Türkiye’de çalışan çok çalışıyor ancak az kazanıyor. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün ( OECD ) çalışma saatleri ve reel ücret verilerini kullanarak yaptığımız karşılaştırmaya göre; Avrupalı bir çalışanın ortalama haftalık çalışma saati 40 saati bulmazken, Türkiye’deki çalışanlar Avrupalıdan sekiz saat ile 19 saat arasında fazla çalışıyor. Ancak sıra ücretlere geldiğinde Avrupalı, Türkiye’deki çalışanın aldığı parayı ikiye üçe katlıyor.
2016’da brüt asgari ücret aylık 1647 liraydı. Bunun Avro karşılığı 2016 kur ortalamasına göre (3.34 TL) 493 Avro’ya denk geliyor. Bu haftalık olarak 379 lira yani 113 Avro ediyor.
Hollanda’da çalışan bir haftada 380 Avro alıyor. Buna göre Hollanda’da bir çalışan Türkiye’deki çalışana göre 19 saat az çalışıp 3.4 kat fazla kazanıyor.
En düşük Hollanda
OECD verilerine göre Türkiye’deki çalışanlar haftada ortalama 47.9 saat mesai ile dünyada birinci sırada yer alıyor. Türkiye’yi 47.9 ile Kolombiya ve 45.2 ile Meksika izliyor. Kosta Rika ise 44.9 saat ile dördüncü sırada bulunuyor. ABD’de haftada ortalama 38.6 saat, Birleşik Krallık’ta 36.5 saat çalışılıyor.
Hollanda 29.1, Danimarka 32.1, Norveç 34, İsviçre 34.4 ve Almanya 34.5 mesai saati ile yaşanılası yerler olarak öne çıkıyor. En düşük haftalık çalışma saati ise 29.1 saat ile Hollanda’da bulunuyor. Avrupa Birliği ülkeleri arasında en yüksek çalışma saati 39.9 ile Polonya’da. Mesai saati en uzun olan Polonya’da bile Türkiye’den sekiz saat az çalışılıyor.
Diğer ülkelerdeki kazanç oranlarına baktığımızda, Polonya hariç, Türkiye’deki ücretler bu ülkelerde kazanılanın yakınından geçmiyor.
ABD’de iki katı
Almanya’da ücretler yıllık bazda 17 bin 280 Avro. Bu, haftalık 331 Avro demek. Buna göre ücretler Türkiye’dekinin üç katı. Aynı şekilde İrlanda’da ücretler yıllık 19 bin 32, haftalık 365 Avro, Fransa’da yıllık 17 bin 599, haftalık 337 Avro, Yunanistan’da yıllık 7 bin 963, haftalık 153 Avro ile rakamlar Türkiye’nin üzerinde. ABD’de haftalık ücretler ortalama 289 dolardan, 125 dolar olan Türkiye’yi ikiye katlıyor.
Sekiz saatlik farkla Türkiye’ye en yakın mesai saati uzunluğuna sahip Polonya’da yıllık reel ücretler 22 bin 200 zloti. Bu, 4.36’lık 2016 kur ortalaması üzerinden 5092 Avro ediyor. Haftalık ücret ise 98 Avro’yu buluyor.
BEŞTE BİRİN KOŞULLARI AĞIR
Diğer yandan Türkiye’de her beş çalışandan biri haftalık 60 saatten fazla mesai ile ağır çalışma koşullarına sahip. Haftada 60 saatten fazla çalışanların oranı yüzde 20.9’u buluyor. Verilere göre Türkiye bu oranda da diğer OECD ülkeleri arasında lider konumunda. Türkiye, OECD’ye üye ülkeler arasında yüzde 20 oranını geçen tek ülke olurken ilk dört yine Kosta Rika, Kolombiya ve Meksika olarak sıralanıyor. Haftalık mesai saati en yüksek beşinci OECD ülkesi olan Şili, 60 saatten fazla çalışanların oranında 11. sıraya iniyor. Yasaları haftada 45 saatten fazla ve 10 saat fazla mesaiyi yasaklayan Güney Afrika ise buna rağmen 11.8 payla sekizinci oldu.
11 yıldır lider
Bu arada, İngiltere çalışanlarının sadece yüzde 5’i haftada 60 saatten fazla çalışıyor. ABD’de ise yüzde 3.7 ile daha düşük bir oran mevcut. Tablonun altında Rusya, Litvanya, Letonya, Estonya ve Macaristan bulunuyor.
Türkiye ile ilgili son beş yıllık verilere bakıldığında ise çalışma saatlerinin kısmen de olsa azaldığı görülüyor. OECD verilerine göre Türkiye’de haftalık ortalama mesai süresi 2012 yılında 50.1, 2013’te 49.6, 2014’te 49.1, 2015’te ise 48.7 saatti. Türkiye son 11 yıldır fazla mesaide liderliği kimseye kaptırmadı. OECD , Türkiye ile ilgili verileri 11 yıldır yayımlıyor.
[Samanyolu Haber] 28.5.2018
Bizim sadece üç düşmanımız var... [Abdullah Aymaz]
Biliyoruz ki, Birleşmiş Milletlerin 17 maddelik, “Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri” var. Bunlardan:
Birincisi: Yoksulluğa Son: Yani yoksulluğun her biçiminin ortadan kaldırılması. Günümüzde dünya genelinde 800 milyondan fazla insan günde 1,25 ABD dolarından daha az gelirle geçinmeye çalışıyor.
İkincisi: Açlığa Son: 2014 yılı itibariyle 795 milyon insanın yetersiz beslendiği tahmin ediliyor. Afrika’da her dört insandan biri aç… Mücadele gerekiyor.
Üçüncüsü: Sağlıklı Bireyler: Her yıl 6 milyondan fazla çocuk, beş yaş günlerini göremeden ölüyor. Her gün yüzlerce kadın, hamilelik veya doğumla bağlantılı komplikasyonlar sebebiyle hayatını kaybediyor.
Dördüncüsü: Nitelikli Eğitim: Dünyada cehâlet maalesef hâlâ yaygın vaziyette… Bundan kurtulma hedefi 2030 yılına kadar bütün kız ve erkek çocuklarının ücretsiz ilköğretim ve ortaöğretimini tamamlamasını sağlayacak şekildedir. Ayrıca, uygun maliyetli meslekî eğitimine eşit erişim sağlamak, toplumsal cinsiyet ve varlık eşitsizliklerini ortadan kaldırmak da hedefler arasındadır.
Beşincisi: Toplumsal Cinsiyet Eşitliği: Cinsel şiddet ve istismar, ücretsiz bakım ve ev işlerinin eşitsiz bölüşümü ve kamu görevlerinde ayrımcılık hala en büyük engel teşkil etmektedir.
Altıncısı: Temiz Su ve Sağlık Şartları: Su kıtlığı, dünya genelinde insanların % 40’tan fazlasını etkilemektedir. 2011 yılında 41 ülkede su sıkıntısı yaşanmıştır. Bunların on tanesinde ise temiz su kaynakları tükenmek üzeredir.
Yedincisi: Erişilebilir ve Temiz Enerji: 2030 yılına kadar erişilebilir enerjiye herkesin kavuşmasını sağlamak için güneş, rüzgar ve termal gibi temiz enerji kaynaklarına yatırım yapmak gerekiyor.
Sekizincisi: İnsana Yakışır İş ve Ekonomik Büyüme: Küresel ekonomi düzelmeye devam ederken büyümenin daha yavaş olduğunu, eşitsizliklerin arttığını, iş imkânlarının ise, büyüyen iş gücü ile aynı oranda artmadığını görüyoruz.
Dokuzuncusu: Sanayi, Yenilikçilik ve Altyapı: Sürdürülebilir endüstrilerin desteklenmesi ve bilimsel araştırma ve yeniliğe yatırım yapılması, sürdürülebilir kalkınmayı mümkün kılan önemli yollardır.
Onuncusu: Eşitsizliklerin Azaltılması: Gelir eşitsizliğinin artıyor olduğu, en zengin % 10’luk kitlenin, toplam küresel gelirin %40’ını elde ettiği ispatlanmıştır
On Birincisi: Sürdürülebilir Şehir ve Yaşayış Alanları: Dünya nüfusunun yarıdan fazlası artık şehirlerde yaşıyor. 2050 yılına kadar bu rakamın 6,5 milyar, yani dünya nüfusunun üçte ikisi olacağı tahmin edilmektedir. Aşırı yoksulluk genellikle şehirlerde yoğunlaşmaktadır.
On İkincisi: Sorumlu Üretim ve Tüketim: Dünya genelinde en büyük su tüketicisi tarımdır ve zirâî sulama, insanların kullandığı bütün taze suların yaklaşık %70’ini buluyor. Ortak doğal kaynaklarımızın verimli yönetimi ve zehirli atık ve kirleticileri bertaraf etme biçimi de bu hedefe ulaşmada önemli hedeflerdendi…
On Üçüncüsü: İklim Eylemi. Sera gazı emisyonları artmaya devam ediyor ve şu anda, 1990 yılındaki seviyeye göre %50 artmış durumdadır. Küresel ısınma, insanların hayatın, ciddi ölçüde etkiliyor. Harekete geçmek gerekiyor.
On Dördüncüsü: Sudaki Hayat. Sanayi devriminin başlangıcından bu yana, okyanus asitlenmesinde %26 artış bulunmaktadır. Büyük bir kısmı karada yerleşik kaynaklardan gelen deniz kirliliği kaygı verici seviyeye ulaşmıştır; okyanusun her kilometre karesinde ortalama 13 bin parça plastik atık bulunmaktadır.
On Beşincisi: Karasal Hayat: Besin kaynaklarının %80 bitkilerden sağlanmaktadır. Ama ekilebilir arazilerin kaybı tarihî oranların 30 ila 35 misline ulaşmıştır. Kuraklık ve çölleşme artmaktadır…
On Altıncısı: Barış ve Adalet: Dünyanın bazı bölgelerinde bitmek bilmeyen çatışma ve şiddet sarmalı var. Çatışmaların olduğu veya hukukun üstünlüğünün olmadığı yerlerde cinsel şiddet, suç, istismar ve işkence de yaygındır… En çok risk altında olanlarında korunması için de önlem almak gerekir.
On Yedincisi: Hedefler İçin Ortaklıklar: Hedefler, bütün hedefleri başarmak üzere ulusal planları desteklemek suretiyle Kuzey-Güney ve Güney-Güney işbirliğini artırma gayesini güdüyor. Uluslararası cesaretin geliştirilmesi ve gelişmekte olan ülkelerin ticaretinin ihracatını artırmalarına destek verilmesi, âdil ve açık, herkesin faydasına olan, evrensel kurallara dayalı ve hakkaniyetli bir ticaret sistemini oluşturmanın unsurlarıdır…
Görüldüğü gibi problemler tesbit edilmiş ve bütün bunlara karşı Birleşmiş Milletlerin ilgili bölümleri de 17 maddelik Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleriyle çare aramakta, imkânlar sunmaya gayret etmektedirler…
Şimdi biz Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin en az 110 sene önce onun ortaya koyduğu teşhise ve sunduğu reçeteye bakıyoruz, onun çok erken bu problemlerin farkına vardığını ve çareleri de sunduğunu görüyoruz… O, “Bizim düşmanlarımız, CEHÂLET, FAKİRLİK ve İHTİLAF (Çatışmalar ve kavgalar)” diyor. Şimdi bu on yedi meselenin de bu üç büyük düşmanın türevlerinden ibaret olduğunu görüyoruz. Buna karşı en büyük silah olarak EĞİTİMİ ortaya atıyor. Yani kalb ve vicdanları besleyen dini ilimlerle kafa ve beyinleri besleyen fennî teknik bilimleri beraber okutmaya çare olarak gösteriyor. Sonra da sanat, ticaret ve meslekler üzerine say ve gayreti esas alıyor. Van’da Diyarbakır’da ve o bölgelerin ana merkezlerinde bu anlayışta okulların açılması için gayret sarfediyor.
[Abdullah Aymaz] 28.5.2018 [Samanyolu Haber]
Birincisi: Yoksulluğa Son: Yani yoksulluğun her biçiminin ortadan kaldırılması. Günümüzde dünya genelinde 800 milyondan fazla insan günde 1,25 ABD dolarından daha az gelirle geçinmeye çalışıyor.
İkincisi: Açlığa Son: 2014 yılı itibariyle 795 milyon insanın yetersiz beslendiği tahmin ediliyor. Afrika’da her dört insandan biri aç… Mücadele gerekiyor.
Üçüncüsü: Sağlıklı Bireyler: Her yıl 6 milyondan fazla çocuk, beş yaş günlerini göremeden ölüyor. Her gün yüzlerce kadın, hamilelik veya doğumla bağlantılı komplikasyonlar sebebiyle hayatını kaybediyor.
Dördüncüsü: Nitelikli Eğitim: Dünyada cehâlet maalesef hâlâ yaygın vaziyette… Bundan kurtulma hedefi 2030 yılına kadar bütün kız ve erkek çocuklarının ücretsiz ilköğretim ve ortaöğretimini tamamlamasını sağlayacak şekildedir. Ayrıca, uygun maliyetli meslekî eğitimine eşit erişim sağlamak, toplumsal cinsiyet ve varlık eşitsizliklerini ortadan kaldırmak da hedefler arasındadır.
Beşincisi: Toplumsal Cinsiyet Eşitliği: Cinsel şiddet ve istismar, ücretsiz bakım ve ev işlerinin eşitsiz bölüşümü ve kamu görevlerinde ayrımcılık hala en büyük engel teşkil etmektedir.
Altıncısı: Temiz Su ve Sağlık Şartları: Su kıtlığı, dünya genelinde insanların % 40’tan fazlasını etkilemektedir. 2011 yılında 41 ülkede su sıkıntısı yaşanmıştır. Bunların on tanesinde ise temiz su kaynakları tükenmek üzeredir.
Yedincisi: Erişilebilir ve Temiz Enerji: 2030 yılına kadar erişilebilir enerjiye herkesin kavuşmasını sağlamak için güneş, rüzgar ve termal gibi temiz enerji kaynaklarına yatırım yapmak gerekiyor.
Sekizincisi: İnsana Yakışır İş ve Ekonomik Büyüme: Küresel ekonomi düzelmeye devam ederken büyümenin daha yavaş olduğunu, eşitsizliklerin arttığını, iş imkânlarının ise, büyüyen iş gücü ile aynı oranda artmadığını görüyoruz.
Dokuzuncusu: Sanayi, Yenilikçilik ve Altyapı: Sürdürülebilir endüstrilerin desteklenmesi ve bilimsel araştırma ve yeniliğe yatırım yapılması, sürdürülebilir kalkınmayı mümkün kılan önemli yollardır.
Onuncusu: Eşitsizliklerin Azaltılması: Gelir eşitsizliğinin artıyor olduğu, en zengin % 10’luk kitlenin, toplam küresel gelirin %40’ını elde ettiği ispatlanmıştır
On Birincisi: Sürdürülebilir Şehir ve Yaşayış Alanları: Dünya nüfusunun yarıdan fazlası artık şehirlerde yaşıyor. 2050 yılına kadar bu rakamın 6,5 milyar, yani dünya nüfusunun üçte ikisi olacağı tahmin edilmektedir. Aşırı yoksulluk genellikle şehirlerde yoğunlaşmaktadır.
On İkincisi: Sorumlu Üretim ve Tüketim: Dünya genelinde en büyük su tüketicisi tarımdır ve zirâî sulama, insanların kullandığı bütün taze suların yaklaşık %70’ini buluyor. Ortak doğal kaynaklarımızın verimli yönetimi ve zehirli atık ve kirleticileri bertaraf etme biçimi de bu hedefe ulaşmada önemli hedeflerdendi…
On Üçüncüsü: İklim Eylemi. Sera gazı emisyonları artmaya devam ediyor ve şu anda, 1990 yılındaki seviyeye göre %50 artmış durumdadır. Küresel ısınma, insanların hayatın, ciddi ölçüde etkiliyor. Harekete geçmek gerekiyor.
On Dördüncüsü: Sudaki Hayat. Sanayi devriminin başlangıcından bu yana, okyanus asitlenmesinde %26 artış bulunmaktadır. Büyük bir kısmı karada yerleşik kaynaklardan gelen deniz kirliliği kaygı verici seviyeye ulaşmıştır; okyanusun her kilometre karesinde ortalama 13 bin parça plastik atık bulunmaktadır.
On Beşincisi: Karasal Hayat: Besin kaynaklarının %80 bitkilerden sağlanmaktadır. Ama ekilebilir arazilerin kaybı tarihî oranların 30 ila 35 misline ulaşmıştır. Kuraklık ve çölleşme artmaktadır…
On Altıncısı: Barış ve Adalet: Dünyanın bazı bölgelerinde bitmek bilmeyen çatışma ve şiddet sarmalı var. Çatışmaların olduğu veya hukukun üstünlüğünün olmadığı yerlerde cinsel şiddet, suç, istismar ve işkence de yaygındır… En çok risk altında olanlarında korunması için de önlem almak gerekir.
