Kimin kazandığından çok kimin kaybettiğiyle ilgilendiğim yerel seçimlerin ardından kopan gürültüde bir iddia çok dikkat çekiciydi: Söylenti doğruysa, büyükşehirleri sandıkta kaybeden parti belediye binalarından belge kaçırıyor, temizlik yapıyordu.
Otoriter rejimlerin tarihine meraklı olanlar benzer sahneleri hatırlayacaktır: Doğu Alman rejimi yıkılınca ülkenin istihbarat birimi Stasi’nin fişleme belgeleri ortalığa saçılmıştı. Bazı Stasi memurları iki Almanya’nın birleşmesinden günler sonra bile belge yok etmeye çalışıyordu (ellerindeki birkaç köhne kâğıt imha makinesiyle pek başarılı olamadılar.)
Almanlar, Stasi belgelerini ifşa etmekte sakınca görmediler (örneğin Rusya’da böyle bir şey olmadı, KGB dosyaları yeni sisteme aktarıldı). Aksine belgeleri açığa çıkarmak Almanlar için bir anlamda geçmişle yüzleşmek anlamına geliyordu. Bunda Nazi döneminin etkisi de vardı: Almanya, Nazi döneminin günahlarını unutma hatasına bir daha düşmemek ve bu kez karanlık geçmişle gerçekten yüzleşmek için Stasi dosyalarını sistematik olarak halka açtı. (Uç uca eklendiğinde fişleme dosyaları 160 km.’den uzundu.)
Florian Henckel von Donnersmarck’ın unutulmaz filmi Başkalarının Hayatı tam da o dönemi anlatır. Oscar ödüllü filmi geçenlerde (Netflix’e geldiği için) yeniden izlerken hiç eskimediğini gördüm.
Başkalarının Hayatı bir Stasi subayının bir yazarın evini gözetlemesi, başka insanların hayatını keşfedişi hakkında bir film. 1984 yılında (Orwell’e bir selam), Doğu Berlin’deyiz. İstihbarat subayı Gerd Wiesler emir gereği yaptığı izlemenin aslında ‘devlet’ için değil, bazı bürokratların kişisel çıkarı için olduğunun zamanla farkına varıyor. Gittikçe yazarın dünyasını, kendisininkinden daha zengin bir hayatın varlığını keşfediyor. (Filmin en dokunaklı sahnelerinden birinde, yazarın evinden Brecht’in şiir kitabını çalıp o dünyaya kapı aralıyor.) Wiesler, elinden geldiğince yazarı ve sevgilisini bürokrasinin kötücüllüğünden korumaya çalışıyor. Bunu baskıcı rejim yıkıldıktan sonra yazar, kendi fişleme dosyalarını incelerken öğreniyor. Yıllar sonra “İyi Bir Adam İçin Sonata” adlı bir kitap yazıp kod adı “HGW XX/7” olan Wiesler’e ithaf ediyor. Final sahnesinde eski Stasi memurunu kitabı satın alırken görüyoruz. Son diyalog şu: “-Kitabı paketlememizi ister misiniz? – Hayır, bu benim için.”
Film boğazda acı bir yutkunma bıraksa da onca kötülüğün içinde bir istihbarat subayını melekleştirmek gibi etik sorunları var. Hepsi bir yana, Başkalarının Hayatı bürokratik diktatörlüklerin neye benzediğini anlattığı için unutulmayacak bir film.
“Bürokratik diktatörlük” terimine ilk kez A. J. Ayer’ın bir mektubunda rastlamıştım (Stalin Rusyasını tarif ediyordu).
Diktatörlük sözcüğüyle yan yana değilken bile bürokrasi hoş şeyleri hatırlatmaz. İlk çağrışımı ürkütücüdür: Devlet dairesi. O kasvetli çağrışımın temsilleri edebiyatta da sıkça görülmüştür. Little Dorrit romanında Charles Dickens “Bütün Hükümet Bilimi Hakkında” diye bir başlık açmış, bürokrasiyi yerden yere vurmuştu. Romancı, İngiliz Hazine Bakanlığı’nı “Dolaylama Bürosu” diye adlandırıyor ve bürokraside işlerin nasıl yürümediğini iğneleyici bir dille anlatıyordu. Dickens’a göre her yeni hükümetin ilk işi “işlerin nasıl yürümediğini” keşfetmektir.
Edebiyat tarihinin en güçlü bürokrasi eleştirisi olan Dava’da ise Kafka, neyle suçlandığını bile bilmeyen Joseph K.’nın çaresizliğinde her şeyi özetlemişti.
Bürokrasiyi yeren yazarlara (Tolstoy, Dostoyevski, Balzac, Flaubert, Kafka, Lawrence, Saramago…) bakınca bürokrasinin karşıtının edebiyat olduğunu söyleyen Tim Parks’a hak vermeli miyiz? Belki bir tür rekabetten de söz edilebilir: Balzac, İnsanlık Komedyası’nda nüfus müdürlüğüyle yarıştığını söylermiş. Türk edebiyatında bürokrasi üzerine bir çalışma yapılmış mıdır, bilmiyorum. Reşat Nuri’nin romanlarındaki küçük memur tiplerini o gözle okumak ilginç olurdu.
Bürokrasi devletlerin toplumu kontrol etme ve şekillendirme aygıtıdır. İktidarlar bürokrasi sayesinde fişler, kodlar, düzenler, kaydeder, inceler, soruşturur, onaylar, değer biçer ve yönetir. Siyasi tasarılar ancak bürokrasi sayesinde hayata geçer.
Gelgelelim, bürokrasiler niteliksiz insanların yükselmesi için de en elverişli sistemlerdir. Hayek, bürokrasiyi kusursuz ‘kakistokrasi’ye (ülkenin en niteliksiz kişilerce yönetilmesine) uygun sistem olarak tanımlamıştı.
Bürokratik işleyişte bir mekaniklik, robotlaştırıcı bir taraf da vardır (bkz. Stanford Deneyi). Dahası, bürokrasinin sadistçe davranışları normalleştirdiğini, hatta cesaretlendirdiğini biliyoruz. Bürokratik diktatörlükler sıradan insanları kötülük çarkının birer dişlisi haline getirir—“kötülüğün sıradanlığı” derken bunu anlatıyordu Hannah Arendt. Çünkü bürokrasi kişisel sorumluluk duygusunun yerine sistemin konforunu koyar. Masum bir öğretmene ‘hainler mezarlığı’nı reva gören ya da zulümden kaçarken Ege’de boğulan mültecilere bir cenaze aracı vermeyen kötücül bürokratlar, sırtlarını o işleyişe dayamanın konforuyla o kadar ileri gidebildiler. Baskıcı rejimlerde küçük bürokratlar suça ortaklık ettiklerini anladığında genellikle iş işten geçmiş olur.
Birer derebeyliğe dönüşen yerel yönetimlerin el değiştirmesinin ardından ülkeye elbette demokrasi gelmeyecek—gazeteciler, öğrenciler, siyasetçiler, bebekler ve anneleri hapisteyken bunu iddia etmek gülünç olur. Stasi-sonrası döneme benzer sahneler de görmeyebiliriz (Türkiye’de devlet, koşulları kendine uyarlamakta mahirdir). Yine de belediyelerde belge yakıldığı iddiaları doğruysa bir dönem kapanıyor demektir. Çünkü çöken bürokrasilerin altında daima sahipleri kalır.
[Can Bahadır Yüce] 6.4.2019 [Kronos.News]
Bürokratik diktatörlük [Can Bahadır Yüce]
Etiketler:
Can Bahadır Yüce
Çiftetelliyi Alman’a nasıl anlatırsın? [Selahattin Sevi]
Uzun ince, toprak bir yolda yürürken durdu. Omuzundaki sazı özenle kucağına aldı, sarı saçlarını geriye attı. “Evimden 5 bin kilometre uzaktayım. Sadece bir enstrümanın izini sürdüğümü düşünüyordum. Ama daha fazlasını buldum. Şimdi size hikâyemi anlatmamın tam zamanı. En başından başlayarak…” sözleri yerini sazın tınısına bırakmıştı artık…
Avusturya’da Leh bir anne ile Çek bir babanın kızı olarak dünyaya gelen, Türkçe dahil sekiz dili çok iyi derecede konuşan ve Berlin’de yaşayan müzisyen Petra Nachtmanova, müziğin dili ile yol alıyordu. Henüz yirmili yaşlara gelmeden keşfettiği sazın, yüzyıllardır nasıl hâlâ birçok kültürün kalbinde yer aldığını öğrenmek için Berlin’den yola çıkıp yedi ülkeyi aşarak sazın doğum yeri Horasan’a kadar gitti. Yönetmen Stephan Talneau’nun bir yol belgeseli haline getirdiği Saz filmi, dünya prömiyerini 38. İstanbul Film Festivali kapsamında 5 Nisan Cuma akşamı 19.00’da Beyoğlu Sineması’nda yapacak.
Berlin Humboldt Üniversitesi’nde post-sovyet dönemi ve Orta Asya üzerine eğitimini sürdüren Petra Nachtmanova, Türk göçmenlerin 50 yıl önce Almanya’ya getirdiği ve hâlâ ilk günkü tutkuyla yaşatılan köklü saz geleneği ile Kreuzberg’de tanışmış.
Berlin’den belgesel gösterimi için İstanbul’a gitmeye hazırlanırken konuştuğum Petra Nachtmanova’ya önce sarı bir sonbahar ikindisinde Âşık Veysel’in mezarı başında seslendirdiği türküyü soruyorum. “İki yıl önce sonbaharda, Saz filmi belgeseli çerçevesinde ilk kez ziyaret ettiğim Sivas’ta Âşık Veysel’in ailesiyle tanıştık. Beni Nazender Süzer Gökçe hanım karşıladı, torunu. Mezara gittik. Onun fikriydi, “Belki mezarında bir türkü, bir deyiş söylemek istersiniz” dedi. Gelenekte var. Çok güzel… Bir çeşit ibadet sonuçta. Güzel bir ruhu hatırlıyorsun. Sözlerde, şiirlerde yaşıyor. Büyük heyecanla oturdum…
Sazıyla ve sözüyle seslendirdiği ve dua niyetine okuyor, ‘Dünyada tükenmez murat var imiş’ türküsünü.
Başka bir türküde, Dertli Divani’nin deyişiyle, “Nice benim diyenlerin ne izi ne tozu kaldı” ifadelerinin aksine, Veysel’in sözü de sazı da yaşıyor. Nazender Hanım’ın, “Âşık Veysel’in torunu olmak için kan bağı olması şart değil. Siz benden daha çok Âşık Veysel’in torunuydunuz.” sözleri sadece bir iltifat değil kuşkusuz. “Huzur vardı orada” diyor Petra Nachtmanova: “Mezarlıktan korkan bir insan değilim. Toprak çok büyük bir sembol. Toprağa geri dönmek büyük bir şey. Ben de çok önemli ve değer verdiğim bir insanın mezarındaydım, hafif esen bir rüzgarda türkü söylüyordum.”
O büyük ozanın en çok doğa ve toprakla olan bağından etkilenmiş genç sanatçı. Anadolu bozkırında doğan ve dünyayı sadece gönül gözü ile gören Âşık Veysel’i evrensel yapan değerin de bu tutku olduğunu düşünüyor.
Âşık Veysel’in ocağında gördüğü sıcaklığı ve konukseverliği Balkanlar’dan Horasan’a kadar bütün yolculukta tekrar tekrar yaşayan Nachtmanova, “Bütün kapılar sonuna kadar açıktı. Sadece kapılar değil yürekleri de açıktı insanların. Çoğu insan korkuyor anlatınca. Türkiye güvenli mi, İran güvenli mi? Her yerde sıkıntılar olsa da insanların çoğu iyi ve güzel.” diyor.
Sonra da ekliyor: “Bir şey için yola çıkıyorsun, bir şeyi anlamaya sormaya geliyorsun. Bağlamanla geliyorsun. Dinlemeye geliyorsun… İnsanlara güveniyorsun ve onlar da sana güveniyor. Hayatta farklı sürprizler, kötü tecrübeler de olabilir ama müzikle ve enstrümanımızla bizim tecrübemiz böyleydi.”
Avrupa’da 2013 yılında yılın enstrümanı seçilen bağlamayı doğup büyüdüğü ve 18 yıl yaşadığı Viyana’da hiç görmediğini söylüyor Petra Nachtmanova. “Dışardan görünmüyor” diyor: Küçük bir topluluk içinde çalınıp söyleniyor. Almanya’da genellikle Türkiyeli göçmen toplum çok içine kapalı. Bunun elbette bir çok sebebi var. İlk gelen insanların topluma uyum sağlaması için kültürel farklılıklar kadar dil gibi sınırları da vardı. Sokaklara asılan konser afişleri bile Türkçe, bağlama ile ilgili etkinliklerin. Dışarıya davet yok gibi. Fakat kabul etmek gerekir ki konsepti Almanca anlatmak ayrı bir duygu dünyası gerektiriyor. Çiftetelli düğün konseptini bir Alman’a nasıl anlatacaksınız?
Akademik çalışma alanı Sovyetler, Doğu Avrupa komünist dönemi ve Orta Asya olan bir tarihçi olsa da hep müzikle iç içe olduğunu anlatıyor Petra Nachtmanova. Doğu Avrupa halk ve Bulgar korosunda söylemiş. Kurduğu ve içinde yer aldığı gruplarla müzik yapmış. Geçtiğimiz ay bir etnik müzik festivali için Telli Turnalar grubuyla Hindistan’daydı örneğin. Bağlamayla karşılaşınca hemen öğrenmeye karar vermiş. “Ben bir virtüoz değilim şarkıcıyım. Kendime eşlik etmek için çalıyorum daha çok.” diyor.
Türk halk müziğini ilk kez Yunan bir arkadaşının müzik kütüphanesindeki CD’lerle keşfetmiş. Arkadaşı ilgi duyduğunu anlayınca kopyalarını vermiş. Eğitim için gittiği İngiltere’den Viyana’ya tatil için geldiğinde yaşadığı bu deneyim bundan sonraki hayatını da şekillendirmiş. İngiltere’den sonra geldiği Berlin’de küçük çocukların sırtında sazla kurslara gittiğini görmüş. Berlin’de birlikte kaldıkları bir arkadaşının Âşık Veysel CD’sini dinlemiş defalarca. Türkiyeli göçmenlerin yaşadığı ünlü Kreuzberg semti yeni bir dünyanın ilhamını vermiş. “Berlin’e çocukluk arkadaşlarımdan birinin teşvikiyle geldim. Ama geldim ve kaldım. Tipik bir Berlin hikayesi…” diyor.
Bağlama çalmayı öğrenmek istese de kursa gidemeyecek kadar ‘fakir’ olduğunu anlatıyor Nachtmanova: O kadar fakirdim ki 30 euro aylık kurs ücreti çok geliyordu. İlk üç taksiti arkadaşlarım ödedi.
Türkiyeli kurum ve derneklerin Yunan öğrencileri de aralarına alarak gerçekleştirdikleri etkinliklerde yer almış. “Politik sıkıntıları bile anlamıyorduk. Biz sadece dans etmeye gidiyorduk…” diye konuşuyor.
Fakat geldiği noktayı önemsiyor. Kendi hayatı üzerinden çekilen belgeselle hayatının en önemli yolculuğunu yaptığını düşünüyor.
Yolculuk Berlin Kreuzberg’den başlamış. Sonra trenle Balkanlar… Bosna ilk durak olmuş. “Bosna’da bir saz çalıyorlar. Divan sazı gibi bir şey. Kocaman büyük bir sapı var. Dokuz telli. Püskülü bile var…” diyor.
İkinci durakları Arnavutluk olmuş. Hıristiyan ve Bektaşi kültürüyle yoğrulan ülkede cura gibi iki telli bir enstrümanla karşılaşmışlar. “Hem Orta Asya kokuyor, hem mandoline benziyor. Bir tür evrim geçirmiş.” diye tarif ediyor.
Ardından Kosova, Bulgaristan’da bir Alevi köyü ve İstanbul. Baştan başa koca bir Anadolu. Ardından Gürcistan. Güney Gürcistan’da bir Azeri köyündeki âşıkları çekmişler. Oradan Azerbaycan’a ve İran’a yönelmişler.
Hem Türkmenlere hem Kürtlere hem Kürt Alevilere misafir olmak için Kirmanşah’a, son olarak da Horasan’a gitmişler.
2017’de başladıkları seyahat doğaçlama bir seyahat olmuş. Üç aylık seyahatin her bir ayında dinlenme molaları verilmiş.
Bosnalı saz ustalarıyla, takım elbiseleriyle dağlara çıkan müzik erbaplarıyla ve Blues Rock’un muhtemel mucitleri Türkmenlerle tanışan yetenekli müzisyen, her karşılaşmada tek bir şey istiyor: “Bana eve götürebileceğim bir şarkı çalın”. Başlardaki kuşkucu şaşkınlık yerini önce hayranlığa, en sonunda da derin bir güvene bırakıyor.
Belgeselde Nachtmanova, sazın öyküsünü Erkan Oğur, Erdal Erzincan, Murat Ertel, Gjovali Shani, Bosnalı Saz grubu “Sevdah”, Suat Kaya, Ayşe Sewaqî, Aşık Mübariz Aliyev ve Seyed Arash Shahriyari gibi müzisyenlerle birlikte keşfediyor.
Yol boyunca Türkçe konuştuğunu anlatan Petra Nachtmanova, “Boşnakça anlıyordum, Slav dili. Ama her yerde İngilizce bilen insanlar vardı. Çok iyi ve işini bilen asistanlarımız vardı. Türkiye’de kendisi Orta Asya bilimleri yapan, Moğolistan’daki Tuva Türkleri üzerine çalışan Selcen Küçüküstel mesela.” diyor.
İstanbul’da 5, 7 ve 9 Nisan’da gösterilcek olan Saz filmi için kitap ve fotoğraf sergisi gibi farklı projelerin de yapılabileceğini belirtiyor Nachtmanova. 11 Nisan’da ise film Berlin’de gösterilecek.
Çokkültürlü kökenlerinin de yardımıyla müziğiyle insanlar ve kültürler arasında hep doğal bir bağ kuran Petra Nachtmanova uzun ince bir yolun belki başlarında. Fakat uçak ve arabadan olabildiğince uzak durarak, tren ya da atlarla gideceği yere tadını çıkararak varmayı seçiyor. Bu sayede insanlarla hemen iletişim kurabiliyor. Bu de belki de gideceği yolu kısaltıyor.
Festivalde de gösterilecek olan belgesel Arte’de hem Almanca hem Fransızca olarak 50 dakika yayınlanacak. Fakat festivalde 90 dakikalık uzun versiyonu gösterilecek olan belgeselin kısaltılmasına gönlü el vermiyor Petra Nachtmanova’nın. En az üç saatlik bir versiyonunun yapılması gerektiğini düşünüyor. Ama pazarlama ve mali sorunlar önlerinde duruyor.
NOT: Saz belgeseli, İKSV’nin 5-16 Nisan 2019 tarihleri arasında düzenlediği 38. İstanbul Film Festivali’nin Musikişinas bölümünde sinemaseverlerle ve müzik tutkunlarıyla buluşacak.
Bugün (5 Nisan Cuma akşamı) saat 19.00’da Beyoğlu Sineması’nda dünya prömiyerini yapacak olan “Saz”; 7 Nisan Pazar günü 16.00’da Cinemaximum Zorlu Center’da ve 9 Nisan Salı günü 13.30’da Cinemaximum City’s 3’te gösterilecek. Festivalin tüm biletleri, Biletix’ten ve salonların gişelerinden temin edilebilir.
Ayrıntılı bilgi için tıklayınız…
[Selahattin Sevi] 5.4.2019 [Kronos.News]
Avusturya’da Leh bir anne ile Çek bir babanın kızı olarak dünyaya gelen, Türkçe dahil sekiz dili çok iyi derecede konuşan ve Berlin’de yaşayan müzisyen Petra Nachtmanova, müziğin dili ile yol alıyordu. Henüz yirmili yaşlara gelmeden keşfettiği sazın, yüzyıllardır nasıl hâlâ birçok kültürün kalbinde yer aldığını öğrenmek için Berlin’den yola çıkıp yedi ülkeyi aşarak sazın doğum yeri Horasan’a kadar gitti. Yönetmen Stephan Talneau’nun bir yol belgeseli haline getirdiği Saz filmi, dünya prömiyerini 38. İstanbul Film Festivali kapsamında 5 Nisan Cuma akşamı 19.00’da Beyoğlu Sineması’nda yapacak.
Berlin Humboldt Üniversitesi’nde post-sovyet dönemi ve Orta Asya üzerine eğitimini sürdüren Petra Nachtmanova, Türk göçmenlerin 50 yıl önce Almanya’ya getirdiği ve hâlâ ilk günkü tutkuyla yaşatılan köklü saz geleneği ile Kreuzberg’de tanışmış.
Berlin’den belgesel gösterimi için İstanbul’a gitmeye hazırlanırken konuştuğum Petra Nachtmanova’ya önce sarı bir sonbahar ikindisinde Âşık Veysel’in mezarı başında seslendirdiği türküyü soruyorum. “İki yıl önce sonbaharda, Saz filmi belgeseli çerçevesinde ilk kez ziyaret ettiğim Sivas’ta Âşık Veysel’in ailesiyle tanıştık. Beni Nazender Süzer Gökçe hanım karşıladı, torunu. Mezara gittik. Onun fikriydi, “Belki mezarında bir türkü, bir deyiş söylemek istersiniz” dedi. Gelenekte var. Çok güzel… Bir çeşit ibadet sonuçta. Güzel bir ruhu hatırlıyorsun. Sözlerde, şiirlerde yaşıyor. Büyük heyecanla oturdum…
Sazıyla ve sözüyle seslendirdiği ve dua niyetine okuyor, ‘Dünyada tükenmez murat var imiş’ türküsünü.
Başka bir türküde, Dertli Divani’nin deyişiyle, “Nice benim diyenlerin ne izi ne tozu kaldı” ifadelerinin aksine, Veysel’in sözü de sazı da yaşıyor. Nazender Hanım’ın, “Âşık Veysel’in torunu olmak için kan bağı olması şart değil. Siz benden daha çok Âşık Veysel’in torunuydunuz.” sözleri sadece bir iltifat değil kuşkusuz. “Huzur vardı orada” diyor Petra Nachtmanova: “Mezarlıktan korkan bir insan değilim. Toprak çok büyük bir sembol. Toprağa geri dönmek büyük bir şey. Ben de çok önemli ve değer verdiğim bir insanın mezarındaydım, hafif esen bir rüzgarda türkü söylüyordum.”
O büyük ozanın en çok doğa ve toprakla olan bağından etkilenmiş genç sanatçı. Anadolu bozkırında doğan ve dünyayı sadece gönül gözü ile gören Âşık Veysel’i evrensel yapan değerin de bu tutku olduğunu düşünüyor.
Âşık Veysel’in ocağında gördüğü sıcaklığı ve konukseverliği Balkanlar’dan Horasan’a kadar bütün yolculukta tekrar tekrar yaşayan Nachtmanova, “Bütün kapılar sonuna kadar açıktı. Sadece kapılar değil yürekleri de açıktı insanların. Çoğu insan korkuyor anlatınca. Türkiye güvenli mi, İran güvenli mi? Her yerde sıkıntılar olsa da insanların çoğu iyi ve güzel.” diyor.
