İktidardan onaylı muhalif [Cevheri Güven]

İktidar gücünün muhalefeti de dizayn edebilme kabiliyetine erişmesi, diktatörlüğe geçişin son tuğlalarından birisi.

Arfin Operasyonu, Erdoğan Rejimi’nin bu kabiliyeti elde ettiğini gösterdi.
Muhalefet artık iktidardan onaylı olduğu ölçüde yapılabiliyor.

Ankara Garı katliamı, kitlesel sokak protestolarını yapılamaz hale getirdi mesela. Bu bir eşikti.

Medya kuruluşlarına kayyım atanması bir yenisiydi.

Demirtaş’ın tutuklanması başka bir eşik.

15 yaşındaki çocukların dahi Facebook paylaşımları nedeniyle hapse atılmaları bir diğeri.

Bu gibi adımların her biriyle; sokakta, sosyal medyada, Meclis çatısı altında, ekranlarda muhalefet yapılabilmesi ancak “onaylıysa” mümkün hale geldi.

Erdoğan Rejimi’nin icat ettiği bir yöntem değil bu. Diktatörlerin muhalif kesimleri yok etme pratiklerinin kopyalanması.

Ve günün sonunda Türkiye’de de “iktidardan onaylı muhalefet” ve “iktidardan onaylı muhalifler” ile karşı karşıyayız.

Arfin Operasyonu’nu baz alarak konuyu anlamaya çalışalım.

Aklı başında herkes bu operasyonun Erdoğan’ın şahsi ikbali ve seçim stratejisi çerçevesinde kurgulandığını biliyor.

Bunu CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu da biliyor. Ama operasyona desteklerini sunma kuyruğuna katılmaktan geri duramıyor.

Televizyon ekranlarındaki Solcu ya da Kemalist olarak kendini tanımlayan, Fatih Portakal’dan İsmail Saymaz’a kadar pekçok isim de aynı şekilde.

Hem diktatörle başının belaya girmeyeceği, hem de muhalif olup itibarını koruyabildiğin bir koltuk sunmuş oluyor Rejim, “iktidardan onaylı muhaliflik” koltuğuyla.

Pek çoklarının bu koltuktan gayet memnun olduklarını görüyoruz. Muhalefeti bu koltukta tutuyor olmaktan iktidar da mennun.

Böylece Rejim; kendisi için hayati önemde gördüğü meseleleri “Terör-milli güvenlik-ülkenin bekası-vatanseverlik-savaş” gibi büyük kavramlarla sunup, yelpazenin geniş kesimini arkasına alarak ilerliyor.

Milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasından, 15 Temmuz mitinglerine, oradan Arfin operasyonuna kadar hep yukarıdaki kılıflardan birisi kullanıldı.

Bu tablo enseyi karartacak kadar kötü görünebilir.

Lakin, Erdoğan’ın geçen hafta yaptığı “Kızıl Elma” vurgusundan sonra Yavuz Baydar’ın CHP ve muhalefet üzerinden yaptığı eleştiriler, uzun vadede olanda hayır olduğunun göstergesi.

Baydar’a göre bu süreç “Aslına rücu etme” sonucunu doğurmakta CHP ve pekçok muhalif görünen kesim için.

Ulusalcı damarın 2000’li yılların başındaki temel kavramı “Kızıl Elma” noktasına Erdoğan Rejimi’nin gelmesi de bir aslına rücu; CHP’nin son dönemdeki politikalarıyla Erdoğan iktidarıyla aynı noktada pozisyonlanması da.

Sonuçta bu kesimlerin farklı tonlarda istedikleri şey şu anki Türkiye’den çok da farklı değildi.

Tam bağımsız makyajlı, içine kapalı, dünyadan kopuk bir ülke.

Herkesin aslına rücu edeceği noktadır belki de beklediğimiz dip.

[Cevheri Güven] 24.1.2018 [TR724]

Afrin’e dair birkaç anekdot [Doğan Ertuğrul]

Savaşın ilk yıllarında, ‘Arap Baharı’nın heyacanlandırdığı çoğu gazeteci gibi birkaç kez Suriye’ye gittim. Önce doğrudan Şam’a, ardından ‘muhaliflerin’ kotrolündeki sınır kapılarından Halep ve Rojava’ya…Muhtelif muhalif grupların pasaportuma bastığı ‘mektebi siyasi’ mührü hala durur, artık kullanmadığım pasaportumun üzerinde.

O zaman Türk medyasında bilmiyorum neden, adettendi mümkünse Türkmen şoför ve klavuzla yolculuk etmek. Ben de görmüş geçirmiş, diyebilirim ki, Türk medyasının acar muhabirlerinin kodlarını çözmüş bir Türkmen şoförle birkaç kez Halep ve çevresine gittim. Yanılmıyorsam, o dönemde Zengi Tugayları ve Liva-ı Tevhid savaşçılarıyla da görüşmüştüm, çalıştığım gazete adına…

Ve doğal olarak yolum YPG ile de keşisti, hem de Afrin’de… Aslında itiraf edeyim, pek ‘keşisti’ diyemem, bile isteye gittim Afrin’e, oradaki YPG yetkilileriyle görüşmek için. Bilmiyorum, bu ifşaat hakkımda yeni dava konusu olur mu? Baksanıza Afrin’de ‘savaşa hayır’ diyenlerin bile gözünün yaşına bakmıyor iktidar.

Türkiye sınırına yaklaşık 30 km mesafedeki Afrin’e girerken, eşi de Kürt’tü sanıyorum, Türkmen klavuzumuz huzursuzdu, ‘Onlar Kürt, ne olur ne olmaz’ diye. Korktuğumuz başımıza geldi. Kent girişinde silahlı bir grup durdurdu arabayı ve bizi ‘gözaltına aldı’.

‘Gözaltı’ önemli çünkü o günlerde iktidar medyası PYD’nin gözaltına aldığını öne sürdüğü iki gazeteci için çok endişeliydi. Hatta gazetecilere çok kötü davranıldığı ve telefonlarının şarjlarının bile alındığı yazılıyordu. Biz biraz şanslıydk, bizim telefonları ve şarjları almadılar, hatta bize ayran ve dürüm kebab ikram ettiler ‘gözaltında’.

Silahlı ekibin başında adının Gülistan olduğunu söyleyen bir ‘gerilla’ vardı. Kısa bir gerginlikten sonra sohbet etmeye başladık. Aksanından anlaşıldığı kadarıyla Türkiye Kürt’üydü, ısrarla ama tebessümle reddediyordu Türkiyeli olduğunu. Bir ara ‘Siz ne cesaretle elinizde bir izin belgesi bile olmadan atlayıp arabaya Afrin’e geliyorsunuz?’ diye sordu.

Ben de Suriye yanlısı milisler ve muhaliflerden korktuğumu ama o güne kadar iki tarafla da çatışmamaya özen gösteren YPG’den korkmak için bir nedenim olmadığını söyledim. Güldü, Türkiye’nin YPG’ye karşı tutumunu hatırlatınca mantıklı geldi söylediklerim.

Sonra Afrin kantonu yöneticilerinden biri geldi ve uzun uzun Suriye savaşı konuştuk. Çözüm Süreci ile Ankara Suriye Kürtlerini Şam’a karşı bir koza dönüştürmüşken, süreç aksayınca Esad, YPG’yi Türkiye’ye karşı koz olarak kullanmaya başladı, mealinde bir konuşmaydı. Mutabıktık tablonun aşağı yukarı bu olduğu konusunda.

Hatta ‘Bir gün savaş biterse Esad, YPG’ye özerklik yok derse ne yaparsınız?’ diye sormuştum. ‘Bu ihtimal var. Esad, El-Kaide yanlısı grupların bize saldırmasına göz yumabilir’ demişti. Şam yönetimine karşı tetikte olmak gerektiğine inanıyordu. BAAS rejiminin köklü ve etkili siyaset etme geleneği vardı ve her an ittifaklar değişebilirdi. Özellikle de söz konusu olan Kürtler ise. Esad, Kürtlere yeni cepheler açabilir günün sonunda kazanan Şam olabilirdi.

Bu arada antrparantez: Sahi sizin de aklınıza gelmiyor mu; Afrin Harekatı’nın sonunda da gerçek kazanan yine Şam olabilir mi? Şam yönetimi yarın YPG’den -operasyon başarılı olursa- ‘temizlenen’ ‘bu bölgeler Suriye toprağı; ne işi var Türk askerinin burada demeyecek mi?’ diye… Daha ileri gidelim; Rusya TSK’yı taşeron olarak kullanarak Şam yönetimi için Kürtleri, YPG’yi terbiye ediyor olmasın…

Neyse…

Afrin’deki gözaltı bittiğinde nereye gideceksiniz diye sordu YPG yetkilisi. Halep’e gitmek istediğimi söyledim. ‘Riskli ama bir yolunu buluruz’ dedi. Arabaya atladık ve güvenli bölgelerden geçme hesabıyla yaklaşık 3 saat süren yolculuk ettik. Güvenli bölge konusu önemli. Çünkü cihatçı savaşçılar ya da Esad yanlısı milislere yakalanmamak için Kürt köylerini takip ettik ve Kürdistan bayrağı asılı onlarca Kürt köyü geçtik. Kürdistan bayrağı görmek benim için derin bir nefes almak demekti: Tamam güvenli bölge. Hatta bir ara PYD yetkilisine anlattım, bir Türk olarak Suriye’de Kürdistan bayrağı görünce derin bir nefes alıyorum, diye. İronikti.

Yolculuğun sonunda beni Tel Abyad’a yakın bir köyde Türkiye’nin desteklediği Tevhid Tugayları savaşçılarının kaldığı bir eve götürüp teslim ettiler. Yerimiz belli olmasın diye lambaların yakılmadığı bir evde gece yarılarına kadar Suriye uçaklarının hafif bombardımanı altında cihad marşları dinledik. Sonra beni karargaha götürdüler…

İlginç zamanlardı. PYD lideri Ankara’da ağırlanıyor, ecdad türbeleri YPG işbirliği ile kaçırılıyordu. Şimdi Cumhurbaşkanı Başdanışmanı olan bir gazetecinin, Salih Muslim’le uçakta tesadüfen karşılaşması gazeteye manşet oluyordu…

Şimdi Tevhid Tugayları yok ama TSK onun türdeşi sayılan ve cihatçı olduğu bilinen gruplardan oluşan ‘ÖSO savaşçıları’yla Fetih Suresi eşliğinde Afrin fethine çıkıyor. 4 günde resmi olarak açıklanan 3 şehit var ama meclis Cumhurbaşkanı Erdoğan’a gazi ünvanı vermeyi tartışıyor.