On Yedincisi: Hedefler İçin Ortaklıklar: Hedefler, bütün hedefleri başarmak üzere ulusal planları desteklemek suretiyle Kuzey-Güney ve Güney-Güney işbirliğini artırma gayesini güdüyor. Uluslararası cesaretin geliştirilmesi ve gelişmekte olan ülkelerin ticaretinin ihracatını artırmalarına destek verilmesi, âdil ve açık, herkesin faydasına olan, evrensel kurallara dayalı ve hakkaniyetli bir ticaret sistemini oluşturmanın unsurlarıdır…
Görüldüğü gibi problemler tesbit edilmiş ve bütün bunlara karşı Birleşmiş Milletlerin ilgili bölümleri de 17 maddelik Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleriyle çare aramakta, imkânlar sunmaya gayret etmektedirler…
Şimdi biz Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin en az 110 sene önce onun ortaya koyduğu teşhise ve sunduğu reçeteye bakıyoruz, onun çok erken bu problemlerin farkına vardığını ve çareleri de sunduğunu görüyoruz… O, “Bizim düşmanlarımız, CEHÂLET, FAKİRLİK ve İHTİLAF (Çatışmalar ve kavgalar)” diyor. Şimdi bu on yedi meselenin de bu üç büyük düşmanın türevlerinden ibaret olduğunu görüyoruz. Buna karşı en büyük silah olarak EĞİTİMİ ortaya atıyor. Yani kalb ve vicdanları besleyen dini ilimlerle kafa ve beyinleri besleyen fennî teknik bilimleri beraber okutmaya çare olarak gösteriyor. Sonra da sanat, ticaret ve meslekler üzerine say ve gayreti esas alıyor. Van’da Diyarbakır’da ve o bölgelerin ana merkezlerinde bu anlayışta okulların açılması için gayret sarfediyor.
[Abdullah Aymaz] 28.5.2018 [Samanyolu Haber]
Şimşek’in vatandaştan anladığı 146 bin milyoner [Semih Ardıç]
Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in, “Dolardaki artış yüzünden vatandaşın servetinde bir gerileme yok. Hatta tam tersi artış var.” beyanatı Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) hakikatle bağını ne kadar kaybettiğini gösteren manidar bir itiraf.
Yaşadıkları fildişi kuleden dünya böyle görünüyor demek ki!
Doların 5 ayda Türk Lirası’na (TL) mukabil yüzde 22 artmasını ‘şirin’ gösterme yarışında Şimşek’in önde gitmesi Türkiye’nin aradığı kur istikrarını geri getirmez.
Bilakis yatırımcıda, “İşin aslını bilenler bile böyle düşünüyorsa buralarda fazla durmaya gelmez.” endişelerini artırır. Yatırımcıdaki halet-i ruhiye böyle iken ağzınızla kuş tutsanız ikna edemezsiniz.
KUR ARTTIKÇA HEM ENFLASYON HEM FAİZ ARTIYOR
Kur geçişkenliğinden satın alma gücü paritesine kadar onlarca kavramı bilen Şimşek, döviz kurlarındaki sert yükselişlerin ardından ekonomilerin durgunluğa sürüklendiğini bilmiyor olamaz.
Doların geldiği son seviyede kalsa bile enflasyon yüzde 2-3 yukarı çıkacak.
Müesses nizamda iktidarda olmak ve orada kalmak ahlaktan uzaklaşmakla eş değer kabul ediliyor. Her bir sözcü bu ilkesiz siyasette adeta birbiri ile yarışıyor.
Milyonların gözünün içine baka baka yalan söylemekten zerre kadar hicap duyulmuyor.
Mazisinde ‘fakir evlerine iftara gidince…’ gibi ağır bir gaf bulanan Şimşek’in beyanatı özür dilenerek unutulabilecek bir gaftan çok daha fazlasını ihtiva ediyor. Bir bakan olarak halka yanlış malumat veriyor.
TL, ARJANTİN PESOSU’NDAN SONRA EN FAZLA ERİYEN İKİNCİ PARA OLDU.
BANKALARDAKİ DÖVİZ HESAPLARI GARİBANIN MI?
Başbakan Yardımcısı Şimşek’in istinat noktası da şu: Bankalarda 210 milyar dolara yakın döviz hesabı varmış, dolar kıymet kazandığı için o servet de artmış.
Yine yastık altındaki altınlar efsanesine de temas ediyor. Böylece, “Endişeye mahal yok. Hep beraber zenginleşiyoruz.” diyor.
El insaf! Bankalardaki o mevduat dar ve orta gelirliye mi ait? Vatandaş maişet derdine düşmüş bakan Mehmet efendi döviz hesaplarından dem vuruyor.
MEVDUATIN YÜZDE 55’İ 146 BİN MİLYONERE AİT
O rakamların teferruatına inildiğinde vatandaşın değil, milyonerlerin servetine servet kattığı acı hakikati ile yüzleşilecektir.
Mart sonu itibarıyla Türkiye’de bankalarda toplam 1 trilyon 717 milyar TL mevduat var. Toplam mevduatın yüzde 56’sı (954 milyar 294 milyon TL) 146 bin kişiye ait. Bunlara ‘milyonerler’ diyoruz. Zira hesaplarında milyon TL ve fevkinde mevduata sahipler.
Bankadaki paranın yarıdan fazlası 146 bin milyonere ait, kalan tutar da tasarruf fazlası olabilecek kadar zengin olanlarındır. Milyoner başına ortalama 6 milyon 537 bin TL mevduat düşüyor.
2017 sonunda 139 bin olan milyoner sayısının üç ayda 7 bin 9 kişi artması kimlerin servetine servet kattığını anlamamıza da yardımcı oluyor.
ASGARÎ ÜCRET 425 DOLARDAN 320 DOLARA İNDİ
Üç ayda milyoner sayısı 7 bin kişi arttı artmasına da aynı dönemde doların yükselmesi sebebiyle dar ve orta gelirliler ağır bir bedel ödedi.
*Gayr-i resmî enflasyon gıdada yüzde 30’u buldu.
*Fert başına gelir 2 bin 700 dolar azaldı.
*Ortalama emekli maaşı 464 dolardan 350 dolara geriledi.
*1 Ocak’ta 425 dolara tekabül eden asgari ücret 320 dolara indi.
*Gelirleri TL olan esnaf ve çiftçiler çift hane enflasyon ve kur artışı yüzünden kredi borcunu ödeyemiyor.
Ziraat Bankası önünde bir çiftçi yine tütün balyalarını yakmaya kalktı. Daha evvel bidonlarla getirdiği sütleri Ziraat şubesinin önüne döken çiftçinin feryadı hâlâ sosyal medyada yankılanıyor.
Motorin, benzin ve otogaz (LPG) fiyatları aldı başını gidiyor. Yeni zamlar seçime kadar vergiden mahsup edilerek vatandaştan saklanacak. Seçim geride kaldığında faizi ile geri alınacak o zamlar.
GAYRİMENKULÜN DEĞERİ DÜŞTÜ
Borçla alınan gayrimenkûlün değeri düştü. Bankalardaki döviz varlıkları nüfusun yüzde 1’ine ait. Onlar döviz artarken de faiz yükselirken de hep kazançlı çıkıyor.
Sermaye ihtiyacı had safhada. Türkiye’nin 453 milyar dolar döviz açığını gören yabancı yatırımcı ise riskler arttığı için eskisi kadar iştahlı değil.
Hatta kendince avantajlı seviyeleri gördüğü an TL’den dövize geçip çıkıyor. Buna imkân bulamazsa da kolunu feda etmeyi tercih ediyor.
Yastık altındaki dövizi bozdurup TL’ye çevirecek bir yatırım iklimi sunmadıkları halde sadece hamasi sözlerle halkı yönlendirenler, vatandaşın elinde avucunda kalan üç kuruşu da bu şekilde yem etmeye çalışıyor.
YANDAŞ FİRMALAR KAZANÇLI ÇIKTI
Faizler geçen hafta yüzde 3 birden arttı. Kim kazandı? 15 senede 180 milyar dolar ödenen faiz lobisi kazandı. Dolar 5 ayda yüzde 22 arttı. Kim kazandı? Vatandaş hariç mutlu bir azınlık servetine servet kattı.
3.havalimanı, köprü, otoyol, enerji santralleri ve şehir hastaneleri gibi hem ‘Hazine garantili’ hem de dolar üzerinden yapılan Yap-İşlet-Devret ihalelerini kazanan ‘yandaş’ firmaların patronlarının keyfine diyecek yok.
Dolar arttıkça onların kasasına girecek para da artıyor. Vatandaş pahalı diye geçmese Hazine ödüyor köprünün, tünelin parasını…
İstanbul Atatürk Havalimanı’nda 15 dolar (70 TL) olan yolcu başına alınan hizmet bedeli 29 Ekim 2018’de faaliyete geçmesi beklenen 3. havalimanında 20 euro (110 TL) olacak. Dolar ve euro artışı kime yarıyor? Yolcuya mı, işletmeci firmaya mı?
Şimşek’in vatandaştan anladığı bir avuç ‘yandaş’ ve milyoner ise söylenecek her söz israf sayılır.
[Semih Ardıç] 28.5.2018 [TR724]
Yaşadıkları fildişi kuleden dünya böyle görünüyor demek ki!
Doların 5 ayda Türk Lirası’na (TL) mukabil yüzde 22 artmasını ‘şirin’ gösterme yarışında Şimşek’in önde gitmesi Türkiye’nin aradığı kur istikrarını geri getirmez.
Bilakis yatırımcıda, “İşin aslını bilenler bile böyle düşünüyorsa buralarda fazla durmaya gelmez.” endişelerini artırır. Yatırımcıdaki halet-i ruhiye böyle iken ağzınızla kuş tutsanız ikna edemezsiniz.
KUR ARTTIKÇA HEM ENFLASYON HEM FAİZ ARTIYOR
Kur geçişkenliğinden satın alma gücü paritesine kadar onlarca kavramı bilen Şimşek, döviz kurlarındaki sert yükselişlerin ardından ekonomilerin durgunluğa sürüklendiğini bilmiyor olamaz.
Doların geldiği son seviyede kalsa bile enflasyon yüzde 2-3 yukarı çıkacak.
Müesses nizamda iktidarda olmak ve orada kalmak ahlaktan uzaklaşmakla eş değer kabul ediliyor. Her bir sözcü bu ilkesiz siyasette adeta birbiri ile yarışıyor.
Milyonların gözünün içine baka baka yalan söylemekten zerre kadar hicap duyulmuyor.
Mazisinde ‘fakir evlerine iftara gidince…’ gibi ağır bir gaf bulanan Şimşek’in beyanatı özür dilenerek unutulabilecek bir gaftan çok daha fazlasını ihtiva ediyor. Bir bakan olarak halka yanlış malumat veriyor.
TL, ARJANTİN PESOSU’NDAN SONRA EN FAZLA ERİYEN İKİNCİ PARA OLDU.
BANKALARDAKİ DÖVİZ HESAPLARI GARİBANIN MI?
Başbakan Yardımcısı Şimşek’in istinat noktası da şu: Bankalarda 210 milyar dolara yakın döviz hesabı varmış, dolar kıymet kazandığı için o servet de artmış.
Yine yastık altındaki altınlar efsanesine de temas ediyor. Böylece, “Endişeye mahal yok. Hep beraber zenginleşiyoruz.” diyor.
El insaf! Bankalardaki o mevduat dar ve orta gelirliye mi ait? Vatandaş maişet derdine düşmüş bakan Mehmet efendi döviz hesaplarından dem vuruyor.
MEVDUATIN YÜZDE 55’İ 146 BİN MİLYONERE AİT
O rakamların teferruatına inildiğinde vatandaşın değil, milyonerlerin servetine servet kattığı acı hakikati ile yüzleşilecektir.
Mart sonu itibarıyla Türkiye’de bankalarda toplam 1 trilyon 717 milyar TL mevduat var. Toplam mevduatın yüzde 56’sı (954 milyar 294 milyon TL) 146 bin kişiye ait. Bunlara ‘milyonerler’ diyoruz. Zira hesaplarında milyon TL ve fevkinde mevduata sahipler.
Bankadaki paranın yarıdan fazlası 146 bin milyonere ait, kalan tutar da tasarruf fazlası olabilecek kadar zengin olanlarındır. Milyoner başına ortalama 6 milyon 537 bin TL mevduat düşüyor.
2017 sonunda 139 bin olan milyoner sayısının üç ayda 7 bin 9 kişi artması kimlerin servetine servet kattığını anlamamıza da yardımcı oluyor.
ASGARÎ ÜCRET 425 DOLARDAN 320 DOLARA İNDİ
Üç ayda milyoner sayısı 7 bin kişi arttı artmasına da aynı dönemde doların yükselmesi sebebiyle dar ve orta gelirliler ağır bir bedel ödedi.
*Gayr-i resmî enflasyon gıdada yüzde 30’u buldu.
*Fert başına gelir 2 bin 700 dolar azaldı.
*Ortalama emekli maaşı 464 dolardan 350 dolara geriledi.
*1 Ocak’ta 425 dolara tekabül eden asgari ücret 320 dolara indi.
*Gelirleri TL olan esnaf ve çiftçiler çift hane enflasyon ve kur artışı yüzünden kredi borcunu ödeyemiyor.
Ziraat Bankası önünde bir çiftçi yine tütün balyalarını yakmaya kalktı. Daha evvel bidonlarla getirdiği sütleri Ziraat şubesinin önüne döken çiftçinin feryadı hâlâ sosyal medyada yankılanıyor.
Motorin, benzin ve otogaz (LPG) fiyatları aldı başını gidiyor. Yeni zamlar seçime kadar vergiden mahsup edilerek vatandaştan saklanacak. Seçim geride kaldığında faizi ile geri alınacak o zamlar.
GAYRİMENKULÜN DEĞERİ DÜŞTÜ
Borçla alınan gayrimenkûlün değeri düştü. Bankalardaki döviz varlıkları nüfusun yüzde 1’ine ait. Onlar döviz artarken de faiz yükselirken de hep kazançlı çıkıyor.
Sermaye ihtiyacı had safhada. Türkiye’nin 453 milyar dolar döviz açığını gören yabancı yatırımcı ise riskler arttığı için eskisi kadar iştahlı değil.
Hatta kendince avantajlı seviyeleri gördüğü an TL’den dövize geçip çıkıyor. Buna imkân bulamazsa da kolunu feda etmeyi tercih ediyor.
Yastık altındaki dövizi bozdurup TL’ye çevirecek bir yatırım iklimi sunmadıkları halde sadece hamasi sözlerle halkı yönlendirenler, vatandaşın elinde avucunda kalan üç kuruşu da bu şekilde yem etmeye çalışıyor.
YANDAŞ FİRMALAR KAZANÇLI ÇIKTI
Faizler geçen hafta yüzde 3 birden arttı. Kim kazandı? 15 senede 180 milyar dolar ödenen faiz lobisi kazandı. Dolar 5 ayda yüzde 22 arttı. Kim kazandı? Vatandaş hariç mutlu bir azınlık servetine servet kattı.
3.havalimanı, köprü, otoyol, enerji santralleri ve şehir hastaneleri gibi hem ‘Hazine garantili’ hem de dolar üzerinden yapılan Yap-İşlet-Devret ihalelerini kazanan ‘yandaş’ firmaların patronlarının keyfine diyecek yok.
Dolar arttıkça onların kasasına girecek para da artıyor. Vatandaş pahalı diye geçmese Hazine ödüyor köprünün, tünelin parasını…
İstanbul Atatürk Havalimanı’nda 15 dolar (70 TL) olan yolcu başına alınan hizmet bedeli 29 Ekim 2018’de faaliyete geçmesi beklenen 3. havalimanında 20 euro (110 TL) olacak. Dolar ve euro artışı kime yarıyor? Yolcuya mı, işletmeci firmaya mı?
Şimşek’in vatandaştan anladığı bir avuç ‘yandaş’ ve milyoner ise söylenecek her söz israf sayılır.
[Semih Ardıç] 28.5.2018 [TR724]
Az gittik uz gittik arpa boyu yol gitmemişiz [Ahmet Kurucan]
“Son asırlarda 1-Abid hukukçuların, 2-Bilgisiz müfessirlerin, 3-Dalgın muhaddislerin, 4-Aldatıcı vaizlerin, 5-Kurnaz meddahların, 6, Satılık şairlerin, 7-Uydurucu kurt sofuların, 8- Dalkavuk bilginlerin, 9- Tarikatçı şeyhlerin, 10-Falcı duahanların, 11-Bencil pirlerin, 12- Kelam safsatalarıyla ömürleri ve dinleri yitirilmiş üstadların, 13-Gevşeklik, tembellik yollarına mal vakfeden mezar kulları vâkıfların, 14-Ahlak-ı İslamiyeyi miskinlik ve zilletlik felsefesine çevirmiş ufak kalemlerin, 15-Bütün yalanları, en kahredici işsizlik ve ataleti her hafta müminlere telkin eden hatiplerin, 16-Vücudları, dimağları, kalpleri tahrip eden medreselerin, 17-Gönüllere temizlik, canlara rahatlık ve ruhlara faaliyet vermek gerekirken tamamıyla aksine hizmet eden mescitlerin, imamların, 18- Büyük faydalar mülahazasıyla vaz’ kılınmış meşruiyatı ve rükünleri hilafından yolsuz istimallerin ve edaların; 19-Ailelerde ve haremlerde din ve edep olmak sıfatıyla korunagelmiş durumların… Şu on dokuz veya daha fazla sebeplerin etkisiyle İslam aleminde ahlak-ı İslamiye bozulup tamamen yitirilmiştir. Her kemal zıddıyla, tersiyle tefsir kılınıp öldürücü sıfatların her biri iman kuvvetiyle fazilet gibi telakki kılınmıştır.”
Tam anlamıyla bir yokluklar arenası. Olması gerekli olan şeylerin olmadığı, olmaması gerekli olan şeylerin olduğu bir dünya yukarıda tavsifi yapılan dünya. Böyle olunca yapılması gerekli olan şeyler yapılmıyor, yapılmaması gerekli olan ne varsa yapılıyor. Zaten işin acı tarafı da bu. Toplumsal hayatta karşılığı olan bir manzaranın resmi bu. Hayal mahsulü, masa başında kâğıt üzerinde yapılan bir toplum tasavvuru değil. Yeşilçam film senaryosu hiç değil. Eskilerin deyimiyle vakıaya mutabık. Şimdilerde çoklarının manası bilmeden kullandığı ‘De facto’ bir durum.
