Böyle iddianame mi olur? [Dr. Ali Uyandıran-Analiz]

Cemaat soruşturmalarında birçok hukuksuzluk ve keyfilik göze batarken iddianame düzenleme aşamalarında da bu kural tanımazlık dikkati çekiyor.

İşte bir ilimizdeki cemaat iddianamesinin detaylı anatomisi ve hukuk fakültelerindeki öğrencilerin bile yapmayacağı düzeyde hataların özeti... (İl, mahkeme, savcılık ve konu edilen şahıslar mahfuzdur)

Kopyala yapıştır yöntemiyle doldurulan iddianamelerden birini inceleyeceğiz. İçeriğinde baştan sona, hukuk adına utanç verici çelişkilerle dolu. Kısaca bunlardan birkaçına bakmak gerekirse, öncelikle iddianamenin "temel"ini oluşturan hususa yüzlerce sayfa içinde sadece bir kaç paragraf ayrıldığını ve en büyük tutarsızlığın da burada olduğunu söylemek gerekir.

İddianameye göre, "Terör Örgütü Kime Denir?" Bunun cevabı 3713 sayılı kanuna göre bir örgütün, terör örgütü sayılabilmesi için;

-Cebir ve şiddet içeren devletin bütünlüğüne yönelik fiiler ile, 
-Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü suç teşkil eden eylemlerdir."  

Peki, "Kim Terör Örgütü Suçlusudur?" 

Aynı Kanunun 2. maddesinde “Terör suçlusu; birinci maddede belirlenen amaçlara ulaşmak için meydana getirilmiş örgütlerin mensupları olup da, bu amaçlar doğrultusunda diğerleri ile beraber veya tek başına suç işleyen veya amaçlanan suçu işlemese dahi örgütlerin mensubu olan kişi terör suçlusudur. (syf 57)

1. ÇELİŞKİ:

Cemaatin üzerine atılan 15 Temmuz silahlı darbe teşebbüsünden önce, onu silahlı terör örgütü sayabilecek bir eylemi olmuş mu? Bu sorunun cevabı "hayır". Bu nedenle sayın savcı, Yargıtay'ın "terör örgütü" tanımlamasıyla ilgili mevcut olan ve halen geçerli binlerce içtihadını görmemiş. Sadece Ergenekon soruşturmasında ortaya çıkan tek bir içtihada gönderme yapmış. Yani cebir ve şiddetin maddi olmasa da, manevi de olabileceği, her an olma ihtimali. Ama Yargıtay'ın o kararındaki bu kabulün, tek başına suç oluşturan bir çok delille desteklendiği ise nedense görmezden gelinmiş. Bu anlamda hiç bir delil toplamaya da gerek görmemiş. Asıl önemli olan ise, Savcı terör örgütü kabulüyle ilgili binlerce aksi yönde delile rağmen kendi tezi doğrultusunda bir içtihat bulabilmişken, "terör örgütü suçlusu" ile ilgili kendi tezini kuvvetlendirebilecek hiç bir içtihat bulamamış. 

2. ÇELİŞKİ: 

Savcı, yer verdiği gerekçelerle iddianamede cemaatin bir terör örgütü olduğunu "İLK KEZ" ortaya koyuyor. Çünkü daha eski bir karar yok. Eğer böyle bir yargı kararı olsaydı, bu mutlaka iddianamede yer alırdı. İşte Savcı'nın kendi ifadeleri: "Yargıtay kararında da anlaşılacağı üzere, söz konusu yapılanmanın 3713 sayılı yasanın 1 ve 7. Maddelerinde öngörülen terör örgütü olarak vasıflandırılmasının gerektiği anlaşılmıştır."

3. ÇELİŞKİ:

Sn. Savcı, her ne kadar cemaati bu kararı ile terör örgütü ilan etmiş ise de, hemen ardından tezini değiştirerek cemaatin aslında 17 Aralık 2013'de de bir "darbe"ye kalkıştığını söylüyor:

"Emniyetteki mensupları ve Adliyedeki Savcı ve hakimlerin aracılığıyla 2013 yılı 17 ve 25 Aralık operasyonları ile terör örgütünün amaçlarına ulaşmada önlerinde tek engel olarak kaldığını düşündükleri Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin darbe ile çalışamaz hale getirilmesi..." 
         
Ancak burada da, pek tabii ki, bu "darbeye teşebbüs" suçunun hangi silah, asker veya elverişli kanuni unsurlarıyla işlendiğine dair yine bir delil aramak beyhude... "Darbe yaptılar" o kadar...

4. ÇELİŞKİ

Savcı 2013 ve devamındaki süreçteki "darbe teşebbüsleri"ni delillendirmek yerine, değil bir iddianamede, gerekçeli bir kararda dahi yer verilmeyecek ithamlar, suçlamalar, hakaretler ve subjektif düşüncelere yer verilmiş: "Birçok soruşturma süreci ile devam eden Türk Silahlı Kuvvetlerini itibarsızlaştırma amacı güden operasyon dalgaları ile Türk milletinin gözbebeği ordumuzu sindirme sürecinin başlaması ve vatana ihanetin geldiği son noktalardan birisi olarak Özel Harp Dairesindeki Kozmik Odada arama yapılması..."

5. ÇELİŞKİ:

İddianame, bu yanlış temel üzerine kurulunca, bundan sonra delillendirmeye çalışılan suçlamaların hiçbirinin bir "örgüt" kapsamında değil, ancak kanuni unsurları oluşuyorsa ferdi suçlar oluşturabileceği de es geçilmiş. Bu hukuksuz ve mantıksız yöntem yetmezmiş gibi, bu temele oturtulmaya çalışılan birçok iddia da delillendirilmek yerine, itham edilmekle yetinilmiş. İşte bunlara bir örnek:

"Şüphelilerin yukarıda belirtilen kurumların personel alımı ile alakalı düzenlenen sınavlara girmelerini X ili Y mahallesinde bulunan muhtelif dairelerde organize ettikleri, hatta bu öğrencileri daha önceden ayarlayarak tesir ettikleri sınav komisyonunda sınava tabi tutulmasını sağladıkları, sınav komisyonlarına yerleştirdikleri kendi elemanları vasıtası ile bu öğrencilerin sınavları kazanmalarını sağladıkları ..."

İlkokul seviyesinde bilgi sahibi bir kişinin bile aklına elbette şu sorular gelir:  HANGİ KOMİSYON, HANGİ TARİHTE GÖREV YAPMIŞ, KİMLERDEN OLUŞUYOR, KİM KİME NASIL TESİR ETMİŞ, O KOMİSYONDAKİLER HAKKINDA NİÇİN BİR İŞLEM YAPILMAMIŞ, BİR ÖRGÜT SÖZ KONUSU İSE O KOMİSYON ÜYELERİ BU İDDİANAMEDE NİÇİN YOK? 

6. ÇELİŞKİ:

İddianamede şüphelilerin terör örgütü üyesi olduklarına dair delil olarak şu gösterilmiş:

"Şüphelinin, Fem Dersanesine gittikleri, üniversitede örgüt evlerinde kaldıkları DEĞERLENDİRİLDİĞİ..."

 Bu iddia hiçbir şekilde delillendirilmeye gerek görülmemiş. Zaten bu "DEĞERLENDİRİLDİĞİ" söyleminin anlamı şu: Ben bir delil bulamadım, ama kanaatim o yönde!

7. ÇELİŞKİ:

Sn. Savcı'nın attığı her yanlış temel kaçak yapılar misali herşeyiyle yanlış hale geliyor. Örneğin örgüt üyesi olduğu kabul ettiği bu kişilerin yine hakkında soruşturma bulunan kişilerle olan telefon irtibatları da "en sağlam" deliller olarak iddianame de ciddi bir yer kaplıyor. 
Yine sn Savcı çok ciddi bir delil(?) ortaya koymuş:

"Şüphelilerden ikisinin ... tarihinde birlikte yurt dışı gezisine gittiği ve birlikte döndükleri tespit edilmiştir." Tabi böyle olunca, sn.Savcı tespitini yapıştırmış: "gezinin örgütün faaliyetleri kapsamında yapıldığı DEĞERLENDİRİLDİĞİ..." 

8. ÇELİŞKİ:

Ciddi delil olarak yer verilen ancak ne olduğu anlaşılamayan excel kayıtları, örgütün şifreleri olarak kabul edilmiş:

"Bir başka şüphelinin evinde yapılan aramadaki el konulan harddiskte, excel sayfasında değerlendirme notu ve 5 rakamının yazdığı bunun da muhtemelen örgütün değerlendirme notu olduğunun DEĞERLENDİRİLDİĞİ..."

Yine akla gelen ama cevap bulamayan basit sorular şunlar: O tabloda bir isim var mı, varsa o isim gerçek mi, bu kişiye o notu kim niye vermiş, hakkında not verilenle veren arasında nasıl bir ilişki var?

İşin en tuhafı da bu harddisk bilgisi en sağlam delil, bu kişi de örgüt üyesi olduğuna en fazla inanılan kişi olduğu için, diğer şüphelilerin bu kişiyle, sonrada birbiriyle telefon irtibatlarının olması OTOMATİKMAN onları da terör örgütü üyesi yapmış... 
          
Anlamsız ve hukuki değerlendirmeler, iddialardan uzak çelişkiler o kadar çok ki, hepsine yer vermeye bu satırların da sayfaların da tahammülü yok. Özetlemek gerekirse; bir yolsuzluk soruşturması ve bir darbe teşebbüsünün "cemaatin işi" olduğu varsayımıyla (ki bunların hiçbiri ispatlanabilmiş değil) cemaat terör örgütü kabul ediliyor bu iddianameyle. Suçların kanuniliği, suçun şahsiliği, aksi kanıtlanıncaya kadar herkesin masum kabul edilmesi gibi Anayasal güvenceler şimdilik askıda... 15 Temmuza kadar silahlı bir eylemi olmadığı kabul edilen cemaat üyelerinin geçmişte yaptığı her faaliyet suç(!) kabul edildiği için, ilerideki silahlı faaliyet için onlar üç yıl öncesinden terör örgütü üyesi kabul edilmişler. Ve her biri tutuklu olan bu teröristlerin 15 yıla kadar cezalandırılmaları isteniyor! Ah nerde o idam cezasının olduğu günler değil mi? O yetkiyi Sulh Ceza Hakimleri'ne verirdik olur biterdi...

