Sincan Cezaevinde tutuklu 150 kişi önceki akşam iftar yemeğinden zehirlendi. Bozuk makarnanın dağıtıldığı Sincan T Tipi Cezaevinde sorun hala devam ediyor.
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – Ankara Sincan Cezaevinde önceki akşam meydana gelen zehirlenme olayı bu sabah bir tutuklunun haftalık telefon görüşmesi için ailesini arayınca ortaya çıktı. Saat 11.00’de annesini arayan tutuklu, “Yerlere tuvaletimizi yapmak zorunda kaldık. Sabaha kadar elimizde poşet kustuk. Ölsek kimsenin umurunda değildi” dedi.
T TİPİNDEKİ BÜTÜN KOĞUŞLARA BOZUK MAKARNA DAĞITILDI
Bold Medya’ya konuşan anne D.Ö, oğlunun saat 11.00’de aradığını ve makarnadan zehirlendiklerini söylediğini aktardı. D.Ö, “Bozuk makarnayı Sincan T Tipi Cezaevinin hepsine vermişler. Aç olunca, hissetmemişler bozuk olduğunu ve T Tipindeki bütün koğuşlar yemeği yemiş” dedi.
BAYILANLAR, AĞLAYANLAR, İNLEYENLER, KUSMA SESLERİ…
İftar yaptıktan birkaç saat sonra başlayan ateş, kusma, ishal şikayetleriyle hastaların revire götürüldüğünü ifade eden D.Ö. “Revir zaten 10 kişilik. İlk etapta 10 kişiyi yatırmışlar. Sonra bu sayı 100-150 kadar çıkmış. Revirde yerlere yatak atmışlar, ellerine poşet tutuşturmuşlar. Baygınlık geçirenler, ağlayanlar, inleyenler, devamlı kusma sesleri…” diye konuştu
SADECE 1 HEMŞİRE
Bu kadar hastaya sadece 1 hemşirenin baktığını kaydeden D.Ö. şöyle devam etti:
“Zehirlenenler hastaneye gitmeyi talep etmişler. Gardiyanlar, korona var diye reddetmişler. Daha kötüsü, belli bir sayıdan sonra gardiyanlar koğuşlara giderek ‘sizi revire götüremeyeceğiz, koğuşunuz revirden çok daha sağlıklı, steril durumda’ demiş. Bu insanlar koğuşta, çok affedersiniz tuvaletin önünde sıra beklerken birbirlerinin karşılarında tuvaletlerini yapmak zorunda kalmışlar. Sıra gelmediği için. Bir yandan kusup bir yandan tuvaletlerini yaparak bütün bir geceyi böyle bir rezillik ve kepazelikle geçiriyorlar.”
“ELİNİZDEN GELENİ YAPIN, SESİMİZİ DUYURUN”
Oğlunun ishalinin hala devam ettiğini söyleyen D.Ö. yardım çağrısında bulundu: “Bugün de koğuşta devamlı baygınlık geçirenler, sayıklayanlar varmış. Yavrum, ‘Ölüme terk edilmiş gibi hissediyoruz biz burada. Hiç kimse sesimizi duymuyor. Elinizden geleni yapın, duyurabildiğiniz kadar duyurun’ dedi. İnsanlar göz göre ölüme terk edildi. Yetkililer nerede?”
[Sevinç Özarslan] 20.5.2020 [Bold Medya]
Namaz Büyük Bereket [Safvet Senih]
M. Fethullah Gülen Hocaefendi namaz ile ilgili şu tesbitleri yapıyor: “Bir insan, namazını kâmil mânada eda ederse, onun hayatındaki NURLU ZAMAN DİLİMLERİ alabildiğine genişler; zulmetli ve karanlık anları DARALIR... Bast halleri daha MÜNKEŞİF hale gelir; kabz halleri ise âdeta ortadan kalkar. Onun için dünyasında şeytanlığa, nefsaniliğe açık menfezler DARALIR; melekliğe, ruhaniliğe açılan kapılar da ardına kadar açılır. Ancak bütün bunlar, namazın şuurluca idrak edilip, eda edilmesine bağlıdır.. evet kalbin hoplaması duyguların şahlanması, içten içe bir ürpertinin duyulmasına bağlıdır. Bu bakımdan ‘Gerçekten namaz hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar.’ (29/45) âyetinin resmettiği NAMAZ, kâmil mânada bir namazdır. Böyle bir namaz ufkunu yakalayamayanların hata yapması ise kaçınılmazdır.
“Bir namazın insanı münkerattan alıkoyması ve onu yücelere yönlendirmesi ciddi bir konsantrasyona bağlıdır. Şöyle ki, gündüzlerin 16-17 saat sürdüğü yaz aylarında açlık ve susuzluk çekerek tuttuğumuz Ramazan orucunun iftarı anında, içtiğimiz bir bardak suyu vücudumuzun her hücresinde hisseder ve âdeta her yanımıza yayılışını duyarız; aynen öyle de namaz anında söylediğimiz her kelime, edâ ettiğimiz her rükün o ölçüde vicdanımızda duyulmalı, ÜRPERTİ HÂSIL ETMELİ ve bize ALLAH önünde olduğumuzu hatırlatmalı ki, o namaz münkerattan uzaklaştıran bir NAMAZ olabilsin. Öyleyse burada şöyle diyebiliriz: Yani namazı eda etmenin derinliği zamanla davranışlarımızı belirleyen önemli bir âmil haline gelebilir.
“Yeri gelmiş iken, istidradî olarak bir hususu daha arz etmek istiyorum: İnsan kendi nefsi hakkında ye’se düşmeme kaydıyla daima sorgulayıcı olmalıdır. Hep ‘yaptığım ibadetler, kıldığım şu namazlar ya âhirette benim suratıma paçavra gibi çarpılırsa’ endişesini taşımalı; taşımalı ama bunu başkaları hakkında değil, sadece kendi nefsi için düşünmeli. Aksi takdirde sû-i zanna girer ve apaçık bir haramı irtikap etmiş olur. Evet çok tekrar ettiğimiz bir vecizeyi bir kere daha hatırlatalım: İnsan her zaman kendi hakkında bir SAVCI başkaları hakkında bir AVUKAT gibi davranmalıdır… Evet o, nefsi adına en küçük inhirafları bile yılan-çıyan gibi görmeli ve başkalarının büyük hataları karşısında da şefkatli bir ANNE gibi davranmalı, suçluyu uyarmaya çalışırken dahi hep gönlünün diliyle konuşmalıdır. Aslında Kur’an’ın üslubu da budur. Onun içindir ki, Allah (c.c.) ‘Sana vahyedilen kitabı oku ve namazı dosdoğru kıl’ (29/45) diyerek her düşünce, her tavır ve her davranışımızda bizi Kur’an’ın rehberliğine çağırmaktadır.
“Sadede dönelim: Emredildiği ve Allah’ın hoşnutluğu için edâ edilen bir namaz, diğer bir tabirle İHLAS YÖRÜNGELİ, RIZA HEDEFLİ kılınan bir NAMAZ, bir de devam gözetilirse bugün olmazsa yarın mutlaka insanı fuhşiyat ve münkerattan alıkor. Onu fuhşiyat ve münkerattan alıkoyan bir ibadet, evleviyetle şirk ve şirki işmam eden şeylerden, dalâlet ve dalâlete sürükleyen sâiklerden uzaklaştırır; uzaklaştırır zira NAMAZ baştan sonra kadar kavlî, fiilî ve hâlî zikrullah ile örülmüş bir ibadettir. Böyle bir zikir şekli çok büyüktür ve Allah’ın ululuğuna münasip bir keyfiyet arzetmektedir. Kur’an-ı Kerim de ‘Hiç kuşkusuz Allah’ı zikir en büyüktür ve Allah sizin yapageldiğiniz herşeyi bilmektedir.’ (29/45) fermanıyla bu espriyi hatırlatmaktadır.”
Namaz gerçekten her hususta BEREKETE vesiledir. Eğer namaz vaktin evvelinde kılınırsa, o zaman dilimi gerçekten bereketlerin yani bast-ı zamana sebep olur; bereketle zaman genişledikçe genişler. Pek çok iş, o kısa zamana sığar. Gerçekten namazı ikame edersek, tesbihatı yaparsak, arkadan bir iki sayfa tefsir ve sair dinî metinler okursak gerçekten gözle görürcesine bu bereketi fark ederiz.
Çok hızlı kılınan ve tesbihatsız namazlardan veya vaktin başında değil de son anlara sıkıştırılan namazdan sonra nasıl bir sıkıntı ve bereketsizlik ortamı sarıyor ona da şahit oluyorsunuz.
[Safvet Senih] 20.5.2020 [Samanyolu Haber]
“Bir namazın insanı münkerattan alıkoyması ve onu yücelere yönlendirmesi ciddi bir konsantrasyona bağlıdır. Şöyle ki, gündüzlerin 16-17 saat sürdüğü yaz aylarında açlık ve susuzluk çekerek tuttuğumuz Ramazan orucunun iftarı anında, içtiğimiz bir bardak suyu vücudumuzun her hücresinde hisseder ve âdeta her yanımıza yayılışını duyarız; aynen öyle de namaz anında söylediğimiz her kelime, edâ ettiğimiz her rükün o ölçüde vicdanımızda duyulmalı, ÜRPERTİ HÂSIL ETMELİ ve bize ALLAH önünde olduğumuzu hatırlatmalı ki, o namaz münkerattan uzaklaştıran bir NAMAZ olabilsin. Öyleyse burada şöyle diyebiliriz: Yani namazı eda etmenin derinliği zamanla davranışlarımızı belirleyen önemli bir âmil haline gelebilir.
“Yeri gelmiş iken, istidradî olarak bir hususu daha arz etmek istiyorum: İnsan kendi nefsi hakkında ye’se düşmeme kaydıyla daima sorgulayıcı olmalıdır. Hep ‘yaptığım ibadetler, kıldığım şu namazlar ya âhirette benim suratıma paçavra gibi çarpılırsa’ endişesini taşımalı; taşımalı ama bunu başkaları hakkında değil, sadece kendi nefsi için düşünmeli. Aksi takdirde sû-i zanna girer ve apaçık bir haramı irtikap etmiş olur. Evet çok tekrar ettiğimiz bir vecizeyi bir kere daha hatırlatalım: İnsan her zaman kendi hakkında bir SAVCI başkaları hakkında bir AVUKAT gibi davranmalıdır… Evet o, nefsi adına en küçük inhirafları bile yılan-çıyan gibi görmeli ve başkalarının büyük hataları karşısında da şefkatli bir ANNE gibi davranmalı, suçluyu uyarmaya çalışırken dahi hep gönlünün diliyle konuşmalıdır. Aslında Kur’an’ın üslubu da budur. Onun içindir ki, Allah (c.c.) ‘Sana vahyedilen kitabı oku ve namazı dosdoğru kıl’ (29/45) diyerek her düşünce, her tavır ve her davranışımızda bizi Kur’an’ın rehberliğine çağırmaktadır.
“Sadede dönelim: Emredildiği ve Allah’ın hoşnutluğu için edâ edilen bir namaz, diğer bir tabirle İHLAS YÖRÜNGELİ, RIZA HEDEFLİ kılınan bir NAMAZ, bir de devam gözetilirse bugün olmazsa yarın mutlaka insanı fuhşiyat ve münkerattan alıkor. Onu fuhşiyat ve münkerattan alıkoyan bir ibadet, evleviyetle şirk ve şirki işmam eden şeylerden, dalâlet ve dalâlete sürükleyen sâiklerden uzaklaştırır; uzaklaştırır zira NAMAZ baştan sonra kadar kavlî, fiilî ve hâlî zikrullah ile örülmüş bir ibadettir. Böyle bir zikir şekli çok büyüktür ve Allah’ın ululuğuna münasip bir keyfiyet arzetmektedir. Kur’an-ı Kerim de ‘Hiç kuşkusuz Allah’ı zikir en büyüktür ve Allah sizin yapageldiğiniz herşeyi bilmektedir.’ (29/45) fermanıyla bu espriyi hatırlatmaktadır.”
Namaz gerçekten her hususta BEREKETE vesiledir. Eğer namaz vaktin evvelinde kılınırsa, o zaman dilimi gerçekten bereketlerin yani bast-ı zamana sebep olur; bereketle zaman genişledikçe genişler. Pek çok iş, o kısa zamana sığar. Gerçekten namazı ikame edersek, tesbihatı yaparsak, arkadan bir iki sayfa tefsir ve sair dinî metinler okursak gerçekten gözle görürcesine bu bereketi fark ederiz.
Çok hızlı kılınan ve tesbihatsız namazlardan veya vaktin başında değil de son anlara sıkıştırılan namazdan sonra nasıl bir sıkıntı ve bereketsizlik ortamı sarıyor ona da şahit oluyorsunuz.
[Safvet Senih] 20.5.2020 [Samanyolu Haber]
Cezaevlerinde korona feryadı: Ne yapacaksanız yapın artık! [İlker Doğan]
Türkiye’deki cezaevlerinde Kovid-19 salgını hızla yayılıyor. Pandemi öyle bir boyuta geldi ki her 10 tutukludan 9’unun ‘pozitif’ çıkması sonrası Sağlık Bakanlığı test yapılmasını yasakladı. Cezaevi Müdürlüğü, hastalara müdahale etmek için insanların yürüyemeyecek hale gelmesini bekliyor. Hastalığın belirtilerini taşıyanları bir poşet içerisinde ‘ne olduğu’ belli olmayan ilaçlar veriliyor.
Bakanlığın verilerine göre hasta sayısı 300 bile değil! Ancak iddiaya göre gerçek rakam bunun kat kat üzerinde. İnternette yayınlanan bir ses kaydında Silivri Cezaevi’nde bulunan Mehmet Sarı isimli tutuklu, haftalık telefon görüşmesinde eşine, “8 kişi hastaneye kaldırıldık. 7 kişinin testi pozitif çıktı. Şu anda bütün koğuş hasta. Diğer koğuşlarda da durum aynı!” diyor.
Cezaevlerinde pandeminin bu kadar hızlı yayılmasının temel sebebi ‘sosyal mesafe’ kuralının yok sayılması! Silivri Cezaevi’nde 7 kişilik koğuşlarda en az 35 kişi kalıyor. Rakamın 43’e kadar çıktığı koğuşlar var. 1 kişilik odada 7 kişi yaşamak zorunda! Tutukluların kantin ihtiyaçları da karşılanmıyor. Temizlik malzemesine ulaşmak neredeyse imkansız.
Cezaevlerinde yemeklerin kalitesi ve miktarı da dibi görmüş durumda. Her gün farklı bir cezaevinden ‘zehirlenme’ haberleri geliyor. En son Sincan T Tipi’nde kalan tutuklular yedikleri yemekten zehirlendi. Onlarca tutuklu hastanelik oldu.
İnternette yayınlanan ses kaydı, “Ne yapacaksanız yapın artık! Bunlar bizi burada öldürmeye niyetli…” sözleriyle başlıyor. Kayıt Silivri Cezaevi’ndeki bir tutukluya ait. Haftalık telefon görüşmesinde, cezaevinde pandeminin geldiği boyutu çaresizce eşine anlatıyor: “Geçen hafta pazartesi bir arkadaşımız koğuşta hastalandı. Koğuştaki acil durum butonuna bastık, geldiler arkadaşın ateşini ölçüp gittiler. 4 gün sonra yaklaşık 8-10 kişi birden hastalandık. Yine koğuşun kapısına bir sağlıkçı geldi. Bizi görmüyorlar zaten, doğrudan kapıdaki mazgaldan konuşuyorlar.”
MAZGALDAN ATEŞİMİZİ ÖLÇTÜ!
“’Neyiniz var’ dedi. Biz de ‘hiç bir yerimiz tutmuyor, halsizlik var. Öksürük var yani hastalıkla ilgili bütün belirtiler var. Ne yapacaksanız yapın’ dedik. Mazgaldan ateşimizi ölçtü. Ateş düşük çıktı. Ama diğer bütün belirtileri taşıyoruz. Hiç kimse yerinden kıpırdayamıyor. Halsiz. 8-10 kişi koğuşun içinde ölüyoruz. Yalvar yakar test yapılmasını istedik. Ancak sağlıkçı arkadaş bize, ‘Sağlık Bakanlığı cezaevlerinde test yapılmasını istemiyor.’ dedi. ‘Neden’ dedik. ‘Biz de bilmiyoruz’ dediler.”
8 KİŞİDEN 7’Sİ POZİTİF ÇIKTI
“Ertesi gün dilekçe yazdık savcılığa. 8 arkadaş. Doktor geldi koğuşa. Doktor bize ‘virüs olabilir’ dedi. Sağlık bakanlığından gelen ekip, doktor, cezaevi müdürü vs. toplantı yapıyor ve karar alıyorlar. Doktora ısrar ettik ve hastaneye gönderildik. 8 kişiden 7’si pozitif çıktık. Muhtemelen bizim koğuşun tamamı hasta şu anda. Bizimkinin haricinde bir sürü koğuş var. Yemekler kötü. Çorba geldi, bir kişiye bir çay bardağı kadar.”
SIKINTI BÜYÜK, ÖNLEM YOK!
Kalabalık koğuşlar, bozuk yemekler ve salgın… Türkiye’deki cezaevlerinde insan hakları ihlalleri sınır tanımıyor. Cezaevlerinde resmi açıklamalara göre enfekte hasta sayısı 273. Ancak rakamın bunun kat kat fazlası olduğu belirtiliyor. Sağlık Bakanlığı’nın rakamın fazla gözükmesini istemediği için test yapılmasını yasakladığı kaydediliyor. Zira test yapılan 10 tutukludan 9’unun testi pozitif çıkıyor!
7 KİŞİLİK KOĞUŞTA 43 TUTUKLU!
Cezaevlerinde pandeminin bu kadar hızlı yayılmasının temel sebebi koğuşların tıka basa dolu olması. Örneğin Silivri’de 7 kişilik koğuşlarda minimum 35 kişi kalıyor. Bazı koğuşlarda rakam 43 kişiye kadar çıkıyor. Sosyal mesafe kuralı yok sayılıyor. Ancak tutuklular haftalık telefon görüşmesine götürülürken gardiyanlar tarafından ‘sosyal mesafe kuralına uyması konusunda uyarılıyor… Zira kameralar kayıtta! Enfekte tutuklularla diğerlerinin aynı koğuşta tutulması da pandeminin yayılmasını tetikliyor.
GARDİYANLAR: MAKARNALARI BOZUK, DÖKÜN!
Cezaevleri yönetiminin varlığıyla yokluğu bir! Tutukluların hiçbir insani ve hukuki talepleri yerine getirilmiyor. Yemekler yetersiz ve kalitesiz. 35 kişilik koğuşa 15 kişilik yemek veriliyor. Her gün farklı bir cezaevinden zehirlenme haberleri geliyor. Son olarak Ankara Sincan T Tipi’nde makarnadan dolayı onlarca tutuklu zehirlendi. Sosyal medyada bir tutuklu yakını, “Sincan T tipinde yemekten zehirlenmeler olmuş dün. Yüzden fazla kişi zehirlenmiş.” diyor. Ona cevap yazan başka bir tutuklu yakını ise, “Bugün eşim aradı. O şüphelendiği için yemeği yememiş. Fakat yan koğuşlarda sabaha kadar bağırmalar inlemeler duymuşlar. Zaten gece gardiyanlar gelip, ‘makarnalar bozuk dökün’ diye uyarı yapmış. İş işten geçtikten sonra.” ifadelerini kullanıyor.