234 sayfalık kitabının, hatime bahsine bu paragrafla başlıyor Hazret ve devam edegelen 4 sayfada bunların farklı açılardan açılımı sayılabilecek tespitlerini aktarıyor. Önemli gördüğüm için bazılarını paylaşayım sizlerle.
Diyor ki: “Ayet-i kerimelerde, hadis-i şeriflerde övülmüş olan tevekkülü acizlikle ve işsizlikle tefsir kılıp İslam milletini miskinlik, fakirlik, esirlik ve kölelik yollarına zorla sevk ettiler. Hesapsız hazain-i ilahiye onların ellerinde zayi oldu. Meskenete vurulma sonunda izzet yerine zillet geldi.
Diyor ki: “..Kaza ve kaderi son derece yanlış tefsirlerle İslam ehlinin gönüllerini emelden, ellerini amelden ve ayaklarını hareketten engellediler. İftira ve şaşırtma yoluyla kendi çıkarları düşünerek ve “Allah’ın hükümlerine razı olmak” ifadesini ileri sürerek bu yönü istismar ettiler. Süslü ifadelerle bunu tezyin kılıp imanın rüknü sıfatıyla gösterdiler.”
Diyor ki: “Fikirdeki hürriyeti hem de fikre “küfürdür” dediler de cahiliye devrinde kızlarını diri diri gömen bedeviler gibi İslam ehlinin akıllarını ve fikirlerini öldürdüler. Bedevilerin cahiliye devrinde kızlarını öldürmeleri zilletten kaçmak sebebiyle idi. Fakat akıllarına katletmek, en büyük zilletin en kuvvetli sebebi oldu. Dimağın felce, atalete uğraması sebebiyle İslamiyet’in ruhunu korkunç bir durgunluk bastı.”
Diyor ki: “Gözlerimizi cemalden, kulaklarımızı musikiden, güzel şarkılardan ve ellerimizi güzel sanatlardan yasakladılar da kalplerimiz yüksek duygulardan, mukaddes en latif şuurlardan yoksun kaldı.”
Diyor ki: “Selama durmak, zillet dizleri üstüne meskenet elleri koyup oturmak, susmak, baştan kuşu uçurmayacak kadar cansızca hareketsiz kalmak, gelip giden saatlerde rüku selamları vermek ve ayağın toprak ve tozlarını kulluk başı üzerine almak gibi en ufak durumları “edep, işte budur” dediler de Müslüman yavrularını miskinlik ve kölelik ruhuyla terbiye eder oldular. Çocuklarda himmet, ileriye atılma ve faaliyet izleri kalmadı. İzzet ve haysiyet ruhu tamamıyla söndü.”
Diyor ki: “Küçüklüğü alçakgönüllülük, zilleti sabır, rızayı itaat, boşboğazlığı fesahat gibi gösterirken cesareti cünun, hamiyeti hamakat, vakarı, ağırbaşlılığı kibir, izzeti tekebbür, vesveseyi ihtiyat, keremi israf, cimriliği iktisat, hemen işe girişmeyi sürat, tembelliği yavaşlık ve yarışmayı haset diye vasıflandırdılar. Her fazileti tersiyle her rezaleti de zıddıyla tefsir kılıp İslam ahlakını bozdular, müminleri öldürücü sıfatların her biri ile adetlendirdiler. İslam ehlinde duygu ve şeref kalmadı.”
Diyor ki: “ Kadın kız meselelerinde, aile durumlarında kendilerinin tabiatlarını ve zayıf tedbirlerini mukaddes dinin geniş ve güzel hükümlerinden öne alıp, ya saygı ya da merhamet tarikiyle muamele gerekirken, hakaretle, hem şiddet yollarıyla kadın ve kızlara muamele eder oldular. Kadın ev hanımı ve erkeklerin kardeş sıfatıyla değil mutfak işçisi ve erkeklerin yalnız yatağı gibi itibar kılınır oldu…Mağlubiyet ruhuyla terbiye kılınagelmiş kadın ve kızları “görürsen üzerlerine saldır!” usulüyle beslenegelmiş erkeklerden korumak için, kadın ve kızları ev duvarları arasında ebedi surette kapatmak ve üzerine peçe, perde örtmek tedbir yaratıldı…Son derece zayıf olan bu tedbir, kadın ve kızları en zelil ve en zayıf yaratık derecesi indirdi. Akıl ışığı söndü, kalp de öldü. Gönülde hürriyet ve istiklal aşkları, emanet ve izzet duyguları kalmadı. Kadın ve kızlar hem dini hem de edebi terbiyeden mahrum kaldılar. Aile paklığı, kadın ve kız iffeti yüz perdesi gibi en zayıf bir tedbirle korunmak zarureti hasıl olacak kadar aşağı derecelere indi. İffetin kıymeti birkaç kuruşluk perdeden ibaret oldu. İffet fazilet olmak şerefinden çıktı; mahpusluk ve örtünme kuvvetiyle ilzam kılınan hem de gayet zayıf bir bağ oldu….Kadın ve kızların yani annelerin bütün durumları ahval-i ruhiyeleri ve ahval-i adliyeleri çocuklara intikal edip İslam ehli, her yerde her yönden geriledi ve dini inancı zayıfladı.”
Diyor ki: “Bana kalırsa biz de millet çocuklarında en öldürücü hastalık, emel yokluğu, ileriye atılış eksikliği, cesaretsizlik, ümitsizlik, himmetsizlik ve kardeşlerimizin kendilerine olan güvensizlik hastalıklarıdır. Her biri miras olma tarikiyle, analardan çocuklara geçmiş olan ruhi halleridir. Zaman annelerimizi ıslah ederse çocukları da elbette sağ olurlar, sağlıklı yetişirler.”
Son söz olarak da diyor ki: “Öğrencilere tavsiyem şudur: Allah İslamiyet’i nesh etmemiş ise, bir vakitler gelmiş olan Ebu Hanifelerin, Maliklerin, Buhari ve Müslimlerin, belki daha büyükleri gelebilir. Bu emel, Kur’an-ı Kerim’in gerçek müjdesi ile sağlanmış güzel bir ümittir. Gurur değildir bu, hayalperestlik de değildir. Bilfarz gurur olacak olursa ne zarar gelir? İzzet veren gurur, zillet veren küçük hakikatlerden milyonlarca daha değerlidir. İslamiyet’i asıl genişliğiyle ve ulviyet kutsiyetiyle göstermek emeli, beni coşturdu. İktidarımı bana tembih edebilecek zevat bulunabilirse de, emelini, rağbetimi ve ümidimi sınırlayacak zevat yoktur. İnsan hareket ederken, Allah’ın nihayetsiz “Rahmet-i İlahiye” hazinelerine gider iken, iktidarıyla değil emeliyle, rağbetiyle gider. İhtida, iktidar eseri değil bilakis içtihat sonucudur.”
Yazımın başlığına geniş halk yığınlarına mal olmuş “Az gittik uz gittik; dere-tepe düz gittik. Bir de döndük baktık ki, bir arpa boyu yol gitmişiz.” tekerlemesinden mülhem “Az gittik uz gittik, bir arpa boyu yol gitmemişiz” koydum. Yürüme bantlarında saatlerce koşan ve bir santim bile mesafe kat etmeyen insanlar benzetmesi de yapılabilir. Neden böyle diyorum? Çünkü 1875-1949 yılları arasında yaşamış olan yazarımızın yapmış olduğu bu tespitler bugünümüze de ayniyle uyuyor. Vakıaya mutabık demiştim ya yukarı da; işte aynen öyle. Allah akıbet ü encamımızı hayır eylesin.
Ümitsiz miyim? Hayır. Yukarıdaki satırların yazarının ümitsiz olmadığı gibi, bu satırların yazarı olan ben de ümitsiz değilim. Yazar “Geleceğimizi ümit gözüyle bakalım. Bu zaman, aklımızı ve kalbimizi evhamdan ve vesveselerden temiz tutup ellerimizi ve ayaklarımızı taklit bağlarından kurtaralım.” diyerek ümidini besleyecek ana unsuru taklit bağlarından kopmak olarak belirlemiş. Ben de benzer şeyleri söylüyorum yıllardır. Benim ifade şeklim ise, zihniyet değişimi. Aklediş biçimi. İngilizce ifadesiyle mindset. Zihniyet bizim hayat felsefemizi, yaşam tarzımızı, davranış modelimizi besleyen ana damardır. Bizim Müslümanlar olarak bunu değiştirmeden bir adım ileriye gitmemiz imkansızdır.
Kim mi bu? Tataristan’ın medarı iftiharı devrinin sayılı alimlerinden biri olan Musa Carullah Bigiyev. Bahse medar alıntıları yaptığım kitabının adı ise “Uzun Günlerde Oruç.”
[Ahmet Kurucan] 28.5.2018 [TR724]
Tam anlamıyla bir yokluklar arenası. Olması gerekli olan şeylerin olmadığı, olmaması gerekli olan şeylerin olduğu bir dünya yukarıda tavsifi yapılan dünya. Böyle olunca yapılması gerekli olan şeyler yapılmıyor, yapılmaması gerekli olan ne varsa yapılıyor. Zaten işin acı tarafı da bu. Toplumsal hayatta karşılığı olan bir manzaranın resmi bu. Hayal mahsulü, masa başında kâğıt üzerinde yapılan bir toplum tasavvuru değil. Yeşilçam film senaryosu hiç değil. Eskilerin deyimiyle vakıaya mutabık. Şimdilerde çoklarının manası bilmeden kullandığı ‘De facto’ bir durum.
234 sayfalık kitabının, hatime bahsine bu paragrafla başlıyor Hazret ve devam edegelen 4 sayfada bunların farklı açılardan açılımı sayılabilecek tespitlerini aktarıyor. Önemli gördüğüm için bazılarını paylaşayım sizlerle.
Diyor ki: “Ayet-i kerimelerde, hadis-i şeriflerde övülmüş olan tevekkülü acizlikle ve işsizlikle tefsir kılıp İslam milletini miskinlik, fakirlik, esirlik ve kölelik yollarına zorla sevk ettiler. Hesapsız hazain-i ilahiye onların ellerinde zayi oldu. Meskenete vurulma sonunda izzet yerine zillet geldi.
Diyor ki: “..Kaza ve kaderi son derece yanlış tefsirlerle İslam ehlinin gönüllerini emelden, ellerini amelden ve ayaklarını hareketten engellediler. İftira ve şaşırtma yoluyla kendi çıkarları düşünerek ve “Allah’ın hükümlerine razı olmak” ifadesini ileri sürerek bu yönü istismar ettiler. Süslü ifadelerle bunu tezyin kılıp imanın rüknü sıfatıyla gösterdiler.”
Diyor ki: “Fikirdeki hürriyeti hem de fikre “küfürdür” dediler de cahiliye devrinde kızlarını diri diri gömen bedeviler gibi İslam ehlinin akıllarını ve fikirlerini öldürdüler. Bedevilerin cahiliye devrinde kızlarını öldürmeleri zilletten kaçmak sebebiyle idi. Fakat akıllarına katletmek, en büyük zilletin en kuvvetli sebebi oldu. Dimağın felce, atalete uğraması sebebiyle İslamiyet’in ruhunu korkunç bir durgunluk bastı.”
Diyor ki: “Gözlerimizi cemalden, kulaklarımızı musikiden, güzel şarkılardan ve ellerimizi güzel sanatlardan yasakladılar da kalplerimiz yüksek duygulardan, mukaddes en latif şuurlardan yoksun kaldı.”
Diyor ki: “Selama durmak, zillet dizleri üstüne meskenet elleri koyup oturmak, susmak, baştan kuşu uçurmayacak kadar cansızca hareketsiz kalmak, gelip giden saatlerde rüku selamları vermek ve ayağın toprak ve tozlarını kulluk başı üzerine almak gibi en ufak durumları “edep, işte budur” dediler de Müslüman yavrularını miskinlik ve kölelik ruhuyla terbiye eder oldular. Çocuklarda himmet, ileriye atılma ve faaliyet izleri kalmadı. İzzet ve haysiyet ruhu tamamıyla söndü.”
Diyor ki: “Küçüklüğü alçakgönüllülük, zilleti sabır, rızayı itaat, boşboğazlığı fesahat gibi gösterirken cesareti cünun, hamiyeti hamakat, vakarı, ağırbaşlılığı kibir, izzeti tekebbür, vesveseyi ihtiyat, keremi israf, cimriliği iktisat, hemen işe girişmeyi sürat, tembelliği yavaşlık ve yarışmayı haset diye vasıflandırdılar. Her fazileti tersiyle her rezaleti de zıddıyla tefsir kılıp İslam ahlakını bozdular, müminleri öldürücü sıfatların her biri ile adetlendirdiler. İslam ehlinde duygu ve şeref kalmadı.”
Diyor ki: “ Kadın kız meselelerinde, aile durumlarında kendilerinin tabiatlarını ve zayıf tedbirlerini mukaddes dinin geniş ve güzel hükümlerinden öne alıp, ya saygı ya da merhamet tarikiyle muamele gerekirken, hakaretle, hem şiddet yollarıyla kadın ve kızlara muamele eder oldular. Kadın ev hanımı ve erkeklerin kardeş sıfatıyla değil mutfak işçisi ve erkeklerin yalnız yatağı gibi itibar kılınır oldu…Mağlubiyet ruhuyla terbiye kılınagelmiş kadın ve kızları “görürsen üzerlerine saldır!” usulüyle beslenegelmiş erkeklerden korumak için, kadın ve kızları ev duvarları arasında ebedi surette kapatmak ve üzerine peçe, perde örtmek tedbir yaratıldı…Son derece zayıf olan bu tedbir, kadın ve kızları en zelil ve en zayıf yaratık derecesi indirdi. Akıl ışığı söndü, kalp de öldü. Gönülde hürriyet ve istiklal aşkları, emanet ve izzet duyguları kalmadı. Kadın ve kızlar hem dini hem de edebi terbiyeden mahrum kaldılar. Aile paklığı, kadın ve kız iffeti yüz perdesi gibi en zayıf bir tedbirle korunmak zarureti hasıl olacak kadar aşağı derecelere indi. İffetin kıymeti birkaç kuruşluk perdeden ibaret oldu. İffet fazilet olmak şerefinden çıktı; mahpusluk ve örtünme kuvvetiyle ilzam kılınan hem de gayet zayıf bir bağ oldu….Kadın ve kızların yani annelerin bütün durumları ahval-i ruhiyeleri ve ahval-i adliyeleri çocuklara intikal edip İslam ehli, her yerde her yönden geriledi ve dini inancı zayıfladı.”
Diyor ki: “Bana kalırsa biz de millet çocuklarında en öldürücü hastalık, emel yokluğu, ileriye atılış eksikliği, cesaretsizlik, ümitsizlik, himmetsizlik ve kardeşlerimizin kendilerine olan güvensizlik hastalıklarıdır. Her biri miras olma tarikiyle, analardan çocuklara geçmiş olan ruhi halleridir. Zaman annelerimizi ıslah ederse çocukları da elbette sağ olurlar, sağlıklı yetişirler.”
Son söz olarak da diyor ki: “Öğrencilere tavsiyem şudur: Allah İslamiyet’i nesh etmemiş ise, bir vakitler gelmiş olan Ebu Hanifelerin, Maliklerin, Buhari ve Müslimlerin, belki daha büyükleri gelebilir. Bu emel, Kur’an-ı Kerim’in gerçek müjdesi ile sağlanmış güzel bir ümittir. Gurur değildir bu, hayalperestlik de değildir. Bilfarz gurur olacak olursa ne zarar gelir? İzzet veren gurur, zillet veren küçük hakikatlerden milyonlarca daha değerlidir. İslamiyet’i asıl genişliğiyle ve ulviyet kutsiyetiyle göstermek emeli, beni coşturdu. İktidarımı bana tembih edebilecek zevat bulunabilirse de, emelini, rağbetimi ve ümidimi sınırlayacak zevat yoktur. İnsan hareket ederken, Allah’ın nihayetsiz “Rahmet-i İlahiye” hazinelerine gider iken, iktidarıyla değil emeliyle, rağbetiyle gider. İhtida, iktidar eseri değil bilakis içtihat sonucudur.”
Yazımın başlığına geniş halk yığınlarına mal olmuş “Az gittik uz gittik; dere-tepe düz gittik. Bir de döndük baktık ki, bir arpa boyu yol gitmişiz.” tekerlemesinden mülhem “Az gittik uz gittik, bir arpa boyu yol gitmemişiz” koydum. Yürüme bantlarında saatlerce koşan ve bir santim bile mesafe kat etmeyen insanlar benzetmesi de yapılabilir. Neden böyle diyorum? Çünkü 1875-1949 yılları arasında yaşamış olan yazarımızın yapmış olduğu bu tespitler bugünümüze de ayniyle uyuyor. Vakıaya mutabık demiştim ya yukarı da; işte aynen öyle. Allah akıbet ü encamımızı hayır eylesin.