Sonra da ekliyor: “Bir şey için yola çıkıyorsun, bir şeyi anlamaya sormaya geliyorsun. Bağlamanla geliyorsun. Dinlemeye geliyorsun… İnsanlara güveniyorsun ve onlar da sana güveniyor. Hayatta farklı sürprizler, kötü tecrübeler de olabilir ama müzikle ve enstrümanımızla bizim tecrübemiz böyleydi.”
Avrupa’da 2013 yılında yılın enstrümanı seçilen bağlamayı doğup büyüdüğü ve 18 yıl yaşadığı Viyana’da hiç görmediğini söylüyor Petra Nachtmanova. “Dışardan görünmüyor” diyor: Küçük bir topluluk içinde çalınıp söyleniyor. Almanya’da genellikle Türkiyeli göçmen toplum çok içine kapalı. Bunun elbette bir çok sebebi var. İlk gelen insanların topluma uyum sağlaması için kültürel farklılıklar kadar dil gibi sınırları da vardı. Sokaklara asılan konser afişleri bile Türkçe, bağlama ile ilgili etkinliklerin. Dışarıya davet yok gibi. Fakat kabul etmek gerekir ki konsepti Almanca anlatmak ayrı bir duygu dünyası gerektiriyor. Çiftetelli düğün konseptini bir Alman’a nasıl anlatacaksınız?
Akademik çalışma alanı Sovyetler, Doğu Avrupa komünist dönemi ve Orta Asya olan bir tarihçi olsa da hep müzikle iç içe olduğunu anlatıyor Petra Nachtmanova. Doğu Avrupa halk ve Bulgar korosunda söylemiş. Kurduğu ve içinde yer aldığı gruplarla müzik yapmış. Geçtiğimiz ay bir etnik müzik festivali için Telli Turnalar grubuyla Hindistan’daydı örneğin. Bağlamayla karşılaşınca hemen öğrenmeye karar vermiş. “Ben bir virtüoz değilim şarkıcıyım. Kendime eşlik etmek için çalıyorum daha çok.” diyor.
Türk halk müziğini ilk kez Yunan bir arkadaşının müzik kütüphanesindeki CD’lerle keşfetmiş. Arkadaşı ilgi duyduğunu anlayınca kopyalarını vermiş. Eğitim için gittiği İngiltere’den Viyana’ya tatil için geldiğinde yaşadığı bu deneyim bundan sonraki hayatını da şekillendirmiş. İngiltere’den sonra geldiği Berlin’de küçük çocukların sırtında sazla kurslara gittiğini görmüş. Berlin’de birlikte kaldıkları bir arkadaşının Âşık Veysel CD’sini dinlemiş defalarca. Türkiyeli göçmenlerin yaşadığı ünlü Kreuzberg semti yeni bir dünyanın ilhamını vermiş. “Berlin’e çocukluk arkadaşlarımdan birinin teşvikiyle geldim. Ama geldim ve kaldım. Tipik bir Berlin hikayesi…” diyor.
Bağlama çalmayı öğrenmek istese de kursa gidemeyecek kadar ‘fakir’ olduğunu anlatıyor Nachtmanova: O kadar fakirdim ki 30 euro aylık kurs ücreti çok geliyordu. İlk üç taksiti arkadaşlarım ödedi.
Türkiyeli kurum ve derneklerin Yunan öğrencileri de aralarına alarak gerçekleştirdikleri etkinliklerde yer almış. “Politik sıkıntıları bile anlamıyorduk. Biz sadece dans etmeye gidiyorduk…” diye konuşuyor.
Fakat geldiği noktayı önemsiyor. Kendi hayatı üzerinden çekilen belgeselle hayatının en önemli yolculuğunu yaptığını düşünüyor.
Yolculuk Berlin Kreuzberg’den başlamış. Sonra trenle Balkanlar… Bosna ilk durak olmuş. “Bosna’da bir saz çalıyorlar. Divan sazı gibi bir şey. Kocaman büyük bir sapı var. Dokuz telli. Püskülü bile var…” diyor.
İkinci durakları Arnavutluk olmuş. Hıristiyan ve Bektaşi kültürüyle yoğrulan ülkede cura gibi iki telli bir enstrümanla karşılaşmışlar. “Hem Orta Asya kokuyor, hem mandoline benziyor. Bir tür evrim geçirmiş.” diye tarif ediyor.
Ardından Kosova, Bulgaristan’da bir Alevi köyü ve İstanbul. Baştan başa koca bir Anadolu. Ardından Gürcistan. Güney Gürcistan’da bir Azeri köyündeki âşıkları çekmişler. Oradan Azerbaycan’a ve İran’a yönelmişler.
Hem Türkmenlere hem Kürtlere hem Kürt Alevilere misafir olmak için Kirmanşah’a, son olarak da Horasan’a gitmişler.
2017’de başladıkları seyahat doğaçlama bir seyahat olmuş. Üç aylık seyahatin her bir ayında dinlenme molaları verilmiş.
Bosnalı saz ustalarıyla, takım elbiseleriyle dağlara çıkan müzik erbaplarıyla ve Blues Rock’un muhtemel mucitleri Türkmenlerle tanışan yetenekli müzisyen, her karşılaşmada tek bir şey istiyor: “Bana eve götürebileceğim bir şarkı çalın”. Başlardaki kuşkucu şaşkınlık yerini önce hayranlığa, en sonunda da derin bir güvene bırakıyor.
Belgeselde Nachtmanova, sazın öyküsünü Erkan Oğur, Erdal Erzincan, Murat Ertel, Gjovali Shani, Bosnalı Saz grubu “Sevdah”, Suat Kaya, Ayşe Sewaqî, Aşık Mübariz Aliyev ve Seyed Arash Shahriyari gibi müzisyenlerle birlikte keşfediyor.
Yol boyunca Türkçe konuştuğunu anlatan Petra Nachtmanova, “Boşnakça anlıyordum, Slav dili. Ama her yerde İngilizce bilen insanlar vardı. Çok iyi ve işini bilen asistanlarımız vardı. Türkiye’de kendisi Orta Asya bilimleri yapan, Moğolistan’daki Tuva Türkleri üzerine çalışan Selcen Küçüküstel mesela.” diyor.
İstanbul’da 5, 7 ve 9 Nisan’da gösterilcek olan Saz filmi için kitap ve fotoğraf sergisi gibi farklı projelerin de yapılabileceğini belirtiyor Nachtmanova. 11 Nisan’da ise film Berlin’de gösterilecek.
Çokkültürlü kökenlerinin de yardımıyla müziğiyle insanlar ve kültürler arasında hep doğal bir bağ kuran Petra Nachtmanova uzun ince bir yolun belki başlarında. Fakat uçak ve arabadan olabildiğince uzak durarak, tren ya da atlarla gideceği yere tadını çıkararak varmayı seçiyor. Bu sayede insanlarla hemen iletişim kurabiliyor. Bu de belki de gideceği yolu kısaltıyor.
Festivalde de gösterilecek olan belgesel Arte’de hem Almanca hem Fransızca olarak 50 dakika yayınlanacak. Fakat festivalde 90 dakikalık uzun versiyonu gösterilecek olan belgeselin kısaltılmasına gönlü el vermiyor Petra Nachtmanova’nın. En az üç saatlik bir versiyonunun yapılması gerektiğini düşünüyor. Ama pazarlama ve mali sorunlar önlerinde duruyor.
NOT: Saz belgeseli, İKSV’nin 5-16 Nisan 2019 tarihleri arasında düzenlediği 38. İstanbul Film Festivali’nin Musikişinas bölümünde sinemaseverlerle ve müzik tutkunlarıyla buluşacak.
Bugün (5 Nisan Cuma akşamı) saat 19.00’da Beyoğlu Sineması’nda dünya prömiyerini yapacak olan “Saz”; 7 Nisan Pazar günü 16.00’da Cinemaximum Zorlu Center’da ve 9 Nisan Salı günü 13.30’da Cinemaximum City’s 3’te gösterilecek. Festivalin tüm biletleri, Biletix’ten ve salonların gişelerinden temin edilebilir.
Ayrıntılı bilgi için tıklayınız…
[Selahattin Sevi] 5.4.2019 [Kronos.News]
Etiketler:
Selahattin Sevi
Erdoğan neden Ankara ve İstanbul’u vermek istemiyor
İstanbul Belediyesi bir holding olsaydı, Türkiye’nin kaç numaralı holdingi olurdu? Ensar, TÜGVA, TÜRGEV, Okçular Vakfı’na İBB’den aktarılan kaynak ne kadar?
DW Türkçe’ye konuşan uzmanlara göre, AKP’nin seçim sonuçlarını Yüksek Seçim Kurulu üzerinden değiştirme çabasındaki ısrarın arkasında milyarlarca liralık ekonomiyi yöneten, hükümete yakın vakıfları finanse eden ve şirketlere dev ihaleler veren “büyükşehir holding”i muhalefete kaptırma endişesi var.
İBB BİR HOLDİNG OLSAYDI TÜRKİYE’NİN İKİ NUMARASI OLURDU
2019 bütçesi 23,8 milyar lira olarak belirlenen İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), adeta dev bir holding. İstanbul Elektrik Tramvay ve Tünel İşletmeleri Genel Müdürlüğü (İETT) ve İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi (İSKİ) bütçeleri de eklendiğinde toplam bütçesi 35 milyar TL’ye yaklaşan İBB bünyesindeki 28 şirketin toplam cirosu ise 24 milyar TL civarında. İBB, bir özel sektör şirketi olsaydı, bu ciro ile İstanbul Sanayi Odası’nın (İSO) 2017’de yayınladığı “Türkiye’nin En Büyük 500 Şirketi (İSO 500)” listesinde, TÜPRAŞ’ın ardından ikinci sırada yer alacaktı.
ANKARA BELEDİYESİ 5 MİLYARI YÖNETİYOR
Bünyesinde 15 şirket bulunan Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin 2019 bütçesi ise Ankara Su ve Kanalizasyon İdaresi (ASKİ) ve Elektrik Gaz Otobüs Genel Müdürlüğü (EGO) genel müdürlükleri ile birlikte 14 milyar TL olarak belirlendi. 11 şirkete sahip İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2019 bütçesi ise 5 milyar 995 milyon lira.
ATATÜRK HAVALİMANI’NIN ARAZİSİNİN KONTROLÜ
Bu kadar büyük bir ekonomik güce sahip büyükşehir belediyelerinin toplam bütçelerinin önemli bir kısmının her yıl yeni yatırımlara harcandığı dile getirilse de, yapılan harcamaların içeriğine ilişkin net bilgi almak mümkün olmuyor. Örneğin, bu yıl için özel sektör işbirliği ile İstanbul’da hayata geçirilecek Eyüp Silahtarağa-Gaziosmanpaşa Tüneli’nin inşası, Sabiha Gökçen Havalimanı Tüneli’nin hizmete geçmesi, boşaltılan Atatürk Havalimanı arazisinin Millet Bahçesi’ne dönüştürülmesi gibi yatırımlar mevcut.
RANT DAĞITIM MERKEZİ
DW Türkçe’ye konuşan Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yalçın Karatepe, büyükşehir belediyelerinin ekonomik gücünün iki başlıkta toplanabileceğini söylüyor. İlk olarak belediye bünyesinde kurulan şirketlerin yarattığı mal ve hizmetlerden elde edilen gelirlerin önemine işaret eden Karatepe, ikinci olarak ise büyükşehir belediyelerinin kentsel rant dağıtımındaki önemli rolüne vurgu yapıyor.
Büyükşehir yönetimlerinin imar, inşaat izinleri, arsa tahsisleri, emsal değer tespitleri gibi konulardaki yetkilerinin özellikle İstanbul ve Ankara gibi dev şehirlerde milyarlarca liralık ekonomi yarattığına işaret eden Prof. Karatepe, “Belediyelerin ihalelerini alan şirketler, bir süre sonra o belediyenin temsil ettiği siyasi hareketi de maddi olarak desteklemeye başlıyor” diyor.
BELEDİYELERDEN İMAR YETKİLERİ ALINABİLİR
Peki İstanbul ve Ankara’daki büyükşehir belediyelerinin CHP’ye geçmesi halinde, AKP’nin bu belediyelere “ekonomik yaptırım” uygulama imkanı var mı?
Prof. Dr. Yalçın Karatepe, bu soruya, “Erdoğan yönetimi İstanbul ve Ankara’daki bu rantı kaybetmemek için tüm imar yetkilerini Çevre ve Şehircilik Bakanlığı çatısı altına toplama yoluna gidebilir” yanıtını veriyor.
Daha önce de kentsel dönüşüm ile ilgili böyle bir düzenleme yapıldığını ve bazı yetkilerin belediyelerden alınıp bakanlığa verildiğini hatırlatan Karatepe, şöyle konuşuyor:
“Ayrıca muhalefetin eline geçen büyükşehir belediyelerinin Hazine’den kaynak kullanımı konusunda da zorluk çıkarılabilir. Çıkarılacak anlamında söylemiyorum ama böyle bir imkân var. Şimdi İstanbul ve Ankara başta olmak üzere borçlu olan ve el değiştiren belediyelerden bu borçların hızla tahsil edilmesi gündeme gelebilir.”
ÜÇ VAKFA İBB’DEN AKTARILAN KAYNAK 1 MİLYAR TL
İBB’den hükümete yakın dernek ve vakıflara yapılan bağışlar da bir başka tartışma konusu. Tarık Balyalı’nın medyada yer alan açıklamalarına göre, bugüne kadar iktidara yakınlığıyla bilinen Ensar, TÜGVA, TÜRGEV, Okçular Vakfı gibi kuruluşlara aktarılan kaynak 1 milyar TL’yi buluyor.
İKTİDAR İMKANLARI VERİLMESE DE DOĞRU MODELLE İYİ YÖNETİLEBİLİR
Sabancı Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu’na göre, iktidar 25 yıldır yönettiği İBB gibi dev bir ekonomik kaynağı devretmek istemiyor. Prof. Kalaycıoğlu, “İktidar elinde tuttuğu belediyelerden hesap sorulmasını istemiyor. Bu yüzden Sayıştay gibi denetim yapan kurumları akamete uğratmaya çalışıyor” diyor.
AKP’nin seçim sonuçlarını değiştirememesi halinde İstanbul ve Ankara’ya yönelik olarak büyükşehir bütçelerini kısacak bir yol izleyebileceğini dile getiren Prof. Kalaycıoğlu, “CHP’li Eskişehir ve İzmir yıllardır iktidar tarafından pek çok imkandan faydalandırılmıyor. Buna rağmen gayet iyi yönetiliyorlar. Demek ki doğru model uygulanırsa bu bütçe kesintilerini aşmak mümkün” diye konuşuyor.
[Medyabold.com] 6.4.2019
DW Türkçe’ye konuşan uzmanlara göre, AKP’nin seçim sonuçlarını Yüksek Seçim Kurulu üzerinden değiştirme çabasındaki ısrarın arkasında milyarlarca liralık ekonomiyi yöneten, hükümete yakın vakıfları finanse eden ve şirketlere dev ihaleler veren “büyükşehir holding”i muhalefete kaptırma endişesi var.
İBB BİR HOLDİNG OLSAYDI TÜRKİYE’NİN İKİ NUMARASI OLURDU
2019 bütçesi 23,8 milyar lira olarak belirlenen İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), adeta dev bir holding. İstanbul Elektrik Tramvay ve Tünel İşletmeleri Genel Müdürlüğü (İETT) ve İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi (İSKİ) bütçeleri de eklendiğinde toplam bütçesi 35 milyar TL’ye yaklaşan İBB bünyesindeki 28 şirketin toplam cirosu ise 24 milyar TL civarında. İBB, bir özel sektör şirketi olsaydı, bu ciro ile İstanbul Sanayi Odası’nın (İSO) 2017’de yayınladığı “Türkiye’nin En Büyük 500 Şirketi (İSO 500)” listesinde, TÜPRAŞ’ın ardından ikinci sırada yer alacaktı.
ANKARA BELEDİYESİ 5 MİLYARI YÖNETİYOR
Bünyesinde 15 şirket bulunan Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin 2019 bütçesi ise Ankara Su ve Kanalizasyon İdaresi (ASKİ) ve Elektrik Gaz Otobüs Genel Müdürlüğü (EGO) genel müdürlükleri ile birlikte 14 milyar TL olarak belirlendi. 11 şirkete sahip İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2019 bütçesi ise 5 milyar 995 milyon lira.
ATATÜRK HAVALİMANI’NIN ARAZİSİNİN KONTROLÜ
Bu kadar büyük bir ekonomik güce sahip büyükşehir belediyelerinin toplam bütçelerinin önemli bir kısmının her yıl yeni yatırımlara harcandığı dile getirilse de, yapılan harcamaların içeriğine ilişkin net bilgi almak mümkün olmuyor. Örneğin, bu yıl için özel sektör işbirliği ile İstanbul’da hayata geçirilecek Eyüp Silahtarağa-Gaziosmanpaşa Tüneli’nin inşası, Sabiha Gökçen Havalimanı Tüneli’nin hizmete geçmesi, boşaltılan Atatürk Havalimanı arazisinin Millet Bahçesi’ne dönüştürülmesi gibi yatırımlar mevcut.
RANT DAĞITIM MERKEZİ
DW Türkçe’ye konuşan Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yalçın Karatepe, büyükşehir belediyelerinin ekonomik gücünün iki başlıkta toplanabileceğini söylüyor. İlk olarak belediye bünyesinde kurulan şirketlerin yarattığı mal ve hizmetlerden elde edilen gelirlerin önemine işaret eden Karatepe, ikinci olarak ise büyükşehir belediyelerinin kentsel rant dağıtımındaki önemli rolüne vurgu yapıyor.
Büyükşehir yönetimlerinin imar, inşaat izinleri, arsa tahsisleri, emsal değer tespitleri gibi konulardaki yetkilerinin özellikle İstanbul ve Ankara gibi dev şehirlerde milyarlarca liralık ekonomi yarattığına işaret eden Prof. Karatepe, “Belediyelerin ihalelerini alan şirketler, bir süre sonra o belediyenin temsil ettiği siyasi hareketi de maddi olarak desteklemeye başlıyor” diyor.
BELEDİYELERDEN İMAR YETKİLERİ ALINABİLİR
Peki İstanbul ve Ankara’daki büyükşehir belediyelerinin CHP’ye geçmesi halinde, AKP’nin bu belediyelere “ekonomik yaptırım” uygulama imkanı var mı?
Prof. Dr. Yalçın Karatepe, bu soruya, “Erdoğan yönetimi İstanbul ve Ankara’daki bu rantı kaybetmemek için tüm imar yetkilerini Çevre ve Şehircilik Bakanlığı çatısı altına toplama yoluna gidebilir” yanıtını veriyor.
Daha önce de kentsel dönüşüm ile ilgili böyle bir düzenleme yapıldığını ve bazı yetkilerin belediyelerden alınıp bakanlığa verildiğini hatırlatan Karatepe, şöyle konuşuyor:
“Ayrıca muhalefetin eline geçen büyükşehir belediyelerinin Hazine’den kaynak kullanımı konusunda da zorluk çıkarılabilir. Çıkarılacak anlamında söylemiyorum ama böyle bir imkân var. Şimdi İstanbul ve Ankara başta olmak üzere borçlu olan ve el değiştiren belediyelerden bu borçların hızla tahsil edilmesi gündeme gelebilir.”
ÜÇ VAKFA İBB’DEN AKTARILAN KAYNAK 1 MİLYAR TL
İBB’den hükümete yakın dernek ve vakıflara yapılan bağışlar da bir başka tartışma konusu. Tarık Balyalı’nın medyada yer alan açıklamalarına göre, bugüne kadar iktidara yakınlığıyla bilinen Ensar, TÜGVA, TÜRGEV, Okçular Vakfı gibi kuruluşlara aktarılan kaynak 1 milyar TL’yi buluyor.
İKTİDAR İMKANLARI VERİLMESE DE DOĞRU MODELLE İYİ YÖNETİLEBİLİR
Sabancı Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu’na göre, iktidar 25 yıldır yönettiği İBB gibi dev bir ekonomik kaynağı devretmek istemiyor. Prof. Kalaycıoğlu, “İktidar elinde tuttuğu belediyelerden hesap sorulmasını istemiyor. Bu yüzden Sayıştay gibi denetim yapan kurumları akamete uğratmaya çalışıyor” diyor.
AKP’nin seçim sonuçlarını değiştirememesi halinde İstanbul ve Ankara’ya yönelik olarak büyükşehir bütçelerini kısacak bir yol izleyebileceğini dile getiren Prof. Kalaycıoğlu, “CHP’li Eskişehir ve İzmir yıllardır iktidar tarafından pek çok imkandan faydalandırılmıyor. Buna rağmen gayet iyi yönetiliyorlar. Demek ki doğru model uygulanırsa bu bütçe kesintilerini aşmak mümkün” diye konuşuyor.
[Medyabold.com] 6.4.2019
AKP’li zenginler paraları nasıl dışarı kaçırıyor? [Gölge Bankacı]
AKP’li zenginler paraları dışarı kaçırıyor: Paraları hangi güvenli limanlarda?
Araya 22 Mart'ta patlak veren dolar krizi girince "AKP'li siyasetçiler ve işadamları paraları yurt dışına nasıl kaçırıyor?" sorusunun cevabını ancak şimdi vermek nasip oldu.
O gün bugündür müşterilerin dolar talepleri, gün sonu kasa işlemleri ve Merkez Bankası'nın evlere şenlik U dönüşleri derken makaleyi kaleme alamadım. Meşguliyet imkân vermedi. Gecikmeden dolayı affınıza sığınırım...
AKP cenahındaki telaşı mümkün mertebe özetlemeye ve uluslararası boyutu olan işlemleri herkesin anlayabileceği bir dille basitleştirerek anlatmaya çalıştım...
31 MART'TAN SONRA O PİYASA HAREKETLENDİ
Bakmayın yerli ve milli kampanyalarının en ön saflarında boy göstermelerine. Batan gemiyi önce fareler terk ediyor.
31 Mart Pazar günü yapılan Mahallî İdareler Seçimi'ne kadar Türkiye’den yurt dışına nakit varlığını çıkaranların arasında Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) zenginleri de vardı.
Seçimde İstanbul ve Ankara'nın kaybedilmesinden sonra para çıkarma piyasası daha da hareketlendi.
Pekâlâ AKP'nin devr-i iktidarında adrese teslim ihalelerle servetine servet katan işadamları, aileler ve belli sermaye grupları paralarını yurt dışına nasıl çıkarıyor?
ÇIKARILAN PARANIN YÜZDE 20’SİNİ ALIYORLAR
Sadece bu iş için müşavirlik hizmeti veren sözüm ona tur şirketleri ya da “tercümanlar” var. Anahtar teslim işler için “yüzde 20 komisyon” alan aracılar, büyük bir gizlilik içerisinde çalışıyor.
Komisyonun yarısı işe başlarken, kalan yarısı da para kazasız belasız belirlenen adrese ulaştığında ödeniyor.
Turist vizesi, geçici ikamet izni, süresiz ikamet, yatırımcı vizesi, vatandaşlık gibi ülkeden ülkeye değişen ikamet statüleri için ayrı ayrı rakamlar telaffuz ediliyor.
Aile fertlerinin tamamı için Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde bir şekilde ikamet izni talep edeni de var sadece kendisi ya da eşi için temasa geçeni de.
TEFECİLERLE ÇALIŞANLAR VAR
Dışarı çıkarılacak paralar için talepte bulunanın varlığının nakdi ya da gayri nakdi olmasına göre farklı çözüm yolları bulunuyor. Gayrimenkulleri, daireleri, hanları nakite dönüştürmek için tefecilere teklifler götürülüyor.
