Demokrat Parti’den sağa ne kaldı? [Türk Sağı’nın hikâyesi-6] [Kemal Ay]

Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’na girmedi ancak savaşın sıcaklığına karşılık, bulunduğu konumdan ötürü, bir takım önlemler alması gerekliydi. Buna, ordunun mevcudunun arttırılması ve yeni savunma giderleri dâhildi. Savaşın sona ermesiyle ABD, Avrupa ülkelerine yönelik hazırlattığı Marshall Planı’na başlangıçta Türkiye’yi dâhil etmemişti ancak Türkiye’nin ekonomik bunalımı, ABD’yle bu konuda uzlaşma ihtiyacını doğurdu. Nitekim 1948’de ABD ile ekonomik işbirliği anlaşması imzalandı ve kısa süre içinde de Marshall yardımından milyon dolarlar Türkiye’nin kasasına girdi. ABD’nin stratejisinin bir ayağı uluslararası kuruluşlar eliyle ‘barış ve demokrasiyi’ yaymaktı. Birleşmiş Milletler, OECD, Dünya Bankası gibi kuruluşlar o dönemin eseridir ve Türkiye, kısa sürede bu sisteme entegre olmayı tercih eder [1]. Unutulmamalı ki bütün bunlar İnönü ve ekibinin projesidir.

MARSHALL DESTEKLİ DEMOKRASİ

Bu dış gelişmelerin içerideki yansıması, önce 1946’daki acayip çok partili seçim denemesi, ardından da 1950’deki gerçek çok partili seçimler olacaktı. Celal Bayar ve Adnan Menderes’in öncülüğündeki Demokrat Parti’nin iktidara gelişi, uzun süredir ülkede birikmiş ‘toplumsal muhalefet’in kendini bulması anlamına geliyordu. Burada dikkat edilmesi gereken husus şu: Demokrat Parti, belirgin bir ideolojinin partisi değildi. İçerisinde devrin şartlarına göre sağcı da vardı, solcu da. ‘Yeter Söz Milletin!’ sloganını kullanıyordu ancak partinin önde gelenleri ‘tipik CHP milletvekilleri’ ile benzer hayat tarzına ve görüşlere sahiptiler. Ancak Türkiye’nin ABD ile ekonomik alanda tam işbirliğine gittiği her dönemde olduğu gibi ‘kalkınma dönemi’ başlamıştı ve Anadolu’da yeni zenginler (tarım ağırlıklı) türemişti. Devlet destekli ekonominin yerini daha liberal bir yaklaşım aldı. Demokrat Parti bu arada ‘görünür’ projelere (yol, baraj, bina vb.) ağırlık verdi.

Bütün bunlar iki şeyi getirdi: Evvela, uzun zaman sonra Meclis’te ‘siyaset’ hayat buldu. Ardından devletten bağımsız bir orta sınıf ve bu orta sınıfa bağlı olarak ilk kez ‘sivil toplum’ ve ‘popüler kültür’ meseleleri konuşulmaya başlandı. Her iki durumun ortak neticesi, uzun zamandır üzerinde baskı olan siyasî akımların canlanma fırsatı yakalamasıydı. İsmet İnönü, bugünden bakınca gözümde daha da büyüyen bir siyasî olgunluk göstererek koltuğunu terk etmiş, Adnan Menderes’in başbakanlığına ve Celal Bayar’ın cumhurbaşkanlığına bağlı kalmıştı. Gelgelelim Meclis’teki tartışmalar ve kutuplaşma arttıkça, Demokrat Parti siyasetini ‘CHP karşıtlığına’ dönüştürdü.

ANKARA’DA SAFLAR YENİDEN BELİRLENİYOR

Bu arada ‘eski rejim taraftarlığı’ da CHP’ye geçmişti. CHP’nin ilk kez seçimde rekabet edecek olması, üstelik iktidarda değil muhalefette bulunması, İnönü ve arkadaşlarının söylemlerini keskinleştirmelerine yol açtı. CHP artık bir ‘koalisyon’ partisi değildi. Bölünmüştü ve bir ‘ideoloji’ seçmek durumundaydı. 1960’larda İnönü bunu ‘ortanın sağı’ olarak niteleyecekti. Demokrat Parti ise ‘kalkınmacı’ (‘inkılapçılık’) ve ‘fırsat eşitliği’ (‘halkçılık’) ilkelerine dayalı bir politika benimseyerek ülkeyi görece daha liberal bir çizgiye kaydırdı fakat bunların birçoğu ‘bilinçli’ hamleler değildi. CHP ne kadar Avrupalı ise, DP o kadar Amerikalı’ydı. 1950’lere kadar Avrupa siyaseti ve fikriyatı Türkiye üzerinde yoğun etkiye sahipti ancak 1950’den sonra Amerikan siyaseti ve fikriyatı Türkiye’yi daha fazla etkilemeye başlamıştı. Bir mitoz bölünme gerçekleşmiş ve CHP’den iki parti çıkmıştı ancak DP’nin vizyonu, CHP’nin ‘her şeyi partileştirme’ vizyonuyla benzerdi. Bu da ‘istibdat’ anlamına gelecekti.

Tek Parti dönemi, sosyalist devlet sistemine bir hayli benzer. Toplumda aklınıza gelebilecek hemen her türlü faaliyet (eğitim, sağlık, kültür, sanat vs.) devlet tarafından regüle edilir. Çoğu zaman devlet bu alanda inisiyatifi doğrudan eline alır. Haliyle bu alanlardaki ‘hiyerarşiyi’ de devlet belirler. Parti’ye yakınlık, yükselmenin yoludur. Bu sebeple de bürokrasiyle ilişkileri iyi tutmaya çalışır insanlar. Ufak bir memur bile, başarılı bir ressamdan daha ‘önemli’dir toplumsal düzende. Demokrat Parti’nin 10 yılında ‘serbest teşebbüs’ ve ‘fikir hürriyeti’ gibi konularda nispeten gelişmeler sağlansa da, Menderes’in zor durumda devlet aygıtını ‘tek parti’ dönemindeki gibi kullanabileceği de anlaşılmıştı. CHP ideolojisinin ‘taşıyıcısı’ olarak gördüğü kurumları (Köy Enstitüleri gibi) kapatmaktan çekinmedi. İnönü’nün faaliyetlerini bile kısıtlayacaktı.

DEĞİŞİM, SİSTEMSEL VE ÇEVRESEL FAKTÖRLERE BAĞLI

Ancak bu dönemdeki değişim, Demokrat Parti’nin bizatihi belirlediği politikalardan ziyade, o politikaların ‘pek de hesaplanmamış’ sonuçlarından gelir. Sözgelimi DP, bilhassa Anadolu’daki vatandaşların yeniden ‘aktif’ hâle gelmesine sebep olur. ‘Değişim’ sistemseldir esasen. Yani çok partili hayata geçildiği için aslında bunlar olmaktadır. Bir diğer çevresel etken, ABD’nin ‘kalkınmacılığı’ dayatması ve Türkiye’nin artık ‘bölgesel aktör’ hâline gelmesidir. Bu süreçte DP, CHP’ye yakın ‘elitlere’ (siyaset, bürokrasi, medya vs.) güvenemeyeceğini düşünerek ‘yeni bir sınıf’ oluşturacaktır. Bu ‘alan açma’ politikası da her zaman ‘demokratikleşme’ ya da ‘imkân eşitliği’ olarak görülür. Oysa hakikatte sadece ‘oyuncu değişimi’ yapılmaktadır. Yine de bu durum Tek Parti döneminde ‘dışlanan’ kesimlerin sisteme dâhil edilmesini içerir. Bediüzzaman Said Nursî gibi talebeleriyle uzlet hayatı yaşayan bir İslam âlimi bile, Adnan Menderes’in Türkiye’deki Müslümanların üzerindeki bir kısım baskıları kaldırabileceğini umarak, ona sempatiyle bakmıştır. Diğer tarikat ve cemaatler de hakeza. Demokrat Parti’nin planları arasında bu yoktur ancak ‘eldeki malzeme’ budur.

Tıpkı Namık Kemal’in Batılılaşma arzusunu gerçekleştirmek için Müslüman halkı ‘oyuna davet etmek’ zorunda kalması ve bu sebeple İslamcılığı çağrıştıracak ölçüde İslam ve siyaset konularında kalem oynatması gibidir durum. CHP, gücünü kendi kurgusu olan ‘devlet kurumlarından’ aldığını düşünürken, DP ve devamı olarak görülebilecek partiler ancak ‘oy toplayabildiği ölçüde’ güçlü görülecektir. Bu sebeple de ister istemez, ‘mahalle baskısı’ galip gelecektir. Özellikle sağ partilerin oy kazanabilmek için ideolojik kıvraklıklara girişmesi bu sebeple olur. Popüler kalmanın yolu, ‘herkese hitap edebilmek’ ile mümkündür çünkü. Sağ partilerin böyle düşünmesi değil, CHP’nin bu şekilde düşünmek zorunda kalmayışı aslında anomalidir. CHP ile rekabet eden bir ‘sağ’ ise her daim ikircikli bir ruh halinde kalmayı garantiler: Halk ile bürokrasi arasında bir ‘nokta’ tutturmak zorundadır.

DARBENİN TÜRK SİYASETİNE ATTIĞI KAZIK

Türk sağını bu ölümcül girdaba atan sadece Demokrat Parti’nin hataları değil, 27 Mayıs askerî darbesini kurgulayan generallerdir de. Kimilerine göre darbenin gerekçesi DP’nin Sovyet Rusya’ya yakınlaşmasıdır. 10 yıllık bu süreci başlatan ABD’nin Marshall Planı olarak görülürse, ‘kapatanın’ da ABD olması yadırganacak bir durum değil. Gelgelelim Türk subaylarının ‘ihtilalciliği’ Ortadoğu’daki diğer örneklerden (1952’de Mısır’da, 1953’te İran’da, 1958’de Irak’ta) ilham alınmış da olabilir. Ancak sonuç itibariyle 27 Mayıs’la birlikte gelinen yer, 1950 öncesi olmamıştır. Arzulanan bu muydu emin değilim ancak Demokrat Parti’nin iktidarındaki 10 yılda toplumdaki dönüşümlerin ‘geri alınabileceğini’ düşünmek ancak ‘askerî bir mantıkla’ açıklanabilir.

Darbenin içinde yer alan, darbe bildirisini okuyan ve fakat daha sonra sürgün edilen Albay Alparslan Türkeş’in daha sonraları ‘Türk sağı’nın önemli figürlerinden biri hâline gelmesi de, tarihin ironisidir sanırım [2]. Ancak daha önce de Türkçülük davasında Nihal Atsız’la birlikte yargılanan bu ‘deli fişek’ Türk subayı, 1965’te ‘dokuz ışık’ doktrinini açıkladığında sanıyorum kafası bir hayli karışmıştı. Zira dokuz ışık şunlardan oluşmaktadır: Milliyetçilik, Ülkücülük, Ahlakçılık, Toplumculuk, İlimcilik, Hürriyetçilik ve Şahsiyetçilik, Köycülük, Gelişmecilik, Endüstricilik ve Teknikçilik. 16 sayfalık bir broşürde [3] açıklanan bu 9 maddenin birbiriyle çelişen o kadar çok tarafı vardır ki, o dönem için bunların görülememiş olmasını, muhtemelen ‘siyasî mücadele aşkına’ bağlamak gerekir. Ancak daha olası açıklama şu: Hem 1940’lardaki faşizme, hem CHP’nin Tek Parti dönemine hem de Demokrat Parti’ye ‘uzak’ bir nokta seçme arzusu. Ya da Türkeş’in ‘kapitalizme, komünizme ve liberalizme’ karşı ‘Türkçe bir sistem’ önerisi.