Ümitsiz miyim? Hayır. Yukarıdaki satırların yazarının ümitsiz olmadığı gibi, bu satırların yazarı olan ben de ümitsiz değilim. Yazar “Geleceğimizi ümit gözüyle bakalım. Bu zaman, aklımızı ve kalbimizi evhamdan ve vesveselerden temiz tutup ellerimizi ve ayaklarımızı taklit bağlarından kurtaralım.” diyerek ümidini besleyecek ana unsuru taklit bağlarından kopmak olarak belirlemiş. Ben de benzer şeyleri söylüyorum yıllardır. Benim ifade şeklim ise, zihniyet değişimi. Aklediş biçimi. İngilizce ifadesiyle mindset. Zihniyet bizim hayat felsefemizi, yaşam tarzımızı, davranış modelimizi besleyen ana damardır. Bizim Müslümanlar olarak bunu değiştirmeden bir adım ileriye gitmemiz imkansızdır.
Kim mi bu? Tataristan’ın medarı iftiharı devrinin sayılı alimlerinden biri olan Musa Carullah Bigiyev. Bahse medar alıntıları yaptığım kitabının adı ise “Uzun Günlerde Oruç.”
[Ahmet Kurucan] 28.5.2018 [TR724]
Ümitsizliğe kapılmak yok, mücadeleye devam [Nurullah Albayrak]
Türkiye’de yaşanan mağduriyetlerin büyüklüğü ve çeşitliliği karşısında verilecek mücadelenin zorlu ve ciddi engellerle dolu olduğunda şüphe yok. Ancak bildiğimiz bir şey daha var ki karşılaşılan tüm bu zorluklar ancak mücadeleyle aşılabilir.
Yaşanan zorluklara karşı mücadele edilemeyeceği, ne yapılırsa yapılsın netice alınamayacağı, haksızlıkların sona erdirilemeyeceği, yalnız başına hiçbir şey yapılamayacağı, hukuki mücadeleyle başarı sağlanamayacağı gibi düşünceler ise mücadele azminin oluşmasını frenleyeceği gibi istenen neticenin alınmasını da engelleyecektir.
Hiç kimse nefes alıp verdiği müddetçe kendinin bittiğini, tükendiğini düşünmemelidir. Hayat devam ettiği müddetçe ümitsizliğe kapılmamak ve her zaman bir çıkış yolu olduğuna inanmak gerekir. Gözaltılar, tutuklamalar, haksız uygulamalar, annelerin bebeklerin cezaevlerine konulması, kolluk personelinin, savcı ve hakimlerin hukuk dışı ve zaman zaman da insanlık dışı denilebilecek muameleleri yürütecek mücadele için sadece kuvvet nedeni olurlar, olmalıdırlar. Bunlar bizim yılgınlık ve ümitsizliğimize gerekçe değil elde etmek istediğimiz başarı için güç kaynağı olmalıdır.
Yeter ki inanalım..
Netice almak ve mağduriyetlerin giderilerek bir daha yaşanmaması için gerekli olan, başarma ve tüm bu haksızlıkların giderileceğine inanma arzusuna sahip olmaktır. Başarma arzusu ve mücadele azmi bir araya geldiğinde tüm zorluklar aşılabilecektir. Yeter ki her türlü engele rağmen mücadele etmeye devam edelim ve mücadele neticesinde beklediğimiz istediğimiz neticeyi alacağımıza inanalım.
Şu da unutulmamalıdır ki yaşanan zulüm ve mağduriyetler insanların kuvvet ve kabiliyetlerini de ortaya çıkartacaktır. Bu kadar zorluğun altından nasıl kalkacağım diyen nice insanların zorluklarla tek başlarına mücadele ettiğini; Eşleri, çocukları, kardeşleri, babaları tutuklanmış olan kadınların, tutuklu yakınları için canla başla her türlü hukuki mücadeleyi yaptıkları gibi ailelerinin geçimlerini de sağlamaya çalıştıklarını; anne babaları tutuklandığı için hem kardeşlerine bakmak hem de anne babasına yardımcı olmak zorunda kalan gençlerin kazandıkları olgunluk, mücadele azmi de gayretlerinin nasıl inkişaf ettiğini görmek mümkün.
Bir sesin bir anda sistemi değiştirdiğini göreceksiniz
Yapılması gereken öncelikle neden bunlar oldu, neden benim başına geldi şeklinde ki düşüncelerden uzaklaşıp bu sorunlarla nasıl başa çıkabilirim demek ve bu doğrultuda hareket etmek gerekir. Elbette sabırlı olmak da gerekiyor. Sabırla mücadele ederek istedikleri neticeyi alan insanları görmek mümkün. Sabır, azim ve gayretle netice alınacaktır.
Davaları otomatiğe bağlamış ve ilk celsede mahkumiyet kararı veren mahkemelerin duruşmalarına yeni katılan ve sürece müdahil olan, yapılan hukuksuzlukları yüksek sesle söyleyen bir avukatın ya da kendisine olan güveniyle sesini çıkartarak mahkemeye yapılan yanlışları söyleyen bir sanığın bir anda sistemi değiştirdiğini göreceksiniz. Otomatiğe bağlanan sistemi değiştirmek elbette mümkün. Hakimler sistemlerinin değiştirilmesini istemezler ancak sitemin değiştirilmesi konusunda ortaya çıkan güçlü bir irade karşısında da geri çekilip yeni bir sistem belirlenmesine müsaade ederler. Buna yeter ki inanılsın.
Zorluklarla mücadele için her zaman bir yedek kuvvet de vardır. Bu kuvvetlerin devreye girmesi ve insanların yardıma koşması için sadece zorlanmak gerekir. Zorlanma olduğunda yedek kuvvetler devreye girecektir. Bu kapsamda en önemli kuvvet mağdur ve mazluma destek olan insanlardır. Bu kapsamda yardım almaktan ve yardım arayışına girmekten çekinmemek gerekir. Ülkemizde her ne kadar iktidarın nefret söylemleri nedeniyle ötekilerini düşman olarak gören kişiler olsa da yardım eden ve yardıma hazır insanların sayısı da az değil.
İnsanların birbirlerini ötekileştirmediği, haksızlığın ve hukuksuzluğun son bulduğu, dostluğun, kardeşliğin, hoşgörünün yeniden tesis edildiği ve beklediğimiz günlere ulaşmak için daha az mağduriyet yaşamış ya da yurt dışında olup mağduriyetin etkilerinden kısmen de olsa kurtulan kişilerin de mağdur ve mazlum olanların kimliğine bakmaksızın onlara destek olmaları gerekir. Herkesin yapabileceği bir şey muhakkak vardır. Yapılması gereken nerede ne yapabilirim diye düşünmek ve düşünceyi aksiyona geçirmek…
[Nurullah Albayrak] 28.5.2018 [TR724]
Yaşanan zorluklara karşı mücadele edilemeyeceği, ne yapılırsa yapılsın netice alınamayacağı, haksızlıkların sona erdirilemeyeceği, yalnız başına hiçbir şey yapılamayacağı, hukuki mücadeleyle başarı sağlanamayacağı gibi düşünceler ise mücadele azminin oluşmasını frenleyeceği gibi istenen neticenin alınmasını da engelleyecektir.
Hiç kimse nefes alıp verdiği müddetçe kendinin bittiğini, tükendiğini düşünmemelidir. Hayat devam ettiği müddetçe ümitsizliğe kapılmamak ve her zaman bir çıkış yolu olduğuna inanmak gerekir. Gözaltılar, tutuklamalar, haksız uygulamalar, annelerin bebeklerin cezaevlerine konulması, kolluk personelinin, savcı ve hakimlerin hukuk dışı ve zaman zaman da insanlık dışı denilebilecek muameleleri yürütecek mücadele için sadece kuvvet nedeni olurlar, olmalıdırlar. Bunlar bizim yılgınlık ve ümitsizliğimize gerekçe değil elde etmek istediğimiz başarı için güç kaynağı olmalıdır.
Yeter ki inanalım..
Netice almak ve mağduriyetlerin giderilerek bir daha yaşanmaması için gerekli olan, başarma ve tüm bu haksızlıkların giderileceğine inanma arzusuna sahip olmaktır. Başarma arzusu ve mücadele azmi bir araya geldiğinde tüm zorluklar aşılabilecektir. Yeter ki her türlü engele rağmen mücadele etmeye devam edelim ve mücadele neticesinde beklediğimiz istediğimiz neticeyi alacağımıza inanalım.
Şu da unutulmamalıdır ki yaşanan zulüm ve mağduriyetler insanların kuvvet ve kabiliyetlerini de ortaya çıkartacaktır. Bu kadar zorluğun altından nasıl kalkacağım diyen nice insanların zorluklarla tek başlarına mücadele ettiğini; Eşleri, çocukları, kardeşleri, babaları tutuklanmış olan kadınların, tutuklu yakınları için canla başla her türlü hukuki mücadeleyi yaptıkları gibi ailelerinin geçimlerini de sağlamaya çalıştıklarını; anne babaları tutuklandığı için hem kardeşlerine bakmak hem de anne babasına yardımcı olmak zorunda kalan gençlerin kazandıkları olgunluk, mücadele azmi de gayretlerinin nasıl inkişaf ettiğini görmek mümkün.
Bir sesin bir anda sistemi değiştirdiğini göreceksiniz
Yapılması gereken öncelikle neden bunlar oldu, neden benim başına geldi şeklinde ki düşüncelerden uzaklaşıp bu sorunlarla nasıl başa çıkabilirim demek ve bu doğrultuda hareket etmek gerekir. Elbette sabırlı olmak da gerekiyor. Sabırla mücadele ederek istedikleri neticeyi alan insanları görmek mümkün. Sabır, azim ve gayretle netice alınacaktır.
Davaları otomatiğe bağlamış ve ilk celsede mahkumiyet kararı veren mahkemelerin duruşmalarına yeni katılan ve sürece müdahil olan, yapılan hukuksuzlukları yüksek sesle söyleyen bir avukatın ya da kendisine olan güveniyle sesini çıkartarak mahkemeye yapılan yanlışları söyleyen bir sanığın bir anda sistemi değiştirdiğini göreceksiniz. Otomatiğe bağlanan sistemi değiştirmek elbette mümkün. Hakimler sistemlerinin değiştirilmesini istemezler ancak sitemin değiştirilmesi konusunda ortaya çıkan güçlü bir irade karşısında da geri çekilip yeni bir sistem belirlenmesine müsaade ederler. Buna yeter ki inanılsın.
Zorluklarla mücadele için her zaman bir yedek kuvvet de vardır. Bu kuvvetlerin devreye girmesi ve insanların yardıma koşması için sadece zorlanmak gerekir. Zorlanma olduğunda yedek kuvvetler devreye girecektir. Bu kapsamda en önemli kuvvet mağdur ve mazluma destek olan insanlardır. Bu kapsamda yardım almaktan ve yardım arayışına girmekten çekinmemek gerekir. Ülkemizde her ne kadar iktidarın nefret söylemleri nedeniyle ötekilerini düşman olarak gören kişiler olsa da yardım eden ve yardıma hazır insanların sayısı da az değil.
İnsanların birbirlerini ötekileştirmediği, haksızlığın ve hukuksuzluğun son bulduğu, dostluğun, kardeşliğin, hoşgörünün yeniden tesis edildiği ve beklediğimiz günlere ulaşmak için daha az mağduriyet yaşamış ya da yurt dışında olup mağduriyetin etkilerinden kısmen de olsa kurtulan kişilerin de mağdur ve mazlum olanların kimliğine bakmaksızın onlara destek olmaları gerekir. Herkesin yapabileceği bir şey muhakkak vardır. Yapılması gereken nerede ne yapabilirim diye düşünmek ve düşünceyi aksiyona geçirmek…
[Nurullah Albayrak] 28.5.2018 [TR724]
Mektup açmak ya da adama yük olan kuytular! [Hakan Zafer]
Galiba 1995 yılının yaz aylarıydı. Bir okul arkadaşımın düğünü için yola çıkmıştım. İki şehir arası yolculuktan sonra küçük bir köy garajına geçtim.
Köy garajı denen bir gerçek var. Yanık türkülerin ayarsız hoparlörlerde bir gürültüye dönüştüğü, şivenin her vurguda hissedildiği, toptancı ve sebze halinin yerini alabilecek kadar erzakla dolu, insanı fena halde yalnız hissettiren bir koşuşturmanın yeridir orası. 50 NC’lerin üstünde yükü sıkı tutsun diye muavinin var gücüyle gerdiği halatların yerinde canınız var da o sıkılıyor gibi hissedersiniz. Kimse bilmese de çok satan bir mahalli sanatçının gırtlağından titreye titreye dökülen acılı uzun havanın da etkisiyle gülmek ancak bir garibanla geçilen dalgadan yükselince hatıra gelir. Bu genelde “köyün safı” tabir edilen bir mübarek Âdem evladının etrafına toplanmış arsız kalabalığın gürültüsüdür.
Evvelden beri vatan evladının birçoğunda insaf eksikliği olduğunu düşünüyorum. Ama bir köy garajında kalkış saatini şoförün keyfinin bileceği bir belirsizlikte etrafı anlamsızca izlerken en büyük eksiğin turşu, yoğurt ve un olduğunu zannedecek kadar bidon, ağzı yazma ile örtülmüş bakraç ve çuval görmüştüm.
Köy dediğin dar bir çevre. Herkesin bir birini en detaylı haliyle bildiği yer. Aslında bu kadar bilince merak edilecek bir şey kalmamıştır diye düşünebilirdim ama o 50 NC’nin önünde, hasır taburede oturan iri yarı adam bu kanaatimi sarstı.
Çay bardağı ile orta parmağı ve işaret parmağı arasındaki sigarasını aynı elde tutma becerisi, etraftaki telaşın ortasında vatan vazifesi yapıyor ciddiyetindeki abus çehresi ile sakin sakin oturuyordu.
Bir beden taşımakla yapılabilecek en kaba suistimallerden birini yapmış, kalıbıyla kendini başta muavin ve diğerlerine saydırmayı başarmış olmalıydı. Beni böyle düşünmeye iten, bu bekleme esnasında meydana gelen bir hadise oldu.
Genç ve zayıf biri, elinde bir zarfla muavine yaklaştı. Zarfı, otobüsün varacağı köydeki anasına ulaştırması için muavine verdi. Genç o köyden biri olmalıydı. Çünkü sadece “bunu anama verir misin” dedikten sonra uzaklaştı. Muavin, mektubu, açık olan otobüsün kapısından içeri ön cama doğru fırlattı. Tam o esnada taburedeki adamın kalın sesini duyuldu. Muavine “getir şunu” dedi. Muavin hiç tereddüt etmeden zarfı camın önünden alıp adama getirdi. Bir mektubu açmaya hiç yakışmayacak ciddiyette yırttı zarfı ve okudu mektubu. Toplu taşımada sigara içmenin serbest olduğu o günlerde otobüs tutmasın diye kendimi uykuya zorladıktan sonrası bende yok.
23 yıl geçmiş… Şu gün manzarayı en küçük detayıyla hatırlayacak kadar etkilenmişim demek.
*****
Muradım, görünüşünden adam tartmak değil elbet. Zaten unutamadığım esas şey, davranışın kendisi. Haliyle aynı görünüşe sahip ömrüm boyunca gördüğün herkesi hatırlıyor da değilim. Bu mektubun açılması, bir de sadece filmlerde olmasını dilediğim mektubun saklanması var.
Ne bileyim…
Bana bir kaba insan resmi çiz deseniz, benim kalemimin size sunacaklarından biri bu taburedeki adam olurdu eminim. Bu hatıra üzerinden söylemek istediğim, duruşu kendisini etrafa nasıl gösterirse göstersin kimin yaptığına bakmaksızın, aynı cins kabalık hali yani mektup açmak. Elbette gerçeğinin yanında mektuptan bir kastım var.
Kimse kimsenin mektubunu açmamalı. Yazan, ilk okuyanın istediği kişi olduğuna emin olarak yazmalı, okuyan da kendinin ilk olduğundan şüphe duymamalı. Hem de kimse bir başkasına ait mektubu saklamamalı.
Merakıyla baş edebilmeli insan. Aralara girmemeli. “Anlaşılmaz” kaygısının ittiği aralar da bir gün lazım olur diye, sağdan soldan topladığı, o anda lüzumsuz bilgilerle sonradan adam sıkıştırmanın planlarını yaptığı kuytular da insana yüktür, altında ezilir, aralarda kalırsın da sonra sesini duyan olmaz.
[Hakan Zafer] 28.5.2018 [TR724]
Köy garajı denen bir gerçek var. Yanık türkülerin ayarsız hoparlörlerde bir gürültüye dönüştüğü, şivenin her vurguda hissedildiği, toptancı ve sebze halinin yerini alabilecek kadar erzakla dolu, insanı fena halde yalnız hissettiren bir koşuşturmanın yeridir orası. 50 NC’lerin üstünde yükü sıkı tutsun diye muavinin var gücüyle gerdiği halatların yerinde canınız var da o sıkılıyor gibi hissedersiniz. Kimse bilmese de çok satan bir mahalli sanatçının gırtlağından titreye titreye dökülen acılı uzun havanın da etkisiyle gülmek ancak bir garibanla geçilen dalgadan yükselince hatıra gelir. Bu genelde “köyün safı” tabir edilen bir mübarek Âdem evladının etrafına toplanmış arsız kalabalığın gürültüsüdür.
Evvelden beri vatan evladının birçoğunda insaf eksikliği olduğunu düşünüyorum. Ama bir köy garajında kalkış saatini şoförün keyfinin bileceği bir belirsizlikte etrafı anlamsızca izlerken en büyük eksiğin turşu, yoğurt ve un olduğunu zannedecek kadar bidon, ağzı yazma ile örtülmüş bakraç ve çuval görmüştüm.
Köy dediğin dar bir çevre. Herkesin bir birini en detaylı haliyle bildiği yer. Aslında bu kadar bilince merak edilecek bir şey kalmamıştır diye düşünebilirdim ama o 50 NC’nin önünde, hasır taburede oturan iri yarı adam bu kanaatimi sarstı.
