*Bayram Yüksel Ağabey diyor ki: “Üstadımız gece erken kalkar, TEHECCÜD NAMAZINI kılardı. Evradlarını, bütün dualarını sabah namazına bir saat kala bitirirdi. Ellerini açar, uzun uzun dua ederdi. Bu dua bir saat devam ederdi. ‘Hem istikbalde gelecek Nur Talebeleri için dua ediyorum.’ derdi. Üstadımız, yatsı namazını kılınca fazla beklemez hemen yatardı. Mübarek Üstadımızın Isparta’daki evinde baş ucunda beş metre uzunluğunda, bir metre eninde bir ŞECERE vardı. Peygamberimizin (S.A.S.), Âl-i Beytinin isimleri bulunuyordu. Üstadımız ismen duaya çok önem verirdi. ‘Nasıl ki, bir yere mektup attığınızda zarfın üzerine güzel yazarsanız gideceği yere güzel gider, dua ederken de ismiyle zikredilirse, daha iyi olur’ derdi.
“Üstadımız, ‘Hem gıyâbî (kişinin yokluğunda, arkasından) yapılan dua, derhal makbul olur. Çünkü, ben senin ağzınla günah işlemedin, sen de benim ağzımla işlemedin. Onun için gıyabî yapılan dualar daha makbul olur. DUA BİR İKSİRDİR, toprağı gümüş yapar, gümüşü de altın yapar!’ derdi.
“Üstad derdi ki: “Risale-i Nur’un gıda ve taam hükmündeki hakikatlarından hem AKIL, hem KALB, hem RUH, hem NEFİS, hem HİS hisselerini alabilir. Yoksa yalnız akıl cüz’î bir hisse alır, ötekiler gıdasız kalabilirler. Risale-i Nur, diğer ilimler gibi okunmamalı. Çünkü ondaki iman-ı tahkîkî ilimleri başka ilimlere ve maariflere benzemez. Akıldan başka çok insânî lâtifelerin azığı ve nurudur.” (N. Ş. Son Şahidler-3)
*Tavukların civcivi üç haftada yani 21 günde yumurtadan çıkar. İnsanın bebeği 40 haftada yani 9 ay 10 günde doğar. Filin yavrusu 104 haftada yani iki yılda… Büyük Hizmetlerin doğumları da ona göre olur…
*Filadelfiya’da tekkesi bulunan ve pek çok Amerikalının hidayetine vesile olan Srilankalı Bawa Muhyiddin Hazretleri diyor ki: “Kokarcanın tüyleri parlak ve güzeldir. Havalı bir yürüyüşü de vardır. Ama öyle pis bir kokusu var ki, insanlar onun yanından burunlarını tutup geçiyorlar. Eğer kendisinin bu fena ve iğrenç halini bilse, tüylerini yolardı.”
*Doğrunun alanı dardır. Bâtıl, daha geniş alanda hareket eder. Helâl-haram dinlemez. Her yolu mübah sayar. Şeytan onların yanındadır. Biz, doğru yolda yani bu dar alanda ihlasla yol almak zorundayız. Evet hem yolumuz hem de vasıtalarımızın da doğru olmak zorundadır.
*Bir tarikatın zikri sadece, derin derin düşünüp hayrete vararak “Yâa!...” demekmiş. Yeni birisi katılınca iki defa “Yâa! Yâa!” deyince, kendisini, israfa kelam v.s. de bulunduğu için ikaz etmişler… Hatta, buraya yakışmıyorsun, diye, bir daha içlerine kabul etmemişler.
*Bu Hizmet, kendisini kuru çubuk ve ırgat görenlerin omuzunda yükselecektir.
*Üstad Hazretleri Cenab-ı Hakkın isimlerinin yetmiş bin tecelli derece ve mertebelerinin olduğunu söylüyor. Hadis-i Şerifte “Cenab-ı Hakkın, yetmiş bin perde ve hicap ötesinde” olduğu ifade ediliyor. Müslim hadisinde ise “Bu perdeler olmasa, azamet-i İlâhiye karşısında her şey mahvolur” buyuruluyor.
*Bayram Yüksel Ağabeyimiz diyor ki: “Üstadımız, muallimler ziyarete geldiklerinde onlarla çok fazla alâkadar olurdu. ‘Şu zamanın dindar bir muallimine eski zamanın velileri nazarıyla bakıyorum, çünkü eski zamanda dinî terbiye ebeveyn (anne-babaya) verilmişti, bu zamanda o vazife muallimlere verilmiş. Muallimin iyisi çok iyi, fenası da çok fena. Çünkü masum çocuklar muallimlerine çok dikkat ederler. Âdetâ mıknatıs gibi hocalarından ne görürse iyiyi de fenayı da çekerler. Muallimin iyisi minare başında, kötüsü kuyu dibindedir. Muallimler için ortası yoktur, ya âlâ-yı illiyyinde veya esfel-i sâfilindedirler. Ortası yok.’ derdi.”