DEVRİM VE KARŞI-DEVRİM DÖNGÜSÜ

Her şeye rağmen bu maddeler arasında Türk sağının hem Türkçü hem de muhafazakâr kanadının paylaştığı düşünceler olduğunu görmek mümkün. Ancak Türkeş ve içinden çıktığı düşünce ekolünün İslamî bir motivasyona sahip olmaması, İslamî muhafazakâr camiada ve ilerleyen dönemde İslamcılarda Türkeş’e karşı soğukluk oluşturacaktır. Yine de 1960’lardan itibaren Soğuk Savaş dünyada etkisini gösterirken, Türkiye’de ‘yükselen komünizm tehlikesine karşı’ sağcılığın hem Türkçü, hem muhafazakâr hem de İslamcı kanatları bir araya gelir. Demokrat Parti döneminde hızlanan şehirleşmenin bir diğer etkisi de bu çevrelerden insanların karşılaşma imkânlarını arttırmasıdır. Her zamanki gibi dergi ve gazeteler, ‘fikrin kaleleri’ olmayı sürdürür. Ancak bu kalelerin ‘finansmanı’ hâlen devlet eliyle yapılmaktadır. 1950’lere kadar olduğu gibi, 1950’lerden sonra da uzun süre ‘entelektüeller’ aslında devlet memurlarıdır çoğu zaman. CHP’nin finanse ettiği gazeteler olduğu gibi DP’nin finanse ettiği gazeteler de çıkar. Siyaset, usulde değil esasta ayrışır böylece. Bu da, devrim ve karşı-devrim süreçleri şeklinde bir akışı zorunlu kılar.

Bütün bunlar, Demokrat Parti’nin de aslında CHP ile aynı DNA’yı taşıdığını göstermesi açısından önemli. Daha da fenası, 27 Mayıs’ı gerçekleştiren generallerin zihninde de bundan başkası yoktur. 1960 Anayasası, bir hukukî metin olarak nispeten özgürlükçüdür belki ama ‘idare’ başta kuvvetler ayrılığı olmak üzere ‘özgürlüğü koruyan’ hiçbir kurumu ‘kendi haline bırakmamıştır’. Yine de DP döneminde ‘dayak yemiş’ eski CHP ‘eliti’, 27 Mayıs’tan memnundur. Ama ‘cin şişeden çıkmıştır’. Çok partili hayat, toplumsal canlılığı ve siyaseti her defasında geri getirir. 1950’lerin bürokratları, 1960’larda siyasete atıldıklarında önlerinde artık Demokrat Parti örneği vardır ve CHP’yi nasıl alt edeceklerini bilmektedirler. Siyasetin CHP’nin içinde değil, CHP’nin dışında ve ona rağmen şekillenmesi ve CHP’nin ‘eski rejimi’ muhafaza görevini doğal olarak üstlenmesi, 1950 sonrası Türkiye’sinde sağ ve sol siyasetin karmaşasının da temel dinamiği hâline gelir böylece.

DİPNOTLAR:

[1] Bu işlerde öncülük eden isimler Dışişleri Bakanı Hasan Saka ve CHP milletvekili Kasım Gülek’ti. ‘Avrasyacı’ zihniyetteki solcular bu sebeple Kasım Gülek’le Fethullah Gülen’in tanışıklığını, Gülen’in ‘ABD projesi’ olmasıyla ilişkilendirirler.
[2] Bu ironiyi günümüzde AKP yaşatıyor. ‘Türk sağı’nı temsilen yaptıkları afişlerde Türkeş’le Menderes yan yana ve Erdoğan’ın ‘öncülleri’ olarak görülüyor.
[3] Bir rivayete göre ‘dokuz ışık doktrini’ Prof. Mümtaz Turhan’ın kaleminden çıkmıştır.

[Kemal Ay] 23.9.2017 [TR724]

Sirenler, Odysseus, Erdoğan ve bir lafz-ı kafir olarak yalan [Bülent Keneş]

İddia ettikleri gibi Müslümanlarsa ve söylendiği gibi yalan da bir lafz-ı kâfir ise Erdoğan ve irili ufaklı aveneleri neden habire yalan söylüyor? Gün geçmiyor ki, Erdoğan ve onun ahlakıyla ahlaklanmayı meziyet bilen adamlarından birinin apaçık yalanına veya bir iftirasına denk gelinmesin. Özellikle diplomatik ilişkilerde kullanılan dilin üzerine titrenilmesi gerekiyorken Erdoğan ve adamlarının yaptıkları ikili görüşmeler sonrası muhatapları tarafından yalanlanmalarının haddi hesabı yok. 

Erdoğan’ın New York ziyareti sırasında PBS’ten Judy Woodruff’a, ABD Başkanı Donald Trump’la görüştüğü ve o görüşmede Mayıs ayında Washington’da yaşanan arbede hakkında konuştukları ve Trump’ın yaşananların ardından kendisinden özür dilediği yönündeki açıklamalarının ardından Beyaz Saray, Erdoğan’ı yalanladı. Bundan daha tuhaf olanı ise, canlı mülakatın video kayıtlarına rağmen Erdoğan’ın hık deyicisi İbrahim Kalın’ın söyleşi sırasında “özür diledi” sözünün edilmediğini söylemesiydi. 

Erdoğan, Trump ve yalan deyince bu üçlünün bir araya geldiği ilk örneği maalesef bu son hadise oluşturmuyor. Erdoğan daha önce de Beyaz Saray veya Avrupa’daki muhatapları tarafından kamuoyu önünde defalarca yalanlanarak rezil edilmiş bir isim. Bunlardan biri de 16 Nisan tartışmalı referandumundan sonra Trump’ın arayarak Erdoğan’ı başarısından dolayı tebrik ettiğine dair Erdoğan kaynaklı yalanın anında Beyaz Saray tarafından yalanlanması oluşturuyor.  

GOOGLE’A ‘ERDOĞAN YALANLANDI’ YAZ

Google’a “Erdoğan’ı yalanladı” şeklinde yazıp arama yaptığınızda skandal niteliğindeki yalanlarının muhatapları tarafından açıktan yüzüne vurulduğu onlarca vakaya dair on binlerce başlık bulabiliyorsunuz. Düşünsenize ikinci adresi olarak gördüğü İran’la ilgili bile yalan söyleyebilen ve Tahran tarafından anından yalanlanan utanç verici bir tıynetten bahsediyoruz. 

Son olarak 23 Ağustos günü Erdoğan kaynaklı “İran ve Türkiye, PKK’ye karşı ortak operasyon düzenleyecek” yalanı, medyatik bir açıklamayla anında Tahran tarafından Erdoğan’ın yüzüne vuruldu. Erdoğan’ın bu sözlerinin gerçeklikle hiçbir alakasının olmadığını bu sözün üzerinden bir ay geçmesine rağmen sözün gereği olan herhangi bir hareketliliğin sahada görülmemesi de ispatlıyor.

Erdoğan’ın ABD gibi İran tarafından yalanlanmasının da çok sayıda örneği bulunuyor. Mesela Aralık 2015’te Erdoğan, Rusya’nın IŞİD petrolleri ile ilgili iddialarının ardından yaptığı açıklamada, İran yönetimi ile yaşadığı bir diyaloğu örnek göstermişti. Erdoğan, ‘Hele ailemi bu işe karıştırmak, o bu işin çok da ahlaki olmayan bir yanıdır ki bunu daha önce İran televizyonları yaptı,’ demiş ve bu olayla ilgili İran Cumhurbaşkanı Ruhani’yi aradığını söylemişti. Tahran yönetimi, Erdoğan’ı-ın bu sözlerini anında yalanlamış ve “Erdoğan ve Ruhani arasındaki hiçbir görüşmede ya da telefon konuşmasında bu tür konular gündeme gelmemiştir,” ifadelerini kullanmıştı. Tahran, Erdoğan’ın sözlerinin temelsiz ve gerçek dışı olduğunu belirterek “şiddetle reddediyoruz,” demişti.

Bir de tabii Erdoğan rejimine hakkıyla layık bir ahlakilikte olan Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu vakası var ki tam anlamıyla evlere şenlik. Çavuşoğlu’nun görüşüp de büyük iddialarla dile getirdiği sözlerinin anında yalanlanmadığı neredeyse hiçbir görüşmesi yok. AB ülkelerinden, dünyanın farklı bölgelerine varıncaya kadar pek çok muhatabı tarafından sıklıka yalanlanan bir başka dışişleri bakanı herhalde yeryüzüne gelmemiştir. 

YURTTA YALAN, DÜNYADA YALAN

Ne yazık ki, Erdoğan ve bakanlarının yalanları sadece uluslararası muhatapları tarafından yüzlerine vurulmuyor. Söyledikleri yalanlar yurtiçinde de sıklıkla gündeme geliyor. Ama “arsızın yüzüne işemişler oh ne güzel yağmur yağıyor” yüzsüzlüğü misali bu ahlaksızlığı her şeye rağmen yine de fasılasız sürdürüyorlar. 

Düşünsenize dünyada insan hakları ya da basın özgürlüğü üzerine çalışan irili ufaklı tüm örgütlerin, farklı kriterlerle farklı rakamlara ulaşsalar dahi, tüm dünyadaki tutuklu gazetecilerin aşağı yukarı yarısının Türkiye’de olduğuna dair mutabık olduğu bir konuda, yalanı huy edinen Erdoğan ve Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ çıkıp, hiç utanıp sıkılmadan, hiç arlanıp yüzleri kızarmadan hapishanede yatan hiçbir gazeteci olmadığını rahatlıkla söyleyebiliyor. 

Erdoğan sırf hayasız despotizmine boyun eğmedikleri için hapsederek rehin tuttuğu bugün itibariyle tamı tamına 284 gazeteci ve medya çalışanını, kendi aile üyeleri ya da yakın çevresi ile karıştırmış olmalı ki, “hırsız, sapık, terörist” şeklinde tanımlayabiliyor. Erdoğan’ın pisliklerine dört elle sarılarak kirli siyaset basamaklarında yükseldikçe alçalan Bozdağ da aynı teraneyi başka cümlelerle tekrarlamaktan geri durmuyor. 

Başka ülke liderleriyle yaptığı görüşmelerin içeriği hakkında bile açıktan yalan söyleyebilecek kadar ar perdesi yırtılmış Erdoğan ve avenelerinin elbette ki daha pek çok konuda irili ufaklı pek çok yalanı bulunuyor. Bu yalanları internette kısa bir gezinti yapan herkes rahatlıkla fark edebilir. Daha kolayı ise, ülkedeki despotik atmosferin etkisiyle son dönemde konularını çeşitlendirmek zorunda kaldıkları hissedilse de Doğruluk Payı’nın masaya yatırdığı beyan ve açıklamalara şöyle bir göz atmak. 

YALANLA KİRLETMEDİKLERİ KONU YOK

Doğruluk Payı’na bakıldığında Erdoğan ve adamlarının yalan söylemedikleri neredeyse hiçbir konu olmadığını şaşırarak göreceksiniz. Doğruluk Payı araştırması mesela Erdoğan’ın “Hastane ve yataklı tedavi kurumu sayısını 1,156’dan 4,636’ya, Aile Sağlığı Merkezleri sayısını 9 binden 17 bine çıkarttık,” sözünün kocaman bir yalan olduğunu resmi rakamlarla net bir şekilde ortaya koyuyor. Çünkü resmi rakamlar, yataklı sağlık kurumu sayısının 4,636 değil, sadece 1,533 olduğunu gösteriyor. Aile Sağlığı Merkezi’nin sayısının ise 17 bin değil, 6,902 olduğu görülüyor. Sanırım Erdoğan, özellikle kimsenin merak edip bakmayacağını düşündüğü konularda katmerli yalanlar söylemekten çekinmiyor. 

