adım sonra sermaye kontrolü!

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükûmeti, yeni tip Koronavirüs salgını sebebiyle had safhaya çıkan bütçe açığını yeni vergilerle kapatmaya çalışıyor. Döviz ve altın işlemlerine yüzde 1 vergi getirilmesi "sermaye kontrolü" endişelerini artırıyor.

12 aylık bütçe açığı 142 milyar TL ile yeni bir rekor kırarken hükûmet, pek çok alanda vergileri yükseltiyor. Ramazan Bayramı öncesinde binlerce ürünün ithalatına ek vergi getiren ekonomi yönetimi, bayramın ilk gününde ise vatandaşların döviz ve altın alımlarında alınan vergiyi binde 2'den yüzde 1'e yükseltti.

Hükûmetin son adımları yatırımcılarda "sermaye kontrolü" endişelerini artırıyor.

23 Mayıs Cumartesi günü Resmi Gazete'de yayınlanan Cumhurbaşkanlığı kararı ile, döviz ve altın işlemlerinden alınan Banka Sigorta ve Muamele Vergisi (BSMV) oranı binde 2'den yüzde 1'e yükseltildi.

HER 100 DOLARIN 1 DOLARI DEVLETE

Bundan sonra vatandaşlar tarafından satın alınan her 100 doların 1 doları, her 100 gram altının da 1 gramı devletin kasasına aktarılacak. Döviz ve altına yönelik söz konusu vergiler ile yaklaşık olarak yıllık 12 milyar TL'lik vergi geliri elde edilecek.

2019 yılı mayıs ayında uzun bir aranın ardından yeniden binde 1 olarak yürürlüğe giren BSMV, 2019 yılı aralık ayından itibaren binde 2 olarak uygulanmaya başlanmıştı.

Bir diğer vergi artışı da son dönemde vatandaşların TL mevduat yerine tercih ettiği finansman bonolarına geldi. Finansman bonolarında bireysel yatırımcılar için stopaj oranı yüzde 10'dan yüzde 15'e yükseltildi.

VERGİLERE RAĞMEN DÖVİZE HÜCUM VAR

Vergi uzmanı Nedim Türkmen, DW Türkçe'ye verdiği mülakatta hükûmetin art arda yürürlüğe koyduğu vergilerle Türkiye'de döviz talebini sınırlandırmak istediğini söyledi.

Binlerce ithal ürünüm Gümrük Vergisi'nin artırıldığını, ancak Türkiye ekonomisinin üretim yapmak için ara malı ithalat etmek zorunda olduğunu dile getiren Türkmen, döviz ve altına getirilen vergilerin ise halkın tasarruf alışkanlıklarını değiştirmeyi amaçladığını ifade etti.

2018 yılı ağustos ayında pastör Andrew Brunson krizi esnasında Türkiye'deki mevduat hesaplarının yüzde 45'ini döviz tevdiat hesaplarının teşkil ettiğini belirten Türkmen, "O zamandan beri döviz hesaplarına uygulanan stopaj 3 kat artırıldı. Buna rağmen şu anda Türk bankalarındaki mevduat içerisinde dövizin payı yüzde 57'ye çıktı. Şu anda bankalardaki döviz hesaplarının toplamı 200 milyar dolara ulaşıyor.” dedi.

"PARA YASTIK ALTINA KAÇIYOR”

Hükûmetin "vatandaş döviz ve altına yönelmesin" diye getirdiği vergilerin bir süre sonra karaborsayı hortlatabileceği uyarısında bulunan Türkmen, "Bugüne kadar döviz talebine yönelik kısıtlamalar, vatandaşın dövize yönelmesini engelleyemedi.” ifadelerini kullandı.

Tasarruf sahiplerinin ekonomiye güven duymadığı için döviz ve altına yöneldiğini belirten Türkmen, şöyle devam etti: "Siz ekonomiye güveni sağlarsanız, hiç böyle önlemler almaya gerek olmaz. Vatandaşta korku artıyor. Son 2 haftada insanlar bankalardan mevduatlarını çekip evlerine koymaya başladılar, rakamlardan bunu görüyoruz.”

"YABANCI SERMAYE TÜRKİYE'Yİ TERK EDİYOR”

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, 7 Mayıs'ta uluslararası yatırımcılarla gerçekleştirdiği tele-konferansta, uluslararası sermayenin temsilcilerine Türkiye'nin "serbest piyasa" ilkesinden asla vazgeçmeyeceği taahhütünde bulunmuştu. 

Albayrak, "Kesinlikle serbest piyasadan vazgeçmeyiz, sermaye kontrolü yok, olmayacak." demişti. Ancak, son düzenlemeler, yatırımcıların "sermaye kontrolü" olacağına dair endişelerini artırdı.

İktisatçı Cüneyt Akman, yurt dışında yerleşik yatırımcıların son 20 haftadır Türkiye'deki portföy yatırımlarını çektiğine dikkati çekiyor.

2012 yılında Devlet İç Borçlanma Senedi (DİBS) içinde 60 milyar dolarlık yabancı payının bugün gelinen noktada 7 milyar dolar civarına kadar düştüğüne işaret eden Akman, "Son açıklanan verilere göre, Türkiye'de bir haftada döviz rezervi 16 milyar dolar birden azaldı. Bu tarihi bir düşüş oldu.” dedi.

BUNUN SONU SERMAYE KONTROLÜ...

Akman, "Eğer döviz rezervlerindeki erime ve kaynak açığı durdurulamazsa, bunun sonu sermaye kontrolüne gider.” uyarısında bulundu.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın 21 Nisan'da Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) genel kurulunda yaptığı "Yurt dışına para çıkarmaya çalışanları affetmeyiz.” şeklindeki sözlerine atıf yapan Akman, "Asıl sermaye kontrolü döviz vergisini yüzde 1'e çıkarmak değil. Asıl sermaye çıkışını bir suçmuş gibi göstermek, yasal dayanağı olmayan bir sermaye kontrolüdür.” dedi.

BÜTÇE AÇIĞI KATLANDI

Türkiye'de bütçe açığı Koronavirüs salgınının ekonomiyi felç etmesi ile birlikte daha da büyük bir tehlike hâline geldi.

Hazine ve Maliye Bakanlığı verilerine göre, 2019 yılının tamamında verilen bütçe açığı 123,7 milyar TL oldu.

Bütçe açığının önünü almak için harekete geçen hükümet, 2019 sonunda "dijital hizmet vergisi”, "Konaklama Vergisi” ve "Değerli Konut Vergisi” gibi üç yeni vergi yürürlüğe koydu.

CARİ AÇIK VE BÜTÇE AÇIĞI YAN YANA

Ancak bütçedeki kara delik 2020'nin başından büyüyor. Hazine ve Maliye Bakanlığı verilerine göre, 2020 Ocak-Nisan döneminde bütçedeki nakit dengesi 72 milyar 646 milyon TL'lik açık verdi. 12 aylık kümülatif açık ise 143 milyar TL

Türkiye'nin hem cari açık hem de bütçe açığı vererek "ikiz açık" tehlikesi ile karşı karşıya geldiğini kaydeden Akman, "Bu yıl cari açığı dengelemek için turizm gelirlerinin de olmayacağını düşünürsek, ekonomide en riskli ülkelerden biri haline geliyoruz.” dedi.

[Samanyolu Haber] 26.5.2020

Polisin saldırdığı aile o günü anlattı

Çorlu'da polislerin saldırısına uğrayan aile, yaşadıklarını anlattı. Ahmet Gültaş: "Bahçeye biber gazı attılar. Daha sonra coplarla içeriye daldılar. Bütün aile bireylerini coplarla darp etmeye başladılar. Annemi hastaneye götürmek için ambulans geldi ama polisler, sağlık çalışanlarına ‘ambulansla bunları almayın’ dedi ve ambulans annemi almadan gitti."

Tekirdağ’ın Çorlu ilçesinde bayramın ilk günü evlerinin bahçesinde polis şiddetine maruz kalan aile, bahçeye biber gazı atıldığını ve coplarla saldırıya uğradıklarını anlattı.

Gültaş Ailesi’nin yaşadıklarının komşuları tarafından kaydedilip sosyal medyada paylaşılmasının ardından Tekirdağ Valiliği, polislerin görevlerinden el çektirildiğini ve haklarında soruşturma açıldığını duyurdu. Aile bireylerinden anne 60 yaşındaki Sate Gültaş ve oğlu Ahmet Gültaş, evlerinin bahçesinde oturdukları sırada bir polis aracından mahallede oynayan çocuklara “Şerefsizler” diye bağırıldığını anlattı. Ahmet Gültaş, polisler çocukları kovalarken seslerin geldiği yöne bakmak için sokağa bakan bahçe kapısını aralayan kardeşine polislerin “Şerefsiz gir içeriye” diye bağırdığını dile getirdi.

‘ANNE VE BABAMA DEFALARCA VURDULAR’

Kardeşinin “Neden şerefsiz diyorsun. Bunu söyleme hakkını sana kim veriyor” dediğini belirten Gültaş, polislerin ağza alınmayacak küfürler etmeye başladığını, bunun üzerine gerginliğin büyümemesi için kardeşini içeriye aldıktan sonra bahçe kapısını kapattığını söyleyen Gültaş, şöyle devam etti: “Kapıyı kapatır kapatmaz 4-5 polis aracı geldi. Gelir gelmez de bahçeye biber gazı attılar. Daha sonra coplarla içeriye daldılar. Zaten biber gazı sıktıktan sonra hepimizi etkisiz hale getirdiler. Ona rağmen annem, babam dahil olmak üzere bütün aile bireylerini coplarla darp etmeye başladılar. Hiçbir ikaz yapmadan darp etmeye başlayan polisler; ‘şerefsiz’, ‘seni öldüreceğim’, ‘seni yazdım, Çorlu’dan seni göndereceğim’, ‘Çorlu’da bir daha barınamayacaksınız’ söylemleriyle hakaret ediyorlardı. Annem ve babamın ilerleyen yaşlarına aldırış etmeden, bacaklarına ve kafalarına coplarla vuruyorlardı.”

POLİSLER AMBULANSI ENGELLEMİŞ

Ahmet Gültaş, annesinin baygınlık geçirdiğini de belirterek, “Annemi hastaneye götürmek için ambulans geldi ama polisler, sağlık çalışanlarına ‘ambulansla bunları almayın’ dedi ve ambulans annemi almadan gitti” diye belirtti.

Darp edilen kardeşleri Mehmet Gültaş ve Osman Gültaş ve eniştesi Kazım Gültaş’ın gözaltına alındığını, polislerin o anlarda da darp etmeyi sürdürdüğünü dile getiren Gültaş, görüntüyü çeken komşularının kapı ve camlarının da polisler tarafından kırıldığını aktardı.

SUÇ DUYURUSU

Gültaş, olayın yaşandığı günden bu yana psikolojik sorunlar yaşayan çocuğunun ve olaya tanıklık eden 9 yaşlarındaki yeğeninin uyumadıklarını, oğlunun evlerine gelmek istemediğini de anlattı. Aile bireyleri olarak darp raporu aldıklarını ve polisler hakkında gerekli işlemlerin yapılması için suç duyurusunda bulunacaklarını söyleyen Gültaş, “Olaydan sonra polislerin görevlerinden el çektirildiğine dair bilgi paylaşıldı. Ama bunun ne kadar doğru ne kadar yalan olduğunu bilmiyoruz” dedi.