[Dr. Ali Uyandıran] 6.6.2017 [Samanyolu Haber]

Hayırda yarışanlar, durmadan yarışsınlar [Abdullah Aymaz]

Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:

“Hâkimiyet elinde bulunan o yüce Allah mukaddestir, hayrı ve bereketi sınırsızdır ve O, her şeye kadirdir. Hanginizin daha güzel iş ortaya koyacağını göstermek ve imtihan etmek için, ölümü ve hayatı yaratan, O’dur. O, azizdir, gafurdur.” (Mülk Suresi, 67/1-2)

“Fakat hayırlı insanların hesap defterleri ‘illiyyûn’dadır. İlliyyûn nedir bilir misin? İlliyyûn, müminlerin yaptıkları işlerin kaydedildiği defterdir. Allah’a yakın olanlar (mukarrabûn) ona (o deftere) şâhit olurlar. İşte o hayırlı insanlar (ebrar), ‘naîm’ cennetlerindedirler. Koltukları üzerinde neşe ile etrafa bakarlar. Sen onlara bakınca yüzlerinde, Cennet nimetlerinden menfaatlenmenin (Cennet) şarabı ikram edilir. Hitami misktir, içildiğinde sonu misk gibi yarışsınlar!” (Mutaffifîn Suresi, 83/18-26) 

İnsanlar ilk baştan zaten yarışa başlıyorlar. Binlerce spermden sadece bir tanesi, nadiren de olsa daha fazlası, yumurtaya ulaşıp yarısı kazanabiliyor. Sonra insan olarak ana karnından dünyaya geliyorlar. Diğer canlı türleri de bir nevi yarış içindeler. İşte deniz kaplumbağaları ile ilgili belgesel!.. Ayın on dördü… Deniz kıyıları ap aydınlık. Kumsalda bir uğultu!.. Yüzlerce kaplumbağa okyanustan uzun bir yolculuktan sonra karaya çıkıyorlar… Toprağı kazıp yumurtalarını bırakarak güneş doğmadan geri dönüyorlar. Ana rahmine benzeyen toprak, o yumurtaları ısıta ısıta sanki kuluçkadan çıkacak hâle getiriyor. Sonra da kabuklarını çatlatan yavrular, toprağı, omuzluyor, esnetiyor. Yırtıcı rakunlar, derinlerden gelen iniltileri duyarak koşup geliyor yumurtadan çıkanların bazılarını yiyorlar. Bu tehlikeden kurtulanlar tepelere doğru tırmanmaya başlıyorlar. Güneşin hararetinden kurtulmanın tek yolu tepelerin ötesindeki denize kavuşmak. İlahî bir sevk ile o tarafa doğru gitmeye çalışıyorlar. Tam bu sırada sürpriz şekilde yırtıcı kuşlar ortaya çıkıp bunlara saldırıyor. Bu can pazarında her biri kendini kurtarmaya çalışıyor. Tam kumsaldan denize girecek birisine bir yırtıcı kuş kapmak üzere iken bu sefer yavrunun karşısına kocaman bir timsah çıkıveriyor. Yavruyu hemen ağzına alıyor. Siz ezilip yutulup gitti derken bakıyorsunuz timsah onu alıp sağ salim serin sulara ulaştırıyor!.. Bunların ki de bir çeşit yarış işte… 

İnsanların yarısı hakkında bir başka âyette Cenab-ı Hak, şöyle buyuruyor: “Hak ve gerçek olan, Rabbinden gelendir, bunda hiç tereddüdün olmasın. Herkesin yöneldiği bir cihet vardır. Haydin öyleyse, hep HAYIRLARA KOŞUN, YARIŞIN. Nerede olursanız olunuz. Allah hepinizi bir araya getirir. Şüphesiz ki, Allah, her şeye kadirdir.” (Bakara Suresi, 2/147-148) 

Yarışta başarılı olmak için talimler, eğitimler, sabırlar deneyimler, birikimler, olgunlaşmalar gerekiyor. Onun için insan testten teste geliyor; imtihandan imtihana tâbî tutuluyor. Bunun istisnası yok… Yaşadığımız süreci de öyle görmek, ona göre değerlendirmek, krizleri hayırlı fırsatlara çevirmek lâzım… Evet Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin dediği gibi, mutlaka “İmtihanlardan imtihan olacaksınız!..”

1993’ten beri “Türkiye’deki işleriniz, ticaretleriniz devam etsin. Ama siz bir kısım imkânlarla yurt dışındaki okulların olduğu yerlerde yüz akımız öğretmenler gibi gidin… Bir yeni iş kurun oralarda… Hem eğitim hizmetlerine destek olun… Destekler hep Türkiye’den gidecek değil ya… Oralarda hem de bir esnaf olarak, mütevelli nasıl olunur, eğitim hizmetlerine nasıl destek verilir, yerli insanlara örnek olup rehberlik yapın…” deniliyor… Bu tavsiyeye az-çok uyanlar oldu. Ama istenilen seviyenin çok altında… On beş, on altı seneden beri de artık şöyle tavsiye ediliyordu: “Hamallığa râzı olun, bütün dünyaya dağılın!..” Bu tavsiyenin de maalesef tam hakkını veremedik… Rahat yaşama meyli, hayat tutkusu, bizi bağlayan bazı güçlü bağlar, alışkanlıklar bizi bir türlü bırakmadı… Ama Efendimizin (S.A.S.) güneşin doğup battığı her yere gitmek, sahip olduğumuz güzellikleri oralara taşımak hedefi mutlaka tahakkuk edeceği için Cenab-ı Hak, bunu zalimlerin, gaddarların, zulüm ve gadirleriyle, zorla yaptırıyor şimdi… Nazlandığımız noktalara şimdi koşa koşa, hem de pek çok tehlikeleri göze alarak gidiyoruz. Cenab-ı Hak, cebr-i lütfisi ile şimdi yeni ufuklar açıyor. Önümüze yepyeni fırsatlar sunuyor. Artık şimdi bu yolda güzel bir yarış imkânı doğdu. Gidenler kısa zamanda oralarda dil öğrenip hayata atılacak. Oraya önce gidenler Ensâr olarak o muhacirleri kucaklayacak, maddi-manevi destek olmanın yanında onlara rehberlik yapacaklar… Bu da yepyeni bir iş ve hizmet alanı oldu… Evet esas hayırda yarış yeni başladı bizler için… Durmadan yarışmaya bakalım. Lokomotif olalım bu hususta… Gerçi böyle bir işte vagon bile olmak çok değerli ve hayırlıdır. Yeter ki aynı hedefe kilitlenmiş olalım…

[Abdullah Aymaz] 6.6.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Gerçekten haram para ile Hac yapılablir mi? [Abdullah Salih Güven]

Aradan geçen iki-üç gün içinde herhangi bir açıklama gelmedi Diyanet yetkililerinden. “Haram para ile hac yapılır mı?” sorusuna Din İşleri Yüksek Kurulu’nun verdiği fetvadan söz ediyorum. Dine karşı oldukça mesafeli olduğunu herkesin kabullendiği bazı gazete ve internet haber sitelerinden öğrendim haberi. Oldukça ironik bir durum. Hem dine mesafeli hem de konuyu haberleştirenler onlar. Neden? İki ihtimalden dolayı. Birincisi; “vur abalıya” ya da “bir açık bulduk, bir tokat da biz atalım” mantığı. İkincisi -ki ben böyle olduğunu düşünüyorum- verilen fetva onların kafasına bile yatmamış, vicdanlarını rahatsız etmiş. Neden böyle düşünüyorum? Şundan dolayı, dine karşı mesafeli olan bu kesim, şahsi hayatları itibariyle bu mesafeyi korusa da sosyolojik bir gerçeklik olarak dini kabul ediyorlar. Kendilerini de o sosyolojik gerçekliğin bir parçası oldukları için kültürel manada Müslüman olarak adlandırıyorlar. Nitekim gazetecilik normları içinde haberin veriliş şekli benim bu yorumuma destek veren unsurlarla dolu.

Bu yazıyı yazıp yazmama konusunda çok düşündüm. Haberin doğruluğunu kontrol etmenin birinci vazifem olduğunun bilincindeyim. Dolayısıyla yazı yayınlandıktan sonra Diyanet’ten yalanlamanın gelmesi beni zor duruma düşürür diye aklıma da geldi. Ama başta da dediğim gibi şu iletişim çağında aradan geçen iki-üç gün içinde kamuoyuna açıklamama yapılmaması benim adıma haklı bir gerekçe teşkil eder kanaatine vardım. Bundan daha önemlisi internet arama motorlarında yaptığım kısa bir taramada aynı istikamette daha önceden başkalarının da verdiği fetvalar ve yazılar olduğunu görünce yazmaya karar verdim.

FETVA TAM OLARAK NE DİYOR?

Önce yayınlanan fetvaya bakalım: “Gayrimeşru yolla elde edilen para ile hac etmek uygun değildir. Asıl olan, ibadetlerin helal parayla yapılmasıdır. Bununla birlikte haram parayla hacca giden kişinin haccı sahih olup, üzerinden hac yükümlülüğü kalkmış olur. Ancak, gayrimeşru kazancın sorumluluğundan kurtulmak için, bu mali yoksullara veya hayır kurumlarına vererek elden çıkarması ve bir daha işlememek üzere tövbe etmesi gerekir.”

Fetva dilinden başlayalım: “Gayrimeşru yolla elde edilen para ile hac etmek uygun değildir.” Ne demek uygun değildir? Bunu okuyan sıradan bir Müslüman “uygun” kelimesinin Türkçe’deki kullanım alanından hareketle “yapmamak lazım ama yapsan da olabilirmiş” şeklinde bir anlam çıkartmaz mı? Burada muhtemel yanlış anlamaların, yanlış yorum ve değerlendirmelerin önünü kesmek adına ef’ali mükellefin kavramlarından birini kullanmak daha uygun olmaz mıydı? Mesela helaldir, caizdir deselerdi. Ya da haramdır mekruhtur, mubahtır denilseydi…

İkinci cümlede “Asıl olan, ibadetlerin helal parayla yapılmasıdır” beyanı bu çıkarımı önlemez mi? Cevabım belki önleyebilir ama şahsa göre değişir. İki cümleyi birlikte mütalaa eden bazı şahıslar “demek ki uygun değildir demekten kasıt harammış” şeklinde bir anlam çıkartabilir. Fakat tersi de olabilir, “Gayrimeşru yolla elde edilen para ile hac etmemek evladır ama edilebilir” diyebilir.

Zaten üçüncü cümle bunu açıkça ifade ediyor: “Bununla birlikte haram parayla hacca giden kişinin haccı sahih olup, üzerinden hac yükümlülüğü kalkmış olur.” Bu cümle üzerinde söylenecek bir şey yok. Her şey açık, sarih ve net bir biçimde ifade edilmiş.

Şahsen ben bu iki cümleden oluşan düşünceyi kaleme alacak olsaydım, ilk cümleyi şöyle değiştirirdim: “Esas olan ibadetlerin helal parayla yapılmasıdır fakat gayri meşru yollarla elde edilmiş haram para ile de hac yapılabilir. Bu kişi hac farziyetini yerine getirmiştir.” Bakın daha net oldu.

Fetvanın “Ancak” ile başlayan son cümlesi bu kişinin tevbe etmesi, gayri meşru kazancın sorumluluğundan kurtulmak için fakirlere veya hayır kurumlarına yardımda bulunması bir çıkış kapısı noktası göstermesi açısından değerlendirilebilirse de, gayrimeşru kazancı meşrulaştırma yolu göstermesi ve özellikle kul hakkını hiç kale almaması açısından ayrıca eleştirilebilecek bir mahiyete sahiptir. Belki müstakil bir yazı konusu olacak olan bu hususu bir kenara bırakarak başa döneyim.