Üniversitelerde neredeyse nitelikli akademisyen bırakmayan Erdoğan benzer bir yalanı da akademik titrler konusunda söylüyor. Yardımcı Doçentlik titrini kafaya takan Erdoğan, dünyanın hiçbir yerinde böyle bir derecelendirme olmadığı yalanını söyleyebiliyor. Oysa ufak bir araştırma, dünyadaki durumun hiç de Erdoğan’ın söylediği gibi olmadığını açıkça gösteriyor. 

Mesela, iki dudağı arasında çıkan yalanları kendi yaşadıkları yokluklar ve yoksunluklardan daha gerçekçi bulan yandaş kalabalıkların ahmaklığına olan sonsuz güveninden olsa gerek, Erdoğan gönül rahatlığıyla şöyle diyebiliyor: “Türkiye satın alma gücü bakımından dünyanın en büyük 13. ülkesidir. Aynı şekilde kişi başına düşen milli gelir bakımından bulunduğumuz 64. sıranın da gerçeği yansıtmadığını düşünüyorum.” 

Peki gerçek öyle mi? Cevabını yine Doğruluk Payı veriyor ve benzer açıklamalar yapan aveneleri gibi Erdoğan’ın da apaçık yalan söylediğini ortaya koyuyor. Buna göre, TUİK’in kişi başına düşen milli geliri şişirerek hesaplama oyunlarına rağmen yayınladığı veriler esas alınarak bile Türkiye ancak kendisine 77. sırada yer bulabiliyor. Satın alma gücü sıralamasında 13. değil 73. sırada, cari fiyat sıralamasında ise 83. sırada yer alıyor. Erdoğan apaçık rakamlara rağmen gerçeklerle arasında uçurum bulunan korkunç yalanlar söylemeyi tercih ediyor.

MERKEZ BANKASI’NIN MI, YOKSA YALANIN REZERVİ Mİ DAHA FAZLA? 

Erdoğan’ın sıklıkla tekrarladığı büyük yalanlarından birini de Merkez Bankası’nın rezervinin 120 milyar dolar olduğu oluşturuyor. Oysa, Merkez Bankası rezervlerinin 105 milyar dolar seviyesine gerilediğini dünya âlem biliyor.

“Harun gibi geldiğiler Karun gibi oldular,” diye diye Karun’un kapıkulluğuna fit olan Numan Kurtulmuş da yalanı meslek edinenler kervanındaki yerini almış durumda. Çin’de katıldığı bir turizm toplantısında “Berlin, Paris, Tokyo, Londra ne kadar güvenliyse Türkiye’nin şehirleri de o kadar güvenlidir,” diye işkembeden sallayan Kurtulmuş’u hiçbir veri doğrulamıyor.  Mesela Ekonomi ve Barış Enstitüsü (Institute for Economics and Peace) tarafından her yıl yayınlanan Küresel Barış Endeksi’ne (KBE) göre 2008 yılında 134. sırada yer alan Türkiye artık 163 ülke arasında ancak 145’nci sırada kendisine yer bulabiliyor. Kurtulmuş birçok konuda olduğu gibi bu konuda da hiç utanıp sıkılmadan apaçık bir yalan söylüyor. 

“Barış için Akademisyenler” bildirisine imza koydukları için 1,128 akademisyenin üniversitelerden atılmalarını meşrulaştırmak üzere Erdoğan ve adamları yine hemen yalana sığınıyor. Erdoğan’ın belediye haramiliği yıllarından bu yana hep yanında taşıdığı Orman ve Sudan İşler Bakanı Veysel Eroğlu, “ABD’de ikiz kulelere yönelik saldırı sonrası birkaç akademisyen ‘Bunu devlet yaptı’ yönünde açıklamalarda bulundu ve ABD hükümeti de bu akademisyenler hakkında işlem yaptı,” yalanını uydurdu. Oysa yapılan araştırma, ABD’de böyle bir işlemin asla vuku bulmadığını açıkça gözler önüne seriyor.  

UFAK AT Kİ SADECE KOYUNLAR DEĞİL, CİVCİVLER DE YESİN!

Bu Eroğlu’nun ne ilk ne de son yalanı. “Bakın, Çandarlı Limanı bittiği zaman Rotterdam Limanı’ndan daha büyük, muhteşem bir ihracat üssü olacak,” yalanı da ona ait. Yapımı yılan hikayesine dönmesi bir yana limanın hacmi ile ilgili söylenen de apaçık bir yalan niteliğinde. Çünkü, Rotterdam Limanı 105,5 milyon metrekareye yakın bir alan üzerine kuruluyken, Çandarlı Limanı’nın planlanan alanı 2,5 milyon metrekareden ibaret. Rotterdam Limanı’nın uzunluğu 42 km’yi aşarken Çandarlı Limanı 2 km uzunluğunda olacak. Hacminden ayrı olarak planlanan kapasitesinin de Rotterdam Limanı’nın bugünkü aktif kapasitesinin çok çok gerisinde olduğu görülüyor.

Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi de “Türkiye’nin dış ticaret hacmi 4 buçuk milyar dolardan, 450 milyar dolara ulaştırdıkları” gibi korkunç bir yalanı söylemişti. Oysa, Türkiye’nin dış ticaret verilerinde geride bırakılan hiçbir yılda 450 milyar dolarlık bir dış ticaret hacmi görünmüyor. Türkiye’nin dış ticaret hacmi en fazla 2013 yılında 403 milyar dolar olarak kayıtlara geçmiş. 2013 yılından beri düzenli şekilde azalan dış ticaret hacmi, 2016 sonu itibariyle 309 milyar dolar olarak görünüyor.

Yalandan bahsedip de Erdoğan’ın baş yardakçısı Binali Yıldırım’ın yalanlarından bir örnek vermeden geçmek olmaz. Yıldırım, AKP’nin bir grup toplantısında, “Türkiye’si zeytin üretiminde dünya ikincisi yapan kim, AK Parti,” yalanını söylüyor. Oysa kaynaklar, Türkiye’nin zeytin üretiminde 1990-2001 arasında ikinci ülke olduğunu, sonraki yıllarda ise Mısır’da zeytin üretimine ağırlık verilmesi ile bu dengenin değişmeye başladığını gösteriyor. 2002’den bu yana Türkiye dönem dönem üçüncü, dönem dönem ise ikinci sırada yer alıyor. Ortalamaya bakıldığında 2002’den bu yana yılda ortalama 306 bin ton sofralık zeytin üreten Türkiye’nin 525 bin ton üretim yapan İspanya ve 360 bin ton üreten Mısır’ın gerisinde kaldığı görülüyor. Yani, Yıldırım açık açık yalan söylüyor.

ODYSSEUS’UN SİRENLERE KARŞI ÖNLEMLERİNDEN ÇIKARILACAK DERSLER

En kıytırık mevzulardan en hassas diplomatik temasların içeriğine varıncaya kadar biteviye yalan söyleyen, yaşanan acı gerçekliklere rağmen her şeyi toz pembe göstermek için istatistikleri durmadan maniple eden, rakamları şişiren, gerçekleri çarpıtan ya da işlerine geldiği gibi değiştiren bir kadronun belki de “Allah bir” sözünden başkasına inanmamak gerek. Ülkeyi yalanlar ve iftiralarla yönetenlerin eninde sonunda varacağı yer Yunanistan’ın ekonomik olarak tosladığı duvar olacaktır. Çünkü Yunanistan AB fonlarını tırtıklamak ve hak ettiğinden fazla yatırım çekmek için sadece ekonomik verilerini maniple ediyordu. Erdoğan rejiminin yalancıları ise her konuda sürekli ve sistematik olarak yalan söylüyor. Akıl ve izan sahiplerine ise, belki de Homeros’un mitolojik şaheserinde bahsettiği Odysseus ve adamlarının Sirenler karşısında aldıkları önlemleri almak düşüyor. 

Yunan kahraman Odysseus’un Truva’nın düşüşünden sonra vatanı İthaka’ya yaptığı maceralarla dolu uzun dönüş yolculuğunun önündeki önemli tehditlerden birini de Sirenler oluşturur. 10 yıl süren savaştan sonra Odysseus’un İthaka’ya dönüş yolculuğu da 10 yılını alır. Dönüş için yola çıktıktan sonra Odysseus ve adamlarını bekleyen risklerden biri de yarı kuş, yarı kadın şeklindeki Sirenler’dir. Sirenler, baştan çıkarıcı şarkılarıyla denizcilerin aklını çeliyor, bu yolla kontrolü yitiren gemiciler kayalıklara çarparak alabora olunca etlerini yiyorlardı. Odysseus bir Tanrıça’dan aldığı akılla Sirenlerin şarkılarından nasıl korunacağını öğrenmişti. Tüm adamlarının kulaklarını balmumundan yaptıkları tıkaçlarla tıkadı. Odysseus ise kulaklarına bir şey tıkamadı. Çünkü o meraklıydı ve Sirenlerin şarkılarını duymayı arzuluyordu. Bu yüzden, kendisini geminin direğine bağlattı ve adamlarına ne kadar yalvarırsa yalvarsın, Sirenlerden uzaklaşıncaya kadar kendisini çözmemelerini ve hatta daha sıkı bağlamalarını tembih etti. 

ERDOĞAN VE ADAMLARININ SİRENLERDEN BİR FARKI YOK

Çok geçmeden Sirenlerin bulunduğu adanın önlerine geldiler. Sirenlerin şarkılarını duyan Odysseus, beklendiği gibi adamlarına kendisini serbest bırakmaları için çok yalvardı, dil döktü, vaadlerde bulundu. Ama adamları sirenler gibi onu da duymadılar ve ne dediğini anlamadılar. Odysseus debelendikçe adamları iplerini daha da sıkı bağlıyorlardı. Bu şekilde bu belalı yerden geçip kurtuldular. Ancak, uzaklaştıktan Odysseus’u çözdüler.

Tamamını kontrol ettikleri medya üzerinden sürekli tekrarladıkları yalanlarla çizdikleri albenili pembe tablolarla on milyonları peşlerinde sürüklemeyi başaran Erdoğan ve adamlarının, Türkiye için Sirenlerden bir farkı yok. Sirenlerin baştan çıkarıcılığına ve bu yolla kayalıklarda alabora olmaya karşı önlem olarak Odysseus, kendisinin olmasa bile Sirenlerin baştan çıkarıcı şarkılarına önlem olarak adamlarının kulaklarını tıkamayı düşünebilmişti. 

Türkiye’de ise 7 gün 24 saat Erdoğan ve adamlarının yalanlarına ve propagandalarına maruz kalanların hiçbir şansı yok. Kulaklarına balmumu akıtmak şöyle dursun gözlerine mil çekseniz bile bu efsunlanmanın çaresi bulunmuyor. Doğal olarak Yunanistan gibi duvara toslamak ya da Sirenlere karşı Odysseus kadar temkinli etmeyenlerin başına geldiği gibi eninde sonunda Türkiye’nin de yalan cennetinden çıkıp gerçeklik kayalıklarında alabora olması kaçınılmazdır.

