AKP’li Erdoğan, AST tarafından düzenlenen ‘billboard eylemi’ ile protesto edildi

ABD’ye resmi ziyarette bulunan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İnsan hakları dernekleri tarafından 15 Temmuz sonrası “darbe girişimi” bahane edilerek başlatılan cadı avı nedeniyle protesto edildi.

BOLD-15 Temmuz sonrası Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlallerini duyurmak amacıyla hareket eden Advocates of Silenced Turkey yine farklı bir eylemle yaşanan hukuksuzluklara dikkat çekti. AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ABD’ye yapmış olduğu ziyaret, insan hakları aktivistleri tarafından protesto edildi. ABD’nin New York şehrindeki en işlek otoyollarından biri olan route 80’deki billboardlar da Türkiye’deki hukuksuzluklara vurgu yapıldı.

Otoyolda sergilenen billboardlar da hapisteki kadın ve bebeklerin durumunun altı çizildi. 30 binden fazla kişinin politik tutuklu olarak cezaevlerinde bulunduğuna vurgu yapıldı. AST daha önce de hukuksuzlukları anlatan afişlerle giydirilmiş onlarca araçtan oluşan bir konvoyla New York ve Washington’da eylemler düzenlemişti.
[Kronos.News] 13.11.2019

Tuncer Çetinkaya Welt’e konuştu: “Ameliyata askerlerin eşliğinde girdim, ailemin haberi yoktu”

Gazeteci Tuncer Çetinkaya Alman Die Welt gazetesine konuştu: “Cezaevinde aşağılandım, işkence gördüm. Beni ayakta tutan sadece iki şey vardı: İnancım ve ailem…”

BOLD – Uzun yıllar İstanbul’da gazetecilik yapan son olarak da Antalya’da Anadolu Ajansının Müdürü olan Tuncer Çetinkaya, Almanya’nın en büyük yayın kuruluşlarından Welt’e röportaj verdi.

Çetinkaya’nın gözünden 15 Temmuz sonrasında yaşananları aktaran Welt’in haberi şu ifadelerle başlıyor: “2016 yılının Temmuz ayında gerçekleşen askeri darbenin ardından, çoğu yeterli soruşturma yapılmadan ‘temizleme dalgası’ kurbanı olan bu kişilerin arasında 300’den fazla basın mensubu da var. Gülen Hareketi’ne -darbe girişimini sözde organize eden Cemaate- veya başka terör oluşumlarına destek vermekle suçlandılar. Çetinkaya da -Türk hükumetine göre- bir darbeci. Bir yıldan fazla bir süre hapiste kaldı ve 2018 sağlık sorunları nedeniyle tahliye edilince bunu ülke dışına kaçmak için bir fırsat bildi.”

Gazeteci Çetinkaya, hapiste yaşadıklarını anlatırken şöyle konuştu: “Aşağılandım, işkence gördüm ve ölüm korkusu. Beni ayakta tutan sadece iki şey vardı: İnancım ve ailem.”
İşte Tuncer Çetinkaya’nın Welt’e verdiği röportaj:

Tuncer Çetinkaya Türkiye’de işkence görmüş diğer mağdurlarla birlikte Türk devletine karşı Karlsruhe’de Alman Federal Savcılığına dava açtı. Evrensel yargı yetkisi kapsamında işkence gibi insanlığa karşı işlenen suçlar, Almanya’da işlenmemiş olsa dahi yargı konusu olabiliyor.

Çetinkaya, İngiliz rekor sahibi futbol şampiyonu Manchester United’ın logosu olan koyu renkli polar giyinmiş. Hapishane yatağında oturduğunu gösteren bir fotoğrafı var. Saçları kısa, cezaevinde 30 kilodan fazla kaybetti. Bugün aklar düşmüş saçları geri taranmış, daha güçlü görünüyor. Batı Almanya’daki boş mutfakta oturan Çetinkaya’nın fotoğraftaki adam olduğuna inanmak güç.

JETLER HAVADAYKEN LİSTE AÇIKLANDI
Çetinkaya, tutuklandığında 26 yıldır gazeteci olarak çalışıyordu. Uzun bir süre ülkenin en fazla tirajlı gazetesi Zaman’da çalıştı. Erdoğan ve Hareket arasındaki ittifak sonlanınca gazete muhalif yayınlarıyla öne çıktı. 2016’da gazeteye kayyum atandı.

Darbe gecesi Çetinkaya “Lanet olsun darbecilere” şeklinde bir yorum yazıyor. 28 Şubat sürecinde de darbecileri bir kitabında ağır eleştirmişti. Asker darbesini, hükumetlerin devrilmesi için meşru bir yol olarak kabul etmiyor. Ancak, İstanbul ve Ankara’da jetler hala havada iken adını hükumete yakın bir Twitter hesabından yayımlanan bir fişleme listesinde görüyor. “Tutuklanması gereken gazeteciler” diye bir yazı… 23 Haziran günü, Çetinkaya tutuklanıyor.

İŞKENCE MERKEZLERİ

Hapishanede ilk günler en kötüler arasında. Çetinkaya’nın tarif ettiği de bu; pek çok diğer tutuklu gibi. BM İşkence Özel Raportörü bir raporunda Türk hapishanelerinde “falaka, dayak, tehditler ve çeşitli cisimlerle tecavüz” vakalarından bahsediyor. Özellikle darbeden sonraki ilk birkaç gün içinde polis, kurulan geçici merkezlerde bu yöntemleri kullanmış.

Kısa bir sürede Çetinkaya üç farklı şehirdeki Cezaevlerine naklediliyor. Aksaray, Nevşehir ve Antalya.

Ailesi ve avukatıyla görüştürülmüyor. Hakkında hangi suçların istinat edildiği bilinmiyor.

OTURMAK BİLE İMKANSIZDI

“20 kişi ile birlikte 5 metrekarelik bir hücrede kaldık. Oturmak bile imkansızdı” diye hatırlıyor. “İçlerinden tek tek bazı mahkumları alıp gözlerini bağlayarak götürüyorlardı ve binanın çatısına çıkarttıktan sonra aşağı atmakla tehdit ettiler” diye ekliyor.

Memurlar ifade almak ve başka muhalifleri hakkında itiraf almak için bu işkenceleri yapıyorlar. Ülkenin dört bir yanında bu metot uygulanıyor. Çok sayıdaki insan hakları kuruluşunca BM’ye iletilen ve Die Welt’in de ulaştığı raporlarda, darbe sonrasında sistematik bir şekilde işlenen işkencenin nasıl yapıldığı kaydediliyor.

Çetinkaya sessiz. Gazeteci olduğunu ve darbenin kim tarafından yapıldığını hukuki olarak araştıramayacağını belirtiliyor.

MUHALİF OLMANIN BEDELİ

Abdullah Bozkurt, Tuncer Çetinkaya’nın eski bir mesai arkadaşı. Bozkurt da İsveç’te sürgünde ve Die Welt ile yaptığı bir görüşmede şunları dile getiriyor: “Tuncer önemli bir gazeteci. Güçlüleri ve hükümeti eleştirmekten hiç çekinmedi ve bunların yasa dışı işlerine ilişkin belgeleri bulması durumunda bunu yargıya taşımaktan geri adım atmadı hiçbir vakit. Muhalif olmanın bedelini ödüyor.”

Çetinkaya, cezaevine girdiğinde yüksek tansiyon ve böbrek rahatsızlığı vardı. İlk başta hiç ilaç verilmedi. Daha sonra da düzensiz olarak ilaçlarını alabildi. Gardiyanlar çoğu zaman ne olduğunu bilmediği ilaçları kendisine veriyordu. Sağlık durumu her geçen gün daha da kötüye gitti. Böbreği işlevini yitirdi. Die Welt Gazetesinin elindeki doktor raporları da bunu gösteriyor.

HAPİSHANEDE ÖLECEĞİNİ DÜŞÜNDÜ

Cezaevi yetkilileri onun acısını görmezden geldi. Bütün o yıllar ülkesinde, hukuk devletine, Cumhuriyete inanmıştı. Oysa anlıyor ki; bunların hiçbirinin değeri yok. Gazeteci ilk defa hapishanede ölebileceğini düşünüyor.

Çetinkaya, “En kötüsü psikolojik işkencelerdi” diyor. Tecrit, hakaretler ve tehditler. Unutulma hissi. Bugün bile Çetinkaya bunların sonuçlarından mustarip. Almanya’da psikiyatrik tedavi görüyor, endişe hissi ve depresyonda. Elimizdeki bir doktor raporunda, cezaevindeki işkencelere işaret ediyor.

SAĞLIĞINI NASIL GERİ GETİRECEKSİNİZ?

Gazeteci ailesinden ayrı yaşıyor, aile birleşimi kapsamında karısını ve çocuklarını Almanya’ya getirmeyi bekliyor. Güvenlik nedeniyle Türkiye dışına çıkmışlar. Çetinkaya’nın ailesi, vatanlarındaki özgürlüklerinden endişe ediyorlar. Hapsedildikten sonra kızı Rahime Gül, uluslararası medya kuruluşlarını duygusal bir mektup yazdı: Bir yardım çağrısı. “Babam masum ve mahkemede kanıtlanacak. Ama babamın sağlığını nasıl geri getireceksiniz? Hapishanede daha fazla kalmamalı” dedi.

AĞZINDAN KÖPÜK GELİRSE…

Çetinkaya hapishanede fıtık olunca günlerce yardım bekledi. Doktora gitmesine izin verilmedi. Gardiyan bir seferinde: “Ağzından köpük gelirse doktora götürürüz, kameraya el salla” diye alay etti. Sonra bir gün ansızın hastaneye götürüldü. Herhangi bir bilgi verilmeden… Olacak ameliyattan ailesinin de bilgisi yok. Kelepçeleri ancak ameliyat masasında çıkartıldı. O da doktor ve hemşirelerin işlerini daha rahat yapabilmeleri için… Askerler eşliğinde ameliyathaneye girdi. Kendine geldiğinde üzerinde kanlı bir ameliyat önlüğü vardı. Sonra kendini, hastanenin tutsaklar için ayrılmış aşırı soğuk bir odasının zemininde buldu. Hareket edemiyordu. Tuvalete sürünerek gitmek zorunda kaldı.

“BENİ ÖLÜME TERK ETTİLER”

Ameliyatın kendisine yardım edilmek için yapıldığına inanmıyor Çetinkaya. Ameliyatın kendisini zayıf düşürmek için yapıldığını düşünüyor. “Beni öldürmek istemiyor, beni ölüme terk ediyorlar” diye ekliyor. Bu, hapishanedeki ilk ölüm olmazdı. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfının bir raporunda 2016 sonrasında Türk hapishanelerindeki 61 şüpheli ölüm vakası bildiriliyor.

2018’in sonunda neden serbest bırakıldığını kendisi de bilmiyor. Bugüne kadar mahkemesi de sonuçlanmadı. Ama her an yeniden tutuklanabileceğini tahmin ediyor. Bunun olması durumunda yaşayarak hapishaneden çıkacağına inanmıyor. Bu nedenle kaçmayı kararlaştırıyor. Detaylar hakkında bilgi vermek istemiyor. O dönemde Türk medyası, kendisinin öldüğü haberini veriyor. Şubat 2019’da ise Almanya’da olmamasına rağmen burada olduğuna ilişkin haber yapıyorlar.

BİR GÜN ADALET TECELLİ EDECEK!

Haberler Çetinkaya’yı korkutuyor. Başkan Erdoğan’ın Almanya’da fanatik taraftarları olduğunu ve bunların muhalifleri hedef gözettiklerini biliyor. Daha önce Die Welt’in de yazdığı gibi, Türk İstihbaratı yurt dışında yaşayan en az 31 muhalifi operasyonla darbe sonrasında Türkiye’ye geri getirdi. Bu nedenle Çetinkaya, Human Rights Defenders Derneği ve dört işkence gören kişi ile birlikte Federal Savcılıkta Türk hükumetine karşı işkence ve insanlığa karşı işlenen suçlar çerçevesinde dava açtı. Çetinkaya, “Ümit ile yaşıyorum” diyor ve ekliyor: “Bir gün adalet tecelli edecek…”

[BoldMedya] 13.11.2019

Türkiye'de kırmızı et üretimi patladı... Sebebi ise hiç düşündüğünüz gibi değil!

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) temmuz, ağustos, eylül aylarından oluşan 3’üncü çeyrek kırmızı et üretim istatistiklerini yayımladı. Buna göre 3 aylık dönemde toplam üretilen kırmızı et miktarı 443 bin ton olarak gerçekleşti. Böylece nisan, mayıs, haziran aylarından oluşan 2’nci çeyreğe göre kırmızı et üretimi yüzde 73,4 oranında artmış oldu.

Birgün Gazetesi'nden Ozan Gündoğdu'nun haberine göre önceki çeyreğe göre yaşanan artış kurban bayramı etkisi olarak açıklanıyor. Ancak bir önceki yıl kurban bayramını da içeren 3’ncü çeyreğe göre de kırmızı et üretimi yüzde 30,5 oranında rekor artış kaydetti. Elde edilen kırmızı et miktarı ise ölçümlenen en yüksek veri olarak kayda geçti.

Ancak kırmızı et üretimine ilişkin bu istatistik ardında trajik bir hikayeyi de barındırıyor. Zira kırmızı et üretiminin rekor kırdığı 3’üncü çeyrekte aynı anda süt üretim miktarı da rekor seviyede geriliyor. Çünkü yem maliyetine daha fazla katlanamayan, üstüne bir de borca batık olan çiftçiler, süt ineklerini kesimhaneye yolluyor. Sığır eti üretimi ile toplanan inek sütü arasındaki ilişki de süt ineklerinin kesime yollandığını doğrular nitelikte. 3’üncü çeyrekte sığır eti üretimi yüzde 30 oranında artarken temmuz ayında toplanan inek sütü miktarı yüzde 8,1 ağustos ayında ise yüzde 8 oranında azaldı. Sığır eti üretimi ve toplanan inek sütü miktarına ilişkin TÜİK verileri tablodaki gibi.

Kırmızı et üretimi artarken süt üretimi azalıyor

SIĞIR ETİ ÜRETİMİ

2018 temmuz, ağustos, eylül: 306 bin 638 ton
2019 temmuz, ağustos, eylül: 398 bin 24 ton
ARTIŞ: yüzde 30

TOPLANAN İNEK SÜTÜ MİKTARI

2018 Temmuz: 863 bin 13 ton
2019 Temmuz: 797 bin 901 ton
Azalma: yüzde 8,1

2018 Ağustos: 840 bin 578 ton
2019 Ağustos: 777 bin 969 ton
Azalma: yüzde 8

[Samanyolu Haber] 13.11.2019

Yandaş anket şirketi bile AKP'nin oyunun düştüğünü söylüyor

ORC Araştırma Şirketi, Kasım ayında yaptığı anket sonuçlarını yayınladı. Erdoğan’a güvenenlerin oranı yüzde 53.9, ‘AKP’ye oy veririm’ diyenler yüzde 32.7'i oldu.


MHP ve AKP’nin oluşturduğu “Cumhur İttifakı”na yakınlığıyla bilinen Murat Pösteki’nin sahibi olduğu ORC Araştırma Şirketi, Kasım ayında yaptığı anket sonuçlarını yayınladı.

ORC’nin anketine göre, “Bu pazar milletvekili genel seçimi olsa, hangi partiye oy verirsiniz?” sorusuna, katılanların yüzde 32,7’si AKP, yüzde 25,9’u CHP, yüzde 15,4’ü MHP,  yüzde 8,5’i HDP, yüzde 3,5’i İYİ Parti, yüzde 1,3’ü Saadet ve yüzde 11,8’i de kararsız şeklinde yanıt verdi.