AKP’nin zenginlerinin ekseriyeti ABD, İngiltere, Almanya, Hollanda, Lüksemburg, Yunanistan, Malta, Yeni Zelanda ve Kanada’yı tercih ediyor.
Bu ülkeler kadar olmasa da Fransa, hatta Avustralya da var listede.
Batı komşumuz Yunanistan yakın olduğu için tercih ediliyor. 250 bin euro değerinde bir yatırım karşılığında Yunanistan vatandaşı olunabiliyor.
"Erdoğan'a aşığım." diyen işadamı Ethem Sancak, Katar ordusunu ortak ettiği BMC adına tank-palet fabrikasını tek kuruş ödemeden 18 seneliğine devraldı. Devir işlemi Erdoğan'ın imzaladığı kararla ihalesiz gerçekleşti.
ETHEM SANCAK’IN ALMANYA HEVESİ KURSAĞINDA KALDI
AKP’lilerin büyük bir hevesle ayak bastığı Almanya’da şirket kurarak oturum izni almak dışarıdan göründüğü kadar kolay değil.
AB kriterlerine sahip olmayı gerektiriyor. Yatırım yapılması gereken para miktarı kişinin Almanya’da yapacağı işi ve kuracağı şirketin hacmine göre değiştiği gibi belli bir sektör için alınmış yatırımcı vizesi ile başka bir iş yerinde çalışmak ya da başka bir iş kolunda faaliyet göstermek yasak.
Bizzat işin içinde olan meslektaşım anlattı: "BMC’nin yarısını Katar silahlı kuvvetlerine satan ve aynı ortaklıkla Sakarya Arifiye’de 47 yıllık tank-palet fabrikasını bila bedel devralan Ethem Sancak’ın paraları yurt dışına çıkarma hamlesinde ilk durağı Almanya oldu."
TOMA ÜRETİCİSİ HİSSE SATTI
Sancak yakın çevresini şöyle uyarıyormuş: "Ne olur ne olmaz yumurtaları bir sepete koymamak lazım."
O tavsiyeyi kale alan Katmerciler'in (Emniyet'e TOMA'ları üreten şirket) sahipleri seçimin hemen akabinde, geçen hafta Borsa İstanbul'da yüklü miktarda kendi hisselerinde satmış. İnceledim, o bilgi doğru.
Şirket'in yüzde 37,31 payla hâkim hissedarı İsmail Katmerci 3 Nisan'da 5,50-5,96 TL fiyat aralığından toplam 2 milyon 877 bin adet payı Borsa İstanbul'da satmış.
İsmail Katmerci'nin şirket sermayesindeki payı yüzde 25,81'e düştü. Seçimden sonra bu kadar yüksek tutarlı bir satış niye yapılır?
EMRULLAH TURANLI DA ALMANYA’DA
Gayrimenkul almak için Hessen ve Kuzey Ren Vestfalya (NRW) eyaletlerinde büyük şehirlerde piyasa araştırması yapan Sancak, “Mevzuat ve vergi yükü fazla.” diyerek Almanya sevdasından şimdilik vazgeçmiş.
Sancak gibi AKP iktidarının Bulgar Vakfı arazisi gibi projelerle zengin ettiği Taş Yapı’nın sahibi Emrullah Turanlı da Almanya’da inşaat sektöründe yatırım fırsatları kolluyor.
Bir-iki gayrimenkul satın alan Turanlı da vergilerden ve Alman bürokrasisinin kılı kırk yaran ciddiyetinden bunalmış. Türkiye’de “Reis” ile anlaşınca gerisi tıkır tıkır ilerliyor tabii.
AKP'li siyasetçi ve işadamlarının tercih ettiği ülkelerin başında Panama geliyor.
PANAMA BELGELERİ BİLE YILDIRMADI
Son dönemde Güney Amerika ülkeleri de gözde. Uruguay, Dominik Cumhuriyeti, Arjantin, Şili ve Panama da AKP’lilerin en fazla tercih ettiği Güney Amerika ülkeleri arasında.
Panama Belgeleri (Panama Papers) skandalına rağmen Panama’da şirket kurmaya devam ediyorlar. AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan, eski başbakan Binali Yıldırım başta olmak üzere Mustafa Latif Topbaş, Ahmet Çalık ve Fettah Tamince gibi AKP'ye yakın işadamlarının gizli hesapları olduğu ortaya çıkmıştı.
KÜÇÜK BALKAN ÜLKELERİ DE REVAÇTA
Güney Amerika ülkesi Uruguay’da aylık 1.200 dolar düzenli gelir ispatı halinde 3 yıllık ikamet izni ve akabinde vatandaşlık hakkı tanınıyor.
Belçika ve Polonya gibi Schengen bölgesinde vizesiz seyahat imkânı veren ülkelerin haricinde küçük Balkan ülkeleri de gözde.
Para karşılığında vatandaş olunabilen Arnavutluk, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Hırvatistan, Karadağ, Kosova, Makedonya, Romanya, Sırbistan, Slovenya ve Slovakya en çok tercih edilen Balkan ülkeleri…
250 BİN DOLAR DEĞERİNDE GAYRİMENKUL ALANA VATANDAŞLIK
Mesela bu ülkelerden Arnavutluk’ta 250 bin dolarlık gayrimenkul almak veya aynı tutarda yatırım yapmak vatandaşlık almak için kâfi. Kuzey Makedonya ise 400 bin euroya vatandaşlık hakkı veriyor.
Karadağ’dan 500 bin euro karşılığında sadece süresiz ikamet alınabiliyor. Aynı tutarda bir gayrimenkul alan yabancılar, AB üyesi İspanya’dan vatandaşlık hakkı elde edebiliyor.
DUBAİ'DE VATANDAŞLIK ALMAK ZOR
Birleşik Arap Emirlikleri’nin yedi emirliğinden biri olan Dubai de AKP’lilerin tercih ettiği adreslerden biri.
Birleşik Arap Emirlikleri vatandaşlık izni için şirket sahibi olmanın dışında emlak yolu ile de ikamet izni veriliyor. Bu imkân sadece Dubai’ye yerleşmeyi düşünenler için geçerli.
Arap Yarımadası'ndaki Dubai vatandaşlık için ağır şartlar öne sürse de ikamet izni almak için 270 bin dolar değerinde gayrimenkul almak kâfi.
DUBAİ DE YENİ ROTALARDAN BİRİ
Dubai’de gayrimenkul alımının ardından verilen mülk ikametgâh vizesi iki yıl geçerli. Bu vize ile vatandaşlığa müracaat hakkı veriliyor.
Amacı Dubai’ye yerleşmek isteyenlerin en az 1 milyon Arap Emirliği Dirhemi (270 bin ABD Doları) değerinde emlak satın alması gerekiyor.
Aylık gelirin ise 10 bin AED (2 bin 700 ABD Doları) olduğu belgelenmeli. Gelirin yatırım geliri ya da emekli maaşı gibi sebeplerle olmasının bir önemi yok.
KANADA, MALTA VE PORTEKİZ…
Türkiye’den parasını çıkaran zenginlerin tercih ülkelerden biri de Kanada. 400 bin dolarlık yatırımla birlikte hesabında 800 bin dolar para olduğun ibraz edenler Kanada vatandaşlığına hak kazanıyor.
500 bin euroya vatandaşlık veren Portekiz de yeni adreslerden biri. İtalya’nın Sicilya Adası'nın güneyinde, Tunus’un doğusunda ve Libya’nın kuzeyinde yer alan Malta’da oturmanın bedeli ise 800 bin euro.
Sabancı ailesi örneğinden hatırlanacağı üzere Malta milyon eurolar karşılığında vatandaşlık da veriyor.
ABD HEM ZOR HEM KOLAY
AKP’li işadamları özgürlüklerin beşiği Amerika’da oturabilmenin ve vatandaşlık alabilmenin şartlarını da merak ediyor.
Almanya gibi ABD’nin de şartlarını ağır bulsalar da dünyanın merkezi diye bu ülkeden gayrimenkul alan AKP’liler de var.
Miami adeta küçük Türkiye’ye döndü. Emlak piyasasını Türkiye’den giden işadamlarının yükselttiği söyleniyor.
Vatandaşlık için 1 milyon dolar değerinde bir şirket kurulması gerekiyor. Ya da ABD’nin bu tür vatandaşlık tipi için belirlediği alanlardan birinde en az 500 bin dolarlık yatırım yapma şartı var.
ABD’de 5 yıl ikamet edenler için de vatandaşlığa müracaat edebiliyor.
İNGİLTERE DEĞİŞMEZ ADRES
Ankara Anlaşması çerçevesinde İngiltere de en fazla tercih edilen ülkelerin başında geliyor. AB’den ayrılma kararı rüzgârı biraz kesse de Londra’da pahalı gayrimenkulleri alan AKP’li sayısı artıyor.
Mehmet Cengiz ve Remzi Gür gibi AKP'nin önde gelen milyonerleri İngiltere'de yatırımlarını artırıyor.
En fazla bilinen güvenli limanlardan biri olduğu için İngiltere’ye girmek de bu ülkede yaşamak da çok pahalı.
5 yıl boyunca her yıl 1 milyon poundluk yatırım yapanlar vatandaşlık hakkına sahip olabiliyor. İkamet izni için yıllık kişi başına 3 bin pound ödemek ve belli bir gelir beyan etmek kâfi.
AKP’liler bahsettiğim ülkelerde ev de alıyor şirket de kuruyor. Bazıları büro açıyor.
SEÇİMDEN SONRA TALEP ARTTI
Anahtar teslim yurt dışı hizmeti talebinin seçimden sonra daha da arttığı geliyor kulağıma.
Bir meslektaşım şöyle özetledi vaziyeti: “Yolsuzluk, ballı ihaleler ve rüşvet havuzu artık kurudu. Ekonomik kriz vardı. Şimdi İstanbul, Ankara, Antalya, Mersin ve Adana gibi ekonominin yüzde 60’ının döndüğü şehirler kaybedilince deniz bitti diyorlar. Turizm bölgeleri İzmir, Muğla ve Aydın zaten CHP’de. Bu yüzden AKP ile iş tutan müteahhitler, turizmciler ve sanayiciler kendilerini kurtarma derdine düştü. Yakında valizlerini alıp ailece yurt dışına çıkabilirler.”
Meslektaşım o ana kadar çıkarabildikleri kadar parayı çıkarmanın yollarını araştırdıklarını söylüyor. İki işadamı bir araya geldiğinde ilk konuşulan mevzu bu artık.
AKP'li milyonerlerin paralarını çıkardığı güvenli limanlardan biri de Hollanda'nın başşehri Amsterdam.
PARASINI DIŞARI ÇIKARANLAR ARASINDA KİMLER VAR?
Paraların yurt dışına çıkaran ya da çıkarmak için organizatörlerle temasa geçenler arasında sadece işadamları yok. Siyasetçisinden bürokratına, gazetecisinden akademisyenine türkücüsünden film yapımcısına kadar ne ararsanız var.
AKP Merkez Yürütme Kurulu (MYK), Merkez Karar ve Yönetim Kurulu (MKYK) üyesi olan da eski-yeni belediye başkanları da halihazırda milletvekili unvanı ile Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde olanlar da emekli vekiller de var!
Yandaş işadamları arasında şimdilik Türkiye’de kalsa da paralarını kilometrelerce uzakta tutmak için hazırlık yapanların sayısı da hiç az değil.
3 YILDA 15 BİN MİLYONER TÜRKİYE’DEN KAÇTI
Güney Afrika merkezli araştırma şirketi New World Wealth’in (Yeni Dünya Serveti) verilerine baktım.
2015’te Türkiye’yi terk eden milyoner sayımız bin civarındaymış. 2016’da bu sayı 5 bine fırlamış. 2017’de 9 bin milyoner parasını çıkarmış.
3 yılda 15 bin milyoner kaçmış, dile kolay! En çok tercih edilen ülkelerse Kanada, Avustralya, ABD ve Yeni Zelanda olmuş.
Türkiye, “ülkesini terk eden milyonerler” sıralamasında büyük ekonomiler arasında birinci. Venezula ise milyonerlerinin yüzde 16'sını kaybederek, küçük hiperenflasyon ekonomisine sahip ülkeler arasında Türkiye'nin ardından 2’nci.
Para ve altın gibi nakit varlıkları yurt dışına çıkarırken özel jetler, TIR'lar, lüks yatlar ve gemiler kullanılıyor.
ÇIKIŞ NOKTASI İSTANBUL
Milyonerlerin ekseriyetinin terk ettiği İstanbul, servet kaçışının en çok yaşandığı şehirler sıralamasında Jakarta (Endonezya), Lagos (Nijerya), Londra (İngiltere), Moskova (Rusya), Paris (Fransa) ve Sao Paulo (Brezilya) ile birlikte yer aldı.
Bu liste topluca hazırlanan bir liste. İçinde Beyaz Türklerin kurduğu TÜSİAD’ın üyeleri de var “AKP’nin arka bahçesi” Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD) üyeleri de var.
TÜSİAD üyeleri muhaliflere ve medyaya uygulanan baskı ve iş dünyasına yönelik sözlü tehdit ve baskılardan kaçıyor. AKP’li zenginler ise yüksek enflasyon ve TL'deki erimeden ve muhtemel iktidar kaybından sonra başlayacak adli tahkikattan kaçıyor.
29 Mart itibarıyla bankalarda döviz mevduatı 182 milyar dolar ile 7 Eylül 2018 tarihindeki tutarın 10 milyar TL üzerine çıktı.
MEVDUATI DOLAR VE EUROYA ÇEVİR, SONRA ÇIKAR
Sözkonusu rapor da benim kulağıma çalınanları, şahit olduklarımı teyit ediyor. Servetleri 1 milyon dolar ve üzerinde olan milyonerler, mevduatlarını dolar ve euroya çeviriyor, Avrupa ülkeleri ve Birleşik Arap Emirlikleri'ne (BAE) yerleşmeyi tercih ediyor.
Bankalarda döviz tevdiat hesaplarının tutarı son üç ayda 34 milyar dolar arttı ve 182 milyar dolara çıktı. Dolarizasyonda Cumhuriyet tarihini rekoru bu.
Bir gün bir bakmışsınız döviz tutarı bir anda 120 milyar dolara inivermiş. Olurken değil bittiğinde haberdar ederler.
Bankalar üzerinden de bu hareket gözlemleniyor. Paralarını çeken, gayrimenkullerini satıp nakit döviz ya da külçe altına çeviren zenginlerin sayısı artıyor.
AKP lideri ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın (soldan 2'nci) kurduğu medya havuzuna para aktaran Mehmet Cengiz (soldan 3'üncü) Londra'dan 100 milyonlarca dolarlık gayrimenkul satın aldı.
TECRÜBELİ OLANLAR YOL GÖSTERİYOR
Yurt dışına çıkmak isteyen AKP’lilerden bazılarının akıl hocaları yine AKP'nin ihya ettiği işadamları.
Paraları dışarı çıkarmak için arayış içinde olan işadamlarının Mehmet Cengiz (3’üncü havalimanı), Emrullah Turanlı (Taş Yapı), İbrahim Çeçen (IC Holding), Remzi Gür (Ramsey), Aydın Doğan, Mustafa Latif Topbaş (BİM), Mehmet Nazif Günal (MNG), Mustafa Albayrak (Yeni Şafak), Yıldırım Demirören (Hürriyet, İddia), Ethem Sancak (BMC), Turgay Ciner (Habertürk ve Show TV), Ahmet Çalık (Aktifbank) ve Fettah Tamince (Rixos otelleri) gibi tecrübeli isimlerle yaptıkları dost sohbetlerinde hayli bilgi aldıkları belirtiliyor.
KRİZ VARSA, HUKUK YOKSA SERMAYE GÖÇER
Bir ülke ekonomik ve siyasi açıdan zor duruma düşmeye başladığı zaman, genellikle ilk olarak zenginler paralarını yurt dışında güvenli yerlere aktarır.
Zengin kişilerin kendileri her zaman parayla birlikte dışarıya göç etmez. Mümkün olduğu kadar içeride kalır. Paraları çıkarmıştır nasıl olsa… Tehlike anında bir uçak bileti ve bir valize bakar dışarı çıkmak.
Türkiye’de 1940’lı yıllarda Yahudilere uygulanan Varlık Vergisi esnasında, 6-7 Eylül 1955 hâdiselerinde, 12 Mart 1971 Muhtırası, 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi ve akabinde, 2001 ekonomik krizinde benzer bir sermaye göçü yaşandı.
Bu sefer hem sermaye hem de sermayedarın göç etmesi gelecek adına endişe verici.
2015-2017 döneminde 15 bin milyoner Türkiye'yi terk etti. Milyoner göçünde Türkiye ilk sırada.
SERMAYE ÇIKIŞI PARA BİRİMİNİ ÇÖKERTİR
Değişmez kuraldır: Yurt dışına sermaye kaçışı ülkenin para birimi tamamen çöküş yaşayana kadar hızlanarak devam eder ve ülke krize sürüklenir.
Ödemeler dengesi kayıtlarına bakıldığında, dünyada yaşanan son 12 büyük para birimi krizinin 10’u, ülkede yaşayanlar paralarını yurt dışına göndermeye yöneldikten sonra başladı.
TL’nin değer kaybı ne zamandan beri devam ediyor? Son üç senedir TL serbest düşüşte. 2016’da 2,5 lira olan dolar bugün 5,65 TL.
Ne zaman dolar hızlı değer kazanmışsa bilin ki özel jetlere yüklenmiş dolar, euro ve altınlar başka bir memleketin kasalarındaki yerini çoktan almıştır.
İHALE HAVUZLARI KURUDU
Ürkek oldukları kadar işadamlarının ve bankacıların burunları iyi koku alır. Krizin fâili oldukları için duvara toslamadan önce trenden inerler.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kurduğu ihale havuzunda kazandıklarını komisyonunu vermek şartı ile yurt dışına çıkarmaya devam edecek.
Öyle olmasaydı Merkez Bankası’nın net döviz rezervi 21 milyar dolara düşmezdi.
Bu arada AKP’lilerin bu para taşıma telaşını fark eden bazı çeteler önde gelen bir iki işadamını dolandırmış.
DOLANDIRICILARA PARA KAPTIRANLAR DA VAR
Yüzde 20 komisyonun yarısını aldıkları halde ne vizeler ne de para taşıma işlemi yapılmış. Dolandırıcılar kayıplara karıştığı halde AKP’li işadamları yaptığı iş duyulmasın diye polise gidip şikâyette bulunamıyormuş…
Etme bulma dünyası. Cemaate yakın işadamlarının malını-mülkünü gasp eden bir iktidar ve onun ortağı işadamları haram paraları kaçırmaya çalışırken dolandırılıyor.
SONRAKİ MAKALE: Erdoğan, Rus S-400 hava savunma sisteminden dolayı ABD'nin müeyyide kararı alması ihtimaline karşı Merkez Bankası'na hangi talimatı verdi? Ankara'nın "altın" üzerinden yaptığı hazırlık ne anlama geliyor?
[Gölge Bankacı] 6.4.2019 [Samanyolu Haber]
Araya 22 Mart'ta patlak veren dolar krizi girince "AKP'li siyasetçiler ve işadamları paraları yurt dışına nasıl kaçırıyor?" sorusunun cevabını ancak şimdi vermek nasip oldu.
O gün bugündür müşterilerin dolar talepleri, gün sonu kasa işlemleri ve Merkez Bankası'nın evlere şenlik U dönüşleri derken makaleyi kaleme alamadım. Meşguliyet imkân vermedi. Gecikmeden dolayı affınıza sığınırım...
AKP cenahındaki telaşı mümkün mertebe özetlemeye ve uluslararası boyutu olan işlemleri herkesin anlayabileceği bir dille basitleştirerek anlatmaya çalıştım...
31 MART'TAN SONRA O PİYASA HAREKETLENDİ
Bakmayın yerli ve milli kampanyalarının en ön saflarında boy göstermelerine. Batan gemiyi önce fareler terk ediyor.
31 Mart Pazar günü yapılan Mahallî İdareler Seçimi'ne kadar Türkiye’den yurt dışına nakit varlığını çıkaranların arasında Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) zenginleri de vardı.
Seçimde İstanbul ve Ankara'nın kaybedilmesinden sonra para çıkarma piyasası daha da hareketlendi.
Pekâlâ AKP'nin devr-i iktidarında adrese teslim ihalelerle servetine servet katan işadamları, aileler ve belli sermaye grupları paralarını yurt dışına nasıl çıkarıyor?
ÇIKARILAN PARANIN YÜZDE 20’SİNİ ALIYORLAR
Sadece bu iş için müşavirlik hizmeti veren sözüm ona tur şirketleri ya da “tercümanlar” var. Anahtar teslim işler için “yüzde 20 komisyon” alan aracılar, büyük bir gizlilik içerisinde çalışıyor.
Komisyonun yarısı işe başlarken, kalan yarısı da para kazasız belasız belirlenen adrese ulaştığında ödeniyor.
Turist vizesi, geçici ikamet izni, süresiz ikamet, yatırımcı vizesi, vatandaşlık gibi ülkeden ülkeye değişen ikamet statüleri için ayrı ayrı rakamlar telaffuz ediliyor.
Aile fertlerinin tamamı için Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde bir şekilde ikamet izni talep edeni de var sadece kendisi ya da eşi için temasa geçeni de.
TEFECİLERLE ÇALIŞANLAR VAR
Dışarı çıkarılacak paralar için talepte bulunanın varlığının nakdi ya da gayri nakdi olmasına göre farklı çözüm yolları bulunuyor. Gayrimenkulleri, daireleri, hanları nakite dönüştürmek için tefecilere teklifler götürülüyor.
AKP’nin zenginlerinin ekseriyeti ABD, İngiltere, Almanya, Hollanda, Lüksemburg, Yunanistan, Malta, Yeni Zelanda ve Kanada’yı tercih ediyor.
Bu ülkeler kadar olmasa da Fransa, hatta Avustralya da var listede.
Batı komşumuz Yunanistan yakın olduğu için tercih ediliyor. 250 bin euro değerinde bir yatırım karşılığında Yunanistan vatandaşı olunabiliyor.
"Erdoğan'a aşığım." diyen işadamı Ethem Sancak, Katar ordusunu ortak ettiği BMC adına tank-palet fabrikasını tek kuruş ödemeden 18 seneliğine devraldı. Devir işlemi Erdoğan'ın imzaladığı kararla ihalesiz gerçekleşti.
ETHEM SANCAK’IN ALMANYA HEVESİ KURSAĞINDA KALDI
AKP’lilerin büyük bir hevesle ayak bastığı Almanya’da şirket kurarak oturum izni almak dışarıdan göründüğü kadar kolay değil.
AB kriterlerine sahip olmayı gerektiriyor. Yatırım yapılması gereken para miktarı kişinin Almanya’da yapacağı işi ve kuracağı şirketin hacmine göre değiştiği gibi belli bir sektör için alınmış yatırımcı vizesi ile başka bir iş yerinde çalışmak ya da başka bir iş kolunda faaliyet göstermek yasak.
Bizzat işin içinde olan meslektaşım anlattı: "BMC’nin yarısını Katar silahlı kuvvetlerine satan ve aynı ortaklıkla Sakarya Arifiye’de 47 yıllık tank-palet fabrikasını bila bedel devralan Ethem Sancak’ın paraları yurt dışına çıkarma hamlesinde ilk durağı Almanya oldu."
TOMA ÜRETİCİSİ HİSSE SATTI
Sancak yakın çevresini şöyle uyarıyormuş: "Ne olur ne olmaz yumurtaları bir sepete koymamak lazım."