[Bülent Keneş] 23.9.2017 [TR724]

Diktatör [Mehmet Efe Çaman]

Diktatörler kendilerine diktatör denilmesinden hazzetmez. Ama ve fakatlarla başlarlar cümlelerine, diktatörlükleri yüzlerine vurulunca. Hep birileri vardır, başvurduğu acımasız ve hukuksuz önlemleri haklı çıkartan. Ülke dışında lobiler ve dış odaklar, sıraya girmişlerdir, ülkesini yok etmek için yaptıkları gizli planları uygulamakla meşguldürler. İçerde öyle çok vatan haini vardır ki. Uçan kuşun kanat sesinden korkan diktatörler, gizlendikleri ihtişamlı saraylarındaki ses geçirmez ve radyo dalgalarını bloke eden teknolojiye sahip sağır odalarında, baş başa konuştukları ve akıl aldıkları satılık danışmanlarıyla görüşürken, daima kral Midas’ın sır kepçe kulaklarından duyduğu korkuyu duyarlar. Ya Midas’ın berberi gibi onun yakın çevresindeki sırdaşlarından biri kendilerini satarsa diye düşünürler.

En mutlu anlarında bile bu şüphe yüzünden suratları asıktır. Gülmeyi unuttuklarından, kameraların karşısında nadiren de olsa gülümsemek durumunda kaldıklarında, iyi aktör olmadıklarından, gülümsemedikleri, sadece yapay bir şekilde sırıttıkları hemen yansır mimiklerine – kendilerini ele verirler. Ve bunu hemen fark ederler, kendilerini toparlayıp daha ciddi konulara geçerler – dış düşmanlar, iç düşmanlar, ajanlar, kumpaslar, hepsinin ortasında da kendini iktidardan indirmeye kararlı hainler. Tüm dünya birleşmiş kendilerini iktidardan alaşağı etmek istiyordur. Hainlik değilse bu nedir!

İKTİDARI KAYBETME KORKUSU

İktidarlarını kaybetmekten korkmaları boşuna değildir diktatörlerin. İktidardayken karıştıkları tonla kirli işin, menfaat ilişkilerinin, kendi şahsi çıkarlarını ülke ve milletlerinin önüne koymanın, ettikleri eziyet ve zulmün, bulaştıkları listesi kabarık suçların, ihanetlerin ve manipülasyonlarının sonucunda hayatları kararan yüz binlerin ve milyonların ahının ağırlığı altında kalmalarına mal olacaktır iktidardan düşmeleri. Korkarlar öcüden korkan çocuklar gibi iktidardan tepetaklak inmekten. Bilirler ki bir de, inişleri pek tekin olmaz diktatörlerin iktidardan. Ortadan kaldırdıkları hukuk ve adaletin olmadığı yerde, hile-hurda haline getirdikleri seçimlerin beş para etmediği ortamlarda, anayasa ve devlet düzeninin kendileri tarafından paçavralaştırıldığı düzenlerde, her dört ya da beş yılda yapılan güle oynaya seçimlerle değişmez iktidarlar diktatörlüklerde. Bunu bildiklerinden olsa gerek, çok ama çok korkarlar, deniz kumunun parmaklarının arasından kayıp gitmesine hayıflanan minkler gibi, eriyip yok olup bitip giden güç ve iktidarlarından.

Diktatörler oranın buranın eşelenmesini sevmez. Kirli çamaşırlarının meydana saçılmasını istemez – ki her yer kirli çamaşırlarla doludur. Gizlenmelerine bile gerek duyulmuyordur artık, zira korkunun sıradanlaştığı bir diyardır ülkeler gayrı. İnsanlar bilir de bilmezden gelir. Görür de görmezden gelir. Neme lazım der geçer. Çünkü bilmek tehlikeli, görmek riskli, konuşmak ölümcül olabilir. Soru sormak bu nedenle çok görecelidir. Neden mi? Ne sorduğunuza bağlıdır da ondan. Mesela, efendim bu zindeliğinizi ve enerjinizi neye borçlusunuz gibilerinden soruları sorabilmek mümkünken, örneğin kendileriyle sıkı fıkı alengirli işler çeviren uluslararası suça bulaşmış ve güçlü ülkelerde yargılanan kişileri neden koruyup kolladıkları gibi soruları sormak, dedim ya, çok risklidir. İnsanlarsa biliyorsunuz ki rasyoneldirler. Ödeyecekleri ev kredileri ve özleyecekleri eş ve çocuklarını düşünenleri yanında, küpünü doldurmaya ant içmiş gönüllü muhbirler vardır. Diktatörler her insanın bir fiyatı olduğuna kanidirler. Çoğunlukla da yanılmazlar bu konuda hani. Dolayısıyla, eşelenmeyen ortamın korku sularıyla ve kitli ışıklarıyla beslenen dikensiz ama kokusuz gül bahçesinde, diktatörler mutlu mesut korkarlar, mutlu mesut ürkerler, mutlu mesut korkarak eziyet ederler, mutlu mesut ürkerek ihanet etmeye devam ederler.

İHANET EDEBİLME KABİLİYETİ

Diktatörler çok çeşitli şeylere ihanet edebilme kabiliyetine sahiptirler ve bunu sürekli ispatlama eğilimindedirler. İhanet ettiklerinin başında kendileri diktatör haline gelene kadar geçerli olan anayasa ve o anayasa üzerine bina edilmiş anayasal devlet düzeni bulunmaktadır. Ancak diktatörler bir nevi illüzyonist ve hipnozcu olduklarından sanırım, bu ihanetlerini ifşa edenleri vatan haini ilan ederler, kitle bu illüzyona inanır, kitle hipnoz altına girer, bunu ister, arzular. Kaza anında gözlerini kapatan bir insan gibi. Gözlerin kapanması, aslında teslimiyettir, kabullenmişlik halidir. Kitle artık başına gelenleri kabullenmiştir. Başına gelecekleri de kabullenmiştir, ama bunu henüz fark etmemiştir. Diktatörler bunu bilir. İşin sarrafıdırlar, bu işlerin artık kalfası değil ustasıdırlar. Bu nedenle hipnoz devam ettikçe ihanet ederler, ihanet etmeye devam ettikçe hipnoz ağırlaşır ve yoğunlaşır.

Artık kısır döngü başlamıştır. Diktatörlüklerde bu an çok yaşamsaldır. Bu devinim başladı mı, artık korkma. Korkma diktatör. Ama nafile. Ürkmek de korkmak da bu işin aynı hipnoz gibi bir parçasıdır. Kendi korktukça başkalarına da korku salmak ister diktatörler. Yalnızlıktan nefret etmektedirler çünkü. Aynaya bakmak kolay değildir diktatörler için. Yalnız kaldıklarında sağır duvarların etrafı demir parmaklıklı çitlerle çevrili saraylarındaki dehşetli uğultusu kulaklarındadır. Saraylarındaki sessizlik, kendisine hizmet eden binlerce kişinin kapı koluna her dokunduklarında çıkan metal sesinde, ya da tahta topuklu siyah ve parlak kösele ayakkabıların koridorların altın yaldızlı duvarlarındaki yankılanışında, diktatörlere ne kadar yalnız olduklarını hatırlatır. Yanlarındaki çıkarlarının esiri şahsiyetsizlerin kendilerinin yanında olmalarının tek nedeninin iktidarda olması olduğunu bilir diktatörler. Buna aileleri bile dâhildir. Yine de çark döner, kısır döngü devam eder, diktatörler ihanete doymaz, doyamaz ve her gün bir önceki güne nazaran daha da çok ispatlarlar ettikleri büyük ihaneti.

O GÜN YAKLAŞMAKTADIR

Diktatörler yine de gerçeği bilir. Hangi gerçek? Zaman işlemektedir. Geçen her bir saniye bir dakikaya pencere açarken, her dakika bir saate, her saat bir güne kapıyı aralar. O gün yaklaşmaktadır. O günü düşünmek bile istemiyorum diye bağırır mı bazen kendi kendine diktatörler? Bilmiyorum. Ama bildiğim, o günü bilirler. Gerçek budur. Hayat budur. O gün her şeyin değişeceği gündür. Kendileri için. Ülke için? Bilmiyorum. Ama bildiğim, her şeyin değişmesi demek, diktatörlerin hayatında bir dönüm noktasıdır.

O gün geldiğinde, hipnoz biter. İllüzyon bozulur. Numarayı gören, vay be, amma basitmiş ha, der. Tüm söylem çöker. Tüm ihtişam ve karizma balonlaşıverir. Artık soru sormamak üzere menfaat dükkânı açanlar, kendilerine başka bir sahip buluverir. Ve sorular soruları kovalarken, diktatörler ihanetin nasıl bir çığ gibi büyüdüğünü görür. İşte gerçek. Hiç gelmez sanıyordum ben bu günü aslında. Biliyordum ama bilmezden geliyordum. Bu bir muhasebedir. Geç bir muhasebe. O gelen gün, doyamadığı ihanet biter. Başka bir ihanet mi başlar akabinde, yoksa görecek güzel günler gelir mi, bilmiyorum. Ama bildiğim, o gün gelir. Belki bugün değil. Ama bir gün!

[Mehmet Efe Çaman] 23.9.2017 [TR724]

Bir aşk hikâyesi (7) [Bekir Salim]

“Ben o nağmeden müteheyyicim ki, yoktur ihtimâli terennümün…”

Geri dönüp baktım da, ne cesaret yahu! “Aşk”ı yazıyorum… Keşke, Mehmet Âkif gibi;

“Bana sor sevgili kaari, sana ben söyliyeyim,

Ne hüviyyette şu karşında duran eş’ârım

Bir yığın söz ki, samîmiyyeti ancak hüneri;

Ne tasannu’ bilirim, çünkü ne san’atkârım.” diyebilseydim…

Samimiyetimden de çok emin değilim… Benim yaptığım bir çeşit nakil…

Yazılarına ve kişiliğine hayran olduğum bir dostuma, “Yazılarımı eleştirip beni teşvik etmenizi bekliyorum.” dedim de, “üsluplarımız farklı” deyip kestirip attı… Adımız bir kere “taşlamacı”ya çıkınca insanlar aşktan nasipsiz görüyorlar… Her neyse… Allah ehl-i aşk eylesin…

Efendimiz’in (sav) âşıklarından bahsetmeye devam edelim…

Bir Âşık Ömer var (Sakın, kendine Âşık Ömer mahlası veren Cumhuriyet döneminin mütebasbıs şiir heveskârı Behçet Kemâl Çağlar ile karıştırmayın), 1600’lü yıllarda Konya’da yaşamış… Divan (Divan, Âşık Edebiyatında 8+7=15’li hece vezniyle söylenen hele hele irticalen söylenmesi çok zor bir şiir şeklidir. Aruzun bazı kalıplarına da uyar. O yüzden divan denmiştir.) tarzında irticalen söylediği bir Naat’ı var ki, derecesiz muhabbetinden, aşkının yakıcılığından, İslâm’ın en belirgin özelliği olan “Hoşgörü” sınırlarını biraz zorlamış olsa da, âşıktır, mazur görüyoruz:

Atladım gönül dağını müptelâ baçtan geçer,
Bu bir sevdânın oku ki, değerse sacdan geçer,
Padişâh ki, görse senin yâr, o selvi boyunu,
Terk eder tahtı, sarayı, taktığı taçtan geçer. 

Hançer-i ebrûnla ey yâr yıkma gönlüm dağını,
Gel seninle dost kalalım, bozma gönül bağını,
Yüz yaşında ruhban görse yâr yüzünün ağını,
İncil’i elden bırakır, taptığı haçtan geçer. 