Çay bardağı ile orta parmağı ve işaret parmağı arasındaki sigarasını aynı elde tutma becerisi, etraftaki telaşın ortasında vatan vazifesi yapıyor ciddiyetindeki abus çehresi ile sakin sakin oturuyordu.
Bir beden taşımakla yapılabilecek en kaba suistimallerden birini yapmış, kalıbıyla kendini başta muavin ve diğerlerine saydırmayı başarmış olmalıydı. Beni böyle düşünmeye iten, bu bekleme esnasında meydana gelen bir hadise oldu.
Genç ve zayıf biri, elinde bir zarfla muavine yaklaştı. Zarfı, otobüsün varacağı köydeki anasına ulaştırması için muavine verdi. Genç o köyden biri olmalıydı. Çünkü sadece “bunu anama verir misin” dedikten sonra uzaklaştı. Muavin, mektubu, açık olan otobüsün kapısından içeri ön cama doğru fırlattı. Tam o esnada taburedeki adamın kalın sesini duyuldu. Muavine “getir şunu” dedi. Muavin hiç tereddüt etmeden zarfı camın önünden alıp adama getirdi. Bir mektubu açmaya hiç yakışmayacak ciddiyette yırttı zarfı ve okudu mektubu. Toplu taşımada sigara içmenin serbest olduğu o günlerde otobüs tutmasın diye kendimi uykuya zorladıktan sonrası bende yok.
23 yıl geçmiş… Şu gün manzarayı en küçük detayıyla hatırlayacak kadar etkilenmişim demek.
*****
Muradım, görünüşünden adam tartmak değil elbet. Zaten unutamadığım esas şey, davranışın kendisi. Haliyle aynı görünüşe sahip ömrüm boyunca gördüğün herkesi hatırlıyor da değilim. Bu mektubun açılması, bir de sadece filmlerde olmasını dilediğim mektubun saklanması var.
Ne bileyim…
Bana bir kaba insan resmi çiz deseniz, benim kalemimin size sunacaklarından biri bu taburedeki adam olurdu eminim. Bu hatıra üzerinden söylemek istediğim, duruşu kendisini etrafa nasıl gösterirse göstersin kimin yaptığına bakmaksızın, aynı cins kabalık hali yani mektup açmak. Elbette gerçeğinin yanında mektuptan bir kastım var.
Kimse kimsenin mektubunu açmamalı. Yazan, ilk okuyanın istediği kişi olduğuna emin olarak yazmalı, okuyan da kendinin ilk olduğundan şüphe duymamalı. Hem de kimse bir başkasına ait mektubu saklamamalı.
Merakıyla baş edebilmeli insan. Aralara girmemeli. “Anlaşılmaz” kaygısının ittiği aralar da bir gün lazım olur diye, sağdan soldan topladığı, o anda lüzumsuz bilgilerle sonradan adam sıkıştırmanın planlarını yaptığı kuytular da insana yüktür, altında ezilir, aralarda kalırsın da sonra sesini duyan olmaz.
[Hakan Zafer] 28.5.2018 [TR724]
Teknik adam kovmada üzerimize yok! [Hasan Cücük]
Yeni sezona yine benzer senaryolarla hazırlanıyoruz. Takımlarımız kenar yönetiminde ciddi değişiklikler yapılacak. Yeni teknik adamlar büyük umutlarla göreve başlayacak. Ardından ya istifa ya da görevden alma haberleri spor sayfalarında yer alacak. Ligi ilk 7’de bitiren takımlardan 3’ü yeni sezona yeni teknik adamla başlayacak. Şampiyon Galatasaray’ın yanı sıra Beşiktaş ve Başakşehir yollarına mevcut teknik adamlarla devam edecekler.
Fenerbahçe’de Aykut Kocaman’ın durumu belirsiz. 3 Haziran’da yapılacak kongre Aykut Kocaman’ın kulüpteki geleceğini de şekillendirecek. Ali Koç kazanırsa büyük ihtimalle Aykut Kocaman’ın yerine yeni bir isime takım teslim edilecek. Fenerbahçe bu sezon yetersiz kadrosuna rağmen ligi ikinci sırada bitirdiyse bu Aykut Kocaman’ın başarı olarak görüldü. Ancak Kadıköy’de yaşanan puan kayıpları ve Türkiye Kupası’nı Akhisarspor’a kaptırması taraftar nezdinde Kocaman’ın kredisini bitirdi. Keza takımın en önemli ismi Valbuena’yı yedek kulübesine hapsetmesi tribünlerin tepkisini çekti. Yine Aykut Hoca’nın ‘garantici’ futbol stili hucüm futbolu seyretmeye alışmış Fenerbahçe taraftarının hoşnutsuzluğunun bir başka sebebi oldu. 20 yıldır görevde bulunan Aziz Yıldırım’ı Ali Koç devirmeyi başarırsa Fenerbahçe’de radikal değişiklikler olacaktır.
Trabzonspor
2017-18 sezonu Trabzonspor için ayrı bir öneme haizdi. Kulüp kuruluşunun 50. yılında mutlu sona ulaşmak için kesenin ağzını açarken, iki elin parmaklarını geçen oyuncuyu kadroya katmıştı. Ersun Yanal’la başlayan sezon Akhisarspor’a sahasında 6-1 yenilmesiyle faciaya dönüşüyordu. Yanal gidip Rıza Çalımbay göreve geliyordu. Trabzonspor, Çalımbay’ın göreve gelmesiyle birlikte devre arasına kadar oynadığı 8 maçta elde ettiği 6 galibiyet, 1 beraberlik ve 1 mağlubiyetle üzerindeki ölü toprağını attı. Tecrübeli hoca, Süper Lig’in ikinci yarısında yaşanan üst üste puan kayıplarına engel olamadı. Şampiyonluk parolasıyla sezona başlayan Trabzonspor sezon sonunda Avrupa kupaları dışında kalınca Rıza Çalımbay için ayrılık vakti geliyordu. Trabzonspor’un yeni teknik adamı olarak Göztepe’den ayrılan Tamer Tuna ve eski futboları Fatih Tekke ile Tolunay Kafkas’ın adı geçiyor.
Göztepe
Göztepe yıllar sonra çıktığı Süper Lig’de bu sezon iz bırakan bir futbol oynarken başarının mimarı olarak teknik patron Tamer Tuna gösterildi. Şenol Güneş’in yanında iki yıl yardımcılık yapan Tuna, İzmir ekibiyle iyi bir performans gösterdi. Sezon sonunda Göztepe 49 puanla ligi 6. sırada tamamladı. Golcüsü Adis Jahovic’i Konyaspor’a satan İzmir’in sarı-kırmızılı ekibinin son 9 haftada sadece 2 galibiyet alması Tamer Tuna’ya olan güveni sarstı. Sezonun bitimiyle Göztepe yönetimi, Tamer Tuna ile yollarını ayrıp takımı Ümraniyespor’da rüştünü ispat eden Bayram Bektaş’a teslim etti.
Ligi Göztepe ile aynı puanla bitirip, averajla 7. olan Sivasspor’da sezona yeni teknik adamla başlayacak. Mart 2017’de göreve gelen Samet Aybaba, sezonun bitimiyle görevinden istifa etti. Aybaba’nın ayrılması Sivas cephesi için sürpriz oldu. Kırmızı- beyazlılar, henüz kimin teknik adam olacağında karar kılmadı.
Antalyaspor
Akhisarspor’da yakaladığı başarı grafiğiyle kendini Galatasaray’da bulan Hamza Hamzaoğlu, sarı-kırmızılı ekibi şampiyon yaparak dikkatleri üzerine çekmişti. Genç neslin yükselen teknik adamlarından olan Hamzaoğlu, devre arasında Antalyaspor’la anlaşmıştı. 17 maçlık Antalyaspor döneminde 6 galibiyet ve 3 beraberlik alan Hamzaoğlu, 8 maçta ise sahadan puansız ayrıldı. Antalyaspor ligi 14. sırada tamamlarken, sürpriz bir şekilde Hamza Hamzaoğlu ile yolların ayrıldığı haberlere düştü. Bu ayrılığın sebebinin maddi gerekçelerden olduğu ifade edildi. Hamzaoğlu ile yolların ayrılmasıyla, Antalyaspor sezona yeni teknik adamla başlayacak takımlar arasında adını yazdırdı.
Kayserispor
Kayserispor sezona Rumen teknik adam Marius Sumudica yönetiminde başlarken özellikle sezonun ilk devresinde başarılı skorlar aldı. Ligin ikinci devresinde roller değişirken 17 maçın 11’inde sahadan puansız ayrılan bir Kayserispor vardı. Rumen hocanın kredisi hızla biterken, son 5 haftada peş peşe gelen 5 yenilgi biletini kestiriyordu. Sumudica ile yollarını ayıran Kayserispor takımı Ertuğrul Sağlam’a teslim etti. Temmuz 2005- Haziran 2007 arasında Kayserispor’u çalıştıran ve oldukça başarılı olan Ertuğrul Sağlam için böylece ikinci Kayserispor dönemi başlamış oldu.
2017-18 sezonunda 10 takım teknik adam değişikliğine gitti. Beşiktaş, Fenerbahçe, Başakşehir, Göztepe, Sivasspor, Kayserispor ve Akhisaspor sezonu teknik adam değişikliğine gitmeden tamamladı. Bu takımlardan Sivas, Kayseri ve Göztepe sezonun bitimiyle hoca değişikliğine gitti. Fenerbahçe’de Aykut Kocaman’la yollarını ayırırsa geçen sezondan devam eden teknik adam sayısı sadece Beşiktaş, Başakşehir ve Akhisar’la sınırlı kalacak. Sonra biz başa dönüp, neden Türk futbolunda istikrar ve başarı yakalanmıyor geyiğine döneceğiz!
[Hasan Cücük] 28.5.2018 [TR724]
Fenerbahçe’de Aykut Kocaman’ın durumu belirsiz. 3 Haziran’da yapılacak kongre Aykut Kocaman’ın kulüpteki geleceğini de şekillendirecek. Ali Koç kazanırsa büyük ihtimalle Aykut Kocaman’ın yerine yeni bir isime takım teslim edilecek. Fenerbahçe bu sezon yetersiz kadrosuna rağmen ligi ikinci sırada bitirdiyse bu Aykut Kocaman’ın başarı olarak görüldü. Ancak Kadıköy’de yaşanan puan kayıpları ve Türkiye Kupası’nı Akhisarspor’a kaptırması taraftar nezdinde Kocaman’ın kredisini bitirdi. Keza takımın en önemli ismi Valbuena’yı yedek kulübesine hapsetmesi tribünlerin tepkisini çekti. Yine Aykut Hoca’nın ‘garantici’ futbol stili hucüm futbolu seyretmeye alışmış Fenerbahçe taraftarının hoşnutsuzluğunun bir başka sebebi oldu. 20 yıldır görevde bulunan Aziz Yıldırım’ı Ali Koç devirmeyi başarırsa Fenerbahçe’de radikal değişiklikler olacaktır.
Trabzonspor
2017-18 sezonu Trabzonspor için ayrı bir öneme haizdi. Kulüp kuruluşunun 50. yılında mutlu sona ulaşmak için kesenin ağzını açarken, iki elin parmaklarını geçen oyuncuyu kadroya katmıştı. Ersun Yanal’la başlayan sezon Akhisarspor’a sahasında 6-1 yenilmesiyle faciaya dönüşüyordu. Yanal gidip Rıza Çalımbay göreve geliyordu. Trabzonspor, Çalımbay’ın göreve gelmesiyle birlikte devre arasına kadar oynadığı 8 maçta elde ettiği 6 galibiyet, 1 beraberlik ve 1 mağlubiyetle üzerindeki ölü toprağını attı. Tecrübeli hoca, Süper Lig’in ikinci yarısında yaşanan üst üste puan kayıplarına engel olamadı. Şampiyonluk parolasıyla sezona başlayan Trabzonspor sezon sonunda Avrupa kupaları dışında kalınca Rıza Çalımbay için ayrılık vakti geliyordu. Trabzonspor’un yeni teknik adamı olarak Göztepe’den ayrılan Tamer Tuna ve eski futboları Fatih Tekke ile Tolunay Kafkas’ın adı geçiyor.
Göztepe
Göztepe yıllar sonra çıktığı Süper Lig’de bu sezon iz bırakan bir futbol oynarken başarının mimarı olarak teknik patron Tamer Tuna gösterildi. Şenol Güneş’in yanında iki yıl yardımcılık yapan Tuna, İzmir ekibiyle iyi bir performans gösterdi. Sezon sonunda Göztepe 49 puanla ligi 6. sırada tamamladı. Golcüsü Adis Jahovic’i Konyaspor’a satan İzmir’in sarı-kırmızılı ekibinin son 9 haftada sadece 2 galibiyet alması Tamer Tuna’ya olan güveni sarstı. Sezonun bitimiyle Göztepe yönetimi, Tamer Tuna ile yollarını ayrıp takımı Ümraniyespor’da rüştünü ispat eden Bayram Bektaş’a teslim etti.
Ligi Göztepe ile aynı puanla bitirip, averajla 7. olan Sivasspor’da sezona yeni teknik adamla başlayacak. Mart 2017’de göreve gelen Samet Aybaba, sezonun bitimiyle görevinden istifa etti. Aybaba’nın ayrılması Sivas cephesi için sürpriz oldu. Kırmızı- beyazlılar, henüz kimin teknik adam olacağında karar kılmadı.
Antalyaspor
Akhisarspor’da yakaladığı başarı grafiğiyle kendini Galatasaray’da bulan Hamza Hamzaoğlu, sarı-kırmızılı ekibi şampiyon yaparak dikkatleri üzerine çekmişti. Genç neslin yükselen teknik adamlarından olan Hamzaoğlu, devre arasında Antalyaspor’la anlaşmıştı. 17 maçlık Antalyaspor döneminde 6 galibiyet ve 3 beraberlik alan Hamzaoğlu, 8 maçta ise sahadan puansız ayrıldı. Antalyaspor ligi 14. sırada tamamlarken, sürpriz bir şekilde Hamza Hamzaoğlu ile yolların ayrıldığı haberlere düştü. Bu ayrılığın sebebinin maddi gerekçelerden olduğu ifade edildi. Hamzaoğlu ile yolların ayrılmasıyla, Antalyaspor sezona yeni teknik adamla başlayacak takımlar arasında adını yazdırdı.
Kayserispor
Kayserispor sezona Rumen teknik adam Marius Sumudica yönetiminde başlarken özellikle sezonun ilk devresinde başarılı skorlar aldı. Ligin ikinci devresinde roller değişirken 17 maçın 11’inde sahadan puansız ayrılan bir Kayserispor vardı. Rumen hocanın kredisi hızla biterken, son 5 haftada peş peşe gelen 5 yenilgi biletini kestiriyordu. Sumudica ile yollarını ayıran Kayserispor takımı Ertuğrul Sağlam’a teslim etti. Temmuz 2005- Haziran 2007 arasında Kayserispor’u çalıştıran ve oldukça başarılı olan Ertuğrul Sağlam için böylece ikinci Kayserispor dönemi başlamış oldu.
2017-18 sezonunda 10 takım teknik adam değişikliğine gitti. Beşiktaş, Fenerbahçe, Başakşehir, Göztepe, Sivasspor, Kayserispor ve Akhisaspor sezonu teknik adam değişikliğine gitmeden tamamladı. Bu takımlardan Sivas, Kayseri ve Göztepe sezonun bitimiyle hoca değişikliğine gitti. Fenerbahçe’de Aykut Kocaman’la yollarını ayırırsa geçen sezondan devam eden teknik adam sayısı sadece Beşiktaş, Başakşehir ve Akhisar’la sınırlı kalacak. Sonra biz başa dönüp, neden Türk futbolunda istikrar ve başarı yakalanmıyor geyiğine döneceğiz!
[Hasan Cücük] 28.5.2018 [TR724]
Ramazan’da daha dinç kalmanın formülü: Öğle uykusu
Sahur ve iftarda alınan besinler, oruç tutulan saatlerde kişinin sağlık durumunu, motivasyonunu ve günlük performansını etkiliyor. Gün boyu çalışma durumunda olan kişilerin bulundukları ortam, çalışma şekli, giydikleri kıyafet ve uyku düzeni oruç tutma sürecini kolaylaştıran ya da zorlaştıran faktörler arasında yer alıyor.
Bu tür etkenlerle devam eden oruç günlerinde sağlıklı kalabilmek oldukça zor gibi gözükse de, aslında kişinin dikkat edeceği birkaç nokta ile sağlığını koruma altında tutması mümkün. Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Birsel Kavaklı, uzun süren açlık süreçleri sonucunda sağlıklı bir kişi de bile şu durumların ortaya çıkabileceğini söylüyor ve önemli tavsiyelerde bulunuyor:
Peki bunları en az düzeye indirmek için neler yapılabilir? Oruç tutulan günlerde kişilerde gün içerisinde “uyuma isteği” oluşması doğaldır. Açlığın hissiyle kan şekeri düştüğünden kişide uyuklama halleri yaşanabilir. Kan şekerinin düşmesi ile kişide halsizlik, hatta sinirlilik görülebilir. Kan şekerinin düşmesini engelleyebilmek için sahurda lifli gıdalara yer verilmesi bir önlem olabilir. Kan şekerinin düşmesinin engellenmesi ile gün içerisinde uyuklama hallerinin de önüne geçilmiş olunacaktır. Sahur ve iftarda tükettiği ağır, yağlı, acılı ve baharatlı yemekler de uykusunu kaçırabileceğinden dikkat edilmesi gereken bir noktadır. Mümkünse kısa sürelerle vücudunuzu ve zihninizi kısa öğle uykusuyla dinlendirmek gerekir.