GERGERLİOĞLU: YETER ARTIK!
Cezaevlerinde yaşanan skandallar İnsan Hakları Savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun da gündeminde. Son paylaşdığı ve Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ü de etiketlediği tweet’te, “Yeter artık sayın @abdulhamitgul ! Silivri cezaevinde neler oluyor? Hep vakaları biz açıklıyoruz, mecbur kalmadıkça açıklamıyorsunuz..! 7. bölümde B7 ve B8 de de (+) hasta var B7 koğuştan hastaneye kaldırılan ağır hasta ve diğerleri hakkında ne zaman açıklama yapacaksınız? Kantin de yetersiz!” diyor.
GARDİYANLAR DA TEDİRGİN
Sorun sadece tutuklular da değil. Gardiyanlar da tedirgin. Yüzlerce gardiyanın enfekte olduğu belirtiliyor. Gardiyanların da kendilerine şikayette bulunan tutuklulara, “Biz de hasta olmaktan korkuyoruz. İdareciler ortada yok, ulaşamıyoruz” dediği aktarılıyor.
DOKTOR: YÜZDE 90 HEPİNİZ VİRÜSLÜSÜNÜZ!
Sosyal medyada tutuklu yakınları birbirini teselli ediyor. Beyza Akgül isimli kullanıcı, eşinin kovid olduğunu e-nabız’dan öğrendiğini anlatıyor: “B7 koğuşundan hastaneye kaldırılan benim eşim. Eşimle ilgili hiçbirşey öğrenemiyorum. Elimde sadece e nabızda gördüğüm radyoloji görüntüleri var.”
Bir başka tutuklu yakınının Akgül’e cevabı ise şöyle: “Eşim Silivri 7 Nolu B8 koğuşunda. Doktor gelmiş ve “Yüzde 90 hepiniz virüslüsünüz.” demiş. Test yapılmadan herkese poşetlerin içinde ilaç verilmiş. Eşim, ‘Ne ilacın adını biliyoruz ne prospektüsünü biliyoruz’ dedi.”
[İlker Doğan] 20.5.2020 [TR724]
Bakanlığın verilerine göre hasta sayısı 300 bile değil! Ancak iddiaya göre gerçek rakam bunun kat kat üzerinde. İnternette yayınlanan bir ses kaydında Silivri Cezaevi’nde bulunan Mehmet Sarı isimli tutuklu, haftalık telefon görüşmesinde eşine, “8 kişi hastaneye kaldırıldık. 7 kişinin testi pozitif çıktı. Şu anda bütün koğuş hasta. Diğer koğuşlarda da durum aynı!” diyor.
Cezaevlerinde pandeminin bu kadar hızlı yayılmasının temel sebebi ‘sosyal mesafe’ kuralının yok sayılması! Silivri Cezaevi’nde 7 kişilik koğuşlarda en az 35 kişi kalıyor. Rakamın 43’e kadar çıktığı koğuşlar var. 1 kişilik odada 7 kişi yaşamak zorunda! Tutukluların kantin ihtiyaçları da karşılanmıyor. Temizlik malzemesine ulaşmak neredeyse imkansız.
Cezaevlerinde yemeklerin kalitesi ve miktarı da dibi görmüş durumda. Her gün farklı bir cezaevinden ‘zehirlenme’ haberleri geliyor. En son Sincan T Tipi’nde kalan tutuklular yedikleri yemekten zehirlendi. Onlarca tutuklu hastanelik oldu.
İnternette yayınlanan ses kaydı, “Ne yapacaksanız yapın artık! Bunlar bizi burada öldürmeye niyetli…” sözleriyle başlıyor. Kayıt Silivri Cezaevi’ndeki bir tutukluya ait. Haftalık telefon görüşmesinde, cezaevinde pandeminin geldiği boyutu çaresizce eşine anlatıyor: “Geçen hafta pazartesi bir arkadaşımız koğuşta hastalandı. Koğuştaki acil durum butonuna bastık, geldiler arkadaşın ateşini ölçüp gittiler. 4 gün sonra yaklaşık 8-10 kişi birden hastalandık. Yine koğuşun kapısına bir sağlıkçı geldi. Bizi görmüyorlar zaten, doğrudan kapıdaki mazgaldan konuşuyorlar.”
MAZGALDAN ATEŞİMİZİ ÖLÇTÜ!
“’Neyiniz var’ dedi. Biz de ‘hiç bir yerimiz tutmuyor, halsizlik var. Öksürük var yani hastalıkla ilgili bütün belirtiler var. Ne yapacaksanız yapın’ dedik. Mazgaldan ateşimizi ölçtü. Ateş düşük çıktı. Ama diğer bütün belirtileri taşıyoruz. Hiç kimse yerinden kıpırdayamıyor. Halsiz. 8-10 kişi koğuşun içinde ölüyoruz. Yalvar yakar test yapılmasını istedik. Ancak sağlıkçı arkadaş bize, ‘Sağlık Bakanlığı cezaevlerinde test yapılmasını istemiyor.’ dedi. ‘Neden’ dedik. ‘Biz de bilmiyoruz’ dediler.”
8 KİŞİDEN 7’Sİ POZİTİF ÇIKTI
“Ertesi gün dilekçe yazdık savcılığa. 8 arkadaş. Doktor geldi koğuşa. Doktor bize ‘virüs olabilir’ dedi. Sağlık bakanlığından gelen ekip, doktor, cezaevi müdürü vs. toplantı yapıyor ve karar alıyorlar. Doktora ısrar ettik ve hastaneye gönderildik. 8 kişiden 7’si pozitif çıktık. Muhtemelen bizim koğuşun tamamı hasta şu anda. Bizimkinin haricinde bir sürü koğuş var. Yemekler kötü. Çorba geldi, bir kişiye bir çay bardağı kadar.”
SIKINTI BÜYÜK, ÖNLEM YOK!
Kalabalık koğuşlar, bozuk yemekler ve salgın… Türkiye’deki cezaevlerinde insan hakları ihlalleri sınır tanımıyor. Cezaevlerinde resmi açıklamalara göre enfekte hasta sayısı 273. Ancak rakamın bunun kat kat fazlası olduğu belirtiliyor. Sağlık Bakanlığı’nın rakamın fazla gözükmesini istemediği için test yapılmasını yasakladığı kaydediliyor. Zira test yapılan 10 tutukludan 9’unun testi pozitif çıkıyor!
7 KİŞİLİK KOĞUŞTA 43 TUTUKLU!
Cezaevlerinde pandeminin bu kadar hızlı yayılmasının temel sebebi koğuşların tıka basa dolu olması. Örneğin Silivri’de 7 kişilik koğuşlarda minimum 35 kişi kalıyor. Bazı koğuşlarda rakam 43 kişiye kadar çıkıyor. Sosyal mesafe kuralı yok sayılıyor. Ancak tutuklular haftalık telefon görüşmesine götürülürken gardiyanlar tarafından ‘sosyal mesafe kuralına uyması konusunda uyarılıyor… Zira kameralar kayıtta! Enfekte tutuklularla diğerlerinin aynı koğuşta tutulması da pandeminin yayılmasını tetikliyor.
GARDİYANLAR: MAKARNALARI BOZUK, DÖKÜN!
Cezaevleri yönetiminin varlığıyla yokluğu bir! Tutukluların hiçbir insani ve hukuki talepleri yerine getirilmiyor. Yemekler yetersiz ve kalitesiz. 35 kişilik koğuşa 15 kişilik yemek veriliyor. Her gün farklı bir cezaevinden zehirlenme haberleri geliyor. Son olarak Ankara Sincan T Tipi’nde makarnadan dolayı onlarca tutuklu zehirlendi. Sosyal medyada bir tutuklu yakını, “Sincan T tipinde yemekten zehirlenmeler olmuş dün. Yüzden fazla kişi zehirlenmiş.” diyor. Ona cevap yazan başka bir tutuklu yakını ise, “Bugün eşim aradı. O şüphelendiği için yemeği yememiş. Fakat yan koğuşlarda sabaha kadar bağırmalar inlemeler duymuşlar. Zaten gece gardiyanlar gelip, ‘makarnalar bozuk dökün’ diye uyarı yapmış. İş işten geçtikten sonra.” ifadelerini kullanıyor.
GERGERLİOĞLU: YETER ARTIK!
Cezaevlerinde yaşanan skandallar İnsan Hakları Savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun da gündeminde. Son paylaşdığı ve Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ü de etiketlediği tweet’te, “Yeter artık sayın @abdulhamitgul ! Silivri cezaevinde neler oluyor? Hep vakaları biz açıklıyoruz, mecbur kalmadıkça açıklamıyorsunuz..! 7. bölümde B7 ve B8 de de (+) hasta var B7 koğuştan hastaneye kaldırılan ağır hasta ve diğerleri hakkında ne zaman açıklama yapacaksınız? Kantin de yetersiz!” diyor.
GARDİYANLAR DA TEDİRGİN
Sorun sadece tutuklular da değil. Gardiyanlar da tedirgin. Yüzlerce gardiyanın enfekte olduğu belirtiliyor. Gardiyanların da kendilerine şikayette bulunan tutuklulara, “Biz de hasta olmaktan korkuyoruz. İdareciler ortada yok, ulaşamıyoruz” dediği aktarılıyor.
DOKTOR: YÜZDE 90 HEPİNİZ VİRÜSLÜSÜNÜZ!
Sosyal medyada tutuklu yakınları birbirini teselli ediyor. Beyza Akgül isimli kullanıcı, eşinin kovid olduğunu e-nabız’dan öğrendiğini anlatıyor: “B7 koğuşundan hastaneye kaldırılan benim eşim. Eşimle ilgili hiçbirşey öğrenemiyorum. Elimde sadece e nabızda gördüğüm radyoloji görüntüleri var.”
Bir başka tutuklu yakınının Akgül’e cevabı ise şöyle: “Eşim Silivri 7 Nolu B8 koğuşunda. Doktor gelmiş ve “Yüzde 90 hepiniz virüslüsünüz.” demiş. Test yapılmadan herkese poşetlerin içinde ilaç verilmiş. Eşim, ‘Ne ilacın adını biliyoruz ne prospektüsünü biliyoruz’ dedi.”
[İlker Doğan] 20.5.2020 [TR724]
Mümtaz bir hak dostunun ardından [Prof. Dr. Muhittin Akgül]
Ölüm, yepyeni bir başlangıçtır. Mihnet yurdundan, nimetlerle dolu vatan-i asliye bir adım daha yaklaşmadır. Gerçek sevgililerle buluşmanın bekleme salonudur. Ebediyete açılan koridordur. Ve şâirin ifadesiyle:
Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber…
Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü Peygamber?
Ölüme böylesine inanmamıza rağmen, yine de üzülürüz ölümler karşısında. Çünkü insanız. Örnek Nebi bile küçücük evladının vefatıyla dökmemiş miydi gözyaşlarını? Evet üzülür insan, annenin, babanın, kardeşin, komşunun ve candan sevilen bir dostun arkasından.
Eskiden dostu yakından tanıyabilmek için, aynı sofrayı paylaşmak, yolculuk etmek, alış-veriş yapmak gibi vesileleri sayarlardı. Ben bunlara şimdi bir başkasını, hem de en kaliteli arkadaş tanıma ortamını ekliyorum. Hapishanede aynı koğuş ya da hücreyi paylaşmak. Aynı koğuşta, aynı çilede, aynı çatının altında, her şeyinizle bir günü, bir ayı, bir yılı paylaşmak.
Böyle bir candan dostumu kaybettim dün denecek kadar yakın bir zamanda. Kendisini hapishanede tanıdığım, bir yıldan fazla aynı koğuşu ve acı-tatlı pek çok şeyimizi birbirimizle paylaştığımız bir dostumu. Onun için hem bir dua talebi olsun, hem de güzel insanların yaşadıkları güzellikler, arkadakilere bir yâd-ı cemil olsun kabilinden bir yazı bu.
Kendileri, 15 Temmuz tiyatrosunun merkezinde bulunuyordu. Merkezinde bulunması, tiyatroyu oynamasından değildi. Tiyatroyu oynadığı varsayılan kişinin kayınpederi olmasıydı tek suçu(!).
Bütün aile, gazete manşetlerinde, televizyon haberlerinde ve internet sitelerinde boy boy resimleriyle haber oluyordu. Masuniyet karinesi ve suçun şahsiliği prensibi gibi pekçok hukuk kuralı, ayaklar altına alınmıştı. Çünkü hukuk yoktu ve bütün haklar ayaklar altında çiğneniyordu.
Eşi, kendisi, damatları, kızları hatta baldızı bile hepsi hapiste, akraba olmanın cezasını beraberce çekiyordu. Geride küçücük torunlar kalmıştı. Uzun senelerden beri oturduğu şahsi evi bile mühürlenmiş, gözleri dönmüş caniler tarafından camları kırılmış, adeta yağmalanmış bir hale getirilmişti.
Normal bir insanın bu şartlarda çıldırması beklenirdi. Ancak o gayet sâkin, mütevekkil ve olanlara, Mevla’nın ezelde yazdığı kaderin, kazaya dönüşmesi olarak bakıyor ve bu şekilde inanıyordu.
Koğuşumuzun yaş itibariyle iki büyüğünden biriydi. Diğeri de oldukça edepli, sabırlı ve mütevekkil olan, yetmişin üzerindeki yaşıyla, şehrin en donanımlı hastanesi elinden gasbedilen Fazlı Şafak amcamızdı. Ve onu da geçen sene derin bir hüzünle ebediyete uğurlamıştık. Dün de bir başka insanlık ve edep âbidesini rahmet-i Rahman’a tevdi ettik.
Bu güzel insanın hatırımda kalan bazı özelliklerine kısaca dikkat çekmeğe çalışacağım. Zira o, bulunması ve görülmesi nâdirattan meziyetleri üzerinde cem etmiş ender şahsiyetlerden biriydi.
Karadeniz’den fakir bir aile olarak Akyazı’ya yerleşmişler, lise yıllarından itibaren gurbet ve İstanbul gibi büyük bir şehirde Tıp Fakültesi tahsili yapmış. İnanan insanların mumla arandığı bir dönemde dostum, namazını hiç aksatmamış, hem de cemaatle kılmaya özen göstermişti. Erzurum’dan gelen erenlerden kayınpeder, görünce âdeta Hz.Şuayb’ın (a.s.), damadı olacak Hz.Mûsa’daki (a.s.) potansiyeli farketmesi gibi, o mü’mince sîmadan tanımış onu. O yıllar, dinin ve dini değerlerin neredeyse dipte olduğu, çorak bir zaman dilimidir. Tıptaki bir talebenin, hem de yüksek bir şuurla camiye dost olması, normal bir şey değildir. Derken mesleği alınca, yerleşir yeniden memleketi olan Akyazı’ya.
Ulaşmadığı köy kalmamıştır civarda. Başı ağrıyan, dişi ağrıyan, karnı ağrıyan soluk alır onun yanında. Sadece gelmezler, bazen üşenmez ayaklarına kadar gider hastalarının. Çünkü bilir insanın, HAKK katında Ka’beden daha üstün olduğunu. Para mı? Önemli değildir onun için. Derdi, dindirmektir dertlilerin ıstırabını. Öyle yapar, durmaz, çalışır ve koşar. Sadece hekimlik mi? Elbette hayır. Aslında o, aynı zamanda bir infak kahramanıdır. Bulamazsa, mesleğine bakmadan toplar, ister ve gerekirse dilenir. Yeter ki muhtacın ihtiyacı giderilsin.
Dostumun asıl gönül bağının olduğu yer, Süleyman Hilmi Tunahan hazretleriydi. Onun düşünce dünyasından, onun en yakın talebeleriyle hemhal olmuş, onlara şoförlük yapmış, sohbetlerini kaçırmamış ve Kur’ân Kursu hizmetinde de gece-gündüz nefes almadan hep koşturmuştu.
Kur’ân ve Kur’ân talebesi denince, akan sular dururdu onun için. İhtiyaç olur, ansızın isterler diye, oraya ait bir miktarı hep yedek akçe olarak tutarmış elinde. Bizatihi kendisi de talebeyle beraber olur, dinler, bakar, gözetir, kurslara yiyecekleri kendi eliyle ulaştırırmış.
Hapse düşünce, başta mensup olduğu cemaat olmak üzere, maalesef en yakınları bile irtibatı kestiler. Kardeşi Recep Yıldırım bile, bir kez olsun bu güzîde insanı aramadı, ziyaretine gelmedi, bir yetim gibi kalan ailenin fertlerini ziyaret etmedi. Zaman zaman kardeşinin bu tutumunu benimle paylaşır ve onun adına da üzüntülerini ifade ederdi. Dostum öyle bir tecrid ve dışlamaya maruz kalmıştı ki, insanlar korkularından selam veremiyor, hal hatırını tahliye olduktan sonra bile soramıyorlardı. Hapishane ziyaretlerinde bile, ailesinden gelenlerle kimse gözgöze gelmek ve yakınında durmak istemiyordu; tanışık olmanın getireceği kötü sonuçtan etkilenmemek adına. Zira yeni bir suç çeşidi üretilmişti. Yakın olma, akraba olma, arkadaş olma, aynı kurumda beraber çalışma ve bir kurumda aynı ya da yakın odaları paylaşmış olma.
Evet mübalağa gelmesin bu sizlere. Bana aylık gelen değerlendirme evraklarında bile: “Filanla arkadaş olma, falanın oda arkadaşının arkadaşı olma” suçlamaları(!) yer alıyordu.
Belki bizi de böyle bir arkadaş olmadan dolayı, dostumla aynı koğuşa bilinçli yerleştirmişlerdi. Koğuşta tanıdığım dostumu, çok sevmiştim. Kader-i ilahi hiç ummadığım bir mekânda, bu güzel insanla beni karşılaştırdı; binlerce yüzbinlerce hamd olsun O’na (cc). Aradaki yaş farkı ve o kadar derdin omuzlarına binmiş olmasına rağmen, kimseye mesafe koymaz, herkesle sanki ömürlük dostuymuş gibi oturur, sohbet eder, şakalar yapar, iç dünyasındaki hüzünlerin zerresini yansıtmadan pozitif enerji saçar ve tebessüm yüzünden hiç mi hiç eksik olmazdı.
Günler geçtikçe daha da yakından sevdik birbirimizi. Aslında dini bilgi açısından pekçok hocadan daha donanımlıydı. Kıraati düzgün, hatta zaman zaman imamlığa bile istemese de geçirirdik. Edep âbidesiydi. Hocaya saygıyı onda gördüm. Zaman zaman meyveyi keser, soyar ve benim odama kadar getirerek eliyle ikram ederdi.
İyi bir hafızaya sahipti. Hem epeyce bir şiir, hem nükteli anekdotlar, sözler, deyimler ve dualarla dolu bir birikime sahipti. Dini meselelerin, detaylarına kadar pekçok konuya da vâkıftı. Aynı zamanda şairdi. Diğer koğuşta yatan eşine ve kızına teselli mahiyetinde şiirler yazar ve bizimle paylaşırdı.
Burada istidrâdi olarak arzetmek isterim. Gerçek manada eş sevgisini ve hürmetini, çocuklara karşı babacan tavrı da yine güzel dostumda gördüm. Asrımızda yaşayan bir Peygamber vârisiydi. Bir gün, odama kadar lütuf buyurup geldi ve havaların çok soğuduğunu, muhterem eşinin ayaklarının çok üşüyeceğinden bahsederek hüngür hüngür ağlamıştı. Şimdiki nâdanlara ütopya gelecek bu anekdottan öğrenilecek çok şeyler vardır.