Âşık Ömer der, anayım daim dillerde seni,
Yedi iklim dört köşede, övem illerde seni,
Hacılar Hac’dan dönerken görse çöllerde seni,
İhramını soyar atar, yaptığı Hac’dan geçer… 

Daha bu ne ki! Gelin âşık görün…

Ey Molla Câmî, ben senin ne dediğini hâlâ anlayamıyorum. Vakıa, Hocaefendi de kendi için devamlı “Müminlerin Kıtmîr’i” diyor ama…Bunu söyleyebilmek farklı bir buutta olmayı gerektiriyor herhalde:

“Yâ Resûlallah! Çi bâşed çün seg-i Ashab-ı Kehf?
Dahil-i cennet şevem der zümre-i ashab-ı tû,
O reved der cennet, men der cehennem key revast?
O seg-i Ashab-ı Kehf, men seg-i ashab-ı tû…”

(Ya Resûlallah! Ne olur Ashab-ı Kehf’in köpeği gibi ben de senin ashabının arasında Cennette gireyim. O Cennete gitsin ben Cehenneme, reva mıdır? O Ashab-ı Kehf’in köpeği ben senin ashabın köpeğiyim.)

Bir Diyarbakırlı Leylâ Hanım var ki, okudukça yer yarılsa da içine girsem diyorum her defasında… Bu nasıl bir sevdadır ki, sanki hepsini o almış bize bir şey kalmamış:

Bu cismim ateş-i aşkınla yansun Yâ Resûlallah,
Dü çeşmim hâb-ı gafletten uyansun Yâ Resûlallah, 

Gidüp boynumda zincirimle ben ol Ravza-i Pâke,
Görenler hep beni divane sansun Yâ Resûlallah! 

O rütbe ağlayam çöllerde feryad eyleyem ben kim,
Sirişk-i dîdem al kana boyansun Yâ Resûlallah! 

Şu kâfir nefs elinden bu dil-i bî-çareyi kurtar,
Yeter cürm ü fısk u kabahatdan usansun Yâ Resûlallah! 

Kulun Leylâ’yı mahşer ehline Sen eyleme rüsvây,
Günahından bu dünyada utansın Yâ Resûlallah!

Hakikaten “şefkat kahramanı” kadınlar âşıklıkta da erkeklere fark atıyorlar. Ama, telâşlanmayın hemen; haftaya öyle bir âşıktan bahsedeceğim ki farkı kapatacağız inşaAllah…

[Bekir Salim] 23.9.2017 [TR724]

Halkı suçlamak, aşağılamak doğru mu? [Mahmut Akpınar]

Laik, sol kesim öteden bu tarafa halkı aşağılar ve “sürü” olarak nitelerdi. Halkın inançlarını, değerlerini, korkularını anlamaya yanaşmaz, tepeden inmeci bir yaklaşımla halka rağmen halkı dönüştürmeye çalışırdı. Esasen Kemalizm ve Türk tipi laiklik bir dönüştürme çabasının halka zorla giydirilmek istenen urbalarıydı. Tek Parti döneminden itibaren okullar, kamu görevlileri, kamu kurumları yeni ulus devlet inşası doğrultusunda halkı şekillendirmek için kullanılan araçlardı. Devletin gücü bazen sopa, bazen havuç olarak ama 10. Yıl Marşı’nda söylendiği gibi “On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan” demek için kullanılıyordu.

Tek Parti döneminin bütün enstrümanlarını bugün AKP tekmil olarak kendi politik neslini inşa etmek için kullanıyor. Devletin tüm gücü, kaynakları AKP’nin kullanabileceği ilkesiz, niteliksiz ama dindar görünümlü bir kitle oluşturmaya harcanıyor. Tek Parti dönemindekine benzer şekilde herkesi aynı kalıba sokmak için insanlara zulmediliyor. CHP Cumhuriyeti kullanıp “halka rağmen, halk için” yapıyordu. AKP aynı işleri güya halkın desteğiyle ve “demokrasi” için yapıyor. CHP dini hedef yapıyor, toplumu laikçi elitler eliyle dönüşüme zorluyordu. AKP dini kullanarak her türden aydını-eliti tasfiye ederek yapıyor. Halkın yarısını öteki yarısına karşı kullanarak, cepheleştirerek amacına varmaya çalışıyor. Din, pragmatizm ve popülizm AKP’nin etkili silahları.

HİZMET HAREKETİ MENSUPLARINI BEKLEYEN TEHLİKE

Çok partili sisteme geçildikten sonra da laik elitler tercihlerinden, inançlarından, yaşam tarzlarından dolayı halkın geniş kitlesine hep tepeden baktı. Milletin geniş kesimlerini “göbeğini kaşıyan”, “bidon kafalı”, “aptal”, “cahil” gibi yakışıksız etiketlerle aşağıladılar. Halk aristokratik elitlerin rağmına seçim yaptığında halkı tahkir eden yazılar yazdı, sözler ettiler.

Bugün benzer bir duruma Hizmet Hareketi insanlarının düşme durumu var. Genellikle dün laikçi elitlerin tahkir ettiği insanların çocukları olan eğitimli, nitelikli Hizmet insanları kirlenmiş, yozlaşmış, adaletsiz bir siyasi partiyi tercih etmesi ve desteklemesi nedeniyle elitist davranışlar sergiliyorlar. Halkı “sürü” olmakla, “makarnaya satılmak”la, “ilkesizlik”le, “sadece ekonomik çıkarına odaklanıp dinin ve hukukun esaslarına itina göstermemekle” itham edebiliyorlar.

HALKI SUÇLAMAK ÇÖZÜM ÜRETMEZ

Ben halkı suçlamanın ve aşağılamanın veya halka küsmenin doğru olmadığını ve çözüm üretmeyeceğini düşünüyorum. Dün elitler halkın değerlerine, inançlarına karşı olduğu için millet itibar etmemişti. Halk çok da dindar değildi ama dinini, değerlerini aşağılayan insanlara güvenmiyordu. AKP ise otoriterleşmeyi halkın yanında görünerek, inançlarını istismar ederek, hocaları-dini önderleri satın alarak sağlıyor. Erdoğan son 4-5 yılda halkı bilinçlendirecek, doğruları söyleyecek aydınları, din adamlarını, gazetecileri, yazarları ya sindirdi veya satın aldı. 15 Temmuz’dan sonra ise bir avuç namuslu ve ilkeli aydın hariç herkes iktidarın borazanı oldu. Bu tür durumlarda halkın isabetli seçimler yapmasını ve kendiliğinden bir kısım doğruları görmesini beklemek abes. Hele işler halkın inançları, değerleri üzerinden yürütülüyor, hoşa gidecek sloganlarla yapılıyorsa halktan büyük beklentiye girmemek lazım. Bu arızi ve konjonktürel durum nedeniyle millete güveni yitimek, “necip millet” söyleminden vazgeçmek, Aziz Nesin’in söylemlerini öne çıkarmak kanaatimizce doğru değil.     

Tarihin her döneminde bu kadar kuşatılmışlık, yoğun propaganda ve baskı altında tutulup da pusulasını şaşırmayan millet yok gibidir. Bunun “medeni”, “eğitimli”, “batılı” olmakla da alakası yoktur. Aydınlar ve medya susturulunca halk pusulasız, rehbersiz kıblesiz kalır. Bütün diktatörler bunu bildikleri için gütmek istedikleri toplumda önce aydınları, alimleri, medyayı susturur sonra dilediklerini yapar.

EN EĞİTİMLİ TOPLUMLAR BİLE…

Hitler eğitimli Alman toplumunu aynı yolla gütmüş ve Almanlar onca katliamı, kıyımı, zulmü savaş bitince öğrenebilmişti. Enver Hoca Arnavutları yıllarca “biz dünyanın en güçlüsüyüz, en gelişmişiyiz, herkes bize düşman” diye uyutmuştu. Benzerini bugün diktatör Kim yönetimindeki Kuzey Kore yaşıyor. Kuzey Kore’lilerin Kim’e sevgi gösterisindeki mübalağayı internette görmüşsünüzdür. Pek çoğunun saygı/sevgi gösterisinde samimi olduğunu düşünüyorum. Çünkü diktatörün medyası, propaganda makineleri sayesinde muhtemelen Kuzey Kore’liler “bütün dünya açlıktan ölüyor, perişan, aç-sefil” sanıyor; ama Kim sayesinde “kendilerinin dünyanın en şanslı halkı” olduğuna inanıyordur. Stalin benzer yöntemlerle 30 yıl Rusları, Franco İspanyolları idare etti.

Ayrıca aşına, işine odaklanmış gariban halkın maliyetinin çok ağır olduğu durumlarda “kahramanlık” yapmasını, zalim dikatatörlere meydan okumasını beklemek sosyolojiye ters. Bu nedenle konvansiyonel medyadan bilgilenen, dünyayı takip etme-anlama imkânı olmayan halkları zalime ve zulüm düzenine karşı çıkamıyor diye aşağılamak suçlamak doğru değil. Bazen susmak, iftira ve linç kampanyalarına katılmamak da bir tepkidir, tavırdır ve takdiri hakeder.

DOĞRU OLDUĞUNA İNANDIRILMIŞLAR

Türk toplumunda öteden bu tarafa devletin/devlet adamlarının kutsanmasını, saygıda mübalağa edilmesini, hesap sorma kültürünün olmamasını dikkate aldığımızda karşılaşılan tablo daha kabul edilebilir bir hal kazanır. Sonuçta onlar bizim insanımız ve bazı şeylerin doğru olduğuna inandırılmışlar. Ayrıca insanların -eğitime, idrake, kültüre bağlı olarak- hakikati anlama seviyeleri ve süreleri değişebilir. Bazıları gerçekleri, tehlikeyi çok erken görebilecek eğitim-tecrübe ve donanımda olurken, pek çok insan tehlike ile karşılaşmadan fecaati farketmez.

Elbet bu süreç geçecek ve ak-kara meydana çıkacak. O zaman insanlara hatasından dönme, gerçeği görme fırsatı vermek lazım. Ama dışlayıcı ve tahkir edici bir dil, bu süreci geciktirir hatta imkânsız kılar. Halk toprak gibidir. Ona neyi dikerseniz onu geliştirir, büyütür. Halkı suçlamak toprağı suçlamak gibidir. Ne var ki bu süreç geçtikten sonra yüzüne tükürülecek ve asla affedilmeyecek, teşhir edilecekler var. Asıl bunlara odaklanmak lazım.

KİM BUNLAR?

En başta millet için değil, koltuk, çıkar için siyaset yapan siyasetçiler!

İkbal beklentisiyle zulmü, hırsızlık düzenini meşrulaştıran, destekleyen, yok sayan, ses veremeyenler!

Bildikleri halde “bize de bir kapı açılır mı? Biz de zalimin açtığı fısatlardan yararlanır mıyız?” diye bekleyen, milletin malı-menfeatleri talan edilirken, topluma düşmanlık tohumları ekilirken susanlar!

Zulüm sürecine destek veren, payanda olan, onun ürettiği kavramları kullanan sözde muhalefet!

“Düşmanımdan intikam alıyorlar” diye zalimi meşrulaştıran, zulüm düzenine odun atan ilkesiz laikler, sözde demokratlar, ufuksuz solcular ve ulus düşmanı ulusalcılar!

Basın özgürlüğünü ve gazetecilerin hakkını savunurken bile kendi mahallesi dışındaki medyayı, gazetecileri görmeyen sahte gazeteciler!

Yıllarca ekonomide ayrıcalıklı iş yapmış, sözde sermaye savunucusu ama Anadolu sermayesine çökülürken diktatörü toplantılarının baştacı yapan ve alkışlarla destekleyen TÜSİAD’cılar!

Dini kirli siyasetin propaganda malzemesi yapan, camileri siyaset arenası, minberleri siyasi nutuk mahfili haline getiren her seviyedeki Diyanet mensupları!