2018 seçimlerine göre AKP’nin oyu yüzde 10 azaldı, MHP’nin yüzde 4,4 arttı

24 Haziran 2018 seçimlerinde ‘cumhur ittifakı’nda yer alan AKP’nin oy oranı yüzde 42.6 iken, MHP’nin oranı ise 11.1’di. ‘Millet ittifakı’ndaki CHP’nin oy oranı yüzde 22.6, İYİ Parti’nin yüzde 10, HDP’nin ise yüzde 11.7’ydi.

Araştırmaya katılanların yüzde 65’i ekonominin kötü olmasından şikayet ederken, yargıya güvenmeyenlerin oranı yüzde 90’a yakın olması dikkat çekti.

ORC Araştırma Şirketi, 31 Mart 2019 yerel seçiminde, Ankara, İstanbul ve Adana gibi büyükşehirlerde sonucu bilememişti. ORC, Ankara, İstanbul ve Adana’da Cumhur İttifakı’nın adaylarını önde göstermişti.

İşte ORC’nin “Kasım 2019 Gündem Araştırması” başlığıyla duyurduğu sonuçlar

Katılımcılara, “Yargıya güveniyor musunuz?” sorusu yöneltildiğinde yüzde 68’i “Güvenmiyorum”, yüzde 11.7’si “Güveniyorum’, yüzde 20.3’ü de “Kısmen” cevabını verdi.

ORC’nin ‘Kasım 2019 Gündem Araştırması’, 6-9 eylülde 38 ilde toplam 3 bin 620 kişiyle yüz yüze anket yöntemiyle hazırlandı.

[Samanyolu Haber] 13.11.2019

Pimapenci Erkan, Pimapenci Ayhan olmadığını kanıtlamaya çalışıyor [Ali Turna]

Bizi terörist yapan suçlar neydi? Bu mevzuyu özellikle yazmak isterim çünkü birileri, “Vardır bir suçları. Devlet boşu boşuna hapsetmez.” ithamlarından kurtulmak istiyorum.
1- Bank Asya’ya para yatırmak.

Birinin iddianamesinde hesabında 50 TL artış var diye delil olarak savcı yazmış. Sorarım savcı beye, terörist olmak bu kadar basit ve ucuz bir şey mi? Benim iddianamemde 1300 TL’yi  delil  olarak  koymuşlar.  Avukatım  araştırınca görüldü  ki  müşterim ödeme olarak göndermiş.  Hâkime aynı zaman diliminde diğer bankalara yatırdığım milyon TL’leri gösterdiğimizde hiçbir tepki alamıyoruz. Devletin izni  ile açılmış  bir  bankaya  para yatırmak  nasıl  bir suç olabilir? Başka bir husus; koğuşumuzdaki banka ortakları tahliye  oldu  ama  bankaya  para  yatıranlar  hüküm  yiyip tutukluluğuna devam  kararı  alındı.  Ölçü  nedir?  Hukuk nedir?

2- Kurumlarda çalışmış olmak.

Yani bir okulda öğretmen isen teröristsin veya bir şirkette sigortalı çalışan isen teröristsin. Nasıl bir terörist grup ki kendilerini sigortalayarak fişliyorlar ve devletin kurumunun denetimi içinde terör faaliyetlerinde bulunuyorlar? Komik mi? Biz bu komediyi yaşıyoruz işte. Eğer terör eylemindeyse o zaman bu okulların ve şirketlerin açılmasına neden müsaade ettiniz? Sonradan suç şebekesi haline gelmişse neden  kapatmadınız?  Bu  eylemlere göz yuman kaç tane denetim kurumuna dava açtınız veya görevden aldınız? Bütün siyasetçiler ve kalburüstü insanlar çocuklarını bu okullara gönderirken onlar suç işlemiyor da bu çocukları eğiten öğretmenler mi terörist oluyor? TC başkanının damadı bu okuldan mezun olarak bakan olabiliyorken bu bakan beyi yetiştiren öğretmenler mi terörist oluyor? Elinde istihbaratı, jandarması, polisi olan devlet erkânı kandırılabiliyor da sıradan vatandaş mı kandırılamıyor? Terörizm cahillikten nemalanır. Kendini eğitime adamış insanlardan olsa olsa sadece terör grupları hoşlanmaz. Gene tezat bir durum.
Düşünün   bir  örgüt   lideri   dese   ki,   “Beni   seven   1. köprüden geçsin.”   1. köprüden geçen herkes terörist mi oluyor şimdi?

3- Dijitürk iptali yapmak.

Bir yayın kanalı üyeliğini iptal etmek terörist olmanın delili olarak kabul ediliyorsa hukuk nedir? Savcı ne iş yapar? Hâkim kasap mıdır? Diye sormazlar mı? Hadi diyelim ki bilinçli olarak üyeliğini iptal etti. Kime zarar verir, kime fayda sağlar? Bir suç eylemi midir? Sırf bu sebepten hapiste insanlar var.

4- Bir derneğe üye olmak.

Dernek devlet izni ile açılan ve devlet tarafından denetlenen bir kurumdur. Bu derneklerin usulsüz bir işlevi varsa devlet neden izin verdi? Veya kaç tane göz yuman denetmeni gözaltına alındı? Terörist olan bir şahıs terör faaliyeti yapacaksa kendini fişleyecek bir derneğe neden üye olur? Veya neden dernek kurarlar?

5- Zurnanın son deliği olan BYLOCK kullanmak.

İnanın bana bu en komiği. Hastanede bir askerle tanıştım. Nezarethanede o anlattı. Polis askeri gözaltına alırken sormuş
-Abi bu bylock nasıl bir silah kaç mermi alıyor, xrayde gözüküyor mu?
Bizi bir gülme aldı sormayın ama bu güldüğümüz saçma bir durumdan dolayı binlerce kişi hapis yatmakta, aileleri ise perişan bir durumda. Bylock denen şey bir silah değil, bir bıçak değil, bir sopa değil, tank, uçak, helikopter hiç değil. App store’daki veya Google play’deki uygulamalardan bir tanesi, hem de ücretsiz olanından. İsteyen bedavaya bu uygulamayı indirip arkadaşlarıyla yazışabiliyor. Whatsapp neyse hotmail neyse bylock da benzeri bir program. Evet malum soruyu soruyorsunuz suç bunun neresinde? Aynen biz de soruyoruz. Şu an hapiste yatan yüz binlerce kişi bylocktan dolayı yatıyor ve suç bunun neresinde diye her gün soruyorlar.

-İçeriğinde suç var mı?
-Yok
-Suç teşkil edecek bir söylem var mı?
-Yok
-Olsa bile eyleme geçmiş mi?
-Hayır
-Hukuk var mı?
-Maalesef kalmadı ne vereyim abime?

Bazı arkadaşlar var kullanmamışlar bile, sadece yüklemişler, kayıt bile olmamışlar. Sırf bu yüzden hapis yattılar, kimisi hüküm yedi. O zaman bütün polisler, askerler tutuklanmalı. Hepsinde silah var ve bu silahla adam öldürebilirler. Ya da bıçak olan bütün evlerde yaşayanlar tutuklanmalı, o bıçakla birini öldürme ihtimali var. Durum aynen bu kadar basit.

O kadar mahkemeye şahit oldum sadece bylock var diye ceza aldılar. Bir tanesinde bile içeriğinde suç var veya buradan haberleşerek şu suçu işlemişsiniz diye bir duruşma hiç görmedim. Bylock var mı var, bitti teröristsin. Savcı ve hâkim mahkemem boyunca bylock kullandığımı ispata çalıştı ve sordum bir suç işlemişsem, ortada bir suç varsa bylockta bu suçla ilgili bir yazışmam varsa delil olarak sunulabilir.

-Suçum var mı?
-Yok ama delili var.
-Delil ne?
-Bylock var.
- Yazışmada bir terör eylemi veya suç işleme yazışması var mı?
-Yok ama bylock var.

Yani suçu olmayan bir delilim var. Suç konuşulmuyor, bir eylemim yok ama bylock var. Poliste de silah var katil mi oluyor yani? Ve bu program 15 Temmuz’dan 6 ay önce kadar  kapatılmış  ve  15  Temmuz  katliamında  darbeciler whatsapp kullanmış. O halde whatsapp kullanan herkes tutuklanmalı  bu  duruma  göre.  Durum  aynen  budur… Bylock  yüklemiş,  Bank  Asya’da  parası  var,  hele  bir  de Dijitürk iptal ettiyse abovvv müebbet gibi bir şey…

Adalet ne demektir? Savcının hâkimin görevi nedir? Ve biz neden hapis yatmaktayız?

Koğuşumuzda haberleri seyrederken, açık oturumda adalet bakanı konuşma yaparken, koca koca hukuk profesörleri konuşurken bizi bir gülme alıyor görmeye değer. Her gün haberlerde F... borsasındaki tutuklu sayısını gördükçe hapishanelerin kalitesi artıyor. Koskoca hapishanede bir yarım yamalak doktorumuz var ama revire bile çıkamazken koğuşumuzda bir kulak burun boğaz doktoru, bir cerrah, bir fizyoterapist ve bir sağlık çalışanımız var. Dedim ya yazacak o kadar çok şey var ki, o kadar aykırı, o kadar saçma ve bir o kadar dramlar var ki tepki bile veremez olduk. Kimi zaman ağlanacak halimize gülüyor, kimi zaman ağlıyor, kimi zaman tek bir noktaya bakışlarımızı mıhlayıp acılarımızı içimizde yaşıyoruz.

Hele bir de tanık diye bir şey var ki evlere şenlik. İki yıl sonra  tahliye olan  aynı  yatakhanede  kaldığım  bir esnaf abinin başından geçeni yazsam anlarsınız. Tanık diyor ki, “Bağcılar’da pimapenci Ayhan Bey’e ablam çerçeve almaya gitmişti.  Pimapenci  Ayhan  abi  beni  yurda  yerleştirdi.” Google’dan arama yapan  polis Pimapenci  Erkan’ı  bulup getiriyor.  İddianame,  mahkeme  derken  iki  yıl  geçiyor. Bizim Erkan abi, Ayhan olmadığını ispat etmek için iki yıl civarı uğraşıyor. İki ay önce tahliye oldu ama mahkemesi devam  ediyor.  Ya  beraat  etmişlerdir  -ki  çok  zor-  ya  da Pimapenci  Ayhan  olmayı  kabul  etmiştir  sanırım. 

Etkin pişmanlık yasası ile tahliye olmak mı istiyorsun? Polisin önüne koyduğu fotolardan bir kısmını tanıyorum demen yeterli.  Gösterdiğin bu insanlar aksini  ispat edesiye kadar hapis yatıyor ve bu maalesef hukuk, adalet oluyor. Koğuşta bir arkadaşımız  var, en  son  41  tanığı  olmuştu. Süreç  hâlâ  devam  ediyorsa eğer 50-60 olmuştur. Bu alakasız insanları tanımadığını ispat etmeye çalışıyordur büyük ihtimal. Bir başkası; İbrahim abi sadece 1 tanıktan dolayı 2 yıldır yatıyor.

Tanık: “Haftada bir toplanırdık.” Hâkim: “Ne yapardınız?”
Tanık: “Bize Kur’an öğretirdi?” Hâkim: “Başka?”
Tanık: “Sadece Kur’an öğretirdi.”

Sonuç İbrahim abi 8 yıl 3 ay ceza aldı… Size tüm samimiyetimle söylüyorum başka hiçbir şey yoktu dosyasında…

Ne olur gülmeyin bunlar gerçek. Bir su gibi, bir hava gibi yaşadığımız gerçekler. Daha 24 yaşında üniversiteyi yeni bitirmiş bir kardeşimiz 6 aydır tutuklu. Temiz yüzlü, namazında niyazında, tertemiz bir genç. 6 aydır ne saygısızlığını gördük ne de kötü bir alışkanlığını. Sigara bile kullanmaz. Sözlüsü var, nişan yapacakları hafta gözaltına alınmış. Suçu, bylock yüklemiş içerik yok. Yani ücretsiz bir uygulamayı yüklemiş, kullanmamış bile ama devlet nazarında silahlı bir terörist adayı o. (Daha sonra bu arkadaşta kalp rahatsızlığı çıktı ve bir yıldır yatıyor mahkemesi ertelendi.)

Diğer bir abimiz 54 yaşında, iki yıldır tutuklu. Vücudunun yarısı felçli ve her gün tabak dolusu ilaç kullanıyor, suçu malum. Başka  bir arkadaşımız  okul müdürüymüş,  tutuklayan  hâkim  ise  öğrencisinin  velisi. Yani düne kadar canının bir parçası olan çocuğunu emanet ettiği kişiyi, ertesi gün terörist olarak tutukluyor enteresan değil mi? Bir diğeri İngilizce bölümü öğretim üyesi. Suçu bir üniversitede haftada bir gün İngilizce dersine girmiş olması. Kur’an’ı ezberlemeye çalışıyor. Bu koğuşa geldiğim günden beri Kur’ansız bir anını hiç görmedim. Türkçe mealli Kur’an’ı kelime kelime ezber yaparak okuyor. 3 günde bir hatim indiriyor. Ama maalesef o da silahlı terörist!!!! (Kendi ailesi reddetti ve hiç gelmediler, eşi boşadı. Şu an tahliye oldu ve ders vererek hayatını kazanmaya çalışıyor. Hediye ettiğim Kur’an’ı hâlâ okuyor.)

Koğuşumuza geldiği günden beri en yakın dostum olan İtalyan lakaplı arkadaşımız. Tek suçu yaşadığı ülke olan İtalya’da bir turizm şirketinde rehber ve tercümanlık yapmış olması. Müşterileri Türkiye’den gelen bakan, bürokrat, iş adamları ve beş sene önce Türkiye’ye temelli dönüş yapmış. İlk mahkemesinde bir suç bulunamadı ama kaçma şüphesinden tutukluluğunun devamına...
Arkadaşlar izin verse ibretlik hayatlarını ayrıntılı bir şekilde, tek tek yazmak isterdim. Ama inanın o kadar masumlar ki ve o kadar mazlumlar ki… Yıkılan kendi hayatları ve perişan olmuş aileleri, hastalanan anne babaları ve çocukları!!!! Ne yazmaya kalem yeter ne de okumaya yürek dayanır. Aslında biz suçlu değil, bir nevi esirdik ve bu duruma yüzde 90 küsuru Müslüman olan halk alkış tutmaktaydı. Medyanın gücü mü desem akıl tutulması mı desem bilemem….

*Yukarıda okuduğunuz satırların yazarı Türkiye'deki cadı avının kurbanlarından ismi bizde saklı bir esnaf. İçeride aldığı notları çıkınca yazdı ve bu notların her gün bir bölümünü Samanyoluhaber.com'da yayımlıyoruz.

1. BÖLÜM (Avukat Bey hayırdır ne oldu bu bizim hakime?)
2. BÖLÜM (Bir bakmışlar ki bu TC no Sami Abiye ait değil)

[Ali Turna] 13.11.2019 [Samanyolu Haber]

Terbiyede Tedrîcilik [Safvet Senih]

M. Fethullah Gülen Hocaefendi Terbiyede Tedricilik hususunda şöyle diyor:

“Tıpkı dünyaya gelen çocuğun beslenmesinde, çocuk doktorlarına müracaat edip ‘Şu haftanın, şu ayın gıdası nedir?’ diye konuyu bir REJİME  bağladığınız  gibi bu mevzuda da ehil kimselere müracaat edip ‘BEŞ  YAŞINDA  ÇOCUĞUM  VAR  NE  YAPAYIM?’  ‘ON  YAŞINDA  ÇOCUĞUM VAR  NE  YAPAYIM?’  ‘ON BEŞ YAŞINDA ÇOCUĞUM  VAR  NE  YAPAYIM?’  diyerek halini arz ederek UZMANLARIN  DÜŞÜNCESİ  ALINMALI  ve her mevzu onların mütalaalarına bağlanmalıdır.