Dostum, aynı zamanda bir Kur’ân aşığıydı. Kendisi de okumakla beraber başkasından dinlemeye adeta can atardı. Namazların özellikle de sabah namazlarının uzunluğundan, îma yollu da olsa bir rahatsızlık hissettiğimde, kendisine artık kıldırmayacağımı ifade edince, sağdan girer soldan çıkar, ne eder bir yolunu bulur ve beni yine devam etme hususunda ikna ederdi. Özellikle de kıraatlerin uzun olmasını kendisi isterdi.
Yeniden tecvid ve kıraatini geliştirme isteğini bana iletince, hicap duydum. O yaşına ve çok da ihtiyacı olmamasına rağmen, uzun süre özel ders okuduk; ezberlerini yeniledi; eklemeler yaptı. “Kulaktan dolma öğrenmişim, geç kalmışım tecvidi bu kadar inceden öğrenmeye!” diyerek hep hayıflanırdı. Adeta bir çocuk heyecanıyla yanıma gelir, bugünkü dersimi tamamladım okuyayım mı Hocam?” derdi. Bazı küçük tashihler olunca da: “Hocam kendi başıma okurken doğru okuyorum ama senin yanında dilim tutuluyor!” der ve hiç alınganlık göstermezdi. Hapisten çıkarsam, torunlarıma da bu şekliyle öğreteceğim derdi. Gerçekten de tahliye olduktan sonra, torunlarıyla Kur’an okuduğunu, onları teşvik için başvurduğu yollardan bahsederdi.
Koğuşta, başkalarının sıkıntılarını paylaşan ve çözümler bulmaya çalışan tesellicilerin başında gelirdi. Kendisi teselliye muhtaç olmakla beraber, kendi derdini unutur, başkalarının derdini dert edinerek, acaba nasıl çözebiliriz fedakârlığında bulunurdu. Maddi sıkıntı yaşayan pek çok arkadaşımıza destek olma teklifinde de bulunacak kadar cömert ve diğergâm bir şahsiyetti. Kendisine bakınca, bulunduğu topluma hep iki üç beden fazla geldiğini düşünmüşümdür.
Küçük de olsa çıkan fikir ayrılıklarında, hemen devreye girer, bilgeliğini gösterir, samimi ve hakperestçe orta yolu bulurdu. Hatta odalarına gider, özel konuşur, yatıştırır ve sonunda da meseleyi tatlıya bağlardı. O kadar müşfik ve candan insanlarla konuşurdu ki, onun yanında zamanın nasıl geçtiğini anlayamazdınız. Gönül zenginliği bana hep eski bir Arap atasözünü hatırlatır: ‘diku’d-dar yesa’u elfe sâdik (en dar bir mekân, bin dostu içine alır). Kıymetli dostumun gönlünün genişliğiyle doğru orantılı olarak dar koğuşumuz, bize Cennet âsâ bir mekân gibi geliyordu.
Ailesini, torunları da dâhil gerçek bir baba şefkatiyle sever, kendinden çok onları düşünür ve onlara üzülürdü. Onda aynı zamanda, eşe karşı gerçek sevgi ve vefayı gördüm. Zira eşini ve ancak sandalye ile hareket edebilecek bir durumda olmasına rağmen tutuklamış, tahliye ettikten sonra da, ayağında pranga, ev hapsine alma zulmünü revâ görmüşlerdi. Eşini düşünür ve “onun ayakları hassastır, üşür” üzüntüsünü dert edinirdi.
Torunlarının sadece maddi yönleri değil, daha çok babasız, annesiz ve dedesiz kalmalarından nâşi, öğrenmeleri ve almaları gereken güzellikleri alamayacaklarına iç çekerdi. Hapishaneden yazdığı mektuplarla onları motive eder, bu sıkıntılı günlerin mutlaka geçeceğini tembihler ve onlara hep sabrı aşılardı.
Hanımı ve yan koğuştaki kızıyla haftalık görüşmesi, tam bir zulüm göstergesiydi. Hakkı olmasına rağmen, görevliler bilerek ve kasden haftalarca görüşmeyi ayarlamaz, “bu hafta hakkınız yok, dışarıdakilerle ancak görüşebilirsiniz, iç görüş kaldırıldı” nevinden pekçok tutarsız gerekçeyle maksatlı olarak oyalayıp durmalarına rağmen, hiç mi hiç öfkelenmez, fevriliklere girmez, usulünce ve sabırla meseleyi görevlilere anlatmaya çalışır; anlamadıklarında da: “Nasip değilmiş!” der, hüzünle oturur kalırdı. Özlediğinde, çaldığı ıslıkla, yan koğuştaki kızıyla haberleşmenin verdiği sevinç, yüzünde görülürdü.
Koğuşta yemek ve bulaşık nöbetleşe yapılırdı. Ancak yaşları gereği birkaç istisnadan biriydi. Fakat hiç duramaz, hak geçer hassasiyetiyle salatayı yapar, masaya kaşıkları koyar, yardım edilecek ne varsa titizce gözlemleyerek her zaman nöbetçinin yanında olurdu. O yaşına rağmen müstağni davranır, samimi tekliflerimize rağmen çamaşırlarını vermez, hem de hassasiyetle kendi elleriyle yıkardı.
Haftada bir akşam yapılan Anadolu türküleri, ilahiler ve benzeri aktivitelerde, başköşede yerini alır, kendisi söyler, herkesi de işe katmaya çalışır ve koğuşa yeni, canlı ve farklı bir hava getirirdi.
Unutulan sünnetlerden teheccüd ve kuşluk namazları, hiç kaçırmadığı adetlerindendi. Tutulması sünnet olan Pazartesi-Perşembe oruçları, yaşına rağmen aksatmadığı güzelliklerindendi. Zaman zaman yaptığımız toplu dualarda gözlerimizi yaşartacak kadar tesirli bir duahân, beş tane tıp doktorunun bulunduğu koğuştaki informal seminerlerde tecrübeli bir hekim, toplu ve birebir sohbetlerde de hâzık bir psikolog gibi gönüllere inşirah verirdi.
Her görüş dönüşünde, Silivri’de tek başına bir hücrede kalan oğlunun, müjdeli rüyalarını paylaşır, koğuştakilere farklı pencereler açarak, ümitsizliğin kapısına kilit vurmaya çalışırdı. Hayata sürekli objektif bakar, en acı olayların bile hikmetlerinin olacağında hiç şüphe etmezdi.
Günlük bahçe yürüyüşlerinde evrâd u ezkârını yaparken o kadar hızlı yürürdü ki, arkasından baktığınızda bazen sanki başka bir mânevi boyuta geçtiği hissine kapılırdık. Lisanı, kalbi ve âzâlarıyla dörtbaşı mâmur bir zâkirdi benim güzel dostum. Diğer bir ifadeyle yüzüne baktığınızda size Allah’ı hatırlatan bir âbid idi. Vayha ki vayhâ, bu güzel insan terör suçlamasıyla, ilerleyen yaşına rağmen mahkûm edildi ve zaman zaman da konuşmaktan âciz bazı güdümlü gardiyan müsveddeleri tarafından rencide edildi.
Tahliye olduktan sonra ikimiz de çok istemiştik, oturalım, uzun uzun sohbet edelim, beraberce yemek yiyelim. Beni torunlarıyla tanıştırsın. Ancak bir iki defa kısa görüşmenin dışında yapamadık. Çünkü ikimizi de kendisini devlet zanneden şer şebekesinin görevlileri takip ediyordu. Ne telefonda rahat konuşabiliyor ne de birbirimizi ziyaret edebiliyorduk. Çünkü böyle bir şey yeni Türkiye’de suçtu. Suçun adı çoktan konulmuştu: “Yeniden yapılanma(!). Evet bazı şehirlerde bu adla suçtan(!), insanlar yeniden hapse alınmıştı. Devletin yerleştirdiği koğuşta tanıştığınız, samimi olduğunuz ve candan arkadaş olduğunuz biriyle dışarıda bu dostluğu devam ettirmenin adı: “YENİDEN YAPILANMA(!) olmuştu.
Ve Ramazan Ayı’nın başında, hastasına şifa vesile olmak için müdahale esnasında kendisine korona virüsü bulaştı. Bir aydan fazla yoğun bakımda kaldı; ebedi memleketine uçmak için bütün ağırlıklardan sıyrıldı ve HAKK’a yürüdü. Başta çok muhterem eşleri, kızları ve oğulları olmak üzere bütün ailesinin, yakınlarının ve sevenlerinin başı sağolsun. Evet bu değerli dost ve örnek insan, dört yıldır artık herkesin yakından tanıdığı Adil Öksüz’ün kayınpederi olmanın dışında, hiçbir suçu olmayan Dr. CEVAT YILDIRIM’dı. Rabb’im mekânını Firdevsi A’la eylesin ve onu, çok sevdiği ve müştâk olduğu Habib-i Edîbi’ne komşu eylesin.
[Prof. Dr. Muhittin Akgül] 20.5.2020 [TR724]
Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber…
Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü Peygamber?
Ölüme böylesine inanmamıza rağmen, yine de üzülürüz ölümler karşısında. Çünkü insanız. Örnek Nebi bile küçücük evladının vefatıyla dökmemiş miydi gözyaşlarını? Evet üzülür insan, annenin, babanın, kardeşin, komşunun ve candan sevilen bir dostun arkasından.
Eskiden dostu yakından tanıyabilmek için, aynı sofrayı paylaşmak, yolculuk etmek, alış-veriş yapmak gibi vesileleri sayarlardı. Ben bunlara şimdi bir başkasını, hem de en kaliteli arkadaş tanıma ortamını ekliyorum. Hapishanede aynı koğuş ya da hücreyi paylaşmak. Aynı koğuşta, aynı çilede, aynı çatının altında, her şeyinizle bir günü, bir ayı, bir yılı paylaşmak.
Böyle bir candan dostumu kaybettim dün denecek kadar yakın bir zamanda. Kendisini hapishanede tanıdığım, bir yıldan fazla aynı koğuşu ve acı-tatlı pek çok şeyimizi birbirimizle paylaştığımız bir dostumu. Onun için hem bir dua talebi olsun, hem de güzel insanların yaşadıkları güzellikler, arkadakilere bir yâd-ı cemil olsun kabilinden bir yazı bu.
Kendileri, 15 Temmuz tiyatrosunun merkezinde bulunuyordu. Merkezinde bulunması, tiyatroyu oynamasından değildi. Tiyatroyu oynadığı varsayılan kişinin kayınpederi olmasıydı tek suçu(!).
Bütün aile, gazete manşetlerinde, televizyon haberlerinde ve internet sitelerinde boy boy resimleriyle haber oluyordu. Masuniyet karinesi ve suçun şahsiliği prensibi gibi pekçok hukuk kuralı, ayaklar altına alınmıştı. Çünkü hukuk yoktu ve bütün haklar ayaklar altında çiğneniyordu.
Eşi, kendisi, damatları, kızları hatta baldızı bile hepsi hapiste, akraba olmanın cezasını beraberce çekiyordu. Geride küçücük torunlar kalmıştı. Uzun senelerden beri oturduğu şahsi evi bile mühürlenmiş, gözleri dönmüş caniler tarafından camları kırılmış, adeta yağmalanmış bir hale getirilmişti.
Normal bir insanın bu şartlarda çıldırması beklenirdi. Ancak o gayet sâkin, mütevekkil ve olanlara, Mevla’nın ezelde yazdığı kaderin, kazaya dönüşmesi olarak bakıyor ve bu şekilde inanıyordu.
Koğuşumuzun yaş itibariyle iki büyüğünden biriydi. Diğeri de oldukça edepli, sabırlı ve mütevekkil olan, yetmişin üzerindeki yaşıyla, şehrin en donanımlı hastanesi elinden gasbedilen Fazlı Şafak amcamızdı. Ve onu da geçen sene derin bir hüzünle ebediyete uğurlamıştık. Dün de bir başka insanlık ve edep âbidesini rahmet-i Rahman’a tevdi ettik.
Bu güzel insanın hatırımda kalan bazı özelliklerine kısaca dikkat çekmeğe çalışacağım. Zira o, bulunması ve görülmesi nâdirattan meziyetleri üzerinde cem etmiş ender şahsiyetlerden biriydi.
Karadeniz’den fakir bir aile olarak Akyazı’ya yerleşmişler, lise yıllarından itibaren gurbet ve İstanbul gibi büyük bir şehirde Tıp Fakültesi tahsili yapmış. İnanan insanların mumla arandığı bir dönemde dostum, namazını hiç aksatmamış, hem de cemaatle kılmaya özen göstermişti. Erzurum’dan gelen erenlerden kayınpeder, görünce âdeta Hz.Şuayb’ın (a.s.), damadı olacak Hz.Mûsa’daki (a.s.) potansiyeli farketmesi gibi, o mü’mince sîmadan tanımış onu. O yıllar, dinin ve dini değerlerin neredeyse dipte olduğu, çorak bir zaman dilimidir. Tıptaki bir talebenin, hem de yüksek bir şuurla camiye dost olması, normal bir şey değildir. Derken mesleği alınca, yerleşir yeniden memleketi olan Akyazı’ya.
Ulaşmadığı köy kalmamıştır civarda. Başı ağrıyan, dişi ağrıyan, karnı ağrıyan soluk alır onun yanında. Sadece gelmezler, bazen üşenmez ayaklarına kadar gider hastalarının. Çünkü bilir insanın, HAKK katında Ka’beden daha üstün olduğunu. Para mı? Önemli değildir onun için. Derdi, dindirmektir dertlilerin ıstırabını. Öyle yapar, durmaz, çalışır ve koşar. Sadece hekimlik mi? Elbette hayır. Aslında o, aynı zamanda bir infak kahramanıdır. Bulamazsa, mesleğine bakmadan toplar, ister ve gerekirse dilenir. Yeter ki muhtacın ihtiyacı giderilsin.
Dostumun asıl gönül bağının olduğu yer, Süleyman Hilmi Tunahan hazretleriydi. Onun düşünce dünyasından, onun en yakın talebeleriyle hemhal olmuş, onlara şoförlük yapmış, sohbetlerini kaçırmamış ve Kur’ân Kursu hizmetinde de gece-gündüz nefes almadan hep koşturmuştu.
Kur’ân ve Kur’ân talebesi denince, akan sular dururdu onun için. İhtiyaç olur, ansızın isterler diye, oraya ait bir miktarı hep yedek akçe olarak tutarmış elinde. Bizatihi kendisi de talebeyle beraber olur, dinler, bakar, gözetir, kurslara yiyecekleri kendi eliyle ulaştırırmış.
Hapse düşünce, başta mensup olduğu cemaat olmak üzere, maalesef en yakınları bile irtibatı kestiler. Kardeşi Recep Yıldırım bile, bir kez olsun bu güzîde insanı aramadı, ziyaretine gelmedi, bir yetim gibi kalan ailenin fertlerini ziyaret etmedi. Zaman zaman kardeşinin bu tutumunu benimle paylaşır ve onun adına da üzüntülerini ifade ederdi. Dostum öyle bir tecrid ve dışlamaya maruz kalmıştı ki, insanlar korkularından selam veremiyor, hal hatırını tahliye olduktan sonra bile soramıyorlardı. Hapishane ziyaretlerinde bile, ailesinden gelenlerle kimse gözgöze gelmek ve yakınında durmak istemiyordu; tanışık olmanın getireceği kötü sonuçtan etkilenmemek adına. Zira yeni bir suç çeşidi üretilmişti. Yakın olma, akraba olma, arkadaş olma, aynı kurumda beraber çalışma ve bir kurumda aynı ya da yakın odaları paylaşmış olma.
Evet mübalağa gelmesin bu sizlere. Bana aylık gelen değerlendirme evraklarında bile: “Filanla arkadaş olma, falanın oda arkadaşının arkadaşı olma” suçlamaları(!) yer alıyordu.
Belki bizi de böyle bir arkadaş olmadan dolayı, dostumla aynı koğuşa bilinçli yerleştirmişlerdi. Koğuşta tanıdığım dostumu, çok sevmiştim. Kader-i ilahi hiç ummadığım bir mekânda, bu güzel insanla beni karşılaştırdı; binlerce yüzbinlerce hamd olsun O’na (cc). Aradaki yaş farkı ve o kadar derdin omuzlarına binmiş olmasına rağmen, kimseye mesafe koymaz, herkesle sanki ömürlük dostuymuş gibi oturur, sohbet eder, şakalar yapar, iç dünyasındaki hüzünlerin zerresini yansıtmadan pozitif enerji saçar ve tebessüm yüzünden hiç mi hiç eksik olmazdı.
Günler geçtikçe daha da yakından sevdik birbirimizi. Aslında dini bilgi açısından pekçok hocadan daha donanımlıydı. Kıraati düzgün, hatta zaman zaman imamlığa bile istemese de geçirirdik. Edep âbidesiydi. Hocaya saygıyı onda gördüm. Zaman zaman meyveyi keser, soyar ve benim odama kadar getirerek eliyle ikram ederdi.
İyi bir hafızaya sahipti. Hem epeyce bir şiir, hem nükteli anekdotlar, sözler, deyimler ve dualarla dolu bir birikime sahipti. Dini meselelerin, detaylarına kadar pekçok konuya da vâkıftı. Aynı zamanda şairdi. Diğer koğuşta yatan eşine ve kızına teselli mahiyetinde şiirler yazar ve bizimle paylaşırdı.
Burada istidrâdi olarak arzetmek isterim. Gerçek manada eş sevgisini ve hürmetini, çocuklara karşı babacan tavrı da yine güzel dostumda gördüm. Asrımızda yaşayan bir Peygamber vârisiydi. Bir gün, odama kadar lütuf buyurup geldi ve havaların çok soğuduğunu, muhterem eşinin ayaklarının çok üşüyeceğinden bahsederek hüngür hüngür ağlamıştı. Şimdiki nâdanlara ütopya gelecek bu anekdottan öğrenilecek çok şeyler vardır.
Dostum, aynı zamanda bir Kur’ân aşığıydı. Kendisi de okumakla beraber başkasından dinlemeye adeta can atardı. Namazların özellikle de sabah namazlarının uzunluğundan, îma yollu da olsa bir rahatsızlık hissettiğimde, kendisine artık kıldırmayacağımı ifade edince, sağdan girer soldan çıkar, ne eder bir yolunu bulur ve beni yine devam etme hususunda ikna ederdi. Özellikle de kıraatlerin uzun olmasını kendisi isterdi.
Yeniden tecvid ve kıraatini geliştirme isteğini bana iletince, hicap duydum. O yaşına ve çok da ihtiyacı olmamasına rağmen, uzun süre özel ders okuduk; ezberlerini yeniledi; eklemeler yaptı. “Kulaktan dolma öğrenmişim, geç kalmışım tecvidi bu kadar inceden öğrenmeye!” diyerek hep hayıflanırdı. Adeta bir çocuk heyecanıyla yanıma gelir, bugünkü dersimi tamamladım okuyayım mı Hocam?” derdi. Bazı küçük tashihler olunca da: “Hocam kendi başıma okurken doğru okuyorum ama senin yanında dilim tutuluyor!” der ve hiç alınganlık göstermezdi. Hapisten çıkarsam, torunlarıma da bu şekliyle öğreteceğim derdi. Gerçekten de tahliye olduktan sonra, torunlarıyla Kur’an okuduğunu, onları teşvik için başvurduğu yollardan bahsederdi.