Şirk, küfür ifade eden cümleleri ayakta alkışlayan, İslami ve insani en asgari ilkeleri dahi iktidar sahiplerine karşı savunamayan İlahiyat hocaları!

Üniversite kürsülerini sefa sürülecek, maaş alınacak koltuklardan ibaret gören akademisyenler!

Görevleri adalet dağıtmak olduğu halde en başta kendi mesai arkadaşlarına en ağır zulümleri ve hukuksuzlukları reva gören yargıçlar, hakimler, savcılar!

Küçük çıkarları beklentileri mukabili hertürlü şirke, harama, zulme, küfre göz yuman cemaatlerin, tarikatlerin önde gelenlerini de bugünlerin utanç sayfalarına eklemek gerek!

TÖVBE KAPISININ AÇIK OLDUĞUNU BİLMEK

İnsanlara hatasından dönme fırsatı vermek, tövbe kapısının açık olduğunu bilmek lazım. Ama sonraki kuşaklara yaşanan hercümercin tarihe ibret olarak kalması için tabloyu net bir şekilde ortaya koymak da toplumsal-vicdani bir borç olacaktır.

Bir hadis-i şerifte, ‘İnsanlardan iki sınıf vardır ki, onlar salaha ererse insanlar da salaha erer, onlar fesada girerse insanlar da fesada girer: bunlar alimler ve amirlerdir. (Kenzu’l Ummal, 10-191)’ denilir.

Yaşananlar karşısında yüzüne tükürülecek, asla affedimeyecek ve mutlaka hesap sorulması gerekenler var ama onlar halk değil. Herkes elbette Hakkın Divanı’nda bireysel hesabını verecektir. Ama toplumsal yozlaşmalarda, çözülmelerde kollektif sorumluluk aydınlarda ve yöneticilerdedir!

[Mahmut Akpınar] 23.9.2017 [TR724]

Secdeden başını kaldırmayacaksın! [Barbaros J. Kartal]

Beklenen gelişme oldu. Ahmet Taşgetiren dün Star Gazetesi’nden ayrıldığını açıkladı. Herkesin malumu, aslında kovuldu. Cem Küçük gibilerine sövdürüp gazetenin tetikçilerine dövdürmüşlerdi. Taburesine tekmeyi de olabilecek en uygun isme attırdılar. Milli mücadeleden dava(!) arkadaşı Gülerce’ye…

Gülerce, Taşgetiren Yeni Şafak’tan Erdoğan’ın talimatı ile kovulunca ertesi sabah  iflah olmaz bir Erdoğan muhalifi olarak uyanmıştı. O zaman bu kadar muktedir olmayan ve ülkede henüz tek adam olmayan Erdoğan’a bir anda salvolar savurmaya başlamıştı. O zaman kankaları Melih ile beraber Milli Mücadelecilerin başka istikbal planları vardı tabii. Yıllar geçti o planlar mümkün olmadı. Erdoğan bütün ipleri eline aldı. Şimdi tek adamın korkusundan arkadaşını sadece satmıyor, bir de arkasından teneke bağlıyor. Taşgetiren’e kapıyı gösteren yazıyı hiç de yazmak zorunda değildi ama karakter işte.

Taşgetiren’in son zamanlardaki benim “titrek vicdan” olarak tanımladığım itirazları ve eleştirilerini düşününce bunun olmaması mümkün değildi. Taşgetiren bütün havuz yazarlarının aksine 15 Temmuz ile ilgili kuşkularını dile getirdi. 17-25 ile ilgili olarak bazılarının pisliklerini neden yükleniyoruz diye sordu. Erdoğan’ın üslubu ile ilgili de eleştiriler getirdi. Tabii bunların hepsini gayet kibar, nezaketli ve önce Erdoğan’a salavat getirerek yapsa da tam biat isteyen rejimin kriterlerini artık karşılamamaya başlamıştı. Hemen bütün itirazların Erdoğan’a tezgah olarak nitelendirildiği mahallede barınamadı. En dip nokta olan Gülerce olmayı da midesi kaldırmadı. Ben yine de hiçbirinin insan ve kalem olarak zerre değerlerinin olmadığı Havuz yazarları arasından onu Araf’a yerleştiriyorum.

Bakalım o da tatlı su muhaliflerin toplandığı Serbest Fırka misali, Erdoğan’ın “Görelim bakalım kimler toplanacak sonra toptan dalarız” diye düşündüğünü zannettiğim Karar’a gidecek mi? Yakışır.

Havuzda yazar olarak çalışanlar ücreti güzel bir saray amelesi. Yevmiye usulu çalışıyorlar. O gün eğer çalışmışlarsa ücretlerini alıyorlar. Bu kazançlı marabalığa itiraz edenlere hemen kapıyı gösteriyorlar. ‘Hem Ağa’dan para alıp hem de Ağa’ya laf edemezsin lan’ diyorlar.

Ülkede her şeyi sıfırladıkları gibi sözü de tükettiler. Memlekette sözün bir hükmü kalmadı. Fikirlerin bir anlamı kalmadı. O yüzden Taşgetiren’in yazdıklarından dolayı ayrılmış olmasının da bir anlamı yok. Vefa, birikim, nitelik bunlar geçer akçe değil hükümet gazetelerinde. Erdoğan’a secdeden başını kaldıranın kafasını alıyorlar. Taşgetiren olayını Topbaş ve Ömer Turan’dan bağımsız değerlendirmek mümkün değil. Bundan sonra, ortada muhalif bırakmadıklarından kendi içlerinde kelleler alacaklar. Elbette bu işin sonu bir gaz birikmesine neden olacak, bu gazın nereden patlak vereceğini zaman gösterecek. Bugün kimse Erdoğan’ın karşısına bir rakip olarak çıkamaz ama bir boşluk oluştuğunda epey adamın bir anda saflarda yerini alacağı görülüyor. Erdoğan da bunu çok iyi bildiği için ilk fırsatta olağan şüphelilerin icabına bakacak. Her muhalifin kellesi gittiğinde iş biraz daha eski siyasilere doğru gidiyor.

Taşgetiren’in arkasından epey timsah gözyaşı döken oldu. Ona İslami camianın vicdanı diyenler var. Taşgetiren’in vicdanı şudur: Ülkede bütün zulümler yaşanırken sessiz kalıp görüntüde tepki toplayan şeylere ‘miş gibi’ tepki vermekten ibarettir. ‘Ya n’olurdu kadınlara ters kelepçe yaparken biraz nazik olsanız?’ vicdanıdır o.

“Tek tip elbise konusunda Guantanamo adını anmak bile işkenceyi, zulmü, hukuksuzluğu çağrıştırıyor. Tutuklulara tek tip elbise giydirmek, onların tamamını peşinen mahkum etmek sonucunu doğurmaz mı? O durumda masumiyet karinesi nerede kalır?” Nasıl güzel sözler değil mi? Bakın mahallenin vicdanı daha sonra ne diyor: “Aman ha! En çok FETÖ sevinir” Yani ilkesel milkesel değil itirazı, bilmem kime yararmış, Taşgetiren vicdanı budur.

Bakın veda yazısındaki emniyet sigortalarına:

“Tayyip Erdoğan’ın ayağına taş değmesin” diye de yazdım ben. Yüzüne karşı da söyledim “Tayyip Erdoğan Tayyip Erdoğan’dan ibaret değil” diye. “O düşerse hep düşeriz” dedim.”

…Cumhurbaşkanı Erdoğan dedi ki: “Kimse benim adıma racon kesemez.”

Ben de derim ki: Kenara çekilin de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın üzerine gölgeniz düşmesin.”

Kafana ilk taşı ayağına taş değmesin dediklerin attı Taşgetiren. Bilmiyormuş gibi yapsan da…

[Barbaros J. Kartal] 23.9.2017 [TR724]

2Y İmparatorluğu’nun en zayıf halkası ekonomi [Semih Ardıç]

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı ekonomiyi taşıma suyla döndürmeye çalışıyor. Döviz yükseldiğinde enflasyonun şirazeden çıktığını gayet iyi bildikleri için faizi artırdılar. Bunu yaparken ‘artırmadık, geç likidite penceresinin faizini artırdık’ diyerek alenen yalan söylediler. Neticede faizler tırmanışa geçmedi mi?

Bu yalan piyasaya Merkez Bankası (TCMB) üzerinden sürüldü. Oysa faizler geçen seneye nazaran yüzde 7 puana yakın yukarıda. Faizin arttığını gören sıcak para baronları haliyle hisse senedi, tahvil gibi Türk Lirası nevinden kâğıtları satın aldı. Dövizi yüksek seviyeden (3,65-3,75 TL) bozdurup ucuz seviyeden TL almanın çifte kavrulmuş keyfini sürmeye devam ettiler.

DÖVİZ DÜŞERKEN DE YÜKSELİRKEN DE KAZANIYORLAR

Son dört senenin en bariz piyasa mizacı bu. İstikrar, derinlik ve hukukî emniyet kalmayınca ne oluyorsa Türkiye’de de aynen onlar cereyan ediyor. Dövizi bozdururken kazan, dövizi ucuzken alırken kazan! TL’ye geçince kazan, oradan ayrılırken kazan! Bu kadar kazananın olduğu yerde her halükârda kaybeden gariban vatandaş oluyor.

1.400 lira asgarî ücretle geçinmeye çalışan işçi, ondan hallice emekli ve memurlar döviz düşerken faiz artışının sebebiyet verdiği zamların pençesinde kıvranıyor. Döviz yükseldiğinde bu defa dolar borçlarına (Eylül 2017 itibarıyla 427 milyar dolar ki millî gelirin yarısından fazla) mukabil ödenecek TL tutarının durduk yerde artmasının bedelini ödüyorlar.

ZAM DEĞİL GÜNCELLEME!

Hasılı para babaları, paraya para demezken vatandaş enflasyon yüzünden ay ortasını göremiyor. Hariçten bakıldığında tablo dört dörtlük! Zira hükûmetin sesi gazete ve televizyonlarda bu haberler ya yer almıyor ya da dahiyane başlıklarla geçiştiriliyor.

Mesela benzine 14 kuruş zam geldiğini ‘akaryakıt fiyatlarına güncelleme’ başlığı ile duyuruyorlar. Gazeteciliğin kimlerin elinde ifsad edildiğini gösteren misallerden orta halli ansiklopedi çıkar çıkmasında mevzumuz o değil.

DÖVİZ HESAPLARI 9 AYDA 27 MİLYAR DOLAR ARTTI

Ne kadar şayan-ı dikkattir ki dövizin düştüğü dönemde bile bankalardaki döviz hesapları azalmadı, bilakis arttı. AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘dolar bozdurun’ talimatı verdiği tarihte 139 milyar dolar olan döviz hesaplarının toplamı geçen hafta itibarıyla 168 milyar dolara yükseldi. 2017 başından bu yana artış tutarı 27 milyar dolar. 9 ayda bu kadar döviz toplamış Türkiye’de mukim kimseler. Dolar bozduranlara bedava kampanyası tertip eden çorbacıların kulakları çınlasın!

Elinde az ya da fazla parası olan herkes dövize çeviriyor. Zira ekonominin Erdoğan ve alkışçılarının iddia ettiği gibi yüzde 5 büyümediğini bizzat yaşayarak tecrübe ediyor herkes. Kapanan dükkanlar, artan borçlar, eriyen döviz rezervleri olup biteni hülâsa ediyor. Londra’da mukim Hintli Herif üzerinden Borsa İstanbul’da sun’i hareketlerle yine garibanlara tuzak kurmak haricinde bir karşılığı yok Borsa’da yaşananların.