Anne Sate Gültaş da, “60 yaşındayım, beni nasıl döverler? Torunlarım ‘Dedemi, nenemi, babamı ve annemi dövdüler’ diye psikolojisi bozuldu. Çetecileri, tecavüzcüleri ve hırsızlık yapanlara bir şey yapmıyorlar, bizleri dövüyorlar. Ölene kadar şikayetçiyim” diye konuştu.

[Samanyolu Haber] 26.5.2020

Küresel ekonomide karanlık tablo

Koronavirüs, dünya ekonomilerini derinden sarsmaya devam ediyor.Literatüre 'Kriz kahini' olarak geçen, 2008 yılındaki büyük ekonomik krizi öngören, ABD'de Wall Street büyük kazançlar kaydederken bile ekonomik bir buhran tespiti yapan ve bu nedenle Dr. Kıyamet (Dr. Doom) olarak da anılan ekonomi profesörü Nouriel Roubini de karanlık bir tablo çizenlerden. Roubini, krizin 10 yıla yayılabileceği uyarısını yaptı.

Ekonominin kalbi konumundaki ABD ekonomisi bu yıl yüzde 7.3, Euro-bölgesi ekonomileri ise ortalama yüzde 8.6  daralıyor. Şirket bilançolarında hasar yanında, değişen tüketim döngüleri de resesyondan çıkışı yavaşlatacak.

Para Analiz'de yer alan habere göre, Asya ve Avrupa’da ülkeler, ABD’de ise eyaletler yavaş yavaş normalleşme sürecine girerken, dünya  ekonomisinin yılın ikinci yarısında hızlı bir toparlanma sergileyeceğine dair umutlar kayboluyor. Bu hafta yayımlanan üç rapor dünya ekonomisinin salgın esnasında kaybettiği milli geliri 2022 yılına kadar geri almasının zor olduğunu öne sürdü.

Dünya Ekonomik Forumu’nda çıkan bir analize göre, ABD’de salgın esnasında işini kaybeden her beş kişiden ikisi salgın sonunda işini geri alamayacak.

Bu araştırmanın yapı olarak ABD’ye benzeyen (geniş hizmet sektörü, dış ticaret açığı) Türkiye ve Hindistan gibi ülkeler için de bir rehber rolü oynaması mümkün.

University of Chicago ve  Becker Friedman Institute for Economics akademisyenleri tarafından yazılan “Covid-19 Is Also a Reallocation Shock” (Covid-19 aynı zamanda kaynak dağılımı şokudur) başlıklı makalede salgın bitiminde işsizlerin yüzde 42’sinin iş bulmayacağı tespit edildi. Eğer salgın yılın ikinci yarısında da sürer, ya da virüs daha bulaşıcı/öldürücü bir mutasyon geçirirse, kaynak dağılımında çok daha radikal değişiklikler gözlenecek.

Genel olarak ABD’de resesyonda kaybolan işlerin yeni endüstriler veya ekonomik büyüme sayesinde  ikame edilmesi en az bir yıl sürüyor. Bu yüzden de salgın hâlihazırda dip yapmış olsa dahi, ABD’nin kaybettiği milli geliri tazmin etmesi 2021’nin sonlarını bulabilir yorumu yapılıyor.

PMI anketlerini de derleyen araştırma kuruluşu IHS Markit’in  yeni raporuna göre, Covid-19 salgının ekonomik etkileri deprem veya afetlerden çok farklı. İlk tür “arz şokları”, ardında restorasyon yatırımlarını tetiklediği için kaybolan üretimin telafi edilmesi daha kolay ve çabuk oluyor. Halbuki, bu kez kaybedilen hizmet sektörlerinde çıktı ve işler. Şirketlerin bilançolarında kaldıraç artarken, faiz ödeyecek ciro da azalıyor.

Şirket bilançolarında hasar yanında, değişen tüketim döngüleri de resesyondan çıkışı yavaşlatacak.

Deutsche Bank’ın Varlık Yönetim iştirakı tarafından kaleme alınan rapora göre, en azından ABD, Avrupa ve Japonya’da yılın ilk yarısında yaşanan ekonomik hasarı ikinci yarıda tazmin etmek çok zor olacak.

Raporda toparlanmanın “kare kökü” şeklinde cereyan edeceği öngörüldü. Yani, resesyondan sonra ekonomik aktivite hızlı, fakat resesyon öncesi düzeylere varmayan bir toparlanma sergileyecek. Ardından yataya dönecek.

Dünya ekonomisinin bu yıl yüzde 2.6 daralıp, gelecek sene yüzde 5.4 büyüyeceğini öngören raporda, “Ancak gerçek şudur ki, dünya ekonomisi 2022’ye kadar salgın öncesi üretim düzeyine geri dönemeycek” deniyor.

[Samanyolu Haber] 26.5.2020

Libya'ya gönderilen cihatçı konuştu

Türkiye’nin Libya’da Sarraj tarafını destekler pozisyondaki desteği, Rusya’nın yanı sıra bölge ülkelerinin rahatsızlığına yol açıyor.

Ankara’nın, son dönemde binlerce cihatçıyı Suriye’den Libya’ya transfer etmesinin Libya’da dengeleri değiştirdiği yolunda yorumlar ağırlıkta. İngiliz Guardian gazetesi de bu konuya ilişkin bir analiz-haber hazırladı.

İdlib'de savaşırken Libya'ya gönderilen muhalif savaşçılardan 22 yaşındaki Wael Amr'la konuşan Guardian, Amr'ın hikâyesini anlatırken, “Mart ayında Türk ordusunun Libya'da savaşmak için tuttuğu listeye adını yazdırmış, ardından İdlib'den sınırı geçerek Türkiye'ye girmişti. Hayatının ilk uçak yolculuğunu da Türkiye'den Libya'ya gitmek için yaptı ve kendisini tehlikeli bir cephe hattında, kendi ülkesi için olmayan bir savaşta buldu” ifadesini kullanıyor.

BBC Türkçe'nin aktardığına göre, Amr ise şunları söylüyor:

"Bana iyi para karşılığında destek hattında ya da sağlık ekipleri içinde çalışacağım söylenmişti. Ama buradaki savaş Suriye'de gördüğümden çok daha kötü. Her daim daracık sokaklarda doğrudan çatışma var. Bazı Suriyeliler buraya para için geliyor, bazıları Libyalıları zulümden kurtarmak için geliyor. Şahsen ben Türkiye'nin neden Suriyeli muhalifleri Libya'ya savaşmaya getirdiğini gerçekten bilmiyorum. Bu ülkeyle ilgili, [Muammer] Kaddafi'ye karşı bir devrim gerçekleştirdikleri dışında hiçbir fikrim yok."

Guardian, Suriye'den getirildiği tahmin edilen 8 ile 10 bin arasındaki savaşçıdan biri olan Amr'in, evinden 2 bin kilometre uzakta, Libya'da, Türkiye'nin "Mavi Vatan" planı için savaştığını yazıyor ve planı şöyle açıklıyor:

“Türkiye'nin Doğu Akdeniz'de jeopolitik hakimiyet kurma planı. 14 yıllık bu proje, Yunanistan ve Türkiye arasında, ikiye bölünmüş Kıbrıs adası üzerinden yapılan mücadeleyi de, deniz yetki alanlarında komşuları olan Mısır, İsrail, Lübnan ve Yunanistan'la yaşadığı doğal gaz ve petrol sondaj hakları tartışmasını da kapsıyor. Proje, 2014'te Hafter ve Trablus hükümeti arasında başlayan ve birçok yabancı gücün müdahil olduğu Libya'daki savaşla zirveye ulaştı."

Guardian, siyasal İslamcılarla yeni Osmanlıcıların Libya'daki savaş üzerinden güç elde etmeye çalıştığını belirtiyor ve şunları kaydediyor:

“Suriye ve Yemen'de farklı ülkelerin desteklediği grupların arasındaki savaşlar da sürüyor. Ancak ABD'nin etkisinin giderek azaldığı bölgede Libya, Arap baharından arta kalanlar üzerinden çıkar sağlamak isteyen bölgesel oyuncular için en umut vaat eden saha haline geldi.

Siyasal İslamcılar ve yeni Osmanlıcılar, Arap milliyetçilerine monarşilerine karşı diğer tarafta sıraya girdi ve paralı askerler, ideolojiler, jeopolitik hedefler ve doğal gaz mücadelesi birbirine karıştı.

Libya'da yıllardır süren savaşı yaşayan Libyalı sivillerin gayet iyi bildiği gibi; Birleşmiş Milletler'in (BM) Libya için getirdiği silah ambargosunun da pratikte etkisi kalmadı.

Çok güçlü olmasa da farklı güçlere bağlı silahlı grupların ve fidye için insan kaçırmaların sayısı son dokuz yılda iyice arttı.”

Başkent Trablus'taki Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) Birleşmiş Milletler tarafından tanınıyor. Ülkenin batısında küçük bir bölgenin kontrolünü elinde tutan hükümetin en yakın müttefikleri Türkiye, Katar ve bir noktaya kadar da İtalya.

Guardian'a göre sahadaki gücü kısıtlı olan Trablus hükümetine, bazı Libyalılar, İslamcı politika izlediği gerekçesiyle güvenmiyor.

UMH, Libya'nın doğusundaki paralel hükümetin, kendi oluşturduğu Libya Ulusal Ordusu'nun komutanı olarak görevlendirdiği General Halife Hafter'e karşı savaşıyor.

Hafter'in destekçileri radikalliğe karşı savaştığına inanıyor. UMH'yi desteklemese bile Hafter'e mesafeli yaklaşanlar da var. Onlar da Hafter'in, tıpkı Kaddafi gibi bir militarist diktatör olma yolunda ilerlediği görüşünde.

Hafter'in en büyük destekçileri de Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Rusya'nın paramiliter kuruluşunu Wagner Grubu, Mısır, Suudi Arabistan, Ürdün ve Fransa. Savaşa katılan Sudanlı ve Suriyeli paralı askerler de var.

Hafter, Nisan 2019'da UMH'ye karşı yeni ve geniş çaplı bir operasyon başlattı. Bu çatışmalar, 2011'de Kaddafi'yi deviren NATO destekli savaş sonrası ülkenin en yıkıcı savaşı görmesine yol açtı.

2019 sonunda Hafter güçleri başkent Trablus'a çok yaklaşmıştı. Hafter Trablus'u ele geçirmeye doğru ilerlerken Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan devreye girdi ve ilk kez Trablus hükümetine verdiği desteğin çapını genişletti.

Arka arkaya Doğu Akdeniz'deki rakiplerine karşı deniz yetki alanları ve askeri işbirliği anlaşmaları imzalandı.