“Evet her anne-baba ehline, mütehassısına giderek, reçete alıp çocuğunu o reçete ve kurallarla yetiştirmeye çalışmalıdır. Çocuğunuz lise seviyesine gelmişse, delilsiz, mesnetsiz ‘Allah (c.c.) vardır.’  Demeniz, bazen Allah’ı (c.c.) inkâr etmesinden başka bir şeye yaramayabilir. Belki o noktada biraz da felsefe ile mezcedilmiş ilimle, dinî bilgiler müşterek verilmelidir ki, tesir icra etsin. ama, çocuğunuz daha ilk mektepte iken felsefe dersi vermeye kalkarsanız, onun kafasını bütün bütün bulandırmış olursunuz. Öyleyse bir hekim gibi, çocuğun  seviyesini, devrini, kültür muhitini bilerek ona göre bir şeyler verme mecburiyetindesiniz.”
 Zamanında önce hazmedemeyeceği mânevi gıdalar ve üst konumları ileride problem olarak karşımıza çıkabilir. Bazı çocuklar hiç hak etmedikleri halde büyükler içinde bulunma konumunu hazmedemeyip, “Bildiğimiz şeyler tanıdığımız kişiler, zamanında biz onlarla oturup kalktık, siz kim oluyorsunuz, biz o işleri sizden iyi biliriz” gibi beylik sözlerle yapılan ciddi-büyük hizmetleri küçümseme ve uzak durma talihsizliğine maruz kalabiliyorlar. Bu erken bıkma ve bıkkınlığa karşı da dikkatli olmak gerekiyor.

Vehen İlleti

“Sahabe  ‘VEHEN nedir. Yâ Rasulullah?’  diye sorunca Efendimiz (S.A.S.)  buyurur ki: ‘Vehen, dünya sevgisi… Dünyayı birinci planda ele alma ve ölümden ürkmektedir.” (Ebu Davud, Melahim, 5)  (…)  Öyleyse, gayet imanlı, olabildiğine maddî-manevî açıdan GÜÇLÜ… Dağları delecek kadar İRADELİ…  Dünyayı nefsine bakan yönüyle hor ve hakir görecek kadar BASİRETLİ…  Vehene gönlünde yer vermeyecek ölçüde RABBÂNÎ…  Düşmanları karşısında tepeden tırnağa MEHÂBET…  ŞEBÂBET  DOLU  BİR  NESLİN  YETİŞTİRİLMESİ  bizim için en büyük gaye olmalıdır.

Kadının Vazifesi

“Her aile reisine  düşen ilk vazife, evvela seçeceği hayat arkadaşını  ‘Müslimât, mü’nimat, kânitât, sadıkat, sâbirat, hâşiat, mütesaddikat, sâmiât, hâfizât, za’kirat’tan  (Ahzab Suresi, 33/35)  ve  ‘Sâlihât’tan (Müslim, Radâ, 59) seçmek olmalıdır. İşte böyle mazbut bir Muallime,  Mârebbiye,  hayatta kendisiyle herşeyi dertleşebileceği, paylaşabileceği bir hanımefendi dünyevî-uhrevî mutluluğun en önemli esasıdır. Evet, insanın, dünyevî uhrevî duygularını şerh ettiği zaman bu duygularını anlayabilecek kafa ve kalbe sahip bir eşinin olması çok önemlidir. Dolayısıyla, o evde yaşayan çocuklar, o muallime ve mürebbiyenin nezareti altında yetişmiş olacaklardır.”

Keyfiyeti (Kaliteyi)  Öne alma

“Mühim olan derinliktir, ağırlıktır, çaplı olmaktır.  Ancak Sahabeler mukarrebîn   oldukları için, Huneyn günü (‘Bu çok büyük ordunun önünde kimse duramaz’  diye düşündüklerinden dolayı)  orada muvakkaten sarsılıp geriye çekilmeleri onlara göre bir günahtır, bizim gibilere göre değil. Burada vurgulamak istenen, dünyanın neresinde ve hangi devrinde olursa olsun, kesretin (sayı çokluğunun)  mühim olmadığıdır ki, KUR’AN-I  KERİM  de bize bunu anlatıyor. Bu âyetten meshedilmesi ve hükmünün geçmiş olması düşünülemeyeceğine göre hangi coğrafyada olursa olsun, Müslümanlar sayı çokluğundan ziyade her şeyi Allah’la münasebete, keyfiyete, iç derinliğine bağlamalıdırlar (Yani yetişecek nesiller böyle kaliteli olmalılar.)

Çocuk yaşında Hocaefendi bir taraftan hafızlık çalışıyor, diğer yandan da koyun sağıyor, hamur yoğuruyor, bulaşık-çamaşır yıkıyor, annesinin tarif ettiği şekilde yemek yapıyordu. Bu sayede börek, kadayıf dolması, tel helva gibi zor yapılan yemeklerde bile ustalaşmıştı. Küçük kardeşlerine de bakan Hocaefendi, yıllar sonra en küçükleri Fazilet Hanımı, çocukları, torunları içinde otururken görünce ‘Ben Fazilet’i daha dün sırtımda taşırdım bugün anne anne olmuş!.” diyerek o günleri anmıştı. Evde kendi işlerine yardımcı olduğu için Refia Hanımın nezdinde Hocaefendi’nin ayrı bir yeri vardı. Kendisi bunu şöyle anlatır: “Anneme yardım ettim. Onun için bana bakışı hususi idi. Ben de yanında çok durmadım ama hem oğlu, hem kızı, hem arkadaşıydım.”

1968-1969-1970 yıllarının yaz aylarında iki ayı aşkın devam eden İzmir Kaynaklar kampında, 200-250 öğrencinin yemeğini yapacak aşçı olmadığı için yemek tariflerini yapar, tatlıları da bizzat kendisi hazırlardı. Bu hatıradan anlıyoruz ki, aşçılığı çok küçük yaşlarda öğrenmişti.

Yine o küçük yaşlarda hak ve hukuka dair çok hassas yetiştirilmiş olduğunu da anlıyoruz. Babası, Alvar’a imam olarak gidince Hocaefendi bir gün köyleri Korucuk’a oradan büyüklerini ziyaret için gitmişti. Babaannesi yanında kalan torunu Nurhayat’a avlunun bir kenarında dağlardan yeni getirilen çalı süpürgelerini işaret ederek “Kızım, o süpürgelerden yarısını böl, bağla da Hafız’a (Hocaefendiye) ver, götürsün Alvar’da annesine lâzım olur.” der. Nurhayat süpürge bağlarını hazırlar  ama Hocaefendi, süpürgeleri almaz ve beklemeye başlar. Nurhayat birkaç defa alıp götürmesi için ikaz etmesine rağmen, “Tamam götüreceğim” der ama oturmaya devam eder. Bu sefer ninesi Munise Hanım “Niye götürmüyorsun?” diye sorar. Israrlar karşısında Hocaefendi şöyle der: “Amcamlarımı bekliyorum. Bu evde onlar da yaşıyor, hakları vardır, rızalarını alayım, öyle götüreyim” der. Munise Hanım  kızarak, “Ben gönderiyorum, onlar ne karışıyormuş.” der ama ancak amcalar eve gelip izin verdikten sonra süpürgeleri alıp Alvar’a götürür…

[Safvet Senih] 13.11.2019 [Samanyolu Haber]

Papa Cenaplarına Mektup: Aramızdaki Ortak Kelime [Prof. Dr. Suat Yıldırım]

Yüz otuz sekiz İslam âlimi Papa XVI. Benedikt başta olarak Hıristiyan âleminin başta gelen bütün dinî liderlerine 13 Ekim 2007 tarihinde 1428 Ramazan bayramı münasebetiyle "Aramızdaki Ortak Kelime" başlıklı bir açık mektup gönderdiler (Mektubun metni için bkz. www.acommonword.com Web sitesi).

Özetle şöyle dediler: Müslümanlar ve Hıristiyanlar dünya nüfusunun yarısından fazlasını oluşturuyorlar. Bu iki ümmet arasında barış ve adalet olmaksızın dünyada kayda değer bir barış mümkün değildir. Şu halde insanlığın geleceği  Müslümanlarla Hristiyanlar arasında barışa bağlıdır. Bu barışın ve karşılıklı anlayışın temeli esasen mevcuttur. Bu iki dinin temeli olan prensiplerde zaten bulunmaktadır. Onlar da Tek Allah'ı ve beraber yaşadığı insan kardeşini sevmek esastır. Bu prensipler İslam'ın ve Hristiyanlığın kutsal metinlerinde defalarca ifade edilmiştir. Allah'ın birliği ve O'nu sevmenin gerekli olduğu, keza komşusunu sevmenin gerekliliği, İslam ile Hristiyanlığın ortak zeminini teşkil etmektedir. Mektup  bundan sonra, ayet ve hadislerden, keza İncil metinlerinden bu konudaki metinleri iktibas eder.

Bu mektubun arka planında tam bir yıl önce 13 Ekim 2006'da Papa XVI. Benedikt'e 38 Müslümanın gönderdiği açık mektup bulunmaktadır. Papa 12 Eylül 2006'da Almanya'da Regensburg Üniversitesinde "İman, Akıl ve Üniversite" başlıklı  konferansında, Bizans imparatoru Manuel II. Palailogos'un Hz. Peygamber (aleyhisselam) hakkında çok olumsuz ve yanlış bir cümlesini naklettikten sonra onu destekler mahiyette konuşmasına devam etmişti. Bunun üzerine dünyanın çeşitli yerlerinde Müslümanlar Papa'yı protesto etmiş, Müslümanlarla Hristiyanlar arasında gerginlikler ortaya çıkmıştı. Devrin Türkiye Diyanet Başkanı Muhterem Ali Bardakoğlu onun konuşmasını "düşmanca ve ön yargılı" bularak kınayan bir  demeç vermişti. Bir dönem Papalık İslam İlahiyat Fakültesinde akademisyen olan Arif Ali Nayid de ciddi bir beyanda bulunmuştu.Tüm Arap ülkelerinin toplam nüfusundan daha fazla olan Endonezya ve Malezya'da İslam'ın yayılmasında hiçbir Müslüman ordunun girmediğini, Müslüman ülkelerin hemen hepsinde günümüze kadar Hristiyan azınlıkların devam ettiğini ve  fakat Katolik hakimiyetinden sonra İspanya'da Müslümanlara ve Yahudilere soykırım uygulandığını dile getirmişti. Mezkûr mektupta ılımlı ve nazik bir dil kullanılmasına rağmen Papa'dan özür beklentisi sonuçsuz kalmıştı.

"Aramızdaki Ortak Kelime" metni,  Katolik  Hristiyanlığın lideri aynı Papa Cenapları ile, baş tarafında adlarını ve ünvanlarını saydığı tüm Hıristiyan din liderlerinin şahsında bütün Hıristiyanlara nazik ve anlayışlı bir  üslup ile hitap etmektedir. Kapsamlı bir değerlendirme yapacak olursak bu metin hakkında şunu ifade etmemiz daha isabetli olacaktır: Her ne kadar Papa XVI.  Benedikt Cenaplarının bir yıl önceki olumsuz ve yanlış beyanı üzerine hazırlanmış olsa da, âdeta böyle bir şey söz konusu olmaksızın , şu ayet-i kerimeden yola çıkarak Hristiyan âlemine nazikâne ve anlayışlı bir davetiye durumundadır:  "De ki : "Ey Ehl-i Kitap! Gelin, bizimle sizin aramızdaki şu ortak kelimede (kelimet-in sevâ-in) karar kılalım: "Allah'tan başkasına ibadet etmeyelim. O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Kimimiz kimimizi Allah'tan başka rab edinmesin. Eğer bu daveti kabul etmezlerse 'Bizim, Allah'a itaat eden müminler olduğumuza şahit olun!' deyin" (Âli İmran sûresi, 64). Bazı müfessirler bu ayeti açıklarken teolojik bir tartışmaya geçmişlerdir. Fakat bu mektubun gayesi polemik yapmak veya teolojik farklılıklar üzerinde durmak olmayıp onun yerine, daha büyük bir iyiliği gerçekleştirmek amacıyla ortak noktalar üzerinde durmaya gayret etmektir . (Metnin yazarları Hristiyanlığa reddiye tarzındaki yorumlara yer vermemişlerdir. Kendisi de Aramızdaki Ortak Kelime'nin etkin isimlerden biri olan Joseph Lumbard’a göre her ne kadar tarihte reddiyeci yaklaşım baskın olmuş olsa da bu yegâne değildir ve “Kur’an’ın çoğu ayetinde olduğu gibi bu ayeti anlamanın da pek çok yolu vardır.” Lumbard bu görüşünü teyit amacıyla işârî müfessirlerden Âlusi’nin (ö. 1854) ve Faslı Şazeli şeyhi İbn AcÎbe’nin (ö. 1809) mezkûr ayet yorumuna yer verir). 

138 âlimin hazırladığı ortak metin Hıristiyanlık dünyasının 42 yıl önce İslam alemine gönderdiği mesaja gecikmiş bir cevap durumundadır. Dünyanın her tarafından gelen iki binden fazla din yetkilisinin katıldığı II.Vatikan konsili 1965 yılında, tarihinde ilk defa Müslümanlık hakkında resmen bir açıklama yapmıştı. Asırlarca süren olumsuz tavırdan sonra, ihtiyatlı bir üslupla  kaleme alınmakla beraber, İslamî değerleri takdir eden, netice itibariyle olumlu,  bir el uzatma mesajı vermişti. Çeşitli etkenlerin tesiri altındaki İslam dünyası bu mesaja yetkili bir cevap vermemişti. Bu tesirleri tahlil etmek başlı başına bir konudur. Biz “Kiliseyi Müslümanlarla Diyaloğa Sevk eden Sebebler” başlıklı tebliğimizde bunları ele almıştık (İstanbul, Marmara Üniv.İF II. İslâm İlimleri Kongresi, 18-20 Eylül 1981). 

Onun içindir ki konuyu yakından takip eden John Esposito, Thomas Michel gibi uzmanlar, bu metni 42 yıl önceki mesaja verilen ilk cevap olarak değerlendirmişlerdir. Daniel Madigan: "Bu metin  Müslümanların teolojik diyaloga girmede âciz  olduğu görüşünü yıkmıştır.  Ayrıca bu, Müslümanların görüş birliğinin sağlandığı önemli bir belge olmuştur. Zira metin sadece Müslümanlarla Hristiyanları değil, Müslümanları kendi içinde de birleştirmiştir. Dört Sünnî mezhep, keza Şîa, Zeydiyye, İbadiye ve tasavvuf temsilcilerinden oluşan, icma  denebilecek bir yapı bu metne imza atmıştır. Mısır Diyanet Başkanı Ali Cum'a, M. Said Ramazan el-Bûtî, Seyyid Hüseyin Nasr, Bosna'dan Mustafa Ceriç, İngiltere'den Tim Winter (Abdülhakim Murad) bunlar arasındadır. İmza sahipleri ülkelerinde  önemli dinî, sosyal ve ilmî statüde  ön safta yer almaktadırlar.