KREDİ BALONU PATLADI, PATLAYACAK

Dolardaki gerilemeye rağmen Borsa Endeksi’nin fiyatı 2013’ün bile gerisinde. Müşahhas para girişi o kadar azaldı ki senenin ilk 8 ayında batık ya da batmanın eşiğindeki firmalara bankaları sıkıştırarak nefes aldırdılar.

Amma velakin bu paraların tahsilatı şimdiden aksıyor. O alacaklar için bankalar Hazine’nin kapısına dayandığında günü kurtarmak için bankaların feda edildiğini esefle müşahede edeceğiz. 2001 krizinden daha girift bir buhranla karşı karşıya kaldığımız ancak o gün idrak edilecek ve rüyadan hep beraber uyanacağız.

TÜİK rakamlarla, medya kelimelerle, hükûmet hukuk devleti teamülleri ile oynar millet de bu hokkabazlıkları yutar, öyle mi? Milleti bilmem, amma velakin ekonomi yutmuyor, yutmayacak.

KUZEY IRAK’I İÇ SİYASET MALZEMESİ YAPACAKLAR

Artık başımızı gömdüğümüz kumdan çıkarmak mecburiyetindeyiz. Memleket her veçheden tel tel dökülüyor. Maskelerin, kat kat boyaların, kuyruklu yalanların hükmü kalmadı. Türkiye’nin yalnızlığı 80 milyonu tehlikeli bir kavşağa getirdi. Kuzey Kore için telaffuz edilen ibretlik haller Türkiye’de de tekrar etmeye başladı.

Ekonomiden siyasete, eğitimden sanata, kültürden teknolojiye hemen her sahada sefilleri oynuyoruz. Burnumuzun dibinde taşlar yerinden oynarken TSK’nın vizyonu ‘sınıra tank nakliyesi yapılır’ sloganı ile mahdut. Kürtlerin devlet kurup kurmaması tamamen kendilerini alakadar eder. Türkiye’nin bu mevzuda tutarsız bir siyaseti takip etme ihtimali kalmamıştır. Bizzat Erdoğan’ın medcezirleri yüzünden böyle bir hüsrana uğradık.

BARZANİ’NİN PETROLÜNÜ ERDOĞAN AİLESİ SATMADI MI?

Düne kadar Irak’ın merkezî idaresinin kararlarını çiğneyerek Kuzey Irak petrolünü aile yakınlarının aldığı yüklü komisyonlar mukabili Ceyhan Limanı’ndan İsrail’e satanların bugün Türkiye içinde halkı Kürtlere karşı tahrik etmesi kabul edilemez. Bilal Erdoğan’ın gemi filosunun Ceyhan-Hayfa limanları arasında mekik dokuduğunu sağır sultan duydu yahu!

Madem Irak’ın bütünlüğünden yanaydınız bugüne dek niye Mesut Barzani ile ticaret yaptınız? Devleti aile şirketi gibi idare ederseniz muhataplarınızın fazla dil dökmesine lüzum kalmaz. Barzani eteğindeki taşları dökse devletin üç kuruşa nasıl pazarlandığı görülecektir ki siz buna tahammül edemezsiniz.

O yüzden elinizde esir alınmış bir Türkiye’den basiretli, mutedil ve itminan veren adımlar atmasını beklemiyoruz. Acı hakikat bu maalesef. Türkiye’nin değil kendi menfaatlerinizi müdafaa ediyorsunuz. Bu saatten sonra MGK’yı toplamak, TBMM’den tezkere geçirmek maşeri vicdanı tatmin etme hamlesi olmanın ötesine geçemez.

O YÜZLEŞMENİN VADESİ YAKLAŞIYOR

Türkiye’yi bu kadar belirsizliğin ortasında akıldan, basiretten ve ilm-i siyasetten mahrum bırakanlar için vakit daralıyor. Siyasî, içtimaî ve iktisadî dinamiklerin lisan-ı haline kulak verdiğinizde ne demek istediğimi daha iyi anlayabilirsiniz.

Amerika’da Merkez Bankası (FED) Ekim ayından itibaren piyasadan 10 milyar dolar çekecek. 2008 krizinde verdiği ödünç paraları bu şekilde geri alacak. Faizler de bir sene içinde yüzde 2,5’e doğru adım adım ilerleyecek. Para musluğunun daha da kısılması Türkiye gibi senelik döviz açığı 40 milyar doları aşan bir ekonomi için hayra alamet değil.

ALMANYA VE FED’İN HAMLELERİ

Almanya bir taraftan FED diğer taraftan döviz ihtiyacını had safhaya çıkaracak. San Francisco FED Başkanı John Williams, bilançonun normalleştirilmesini (3,5 trilyon dolarlık tahvil var bilançoda) başlamasını desteklediğini ve piyasalarda kargaşa beklemediğini ifade ederken, “Bilançonun yeni normal olarak tanımlanan seviyeye gelmesinin 4 yıl civarında bir zaman alacaktır. Federal fonlama faizinin yeni normal olarak yüzde 2,5 oranında gerçekleşmesini bekliyorum.” dedi. Kansas City Fed Başkanı Esther George ise “Faiz artırımlarının çok yavaş olması finansal dengesizlikler için risk oluşturur.” beyanatı ile ‘FED artık faiz artırmaz’ ihtimalini pazarlayanların takkesini düşürdü.

Bu lobinin en fazla rağbet gördüğü piyasanın Türkiye olduğunun altını çiziyorum. Sıcak paranın yeniden ABD’ye doğru yola çıktığını bilmem anlatabildim mi?

KİRLİ PARALARLA BİR YERE KADAR

Türkiye hakkında karar vermeden evvel görünmeyen bir veriyi hep hesaba katmak lazım. Aksi halde tahlil eksik kalır. Tahta kurulanlar, kurdukları 2Y (yolsuzluk ve yasaklar) İmparatorluğu’nun dağılmaması için zulada muhafaza ettikleri kirli paraların el ayası kadar kısmını piyasaya sürüyor. Vatandaşın ahlak veya faziletten yana derdinin olmadığını onlar da biliyor. Cebindeki üç kuruş eksilmesin, ihale, imar ve arsa rantları devam etsin gerisi mühim değil! Fetva emini Karamanlar, işadamının evini lojman niyetine işgal eden müftü efendiler, minberden nifak tohumları saçan imam hatipler sağ olsun!    

Cehaletin, hırsızlığın, yüzsüzlüğün iktidarı hakikatle yüzleştiğinde her şey aslına rücu edecek. O gün yıkılacak bütün sırça saraylar. Ekonominin derbeder hali o yüzleşmenin vadesinin her geçen daha da kısaldığını haber veriyor.  

[Semih Ardıç] 23.9.2017 [TR724]

Cemaat’in suçu ne? [Alper Ender Fırat]

Mafya adamı kaçırıyor öldüresiye dövüyor sonra bunu bütün pervasızlığıyla sosyal medya hesabından yayınlıyor. Savcısından emniyet müdürüne içişleri bakanından başbakana herkes seyrediyor. 90’lık yaşlıları, yeni doğmuş bebekleri tutuklamakla meşgul olan Çağlayan adliyesinde yani ülkenin tam göbeğinde iki mafya silahlı çatışmaya giriyor, ana muhalefet partisi dahil kimsede tık yok.

Ülkede her şeyin çivisi çıkmış, terör gemi azıya almış, eğitimden yabancı futbolcu sayısına kadar her şeyi bir kişinin iki dudağına kalmış, ülke paramparça olmanın eşiğinde ama hem İktidar, hem havuz medyasının paralı askerleri, hem muhalefet, hem muhalif görünümlü yazarlar ağzının bütün kusmuğuyla cemaati tartışıyor. En vicdanlı görünenler bile, Cemaat’e bir yafta yapıştırma havasında.

Muhalefet denen ‘20 Temmuz darbesinin’ suç ortağı CHP bile bu milleti ve ülkesini düşünmekten başka hiçbir suçu olmayan insanları terör örgütü olarak anıyor. Böyle bir akılsızlık, böyle bir izansızlık izah edilir gibi değil.

Sormak lazım, Hizmet kadrolarının etkin olduğu dönemlerde bunların hangi biri vardı? Mafya mı vardı ortalıkta, terör mü kalmıştı? O zamanlar Türkiye Ortadoğu bataklığına mı dönüktü yoksa AB’ye mi?

Cemaat neyi yanlış yaptı? Ülke tek adam diktatörlüğüne gidiyor, Türkiye’nin yeri Ortadoğu bataklığı değil Avrupa Birliği’dir dediği için mi suç işledi? Zaman Gazetesi Recep T. Erdoğan’la uzlaşmayıp Kanal 7’ye dönmediği için mi kabahatli?

Cemaat özür dilesin derken neyi kast ediyorsunuz? Erdoğan’ın diktatörlüğüne itiraz etmesinden mi rahatsızlığınız?

Yılan kuyusuna düşenlerin dönüp dönüp bir sivri sinek ısırığını ağızlarından düşürmemeleri anlaşılır gibi değil.

Devletin savcı ve polisleri ordu içerisinde yuvalanmış asıl niyeti Suriye gibi bir baas rejimi kurmak olan Ergenekon çetesine operasyon yapmıştı. Zaman Gazetesi de buna destek verdi diye mi suçlu oldu?

Başka nedir Cemaat’in suçu? Saray tellaklarının uydurduğu zandan başka ortaya koyabildiğiniz hangi suçu var hizmetin? Elinizde bu kadar devlet imkanı var, ülkedeki her şey elinizde evrensel hukukun kabul edeceği bir delil ortaya koyabildiniz mi? Hayır.

2011 seçimlerinde Avrupa standartlarında çağdaş bir demokrasi vaat eden AKP gücü eline geçirince yönünü Ortadoğu’ya çevirmesine itiraz etmesi mi rahatsızlığınız?

Israrla kabul etmek istemediğiniz şey Hizmet’in, Erdoğan’a değil çağdaş bir ülke ülküsüne destek verdiği gerçeğidir. AKP ile köprülerini atmasının da bir tek sebebi var, Erdoğan’ın yönünü Ortadoğu’ya çevirip tek adam diktatörlük yoluna girmesidir.

Hizmet’in en büyük kabahati(!) Erdoğan Türkiye’sinin bugünkü halini yıllar öncesinden görmesi ve ona karşı tavır almasıdır.

Bir başka gerçek de Onun tek adam olması yolundaki bütün desteğini de sizden alması gerçeğidir. Yargıyı tekeline aldığı 2014 HSYK seçimlerinde bugün muhalifçilik oynayanların verdiği desteği ne çabuk unuttunuz. Erdoğan sizin desteğinizle oluşan HSYK sayesinde yargıyı tekeline almıştır. Yargı bugün Saray’a muhalefet eden herkesin başında demoklesin kılıcıysa bunda sizin de çok büyük payınız var.

Hele 15 Temmuz tiyatrosundan sonraki 20 Temmuz Saray darbesine verdiğiniz desteğin unutulur tarafı yoktur. Bütün ülkeyi altın tepsi ile Erdoğan’ın önüne sürenler bugün utanmadan Hizmet’i terörle birlikte anıyor.

Bugün ülkenin çivisi çıktıysa, mafya ülkenin en büyük adliyesi önünde silah sıkabiliyorsa bunun en büyük sebebi muhalif görünüp ona el altından destek verenlerdir.

Hizmet’i terörle birlikte anan muhalefet ve Saray hep birlikte Ergenekon’un istediği rejimi ülkeye getirdiler. Tek anlaşamadıkları şey birileri dini sömürüyor diğerleri eskisi gibi din düşmanı bir rejim istiyor. Onun haricinde aslında tam uzlaşı halindeler. MHP zaten hepten Saray’a entegre oldu, CHP’nin küçük kayıkçı kavgası çıkarması sizi yanıltmasın Saray’ın kritik her isteğini yerine getiriyor.