Ve Diyanet İşleri başkanlığı, ülkenin en simgesel Kürt kenti Diyarbakır’da sığındığı bir cami köşesinden ‘Kürt teröristlerle’ -halkın nezdinde Kürtlerle- savaşmaya giden ve Suriye ile hiç ilgisi olmayan ‘Kafkas, Kazak, Türkmen’ (İlker Başbuğ’un yalancısıyım, öyle diyor) savaşçılar için dua okutuyor.

El fatiha…

[Doğan Ertuğrul] 24.1.2018 [Kronos.News]

İtiraf ve istiğfar [Safvet Senih]

“Şeytanın mühim bir desisesi (sinsi hilesi), insana kusurunu itiraf ettirmemektir. Tâ ki, istiğfar ve istiâze (Allah’a sığınma) yolunu kapasın. Hem insan nefsinin enaniyetini tahrik edip, tâ ki, nefis kendini avukat gibi müdafaa etsin; âdeta işlediği kusurları, kudsî bir iş yapmış gibi görsün… Evet şeytanı dinleyen bir nefis kusurunu görmek istemez; görse de, yüz te’vil ile tevil ettirir. ‘Rıza ile, hoşnutlukla bakan göz, hiçbir ayıbı görmez’ sırrıyla: Nefsine nazar-ı rıza ile baktığı için ayıbını görmez. Ayıbını görmediği için itiraf etmez, istiğfar etmez, istiâze etmez; şeytana maskara olur. Hz. Yusuf Aleyhisselam gibi şanlı bir Peygamber ‘Doğrusu ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü Rabbimin merhamet edip korudukları hâriç, nefis daima fenalığı ister, kötülüğe sevk eder.’ dediği halde, nasıl nefse itimad edilebilir? Nefsini ittiham eden, kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden, istiğfar eder. İstiğfar eden, Allah’a sığınır. Allah’a sığınan, şeytanın şerrinden kurtulur. Kusurunu görmemek o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Kusuruna itiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır. Kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar; itiraf etse, afva müstehak olur.” (Bediüzzaman, On Üçüncü Lem’a, On Üçüncü İşaret, İkinci Nokta)

İç dünyamızla, Cenab-ı Hakla ilgili durumlarda böyle olduğu gibi içtimai hayatla, ticari hayatla ilgili yansımalarda da benzer durumlar mevzu bahistir. “Dost kazanma ve İnsanları Etkileme Sanatı” isimli kitabında da Dale Carnegie şunları anlatıyor: “New York’un merkezinde oturuyorum. Şehirden kaçmak istediğimde, Forest Park adındaki koruya giderim. Burası çok büyük bir ağaçlık bölge olduğundan tenha yerleri de çoktur. Bunun için köpeğimi serbest bırakır, tasmasız, ağızlıksız dolaşmasına müsaade ederim.
Bir gün bu koruda gezerken atlı bir polisle burun buruna geldik. Otoritesini kullanmak için birini aradığı belliydi. Hemen çıkıştı:
-Köpeğinin tasmasını ve ağızlığını takmamışsın. Kanunlardan haberin yok mu?
Sakin olmaya çalıştım.
-Biliyorum ama etrafta kimse yok. Zannederim kimseye zarar gelmez
-Oo… Kanunda zannedenler için bir madde yok. Bir daha görürsem soluğu hakimin karşısında alırsın. Bu köpek bir sincabı öldürebileceği gibi bir çocuğu da ısırabilir…
Bir müddet sonra yine aynı koruya gittim. Koca koruda sanki bizden başka kimse yoktu. Dayanamayıp Ret’in tasmasını ve ağızlığını çıkardım. Haydi koş bakalım dedim. Koştu ama atlı polise doğru! Aynı “kanunla” yine karşılaşmıştık. Başım beladaydı. Atıldım:
-Memur bey özür dilemeye yüzüm yok. Geçen sefer bizi ikaz ettiniz ama aynı hatayı yine yaptık. Her cezaya razıyım. Yanlışımı kabul etmem O’nu yumuşatıverdi.
-Yok canım… Zaten etrafta kimse yok. Rahatça koşmak köpeğin de hakkı…
-Ama kanuna aykırı…
-Canım küçücük bir köpekten kime zarar gelecek?
-Ya bir sincabı öldürürse?
-Amma da büyüttün. Burda sincap mı kaldı? Haydi O’nu benim göremeyeceğim bir yere götürün.
Bu polise önemli birisi olduğunu hissettirmiştim. Yanlışımı kabul edip kendimi cezalandırma yoluna gidince, O’na da beni kurtarmak düşmüştü!
O’nunla sert bir münakaşaya girseydim, kaybeden ben olurdum. Yanlışımı derhal kabul edince, bana Lord Çeşterfild’den daha kibar davrandı. Halbuki kısa bir zaman önce beni hakimin karşısına çıkarmakla tehdit etmişti.

Yanıldığımızı samimiyetle itiraf etmek, yanıldığımızı başkasından duymaktan daha iyidir. Hatalarınızı kabul ettiğiniz anda karşınızdaki yelkenleri suya indirir. Size yardımcı olmaya girişir.

Hayatını reklam afişleri yaparak kazanan Ferdinand Warren, “Hataları kabul etme tekniği”ni nasıl uyguladığını şöyle anlatıyor:
“-Reklam afişlerinin hem müşteriyi hem reklam şirketini memnun etmesi lazım. Yani zor bir iş benimki. Çalıştığım şirketin en aksi yöneticilerinden biri tarafından çağrıldığım o gün yine esaslı bir eleştiriye uğrayacağımı anlamıştım. Söze şöyle başladım: “Hatayı görüyorum. Son derece mahcubum” yönetici beni savunmakta gecikmedi: “O kadar da mühim değil canım” o gün yemeğe davet edildim ve yeni siparişler aldım.”

Hatasını kabul etmeyen, hatasını anladığını belli etmeyen insan, münasebette bulunduğu diğer insanları kızdırır, onları şüpheye sevkeder. Onlarda daha büyük hatalar yapacağına dair bir kanaat uyandırır. Böylece mevcut durumundan ileri gidemeyeceği gibi, mevcut durumunu da kaybeder.

Hatayı kabullenmek hatta üstlenmek aynı zamanda bir asalet işidir. Üstün bir karakterin belirtisidir.

Amerika iç savaşında General Robert Lee, Pickett’in süvari kuvvetlerinin zamanında gelmemesi yüzünden uğranılan mağlubiyeti tamamen üstlenmişti. Pickett’in mağlup askerleri hatlarına dönerken, bunları atı üstünde karşılayıp selamlamış “Savaşı ben kaybettim. Sadece ben” demiştir.

Elbert Hubbard, yazıları büyük ilgi gören bir yazardır. Bir gün bir mektup aldı. Okuyucularından biri bir hafta önceki yazısını beğenmediğini söylüyordu. Hubbard’ın cevabı şu oldu:

“-Doğrusunu isterseniz ben de bu yazımı pek beğenmedim. Sizin düşüncelerinizi öğrenmekten mutluyum. Ziyaret lütfunda bulunursanız şükranlarımı yakından sunmak imkânını bulmuş olurum.”

Size böyle davranan birine söyleyecek başka sözünüz var mı?

Kurslarımdan birinde kursiyerlere, isimlerini yazmadan birbirlerinin şahsiyetleri hakkında bir yazı yazmalarını söyledim. Yazıları okuduktan sonra birinin çok ağır bir şekilde eleştirildiğini gördüm. Kurstan kaydının silinmesi bile isteniyordu. Eleştirilen kursiyerimi sınıfın karşısına çıkarttım. Ne yapması gerektiğini çok iyi biliyordu:

-Arkadaşlar. Sevilen birisi olmadığımı anlıyorum. Hakkımdaki düşüncelerinizden üzülmemiş değilim. Fakat kusurlarımı da öğrendim. Herkes gibi bende dost kazanmayı isterim. Bunun için yardımınıza ihtiyacım olduğu ortaya çıktı.”

Bu sözleri bittiğinde o, ihtiyacı olduğu dostları çoktan kazanmıştı. Hatalarını kabul etmesi ona tam bir zafer kazandırdı.

Yanıldığımız zaman yanlışımızı kabul etmekte gecikmemeliyiz. Bu tavır, yanlışımızı savunmakla elde edemeyeceğimiz kazançlar sağlar.

İnsanları kazanmak için üçüncü yol şudur:
Yanıldığınız takdirde, bunu çabuk ve kesin bir şekilde kabul ediniz.
Hem Risalenin hem de Dale Carnegie’nin verdiği örnekler çok isabetli. Evet şeytan suçları itiraf ettirmez, takdis ettirir… İtiraf, istiğfar istiaze ise bu problemin tek çaresidir. 

[Safvet Senih] 24.1.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Dink Cinayeti’ndeki ‘Fetöcü jandarmalar’ orada değilmiş [Adem Yavuz Arslan]

Muhtemelen haberi görmemişsinizdir.

İstanbul Cumhuriyet Savcısı Gökalp Kökçü’nün Dink Cinayeti ile ilgili hazırladığı iddianameye göre Dink öldürülürken ‘Fetöcü Jandarmalar’ olay yerindeydi. Tespit edilen bu jandarmalar hem tetikçi Ogün Samast’ı izlemiş hem de cinayeti kaydetmişlerdi.

Savcının ‘kesinlik’ ifade eden bu satırları günlerce Havuz medyasının manşetlerinden düşmedi.