Koğuşta, başkalarının sıkıntılarını paylaşan ve çözümler bulmaya çalışan tesellicilerin başında gelirdi. Kendisi teselliye muhtaç olmakla beraber, kendi derdini unutur, başkalarının derdini dert edinerek, acaba nasıl çözebiliriz fedakârlığında bulunurdu. Maddi sıkıntı yaşayan pek çok arkadaşımıza destek olma teklifinde de bulunacak kadar cömert ve diğergâm bir şahsiyetti. Kendisine bakınca, bulunduğu topluma hep iki üç beden fazla geldiğini düşünmüşümdür.
Küçük de olsa çıkan fikir ayrılıklarında, hemen devreye girer, bilgeliğini gösterir, samimi ve hakperestçe orta yolu bulurdu. Hatta odalarına gider, özel konuşur, yatıştırır ve sonunda da meseleyi tatlıya bağlardı. O kadar müşfik ve candan insanlarla konuşurdu ki, onun yanında zamanın nasıl geçtiğini anlayamazdınız. Gönül zenginliği bana hep eski bir Arap atasözünü hatırlatır: ‘diku’d-dar yesa’u elfe sâdik (en dar bir mekân, bin dostu içine alır). Kıymetli dostumun gönlünün genişliğiyle doğru orantılı olarak dar koğuşumuz, bize Cennet âsâ bir mekân gibi geliyordu.
Ailesini, torunları da dâhil gerçek bir baba şefkatiyle sever, kendinden çok onları düşünür ve onlara üzülürdü. Onda aynı zamanda, eşe karşı gerçek sevgi ve vefayı gördüm. Zira eşini ve ancak sandalye ile hareket edebilecek bir durumda olmasına rağmen tutuklamış, tahliye ettikten sonra da, ayağında pranga, ev hapsine alma zulmünü revâ görmüşlerdi. Eşini düşünür ve “onun ayakları hassastır, üşür” üzüntüsünü dert edinirdi.
Torunlarının sadece maddi yönleri değil, daha çok babasız, annesiz ve dedesiz kalmalarından nâşi, öğrenmeleri ve almaları gereken güzellikleri alamayacaklarına iç çekerdi. Hapishaneden yazdığı mektuplarla onları motive eder, bu sıkıntılı günlerin mutlaka geçeceğini tembihler ve onlara hep sabrı aşılardı.
Hanımı ve yan koğuştaki kızıyla haftalık görüşmesi, tam bir zulüm göstergesiydi. Hakkı olmasına rağmen, görevliler bilerek ve kasden haftalarca görüşmeyi ayarlamaz, “bu hafta hakkınız yok, dışarıdakilerle ancak görüşebilirsiniz, iç görüş kaldırıldı” nevinden pekçok tutarsız gerekçeyle maksatlı olarak oyalayıp durmalarına rağmen, hiç mi hiç öfkelenmez, fevriliklere girmez, usulünce ve sabırla meseleyi görevlilere anlatmaya çalışır; anlamadıklarında da: “Nasip değilmiş!” der, hüzünle oturur kalırdı. Özlediğinde, çaldığı ıslıkla, yan koğuştaki kızıyla haberleşmenin verdiği sevinç, yüzünde görülürdü.
Koğuşta yemek ve bulaşık nöbetleşe yapılırdı. Ancak yaşları gereği birkaç istisnadan biriydi. Fakat hiç duramaz, hak geçer hassasiyetiyle salatayı yapar, masaya kaşıkları koyar, yardım edilecek ne varsa titizce gözlemleyerek her zaman nöbetçinin yanında olurdu. O yaşına rağmen müstağni davranır, samimi tekliflerimize rağmen çamaşırlarını vermez, hem de hassasiyetle kendi elleriyle yıkardı.
Haftada bir akşam yapılan Anadolu türküleri, ilahiler ve benzeri aktivitelerde, başköşede yerini alır, kendisi söyler, herkesi de işe katmaya çalışır ve koğuşa yeni, canlı ve farklı bir hava getirirdi.
Unutulan sünnetlerden teheccüd ve kuşluk namazları, hiç kaçırmadığı adetlerindendi. Tutulması sünnet olan Pazartesi-Perşembe oruçları, yaşına rağmen aksatmadığı güzelliklerindendi. Zaman zaman yaptığımız toplu dualarda gözlerimizi yaşartacak kadar tesirli bir duahân, beş tane tıp doktorunun bulunduğu koğuştaki informal seminerlerde tecrübeli bir hekim, toplu ve birebir sohbetlerde de hâzık bir psikolog gibi gönüllere inşirah verirdi.
Her görüş dönüşünde, Silivri’de tek başına bir hücrede kalan oğlunun, müjdeli rüyalarını paylaşır, koğuştakilere farklı pencereler açarak, ümitsizliğin kapısına kilit vurmaya çalışırdı. Hayata sürekli objektif bakar, en acı olayların bile hikmetlerinin olacağında hiç şüphe etmezdi.
Günlük bahçe yürüyüşlerinde evrâd u ezkârını yaparken o kadar hızlı yürürdü ki, arkasından baktığınızda bazen sanki başka bir mânevi boyuta geçtiği hissine kapılırdık. Lisanı, kalbi ve âzâlarıyla dörtbaşı mâmur bir zâkirdi benim güzel dostum. Diğer bir ifadeyle yüzüne baktığınızda size Allah’ı hatırlatan bir âbid idi. Vayha ki vayhâ, bu güzel insan terör suçlamasıyla, ilerleyen yaşına rağmen mahkûm edildi ve zaman zaman da konuşmaktan âciz bazı güdümlü gardiyan müsveddeleri tarafından rencide edildi.
Tahliye olduktan sonra ikimiz de çok istemiştik, oturalım, uzun uzun sohbet edelim, beraberce yemek yiyelim. Beni torunlarıyla tanıştırsın. Ancak bir iki defa kısa görüşmenin dışında yapamadık. Çünkü ikimizi de kendisini devlet zanneden şer şebekesinin görevlileri takip ediyordu. Ne telefonda rahat konuşabiliyor ne de birbirimizi ziyaret edebiliyorduk. Çünkü böyle bir şey yeni Türkiye’de suçtu. Suçun adı çoktan konulmuştu: “Yeniden yapılanma(!). Evet bazı şehirlerde bu adla suçtan(!), insanlar yeniden hapse alınmıştı. Devletin yerleştirdiği koğuşta tanıştığınız, samimi olduğunuz ve candan arkadaş olduğunuz biriyle dışarıda bu dostluğu devam ettirmenin adı: “YENİDEN YAPILANMA(!) olmuştu.
Ve Ramazan Ayı’nın başında, hastasına şifa vesile olmak için müdahale esnasında kendisine korona virüsü bulaştı. Bir aydan fazla yoğun bakımda kaldı; ebedi memleketine uçmak için bütün ağırlıklardan sıyrıldı ve HAKK’a yürüdü. Başta çok muhterem eşleri, kızları ve oğulları olmak üzere bütün ailesinin, yakınlarının ve sevenlerinin başı sağolsun. Evet bu değerli dost ve örnek insan, dört yıldır artık herkesin yakından tanıdığı Adil Öksüz’ün kayınpederi olmanın dışında, hiçbir suçu olmayan Dr. CEVAT YILDIRIM’dı. Rabb’im mekânını Firdevsi A’la eylesin ve onu, çok sevdiği ve müştâk olduğu Habib-i Edîbi’ne komşu eylesin.
[Prof. Dr. Muhittin Akgül] 20.5.2020 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Muhittin Akgül
AKP’nin ve Diyanet’in din istismarı [Dr. Yüksel Çayıroğlu]
[Dini kim istismar ediyor-2]
Tarihte yaşanan hâdiselere bakıldığında, özellikle zorba ve zalim yöneticiler tarafından dinin defaatle istismara konu edildiği görülür. Mesela Emevi ve Abbasi halifelerinin, otoritelerini güçlendirme adına “Allah’ın halifesi”, “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” gibi lakaplar kullanmaları bunun çarpıcı misallerinden biridir. Sıffin savaşında yaşanan hakem olayı da aynı minvalde değerlendirilebilir. Zira Muaviye taraftarları, muhaliflerini barışa zorlamak için, mızraklarının ucuna taktıkları Kur’an sayfalarıyla dini istismar etmişlerdir.
Aynı şekilde güç ve iktidarın kaynağını göklerde arayan bütün teokratik sistemler, kendini kutsal bir zırha bürüyerek her türlü eleştiri ve sorgulamanın önünü alan bütün despotlar dini istismar etmişlerdir. İmamların ilahî nasla tayin edildiğine inanan ve onları masum gören Şia, dini istismar etmiştir. Ortaçağ boyunca bütün sosyal, siyasi ve dinî alanları hegemonyası altına alan ve büyük servetlerin sahibi olan Kilise, çok boyutlu ve sistematik bir din istismarı yapmıştır. Emevilerin sırf muhaliflerini itibarsızlaştırma ve yok etme adına bizatihi hutbelerden Şia’ya yönelttikleri ağır eleştiri ve hakaretler de din istismarının diğer bir örneğidir.
Maalesef zorba yöneticilerin, muhaliflerini diskalifiye etme ve düşmanlarını yok etme adına kullandıkları en önemli silahlardan birisi, din istismarı olagelmiştir. Onlar öncelikle ezmek ve yok etmek istedikleri şahıs veya grupların dindarlıklarını ve din anlayışlarını sorgulamaya açmış, onların dinî ve entelektüel otoriteleri hakkında şüphe uyarmış, arkasından onları tadlil ve tekfir etmiş, sonrasında da devletin devasa güç ve şiddet aygıtlarıyla onları ezmişlerdir.
Kısaca tarih boyunca dini, siyasi emellerine alet eden, dinin sağladığı meşru otoriteyi şahsî nüfuzuna dönüştüren ve böylece siyaseti ve devleti soysuzlaştıran din istismarcıları hiç eksik olmamıştır.
AKP’nin Din İstismarı
Günümüzde de bu durum değişmemiştir. Dindarlığın prim yaptığı bütün ülkelerde, politikacıların halka dindar pozlar vermeleri, kendilerini dinin ve Müslümanların hamisi gibi göstermeleri sıklıkla karşılaşılan örneklerdir. Onlar, kâh ellerinde Kur’an’la miting meydanlarına çıkarak, kâh cami pozları vererek, kâh dillerinden mukaddes değerleri düşürmeyerek halkı aldatmaya çalışmışlardır. Hatta her fırsatta dini, toplumsal ve siyasal hayattan tecrit etmeye çalışan ve dine karşı olabildiğince mesafeli duran politikacılar dahi, kendilerini halka kabul ettirebilmek için yer yer dinin meşrulaştırıcı gücünden istifade etmeye çalışmışlardır.
Özellikle 2010 yılından sonra Erdoğan ve AKP iktidarı da hem iktidarlarının bekasını temin edebilme hem de muhaliflerini cezalandırabilme adına sistematik bir din istismarına giriştiler. Bu din istismarı bazen bizzat siyasiler, bazen de arkalarına aldıkları Diyanet eliyle gerçekleşti. Köşe bucak açtıkları imam hatip ve ilahiyatlarla, kendilerine biat eden cemaatlere sundukları sınırsız destekle, Diyaneti AKP’nin gölge sözcüsü hâline getirmekle, Erdoğan’ı İslâm halifesi, hükümeti de Müslümanların hamisi gibi göstermekle, dinî özgürlüklerin önündeki baskıcı uygulamaları kaldırma vaatleriyle sürekli dindarlıklarını oya tahvil etmeyi hedeflediler. İlahiyatçı hocalardan aldıkları fetvalarla konumlarını güçlendirmeye, kanun ve ahlak dışı politika ve icraatlarını meşrulaştırmaya çalıştılar.
Din istismarı için, dönemin AKP Sivas Milletvekili İsmet Yılmaz’ın, “Belediye başkan adayı Hilmi Bilgin’e vereceğiniz destek, kıyamet günü beraat belgelerinizden biri olacak.” şeklindeki sözünden daha iyi bir örnek gösterilebilir mi? AKP İstanbul milletvekili Oktay Saral’ın, “Allah, Başbakanımızı bizim başımıza nasip ettiği için her gün iki rekat şükür namazı kılmamız gerekir.” şeklindeki sözü bir din istismarı değil midir? AKP Çorum Milletvekili Murat Yıldırım’ın, Erdoğan’ı ümmetin lideri olarak ilân etmesine ne demek gerekir? AKP Bursa Milletvekili Hüseyin Şahin’in, “Erdoğan’a dokunmak bile ibadettir.” sözünü açıklamak için “din istismarı” kavramı bile yetersiz kalmaz mı? AKP Düzce Milletvekili Fevai Arslan, “Erdoğan, Allah’ın tüm vasıflarını üstünde toplayan bir lider.” şeklindeki sözüyle neyi amaçlamaktadır? Başbakan’ın sözünü peygamber sünneti olarak takdim eden AKP Çorum Milletvekili Agâh Kafkas’ın dini siyaset alet etmediği söylenebilir mi? Egemen Bağış’ın, “Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük liderinin doğmasına vesile olduğu” iddiasıyla Rize, İstanbul ve Siirt’i mübarek ilan eden sözlerini nereye koyacağız?
Bütün bunların yanında Yasin Aktay’ın, “Erdoğan’ı görünce salavat getiririz”, Efkan Ala’nın, “Peygamber hata yaptı, biz yapmadık.”, Metin Külünk’ün, “Peygamberin de diploması yoktu.” şeklindeki sözleri dinin, siyasi emeller uğruna araçsallaştırılması değil midir?
Peki, bir kısmı İslâm itikadı açısından son derece problemli olan bütün bu sözlere iktidarın ve Diyanet mensuplarının sessiz kalmasını nasıl izah edeceğiz? Malum olduğu üzere fıkıhta genel bir kaide vardır: “Ma’raz-ı hacette sükût beyandır.” Yani bir kişi konuşması gerektiği yerde konuşmazsa bu, ikrar sayılır.
AKP’nin siyasal hedeflerine ulaşması adına dini payanda yapanlar elbette sadece milletvekilleri değildir. Pek çok ilahiyatçı da bu koroya eşlik etmiştir. Mesela Harran Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ramazan Taşaltın’ın şu sözlerini misal verebiliriz: “İslamî olarak cumhurbaşkanına itaat etmek farzı ayın’dır. Karşı gelmek de harpten kaçmak manasına gelir, haramdır.”
Aynı şekilde medyada sıkça karşılaştığımız falan partiye oy vermek farzdır, filan partiye oy vermek haramdır, şeklindeki sözler de dinin siyasallaşmasının ve bir partinin hizmetine sunulmasının çarpıcı birer misalidir. Daha önceki yazılarımızda Hayrettin Karaman’ın doğrudan AKP iktidarını destekleyen fetva ve görüşleri üzerinde yeterince durduğumuz için burada tekrar ona yer vermiyoruz.
Diyanet’in Din İstismarı
Diyanet ise AKP’nin din istismarını anlama adına hassaten üzerinde durmayı hak ediyor. Diyanetin temel kuruluş amacı, dini kontrol altında tutmaktır. Bunun yanında Diyanet, farklı hükümetler tarafından zaman zaman devlet politikalarını meşrulaştırma aracı olarak da kullanılmıştır. Fakat AKP zamanında özellikle Mehmet Görmez’le birlikte tamamıyla hükümetin güdümüne girmiş ve parti teşkilatı gibi çalışmaya başlamıştır. Televizyon kanalları, gazeteler, sosyal medyada aktif olan trol ordusu, devlet destekli diziler ve AKP il ve ilçe teşkilatlarının yanı sıra Diyanet kurumu da hükümetin en önemli propaganda araçlarından biri haline gelmiştir. AKP hükümeti zamanında, tarihinde devletten en büyük maddi desteği alan Diyanet İşleri, yaptığı basın açıklamalarıyla, Cuma hutbeleriyle ve yayın organlarıyla sürekli maşeri vicdanı hükümet politikalarına uygun olarak şekillendirmeye çalışmıştır.
Hiç şüphesiz Diyanet’in hükümete verdiği en büyük destek, AKP’nin Hizmet hareketine karşı başlatmış olduğu cadı avına dinî bir meşruiyet kılıfı giydirmeye çalışması olmuştur. 17-25 Aralıkta ortaya saçılan rüşvet ve yolsuzluk operasyonları hakkında tek kelime etmeyen/edemeyen Diyanet, dinî-ahlakî yapısı müsellem bir hareketi kamusal vicdanda mahkum etme adına her türlü algı operasyonuna başvurmuştur. Bazen üstü örtük mesajlarıyla, bazen ima ve göndermeleriyle, bazen de açıktan hedef alarak, halkın zihnine ve gönlüne hizmetfobia duygu ve düşüncesini ilmik ilmik işlemiştir.
Bir taraftan Müslümanları birlik ve beraberliğe çağırmış, onlara din kardeşliğini hatırlatmış, tekfirciliğin zararları üzerinde durmuş; fakat diğer taraftan ülke insanı üzerinde çok büyük emekleri olan bir Hareketin mensuplarına karşı oldukça ayrıştırıcı ve bölücü bir dil kullanmada hiçbir beis görmemiştir. Fasık, fitneci, bozguncu ve münafıklar hakkında nazil olmuş bir çok ayeti Hizmet mensuplarıyla ilişkilendirerek, sürekli onlara karşı kin ve nefret duyguları aşılamıştır.
Kısacası siyasilerin günahları ve yanlışları karşısında ağzını bıçak açmayan, hatta bunları normalleştirmeye ve meşrulaştırmaya çalışan Diyanet, sahip olduğu bütün güç ve imkânları, küresel ölçekte etkili olan dinî, sosyal ve entelektüel bir hareketi bitirme istikametinde seferber etmiştir. Neticede gerek siyasi iktidar gerekse Diyanet teşkilatı, din istismarı alanında çalışma yapacaklar için arkalarında muazzam bir vaka örneği bırakmışlardır.
Dinin siyasete alet edilmesinin ve din istismarının âlâsını yapan Diyanet’in, sürekli Hizmet hareketini din istismarıyla suçlaması ise herhalde psikolojideki “yansıtma” tekniğiyle izah edilebilir. Tıpkı siyasi irade gibi Diyanet de, kendisinde bulunan kusur ve hataları Hizmet hareketine yamamak suretiyle bir taraftan vicdanını rahatlatmaya, diğer yandan da kusurlarını gizlemeye çalışmıştır.
Devam edececeğiz…
[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 20.5.2020 [TR724]
Tarihte yaşanan hâdiselere bakıldığında, özellikle zorba ve zalim yöneticiler tarafından dinin defaatle istismara konu edildiği görülür. Mesela Emevi ve Abbasi halifelerinin, otoritelerini güçlendirme adına “Allah’ın halifesi”, “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” gibi lakaplar kullanmaları bunun çarpıcı misallerinden biridir. Sıffin savaşında yaşanan hakem olayı da aynı minvalde değerlendirilebilir. Zira Muaviye taraftarları, muhaliflerini barışa zorlamak için, mızraklarının ucuna taktıkları Kur’an sayfalarıyla dini istismar etmişlerdir.