Guardian'a konuşan Trablus merkezli düşünce kuruluşu Sadık Enstitüsü'nün direktörü Anas El Gomati, "UMH'ye askeri ve diplomatik destek çok kısıtlıydı, ancak doğal gazdan elde ettiği gelir yeterince fazlaydı." diyerek o dönem UMH'nin durumunu anlatıyor:

"Ankara'nın attığı bu adım çok zekice. Trablus'u destekleyerek Ankara, Kaddafi zamanında imzalanan ancak savaş sonrası yarıda kalan milyarlarca dolarlık inşaat sözleşmelerinden alması gereken ücretleri de geri almaya çalışıyor. Hem de bu destek sayesinde savaş bittikten sonra ülke yeniden inşa edilirken de Türkiye ilk devreye giren ülke olacak."

Guardian, Ankara'nın bu hamlesinin Türkiye'de destek bulmadığını ve dünya sahnesinde Türkiye'yi daha da yalnız bırakan bir hamle olduğunu yazıyor ancak ne şekilde olursa olsun işe yaradığını belirtiyor:

"Türkiye'nin askeri techizatları, drone teknolojisi, sahadaki Suriyeli askerler ve Türk askerler, Hafter'in kazanımlarının Ocak ayından itibaren durmasını ve ardından Hafter'e bağlı güçlerin geri çekilmesini sağladı. Bu hafta kilit konumdaki bir hava üssü ve Asabaa kasabasının kontrolü Trablus hükümetine bağlı orduya geçti. Hafter, Trablus'taki cephe hattından kısmen çekildiklerini açıkladı."

Öte yandan Suriye’de de sıcak gelişmeler yaşanıyor.Amerikan Washington Post gazetesi, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad'ın iç savaşın çıktığı 2011 yılından bu yana iktidarının en zorlu dönemini yaşadığını yazdı.

Gazete bu zorlukları da, “kuzeni Rami Makluf ile yaşadığı sorunlar, ülkede çöken ekonomi ve müttefiki Rusya'da medyada hakkında çıkan eleştirel tondaki haberlerin işaret ettiği gerilim” olarak sıralıyor.

Gazete, her ne kadar ülkenin üçte birinin kontrolün yeniden Esad'a geçse de, güney vilayeti Dera'da patlak veren yeni isyanların da muhalif hareketlenmeleri canlandırabileceğini ifade ediyor.

Washington Post gazetesine konuşan Chatham House düşünce kuruluşundan Lina Khatip, Esad'ın “dokuz yıllık savaşta en kırılgan dönemini yaşıyor olabileceğini” söylüyor ve şu yorumu yapıyor:

"Esad, giderek İran ve Rusya'nın desteğine daha bağımlı hale geliyor. Seçmenlerine tedarik edebileceği yerli kaynakları yok. Uluslararası meşruiyeti yok ve çatışma öncesi sahip olduğu askeri güce artık sahip değil. Araç kutusu artık boş ve doğrusu her zaman olduğundan daha zayıf halde."

[Samanyolu Haber] 26.5.2020

Her dört ebeveyden biri işini kaybetmekten korkuyor

Uğur Okulları Psikolojik Danışmalık ve Rehberlik Bölümü tarafından yapılan yapılan araştırma ebeveynlerin ve çocukların pandemi sürecinde yaşadıkları korku ve kaygıları ortaya koydu. Ebeveynler işsizlikten korkuyor, çocuklar ise yakınlarının ölümünden...

KRONOS -26 Mayıs 2020

Pandeminin ebeveyn ve ergenler üzerine psikolojik etkileri araştırıldı. Uğur Okulları Psikolojik Danışmalık ve Rehberlik Bölümü tarafından yapılan “Salgın Döneminde Ebeveynlerin ve Ergenlerin Psikolojik Sağlamlık ve Yaşamdaki Denge Durumları Araştırma” raporu yayınlandı.

Elde edilen sonuçlara göre, kadınlar “koruyucu ve kollayıcı anne” rolleri nedeniyle çocukları ve aileleri için daha fazla endişe hissediyor. Dolayısıyla salgın, anneler üzerinde daha fazla duygusal yük ve sorumluluk yaratıyor. Ebeveynlerin eğitim düzeyi düştükçe, pandemi döneminde ebeveyn olmaya bağlı stresler artıyor.

SOKAĞA ÇIKMA YASAĞINI SAVUNANLAR DAHA STRESLİ

Kronik hastalığı olan ebeveynlerin kaygı düzeyleri de daha yüksek oluyor. Covid-19 için risk faktörü olan kronik hastalık, salgın döneminde ruh sağlığı risk faktörü de oluşturuyor.

Egzersiz yapan ebeveynlerse daha mutlu ve neşeliyken daha az korku ve kızgınlık yaşıyor. Ayrıca ebeveynliğe bağlı stresi ve olumsuz duyguları da daha az hissediyorlar. Fiziksel egzersiz yapan veliler, hem kendilerinin hem de çocuklarının ruh sağlığını daha kolay koruyor ve salgından olumsuz olarak daha az etkileniyor. Duygusal desteği olan ebeveynler daha az korku ve kızgınlık yaşıyor.

Ebeveynlerin yüzde 87,2’si sokağa çıkma yasağı gelmesi gerektiğini düşünürken yüzde 12,8’i sokağa çıkma yasağının gerekmediğini düşünüyor. Sokağa çıkma yasağı gelmesi gerektiğini düşünen ebeveynler, ebeveynlik stresi ve korku, kızgınlık gibi olumsuz duyguları daha fazla taşıyor.

EBEVEYNLER İŞİNİ KAYBETME KORKUSU YAŞIYOR

Ebeveynlerin yüzde 74,1’i işini kaybetme korkusu yaşamıyorken yüzde 25,9’u işini kaybetme korkusu yaşıyor. Ayrıca, araştırmaya katılan ebeveynlerin yüzde 77,9’u iş nedeniyle her gün dışarı çıkıyorken yüzde 22,1’i iş nedeniyle her gün dışarı çıkmıyor.

Her dört ebeveynden biri işini kaybetme korkusu nedeniyle daha fazla olumsuz duygu yaşıyor. Bu durumda işini kaybetme korkusu yaşayan ebeveynlerin kaygı düzeyleri yüksek olması beklendik bir sonuç olarak nitelendiriliyor.

ÇOCUKLAR KURALLARA UYMAYANLARA ÖFKELİLER

Rapora göre, kız öğrenciler, erkeklere göre salgın dönemine uyum sağlamakta daha fazla zorlandıklarını ve daha fazla olumsuz duygu yaşadıklarını belirtiyor.

Kronik hastalığı olan çocuklar korku, kızgınlık gibi olumsuz duyguları daha fazla yaşıyor ve psikolojik olarak daha kırılgan durumda oluyor. Ayrıca çocuklar, pandemi dönemi için belirtilen kurallara uymayan kişilere de öfkeliler.

Egzersiz yapan çocukların ise daha mutlu ve neşeli olduğu, daha az korku, kaygı ve kızgınlık yaşadığı raporda yer alıyor. Ayrıca fiziksel egzersiz yapan çocuklar, ebeveynlerinden daha özerk olduklarını düşünüyor ve ebeveyn kontrolünü daha az hissediyor.

LİSE ÖĞRENCİLERİ DAHA FAZLA KAYFI HİSSEDİYOR

Ortaokul kademesindeki çocuklar, bu dönemi lise kademesindeki çocuklara kıyasla daha olumlu duygular içerisinde geçiriyor. Lise öğrencileri ise korku, kızgınlık gibi olumsuz duyguları daha fazla yaşıyor ve yüksek oranda da kaygı hissediyor. Dolayısıyla ortaokul öğrencilerinin salgın döneminde yaşanan olumsuzluklar karşısında psikolojik olarak daha sağlam; lise öğrencilerinin ise psikolojik sağlamlıklarının daha kırılgan oldukları belirtiliyor.

Lise öğrencileri ebeveynlerinin davranışlarından şikayetçi görünüyor. Ergenlik dönemine bağlı olarak anne ve babalarının kısıtlayıcı ve müdahaleci davrandıklarını düşünüyorlar ve ebeveynlerinin aşırı beklenti içinde olmalarından dolayı baskı altında hissediyorlar.

ÇOCUKLAR OKULA GİDEMEDİĞİ İÇİN ÜZGÜN

Verilere göre, çocukların yüzde 47’si evde kalmaktan çoğunlukla rahatsız ve bu sonuç sokağa çıkma yasağı sebebiyle çocukların evde kalmaktan fazlasıyla sıkıldıklarını gösteriyor. Çocukların yüzde 46,4’ü ise okula gidememekten dolayı oldukça üzgün olduğu dikkati çekiyor.

Erken çocukların yüzde 12,8’i ebeveynleriyle hiç zaman geçirmezken, 71,8’i 1-4 saat zaman geçiriyor. Buna ek olarak yüzde 10,8’i 4-6 saat, yüzde 4,5’i ise 6 saatten fazla ebeveynleriyle zaman geçiriyor. Çocukların evde kaldıkları dönemde zamanlarını nasıl geçirdiklerine dair sonuçların da yer aldığı araştırma raporunda, ilk sırayı teknoloji ve internet kullanımı alıyor. Öğrenciler en çok sosyal medyada vakit geçiriyor.

ÇOCUKLAR GEZMEYİ VE SARILMAYI ÖZLEDİ

Çocuklar en çok “ailem, yakınlarım, sevdiklerime bulaşmasından, ölmekten ve yakınlarımın ölmesinden, hastalığın bulaşmasından ve daha fazla yayılmasından, özellikle büyükanne ve büyükbabama hastalığın bulaşmasından” kelimelerini tekrarlayarak bunlardan korktuklarını dile getiriyor.

Çocuklar, en çok “dışarı çıkmak, gezmek, dolaşmak; sevdiğim arkadaşlarımı ve göremediğim aile üyelerimi görmek, özlem gidermek, sarılmak ve birlikte eğlenmek, dışarıda yapılacak sporlar yapmak ve oyun oynamak; alışverişe gitmek, tatile gitmek ve yüzmek” kelimelerini tekrarlıyor.

[Kronos.News] 26.5.2020

Kılıçdaroğlu’ndan Erdoğan’a Dişli göndermesi: “İşin başında olan Cumhurbaşkanı’dır”

Eski Başbakan Davutoğlu’nun, 15 Temmuz’un kilit aktörlerinden eski Tümgeneral Dişli’nin emekliliğini istediği ama bunun uygulanmadığı ifadeleriyle ilgili CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, “İşin başında olan karar veren kim? Ben değilim, Başbakan da değil. Cumhurbaşkanıdır” dedi.

BOLD – Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Fox TV’de katıldığı İsmail Küçükkaya ile Çalar Saat programında, Eski AKP’li Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun, eski Tümgeneral Mehmet Dişli’nin emekliliğinin 15 Temmuz öncesi engellendiğine dair sözlerini değerlendirdi.

MİT BAŞKANI VE GENELKURMAY BAŞKANI NİYE KONUŞMADI?