Reflüsü olanlar sahurdan hemen sonra uyumamalı
Sahurdan sonra genelde yatıldığı için hafif gıdalar tüketilmelidir. Tuzlu ve yağlı yiyeceklerden sakınılmalı; lifli gıdalar ve sıvı alımına özen gösterilmelidir. Sahur sonrası yatıldığında baş yüksekte olmalıdır. Bu özellikle reflü rahatsızlığı olan kişilerin dikkat etmesi gereken bir durumdur. Mümkünse başta reflü hastalığı gibi sorunları olan kişiler sahur sonrası yatmamalıdırlar. İftarda ise, önce hafif bir çorba ile oruç açılmalı, namaz kılınacaksa kılınıp namazdan sonra iftar yemeğine yine devam edilmelidir. İftar yapıldıktan sonra tokluğun hissiyle oluşabilecek uyku en az yemekten 2 saat sonra olmalıdır. Taş hastalığına yatkın olan kişilerde, böbrek taşı oluşma riskinin artması gibi sağlık problemleri oruç tuttuğu dönemlerde olabilmektedir. Bu nedenle bu kişilerin, iftardan sahura kadar bol sıvı alımına dikkat etmesi gerekir.
Uyku kalitesi oruç bitince normale döner
Uyku düzeninin değişmesi ACTH ve Melatonin gibi bazı hormonların ritmini bozar. Uyku problemlerinin oluşması ve uyku problemlerinin etkisiyle günlük yaşantılarında uyum konularında sorun yaşamaları kaçınılmaz olmaktadır. Oruç tutan kişiler 24 saat içindeki toplam uyku sürelerini Ramazan öncesinde olduğu gibi tutmaya çalışması uyku sürelerini dengelemek için alınabilecek bir önlemdir. Ancak uyku açısından yaşanan bu tür problemler kalıcı bir bozukluk oluşturmadığından; uyku kalitesi oruç bittikten bir süre sonra normale döner.
Güneşe çıkmayın
Aşırı güneşli ve sıcak havalarda sağlıklı kişilerin bile mümkün olduğunca dışarı çıkmaması önerilir. Açık havada çalışmak zorunda kalanlar başta olmak üzere dışarı çıkılacağında açık renkli, bol, pamuklu giysiler giymesi, geniş kenarlı şapka kullanması, baş ve yüzün sık sık soğuk suyla yıkanması ihmal edilmemeli.
[TR724] 28.5.2018
Bu tür etkenlerle devam eden oruç günlerinde sağlıklı kalabilmek oldukça zor gibi gözükse de, aslında kişinin dikkat edeceği birkaç nokta ile sağlığını koruma altında tutması mümkün. Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Birsel Kavaklı, uzun süren açlık süreçleri sonucunda sağlıklı bir kişi de bile şu durumların ortaya çıkabileceğini söylüyor ve önemli tavsiyelerde bulunuyor:
- Kandaki trigliseridler artar,
- Kan şekeri düşer,
- Dikkat azalır,
- Kan basıncı düşer ya da yükselir,
- Atletik performans azalır
- Halsizlik olur,
- İş verimi azalır.
Peki bunları en az düzeye indirmek için neler yapılabilir? Oruç tutulan günlerde kişilerde gün içerisinde “uyuma isteği” oluşması doğaldır. Açlığın hissiyle kan şekeri düştüğünden kişide uyuklama halleri yaşanabilir. Kan şekerinin düşmesi ile kişide halsizlik, hatta sinirlilik görülebilir. Kan şekerinin düşmesini engelleyebilmek için sahurda lifli gıdalara yer verilmesi bir önlem olabilir. Kan şekerinin düşmesinin engellenmesi ile gün içerisinde uyuklama hallerinin de önüne geçilmiş olunacaktır. Sahur ve iftarda tükettiği ağır, yağlı, acılı ve baharatlı yemekler de uykusunu kaçırabileceğinden dikkat edilmesi gereken bir noktadır. Mümkünse kısa sürelerle vücudunuzu ve zihninizi kısa öğle uykusuyla dinlendirmek gerekir.
Reflüsü olanlar sahurdan hemen sonra uyumamalı
Sahurdan sonra genelde yatıldığı için hafif gıdalar tüketilmelidir. Tuzlu ve yağlı yiyeceklerden sakınılmalı; lifli gıdalar ve sıvı alımına özen gösterilmelidir. Sahur sonrası yatıldığında baş yüksekte olmalıdır. Bu özellikle reflü rahatsızlığı olan kişilerin dikkat etmesi gereken bir durumdur. Mümkünse başta reflü hastalığı gibi sorunları olan kişiler sahur sonrası yatmamalıdırlar. İftarda ise, önce hafif bir çorba ile oruç açılmalı, namaz kılınacaksa kılınıp namazdan sonra iftar yemeğine yine devam edilmelidir. İftar yapıldıktan sonra tokluğun hissiyle oluşabilecek uyku en az yemekten 2 saat sonra olmalıdır. Taş hastalığına yatkın olan kişilerde, böbrek taşı oluşma riskinin artması gibi sağlık problemleri oruç tuttuğu dönemlerde olabilmektedir. Bu nedenle bu kişilerin, iftardan sahura kadar bol sıvı alımına dikkat etmesi gerekir.
Uyku kalitesi oruç bitince normale döner
Uyku düzeninin değişmesi ACTH ve Melatonin gibi bazı hormonların ritmini bozar. Uyku problemlerinin oluşması ve uyku problemlerinin etkisiyle günlük yaşantılarında uyum konularında sorun yaşamaları kaçınılmaz olmaktadır. Oruç tutan kişiler 24 saat içindeki toplam uyku sürelerini Ramazan öncesinde olduğu gibi tutmaya çalışması uyku sürelerini dengelemek için alınabilecek bir önlemdir. Ancak uyku açısından yaşanan bu tür problemler kalıcı bir bozukluk oluşturmadığından; uyku kalitesi oruç bittikten bir süre sonra normale döner.
Güneşe çıkmayın
Aşırı güneşli ve sıcak havalarda sağlıklı kişilerin bile mümkün olduğunca dışarı çıkmaması önerilir. Açık havada çalışmak zorunda kalanlar başta olmak üzere dışarı çıkılacağında açık renkli, bol, pamuklu giysiler giymesi, geniş kenarlı şapka kullanması, baş ve yüzün sık sık soğuk suyla yıkanması ihmal edilmemeli.
[TR724] 28.5.2018
Mekke’nin Zemzem kuşları [Tuncay Opçin]
Öğle sıcağının etkisini kaybettiği, gündüzün sonunun yaklaştığı saatlerdeyiz. İkindi ezanı okunalı neredeyse bir saat olmuş. Gözlerimiz dakikalardır gökyüzünde. Ancak bekleyişimiz bitmiyor. Sıkılıyoruz ve kalabalığa karışıyoruz, akan insan selinin arasındayız. Dakikalar hızla geçerken, bir arkadaşım gökyüzünü gösteriyor, “Bakın, bakın geldiler” diyor. Başımızı kaldırıp gökyüzüne baktığımızda çok yüksekte beş tane kartalın daireler çizerek uçtuğunu görüyoruz.
Mekke’de, Kabe’deyiz. Bize anlatılan bir olayın canlı şahitleri olmak için tavaf alanındayız. Mekkeliler, ikindi namazından sonra, akşam vaktine yakın saatlerde bazı kuşların tam Zemzem kuyusunun üstünde dönmeye başladıklarını anlatmışlardı. Biz de bu amaç için Kabe’de kuşları gözlemeye başladık. Mekkelilerin anlattıkları doğruydu. Akşam namazı yaklaşırken önce alçaktan uçan iki kuş belirdi. Bir süre gökyüzünde süzüldüler ve ortadan kayboldular. Ancak asıl kuşlar akşam namazı yaklaşırken ortaya çıktı. Oldukça yükseklerde, beş kuş adeta bir şeyleri arar gibi, tavaf alanının üzerinde dönmeye başladılar. Mekkeliler bu kuşların Zemzem’e geldiğine inanıyorlar.
Şimdi tavaf alanının yani “Metaf”ın altında kalan Zemzem kuyusu, yüzyıllar boyunca havuz şeklindeymiş. Zaten Mekke de ancak Zemzem ortaya çıktıktan sonra kurulan bir şehir. Yani varlığını biraz da Zemzem’e borçlu. Kuşlar yüzyıllar boyunca bu sudan insanlarla birlikte yararlanmış. Ancak zaman içinde ağzı geniş bir kuyu görüntüsündeki Zemzem’in üstü kapatılmış.
Osmanlılar döneminde Zemzem çıkartılan kuyunun üzerine özel bir düzenek kurulmuş ve su hacılara yapılan çeşmelerden dağıtılmaya başlamış. Suudi yönetimi ise tavaf alanını genişletmek için, buradaki yapıları bir bir ortadan kaldırmış. Bu eserler arasında Zemzem binası ve çeşmeleri de bulunuyor. Suudiler Zemzem çıkarma işini yeraltına almışlar ve yeri belli olsun diye üzerinde sadece mermerden bir kapak bırakmışlar. Şimdi çoğu umreci ve hacının, Zemzem’in tavaf alanından çıkarıldığıyla ilgili bilgisi yok. Ancak insanlar unutsa da kuşlar Zemzem’in çıkarıldığı yeri hiç unutmamışlar. Gün batımına yakın saatlerde tavafa katıldığınızda başınızı mutlaka gökyüzüne kaldırın; kuşların başınızın üzerinde döndüğünü göreceksiniz.
ZAMANLA KARE OLDU
Kabe ilk başta dikdörtgen olarak inşa edilmiş. Ancak zaman içinde seller ve savaşlarla tahrip olmuş ve tekrar tekrar onarım görmüş, yıkılıp yapılmış. Kabe’nin bugünkü kare formu ise Emeviler döneminden itibaren kalıcı hale gelmiş. Mekke’de Emeviler’in ikinci hükümdarı Yezid’e isyan eden Abdullah ibn-i Zübeyir’in Kabe’nin tarihinde önemli bir yeri var.
Abdullah ibn-i Zübeyir, Kabe’yi yeniden inşa ederken, aslına uygun olarak dikdörtgen şeklinde yapmış. Ancak Haccac-ı Zalim komutansındaki Emevi ordusu Mescid-il Haram’a sığınan Abdullah ibn-i Zübeyir’e saldırınca, Kabe de bu çatışmadan payını almış. Mancınıklarla atılan taşlardan Kabe yıkılmış.
Savaş bitince Kabe bu defa eldeki malzele ile yeniden inşa edilmiş ve bugünki halini almış. Emevi Devleti ortadan kalktığında, Kabe’yi eski dikdörtgen haline çevirmek isteyenleri ise alimler engellemişler. İnsanların bu hale alıştığını söyleyen alimler, artık Kabe’ye dokunulmasına izin vermemişler. Kabe kare formuyla yüzyılları aşarak günümüze ulaşmış.
Ancak Kabe’nin sırrı da tam bu noktada gizli. Çünkü Kabe’nin dışında kalan bu bölüm şimdi Hicr diye anılıyor. Tam Kabe’nin damında biriken suların akıtılması için yapılan Altınoluk’un altında yeralan bu bölüm aslında dikdörtgen inşa edilen Kabe’nin içinde yer alıyormuş. Hicr’in özelliği ise Hz. Hacer’le, Hz. İsmail’in kabrinin burada bulunması. Bu inanç o kadar kuvvetli ki, Osmanlılar her iki isim için Hicr’in duvarına mezar taşları monte etmişler.
MERVE KAPISININ ÇIKIŞINDA
Mekke’nin sürprizleri bunlarla sınırlı değil. Yapılan inşaatlarla tarihi dokusu ve topoğrafyası değişen Mekke’de, Hz. Muhammed’in yaşadığı çağdan kalan bir hatırası daha bulunuyor: Hz. Muhammed’in Hz. Hatice’yle birlikte yaşadığı ev! Kabe’nin Merve Kapısı’na yakın olduğu bilinen evin üstü kapatılmış, yer altında muhafaza ediliyor.
Bu evin oldukça ilginç bir hikayesi var. Hz. Muhammed’in Hz. Hatice’yle birlikte yaşadığı ev, Hicret’ten sonra Hz. Ali’nin kardeşi Hz. Akil bin Ebu Talip tarafından satılmış. Mekke fethedildiğinde Hz. Muhammed’e nerede kalacağı sorulduğunda, “Akil bize ev mi bıraktı?” diye sitem ettiği biliniyor. Mekke’nin fethinde Hz. Muhammed bu yüzden kurulan bir çadırda kalmış.
Ancak Emeviler yönetimi ele geçirdiğinde Hz. Muaviye, bu evi sahibinden satın almış. Yüzyıllar boyunca ev hiçbir değişikliğe uğramamış. Osmanlılar ise evin büyük odasının üzerine kubbe yaptırmışlar. Hz. Fatıma’nın doğduğu odanın üzerine de iki küçük kubbe inşa edilmiş. Ev bu haliyle 20. yüzyıla kadar gelmiş. Daha sonra ise evin kubbe ve duvarları yıkılarak temel seviyesine kadar indirilmiş. O temellerin ve kalan duvarların üstü kapatılmış. Şimdi hacılar ve umreciler Merve kapısından Kabe’ye girmek istediklerinde Hz. Muhammed’in evinin yanından farkında olmadan geçip gidiyorlar. Ev ziyarete kapalı.
UKBE VE ŞEYBE’NİN TAİF’TEKİ BAĞI
Kabe ve Mekke’yle ilgili kutsal emanetleri görebileceğiniz bir başka yer ise Mekke Müzesi. Müze, Hudeybiye yolunda ve Kabe’nin örtüsünün dokunduğu atölyenin hemen yanında. Mekke Müzesi’nde Abbasi Halifesi Cafer el-Mansur’un yazdırdığı tamir kitabesinden 2. Abdülhamit’in yaptırdığı altın Kabe anahtarlarına kadar pek çok eseri görmeniz mümkün. Bunlar içinde hiç şüphesiz en eski olan Abdullah ibn-i Zübeyir’in hilafeti döneminden kalan ve Kabe’nin içinde kullanılan sütun.
Mekke’de hacıların ve umrecilerin uğramadan geçemediği yerlerden bir tanesi de Cennet-ül Mualla mezarlığı. Bu mezarlıkta Hz. Hatice, Hz. Muhammed’in amcası Ebu Talip, dedesi Abdülmuttalip, Hz. Ebu Bekir’in kızı Hz. Esma gibi pek çok isim yatıyor. Ünlü Mevlevi bestekâr Hammamizâde İsmail Dede Efendi de, Mekke’de vefat ettiğinde Hz. Hatice’nin ayık ucuna defnedilmiş. Veda Haccı sırasında Hz. Muhammed’in namaz kıldığı Herşe de Mekke’nin çok yakınında. Yine 72 sahabenin şehit edildiği Bir’i Maune, Mekke’ye gidildiğinde ziyaret edilecek yerlerden.
Hz. Muhammed, Mekke yıllarında peygamberliğini tebliğ için Taif’e gitmişti. Ancak Taifliler, Hz. Muhammed’e eziyet etmiş, taşlamışlardı. Bu olaydan çok üzülen Hz. Muhammed yanında evlatlığı Hz. Zeyd’le birlikte bir bağda konaklamıştı. Bu bağ Mekkeli müşriklerin ileri gelenlerinden Ukbe ve Şeybe kardeşlere aitti. İki kardeşin köleleri ise Addas’tı ve Addas kısa bir konuşmadan sonra Hz. Muhammed’e iman etmişti. Bu bağ günümüzde aynı yerinde duruyor. Ancak bu bağda şimdi üzüm yerine sebze yetiştiriliyor. Hz. Addas’ın hatırasını yaşatmak için de küçük bir mescid yapılmış. O hüzünlü günleri hatırlayıp, dua etmeniz için ziyaretçilerini bekliyor.
Mekke, yaşanan bunca değişime rağmen içinde pek çok peygamber yadigarını barındırmaya devam ediyor…
(Bu yazı, Haziran 2014’te yaptığım umre sonrasında kaleme alındı. Sonrasında Mekke’de yapılan inşaatların meydana getirdiği değişiklikleri kapsamıyor. Bazı kişiler, Hz. Muhammed’in evinin izinin yapılan genişletme çalışmaları sırasında tamamen silindiğini iddia ediyorlar. Yerinde gidip görmeden gelen haberlere güvenerek, kesin bir bilgi aktarmak mümkün değil. Bunu da belirtmeden geçmek istemedim.)
[Tuncay Opçin] 27.5.2018 [Kronos Haber]
Mekke’de, Kabe’deyiz. Bize anlatılan bir olayın canlı şahitleri olmak için tavaf alanındayız. Mekkeliler, ikindi namazından sonra, akşam vaktine yakın saatlerde bazı kuşların tam Zemzem kuyusunun üstünde dönmeye başladıklarını anlatmışlardı. Biz de bu amaç için Kabe’de kuşları gözlemeye başladık. Mekkelilerin anlattıkları doğruydu. Akşam namazı yaklaşırken önce alçaktan uçan iki kuş belirdi. Bir süre gökyüzünde süzüldüler ve ortadan kayboldular. Ancak asıl kuşlar akşam namazı yaklaşırken ortaya çıktı. Oldukça yükseklerde, beş kuş adeta bir şeyleri arar gibi, tavaf alanının üzerinde dönmeye başladılar. Mekkeliler bu kuşların Zemzem’e geldiğine inanıyorlar.