Bu metin Müslümanlarla Hristiyanlar arasında dinî inanç farklılıklarını inkâr etmeksizin çok sayıdaki ortak taraflar üzerinde buluşmayı, böylece dünya barışına hizmet etmeyi amaçlar. Allah'ın birliği, Allah sevgisi ve birlikte yaşadığımız insanları sevme gibi üç müşterek temel konu etrafında birleşmeye çağırır. Önce Kur'an-ı Hakim'den tevhid hakkında bazı ayetler zikr edilir. Peşinden Kitab-ı Mukaddes'ten tek İlah inancı konusunda cümlelere yer verilir. Her iki Kitaptan ibadetin yalnız tek İlaha yapılmasına dair ayetler vurgulanır. Allah'ı sevmenin gereği hakkında  dînî metinler nakledilir. Üçüncü bölümde de birlikte yaşadığımız insanları sevmenin gerektiğine dair metinlere yer verilir. Sonuç olarak ise her iki kutsal kitabın da Allah'ın birliğine, yalnız tek İlaha ibadete ve birlikte yaşadığımız insanları da sevip iyi davranmaya  çağırır. İnsan sevgisinden maksat "adalet" ve "inanç özgürlüğü"dür. Kendisi için istediğini, başkası için de istemektir. Diğer taraftan İslam ve Hristiyanlık arasındaki farklı tarafları da vurguladıktan sonra, Hristiyanları ortak söylemler etrafında bir araya gelmeye davet eder. Şöylece sona erer: "Farklılıklarımızın aramızda nefret ve çekişme çıkarmasına izin vermeyelim. Birbirimizle ancak doğruluk ve iyi işlerde yarışalım. Bir birimize  karşı saygılı, dürüst, adaletli ve şefkatli olalım. Gerçek barış, uyum ve karşılıklı iyi niyet içinde yaşayalım".

Bu konuyu iyice inceleyen ve bu metnin çeşitli ülkelerdeki uzmanlar üzerinde bıraktığı etkileri inceleyen bir  akademisyen şu hükme varmaktadır: "Aramızdaki Ortak Kelime" metninin üslubuna baktığımızda sade, kolay anlaşılan ve özenli bir  dil kullandığı görülür. Hristiyanlara  üstten bakmayan bir dille kaleme alınması, çok yankı bulmasının başlıca sebeplerinden biridir. Mesela, metin içerisinde  birkaç yerde "muhtemelen (perhaps)"  tabirinin geçmesi , Hristiyan tarafa karşı açık olma, birlikte düşünmeye davet etme anlamına gelir. Ayrıca metinde geçen "En iyisini Allah bilir" ifadesi, insan aklı ve bilgisinin sınırlılığını, Allah'ın önünde saygı ile eğilmeyi, O'na sormayı ve O'ndan yardım dilemeyi ifade eder" .

Bu bildirinin Hristiyanlık âleminde dikkate alındığını söyleyebiliriz. Rowan Williams, diğer Ortodoks ve Doğu Ortodoks kiliselerinin patrikleri, Lutheran, Presbiteryen, Baptist, Metodist ve diğer pek çok kilise temsilcisi ile içlerinde Christian W. Troll, Daniel Madigan, Thomas  Michel, John Esposito, Karen Armstrong gibi öne çıkan din adamı ve akademisyenlerin olduğu pek çok isim cevap verdi. Joseph Lumbard’a göre Vatikan, başta Aramızdaki Ortak Kelime'ye olumlu cevap vermeye pek yanaşır görünmemişse de “Yale Cevabı”nın etkisiyle hemen Müslüman-Katolik Forumu’nun kurulmasına öncülük eden girişimlere başlamıştır.

Bu bildiriye gelen cevaplar arasında en çok ilgi görenlerden biri Yale Üniversitesi’ndeki birkaç akademisyen tarafından hazırlanıp imzaya açılan ve 18 Kasım 2007’de New York Times’da yayımlanan “Loving God and Neighbor Together: A Christian Response to A Common Word Between Us and You” adlı karşılık mesajı oldu. Bu mesaj ayrıca “Yale Cevabı” olarak da bilinir. “Yale Cevabı” bu bildiriyi “tarihi” bir belge olarak adlandırır. Zira mektup dünyanın dört bir yanından pek çok Müslüman âlim ve din adamı tarafından imzalanmıştır. “Yale Cevabı” bu bildiriyi Müslümanların Hristiyanlara uzattığı el olarak görmekte, bu eli Hristiyanlar olarak kabul ettiklerini belirtmekte ve karşılığında kendi ellerini uzatmaktadırlar: “Bu cevapta karşılık olarak kendi Hristiyan elimizi uzatıyoruz ki, Tanrı’yı ve komşularımızı sevme peşinde koşarken diğer tüm insanlarla birlikte barış ve adalet içinde yaşayalım.”

“Yale Cevabı” diğer cevap ve yaklaşımların pek çoğundan farklıdır. Zira bu bildirinin içeriğinden ziyade pratik amacı ve sonucuyla ilgilenir. Çünkü bu mektubun Müslüman dünyada yüzyıllardır atılan en önemli diyalog adımı olduğunun farkındadır. Bu sebeple, cevabın tonundaki hüsnü kabul ve coşku dikkatlerden kaçmaz. Buna ilaveten, genel Hristiyan yaklaşımlarından farklı olarak, kendi dindaşlarından eleştiri alma pahasına, Hz. Muhammed (a.s.m) hakkında “peygamber” tabirini kullanıp Müslümanlardan geçmişteki Haçlı savaşları ve hâlihazırdaki “teröre karşı savaş” adı altında yapılanlardan dolayı af diler.

"Aramızdaki Ortak Kelime" beyannamesinin  bir neticesi olarak, Ürdün Kralı II. Abdullah 'ın teklifi üzerine, her yılın Şubat ayının ilk haftası Birleşmiş Milletler Dünya Dinler Arası Uyum Haftası ilan edilmiştir. Bu gelişmelerin yanı sıra Ortak Kelime'yi  konu edinen pek çok kitap, makale ve lisansüstü tez kaleme alınmış, 12  Ekim 2016 tarihi itibarıyla www.acommonword.com sitesi 500,000’den fazla sayıda ziyaret almıştır.                   

Vatikan bu mesaja gecikmeli bir tepki göstermiş, fakat ilerleyen günlerde Papa XVI. Benedikt, Kasım 2008’de gerçekleştirilen I. Katolik-Müslüman Forumu’nda aşağıdaki sözlerin geçtiği bir konuşma yapmıştır:

"Pek tabii farkındayım ki, Müslümanlarla Hristiyanlar Tek İlah'la ilgili mevzularda farklı yaklaşımlara sahipler. Buna rağmen bizi yaratan ve dünyanın her köşesindeki her bir insanla ilgilenen Tek İlah'a kulluk edebiliriz ve etmeliyiz. Karşılıklı saygı ve dayanışmamızla beraberce göstermeliyiz ki, kendimizi tek bir ailenin üyeleri addediyoruz; Tanrı’nın sevdiği ve dünyanın yaratılışından insanlık tarihinin sonuna kadar bir araya topladığı bir aile".

Yukarıdaki sözlerin yanı sıra Papa’nın aynı konuşmada insanlığın iyiliği için ortaklaşa çalışılması gerektiğini vurgulaması, bu beyannamenin maksadının belli ölçüde hâsıl olduğunu ve Papa’nın Regensburg konuşmasındaki olumsuz yaklaşımdan geri adım attığını gösterir.

“Yale Cevabı” kadar dikkat çekmemiş olsa da Dünya Baptist Birliği’nin (Baptist World Alliance) önemsediğini de belirtmemiz gerekir. Dünya Baptist Birliği bu çağrıya sadece olumlu cevap vermekle ve ileride aktif projelerde yer almayı önermekle kalmaz, cevap metninde dahi "Aramızdaki Ortak Kelime" metninin ortaya koydukları ışığında, kendi Hristiyan geleneğini yeniden okumaya girişir. Bunu yaparken de Müslüman muhataplarına sorular sorar. “Yale Cevabı”nda olduğu gibi bu cevapta da Hz. Muhammed (a.s.m)ın defalarca “peygamber” sıfatıyla anılması dikkat çeker. (Bu makalemde ana kaynağım Betül Avcı'nın "Aramızdaki Ortak Kelime" Müslüman_Hıristiyan İlişkilerinde Güncel Bir Söz" Makalesidir. (Yalova Üniv. Sosyal Bilimler Dergisi, 2017, yıl:7, sayı:12, s. 237-254). Yazar konuyu ülke içinde ve dışında, ezcümle bu beyanname üzerinde özel değerlendirmelerin yapıldığı 6-7 Aralık 2013 Dublin toplantısında incelemiştir. Metinde geçen bilgilerin referansları için de  bu makaleye bakılabilir).

Bir kısım Müslümanlar bunları yeterli görmeyebilir. Fakat 1400 sene süren kin ve düşmanlıktan sonra Batı Hristiyanlığının yetkili ağızlarından böyle cevaplar almak son derece önemlidir. Bu temennileri hayata geçirmek, mutluluk veren bir gaye olmalıdır. Bazıları Batı'da  bulunan başka olumsuzluklara bakarak, benim gibi bunları önemseyenleri ciddiye almak istemeyebilir. Oysa yazdıklarıma dikkatle bakılırsa, sadece söylemlere değil, pratiğe yansıyan olaylara da işaret ettiğim görülecektir.Bu metne ait internet sitesi incelendiğinde, adını Kur'an'ın verdiği  "Aramızdaki Ortak Kelime'nin  ("Kelimet-in sevâ-in") çağrısının yankıları duyulacaktır. Bunlar öyle gerçeklerdir ki, sözle ifade edilmesi bile önemlidir. Ben Mevlana gibi düşünüyorum: O, çok sevdiği fakat kayıplara karışan dostu Şems'in hasretiyle yanmakta idi. Bu hissiyatını bilen bir gayr-i müslim bir gün çarşıda  ona: "Müjde ya Mevlanâ, Şems geliyor!" deyince elbisesine kadar elinde avucunda ne varsa ona müjdelik verdi. Bunu gören esnaftan bazıları:"O seni aldattı!" deyince Mevlanâ'nın cevabı şu oldu: "Ben bunları bu sözün yalanına verdim. Gerçeği olsaydı canımı verirdim".

[Prof. Dr. Suat Yıldırım] 13.11.2019 [Samanyolu Haber]

Kağıttan adalet! [Yusuf Dereli]

Gazeteci Yazar Ahmet Altan’ın ‘özgürlüğü’ sadece 8 gün sürdü. 1.138 günlük tutukluluğun ardından geçtiğimiz hafta tahliye edilen Ahmet Altan hakkında dün yeniden ‘yakalama’ kararı çıkarıldı.

27. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Ahmet Altan’ın avukatından bile gizlenen ‘yakalama’ kararı, havuz medyasının tetikçi gazetesi Sabah tarafından kamuoyuna duyuruldu. Ahmet Altan’ın tahliye olduktan sonra verdiği röportaj ve ‘Kağıttan flüt’ başlığıyla kaleme aldığı yazısı iktidar sahiplerini rahatsız etmiş olmalı ki, yakalama kararında ‘adli kontrol tedbirlerinin, harici davranışları da gözetilerek amaca hizmet etmediği’ belirtildi. 

Ahmet Altan’ın avukatı Figen Albuga Çalıkuşu, sosyal medyadan yaptığı açıklamada, “27 ACM Başkanı dün atandı ve bugün heyeti ile hukuksuz bir karara imza attı. 26. ACM’nin hükmünü yasaya aykırı olarak yok saydı. Kararı Ahmet Altan’ın avukatından gizledi. Ve kararı yine medyadan öğrendik! Hukuk betonlar altına gömüldü!” ifadelerini kullandı.

Ahmet Altan, dün 21.30 sıralarında Göztepe’deki evinde gözaltına alındı. Aynı soruşturma kapsamında 21 Eylül 2016’da mahkeme sorgusunun ardından serbest bırakılan Ahmet Altan, iki gün sonra 23 Eylül’de tutuklanmıştı. Altan, dün aynı dava kapsamında ikinci kez tutuklanmış oldu.

4 Kasım’da görülen duruşmada 10 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılan Ahmet Altan, adli kontrol şartıyla tahliye edilmişti. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tahliye kararının kaldırılması için 27. Ağır Ceza’ya itiraz etmişti.

Geçtiğimiz günlerde kaleme aldığı ‘Kağıttan flüt’ başlıklık yazısında Altan, “Bu yazıyı yazarken, tahliyeme savcının itirazı sonucunda bir yargıcın vereceği yeni kararı bekliyorum, yeniden hapse de atabilirler.” diyordu. Ve aynen yazdığı gibi oldu. 27. Ağır Ceza Mahkemesi’ne bir gün önce atanan hakim, 26. Ağır Ceza’nın verdiği ‘tahliye’ kararını kaldırdı. Ahmet Altan, 21.30 sıralarında Göztepe’deki evinde gözaltına alınarak emniyete götürüldü.

KARAR AVUKATTAN GİZLENDİ

Edinilen bilgilere göre karar dün 17.00 sıralarında verildi. Ancak 27. ACM, kararı Ahmet Altan’ın avukatına tebliğ etmek yerine Sabah gazetesine gönderdi. Altan’ın avukatının talebine ise “Yarın öğrenirsiniz.” cevabı verildi.  Kamuoyu, 1.138 gün tutuklu kaldıktan sonra 4 Kasım’da tahliye olan Ahmet Altan hakkında yeniden tutuklama kararı çıktığını Sabah gazetesinden öğrendi.

HUKUK BETONLAR ALTINA GÖMÜLDÜ!

Ahmet Altan’ın avukatı Figen Albuga Çalıkuşu, sosyal medyadan yaptığı açıklamada, “27 ACM Başkanı dün atandı ve bugün heyeti ile hukuksuz bir karara imza attı. 26. ACM’nin hükmünü yasaya aykırı olarak yok saydı. Kararı Ahmet Altan’ın avukatından gizledi. Ve kararı yine medyadan öğrendik! Hukuk betonlar altına gömüldü!” ifadelerini kullandı.

KAĞITTAN FLÜT RAHATSIZ ETTİ!

27. Ağır Ceza’nın yeniden yakalama kararındaki gerekçeler dikkat çekiciydi. Mahkeme kararına göre Altan’ın tahliyesinin ardından verdiği röportaj, kullandığı ifadeler ve kaleme aldığı ‘Kağıttan flüt’ yazısı iktidar temsilcilerini rahatsız etmiş. Mahkeme heyeti, Ahmet Altan’a yönelik ‘adli kontrol tedbirlerinin harici davranışları da gözetilerek amaca hizmet etmediği’ gerekçeleriyle yeniden yakalama kararı çıkardı.

BEN ÇIKTIM AMA BİNLERCE MASUM İÇERDE!

Ahmet Altan, tahliyeden sonra ilk röportajını İtalyan La Repubblica gazetesine vermişti. Yüzbinlerce kez okunan ve uluslararası gazetelerde yayınlanan ‘Kağıttan flüt’ yazısında ise Altan, onbinlerce masum insanın parmaklıklar arasında tutulduğunu, mahkemelerin hiç kimsenin savunmasını dinlemediğini belirtiyordu. Altan, “Ben hapisten çıktım ama binlerce masum insan hapiste kaldı.” diyordu söz konusu yazıda.

NE Mİ OLACAK; YİNE DİMDİK GERİ GELECEK!

Kızı Sanem Altan, yeniden yakalama kararı sonrası sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, “Ne mi oldu! Dimdik çıktı dimdik geri aldılar… Ne mi olacak, yine dimdik geri gelecek..#ahmetaltan” ifadelerini kullandı. Ahmet Altan’ın dostu duayen gazeteci Hasan Cemal de karara tepkiliydi. Ahmet Altan’ı cezaevi çıkışında karşılayan Cemal, dünkü ‘yakalama’ kararı sonrası soluğu Altan’ın evinde aldı. Tepkisini ise sosyal medya hesabından yaptığı, “Hukuk, adalet, vicdan bunun neresinde!” paylaşımıyla gösterdi.