FIKHA YÖNELTİLEN ELEŞTİRİLER

Başka İslami ilim dallarından fıkha yöneltilen eleştirilerin başında “şekilcilik” gelir. Fıkhın statik bir mahiyete büründüğü, sayısal bilimlerde olduğu gibi ele aldığı meseleleri formüllere bağlı olarak çözdüğü -ki bu konuda kullanılan en büyük delillerden biri haklı olarak kıyastır- literatürde “makasıdu’s-şeria” ve “maslahatu’n nas” dediğimiz Allah’ın maksadı ve insanların maslahatını göz ardı ettiği, dinin bütün emir, yasak ve tavsiyelerinden oluşan ruhunun, özünün kaybedildiği, hepsinden de önemlisi vicdana vurgu yapan unsurlarının göz ardı edildiği konuları gelir. Bunun adına gösterilen en önemli örneklerden biri, fıkıhçıların görüşlerine delil olarak ileri sürdükleri ayetleri parçalamaları ve mesela ayetin sonunda yer alan ve insanın vicdanına, ahirete hitap eden Allah’ın her şeyi bildiği gördüğü ve hesaba çekeceğini bildiren fezlekelerinin zikredilmemesini söylerler.

Benim de baştan sona katıldığım bu yaklaşım biçimi insanın dini düzlemde duygu, düşünce ve davranış bütünlüğünü bozan bir unsur olarak karşımızda durmaktadır. Nitekim söz konusu fetva tam da bunu yapmaktadır. Matematik formülü gibi iki davranışı birbirinde ayırmakta ve açıkça şunu söylemektedir: Hac ibadetini usulüne uygun yapınca hac yükümlülüğünün yerine getirilmesi ve sevap kazanılması ayrı, hac masraflarını haram para ile karşılamak ayrıdır ya da kazanılan paranın haram olması ayrı, bu haram parayı hacda kullanmak ayrıdır. İşte bu yaklaşım maalesef yukarıda ifade etmeye çalıştığım fıkha getirilen eleştirilerdeki dinin şeklini esas alıp ruhunu, özünü, esasını kaybetmenin örneklerinden biridir.

Sözün özü: Din İşleri Yüksek Kurulunun veya bazı kalemlerin internet ortamında duran ve aynı muhtevaya sahip fetvalarına ve dile getirdikleri düşüncelerine katılmıyorum. Haram kazancın hac ibadeti gibi İslam’da en temel ibadetlerden birinde kullanılabilir diye fetva verilmesinin dinin makasıdına ve insanların maslahatlarına yüzde yüz aykırı olduğunu düşünüyorum. Bunun bindiğimiz dalı balta ile kesmekten ve kendi elimizle dini tahrip etmekten öte bir mana taşımadığı kanaatindeyim. Diyanetten beklenen gayri meşru kazancın haramlığına, ibadetlerin helal kazançla yapılmasına vurguda bulunmasıdır. Bu konuda onlarca-yüzlerce ayet ve hadiste yer alan net çizgilerin özenle korunmasıdır.

[Abdullah Salih Güven] 6.6.2017 [TR724]

Ergenekon, Türkiye’deki son zulmün neresinde? [Haber-Yorum: Erman Yalaz]

Ergenekon, Türkiye’deki son yapılan zulümlerin, 15 Temmuz darbesinin neresinde? Bir alıntı ile başlayalım. Ergenekon  ve ‘askeri yargıda çürük çetesi’ davalarının sanıklarından eski askeri hakim Ahmet Zeki Üçok dün Sabah’a röportaj vermiş. Aklınca 15 Temmuz darbesinde yargılanan askerler ve f..ö davalarının üstünü örtüyor. Yönlendirmeye çalışıyor.

Röportajından bir pragrafı okuyalım.

“(1) Darbe girişimine katılan subayların tamamını tanıyoruz.  Biz bu isimleri yani F..ö’cü askerler listelerini bütün kurumlara gönderdik.

(2) Bizim verdiğimiz isimlerin tamamı darbeye katıldı.

(3) Balyoz, Ergenekon kumpasına maruz kalmış ve birlikte cezaevinde kaldığımız arkadaşlarımıza “15 Temmuz darbesine katılanların içinde Atatürkçü diyebileceğiniz tek bir isim var mı” dedik. Tek bir örnek veremediler. Yok çünkü.

(4) Atatürkçü ve vatansever subayların o gece 15 Temmuz darbecileri ile nasıl silahlı mücadeleye girdiklerinin görüntülerini ben Anadolu Ajansı’na verdim.

(5) “Darbenin içinde sadece F..ö’cüler yoktu” söylemini F… hainleri çok iyi kullanıyorlar. Amaçları “vallahi biz yapmadık, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı istemeyen askerler yaptı” yalanını yaygınlaştırmak.

(6) Genelkurmay Başkanlığı soruşturma başlattı ve 614 kişinin ifadesini aldı. Sonuç olarak 15 Temmuz darbesinin Fetullahçı hainler tarafından gerçekleştirildiği belirtildi. Basın yayın organlarımız bu oyuna gelmemesi lazım. 15 Temmuz darbesini F..ö yapmıştır. Bu kadar net!”

Yukarıdaki alıntılarda yer alan hakaret ve dezenformasyon için okuyucularımızdan özür diliyorum. Ancak Üçok çok önemli ifşaatlar yapıyor. Madde madde okuyalım.

LİSTELERİ BİZ YAPTIK İTİRAFI

Birinci maddede Üçok, darbeye katılanları tanıyoruz deyip listeler hazırlanıp kurumlara gönderildiğini söylüyor. Sonra ikinci maddede, bizim verdiğimiz isimler darbeye katıldı diyor. Bu iki cümlenin şerhi şu; listeleri biz oluşturduk, ilgili yerlere (emniyet, MİT, mahkeme) biz verdik. Katılmasalar da hepsi darbeci.

BİZİM TOPLANTILAR BİTMEDİ DEVAM EDİYOR

Üçüncü maddedeki cümlelerinden Ergenekon ve Balyoz sanıklarıyla buluşmaya devam ettiklerini öğreniyoruz. Kim bilir belki de Encümen-i Daniş gençleşmiştir. Belki de düzenli toplantılar Fenerbahçe, Harbiye, Tandoğan orduevlerinde sürüyordur. Onlar da bakmış listeye (ya da bizzat oluşturmuş) içlerinde Atatürkçü subay, komutan filan yokmuş.

15 TEMMUZ’DA SAHADAYDIK; PSİKOLOJİK HARP MATERYALLERİNİ BİZ PAYLAŞTIK

Dördüncü madde tam bir itiraf. O gece ve sonrasında sahadaydık. O kadar ki çatışmaların içindeydik, ya da içinde olanlardan görüntü alıp, AA’ye servis ettik. Mahkemeye, savcılığa değil. Anadolu Ajansı’na. Yani psikolojik harbi biz yönettik diyor Üçok. Bizzat kendisi vermiş. Emekli bir asker, üstelik Ergenekon gibi önemli bir davanın sanığı, durumdan vazife çıkarmış! Görüntü servis ediyor.

SAKIN KİMSE EMİR KOMUTA ZİNCİRİNDE OLDU DEMESİN!

Beşinci maddede darbeyi Erdoğan’ı sevmeyen askerler yaptı, gerçeğinden rahatsız olduğu anlaşılıyor Üçok’un. Röportajın devamında Akın Öztürk ve Mehmet Partigöç’ün mahkemelerdeki açıklamalarına iftira diyor. Onlar ne diyordu peki?  Şunu diyordu: Talimatı Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar verdi. İşler emir komuta zinciri içinde oldu.

Üçok, darbeyi TSK içindeki Atatürkçü subaylara yıkma gayreti diyor bu komutanların verdiği bilgilere. Sonra bu propagandayı Türkiye’de inanan olmadığını, asıl hedefin dışarısı olduğunu anlatıyor. Yani AB, ABD ve Batı dünyası. İyi de Sayın Üçok, ABD, İngiltere, Almanya, AB istihbarat birim ve merkezlerinin  “Erdoğan karşıtları, Kemalist ve bir kısım Gülenci subayların 15 Temmuz’un içinde olduğu” yönündeki raporlarını okumamış mıdır? Okumuştur. Ne diye yönlendirme yapıyor o zaman?

Avrupa Birliği İstihbarat Merkezi INTCEN’in 15 Temmuz raporunda, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ordudaki görevden almaları 15 Temmuz’daki darbe öncesi planladığına dair bir istihbarat raporuna da yer verdi. Bugün mahkemelerde anlatılanlar  bunları teyit ediyor.

Yani Üçok’un tutuklu askerler açısından iddia ettiği gibi dışarıya propaganda yapmaya gerek yok.  Daha ötesini söyleyenler var. Erdoğan, NATO’cu subayların hepsini tutukladı diyorlar.

LİSTE GENELKURMAY’DAN KARAR ÜÇOK’TAN

Altıncı madde iki boyutlu açıklama yapmış Üçok. İlkine göre, isimler Genelkurmay soruşturmasıyla tespit edilmiş. Savcılık soruşturması, bağımsız mahkeme kararı filan değil. Yani Sulh cezalar kimleri tutuklayacağını biliyormuş. Delilden suçluya değil; suça isim uydurmuşlar. Ya da suçlu ilan ettiklerinin gereğini yapmışlar. İkinci boyutu. Basın dikkat çekmesi, aman ha konuyu farklı yazıp çizmeyin diyor ve ekliyor:  “15 Temmuz darbesini F..ö yapmıştır. Bu kadar net!”

Eski yargıç kendisi kararı da vermiş anlayacağınız. Tabi olayın bir başka boyutu, şimdi bu askerler ileri geri konuşuyor, darbenin içindeki Kemalistler filan deyip iş bize dönmesin diyor.

ERGENEKON VE BALYOZCULAR NE YAPIYORDUR Kİ ŞİMDİ?

Üçok’u okuyunca, diğer Ergenekon ve Balyoz sanıkları nerede, neler yapıyor merak ediyor insan. Kamuoyuna yansıyanlarına bakalım bir.

Sahnede sık sık Doğu Perinçek’i görüyoruz.  15 Temmuz için canhıraş bir şekilde AKP-Erdoğan koalisyonunun içinde en hızlı destekçi. “Cemaatlerin kökünü kazıyacağız” sözünü yerine getiriyor. Levent Göktaş’lar, Hasan Atilla Uğurlar darbeyi ilk haber veren isim. Nedim Şener, hedef gösteriyor Cumhuriyet internet editörü Oğuz Güven tutuklanıyor. Trump’ın eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Mike Flynn’e 530 bin dolar ödeyen AKP ve Erdoğan PR’cısı Ekim Alptekin ile sarmaş dolaş olduğu ortaya çıktı Nedim Şener’in.