Şimdi bir daha düşünün ülke Hizmet kadrolarının nispeten etkin olduğu zamanlarda mı daha yaşanabilir bir yerdi yoksa muhalefetin Saray’a yardım ve yataklık ettiği bugün mü?

[Alper Ender Fırat] 23.9.2017 [TR724]

Irak’ta Kürtlerin bağımsızlık referandumu! [Erhan Başyurt]

Mesut Barzani yönetimindeki Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi tek yanlı bir kararla 25 Eylül’de bağımsızlık referandumu yapma kararı verdi.

Referandum tarihi yaklaştıkça komşu ülkeler ve uluslararası baskılar da artıyor.

Irak Kürdistan Bölgesi, 1991’den bu yana Bağdat’ın merkezi yönetimine bağlı değil, ‘özerk federal bölge’ gibi yönetiliyor.

Irak’ın 2007’de yürürlüğe giren yeni Anayasası da bu özgün konumlarını korumalarına el verdi.

Kendi parlamentoları, bayrakları, Peşmerge orduları, yerel hükümetleri var… Kendi dillerinde eğitim yapıyorlar. Petrol gelirlerinden pay alıyorlar ve gümrüklerini de kendileri işletiyorlar… 

AYRILAN SADECE KÜRTLER DEĞİL

Yarım asırdır Bağdat Yönetimi ile sorunlu, çeyrek asırdır ‘yarı bağımsız’ bir yönetime sahip, Saddam döneminde zülüm gören ve Saddam sonrası dönemde de Şii Araplar’ın otoriter yönetimleri ile uyuşamayan bir bölge Irak Kürdistan’ı…

Hal böyleyken kendi geleceklerine karar verme (self determinasyon) hakları değil mi?

Dünya bu şekilde ayrılan devletler ile dolu…

1990 sonrasında da SSCB, Yugoslavya, Endonezya, Çekoslovakya bu tarz bağımsız devletler doğurdu.

Irak’ta da böyle bir değişimin yaşanması neden mümkün olmasın?

Mesela ilgi çekici şekilde, İspanya’da Katalanya Bölgesi de aynı dönemde bağımsızlık referandumuna gidiyor.

Irak Kürdistan Bölgesi’ne tüm komşu ülkeler, hatta BM Güvenlik Konseyi tepki gösterirken, Katalanya referandumuna sadece Madrid Yönetimi tepki gösteriyor. Neden? 

KÜRDİSTAN’A TEPKİLERİN 4 NEDENİ

Tepkiler 4 temel nedene dayanıyor.

Birincisi, Kürtlerin de yüzde 74 oranında evet dediği Irak Anayasası tek yanlı bir kararla ‘self determinasyon’ yani ‘bağımsızlık’ referandumu hakkı vermiyor.

Irak Anayasa Mahkemesi zaten referandumu yok sayan bir karar verdi.

İkincisi, Irak petrol zengini bir ülke. Özellikle Kerkük… Kerkük 2014’ten bu yana fiili olarak Barzani yönetiminde. Oysa Kerkük konusunda Anayasa 2007’de referandum yapılmasını öngörüyordu ancak bu gerçekleştirilmedi. Dolayısıyla, ciddi bir belirsizlik söz konusu.

Üçüncüsü, Irak Kürdistanı’nın bağımsızlığının Suriye, İran ve Türkiye’de de komplikasyonları tetiklemesinden endişe ediliyor. Nitekim birçok ‘Büyük Kürdistan Hayali’ haritası, 4 ülke toprağını içine alıyor…

Komşu 3 ülke ve Irak yönetimi, referanduma karşı. Bu şartlarda bağımsız bir Kürdistan’ın ayakta kalması neredeyse imkânsız.

Irak Kürdistanı dört tarafı bu dört ülke ile çevrili. Havadan ve karadan ticari ve askeri kapsamlı bir ambargoya maruz kalmaları halinde, herhangi bir askeri müdahale olmasa bile uzun süre ayakta kalamaz.

Dördüncüsü, ABD başta olmak üzere Batılı ülkeler, referandumun zamanlamasını yanlış buluyor. IŞİD ile mücadeleyi sekteye uğratacağından ve IŞİD nedeniyle yerinden yurdundan olan mültecilerin geri dönmesini engelleyeceğinden haklı olarak endişe ediyorlar.

Barzani Yönetimine tek açık destek veren ülke İsrail… Büyük Kürdistan, bölge ülkelerinin parçalanarak zayıflatılması ve ‘dost ülke’ oluşturma projesi 1960’lara dayanıyor…

NORMAL ŞARTLARDA TÜRKİYE’YE FAYDA SAĞLAR

Sonuç olarak, Irak Kürtleri’nin kendi kaderini tayin hakkı aslında var. Dünya çok daha küçük sorunlu bölgelerin ayrılmasını destekledi. Kaldı ki bu sorun, Irak’la sınırlı kalmak kaydıyla Irak’ın iç işidir.

Kaldı ki, normal şartlar altında bağımsız bir Irak Kürdistanı, Türkiye için avantaja dönüşebilir. Terörü bitirmek, Şii yayını bölmek, istikrarsız bölgelerle arasına tampon bölge oluşturmak ve ekonomik olarak bağımlı bir devletle komşu olmak gibi avantajlar da sağlayabilir.

Ancak gelinen noktada, Kürdistan referandumu gerçekleşse ve yüzde 99 ‘bağımsızlık’ kararı da çıksa, şu an için uygulanması neredeyse imkânsız gibi…

Her şeye rağmen tek yanlı kararla referanduma gidilmesi ve bağımsızlık kararının uygulanması durumunda, en büyük zararı Kürdistan Bölgesi’nin göreceği ciddi çatışmaların tetiklenmesi ihtimali yüksek görünüyor.

[Erhan Başyurt] 23.9.2017 [TR724]

Tutuklu Fransız gazeteciyi silah anlaşması mı kurtardı? [Mehmet Dinç]

Türkiye’de tutuklu kalan yabancı gazetecilerden Fransız Loup Bureau 51 gün sonra serbest bırakıldı. Fransız medyasına göre Loup’un serbest bırakılmasının sebebi, Fransa ile Türkiye arasında imzalanan 3 Milyar Euro’luk askeri anlaşma. Challenge’s dergisine göre Ankara-Paris hattında yaşanan uzun görüşmelerin ardından Türk hava sahasında yeni teknoloji savunma sistemi kurulacak.  Savunma bakanı Fikri Işık’ın Temmuz ayında yaptığı açıklamalar da iddiaları doğrular nitelikte.

Loup, Temmuz ayında Irak Kürt bölgesi yönetimini ziyaret etmiş, Ağustos ayında Habur sınır kapısından geçerken tutuklanmıştı. O tarihten beri Şırnak’ta tutuklu bulunuyordu. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron iki defa telefonla Türkiye Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı arayıp serbest bırakılmasını talep etmişti. Bunun dışında RSF gibi gazeteci haklarını savunan uluslararası dernek ve kuruluşlar da defalarca bu tutuklamaya karşı girişimlerde bulunmuştu.

Serbest bırakıldı, tekrar tutuklandı

Loup’un serbest bırakılması medyada geniş yer buldu, yaşadığı zor günleri anlatan Loup, Silopi’den geçerken bindiği aracın sürücüsünün kaçak sigara taşındığı için durdurulup kontrol edildiği ve sonra tutuklandığını anlattı. O gece Loup’u da kontrol eden polisler pasaportunda birçok Ortadoğu ülkesinin mührünü görünce ‘makul şüphe’ ile emniyete götürdü. Gazeteci olduğuna dair kanıtlar sunmak için flaş belleklerini paylaşan Loup şeffaflıkla neden o ülkelere gittiğini açıkladı. Loup’u serbest bırakan polisler daha sonra onu otobüs terminaline götürüp İstanbul’a bilet aldılar. Fakat 15 dakika sonra zırhlı araç gelip tekrar Loup’u aldı ve Şırnak polis karakolunun penceresiz bodrum katında kilitledi. 6 gün boyunca sorgulanmadan hücrede kaldı. Elleri kelepçeli her gece doktor kontrolüne götürülen Loup terörist gibi muamele gördüğünü söyledi.

Loup Bureau: Midneight Express’in gerçek olduğunu anladım

Mahkeme heyetinin karşısına çıkan Loup’a hâkim birkaç ayı hapishanede geçireceğini söylemiş. Loup ise 1970’lerde Türk cezaevlerinin durumunu gösteren Midnight Express filimin gerçek olduğunu anladığını aktarmış. Tek kişilik hücrede kaldığını söyleyen Loup “zihinsel olarak uçurumun kenarındaydım” diyor. Fransız makamlarının girişimleri sonucunda serbest kalan Loup Bureau Fransa’ya dönerken uçakta gözyaşlarını tutamadığını da ifade ediyor.

Loup gazeteciliği bırakmayacağını ancak bir süre ‘sahadan uzak’ kalıp Belçika’daki bir gazetecilik okuluna devam edeceğini belirtiyor.

New York’taki görüşmeden iki gün önce serbest bırakıldı

Fransa’da haftalık yayınlanan Challenge’s dergisine göre Fransa ve Türkiye arasındaki 3 milyar Euro’luk silah anlaşması Loup’un serbest bırakılmasında etkili oldu. 51 gün Şırnak’ta tutuklu bulunan Loup Bureau 17 Eylül 2017 tarihinde, yani 19 Eylül Salı günü Erdoğan ve Macron’un New York’ta bulaşmasından iki gün önce serbest bırakıldı.

Türkiye savunma bakanı Fikri Işık’ın Temmuz ayında açıkladığı Fransa-İtalya-Türkiye arasındaki askeri anlaşma iddiaları doğrular nitelikte. Türk basınına yanıyan haberlere göre Türkiye hava savunma sahasını oluşturmak için Fransa-İtalya ve Türkiye arasında anlaşma imzalandı, çerçevesi ve maliyeti konusunda ise detaylı bilgi yer almadı.

Işık, “Savunma sanayisi alanındaki iş birliğimizin en somut gelişmelerinden birisi, EUROSAM Konsorsiyumu ve Türk savunma sanayisi arasında hava ve füze savunma sisteminin birlikte geliştirilmesi ve üretilmesi konusundaki müşterek iradenin bugün öğleden sonra kayda geçirilmesi olmuştur. Böylece, bu iş birliği içinde yer alan Türk, Fransız ve İtalyan şirketler, söz konusu sistemin, üç ülkenin ihtiyaçlarına göre tanımlaması için çalışacaklardır” ifadelerini kullandı.

Fransa’dan Türkiye’ye hassas teknoloji

Fransız basınına göre ise Aselsan ve Roketsan’ın dahil olduğu anlaşmada ilk etapta 3 Milyar Euro’luk miktar Avrupalı şirketlerin cebine girecek, buna karşılık 2018 yılına kadar sürecek olan özellikle Fransa’dan Türkiye’ye hassas teknoloji transferi gerçekleşecek.

Challenge’s dergisine göre bu projede Avrupa’nın en büyük savunma şirketleri MBDA ve Eurosam Türk hava savunma sahasının geleceği konusunda önemli rol oynayacak. MBDA yetkililerine göre iki Türk biriminin Eurosam’a girişi öngörülüyor. Türkiye dosyasındaki tek imtiyaz, anti-balistik füzelerin güç ve menzilini artırmak için ilk aşamadaki itici gücün modernizasyonu çalışmalarına katılabilmesi olarak belirtiliyor.

[Mehmet Dinç] 23.9.2017 [TR724]