O tavsiyeyi kale alan Katmerciler'in (Emniyet'e TOMA'ları üreten şirket) sahipleri seçimin hemen akabinde, geçen hafta Borsa İstanbul'da yüklü miktarda kendi hisselerinde satmış. İnceledim, o bilgi doğru.
Şirket'in yüzde 37,31 payla hâkim hissedarı İsmail Katmerci 3 Nisan'da 5,50-5,96 TL fiyat aralığından toplam 2 milyon 877 bin adet payı Borsa İstanbul'da satmış.
İsmail Katmerci'nin şirket sermayesindeki payı yüzde 25,81'e düştü. Seçimden sonra bu kadar yüksek tutarlı bir satış niye yapılır?
EMRULLAH TURANLI DA ALMANYA’DA
Gayrimenkul almak için Hessen ve Kuzey Ren Vestfalya (NRW) eyaletlerinde büyük şehirlerde piyasa araştırması yapan Sancak, “Mevzuat ve vergi yükü fazla.” diyerek Almanya sevdasından şimdilik vazgeçmiş.
Sancak gibi AKP iktidarının Bulgar Vakfı arazisi gibi projelerle zengin ettiği Taş Yapı’nın sahibi Emrullah Turanlı da Almanya’da inşaat sektöründe yatırım fırsatları kolluyor.
Bir-iki gayrimenkul satın alan Turanlı da vergilerden ve Alman bürokrasisinin kılı kırk yaran ciddiyetinden bunalmış. Türkiye’de “Reis” ile anlaşınca gerisi tıkır tıkır ilerliyor tabii.
AKP'li siyasetçi ve işadamlarının tercih ettiği ülkelerin başında Panama geliyor.
PANAMA BELGELERİ BİLE YILDIRMADI
Son dönemde Güney Amerika ülkeleri de gözde. Uruguay, Dominik Cumhuriyeti, Arjantin, Şili ve Panama da AKP’lilerin en fazla tercih ettiği Güney Amerika ülkeleri arasında.
Panama Belgeleri (Panama Papers) skandalına rağmen Panama’da şirket kurmaya devam ediyorlar. AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan, eski başbakan Binali Yıldırım başta olmak üzere Mustafa Latif Topbaş, Ahmet Çalık ve Fettah Tamince gibi AKP'ye yakın işadamlarının gizli hesapları olduğu ortaya çıkmıştı.
KÜÇÜK BALKAN ÜLKELERİ DE REVAÇTA
Güney Amerika ülkesi Uruguay’da aylık 1.200 dolar düzenli gelir ispatı halinde 3 yıllık ikamet izni ve akabinde vatandaşlık hakkı tanınıyor.
Belçika ve Polonya gibi Schengen bölgesinde vizesiz seyahat imkânı veren ülkelerin haricinde küçük Balkan ülkeleri de gözde.
Para karşılığında vatandaş olunabilen Arnavutluk, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Hırvatistan, Karadağ, Kosova, Makedonya, Romanya, Sırbistan, Slovenya ve Slovakya en çok tercih edilen Balkan ülkeleri…
250 BİN DOLAR DEĞERİNDE GAYRİMENKUL ALANA VATANDAŞLIK
Mesela bu ülkelerden Arnavutluk’ta 250 bin dolarlık gayrimenkul almak veya aynı tutarda yatırım yapmak vatandaşlık almak için kâfi. Kuzey Makedonya ise 400 bin euroya vatandaşlık hakkı veriyor.
Karadağ’dan 500 bin euro karşılığında sadece süresiz ikamet alınabiliyor. Aynı tutarda bir gayrimenkul alan yabancılar, AB üyesi İspanya’dan vatandaşlık hakkı elde edebiliyor.
DUBAİ'DE VATANDAŞLIK ALMAK ZOR
Birleşik Arap Emirlikleri’nin yedi emirliğinden biri olan Dubai de AKP’lilerin tercih ettiği adreslerden biri.
Birleşik Arap Emirlikleri vatandaşlık izni için şirket sahibi olmanın dışında emlak yolu ile de ikamet izni veriliyor. Bu imkân sadece Dubai’ye yerleşmeyi düşünenler için geçerli.
Arap Yarımadası'ndaki Dubai vatandaşlık için ağır şartlar öne sürse de ikamet izni almak için 270 bin dolar değerinde gayrimenkul almak kâfi.
DUBAİ DE YENİ ROTALARDAN BİRİ
Dubai’de gayrimenkul alımının ardından verilen mülk ikametgâh vizesi iki yıl geçerli. Bu vize ile vatandaşlığa müracaat hakkı veriliyor.
Amacı Dubai’ye yerleşmek isteyenlerin en az 1 milyon Arap Emirliği Dirhemi (270 bin ABD Doları) değerinde emlak satın alması gerekiyor.
Aylık gelirin ise 10 bin AED (2 bin 700 ABD Doları) olduğu belgelenmeli. Gelirin yatırım geliri ya da emekli maaşı gibi sebeplerle olmasının bir önemi yok.
KANADA, MALTA VE PORTEKİZ…
Türkiye’den parasını çıkaran zenginlerin tercih ülkelerden biri de Kanada. 400 bin dolarlık yatırımla birlikte hesabında 800 bin dolar para olduğun ibraz edenler Kanada vatandaşlığına hak kazanıyor.
500 bin euroya vatandaşlık veren Portekiz de yeni adreslerden biri. İtalya’nın Sicilya Adası'nın güneyinde, Tunus’un doğusunda ve Libya’nın kuzeyinde yer alan Malta’da oturmanın bedeli ise 800 bin euro.
Sabancı ailesi örneğinden hatırlanacağı üzere Malta milyon eurolar karşılığında vatandaşlık da veriyor.
ABD HEM ZOR HEM KOLAY
AKP’li işadamları özgürlüklerin beşiği Amerika’da oturabilmenin ve vatandaşlık alabilmenin şartlarını da merak ediyor.
Almanya gibi ABD’nin de şartlarını ağır bulsalar da dünyanın merkezi diye bu ülkeden gayrimenkul alan AKP’liler de var.
Miami adeta küçük Türkiye’ye döndü. Emlak piyasasını Türkiye’den giden işadamlarının yükselttiği söyleniyor.
Vatandaşlık için 1 milyon dolar değerinde bir şirket kurulması gerekiyor. Ya da ABD’nin bu tür vatandaşlık tipi için belirlediği alanlardan birinde en az 500 bin dolarlık yatırım yapma şartı var.
ABD’de 5 yıl ikamet edenler için de vatandaşlığa müracaat edebiliyor.
İNGİLTERE DEĞİŞMEZ ADRES
Ankara Anlaşması çerçevesinde İngiltere de en fazla tercih edilen ülkelerin başında geliyor. AB’den ayrılma kararı rüzgârı biraz kesse de Londra’da pahalı gayrimenkulleri alan AKP’li sayısı artıyor.
Mehmet Cengiz ve Remzi Gür gibi AKP'nin önde gelen milyonerleri İngiltere'de yatırımlarını artırıyor.
En fazla bilinen güvenli limanlardan biri olduğu için İngiltere’ye girmek de bu ülkede yaşamak da çok pahalı.
5 yıl boyunca her yıl 1 milyon poundluk yatırım yapanlar vatandaşlık hakkına sahip olabiliyor. İkamet izni için yıllık kişi başına 3 bin pound ödemek ve belli bir gelir beyan etmek kâfi.
AKP’liler bahsettiğim ülkelerde ev de alıyor şirket de kuruyor. Bazıları büro açıyor.
SEÇİMDEN SONRA TALEP ARTTI
Anahtar teslim yurt dışı hizmeti talebinin seçimden sonra daha da arttığı geliyor kulağıma.
Bir meslektaşım şöyle özetledi vaziyeti: “Yolsuzluk, ballı ihaleler ve rüşvet havuzu artık kurudu. Ekonomik kriz vardı. Şimdi İstanbul, Ankara, Antalya, Mersin ve Adana gibi ekonominin yüzde 60’ının döndüğü şehirler kaybedilince deniz bitti diyorlar. Turizm bölgeleri İzmir, Muğla ve Aydın zaten CHP’de. Bu yüzden AKP ile iş tutan müteahhitler, turizmciler ve sanayiciler kendilerini kurtarma derdine düştü. Yakında valizlerini alıp ailece yurt dışına çıkabilirler.”
Meslektaşım o ana kadar çıkarabildikleri kadar parayı çıkarmanın yollarını araştırdıklarını söylüyor. İki işadamı bir araya geldiğinde ilk konuşulan mevzu bu artık.
AKP'li milyonerlerin paralarını çıkardığı güvenli limanlardan biri de Hollanda'nın başşehri Amsterdam.
PARASINI DIŞARI ÇIKARANLAR ARASINDA KİMLER VAR?
Paraların yurt dışına çıkaran ya da çıkarmak için organizatörlerle temasa geçenler arasında sadece işadamları yok. Siyasetçisinden bürokratına, gazetecisinden akademisyenine türkücüsünden film yapımcısına kadar ne ararsanız var.
AKP Merkez Yürütme Kurulu (MYK), Merkez Karar ve Yönetim Kurulu (MKYK) üyesi olan da eski-yeni belediye başkanları da halihazırda milletvekili unvanı ile Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde olanlar da emekli vekiller de var!
Yandaş işadamları arasında şimdilik Türkiye’de kalsa da paralarını kilometrelerce uzakta tutmak için hazırlık yapanların sayısı da hiç az değil.
3 YILDA 15 BİN MİLYONER TÜRKİYE’DEN KAÇTI
Güney Afrika merkezli araştırma şirketi New World Wealth’in (Yeni Dünya Serveti) verilerine baktım.
2015’te Türkiye’yi terk eden milyoner sayımız bin civarındaymış. 2016’da bu sayı 5 bine fırlamış. 2017’de 9 bin milyoner parasını çıkarmış.
3 yılda 15 bin milyoner kaçmış, dile kolay! En çok tercih edilen ülkelerse Kanada, Avustralya, ABD ve Yeni Zelanda olmuş.
Türkiye, “ülkesini terk eden milyonerler” sıralamasında büyük ekonomiler arasında birinci. Venezula ise milyonerlerinin yüzde 16'sını kaybederek, küçük hiperenflasyon ekonomisine sahip ülkeler arasında Türkiye'nin ardından 2’nci.
Para ve altın gibi nakit varlıkları yurt dışına çıkarırken özel jetler, TIR'lar, lüks yatlar ve gemiler kullanılıyor.
ÇIKIŞ NOKTASI İSTANBUL
Milyonerlerin ekseriyetinin terk ettiği İstanbul, servet kaçışının en çok yaşandığı şehirler sıralamasında Jakarta (Endonezya), Lagos (Nijerya), Londra (İngiltere), Moskova (Rusya), Paris (Fransa) ve Sao Paulo (Brezilya) ile birlikte yer aldı.
Bu liste topluca hazırlanan bir liste. İçinde Beyaz Türklerin kurduğu TÜSİAD’ın üyeleri de var “AKP’nin arka bahçesi” Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD) üyeleri de var.
TÜSİAD üyeleri muhaliflere ve medyaya uygulanan baskı ve iş dünyasına yönelik sözlü tehdit ve baskılardan kaçıyor. AKP’li zenginler ise yüksek enflasyon ve TL'deki erimeden ve muhtemel iktidar kaybından sonra başlayacak adli tahkikattan kaçıyor.
29 Mart itibarıyla bankalarda döviz mevduatı 182 milyar dolar ile 7 Eylül 2018 tarihindeki tutarın 10 milyar TL üzerine çıktı.
MEVDUATI DOLAR VE EUROYA ÇEVİR, SONRA ÇIKAR
Sözkonusu rapor da benim kulağıma çalınanları, şahit olduklarımı teyit ediyor. Servetleri 1 milyon dolar ve üzerinde olan milyonerler, mevduatlarını dolar ve euroya çeviriyor, Avrupa ülkeleri ve Birleşik Arap Emirlikleri'ne (BAE) yerleşmeyi tercih ediyor.
Bankalarda döviz tevdiat hesaplarının tutarı son üç ayda 34 milyar dolar arttı ve 182 milyar dolara çıktı. Dolarizasyonda Cumhuriyet tarihini rekoru bu.
Bir gün bir bakmışsınız döviz tutarı bir anda 120 milyar dolara inivermiş. Olurken değil bittiğinde haberdar ederler.
Bankalar üzerinden de bu hareket gözlemleniyor. Paralarını çeken, gayrimenkullerini satıp nakit döviz ya da külçe altına çeviren zenginlerin sayısı artıyor.
AKP lideri ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın (soldan 2'nci) kurduğu medya havuzuna para aktaran Mehmet Cengiz (soldan 3'üncü) Londra'dan 100 milyonlarca dolarlık gayrimenkul satın aldı.
TECRÜBELİ OLANLAR YOL GÖSTERİYOR
Yurt dışına çıkmak isteyen AKP’lilerden bazılarının akıl hocaları yine AKP'nin ihya ettiği işadamları.
Paraları dışarı çıkarmak için arayış içinde olan işadamlarının Mehmet Cengiz (3’üncü havalimanı), Emrullah Turanlı (Taş Yapı), İbrahim Çeçen (IC Holding), Remzi Gür (Ramsey), Aydın Doğan, Mustafa Latif Topbaş (BİM), Mehmet Nazif Günal (MNG), Mustafa Albayrak (Yeni Şafak), Yıldırım Demirören (Hürriyet, İddia), Ethem Sancak (BMC), Turgay Ciner (Habertürk ve Show TV), Ahmet Çalık (Aktifbank) ve Fettah Tamince (Rixos otelleri) gibi tecrübeli isimlerle yaptıkları dost sohbetlerinde hayli bilgi aldıkları belirtiliyor.
KRİZ VARSA, HUKUK YOKSA SERMAYE GÖÇER
Bir ülke ekonomik ve siyasi açıdan zor duruma düşmeye başladığı zaman, genellikle ilk olarak zenginler paralarını yurt dışında güvenli yerlere aktarır.
Zengin kişilerin kendileri her zaman parayla birlikte dışarıya göç etmez. Mümkün olduğu kadar içeride kalır. Paraları çıkarmıştır nasıl olsa… Tehlike anında bir uçak bileti ve bir valize bakar dışarı çıkmak.
Türkiye’de 1940’lı yıllarda Yahudilere uygulanan Varlık Vergisi esnasında, 6-7 Eylül 1955 hâdiselerinde, 12 Mart 1971 Muhtırası, 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi ve akabinde, 2001 ekonomik krizinde benzer bir sermaye göçü yaşandı.
Bu sefer hem sermaye hem de sermayedarın göç etmesi gelecek adına endişe verici.
2015-2017 döneminde 15 bin milyoner Türkiye'yi terk etti. Milyoner göçünde Türkiye ilk sırada.
SERMAYE ÇIKIŞI PARA BİRİMİNİ ÇÖKERTİR
Değişmez kuraldır: Yurt dışına sermaye kaçışı ülkenin para birimi tamamen çöküş yaşayana kadar hızlanarak devam eder ve ülke krize sürüklenir.
Ödemeler dengesi kayıtlarına bakıldığında, dünyada yaşanan son 12 büyük para birimi krizinin 10’u, ülkede yaşayanlar paralarını yurt dışına göndermeye yöneldikten sonra başladı.
TL’nin değer kaybı ne zamandan beri devam ediyor? Son üç senedir TL serbest düşüşte. 2016’da 2,5 lira olan dolar bugün 5,65 TL.
Ne zaman dolar hızlı değer kazanmışsa bilin ki özel jetlere yüklenmiş dolar, euro ve altınlar başka bir memleketin kasalarındaki yerini çoktan almıştır.
İHALE HAVUZLARI KURUDU
Ürkek oldukları kadar işadamlarının ve bankacıların burunları iyi koku alır. Krizin fâili oldukları için duvara toslamadan önce trenden inerler.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kurduğu ihale havuzunda kazandıklarını komisyonunu vermek şartı ile yurt dışına çıkarmaya devam edecek.
Öyle olmasaydı Merkez Bankası’nın net döviz rezervi 21 milyar dolara düşmezdi.
Bu arada AKP’lilerin bu para taşıma telaşını fark eden bazı çeteler önde gelen bir iki işadamını dolandırmış.
DOLANDIRICILARA PARA KAPTIRANLAR DA VAR
Yüzde 20 komisyonun yarısını aldıkları halde ne vizeler ne de para taşıma işlemi yapılmış. Dolandırıcılar kayıplara karıştığı halde AKP’li işadamları yaptığı iş duyulmasın diye polise gidip şikâyette bulunamıyormuş…
Etme bulma dünyası. Cemaate yakın işadamlarının malını-mülkünü gasp eden bir iktidar ve onun ortağı işadamları haram paraları kaçırmaya çalışırken dolandırılıyor.
SONRAKİ MAKALE: Erdoğan, Rus S-400 hava savunma sisteminden dolayı ABD'nin müeyyide kararı alması ihtimaline karşı Merkez Bankası'na hangi talimatı verdi? Ankara'nın "altın" üzerinden yaptığı hazırlık ne anlama geliyor?
[Gölge Bankacı] 6.4.2019 [Samanyolu Haber]
Eski üyesi, ‘AKP’nin sosyal medya çetesi Pelikan’ı anlattı
İstanbul’daki sonuçlara itirazların ardından yalan haber servisi yapan Pelikan ekibini, eski üyeleri anlattı. Türkiye’nin gündemi 31 Mart seçimlerinde yapılan itirazlara kilitlendi. İktidar bloğu, İstanbul ve Ankara başta olmak üzere, kaybettiği bir çok seçim bölgesinde sonuçlara itiraz etti, itirazlar kabul edildi. Şimdi, özellikle geçersiz oylar üzerinden yapılan itirazlara ilişkin sayımlar sürüyor.
Fırat Erez, Pelikan ekibinin başında Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın kardeşi Serhat Albayrak’ın olduğunu, Süheyb Öğüt’ün koordinatör olarak görev yaptığını ve eşi Hilal Kaplan’ın da ekibin iç işleyişinden sorumlu olduğunu belirtti. Kuruluş sürecinde amaçlarını ‘AK Parti’nin sosyal medya ekibinin oluşturulması’ olarak tarif eden Erez, Pelikan ekibinin halen aktif olarak kullandığı Günün Yalanları adlı Twitter hesabının başında olduğunu ve sosyal medyaki paylaşımların yalan olanlarını ifşa ettiğini ileri sürdü.
KAPLAN’IN 30 SANDIK BAŞKANI GÖZALTINA ALINDI YALANI
AKP’nin İstanbul’daki sonuca ilk itirazını yaptığı 1 Nisan günü, akşam saatlerinde toplanan Yüksek Seçim Kurulu’ndan henüz açıklama yapılmadan, iktidara yakın Sabah gazetesi yazarı Hilal Kaplan, Twitter hesabından yaptığı paylaşımda “YSK, tüm oyların yeniden sayılmasına karar verdi” dedi. Kaplan, paylaşımından yaklaşık 1 saat sonra bir düzeltme mesajı yayımladı ve “YSK’nın oyları yeniden sayımı söz konusu değil. YSK, yapılan itirazların sonuçlarını sisteme giriyor” ifadelerini kullandı.
Kaplan’ın iki mesajı arasında geçen sürede, Sabah gazetesi ve A Haber’in internet sitelerinde seçime hile karıştırdığı gerekçesiyle 30 sandık başkanının gözaltına alındığı iddia edildi.
İddianın ardından İstanbul Valiliği bir yalanlama yayımladı. Açıklamada, “Basında yer alan ‘İstanbul’da bazı sandık kurulu başkan ve üyelerinin gözaltına alındığı’ yönündeki haberler gerçeği yansıtmamaktadır” denildi.
İstanbul Valiliği’nin açıklamasının ardından Sabah, A Haber ve bu iki kurumdan haberi alıntılayan diğer yayın organları, sandık başkanlarının gözaltına alındığı haberini sistemlerinden sildi.
DAVUTOĞLU’NU GÖTÜREN PELİKAN BİLDİRİSİ
YSK’nın oy sayımı kararına ilişkin ilk yanıltıcı bilgiyi veren kişinin Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlıktan alınması sürecinde yayımladıkları Pelikan Bildirisi’yle gündeme gelen Bosphorus Global ekibinden Hilal Kaplan olması, ‘Pelikan’cılar seçim sürecine zarar veriyor’ tartışmasını başlattı. Kamuoyunun ilk olarak 1 Mayıs 2016’da adını duyduğu Pelikan grubu, o dönem Başbakan olan Ahmet Davutoğlu’nu yerden yere vuran bir bildiri yayımladı. Pelikan Darbesi olarak anılan sürecin sonu, bildirinin yayımlanmasından günler sonra Davutoğlu’nun istifasına kadar gitti.
ESKİ PELİKANCI ANLATTI
Peki, kimdir bu Boğaz’da bir yalı dairesinden sosyal medyada bilgi kirliliği yaratan Pelikan’cılar? İtirazların değerlendirme sürecinde çeşitli hesaplardan Türkçe ve İngilizce tweetler paylaşan grubun kurulduğu süreçte içinde olan ve daha sonra yaşanan anlaşmazlıklar nedeniyle ekipten ayrıldığını belirten Fırat Erez, Artı Gerçek’ten Can Bursalı’ya anlattı.
‘GÜNÜN YALANLARI HESABINI YÖNETİYORDUM’
Fırat Erez, Pelikan ekibinin başında Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın kardeşi Serhat Albayrak’ın olduğunu, Süheyb Öğüt’ün koordinatör olarak görev yaptığını ve eşi Hilal Kaplan’ın da ekibin iç işleyişinden sorumlu olduğunu belirtti. Kuruluş sürecinde amaçlarını ‘AK Parti’nin sosyal medya ekibinin oluşturulması’ olarak tarif eden Erez, Pelikan ekibinin halen aktif olarak kullandığı Günün Yalanları adlı Twitter hesabının başında olduğunu ve sosyal medyaki paylaşımların yalan olanlarını ifşa ettiğini ileri sürdü.
‘PELİKAN’IN RESMİ YAYIN ORGANI SABAH GAZETESİDİR’
Pelikancılarla 4 aylık çalışma sürecinde finansçı George Soros’la ilişkili Açık Toplum Vakfı’nın 2012 yılına kadar başkanlığını yapan Can Paker’in Pelikan Yalısı’na çok sık gidip geldiğine şahit olduğunu ifade eden Erez, “30 sandık başkanı gözaltına alındı” iddiasını ortaya atan Sabah gazetesinden bahsederken, “Pelikan grubunun resmi yayın organı Sabah gazetesidir. Sabah gazetesinin bağlı olduğu grubun başında Serhat Albayrak vardır. Serhat Albayrak’la Berat Albayrak’ın hacklenen maillerinde grubun kuruluşu için yapılan pazarlıklar, görüşmeler ortaya çıkmıştı. İşin başında kimin olduğunu buradan anlayabiliriz” ifadelerini kullandı.
FIRAT EREZ: ESKİ SOLCU, BİR DÖNEMİN PELİKANCISI
Profesyonel fotoğrafçılık yaptığını ve Mihri Belli’nin kurduğu Türkiye Emekçi Partisi (TEP)’e üye eski bir solcu olduğunu söyleyen Erez, 2015 yazında Doğu ve Güneydoğu’daki çatışma sürecinde AKP’ye destek verdiği süreçte tanıştığı Pelikan ekibiyle, Hilal Kaplan’la yaşadığı tartışmaların ardından yollarını ayırdığını söyledi.