Şener, ‘Ben Turkish Heritage Foundation’un programına gittim’ demişti. Meğer Perinçek’in sıkı adamı eski Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanı İsmail Hakkı Pekin, emekli askeri hakim Üçok ile birlikte Ekim Alptekin’in misafirleriymiş. Alptekin, Flynn sponsoru. CIA eski Başkanı James Woolsey’in şahitliği ile Flynn, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve Damat Berat Albayrak, Fethullah Gülen’in Amerika’dan kaçırma planlarını konuşmuşlardı. Suç üstü yakalandıkları ortaya çıktı.

Şener de bu ekibin davetlisi olmuş, o da Perinçek ve Üçok’ların ekibinden anlaşılan, cibilli Cemaat düşmanı gibi davranmasından belli.

Ergenekon bir numaralı sanığı İlker Başbuğ, Reşat Petek komisyonuna gelip aylar öncesinden olaya dümen tutmaya çalışmıştı. Şimdi sessiz gözüküyor. ‘Darbe f..ö işi’ diye ilk sert çıkanlardan biri kendisiydi.

BALYOZ VE ERGENEKON’LA İLTİSAKLILAR DA  GÖREV BAŞINDA

Bir son not. Üçok’tan öğrendiğimize göre Ergenekon bildiğiniz aktif. Çalışıyor. Ben de dönüp Balyoz ve Ergenekon dava evraklarına ve haberlerini bir baktım. Bildiğimiz başka isimler geldi önüme.  Mesela Balyoz darbesinde ‘Yararlanılacaklar Listesi’ nam-ı diğer LAHİKA-2  belgesi o dönemde mahkeme tutanaklarına delil olarak girmişti. (Listede  12 Eylül ve 28 Şubat darbe birikimi oraya yansımıştı. Olası bir darbeden sonra iltisaklı isimler harekete geçirilecekti. )

İstanbul ve Çevresi Şehirlerde İltisaklı 1. Öncelikli Sivil Kişiler başlıklı listede 426, ikincil sivil kişiler listesinde 417 kişi vardı. Hiçbiri sıradan isimler değildi. Kimlerdi iltisaklı isimler? Latif Erdoğan, Hüseyin Gülerce, Ahmet Mahmut Ünlü, Abdulselam Tutal…. Nasıl sizce, tanıdık mı bu isimler? 15 Temmuz öncesi ve sonrasında canhıraş yürütülen zulümlerde bu isimler gerçek darbeye (Erdoğan sivil darbesi) katkı sağlıyorlar mıdır? On binlerce masumun günahına girenler arasında değil mi bu şahıslar. En son Hüseyin Gülerce’nin yazıları nedeniyle Sözcü’ye operasyon yapılmadı mı?

ASKERİ DARBELERE ELVERİŞLİ GAZETECİLER ERDOĞAN DARBESİNDE NE YAPIYOR PEKİ?

Ergenekon’da askerin iltisaklı gazeteciler listesi vardı bir de. Kanaatim listenin yarısına yakınında temenni sadedinden isimler serpiştirilmişti. Ancak cibilli Cemaat düşmanlığı yapıp, köklü davaları; Hrant Dink, Necip Hablemitoğlu cinayetlerini, Muhsin Yazıcıoğlu suikastlarını  bile Cemaat’e yıkmaya çalışan bu akıl Ergenekon ve Balyoz aklı değil de nedir? Bakın o gazeteciler listesindeki bazı isimlerin Erdoğan darbesinde hangi tarafta yer aldıklarına, fotoğraf çok net. Erdal Şafak (Sabah’ı yönetiyor) Fikret Bila (Hürriyet’in başında) İsmail Küçükkaya (demokrat görünümlü Fox Haber TV işgalinde) Mehmet Faraç, Murat Çelik, Mustafa Balbay (Cumhuriyet tutuklamalarının sebebi şikayetlerin sahibi) Nuri Elibol, Sabahattin Önkibar…

Yazıp çizdiklerine, sivil masum insanların uğradığı zulmü, evirip çevirip Cemaat çuvalına darbe ithamına çevirme gayretlerine bir bakın. Gazetecilikten ziyade, ya kendi mahallelerindeki demokratları espiyonaj ya da kara-propaganda yapma görevi almış gibiler. İnsan hakları demokrasi, zalimin bebeklere, annelere, ihtiyarlara yaptığı zulümler gazetecilik kategorisinde değil bu ekibin.

Uzun lafın kısası. Ergenekon çalışıyor. İltisaklıları da.

[Erman Yalaz] 6.6.2017 [TR724]

Vatandaşlıktan çıkarılma ile ilgili bilmeniz gerekenler [Tr724 Dosya]

Vatandaşlıktan çıkarılma, idam ve ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasından sonra bir devletin vatandaşlarına uygulayabileceği en ağır yaptırımlardan biri. Bu nedenle bütün ülkelerin anayasa ve yasalarında istisnai durumlarda başvurulan bir yaptırım olarak düzenlenmiştir. Ayrıca uluslararası sözleşmelerle de kişilerin vatandaşlıktan çıkarılarak vatansız bırakılmaları zorlaştırılmış ve belirli koşullara bağlanmıştır. Herhangi bir ülkenin uyruğu olup da başka bir ülkede bulunanlar “yabancı” statüsündedirler ve uluslararası hukukun korumasından yararlanırlar. Vatansızlar (heimatlos) ise böyle bir himayeden yoksundurlar.

Türkiye, Avrupa Konseyi Kişi Halleri Komisyonunca 04 Aralık 1954’te kabul edilen Vatansızlık Hallerinin Sayısının Azaltılmasına Dair Sözleşme’ye 17 Nisan 1975 tarihinde taraf olmuştur. Böyle bir sözleşmeye taraf olan bir ülkenin kendi vatandaşlarını kitle halinde vatansız duruma düşürmesi sözleşmenin amacı ile -en azından siyaseten- bağdaşmayacaktır.

İlk ve tek örnek Nazi Almanyasında

Bir devletin kendi vatandaşlarını kitle halinde vatandaşlıktan çıkarmasına ilişkin en somut örnek Almanya’da yaşandı. Nazi rejimi Reich Vatandaşlık Kanununa dayanarak 25 Kasım 1941’de ülke dışında bulunan bütün Alman uyruklu Yahudileri vatandaşlıktan çıkarmıştı.

Anayasamızda vatandaşlığın tanımı ve vatandaşlıkla ilgili diğer hususlar 66. maddede aşağıdaki şekilde düzenlenmiştir: “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür. Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türk’tür. Vatandaşlık, kanunun gösterdiği şartlarla kazanılır ve ancak kanunda belirtilen hallerde kaybedilir. Hiçbir Türk, vatana bağlılıkla bağdaşmayan bir eylemde bulunmadıkça vatandaşlıktan çıkarılamaz. Vatandaşlıktan çıkarma ile ilgili karar ve işlemlere karşı yargı yolu kapatılamaz.”

Yeni vatandaşlık kanunu ile ortadan kalkmış olan eski 403 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu (TVK)’nun 26. maddesine -1981 yılında yapılan değişiklikle- aşağıdaki hüküm eklendi:

“Yurtdışında bulunup da Türkiye Cumhuriyetinin iç ve dış güvenliği ile kanunun suç saydığı şekilde iktisadi ve mali güvenliği aleyhine faaliyette bulunan veya yurtiçinde bu tür faaliyetlerde bulunup da her ne suretle olursa olsun yurtdışına çıkan ve hakkında Türkiye’de bu nedenle kamu davası açılmasına veya ceza kovuşturmasına veya hükmün infazına olanak bulunmayan ve gelmesi için yapılan duyuruya rağmen üç ay içinde, savaş sıkıyönetim ve olağanüstü hallerde bir ay içinde yurda dönmeyen Türk vatandaşlığını sonradan kazanmış kişiler Bakanlar Kurulu Kararı ile vatandaşlıktan çıkarılabilir. Bu hüküm, Türkiye savaş halinde bulunduğu zaman doğumla Türk vatandaşı olanlar hakkında da uygulanabilir.”

Bu hükme dayanılarak 12 Eylül askeri rejimi tarafından 14 bin kişi vatandaşlıktan çıkarılmıştı. 29 Mayıs 2009 tarihinde yürürlüğe giren 5901 sayılı yeni Türk Vatandaşlığı Kanununda ise bu hükme yer verilmedi. Kanunda “terör örgütü üyeliği” veya bağlantısı gibi vatandaşlıktan çıkarma nedenleri de bulunmamakta.

BATI ÜLKELERİNDE ‘VATANDAŞLIKTAN ÇIKARMA’

AB ülkelerinde de vatandaşlığı kaybetme veya vatandaşlıktan çıkarılmayı düzenleyen çeşitli yasal düzenlemeler bulunyor. Konuyla ilgili istatistiklerin tutulduğu 20 AB ülkesinde 1985 ila 2013 yılları arasında toplam 130 bin 761 kişi vatandaşlıktan çıkarılmış veya çıkmış; bu kişilerin yüzde 70’inden fazlası kendi istekleriyle vatandaşlığı bırakmış.

AB’de terörle ilişkili olma sebebiyle vatandaşlıktan çıkarılan veya vatandaşlığını kaybedenler olup olmadığını anlamak için üye ülkelerdeki yasal çerçevenin incelenmesinde yarar vardır.

Finlandiya İçişleri Bakanlığı bünyesindeki Göç Dairesi’nin, Avrupa Komisyonu aracılığıyla diğer AB ülkelerinde terörle ilişkisi olan kişilerin vatandaşlıktan çıkarılmasına ilişkin düzenlemeleri istemesi üzerine hazırlanan bilgi notuna göre, 2014 yılı itibariyle konuyla ilişkin bilgi sunan 22 üye ülkeden 10’unda vatandaşlıktan çıkarmaya dair bir yasal düzenleme bulunmuyor. Bu ülkeler Avusturya, Finlandiya, İtalya, Letonya, Litvanya, Polonya, Portekiz, İspanya ve İsveç.

Yasalarında vatandaşlıktan çıkarma sebepleri arasında açıkça terörist eylemlere yer veren ülkeler ise Belçika, Fransa, Hollanda ve İngiltere. Bununla birlikte, yasaların terörle ilişki sebebiyle vatandaşlıktan çıkarma imkânı verdiği ülkelerin hemen hepsinde bu düzenleme ilgili kişinin vatansız kalması söz konusu olduğunda uygulanmamakta. Bir başka deyişle, doğuştan o ülkenin vatandaşı olan ve o sırada başkaca bir vatandaşlığı bulunmayan kişilerin salt terörist eylemleri nedeniyle vatandaşlıktan çıkarılması mümkün değil. Söz konusu yasal çerçeve, uluslararası hukuktaki “kişinin vatansız kalmaması” ilkesiyle uyumlu.

Bazı ülkeler terör eylemlerine özel olarak değinmeseler de “anayasal düzene karşı eylemlerde bulunan kişilerin” vatandaşlıktan çıkarılmasını öngören düzenlemelere sahip. Bunlar Slovenya, Almanya, Estonya ve Bulgaristan. Öte yandan, Macaristan, Lüksemburg ve Norveç’te vatandaşlık kazanırken hileli veya yanıltıcı bilgiler vermek de vatandaşlıktan çıkarılma koşulları arasında.