Kendilerini ‘Havuz’da görmeyen fakat yayınları ile adeta ‘amiral gemisi’ rolüne soyunan kimi gazeteler ise bu iddialar üzerine günlerce “Dink Cinayeti’nde fetöcü jandarmalar” haberi yaptılar. Öyle bir ‘mahalle baskısı’ oluştu ki, kendini ‘liberal-sol’ kanatta sayan birçok yazar çizer ve ‘sistem mağduru gazeteci’ de bu haberlerin başlıklarını okuyup ‘Dink Cinayeti’nde Cemaat’in rolü’ üzerine peşin kabullerde bulundular.

Dolayısıyla bu haberleri görmemiş olamazsınız.

Yazının girişinde ‘muhtemelen görmemişsinizdir’ dediğim haber şu: Savcı Kökçü’nün çok kesin ifadelerle ‘cinayet mahalli ve çevresinde bulundukları cep telefonu sinyal baz bilgileri ve güvenlik kamerası görüntülerinden tespit edildi’ dediği jandarmalar; Bekir Yokuş, Ecevit Emir, Emre Cingöz, Hacı Şerif Şimşek ve Şeref Ateş tahliye edildi.

9 Ağustos 2016’da tutuklanan bu isimler 8 Aralık 2017’de ki son duruşmada “HTS kayıtlarındaki baz bilgilerinin cinayet tarihi, saati ve yeriyle örtüşmemesi, Adli Tıp Kurumu’ndan gönderilen 10 Ekim 2017 tarihli raporda ‘olay yerinde olduğu iddia edilen kişilere ait görüntülerin sanıklarla uyuşmaması’ üzerine tahliye edildiler.

Yani orada değillermiş!

3 Ağustos 2017’deki duruşmada ise dönemin Samsun İl Jandarma Komutanlığı Asayiş Şube Müdürü emekli Yarbay Atilla Güçlüoğlu, yine suç tarihinde Samsun Jandarma Komutanlığı’nda görevli Yüzbaşı Murat Bayrak, Astsubay Birol Ustaoğlu ve Astsubay Yüksel Avan’ın tahliyesine karar verilmişti.

7 Temmuz’daki duruşmada ise jandarma Abdullah Dinç, Yusuf Bozca, Ali Barış Sevindik ve Volkan Şahin tahliye edilmişti.

Mahkemenin tahliye gerekçeleri arasında ‘sanıkların TSK’dan ihraç olmamaları’ ve ‘FETÖ bağlantılarının tespit edilememesi’ gibi başlıklar var.

Devam etmeden önce durup bu tahliyelerin ne anlamada geldiğine yakından bakalım.

Savcı Kökçü’nün kesin ifadelerle iddianameye koyduğu, ‘en güçlü argüman’ olarak piyasaya sürdüğü, “Cinayet sırasında katile refakat ettiler, her şeyi kaydettiler” dediği jandarmalar orada değilmiş.

Adli Tıp ve HTS kayıtları savcıyı yalanladı.

Günlerce gazete manşetlerinden, televizyon ekranlarından inmeyen, sosyal medyada ‘trend topik’ yapılan ‘Dink öldürülürken olay yerinde olan Fetöcü Jandarmalar’ haberi -tıpkı diğer Havuz haberleri gibi- yalan çıktı.

Ayrıca Bank Asya’ya para yatıranın, Cemaat kurumlarının yakınından geçenin ‘Cemaatçi’ ilan edilip tutuklandığı şu günlerde bu jandarmaların ‘Cemaat bağı’ tespit edilememiş.

Bu detayları hiçbir yerde görmediniz çünkü ne Havuz’da ne de Dink Davası’nı yakın takip ettiğini söyleyen çevrelerce gündeme dahi getirilmedi.

Günlerce ‘bakın Fetöcü Jandarmalar olay yerindeymiş’ manşetleri atanlar, bunun üzerine analiz yazıp çizen ‘Dink istismarcıları’ bu tahliyelere dair tek satır yazmadılar.

Savcı Kökçü’nün 14. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından ‘eksiklikler olduğu’ gerekçesi ile iki kez iade edilen, fakat siyasi müdahaleler sonucu mahkemece kabul edilen iddianamesinin en iddialı tarafı buydu.

Yani olay yerindeki jandarmalar.

Fakat Adli Tıp ve HTS kayıtları bu iddiayı çürüttü.

Normal şartlarda ‘Bu kadar önemli bir davada, bu kadar ciddi bir iddia, maddi delil olmadan mı iddianameye kondu?’ diye sorulabilirdi.

Fakat Erdoğan’ın ‘yapalım yargıda şeyini’ ve Perinçek’in ‘yargı siyasetin köpeğidir’ sözlerini düşününce soru anlamsız kalıyor.

SONUCU BAŞTAN BELLİ BİR YARGILAMA

Geçtiğimiz hafta Dink’in katledilişinin 11. yıl dönümüydü. Dostları ve okurları tarafından öldürüldüğü yerde anıldı.

İktidar çevreleri pek ortada gözükmedi. Çünkü onlar açısından ‘mevzu’ tamam.

17 Aralık 2013 büyük yolsuzluk ve rüşvet operasyonu sonrası yargıya darbe yapan Erdoğan, birçok davada olduğu gibi burada da hedefi işaret etti: Dink Cinayeti, Ramazan Akyürek ve Ali Fuat Yılmazer üzerinden Cemaat’e yıkılacaktı.

Savcı Kökçü tam da bu amaca uygun bir iddianame yazdı. İktidar elindeki sınırsız propaganda gücü ile istediği kamuoyunu oluşturdu. Yalanlar üzerine bir dava inşa edildi.

Gerçi 122 sayfalık metin iddianame ciddiyetinden çok uzak.

Üçüncü sınıf komplo teorilerinin derlemesi şeklinde. Temelsiz iddiaları, mantıksız kurguları ‘kesin bilgi’ gibi iddianameye koyan Kökçü bunları delillendirme ihtiyacı da hissetmemiş.

2011’de piyasaya çıkan “Bi Ermeni Var: Hrant Dink Operasyonunun Şifreleri” kitabımda uzun uzun anlatmıştım. Dink’in öldürülmesi ‘medyadaki haberlerden etkilenmiş’ birkaç milliyetçi gencin işi değildi.

MGK’dan derin devlete, Jandarma ve İstihbarat üzerinden örgütlenen kirli ilişkilere bakmak gerekiyordu. Hrant Dink’in afişe edilip hedef haline getirilmesi, bir yandan medyanın gündeminde tutulurken bir yandan tetikçilerin temini, kapsamlı bir projenin ayaklarıydı.

Savcı buralara hiç bakmamış bile.

Veli Küçük’leri, Kemal Kerinçsiz’leri, Dink’i İstanbul Valiliği’ne çağırıp tehdit eden MİT’çi Özel Yılmaz’ları da yok sayıyor savcı Kökçü.

Savcıya göre cinayeti organize eden birileri de yok. Sadece ihmali olan birkaç polis var. Onlar da Ramazan Akyürek ve Ali Fuat Yılmazer. İhmal sıralamasında 8. Ya da 10. sıraya konabilecek isimler 1 ve 2. numaraya yerleştirilmiş.

Jandarma yok, MİT yok, Trabzon ve İstanbul valiliği yok, Dink’i 301’den yargılayıp ‘vatan haini’ diye manşetlere taşıyanlar yok.

Onlar yok ama gazeteciler var.

Mesela ben yazdığım kitaplardan dolayı 2 müebbet +21 yıl ile yargılanıyorum. Savcı Kökçü’ye göre ben kitabımı ‘örgütsel talimatlar’ doğrultusunda yazmışım. Doğal olarak bu iddianın kaynağını, delilini arıyorsunuz ama yok. Zaten savcı ile Havuz medyası arasında bir fark kalmadı. İkisi de ‘yazıp geçiyor’.

DİNK BİR KEZ DAHA ÖLDÜRÜLÜYOR

2011’de piyasaya çıkan “Bi Ermeni Var: Dink Operasyonunun Şifreleri” kitabımın arka kapak yazısına şu cümlelerle giriş yapmıştım: “Ergenekon sabahına uyandığımızda ‘yavuz hırsızlık’ yapanlar, Hrant Dink öldürüldüğünde de aynısını yaptılar ve bize odaklanmamız için bir nokta işaret ettiler. Bizden istedikleri sadece oraya odaklanmamız, baktıkça hipnoz olmamız ve ayan beyan ortada olanı görmememizdi.”

Gerçekten de ‘yavuz hırsızlar’ cinayetteki rollerini çok iyi örtüp, bütün tartışmayı ‘ihmal ve Cemaatçi polisler’ noktasına indirgediler. Yolsuzluk operasyonları sonrası ‘kişisel ikbal’ endişesine düşen Erdoğan’ın ‘bu çevreler’le ittifakıyla dava tamamen rayından çıktı.

Bugün 14. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki yargılamadan adalet beklemek anlamsız. Mahkemenin siyasi talimata uygun olarak cinayeti Cemaat’e bağlaması kesin gibi.

Peki, bu karar kimi tatmin edecek?

Koltuk kavgasına tutuşan emniyetçileri, Ergenekoncuları, başından bu yana emniyetteki dostlarını koruyup kollamak için cinayeti istismar eden Nedim Şener’i, Cemaat’i ‘silahlı terör örgütü’ yapmak için hukuka darbe yapan Erdoğan’ı tatmin edebilir.

Fakat esas failleri araştırmak yerine Dink Suikasti’ni Cemaat’e karşı bir silah olarak kullanmak en başta Dink’in anısına, ailesine ve Ermeni toplumuna saygısızlıktır.

‘Bu dava ‘paralele’ sığmaz’ diyen Agos daha ne desin: “Anlaşılan o ki, bu kin ve ihtiras dolu ortamda, Hrant Dink cinayeti, iktidar tarafından, Cemaat’e karşı kullanılabilecek bir silah olarak görülüyor. Memleketin en büyük adalet sınavlarından birinin araçsallaştırıldığı çirkin bir plan bu.” (11 Aralık 2014).

Ya da şöyle soralım: Cinayeti Cemaate yıkmak için en baştan ‘olay yerindeki Fetöcü Jandarmalar’ yalanını üreten, yayan ve iddianameye koyanlar başka neler yapmaz?

Not: Bugün Türkiye’de hukuk yok.