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, “Gayet açık. MİT üstüne düşeni yapmış, FETÖ’cüleri tespit etmiş. Son gece ne oluyorsa o yerinde kalıyor? Ne oluyor. Bu işin başında olan karar veren kim. Ben değilim, başbakan da değil, Cumhurbaşkanıdır. Başbakan emekli edilmesini istemiş, MİT emekli edilsin demiş. Kim müdahale edebilir buna? Her MGK toplantısında MİT’in raporu vardır. MİT Başkanı ve dönemin Genelkurmay Başkanı araştırma komisyonuna gelip neden konuşmadı. Erdoğan neden bunlara izin vermedi? Bütün ayrıntılar zamanla ortaya çıkacaktır” diye konuştu.

DAVUTOĞLU 2015 YAŞ TOPLANTISINDAKİ DURUMU ANLATMIŞTI

Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, başbakan sıfatıyla başkanlık ettiği 2015 Yüksek Askeri Şurasında (YAŞ), 15 Temmuz’un kilit isimlerinden eski Tümgeneral Mehmet Dişli’nin MİT’ten gelen raporlar doğrultusunda emekli edileceğini ancak kararın son anda uygulanmadığını ifade etmişti.

[Bold Medya] 26.5.2020

Arsızlıkta yarışıyorlar: Vali hediye ‘umre’ istedi AKP’li başkan ‘yemek’ sözünü hatırlattı

AKP Rize İl Başkanı İshak Alim’in katıldığı televizyon programına mesaj gönderen Vali Kemal Çeber, canlı yayında “Umre ziyareti hediyesi istiyorum” dedi.

BOLD – Rize Valisi Kemal Çeber, bölgenin yerel televizyonu Çay TV’ye konuk olan AKP Rize İl Başkanı İshak Alim’den program esnasında şaşırtıcı istekte bulundu. Kanalın aynı zamanda genel yayın yönetmeni olan program sunucu Hasan Yavuz Bakır, Vali Kemal Çeber’in istediğini canlı yayın konuğu olan AKP İl Başkanı Alim’e iletti. Yavuz Bakır’ın aktardığına göre, Vali Çeber, canlı yayına mesaj göndererek, AKP İl Başkanı’ndan koronavirüs salgını sonrası “hediye” olarak kendisini umreye göndermesini istedi. AKP İl Başkanı Alim de bu isteğe, “Tamam, olabilir, çok güzel” ifadeleriyle karşılık verdi. Alim, ardından da valinin kendilerine yemek sözü olduğunu hatırlattı.

[Bold Medya] 26.5.2020

Sağlık durumu kötü: Tutuklu öğretmenin böbreğinde kanama başladı [Sevinç Özarslan]

İki hafta önce böbreklerinde kanama başlayan Birgül Bulut’un sağlık durumu ciddi. Bold Medya’ya ulaşan oğlu Serdar Bulut, sesinin duyurulmasını istedi.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – Korona salgını başladığından bu yana hasta tutukluların sağlık hizmetlerine ulaşması daha da zorlaştı. Birçok hasta, 14 gün tek başına, karantinada kalmayı göze alamadığı için hastaneye gitmek istemiyor. Cezaevi yönetimleri ‘hasta kendisi istemedi’ diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışıyor. Bazı cezaevlerinde hastalar istese bile sevk yapılmıyor.

İki buçuk yıldır hapiste olan kimya öğretmeni Birgül Bulut (47), iki hafta önce başlayan böbrek kanaması nedeniyle cezaevinde zor günler geçiriyor. Karantina nedeniyle hastaneye gitmek istemeyen Bulut’a cezaevi doktoru “Böbreklerini kaybedebilirsin, bir daha kanama olur veya devam ederse seni hastaneye götürmek zorunda kalacağız” dedi. Buna rağmen tahliyesi için herhangi bir işlem yapılmadı.

GÖZALTINDA ASTIM KRİZİ

Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde kimya doktora yaparken tutuklanan Bulut’un hastalıkları tutuklandığı 4 Aralık 2017’den itibaren yavaş yavaş artı. Gözaltında iki kez astım krizi geçirdi. Hipertansiyon, astım, kan pıhtılaşma bozukluğu, ileri derecede kansızlık ve hemoroid, kalp ritm bozukluğu olmak üzere raporlu hastalıkları mahkemede dikkate alınmadı. İstinaf Mahkemesi ve Yargıtay da raporları görmezden geldi.

4 Aralık 2017’de Erzurum’da tutuklanan Birgül Bulut, gözaltındayken polisin kötü davranması sonucu iki kez astım krizi geçirmişti.

AVUKATIN AMBULANS ÇAĞIRMASINA BİLE İZİN VERMEDİLER

Cezaevinde psikolojisi de bozulan Birgül Bulut’un oğlu Serdar Bulut, “Annem cezaevine girdiğinden beri çok ciddi sağlık problemleri yaşıyor. Gözaltında 2 defa astım krizi geçirdi. Avukatın ambulans çağırmasına bile izin vermediler. Cezaevinde bir kere kalp krizi riski geçirdi. Bacağına pıhtı attı. Hipertansiyon, astım, kan pıhtılaşma bozukluğu, ileri derecede kansızlık ve hemoroid, kalp ritm bozukluğu olmak üzere raporlu hastalıkları var. Bir ay önce de dişlerini ve diş etlerini iltihap kapladı.” dedi.

KANAMA DEVAM EDİYOR

Annesinin böbrek kanamasının devam ettiğini belirten Serdar Bulut, “İlk defa 2019 sonunda olmuştu ve 2 hafta önce tekrar başladı. Kanaması olduğu halde 14 gün hücrede karantinada kalmamak için hastaneye gidemiyor. Cezaevi doktoru böbreklerini kaybedebilirsin, bir daha kanama olur veya devam ederse seni hastaneye götürmek zorunda kalacağız, demiş.” ifadelerini kullandı.

20 İLAÇ KULLANIYOR

Cezaevinde psikolojisi de bozulan Birgül Bulut, tüm hastalıkları için günde toplam 20 ilaç kullanıyor. Serdar Bulut: “Belirttiğim hastalıklar ve onlara ek olarak mide koruyucuları ve birçok psikiyatrik ilaçlarla birlikte 20 çeşit ilaç içiyor. Raporlara rağmen Yargıtay dosyasını onayladı.”

“SONUM AKIL HASTANESİ”

HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’na birkaç ay önce mektup gönderen Birgül Bulut, “47 yaşında bir anneyim. Eşim de tutuklu. 3 çocukla gelirsiz ortada kaldık. Yuvamız dağıldı. Ağır psikiyatri ilaçları kullanıyorum. Cezaevinde kalmaya devam edersem sonum akıl hastanesi! Her görüşte hüngür hüngür ağlayan çocuklarım, ah çocuklarım!” demişti.

ANNE-BABA AYNI CEZAEVİNDE

DOKTORA HOCASI ŞİKAYET ETTİ

Cemaat soruşturmaları kapsamında 4 Aralık 2017’de tutuklanan Birgül Bulut, 8 yıl 10 ay hapis cezasına çarptırıldı. Dosyası Yargıtay tarafından 3 Mart 2020’de onaylandı. Birgül Bulut, tutuklanmadan önce Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde kimya üzerine doktora yapıyordu. Aynı zamanda özel dershanelerde öğretmenlik yapan Bulut, doktora hocasının şikayeti üzerine tutuklandı.

Eşi Hikmet Bulut da Erzurum T Tipi Cezaevinde 1 Nisan 2016’dan bu yana tutuklu. İlk başta 18 yıl hapis cezası verilen Hikmet Bulut’un cezası daha sonra 13 aya düşürüldü. Dosyası Yargıtay aşamasında.

Babalarından 4 yıl, annelerinden 2,5 yıldır ayrı olan Bulut çiftinin 19, 13 ve 8 yaşında olmak üzere iki oğlu, bir kızı bulunuyor.

Birgül Bulut’un küçük kızı Hilal, Mart 2018’de annesinin serbest bırakılması için “Bize yardım edin” çağrısı yapmıştı. Birgül Bulut, biri 23 Mart 2018’de olmak üzere resmi makamlara defalarca mektup yazarak sağlık durumunu anlattı.

[Sevinç Özarslan] [Bold Medya] 26.5.2020

Hasta tutuklu Lütfi Koç: “Beni burada öldürecekler”

Tutuklu Lütfi Koç’un son telefon görüşmesinden: “Beni burada öldürmek istiyorlar. Nasıl olsa hastalığı var; böyle gebersin gitsin, diye düşünüyorlar.”

BOLD – Menemen Cezaevinde tutulan hasta tutuklu Lütfi Koç, cezaevinden eşi Züleyha Koç’la yaptığı son telefon görüşmesinde, “Beni burada öldürecekler.” dedi. 29 Nisan 2019 tutuklanan Lütfi Koç, Haziran 2019’dan bu yana kolonoskopi ve endoskopi sırası bekliyordu. İzmir Yeşilyurt Devlet Hastanesinde göründüğü doktor, “Kanserden şüpheleniyorum, 3 gün sonra sizi kolonoskopi ve endoskopi için çağıracağım” dedi. Ancak Lütfi Koç’un tedavisi ve tetkikleri yarım bırakıldı. Beynindeki iki kist için de yapılması gereken tetkikler halen yapılmış değil.

Lütfi Koç eşiyle yaptığı son telefon görüşmesinde karnının sağ tarafının şiştiğini, cezaevi doktorunun “anormal” demesine rağmen hastaneye sevk edilmediğini belirtti ve “beni burada öldürecekler” dedi.

Lütfi Koç şöyle konuştu:

“Bir haftadır acile çıkıyorum. Üç dört defa çıkmaya çalıştım çıkarmadılar. Karnımın sağ tarafı davul gibi şiş ve geçmiyor. 12-13 saat hiç durmadan geğiriyorum kusuyorum. ‘Hastanede bekleyen testlerim var. Doktor kanserden şüphelenmişti, tetkiklerim bekliyor’ diyorum ama umursamıyorlar. En sonunda revire çıkardılar. Doktor çok ilgisiz. Korona sebebiyle ancak ölümcül durumda beni hastaneye gönderebileceğini söyledi. Karnımdaki şişliği gösterdim. Karnımın sağ tarafı sol tarafından iki kat şiş belirgin. Anormal diyor ama sevk etmedi. Benim acil hastaneye çıkmam gerekiyor. Durumum iyi değil. Öğlen ikiden gece dörde kadar geğirir mi bir insan. Birkaç defa da kustum. Geğirmekten yoruldum. Beni buradan çıkarmak istemiyorlar, ölsem kimsenin umurunda değil. Beni burada öldürmek istiyorlar. Nasıl olsa hastalığı var böyle gebersin gitsin hastalığıyla diye düşünüyorlar. Hala yerde yatıyorum.”

Lütfi Koç ve engelli oğlu Muhammet Yahya.

SAVCIYA ULAŞMAK MÜMKÜN DEĞİL

Eşinin durumuyla ilgili dilekçe vermek için avukatıyla iki haftadır savcıya ulaşmaya çalıştığını söyleyen Züleyha Koç, “Avukat iki haftadır defalarca adliyeye gitti. Savcı yok. Tek çaremiz duyarlı hak savunucularının sesimizi duyması” dedi.