ABD’de temel hak ve hürriyetlerle ilgili yasal düzenlemeler Yüksek Mahkemenin yargısal denetimine tabi. Yüksek Mahkeme (Supreme Court) Trop v. Dulles (1958) davasında, asker kişinin savaş sırasında firar ettiği için 1940 tarihli Vatandaşlık Kanununun 401(g) bölümü uyarınca vatandaşlıktan çıkarılmasını, bireyin yasal varlığını tahrip edici, “zalimce ve sıra dışı” bir ceza olarak kabul etti. Yüksek Mahkemeye göre, Kongre’nin savaş zamanında dahi bir Amerikan vatandaşını askerlikten kaçtığı için vatandaşlıktan çıkarma yetkisi yok. Kişinin örgütlü toplumdaki statüsünün toptan yok edilmesi anlamına gelen vatandaşlıktan çıkarılma işkenceden daha ilkel bir cezalandırma yöntemidir.

Vatandaşlığın bir “temel hak” olduğu gerçeğinden hareket eden kararda şu çarpıcı ifadelere yer verilmiş: “Vatandaşlıktan çıkarma, hükümetin bir vatandaşın davranışından duyduğu hoşnutsuzluğu ifade etmek için kullanabileceği bir silah değildir… Vatandaşlık kötü davranış sonucu geçerliğini kaybeden bir lisans değildir.” Karardan, ABD’de bireylerin nerdeyse hiçbir koşul altında vatandaşlıktan çıkarılamayacağı anlaşılmaktadır.

Türk Vatandaşlık Kanunundaki Mevcut Durum

Vatandaşlıktan çıkmak ve çıkarılmak aynı şey olmayıp, ikisi arasında sonuçları bakımından farklılıklar var. Çıkmak isteğe bağlı iken çıkarılmak bir yaptırım.

Türk vatandaşlığının kaybı, vatandaşlıktan çıkma veya kaybettirme ya da vatandaşlığa alınmanın iptali ile gerçekleşir. Bu işlemler İçişleri Bakanlığının (Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü) teklifi üzerine Bakanlar Kurulu kararı ile tesis edilir. Bir başka deyişle, vatandaşlıktan çıkarma kararları bir “idari işlem”dir ve yargı denetimine tabidir; iptal davasına konu olabilir.

Anayasada bahsedilen “vatana bağlılıkla bağdaşmayan eylemler” konusunda 5901 sayılı Kanunda bir açıklık yok ise de Kanunun vatandaşlığın kaybettirilmesini düzenleyen 29’uncu maddesinde sayılan eylemler bu kapsamda değerlendirilebilir:

a) Yabancı bir devletin, Türkiye’nin menfaatlerine uymayan herhangi bir hizmetinde bulunup da bu görevi bırakmaları kendilerine yurt dışında dış temsilcilikler, yurt içinde ise mülki idare amirleri tarafından bildirilmesine rağmen, üç aydan az olmamak üzere verilecek uygun bir süre içerisinde kendi istekleri ile bu görevi bırakmayanlar.
b) Türkiye ile savaş halinde bulunan bir devletin her türlü hizmetinde Bakanlar Kurulunun izni olmaksızın kendi istekleriyle çalışmaya devam edenler.
c) İzin almaksızın yabancı bir devlet hizmetinde gönüllü olarak askerlik yapanlar.

Madde esas itibarıyla yurtdışında yaşayan herhangi bir Türk vatandaşının vatandaşlıktan çıkarılabilmesine ilişkin şartları “tahdidi olarak” (sınırlı biçimde) saymıştır. Mevcut yasal çerçevede vatandaşlıktan çıkarmanın başkaca bir yolu bulunmamaktadır.

680 Sayılı KHK İle Yapılan Değişiklik

6 Ocak 2017 tarih ve 680 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile 29’uncu maddeye aşağıdaki kaybettirme nedeni TVK’ye eklenmiştir:

“(2) 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 302 nci, 309 uncu, 310 uncu, 311 inci, 312 nci, 313 üncü, 314 üncü ve 315 inci maddelerinde yazılı suçlar nedeniyle hakkında soruşturma veya kovuşturma yürütülen ve yabancı ülkede bulunması nedeniyle kendisine ulaşılamayan vatandaşlar, bu durumun soruşturma aşamasında Cumhuriyet savcısı veya kovuşturma aşamasında mahkeme tarafından öğrenilmesinden itibaren bir ay içinde vatandaşlıklarının kaybettirilmesi amacıyla Bakanlığa bildirilir. Bakanlıkça Resmi Gazetede yapılan yurda dön ilanına rağmen üç ay içinde yurda dönmemeleri halinde, bu kişilerin Türk vatandaşlıkları Bakanlığın teklifi ve Bakanlar Kurulu kararıyla kaybettirilebilir.”

Buna göre Türk vatandaşlığının kaybettirilmesi kararı verilebilmesi için aşağıdaki koşulların yerine gelmiş olması gerekir:
  1. Maddede düzenlenen suçlar nedeniyle hakkında kovuşturma veya kovuşturma yürütülmesi,
  2. İlgilinin yabancı ülkede bulunması nedeniyle kendisine ‘ulaşılamaması’,
  3. Bu durumun soruşturma aşamasında Cumhuriyet savcısı veya kovuşturma aşamasında mahkeme tarafından ‘öğrenilmesi’ üzerine Bakanlığa bildirilmesi,
  4. Bakanlıkça Resmi Gazetede yapılan yurda dön ilanına rağmen üç ay içinde yurda dönülmemiş olması,
  5. İçişleri Bakanlığının teklifi ve Bakanlar Kurulu kararı.

Bu düzenlemeyle; devlet birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak (m. 302), anayasayı ihlal (m. 309), Cumhurbaşkanına suikast veya fiili saldırı (m. 310), yasama organına karşı suç (m. 311), hükümete karşı suç (m. 312), silahlı isyan (m.313) veya silahlı örgüt (m. 314) suçlamalarıyla haklarında soruşturma ya da kovuşturma yürütülen ve yabancı ülkede olması nedeniyle kendisine ‘ulaşılamayan’ (yani yakalanamayan) ve yabancı ülkede olduğu ‘öğrenilen’ kişilerin yapılan ilana rağmen Türkiye’ye dönmemeleri durumunda Türk vatandaşlığını kaybettirmeleri amaçlanıyor. Bu şekilde, 403 sayılı mülga TVK’nin özellikle 1980 darbesi sonrası yoğun tatbik edilen bir kısım eski düzenlemelerinde ‘vatandaşlıktan çıkarma’ ya da ‘kaybettirme’ nedeni olarak kullanılan bir hükmün daha da kapsamlı bir şekilde yeniden TVK’ye ithal edildiği görülebilir.

Ancak, önceki düzenlemelerde ilgilinin yurt dışında olması nedeniyle soruşturma, kovuşturma veya hükmün infazının mümkün olmaması koşulu aranırken, KHK’deki düzenlemede ilgilinin yurt dışında olması nedeniyle kendisine ulaşılamaması (yani yakalanamaması, teslim olmaması vb.) bir kaybettirme nedeni olarak düzenlenmiş.

Türk Vatandaşlığının Kaybettirilmesi Hangi Sonuçları Doğurur?

Türk vatandaşlığının kaybettirilmesi kararları Resmi Gazetede yayımlandığı tarihten itibaren hüküm ifade eder (TVK m.30(1)). Kaybettirme kararı niteliği itibariyle cezai nitelikte bir işlemdir. Ancak, sonuçları açısından diğer vatandaşlık kayıp hallerinden bir farkı yoktur. Türk vatandaşlığını kaybeden kişiler kayıp tarihinden itibaren yabancı statüsüne geçerler. Bu kişiler Türkiye’de bir yabancı olarak Türk yabancılar hukukunun kendilerine sağlamış olduğu hak ve yükümlülüklere tabi olurlar. Bu nedenle, kanunlarda yabancılara getirilmiş sınırlamalara (giriş, ikamet, çalışma gibi) tabiidirler, yabancılar için yasaklanmış (siyasi haklar gibi) hak ve özgürlüklerden yararlanamazlar. Sahip oldukları taşınmazlar ve sosyal güvenlik hakları açısından ilgililerin bireysel durumlarının ayrıca değerlendirilmesi gerekir.

Haklarında kaybettirme kararı verilen kişilerin Türk vatandaşlığını yeniden kazanabilmeleri mümkündür. Kanun, vatandaşlığı kaybettirilmiş olan kişilerin tekrardan Türk vatandaşlığını kazanabilmelerini yeniden vatandaşlık kazanma olarak düzenlemiştir (TVK, m. 14). Bu durumda olan kişiler, milli güvenlik ve kamu düzeni bakımından engel teşkil edecek bir hali bulunmamak ve Türkiye’de üç yıl ikamet etmek koşulu ile Bakanlar Kurulu kararıyla Türk vatandaşlığını yeniden kazanabilirler (TVK, m. 14).

Türk Vatandaşlığı Kaybettirilen Birinin Eş Ve Çocuklarının Durumu

Kaybettirme kararları cezai nitelikte olduğu için sonuçları şahsidir. İlgili kişinin eş ve çocuklarına hiçbir şekilde tesir etmez. TVK, m. 30 (2). Türk vatandaşlığına sahip olan eş ve çocuklar Türk vatandaşı olarak kalmaya devam ederler.

Vatandaşlığın kaybettirilmesi kararlarına karşı yargı yolu açık olup (Anayasa m. 66(5)) karar merci Bakanlar Kurulu olduğundan Danıştay’da iptal davası açılabilir (Danıştay Kanunu, m. 24). İdari yargı mercileri genelde devletin egemenlik hakkına ve idarenin takdir yetkisine sahip olduğu gerekçesiyle talebin reddi yönünde karar verebilir. İlgilinin yabancı ülkede olduğunun öğrenilmesinin somut delile dayanmadığı ya da hukuki dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle iptali istenebilir. Ayrıca, Anayasanın 66’ncı maddesinde öngörülen kanunilik ilkesine dayanarak kaybettirme kararlarının iptali istenebilir. “Vatandaşlık kanunun gösterdiği şartlarla kazanılır ve ancak kanunda belirtilen hallerde kaybedilir” (m. 66(3)). Özellikle KHK ile getirilen kaybettirme nedeninin geçmişe etkili olacak şekilde KHK’dan önce yapıldığı ileri sürülen eylemlere tatbik edilemeyeceği itirazı ileri sürülebilir.