Anayasa Mahkemesi kararları bile alt mahkemelerce uygulanmıyor. Fakat hukuk geri döndüğünde adımı saçma sapan şekilde bu iddianameye koyan savcı Kökçü de, beni bu iddianameye sokmak için mesai harcayan ‘sözde Dink savunucuları’ da bunun hesabını verecektir.

Benim şüphem yok, onların da olmasın.

[Adem Yavuz Arslan] 24.1.2018 [TR724]

Bankalar, Türk Telekom’a el koyacak [Semih Ardıç]

Türk Telekom’u 2005 senesinde özelleştirme ihalesi ile devralan Otaş (Saudi Oger) bankalara olan kredi borcunu iki senedir ödeyemiyor. Hazine’nin altın hisseden hareketle şirketin yönetim kuruluna kayyım ataması için bütün hazırlıklar tamamlanmış, mamafih Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın veto etmesi sebebiyle geri adım atılmıştı.

Yılan hikâyesine dönen kredi tahsilatında şimdi de alacaklı bankaların Otaş’ın elindeki Türk Telekom hisselerini haczedebileceği konuşuluyor. Buna göre Otaş, bankaların noter vasıtasıyla tebliğ edeceği ihtarnameden itibaren 30 gün içinde borcun tamamını ödemezse hisselerin devri için mahkemeye müracaat edilecek. İcra davası devam ederken herhangi bir sulh olmazsa Türk Telekom’un (Otaş) iflası talep edilecek.

DAVALAR SENELERCE SÜREBİLİYOR

Hukukî safahatın sonunda bankaların Türk Telekom’daki alacaklarına mahsuben ekseriyet hisselerine ortak olabileceği belirtiliyor. Ancak icra davalarından netice alınması zannedildiği kadar kolay değil. Davaların senelerce sürdüğü vak’a sayısı hiç de az değil.

Tamamı Oger Telekom’a ait Otaş, Türk Telekom’da yüzde 55 paya sahip. 2013 senesinde 29 bankadan toplam 4,7 milyar dolarlık kredi alan şirket, bankalara 2016’dan beri ödeme yapmıyor. Ana para ve faiz dahil hiçbir tahsilat yapılamıyor.

ASLAN PAYI AKBANK, GARANTİ VE İŞ BANKASI’NDA

Teknik olarak ‘batık’ hale gelen kredide en fazla pay 1,5 milyar dolarla Akbank’a ait. Akbank’ı 1 milyar dolarlık kredi ile Garanti Bankası ve 500 milyon dolarlık kredi ile İş Bankası takip ediyor. Kalan 1,7 milyar dolar tutarındaki kredi ise 26 banka tarafından tahsis edilmişti.

Oger Telekom’un sahibi olan Hariri ailesinin malî darboğaza girmesi, Türk Telekom’un kârlılığındaki düşüş ve dövizdeki artış kredinin tahsilatını zora soktu. Her ne kadar tahsilat için bazı adımlar atılsa da hiçbirinden netice alınamadı. Bir ara Otaş’ın elindeki hisselerin Saudi Telecom ya da Katar’dan bir fon başta olmak üzere talipli üçüncü şirketlere satılabileceği belirtilmişti. Hisseleri satın alacak firmaların kredinin bir bölümünün ve gecikme faizlerinin silinmesi talebine bankalar kabul etmemişti.

BDDK, BANKALARA MÜSAADE ETMEDİ

Tahsilatı bu kadar gecikmiş ve hayli yekûn tutan bir kredinin Bankacılık Kanunu’na göre takibe alınmaması Türkiye’de sistemin adamına göre işletildiğini ele veriyor. Bankalar herhangi bir alacağın tahsilatının üç ay aksaması halinde müşteriye evvela ihtarname çekiyor, akabinde icra takibi başlatıyor.

Türk Telekom’da bu mekanizma işletilmedi. Zira Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) Başkanı Mehmet Ali Akben, bankalara ‘bekleyin’ mesajı verdi. Bir başka ifadeyle bankaların kanunu ihlal etmesini bizzat BDDK istedi. Üç banka batık krediyi 1 Ocak 2018 tarihi itibarıyla ‘yakın takibe alınan alacaklar’ kısmında göstermeye başladığını açıkladı. Bu adım bile kanunun çiğnenmeye devam ettiğini teyit ediyor.

ŞİMŞEK’İN SÖZÜ NE KADAR KALE ALINIYOR?

Akbank, Garanti Bankası ve İş Bankası’nın Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek ile müzakere ederek böyle bir karar aldığına dair bazı rivayetler dolaşıyor kulislerde. Şimşek’in yeşil ışık yaktığı icra hamlesine Saray’ın ne diyeceği ise meçhul.

Şu vakte kadar Bankacılık Kanunu bile ihlal edildi, suç işlendi. Oysa tahsil edilemeyen kredide imzası olan yöneticiler hakkında ‘nitelikli zimmet’ suçundan 20 sene ağır hapis cezası hükmü kanunda mevcut. Konut kredisinin 350 liralık taksitini ödeyemeyen vatandaşın elinden evini alan bankalar milyarlarca dolar alacağı, Hariri ailesinin kaşına gözüne aşık olduğu için sürüncemede bırakmadı herhalde.

DOKUNAN YANAR!

BDDK bankaların elini kolunu bağlamasaydı ve Ankara’dan ‘dokunan yanar’ imalı telefonlar gelmeseydi başta Akbank, Garanti Bankası ve İş Bankası olmak üzere bütün bankalar Türk Telekom’a verdiği kredi tutarına göre hisselere çoktan el koymuştu.

Ondan sonrası tamamen kendi bilecekleri bir iş olurdu. Satarlar ya da telekomünikasyon sektörünün en büyük oyuncusu olmanın nasıl bir his verdiğini tecrübe ederlerdi.

Telekom’a verilen kredinin iki senelik mazisine bakılırsa bankaların son formülünün ne kadar tutacağı da şüpheli. Her konuda olduğu gibi batık kredinin akıbetini de Erdoğan tayin edecek.

Hasıl-ı kelam bu şarkı (Türk Telekom’un batık kredileri) burada bitmez…

[Semih Ardıç] 24.1.2018 [TR724]

Samuel Eto’o ve Vagner Love 3 büyüklere gider mi? [Hasan Cücük]

İstanbul’un üç büyükleri transferde ilk olarak gözlerine, Anadolu kulüplerinde sivrilen yerli ve yabancı oyuncuları kestirir. Özellikle kalitesini ispat etmiş ve lige uyum sağlamış yabancılar tam biçilmiş kaftandır. Bu sezon Galatasaray, Osmanlıspor’dan Badou Ndiaye ve Karabükspor’dan Iasmin Latovlevici’yi kadrosuna katarken, belirleyici faktör bu oyuncuların Süper Lig’de gösterdiği performanstı. Yoksa her iki oyuncu yurtdışında top koşturuyor olsa Galatasaray’ın dikkatini çekmesi daha zor olurdu. Son yıllarda İstanbul kulüplerinin gündeminden düşmeyen iki oyuncu var. Biri Antalyaspor’lu Samuel Eto’o, diğeri Alanyaspor’lu Vagner Love. Bu isimlere Göztepe’den Adis Jahovic’i de eklemek mümkün.

EFSANEDEN SÜRPRİZ KARARLAR

Samuel Eto’o, kara kıta Afrika’dan yetişen en önemli yıldızlardan biri olarak uzun yıllar Avrupa futboluna damga vurdu. Real Madrid’in keşfedip değerini bilemediği Eto’o, Mallarco’da kendini ispat ettikten sonra geldiği Barcelona’da tam 5 yıl futbol resitali sundu. Avrupa’da forvet denince adını listenin üst sıralarına yazdırdı.  Barcelona sonrası 2 sezon top koşturduğu İnter’de de performansından bir şey kaybetmeyen Eto’o’nun 2011’de Avrupa’ya veda edip Rusya ligi takımlarından Anzhi Makhachkala’ya transfer olması büyük sürpriz olmuştu. Eto’o’yu Rusya’ya götüren sebep paraydı. Yıllık aldığı ücretle Ronaldo, Messi gibi isimleri geride bırakmıştı.

3 yıl aradan sonra yeniden Avrupa’ya dönen Eto’o, Chelsea, Everton ve Sampdoria formalarını giydikten sonra 2015’te yine bir sürpriz yaparak Antalyaspor’la anlaştı. Transfer söylentileri çıktığında önce pek ihtimal verilmedi. Aslında Eto’o’yu en çok kadrosunda görmek isteyen kulüpler her zaman olduğu gibi İstanbul’un üç büyükleriydi. Ama eski Eto’o yoktu artık. Yaşı 34’ü bulmuş, eski çevikliği kalmamış, hatta göbek yapmıştı. İlk sezonunda 31 maçta forma giyen Eto’o attığı 20 golle Antalyaspor’a önemli katkı yapıyordu. Eto’o golleri sıraladıkça İstanbul kulüpleri birer birer Antalyaspor kapısını çalmaya başladı. Sezonun bitimiyle birlikte transfer piyasasında adı en çok geçen isimdi.

İkinci sezonunda 30 maçta forma giyip 18 gol atacaktı. Yıllara meydan okuyan bir Eto’o vardı karşımızda. Sezonun bitimiyle yine üç büyükler soluğu Antalya’da aldı. Ancak transfer haberleri sadece söylentide kalırken, Antalyaspor yönetimi ‘altın yumurtlayan’ futbolcusunu elinde tutmaya kararlıydı. Bu sezon 15 maçta 6 gol atan Eto’o’nun yaşı 36 olmasına rağmen hala transferi için umutla bekleyen kulüpler var. Ama taliplilerin sayısı geldiği sezonki kadar hevesli ve ısrarcı değil.