ENGELLİ ÇOCUĞU VAR

Biri ağır engelli olmak üzere iki hasta çocuğu, 80 yaşındaki annesi ve cezaevinde durumu giderek ağırlaşan hasta tutuklu eşi için adalet isteyen Züleyha Koç, mahkemeye gönderdiği mektupta şunları yazmıştı:

“Ben Züleyha Koç, ağır engelli annesiyim. Epilepsi nöbetleri olan oğlum yüzde 100 ağır engelli. 4 yaşında. Aynı zamanda görmüyor, konuşamıyor, yürüyemiyor, devamlı gergin ve güvende hissetmek için sürekli el tutmak istiyor. Uyku düzeni yok, bakıma muhtaç, devamlı birinin yanında olması gerekiyor. Her an nöbet geçirebiliyor. Kızım 11 yaşında. Doğduğunda rahatsız doğdu. Çok zor günler atlattık. Onu hayata kazandırdık derken 10 yaşında kas rahatsızlığı başladı. Musküler Distrofi (Çocuklarda görülen kas erimesi) tanısı ile takibe alındı. Hastaneler, uykusuz günler-geceler, eşimle birlikte yardımlaşarak geçirdiğimiz bu hayat mücadelesinde yalnız kaldım. Çok zor durumdayım, ayrıca evin tek çocuğuyum. 80 yaşındaki anneme bakmak zorundayım. Hayat iyice zorlaştı. Lütfen kalbinizle, vicdanınızla merhamet edin. Sizin de çocuklarınız, eşiniz, anneniz vardır. Kendinizi benim yerime koyun. Eşim 29 Nisan’da çocuklarıyla dahi kucaklaşmadan geri gelirim diye çıktığı evine geri dönemedi. Kendi ayaklarıyla gittiği mahkemede tutuklandı. Sizden rica ediyorum, çocuklarımı gözü yaşlı, boynu bükük bırakmayın. Bizim yardıma, desteğe, babamıza ihtiyacımız var. Bu yardım talebimizi geri çevirmeyin. Çok perişan bir anne, bir kadın olarak sizlerden rica ediyorum. Bitmiş durumdayız.”

[Bold Medya] 26.5.2020

Döviz kalmayınca kolayını buldular

Koronavirüs salgını ekonomik krizi derinleşirken hükûmet kolayı buldu. Her hafta Gümrük Vergisi'ne zam üstüne zam geliyor.

Türkiye ekonomisinin yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgınının etkilerine karşı korunabilmesi amacıyla son iki ay içinde binlerce ithal ürüne ilave Gümrük Vergisi getirildi. En son 19 Mayıs'ta Resmi Gazete'de yayımlanan kararla 800'den fazla ürün için gümrük vergileri artırıldı.

19 Mayıs'ta Resmi Gazete'de yayımlanan Cumhurbaşkanlığı kararına göre ilave gümrük vergileri 30 Eylül'e kadar yüzde 30'a varan oranlarda, 1 Ekim'den itibaren 10 puana kadar daha düşük oranlarda uygulanacak.

Daha önce de 18 Nisan, 21 Nisan ve 11 Mayıs gibi çeşitli tarihlerde yayımlanan kararnamelerle de çok sayıda diğer ürüne ek gümrük vergisi getirildi.

1.EK GÜMRÜK VERGİSİ NEDİR?

Başkent Üniversitesi öğretim görevlisi Ozan Bingöl, son 1,5 ay içerisinde yaklaşık 5 bin ithal ürüne ek gümrük vergisinin getirildiğini söylüyor.

Bingöl, ek Gümrük Vergisi'ni "yerli üreticiyi korumak için uygulanan önemli bir ticaret politikası aracı" olarak tanımlıyor.

2. HANGİ İTHAL ÜRÜNLERE EK GÜMRÜK VERGİSİ GETİRİLDİ?

18 Nisan'da oyun konsollarına ek vergi getirildiğine işaret eden Bingöl, "Talebi artan her ürünün ertesi gün de vergisi artıyor gibi." yorumunda bulunuyor.

Bingöl, oyun konsollarına getirilen verginin ardından talebi artan tıraş makinelerine de verginin getirilebileceğine dikkat çeken tweetinin ardından son kararnameyle bu ürüne de vergi getirilmesine şaşırdığını açıklıyor.

3. BU VERGİLERİN MAKSADI NE?

İthal ürünlere getirilen ilave Gümrük Vergisi'nin Koronavirüs salgınının ekonomiye olan olumsuz etkilerini hafifletmeyi ve yerli sanayiyi korumayı amaçladığı aktarılıyor.

İlgili kararnamelerde ilave gümrük vergilerinin amacı 'artan ithalat baskısına karşı yerli sanayiciyi ve yerli üreticiyi korumak' olarak yer alıyor.

Vergi uzmanı Bingöl'e göre ise bu vergilerin amacı "Hazine'ye gelir kaydetmek."

"Kolay vergicilik" yapıldığını söyleyen Bingöl, bu durumu şöyle açıklıyor: "Gümrükten mal geçerken peşinen tahsil ediliyor. Hızlı ve etkin bir gelir politikası aslında maliye için. Dahası bu gümrük vergileri Katma Değer Vergisi'nin (KDV) matrahına dahil olduğundan aslında efektif vergi oranı daha da artıyor."

"Örneğin 100 liralık bir ürünü getirdiğinizde KDV'sinin yüzde 18 olduğunu kabul edelim, 18 lira da KDV ödemeniz gerekmekteydi." diyen Bingöl, "Şimdi aynı ürünü getirdik diyelim yüzde 30 Gümrük Vergisi geldiğinde ürün 130 TL olacak ve KDV bunun üzerinden hesaplanacaktır. Yani 130 liranın yüzde 18'i 23,40 TL KDV ödenecektir. Hem Gümrük Vergisi artıyor hem de KDV artıyor."

KORONAVİRÜS KRİZİNDE EK GELİR İHTİYACI

Ekonomistlere göre hükûmetin ek gelir yaratma yoluna gitmesinin akabinde Koronavirüs salgını yüzünden turizm ve ihracat gelirlerinde yaşanacak azalma yer alıyor.

Dünya gazetesi yazarı Özcan Kadıoğlu, "Koronavirüs sebebiyle ülke cari açığının yaklaşık yüzde 80'ini karşılayan turizm gelirlerinde ciddi bir kayıp olacağı öngörülüyor." değerlendirmesinde bulunuyor.

Kadıoğlu, yükselen kur ve Merkez Bankası (TCMB) rezervlerinde yaşanan azalmanın da hükûmeti kaygılandırdığı görüşünde: "İthalata gümrük vergisi koyarak ithalatın azalmasını, buna karşılık yerli üretim ürünlerin kullanılmasını sağlamaya çalışıyorlar. Bu sayede cari açığı dolayısıyla döviz ihtiyacını azaltmak istiyorlar."

4.EK GÜMRÜK VERGİSİNİN EKONOMİK SONUÇLARI NE OLABİLİR

Dünya gazetesi yazarı Özcan Kadıoğlu'na göre öncelikli olarak bu ürünlerin ithalat maliyeti artacak, bu da bu ürünlerin satış fiyatlarına yansıyacak: "İthalatçı firmalar ister ürünü girdi olarak kullansın ister ürünlerin doğrudan piyasaya satışını gerçekleştirsin ithalat maliyeti artacağından bu maliyeti satış fiyatlarına yansıtmak zorunda olacaklar."

Kadıoğlu, "Bu sebeple ithaline ilave gümrük vergileri getirilen ürünlerin piyasa fiyatları yükselecek ve sonunda bu vergiler, ürünleri satın alan tüketicilere yansıyacaktır." dedi.

Kadıoğlu, bu kararların diğer bir etkisi olarak, "Başlangıçta yerli üreticiyi destekler nitelikte gözükse de Gümrük Vergisi koyduğunuz ülkeler misilleme yapacaktır." tespitinde bulunuyor.

Hem demir-çelik hem de beyaz eşyanın ihracat gerçekleştirilen önemli sektörler olduğunu vurgulayan Kadıoğlu, "Bu açıdan baktığımızda attığımız taş ürküttüğümüz kurbağaya değecek mi bekleyip göreceğiz." diyor.

ZAMLAR ENFLASYONU YÜKSELTECEK

Vergi konusunda kitapları bulunan Dr. Numan Emre Ergin ise Dünya gazetesine konuyla ilgili yazdığı makalesinde, ihracat yapan üreticilerin, ara mallar için ithalat yapmak durumunda olduğunu kaydetti.

Ek vergilerin enflasyona ve istihdama etkisinin olacağını belirten Ergin, "Ülkemiz üretebilmek için ithalat yapmak durumundadır. İthalatı kısmak için alınacak önlemlerin yan etkisi üretim ve dolayısıyla istihdamdaki azalma olacaktır." dedi.

Ergin, "Ticaret Bakanlığı verilerine göre 2019 sonu itibarıyla ithalat yapan firma sayısı 81 bin 1. Hem ihracat hem ithalat yapan firma sayısı ise 35 bin 695'tir. Dolayısıyla ek Gümrük Vergisi koymak gibi önlemler bir yandan ülke ekonomisinde daralmaya yol açabilir. Diğer taraftan üretim maliyetleri artacağından bu maliyetlerin fiyatlara yansıtılması halinde enflasyonist bir etkiye yol açabilir." diye konuştu.

Ergin, "Mücevher sektöründe olduğu gibi ithalatçı-ihracatçı sektörler açısından ise bu ek vergilerin etkisi daha da fazla olacak ve bu sektördeki şirketlerin uluslararası rekabet gücü aşınacaktır." ifadelerini kullandı.

VERGİDEN MUAF OLAN YATIRIMCIYA EK VERGİ

Teşvik belgeli yatırım kapsamında makineleri gümrüksüz ithal etmesi gereken yatırımcıların, yeni getirilen ilave gümrük vergileri yüzünden Gümrük Vergisi ödemek zorunda kaldı.

Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, ilave Gümrük Vergisi'nin Gümrük Vergisi olmadığını belirterek, teşvik belgeli yatırımcıların da bu vergileri ödemesi gerektiğini bildirdi.

Ayrıca çok sayıda yatırımcının, vergiden muaf olduğunu zannettiği ithal makinelerin Türkiye'ye gelmesinin ardından ek vergi tahakkukuyla karşı karşıya kaldığı ve bunun üzerine bu yatırımcıların çoğunun Ticaret Bakanlığı'na vergiden muaf olmak için başvurduğu aktarıldı.

5. SEKTÖR TEMSİLCİLERİ BU EK VERGİLERİ NASIL YORUMLUYOR

Mücevher İhracatçıları Birliği Başkanı Mustafa Kamar, "Türkiye'nin dünyanın en büyük ihracatçılarından, üreticilerinden biri olmasına rağmen bu verginin gelmesini istemedik. Çünkü diğer sektörlerde olduğu gibi ürün alıp Türkiye içinde satan ithalatçı bir sektör değiliz. Biz ağırlıklı olarak getirdiğimiz ürünleri yurt dışına ihraç eden bir sektörüz." dedi.

6. İTHALATA GETİRİLEN EK VERGİLER KORUMACILIK POLİTİKASININ BİR İŞARETİ Mİ?