Aynı şekilde güç ve iktidarın kaynağını göklerde arayan bütün teokratik sistemler, kendini kutsal bir zırha bürüyerek her türlü eleştiri ve sorgulamanın önünü alan bütün despotlar dini istismar etmişlerdir. İmamların ilahî nasla tayin edildiğine inanan ve onları masum gören Şia, dini istismar etmiştir. Ortaçağ boyunca bütün sosyal, siyasi ve dinî alanları hegemonyası altına alan ve büyük servetlerin sahibi olan Kilise, çok boyutlu ve sistematik bir din istismarı yapmıştır. Emevilerin sırf muhaliflerini itibarsızlaştırma ve yok etme adına bizatihi hutbelerden Şia’ya yönelttikleri ağır eleştiri ve hakaretler de din istismarının diğer bir örneğidir.
Maalesef zorba yöneticilerin, muhaliflerini diskalifiye etme ve düşmanlarını yok etme adına kullandıkları en önemli silahlardan birisi, din istismarı olagelmiştir. Onlar öncelikle ezmek ve yok etmek istedikleri şahıs veya grupların dindarlıklarını ve din anlayışlarını sorgulamaya açmış, onların dinî ve entelektüel otoriteleri hakkında şüphe uyarmış, arkasından onları tadlil ve tekfir etmiş, sonrasında da devletin devasa güç ve şiddet aygıtlarıyla onları ezmişlerdir.
Kısaca tarih boyunca dini, siyasi emellerine alet eden, dinin sağladığı meşru otoriteyi şahsî nüfuzuna dönüştüren ve böylece siyaseti ve devleti soysuzlaştıran din istismarcıları hiç eksik olmamıştır.
AKP’nin Din İstismarı
Günümüzde de bu durum değişmemiştir. Dindarlığın prim yaptığı bütün ülkelerde, politikacıların halka dindar pozlar vermeleri, kendilerini dinin ve Müslümanların hamisi gibi göstermeleri sıklıkla karşılaşılan örneklerdir. Onlar, kâh ellerinde Kur’an’la miting meydanlarına çıkarak, kâh cami pozları vererek, kâh dillerinden mukaddes değerleri düşürmeyerek halkı aldatmaya çalışmışlardır. Hatta her fırsatta dini, toplumsal ve siyasal hayattan tecrit etmeye çalışan ve dine karşı olabildiğince mesafeli duran politikacılar dahi, kendilerini halka kabul ettirebilmek için yer yer dinin meşrulaştırıcı gücünden istifade etmeye çalışmışlardır.
Özellikle 2010 yılından sonra Erdoğan ve AKP iktidarı da hem iktidarlarının bekasını temin edebilme hem de muhaliflerini cezalandırabilme adına sistematik bir din istismarına giriştiler. Bu din istismarı bazen bizzat siyasiler, bazen de arkalarına aldıkları Diyanet eliyle gerçekleşti. Köşe bucak açtıkları imam hatip ve ilahiyatlarla, kendilerine biat eden cemaatlere sundukları sınırsız destekle, Diyaneti AKP’nin gölge sözcüsü hâline getirmekle, Erdoğan’ı İslâm halifesi, hükümeti de Müslümanların hamisi gibi göstermekle, dinî özgürlüklerin önündeki baskıcı uygulamaları kaldırma vaatleriyle sürekli dindarlıklarını oya tahvil etmeyi hedeflediler. İlahiyatçı hocalardan aldıkları fetvalarla konumlarını güçlendirmeye, kanun ve ahlak dışı politika ve icraatlarını meşrulaştırmaya çalıştılar.
Din istismarı için, dönemin AKP Sivas Milletvekili İsmet Yılmaz’ın, “Belediye başkan adayı Hilmi Bilgin’e vereceğiniz destek, kıyamet günü beraat belgelerinizden biri olacak.” şeklindeki sözünden daha iyi bir örnek gösterilebilir mi? AKP İstanbul milletvekili Oktay Saral’ın, “Allah, Başbakanımızı bizim başımıza nasip ettiği için her gün iki rekat şükür namazı kılmamız gerekir.” şeklindeki sözü bir din istismarı değil midir? AKP Çorum Milletvekili Murat Yıldırım’ın, Erdoğan’ı ümmetin lideri olarak ilân etmesine ne demek gerekir? AKP Bursa Milletvekili Hüseyin Şahin’in, “Erdoğan’a dokunmak bile ibadettir.” sözünü açıklamak için “din istismarı” kavramı bile yetersiz kalmaz mı? AKP Düzce Milletvekili Fevai Arslan, “Erdoğan, Allah’ın tüm vasıflarını üstünde toplayan bir lider.” şeklindeki sözüyle neyi amaçlamaktadır? Başbakan’ın sözünü peygamber sünneti olarak takdim eden AKP Çorum Milletvekili Agâh Kafkas’ın dini siyaset alet etmediği söylenebilir mi? Egemen Bağış’ın, “Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük liderinin doğmasına vesile olduğu” iddiasıyla Rize, İstanbul ve Siirt’i mübarek ilan eden sözlerini nereye koyacağız?
Bütün bunların yanında Yasin Aktay’ın, “Erdoğan’ı görünce salavat getiririz”, Efkan Ala’nın, “Peygamber hata yaptı, biz yapmadık.”, Metin Külünk’ün, “Peygamberin de diploması yoktu.” şeklindeki sözleri dinin, siyasi emeller uğruna araçsallaştırılması değil midir?
Peki, bir kısmı İslâm itikadı açısından son derece problemli olan bütün bu sözlere iktidarın ve Diyanet mensuplarının sessiz kalmasını nasıl izah edeceğiz? Malum olduğu üzere fıkıhta genel bir kaide vardır: “Ma’raz-ı hacette sükût beyandır.” Yani bir kişi konuşması gerektiği yerde konuşmazsa bu, ikrar sayılır.
AKP’nin siyasal hedeflerine ulaşması adına dini payanda yapanlar elbette sadece milletvekilleri değildir. Pek çok ilahiyatçı da bu koroya eşlik etmiştir. Mesela Harran Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ramazan Taşaltın’ın şu sözlerini misal verebiliriz: “İslamî olarak cumhurbaşkanına itaat etmek farzı ayın’dır. Karşı gelmek de harpten kaçmak manasına gelir, haramdır.”
Aynı şekilde medyada sıkça karşılaştığımız falan partiye oy vermek farzdır, filan partiye oy vermek haramdır, şeklindeki sözler de dinin siyasallaşmasının ve bir partinin hizmetine sunulmasının çarpıcı birer misalidir. Daha önceki yazılarımızda Hayrettin Karaman’ın doğrudan AKP iktidarını destekleyen fetva ve görüşleri üzerinde yeterince durduğumuz için burada tekrar ona yer vermiyoruz.
Diyanet’in Din İstismarı
Diyanet ise AKP’nin din istismarını anlama adına hassaten üzerinde durmayı hak ediyor. Diyanetin temel kuruluş amacı, dini kontrol altında tutmaktır. Bunun yanında Diyanet, farklı hükümetler tarafından zaman zaman devlet politikalarını meşrulaştırma aracı olarak da kullanılmıştır. Fakat AKP zamanında özellikle Mehmet Görmez’le birlikte tamamıyla hükümetin güdümüne girmiş ve parti teşkilatı gibi çalışmaya başlamıştır. Televizyon kanalları, gazeteler, sosyal medyada aktif olan trol ordusu, devlet destekli diziler ve AKP il ve ilçe teşkilatlarının yanı sıra Diyanet kurumu da hükümetin en önemli propaganda araçlarından biri haline gelmiştir. AKP hükümeti zamanında, tarihinde devletten en büyük maddi desteği alan Diyanet İşleri, yaptığı basın açıklamalarıyla, Cuma hutbeleriyle ve yayın organlarıyla sürekli maşeri vicdanı hükümet politikalarına uygun olarak şekillendirmeye çalışmıştır.
Hiç şüphesiz Diyanet’in hükümete verdiği en büyük destek, AKP’nin Hizmet hareketine karşı başlatmış olduğu cadı avına dinî bir meşruiyet kılıfı giydirmeye çalışması olmuştur. 17-25 Aralıkta ortaya saçılan rüşvet ve yolsuzluk operasyonları hakkında tek kelime etmeyen/edemeyen Diyanet, dinî-ahlakî yapısı müsellem bir hareketi kamusal vicdanda mahkum etme adına her türlü algı operasyonuna başvurmuştur. Bazen üstü örtük mesajlarıyla, bazen ima ve göndermeleriyle, bazen de açıktan hedef alarak, halkın zihnine ve gönlüne hizmetfobia duygu ve düşüncesini ilmik ilmik işlemiştir.
Bir taraftan Müslümanları birlik ve beraberliğe çağırmış, onlara din kardeşliğini hatırlatmış, tekfirciliğin zararları üzerinde durmuş; fakat diğer taraftan ülke insanı üzerinde çok büyük emekleri olan bir Hareketin mensuplarına karşı oldukça ayrıştırıcı ve bölücü bir dil kullanmada hiçbir beis görmemiştir. Fasık, fitneci, bozguncu ve münafıklar hakkında nazil olmuş bir çok ayeti Hizmet mensuplarıyla ilişkilendirerek, sürekli onlara karşı kin ve nefret duyguları aşılamıştır.
Kısacası siyasilerin günahları ve yanlışları karşısında ağzını bıçak açmayan, hatta bunları normalleştirmeye ve meşrulaştırmaya çalışan Diyanet, sahip olduğu bütün güç ve imkânları, küresel ölçekte etkili olan dinî, sosyal ve entelektüel bir hareketi bitirme istikametinde seferber etmiştir. Neticede gerek siyasi iktidar gerekse Diyanet teşkilatı, din istismarı alanında çalışma yapacaklar için arkalarında muazzam bir vaka örneği bırakmışlardır.
Dinin siyasete alet edilmesinin ve din istismarının âlâsını yapan Diyanet’in, sürekli Hizmet hareketini din istismarıyla suçlaması ise herhalde psikolojideki “yansıtma” tekniğiyle izah edilebilir. Tıpkı siyasi irade gibi Diyanet de, kendisinde bulunan kusur ve hataları Hizmet hareketine yamamak suretiyle bir taraftan vicdanını rahatlatmaya, diğer yandan da kusurlarını gizlemeye çalışmıştır.
Devam edececeğiz…
[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 20.5.2020 [TR724]
Etiketler:
Dr. Yüksel Çayıroğlu
Kendi ailesinin yıllarca reddettiği öz evlat: Çağrı [M.Nedim Hazar]
“Cehalet öyle bir binektir ki,
üzerine binen zelil olur,
arkadaşlık yapan yolunu kaybeder.”
Hz. Osman (RA)
Busra panayırına yakın küçük bir manastırda yaşıyordu Rahip Bahîra… Onun Fahr-i Kainat (ASM) ile karşılaşmasını daha önce şurada yazmıştık.
O yazıda yer almayan bir ayrıntı… Mecidi’nin Efendimizin çocukluğunu anlattığı filmde harikulade anlatılır. Henüz daha çocuk yaştaki Muhammed’i manastıra davet eder Bahira. Aklında testten geçirmek vardır ve şöyle bir soru sorar:
“Tanrıyı nerede bulursun?”
Cevap yaşlı rahibin aklındaki tüm şüpheleri bir anda çöpe atar:
“Kırık kalplerde bulurum!”
Çağrı filminin öyküsü bir nevi kırık kalplerin de öyküsüdür esasen.
Anlatayım…
Çağrı filminin çekimlerini tamamlanmış, gösterimi esnasında sıkıntılar yaşanmaya başlanmıştı. Bu sıkıntıların çoğu Mustafa Akkad’ın beklediğinin aksine batı kaynaklı değil İslam ülkeleri kaynaklı oluyordu. Bin bir türlü sıkıntı ile uğraşan Akkad’ın bir gün ofis telefonu çaldı. Telefonu açtı sıkıntılardan bunalan yönetmen.
“Hayatımı mahvettin” dedi karşıdaki ses.
Akkad şaşırmıştı. “Nasıl yani?” diyecek oldu ki, karşıdaki ses kendini tanıttı:
“Ben Salim… Gedara…”
Hemen hatırlıyor usta yönetmen telefondaki sesin sahibini…
İlk senaryoda Hz. Bilal karakterinin rolü çok fazla. Zira düşünülen isim Muhammed Ali. Ancak anlaşma sağlanamayınca bu rol epey azaltılıyor. Neredeyse filmin üzerine kurulu olan karakter Bilâl-i Habeşî rolünü dünya versiyonunda İngiliz aktör Johnny Sekka, Arap versiyonunda ise Libyalı Ali Ahmet Salem başarıyla canlandırmıştı.
3 Saatlik filmde sadece iki sahnesi bulunan bambaşka bir karakter daha var. Hz. Vahşi. Hind’in intikam arzusunu yerine getirmek için altınlara boğulan bir köle olan Vahşi’yi canlandıracak kimseyi bulamıyor nedense Akkad. Filmin çekimleri başladığı halde bu karakteri kimin oynayacağı belli değil.
Libyada’ki çekimler esnasında bir sabah otelde kahvaltı yaparken sırım gibi bir Afro delikanlı görüyor Akkad. Yanına çağırıyor. Otelin elektrik işlerini yapan bir teknisyen. İsmini soruyor. “Salim” diyor genç adam, “Salim Gedara.”
Hakikaten de Salim rolün hakkın veriyor. O kadar ki; Hz. Hamza’nın şehid edildiği sahne diğer oyuncuların işi bozmaları yüzünden tam 5 kez tekrar çekiliyor. Zira, o kadar duygusal ve başarılı bir sahne ki oyuncular Vahşi’nin, “Hamza Efendimizi öldürecek alçak” diyerek Anthony Quinn’in önüne adeta etten barikat kurarak Hz. Hamza’ya yaklaşmasına izin vermiyorlar ve bir şekilde çekimi bozup duruyorlar.
Salim nasıl bir işe bulaştığının farkında değil.
Kısa süre önce Yeşilçam’ın dini filmlerini kaleme aldığımız yazıda bir anekdot aktarmıştık hatırlayacaksınız.
1971 yapımı ‘Hz. Ömer’in Adaleti’ filminde ‘Hz. Ömer’ karakterini namaz kılarken öldüren Firuz’u canlandıran Süheyl Eğriboz, vizyon sonrası önünü kesen dört kişi, “Ulan Hazreti Ömer’i öldürürsün haaa” diyerek saldırıya uıramış ve fena dövülmüştü.
Gedara’yı da benzer akıbet bekler ne yazık ki!
Film vizyona girdikten sonra, Salim’in annesi sokaktayken bir komşusu hakaret ediyor. Kadın şaşkın, “Hz. Hamza’yı öldüren alçağın annesi” diye bağırıyor kadın. Eve gidince oğlunu haşlıyor ve evden kovuyor üzgün anne. Üç gün oyunca eve giremiyor Salim ama esas felaketler zinciri başlamış değil. Film dünyaca izlendikten sonra sokağa çıkamaz hale geliyor. >Taşlayanlar, tükürenler, küfredenlerin bini bir para. Film, rol filan diye anlatamıyor kimseye. O kadar ki sonunda çalıştığı otelin sahibi onu işten atıyor. Nereye iş başvurusunda bulunsa “Hz. Hamza’nın katiline iş yok! Denilerek kapı gösteriliyor.
Perişan şekilde ortalıktan kaybolmadan önce Akkad’ı arayıp durumu aktarıyor ona ama Akkad’ın o kadar büyük problemleri var ki Salim Gedara ile ilgilenemiyor maalesef. Ve o günden sonra izini kaybettiriyor Gedara. Hala akibeti bilinmemekte.
Yaklaşık üç ay boyunca geceli gündüzlü hummalı bir çalışma yapıyor Akkad ve ekibi.
Her profesyonel personelin yanında işi öğrenecek bir Müslüman delikanlı mutlaka bulunuyor. Sabah set başladığı anda iki Hamza, İki Hind sürekli hazır. Önce İngiliz versiyonr için Anthony Quinn ve Irene Papas geçiyor kamera karşısına. Sahneleri bittiği an aynı sahneler için bu kez Abdullah Gaith ve Muna Wassef geçiyor.
Özellikle savaş sahneleri inanılmaz yoruyor ekibi. Figürasyonun tamamı amatör zira. 500 kişilik kalabalığı bazen ikinci tekrarda geri getirmek akşamı buluyor.
Kendi ailesine aylar hatta yıllarca vakit ayıramıyor Akkad. Çocuklarını ancak film setinde görebiliyor. Filmi çekerken müzikleri kime yaptıracağı zaten aklında, iyi bir anlatıcıya da ihtiyacı var. Filmde Narratör olarak Richard Johnson ile anlaşıyor. Johnson kariyerinde ilk kez bir filmde dış ses olarak yer alıyor.
Filmini tamamladıktan sonra rahat bir nefes aldığını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz sevgili okur.
Çağrı’nın mücadelesi belki de daha yeni başlıyor…
Çok uzatmayacağız, az daha sabır.
[M.Nedim Hazar] 20.5.2020 [TR724]
Eşine torpil yapan genelkurmay başkanına hapis [Hasan Cücük]
Danimarka ordusunun bir numaralı rütbelisi olan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hans-Christian Mathiesen, görevini kötüye kullanmak, ihmal, nepotizm ve gizli belgeleri ifşa etmekten 60 gün hapis cezasına çarptırıldı. Orgeneral Mathiesen’i önce koltuğundan eden ardından ise hapis cezasına çarptıran gelişme 28 Ekim 2018’de orduda subay olan eşine torpil yapmaktan açığa alınmasıyla başladı.
NATO üyesi olan Danimarka’da genelkurmay başkanlığı 2012’den bu yana farklı konularda gündem oldu. 2012’de sıra dışı bir davranış gösteren Danimarka savunma bakanlığı, genelkurmay başkanını atama ile değil gazetelere verdiği ilanla aradı. Rütbesine bakılmaksızın herkese müracaat imkânı verilirken, kısa süreli askerlik geçmişi olan üst düzey özel sektörde çalışan yöneticilere de genelkurmay başkanlığı yolu açılmıştı. Gazete ilanından sonra 21 kişi, 24 bin kişilik Danimarka ordusunun bir numaralı ismi olmak için müracaatta bulundu. Mülakatta başarılı olan adaylar daha sonra yeni genelkurmay başkanını belirleyecek komisyon üyeleri önüne çıktı. Komisyon adaylar arasından Tuğgeneral Pater Bartram’ı ülkenin yeni genelkurmay başkanı olarak seçti. Genelkurmay başkanını gazete ilanıyla bulan Danimarka daha sonra genelkurmay karargâhını lağvedip, savunma bakanlığı bünyesine taşımıştı. Karargahın lağvedilmesiyle 75 kişinin işine son verilirken, 24 bin olan asker sayısı 22 bine düşürülmüştü.
Ekim 2014’te genelkurmay başkanlığına getirilen Hans-Christian Mathiesen, 1984’de adımını attığı Danimarka ordusunun tepe noktasına 30 yılda geliyordu. 19 yaşındayken üniformayı üzerine geçiren Mathiesen’i önce görevinden aldırıp sonra hapis cezasına çarptıran olay, genelkurmay başkanı olduğu yılda başladı. Orduda görev yapan eşine subaylık sınavında torpil yaparak işe başlıyordu. 2014 yılında yapılan subaylık imtihanına 97 aday girerken, 13 isim başarılı oluyordu. Başarılı olanlar arasında Mathiesen’in eşi de vardı. İlk bakışta normal gözüken bu gelişmenin ilerleyen yıllarda bir nepotizm yani akraba kayırmacılığı olduğu ortaya çıkacaktı. Genelkurmay Başkanı Mathiesen sınav kriterlerinde değişiklik yaparak eşine subaylık yolunu açıyordu. Sınavı kazanmanın şartlarından biri; yurt dışında bir askeri misyonda görev yapmış olmaktı. Genelkurmay başkanının eşi bu şartı yerine getirmediği için sınavdan elenmesi gerekiyordu. Devreye giren Mathiesen, kriteri değiştirince eşinin önünü açmış oluyordu.