Şimdi tavaf alanının yani “Metaf”ın altında kalan Zemzem kuyusu, yüzyıllar boyunca havuz şeklindeymiş. Zaten Mekke de ancak Zemzem ortaya çıktıktan sonra kurulan bir şehir. Yani varlığını biraz da Zemzem’e borçlu. Kuşlar yüzyıllar boyunca bu sudan insanlarla birlikte yararlanmış. Ancak zaman içinde ağzı geniş bir kuyu görüntüsündeki Zemzem’in üstü kapatılmış.
Osmanlılar döneminde Zemzem çıkartılan kuyunun üzerine özel bir düzenek kurulmuş ve su hacılara yapılan çeşmelerden dağıtılmaya başlamış. Suudi yönetimi ise tavaf alanını genişletmek için, buradaki yapıları bir bir ortadan kaldırmış. Bu eserler arasında Zemzem binası ve çeşmeleri de bulunuyor. Suudiler Zemzem çıkarma işini yeraltına almışlar ve yeri belli olsun diye üzerinde sadece mermerden bir kapak bırakmışlar. Şimdi çoğu umreci ve hacının, Zemzem’in tavaf alanından çıkarıldığıyla ilgili bilgisi yok. Ancak insanlar unutsa da kuşlar Zemzem’in çıkarıldığı yeri hiç unutmamışlar. Gün batımına yakın saatlerde tavafa katıldığınızda başınızı mutlaka gökyüzüne kaldırın; kuşların başınızın üzerinde döndüğünü göreceksiniz.
ZAMANLA KARE OLDU
Kabe ilk başta dikdörtgen olarak inşa edilmiş. Ancak zaman içinde seller ve savaşlarla tahrip olmuş ve tekrar tekrar onarım görmüş, yıkılıp yapılmış. Kabe’nin bugünkü kare formu ise Emeviler döneminden itibaren kalıcı hale gelmiş. Mekke’de Emeviler’in ikinci hükümdarı Yezid’e isyan eden Abdullah ibn-i Zübeyir’in Kabe’nin tarihinde önemli bir yeri var.
Abdullah ibn-i Zübeyir, Kabe’yi yeniden inşa ederken, aslına uygun olarak dikdörtgen şeklinde yapmış. Ancak Haccac-ı Zalim komutansındaki Emevi ordusu Mescid-il Haram’a sığınan Abdullah ibn-i Zübeyir’e saldırınca, Kabe de bu çatışmadan payını almış. Mancınıklarla atılan taşlardan Kabe yıkılmış.
Savaş bitince Kabe bu defa eldeki malzele ile yeniden inşa edilmiş ve bugünki halini almış. Emevi Devleti ortadan kalktığında, Kabe’yi eski dikdörtgen haline çevirmek isteyenleri ise alimler engellemişler. İnsanların bu hale alıştığını söyleyen alimler, artık Kabe’ye dokunulmasına izin vermemişler. Kabe kare formuyla yüzyılları aşarak günümüze ulaşmış.
Ancak Kabe’nin sırrı da tam bu noktada gizli. Çünkü Kabe’nin dışında kalan bu bölüm şimdi Hicr diye anılıyor. Tam Kabe’nin damında biriken suların akıtılması için yapılan Altınoluk’un altında yeralan bu bölüm aslında dikdörtgen inşa edilen Kabe’nin içinde yer alıyormuş. Hicr’in özelliği ise Hz. Hacer’le, Hz. İsmail’in kabrinin burada bulunması. Bu inanç o kadar kuvvetli ki, Osmanlılar her iki isim için Hicr’in duvarına mezar taşları monte etmişler.
MERVE KAPISININ ÇIKIŞINDA
Mekke’nin sürprizleri bunlarla sınırlı değil. Yapılan inşaatlarla tarihi dokusu ve topoğrafyası değişen Mekke’de, Hz. Muhammed’in yaşadığı çağdan kalan bir hatırası daha bulunuyor: Hz. Muhammed’in Hz. Hatice’yle birlikte yaşadığı ev! Kabe’nin Merve Kapısı’na yakın olduğu bilinen evin üstü kapatılmış, yer altında muhafaza ediliyor.
Bu evin oldukça ilginç bir hikayesi var. Hz. Muhammed’in Hz. Hatice’yle birlikte yaşadığı ev, Hicret’ten sonra Hz. Ali’nin kardeşi Hz. Akil bin Ebu Talip tarafından satılmış. Mekke fethedildiğinde Hz. Muhammed’e nerede kalacağı sorulduğunda, “Akil bize ev mi bıraktı?” diye sitem ettiği biliniyor. Mekke’nin fethinde Hz. Muhammed bu yüzden kurulan bir çadırda kalmış.
Ancak Emeviler yönetimi ele geçirdiğinde Hz. Muaviye, bu evi sahibinden satın almış. Yüzyıllar boyunca ev hiçbir değişikliğe uğramamış. Osmanlılar ise evin büyük odasının üzerine kubbe yaptırmışlar. Hz. Fatıma’nın doğduğu odanın üzerine de iki küçük kubbe inşa edilmiş. Ev bu haliyle 20. yüzyıla kadar gelmiş. Daha sonra ise evin kubbe ve duvarları yıkılarak temel seviyesine kadar indirilmiş. O temellerin ve kalan duvarların üstü kapatılmış. Şimdi hacılar ve umreciler Merve kapısından Kabe’ye girmek istediklerinde Hz. Muhammed’in evinin yanından farkında olmadan geçip gidiyorlar. Ev ziyarete kapalı.
UKBE VE ŞEYBE’NİN TAİF’TEKİ BAĞI
Kabe ve Mekke’yle ilgili kutsal emanetleri görebileceğiniz bir başka yer ise Mekke Müzesi. Müze, Hudeybiye yolunda ve Kabe’nin örtüsünün dokunduğu atölyenin hemen yanında. Mekke Müzesi’nde Abbasi Halifesi Cafer el-Mansur’un yazdırdığı tamir kitabesinden 2. Abdülhamit’in yaptırdığı altın Kabe anahtarlarına kadar pek çok eseri görmeniz mümkün. Bunlar içinde hiç şüphesiz en eski olan Abdullah ibn-i Zübeyir’in hilafeti döneminden kalan ve Kabe’nin içinde kullanılan sütun.
Mekke’de hacıların ve umrecilerin uğramadan geçemediği yerlerden bir tanesi de Cennet-ül Mualla mezarlığı. Bu mezarlıkta Hz. Hatice, Hz. Muhammed’in amcası Ebu Talip, dedesi Abdülmuttalip, Hz. Ebu Bekir’in kızı Hz. Esma gibi pek çok isim yatıyor. Ünlü Mevlevi bestekâr Hammamizâde İsmail Dede Efendi de, Mekke’de vefat ettiğinde Hz. Hatice’nin ayık ucuna defnedilmiş. Veda Haccı sırasında Hz. Muhammed’in namaz kıldığı Herşe de Mekke’nin çok yakınında. Yine 72 sahabenin şehit edildiği Bir’i Maune, Mekke’ye gidildiğinde ziyaret edilecek yerlerden.
Hz. Muhammed, Mekke yıllarında peygamberliğini tebliğ için Taif’e gitmişti. Ancak Taifliler, Hz. Muhammed’e eziyet etmiş, taşlamışlardı. Bu olaydan çok üzülen Hz. Muhammed yanında evlatlığı Hz. Zeyd’le birlikte bir bağda konaklamıştı. Bu bağ Mekkeli müşriklerin ileri gelenlerinden Ukbe ve Şeybe kardeşlere aitti. İki kardeşin köleleri ise Addas’tı ve Addas kısa bir konuşmadan sonra Hz. Muhammed’e iman etmişti. Bu bağ günümüzde aynı yerinde duruyor. Ancak bu bağda şimdi üzüm yerine sebze yetiştiriliyor. Hz. Addas’ın hatırasını yaşatmak için de küçük bir mescid yapılmış. O hüzünlü günleri hatırlayıp, dua etmeniz için ziyaretçilerini bekliyor.
Mekke, yaşanan bunca değişime rağmen içinde pek çok peygamber yadigarını barındırmaya devam ediyor…
(Bu yazı, Haziran 2014’te yaptığım umre sonrasında kaleme alındı. Sonrasında Mekke’de yapılan inşaatların meydana getirdiği değişiklikleri kapsamıyor. Bazı kişiler, Hz. Muhammed’in evinin izinin yapılan genişletme çalışmaları sırasında tamamen silindiğini iddia ediyorlar. Yerinde gidip görmeden gelen haberlere güvenerek, kesin bir bilgi aktarmak mümkün değil. Bunu da belirtmeden geçmek istemedim.)
[Tuncay Opçin] 27.5.2018 [Kronos Haber]
Selanik, eski dostlar ve yeni misafirler… [Selahattin Sevi]
Selanik’i doğudan batıya doğru kesen geniş Egnatia Caddesi’nin denize bakan yönünde küçük bir semt ve aynı adla anılan çocuk parkı vardır: Plateia Novarinou… Şanslıysanız kentin ‘öteki’lerinin mesken tuttuğu parka inen sokakların birinde Nikos Canis’in aralanmış penceresinden ‘denize doğru’ klasik kemençe nağmelerini duyacaksınız. Şaşırmayın…
Canis, geçimini sağladığı mimarlık mesleğinin yanında hayatını Türk kültürünü ve müziğini anlamaya adamış bir aydın. Resne yönünden gelen ve İstanbul’da sona eren, Yunanların Egnatia Odos adını verdikleri yol üzerindeki ana duraklardan biri olan Selanik’te, bu mutena semtteki mütevazı evde kemençeden neye kadar farklı sazları ustalıkla icra ediyor.
Türklerin yüz yıl önce “Viran olasın!” deyip terk ettiği coğrafyada bazı değerleri unutturmamaya çalışıyor Canis. Osmanlı’nın yıkılma sürecinde her anarşist fikrin cirit attığı, komitacılara mesken tuttuğu, padişahlara hapishane olmuş Selanik’te ‘tanıdık sesler’ duymak insana iyi geliyor.
Bediüzzaman Said Nursi de 1908’de, II. Meşrutiyet’in ilanından kısa süre sonra tıpkı Şam’da verdiği hutbe gibi şehrin en büyük meydanında “Hürriyete Hitap” konuşması yapmıştı. O sese bugün kulak veren, kentin ötekilerine eklenmek için Egnatia Yolu’nu ters yönde kat eden yeni sakinler var artık. Bediüzzaman’ı “üstad” olarak bilen ve saygı duyan yüzlerce eğitimli insan eşleri ve çocuklarıyla Selanik’e sığındı çünkü.
İttihat ve Terakki tarafından şehre davet edildiği tahmin edilen Bediüzzaman’ın konuşması bugün de güncelliğini koruyor. O konuşma, “Ey hürriyet-i şer’î! Öyle müthiş ve fakat güzel ve müjdeli bir sada ile çağırıyorsun ki” diye başlayan hitabe, milletin selametine vesile olacak beş kapı olarak sıraladığı “şeriat dairesinde ittihad-ı kulub, muhabbet-i milliye, maarif, sa’yi insani ve terk-i sefahet” uyarısı ile son bulmuştu.
Birçok sebepten, fakat en çok da ‘maarif’ faaliyetinden dolayı Gülen Cemaati’ne mensup öğretmenler, mühendisiler, doktorlar, memurlar geçici de olsa Selanik’e yerleşti.
Yahudiler padişah davetiyle geldikleri şehre Hitler’in soykırımı yüzünden veda etmek zorunda kaldılar. Tabii hayatta kalma şansları olduysa… Yunanlılar ise ulus devlet inşası yolunda bir laboratuar olarak kullandı Selanik’i. İşte o Selanik, kayıp zamanları telafi için yeniden çokkültürlü günlerindeki zamanların küçük kesitlerini yaşıyor yeniden.
İki dönem üst üste seçilen ve geçtiğimiz hafta ırkçıların saldırısına hedef olan ‘bilge insan’ Yannis Butaris, birleştirici kişiliği ile Selanik’in yeni döneminde öne çıkıyor.
Sadece Yunanistan’ın değil, Bizans ve Osmanlı’nın da ikinci önemli merkezi olan şehir, Selanik: Hayaletler Şehri kitabının yazarı Mark Mazower’i haklı çıkarıyor: “Hiçbir başarılı kent, kendi geçmişinin müzesi olarak kalamaz.”
Geçmişte birçok millete ev sahipliği yapan Selanik, bugün de Ganalı doktorlara, Arnavut taş ustalarına, Gürcü amelelere, Ukraynalı dadılara ve Çinli satıcılara olduğu gibi İslamcı AKP iktidarının şerrinden kaçan Türkiyelilere de ev yurt oluyor.
Selanik’te 1917’deki büyük yangında çok sayıda cami ve kilise yandı. Ancak günümüze kadar ulaşabilen çok mükemmel bazı eserler var. Başta Hamza Bey Camii, Yeni Cami, Rotonda Camii olmak üzere bedestenler, hamamlar birçok tarihi eser restore ediliyor. Kentin yeni sakinleri de kurdukları yeni dostluklarla gönlünü ve kalbini onarıyor.
100 yıl öncesine kadar çokkültürlü yapısıyla gelişmenin öncüsü, Osmanlı’nın İstanbul’dan sonraki en önemli şehri ve Balkanların denizden dünyaya açılan kapısıydı. Şimdi, eski görkemli günlerine dönmeye ve tarihiyle barışmaya çalışırken güvenli ve korunaklı bir liman sunuyor yeni misafirlerine.
Farklı zamanlarda ziyaret ettiğim ve kendimi hep evimde hissettiğim Selanik’te konuk ağırlamak da nasip olmuştu birkaç yıl önce. Dünyanın önemli 25 fotoğrafçısının gözünü bir araya getirdiğimiz Türkiye’de Zaman’ın unutulmaz fotoğraflarıyla sahildeki Fotoğraf Müzesi’nde görsel bir şölende buluşmuştuk. Sadece fotoğraflar değil, yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen ve Osmanlı musikisinde önemli bir yere sahip olan Udi Selânikli Ahmed Efendi’nin besteleri de katılmıştı aramıza. Yunanistanlı müzisyen arkadaşlarımız tarafından icra edilen eserler gözlerimizi yaşartmıştı: “Seni görmek, seni sevmek emeliyle yaşarım…” Sonra ferahfeza ağır aksak şarkısı… Türkler, Yunanlar, Batı Trakyalılar hep birlikte unutulmaz bir akşama şahit olmuştuk.
Şimdi ise bazen birlikte iş yaptığımız, bazen keyif çattığımız dostlarımıza Türkiye’deki mesai arkadaşlarımız ve tanıdıklarımız da eklendi meskun Selaniklilere.
Daha da anlamlısı, önceki yıllarda randevularım için buluşma noktası olan Beyaz Kule’nin gölgesinde özel bir misafiri bekliyordum küçük kızımla. Egnatia Yolu’nun batısından, Üsküp üzerinden Resneli eşkıyaların yolunu izleyerek ve dağları aşarak gelen büyük kızım biraz sonra aramızda olacaktı. Eşim Selanik’in yeni sakini Tuba ve Cevheri Güven’in dost sıcaklığındaki evinde soluklanırken birçok tarihi olaya şahitlik eden Beyaz Kule üç kişilik küçük bir mutluluğa daha sahne oluyordu.
“Tepemdeki güneşin kavurucu sıcağında sırtımda çantam, bir öğretmen ve iki mihmandar eşliğinde Makedonya dağlarından yolculuğum başlamıştı. Yolun başında kendimi oldukça güçlü hissediyordum ama kısa bir süre sonra o kızgın güneş bütün enerjimi almıştı. Yere oturup saatlerce ağlamak geldi içimden.
Sonra kendimi toparladım, başımı kaldırıp yola devam ettim. Yürüdüm, yürüdüm… Kaç saat geçtiğinin ve nerede olduğumun farkında değlidim. Ta ki telefonuma düşen ‘Yunanistan’a hoşgeldiniz’ mesajına kadar.
Sınırı geçince hazır bekleyen bir taksi bizi Selanik’e götürmek için hareket etti. Telefonuma kaydettiğim Beyaz Kule fotoğrafını gösterdim. Şoför gülümseyerek tamam dedi ve bizi yarım saat içinde oraya bıraktı.
Beyaz Kule’nin altında kardeşimi ve babamı gördüm. Benim bir adım daha atacak halimin olmadığını anlamış olacaklar ki onlar bana doğru koşmaya başladılar. Uzun uzun sarıldık, kendimizi çimenlere attık.”
Şad ol Selanik!
[Selahattin Sevi] 26.5.2018 [Kronos Haber]
Canis, geçimini sağladığı mimarlık mesleğinin yanında hayatını Türk kültürünü ve müziğini anlamaya adamış bir aydın. Resne yönünden gelen ve İstanbul’da sona eren, Yunanların Egnatia Odos adını verdikleri yol üzerindeki ana duraklardan biri olan Selanik’te, bu mutena semtteki mütevazı evde kemençeden neye kadar farklı sazları ustalıkla icra ediyor.
Türklerin yüz yıl önce “Viran olasın!” deyip terk ettiği coğrafyada bazı değerleri unutturmamaya çalışıyor Canis. Osmanlı’nın yıkılma sürecinde her anarşist fikrin cirit attığı, komitacılara mesken tuttuğu, padişahlara hapishane olmuş Selanik’te ‘tanıdık sesler’ duymak insana iyi geliyor.
Bediüzzaman Said Nursi de 1908’de, II. Meşrutiyet’in ilanından kısa süre sonra tıpkı Şam’da verdiği hutbe gibi şehrin en büyük meydanında “Hürriyete Hitap” konuşması yapmıştı. O sese bugün kulak veren, kentin ötekilerine eklenmek için Egnatia Yolu’nu ters yönde kat eden yeni sakinler var artık. Bediüzzaman’ı “üstad” olarak bilen ve saygı duyan yüzlerce eğitimli insan eşleri ve çocuklarıyla Selanik’e sığındı çünkü.