AYNI DOSYADA 3 KEZ HAKİM KARŞISINDA

Ahmet Altan aynı dosya kapsamında 21 Eylül 2016’da hakim karşısına çıkmış ve tahliye edilmişti. Ancak Ergenekon’cuların tepkisi üzerine Altan, 23 Eylül’de tutuklandı. 1.138 gün tutuklu kalan Ahmet Altan, 4 Kasım’daki duruşmada ‘örgüte üye olmamakla birlikte bilerek yardım’ suçundan 10 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. Altan, gazeteci Nazlı Ilıcak’la birlikte suçun niteliği ve tutuklulukta geçirdiği süre gözetilerek tahliye edildi. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tahliye kararının kaldırılması için 27. Ağır Ceza’ya itiraz etmişti.

[Yusuf Dereli] 13.11.2019 [TR724]

ABD’li senatörlerden Kongre’ye ‘Türkiye’de İnsan Hakları İhlalleri Tasarısı’

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Washington ziyaretine başladığı saatlerde iki Demokrat Senatör ABD Kongresi’nde Türkiye’de insan hakları ihlalleriyle ilgili yasa tasarısı açıkladı. Tasarıyla ilgili basın toplantısına NBA yıldızı Enes Kanter de katıldı.

AKP’nin terörle mücadele yetkilerini muhalifleri hedef almak için kötüye kullandığını belirten yasa tasarısı, Massachusetts Senatörü Edward J. Markey ve Oregon Senatörü Ron Wyden tarafından sunuldu. Tasarıda, vicdan mahkumlarının ve siyasi mahkumların serbest bırakılması istendi; basın, internet ve hukukun üstünlüğüne vurgu yapıldı.

Kongre binasında düzenlenen basın toplantısında Senatör Markey ve Senatör Wyden’a Boston Celtics’in yıldızı Enes Kanter de katıldı.
Tasarıyı açıklayan Senatör Edward J. Markey, şunları anlattı: “Alarm zillerini çalmak için en iyi zaman. Yarın Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başkan Trump’ın daveti üzerine Beyaz Saray’da olacak. Başkan Trump yakın zamanda ABD güçlerini Suriye’nin kuzeyinden tek taraflı çekerek, Türk güçlerine Kürtlere yönelik katliam yapmalarının yolunu açan vicdansız bir karar verdi. Bu meselenin çok ve iyi nedenlerle dikkat çekti. Ancak Türkiye ve dünyadaki Türk vatandaşlarının haklarının ihlali yeteri kadar dikkat çekmemişti.”

Başkan Donald Trump’ın Erdoğan’ın davetini iptal etmesi gerektiğini savunan Senatör Markey, “Başkan Türkiye’nin insan hakları sicilinin kabul edilemez olduğunu açıkça söylemeli, aynı şekilde ABD Senatosu da tüm dünyada demokrasi ve insan haklarına bağlılığını göstermeli” ifadelerini kullandı.

Enes Kanter’e destek veren Senatör Markey, ”Senatör Wyden’le birlikte Kanter’in işini yapabilmesi ve ABD dışına güvenle seyahati için çalışmayı sürdüreceğiz” dedi.

ENES KANTER’DEN KAMPANYA: HEDEF 1 MİLYON İMZA

Bu arada Enes Kanter “You Are My Hope” (Benim Ümidimsin!) kampanyasını başlattı. 1 milyon imza ile Türkiye’deki mağduriyetlere dikkat çekmeyi hedeflayan Kanter, basın açıklamasında kampanya hakkında bilgi verdi.
[TR724] 13.11.2019

‘Yüzü maskeli polisler eşime 9 saat kesintisiz işkence yapmış’ [Ali Mirza Yazar]

İşkence ile cezaevinde hayatını kaybeden öğretmen Gökhan Açıkkollu’nun öğretmen eşi Mümine Açıkkollu, Tenkil Müzesi’nin Belçika’nın Hasselt şehrinde düzenlediği sergide, yaşadıkları süreci anlattı. Zaman zaman gözyaşlarına hakim olamayan Mümine açıkkollu, “Acılar o kadar büyük ve art arda geliyor ki derdinize ağlayamıyorsunuz bile. Eşim cezaevinde can vermiş. Onun şokundayken, hainler mezarlığı dayatmasıyla karşılaştık. Eşim için hukuki mücadelemizi sürdürüyoruz.” dedi.

‘Ne olur sevdikleriniz hayattayken kıymetlerini bilin’ çağrısı yapan Mümine Açıkkollu, Tenkil sürecini gözler önüne seren uygulamaları paneli izlemeye gelenlerle paylaştı:

“Bu dönem herkes çok büyük acılar yaşadı. Anlatmak çok zor. Aynı acıları tekrar tekrar yaşıyorsunuz. Buraya gelip acılarımızı paylaştığınız için çok teşekkür ediyorum. Bildiğiniz gibi 17-25 Aralık’tan sonra Erdoğan bütün Hizmet gönüllülerini düşman ilan etmişti. Halk arasında kutuplaşmalar başlamıştı. 15 Temmuz, soykırımın dönüm noktası oldu. 15 Temmuz benim oğlumun doğum günüydü. O gün evimizde olayları haberlerden izledik.  Oturduğumuz yerin etrafında herkes sokağa çıkmış etraftan silah sesleri gelmeye başlamıştı. Savaş uçakları yakın mesafeden uçuyor, arabaların alarmları çalışıyor. O kadar korkmuştuk ki biz o kurşun ve silah seslerinden. Çocukların yere oturmalarını istedik. Oturup dua ettik o gün…


EŞİMİ EN BAŞINDAN GÖZALTINA ALIRKEN İŞKENCE VE DARP EDEREK ALMIŞLAR

Eşim ve ben öğretmendik. 25 Temmuz’da ikimiz de açığa alındık, ben daha sonra 675 sayılı KHK ile ihraç edildim. Bu süreçte Hizmet gönüllülerine herhangi bir suç isnat edemedikleri için öncesinde gözaltına alıp tutukladıkları kişileri işkenceyle tanıdıkları insanların isimlerini verdirdiler.  Ve bu şekilde benim eşimin de ismini birisi verdi. 23 Temmuz akşamında polisler evimizi aramaya ve eşimi gözaltına almaya gelmişler. Biz bu esnada evde değil Konya’daydık. Bir kısım polisler evi ararken, yüzü maskeli polisler eşim henüz evdeyken sorguya çekmeye başlamışlar. Biz evde değildik ama ayrıntılarını o esnada orada bulunan site yöneticisinden öğrendim.

YÜZÜ MASKELİ POLİSLER VE 9 SAATLİK İLK İŞKENCE

Yüzü maskeli polisler eşimi arkadan kelepçelemişler, salonda yüzüstü yere yatırmışlar, darp ederek sorguya çekmeye başlamışlar. Eşim avukatını istemiş. İzin vermemişler. Bu esnada baskı arttığı için, eşim panik atak ve şeker hastasıydı, eşim şeker krizine girmiş. Eşimini şekeri 400-500’lere çıkıyordu. Şeker krizine girmiş olmasına rağmen kelepçelerini çözmeden çantasından insülünü bulup o şekilde insülün yapmışlar. Sitenin içinde büyük bir gövde gösterisiyle eşimi gözaltına almışlar. Arabada da darp etmeye devam etmişler malesef.  23 Temmuz gece 11.00, 12.00 saatlerinde gözaltına alıyorlar. Ama nezarethaneye sabah 08.00, 09.00 gibi götürüyorlar yaklaşık 8-9 saat eşime işkence yapmışlar.

AĞIR ŞEKER HASTASI OLDUĞU HALDE 4 GÜNDE İLAÇLARIN ULAŞTIRDIM, HİÇBİRİNİ VERMEMİŞLER

O dönemde nezarethanede kalan kişilerin anlattığına göre, o gün geldiğinde eşim zaten perişan vaziyetteymiş. Eşimin nerede olduğunu ben 4 gün sonra öğrenebildim. Ertesi gün gözaltına alındığını bildirdiler ama, İstanbul’a geldik hemen, ancak nerede olduğunu söylemiyorlardı. Eşimin Vatan Emniyette (İstanbul Emniyet Müdürlüğü ana binası) olduğunu 4 gün sonra öğrendim. Ağır şeker hastası olduğunu, ilaçlarını ulaştırmam gerektiğini dördüncü günün sonunda kabul ettirebildim. Yedek kıyafetlerini, ilaçlarını teslim ettik.  Ama eşimin vefatından sonra bu ilaçları hiç kullanılmamış bir biçimde ben geri teslim aldım. Çünkü ilaçları kullanamamıştı.

KABURGALARI KIRILMIŞ, 13 GÜN BOYUNCA İŞKENCE SÜRMÜŞ

Eşim gözaltındayken yaşadıklarını ve başına gelenleri bütün doktorlara anlatmış. Cesaret edebilenler bunların bir kısmını raporlaştırmışlar. Polisler tarafından sürekli hakarete uğradığını, dayak atıldığını, onur kırıcı işkenceler yapıldığını, bu işkencelere maruz bırakıldığını ifade etmiş. Doktorlar bunların bir kısmını kayıt altına almışlar. Zaten yapılan otopsi raporlarında da bunlar açık ve net görülüyordu. Mesela 24 Temmuz’da kaburgasının üzerine, sağ göğüs boşluğuna tekme atıldığından bahsediyordu.  Otopsi raporunda da eşimin o bölgesinde kaburga kırıklarının olduğu tespit edilmişti. Ve 13 gün boyunca o kaburga kırıklarıyla işkence edilmeye devam edilmiş. Kafasında sırtında kanamalar tespit edilmişti aynı şekilde.

Yapılan işkenceler sonucu gözlüğü kırılmıştı eşimin. O gözlüğün nasıl kırıldığını nezarethanede anlatmış. 8-10 tane polis… Bir tanesi diyor ki, neden yüzüme bakıyorsun. Vurmaya başlıyor. Sonra eşim yere bakmaya başlamış, bu sefer neden yere bakıyorsun yüzüme bakmıyorsun diye vurmaya başlamış. Yere yatırıp sırtına tekme atmaya başlamışlar. Arkasında gözlük kırılmış tabi ki.  Ve son gün vefatından önceki gece sürekli sorguya götürüyorlar ama Emniyet ifadesi alınmıyor hiçbir vesileyle. Çünkü diğerlerinde olduğu gibi işkenceyle eşimden isim almayı istemişler. Eşim artık bu işkenceler dayanamadığı için ‘yeter artık ne yazarsanız yazın imzalayacağım ben’ demiş. Kabul ediyorum her yazdığınızı… Hayır demişler biz birşey yazmayacağız, sen bize isim vereceksin….

SON GÜN ADETA YERLERDE SÜRÜYEREK NEZARETHANEYE GETİRMİŞLER

Vefatından önceki gece de yine aynı şekilde işkenceye maruz kalmış, iki polis eşim ayakta durumayacak haldeyken, hatta ayakları sürüklenir vaziyette kolundan tutup nezarethaneye atmışlar. O gece rahatsızlanmış zaten. 13 gün işkence bu şekilde devam ediyor. Bu 13 gün yaşanan olayları öğrenen ve yaşananlara duyarsız kalmayan Sanatçı Süvari Öztürk, 13 gece adlı şarkı yazmıştı, eşimin yaşadıklarıyla alakalı.

ÖLÜSÜNÜ BİLE HAİNLER MEZARLIĞINA GÖMMEK İSTEDİLER…

Eşimin gözaltı haberini aldığımızda Adli Tıp Kurumu önünde yıkılmıştık zaten. Ama Tuncer bey de söyledi, her yaşanan acı daha beteriyle karşılaştığınız zaman öncekini unutturuyor.  Biz eşimin vefatının acısını yaşamadık henüz, çünkü eşim hain ilan edilmişti… Ve dediler ki, İstanbul’a defnedecekseniz biz cenazeyi teslim etmeyeceğiz, götürüp hiçbir dini vecibesi yerine getirilmeden Hainler Mezarlığı’na defnedeceğiz. Kadir Topbaş’ın öyle bir eseri olmuştu, Hainler Mezarlığı… Biz bunu kabul etmedik, eşimin henüz suçlu ilan edilemeyeceğini, vatan haini olmadığını, ifadesinin alınmadığını ifade etmemize rağmen kabul etmediler. Ardından biz eşimin İstanbul’a değil Konya’ya defnedileceğini söyledik ve eşimi bu şekilde teslim aldık.

OTOPSİDEN ÇIKAN EŞİMİN CENAZESİNİ AĞABEYİM İLAÇLAMAK ZORUNDA KALDI

Tabi teslim alacağız, cenaze yazın sıcağı, ilaçlama yapılması gerekiyor. Böyle bir hizmet veremeyeceklerini söylediler. Biz ilacın ismini sorduk. Eczaneden kendimiz alalım, siz bize tarif edin, biz ilaçlayalım şeklinde. Ve eşimin cenazesini ağabeyim kendisi ilaçladı. Arkasından tabut uzun süre gelmedi. Neden bu kadar beklettiklerini sorduğumuz zaman, İstanbul Büyükşehir Belediyesi logosu olmayan bir tabut bulmaya çalıştık çünkü İBB size böyle bir hizmet vermiyor, dediler. Cenaze aracı zaten vermemişlerdi, biz kendi imkanlarımızla memleketimize götürüp defnettik.

DEFİNDEN SONRA KÖY MUHTARINI SORGULADILAR, ARTIK MEZARINDAN DA ALIP BAŞKA YERE GÖTÜRECEKLER DİYE O KADAR ÇOK KORKTUM Kİ….

Definden iki gün sonra köyün muhtarını savcı ve kaymakam çağırdı. Böyle bir cenaze gelmiş neden haber vermedin bize, demişler. Tabi, muhtar böyle cenazeler geliyor her zaman ben defin için ölüm belgesinin yeterli olduğunu düşünüyorum, demiş. Ama bu farklı bir cenazeydi haber vermeniz gerekiyordu demişler. Ben o zaman o kadar çok korktum ki, acıyı yaşayamıyorsunuz, üst üstü başka şeyler çıkıyor. Düşündüm ki artık mezarında da rahat bırakmayacaklar ve onu mezarından da alıp götürüp başka bir yere defnedecekler herhalde. Yani çok zordu bizim için.

KIZIMIN YANINDA ‘BABA’ KELİMESİNİ KULLANAMADIM AYLARCA

Sonrasında suçlular, işkenceciler hakkında celpte bulunduk, dava açıldı. Ama savcı, şahitlerimiz, nezarethane kayıtları, otopsi raporları olmasına rağmen hiçbir belge ve kanıtı incelemeden dosyayı kapattı. Tekrar itiraz ettik, itirazımız kabul edildi ama, eşim vefat edeli 3 yılı geçti, buna rağmen dosyada ilerleme katedemedik maalesef. Suçlu insanlar, işkenceciler hala başka birilerine işkence yapmaya devam ediyorlar. Eşim gözaltına alındıktan sonra zor bir süreçti. Vefatından sonra da çok zor bir süreçti. Kızım çok ağır bir travma atlattı. Psikolojik tedavi almak zorunda kaldı. Yanında baba kelimesinin kullanılmasını istemiyordu. Ben onun yanında kendi babama ‘baba’ diyemiyordum. Bu kadar rahatsız oldu baba kelimesinden… Ve aradan uzun süre geçtikten sonra kızım ‘anne ben baba demeyi özledim’ dediği zaman ona da çaresiz kalıyorsunuz. Yerini dolduramıyorsunuz çünkü.  O yüzden şimdiden herkese diyorum ki, sevdiklerinize sevdiğinizi yaşarken söyleyin. Sevdiklerinizin kıymetini yaşarken bilin. Doya doya onlara ne söylemek istiyorsunuz, onlar yanınızda ve yaşarken söyleyin. Yoksa hayatınızda hep keşkeleriniz oluyor.