Savunma bakanlığına yapılan ihbarlar Genelkurmay Başkanı Hans- Christian Mathiesen’i mercek altına alıyordu. Yapılan soruşturma iddiaları doğrulayınca 28 Ekim 2018’de görevinden el çektirilerek, açığa alındı. Bir taraftan da soruşturma devam etti. İlerleyen süreçte savunma bakanlığı müfettişleri, Orgeneral Mathiesen’in sadece eşine torpil yapmakla kalmadığını tespit ettiler. Eşine sadece subaylık yolunu açmadığı, ordunun çok gizli belgelerinin yer aldığı bilgileri açtığı ortaya çıktı. Artık dava açılması kaçınılmazdı. Hakkında hazırlanan iddianame Ocak 2019’da kamuoyuna açıklandı. Suçlamalar; görevi kötüye kullanma, ihmal, gizli belgelerin ifşâsı ve nepotizmdi.
Viborg Şehir Mahkemesi’nde görülmeye başlayan dava korona arasından dolayı kesintili olarak devam etti. Orgeneral Mathiesen, suçsuz olduğunu belirtmesine karşılık, askeri savcılık farklı düşünüyordu. Yargılama sonunda, Genelkurmay Başkanı Hans-Christian Mathiesen’in iddianamedeki suçları işlediğine hükmederek 60 gün hapis cezasına çarptırdı. Yargılamayı yapan 3 hakimden ikisi 60 gün hapis isterken, bir hakim 3 ay hapis istedi. Askeri savcılık, mahkumiyet kararını ’görevini kötü kullananlara net bir sinyal’ olarak tanımladı.
Genelkurmay başkanlığı görevinden önce el çektirilen, ardından hakkında iddianame düzenlenen ve son olarak da hapis cezasına çarptırılan Mathiesen’in 1984’de başlayan askerlik serüveni kötü bir finalle bitmiş oldu. 28 Ekim 2018’de görevinden el çektirilen Hans-Christian Mathiesen’in yerine 1 Eylül 2019’da Michael Lollesgaard atandı. Hakkında yargı karar vermediği için açığa alınmasına rağmen Mathiesen’in ordu ile ilişiği kesilmedi. Genelkurmay başkanlığından alınmasına rağmen ordu kademesinde adı durmaya devam etti. Mathiesen, mahkumiyet kararını bir üst mahkemede temyiz edeceğini açıkladı. Kararın kesinleşmesiyle ordu ile tüm ilişkisi kesilecek.
[Hasan Cücük] 20.5.2020 [TR724]
NATO üyesi olan Danimarka’da genelkurmay başkanlığı 2012’den bu yana farklı konularda gündem oldu. 2012’de sıra dışı bir davranış gösteren Danimarka savunma bakanlığı, genelkurmay başkanını atama ile değil gazetelere verdiği ilanla aradı. Rütbesine bakılmaksızın herkese müracaat imkânı verilirken, kısa süreli askerlik geçmişi olan üst düzey özel sektörde çalışan yöneticilere de genelkurmay başkanlığı yolu açılmıştı. Gazete ilanından sonra 21 kişi, 24 bin kişilik Danimarka ordusunun bir numaralı ismi olmak için müracaatta bulundu. Mülakatta başarılı olan adaylar daha sonra yeni genelkurmay başkanını belirleyecek komisyon üyeleri önüne çıktı. Komisyon adaylar arasından Tuğgeneral Pater Bartram’ı ülkenin yeni genelkurmay başkanı olarak seçti. Genelkurmay başkanını gazete ilanıyla bulan Danimarka daha sonra genelkurmay karargâhını lağvedip, savunma bakanlığı bünyesine taşımıştı. Karargahın lağvedilmesiyle 75 kişinin işine son verilirken, 24 bin olan asker sayısı 22 bine düşürülmüştü.
Ekim 2014’te genelkurmay başkanlığına getirilen Hans-Christian Mathiesen, 1984’de adımını attığı Danimarka ordusunun tepe noktasına 30 yılda geliyordu. 19 yaşındayken üniformayı üzerine geçiren Mathiesen’i önce görevinden aldırıp sonra hapis cezasına çarptıran olay, genelkurmay başkanı olduğu yılda başladı. Orduda görev yapan eşine subaylık sınavında torpil yaparak işe başlıyordu. 2014 yılında yapılan subaylık imtihanına 97 aday girerken, 13 isim başarılı oluyordu. Başarılı olanlar arasında Mathiesen’in eşi de vardı. İlk bakışta normal gözüken bu gelişmenin ilerleyen yıllarda bir nepotizm yani akraba kayırmacılığı olduğu ortaya çıkacaktı. Genelkurmay Başkanı Mathiesen sınav kriterlerinde değişiklik yaparak eşine subaylık yolunu açıyordu. Sınavı kazanmanın şartlarından biri; yurt dışında bir askeri misyonda görev yapmış olmaktı. Genelkurmay başkanının eşi bu şartı yerine getirmediği için sınavdan elenmesi gerekiyordu. Devreye giren Mathiesen, kriteri değiştirince eşinin önünü açmış oluyordu.
Savunma bakanlığına yapılan ihbarlar Genelkurmay Başkanı Hans- Christian Mathiesen’i mercek altına alıyordu. Yapılan soruşturma iddiaları doğrulayınca 28 Ekim 2018’de görevinden el çektirilerek, açığa alındı. Bir taraftan da soruşturma devam etti. İlerleyen süreçte savunma bakanlığı müfettişleri, Orgeneral Mathiesen’in sadece eşine torpil yapmakla kalmadığını tespit ettiler. Eşine sadece subaylık yolunu açmadığı, ordunun çok gizli belgelerinin yer aldığı bilgileri açtığı ortaya çıktı. Artık dava açılması kaçınılmazdı. Hakkında hazırlanan iddianame Ocak 2019’da kamuoyuna açıklandı. Suçlamalar; görevi kötüye kullanma, ihmal, gizli belgelerin ifşâsı ve nepotizmdi.
Viborg Şehir Mahkemesi’nde görülmeye başlayan dava korona arasından dolayı kesintili olarak devam etti. Orgeneral Mathiesen, suçsuz olduğunu belirtmesine karşılık, askeri savcılık farklı düşünüyordu. Yargılama sonunda, Genelkurmay Başkanı Hans-Christian Mathiesen’in iddianamedeki suçları işlediğine hükmederek 60 gün hapis cezasına çarptırdı. Yargılamayı yapan 3 hakimden ikisi 60 gün hapis isterken, bir hakim 3 ay hapis istedi. Askeri savcılık, mahkumiyet kararını ’görevini kötü kullananlara net bir sinyal’ olarak tanımladı.
Genelkurmay başkanlığı görevinden önce el çektirilen, ardından hakkında iddianame düzenlenen ve son olarak da hapis cezasına çarptırılan Mathiesen’in 1984’de başlayan askerlik serüveni kötü bir finalle bitmiş oldu. 28 Ekim 2018’de görevinden el çektirilen Hans-Christian Mathiesen’in yerine 1 Eylül 2019’da Michael Lollesgaard atandı. Hakkında yargı karar vermediği için açığa alınmasına rağmen Mathiesen’in ordu ile ilişiği kesilmedi. Genelkurmay başkanlığından alınmasına rağmen ordu kademesinde adı durmaya devam etti. Mathiesen, mahkumiyet kararını bir üst mahkemede temyiz edeceğini açıkladı. Kararın kesinleşmesiyle ordu ile tüm ilişkisi kesilecek.
[Hasan Cücük] 20.5.2020 [TR724]
Tehcir edilen Ermeniler’in mallarına ne oldu? [Dr. Yüksel Nizamoğlu]
Ermeni tehcirinin bir başka önemli boyutu da sürgüne gönderilen insanların geride bıraktıkları malları meselesidir. Bu mallar arasında evler, köşkler, tarlalar, çitlikler, hanlar, fabrikalar yanında para, altın ve hisse senetleri gibi menkul değerler de bulunmaktaydı.
Doğal olarak insani boyutun öne çıkmasından dolayı tehcirin bu boyutu Türkiye kamuoyunda çok fazla bilinmemekte, sadece zaman zaman basına yansıyan sansasyonel haberler nedeniyle gündeme gelmektedir. Halbuki tehcirin bu yönü, bugünkü Türkiye’nin devlet ve toplumsal zihniyetinin şekillenmesinde ve sermaye yapısının ortaya çıkmasında önemli aşamalardan birisini oluşturmuştur.
Tehcirin başından itibaren Ermenilerin geride bıraktıkları mallara dair Osmanlı Devleti’nin müttefikleri Almanya ve Avusturya’nın da baskılarıyla pek çok düzenleme yapılmışsa da süreç mevzuatın çok gerisinde kalmış, bu mallar haksız ve hukuksuz bir şekilde el değiştirmiştir. Cumhuriyet döneminde de aynı anlayış devam etmiş ve bir kitap hacmine ulaşan yasal düzenlemelere rağmen mallar sahiplerine iade edilmeyerek devlet, memurlar ve sivil vatandaşlar tarafından “ganimet” olarak değerlendirilmiştir.
Emval-i Metrûke
İttihatçılar (İTC) yaptıkları düzenlemelerde Ermenilerden kalan mallar için “emval-i metrûke” kavramını kullandılar ve bu ifade bugüne kadar da aynı kapsamda devam etti.
1858 Arazi Kanunnamesinde “emval-i metrûke”, kamuya terkedilmiş arazi olup iki kısımdan oluşmaktadır. Birincisi herkesin faydalanması için terkedilmiş olan yerler yani yollar, sokaklarda oturulacak yerler, caddelerde boş bırakılan mahaller, yolculara mahsus konak yerleri ve benzeri mahallerdir. İkincisi belli bir köy, köyler yahut kasabaların ahalisine ayrılan yerler yani mera, yaylak ve kışlaklardır.
M. Zeki Pakalın ise emval-i metrûkeyi Hükümetçe siyasi veya idari nedenlerle başka bir yere nakil olan veya bulundukları yeri kendiliklerinden terk ederek başka memleketlere veya düşman işgali altındaki yerlere kaçan “gayrimüslimlerin bıraktıkları mallar” olarak tanımlamaktadır.
İki tanım birlikte düşünüldüğünde İttihatçıların “emval-i metrûke” terimini seçmelerinin tesadüf olmadığı, asıl amacın bu malları terkedilmiş gibi gösterip el koyma gerekçesi yapıldığı anlaşılmaktadır. Bu da İttihatçıların başlangıçtan itibaren Ermeni mallarını iade etmemeyi hedeflediklerinin bir kanıtıdır.
Hedef: Sermayenin Türkleşmesi
1915 Mayıs’ında alınan tehcir kararı sonrasında Ermenilerin geride kalan varlıklarıyla ilgili düzenleme yapma ihtiyacı doğmuş ve işlemlere yasal bir görünüm verilmiştir. “Emval-i metrûke”, Ermenilerden ibaret kalmamış; Rum, Musevi, Bulgar ve Süryani azınlıkları kapsayacak şekilde uygulanmıştır.
Hükümet, Tehcir Kanunu’ndan üç gün sonra bir düzenleme yaparak Ermenilerin geride kalan varlıklarının kayıt altına alınmasını kararlaştırmıştır. Düzenlemede bu malların veya değerinin sahiplerine iade edileceği ifadesine yer verilmişse de emval-i metrûkenin muhacirlere dağıtılacağı belirtilerek asıl amaç ortaya konulmuştur. Ayrıca satılacak dutluk, portakal bahçeleri, han ve fabrikaların paralarının emanet sandıklarında tutulacağı kararı yer almıştır.
Sonraki düzenlemelerde ise belirlenecek yerlerde “Emval-i Metrûke Komisyonu” kurulması kararlaştırıldı. Hükümet Ermeni mallarının tasfiyesini ve buralara muhacirlerin iskanını doğrudan ve ayrıntılı bir şekilde takip ediyordu. Nitekim bu ev ve arazilere daha çok Balkanlardan gelen muhacirler iskân edildi.
Emval-i metrûke, İTC’nin bir süre önce benimsediği “milli ekonomi” ilkesi için de bir fırsat oluşturdu. İttihatçılar “Müslüman-Türk burjuvazisi” oluşturmak istiyorlar ve sermayeye ihtiyaç duyuyorlardı. Bunun için tehcirden kalan mallar önemli bir kaynak oluşturdu.
Bu doğrultuda ticarethaneler, emlak ve fabrikaların tespiti yapıldı. Talat Paşa da 1916 yılı başında gönderdiği bir talimatnamede bunların “erbab-ı namus ve genç” Müslüman kişilere dağıtılacağını ilan etti. Bu yolla birçok şirket, fabrika, dükkân ve arazi düşük bedellerle veya ücretsiz bir şekilde “uygun görülen” Müslüman girişimcilere devredildi. Örneğin Kayseri’de Müslüman müteşebbislerin yeni kurduğu bir şirket, 200 liraya aldığı Ermenilere ait dükkân ve içindeki malları kısa bir süre sonra 10.000 liraya satarak fahiş bir kâr elde etmişti.
İttihatçılar bu yolla bir sermaye değişimi gerçekleştirdikleri gibi “yeni zenginlerin” kendilerine yakın kişilerden olmasını da sağladılar. Tehcirde olduğu gibi emval-i metrûkenin yağmasında da en büyük suçlamalar İttihatçı yerel yöneticiler, subaylar, polis ve sivil memurlara yöneltilmekte, mal, para ve mücevherlere el koydukları iddia edilmektedir. Özellikle Emval-i Metrûke komisyonlarında görevli memurların birçok vurguna karıştıkları anlaşılmaktadır.
Emval-i Metrûke’nin kullanıldığı bir başka alan devletin ihtiyaçları oldu. Bazı binalar doğrudan orduya tahsis edildiği gibi tarla, bağ ve bahçelerin satışından elde edilen paralar da ordunun ihtiyaçlarının karşılanmasında kullanıldı. Bazı yerlerde de tehcirin masrafları ve sürgünlerin iaşeleri bu yolla karşılandı. Bazen de Ermenilere ait binalar okul, hapishane, hastane ve karakola çevrildi.
Sonuçta Ermeni malları, yasal bir görünüm altında el değiştiriyor ve Ermeni toplumu bu yolla her şeyini kaybediyordu. Bu alandaki çalışmalarıyla tanınan Ümit Kurt, bu süreci “ekonomik şiddet” olarak tanımlamıştır. Ayrıca tehcirde olduğu gibi emval-i metrûkede de Sünni kesimin aktif olarak yer aldığı ve bir kısmının İTC ile iş birliği yaparak zenginleştiği anlaşılmaktadır.
Ermenilerin Geri Dönüşü
Birinci Dünya Savaşı’nın yenilgiyle biteceğinin anlaşılması üzerine Talat Paşa Hükümeti istifa eti ve yeni hükümet 11 Ekim 1918’de A. İzzet Paşa tarafından kuruldu. Yeni hükümetin ilk icraatlarından birisi de sürgüne gönderilen Ermenilerin geri dönmelerine izin vermek oldu.
İzzet Paşa’nın ifadesiyle “büyük ıstıraplara maruz kalan vatan evlatlarının” emval-i menkule ve gayrimenkulleri iade olunacak, satılan mallarının bedelleri de ödenecekti. 4 Kasım 1918’de de binlerce insanın felaketine yol açan Tehcir Kanunu Anayasaya aykırı bulunarak iptal edildi ve Ermeniler geri dönmeye çalıştılar. Ancak Hükümet bir taraftan da geri dönmeleri engellemek için düzenlemeler yapmakta ve çeşitli bahanelerle sayıyı azaltmaya çalışmaktaydı. 1919 Mart’ında Dahiliye Nezareti’nin bir raporunda geri dönen Ermenilerin sayısı 232.679 olarak açıklanmıştı.
1919 yılı içinde Ermenilerin mallarının iadesi için birçok çalışma yapıldı. Hatta taşınır malların satışına dair kararlar iptal edildi. Bir çalışmaya göre Cebelibereket vilayetinde Fransızların işgali sürecinde “alıkonulan” Ermeni kadın ve çocukların iadesi tamamlanmış, Ermeni mallarının kimin eline geçtiğine dair tespit de yapılmıştır. Ermeni mallarını ele geçirenler arasında Hacı Ökkeş Efendi ve Müderris Hasan Efendi gibi isimlerin yer alması, İttihatçıların Sünni eşrafla iş birliklerinin kanıtı olarak gösterilebilir. Bu da uygulamaların Talat Paşa’nın “Osmanlı ekonomisinin bundan sonra Müslüman bir ekonomi olacağı” sözüne uygun olarak gerçekleştiğini göstermektedir.
Ülke genelinde bu malların ne kadarının iade edildiğine dair bir bilgi yoktur. Ancak Meclis-i Mebusan’ın 12 Ocak 1920 tarihli oturumunda söz alan Dahiliye Nazırı Hasan Fehmi Bey, kanunun onda bir oranında tatbik edildiğini söylemiştir. Sonuçta geri dönen Ermeniler içinde geride bıraktıkları mallarına kavuşanlar veya bedelini alanlar %10 civarında kalmıştır. Bu oran ekonomik şiddetin korkunç boyutunu ortaya koymaktadır.
Bir Devlet Geleneği mi?
İTC’den sonra iktidara gelen İstanbul hükümetleri İngilizlerin de baskısıyla göreceli olarak tehcir uygulamalarının zararlarını telafiye çalışsa da 23 Nisan 1920’de kurulan Ankara Hükümeti, yeniden İTC’nin uygulamalarına geri dönmüş ve bugüne kadar gelen emval-i metrûkenin iade edilmemesi prensibini benimsemiştir. 1922 Nisan’ında çıkarılan bir kanunda bu tür malların Hükümet tarafından kontrol edileceği hükmü yer almış; TBMM İstanbul Hükümetinin iadeyle ilgili düzenlemelerini de kaldırmış ve böylece İTC’nin emval-i metrûke düzenlemeleri yeniden benimsenmiştir.
Lozan Antlaşması’nda ise emval-i metrûkenin iadesi için kararlar yer alsa da Ankara, malların iadesini engellemek için her yola başvurmayı tercih etmiştir. İTC döneminde olduğu gibi bu arazilere muhacir ve mübadil iskanı devam etmiş, mevcut malların bir kısmının dağıtılmasıyla da Türk müteşebbislere sermaye oluşturma süreci de yeniden ivme kazanmıştır.
Devlet de emval-i metrûkeyi kullanma uygulamasını sürdürmüş, 6-7 Ağustos 1921’de çıkarılan Tekâlif-i Milliye Emirleri’nde de ordunun ihtiyaç duyduğu eşya ve malların bunlardan karşılanmasına olanak sağlanmıştır. Ayrıca birçok devlet kurumu Ermenilere ait binalara yerleştirilmiş, bazı yerlerde terk edilen evler memurlara verilmiştir.
1926’da çıkarılan bir kanun da yeni rejimin tavrını net bir şekilde gözler önüne sermektedir. Bu kanunla Ermeni suikast komiteleri tarafından şehit edilen Talat Paşa, Cemal Paşa, Dr. Bahattin Şakir, Sait Halim Paşa gibi kişilerin ailelerine Ermenilerin emval-i metrûkesinden mal ve emlak verildiği görülmektedir. Böylece Türkiye, İTC’nin politikalarını devam ettirdiğini bütün dünyaya ilan etmiştir.