AVRUPA’DA TUTUNAMAYAN KRAL

Palmeiras formasıyla gösterdiği başarıdan dolayı 2004’te Rusya’nın CSKA Moskova takımına transfer olan Vagner Love, ilk 5 sezonunda vasat bir görüntü çizdi. En başarılı sezonunu 2008’de geçirirken, 26 maçta 20 gole imza attı. 2 yıl kiralık oynadıktan sonra yeniden CSKA Moskova’ya dönen Love, 2012’de Flemengo’ya transfer oldu. Diğer Avrupa kulüplerinin dikkatini çekemeyen Love, 2013’te yeniden CSKA’ya transfer oldu. Bu gelişi tam bir fiyaskoydu. Love, 2013’te Çin liginden Shandong Luneng Taishan takımının yolunu tuttu. Seyyahlığa alışmıştı. Çin’den sonra yeniden Brezilya ligi takımlarından Corinthians’ın yolunu tutarken, sadece 1 yıl bu kulüpte kaldı. 2015’te Monaco’ya transfer olan Love kadroda yer bulmakta zorlandı. Koca sezonda 9’u ilk 11 olmak üzere 13 maçta forma giyip 4 gole imza attı.

Vagner Love’in yolu 2016’da Süper Lig’in yeni takımlarından Alanyaspor’la kesişti. Doğrusu bu transfer pek dikkat çekmedi. Bunda Love adının pek fazla bilinmemesi ve son dönemde gösterdiği kötü performans etkili oldu. Alanyaspor dönemi sıkıntılı başladı. Ligin ilk 7 haftasında gol atamadı. Taraftar Love için gol duası bile yaptı. 7 haftalık suskunluğunun ardından gollerini sıralamaya başlayan Vagner Love sezonu 23 golle tamamlayıp, Süper Ligin gol kralı oldu. Bu sezon da kaldığı yerden gollerine devam eden Love’un 14 maçta 10 golü bulunuyor.

Vagner Love adına pek itibar etmeyen İstanbul kulüpleri, Sambacı golleri atmaya başlayınca dikkat kesilmeye başladı. Yaşının henüz 33 olması İstanbul’un üç büyüklerinin iştahını kabarttı. Love için en ısrarcı kulüp şu an için Beşiktaş. Cenk Tosun’u Everton’a satan siyah beyazlı ekip, henüz golcüsünün boşluğunu dolduracak bir ismi renklerine katamadı. Forvet hattında Negredo’ya mahkûm kalan Beşiktaş, alternatif isimlerden listeye ilk olarak Love’ı aldı. Alanyaspor cephesi oyuncusunu satmayı düşünmüyor ancak Beşiktaş’ın ısrarlı olduğu basında sık sık yazılıyor.

Eto’o, Love gibi Jahovic adı da transferde çok sık geçiyor. Bu sezon 17 maçta 14 gol atan Jahovic krallıkta iddiasını sürdürüyor. Doğal olarak da adı transferde ilk sıralarda. Aslında geçmişte çokça yaşadığımız filmin bir benzerini seyrediyoruz. Anadolu kulüplerine gelip de yıldızını parlatan yabancılar İstanbul kulüplerinin radarına giriyor. Bakalım Eto’o, Love ve Jahovic aşkı mutlu sonla bitecek mi?

[Hasan Cücük] 24.1.2018 [TR724]

Afrika’dan Hitler’e [Levent Kenez]

“Kuzey Kıbrıs’ta bir gazete ahlaksızca bir başlık atmış. Türk ordusunu Kıbrıs’tan sonra yeni bir işgal yaptığını söylüyor. Ben KKTC’deki kardeşlerimi tavır almaya davet ediyorum. Bu ne ahlaksızlıktır, ne edepsizliktir. Ben Kuzey Kıbrıslı kardeşlerime sesleniyorum, bir cevap vermeleri lazım.”

Erdoğan’ın Bursa’da parti toplantısında bu sözlerle hedef gösterdiği ve bir cevap verilmesini istediği şey gerçekleşti ve ertesi gün bu gazete taşlı sopalı saldırıya uğradı. Tabelası söküldü, gazetenin ofisi kullanılamaz hale getirildi.

Erdoğan’ın bahsettiği gazete KKTC’de yayın yapan küçük ve marjinal Afrika Gazetesi. Erdoğan ağzına almasa ne yazarsa yazsın kimsenin haberinin olmayacağı, kimsenin umursamayacağı, varlığını bile bilmeyeceği bir mevkute. Ama Erdoğan ve ekibi için her şey bir propaganda aracı ve her şeyden sömürülecek bir şey çıkabildiği için Kıbrıs’taki minik bir gazetenin yazdığı şey, Bursa’da bütün televizyonların canlı yayınladığı bir toplantıda konuşmasının bir parçası oluyor. Ve bu gazete ertesi gün saldırıya uğruyor.

Bu olayı bugün AKP yandaşı kimse sorsanız “Hak ettiler tabii ki, az bile yapılmış” şeklinde cevaplar. “İsteyen istediğini düşünsün, yazsın bundan ne zarar gelir” gibi saf ve naif şeyleri anlatmanın artık büyük bir zaman kaybı olduğunu söylemeye bile gerek yok.

Kimsenin umursamadığı bu saldırının daha vahiminin yakında Türkiye’de de yaşanmayacağının bir garantisi yok. “Savaşa kimler destek verdi, kimler destek vermedi” şeklinde yapılan haberler, operasyona muhalif olan siyasilerin ve gazetecilerin evlenin basılması ve sokağa çıkanı ezeriz şeklinde yapılan provokasyonların sonunun şiddet olacağını öngörmemek mümkün değil. Türkiye’nin bu linç kültüründen zararsız çıkması, ‘Oda sıcaksa birileri de pencereyi açar’ diyen katil sevicilerin yanılmasını gerektirir ki, çok zor.

Bugün hükümetin bir algı oyunu ile oluşturduğu insanları gaza getiren ama oldukça absürt yerli ve milli dalgasına mağlup olan İYİ Parti ve CHP’nin ‘Milli meselelerde zıt görüntü vermek bizim için iyi olmaz’ şeklinde yaptıkları hesap yine ellerinde kalacak. Şehit cenazelerinde yine onlar yuhalanacak yine onlar protesto edilecekler. Tamamen iç siyasete yönelik bir askeri operasyona verdikleri destekten ötürü bir kez daha Erdoğan’ın kendilerine çizdiği alanda oyun oynamaya devam edecekler.

HİTLER’E ÖYKÜNMENİN FATURASI

Sefton Delmer, Londra’da yayın yapan Daily Express gazetesinin Berlin temsilcisidir. 1933’teki şaibeli Alman (Reichstag) Meclisi’nin ateşe verilmesinden hemen sonra Hitler’le görüşür. Hitler ona bunun Tanrı tarafından verilen bir işaret olduğunu söyler. 28 Şubat 1933 tarihinde gazetede yayınlanan haberinde Hitler’in “Eğer bu yangının Komünistlerin işi olduğu ortaya çıkarsa bu katil haşereyi demir yumrukla ezmemizin önünde hiçbir şey duramaz” dediğini yazar.

Alman tarihinde bu parlamento yangını, Hitler ve muhalifleri arasındaki mücadelede bir dönüm noktası olarak gösterilir. Bu olaydan sonra Hitler mecliste çıkardığı bizim KHK benzeri yasalar ve olağanüstü hal ile birlikte o zamana kadar faaliyet gösteren bütün muhalifleri tek tek ortadan kaldırır. Bir çok muhalif ya öldürülür ya da hapse atılır. Büyük güç kaybeden muhalefet yer altına inmeye çalışsa da korku altındaki insanlar onlardan uzak durur ve başarılı olamazlar. Ülke tamamen Hitler’in iki dudağı arasında yönetilen ve Nazi elitlerinin hüküm sürdüğü bir yer haline gelir ve kaderi de Hitler ile aynı olur.

Türkiye, 15 Temmuz sonrası bu sürecin çok benzeri bir yolda gidiyor. İnsanların afyonlanması ve uyutulması için sadece kötü olmaları gerekmiyor. Güçlü bir propaganda mekanizmasının olduğu, basiretsiz muhalefetin hüküm sürüdüğü ve aykırı ses çıkaranın etkisiz hale getirildiği ortamda ne yaşanacaksa onlar yaşanıyor.

Bu çözümsüz görünen paradigmanın büyük bir ekonomik kriz, askeri başarısızlık, iç karışıklık ve ülkede can güvenliğinin kalmaması ya da sürpriz bir seçim mağlubiyeti ile değişeceğini düşünen ciddi bir kesim var. Aklı başında herkes bu kadar kötücüllüğün finalinde bizi büyük bir felaketin beklediğinde hemfikir.

Ben Ergenekon’un,  Erdoğan ve AKP’yi çiğ çiğ yiyecekken Cemaat’in buna engel olmasından ötürü büyük bir nefret ve intikamla önce Cemaat’in işini bitirmeyi planladığını ve bunda da zahiren başarılı olduğunu görüp bundan sonraki hamlenin Erdoğan’ın direk kendisine olacağını düşünüyorum. Bu esnada giderek güç kazanan ve ileride yaşanacağını bildiği bu kaçınılmaz savaşa Erdoğan’ın da hazırlık yaptığını unutmamak gerekiyor. Afrin’deki PR operasyonundan sonra bunu çakma mağduriyetlerin takip edeceğinden şüpheniz olmasın. Paramiliter güçlerini oluşturmaya aynı kararlılıkla devam edecek.

Ordunun tekrar denkleme girme ihtimalinin belirdiği, Rusya ve İran yanlılarının mevzi kazandıklarını düşünerek heyecanlandığı ve Amerika’nın olanları seyrettiğini sananların epey fazla olduğu Türkiye’de Erdoğan diktatörlüğünün Hitler benzeri ülkeye büyük zararlar vererek son bulacağı bir eşiğe girdiğimizi düşünüyorum.

[Levent Kenez] 24.1.2018 [TR724]

Savaş, iktidar ve rehine durumu [Kemal Ay]

Olağanüstü zamanlar, gücü elinde bulunduranların daha fazla güce ulaşmak için uydurdukları felaketlerdir çoğu zaman. Bunun için korku kullanılır. Filmlerdeki rehineli banka soygunu sahnelerinden hatırlayın: Hırsız, rehinelerden birini seçer, diğerlerinin önünde ona sert davranır. Böylece diğer rehineler, kendi başlarına da aynısının geleceğini düşünerek hırsızlara ‘itaat’ ederler. Öte yandan hırsızların toplumda sempati kazandığı iki durum var: 1) Eğer toplum mevcut otoriteden bıkmış, düzenin kendileri aleyhine çalıştığına ikna olmuşsa ve hırsızlar da bu yönlerini ön plana çıkarıyorsa, toplumsal bir destek oluşabilir. 2) Hırsızlarla rehineler arasında Stockholm Sendromu denilen duygu durumudur. Bu genelde uzun süren rehine olaylarında, rehinelerin üzerlerindeki stresin etkisi olarak açıklanır.