Uluslararası Hukuk Açısından Vatandaşlığın Kaybettirilmesi

Böyle bir düzenleme başta Avrupa Vatandaşlık Sözleşmesi olmak üzere vatandaşlıkla ilgili temel uluslararası hukuk ilkelerine tamamen aykırıdır. Ayrıca, kaybettirme kararının verilmesinde ilgilinin yabancı ülkede olduğunun ‘öğrenilmesi’nde nasıl bir delil kriteri aranacağı belli değildir. İlgilinin yabancı ülkede olduğunun öğrenilmesinin; ülkeden çıkış kayıtlarına göre mi, resmi belgelere dayanılarak mı, yoksa sadece istihbari ya da kulaktan duyma bilgilerle mi olacağı belirsizdir. Hatta ülke içinde olduğu halde kendisine ‘ulaşılamadığı’ (yani yakalanamadığı ya da teslim olmadığı) için yabancı ülkede olduğu varsayımı ile vatandaşlığı kaybettirilen kişilerin olması mümkündür. Bu durum Türkiye’yi vatandaşlarının vatandaşlık hakkını keyfi olarak ortadan kaldıran bir ülke konumuna getirecektir.

Bu şekilde Türk vatandaşlığını kaybetmiş olup herhangi bir ülkenin vatandaşlığına sahip olmayanlar vatansız konuma düşerler. Bulundukları ülkenin iç hukuk düzenlemelerine ve uluslararası antlaşma taahhütlerine göre değişen ölçülerde hak ve özgürlüklerden yararlanırlar.

Vatansızlık konusunda Vatansızlık Hallerinin Azaltılmasına ilişkin Sözleşme (1961), Vatansızların Hukuki Statüsüne ilişkin Sözleşme (1954) gibi düzenlemeler bulunmaktadır. Bulunulan her ülke hukuku açısından vatansızların hukuki statüsünün, başvurulacak mercilerin, yapılacak işlemlerin ve vatansızlık statüsünden kaynaklanan hakların (vatansız kişi belgesi, seyahat belgesi, ikamet ve çalışma hakları) ayrıca ele alınması gerekir. Vatandaşlığın kaybettirilmesi kararlarının olası iltica ve göç hukuku talepleri açısından ilgililere ek kolaylık sağlaması ya da durumlarını izahta ilave delil oluşturması söz konusu olabilir.

VATANDAŞLIKTAN ÇIKARILANLAR NELER YAPABİLİR?

Vatandaşlıktan çıkarma işleminin öğrenildiği tarihten itibaren 60 gün içinde Başbakanlığa karşı Danıştay’da dava (yürütmenin durdurulması talepli) açılmalıdır. Bakanlar Kurulu kararlarına karşı açılan davalarda davalı Başbakanlıktır.

Danıştay’da açılan davanın olumsuz sonuçlanması halinde, kararın tebliğinden itibaren 3 ay içerisinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde belirtilen temel haklarınızın ihlal edildiği gerekçesiyle Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmanız gerekmektedir.

Bireysel başvurunuzun da reddedilmesi durumunda artık iç hukuk yolları tüketilmiş olduğundan, ret işleminin tebliğinden itibaren 6 ay çerisinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurmalıdır.

Vatandaşlıktan çıkarılan kişinin uluslararası seyahat edebilmesi, pasaport, kimlik vb. hizmetlerden yararlanması, dolayısıyla mülkiyet ve benzeri haklardan yararlanması uzun süre mümkün olamayacağından, özellikle yurt dışında bulunanlardan durumu uygun olanların vakit geçirmeden başka bir ülkenin vatandaşlığına geçmek için teşebbüste bulunmalarında fayda vardır. Mutlaka Avrupa ülkesi olması gerekmez; Afrika ya da Okyanusya’da ismi duyulmamış küçük ülkeler bile olabilir. Önemli olan, başka bir ülkenin pasaportuna sahip olmaktır. Böyle bir imkân bulunmadığı takdirde bulunulan ülkenin yetkili kurumlarına başvurarak vatansızlık statüsünden faydalanmak için gerekli işlemlere başlanması tavsiye edilir.

[TR724] 6.6.2017

Saray’da Katar paniği [Analiz: Semih Ardıç]

Suudi Arabistan, Katar ile bütün münasebetlerini askıya aldığını ilan etmekle iktifa etmedi. İşareti ile Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Yemen, Libya, Maldivler ve Mısır da Katar’a ambargo kararı aldı. Şimdilik 7 devlet (sayı neredeyse saat başı artıyor) Katar’ı ‘teröre destek vermekle’ itham etti. Bahse konu devletler Katarlı turist, yatırımcı ya da diplomatlara sınır dışına çıkmaları için 15 gün müddet tanıdı.

Konya’nın üçte biri kadar yüzölçümü olmasına rağmen dünyanın en zengin doğalgaz ve petrol rezervleri sayesinde 227 milyar dolar millî gelire ulaşan Katar’ı tam manasıyla bölgeden tecrit eden bu hamlenin siyasî ve iktisadî neticelerini bugünden kestirmek kolay değil. Ambargo kararının arkasında ABD’nin olma ihtimali fazla. Zira ABD Başkanı Donald Trump iki hafta evvel Suudi Arabistan’da İran’ı hedef alan mesajlar vermişti: “İran, terörist ve milis güçlere finansal ve askeri desteğini sonlandırmalı.” Akabinde Trump, birçok devletin terörizmin durdurulması ve radikalleşmenin yayılmasını engellenmesi için çözüm önerilerini sunduğunu dile getirmişti. Trump’ın “Birçok Müslüman ülke, bu yönde adımlar atmaya başladı” sözleri sanki Katar’a karşı alınacak tecrit kararının işaret fişeği oldu.


KATAR, İRAN’A YAKIN DURUYOR

Katar Emiri Şeyh Temim’in İran’ı “İslami bir güç” olarak tanımlaması bardağı taşıran son damla oldu. Bu ifadeler tekzip edilse de Katar’ın daha evvel İran ile müşterek petrol ve doğalgaz çıkarma teşebbüsü unutulmadı. Suudi Arabistan’ın resmî açıklaması krizin muvakkat bir kriz olmadığını ele veriyor: “Katar Haber Ajansı’nın hacklendiği yönündeki iddialar, Şeyh Temim’in açıklamalarıyla ilgili belirsizliği gidermek için yeterli değil. Hatta ajansın hacklenmediği yönünde de ciddi şüpheler var. Bu iddia sadece içine düşülen çıkmazdan çıkmak için ortaya atıldı. Genelin kanaatine göre, Şeyh Temim’in kullanmış olduğu ifadeler, Katar’ın mevcut siyasetini yansıtıyor.”


KATAR BORSASI ADETA ÇAKILDI

İran’a yakın durmakla ve radikal Selefi örgütlere silah/para desteği vermekle itham edilen Katar’ın ablukadan çıkması kolay olmayacak. Tek kara sınırı olan Suudi Arabistan kapısının kapanması ekonomiye darbe vuracaktır. Devam eden yatırımlar aksayacağı gibi kısa vadede gıda başta olmak üzere hemen her kalemde enflasyon artışı yaşanacaktır. Halkın krizin ilk gününde marketlere akın etmesi yaşanacak sıkıntıları haber veriyor. Borsa ilk günde adeta çakıldı ve endeks yüzde 8 düştü.

Ambargo kararı alanlar arasında Mısır’ın da yer almasına Katar misillemede bulunabilir. İnşaat sektöründe istihdam edilen 120 binden fazla Mısırlı mühendis ve işçi de her an sınır dışı edilebilir. Bu kadar fazla sayıdaki iş gücü kaybı inşaat sektörünü krize sürükleyebilir. 2022 FIFA Dünya Kupası takviminde aksaklık yaşanması ve krizin derinleşmesi FIFA’ya yeni karar aldırabilir.


KATAR HAVAYOLLARI’NA PAHALIYA PATLAYACAK

Suudi Arabistan ve BAE hava sahaları kapatıldığı için Katar Havayolları, İran ve Orta Afrika üzerinden daha uzun mesafeli uçmak mecburiyetinde kalacak. Ambargo kararını alan 7 memlekete uçuşlar durdu zaten. Kara sınırı devre dışı, havadan ulaşım da maliyetli hale geldi. 1915’ten 1971’e kadar İngiltere’nin hâkimiyeti altında kalan Katar’ın maruz kaldığı ambargo bir manada İngiltere’ye de mesaj niteliğinde. Beyaz Saray’ın 7 devletin arkasında durmaya devam etmesi halinde İngiltere’nin hamiliği bile Katar’a nefes aldıramaz.


KATAR’DAN GELEN PARALARIN SIRRI

Tam bu noktada Türkiye, daha doğrusu Erdoğan ailesi ile Katar Emiri Şeyh Temim Bin Hamad El Sani arasındaki yakınlık daha manidar bir hal alacaktır. Ortalama üç ayda bir yüz yüze görüşen iki ismin rüşvet ve yolsuzluk belgelerinin ortalığa saçıldığı 17/25 Aralık 2013’ü müteakip yakınlaştığı sır değil. Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın Katar’a sık sık gitmesi sadece devlet meseleleri ile irtibatlandırılmıyor.

2016 yılında Türkiye Katar’a 421 milyon dolarlık ihracat yaptı. Buna mukabil Katar’dan yapılan ithalat ise 271 milyon dolar oldu. O kadar geliş gidiş bu kadar düşük tutarda ticaret için değildi herhalde.

Katar’dan uçaklarla para geldiği hükümete yakın gazetelerde iftihar vesilesi olarak yazılıp çiziliyor. Bu para trafiğinin dünyanın önde gelen istihbarat teşkilatlarının dikkatinden kaçmadığı batı medyasında peşi sıra çıkan makale ve haberlerden anlaşılıyor.


GAZİANTEP HAVALİMANI’NDA KAYIT DIŞI BİR UÇAK

Hatırlatmış olayım: Gaziantep Havalimanı’ndan Katar’a uçuş olmadığı halde Katar Airways uçağının fotoğrafını Nokta Dergisi ‘Kayıt dışı bir uçuş’ başlığı ile kapağına taşımıştı. O uçak, Reza Zarrab’ın İstanbul Atatürk Havalimanı’nda evvela mühürlenen, devrin Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın hususî gayreti (!) ile tekrar uçmasına müsaade edilen altın dolu ULS Kargo’ya ait uçağı hatırlatmıştı. Hatta bu kareyi sosyal medyada ilk paylaşan Profesör Haluk Savaş 15 Temmuz 2016 darbe tiyatrosu bahane edilerek tevkif edilmiş, 5 ay sonra tahliye edilmişti. Erdoğan’ın selfie kapağı ve esrarengiz uçak haberini yayımlayan Nokta ise KHK ile kapatıldı. Genel Yayın Yönetmeni Cevheri Güven ile Yazı İşleri Müdürü Murat Çapan 22 sene hapis cezasına çarptırıldı.


HER ŞEY LEGALSE BU KORKU VE ÖFKE NİYE?

Bütün bunlardan nasıl bir netice çıkıyor? Katar ile Türkiye arasındaki para trafiği tabii mecraındaysa mevzua temas eden herkese karşı kullanılan bu orantısız kuvvet neyin nesi? Digitürk’ün ihalesiz Katarlı BeIN Media Group’a satılması, Finansbank’ın yine Katarlı bir fon tarafından alınması gibi kafa karıştıran işlemler ortada duruyor. İddialara ikna edici cevaplar verilmedi şu ana dek. Türkiye’den sermayenin kaçtığı bir devirde OHAL’e rağmen cesaret edip gelen Katarlı şirketlerin asıl sahipleri ile niye müşerref olamıyoruz?