AYNI SAVCI BENİ DE TUTUKLAMAK İÇİN İDDİANAME YAZDI

Evet ardından eşimin vefatından 6 ay sonra eşimi gözaltına aldıran savcı beni de gözaltına aldırdı.  Dosyada benimli ilgili hiçbir şey yoktu, sadece savcı eşimden alamadığı isimleri benden almaya çalışıyordu. Bana sürekli isim sordu. Ve en sonunda bana yardımcı olmuyorsun, seni tutuklayacağım. Yaşlı annen baban varmış, onların hatırına seni serbest bırakıyorum, dedi. O gün serbest bıraktı. Çocuklar büyük bir korku yaşamıştı. Babaları gibi bende tutuklanacağım ve geri dönemeyeceğim zannetmişlerdi. Bir buçuk yıl sonra eşim görevine iade edildi.  Bu süreçte hukuken başvurmamız gereken yerlere başvuruyorsunuz ama başka hiçbir şey yapılamıyor.

Türkiye’de hukuk ölmüş vaziyette. Yaşanları dünya duysun istiyorum.  Geri de kalan insanlara işkenceler yapılmaz, bir nebze olsun rahatlarlar diye… Eşim görevi iade edildikten sonra onun göreve iade yazısını paylaştım. Yandaş medya boş durmadı, bu kez oğlumun ve benim isimlerimle manşetler yazıldı. Ve arkasından 3-5 gün sonra aynı savcı benim hakkımda iddianame hazırladı. Ağır Ceza Mahkemesi iddianameyi kabul etti. Mahkeme tarihi verdiler.

EKMEKSİZ YAŞARIM HÜRRİYETSİZ YAŞAYAMAM

Ve biz anladık ki artık Türkiye’de bize hayat hakkı tanımayacaklar… o zaman şu sözün ne kadar büyük ve önemli söz olduğunu anladım. Ekmeksiz yaşarım ama hürriyetsiz yaşayamam. Hürriyetsiz yaşayamayacağımı, nefes alamayacağımızı anladık. Çünkü evinizde bile olsanız rahat nefes alamıyordunuz, çalan her kapı zilinden, duran her asansör sesinde irkiliyordunuz.  Ve bu şekilde, hayatımda aldığım en zor karardı, iki çocuğun vebalini üstünüze alıyorsunuz, sadece kendi canınızı değil, çocuklarınızın canını tehlikeye atıyorsunuz… Oğlum hukuk fakültesini kazanmıştı, emeklerini boşa götürüyorsunuz… Ama dedik ki, özgür olalım, bunların hepsini nasılsa tekrar kazanılır. Ve bu şekilde ülkeden çıkmaya karar verdik. Zor bir Meriç yolculuğundan sonra şimdi bulunduğumuz ülkede entegre olmaya çalışıyoruz. Dil öğrenmeye çalışıyoruz. Buralarda hizmet etmeye devam edeceğiz inşallah…

İŞKENCE ALTINDA KIRILAN GÖZLÜĞÜ, KANLI VE TER İÇİNDE KALMIŞ KIYAFETLERi VE ONA YAZDIĞIM SON NOTU DA MÜZEDE

Bu müzede eşimin işkence sırasında kırılmış gözlüğü var, kıyafetleri var. Terden sırılsıklam olmuş kanlı gömlekleri var. Eşime ilaç ve kıyafet götürdüğüm zaman ilaçların arasına koyduğum, ulaşmaz ama eline diye düşündüğüm, notu var. Yine de bir not yazmıştım. O notu üç yıl sonra biraz önce eşimin nezarethane görüntülerinde izlediğiniz esnada üstünde olan eşofmanının cebinde buldum.  Belki ona da güç vermişti. Belki ondan güç almıştı. Müzenin her bir bölümünde o camekanların içine sığmayacak büyük acılar var gerçekten. Allah bir daha bu tür müzelerin kurulmasını bize göstermesin diyorum. Tolstoy diyor ki, Acı duyursanız canlısınız, başkalarının acısını duyuyorsanız insansınız. Bu müze de bizim insanlığımız ölçebileceğimiz bir terazi gibidir, bilmiyorum. Şu anda eşim hakkında yapılabilecek tek şey hukuk mücadelesi, biz buna devam ediyoruz ama geride kalanlar için bu insanlık terazisine koyduğumuz insanlığımızı ölçersek geride kalan her bir acı duyan, eziyet gören, içerde tutuklu, gözaltında, gaybubet yaşayan veya hapishanedeki bebekler kadınlar olsun, bir kişi için bile ses olsak zalimler bu kadar cesaret alamazlar diye düşünüyorum.

[Ali Mirza Yazar] 13.11.2019 [TR724]

Ahmet Altan kararını yorumladı: Türkiye’de hukuk ölmüştür!

Zaman Gazetesi eski Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı, gazeteci yazar Ahmet Altan’ın yeniden gözaltına alınmasını ‘Türkiye’de hukukun öldüğünün bütün dünyaya ilanı’ olarak yorumladı. Adaletin ‘zalimlerin’ emri altına girdiğini anlatan Dumanlı, “Türkiye’de adalet mekanizması çalışmıyor, çalıştırılmıyor. Adalet bir adamın iki dudağı arasında. Bu karar Türkiye’de hukukun bittiğinin sembolü haline gelmiştir. Bu kararı verenler bunun altından kalkamayacak. Ahmet Altan herkesi korkutuyor.” dedi.

Ahmet Altan’ın yeniden tutuklanmasını YouTube kanalında değerlendiren Ekrem Dumanlı, istikbalde binlerce kağıttan flüt yazılarının, romanlarının, senaryolarının yazılacağını belirtti: “Bir kağıttan flüt yazısı altında ezildiyseniz haber vereyim; istikbalde bin tane kağıttan flüt yazısı, romanı, senaryosu yazılacak. Ve siz kaybedeceksiniz. Tarih sizi gaddar ve zalim diye yazacak. Ahmet Altan’ları da kahraman diye yazacak ve ayakta alkışlayacak.”


[TR724] 13.11.2019

Baba Şaban Vatan: Tırnaklardaki DNA delili, kamuoyundan neden gizlendi?

Şüpheli bir şekilde hayatını kaybeden Rabia Naz’ın (11) babası Şaban Vatan, Ekrem Tufan Aytav’ın ‘30 Dakika’ programına konuk oldu. YouTube’dan yayınlanan programda Şaban Vatan önemli açıklamalarda bulundu. Kızının intihar etmediğini, bir arabanan çarpması sonucu ağır yaralandığını ve hayatını kaybettiğini belirten Vatan, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun, geçtiğimiz aylarda yaptığı “Soruşturmada birşey bulamadık.” sözlerini hatırlatttı. Ardından, “Tırnaktaki DNA’yı 1 yıl önce bulunmuş. Neden Rabia Naz’ın tırnaklarında erkek DNA’sı bulunduğu benden ve kamuoyundan gizlendi? Bunu açıklamak zorundalar.” ifadelerini kullandı.


[TR724] 13.11.2019

Rabia Naz dosyası kördüğüm oldu! [Yusuf Dereli]

Rabia Naz Vatan’ın (11) şüpheli ölümünün üzerinden 17 ay geçti ancak bugüne kadar soruşturmada bir arpa boyu yol alınamadı. Aksine, soruşturma tam anlamıyla kördüğüme dönüştü! TBMM Araştırma Komsiyonu, 9 Kasım’da Rabia Naz’ın ölümünü araştırmak için Eynesil ilçesindeydi. Anne ve babayı dinledi, Başsavcılık’tan soruşturmayla ilgili bilgi aldı.

Ziyaretin ilk önemli sonucu soruşturmadaki ‘gizlilik’ kararının kaldırılması oldu. Bir kaç gün önce Adli Tıp’ın ‘Rabia’nın tırnaklarında erkek DNA’sı tespit edildiğine’ dair raporu ‘flaş’ gelişme olarak duyuruldu. Ancak Giresun Başsavcılığı’nın açıklamasına göre, 13 şüpheliden alınan örnekler Rabia’nın tıknaklarındaki DNA örneğiyle eşleşmedi. Rabia’yı ilk bulan görgü tanığı Mürsel Küçükal’ın ifadesini değiştirmesi de kafaları karıştırdı. Daha önce Rabia’yı evin önünden geçen yolda yatarken bulduğunu söyleyen Küçükal, yeni ifadesinde Rabia’yı fındık bahçesinden yola doğru sürünürken gördüğünü savundu! Muhtemelen Küçükal’ın yeni ifadesine göre hazırlanan 25 Temmuz 2019 tarihli Adli Tıp raporuna göre de omurgasında ve ayaklarında kırıklar olan 65 kiloluk Rabia, dirsekleri üzerinde hem de sırt üstü 10-12 metre sürünmüş!

Baba Şaban Vatan, olayın ‘intihar’ değil cinayet olduğunu söylüyor. AKP’li Nurettin Canikli başta olmak üzere Giresun’daki siyasileri cinayetin üzerini örtmekle suçluyor. Babaya göre, kızına çarparak ağır yaralanmasına ve ardından hayatını kaybetmesine neden olan kişi AKP’li Eynesil Belediye Başkanı Coşkun Somuncuoğlu’nun yeğeni.
Türkiye’de bir cinayetin üzeri, herkesin gözleri önünde örtülüyor. Rabia Naz Vatan (11) geçtiğimiz yıl 12 Nisan’da apartmanlarının önünden geçen yolun ortasında ağır yaralı olarak bulunmuştu. Hastaneye kaldırıldı ancak çok kay kaybetmişti, kurtarılamadı. Emniyet, ‘intihar’ diyerek dosyayı kapatmak istedi fakat dedektif gibi çalışan baba Şaban Vatan’ın bulduğu deliller kaza/cinayet iddialarını güçlendirdi.

4,5 METRELİK VERANDANIN ÜZERİNDEN ATLAMIŞ!

Öncelikle kızın ‘intihar’ ettiği söylenilen evin terasından atlayarak, yaralı halde bulunduğu yola düşmesi fiziken mümkün değil. Zira 70 kilo olan Rabia’nın hem çatı katının kenarında bulunan 40-50 cm’lik engeli hem de alt kattaki yaklaşık 4,5 metre genişliğindeki verandayı aşarak yola atlaması imkansız.

AJANSLAR ‘TRAFİK KAZASI’ OLARAK GEÇTİ

Şüpheli ölümle ilgili çok sayıda soru işareti var. Öncelikle olay ilk olarak haber ajansları DHA ve İHA tarafından ‘trafik kazası’ olarak geçiliyor. Babanın iddiası da bu yönde. Şaban Vatan, kızına çarpan birilerinin onun yaralarını temizleyip, evin önüne bıraktığını savunuyor. Ayrıca, 16 metre yüksekten atlayan bir kişide iç kanama olmaması da manidar! Ayrıca Hacettepe Tıp Fakültesi Adli Tıp’tan alınan 17 Eylül 2018 tarihli otopsi raporunda ‘…bulguların trafik kazasına bağlı çarpma sonucu meydana gelmiş olabileceği’ kaydediliyor. Ayrıca Rabia’nın sol dirsek ve kolunda çarpmaya bağlı olduğu tahmin edilen zedelenme var.

ENGİNYURT: İNTİHAR DEĞİL!

Oluşan kamuoyu baskısı TBMM Komisyonu’nun olayın yaşandığı Eynesil’e kadar gelmesine neden oldu. Komisyon geldi, savcılık ve anne-babayı dinledi. Baba Şaban Vatan kızının nerede ve ne şekilde bulunduğunu komisyon üyelerine göstererek anlattı. Komisyon üyelerinden MHP Ordu Milletvekili Cemal Enginyurt, “Evi görünce tekrar bir canlandırma yapmaya gerek olmadığı ortaya çıkıyor. O verandayı 65 kilo ağırlığında, 11 yaşındaki bir çocuk istese de atlayıp aşamaz. Zaten Trabzon otopsi raporunda da olayın bir intihar olmadığı apaçık ortaya çıkıyor. Muhtemelen bu olay bir kaza.” dedi.

TANIK İFADE DEĞİŞTİRDİ!

Bugüne kadar savcılık ve emniyet, Rabia’nın evin çatısından yola doğru atlayarak intihar ettiğini savunuyordu. Ancak Rabia’yı olay yerinde bulan kişi Mürsel Küçükal, ilk ifadesinde kızı yolda hareketsiz bir şekilde yatarken bulduğunu söylemişti. Bu ifade savcılığın tezini tamamen çürütüyor zira 11 yaşında ve 65 kilo olan bir kız çocuğunun çatıdan yola atlayabilmesi için 4,5 metrelik verandayı aşması gerekiyordu. Ve yeni bir gelişme oldu sorşuturmada; Mürsel Küçükal, ifadesini değiştirdi!

ADLİ TIP’TAN YENİ RAPOR! OMURGASI KIRIK AMA DİRSEĞİYLE, SIRT ÜSTÜ 10 METRE SÜRÜNMÜŞ!

TBMM Araştırma Komisyon’u, Mürsel Küçükal’ı da dinledi. Daha önce Rabia’yı yolda bulduğunu anlatan Küçükal, ilk ifadesinin tam tersine, ‘pat diye bir ses’ duyduğunu söyleyerek, “Kafası betonda, ayakları bahçede birinin süründüğünü gördüm.” dedi. Adli Tıp da 25 Temmuz 2019 tarihli raporunda da, ‘muhtemelen Küçükal’ın yeni ifadesini dikkate alarak, ‘Rabia’nın dirseklerinin üzerinde hem de sırt üstü 10-12 metre sürünerek gelmiş olabileceğini’ belirtiyor.

BU SORULAR CEVAP BEKLİYOR

Ancak burada da sorun var; Adli Tıp’ın son raporuna göre Rabia’nın yüksekten düşmeye bağlı olarak omurgasında ve ayak kemiklerinde kırıklar var.

O halde; 16 metre yükseklikten fındık bahçesine atlayan ve ağır yaralanan çocuk, sırt üzeri sadece dirseklerini kullanarak 10 metre nasıl sürünebilir?

Ayrıca eğer Rabia süründüyse, neden kıyafetlerinde buna dair bir iz yoktu? Son olarak baba Şaban Vatan’ın paylaştığı görüntülere göre fındık bahçesiyle yol arasındaki çitlerde sadece 30-40 cm’lik bir açıklık bulunuyor. Oldukça kilolu olan Rabia’nın o çalıların arasından sürünerek geçme ihtimalı var mı?

[Yusuf Dereli] 13.11.2019 [TR724]

Yüzellilikler nasıl affedildi? [Dr. Yüksel Nizamoğlu]

Türkiye tarihinin bir “tasfiyeler tarihi” olması ve her iktidarın kendi düzenini kurmak için hedeflediği bir kesimi evrensel hukuka uymayacak şekilde ve çoğu zaman “suç icat ederek” ağır bir şekilde cezalandırması, bir süre sonra bu kişilerin suçsuzluğunun veya cezanın ağırlığının gündeme gelmesine yol açmıştır. Bunun sonucunda “af” gündeme gelmiş, çoğu zaman da bu beklenti kapsamlı bir afla sonuçlanmıştır.

1923’de başlayan af kanunları sürekli tekrarlanarak Türk ceza hukukunun bir parçası olmuştur. 1923’de çıkarılan genel aftan sonra Cumhuriyetin onuncu yılında da genel af çıkarılmış, Atatürk’ün ölümünden kısa bir süre önce de Yüzellilikler affedilerek ülkeye dönmelerine izin verilmiştir. Çok partili dönemde de aynı yaklaşımlar devam etmiş, örneğin DP daha iktidarının ilk günlerinde bir af kanunu çıkarmıştır.