Her iki durumda da, gerçekliğin tersyüz olmasıyla karşılaşıyoruz. ‘İyiler’ ve ‘kötüler’ kavramsal olarak yer değiştiriyor. ‘Toplumsal fayda’ diyerek açıklayabileceğimiz rasyonel mantık devre dışı kalıyor ve ‘duygular’ ön plana çıkıyor. Hırsızlar, kısa sürede kahraman hâline gelebiliyor. Sinemadaki ‘anti-kahraman’ öykülerinin de benzeri etkisi vardır izleyici üstünde. ‘Kötü adam’ bir anda size ‘Acaba?’ dedirtir ve sanki bir kahramanmış gibi kalbinizde yer edinir.

KÖTÜ ADAM, KAHRAMANLAŞIRSA

Yakın zamanda Netflix’te yayınlanan Narcos isimli dizi bu ikilemi yaşattı pek çoklarına. Kolombiyalı meşhur uyuşturucu taciri Pablo Escobar’ın hayatını anlatan dizi, bir anda Escobar’ı gençler üzerinde ‘otoriteye meydan okuyan’ bir kahramana dönüştürdü. Godfather filmi, bir mafya babasını nasıl sempatikleştirmişse, Narcos da aynı etkiyi gösterdi. Zira ‘güç sahibi’ insanların önemli özelliklerinden biri de, bu gücü dışa vururken, belirli otoritelere meydan okumalarıdır. Bu da, ‘kötü adamın’ meydan okuduğu kişiye karşı eğer bir ‘gareziniz’ varsa, sizi onunla ‘yakın’ kılar. ‘Düşmanımın düşmanı dostumdur’ tezinin, biraz daha asimetrik hâlidir bu. Çünkü burada ‘toplumsal sempati’den bahsediyoruz.

Savaşların da benzer etkileri var. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in, toplum üzerindeki kötü imajını, önce Gürcistan’a sonra da Ukrayna’ya askerî müdahalelerle düzelttiği sır değil. Rus toplumu belki Sovyet deneyiminden nefret ederek çıktı ama anti-Batıcı duygu durumu, toplumsal bir hakikat olarak ortada. Putin’in Batı’nın otoritesini sarsan her hamlesi, onu Rusların gözünde yüceltiyor. Elbette bir de ‘güçlü Rusya’ özlemi çekenleri hesaba katmak gerekir. Stalin ikonlarının hortlaması tevekkeli değil. Stalin’in milyonlarca insanı katleden uygulamalarına rağmen İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler’i bozguna uğratması, onu yeniden bir halk kahramanına dönüştürmüştü. Etkileri dışarıda bile hissedildi.

İLK 4 GÜNDE 91 GÖZALTI!

Afrin Operasyonu’nun ilk şehidinin cenazesine Erdoğan’ın koştura koştura gitmesinin sebebi belli. Aynı ‘iktidar hırsı’ operasyonun ilk 4 gününde 91 kişiyi gözaltına aldırıp, 4 kişiyi tutuklattı. Bunlar arasında gazeteciler ve sade vatandaşlar var. Kayseri’de bir emekli öğretmen olan Ali Ulvi Oğur’a şu suçlamaları yöneltmiş savcı: ‘Türkiye’yi uluslararası alanda zayıf düşürmek ve ülke içerisinde iç karışıklık çıkarmak çabasıyla PKK/KCK- PYD/YPG terör örgütü üst yönetimi talimatları doğrultusunda sosyal medya hesapları üzerinden yalan yanlış örgüt propagandasını içeren paylaşımlar yaparak, örgüte müzahir kitleleri kışkırtarak ülkede iç karışıklık meydana getirmek.’

Bunları okuyunca Ali Ulvi Oğur ne yazmış olabilir diye düşünüyor insan. Ya da gerçekten Oğur bir ‘kanaat önderi’ midir? O kadar insanı etkileyecek gücü var mıdır? Sosyal medya paylaşımlarını terör örgütlerinin emriyle yapacak kadar ‘militan’ mıdır? Bir emekli öğretmen bu yahu…

REHİNE DURUMU…

Maksat belli. Rehineler arasında ‘itiraz’ edecek kimse bulunursa diye, en zayıfa karşı en acımasız davranılıyor. Savaştan iktidar devşiriliyor. Toplumun önüne, ‘vatan haini’ yaftasıyla insanları atmanın en kolay olduğu zaman dilimi çünkü savaşlar. Olağanüstü bir zaman dilimi. ‘Yedi düvelle’ savaşırken, sen neredesin? ‘Safını’ belli et! ‘Hainlik’ yapma! Bülent Arınç, zamanında Balyoz ses kayıtları çıkan askerleri kast ederek, ‘İyi ki bu askerlerle savaşa girmemişiz,’ demişti. Şimdi o askerlerle savaşa giriliyor. İktidar, aynı iktidar. Askerler, aynı askerler. Alkışlayanlar, az biraz değişse de, aynı kişiler.

Sayın Arınç, daha iyi hatırlar. Kurucularından olduğu partisinin öncelikli amaçlarından biri adem-i merkeziyetçi bir devlet yapısı inşa etmekti. ‘Halkın seçtiklerinin’ karar alma mekanizmalarında daha etkin olduğu, ‘atanmışların’ ise daha çok emre tabi bulunduğu bir sistem arzulanıyordu. Aslında ideal olan bu iki yapının, uyum içinde çalışmasıdır fakat bugün gelinen noktada Erdoğan dışında ‘seçilmiş’ bir otorite yok. Meclis’in hükmü kalmadı. Belediye başkanları bir bir toplanıyor. Valiler, yeniden ‘devletin demir yumruğu’ konumunda. Erdoğan ve onun atadıkları yönetiyor Türkiye’yi. Geri kalanın ‘iradesi’ hiçe sayılıyor.

Nereden bakarsanız bakın bir ‘rehin alma’ durumu bu. Türkiye toplumunu rehin alan Erdoğan ve arkadaşları, şimdi birileriyle ‘savaşmayı’ seçmiş. Buna destek olmak, ‘her şeye rağmen ülke bizim ülkemizdir’ demek zorunda mıyız? Hitler’in ordusuna 16 yaşında gönüllü yazılan çocuklar da öyle dediler. Ne oldu?

[Kemal Ay] 24.1.2018 [TR724]

Afrin, Suriye’yi değil bizi bölecek! [Bülent Korucu]

Savaşların milletleri birleştirme fonksiyonu var. Bunu bilen yöneticiler kontrollü çatışmalarla bazı sorunları halının altına süpürmek ve taraftar kitlesini kemikleştirmek ister. Başkan’ın Adamları (Wag the Dog) filmi böyle bir hikaye üzerine kurulu. Oradaki savaş, sanal ve medya üzerinde icra edilen bir savaştı. Keşke gerçek hayattaki örtme operasyonları da o kadar ‘masum’ ve kansız olsa! Maalesef böyle bir şansımız yok. Ülkeleri yönetenler, siyasi ikballeri uğruna gerçek savaşlara, yani insanların ölümüne karar verebiliyor. Medyanın tamamen boyunduruk altına alındığı, sivil muhalefetin baskılandığı antidemokratik düzenlerde bu operasyonları yapmak daha kolay. Eleştirinin ihanet, gözü kapalı yandaşlığın mecburi olduğu hallerde, hakikatin ortaya çıkması için yılların geçmesi, muktedirlerin düşmesi gerekiyor.

Türkiye, Afrin’i hedef alan operasyonda benzer süreçlerden geçiyor. Bir yandan sivil kayıpları iddiası, bir yandan da şehit haberleri geliyor. Üslubu sorunlu olsa da AKP Genel Başkanı (Cumhurbaşkanı) Erdoğan’ın dediği doğru: Savaşta şehit de olacak, gazi de. Onun için savaş açma yetkisi parlamentoya verilmiş. Toplumun serbest müzakere ve tartışma ortamında alması gereken bir karar. Nihayetinde telafisi mümkün olmayan bir kayıp, sonunda ölüm olan bir karar. Hem uluslararası hukuka hem de yerel hukuka uygunluğunu denetleyecek mekanizmaların çalışması şart.

Bu mekanizmaların en önemlisi parlamento ve basın. Basın kısmını anlamak adına yakın tarihten örnek vereyim. ABD Başkanı J.F. Kennedy, Domuzlar Körfezi başarısızlığının ardından özür ve özeleştiri konuşmasında önemli bölümü basına ayırmış ve “bizi eleştirselerdi bu hataları yapmayabilirdik” demişti. Çıkarmayı önceden haber alıp Beyaz Saray’ın baskısı ile yayınlamaktan vazgeçen iki büyük gazete, The New York Times ve The Washington Post paylarına düşeni almışlardı.

ÖLDÜRMEYİ ÖNCELEMESEK…

Afrin Operasyonu sırasında otomatikman Hasan Mutlucan moduna geçen medyamızdan bunu beklemek fazla iyimserlik galiba. Ama en azından köy kahvesi kıvamında hikayelerle halkı kandırmaktan vazgeçebilirler. Mesela Hürriyet, “Türk pilot inanılmazı başardı” başlıklı haberinde hedefi vuran uçağın yere 20 metre kadar yaklaşarak atış yaptığını ileri sürdü. Uzmanlar atışın 80 kilometreden yapıldığını açıkladı. Uzman değilim ama bir savaş uçağının yere 20 metre yaklaşmasının, Abdurrahman Dilipak’ın ışık hızında top fantezisinden farkı olmadığını söyleyebilirim. Parlamentoda temsil edilen ve edilmeyen partiler medyadan farklı mı? Bunlara artık muhalefet dememek lazım. Zira muhalefet doğruları her şeye rağmen söyleyebilme cesareti ister. Baksanıza şu acınası hale: CHP sözcüsü, “Operasyon AKP’nin değil, bizim payımızı unutmayın” demeyi muhalefet sayıyor.