MİT, EL CEZİRE İÇİN ‘SAKINCALI’ DEDİ

El Cezire, MİT’in ‘millî güvenliği tehdit edebileceğine dair’ raporundan sonra Türkiye’de televizyon açmaktan vazgeçmedi mi? Herhangi bir yatırımcının RTÜK’ten televizyon lisansı onayı alması için MİT’ten ‘temiz’ raporu gelmesi şart. O raporun niye verilmediğini merak edenler El Cezire’nin PKK ve Güneydoğu haberlerini dikkatle okuyabilir.

Katar’ın televizyon kanalı açamadığı bir memlekette satışa çıkan her şirkete talip olduğuna kim inanır? Devletin sakıncalı bulduğu Katar’ı Erdoğan’ın müttefik ilan etmesinde hakikaten garabet yok mu? Erdoğan’ın tabur seviyesinde askeri (sayıları dönem dönem 300 ila bin arasında değişiyor), Katar’a hangi maksada matuf yolladığı da bilinmiyor. Şimdi o askerler muhtemel bir çatışmanın ortasında bırakılacak. Suudi Arabistan mı, Katar mı? Krizin ortasında Erdoğan bakalım hangisinden yana tercihte bulunacak?


KATAR ERDOĞAN İÇİN GÜVENLİ LİMANDI

Reza Zarrab ile kurulan rüşvet ağından arta kalan paraların ‘güvenli liman’ diye taşındığı bir kaç adresten biriydi Katar. Şimdi o liman ablukaya alındı. İran’da Ahmedi Nejad iktidarı kaybedince başta Babek Zencani (Zarrab’ın patronu) olmak üzere etrafındaki herkes yolsuzluktan hapse atılmıştı. İran devletinin ‘kayıp’ diye nitelediği 15 milyar doları getirmezse Zencani hakkında mahkemenin verdiği idam cezası infaz edilecek.

Körfez’de tansiyonu yükselten son kriz, Katar’da Emir Şeyh Temim’i tahttan indirebilir. Darbe ile ele geçirdiği koltuğa ailenin başka bir mensubu geçtiğinde Erdoğan ile yürütülen esrarengiz ilişkiler de şerh edilebilir. Katar’ın teröre destek verdiğini belirten beynel-milel ittifak, Malta ve Panama belgelerinin kilitli kasada tutulan kısmını yakında açıklayabilir. ‘Katar sana söylüyorum Türkiye sen anla!’ mesajının artçı sarsıntıları çok şedit olabilir.

O yüzden ‘Saray’da Katar sükûtu’ ifadesi krizi tarif etmeye kâfi gelmez. Doğru ifade ‘Saray’da Katar paniği’ olmalı.


ERDOĞAN İLE KATAR EMİRİ TAMİM SIK SIK GÖRÜŞÜYOR

2014 Temmuz: (O dönemde Erdoğan Başbakan ve Cumhurbaşkanı adayı) Katar Emiri Temim Ankara’da Erdoğan ile görüştü

2014 Eylül: Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ilk konuklarından biri Katar Emiri oldu.

2014 Aralık: Katar Emiri yine Ankara’da, bu kez yeni kullanılmaya başlanan bin odalı Saray’da ağırlandı.

2015 Mart: Katar Emiri yine Ankara’da, Saray’da Erdoğan’la görüştü

2015 Nisan: 12 Mart’ta yaptıkları görüşmeden sadece 42 gün sonra, 24 Nisan’da Katar Emiri bu kez İstanbul’da Erdoğan’la görüştü.

2015 Temmuz: Katar Emiri yine İstanbul’a geldi, Erdoğan’la görüştü.

2015 Eylül: Yine İstanbul, yine Katar Emiri ve Erdoğan görüşmesi.

2015 Aralık: Bu kez bir değişiklik yapıldı. Erdoğan Katar’a gitti. 2   Aralık 2015’te Doha’da Katar Emiri ile görüştü.

2016 Şubat: Katar Emiri yine İstanbul’a geldi, Erdoğan’la görüştü.

2016 Aralık: Erdoğan, Türkiye’ye gelen Katar Emiri’ni havalimanında uçağın merdivenlerinde karşıladı.

2017 Şubat: Erdoğan, Doha’da Katar Emiri ile bir araya geldi.

(*) Ziyaret trafiğinin haricinde Erdoğan, Katar Emiri ile kimi açıklanan kimi açıklanmayan onlarca telefon görüşmesi yaptı. Erdoğan’ın Katar Emiri Temim Bin Hamad El Sani’nin babası Şeyh Hamad ile de sık sık telefonda görüştüğü biliniyor.


NÜFUSUN YÜZDE 87’Sİ GÖÇMEN

Başşehri: Doha

Nüfus: 2.216.500

Yüzölçümü: 11.521 km²

Konuşulan Lisanlar: Arapça, İngilizce

Para Birimi: Katar Riyali

GSYH: 227 milyar ABD Doları

Etnik Yapı: Nüfus’un yüzde 13’ü Katarlı Arap (yüzde 85’i Selefi/Sünni, yüzde 15’i Şii), yüzde 87’si yabancıdır. (Ekseriyeti Güney Asyalı Müslüman).

[Semih Ardıç] 6.6.2017 [TR724]

AKP sandık mağlubiyeti ile iktidardan gider mi? [Tarık Toros]

27 Mayıs 1960 askeri darbesine muhatap olan Demokrat Parti (DP) iktidarının en büyük hatalarından biri Tahkikat Komisyonu’nu kurmasıydı.

Başbakan Adnan Menderes, muhalefeti susturmak için 18 Nisan 1960’da, tamamı DP’lilerden oluşan komisyonu kurdurdu.

Darbeye 39 gün kalmıştı.

***

Komisyonun çok geniş yetkileri vardı, Parlamento ve Yargı by-pass edilmişti.

Her türlü siyasi faaliyeti ve her türlü yayını yasaklayabiliyordu.

Kararlar kesindi, itiraz etmek mümkün değildi.

Esasen bir tür “sivil darbe” idi.

Sadece bir farkla; Tahkikat Komisyonu, o günkü Anayasa’ya aykırı değildi.

Anayasa, hükümete bu yetkiyi veriyordu.

***

Kanunun tam adı: Tahkikat Encümeni Salahiyet Kanunu.

Komisyon kurulur kurulmaz da muhalefet partilerinin faaliyetini engelledi, gazeteleri kapattı, 19 Mayıs törenlerini bile yasakladı.

Daha ilk günlerinde aldığı kararlarla yaptı bunu.

Yakın tarihi epeyce çalışmış biri olarak, tekrar edeyim:

Demokrat Parti’nin Tahkikat Encümeni veya Tahkikat Komisyonu, bir sivil darbedir.

***

1960 Nisan ayının sonlarına doğru ülke zaten karışmış, ok yaydan çıkmıştı.

DP’nin yaptığı, panikle bacağına sıkmaktan başka şey değildi.

27 Mayıs darbesi ise yola çıkalı çok olmuştu.

Tahkikat Komisyonu, gerekçelerinden biri olarak gösterilse dahi 4-5 hafta içinde darbeyi planlayıp başarıyla tamamlamak akla yatkın değil.

***

Menderes, hataları/günahları olan bir başbakandı.

Kaldı ki asılması gerekmiyordu.

Erdoğan’la kıyaslanması doğal, bir farkla…

Menderes, 2010-12 yıllarına kadarki Erdoğan’la karşılaştırılmalı.

Şu dönem yaşananlara ise, bırakın Cumhuriyeti, Türklerin tarihinde yaklaşacak örnek yoktur.

Ayrıca atlanmaması gereken Milli Şef dönemi vardır.

***

İsmet Paşa’nın, 1938-1950 arası “Milli Şeflik” döneminde, Menderes’in komisyonuna benzer nice uygulamaya tanık oluruz, basına/muhalefete baskıya dair.

Milli Şef döneminin kritik edilmemesinin birkaç nedeni var:

BİRİNCİSİ… Dönem, İkinci Dünya Savaşı dönemidir.

Şahsen, İnönü’nün Türkiye’yi savaşa sokmayarak yok olmaktan kurtardığını düşünürüm.

İnönü’nün hiçbir sevabı olmasa dahi, bu onu kurtarmaya yeter de artar.

İKİNCİSİ… İnönü döneminde toplumsal muhalefet uç vermemiştir.

CHP’den kopanlar DP’yi kurmuş ama halk hareketleri olgunlaşmamıştır.

Hak arama diye bir şey bizim toplum için henüz hayli yenidir.

Haliyle Milli Şef İsmet Paşa, oluşturduğu baskı/korku ikliminde rakipsiz ve engelsiz götürmektedir.

ÜÇÜNCÜSÜ: Bizim yarı demokrat, yarı özgürlükçü, yarı seküler sosyal demokratlar, kendi iktidar dönemlerine asla toz kondurmazlar.

(Esasen bu durum, milliyetçi muhafazakârlar için de geçerlidir. Onun için başta yakın tarih olmak üzere, objektif üslupla kaleme alınmış bir tarihimiz yoktur.)

***

Şuna da ayrı bir yere koyarım:

İnönü’nün büyük takdir edilecek ve asla atlanmaması gereken mühim bir yönü de sandıktan çıkan sonucu kabullenip iktidarı Celal Bayar ve arkadaşlarına bırakmasıdır.

Demokrat Parti’nin genel başkanı Celal Bayar’dır.

1950 seçimlerini de o kazanmıştır.

Esasen “şefliği” Celal Bayar devralmış, cumhurbaşkanı olduktan sonra Aydın Milletvekili Adnan Menderes’i hükümeti kurmakla görevlendirmiştir.

Anayasa aynı anayasadır.

Fakat Menderes, selefleri Şemsettin Günaltay, Hasan Saka, Recep Peker, Şükrü Saraçoğlu, Refik Saydam gibi olmamış, “güçlü başbakan” olarak sivrilmiştir.

Kabul edelim, Bayar da önünü açmıştır.

***

Şimdi sorarım, bugün aynı şeyi Erdoğan ve arkadaşları yapar mı?

AKP, sandık mağlubiyeti ile iktidardan gider mi?

DP’nin Tahkikat Komisyonu bir sivil darbedir.

Bu sivil darbenin panzehiri ise asla askeri darbe olmamalıdır.

Olmamıştır, olamamıştır da zaten.

27 Mayıs’ta darbe olmasa Menderes seçime gidiyordu.

Seçimi kazanır mıydı, kaybetse iktidarı devreder miydi bunu artık bilemeyiz.

Fakat şunu biliyoruz:

Adnan Menderes doğuştan zengin bir adamdı.

Aydın’da toprak ağasıydı.

Siyaset, servetini eritti.