15 Temmuz sonrasında da yaşanan “kitlesel ve örnek cezalandırma yöntemleri” darbe dönemleri sonrasında “siyasi af” beklentilerinin öne çıkmasına yol açmış, 27 Mayıs darbesi sonrasında Demokrat Partililer affedilmiş, 12 Mart Muhtırası sonrasında da 1974 affı çıkarılmıştır

Yüzellilikler Listesinin Oluşturulması

Millî Mücadele sırasında İstanbul Hükümeti’nin izlediği Millî Mücadele karşıtı politikalar daha 1921 yılında bu politikalara destek veren kişilerin cezalandırılmasını gündeme getirmiş, M. Kemal ve arkadaşları arasında kimlerin bu kapsamda değerlendirileceği konuşulmuştu. Lozan görüşmelerinde ise Türk ve Yunan devletlerinin genel af ilan etmeleri karara bağlansa da bazı kişilerin istisna tutularak yurtdışına gönderilmelerine izin verilmişti.

Lozan görüşmelerine ara verilmesinden hemen sonra bu konuda görüşmelere başlanmasından Ankara’nın belli sayıda kişiyi cezalandırma konusunda çok istekli olduğunu göstermektedir.

Antlaşmanın imzalanmasından sonra da çalışmalar başladı ve 600 kişilik bir liste hazırlandı. Liste TBMM’de tartışılacak ve “vatan haini” olarak değerlendirilen yüz elli kişi belirlenecekti.

TBMM’deki müzakereler herkesin “vatan haini” kavramının farklı olduğunu ve birçok kişinin kişisel düşmanlık ve intikam hissiyle hareket ederek bazı kişileri listeye dahil ettirmeye çalıştığını gösteriyordu. Görüşmelerde Yusuf Akçura’nın önce prensiplerin belirlenmesine dair teklifi asıl kriterin “vatan hainliği” olduğu gerekçesiyle kabul görmemiş ve birçok milletvekili kendi anlayışına göre bazı kişileri listeye dahil etmeye çalışmıştır. Tartışmaların uzaması üzerine de listenin belirlenmesi Bakanlar Kurulu’na bırakılmıştır.

Sonunda liste oluşturulduysa da sayının 149 olduğu anlaşılınca M. Kemal Paşa 150. kişiyi bizzat kendisi listeye ilave etti. Son kurban bir gazeteci oldu ve İzmir’de yayınlanan Köylü gazetesinin sahibi Refet listeye dahil edildi.

Listede Vahdettin’in maiyeti, Sevr Antlaşması’nın imzalandığı kişiler, Kuva-yi İnzibatiye komutanları, Çerkez Ethem ve arkadaşları, İzmir’de Çerkez Kongresi’ne katılanlar, yurt dışına çıkıp Türkiye aleyhine faaliyette bulunan kişiler, Millî Mücadele aleyhine yayın yapan gazeteciler, yazarlar ve gazete yayıncıları gibi çok farklı kategorilerden kişilerin bulunması, bir yargılamada en sonda yer alacak kişilerin de listeye konulmasına yol açmıştır.

Örneğin Sivas Kongresi’ni dağıtmaya kalkan Harput valisi Ali Galip listede yokken “Çerkez çeteci” oldukları gerekçesiyle Gönen, Manyas ve Susurluk köylerinden 29 kişinin yer alması listenin garabetini ortaya koymaktadır. Listedeki 150 kişiden 86 kişi Çerkez, 4 kişi de Kürt’tür.

Listede gazeteci ve yazarların önemli bir yer tuttuğu, Millî Mücadele karşıtı yazılar yazan Mevlanzade Rıfat, Refik Halit (Karay), Refi’ Cevat (Ulunay) gibi yazarlarla bu tür yazıları yayınlayan gazete sahiplerinin bulunduğu dikkat çekmektedir. 

Bir başka ilginç nokta da Yüzellilikler listesini TBMM’ye getiren Dahiliye Vekili Ferit Bey’in İstanbul’da bulunduğu sırada Millî Mücadele aleyhine faaliyetlerde bulunduğu iddiasıyla bakanlıktan istifa ederek yerini Recep Bey’e (Peker) terk etmek zorunda kalmasıdır.

Af Tartışmaları

Listedeki kişilerin bir kısmı zaten yurt dışındaydı. Dolaysıyla Türkiye’de bulunan Yüzellilikler hemen yurt dışına çıkarıldı. Yüzellilikler daha çok Romanya, Yunanistan, Mısır, Suriye, Lübnan gibi ülkelere gittiler. Türk dışişleri görevlileri de sürgünleri gittikleri ülkelerde takip ederek Ankara’ya raporlar gönderdiler. 1927 yılında da hem vatandaşlıktan çıkarıldılar hem de Türkiye’de mal sahibi olmaları yasaklanarak mülkiyet ve miras hakları ellerinden alındı.

Yüzeliliklerin affı ilk defa 1933’de cumhuriyetin onuncu yılı dolayısıyla çıkarılması planlanan af sırasında gündeme geldi. Ancak Başbakan İsmet Paşa ve İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın muhalefetiyle bundan vazgeçildi.

Bu sırada Yüzelliliklerden bazıları M. Kemal Paşa’ya mektup yazarak affedilmelerini talep etmişlerdi. Çıkarılan kanunla 28 Temmuz 1933 tarihine kadar işlenmiş bütün suçlar affedilmiş hatta İstiklal Mahkemeleri tarafından mahkûm edilen Terakkiperver Fırka mensupları ve İzmir suikastı mahkûmlarının suçları tamamen kaldırılmış sadece “Yüzellilikler ve sürgündeki Osmanlı hanedanı” kapsam dışı bırakılmıştı.

Yüzeliliklerin affı süreci 1938’de yeniden gündeme geldi. Af sürecinde Yüzelliliklerden bazılarının Atatürk’e mektup yazarak af talep etmeleri, ailelerinin sürgünlerin mağduriyetlerini dile getirmeleri ve özellikle Refik Halit’in sürgünde yaşadıklarının etkili olduğu anlaşılmaktadır.

Bu sırada Rıza Tevfik ve Refik Halit’in Atatürk’ü ve yeni rejimi öven mektupları bazı gazetelerde yayınlandı. Bu gelişmeler Atatürk’ün cumhuriyetin on beşinci yılı kapsamında Yüzelliliklerin de af kapsamına alınması için çalışmalar yapılmasını istemesiyle sonuçlandı.  Dönemin başbakanı 1937’de İsmet Paşa’nın yerine başbakanlığı üstlenen Celal Bayar’dı.

Ali Kemal Gibi Linç Edelim!

1938 Haziran’ında af tasarısı TBMM’ye geldiğinde tepkilerle karşılandı. Eskişehir Milletvekili Emin Sazak konuşmasında çok sert ifadeler kullanıyor ve 1922’de İzmit’te linç edilen Ali Kemal hadisesinden hareketle “Yüzellilikler de Ali Kemal gibi ölmelidir. Ben bunları birer birer dişlerimle etlerini kopararak öldürmek isterim” diyordu. Cevdet Kerim İncedayı ise artık Türkiye’nin kendi bilim adamı, edebiyatçı ve filozofunu yetiştirdiğini söyleyerek Filozof Rıza Tevfik ve Refik Halit üzerinden affa karşı çıkıyordu.

TBMM’deki bu konuşmalara rağmen “Ulu Şef istiyorsa elbette bu kanun çıkacaktır” noktasına gelinerek affın “Atatürk’ün merhametinin bir göstergesi” olduğu düşüncesi öne çıkarılmıştır. 

Yunus Nadi de Cumhuriyet’teki yazılarında affa karşı çıkarak af talebinde bulunan Refik Halit gibi kişilerin samimiyetini sorguluyordu. A. Emin Yalman, F. Rıfkı Atay ve Hüseyin Cahit Yalçın ise yazılarında affa destek veriyorlar ve af sayesinde Türkiye’de devrim sürecinin tamamlandığının açıkça ilan edileceğini ileri sürüyorlardı.

Yeni rejimi “kayıtsız şartsız destekleyen” yazarların ifadelerinden cumhuriyetin kurucularının artık yeni rejimin bütün kurumlarıyla oturmuş olduğuna inandıkları ve bunun etkisiyle “sınırları çizilmiş” bir affa yöneldikleri sonucuna varılabilir. 

Af kanununun çıkarılmasından iki gün önce TBMM’de “Basın Kanunu” kabul edilerek Millî Mücadele, cumhuriyet ve devrimler aleyhinde bulunup ceza alanların gazete sahibi olmaları da engellendi. Bunun anlamı afla beraber Türkiye’ye dönecek eski gazete sahibi ve yayıncıların yeniden gazete yayınlamalarının önüne geçmekti. Nitekim Tan gazetesi Refik Halit’in bir romanını yayınlamaya başlayınca üç ay süreyle kapatıldı.

Sadece 40 Kişi Geri Döndü

Af Kanunu 29 Haziran 1938’de yani Atatürk’ün ölümünden dört buçuk ay önce TBMM’de kabul edilerek yürürlüğe girdi.  Ancak “Milli Şef’in isteğine rağmen” eski başbakan İsmet Paşa dahil olmak üzere milletvekillerinin önemli bir bölümü oylamaya katılmadılar. Gazetelerde öne çıkan yaklaşım genç cumhuriyetin “günahkârları yeniden kazanmak için” onlara bir şans daha tanıdığı şeklindeydi.

Emniyet Genel Müdürlüğü’nün tespitlerine göre af çıktığı sırada Yüzeliliklerin yarısından fazlası yurtdışı sürgününde hayatlarını kaybettiklerinden sadece altmış dokuz sürgün hayattaydı. Aftan yararlanmak için önce on beş gün sonra da iki aylık bir süre verildi ve sürgünlerin bir kısmı yurda dönerken bir kısmı geri dönmemeyi tercih etti. EMG kayıtlarına göre geri dönenlerin sayısı kırk olmuştu.

Geri dönenler arasında Refik Halit, Filozof Rıza Tevfik, Süleyman Şefik Paşa, Refi’ Cevat, Nazır Cemal Paşa ve Çerkez Ethem’in kardeşi Çerkez Tevfik yer alırken Şeyhülislam Mustafa Sabri, Çerkez Ethem, Ethem’in diğer kardeşi Reşit ve gazeteci Celal Kadri geri dönmediler. Yine EGM kayıtlarından geri dönenlerin ölene kadar gözetim altında tutuldukları ve haklarında düzenli olarak bilgi notları hazırlandığı anlaşılmaktadır. 

Türkiye’ye dönen gazeteciler ise yazdıkları gazetelerde siyasi konulara girmemeyi hatta yurt dışında yaşadıklarını bile kaleme almamayı tercih ettiler.

Bir “İhsan” Olsa da

Rastgele hazırlanan listeyle sürgüne giden ve yıllarca ülkeye dönemeyen bu kişiler “vatan haini” olarak yaftalandılar. Halbuki sürgün kararı bütün muhaliflere gözdağı amaçlıydı ve “bağımlı da olsa” bir yargı kararına dayanmıyordu. Nitekim on dört yıl sonraki af süreci de benzer şekilde yine mahkemede aklanmadan bir “ihsan” şeklinde gerçekleşti.

 “Vatan haini” olarak görülen bu kişilerin affı da tek parti rejiminin kurumsallaştığı, İçişleri Bakanı’nın aynı zamanda CHP genel sekreteri, valilerin parti il başkanı olduğu bir süreçte gerçekleşti. Artık gerek sürgünden dönenlerin gerekse başka kişilerin muhalefet yapma şansı zaten kalmamıştı.

Bütün bunlara rağmen Yüzeliliklerin affı, cumhuriyet tarihinin en önemli affı olarak kabul edilebilir. Bu afla cumhuriyet, “vatan haini” olarak nitelediği ve yargılamak yerine yurtdışına sürdüğü Yüzellilikleri on dört yılın sonunda affederek vatandaşlığa yeniden kabul etmiş ve bundan sonraki aflarda devletin bir “ihsan” olarak herkesi affedebileceğini ortaya koymuştur. Nitekim Yüzelliliklerin bazılarının çocukları daha sonraki hükümetlerde görev de almışlardır. 

Kaynakça: N. Yazıcı, “Af Yasalarında Yüzellilikler”, AÜ SBF Dergisi, 2000, S. 55; Resmî Gazete, 16 Temmuz 1938, S. 3961, Ş. Halıcı, Yüzellilikler, AÜ SBE yüksek lisans tezi, Eskişehir, 1998; S. Bingöl, Yüzellilikler Meselesi, HÜ AİİTE yüksek lisans tezi, Ankara, 1998; H. Özoğul, Cumhuriyetin Kuruluşunda İktidar Kavgası, Kitap yayınevi, İstanbul, 2011.

[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 13.11.2019 [TR724]

Yollar beni vardırın! [M.Nedim Hazar]

Nefes alışla başlıyor seyahat ve yürümeyi keşifle nefes alış oluyor.

Her yolculuk nefes için açılmış bir solunum hattı.

Gittikçe yaşıyorsun, yaşadıkça gittiğini anlayana kadar.

Günümüz insanı için her ne kadar eski anlamını yitirmiş olsa da, yol ve yolculuk yaşadığını hissetmek demek. Ve maalesef, kalabalıkların kitlesel takvimleri zorlaştırıyor şartları.

Zalimin çağı başladı mı yola revan olma dönemi gelmiş demektir masum için. Zaten rahat olmayan dünyada biraz daha sıkılacak, zorlanacak ama yol alarak nefes alacaktır maznun.

Yaz ayları niceden beri yol ayları demek normal zamanlarda. Bir mecburiyet olmadıkça kış şartlarında seyahat artık pek tercih edilmez aslında. Bahar ile beraber çıkmak en güzeli. Yeşil ile beraber uyanır gibi uyanarak, misal…

Ancak zehirli bir çağın masumuysanız mevsimine bakmadan yola koyulmanız gerekebiliyor.

Vaktiyle yazmıştım; gitmek lazım, gitmek zaruri, gitmek ihtiyaç çoğu zaman. Yolculuk ise insanın asla unutmaması gereken bir eylem. Zira insan yolcu. Malum sabavatten, gençlikten, ihtiyarlıktan, kabirden, haşirden vs.. Yol belli, belli olmayan yolcunun durumları.

Hiçbir engel insanın kendi içindekiler kadar çetin olmuyor, dolayısıyla şartlar ne kadar ağır olursa olsun güzel bir şey yolculuk.

Hele ki güzel ve kutsal olanı ise, en güzeli… Merhum şair; “Yolculuk, her zaman düşündüm onu;/ İçimde bu azgın davet ne demek?/Oraya, nerdeyse güneşin sonu,/Uçmak, kayıp gitmek, kaçıp dönmemek.” Diyor.

Nazım, insanın ihtiyarı dışında olduğunu idrak etmesine rağmen, rıza söz konusu olduğunda da, tercih sebebi olacağını söylüyor: “Elimde olsaydı… Başlardım yine…”

Yolu ve yolculuğu idrak ile başlıyor her şey, idrak temaşayı beraberinde sürüklüyor. Ve fakat ne yazık ki, hızlı arabalar, güzel yollar ket vuruyor tüm bunlara. Bu perspektifle bakıldığında modern yollarda, modern binekler ile yolculuğun eskilere nazaran daha konforlu olsa da, daha az tat verdiğini söylemek mümkün.

Bazen kapkara bulutların yemyeşil dağlar ile vuslat edercesine birbirine yakınlaştığını görüyor, kimi zaman dağ ile bulutun yer değiştirmesine bile şahit oluyoruz. Ayaklarımızın altından geçiyor kimi zaman bulutlar. Hayret ve lezzetle tadına varıyoruz manzaranın.

Kimi zaman, yaşlı bir köylü başı gibi seyrek bir bozkır eşlik ediyor bize yol boyunca. Tek tük ağaçların dik tutmaya çalıştığı verimli tarlalar emeği ve alınterini hatırlatıyor yolculara. Devasa metal canavarların büyük homurtalarla deldiği dağların üzerini görmekten mahrumuz artık. Kıvrıla kıvrıla yükseldiğimiz o sevdalı bulutların gölgelediği dağ zirvelerine nadiren denk geliyoruz. Onun yerine kul yapımı ışıkların cılız aydınlatmalarıyla korkulu bir serinliğin eşliğinde geçiyoruz tünelleri.