Bu tek sesliliği mutabakat sanmak yanıltıcı olacak. Medya ipe dizilmiş, muhalefet gölgesinden korkuyor. Ama toplumsal mutabakattan söz edilemez. Tam tersine, onulmaz çatlaklar açılıyor. Baksanıza barış diyene ‘hain’; askere dua edene faşist demek için siperde bekleyenler hedef gözetmeksizin ateş ediyor. Terörle mücadeleye destek verdiğinizde katil; ‘siviller ölmesin’ dediğinizde terörist yaftası yemek kaçınılmaz. Aslında hem barışı savunup hem sırf bu ülke için ölümü göze alan çocuklarımıza dua edebiliriz. Terörle mücadeleyi desteklerken sivil ölümlerini eleştirebiliriz. Terörle mücadelenin öldürmek yerine geri kazanmak merkezli olması gerektiğini öne sürebiliriz. Hatta dönemin Diyarbakır Emniyet Müdürü Recep Güven’in dediği gibi “Dağa çıkıp örgüte katılan çocukların sorumluluğunu üstlenmeyi” devlet adamlığının icabı görebilmeliyiz. AKP’nin Suriye politikasının önümüze koyduğu faturaları tartışmayı söylemiyorum bile.

Bunları başarsak, Afrin’i değil Suriye’yi almaktan daha büyük iş yapmış oluruz.

[Bülent Korucu] 24.1.2018 [TR724]

Örfi İdare, Tasfiye, Felaket [Dr. Serdar Efeoğlu]

1908’de Meşrutiyetin ilanını sağlayan İttihat ve Terakki Cemiyeti, 31 Mart Olayı sonunda Abdülhamit’i tahttan indirerek istediğini yapabileceği bir ortama kavuşmuştu.

Cemiyet, “hürriyet, eşitlik, kardeşlik, adalet” prensiplerini savunsa da kısa bir süre sonra “otoriterleşme” eğilimi öne çıktı. İttihatçılar bir taraftan muhalefeti sindirmeye, diğer taraftan da Abdülhamit devrinin kadrolarını bürokrasiden ve ordudan tasfiye etmeye başladılar. Hatta “sabık dönemin” bütün memurlarından intikam alınması bile tartışıldı. Cemiyete göre böylece “istibdat enkazı” ortadan kaldırılacaktı.

ABDÜLHAMİT KADROLARININ TASFİYESİ

İttihatçılar önce Abdülhamit devrinin saray görevlilerini ve Hükümetlerde görev almış nazırlarını tasfiye ederek icraata başladılar. O zamanki ifadeyle “tensikat” sadece üst düzey memurlarla sınırlı kalmadı, orta ve alt seviyedeki memurlar da hedef alındı.

Emeklilik için otuz yıl memuriyet şartı olması, birçok memurun emekli maaşı olmaksızın sokağa atılması anlamına geliyordu. Bu düzenleme sonradan değişse de İttihatçıların onayladığı memurlara çalışma imkânı sağlanarak diğerleri tasfiye edildi. Meşrutiyetin ilanından bir yıl sonra tasfiye edilenlerin sayısı 8.000’i aşmıştı. 1910 yılındaki tasfiyelerle beraber ihraç edilen memur sayısı 17.924’e çıkmıştı.

O dönemki ülke nüfusu ve memur sayısı dikkate alındığında ihraç sayısının çok fazla olduğu anlaşılacaktır. Bu çaptaki bir tasfiye bürokratik işleyişi aksattığı gibi “mazuliyet ve emekli maaşları”, zaten iyi durumda olmayan bütçeye ciddi bir yük oluşturdu.

Tasfiyelerde belirli ölçüler olmadığından Cemiyeti destekleyen memurlar görevlerine devam ettiler. Örneğin emeklilikte yaş sınırlaması getirilmesine rağmen İttihat ve Terakki’yi destekleyen müftüler emekli edilmedi.

Tasfiyede İttihatçı kulüplerin ihbarları ve hazırladıkları listeler etkili oldu. Bazı yerlerde valilere baskı yapılarak memurların tasfiyesi istendiği gibi örneğin Trabzon’un bazı kazalarında halkın baskısı ile kaymakam ve memurlar makamlarından atıldı.

Diğer yandan “atılan” memurların yerine memur olmak isteyen kişiler, devlet dairelerinin önünde büyük kalabalıklar oluşturdular. Bu arada Abdülhamit devri memurlarından bazıları İttihatçıların yanında yer alarak tasfiyeden kurtulmuşlardı.

Tasfiyelerde Abdülhamit devrinde görev yapmanın tek başına problem olarak görülmesi, “vasıflı” pek çok memurun ihracına ve bürokrasinin zaafa düşmesine neden oldu. Yeni atanan memurların liyakatsizlikleri ve İttihatçılara “yandaş” olmanın asıl kriter olması, devlet dairelerinde birçok işi aksattı. Cemiyet, böylece kadro savaşını kazanırken en büyük zararı devlete veriyordu.

TASFİYE-İ RÜTEB KANUNU

İttihatçılar bürokraside gerçekleştirdikleri tasfiyeyi orduda da yaptılar. Bu dönemde orduda “mektepli” ve “alaylı” olmak üzere iki tip subay bulunuyordu. Mektepli subaylar Harp Okulu mezunlarından, alaylı subaylar ise orduya “nefer” olarak girip sonradan subaylığa geçen askerlerden oluşuyordu.

Cemiyet hedefine ulaşırken mektepli subaylara dayanmış, “alaylı subaylar” genellikle Abdülhamit rejiminin yanında yer almışlardı. İttihatçı subaylar, Meşrutiyetin ilanından sonra da doğrudan siyasetle uğraşmaya devam ettiler.

İttihatçılar muhalif olarak gördükleri alaylı subayları tasfiyeye giriştiler. Bu durum orduda “mektepli-alaylı” çatışmasına neden oldu. Hatta “gayrimemnun” alaylı subaylar, 31 Mart Olayında önemli bir rol oynadılar.

İttihatçılar tasfiye için 7 Ağustos 1909’da “Tasfiye-i Rüteb (Rütbelerin Tasfiyesi) Kanunu’nu” çıkardılar. Kanun bir taraftan orduda büyük çaplı tasfiyelere imkân tanımakta, diğer taraftan da Abdülhamit devrindeki rütbelerin haksız yere alındığını varsayarak birçok subayın rütbesini indirmekteydi.

İttihatçılar, alaylı subayların büyük bir kısmını ihraç ettiler. İhraç edilenlerin bir kısmına emekli maaşı bile bağlanmaması ciddi mağduriyetler oluşturdu. Bu durum orduda görev yapan kabiliyetli alaylı subayların Cemiyetin temelini oluşturan mektepli subaylara düşman olmalarına yol açtı.

Harbiye Nazırı Salih Paşa tasfiyenin alaylı subaylara yönelik olmadığını; ahlak, kabiliyet ve kapasite bakımından yapılan değerlendirmeler sonunda listelerin oluşturulduğunu söylese de bu sözler gerçeği yansıtmıyordu. Çünkü tasfiyelerde İttihatçı subayların “muhbirliğinden” ve Abdülhamit döneminde Yıldız’da toplanan “jurnallerden” yararlanılmıştı.

Birçok subay rütbe tenzilinden nasibini almış; örneğin Esat Paşa’nın rütbesi feriklikten mirlivalığa indirilmiş, birçok miralayın rütbesi yüzbaşılığa, hatta mülazımlığa yani teğmenliğe düşürülmüştü. Mahmut Şevket Paşa’nın örnek olması için rütbesini Birinci Feriklikten Ferikliğe indirmesi ve “bir yıldızı kendi eliyle sökmesi” de tepkileri azaltmamıştı.

İttihatçılar “Tahdid-i Sinn Kanunu” ile de rütbelere göre yaş sınırları belirleyerek belli bir yaşa geldiği halde terfi edemeyen subayları tasfiye ettiler. Bu kanunun ordunun gençleştirilmesini sağladığı düşünülse de genç subayların savaşlarda tecrübesiz ve yetersiz olmalarıyla facialar yaşandı. Bu düzenlemelerle birkaç yıl içinde subay kadrosunun üçte biri tasfiye edildi.

HALASKÂR ZABİTAN (KURTARICI SUBAYLAR)

Yapılan tasfiyeler ve İttihatçıların kendi kadrolarını öne çıkarması sonucunda subaylar “İttihatçı-İtilafçı” ve “Alaylı-Mektepli” şeklinde ikiye ayrıldılar. İttihatçıların bu uygulamalarına karşı çeşitli rahatsızlıklar ortaya çıktı.

Ordunun içindeki bir grup subay “Halaskâr Zabitan” adıyla örgütlenerek Cemiyeti tehdit etmeye başladı. Halaskâr subaylar, ordunun siyasetten tamamen ayrılmasını talep etmekte, bunu isterlerken kendileri de “siyaset yapmaktaydılar”. Bu tehditler İttihatçı desteğiyle hükümet kuran Said Paşa’nın istifa etmesine ve yeni hükümeti Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın kurmasına neden oldu.

“Baba-Oğul Kabinesi” veya “Büyük Kabine” denilen Hükümetin yanlış uygulamalarına İttihatçıların yıpratıcı muhalefeti de eklenince ülke büyük bir felakete sürüklendi. Trablusgarp Savaşı devam ederken dört küçük Balkan devletine karşı savaşa girildi.

Tasfiyelerle tecrübeli kadrosunu kaybetmiş ve ihtilaflar içine düşmüş Osmanlı ordusu Balkan Harbinde büyük bir bozguna uğradı. Savaş sonunda Kosova, Manastır, Üsküp, Ohri, Berat, Ergiri, Yanya, Selanik, Drama, Kavala ve Batı Trakya yani “Avrupa Türkiye’si” büyük ölçüde kaybedildi.

İttihatçıların “yandaş ordu” oluşturma gayretlerinin faturası çok ağır olmuş, zaafa düşen orduya yeni yönetimin basiretsiz politikaları da eklenince tam bir felaket yaşanmıştı.