Sahibi olduğu Çakırbeyli Çiftliği’nin mühim bölümünü elden çıkarmak zorunda kaldı.

Oğlu da kalan çiftliği sonra üniversiteye bağışladı.

***

AKP’nin sandıkla iktidardan gitmeyecek/gidemeyecek olması…

İktidara mecbur ve mahkûm olması…

Suç dosyasının örtülemeyecek, kapatılamayacak kadar büyük olması…

Kısacası hiçbir neden, askeri bir müdahale için gerekçe değildir, olamaz.

Yine…

Türkiye’de hiçbir darbe, önceki dönemden daha özgür, müreffeh ve demokrat bir düzen sunmamıştır. Sunamaz.

Ve her bir darbe ülkeyi en az 10 sene geriye götürmüştür.

AKP dönemi, kaç yıl geriye mi götürdü?

Sıfırladı.

Hatta onun da altına düştü.

Çukurun çukurunu gördük.

Ve herkesin üstü başı battı.

***

Zannediyor musunuz ki, mevcut kirli aktörlerle bu süreçten çıkış olacak?

Ne yazık ki, ülkenin mevcut politik ve askeri aktörlerle ayağa kalkması mümkün değil.

Yargı, Emniyet, Medya ve Ekonomi Dünyası için de bu geçerli.

İşte bu yüzden, korkuyorum.

Korkuyorum, bu kadar büyük duyarsızlığın, umarsızlığın üstüne, büyük bir felaketle sınanacağız.

[Tarık Toros] 6.6.2017 [TR724]

Katar’a IŞİD faturası [Vehbi Şahin]

Yeni haftaya Katar kriziyle girdi dünya…

Suudi Arabistan, Bahreyn, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri, Körfez’in küçük ülkesi Katar’la diplomatik ilişkilerini kestiğini duyurdu.

Bu dört ülkeyi Yemen, Libya ve Maldivler takip etti.

Ayrıca…

Katar, Yemen’de askeri operasyon yapan Suudi Arabistan öncülüğündeki uluslararası koalisyondan da çıkarıldı.

Körfez ülkeleri hava sahalarını, kara sularını ve limanlarını Katar’a kapattı.

Suudi Arabistan’dan Basra Körfezi’ne uzanan bir yarımada olan Katar’ın dış dünyayla bağlantısı büyük oranda kesildi. 


RADİKALİZMLE MÜCADELE

Peki, kriz neden çıktı?

Birkaç sebebi var.

1) Katar Emiri Şeyh Tamim bin Hamad El Sani’nin İran’ı destekleyen açıklamalar yaptığı öne sürülüyor.

2) Suudi Arabistan, Katar’ı Ortadoğu’da terörizme destek vermekle suçluyor.

3) Mısır, Müslüman Kardeşler’e Katar’ın siyasi ve mali destek verdiğini savunuyor.

4) Bahreyn ise Katar’ın ülkedeki “İran destekli silahlı gruplara destek verdiğini” iddia ediyor.

Bütün bunlar şu anda kamuoyuna akseden zahiri sebepler…

Büyük resimde ne var peki?

Önce bölgesel açıdan meseleyi kısaca özetleyelim.

1) Arap Baharı ile Suriye’de 2011’de başlayan iç savaşta dengeler, Rusya ve İran ikilisinin askeri müdahalesiyle değişti.

2) Erdoğan, Rus lider Putin’le yakın temas kurarak Türkiye’nin bölge politikalarını Rusya, Çin ve İran ile aynı çizgiye yaklaştırdı.

3) Irak’tan Lübnan’a, Pakistan’dan Yemen’e uzanan geniş bir coğrafyada İran nüfuzunu artırdı.

4) Mısır, Müslüman Kardeşleri sadece kendi topraklarında değil tüm Ortadoğu’da bitirmek için harekete geçti.


RUSYA VE İRAN’A KARŞI DENGE ARAYIŞI

Amerikan yönetimi açısından değişen ne peki?

1) ABD’de işadamı Donald Trump, Başkan oldu.

2) Trump Beyaz Saray’da işbaşı yapar yapmaz ABD, İran’ı hedef haline getirdi.

3) Obama döneminde Suriye’de izlenen pasif politikadan vazgeçildi.

4) Rusya, Çin ve İran üçlü sacayağına karşı Suudi Arabistan, Mısır ve Körfez ülkeleriyle denge arayışına girildi.

Bu politika değişikliğinin en somut göstergesi Başkan Trump’ın ilk yurt dışı gezisini Suudi Arabistan’a yapmasıydı.

Trump, bu ziyaretinde bir taşla birkaç kuşu aynı anda vurmayı başardı.

1) Suudi Arabistan’a ilk etapta 110 milyar dolar silah satışı yaptı.

Daha sonra bu rakam 350 milyar doları bulacak.

2) İran’a karşı yeniden Suudi kartını masaya sürdü.

3) Radikal örgütlerle mücadele çağrısına Riyad yönetiminden olumlu cevap aldı. 


SUUDİLER FATURA ÖDEMEDİ

Suudi Arabistan açısından Trump’la Riyad’da yapılan görüşme üç açıdan önemliydi.

1) Uzun zamandır dile getirilen “11 Eylül saldırılarının arkasında Suudiler var” iddiasını yeni Cumhuriyetçi Başkan’la şimdilik rafa kaldırmış oldu.

2) ABD’den yüklü miktarda silah satın alarak, İsrail’deki büyükelçiliği Tel Aviv’den Kudüs’e taşıma sözü veren Trump’a geri adım attırdı.

3) Suriye’de Esed rejimine karşı mücadele eden silahlı grupları destekleme politikasından vazgeçti.


YENİ ÜÇLÜ: TRUMP, SİSİ VE SELMAN

Burada bir hatırlatma yapalım.

Riyad’da yapılan Trump-Selman görüşmesine Mısır Cumhurbaşkanı Sisi de katıldı.

Hatta üç lider beyaz bir küre üzerine ellerini koyarak ‘güç birliği pozu’ verdi.

Sonra Trump, Suudi Kralı Selman’la geleneksel ‘kılıç dansı’ yaptı.

Şüphesiz bu üçlü görüşmenin ve kılıçla dans etmenin iki anlamı vardı.

1) İran’a gözdağı vermek…

2) Radikal örgütlere karşı işbirliği yapmak…

Nitekim Trump, Suudi Arabistan ziyaretinde bu iki konuya da temas etti.

İran’a meydan okudu.

Körfez ülkelerine de radikal örgütlere karşı daha etkili mücadele edin çağrısı yaptı.

Genel çerçeve üç aşağı beş yukarı böyle… 


NEDEN KATAR?

Bu fotoğrafta neden Katar hedef oldu peki?

Bu sorunun cevabı için biraz geriye gitmemiz gerekiyor.

2010’un sonlarında Ortadoğu’da Arap Baharı başladı.

İlk kıvılcımı Tunus’ta görülen ateş, önce Libya’ya sonra Mısır’a sıçradı.

2011’de de Suriye’de muhalifler, Esed rejimine karşı silahlı mücadeleye girişti.

Özgür Suriye Ordusu olarak ismini duyuran muhaliflerin en büyük destekçisi ABD, Suudi Arabistan, Türkiye ve Körfez ülkeleri oldu.

Esed’i devirmek için harekete geçen muhalifler savaş alanında mutlak bir zafer elde edemedi.

Görüş ayrılıkları başladı.

Terör örgütleri boy attı.

IŞİD ortaya çıktı.

Vekâlet savaşında muhalifler arasında, kendilerine destek veren ülkelere göre ayrışmalar baş gösterdi.

Bu sırada Türkiye’de Erdoğan, 2011’de yapılan seçimlerden bir kez daha galip çıktı.

Ustalık dönemine geçtiğini açıkladı.

Mısır’da ise Müslüman Kardeşler’in adayı Mursi, Cumhurbaşkanı seçildi.

Anayasayı, muhaliflerle uzlaşmadan değiştirdi.

Erdoğan’la birlikte bölgede birlikte hareket etmeye başladı.

Bu ikiliye Katar da katıldı.

Suudi Arabistan ise Müslüman Kardeşleri kendine tehdit gördüğünden Mursi’ye mesafe koydu.

Suriye’de işler sarpa sarmaya başlayınca da kendini geri çekip Türkiye ve Katar’ı ön plana çıkardı.


İKİ DARBE

2013 yılında iki önemli gelişme yaşandı.

1) Haziran ayında Katar’da saray içi darbe oldu.

Katar Emiri, sağlığını gerekçe gösterip iktidarı oğlu Tamim’e devretti.

2) Temmuz’da Mısır’da askeri darbe gerçekleşti.

Mursi gözaltına alındı.

General Sisi yönetime el koydu.

Müslüman Kardeşler terör örgütü ilan edildi.

Mısır ve kısmen Suudi Arabistan, Suriye meselesinde geri çekilince meydan Erdoğan ile Katar’ın yeni emiri Tamim’e kaldı.

Bölgede ‘oyun kurucu’ rolünü oynamaya başladılar.

Suriye’deki muhaliflere, IŞİD dâhil, destek vermeye devam ettiler.

Mısır ve Suudi Arabistan, ABD’deki seçimler öncesi aralarındaki ihtilafları çözdü.

Trump Başkan olunca önce Sisi Washington’a gitti.

Ardından da Trump, Riyad’da Kral Selman ve Cumhurbaşkanı Sisi ile buluştu.

Yol ayrımına gelinmişti.


TAMİM’E SÖYLÜYORUM ERDOĞAN SEN ANLA

Anlaşılıyor ki…

Geçen ay yapılan üçlü zirvede yol haritası çizildi.

Pazartesi günü de düğmeye basıldı.

Sünni dünyanın iki lider ülkesi Suudi Arabistan ve Mısır, Suriye ile IŞİD faturasını Katar’a kesti.

Neden?

1) Katar, İran konusunda Suudilerle aynı fikirde değil.

2) Riyad yönetimi, Katar’ın Müslüman Kardeşler, Hamas gibi örgütlerin üyelerine yardım etmesinden rahatsız.

3) Suriye’de, Suudilerden bağımsız hareket edip IŞİD vb örgütlere silah yardımı yaptı.

Aslında…

Şu anda Katar Emiri Şeyh Tamim, kapana kıstırılmış durumda…

Eğer bu krizde geri adım atmaz ise askeri darbeyle tahtından indirilebilir.

Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılanabilir.

Sudan Devlet Başkanı Beşir gibi yakalanma korkusuyla her ülkeye gidemeyebilir.

Nasıl kurtulur?

Suudi Arabistan’ı ele vermeden tahtı Londra’da yaşayan babasına geri vererek…

Belki o zaman Katar fabrika ayarlarına geri döner.

Peki, Tamim’le akçeli işleri olan Erdoğan bu yeni süreçten zarar görür mü?

Bilmiyorum.

Bu sorunun cevabını Saray’daki danışmanlar versin.

Önlerine bir fatura gelir (mi) gelmez mi en iyi Erdoğan bilir herhalde…

[Vehbi Şahin] 6.6.2017 [TR724]