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, getirilen son kalem ek gümrük vergilerinin ardından 20 Mayıs'ta, "Stratejik ve üretim imkanı bulunmayan ürünler hariç, ithalat kolay olmayacak. Birileri bir dönem ülkemizi ithalat cenneti yapmaya çalıştı." dedi.

Bu sözlerin Türkiye'nin daha çok korumacılık politikasına yöneleceğinin bir işareti mi? olduğuna yönelik tartışmalar ortaya çıktı.

Dünya gazetesi yazarı Özcan Kadıoğlu, ek Gümrük Vergisi hamlesinin "sadece günü kurtarmaya ve döviz dar boğazından çıkmaya yönelik bir hamle olduğunu" vurguluyor.

Kadıoğlu şunları ekliyor: "Eğer gerçekten bunda samimi olsalardı geçmiş 17 yılda bunun altyapısını kurup ithalat cenneti yapmamaya çalışırlardı. 1923 yılından bugüne enflasyondan arındırılarak yapılan 5 trilyonluk ithalatın 3,63 trilyonluk kısmı AKP döneminde yapıldı. 97 yıllık Cumhuriyet dönemi Türkiye ithalatının yüzde 73,5'ine karşılık geliyor."

GÜMRÜK DUVARLARI PANSUMAN ÇÖZÜMLERDİR

"Gümrük duvarlarını örerek ekonominizi kalkındıramazsınız" diyen Kadıoğlu, şu değerlendirmede bulundu: "Bir ülkenin gelişmesi için dış ticaret hacminin sürekli olarak dengeli büyümesi gerekir. Gümrük duvarları pansuman çözümlerdir. Önemli olan rekabetçi bir sanayi alt yapısı kurup katma değer ortaya çıkaran üretim altyapısını kurmaktır."

[Samanyolu Haber] 26.5.2020

İşkence, Çav Bella ve ezan [Alin Özinial]

AKP; dini, propaganda, baskı, hatta cezalandırma ve işkence aracı yapabilecek cesarete sahip ve tabanı bundan rahatsız değil.

ALİN OZİNİAN -25 Mayıs 2020

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, İzmir’de camilerin ses sistemine “sızıp” minarelerden Çav Bella marşının çalınması ile ilgili “Biz birçok şeyin hakkından geldik, bunun da hakkından geliriz, buluruz yani. Buluruz ve ona da caminin dibinde ezanı dinletiriz!” demiş.

Sert bir bakan Soylu; tektipçi, hukukusuzluğu da çok seviyor ki eklemiş: “Böyle bir ahlâksızlık, inançsızlık olmaz. Böyle bir dine karşıtlık olmaz.”

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı inançlı ve Müslüman olmak zorunda bu sözlere göre, daha önce bilmiyorduk.

Sorumlular bulunacaktır dememiş, hayali sorumluları bulup ezanla yapacağı “işkenceyi” anlatmış. Başka şeyler de itiraf etmiş, “Bir çok şeyin hakkından geldik, bunun da geliriz” demiş.

Hak, hukuk şekilsel bile olsa ağza alınmıyor artık, varsa yoksa tehdit: Buluruz! Hakkından geliririz! Pişman ederiz! Kan dökeriz!

Müthiş bir korku ve intikam imparatorluğu artık Türkiye.

Ne yazık ki bir tek ana muhalefet bundan habersiz. Çok seviyor hükümetin her oyununa figüranlık yapmayı.

Bakıyor hükümet milliyetçi, o daha milliyetçi oluyor. Bakıyor Kürtlere cephe alıyor hükümet, o en Kürt düşmanı oluyor. Bakıyor Batı’ya laf çakma yarışına girilmiş, en sert lafı CHP söylüyor.

Bu son olayda da bakmış hükümet dincilik yapıyor, “Biz de eksik dinci değiliz anladın mı!” demiş.

Yapılanları “alçaklık” olarak nitelendirmiş sayın Kılıçdaroğlu, “İbadet yerleri kutsalımızdır” demiş.

Erdoğan ile laf dalaşına girebilir mi Kılıçdaroğlu, cumhurbaşkanı durur mu yapıştırmış cevabı: “Bunların hayallerinde cami minarelerinde ezan dışında başka bir ses duymak vardır!”

Artık biliyoruz, “bunlar” CHPliler demek ve CHPliler Türkiye’deki her kötü şeyin sorumlusu. AKP’nin rasyonaliteden uzak bu tavrına karşı, CHP yıllardır doğru cevapları veremiyor. Neyle suçlanıyorsa, aksini iddia etmeye çalışıyor. Oysa yapması gereken iddiayı çürütmek, “suçun” suç olmadığını dillendirebilmek.

Ama yapamıyor. “Bu muhalefete ve farklı gruplara saldırmak için, yıllardır devletin uyguladığı politikadır! Dini kullanarak yine düşünmeyen kalabalıkları yönlendiriyorusunuz! Hükümet değil, istihbarat örgütleri gibi davranıyorsunuz! Özel Harp dairesi oyunlarını hortlatıyorsunuz!” diyemiyor.

Onun yerine, “Cami minaresinden ‘dombra’ çalınmasını da biz kınamıştık. O gün sesi çıkmayanların, bugün bize söyleyecek tek bir kelimesi dahi olamaz!” diyor.

İlkokulda yapılan “kim daha uzağa tükürecek” yarışları tadında bir hükümet-muhalefet çekişmesi…

Muhalefetin Türkiye’de bir şey değiştiremeyeceği aşikar ama aynı şey AKP için geçerli değil. Hükümet ülkeyi her gün daha da zifiri bir karanlığa sürüklüyor, dibi olmayan bir kuyuda düşmek gibi bu. Dibe vurmak istiyor artık insanlar, dibe vurunca tekrar çıkabiliriz ümidiyle ama olmuyor, dip yok sanki. Genişleyen bir uçurum; “daha kötüsü olamaz” dediğiniz anda öyle bir şey oluyor ki, “daha kötüsü olabilirmiş” diyorsunuz.

Soylu’nun “Buluruz ve caminin dibinde ezanı dinletiriz” sözleri beni Türkiye’nin işkence yıllarına götürdü..

1980 darbesinin en ağır izlerinin görüldüğü Diyarbakır Cezaevine… Ulucanlar’a … 12 Eylül darbesinin aylarca süren gözaltılarına, gözaltındaki kayıplara, akılalmaz işkence yöntemlerine ve hatta idamlara. Falaka, zincirleme, ayaktan asma, dışkı yedirme, coplama, lağım suyuna sokma, tecavüz ve daha bir sürü korkunç şey yaşandı cezaevlerinde… Bunların arasında zorla İstiklal Marşı söyletmek de vardı…

Soylu’nun sözleri en çok bu işkenceye benziyor.

Bu tip rejimler, bu tip baskıcı politikalar, döverek “sevdirmeye” çalışıyor sembollerini. Sanıyorlar ki 8 yaşında “Varlığım Türk varlığına armağan olsun!” dedirtirlerse gerçekten varlığınız armağan olacak onların politikalarına. Sanıyorlar ki, sizi ülkenizin bayrağı ile “döverlerse” sevmediğinizi düşündükleri bayrağı seveceksiniz.

Oysa sevgi ve adanmışlık öyle olmuyor. Güvenmediği şeyi sevemiyor insanoğlu, doğası böyle. İnanmadan adanmıyor.

O yıllar geçti derken bir de bakıyoruz, İçişleri Bakanı ezanı bir cezalandırma aracı olarak kullanmayı açıkça dile getiriyor. Ne büyük hakaret inananlara!

Kutsalla işkence olamayacağını bilmeyecek kadar uzak Türkiye’nin parlayan dincileri dinden… Ne acı! Din üzerinden kendini pazarlayan bir hükümetin, dindar tabanının bunu yadırgamaması da içler acısı.

İslamı kullanarak hükümeti zapt etmiş bir grup, dini, propaganda, baskı, hatta cezalandırma ve işkence aracı yapabilecek cesarete sahip ve tabanı bundan rahatsız değil.

AKP tabanı demokrasiden, eşitlikten, hukuktan vazgeçmiş, bari dinine sahip çıksın. Günah!

[Alin Özinial] 25.5.2020 [Kronos.News]

Libya’da inanılmaz şeyler oluyor! [Cumali Önal]

Son üç haftadır Libya‘da Türkiye’nin hayal dahi edemeyeceği gelişmeler yaşanıyor. Ankara destekli milis güçler karşısında General Halife Hafter cephesi büyük bir hezimet yaşıyor. Ricat üstüne ricat.

Son olarak geçtiğimiz yıl Nisan ayında başlattığı operasyondan kısa bir süre sonra kapılarına dayandığı Trablus’a uyguladığı ablukayı kaldırmak zorunda kaldı. En büyük destekçilerinden Rus Wagner şirketine bağlı yüzlerce paralı asker, Trablus’un dış mahallelerinden ayrılarak Kaddafi döneminde de kanlı çatışmaların yaşandığı Beni Welid bölgesine çekildi.

Özellikle geçtiğimiz hafta sonu kaybedilen stratejik Watiye Üssü, Hafter ve müttefikleri üzerinde tam anlamıyla bir şok etkisi meydana getirdi. Dahili ve harici müttefikleri Hafter‘i deyim yerindeyse topa tutmuş durumda.

Bir yandan Trablus’taki hükümetin paraleli olarak adlandırılan, ülkenin doğusundaki Tobruk merkezli Temsilciler Meclisi Başkanı Akila Salih liderliğindeki aşiretler, diğer yandan Rusya, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri, Fransa‘nın Hafter’le ittifaklarını gözden geçirdikleri söyleniyor.

Bu manzarayı görünce ister istemez “Yedi düvele karşı savaşıyoruz“ diyen adamlara hak veriyorum. Düşman ülkelerin isimlerini sayınca bayağı bir yekün tutuyor.

Havuzdaki köşe yazıları ve haberlerde tam bir cenk havası var. Trablusgarp cephesinde elde edilen başarıları destanlaştırmak için kullanılan cümleler, Ertuğrul dizisindeki kahramanlık diyaloglarını dahi gölgede bırakıyor.

Havuz gözlüğünden manzara aşağı yukarı şu şekilde: Akdeniz, Barbaros Hayrettin Paşa’dan sonra ikinci kez Türk gölü oldu. Trump, Putin, Macron, Netanyahu reisin önünde diz çökmüş durumda.

Savulun Osmanlı geliyor…

Akıncıların naraları yeri göğü inletiyor.

Kahramanlık sadece Libya ile sınırlı değil ki…

Suriye’de İdlib’i 82. vilayet olarak zaten çoktan ilhak ettik.

Bir ayağımız Kızıldeniz, diğer ayağımız kah Basra, kah Aden Körfezi’nde.

Katar ve Somali’deki üslerimizden sonra Yemen’e de adım atmış durumdayız. Buraya yerleştiğimiz zaman vay haline Suud’un, Emirliklerin. Hatta Amerika, Fransa, Almanya dahi gemilerini buralardan geçirebilmek için bize selam çakmak zorunda kalacaklar.