[TR724] 6.4.2019
Fırat Erez, Pelikan ekibinin başında Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın kardeşi Serhat Albayrak’ın olduğunu, Süheyb Öğüt’ün koordinatör olarak görev yaptığını ve eşi Hilal Kaplan’ın da ekibin iç işleyişinden sorumlu olduğunu belirtti. Kuruluş sürecinde amaçlarını ‘AK Parti’nin sosyal medya ekibinin oluşturulması’ olarak tarif eden Erez, Pelikan ekibinin halen aktif olarak kullandığı Günün Yalanları adlı Twitter hesabının başında olduğunu ve sosyal medyaki paylaşımların yalan olanlarını ifşa ettiğini ileri sürdü.
KAPLAN’IN 30 SANDIK BAŞKANI GÖZALTINA ALINDI YALANI
AKP’nin İstanbul’daki sonuca ilk itirazını yaptığı 1 Nisan günü, akşam saatlerinde toplanan Yüksek Seçim Kurulu’ndan henüz açıklama yapılmadan, iktidara yakın Sabah gazetesi yazarı Hilal Kaplan, Twitter hesabından yaptığı paylaşımda “YSK, tüm oyların yeniden sayılmasına karar verdi” dedi. Kaplan, paylaşımından yaklaşık 1 saat sonra bir düzeltme mesajı yayımladı ve “YSK’nın oyları yeniden sayımı söz konusu değil. YSK, yapılan itirazların sonuçlarını sisteme giriyor” ifadelerini kullandı.
Kaplan’ın iki mesajı arasında geçen sürede, Sabah gazetesi ve A Haber’in internet sitelerinde seçime hile karıştırdığı gerekçesiyle 30 sandık başkanının gözaltına alındığı iddia edildi.
İddianın ardından İstanbul Valiliği bir yalanlama yayımladı. Açıklamada, “Basında yer alan ‘İstanbul’da bazı sandık kurulu başkan ve üyelerinin gözaltına alındığı’ yönündeki haberler gerçeği yansıtmamaktadır” denildi.
İstanbul Valiliği’nin açıklamasının ardından Sabah, A Haber ve bu iki kurumdan haberi alıntılayan diğer yayın organları, sandık başkanlarının gözaltına alındığı haberini sistemlerinden sildi.
DAVUTOĞLU’NU GÖTÜREN PELİKAN BİLDİRİSİ
YSK’nın oy sayımı kararına ilişkin ilk yanıltıcı bilgiyi veren kişinin Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlıktan alınması sürecinde yayımladıkları Pelikan Bildirisi’yle gündeme gelen Bosphorus Global ekibinden Hilal Kaplan olması, ‘Pelikan’cılar seçim sürecine zarar veriyor’ tartışmasını başlattı. Kamuoyunun ilk olarak 1 Mayıs 2016’da adını duyduğu Pelikan grubu, o dönem Başbakan olan Ahmet Davutoğlu’nu yerden yere vuran bir bildiri yayımladı. Pelikan Darbesi olarak anılan sürecin sonu, bildirinin yayımlanmasından günler sonra Davutoğlu’nun istifasına kadar gitti.
ESKİ PELİKANCI ANLATTI
Peki, kimdir bu Boğaz’da bir yalı dairesinden sosyal medyada bilgi kirliliği yaratan Pelikan’cılar? İtirazların değerlendirme sürecinde çeşitli hesaplardan Türkçe ve İngilizce tweetler paylaşan grubun kurulduğu süreçte içinde olan ve daha sonra yaşanan anlaşmazlıklar nedeniyle ekipten ayrıldığını belirten Fırat Erez, Artı Gerçek’ten Can Bursalı’ya anlattı.
‘GÜNÜN YALANLARI HESABINI YÖNETİYORDUM’
Fırat Erez, Pelikan ekibinin başında Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın kardeşi Serhat Albayrak’ın olduğunu, Süheyb Öğüt’ün koordinatör olarak görev yaptığını ve eşi Hilal Kaplan’ın da ekibin iç işleyişinden sorumlu olduğunu belirtti. Kuruluş sürecinde amaçlarını ‘AK Parti’nin sosyal medya ekibinin oluşturulması’ olarak tarif eden Erez, Pelikan ekibinin halen aktif olarak kullandığı Günün Yalanları adlı Twitter hesabının başında olduğunu ve sosyal medyaki paylaşımların yalan olanlarını ifşa ettiğini ileri sürdü.
‘PELİKAN’IN RESMİ YAYIN ORGANI SABAH GAZETESİDİR’
Pelikancılarla 4 aylık çalışma sürecinde finansçı George Soros’la ilişkili Açık Toplum Vakfı’nın 2012 yılına kadar başkanlığını yapan Can Paker’in Pelikan Yalısı’na çok sık gidip geldiğine şahit olduğunu ifade eden Erez, “30 sandık başkanı gözaltına alındı” iddiasını ortaya atan Sabah gazetesinden bahsederken, “Pelikan grubunun resmi yayın organı Sabah gazetesidir. Sabah gazetesinin bağlı olduğu grubun başında Serhat Albayrak vardır. Serhat Albayrak’la Berat Albayrak’ın hacklenen maillerinde grubun kuruluşu için yapılan pazarlıklar, görüşmeler ortaya çıkmıştı. İşin başında kimin olduğunu buradan anlayabiliriz” ifadelerini kullandı.
FIRAT EREZ: ESKİ SOLCU, BİR DÖNEMİN PELİKANCISI
Profesyonel fotoğrafçılık yaptığını ve Mihri Belli’nin kurduğu Türkiye Emekçi Partisi (TEP)’e üye eski bir solcu olduğunu söyleyen Erez, 2015 yazında Doğu ve Güneydoğu’daki çatışma sürecinde AKP’ye destek verdiği süreçte tanıştığı Pelikan ekibiyle, Hilal Kaplan’la yaşadığı tartışmaların ardından yollarını ayırdığını söyledi.
[TR724] 6.4.2019
Faizler düşmezse, daralma sürecek [Yusuf Dereli]
Otomotiv Distribütörleri Derneği (ODD), Türkiye otomobil ve hafif ticari araç pazarına yönelik verileri geçtiğimiz günlerde açıkladı. Buna göre pazar, ilk çeyrekte 2018’in aynı dönemine göre yüzde 44,2 daralarak 88 bin 469’a geriledi. Kredi faizleri düşmediği sürece daralma devam edecek.
Otomotiv sektöründeki daralmayı önlemek için geçtiğimiz yıl kasım ayında yürürlüğe giren ÖTV ve KDV indiriminin süresi geçtiğimiz günlerde 30 Haziran 2019’a kadar uzatılmıştı. Ancak bu hamle de daralmanın önüne geçmeye yetmedi. Otomotiv Distribütörleri Derneği’nden (ODD) yapılan açıklamaya göre, Türkiye’de otomobil ve hafif ticari araç satışları, bu yılın ocak-mart döneminde geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 44,2 azalarak 88 bin 469 seviyesinde gerçekleşti. Toplam pazarda geçen yılın ilk çeyreğinde 158 bin 430 adet satış yapılmıştı.
FAİZLER ACİLEN DÜŞÜRÜLMELİ
ÖTV ve KDV indirimlerinin süresinin uzatılması pazarın canlanması için yeterli değil. Bunun için yüzde 2’lere dayanan araba kredi faiz oranlarının da yüzde 1’in altına çekilmesi gerekiyor. Bugünkü oranlarda 50 bin liralık bir otomobil kredisi için 48 ayda ödenen para toplam 85-90 bin liraya kadar çıkıyor. Ayrıca bankaların mevduatlara verdiği faiz oranlarının yüksek olması da tüketiciyi faize yönlendiriyor. İnsanlar araba almak yerine parasını bankaya koyarak ‘kolay para’ kazanmanın hesabını yapıyor.
Mart ayının ihracat şampiyonu: Otomotiv
Otomotiv endüstrisi, mart ayında 2 milyar 885 milyon 166 bin dolarla en fazla ihracat gerçekleştirilen sektör oldu. Veriler Türkiye İhracatçılar Meclisi’ne ait. Buna göre, otomotiv endüstrisi geçen ay 2 milyar 885 milyon 166 bin dolarlık ihracata imza attı. Otomotiv endüstrisini 1 milyar 830 milyon 802 bin dolarla kimyevi maddeler ve mamulleri, 1 milyar 681 milyon 910 bin dolarla hazır giyim ve konfeksiyon takip etti. Ülke verilerine bakıldığında ise en çok ihracat gerçekleştirilen ilk 5 ülke sırasıyla Almanya, Birleşik Krallık, İtalya,İspanya, ABD oldu.
Türkiye’nin tercihi: C segmenti
Otomotiv Distribütörleri Derneği’nin açıklamasına göre, mart ayı sonu itibarıyla otomobil pazarı segmentinin yüzde 84,9’unu vergi oranları düşük olan A, B ve C segmentlerinde yer alan araçlar oluşturdu. Segmentlere göre değerlendirildiğinde, en yüksek satış adetine 42 bin 243 adet ile C segmenti ulaştı. (Civic, Focus, Leon, Golf, İ30, Corolla, Astra, Mazda 3, Megane) Toplam satışların yüzde 61,4’ü.
FİAT VE RENAULT ÖNDE
Peki marka bazında kim ne kadar sattı? Bu yılın ilk çeyreğinde markaların otomobil ve hafif ticari araç satış rakamları dikkate alındığında Fia ve Renault’un başa baş gittiğini görüyoruz. Buna göre 10 bin 608 otomobil ve 3 bin 293 hafif ticari araç satışı yapan Fiat lider durumda. Onu Renault takip ediyor. Fransız marka 12 bin 66 otomobil ve 1.263 hafif ticari araç satmayı başarmış. Bu ikiliyi Ford takip ediyor. Ford’un otomobil satış rakamı 2 bin 464. Ancak hafif ticari araç satışında rakiplerini katlayan Amerikalı üretici, 7 bin 657 rakamına ulaşmış. Diğer bazı markaların tolam satış adetleri ise şöyle: Toyota 3 bin 809, Skoda 2 bin 246, Volkswagen 8 bin 930, Peugeot 4 bin 878, Dacia 3 bin 526, Honda 3 bin 410, Hyundai 4 bin 751, Volvo 790, Mazda 73, Mitsubishi 384…
Yeni Kuga; artık daha çevreci
Ford’un C segmenteki SUV modeli Yeni Kuga, 4. nesliyle otomobil severlerin karşısında. Selefine göre 91 kilo daha hafif ancak daha uzun ve daha geniş. Yeni Kuga’nın biraz daha şişirilmiş ‘Yeni Focus’ olduğunu söylesek sanırım yanlış tanımlamış olmayız. 1,5 litrelik Ecooboost motor ‘silindir kapama’ teknolojisiyle geliyor. İki turbo motorun yanı sıra, iki de hibrit seçeneği var.
Otomobil severlerin merakla beklediği Yeni Kuga resmen tanıtıldı. Hemen söyleyelim; Yeni Kuga selefine göre daha az kaslı! Dış tasarımda yumuşak çizgiler kullanılan otomobil, Yeni Focus’tan izler taşıyor. Tasarım tamamen yenilenmiş. Yeni Kuga, selefine göre 91 kilo daha hafif ki, bu çok ciddi bir rakam. Buna karşılık bir önceki nesilden 89 mm daha uzun ve 44 milimetre daha geniş. Ayrıca aks aralığı da 2 cm kadar artmış ki, bu eskisine oranla daha geniş bir diz mesafesi anlamına geliyor. Yeni Kuga’da donanıma göre 17 ile 19 için alaşımlı jant sunulacak. Arka tarafında keskin çizgiler olan Yeni Kuga’nın, stop lambaları ise led destekli.
SÜRÜŞ YÜKSEKLİĞİ ALÇALTILDI
Yeni Kuga’da daha iyi bir yol tutuş için sürüş yüksekliğinin de aşağı çekildiği görülüyor. Bu anlamda SUV olmaktan biraz uzaklaştğını söyleyebiliriz. Yeni Kuga sanki biraz ‘şişirilmiş Yeni Focus’u andırıyor. Tabi Focus’tan biraz daha yüksek! İç tasarım da zaten Focus’tan alınmış. Neredeyse tamamen aynı. Ön konsolda sizi 8 inçlik bir dokunmatik ekran karşılıyor. Yuvarlık vites topuzu Yeni Kuga’da da kullanılmış. Arka koltukların yatırılması durumunda bagaj hacminin 1062 litreye çıktığını hatırlatalım. Normal, Eco, Sport, Kaygan Zemin, Kar ve Kum adında 6 sürüş modu bulunan Yeni Kuga, ayrıca head-up display de sunucak. Çarpışmadan Kaçınma Asistanı ise yavaş giden veya duran araçlardan kaçma anında direksiyona müdahale ederek sürücüye yardımcı olacak.
SİLİNDİR KAPAMA TEKNOLOJİSİ
Yeni Ford Kuga kaputun altında; 180 beygir ve 240 Nm tork üreten 1.5 EcoBoost turbo benzinli, 254 beygir ve 373 Nm tork üreten 2.0 EcoBoost turbo benzinli, 120 beygirlik 1.5 TDCi dizel ve 190 beygirlik 2.0 TDCi motora sahip olacak. Yeni Kuga’nın ABD pazarında satılan ikizi Escape’in dört motor seçeneğiyle satılacağı duyuruldu. 240 Nm tork üreten motor, üzerindeki yük az iken bir silindirini kapatarak verimliliği arttıracak.
İKİ FARKLI HİBRİT MODELİ
Yeni Kuga ayrıca iki de hibrit seçeneğiyle gelecek. Daha verimli bir sürüş arayanlar içinse dört silindirli 2.5 litrelik hibrit motora yer verilmiş. Atkinson çevrimiyle çalışan aracın gücü 198 bg olarak açıklandı. CVT şanzımanla eşlenen hibrit Kuga’lar da standart olarak önden çekişli satılacak ancak isteyen müşteriler ekstra ücret karşılığında dört çeker opsiyonunu tercih edebilecek. Yeni Kuga’nın Ağustos, Eylül aylarında Türkiye yollarında olması bekleniyor.
[Yusuf Dereli] 6.4.2019 [TR724]
Otomotiv sektöründeki daralmayı önlemek için geçtiğimiz yıl kasım ayında yürürlüğe giren ÖTV ve KDV indiriminin süresi geçtiğimiz günlerde 30 Haziran 2019’a kadar uzatılmıştı. Ancak bu hamle de daralmanın önüne geçmeye yetmedi. Otomotiv Distribütörleri Derneği’nden (ODD) yapılan açıklamaya göre, Türkiye’de otomobil ve hafif ticari araç satışları, bu yılın ocak-mart döneminde geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 44,2 azalarak 88 bin 469 seviyesinde gerçekleşti. Toplam pazarda geçen yılın ilk çeyreğinde 158 bin 430 adet satış yapılmıştı.
FAİZLER ACİLEN DÜŞÜRÜLMELİ
ÖTV ve KDV indirimlerinin süresinin uzatılması pazarın canlanması için yeterli değil. Bunun için yüzde 2’lere dayanan araba kredi faiz oranlarının da yüzde 1’in altına çekilmesi gerekiyor. Bugünkü oranlarda 50 bin liralık bir otomobil kredisi için 48 ayda ödenen para toplam 85-90 bin liraya kadar çıkıyor. Ayrıca bankaların mevduatlara verdiği faiz oranlarının yüksek olması da tüketiciyi faize yönlendiriyor. İnsanlar araba almak yerine parasını bankaya koyarak ‘kolay para’ kazanmanın hesabını yapıyor.
Mart ayının ihracat şampiyonu: Otomotiv
Otomotiv endüstrisi, mart ayında 2 milyar 885 milyon 166 bin dolarla en fazla ihracat gerçekleştirilen sektör oldu. Veriler Türkiye İhracatçılar Meclisi’ne ait. Buna göre, otomotiv endüstrisi geçen ay 2 milyar 885 milyon 166 bin dolarlık ihracata imza attı. Otomotiv endüstrisini 1 milyar 830 milyon 802 bin dolarla kimyevi maddeler ve mamulleri, 1 milyar 681 milyon 910 bin dolarla hazır giyim ve konfeksiyon takip etti. Ülke verilerine bakıldığında ise en çok ihracat gerçekleştirilen ilk 5 ülke sırasıyla Almanya, Birleşik Krallık, İtalya,İspanya, ABD oldu.
Türkiye’nin tercihi: C segmenti
Otomotiv Distribütörleri Derneği’nin açıklamasına göre, mart ayı sonu itibarıyla otomobil pazarı segmentinin yüzde 84,9’unu vergi oranları düşük olan A, B ve C segmentlerinde yer alan araçlar oluşturdu. Segmentlere göre değerlendirildiğinde, en yüksek satış adetine 42 bin 243 adet ile C segmenti ulaştı. (Civic, Focus, Leon, Golf, İ30, Corolla, Astra, Mazda 3, Megane) Toplam satışların yüzde 61,4’ü.
FİAT VE RENAULT ÖNDE
Peki marka bazında kim ne kadar sattı? Bu yılın ilk çeyreğinde markaların otomobil ve hafif ticari araç satış rakamları dikkate alındığında Fia ve Renault’un başa baş gittiğini görüyoruz. Buna göre 10 bin 608 otomobil ve 3 bin 293 hafif ticari araç satışı yapan Fiat lider durumda. Onu Renault takip ediyor. Fransız marka 12 bin 66 otomobil ve 1.263 hafif ticari araç satmayı başarmış. Bu ikiliyi Ford takip ediyor. Ford’un otomobil satış rakamı 2 bin 464. Ancak hafif ticari araç satışında rakiplerini katlayan Amerikalı üretici, 7 bin 657 rakamına ulaşmış. Diğer bazı markaların tolam satış adetleri ise şöyle: Toyota 3 bin 809, Skoda 2 bin 246, Volkswagen 8 bin 930, Peugeot 4 bin 878, Dacia 3 bin 526, Honda 3 bin 410, Hyundai 4 bin 751, Volvo 790, Mazda 73, Mitsubishi 384…
Yeni Kuga; artık daha çevreci
Ford’un C segmenteki SUV modeli Yeni Kuga, 4. nesliyle otomobil severlerin karşısında. Selefine göre 91 kilo daha hafif ancak daha uzun ve daha geniş. Yeni Kuga’nın biraz daha şişirilmiş ‘Yeni Focus’ olduğunu söylesek sanırım yanlış tanımlamış olmayız. 1,5 litrelik Ecooboost motor ‘silindir kapama’ teknolojisiyle geliyor. İki turbo motorun yanı sıra, iki de hibrit seçeneği var.
Otomobil severlerin merakla beklediği Yeni Kuga resmen tanıtıldı. Hemen söyleyelim; Yeni Kuga selefine göre daha az kaslı! Dış tasarımda yumuşak çizgiler kullanılan otomobil, Yeni Focus’tan izler taşıyor. Tasarım tamamen yenilenmiş. Yeni Kuga, selefine göre 91 kilo daha hafif ki, bu çok ciddi bir rakam. Buna karşılık bir önceki nesilden 89 mm daha uzun ve 44 milimetre daha geniş. Ayrıca aks aralığı da 2 cm kadar artmış ki, bu eskisine oranla daha geniş bir diz mesafesi anlamına geliyor. Yeni Kuga’da donanıma göre 17 ile 19 için alaşımlı jant sunulacak. Arka tarafında keskin çizgiler olan Yeni Kuga’nın, stop lambaları ise led destekli.
SÜRÜŞ YÜKSEKLİĞİ ALÇALTILDI
Yeni Kuga’da daha iyi bir yol tutuş için sürüş yüksekliğinin de aşağı çekildiği görülüyor. Bu anlamda SUV olmaktan biraz uzaklaştğını söyleyebiliriz. Yeni Kuga sanki biraz ‘şişirilmiş Yeni Focus’u andırıyor. Tabi Focus’tan biraz daha yüksek! İç tasarım da zaten Focus’tan alınmış. Neredeyse tamamen aynı. Ön konsolda sizi 8 inçlik bir dokunmatik ekran karşılıyor. Yuvarlık vites topuzu Yeni Kuga’da da kullanılmış. Arka koltukların yatırılması durumunda bagaj hacminin 1062 litreye çıktığını hatırlatalım. Normal, Eco, Sport, Kaygan Zemin, Kar ve Kum adında 6 sürüş modu bulunan Yeni Kuga, ayrıca head-up display de sunucak. Çarpışmadan Kaçınma Asistanı ise yavaş giden veya duran araçlardan kaçma anında direksiyona müdahale ederek sürücüye yardımcı olacak.
SİLİNDİR KAPAMA TEKNOLOJİSİ
Yeni Ford Kuga kaputun altında; 180 beygir ve 240 Nm tork üreten 1.5 EcoBoost turbo benzinli, 254 beygir ve 373 Nm tork üreten 2.0 EcoBoost turbo benzinli, 120 beygirlik 1.5 TDCi dizel ve 190 beygirlik 2.0 TDCi motora sahip olacak. Yeni Kuga’nın ABD pazarında satılan ikizi Escape’in dört motor seçeneğiyle satılacağı duyuruldu. 240 Nm tork üreten motor, üzerindeki yük az iken bir silindirini kapatarak verimliliği arttıracak.
İKİ FARKLI HİBRİT MODELİ
Yeni Kuga ayrıca iki de hibrit seçeneğiyle gelecek. Daha verimli bir sürüş arayanlar içinse dört silindirli 2.5 litrelik hibrit motora yer verilmiş. Atkinson çevrimiyle çalışan aracın gücü 198 bg olarak açıklandı. CVT şanzımanla eşlenen hibrit Kuga’lar da standart olarak önden çekişli satılacak ancak isteyen müşteriler ekstra ücret karşılığında dört çeker opsiyonunu tercih edebilecek. Yeni Kuga’nın Ağustos, Eylül aylarında Türkiye yollarında olması bekleniyor.
[Yusuf Dereli] 6.4.2019 [TR724]
Futbol tarihinin en ucuz, en başarılı transferleri [Hasan Cücük]
Onlar oynadıkları futbolla adlarını tarihe yazdırdılar. Farkları; yeni takımlarına ya cüzi bir ücret ya da bedava gelmeleriydi. Milyonlara malolan bazı oyuncular hüsran yaşatırken, onlar başarıdan başarıya koştu. İşte futbol tarihinin gördüğü ucuz ama en başarılı transferler.
Eric Cantona (Leeds – Manchester United): 1991-92 sezonunda Leeds United’i şampiyonluğa taşıyan Fransız Eric Cantona sadece 1,8 milyon Euro karşılığında Manchester United’e transfer oldu. Old Trafford çimlerinde 5 yıl resital sunan Cantona, sırtına geçirdiği 7 numaralı forma ile efsaneleşti. United formasıyla çıktığı 143 maçta, 64 gole imza atıp, 4 Premier Lig şampiyonluğu sevinci yaşadı. United’in en önemli yıldızlarından biri olan Cantona, 31 yaşında futbolu bırakırken geriye unutulmaz izler bıraktı.
Raul (Atletico Madrid – Real Madrid): Madrid’in iki ezeli rakibi arasında 1992’de meydana gelen bedelsiz bir transferin etkisinin yıllarca süreceğini kim bilebilirdi ki? 15 yaşında Atletico altyapısından Real’e gelen Raul sadece iki yıl içinde A takıma yükselip, adını duyurmaya başladı. 7 numaralı forma ile özdezleşen efsane oyuncu Real tarihinin en önemli yıldızları arasında adını yazdırdı. 550 La Liga maçında 229 gol atan yıldız oyuncu kazanmadık kupa bırakmadı. 2010’da köklerinden kopup Schalke 04’e transfer oldu.