Sonuç olarak gerek İTC gerekse Cumhuriyetin emval-i metrûke uygulamaları, devletin istediği kişilerin malına el koyabileceğini, yasal düzenlemelerin ve uluslararası antlaşmaların hiçbir şey ifade etmeyeceğini göstermesi bakımından ibret verici örneklerdir.
Bu uygulamalar bir taraftan da kişilerin zenginleşmesinde devletin ne kadar aktif bir rol üstlendiğini göstermektedir. Önce İTC sonra da Cumhuriyet idaresiyle ile iş birliği yapan yerel eşraf, Ermeni malları sayesinde zenginleşmiş ve devletin sağladığı imkanlarla 1950’lerde taşra burjuvazisini, 1970’lerden itibaren de şehir burjuvazisini oluşturmuştur. Bu kitlenin 2000’li yıllarda da yine devlet eliyle çok daha zenginleştiğini tahmin etmek zor değildir.
Kaynaklar: M. Z. Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, İstanbul, MEB, 1971, C.1; H. Cin, “Arazi”, TDV İA; C. 3; M. Polatel, “İttihatçılardan Kemalist Döneme Ermeni Malları”, Toplum ve Kuram, S. 3, 2010; Ü. Kurt, “I. Cihan Harbi Sonrası Emval-i Metrûke’nin İadesi Süreci: Cebel-i Bereket Sancağı Örneği”, Talandan Sonra, 2015; “Lozan Mübadelesinin Ekonomik Sonuçlarını Emval-i Metruke Üzerinden Okumak”, Kebikeç, 2015, S. 40; “Emval-i Metrûke ve Tasfiye Komisyonlarının Yapısı ve İşlevi”, Toplumsal Tarih, 2015, S. 259; H. Kaiser, 1915-1916 Ermeni Soykırımı Sırasında Ermeni Mülkleri, Osmanlı Hukuku ve Milliyet Politikaları”, Türkiye’de Etnik Çatışma, İstanbul, İletişim, 2017.
[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 20.5.2020 [TR724]
Doğal olarak insani boyutun öne çıkmasından dolayı tehcirin bu boyutu Türkiye kamuoyunda çok fazla bilinmemekte, sadece zaman zaman basına yansıyan sansasyonel haberler nedeniyle gündeme gelmektedir. Halbuki tehcirin bu yönü, bugünkü Türkiye’nin devlet ve toplumsal zihniyetinin şekillenmesinde ve sermaye yapısının ortaya çıkmasında önemli aşamalardan birisini oluşturmuştur.
Tehcirin başından itibaren Ermenilerin geride bıraktıkları mallara dair Osmanlı Devleti’nin müttefikleri Almanya ve Avusturya’nın da baskılarıyla pek çok düzenleme yapılmışsa da süreç mevzuatın çok gerisinde kalmış, bu mallar haksız ve hukuksuz bir şekilde el değiştirmiştir. Cumhuriyet döneminde de aynı anlayış devam etmiş ve bir kitap hacmine ulaşan yasal düzenlemelere rağmen mallar sahiplerine iade edilmeyerek devlet, memurlar ve sivil vatandaşlar tarafından “ganimet” olarak değerlendirilmiştir.
Emval-i Metrûke
İttihatçılar (İTC) yaptıkları düzenlemelerde Ermenilerden kalan mallar için “emval-i metrûke” kavramını kullandılar ve bu ifade bugüne kadar da aynı kapsamda devam etti.
1858 Arazi Kanunnamesinde “emval-i metrûke”, kamuya terkedilmiş arazi olup iki kısımdan oluşmaktadır. Birincisi herkesin faydalanması için terkedilmiş olan yerler yani yollar, sokaklarda oturulacak yerler, caddelerde boş bırakılan mahaller, yolculara mahsus konak yerleri ve benzeri mahallerdir. İkincisi belli bir köy, köyler yahut kasabaların ahalisine ayrılan yerler yani mera, yaylak ve kışlaklardır.
M. Zeki Pakalın ise emval-i metrûkeyi Hükümetçe siyasi veya idari nedenlerle başka bir yere nakil olan veya bulundukları yeri kendiliklerinden terk ederek başka memleketlere veya düşman işgali altındaki yerlere kaçan “gayrimüslimlerin bıraktıkları mallar” olarak tanımlamaktadır.
İki tanım birlikte düşünüldüğünde İttihatçıların “emval-i metrûke” terimini seçmelerinin tesadüf olmadığı, asıl amacın bu malları terkedilmiş gibi gösterip el koyma gerekçesi yapıldığı anlaşılmaktadır. Bu da İttihatçıların başlangıçtan itibaren Ermeni mallarını iade etmemeyi hedeflediklerinin bir kanıtıdır.
Hedef: Sermayenin Türkleşmesi
1915 Mayıs’ında alınan tehcir kararı sonrasında Ermenilerin geride kalan varlıklarıyla ilgili düzenleme yapma ihtiyacı doğmuş ve işlemlere yasal bir görünüm verilmiştir. “Emval-i metrûke”, Ermenilerden ibaret kalmamış; Rum, Musevi, Bulgar ve Süryani azınlıkları kapsayacak şekilde uygulanmıştır.
Hükümet, Tehcir Kanunu’ndan üç gün sonra bir düzenleme yaparak Ermenilerin geride kalan varlıklarının kayıt altına alınmasını kararlaştırmıştır. Düzenlemede bu malların veya değerinin sahiplerine iade edileceği ifadesine yer verilmişse de emval-i metrûkenin muhacirlere dağıtılacağı belirtilerek asıl amaç ortaya konulmuştur. Ayrıca satılacak dutluk, portakal bahçeleri, han ve fabrikaların paralarının emanet sandıklarında tutulacağı kararı yer almıştır.
Sonraki düzenlemelerde ise belirlenecek yerlerde “Emval-i Metrûke Komisyonu” kurulması kararlaştırıldı. Hükümet Ermeni mallarının tasfiyesini ve buralara muhacirlerin iskanını doğrudan ve ayrıntılı bir şekilde takip ediyordu. Nitekim bu ev ve arazilere daha çok Balkanlardan gelen muhacirler iskân edildi.
Emval-i metrûke, İTC’nin bir süre önce benimsediği “milli ekonomi” ilkesi için de bir fırsat oluşturdu. İttihatçılar “Müslüman-Türk burjuvazisi” oluşturmak istiyorlar ve sermayeye ihtiyaç duyuyorlardı. Bunun için tehcirden kalan mallar önemli bir kaynak oluşturdu.
Bu doğrultuda ticarethaneler, emlak ve fabrikaların tespiti yapıldı. Talat Paşa da 1916 yılı başında gönderdiği bir talimatnamede bunların “erbab-ı namus ve genç” Müslüman kişilere dağıtılacağını ilan etti. Bu yolla birçok şirket, fabrika, dükkân ve arazi düşük bedellerle veya ücretsiz bir şekilde “uygun görülen” Müslüman girişimcilere devredildi. Örneğin Kayseri’de Müslüman müteşebbislerin yeni kurduğu bir şirket, 200 liraya aldığı Ermenilere ait dükkân ve içindeki malları kısa bir süre sonra 10.000 liraya satarak fahiş bir kâr elde etmişti.
İttihatçılar bu yolla bir sermaye değişimi gerçekleştirdikleri gibi “yeni zenginlerin” kendilerine yakın kişilerden olmasını da sağladılar. Tehcirde olduğu gibi emval-i metrûkenin yağmasında da en büyük suçlamalar İttihatçı yerel yöneticiler, subaylar, polis ve sivil memurlara yöneltilmekte, mal, para ve mücevherlere el koydukları iddia edilmektedir. Özellikle Emval-i Metrûke komisyonlarında görevli memurların birçok vurguna karıştıkları anlaşılmaktadır.
Emval-i Metrûke’nin kullanıldığı bir başka alan devletin ihtiyaçları oldu. Bazı binalar doğrudan orduya tahsis edildiği gibi tarla, bağ ve bahçelerin satışından elde edilen paralar da ordunun ihtiyaçlarının karşılanmasında kullanıldı. Bazı yerlerde de tehcirin masrafları ve sürgünlerin iaşeleri bu yolla karşılandı. Bazen de Ermenilere ait binalar okul, hapishane, hastane ve karakola çevrildi.
Sonuçta Ermeni malları, yasal bir görünüm altında el değiştiriyor ve Ermeni toplumu bu yolla her şeyini kaybediyordu. Bu alandaki çalışmalarıyla tanınan Ümit Kurt, bu süreci “ekonomik şiddet” olarak tanımlamıştır. Ayrıca tehcirde olduğu gibi emval-i metrûkede de Sünni kesimin aktif olarak yer aldığı ve bir kısmının İTC ile iş birliği yaparak zenginleştiği anlaşılmaktadır.
Ermenilerin Geri Dönüşü
Birinci Dünya Savaşı’nın yenilgiyle biteceğinin anlaşılması üzerine Talat Paşa Hükümeti istifa eti ve yeni hükümet 11 Ekim 1918’de A. İzzet Paşa tarafından kuruldu. Yeni hükümetin ilk icraatlarından birisi de sürgüne gönderilen Ermenilerin geri dönmelerine izin vermek oldu.
İzzet Paşa’nın ifadesiyle “büyük ıstıraplara maruz kalan vatan evlatlarının” emval-i menkule ve gayrimenkulleri iade olunacak, satılan mallarının bedelleri de ödenecekti. 4 Kasım 1918’de de binlerce insanın felaketine yol açan Tehcir Kanunu Anayasaya aykırı bulunarak iptal edildi ve Ermeniler geri dönmeye çalıştılar. Ancak Hükümet bir taraftan da geri dönmeleri engellemek için düzenlemeler yapmakta ve çeşitli bahanelerle sayıyı azaltmaya çalışmaktaydı. 1919 Mart’ında Dahiliye Nezareti’nin bir raporunda geri dönen Ermenilerin sayısı 232.679 olarak açıklanmıştı.
1919 yılı içinde Ermenilerin mallarının iadesi için birçok çalışma yapıldı. Hatta taşınır malların satışına dair kararlar iptal edildi. Bir çalışmaya göre Cebelibereket vilayetinde Fransızların işgali sürecinde “alıkonulan” Ermeni kadın ve çocukların iadesi tamamlanmış, Ermeni mallarının kimin eline geçtiğine dair tespit de yapılmıştır. Ermeni mallarını ele geçirenler arasında Hacı Ökkeş Efendi ve Müderris Hasan Efendi gibi isimlerin yer alması, İttihatçıların Sünni eşrafla iş birliklerinin kanıtı olarak gösterilebilir. Bu da uygulamaların Talat Paşa’nın “Osmanlı ekonomisinin bundan sonra Müslüman bir ekonomi olacağı” sözüne uygun olarak gerçekleştiğini göstermektedir.
Ülke genelinde bu malların ne kadarının iade edildiğine dair bir bilgi yoktur. Ancak Meclis-i Mebusan’ın 12 Ocak 1920 tarihli oturumunda söz alan Dahiliye Nazırı Hasan Fehmi Bey, kanunun onda bir oranında tatbik edildiğini söylemiştir. Sonuçta geri dönen Ermeniler içinde geride bıraktıkları mallarına kavuşanlar veya bedelini alanlar %10 civarında kalmıştır. Bu oran ekonomik şiddetin korkunç boyutunu ortaya koymaktadır.
Bir Devlet Geleneği mi?
İTC’den sonra iktidara gelen İstanbul hükümetleri İngilizlerin de baskısıyla göreceli olarak tehcir uygulamalarının zararlarını telafiye çalışsa da 23 Nisan 1920’de kurulan Ankara Hükümeti, yeniden İTC’nin uygulamalarına geri dönmüş ve bugüne kadar gelen emval-i metrûkenin iade edilmemesi prensibini benimsemiştir. 1922 Nisan’ında çıkarılan bir kanunda bu tür malların Hükümet tarafından kontrol edileceği hükmü yer almış; TBMM İstanbul Hükümetinin iadeyle ilgili düzenlemelerini de kaldırmış ve böylece İTC’nin emval-i metrûke düzenlemeleri yeniden benimsenmiştir.
Lozan Antlaşması’nda ise emval-i metrûkenin iadesi için kararlar yer alsa da Ankara, malların iadesini engellemek için her yola başvurmayı tercih etmiştir. İTC döneminde olduğu gibi bu arazilere muhacir ve mübadil iskanı devam etmiş, mevcut malların bir kısmının dağıtılmasıyla da Türk müteşebbislere sermaye oluşturma süreci de yeniden ivme kazanmıştır.
Devlet de emval-i metrûkeyi kullanma uygulamasını sürdürmüş, 6-7 Ağustos 1921’de çıkarılan Tekâlif-i Milliye Emirleri’nde de ordunun ihtiyaç duyduğu eşya ve malların bunlardan karşılanmasına olanak sağlanmıştır. Ayrıca birçok devlet kurumu Ermenilere ait binalara yerleştirilmiş, bazı yerlerde terk edilen evler memurlara verilmiştir.
1926’da çıkarılan bir kanun da yeni rejimin tavrını net bir şekilde gözler önüne sermektedir. Bu kanunla Ermeni suikast komiteleri tarafından şehit edilen Talat Paşa, Cemal Paşa, Dr. Bahattin Şakir, Sait Halim Paşa gibi kişilerin ailelerine Ermenilerin emval-i metrûkesinden mal ve emlak verildiği görülmektedir. Böylece Türkiye, İTC’nin politikalarını devam ettirdiğini bütün dünyaya ilan etmiştir.
Sonuç olarak gerek İTC gerekse Cumhuriyetin emval-i metrûke uygulamaları, devletin istediği kişilerin malına el koyabileceğini, yasal düzenlemelerin ve uluslararası antlaşmaların hiçbir şey ifade etmeyeceğini göstermesi bakımından ibret verici örneklerdir.
Bu uygulamalar bir taraftan da kişilerin zenginleşmesinde devletin ne kadar aktif bir rol üstlendiğini göstermektedir. Önce İTC sonra da Cumhuriyet idaresiyle ile iş birliği yapan yerel eşraf, Ermeni malları sayesinde zenginleşmiş ve devletin sağladığı imkanlarla 1950’lerde taşra burjuvazisini, 1970’lerden itibaren de şehir burjuvazisini oluşturmuştur. Bu kitlenin 2000’li yıllarda da yine devlet eliyle çok daha zenginleştiğini tahmin etmek zor değildir.
Kaynaklar: M. Z. Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, İstanbul, MEB, 1971, C.1; H. Cin, “Arazi”, TDV İA; C. 3; M. Polatel, “İttihatçılardan Kemalist Döneme Ermeni Malları”, Toplum ve Kuram, S. 3, 2010; Ü. Kurt, “I. Cihan Harbi Sonrası Emval-i Metrûke’nin İadesi Süreci: Cebel-i Bereket Sancağı Örneği”, Talandan Sonra, 2015; “Lozan Mübadelesinin Ekonomik Sonuçlarını Emval-i Metruke Üzerinden Okumak”, Kebikeç, 2015, S. 40; “Emval-i Metrûke ve Tasfiye Komisyonlarının Yapısı ve İşlevi”, Toplumsal Tarih, 2015, S. 259; H. Kaiser, 1915-1916 Ermeni Soykırımı Sırasında Ermeni Mülkleri, Osmanlı Hukuku ve Milliyet Politikaları”, Türkiye’de Etnik Çatışma, İstanbul, İletişim, 2017.
[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 20.5.2020 [TR724]
Etiketler:
Dr. Yüksel Nizamoğlu
Cihat Bey’in Marmaris tatili [Adem Yavuz Arslan]
Beklenen oldu ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı dün itibariyle istifa etti.
O artık ‘Cihat Bey’.
Uzun zamandır kolkola olduğu Ergenekoncu kadroların paylaştığı istifa mektubuna göre apar topar görevden alınmasını, Genelkurmay bünyesinde belirsiz bir konuma atanmasını onuruna yedirememiş.
Mehmet Metiner’in anlattıklarına göre Cihat Bey’in tepkisi Cumhurbaşkanı Erdoğan’a değilmiş ve ‘ömür boyunca ona sadık kalacakmış’.
Bu ifade istifa mektubunda yok.
Muhtemelen Mehmet Metiner’in kendisi üretti ama sonuçta Cihat Yaycı’nın istifa ettiği gerçeğini değiştirmiyor.
Doğal olarak tartışma iyice alevlendi.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Aralarında Ali Türkşenlerin, Nedim Şenerlerin, Güven Şağbanların olduğu ekip canhıraş bir şekilde Yaycı’ya sahip çıkarken Hulusi Akar’a ateş püskürdü.
CHP ve İYİ Partililer ise Erdoğan’ın ‘fetö’ Türküsü’nü söylemeye devam ediyor. Hatta CHP’li Özgür Özel’e göre Yaycı’yı Cemaat görevden aldırmış!
Yaycı’nın istifa sürecine dair ilk iki yazımda https://www-tr724-com.cdn.ampproject.org/c/www.tr724.com/cihat-yayci-olayi-ya-da-erdoganin-cebri-kesfi/amp şu ana kadar yaşanan süreci https://www-tr724-com.cdn.ampproject.org/c/www.tr724.com/askerden-yargiya-bize-sorusturma-acmayin-talimati/amp anlatmaya çalışmıştım.
Bu bölümde ise tartışmaya iki farklı pencere açmaya çalışacağım.
AKAR TAHMİNLERDEN DAHA MI GÜÇLÜ?
Ahmet Zeki Üçok ve Nedim Şener’in yazılarından anlaşıldığı kadarıyla Cihat Yaycı ile ilgili bir yolsuzluk soruşturması vardı.
Savunma Bakanlığı dosyayı ısrarla takip etti.
Hatta kulislere göre Savunma Bakanlığı bürokratları bizzat Ankara Adliyesi’ne giderek dosyaya ‘göz kulak oldu’lar.
Ancak Ankara dengelerini az çok bilenler için yolsuzluk iddiasının bir geçerliliği yok.
Çünkü AKP’nin yolsuzluk diye bir hassasiyeti yok. Dahası iddia edilen para 2 milyon liranın altında.
Söz konusu rakam yeni yetme bir AKP’li trolün çerez parası sayılır.
Yaycı’nın ipini çeken sürecin Hulusi Akar tarafından yönetildiği iddiası var. Ergenekoncu çevrelerin doğrudan Hulusi Akar’a yüklenmeleri de bu iddiayı destekliyor.
Nitekim Ali Türkşen de Akar’a işaret etti.
Bu durum beraberinde şu soruyu da getiriyor; Akar tahminlerden daha mı güçlü?
Çünkü Cihat Yaycı herhangi birisi değil. 15 Temmuz akşamı kimin kim olduğunun bilinmediği bir dönemde Marmaris’te Erdoğan’ın yanındaydı.
Hatta Facetime görüşmesi sırasında sufle verecek kadar yakındı.
Yani Erdoğan için değerli bir yol arkadaşı. Ancak Erdoğan, Akar’ın bastırmasıyla Cihat Yaycı’nın alnına ‘sakıncalı Amiral’ damgasını bastı ve kesip attı.
Pelikan Çetesi mensupları bile -Erdoğan’a bir şey demeden- kararı eleştirdi. Erdoğan’ın yancıları da tavır belirlemekte zorlandı.
Fatih Tezcan’lar ise bir adım daha ileri gidip Akar’a olan güvensizliğini açıkça anlattı.