Valla ne diyim, ben bile bu manzarayı resmederken içimde bir kahramanlık patlaması yaşadığımı hissediyorum. Düşünsenize kapılarında para dilendiğimiz adamlar “Biz ettik sen etme“ diye yalvarıyor bize. 

Bundan sonrası “sözkonusu olan vatan ise gerisi teferruat…“

Yoksa;

Leventlerimiz üç deryada kılıç şakırdatırken, ben evde yarı aç yarı tok yaşamışım, ay sonunda kiramı ödeyebilmişimin lafını etmek gerçekten çok ayıp.

Hele hele asrın projesi köprülerimiz, tünellerimiz, yollarımız, havaalanlarımız, şehir hastanelerimiz varken işimi kaybetmişim, kutsiyetpenahlarına dudak büktüğüm için hapse atılmışım, kıral çıplak dediğimden zindanlarda çürütülmüşüm… Şikayet edersem haşa çarpılırım…

Vatan için boynumuz kıldan ince.

Ama işte ne yapayım, Klavyenin cazibesi. Sormadan edemiyorum.

Merkez Bankası iflas etmiş, ihracatı, turizm gelirleri sıfırlamış, borç para bulmak için kapısını çaldığımız adamlar, değil kapıyı açıp yüzümüze çarpmak, kapıyı açmayı dahi tenezzül etmediği bir ülke bu kahramanlık türkülerini nasıl yazabiliyor?

Uçak filosu Turgut Özal döneminden kalma, deniz filosu da en az o kadar eski bir ülke nasıl dünyaya nizam verebiliyor?

15 Temmuz senaryo darbe girişiminden sonra ordusunun bel kemiği kırılmış, üç beş aylık eğitimle yandaş subayları işbaşı yapmış bir ülke nasıl yedi düvele karşı savaşabiliyor?

Libya’da, Suriye’de, Somali’de kullandığı zırhlı aracın, dronun, topun, tüfeğin yazılımını, motorunu, önemli parçalarını başka ülkelerden aldığı halde bu silahların kaportasını ürettiği için övünen bir ülke başka başka ülkelerde hangi mantıkla maceradan maceraya sürüklenebiliyor?

Sorular o kadar çok ki. Ama biliyorum. Sorsam da bir faydası yok.

Mehter marşını dinleyenler sadece iktidar ve destekleyenlerii değil ki. Muhalefet ve yandaşları iktidardan daha perişan bir durumda. Düşünebiliyor musunuz Cihat Yaycı gibi bir sahtekar için günlerce ağıt yaktılar ağız birliği etmişçesine. Neymiş Yaycı fetöcüleri ordudan temizleyen bir kahramanmış. Bu zihniyetteki bir parti ve destekçileri olduğu sürece biz de gazetecisinden akademisyenine, paralı trollerinden reisine ağzından düşürmedikleri bu sözde kahramanlık hikayelerini daha çoook dinleriz.

Düşünebiliyor musunuz ya, “Kimleeeeeeer kimlerle beraber…“

Ne diyelim.

Atalarımız boşuna dememiş “Ayranı yok içmeye, tahtırevanla gider çeşmeye“ diye.

Amacım AKP iktidarının varsa bir başarısı onu küçümsemek ya da görmemezlikten gelmek değil.

Tam Türkçesi şunu söylüyorum. Bu orduyla, bu ekonomiyle, bu silahlarla, nice nice orduların kuma gömüldüğü bir ülkede bu düşmanlara karşı böyle bir başarı elde e–di–le–meeeez.

[Cumali Önal] 26.5.2020 [TR724]

Bavul dolusu para ödendi [Hasan Cücük]

Futbolun endüstriye dönüşmesiyle bonservis ücretleri üç haneli rakamlara ulaştı. 3 haneli transfer ücretinin ödendiği ilk futbolcu Gareth Bale oldu. Galli oyuncu 2013’te Tottenham’dan ayrılıp Real Madrid’e gelirken 101 milyon Euro bonservise mal oldu. Transfer rakamının çıldırdığı rakama ise Neymar imza attı. Sambacı, Barcelona’dan PSG yolunu tutarken ödenen rakam 222 milyon Euro oldu. En yüksek transfer tutarı sıralamasında ilk basamakta Neymar bulunuyor.

Zlatan İbrahimovic, Temmuz 2012’de Milan’a veda edip PSG yolunu tutarken ödenen ücret 24 milyon Euro olmuştu. Bu rakam İsveçli forveti tarihin en pahalı transferi ünvanı sahibi yaptı. Rekoru devraldığı isim ise bir dönem Fenerbahçe formasını giyen Nikolas Anelka idi. Kariyeri boyunca 12 değişik takımın formasını giyen Anelka için ödenen transfer ücretlerinin toplamı 123 milyon Euro oldu.

PSG’de yıldızı parlayan Anelka genç yaşta Arsenal’e yüksek transfer ücretiyle geçti. Fransız yıldız, kulüpler bazında dünya futbolunun önde gelen ekipleri, Real Madrid, Liverpool (kiralık), Manchester City, Fenerbahçe, Chelsea ve Juventus (kiralık) formalarını giydi. Anelka’yı tahtından eden isim olan Zlatan İbrahimovic için ise toplamda 169 milyon Euro transfer ücreti ödendi. Malmö FF’de başlayan futbol serüveninde Ajax, Juventus, Inter,  Barcelona, Milan ve PSG duraklarında mola veren Zlatan İbrahimovic için bu kulüplerin kasasından 169 milyon Euro çıktı. 2016’da PSG’den ayrılıp Manchester United’e giden Zlatan için ilk kez bonservis ödenmedi. İsveçli forvet United’dan sonra top koşturduğu LA Galaxy ve şimdilerde formasını giydiği Milan’a gelirken de bonservis ödenmedi.

Zlatan İbrahimovic ve Anelka’yı tahtından indiren futbolcular listesinde ilk sırada Neymar bulunuyor. 28 yaşındaki Sambacı yıldız, kariyeri boyunca üç farklı takımın formasını giyerken iki transfere imza attı. Santos’tan Barcelona’ya 88 milyon Euro’ya gelen Neymar, Barcelona’dan ise PSG’ye 222 milyon Euro’ya gitti. İki transferin toplamı 310 milyon Euro olurken, yıldız oyuncu tüm zamanların en pahalı transferi oldu.

İkinci sırada bir başka yıldız Cristiano Ronaldo bulunuyor. Sporting Lizbon’da başlayan futbol yolculuğunda Manchester United, Real Madrid döneminden sonra şimdilerde Juventus için ter döküyor. United’in kasasından Cristian Ronaldo için 19 milyon, Real Madrid’den 94 milyon, Juventus’tan ise 117 milyon Euro çıktı. Portekizli oyuncu için ödenen bonservislerin toplamı ise 230 milyon Euro oldu.

Tüm zamanların en yüksek transfer tutarları sıralamasında üçüncü olan isim Belçikalı Romelu Lukaku. Sezon başında 65 milyon Euro bedel karşılığında Inter yolunu tutan Lukaku için Chelsea 15 milyon, Everton 35,3 milyon, United 84,7 milyon ve son olarak Inter 65 milyon Euro ödedi. Toplamda kulüplerin kasasından Lukaku için çıkan rakamın toplamı ise 203,5 milyon Euro oldu.

En fazla transfer ücreti ödenen futbolcular sıralamasında Alvaro Morata ve Angel Di Maria 179 milyon Euro, Antoine Griezmann 174 milyon Euro, Philippe Coutinho 170 milyon Euro ile yer alıyor. Temmuz 2012’de tarihin en fazla bonservis ödenen futbolcusu ünvanını alan Zlatan İbrahimovic sıralamada 8. basamakta bulunuyor. İlk 10’da yer bulan Gonzalo Higuian için 159 milyon, Kylian Mbappe için ise 145 milyon Euro bonservis ödendi.

İlk 10’da yer bulan isimlerden Mbappe sadece bir transfere imza atarken, Neymar ve Antoine Griezmann iki, süperstar Cristiano Ronaldo ise üç transfere imza attı. İlk 10’da en fazla transfere imza atan oyuncular ise; Zlatan İbrahimovic (7), Lukaku (5), Morata (5) ve Higuian (5) oldu.

[Hasan Cücük] 26.5.2020 [TR724]

Bayram [M.Nedim Hazar]

Bir kıvam mevsimidir rahmet ayı. Meyveye duran dallar gibi, ruhlar taze bir çiçeği basamak basamak olgunlaştırır. Her yıl yenilenen bir kanaviçe gibi ilmek ilmek örülür yeniden dirilişin kozası; şeffaf ve incecik melek parmaklarıyla günler ve geceler boyu. Rahmanî bir âlemin tütsülediği bir şefkat ve anlayış yudum yudum yerleşir gözeneklerine.

Enseler okşanmış, eller karıncalanmıştır şanslılar için. Ve alınlarda seccadelerdeki ıtırlı busenin sıcaklığı tütmektedir.

Ayrılığın hüznünü bayramın neşvesi bastırmasa katlanmak kolay olmaz. İnsan olarak yaratılmanın, şükür idrakinin pratiğidir bayramlar. Ramazan, ardında bin hatıra ve armağan ile veda eden sevgili edasıyla dönerken köşeyi, bayramın kuşatıcı iklimi tek tesellidir.

Dinle bak, nasıl bir diriltici soluk var rahmet esintilerinde! Gerçek ile metafiziğin arasatında bir yerlerde bulur inanmış gönüller kendilerini. İnancın göz yakan aydınlık ikliminden ödünç alınmış yüksek çözünürlüklü sahnelerdir adeta. Mümin için, hayatın tüm boğuculuğuna inat mentollü, nefes açan bir atmosferdir bu kutlu anlar. Hakiki hazzın tadımlık günleri…

Televvüs etmiş ruhların televvünlü bayramlarıyla karıştırmamak lazımdır. Eksiktir her şeyi dünya olan tek boyutluluların. Bahtsızlardandırlar dolayısıyla.

En kirletilmemiş günlerimizdir hayatımızın. Temize çekeriz bir ay boyunca ruh dünyamızı, çekmecelerimizde bahar temizliği yaşanmıştır. Daha hafif, daha nezih, daha mis… Tebessümle kuşanır tüm çehreler. Gündelik kırgınlıklar, küslükler sımsıkı kilitlenir nefsin sandukalarına.

İnsan ümit ve endişenin evladıdır. Salınıp dururken bu iki dünya arasında, bir yanda pusuya yatmış karanlığın, diğer yanda kolları alabildiğince açılmış kucağın idrakidir bayramlar. Niçin yaratıldığını ve ne için yaşaması gerektiğini ruh mihrabında yüksek desibelle haykıran ebabiller uçuşmuştur bir ay boyu.

Söz sırası martılarındır. Kanatlarında kandil taşır martılar; alev yalazına bandırılmış divitten parmak uçları, tül tül gufran gererler gökyüzüne.