Peter Schmeichel (Bröndby – Manchester United): Dünyanın gördüğü en başarılı kalecilerden biri olan Danimarkalı Peter Schmeichel, 28 yaşında Manchester United yolunu tutarken ödenen bonservis ücreti sadece 750 bin Euro idi. 1991-99 arasında United kalesinin bir numarası olan Schmeichel, çıkarılmaz denilen topları ustalıkla önledi. Şampiyonlar Ligi kupasını, 5 Premier Lig şampiyonluğu ile süslediği United yıllarında 310 maçta kalenin sahibi oldu.
Robert Lewandowski (Dortmund – Bayern Münih): Bundesliga’nın bir numaralısı Bayern Münih’in şampiyonluk yoluna taş koyan takımlardan biri olan Borussia Dortmund’a yakın dönemde attığı en büyük golün adı Lewandowski oldu. Polonyalı forveti kadrosuna 2014’te bedelsiz katan Bayern, hem rakibinin en önemli silahını elinden aldı hem de yıllarca golcü sıkıntısı yaşamadı. Bayern’de 4 yılda 4 şampiyonluk gören Lewandowski, geçen yıl ligi kral olarak tamamladı. Bu yılda krallık yarışında adı ilk sırada bulunuyor. Bayern formasıyla çıktığı 233 maçta 184 gole imza attı. Böyle bir forveti bedava almak her kulübün harcı değildir.
Alessandro Del Piero (Padova – Juventus): 1993’te 2,8 milyon Euro karşılığında Padova’dan Juventus’a transfer olan Del Piero, İtalyan futbolunun yaşayan efsanelerinden biri oldu. David Beckham benzeri bir profil çizen Del Piero sadece saha içi değil, saha dışı yaşamıylada oynadığı döneme damga vurdu. 19 yıl boyunca Juventus formasını terleten Del Piero, çıktığı 706 maçta 290 gol kaydetti. 6 Serie A şampiyonluğu ve bir Şampiyonlar Ligi kupasına futboluyla büyük katkı sağladı. Juventus’un efsanesi olarak adını kulüp tarihine yazdırdı.
Patrick Vieira (AC Milan – Arsenal): Futbol dünyasının gördüğü en iyi önliberolardan biri olan Patrick Vieira, 1996’da sadece 5,3 milyon Euro’ya Milan’dan Arsenal’e transfer oldu. Arsene Wenger’in rahle-i tedrisinde bir dünya yıldızı olan Vieira 9 yıl boyunca İngiliz kulübünün formasını terletti. 3 Premier Lig şampiyonluğu yaşayan Vieira, 2005’te Juventus’a 20 milyon Euro’ya transfer oldu. Arsenal, ucuza aldığı Vieira’dan maksimum verim elde etmekle kalmadı, satarkende kar etti. İngiliz kulübünün unutamadığı yıldızlar listesi yapılsa Vieira adı ilk 3’te yer bulur.
Paul Pogba (Manchester United – Juventus): İtalyan kulübünün yakın tarihte imza attığı en başarılı transferin adı Pogba’dır. Hem de bedava. Manchester United’de forma şansı bulamayıp bedava Juventus yolunu tuttuğunda takvim yaprakları 2012’yi gösteriyordu. 19 yaşında geldiği Juventus’ta kadronun değişmezlerin biri oldu. Oynadığı futbolla yeniden eski takımının transfer listesine üst sıradan giren Pogba için United 2016’da 105 milyon Euro bonservis ödedi. Kazanan tabiki Juventus oldu.
Robin van Persie (Feyenoord – Arsenal): Fenerbahçeli taraftarın unutmadık istediği bir isim olan Robin van Persie, 2004’te Feyenoord’dan Arsenal’e giderken ödenen ücret 4,5 milyon Euro idi. Feyenoord’da oynadığı son sezonda sadece 6 gol atan Van Persie için yapılan yorum, Arsenal boşa para harcadı oldu. Ancak Ada’da güneş gibi parlayan Hollandalı forvet attığı gollerle adını hafızalara kazıdı. 8 yıl sonra Arsenal’den United’e giderken ödenen bonservis 30 milyon Euro oldu. Arsenal formasıyla çıktığı 280 maçta 132 gole imza attı.
Andrea Pirlo (AC Milan – Juventus): 10 yıl boyunca Milan formasını başarıyla terleten Pirlo, artık yaşlandığını düşünen kulüp yönetiminin gözden çıkarmasıyla 2011’de 32 yaşında bedelsiz olarak Juventus’a geldi. Pirlo’nun bitmediğini ispata, Juventus’un orta sahayı yönetecek bir isme ihtiyacı vardı. Şike sonrası kendine bir türlü gelemeyen Juve’nin yükselişi Pirlo ile yeniden başladı. Juventus’ta geçirdiği 4 yılda 4 Serie A şampiyonluğu yaşadı. Milan ise Pirlo sonrası şampiyonluğa hasret kalmaya devam ediyor.
[Hasan Cücük] 6.4.2019 [TR724]
Eric Cantona (Leeds – Manchester United): 1991-92 sezonunda Leeds United’i şampiyonluğa taşıyan Fransız Eric Cantona sadece 1,8 milyon Euro karşılığında Manchester United’e transfer oldu. Old Trafford çimlerinde 5 yıl resital sunan Cantona, sırtına geçirdiği 7 numaralı forma ile efsaneleşti. United formasıyla çıktığı 143 maçta, 64 gole imza atıp, 4 Premier Lig şampiyonluğu sevinci yaşadı. United’in en önemli yıldızlarından biri olan Cantona, 31 yaşında futbolu bırakırken geriye unutulmaz izler bıraktı.
Raul (Atletico Madrid – Real Madrid): Madrid’in iki ezeli rakibi arasında 1992’de meydana gelen bedelsiz bir transferin etkisinin yıllarca süreceğini kim bilebilirdi ki? 15 yaşında Atletico altyapısından Real’e gelen Raul sadece iki yıl içinde A takıma yükselip, adını duyurmaya başladı. 7 numaralı forma ile özdezleşen efsane oyuncu Real tarihinin en önemli yıldızları arasında adını yazdırdı. 550 La Liga maçında 229 gol atan yıldız oyuncu kazanmadık kupa bırakmadı. 2010’da köklerinden kopup Schalke 04’e transfer oldu.
Peter Schmeichel (Bröndby – Manchester United): Dünyanın gördüğü en başarılı kalecilerden biri olan Danimarkalı Peter Schmeichel, 28 yaşında Manchester United yolunu tutarken ödenen bonservis ücreti sadece 750 bin Euro idi. 1991-99 arasında United kalesinin bir numarası olan Schmeichel, çıkarılmaz denilen topları ustalıkla önledi. Şampiyonlar Ligi kupasını, 5 Premier Lig şampiyonluğu ile süslediği United yıllarında 310 maçta kalenin sahibi oldu.
Robert Lewandowski (Dortmund – Bayern Münih): Bundesliga’nın bir numaralısı Bayern Münih’in şampiyonluk yoluna taş koyan takımlardan biri olan Borussia Dortmund’a yakın dönemde attığı en büyük golün adı Lewandowski oldu. Polonyalı forveti kadrosuna 2014’te bedelsiz katan Bayern, hem rakibinin en önemli silahını elinden aldı hem de yıllarca golcü sıkıntısı yaşamadı. Bayern’de 4 yılda 4 şampiyonluk gören Lewandowski, geçen yıl ligi kral olarak tamamladı. Bu yılda krallık yarışında adı ilk sırada bulunuyor. Bayern formasıyla çıktığı 233 maçta 184 gole imza attı. Böyle bir forveti bedava almak her kulübün harcı değildir.
Alessandro Del Piero (Padova – Juventus): 1993’te 2,8 milyon Euro karşılığında Padova’dan Juventus’a transfer olan Del Piero, İtalyan futbolunun yaşayan efsanelerinden biri oldu. David Beckham benzeri bir profil çizen Del Piero sadece saha içi değil, saha dışı yaşamıylada oynadığı döneme damga vurdu. 19 yıl boyunca Juventus formasını terleten Del Piero, çıktığı 706 maçta 290 gol kaydetti. 6 Serie A şampiyonluğu ve bir Şampiyonlar Ligi kupasına futboluyla büyük katkı sağladı. Juventus’un efsanesi olarak adını kulüp tarihine yazdırdı.
Patrick Vieira (AC Milan – Arsenal): Futbol dünyasının gördüğü en iyi önliberolardan biri olan Patrick Vieira, 1996’da sadece 5,3 milyon Euro’ya Milan’dan Arsenal’e transfer oldu. Arsene Wenger’in rahle-i tedrisinde bir dünya yıldızı olan Vieira 9 yıl boyunca İngiliz kulübünün formasını terletti. 3 Premier Lig şampiyonluğu yaşayan Vieira, 2005’te Juventus’a 20 milyon Euro’ya transfer oldu. Arsenal, ucuza aldığı Vieira’dan maksimum verim elde etmekle kalmadı, satarkende kar etti. İngiliz kulübünün unutamadığı yıldızlar listesi yapılsa Vieira adı ilk 3’te yer bulur.
Paul Pogba (Manchester United – Juventus): İtalyan kulübünün yakın tarihte imza attığı en başarılı transferin adı Pogba’dır. Hem de bedava. Manchester United’de forma şansı bulamayıp bedava Juventus yolunu tuttuğunda takvim yaprakları 2012’yi gösteriyordu. 19 yaşında geldiği Juventus’ta kadronun değişmezlerin biri oldu. Oynadığı futbolla yeniden eski takımının transfer listesine üst sıradan giren Pogba için United 2016’da 105 milyon Euro bonservis ödedi. Kazanan tabiki Juventus oldu.
Robin van Persie (Feyenoord – Arsenal): Fenerbahçeli taraftarın unutmadık istediği bir isim olan Robin van Persie, 2004’te Feyenoord’dan Arsenal’e giderken ödenen ücret 4,5 milyon Euro idi. Feyenoord’da oynadığı son sezonda sadece 6 gol atan Van Persie için yapılan yorum, Arsenal boşa para harcadı oldu. Ancak Ada’da güneş gibi parlayan Hollandalı forvet attığı gollerle adını hafızalara kazıdı. 8 yıl sonra Arsenal’den United’e giderken ödenen bonservis 30 milyon Euro oldu. Arsenal formasıyla çıktığı 280 maçta 132 gole imza attı.
Andrea Pirlo (AC Milan – Juventus): 10 yıl boyunca Milan formasını başarıyla terleten Pirlo, artık yaşlandığını düşünen kulüp yönetiminin gözden çıkarmasıyla 2011’de 32 yaşında bedelsiz olarak Juventus’a geldi. Pirlo’nun bitmediğini ispata, Juventus’un orta sahayı yönetecek bir isme ihtiyacı vardı. Şike sonrası kendine bir türlü gelemeyen Juve’nin yükselişi Pirlo ile yeniden başladı. Juventus’ta geçirdiği 4 yılda 4 Serie A şampiyonluğu yaşadı. Milan ise Pirlo sonrası şampiyonluğa hasret kalmaya devam ediyor.
[Hasan Cücük] 6.4.2019 [TR724]
Sizin hiç eviniz öldü mü? [Alper Ender Fırat]
Arkanızda, yaslandığınız dağınızı yıktılar mı?
Siz hiç evsiz kaldınız mı? Issız, kimsesiz, babasız kalmış gibi…
Hani bazı şeylere aniden bakamazsınız gözünüz kamaşır. İçinizi ürpertir, bir an bakar çekilirsiniz, sonra tekrar döner biraz daha uzun bakar yine çekersiniz gözlerinizi, dayanamazsınız, ona katlanmak tahammül sınırlarınızı aşar. Ama bırakmaz da peşinizi. Gözünüze, kalbinize, beyninize çengeli çoktan atmıştır. Tekrar döndürür kendine biraz daha bakarsınız. Sonra tekrar tekrar denersin uzunca bakmayı. Hiç kolay değildir onun ağır yükünü taşımak. Bir iç acısıyla yüzleşmek.
Sertaç Kayar’ın çektiği o fotoğrafı gördüğümde işte ben tam öyle oldum. Hani yeşil çitlerin arkasındaki yıkılmış evine, mahallesine bakan yaşlı kadının fotoğrafından bahsediyorum.
Baktım, bakamadım, bakmamak istedim, kendimi alıkoyamadım. Bakınca yüreğim kaldırmadı, bakmamak istedim yine kendimi alıkoyamadım.
Viran edilmiş evine, mahallesine, nasıl bir bakıştır öyle. Ciltler dolusu yazı yazsan yine de böyle anlatamazsın derdini öyle bir bakış yani. Üstelik hiç yüzünü göstermeden!
Adresinde yokluğunu kıyamet bilerek
Sadece susarak özlüyorum seni
Susarak özleyen, sessizce çığlık atan ne kadar çok şey söyler dinleyene. Ne çok şeyini kaybeder evini kaybeden. Ne çok şeyi yıkılır evi yıkılanın. Bütün yaşadıkları kül edilenler, ne derinden ah eder kim bilir? Bir kelebeğin kanat çırpısı gibi sessizdir ama hangi fırtınayı başlatacağını kim bilebilir.
Ev yıkanlar bilmezler, Ana rahmi gibidir ev, sığınaktır, sığınmaktır, korunaktır, korunmaktır. En güvenli yeridir insanın, en güvendiği yerdir…
Bütün savaşları kaybettiğinde iltica ettiğin yerdir…
Ruhunun her zerresi işgal altında olsa bile özgürlüğe yelken açışındır…
Mahremin, mahremiyetindir, saklındır. Hatırandır, hatırladıklarındır, çocukların gülüşüdür, yürüyüşü, sesidir, seslenişidir, gülündür senin gülüşündür.
Ucum yok, bucağım yok
Saklımdasın ey yar haberin yok
Saklındır, sakladığın, sırlarındır, korunuşundur.
Evsiz olmak öksüzlüğündür, sokak ortasında çırılçıplak olmaktır. Bunu bilmez yıkanlar.
Senin için her şey olan eşkıya için sadece bir siperdir, saldıran için yok edilmesi gereken bir engel. Bombaları üretenler için de incelenmesi gereken bir veriden başka bir şey değildir. Senin için ne ifade ettiğini bir kere bile düşünmeden bomba patlatırlar üzerine.
Bütün kavgayı hayatının üzerinden yaparlar, senin sahip olduklarına sinek kanadı kadar değer vermeden! Bilmezler evsiz kalmanın ne demek olduğunu. Çünkü savaşa karar veren baronların evleri yıkılmaz kaleler içindedir.
İnsan barınacak yer bulur da yıkılan evini bulamaz. Barınakla evin farkını bilmez yıkanlar. Ama bilmezler. yıkılmaz kalelerde de olsa ev yıkanların evi ayakta durmaz, er geç yıkılır.
Bu da adetullahtandır.
[Alper Ender Fırat] 6.4.2019 [TR724]
Siz hiç evsiz kaldınız mı? Issız, kimsesiz, babasız kalmış gibi…
Hani bazı şeylere aniden bakamazsınız gözünüz kamaşır. İçinizi ürpertir, bir an bakar çekilirsiniz, sonra tekrar döner biraz daha uzun bakar yine çekersiniz gözlerinizi, dayanamazsınız, ona katlanmak tahammül sınırlarınızı aşar. Ama bırakmaz da peşinizi. Gözünüze, kalbinize, beyninize çengeli çoktan atmıştır. Tekrar döndürür kendine biraz daha bakarsınız. Sonra tekrar tekrar denersin uzunca bakmayı. Hiç kolay değildir onun ağır yükünü taşımak. Bir iç acısıyla yüzleşmek.
Sertaç Kayar’ın çektiği o fotoğrafı gördüğümde işte ben tam öyle oldum. Hani yeşil çitlerin arkasındaki yıkılmış evine, mahallesine bakan yaşlı kadının fotoğrafından bahsediyorum.
Baktım, bakamadım, bakmamak istedim, kendimi alıkoyamadım. Bakınca yüreğim kaldırmadı, bakmamak istedim yine kendimi alıkoyamadım.
Viran edilmiş evine, mahallesine, nasıl bir bakıştır öyle. Ciltler dolusu yazı yazsan yine de böyle anlatamazsın derdini öyle bir bakış yani. Üstelik hiç yüzünü göstermeden!
Adresinde yokluğunu kıyamet bilerek
Sadece susarak özlüyorum seni
Susarak özleyen, sessizce çığlık atan ne kadar çok şey söyler dinleyene. Ne çok şeyini kaybeder evini kaybeden. Ne çok şeyi yıkılır evi yıkılanın. Bütün yaşadıkları kül edilenler, ne derinden ah eder kim bilir? Bir kelebeğin kanat çırpısı gibi sessizdir ama hangi fırtınayı başlatacağını kim bilebilir.
Ev yıkanlar bilmezler, Ana rahmi gibidir ev, sığınaktır, sığınmaktır, korunaktır, korunmaktır. En güvenli yeridir insanın, en güvendiği yerdir…
Bütün savaşları kaybettiğinde iltica ettiğin yerdir…
Ruhunun her zerresi işgal altında olsa bile özgürlüğe yelken açışındır…
Mahremin, mahremiyetindir, saklındır. Hatırandır, hatırladıklarındır, çocukların gülüşüdür, yürüyüşü, sesidir, seslenişidir, gülündür senin gülüşündür.
Ucum yok, bucağım yok
Saklımdasın ey yar haberin yok
Saklındır, sakladığın, sırlarındır, korunuşundur.
Evsiz olmak öksüzlüğündür, sokak ortasında çırılçıplak olmaktır. Bunu bilmez yıkanlar.
Senin için her şey olan eşkıya için sadece bir siperdir, saldıran için yok edilmesi gereken bir engel. Bombaları üretenler için de incelenmesi gereken bir veriden başka bir şey değildir. Senin için ne ifade ettiğini bir kere bile düşünmeden bomba patlatırlar üzerine.
Bütün kavgayı hayatının üzerinden yaparlar, senin sahip olduklarına sinek kanadı kadar değer vermeden! Bilmezler evsiz kalmanın ne demek olduğunu. Çünkü savaşa karar veren baronların evleri yıkılmaz kaleler içindedir.
İnsan barınacak yer bulur da yıkılan evini bulamaz. Barınakla evin farkını bilmez yıkanlar. Ama bilmezler. yıkılmaz kalelerde de olsa ev yıkanların evi ayakta durmaz, er geç yıkılır.
Bu da adetullahtandır.
[Alper Ender Fırat] 6.4.2019 [TR724]
Etiketler:
Alper Ender Fırat
Utanç [M.Nedim Hazar]
Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayıp, hiç yaşamamış gibi ölenlere hayretle bakıyor Eflatun, gerçek çirkinlik ve ölçüsüzlüğü, ruhun akılsızlığına en büyük misal olarak verirken.
Tarih, kirlenmenin seyri… Hayat bir deformasyon kronolojisi aslında. Saflıktan bozulmaya gitmek, arı ve duru olandan lekelenmeye seyrediş.
Yalan; en kadim maske…
Utanç; umut, inşiraha açılan muhkem kapı.
Yalan; kibrin kal’ası, utanç; tevazuun cilası.
İnsanlar yanılıyorlar, utanmak zaaf değil meziyet, yenilgi değil zafer, erdemin en sarih göstergesi.
“Utanmıyorsan dilediğini yap” diyor Kainatın Efendisi.
Utanç hissi, insan olmanın fay hattı, çatladı mı yakındır depremler, sarsıntılar, çöküşler.
“Hayâ” diyor, “Hicap” diyor eskiler ve karşısına “utanma, çekinme, tövbe, vazgeçiş” yazıyor. İncecik bir perde olduğunu söylüyor vatan şairi; nice çirkinlikleri kapatabilecek kadar sağlam ve setreden. Yırtıldı mı insanlığın perdesi, korunaksız kalıyor geriye kalan tüm süfli olmayan hasletler.
Yaradılıştan hemen sonra, belki de insana verilen ilk nimet, armağan aynı zamanda. Saf olanın sahip olduğu en güçlü silahtır. Allah utanmayla donatarak yaratıyor bizi ve bizler bu hissi körelterek büyütüyoruz çocuklarımızı. Tüm felaketlerin girizgâhıdır utanmazlık, bütün yıkımların başlangıcı.
Utanmayı ‘kaybetmek’ gibi gösteriyor modernizm, yenilgi sanmak ne büyük gaflet! Oysa en önemli kazanç en başından. Pervasız bir yüzsüzlük ile boğmaya çalışırız bu ziyneti. Utanç, yitiği günümüzün, kadri bilinmeyen cevher. Kaybeden Yusuf muydu sanki!
Utanmak öze dönüş, kendine gelmesi insanın, boş ve yıpratıcı olandan sıyrılıp varlığın elmas hudutlarına iltica etmesi. Bir kere kaybedildi mi, tekrar kazanılması çok zor bir ulviyet tepesi.
Vicdanın yarısıdır, pişmanlığın önemli bir parçası utanç. Hüzünden bir önceki durak, ki bu nedenle hep yakışır insan olana.
Sinmişlik, korkaklık ile karıştırılır genelde ve bir erdemden ziyade zaaf olarak gösterir çağdaş dünya utanmayı. Ne büyük yanılgı! Utanmak; yüksek karakterlerin meziyeti, kibir; adi ruhların…
Utanmıyorsak durum vahim demektir.
Yalancı yalanından, zalim zulmünden, kibirli kibrinden dolayı övünmeye başlamışsa gökyüzümüzdeki kocaman tehlike çanı çalmaya başlamış demektir. Böbürlenme düşük ruhlara ait bir seciye!
Utanmak, maskeleri çıkarıp atmak, nasırlaşmış deriyi inceltmek, kızarmak edebin can yakan ateşiyle. Nişanesi en ulvi allıktır yanaklarda. Aristo, insandaki en güzel emareye utandığında yüzün kızarmasını gösterir. Yüzden avuçlara düşerse bu kor, tutmak hiç de kolay değildir. Büyük cüsselerin işi bu nedenle. Ne diyor şair?
“Öyle bir devim ki ben hakikatte cüceyim./ Bir delik gösterin de utancımdan gireyim.”
Utanmak bir yürek yutkunması, bir vicdan dökülmesi aynalara. Güçlü bir idrak yansıması, hicabın en katıksız göstergesi. İmanın en güzel rüknü.
Onsuz karakter boş bir çuval, nasırlanmış utanç hissi insanlığın önüne açılmış en büyük tuzak.
Utanç bir kurtuluş umudu, tahlisiye simidi.
Ingmar Bergman’a soruyorlar; “Gidişat kötü, dünya nasıl kurtulacak?” Hüzünleniyor ve şöyle diyor; “Dünyayı ancak utanç kurtarabilir!”
Varlığın en güçlü emaresi utanç.
Utanıyorsak umut var demektir…
[M.Nedim Hazar] 6.4.2019 [TR724]
Tarih, kirlenmenin seyri… Hayat bir deformasyon kronolojisi aslında. Saflıktan bozulmaya gitmek, arı ve duru olandan lekelenmeye seyrediş.
Yalan; en kadim maske…
Utanç; umut, inşiraha açılan muhkem kapı.
Yalan; kibrin kal’ası, utanç; tevazuun cilası.
İnsanlar yanılıyorlar, utanmak zaaf değil meziyet, yenilgi değil zafer, erdemin en sarih göstergesi.
“Utanmıyorsan dilediğini yap” diyor Kainatın Efendisi.
Utanç hissi, insan olmanın fay hattı, çatladı mı yakındır depremler, sarsıntılar, çöküşler.