Eğer Akar bu süreci de hasarsız atlatırsa yani Yaycı’nın defterini tamamen dürerse konumunu daha da güçlendirecek.
15 Temmuz’un kritik aktörlerinden Zekai Aksakallı ve Metin Temel’den sonra Cihat Yaycı’yı da ‘yemiş’ bir Akar olacak.
Özellikle RAND’ın ‘yeni bir darbe olabilir’ imalı ve Akar’ı işaret eden raporundan sonra AKP’lilerde Akar’a karşı bir güvensizlik oluşmuştu.
Yaycı’nın bu şekilde bitirilmesi Akar’la ilgili soru işaretlerini de arttırmış olacak.
YAYCI 15 TEMMUZ’UN NERESİNDEYDİ?
Erdoğan’ın Ergenekoncuların yoğun kampanyasına rağmen Yaycı’nın ipini çekmesi tartışılmaya devam edecek.
Biz de önümüzdeki yazılarda bu konuyu takip etmeye devam edeceğiz.
Ancak bu aşamada geriye dönüp 15 Temmuz akşamı yaşananlara ve Cihat Yaycı’nın bu olaylardaki rolüne tekrar bakalım. Çünkü o akşam yaşananlar bugün yaşadıklarımız hakkında ipuçları barındırıyor.
Cihat Yaycı ile ilgili elimizdeki temel veri kendi ifadesi.
Savcılığa verdiği ifadede 15 Temmuz akşamı neler yaşadığını ana hatlarıyla anlatıyor.
İfadesinden özetle şöyle;
15 Temmuz öncesi İstanbul Harp Akademileri Komutanlığı’nda Tuğamiral rütbesindeymiş. 8 Temmuz 2016 ile 27 Temmuz 2016 tarihleri arasında yıllık iznini planlamış.
Önce eşinin Antalya’daki yazlığına gitmişler.
İki gün sonra tekrar yola çıkıp Marmaris’te bulunan Marmaris Palas oteline yerleşmişler.
Marmaris Palas oteli Erdoğan’ın 15 Temmuz’da kaldığı yer. Nasıl bir tesadüfse Cihat Yaycı ile aynı tarihlerde aynı otele geliyorlar.
Daha önce bu köşede Erdoğan’la aynı otelde kalan bir İngilizin anlattıklarını yazmıştım. https://www.tr724.com/erdoganin-ingiliz-komsusu-15-temmuzu-anlatiyor/
Anlatımlarına göre darbe girişimini eşi ve oğluyla çay içerken Ankara’dan gelen bir telefonla öğreniyor. 15 Temmuz akşamı bütün üst düzey bürokrasi gibi o da darbeden ‘telefonla haberdar oluyor’.
Arayan kişi ise Emniyet İstihbarat Daireden Koray Öner.
Koray Öner 21.30 ile 22.00 arasında kendisini aramış, beraberinde Ankara Başsavcısı ve başsavcı vekili varmış. Öner kendisine ‘paşam galiba darbe oluyor’ demiş.
İfadenin can alıcı tarafı bu aşamada geliyor; Yaycı “daha önce darbe tehlikesi hakkında görüş alışverişinde bulunduğu” kişi olarak tanımlıyor Koray Öner’i.
Harp Akademileri’nde görevli bir amiral ile istihbarat şubede o dönem kritik bir rolü olmayan emniyet müdürü bir araya gelip darbeye hazırlık yapıyor!
Üstelik https://www.tr724.com/siki-yonetim-direktifindeki-hata-darbecileri-desifre-etti/ yazımda anlattığım gibi bu çalışma grupları Yaycı ve Öner ile sınırlı değil.
TSK, Yargı ve Emniyet üçgeninde çalışma grupları kurulmuş bu ekipler Cumhurbaşkanlığı ve MİT ile koordineli çalışmışlar.
Yaycının ifadesine dönelim;
Yaycı önce darbe oluyor lafını ciddiye almadığını ancak kızkardeşinin Ankara üzerinde uçaklar uçuyor sözü üzerine önemsediğini anlatıyor.
Tabi savcı “Daha hiç bir şey yokken darbe tehlikesi var deyip birlikte çalışma yaptığınız bu kişi arayıp darbe olduğunu söylediğinde inanmıyorsunuz. Bu biraz tuhaf değil mi?” diye sormamış.
Yaycı anlatmaya devam ediyor;
Mesleki tecrübesinden hareketle bunun bir darbe girişimi olduğunu, emir komuta içinde olmadığını, ‘Fetöcülerin’ darbeye kalkıştığını anlamış.
Emniyet Müdürü Koray Öner’e ‘yapılması gerekenleri’ söylemiş. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Fahri Kasırga’yı aramış, Kasırga kendisine ‘Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarına ulaşamıyoruz’ deyince “kuvvet komutanlarının derdest edilmiş olabileceğini” söylemiş.
Oysa ki bu konuşmanın olduğu saatlerde Hava Kuvvetleri Komutanı İstanbul’da düğünde, Deniz Kuvvetleri Komutanı İspark’ın parkında saklanıyor, Hulusi Aka ise makamında gelişmeleri takip ediyordu.
Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı ise bilinmeyen bir yerde eşini teskin etmekle meşguldü.
Nasıl ki Ankara Başsavcısı 15 Temmuz akşamı daha olaylar olmadan olmuş gibi tutanağa geçirmişti, Yaycı’da olayları olmadan bilmiş.
Yaycı halkın sokağa dökülmesi gerektiğini anlatmış ifadesine göre. Bu da hayli ilginç çünkü o akşam farklı şehirlerdeki farklı kişiler hep aynı refleksi gösteriyor.
Mesela Boğaz Köprüsü’ne çıkan Harbiyelileri engellemek yerine halkı karşılarına çıkarmayı organize ediyorlar. Hatta Ankara Emniyeti’nden mahkemeye sunulan telsiz kayıtlarında “halkı polis otolarına bindirip tankların önüne yığın” talimatı da açıkça görülebiliyor.
Cihat Yaycı’nın 15 Temmuz’a ait ifadesi aşağı yukarı böyle. Ne Cumhurbaşkanı Erdoğan ile olan birlikteliği ne de diğer detaylar yok.
İşin ilginci Marmaris’te iki telefonla herşeyi çözmüş, failleri tespit etmiş, komutanların derdest edildiğini-daha olmadan- tahmin etmiş, halkı sokağa çıkarmak gerektiğini anlatmış.
15 Temmuz sonrasında da Yaycı’nın önü açılıyor, kırmızı halılar seriliyor ve Deniz Kuvvetleri’nde tarihi bir tasfiyeye girişiyor. Bunu yaparken de 15 Temmuz öncesi beraber çalıştığı istihbaratçılardan destek alıyor.
Emniyet istihbaratının arşiv imkanları Yaycı’nın kullanımına açılıyor ve yüzbinlerce insanı kapsayan fişlemelere zemin hazırlanıyor.
‘Fetömetre’ dedikleri şey aslında fişlemelerin kılıfı. Yıllar boyu yapılan fişlemeler ‘Fetömetre’den böyle çıktı’ denilerek kamufle edildi.
İşte bütün bu trafiğin merkezinde oturan isim; Cihat Yaycı Erdoğan tarafından ‘sakıncalı amiral’ olarak damgalanıp atıldı.
Tümamiral Cihat Yaycı artık ‘Cihat Bey’.
Artık sivil ve konuşmasının, yazmasının önünde bir engel yok. Hazır başta Ergenekoncu çevreler olmak üzere popülaritesi hayli yüksek.
Madem haksızlığa uğradığını düşünüyor çıkıp kendini savunabilir.
Çıkacak kanal bulamazsa bizim Youtube kanalında kendini seve seve misafir ederiz.
Ancak benim sorularım Marmaris tatilinden başlar.
Çünkü Cihat Bey’in Marmaris tatilini çözersek 15 Temmuz’un hikayesi de netleşecektir.
[Adem Yavuz Arslan] 20.5.2020 [TR724]
O artık ‘Cihat Bey’.
Uzun zamandır kolkola olduğu Ergenekoncu kadroların paylaştığı istifa mektubuna göre apar topar görevden alınmasını, Genelkurmay bünyesinde belirsiz bir konuma atanmasını onuruna yedirememiş.
Mehmet Metiner’in anlattıklarına göre Cihat Bey’in tepkisi Cumhurbaşkanı Erdoğan’a değilmiş ve ‘ömür boyunca ona sadık kalacakmış’.
Bu ifade istifa mektubunda yok.
Muhtemelen Mehmet Metiner’in kendisi üretti ama sonuçta Cihat Yaycı’nın istifa ettiği gerçeğini değiştirmiyor.
Doğal olarak tartışma iyice alevlendi.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Aralarında Ali Türkşenlerin, Nedim Şenerlerin, Güven Şağbanların olduğu ekip canhıraş bir şekilde Yaycı’ya sahip çıkarken Hulusi Akar’a ateş püskürdü.
CHP ve İYİ Partililer ise Erdoğan’ın ‘fetö’ Türküsü’nü söylemeye devam ediyor. Hatta CHP’li Özgür Özel’e göre Yaycı’yı Cemaat görevden aldırmış!
Yaycı’nın istifa sürecine dair ilk iki yazımda https://www-tr724-com.cdn.ampproject.org/c/www.tr724.com/cihat-yayci-olayi-ya-da-erdoganin-cebri-kesfi/amp şu ana kadar yaşanan süreci https://www-tr724-com.cdn.ampproject.org/c/www.tr724.com/askerden-yargiya-bize-sorusturma-acmayin-talimati/amp anlatmaya çalışmıştım.
Bu bölümde ise tartışmaya iki farklı pencere açmaya çalışacağım.
AKAR TAHMİNLERDEN DAHA MI GÜÇLÜ?
Ahmet Zeki Üçok ve Nedim Şener’in yazılarından anlaşıldığı kadarıyla Cihat Yaycı ile ilgili bir yolsuzluk soruşturması vardı.
Savunma Bakanlığı dosyayı ısrarla takip etti.
Hatta kulislere göre Savunma Bakanlığı bürokratları bizzat Ankara Adliyesi’ne giderek dosyaya ‘göz kulak oldu’lar.
Ancak Ankara dengelerini az çok bilenler için yolsuzluk iddiasının bir geçerliliği yok.
Çünkü AKP’nin yolsuzluk diye bir hassasiyeti yok. Dahası iddia edilen para 2 milyon liranın altında.
Söz konusu rakam yeni yetme bir AKP’li trolün çerez parası sayılır.
Yaycı’nın ipini çeken sürecin Hulusi Akar tarafından yönetildiği iddiası var. Ergenekoncu çevrelerin doğrudan Hulusi Akar’a yüklenmeleri de bu iddiayı destekliyor.
Nitekim Ali Türkşen de Akar’a işaret etti.
Bu durum beraberinde şu soruyu da getiriyor; Akar tahminlerden daha mı güçlü?
Çünkü Cihat Yaycı herhangi birisi değil. 15 Temmuz akşamı kimin kim olduğunun bilinmediği bir dönemde Marmaris’te Erdoğan’ın yanındaydı.
Hatta Facetime görüşmesi sırasında sufle verecek kadar yakındı.
Yani Erdoğan için değerli bir yol arkadaşı. Ancak Erdoğan, Akar’ın bastırmasıyla Cihat Yaycı’nın alnına ‘sakıncalı Amiral’ damgasını bastı ve kesip attı.
Pelikan Çetesi mensupları bile -Erdoğan’a bir şey demeden- kararı eleştirdi. Erdoğan’ın yancıları da tavır belirlemekte zorlandı.
Fatih Tezcan’lar ise bir adım daha ileri gidip Akar’a olan güvensizliğini açıkça anlattı.
Eğer Akar bu süreci de hasarsız atlatırsa yani Yaycı’nın defterini tamamen dürerse konumunu daha da güçlendirecek.
15 Temmuz’un kritik aktörlerinden Zekai Aksakallı ve Metin Temel’den sonra Cihat Yaycı’yı da ‘yemiş’ bir Akar olacak.
Özellikle RAND’ın ‘yeni bir darbe olabilir’ imalı ve Akar’ı işaret eden raporundan sonra AKP’lilerde Akar’a karşı bir güvensizlik oluşmuştu.
Yaycı’nın bu şekilde bitirilmesi Akar’la ilgili soru işaretlerini de arttırmış olacak.
YAYCI 15 TEMMUZ’UN NERESİNDEYDİ?
Erdoğan’ın Ergenekoncuların yoğun kampanyasına rağmen Yaycı’nın ipini çekmesi tartışılmaya devam edecek.
Biz de önümüzdeki yazılarda bu konuyu takip etmeye devam edeceğiz.
Ancak bu aşamada geriye dönüp 15 Temmuz akşamı yaşananlara ve Cihat Yaycı’nın bu olaylardaki rolüne tekrar bakalım. Çünkü o akşam yaşananlar bugün yaşadıklarımız hakkında ipuçları barındırıyor.
Cihat Yaycı ile ilgili elimizdeki temel veri kendi ifadesi.
Savcılığa verdiği ifadede 15 Temmuz akşamı neler yaşadığını ana hatlarıyla anlatıyor.
İfadesinden özetle şöyle;
15 Temmuz öncesi İstanbul Harp Akademileri Komutanlığı’nda Tuğamiral rütbesindeymiş. 8 Temmuz 2016 ile 27 Temmuz 2016 tarihleri arasında yıllık iznini planlamış.
Önce eşinin Antalya’daki yazlığına gitmişler.
İki gün sonra tekrar yola çıkıp Marmaris’te bulunan Marmaris Palas oteline yerleşmişler.
Marmaris Palas oteli Erdoğan’ın 15 Temmuz’da kaldığı yer. Nasıl bir tesadüfse Cihat Yaycı ile aynı tarihlerde aynı otele geliyorlar.
Daha önce bu köşede Erdoğan’la aynı otelde kalan bir İngilizin anlattıklarını yazmıştım. https://www.tr724.com/erdoganin-ingiliz-komsusu-15-temmuzu-anlatiyor/
Anlatımlarına göre darbe girişimini eşi ve oğluyla çay içerken Ankara’dan gelen bir telefonla öğreniyor. 15 Temmuz akşamı bütün üst düzey bürokrasi gibi o da darbeden ‘telefonla haberdar oluyor’.
Arayan kişi ise Emniyet İstihbarat Daireden Koray Öner.
Koray Öner 21.30 ile 22.00 arasında kendisini aramış, beraberinde Ankara Başsavcısı ve başsavcı vekili varmış. Öner kendisine ‘paşam galiba darbe oluyor’ demiş.
İfadenin can alıcı tarafı bu aşamada geliyor; Yaycı “daha önce darbe tehlikesi hakkında görüş alışverişinde bulunduğu” kişi olarak tanımlıyor Koray Öner’i.
Harp Akademileri’nde görevli bir amiral ile istihbarat şubede o dönem kritik bir rolü olmayan emniyet müdürü bir araya gelip darbeye hazırlık yapıyor!
Üstelik https://www.tr724.com/siki-yonetim-direktifindeki-hata-darbecileri-desifre-etti/ yazımda anlattığım gibi bu çalışma grupları Yaycı ve Öner ile sınırlı değil.
TSK, Yargı ve Emniyet üçgeninde çalışma grupları kurulmuş bu ekipler Cumhurbaşkanlığı ve MİT ile koordineli çalışmışlar.
Yaycının ifadesine dönelim;
Yaycı önce darbe oluyor lafını ciddiye almadığını ancak kızkardeşinin Ankara üzerinde uçaklar uçuyor sözü üzerine önemsediğini anlatıyor.
Tabi savcı “Daha hiç bir şey yokken darbe tehlikesi var deyip birlikte çalışma yaptığınız bu kişi arayıp darbe olduğunu söylediğinde inanmıyorsunuz. Bu biraz tuhaf değil mi?” diye sormamış.
Yaycı anlatmaya devam ediyor;
Mesleki tecrübesinden hareketle bunun bir darbe girişimi olduğunu, emir komuta içinde olmadığını, ‘Fetöcülerin’ darbeye kalkıştığını anlamış.
Emniyet Müdürü Koray Öner’e ‘yapılması gerekenleri’ söylemiş. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Fahri Kasırga’yı aramış, Kasırga kendisine ‘Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarına ulaşamıyoruz’ deyince “kuvvet komutanlarının derdest edilmiş olabileceğini” söylemiş.
Oysa ki bu konuşmanın olduğu saatlerde Hava Kuvvetleri Komutanı İstanbul’da düğünde, Deniz Kuvvetleri Komutanı İspark’ın parkında saklanıyor, Hulusi Aka ise makamında gelişmeleri takip ediyordu.
Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı ise bilinmeyen bir yerde eşini teskin etmekle meşguldü.
Nasıl ki Ankara Başsavcısı 15 Temmuz akşamı daha olaylar olmadan olmuş gibi tutanağa geçirmişti, Yaycı’da olayları olmadan bilmiş.
Yaycı halkın sokağa dökülmesi gerektiğini anlatmış ifadesine göre. Bu da hayli ilginç çünkü o akşam farklı şehirlerdeki farklı kişiler hep aynı refleksi gösteriyor.
Mesela Boğaz Köprüsü’ne çıkan Harbiyelileri engellemek yerine halkı karşılarına çıkarmayı organize ediyorlar. Hatta Ankara Emniyeti’nden mahkemeye sunulan telsiz kayıtlarında “halkı polis otolarına bindirip tankların önüne yığın” talimatı da açıkça görülebiliyor.
Cihat Yaycı’nın 15 Temmuz’a ait ifadesi aşağı yukarı böyle. Ne Cumhurbaşkanı Erdoğan ile olan birlikteliği ne de diğer detaylar yok.
İşin ilginci Marmaris’te iki telefonla herşeyi çözmüş, failleri tespit etmiş, komutanların derdest edildiğini-daha olmadan- tahmin etmiş, halkı sokağa çıkarmak gerektiğini anlatmış.
15 Temmuz sonrasında da Yaycı’nın önü açılıyor, kırmızı halılar seriliyor ve Deniz Kuvvetleri’nde tarihi bir tasfiyeye girişiyor. Bunu yaparken de 15 Temmuz öncesi beraber çalıştığı istihbaratçılardan destek alıyor.
Emniyet istihbaratının arşiv imkanları Yaycı’nın kullanımına açılıyor ve yüzbinlerce insanı kapsayan fişlemelere zemin hazırlanıyor.
‘Fetömetre’ dedikleri şey aslında fişlemelerin kılıfı. Yıllar boyu yapılan fişlemeler ‘Fetömetre’den böyle çıktı’ denilerek kamufle edildi.
İşte bütün bu trafiğin merkezinde oturan isim; Cihat Yaycı Erdoğan tarafından ‘sakıncalı amiral’ olarak damgalanıp atıldı.
Tümamiral Cihat Yaycı artık ‘Cihat Bey’.
Artık sivil ve konuşmasının, yazmasının önünde bir engel yok. Hazır başta Ergenekoncu çevreler olmak üzere popülaritesi hayli yüksek.
Madem haksızlığa uğradığını düşünüyor çıkıp kendini savunabilir.
Çıkacak kanal bulamazsa bizim Youtube kanalında kendini seve seve misafir ederiz.
Ancak benim sorularım Marmaris tatilinden başlar.
Çünkü Cihat Bey’in Marmaris tatilini çözersek 15 Temmuz’un hikayesi de netleşecektir.
[Adem Yavuz Arslan] 20.5.2020 [TR724]
Etiketler:
Adem Yavuz Arslan
Kaydol:
Yorumlar (Atom)