En çok bayrama yakışır umut ve bayram en çok çocuklara…  Yakışıklı ve güzel olur tüm çocuklar bayramlarda. Bayramda cıvıl cıvıl koşuşan çocuklar var ise hala umut var demektir o toplum için. Bayramda sevinmek var…

Bayram biraz da anne elleri demektir. Annesiz bayramlar hüzünlü olur. Ve boynu bükük kalır babasız bayramların. Sevinci idrak, hüzün ile tanışıklıktan geçer her zaman. Bu yüzden bayram biraz da mezar taşlarıyla hatıralara seyahat demektir. Anılar canlanır birer birer geçmiş güzelliklere dair. Söyleyin bana; sevinçli yüz bilir misiniz çocuklarına bayramlık alan babalarınkinden daha fazla?

Bayramlar neşe ile tıka basa dolu büyülü kervansarayıdır ebed yolcularının. Mukaddes bir ‘şehr’in özü, faniliği idrakin usaresidir. Hüzünlü bir bitişin sevinçli bir başlangıçla buluştuğu muhteşem kavşak! Kulluğun rahmetin tüm göz kamaştırıcı rengarenkliliğiyle şehrayini, şahane galası.

Rabbanî bir vakumdur bu; tüm cazibesiyle içine çeker rahmanî atmosferinin. Zerre zorlaması yoktur bunu yaparken; cebri, protokolü, tehdidi olmaz asla! Ancak insan fıtratı gereği selim bir insiyak ile yaşar bu güzelliği. İçinde rahmet, mağfiret ve nihayet azat vardır bilenler için.

Bir kapı sımsıkı kapanmış, diğeri ardına kadar açılmıştır bu günlerde. Ebu Mesud’dan (ra) rivayet: “İnsanlar Ramazan ayının ne olduğunu bilseydi, ümmetim bütün senenin Ramazan olmasını temenni ederdi” İşte bu idrak ile yaşadığımız bu günlerde yürek mahyamızda hep aynı yazı:

“Rabbim sen affetmeyi seversin!”

Kutlu olsun…

[M.Nedim Hazar] 26.5.2020 [TR724]

Bayram dileği [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Bayramda karışık duygular içindeyiz. Muhasebe yaptığımız günler değil midir bayramlar? Değerli Ahmet Kurucan’ın yazısını da böyle bir bağlamda okudum. Tarihin başlangıcından bu yana haksızlıklar ve onlara karşı çıkanlar arasında bir mücadeledir gidiyor. Haksızlıklar konusunda çok yaratıcı bir tür, insanlar. Birbirlerine, hayvanlara, bitkilere, doğaya karşı haksızlıkları, gelişimlerine paralel biçimde katlanarak artıyor ve daha yıkıcı hale geliyor. Ahmet Altan’ın Washington Post’taki son yazısında bu mücadeleyi değişik bir açıdan değerlendirerek, “insan iyidir” bağlamında bir sonuca vardığını gördüm. Her iki Ahmet, farklı açılardan da olsa, umudu kaybetmemek gerektiğini, bugünün kayıplarına karşın, sonuç olarak insanlıktan umut kesmeye gerek olmadığını söylüyor. Kurucan tarihin doğru yerinde durmak, doğru pozisyon almak, Altan ise antiloplar timsahlarla dolu nehri geçerken kayıp verse de, sonuçta amaca ulaşacak olmaktan bahsediyor.

Oysa birileri tarihin doğru yerinde değiller. Bu “timsahların” avladığı antiloplar doğadaki oranın çok daha üstünde. Korkutucu bir durumla karşı karşıyayız. Altan kendi mahkûmiyetinin ölümle sonuçlanacak olma olasılığına bile meydan okurken, kendi gibi sesini uluslararası medyada duyurma şansına sahip olmayan yüz binlerce kurbanı sanki atlıyor gibi. Evet, o bir kahraman. Ama herkes onun kadar cesur ve sağlam değil. Keşke mücadele etmeye gerek olmasa, keşke direnmek bu kadar acı vermese. Ahmet Altan politik bir duruşa sahip! Ya politik bir duruşu olmaksızın aynı Altan gibi zindanlara düşmüş olanlara ne demeli?

Kurucan tarihin doğru yerinde durmaktan bahsediyor, haklı olarak. Ama ortalama bir hayat yaşarken bir anda kendilerini bir politik kolektif cezalandırmanın ortasında buluveren, çoluk çocuk “Sippenhaft” bir biçimde takibata uğratılan yüz binlerin tarihin doğru yerinde durmak gibi bir dertleri yoktu. Bir aydın bu tür bir mücadeleye kendisini ve ailesini hazırlayabilir belki. Fakat ya diğerleri?

Gerçek şu ki Ahmet Altan da Ahmet Kurucan da olması gereken bir aydın duruşu ortaya koyuyor. Bu duruşa sonuna kadar katılsam da, mağdur olan yüz binlerin çok ama çok yorulduğunu tespit etmek gerektiğine inanıyorum. Tarafı olmak istemedikleri bir mücadelenin içine zalim bir iktidarca çekilmiş olan yüz binler, aileleriyle beraber milyonlar, sadece normal bir bayramı özlüyor. Nehirde bu kadar çok timsahın olmadığı bir normali! Ortalama bir vatandaş için ille de tarihte bir duruşun olmasına gerek olmadığı banal, sıkıcı, normal bir hayatın rutinini!

Hani kuzey ülkelerinin sıkıcı politik haberleri vardır ya! Politikanın artık neredeyse teknik tartışmalara indirgendiği, standart insan ve azınlık haklarıyla alakalı problem yaşanmayan, demokrasinin, cinsiyetler arası ilişkilerin, çevrenin, ekonomi politikalarının, eğitimin, kamusal düzenin vs. üzerinde büyük oranda uzlaşılmış bulunan, dingin toplumlar… Bu toplumlarda her sabah yeni bir dünyaya uyanmazsınız. Televizyonlarda izlediğiniz haberlerde siyasetçiler ağızlarından köpük fışkırtarak birbirlerine, muhaliflerine, medyaya, sevmediklerine falan retorik savaş açmaz veya aleni tehditlerde bulunmaz hani. O ülkelerde yaşayanlar, o gün ne yemek yapacaklarına veya bahçeye hangi çiçeği dikeceklerine odaklanır. Ya da hangi yeni kitaba başlayacaklarına! O ülkelerde insanlar kendilerini nehri geçen antiloplar ve onlara saldıran vahşi timsahlar türü analojilerle kıyaslamaz. O tür ülkelerde insanların tarihin doğru yerinde durmak gibi bir dertleri de olmaz.

İnsanın insana cehennemi bu dünyada yaşattığı ülkelerde özgürlükler ve mutluluk devamlı ötelenir. Bir yıl sonra, beş yıl veya on yıl sonra, yirmi yıl sonra. Ahmet Altan’ın babası Çetin Altan demokrasi mücadelesi vermekle ömrünü tüketti. Sonunda gazetecilik ve yazarlık kariyerinin sonlarında, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kendisine bu özgürlük mücadelesini onore edici bir plaket verildi. Plaketi kim verdi biliyor musunuz? Recep Tayyip Erdoğan! Enteresan olan, onun bu plaketi vermiş olması değil de, aynı Erdoğan’ın Çetin Altan’ın oğlu Ahmet ve Mehmet’i içeri tıkan kişi olması! Aynı aileden üç kişi, iki nesil, babadan oğla demokrasi mücadelesi veriyor. Bugün Ahmet Altan yetmiş yaşında, hala babasının verdiği demokrasi mücadelesinin daha ağırını Silivri zindanından vermeye çalışıyor. Ve nehirdeki timsahlar tükenmiyor!

Ahmet Kurucan da Ahmet Altan gibi tarihin doğru yerinde duruyor. Onun yazısında benim adımı da tarihin doğru yerinde duranlar arasında görünce ne kadar onore oldum, anlatamam! Elbette ne yazdıysam, ne söylediysem bugüne dek, hep ileride kızım veya oğlum bir gün okurlar belki diye kılı kırk yararak, özen göstererek yazdım ve konuştum. Hiç pişman değilim tarihin doğru yerinde durmaktan dolayı. Ve severek mücadele ediyorum, nehirdeki sayısız timsaha karşı, elimden geldiğince! Ama düşünmeden edemiyorum, bu bayram günü. Acaba ne olurdu, bizler de düzgün bir devletin vatandaşları olsaydık?

Sabah uyanınca gazetelerde veya internete düşen haberlerde daha evrensel konulara veya teknik politik ve ekonomik mevzulara dalsaydık. Sonra, ne bileyim, sıkılıp o yazıyı yarıda bıraktıktan sonra bahçe işlerine girişseydik, bir hobiye dalsaydık veya arkadaşlarla koşmaya çıksaydık! O banal normalde çocukların günlük aktiviteleri veya işyerinde birinin yaptığı kötü davranışı eşimizle paylaşsaydık. Uzak yerlerden birinde düşüncelerinden dolayı hapse giren yazarları, kanser olup tedaviye gönderilmeyen küçük çocukları, saçlarından yerlerde sürüklenen kadınları, hapishanedeki bebekleri veya başka bir etnik grubun milletvekillerinin dramını okuyup, “iyi ki bunlar bizim ülkede yaşanmıyor!” diye mutlu olsaydık hatta! Ve o banal ve sıkıcı normalde bir bayram yaşasaydık!

Bugün bayram. Ve içeride yüz binler, dışarıda milyonlar, onların yolunu bekleyen, ölüm kalım savaşı veriyorlar, her bir gün, her bir gece. Ve dışarıda işinden gücünden edilmiş başka yüz binler ve onların aileleri, milyonlarca insan, her gün normale dönmenin hayalini kuruyor. Oysa nehir aynı nehir, timsahlar aynı timsahlar. Sadece kaptıkları antilopların sayısı artıyor, tıpkı onları kapan timsahların sayısının arttığı gibi!

Bugün bayram! Eskiden küsleri, dargınları, hasımları barıştıran mahalleliler, komşular, dostlar olurdu! Ve bayramlarda ibadetten falan çok daha önemlisi, herkesin aynı huzuru paylaştığı, aynı kokulardan ve tatlardan huzur bulduğu, birbirlerine ikramlarda bulunduğu, çocuklara hediyeler ve cep harçlığı verildiği mutlu dünlerimiz vardı bizim! Ne zaman o masumiyeti kaybettik? Ne zaman sırtlanlar ve çakallar ele geçirdi bizi, ve bir de timsahlar?

Ahmet Altan umut dolu bir veda yazısı yazmış – sessizce gelen görünmez düşmanı beklerken, seslice ve görünen düşmanı tarafından atıldığı zindandan. Ahmet Kurucan aynı düşman tarafından uğradığı zulme binaen, “dik durun” diyen, harika bir yazı kaleme almış. Oysa ben, şunu fark ediyorum, bu uzun mücadelenin ortasından: çok yoruldum, çok yoruldunuz, çok yorulduk hepimiz! En çok da bayramlarda fark ediyoruz bu yorgunluğu. Bu sadece fiziksel bir yorgunluk değil ki – keşke öyle olsaydı be! Bu en çok da ruhumuzun yorgunluğu! Bir taraftan direnen ve dik duran, zalime karşı! Bir taraftan da usulca o banal, sıkıcı, rutin normali özleyen!

Umarım hepimiz o normali görebiliriz bir gün!

Bu da benim bayram dileğim olsun!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 26.5.2020 [TR724]