“Hayâ” diyor, “Hicap” diyor eskiler ve karşısına “utanma, çekinme, tövbe, vazgeçiş” yazıyor. İncecik bir perde olduğunu söylüyor vatan şairi; nice çirkinlikleri kapatabilecek kadar sağlam ve setreden. Yırtıldı mı insanlığın perdesi, korunaksız kalıyor geriye kalan tüm süfli olmayan hasletler.
Yaradılıştan hemen sonra, belki de insana verilen ilk nimet, armağan aynı zamanda. Saf olanın sahip olduğu en güçlü silahtır. Allah utanmayla donatarak yaratıyor bizi ve bizler bu hissi körelterek büyütüyoruz çocuklarımızı. Tüm felaketlerin girizgâhıdır utanmazlık, bütün yıkımların başlangıcı.
Utanmayı ‘kaybetmek’ gibi gösteriyor modernizm, yenilgi sanmak ne büyük gaflet! Oysa en önemli kazanç en başından. Pervasız bir yüzsüzlük ile boğmaya çalışırız bu ziyneti. Utanç, yitiği günümüzün, kadri bilinmeyen cevher. Kaybeden Yusuf muydu sanki!
Utanmak öze dönüş, kendine gelmesi insanın, boş ve yıpratıcı olandan sıyrılıp varlığın elmas hudutlarına iltica etmesi. Bir kere kaybedildi mi, tekrar kazanılması çok zor bir ulviyet tepesi.
Vicdanın yarısıdır, pişmanlığın önemli bir parçası utanç. Hüzünden bir önceki durak, ki bu nedenle hep yakışır insan olana.
Sinmişlik, korkaklık ile karıştırılır genelde ve bir erdemden ziyade zaaf olarak gösterir çağdaş dünya utanmayı. Ne büyük yanılgı! Utanmak; yüksek karakterlerin meziyeti, kibir; adi ruhların…
Utanmıyorsak durum vahim demektir.
Yalancı yalanından, zalim zulmünden, kibirli kibrinden dolayı övünmeye başlamışsa gökyüzümüzdeki kocaman tehlike çanı çalmaya başlamış demektir. Böbürlenme düşük ruhlara ait bir seciye!
Utanmak, maskeleri çıkarıp atmak, nasırlaşmış deriyi inceltmek, kızarmak edebin can yakan ateşiyle. Nişanesi en ulvi allıktır yanaklarda. Aristo, insandaki en güzel emareye utandığında yüzün kızarmasını gösterir. Yüzden avuçlara düşerse bu kor, tutmak hiç de kolay değildir. Büyük cüsselerin işi bu nedenle. Ne diyor şair?
“Öyle bir devim ki ben hakikatte cüceyim./ Bir delik gösterin de utancımdan gireyim.”
Utanmak bir yürek yutkunması, bir vicdan dökülmesi aynalara. Güçlü bir idrak yansıması, hicabın en katıksız göstergesi. İmanın en güzel rüknü.
Onsuz karakter boş bir çuval, nasırlanmış utanç hissi insanlığın önüne açılmış en büyük tuzak.
Utanç bir kurtuluş umudu, tahlisiye simidi.
Ingmar Bergman’a soruyorlar; “Gidişat kötü, dünya nasıl kurtulacak?” Hüzünleniyor ve şöyle diyor; “Dünyayı ancak utanç kurtarabilir!”
Varlığın en güçlü emaresi utanç.
Utanıyorsak umut var demektir…
[M.Nedim Hazar] 6.4.2019 [TR724]
Acıklı bir kurt adam hikayesi: Efkan Ala… [Metamorfoz portreler-6] [Bülent Korucu]
AKP’nin 2002’den başlayan sergüzeştini bir insana benzeterek anlatmak istesem, bir profil kurgulamak zorunda kalmazdım. Efkan Ala’yı anlattığımda AKP’nin yaşadığı dönüşümü kolaylıkla tasvir edeceğimi düşünüyorum. Hemen hemen aynı salınımla ya hukuk demiş ya da çoğunluk diktasının uygulayıcısı olmuş zira.
Baştan anlatayım: yıl 2007 ve Diyarbakır Valisi Efkan Ala, Başbakanlık Müsteşarlığına atanıyor. Tam AKP’nin Avrupa Birliği müktesebatını kanunlaştırmaya çalıştığı, hukuk ve insan hakları gibi kavramları yüksek sesle konuştuğu günler. Alper Görmüş, Yeni Aktüel’de kaleme aldığı portrede şunu söylüyor: “Şaşırmayın, “bürokrasinin tepesinde” artık devlet içinde yetişmiş bir liberal var.” Görmüş’ü bu kanıya götüren çok karine vardı. Bir yıl Batman üç yıl Diyarbakır Valiliği sırasında sıradışı bir bürokrat fotoğrafı vermişti Ala. Televizyonlarda katıldığı canlı yayınlarda devleti sorgulayan, bireyi önceleyen ve hukuk üstünlüğünü vurgulayan bir vali elbette şaşırtıcıydı ve takdiri hak ediyordu.
“Günümüzde sistemler bireyin hak ve özgürlüklerini ne kadar garanti altına alırsa ve bu alan ne kadar genişse o kadar demokratik bir düzen var demektir. Bu değişime paralel olarak yönetim anlayışını ve yasalarımızı değiştirmeliyiz. Değiştiriyoruz da. Bu yüzden umutluyum.” Umutlu olan sadece bu ifadelerin sahibi çiçeği burnunda müsteşar Ala değil, toplumun demokrasi ve hukuka susamış bütün kesimleriydi. O sebeple AKP’ye olduğu gibi Ala’ya da büyük bir kredi açıldı.
Sonra 17 Aralık 2013 günü ortaya çıkan dolunayda o liberal bürokrat bir anda ‘kurt adam’a dönüşüverdi. AKP Hükümetinin dört bakanı ve çocuklarının Reza Zarrap’la birlikte kurduğu rüşvet ve yolsuzluk çarkı deşifre oldu. Yargısal süreçleri durdurma görevi ise ‘açık toplum’ alıntılarıyla sükse yapan Müsteşar Ala’ya tevdi edildi. Yolsuzluk yüzünden istifa etmek zorunda kalan Muammer Güler’in yerine İçişleri Bakanı olarak atandığında ilk iş, emniyet güçlerine yargı mercilerinin emirlerini yerine getirmeme talimatı verdi. Hukuk devletinde olması imkansız bir emir hayata geçti ve polisler mahkeme kararlarına direndi. İstanbul Emniyet Müdürlüğüne yakın arkadaşı Selami Altınok’u getirdi ve kısa sürede yolsuzluk operasyonunu yapan polisleri görevden aldı. Çok geçmeden karşı atağa da kalktı. Yolsuzluk belgesi yayınlayan gazeteci ve internet sitelerine müdahalede hukukun çiğnenmesi talimatını vermekten çekinmedi.
Mahkeme kararı isteyen ya da mevzuatı hatırlatan bürokratlara hakaretler etti. Medyaya yansıyan ses kayıtları ‘kurt adam’ benzetmesinin çok ağır olmadığını gösteriyordu.
“Yenidönem sitesiyle ilgili mahkeme kararı konusunda bir girişim yok..” diye kanunu hatırlatan Bilgi Teknolojileri Kurumu (BTK) Başkanı Tayfun Acarer’e “Ya kardeşim biz yasa yapan yeriz, gerekirse hangi yasa yapılıyorsa onu yapar, sizin yaptığınızı suç olmaktan çıkarırız. Koca yüzde 50 oy almış partinin iradesini söylüyorum ben, boş ver, s.kt.r et…” diye çıkıştı. Ala, gazetecinin gözaltına alınması konusunda da aynı tavrı gösterdi: “Mahkeme kararına gerek yok, kapısını kırın alın o adamı. Direniyorsa savcıyı da alın.”
Ala, her türlü hatasını faiz ve döviz lobisinin üzerine yıkan AKP geleneğinin de öncülerinden “17 Aralık’ta rüşvet ve yolsuzluk operasyonu komplodur. Bilerek söylüyorum; operasyon öncesinde dövizi kim aldı, belgesi elimizde” demişti. Camide içki görüntüleri ya da Kabataş delilleri gibi o belgeleri de gören olmadı. Hatta Bakan Ali Babacan, soru önergesi üzerine sıradışı bir hareketlilik kaydedilmediğini açıklamak zorunda kaldı.
Ala’nın Kürt Sorunu ile ilgili dönüşleri de dikkat çekici. 2006’da Diyarbakır Valisiyken büyük olaylar yaşanmış 11 vatandaş hayatını kaybetmişti. 200’e yakını çocuk olmak üzere 500 kişinin gözaltına alındığı eylemlerle ilgili “camlar, çerçeveler yerine konur, ama can yerine konulabilir mi?” sözleri çözüm için umut doğuran faktörlerden olmuştu. Çözüm Sürecinin içinde hem de İçişleri Bakanı olarak bulunması da önemliydi. Ancak orada da kötü bir sınav verdi. Bir sabah Başbakan Tayyip Erdoğan, onun da yer aldığı Dolmabahçe Fotoğrafını yırtıp attı. Kendisine Başkanlık yolunda destek vermeyeceği anlaşılan Kürt siyasetine karşı savaş ilan etti. Erdoğan’ın ‘bu çizdim oynamıyorum’ mızıkçılığına karşı sadece Bülent Arınç kemküm etti, o kadar.
Tutuklu HDP Genel Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın mahkemede anlattığına göre Ala, “İmralı’dan, Öcalan’dan mesaj getirirsek bunu okur musunuz” bile demiş. Bugün o mesajı televizyonlarda canlı yayınlanan mitingde okuyan Sırrı Süreyya Önder cezaevinde. Demirtaş, Ala’nın tanık olarak dinlenmesini istiyor. “Ben linç edilirken neden sustunuz; ben tutukluyken neden çıkıp gerçekleri anlatmıyorsunuz?” Diye soracak haklı olarak. Ala, Görmüş’ün sandığı kişi olsaydı, Demirtaş’ın talebine gerek kalmazdı.
Ala’nın en fazla eleştiri aldığı konulardan biri de bakanlığı sırasında çok sayıda provokatif terör saldırısının yaşanması. Bir kısmı bizzat görev başındayken bazıları da seçim mevzuatı gereği bir adım geri çekilip bürokratları eliyle İçişleri Bakanlığını yönetirken, 17 saldırıda yaklaşık 580 kişi hayatını kaybetti. Türkiyeyi eylem alanı olarak kullanmayan İŞİD’in AKP’nin “biz olmazsak istikrar bozulur, terör artar” tezini doğrular nitelikteki saldırıları önlen(e)medi. Hem de faillerle ilgili çok sayıda ihbar ve kayıt bulunmasına rağmen.
Aslında kurt adamlık izleri yeni değildi, Gezi Parkı eylemleri sırasında ‘dağıtın’ talimatını Ala’nın verdiği öne sürüldü. Bu iddiayı yalanlamadığı gibi bakan olarak Mecliste yaptığı konuşmada, Gezi’yi yeniden başlayan terörün sebebi ve işaret fişeği olarak gösterdi. 2006’da televizyonlarda çıkıp liberal, hukukun üstünlüğüne inanan halkın arasında mütevazı bir bürokrat; 2013’te kapı kıran, ‘hukuku boşver biz çoğunluğuz’ diyen siyasetçi oldu… hatta ‘peygamber bile yaptıklarından kendisine pay çıkardı, biz çıkarmadık’ diyecek kadar kibir abidesi haline geldi.
İçişleri Bakanı olana kadar Türk Telekom yönetim kurulu üyesi olarak görev yaptı. İçi boşaltılıp borcu halkın boynuna yüklenen şirkette suç ortağıydı. Bu ya da bilmediğimiz bunun gibi arpalıklar böylesine bir dönüşümü gerçekleştirmeye yeter mi? Yoksa bazı insanlar asıllarına mı rücu ediyorlar? Karar veremiyorum. Ama şurası muhakkak metamorfoz, tarihteki veba salgınlarından bile yaygın ve daha korkunç. Veba sadece bedeni öldürüyordu, bu metamorfoz ruhları böcekleştiriyor.
ÇIKAN KISMIN ÖZETİ
‘Dönüşüm’ bir bilim kurgu romanı değil; ekonomik gücün toplumsal ilişkileri belirleme ve dönüştürme gücünü analiz eder. Kafka, Metamorfoz’u bugünün Türkiyesinde yazsaydı hayal gücüne fazla iş düşmezdi. 85 yaşındaki Sisi Bingöl’e ya da yeni doğum yapmış lohusa kadınlara eziyet etmekten haz alan bir ‘Yeni Türkiye’ var karşımızda. Kabuğunun üstüne sırt üstü yuvarlanmış ve bir türlü ayağa kalkamıyor.
Kafka değilim, ama bir portreler dizisi yapmayı düşünüyorum. Yakın tarihte iz bırakmış isimleri kişisel tanıklıklarımla birlikte ele almak istiyorum. Toplumsal dönüşümün fotoğrafını çekmenin kolay yolu temsil kabiliyeti yüksek örnekleri masaya yatırmak. Pek çoğu Kafka’nın Metamorfoz’da anlattığı türden dönüşümler yaşadığından ilginç tablolar ortaya çıkıyor. Gregor Samsa’lar; onları dönüştüren ortamlar ve yeni normalleri doğuran saikler birlikte ele alındığında bir çok soru cevabını buluyor; resimdeki boşluklar doluyor.
[Bülent Korucu] 6.4.2019 [TR724]
Baştan anlatayım: yıl 2007 ve Diyarbakır Valisi Efkan Ala, Başbakanlık Müsteşarlığına atanıyor. Tam AKP’nin Avrupa Birliği müktesebatını kanunlaştırmaya çalıştığı, hukuk ve insan hakları gibi kavramları yüksek sesle konuştuğu günler. Alper Görmüş, Yeni Aktüel’de kaleme aldığı portrede şunu söylüyor: “Şaşırmayın, “bürokrasinin tepesinde” artık devlet içinde yetişmiş bir liberal var.” Görmüş’ü bu kanıya götüren çok karine vardı. Bir yıl Batman üç yıl Diyarbakır Valiliği sırasında sıradışı bir bürokrat fotoğrafı vermişti Ala. Televizyonlarda katıldığı canlı yayınlarda devleti sorgulayan, bireyi önceleyen ve hukuk üstünlüğünü vurgulayan bir vali elbette şaşırtıcıydı ve takdiri hak ediyordu.
“Günümüzde sistemler bireyin hak ve özgürlüklerini ne kadar garanti altına alırsa ve bu alan ne kadar genişse o kadar demokratik bir düzen var demektir. Bu değişime paralel olarak yönetim anlayışını ve yasalarımızı değiştirmeliyiz. Değiştiriyoruz da. Bu yüzden umutluyum.” Umutlu olan sadece bu ifadelerin sahibi çiçeği burnunda müsteşar Ala değil, toplumun demokrasi ve hukuka susamış bütün kesimleriydi. O sebeple AKP’ye olduğu gibi Ala’ya da büyük bir kredi açıldı.
Sonra 17 Aralık 2013 günü ortaya çıkan dolunayda o liberal bürokrat bir anda ‘kurt adam’a dönüşüverdi. AKP Hükümetinin dört bakanı ve çocuklarının Reza Zarrap’la birlikte kurduğu rüşvet ve yolsuzluk çarkı deşifre oldu. Yargısal süreçleri durdurma görevi ise ‘açık toplum’ alıntılarıyla sükse yapan Müsteşar Ala’ya tevdi edildi. Yolsuzluk yüzünden istifa etmek zorunda kalan Muammer Güler’in yerine İçişleri Bakanı olarak atandığında ilk iş, emniyet güçlerine yargı mercilerinin emirlerini yerine getirmeme talimatı verdi. Hukuk devletinde olması imkansız bir emir hayata geçti ve polisler mahkeme kararlarına direndi. İstanbul Emniyet Müdürlüğüne yakın arkadaşı Selami Altınok’u getirdi ve kısa sürede yolsuzluk operasyonunu yapan polisleri görevden aldı. Çok geçmeden karşı atağa da kalktı. Yolsuzluk belgesi yayınlayan gazeteci ve internet sitelerine müdahalede hukukun çiğnenmesi talimatını vermekten çekinmedi.
Mahkeme kararı isteyen ya da mevzuatı hatırlatan bürokratlara hakaretler etti. Medyaya yansıyan ses kayıtları ‘kurt adam’ benzetmesinin çok ağır olmadığını gösteriyordu.
“Yenidönem sitesiyle ilgili mahkeme kararı konusunda bir girişim yok..” diye kanunu hatırlatan Bilgi Teknolojileri Kurumu (BTK) Başkanı Tayfun Acarer’e “Ya kardeşim biz yasa yapan yeriz, gerekirse hangi yasa yapılıyorsa onu yapar, sizin yaptığınızı suç olmaktan çıkarırız. Koca yüzde 50 oy almış partinin iradesini söylüyorum ben, boş ver, s.kt.r et…” diye çıkıştı. Ala, gazetecinin gözaltına alınması konusunda da aynı tavrı gösterdi: “Mahkeme kararına gerek yok, kapısını kırın alın o adamı. Direniyorsa savcıyı da alın.”
Ala, her türlü hatasını faiz ve döviz lobisinin üzerine yıkan AKP geleneğinin de öncülerinden “17 Aralık’ta rüşvet ve yolsuzluk operasyonu komplodur. Bilerek söylüyorum; operasyon öncesinde dövizi kim aldı, belgesi elimizde” demişti. Camide içki görüntüleri ya da Kabataş delilleri gibi o belgeleri de gören olmadı. Hatta Bakan Ali Babacan, soru önergesi üzerine sıradışı bir hareketlilik kaydedilmediğini açıklamak zorunda kaldı.
Ala’nın Kürt Sorunu ile ilgili dönüşleri de dikkat çekici. 2006’da Diyarbakır Valisiyken büyük olaylar yaşanmış 11 vatandaş hayatını kaybetmişti. 200’e yakını çocuk olmak üzere 500 kişinin gözaltına alındığı eylemlerle ilgili “camlar, çerçeveler yerine konur, ama can yerine konulabilir mi?” sözleri çözüm için umut doğuran faktörlerden olmuştu. Çözüm Sürecinin içinde hem de İçişleri Bakanı olarak bulunması da önemliydi. Ancak orada da kötü bir sınav verdi. Bir sabah Başbakan Tayyip Erdoğan, onun da yer aldığı Dolmabahçe Fotoğrafını yırtıp attı. Kendisine Başkanlık yolunda destek vermeyeceği anlaşılan Kürt siyasetine karşı savaş ilan etti. Erdoğan’ın ‘bu çizdim oynamıyorum’ mızıkçılığına karşı sadece Bülent Arınç kemküm etti, o kadar.
Tutuklu HDP Genel Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın mahkemede anlattığına göre Ala, “İmralı’dan, Öcalan’dan mesaj getirirsek bunu okur musunuz” bile demiş. Bugün o mesajı televizyonlarda canlı yayınlanan mitingde okuyan Sırrı Süreyya Önder cezaevinde. Demirtaş, Ala’nın tanık olarak dinlenmesini istiyor. “Ben linç edilirken neden sustunuz; ben tutukluyken neden çıkıp gerçekleri anlatmıyorsunuz?” Diye soracak haklı olarak. Ala, Görmüş’ün sandığı kişi olsaydı, Demirtaş’ın talebine gerek kalmazdı.
Ala’nın en fazla eleştiri aldığı konulardan biri de bakanlığı sırasında çok sayıda provokatif terör saldırısının yaşanması. Bir kısmı bizzat görev başındayken bazıları da seçim mevzuatı gereği bir adım geri çekilip bürokratları eliyle İçişleri Bakanlığını yönetirken, 17 saldırıda yaklaşık 580 kişi hayatını kaybetti. Türkiyeyi eylem alanı olarak kullanmayan İŞİD’in AKP’nin “biz olmazsak istikrar bozulur, terör artar” tezini doğrular nitelikteki saldırıları önlen(e)medi. Hem de faillerle ilgili çok sayıda ihbar ve kayıt bulunmasına rağmen.
Aslında kurt adamlık izleri yeni değildi, Gezi Parkı eylemleri sırasında ‘dağıtın’ talimatını Ala’nın verdiği öne sürüldü. Bu iddiayı yalanlamadığı gibi bakan olarak Mecliste yaptığı konuşmada, Gezi’yi yeniden başlayan terörün sebebi ve işaret fişeği olarak gösterdi. 2006’da televizyonlarda çıkıp liberal, hukukun üstünlüğüne inanan halkın arasında mütevazı bir bürokrat; 2013’te kapı kıran, ‘hukuku boşver biz çoğunluğuz’ diyen siyasetçi oldu… hatta ‘peygamber bile yaptıklarından kendisine pay çıkardı, biz çıkarmadık’ diyecek kadar kibir abidesi haline geldi.
İçişleri Bakanı olana kadar Türk Telekom yönetim kurulu üyesi olarak görev yaptı. İçi boşaltılıp borcu halkın boynuna yüklenen şirkette suç ortağıydı. Bu ya da bilmediğimiz bunun gibi arpalıklar böylesine bir dönüşümü gerçekleştirmeye yeter mi? Yoksa bazı insanlar asıllarına mı rücu ediyorlar? Karar veremiyorum. Ama şurası muhakkak metamorfoz, tarihteki veba salgınlarından bile yaygın ve daha korkunç. Veba sadece bedeni öldürüyordu, bu metamorfoz ruhları böcekleştiriyor.
ÇIKAN KISMIN ÖZETİ
‘Dönüşüm’ bir bilim kurgu romanı değil; ekonomik gücün toplumsal ilişkileri belirleme ve dönüştürme gücünü analiz eder. Kafka, Metamorfoz’u bugünün Türkiyesinde yazsaydı hayal gücüne fazla iş düşmezdi. 85 yaşındaki Sisi Bingöl’e ya da yeni doğum yapmış lohusa kadınlara eziyet etmekten haz alan bir ‘Yeni Türkiye’ var karşımızda. Kabuğunun üstüne sırt üstü yuvarlanmış ve bir türlü ayağa kalkamıyor.
Kafka değilim, ama bir portreler dizisi yapmayı düşünüyorum. Yakın tarihte iz bırakmış isimleri kişisel tanıklıklarımla birlikte ele almak istiyorum. Toplumsal dönüşümün fotoğrafını çekmenin kolay yolu temsil kabiliyeti yüksek örnekleri masaya yatırmak. Pek çoğu Kafka’nın Metamorfoz’da anlattığı türden dönüşümler yaşadığından ilginç tablolar ortaya çıkıyor. Gregor Samsa’lar; onları dönüştüren ortamlar ve yeni normalleri doğuran saikler birlikte ele alındığında bir çok soru cevabını buluyor; resimdeki boşluklar doluyor.
[Bülent Korucu] 6.4.2019 [TR724]
Onlarla iftihar ediyorum [Veysel Ayhan]
“Döner yine Kenân’a kaybolan Yûsuf, üzülme
Üzüntüler kulübesi gül bahçesi olur bir gün, üzülme
Dönmese de felek bizim arzumuzca iki gün
Bir kararda kalmaz devran her zaman, üzülme
Gelirse ömrün baharı, yine çimenler üstünde
Başına gülden şemsiye çekersin ey bülbül, üzülme
Ka’be aşkıyla çölde yürüyeceksen eğer
Batsa da ayağına muğîlân dikeni, üzülme”
(Sadî Şirazî)
Kendimi onlardan biri olarak göremiyorum. Boyumun ölçüsünü fazlasıyla aldım. Artık tutunduğum tek dal onların “meziyetleriyle… ve şerefleriyle şâkirâne iftihar” etmek.