İttihat ve Terakki tarafından şehre davet edildiği tahmin edilen Bediüzzaman’ın konuşması bugün de güncelliğini koruyor. O konuşma, “Ey hürriyet-i şer’î! Öyle müthiş ve fakat güzel ve müjdeli bir sada ile çağırıyorsun ki” diye başlayan hitabe, milletin selametine vesile olacak beş kapı olarak sıraladığı “şeriat dairesinde ittihad-ı kulub, muhabbet-i milliye, maarif, sa’yi insani ve terk-i sefahet” uyarısı ile son bulmuştu.
Birçok sebepten, fakat en çok da ‘maarif’ faaliyetinden dolayı Gülen Cemaati’ne mensup öğretmenler, mühendisiler, doktorlar, memurlar geçici de olsa Selanik’e yerleşti.
Yahudiler padişah davetiyle geldikleri şehre Hitler’in soykırımı yüzünden veda etmek zorunda kaldılar. Tabii hayatta kalma şansları olduysa… Yunanlılar ise ulus devlet inşası yolunda bir laboratuar olarak kullandı Selanik’i. İşte o Selanik, kayıp zamanları telafi için yeniden çokkültürlü günlerindeki zamanların küçük kesitlerini yaşıyor yeniden.
İki dönem üst üste seçilen ve geçtiğimiz hafta ırkçıların saldırısına hedef olan ‘bilge insan’ Yannis Butaris, birleştirici kişiliği ile Selanik’in yeni döneminde öne çıkıyor.
Sadece Yunanistan’ın değil, Bizans ve Osmanlı’nın da ikinci önemli merkezi olan şehir, Selanik: Hayaletler Şehri kitabının yazarı Mark Mazower’i haklı çıkarıyor: “Hiçbir başarılı kent, kendi geçmişinin müzesi olarak kalamaz.”
Geçmişte birçok millete ev sahipliği yapan Selanik, bugün de Ganalı doktorlara, Arnavut taş ustalarına, Gürcü amelelere, Ukraynalı dadılara ve Çinli satıcılara olduğu gibi İslamcı AKP iktidarının şerrinden kaçan Türkiyelilere de ev yurt oluyor.
Selanik’te 1917’deki büyük yangında çok sayıda cami ve kilise yandı. Ancak günümüze kadar ulaşabilen çok mükemmel bazı eserler var. Başta Hamza Bey Camii, Yeni Cami, Rotonda Camii olmak üzere bedestenler, hamamlar birçok tarihi eser restore ediliyor. Kentin yeni sakinleri de kurdukları yeni dostluklarla gönlünü ve kalbini onarıyor.
100 yıl öncesine kadar çokkültürlü yapısıyla gelişmenin öncüsü, Osmanlı’nın İstanbul’dan sonraki en önemli şehri ve Balkanların denizden dünyaya açılan kapısıydı. Şimdi, eski görkemli günlerine dönmeye ve tarihiyle barışmaya çalışırken güvenli ve korunaklı bir liman sunuyor yeni misafirlerine.
Farklı zamanlarda ziyaret ettiğim ve kendimi hep evimde hissettiğim Selanik’te konuk ağırlamak da nasip olmuştu birkaç yıl önce. Dünyanın önemli 25 fotoğrafçısının gözünü bir araya getirdiğimiz Türkiye’de Zaman’ın unutulmaz fotoğraflarıyla sahildeki Fotoğraf Müzesi’nde görsel bir şölende buluşmuştuk. Sadece fotoğraflar değil, yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen ve Osmanlı musikisinde önemli bir yere sahip olan Udi Selânikli Ahmed Efendi’nin besteleri de katılmıştı aramıza. Yunanistanlı müzisyen arkadaşlarımız tarafından icra edilen eserler gözlerimizi yaşartmıştı: “Seni görmek, seni sevmek emeliyle yaşarım…” Sonra ferahfeza ağır aksak şarkısı… Türkler, Yunanlar, Batı Trakyalılar hep birlikte unutulmaz bir akşama şahit olmuştuk.
Şimdi ise bazen birlikte iş yaptığımız, bazen keyif çattığımız dostlarımıza Türkiye’deki mesai arkadaşlarımız ve tanıdıklarımız da eklendi meskun Selaniklilere.
Daha da anlamlısı, önceki yıllarda randevularım için buluşma noktası olan Beyaz Kule’nin gölgesinde özel bir misafiri bekliyordum küçük kızımla. Egnatia Yolu’nun batısından, Üsküp üzerinden Resneli eşkıyaların yolunu izleyerek ve dağları aşarak gelen büyük kızım biraz sonra aramızda olacaktı. Eşim Selanik’in yeni sakini Tuba ve Cevheri Güven’in dost sıcaklığındaki evinde soluklanırken birçok tarihi olaya şahitlik eden Beyaz Kule üç kişilik küçük bir mutluluğa daha sahne oluyordu.
“Tepemdeki güneşin kavurucu sıcağında sırtımda çantam, bir öğretmen ve iki mihmandar eşliğinde Makedonya dağlarından yolculuğum başlamıştı. Yolun başında kendimi oldukça güçlü hissediyordum ama kısa bir süre sonra o kızgın güneş bütün enerjimi almıştı. Yere oturup saatlerce ağlamak geldi içimden.
Sonra kendimi toparladım, başımı kaldırıp yola devam ettim. Yürüdüm, yürüdüm… Kaç saat geçtiğinin ve nerede olduğumun farkında değlidim. Ta ki telefonuma düşen ‘Yunanistan’a hoşgeldiniz’ mesajına kadar.
Sınırı geçince hazır bekleyen bir taksi bizi Selanik’e götürmek için hareket etti. Telefonuma kaydettiğim Beyaz Kule fotoğrafını gösterdim. Şoför gülümseyerek tamam dedi ve bizi yarım saat içinde oraya bıraktı.
Beyaz Kule’nin altında kardeşimi ve babamı gördüm. Benim bir adım daha atacak halimin olmadığını anlamış olacaklar ki onlar bana doğru koşmaya başladılar. Uzun uzun sarıldık, kendimizi çimenlere attık.”
Şad ol Selanik!
[Selahattin Sevi] 26.5.2018 [Kronos Haber]
Karamollaoğlu ve haya(l) perdesi [Cem Mora]
Hayal perdesi kurulmuştu bir kere…
Türkiye yeni bir ‘seçim sath-ı maili’ne girmişti.
Lüks makam aracının penceresinden kendisine teveccüh gösterenleri selamlarken bir ara elini yumruk yaptı. Beklenen işaret gelmişti. Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu ‘Che Guevara’ pozuyla ana akım basının akil insanlarının ve sosyal medya lafazanı solcuların gönlünü çelmeyi başardı. Oysa o sol el Karamollaoğlu aracın sol yanında aturduğu için kaldırılmıştı…
Neticede Milli Görüş gömleği umutsuz Türkiye siyaseti için bir tür ‘sürpriz yumurta’ydı. Muhafazakâr demokrat civcivler büyüyüp serpilince demokrasi tramvayının hız limiti kafi gelmedi. Onlar da vagonlarda kim var kim yoksa yolculardan gaspettikleriyle durağı beklemeden iniverdiler. Meydan kala kala kuluçka süresi hayli geçmiş ‘sakallı şirin dede’ye kaldı. Karamollaoğlu, “Burdur’daydık. Biliyorsunuz Burdur için şekerpancarı çok önemli bir geçim kaynağı. Dışarıda da çok büyük bir kalabalık vardı. Normalde bizim kendi işaretimizi yapardım ama dışarıdaki coşkuyu görünce heyecanlandım. Gaza geldik diyelim,” diye konuşsa da artık çok geçti.
Tartışma şundan ibaretti: O el Zülfikâr’ı tutan Ali’nin eli mi, ringlerdeki Muhammed Ali’nin mi yoksa Che’ninki mi?
Oysa hayal perdesinin şirin babası Karamollaoğlu, kendilerini alternatif olarak nitelendiren bir ‘sanal gerçeklik stüdyosu’nda başka şeyleri de ortalığa saçtı çok geçmeden. Konu kendisinin de ‘bir şekilde’ içinde olduğu ve o kentin belediyesinin ‘reis’i olduğu döneme ait Sivas Katliamı’ydı:
“Katliam olarak vasıflandırmadım. Bu üzücü bir hadisedir. Bu, hakikaten çok acı olarak tarif edilir. Ancak katliam demek kasıtlı olarak ben bu insanları öldürmek için yaptım denirse olur. Onun adı katliam olur. Ama orada bir hadise meydana gelmiş; oteldeki perdeler yakılmış, arabalar yakılmış… Arkasında da ateş bacayı sarmış. İçerideki insanlar da pencereleri açmadıklarından dolayı insanlar ölmüş.”
Makyaj akmış, gerçek yüz ortaya çıkmıştı.
Sanki hadsiz bir güruh oteli ateşe vermemiş, sanki Ankara’dan ‘müdahale etmeyin’ uyarısı yapılmamış, sanki itfaiye zamanında hareket etmemiş ve sanki olan biteni İHA logolu görüntülerden bütün Türkiye izlememiş gibi Karamollaoğlu ‘perde’ diyordu, ‘pencere’ diyordu…
O stüdyoda gerçekleri perdelerken, Ankara sokaklarında kendi partilileri saldırıya uğradı… Hatta yaralıları taşıyan ambulansın önünü polis kesti gece karanlığında. ‘Talimat’ bekledi. Kasıt yok diyebilir miyiz?
Anadolu Ajansı’nın Karamollaoğlu’nun da temel başvuru kaynaklarından biri olan ‘devlet sözlüğü’nden kelimelerle “karşıt iki grubun kavgasında” diye verdiği olayda MHP’liler Saadet Partilileri hastanelik ediyordu.
Partisinin “Aşağılık Saldırı” başlığıyla yaptığı ve olayın detayının anlatıldığı açıklamada milletvekili adayı Fethi Öztürk’ün de yaralılar arasında adı geçiyor, MHP’liler “gaspçılık”la suçlanıyordu. Öztük’ün kardeşinin gece yarısı çaresizce polislere, “Çekilin ambulansın önünden, sizin anneniz, babanız, kardeşiniz yok mu?” yalvarışları ise hafızalardaki yerini alıyordu.
Herkesin sustuğu ve susturulduğu bir ortamda -mış gibi yapsa da, Karamollaoğlu gazete gazete, televizyon televizyon verdiği söylev ve demeçlerinde Türkiye’nin gerçek sorunlarının yanından yöresinden yeteri kadar geçmiyordu.
KHK ile işinden gücünden olanlar, hapishanelerdeki yüz binlerce insan, tutsak edilmiş gazeteciler lütfen yer alıyordu Karamollaoğlu’nun gündeminde. Fakat Gülen Cemaati’ne özel bir paragraf açmayı ihmal etmiyor her seferinde.
Henüz 15 Temmuz darbesi ile ilgili şaibeler bile ortadayken o cemaat mensuplarının kıldığı namazdan ve tuttuğu oruçtan bile şüphe ediyor: “Yine büyüklerin söylediklerine göre bir insanın namazı ve orucu sizi aldatmasın siz onun davranışlarına bakın diyor. Yani dürüst mü, kimseyi aldatıyor mu? ahlak bu işin temeli.”
Her seferinde rakip gibi gözüktüğü ve çoğu zaman aynı gömleği nöbetleşe giydiği Erdoğan’ın, “Bunları üçe ayırıp alttakiler ibadet, ortadakiler ticaret, üsttekiler de ihanetle uğraşıyorlar dediler” söylemine suret-i haktan gözüküp Şirin Baba’lığın hakkını vererek “Ama ibadet inancıyla buraya bağlanan masumlara bulaşıyorlar” diyor Karamollaoğlu.
Zoraki demokratlık bir yere kadar…
Bir kere o perde yırtılmayagörsün.
[Cem Mora] 26.5.2018 [Kronos Haber]
Türkiye yeni bir ‘seçim sath-ı maili’ne girmişti.
Lüks makam aracının penceresinden kendisine teveccüh gösterenleri selamlarken bir ara elini yumruk yaptı. Beklenen işaret gelmişti. Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu ‘Che Guevara’ pozuyla ana akım basının akil insanlarının ve sosyal medya lafazanı solcuların gönlünü çelmeyi başardı. Oysa o sol el Karamollaoğlu aracın sol yanında aturduğu için kaldırılmıştı…
Neticede Milli Görüş gömleği umutsuz Türkiye siyaseti için bir tür ‘sürpriz yumurta’ydı. Muhafazakâr demokrat civcivler büyüyüp serpilince demokrasi tramvayının hız limiti kafi gelmedi. Onlar da vagonlarda kim var kim yoksa yolculardan gaspettikleriyle durağı beklemeden iniverdiler. Meydan kala kala kuluçka süresi hayli geçmiş ‘sakallı şirin dede’ye kaldı. Karamollaoğlu, “Burdur’daydık. Biliyorsunuz Burdur için şekerpancarı çok önemli bir geçim kaynağı. Dışarıda da çok büyük bir kalabalık vardı. Normalde bizim kendi işaretimizi yapardım ama dışarıdaki coşkuyu görünce heyecanlandım. Gaza geldik diyelim,” diye konuşsa da artık çok geçti.
Tartışma şundan ibaretti: O el Zülfikâr’ı tutan Ali’nin eli mi, ringlerdeki Muhammed Ali’nin mi yoksa Che’ninki mi?
Oysa hayal perdesinin şirin babası Karamollaoğlu, kendilerini alternatif olarak nitelendiren bir ‘sanal gerçeklik stüdyosu’nda başka şeyleri de ortalığa saçtı çok geçmeden. Konu kendisinin de ‘bir şekilde’ içinde olduğu ve o kentin belediyesinin ‘reis’i olduğu döneme ait Sivas Katliamı’ydı:
“Katliam olarak vasıflandırmadım. Bu üzücü bir hadisedir. Bu, hakikaten çok acı olarak tarif edilir. Ancak katliam demek kasıtlı olarak ben bu insanları öldürmek için yaptım denirse olur. Onun adı katliam olur. Ama orada bir hadise meydana gelmiş; oteldeki perdeler yakılmış, arabalar yakılmış… Arkasında da ateş bacayı sarmış. İçerideki insanlar da pencereleri açmadıklarından dolayı insanlar ölmüş.”
Makyaj akmış, gerçek yüz ortaya çıkmıştı.
Sanki hadsiz bir güruh oteli ateşe vermemiş, sanki Ankara’dan ‘müdahale etmeyin’ uyarısı yapılmamış, sanki itfaiye zamanında hareket etmemiş ve sanki olan biteni İHA logolu görüntülerden bütün Türkiye izlememiş gibi Karamollaoğlu ‘perde’ diyordu, ‘pencere’ diyordu…
O stüdyoda gerçekleri perdelerken, Ankara sokaklarında kendi partilileri saldırıya uğradı… Hatta yaralıları taşıyan ambulansın önünü polis kesti gece karanlığında. ‘Talimat’ bekledi. Kasıt yok diyebilir miyiz?
Anadolu Ajansı’nın Karamollaoğlu’nun da temel başvuru kaynaklarından biri olan ‘devlet sözlüğü’nden kelimelerle “karşıt iki grubun kavgasında” diye verdiği olayda MHP’liler Saadet Partilileri hastanelik ediyordu.
Partisinin “Aşağılık Saldırı” başlığıyla yaptığı ve olayın detayının anlatıldığı açıklamada milletvekili adayı Fethi Öztürk’ün de yaralılar arasında adı geçiyor, MHP’liler “gaspçılık”la suçlanıyordu. Öztük’ün kardeşinin gece yarısı çaresizce polislere, “Çekilin ambulansın önünden, sizin anneniz, babanız, kardeşiniz yok mu?” yalvarışları ise hafızalardaki yerini alıyordu.
Herkesin sustuğu ve susturulduğu bir ortamda -mış gibi yapsa da, Karamollaoğlu gazete gazete, televizyon televizyon verdiği söylev ve demeçlerinde Türkiye’nin gerçek sorunlarının yanından yöresinden yeteri kadar geçmiyordu.
KHK ile işinden gücünden olanlar, hapishanelerdeki yüz binlerce insan, tutsak edilmiş gazeteciler lütfen yer alıyordu Karamollaoğlu’nun gündeminde. Fakat Gülen Cemaati’ne özel bir paragraf açmayı ihmal etmiyor her seferinde.
Henüz 15 Temmuz darbesi ile ilgili şaibeler bile ortadayken o cemaat mensuplarının kıldığı namazdan ve tuttuğu oruçtan bile şüphe ediyor: “Yine büyüklerin söylediklerine göre bir insanın namazı ve orucu sizi aldatmasın siz onun davranışlarına bakın diyor. Yani dürüst mü, kimseyi aldatıyor mu? ahlak bu işin temeli.”
Her seferinde rakip gibi gözüktüğü ve çoğu zaman aynı gömleği nöbetleşe giydiği Erdoğan’ın, “Bunları üçe ayırıp alttakiler ibadet, ortadakiler ticaret, üsttekiler de ihanetle uğraşıyorlar dediler” söylemine suret-i haktan gözüküp Şirin Baba’lığın hakkını vererek “Ama ibadet inancıyla buraya bağlanan masumlara bulaşıyorlar” diyor Karamollaoğlu.
Zoraki demokratlık bir yere kadar…
Bir kere o perde yırtılmayagörsün.
[Cem Mora] 26.5.2018 [Kronos Haber]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)