Ve yol bizi kimi zaman şaşırtıcı ara duraklara ulaştırıyor. Bir çınar gölgesinde kurulmuş kıl çadırlara sığınmış eskiye dair tatlar ve anılar çıkıveriyor karşımıza. Rengi, dili, drini ne olursa olsun insanlığk ortak bir değer anlıyorsunuz uzun ve zorlu yolculuklarda. İyi her yerde iyi, kötü ise canınız ciğeriniz bile olsa kötü olabiliyor. Mühim oylan sınandığı an gösterdiği gerçek yüzü!

Elektronik yönlendirmelerin, uydu haritalarının güttüğü araçlar, kimi zaman rota dışına sapıyor. Bir toprak yola giriyorsunuz mesela ve yine geçmişin zorlu ama hoş anılarını ter ü taze buluyorsunuz mesela tozlu bir sapa yolda. Sürüsünü karşıdan karşıya geçiren telaşsız çobanı hayranlıkla izliyor, hiç acelesi olmayan ahalisinin uzaktan aldığı selamla bir köy kahvesinde dinleniyor belleklerimiz.

Sonra yine acelecilik geri çağırıyor çığlıkla. Süre kısıtlı, yol uzun…

Gişelerde bile beklememek üzerine kurulu modern hayat, aman ha acele et geç kalma… Kimin, neyin telaşını yaşıyorsak artık!

Farkındayız yolcuyuz da, bu acelecilik niye?

[M.Nedim Hazar] 13.11.2019 [TR724]

Suçun şahsiliği ya da aydın hokkabazlığı [Alper Ender Fırat]

Geçtiğimiz haftalarda İstanbul’da genç bir kadının yakalanmasını son dakika haberi olarak geçmişti. Haber öyle bir şekilde veriliyordu ki zannedersiniz yakalanan bütün dünyanın aradığı azılı bir suç örgütü lideri. Trafik kontrolü yapan ekipler kızcağızı yakalamışlar ve hemen terörle mücadeleye göndermişler. En muhalif görünen haber sitesi bile sorgulamadan takipçilerine duyuruyor. Ne yaptığının, nasıl bir suç işlediğinin, yakalanmaya gerekçe olan şeyin önemi yok ve hiçbir editör de bunu sorgulama ihtiyacı hissetmeden olayı haberleştiriyor: ‘Fethullah Gülen’in yeğeni yakalandı’

Bu olay bile cezalandırmanın tıpkı Nazi Almanya’sındaki gibi yapıldığının tek başına ispatı. Suç değil aidiyet yani kimlik cezalandırması yapılıyor. Fethullah Gülen’in yeğeni olmak tutuklanıp cezalandırılmak için yetiyor. Ama asıl korkunç olan bu durumun hiçbir mahfilde tartışmaya gerek görülmeyecek kadar doğal karşılanması.

Ahmet Altan tahliye olduktan sonra kaleme aldığı ‘Kağıttan flüt’ yazısında da sadece soyadından dolayı tutuklanmış birisinden bahsediyordu. Selman Gülen de Fethullah Gülen’in yeğenlerinden biri ve bir yönetmen. Altan onu anlatırken “çeşitli nedenlerden dolayı hiç ziyaretçisi yoktu. Yeniden tutuklanma ihtimalim olduğunu biliyorum ama Selman için tutuklanmak bir ihtimal değil, o zaten tutuklu. Ve benim oğlumla yaşıt, tuzdan dumbbell kağıttan flüt yapıyor. Gelen kimsesi yok, hiç şikayet etmiyor, sadece sırtını duvara yaslayıp flütünü çalıyor.”

Selman Gülen ve Fethullah Gülen’in diğer bütün akrabalarının tutuklanmasındaki tek sebep O’nunla olan kan bağı. Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre başka da bir suçları yok.

Ziyaretini hiçbir kimse gelemiyor çünkü akrabalarının neredeyse tamamı ya tutuklu ya yurt dışına çıkmak zorunda kalmış. Dışarıda varsa da ziyarete gelir gelmez onu da tutuklayacaklar.

Bu ülkede hiç bir yasada yazmayan ama fiilen uygulanan Fethullah Gülen’in akrabası olmak diye bir suç var ve cezası sorgusuz sualsiz tutuklanmak.

Oysa Veda Hutbesi’nde Hz. Peygamber (asm), İslam’ın bu konudaki hükmünü çok açık bir şekilde beyan etmemiş midir? “Suçlu kendi suçundan başkası ile suçlanamaz, baba oğlunun suçu üzerine oğlu da babasının suçu üzerine suçlanamaz” diye.
Tıpkı Veda Hutbesinde olduğu gibi bütün hukuki metinler, evrensel değerler ve yasalar da suçun şahsiliğini beyan eder. Akrabalık bağı, herhangi bir aidiyet, bir inanç tek başına suçlu olarak kabul edilemez.

Üstelik bu ülkenin on binlerce gencecik evladının ölüm emrini vermiş, terörü bir yöntem olarak benimsemiş ve bunu her fırsatta kullanan Abdullah Öcalan’ın her hangi bir akrabası onunla yakınlığından dolayı tutuklanmamıştır. Bir yargı zulmüne maruz kalmıştır. Herhangi bir akrabası Abdullah Öcalan’a bir şantaj malzemesi olarak kullanılmamıştır. Aksine yeğeni TBMM’de milletvekili olarak görev yapmış, kardeşi seçim sürecinde AKP’ye destek olmak kastıyla TRT’ye çıkartılıp konuşturulmuştur.

Öcalan’ın yakınlarına gösterilen bu tavır suçun şahsiliği esası çerçevesinde elbette doğrudur. Ancak gerçek bir teröriste gösterilen bu ihtimam söz konusu Gülen’in akrabaları olunca gösterilmemesi nasıl bir ironidir.

Ürkütücü olan bu durumun normal kabul ediliyor olmasıdır. Her yerde Veda Hutbesinin evrenselliği üzerine nutuk atan insanların bu konuyla ilgil söz söylemeyişi de ayrı bir garabet. Sağda solda muhalif pozlar veren, Dreyfus Davası üzerine Emile Zola vaazları veren aydınların bu kimlik soykırımına karşı tek bir cümle kurmaması suçun şahsiliğiyle ilgili iki cümle etmiyor olması da ne acıdır. Bu durum solcu, sağcı, dinci aydınların ayrım olmaksızın hepsinin birer hokkabaz olduğunu da ortaya koyuyor.

Fethullah Gülen’in yeğenleri ve akrabaları sadece soyadlarından dolayı cezalandırılıyor ancak hiç kimse onları iş takipçiliğiyle suçlamıyor, kamu malını kullanarak zenginleşti diyemiyor, lüks ve şatafat içinde bir hayatları var ithamında bulunamıyor. Alınlarının akıyla yaşıyorlar. Ahmet Altan’ın ifade ettiği gibi içinde bulunduğu halden hiç şikayet de etmeden.

[Alper Ender Fırat] 13.11.2019 [TR724]

Hakimler aslan kesilmedikçe… [Erhan Başyurt]

Türkiye’nin en büyük sorunu adaletin yozlaşmasıdır.

Yargı kararlarının yasalar kapsamında öngörülememesidir.

Adaletin olmaması, ekonomik çöküntüyü de, siyasal çöküntüyü de tetikler.

Devletin (mülkün) temelini sarsar ve onu yok eder. İşlevsiz kılar. İflasa sürekler.

***

Şöyle düşünün, kırmızı ışıkta geçmenin cezası bellidir.

Bu suçu işlediyseniz, mücbir sebepler yoksa, ceza alacağınızı bilirsiniz.

Cezaya da katlanırsınız.

Bu adaletin tesisi ve kamu düzeni için gerekli olandır. Herkesin rıza göstermeye mecbur olduğudur.

Ancak ‘siyasi irade veya devlet aklı’ kendi saltanatı için dönemsel düşmanlar icat ediyor.

Sonra da, hukuken beyan edilen kuralları değiştirip suç uyduruyor.

Mesela, ‘’kırmızı ışıkta geçmemişsin ama senin böyle bir niyetin olduğunu düşünüyoruz’’ diyerek ceza veriyor.

‘’Tamam sen yeşil ışıkta geçmişsin ama biz onu sana özel kırmızı ışık olarak kabul ediyor ve sana ceza veriyoruz’’ diyorlar. 

Geçmedim diyorsun, ‘’yalancı gizli şahitler’’ var, fişlemeler var diyorlar.

‘’Yeşil ışıkta geçmişsin ama kırmızı ışıkta geçecekmiş gibi algı oluşturmuşsun’’ diyorlar.

Kamera kayıtları var geçmemişim diyorsun, suç üretmek için sizi ‘gizli bir el’ montajla ekliyor.

‘’Sadece ben değil, bakın herkes aynı anda yeşil ışıkta geçiyor’’ diyorsun, ‘’onlar değil de sen suçlusun, senin niyetin başka’’ diyorlar.

‘’Bakın herkes yeşil ışıkta geçiyor’’ diyorsun, ‘’olsun senin geçtiğin tarihte ve sadece o yerde yeşilde geçmeyi de kırmızı ışık sayıyoruz’’ diyorlar.

‘’İşlendiği dönemde yasal olan bir eylem, sonradan suç ilan edilemez’’ diyorsun, ‘’doğru ama size savaş hukuku uyguluyoruz, her şey mübah’’ diyorlar.

***

‘’Hakim Bey, suç olmayan bir hususta suç üreterek ve hukuka uygun hareket etmediğiniz için aslında siz suç işliyorsunuz’’ diyorsunuz.

‘’Önce devlet… Önce siyasi iktidar… Önce cüzdan’’ diye cevap veriyorlar.

‘’Evrensel hukuk var ve bu kararların hepsi geri dönecek, tazminatlar ödenecek ve sizler de belki kötü muamele ve hukuk dışı kararlarınızla yargılanacaksınız’’, ‘’olabilir ama onlarca yıl alır, tazminatı halk öder, bizleri de devletimiz korur’’ diyorlar…

Sonra ısrarlı sorularınız köşeye sıkışıp pes ediyor ve gerçeği ağlayarak ifşa ediyorlar: ‘’Ben sizi tutuklamazsan, onlar beni tutuklar…’’

***

Dilerim, bu anlattıklarım size fantastik bir kurgu gibi gelmemiştir.

Yasal olarak faaliyet gösteren BankAsya’da hesap açtığı için binlerce insan yasadışı şekilde cezalandırılıyor.

Evinde bir gazete kupürü veya kitap bulunduğu, hatta çöplükteki bir kitaptan parmak izi çıktığı için insanlar hapis yatırılıyor.

Yasa açık şekilde, hamile kadınlar için infaz ertelenir diyor, özellikle tutukluyorlar.

Yasa açık şekilde, ‘’suçun şahsiliği ilkesi var, herkesin seyahat özgürlüğü var’’ diyor. Ancak ‘‘eşlere ve çocuklara pasaport yasağı’’ uygulanıyor. Yüzbinlerce insan ‘esir’, ‘rehine’ tutuluyor.

Hiç bir şey olmazsa, ‘’algı operasyonu yaptınız’’ diyorlar. ‘’Yok böyle bir suç yasada’’ diyorsunuz, ‘’biz uydurduk, artık var’’ diyorlar…

Kurban eti dağıttığı, ihtiyaç sahiplerine yardımda bulunduğu için insanlar tutuklanıyor artık…

***

Anayasa Mahkemesi, bazen dönüp hukuku hatırlıyor.

Daha doğrusu AİHM ceza vermesin diye Türkiye’nin altına imza attığı ve bağlayıcı olan evrensel hukuka uygun AİHM başvuru karara bağlanmadan göstermelik kişiye özgü kararlar veriyor.

Yargıtay zaman zaman hukuk normlarını hatırlıyor. Ama her nedense ‘emsal’ olmuyor. 

Yargı, kişiye özel hukuk uyguluyor.

Mesela, Aydınlık Gazetesi için ‘’haber yayınladıktan sonraki 4 ay içinde soruşturma tamamlanmadığı için dava açılamaz’’ diyor. Hukuka uygun karar veriyor.

Ancak aynı yargı ‘tutuklayın’ talimatı gelen gazetecileri, mahkeme tahliye kararı verdiği halde 10 yıl önceki bir haberle itham edip, içeri atıyor.

***

‘’Militan yargı’’ en büyük sorun.

‘’Siyasi aidiyet’’ ve siyasilere bağımlı yargı, bağımsız olmayan yargı en büyük sorun.

Yargıçların, hukuku değil de devleti veya iktidarı gözeterek aldığı kararlar en büyük sorun…

Sadece bugün değil, yıllardır aynı dert.

Sorun bugün adaletsizliğin zirve yapmış olması. Dibe vurmuş olması. Kitleselleşmesi ve kangrene dönüşmesi…

Yargıçların artık, kürsü teminatından uzak olmaları.

Hukuka uygun verecekleri bir kararın siyasi talimat ile çelişmesi halinde kendilerinin de tutuklanmasından korkar hale gelmeleri…

AYM’nin, Yargıtay ve Danıştay’ın kendi üyelerinin hukuksuzca tutuklanmasına, hakim ve savcıların 4 bin arkadaşlarının hukuksuzca bir gecede görevden alınıp tutuklanmasına, HSYK üyelerinin kendi başkanlarının tutuklanmasına sessiz kaldığı bir ortamda ve siyasi iradenin gözdağı verdiği bir dönemde hukuk işleyebilir mi?

İşte sorunun, hukuksuzluğun kangrene dönüşmesinin, ana kaynağı da bu?

Hakimler kendi haklarını devlete karşı koruyamıyor iken, vatandaşın hakkını koruyabilir mi?

Hakimler kendi arkadaşlarını cadı avına, fişlemelere, tecrit ve işkencelere kurban veriyorken, vatandaşı bu cadı avından koruyabilir mi?

Hakimler kendi arkadaşlarına savaş hukuku uygulanmasına, 3 yıldır 30 yıldır tanıdıkları birlikte çalıştıkları arkadaşlarına insan hakları katliamı yapılmasına izin verirken, sıradan vatandaşı devletin ölçüsüz şiddetine ve siyasi kurban arayışına karşı koruyabilir mi?

Kendisi tutuklanabilir korkusuyla masum insanları tutuklayan hakim, adalet dağıtamaz.

Hukuka göre değil, cüzdanına göre karar veren hakim adalet dağıtamaz.

Siyasi aidiyet ile kendi masum vatandaşına savaş hukuku uygulayan hakim, adalet dağıtamaz.

Hakimlerin ‘sözlü sınav’ ile alındığı, siyasi bağımlı HSK’nın özlük haklarını belirlediği yerde bağımsız hakim de olamaz.

Dün de böyleydi… Yarın da böyle olmaya devam eder…

İktidarın ‘ortağı’ Doğu Perinçek boşuna, ‘’Hukuk siyasetin köpeğidir…’’ demiyor.

Hakimler, yasaları korumak ve yasaya uygun karar vermek adına aslan adına, kesilmedikçe, hukuksuzluğun ve yaşanan hak ihlallerinin temel taşı olur.

Hakimler, devletin (mülkün) temeli oldukları bilincinde ve kamu düzenini ve halkın geleceğini korumak, mesleklerinin onuru ve namusunu korumak adına aslan kesilmedikçe, bu ülke düze çıkmaz. Huzur bulmaz.

Perinçek’in sözleri de ‘aslan kesilmeyen’ hakimler için şimdi olduğu gibi hakaret olmaktan çıkar ve acı bir vaka tespitine dönüşür…

[Erhan Başyurt] 13.11.2019 [TR724]