Bu şehrâhta en fazla şairin dediği gibiyim:
“Sonsuzluk Kervanı, ‘peşinizde ben,
Üç ayakla seken topal köpeğim!’
Bastığınız yeri taş taş öpeyim.
Bir kırıntı yeter, kereminizden!
Sonsuzluk Kervanı, peşinizde ben…”
Ben ve emsalim en fazla onların peşlerinden gitmekle müftehir olabiliriz.
Ne cirmimiz ne de cürmümüz ötesine izin vermez.
Onlar bu devrin gerçek garipleri.
“Bir insan ‘Rabbim Allah’tır!’ dedi diye kalkıp onu öldürecek misiniz?” (Mümin 28) diyenleri bile olmayan garipler onlar.
Her nurun kaderinde, karanlıkla boğuşmak vardır. Ve onlar, bu savaşlarında dik ve onurlu kalmayı başardılar. Hepsiyle iftihar ediyorum. Her biri için destan yazılsa değer.
Öyle inanıyorum. Her hikâye kendi hikâyecisini de üretir. Bencileyin ‘yazıcı’lar değil, sürecin edibi de şairi de gelecektir, sanatçısı da romancısı da. Endişeye gerek yok.
Hayata dökülen hangi destan vardır ki kâğıdını bulamasın.
ONLARLA İFTİHAR EDİYORUM
Güvenlikçi urbası giymiş haydutlarca, o nurdan elleri hoyratça kelepçelenmiş, şakî gibi yola sürülmüş, siması ışık saçan, gülücüklerle kaderlerini selamlayan dırahşan çehreli garipler onlar.
İşte “Rahman’ın (bu mütevazi) kullarıyla” iftihar ediyorum.
Memleket sevgisiyle gecesini gündüzüne katmış, ile-ilçeye; ovaya-obaya; taşa-toprağa kan ve terini bırakmış ve sonra vefasızca arkadan hançerlenmiş, şimdi zindan hücrelerinde ruhlarının mi’racına yol alan Hz. Yusuf’un gerçek kardeşleriyle iftihar ediyorum.
Bilmem kaçıncı bahar, koğuş ve mazgal deliklerinden gökleri seyreden, uçan kuşları takip etmeye uğraşan ve bakışları duvarlarla biçilen ama ümidini kaybetmeyen, dudakları büzülen, gözlerinden sessizce süzülen yaşlarla dua dua meleklerle saf tutan bu arkadaşlarımla iftihar ediyorum.
Daha dünya gözüyle ne güneşi ne de bulutları görmüş. Ne kuşların peşinden koşmuş ne de toprağa ayağını değdirmiş bebeklerle… Zindanların nemli betonlarında emekleyen, pet şişe kapaklardan oyuncaklarla oynayan minik sandalındaki ‘bebek Hz. Musa’ gibi kaderine akan çocuklarla iftihar ediyorum.
O çocukların gözlerinde kendi evlatlarını hicranla hayal eden, yüreği dağlanan diğer annelerle, babalarla onların Allah’a olan merbutiyet ve teslimiyetleriyle iftihar ediyorum.
İnancıyla, geçmişiyle ve masumiyetiyle onur duyan, en zor şartlarda bile bunu yiğitçe dile getiren, ‘kötü yola düşmüş’ zavallı yargıçlara zerre kadar ehemmiyet vermeden, onların üstünde Allah’ın Rububiyet elini gören ve derdini sadece ona açan, göklerin kapısını hüzünle çalan Hz. Ebubekir’in ve Hz. Ömer’in kardeşleriyle iftihar ediyorum.
Mesleğini, evini, ailesini hatta eşini kaybeden; Ashabı- Kehf gibi uzlete çekilen; aylarca eş ve evlat hasreti çeken, bazen açlıkla, bazen hastalıklarla iki büklüm yıkılan, doktor bulamayan, ilaç alamayan ve bu altından kalkılmaz halde bile Rabbine tek kelime sitemi aklından geçirmeyen ve her birini koca bir şehre hatta dünyalara değişmeyeceğim kahraman kadınlarla, yiğit erkeklerle iftihar ediyorum.
Zamanın nemrutları tarafından evladı elinden alınıp yetiştirme yurduna verilen, peşlerinden yüreği parçalanan, ciğeri kavrulan; veya insan kılıklı canavarlarca bebeği elinden alınmış o yüzden de yavrusunun rızkını gözyaşlarıyla lavaboya sağan ama Hz. Musa’nın annesi gibi vahiy almışçasına metanet içinde Allah’a yönelen Hz. Asiye validemizin ruh ikizi annelerle iftihar ediyorum.
Zamanın firavunları tarafından on kişilik koğuşa yirmi kişi konulan, seccade verilmeyen, Kur’an okuyabilmek için Rablerinden af dilenerek “Ne olur günah yazma Allah’ım” diyerek ellerindeki tek mushafı ağlaya ağlaya bölen, cüzlere ayıran ve gece gündüz okuyan Hz. Meryem’in masume kardeşleriyle iftihar ediyorum.
Protezli ayaklarıyla bazen sırtta, bazen yaya yollara düşen, babası nefessiz ve dermansız kalıp “Olmayacak, dönelim yavrum” demeyi düşündüğünde “Yürüyelim baba… Ben yürürüm. Hicret için yola çıktık… Efendimiz de (sav) böyle hicret etti.” diyen küçük Zeynep’le veya Hz. Zeynep validemizin asil kızlarıyla iftihar ediyorum.
Her biri bir başka cömertlik ve sehavet kahramanı…
Koltuk değnekleriyle, tekerlekli sandalye ile zindanlara atılan Hz. Ebubekir’ın kardeşleri Mustafa Amcam’la, metanet dolu Celal Amcam’la ve Hz. Nesibe misal teyzelerimle iftihar ediyorum.
Kendisine “Onlarca fabrikan, yüzlerce mülkün, milyarlarca paran vardı. Şimdi hepsi gitti. Bak mülteci oldun!” dendiğinde kaderine tebessüm ederek “Allah verdi, Allah aldı!” diyecek kadar metin ve mütevekkil Hz. Osman’ın kardeşleriyle iftihar ediyorum.
Dünyanın hangi coğrafyasında olursa olsun, ıstırapla gurbetin kuytu serinliklerine koşan, Rabbine teveccüh eden, yalvaran, yakaran, kanlı gözleriyle secdeden doğrulan, gözyaşlarıyla arınan ve yeryüzünü yunup yıkayan Hz. Ali’nin kardeşleriyle iftihar ediyorum.
VE BİR BAHAR BEDELİ OLARAK GÖKLERE YOL ALANLARLA…
Dünyanın bir başka yerinden koşup kendilerine yardım edenlere teşekkür ederken, kevserlere değişilmez gözyaşlarıyla “Rabbim çok büyük” diyen ve sonra yürek yorgunluğuyla göklere kanat çırpıp Hz. Hatice Validemizin bağrına koşan Esma Hanım’la iftihar ediyorum.
Şekavetin temsilcileri eliyle hunharca şehit edilen Hz. Mus’ab’ın kardeşleri ve yaşıtlarıyla iftihar ediyorum.
Gökhan Öğretmenlerle, Abdürrezzak ailesiyle, Maden ailesi ve daha niceleri ile…
“Müminlerden öyle yiğitler vardır ki Allah’a verdikleri sözü yerine getirip sadakatlerini ispat ettiler. Onlardan kimi adağını ödedi, kimi canını verdi…”(Ahzab 23) ayetini bir bayrak gibi bir kere daha yeryüzünde dalgalandıran Hz. Muhammed’in (sav) aziz ve azize kardeşleriyle iftihar ediyorum.
Sizler geldiniz ya, artık geri kalan her şey boş. Rüyalar hakikat oldu.
Cenab-ı Hak kardeşleri olmakla şereflendirdiği o ilk kudsilerden sizi ayırmasın.
Ayağınızı sarsmasın. Makamınızı âli eylesin.
[Veysel Ayhan] 6.4.2019 [TR724]
Erdoğan’ın sinsi hesabı ve TÜSİAD [Semih Ardıç]
TÜSİAD’ın son çıkışı ne anlama geliyor?
Enflasyondan kaçan dolar alıyor. 31 Aralık 2018 tarihi itibarıyla 148 milyar dolar olan döviz tevdiat hesapları 29 Mart’ta 182 milyar dolar mertebesine yükseldi.
Türkiye’de işadamı, esnaf, çiftçi, memur varsa tasarrufunu dolara çevirdi. Banka hesaplarında döviz tutarı 34 milyar dolar arttı.
KUR ŞOKUNDAN SONRA REKOR KIRILIYOR
Geçen sene ağustos ayında kur şokunun akabinde 7 Eylül 2018’de döviz hesapları 174 milyar dolara çıkmıştı.
6 ay geçmeden Cumhuriyet tarihinin rekoru 182 milyar dolara çıktı. Ekonomi 2001 krizinde bile bu kadar dolarize olmamıştı. Tam bir dolara hücum devri…
MERKEZ BANKASI SATTI, ONLAR ALDI
Bu arada Merkez Bankası’nın (TCMB) net rezervi 34 milyar dolardan 21 milyar dolara geriledi. TCMB satarken vatandaş dolar satın aldı. Neyse ki vatandaş TCMB kadar basiretsiz değil.
Hükümetin talimatı ile 31 Mart Mahallî İdareler Seçimi’ne kadar doları 5,50 TL’nin altında tutmak için akıntıya kürek çeken Merkez Bankası’nın göremediğini vatandaş gördü ve dolar birikimini artırdı.
O BORÇLARI ÖDEMEK MÜMKÜN DEĞİL
Herkes şunun farkında: Türkiye’nin 220 milyar dolar döviz borcunu mevcut kriz şartlarında ve bütçe açığı ile temin etmesi mümkün değil.
Dolayısıyla enflasyon yüzde 20 civarında seyrederken kim niye TL’de dursun ki!
Şirketler ya da şahıslar kendince parasını muhafaza etmenin yollarını arıyor. Döviz alanların ne kadar isabetli karar verdiğinin delili yine dolar/TL grafiğinde saklı.
Doların mütemadiyen yükselen grafiği, TL’de kalanların yandığının resmi.
TÜSİAD BAŞKANI ÇOK ŞAŞIRTTI
Vatandaşın dolar alırken ne kadar isabetli karar verdiğini teyit eden yeni bir teklif ortaya atıldı.
Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği’nin (TÜSİAD) çiçeği burnunda başkanı Simone Kaslowski, birikmiş döviz borçlarına çözüm bulunmasının şart olduğunu söyledi.
Hükümete “acilen harekete geçin” mesajı veren Kaslowski’nin teklifi hayli tartışmalı.
Teklife göre döviz borçları banka bilançolarından çıkarılmalı ve bankalar bu krediler için munzam karşılık ayırma mükellefiyetinden kurtarılmalı.
BORÇ KAMUYA GEÇECEK
Kaslowski bir başka ifadeyle, “Devlet, bankalara Hazine kâğıdı versin ve dolaylı olarak 220 milyar dolar borcu üstlensin.” demek istiyor.
Teklifin kabul edilmesi halinde bankalar borçlar karşılığında Hazine kâğıtlarını teminat olarak gösterip yeni kredi alma yollarına bakacak. O kredilerle borçlu şirketlerin tulumbasına can suyu verilecek.
Kâğıt üstünde mükemmel gibi görünüyor! Oysa böyle bir plan 220 milyar dolar borcu vatandaşın sırtına yıkmak demektir. Vatandaşa mı sordunuz o borçları alırken?
YABANCI ALACAK İÇİN KAPIYA DAYANDI
“Döviz borçlar şirketlere ait olsa da eninde sonunda devletin önüne gelir.” derken bugünleri kastetmiştim. “Ucuz ve bol para devri bitti, toparlanın.” ikazlarımıza gülüp geçtiler. Herkes rantın sağladığı konfordan memnundu.
Memleket krizde ve şirketler döviz borcundaki artışı karşılayacak iktisadi bir faaliyet ikliminden mahrum. Üstelik elde avuçta kalan son tasarruflar yüksek faiz ve enflasyon dişlileri arasında öğütülüyor.
Yabancılar da parasını istiyor. Patronlar kulübü de borçların kamulaştırılmasını teklif ediyor. Hazine’de böylesine yüksek tutarlı bir borcu üstlenecek bir nakit fazlalığı olmadığı gibi Hazine geçen seneye kıyasla yüzde 60-70 daha fazla faiz ödeyerek borç bulabiliyor.
FAİZLER YÜZDE 70’E FIRLAR
Böyle bir teklifin kabul edileceğine ihtimal vermiyorum. Hazine’nin ilacı olsa başına sürecek.
Şayet kabul edilirse kamunun borcu milli gelirin yüzde 70-80’ine tırmanır ki böyle bir tabloda Hazine faizleri yüzde 50-60’a fırlar.
31 Mart’tan bugüne kaybettiği halde İstanbul ve Ankara Büyükşehir belediyelerinin mazbatalarının verilmemesi için ipe un seren Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’yi sürüklediği kriz şartları daha da ağırlaşacak.
Sandıktan çıkan mesajı zerre kadar anlamadığı gibi, neticeleri kendine yontacak kadar manipüle edebildi.
HUKUK ELDEN GİTMEDEN SÖYLEYECEKTİNİZ
Patronlar Kulübü’nün başkanı Kaslowski, yatırım için demokrasi ve hukukun en önemli kriter olduğunun altını çizmiş çizmesine de bu düsturu “Lütfen borçlarımızı üstlenin!” diye yalvarırken hatırlıyor.
Böylesine ezik bir halde söylenen ideal beyanları kimse dinlemez.
Hukuk elden giderken, sadece Bank Asya’ya para yatırdığı için binlerce kadın-erkek tutuklanırken, Koza İpek ve Boydak gibi binden fazla şirkete el konulurken sessiz kaldıkları için bugün TÜSİAD’ın “hukuk ve demokrasi” havariliğine soyunması hiç inandırıcı değil.
Keşke vaktinde tek adam tehlikesine karşı set çekebilselerdi.
Söylediklerinin Erdoğan tarafından kale alınma ihtimali olmadığı gibi batıda da artık itibarları zedelendi. Hukuk elden giderken seyirci kalan TÜSİAD’ın Avrupa Birliği ve ABD nezdinde de ağırlığı kalmadı.
MUHALEFET KAZANDIĞINI KAYBEDECEK KADAR ACİZ
Geçti Bor’un pazarı. Üstelik Erdoğan’ın şu anda döviz borcu ile dibe batanları düşünecek halde değil.
İstanbul ve Ankara’yı hile ve yalanlarla masada kazanabileceğine olan inancı arttı. Muhalefetin bildik ezikliği ve dirayetsizliği sayesinde sandıkta kaybettiği iki büyükşehirde her geçen gün yeni mevzi kazanıyor.
Milli İrade de Yüksek Seçim Kurulu da elinde oyuncak.
Yabancılar geçen hafta 1,4 milyar dolara tekabül eden hisse senedi ve tahvili sattı, çıktı. Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD) batık kredileri talip. Borcunu ödeyemeyen şirketler yarı yarıya ucuza el değiştirecek.
İSTANBUL’U BIRAKMAYACAK, ÇÜNKÜ…
Erdoğan da o arada oğlu Bilal’in Okçular Vakfı’nın, saltanatının ilk senesinde şampiyon olmak üzere sahaya sürülmüş Başakşehir Spor’un, 60 bin AKP’li bankamatik memurunun, metrekare fiyatı 15 bin doları bulan kupon arazilerin teminatı olan İstanbul’u sandığa rağmen cebren ele geçirmeye bakacak.
Dolar hesapları ile Erdoğan’ın sinsi hesapları arasında öyle kuvvetli bir bağ var ki hâlâ TL’de kalan varsa vay haline…
[Semih Ardıç] 6.4.2019 [TR724]
Enflasyondan kaçan dolar alıyor. 31 Aralık 2018 tarihi itibarıyla 148 milyar dolar olan döviz tevdiat hesapları 29 Mart’ta 182 milyar dolar mertebesine yükseldi.
Türkiye’de işadamı, esnaf, çiftçi, memur varsa tasarrufunu dolara çevirdi. Banka hesaplarında döviz tutarı 34 milyar dolar arttı.
KUR ŞOKUNDAN SONRA REKOR KIRILIYOR
Geçen sene ağustos ayında kur şokunun akabinde 7 Eylül 2018’de döviz hesapları 174 milyar dolara çıkmıştı.
6 ay geçmeden Cumhuriyet tarihinin rekoru 182 milyar dolara çıktı. Ekonomi 2001 krizinde bile bu kadar dolarize olmamıştı. Tam bir dolara hücum devri…
MERKEZ BANKASI SATTI, ONLAR ALDI
Bu arada Merkez Bankası’nın (TCMB) net rezervi 34 milyar dolardan 21 milyar dolara geriledi. TCMB satarken vatandaş dolar satın aldı. Neyse ki vatandaş TCMB kadar basiretsiz değil.
Hükümetin talimatı ile 31 Mart Mahallî İdareler Seçimi’ne kadar doları 5,50 TL’nin altında tutmak için akıntıya kürek çeken Merkez Bankası’nın göremediğini vatandaş gördü ve dolar birikimini artırdı.
O BORÇLARI ÖDEMEK MÜMKÜN DEĞİL
Herkes şunun farkında: Türkiye’nin 220 milyar dolar döviz borcunu mevcut kriz şartlarında ve bütçe açığı ile temin etmesi mümkün değil.
Dolayısıyla enflasyon yüzde 20 civarında seyrederken kim niye TL’de dursun ki!
Şirketler ya da şahıslar kendince parasını muhafaza etmenin yollarını arıyor. Döviz alanların ne kadar isabetli karar verdiğinin delili yine dolar/TL grafiğinde saklı.
Doların mütemadiyen yükselen grafiği, TL’de kalanların yandığının resmi.
TÜSİAD BAŞKANI ÇOK ŞAŞIRTTI
Vatandaşın dolar alırken ne kadar isabetli karar verdiğini teyit eden yeni bir teklif ortaya atıldı.
Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği’nin (TÜSİAD) çiçeği burnunda başkanı Simone Kaslowski, birikmiş döviz borçlarına çözüm bulunmasının şart olduğunu söyledi.
Hükümete “acilen harekete geçin” mesajı veren Kaslowski’nin teklifi hayli tartışmalı.
Teklife göre döviz borçları banka bilançolarından çıkarılmalı ve bankalar bu krediler için munzam karşılık ayırma mükellefiyetinden kurtarılmalı.
BORÇ KAMUYA GEÇECEK
Kaslowski bir başka ifadeyle, “Devlet, bankalara Hazine kâğıdı versin ve dolaylı olarak 220 milyar dolar borcu üstlensin.” demek istiyor.
Teklifin kabul edilmesi halinde bankalar borçlar karşılığında Hazine kâğıtlarını teminat olarak gösterip yeni kredi alma yollarına bakacak. O kredilerle borçlu şirketlerin tulumbasına can suyu verilecek.
Kâğıt üstünde mükemmel gibi görünüyor! Oysa böyle bir plan 220 milyar dolar borcu vatandaşın sırtına yıkmak demektir. Vatandaşa mı sordunuz o borçları alırken?
YABANCI ALACAK İÇİN KAPIYA DAYANDI
“Döviz borçlar şirketlere ait olsa da eninde sonunda devletin önüne gelir.” derken bugünleri kastetmiştim. “Ucuz ve bol para devri bitti, toparlanın.” ikazlarımıza gülüp geçtiler. Herkes rantın sağladığı konfordan memnundu.
Memleket krizde ve şirketler döviz borcundaki artışı karşılayacak iktisadi bir faaliyet ikliminden mahrum. Üstelik elde avuçta kalan son tasarruflar yüksek faiz ve enflasyon dişlileri arasında öğütülüyor.
Yabancılar da parasını istiyor. Patronlar kulübü de borçların kamulaştırılmasını teklif ediyor. Hazine’de böylesine yüksek tutarlı bir borcu üstlenecek bir nakit fazlalığı olmadığı gibi Hazine geçen seneye kıyasla yüzde 60-70 daha fazla faiz ödeyerek borç bulabiliyor.
FAİZLER YÜZDE 70’E FIRLAR
Böyle bir teklifin kabul edileceğine ihtimal vermiyorum. Hazine’nin ilacı olsa başına sürecek.
Şayet kabul edilirse kamunun borcu milli gelirin yüzde 70-80’ine tırmanır ki böyle bir tabloda Hazine faizleri yüzde 50-60’a fırlar.
31 Mart’tan bugüne kaybettiği halde İstanbul ve Ankara Büyükşehir belediyelerinin mazbatalarının verilmemesi için ipe un seren Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’yi sürüklediği kriz şartları daha da ağırlaşacak.
Sandıktan çıkan mesajı zerre kadar anlamadığı gibi, neticeleri kendine yontacak kadar manipüle edebildi.
HUKUK ELDEN GİTMEDEN SÖYLEYECEKTİNİZ
Patronlar Kulübü’nün başkanı Kaslowski, yatırım için demokrasi ve hukukun en önemli kriter olduğunun altını çizmiş çizmesine de bu düsturu “Lütfen borçlarımızı üstlenin!” diye yalvarırken hatırlıyor.
Böylesine ezik bir halde söylenen ideal beyanları kimse dinlemez.
Hukuk elden giderken, sadece Bank Asya’ya para yatırdığı için binlerce kadın-erkek tutuklanırken, Koza İpek ve Boydak gibi binden fazla şirkete el konulurken sessiz kaldıkları için bugün TÜSİAD’ın “hukuk ve demokrasi” havariliğine soyunması hiç inandırıcı değil.
Keşke vaktinde tek adam tehlikesine karşı set çekebilselerdi.
Söylediklerinin Erdoğan tarafından kale alınma ihtimali olmadığı gibi batıda da artık itibarları zedelendi. Hukuk elden giderken seyirci kalan TÜSİAD’ın Avrupa Birliği ve ABD nezdinde de ağırlığı kalmadı.
MUHALEFET KAZANDIĞINI KAYBEDECEK KADAR ACİZ
Geçti Bor’un pazarı. Üstelik Erdoğan’ın şu anda döviz borcu ile dibe batanları düşünecek halde değil.
İstanbul ve Ankara’yı hile ve yalanlarla masada kazanabileceğine olan inancı arttı. Muhalefetin bildik ezikliği ve dirayetsizliği sayesinde sandıkta kaybettiği iki büyükşehirde her geçen gün yeni mevzi kazanıyor.
Milli İrade de Yüksek Seçim Kurulu da elinde oyuncak.
Yabancılar geçen hafta 1,4 milyar dolara tekabül eden hisse senedi ve tahvili sattı, çıktı. Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD) batık kredileri talip. Borcunu ödeyemeyen şirketler yarı yarıya ucuza el değiştirecek.
İSTANBUL’U BIRAKMAYACAK, ÇÜNKÜ…
Erdoğan da o arada oğlu Bilal’in Okçular Vakfı’nın, saltanatının ilk senesinde şampiyon olmak üzere sahaya sürülmüş Başakşehir Spor’un, 60 bin AKP’li bankamatik memurunun, metrekare fiyatı 15 bin doları bulan kupon arazilerin teminatı olan İstanbul’u sandığa rağmen cebren ele geçirmeye bakacak.
Dolar hesapları ile Erdoğan’ın sinsi hesapları arasında öyle kuvvetli bir bağ var ki hâlâ TL’de kalan varsa vay haline…
[Semih Ardıç] 6.4.2019 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)