“EN AHMAK ADAM BİLE ÖRFİ İDARE İLE MEMLEKETİ İDARE EDEBİLİR”

İttihat ve Terakki’nin bu ölçüde tasfiyeler yapmasına “örfi idare” yani bugünkü ifadeyle “sıkıyönetim ve OHAL” rejimi fırsat verdi. İttihatçılar 1909’da ilan ettikleri örfi idareden bir türlü vazgeçmeyerek ülkeyi iktidardan düştükleri 1918’e kadar dokuz yıl süreyle bu şekilde yönettiler.

İttihat ve Terakki bu yolla muhalefeti sindirme ve hürriyetleri kısıtlama imkânından hiçbir zaman vazgeçmedi. Ancak örfi idarenin sürekli uzatılması zaman zaman Mecliste şiddetli tartışmalara neden oldu.

Örneğin Lütfi Fikri Bey, İtalyan birliğinin öncülerinden Kont Cauvur’un sözünü Meclis’te naklederek “Örfi idare sayesinde en ahmak bir adam bile memleketi idare edebilir” diyordu. Mustafa Sabri Efendi de “Örfi İdare, kanun dışına çıkan İttihatçıların emrinde bir rejimdir… Bir korku rejimidir bu. Öyle ki, korktukça kanun dışına çıkıyor, kanun dışına çıktıkça korkuyor” demekteydi.

ORDU NE HALDE?

Bugün Türkiye bir buçuk yıldan bu yana OHAL rejimi ile yönetiliyor. OHAL’in verdiği “sınırsız” güçle bürokrasi ve ordu, bugüne kadar görülmemiş ölçüde kıyıma uğruyor. Binlerce subayın tasfiyesiyle Türk ordusunda hiyerarşinin bozulduğunu, liyakatin ortadan kalktığını ve ciddi bir “kaht-ı rical” yaşandığını tahmin etmek zor değil.

Böyle bir ortamda “Osmanlı ordusunun yaşadığı en zelil mağlubiyet” olan Balkan Harbi öncesinde yaşananlardan ve savaştaki felaketten ders alınmamış olacak ki Türk ordusu “realiteden uzak bir hamasetle” yeni maceralara sürükleniyor.

Her an bir ihbarla hapse atılmayı veya ihraç edilmeyi bekleyen, 15 Temmuz’da yaşadıklarıyla üstteki komutanına güveni kalmayan ve yanındaki herkesi “fişleme memuru ve muhbir” olarak gören subaylardan oluşan bir ordunun en küçük operasyonlarda bile büyük sıkıntılar yaşaması muhtemel görünüyor.

Bu durumda zararın neresinden dönülürse kâr olacağını hatırlatarak yüz yıl önceki felaketlerin tekrarlanmamasını temenni edelim.

Kaynaklar: A. Kırmızı, “Meşrutiyette İstibdat Kadroları”, Jön Türk Devrimi’nin 100. Yılı, 2008; N. Manav, “II. Meşrutiyette Abdülhamit Devri Kadrolarının Tasfiyesi”, BÜ SBE Dergisi, S. 2, 2017; Z. Türkmen, “Ordu-Siyaset İlişkileri”, Balkan Harbi Paneli, 2015, T. Z. Tunaya, Türkiye’de Siyasi Partiler, İstanbul 1998, C. 1.


Şehit cenazelerini koltuk yapan iktidar! [Erman Yalaz]

Biliyorum bazı bilgileri tekrar edeceğim. Ancak Salı günü (dün) Ankara’da Şehit Astsubay Musa Özalkan’ın cenazesinde tabuta yaslanıp konuşan AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı görünce, 3 yıl önceye; şehit Başkomiser Ahmet Çamur’un Trabzon’daki cenaze törenine (16 Ağustos 2015) gitti aklım. Cami avlularında ‘Şehitler ölmez, vatan bölünmez’ sloganları attığı için yıllarca ülkücüleri, MHP’lileri kınayanlar kendileriydi. Ancak ölüm, iktidarlarını pekiştirmiş olmalı ki, cenazelerin başında miting yapmak AKP iktidarlarının adeti oldu. Türk-Kürt kardeşliği diyenlerin Kürt sorununu çözme adına başlayan girişimleri tarihe gömüldü gitti.

Erdoğan, 2012 Aralık’ında televizyonlarda İmralı’daki Abdullah Öcalan ile görüşmelerin sürdüğünü anlattığında bir yanda umut, bir yanda endişeler dile getirilmişti kamuoyunca. Ne zaman ki, Cumhurbaşkanlığı yarışında Selahattin Demirtaş, ‘Seni başkan yaptırmayacağız’ dedi, Erdoğan kıyameti koparttı. Erdoğan’ın ilk savaşı başladı.



7 Haziran 2015 seçimlerinde seçmenin AKP iktidarını sandıkta bitirmesiyle savaşın dozunu artırdı Erdoğan. İşte Şehit Başkomiser Ahmet Çamur’un cenazesi o dönemin simgesiydi. Elinde mikrofon, al bayraklara sarılı tabut başında miting yapan bir Cumhurbaşkanı. Şaşıp kalmıştık o zaman işin doğrusu. Bu kadar açık suistimal olabilir miydi? Ölümü, öldürmeyi bir  siyaset olarak benimseyenlere diyecek bir şey kalmamıştı. Manzara bugün de farklı değil maalesef. Yine bir seçim arefesindeyiz. Yine anketler AKP-MHP ittifakına rağmen yüzde 51’in altını gösteriyor. AKP zaten Erdoğan’ın esaretinde. MHP ile birlikte CHP, BBP, Doğu Perinçek ve Erdoğan ile aynı safta esir. Ankara’daki Şehit Astsubay Özalkan’ın cenazesini TV’nizin sesini kısarak izleyin bir kere de. Beden dillerine bakın. Muhaliflerin esaretinin, korkularının izlerini bulacaksınız. Diğer yanda iktidarın pekiştirmek için cenazelere yaslanan, tutmak ya da omuzlamaktan bahsetmiyoruz, bildiğiniz yaslanarak miting yürüten aynı kişi.

Başta bilindikleri tekrarlayacağım demiştim. Balık hafızalıdır bizim milletimiz. Şehitlerimizin tabelasına bir hatırlayın lütfen. (Şehit ailelerinden  af rica ediyorum, hiçbir şehidimiz rakamdan sayıdan ibaret değildir. Ancak iktidarını ölmek ve öldürmek üzerine kuranların iki yüzlülüğünü anlatmak gerekiyor) Erdoğan çözüm süreci başlatıyoruz dediğinde de şehitler vardı tamam. Ancak  Erdoğan’ın savaşmaya karar verdiği 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra bir yılda 532 vatan evladı şehit edildi. 337 asker, 182 polis ve 13 korucu şehit, 513 çocuk yetim. Sur’u, Ankara Gar saldırısını, İstanbul, Ankara, Diyarbakır’daki terör saldırılarında katledilen yüzlerce insan buna dahil değil.

Sözcü’den Saygı Öztürk, AKP iktidarı dönemindeki şehitlere ilişkin istatistikleri Milli Savunma Bakanlığı’ndan bularak kamuoyuna mal etmişti.

2017’de 270, 2016’da 723, 2015’te 219, 2014’te 114, 2013’te 61, 2012’de 225, 2011’de 51, 2010’da 106, 2009’da 62, 2008’de 171, 2007’de 146, 2006’da 111, 2005’te 105, 2004’te 75, 2003’te 31, 2002’de 7… İKİ BİN DÖRT YÜZ YETMİŞ YEDİ vatan evladı; Erdoğan ülkeyi yönettiği günden beri feda ettiklerimiz.

Bu ne mi demek? Bu, ‘şehit cenazeleriyle iktidarda kalanların hiçbir zaman olayı çözme niyeti yok’ demek. Allah, gerçek vatan ve millet aşkıyla dağlarda, kar kış demeden görev yapanları ve milletimizi bu iktidarların şerlerinden korusun!

***

İLKER BAŞBUĞ NE DİYOR?

Şimdi Erdoğan Kürt meselesi üzerinden yeni bir savaş başlattı. Suriye’nin yanı başında kurulan PYD kantonları bugün ortaya çıkmış gibi kükrüyor televizyon ekranlarında. Mitingler hız kesmiyor, şehit cenazelerinin başına taşınıyor. Doğu Perinçek’ler, İlker Başbuğ Paşalar alkışlıyor. Başbuğ üç gün önce verdiği röportajına ilaveten televizyonlarda da ‘çok bilen’ olarak Afrin harekatını anlatıyor. PYD-YPG yapısı için “Belirli bir eğitim almış, zırhlı araçları, silahları var. Tanksavar füze sistemleri var. El bombaları, roketleri, 120 metrelik havanları var. İnsansız hava araçlarını kullanıyor. Yani PKK’dan daha eğitimli, daha teçhiz edilmiş bir askeri yapılanmayla karşı karşıyayız.” diyor ve devam ediyor: “Tabii ki TSK bu tehdidi ortadan kaldırır. Karadan da, havadan da…” diyor.

“Zayiatsız olmaz. Afrin’de ağır silahlar var. Kürt dağları var. PKK’nın yıllardır üs olarak kullandığı bir bölge…” diyor. Bir bilen olarak, eski genelkurmay başkanı olarak anlattığına göre, Fırat’ın Doğusu Amerika’nın, Batısı Rusya’nın. İkisi arasında bir anlaşma da var. İkisi de bölgede kalmak istiyor. Dilinin altındaki baklayı çıkarıyor sonra. “Afrin’in bütün sorunları çözmesi olası mı?” sorusuna cevabı, “Yararlıdır, ama çözmez. Ana resim Fırat’ın doğusundaki yapılanma. Bunu etkisiz hale getirmek için mucize çözüm ‘Şam’ın Sınırlara’ çıkmasıdır. Bu Şam ve Rusya’yla beraber olur.” oluyor.

Erdoğan, kanlı-bıçaklı olduğu Esad ile PYD savaşıyla barışacak yani. Erdoğan, ‘Amerika ya da Rusya’ya karşı bir şey yapamaz, Şam rejimi ile Esad ile anlaştı, tuzağa çekiliyor, şehitler vereceğiz, biz de alkışlıyor, gazlıyoruz’ demek için daha ne demesi gerekiyor?

[Erman Yalaz] 24.1.2018 [TR724]