*Fransız kanunlarının % 70-80’inin İmam Mâlik Hazretlerinin Muvatta isimli kitabından alındıklarına dair ciddi iddialar var, hukukçuların araştırmaları gerekir…
*Horoz ezan okuyor. Diktatör ruhlu birisi gelip “Bir daha okumayacaksın! Yoksa seni keserim!” diyor. Horoz ezan okumaktan vazgeçiyor. Bu sefer adam gelip “Tavuk gibi, gıd gıd gıdak! Diyerek bağıracaksın. Yoksa kafanı koparırım!” diyor. Horoz bu sefer başlıyor yumurtlayan tavuklar gibi gıdaklamaya. Adam bununla da yetinmiyor. Tekrar bir gün gelip “Artık bundan sonra yumurta yumurtlayacaksın. Eğer yumurtlamazsan kendini yok bil” diyor. Horoz nasıl yumurtlasın ki!.. Elbette o diktatör ruhlu kişi de biliyor ki, horoz böyle bir şey yapamaz. Muhali talep ediyor. Esas maksad, ne edip edip, horozu suçlu hale getirip kafasını kesmek. İş işten geçtikten sonra horoz diyor ki: “Nasıl olsa kesecekmiş. Keşke ezan okusaydım da, o yüzden kafamı kestirmiş olsaydım. Hiç olmazsa, itibarımı korumuş olurdum. Şimdi itibarsız zelil ve rezil bir şekilde ölüp gidiyorum.”
*Ali Rıza Bozkurt, diziler üzerine bir çalışma yapmış ve bir tespitte bulunmuş. Akademik bir çalışma ile bu tespiti ortaya koyup patentini de almış. Onun bu tespitine göre, belli bir zamandan sonra artık bıkkınlık ve matlaşma meydana geliyor, heyecan yavaşlıyor. İşte tam o sırada mantıkî boşluk meydana getirmeyecek şekilde sürpriz ve makul bir çıkış yapmak gerekiyor. Yoksa diziler seyredilmiyor. Aslında yaşadığımız bu süreç, Hizmet’te işte böyle sürprize, yepyeni aşk, ve şevk ve heyecana vesile oluyor. Bıkkınlığı, matlaşmayı önledi. Yunus Emremizin dediği gibi: “Biz her gün yeniden doğarız; bizden kim usanası…”
Kırk Ambarın bu ürünleriyle, yeni bir heyecana vesile olacak gıdalar sunmak gayretimiz inşallah boşa gitmez. Yazılanlar bir işe yarar.
[Safvet Senih] 7.6.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
Dünya Bankaları 224 milyar dolarlık borç için sırada; kriz onları da korkutuyor
Türkiye’deki ekonomik kötü gidiş uluslararası bankalardan alınan kredilere gözleri çevirdi. Mevcut durumda dünya bankalarının Türkiye’ye verdiği borç 224 milyara dolara ulaştı. En çok krediyi ise 82,8 milyar dolar ile İspanya, 34,4 milyar dolar ile Fransa verdi. Bu iki ülkesi ise 17,4 milyar dolar ile ABD, 16,8 milyar dolar ile İngiltere ve 12,7 milyar dolar ile Almanya izledi.
Alacağı bulunan bankaların Türkiye’deki krizden dolayı hisse senetleri son haftalarda yüzde 20’lere varan kayıplar yaşadı. Alman Welt gazetesi, Türkiye’ye büyük miktarda para yatıran İspanyol bankaları içinde BBVA’nın özellikle büyük endişe içinde olduğunun altını çizdi. Türkiye’nin üçüncü büyük bankası Garanti’nin yaklaşık yüzde 50’sinin sahibi olan BBVA geçen yılkı karının yüzde 20’inin Türkiye’deki iştirakinden sağladı. İspanyollar, bu yıl bu karın ötesinde İstanbul cenahından zarar yazacakları endişesi taşıyor. Bankanın Türkiye operasyonlarında kayba uğrayacağından endişe eden yatırımcılar son dönemde banka hisse senetlerini satmaya başladılar. Yıl başından beri BBVA’nın hisse senedi değeri yüzde 14 düştü. Bu rakam hemen hemen Türk lirasının kaybı ile aynı seviyede. BBVA hisselerinde yüzde 14’lük düşüş yaşanırken, İspanyol borsasının sadece yüzde 2.7 değer kaybetmesi de dikkatlerden kaçmadı.
Türkiye’ye kredi veren bazı uluslararası bankalar
Benzer bir durum da Yapı Kredi Bankası’nın yaklaşık yüzde 41’inin sahibi İtalyan UniCredit’te yaşanıyor. Türk lirasının serbest düşüşe geçtiği dönemde UniCredit hisselerinde yüzde 20’ye varan kayıplar oldu. Halen hükümet krizi nedeniyle büyük sorunlar yaşayan İtalyan ekonomisini izleyen gözlemciler, Roma’daki gelişmelerden daha çok Ankara ve İstanbul’u takip ediyor. Burada yaşanacak bir bankacılık krizinin zaten yeni toparlanmakta olan ülke ekonomisini bir darboğaza çekmesinden endişe ediyorlar.
TÜRKİYE KRİZİ AVRUPA’YA SIÇRAR MI?
Gelişmeleri değerlendiren dünyanın önde gelen bağımsız analiz kurumlarından GaveKal stratejisti Charles Gave, ‘’Türkiye’de yaşanacak ciddi bir bankacılık krizinin Avrupa’da da bir kargaşaya neden olacağını tahmin etmek güç değil’’ değerlendirmesinde bulunuyor.
Yatırım stratejisti Gave, Türkiye’nin 135 milyar dolarlık nakit rezervinin kısa vadeli borçlarını bile karşılamaya yetmeyeceğinin altını çiziyor. Gave, aslında bu paranın tümünün de kullanılabilir olmadığına dikkat çekiyor. Çünkü bu miktarın önemli bir kısmının özel bankaların Merkez Bankası’nda tutmak zorunda oldukları karşılıklardan oluşuyor. Buna karşılık ülkenin gelecek bir yıl içinde ödemesi gereken borç miktarı ise 180 milyar dolar. Yaşanan süreçte Türkiye’nin yeni borç bulması, daha doğrusu uygun şartlarda yeni borçla eskisini kapatması da çok mümkün görünmüyor. Bu rakamlara 50 milyar doları aşan ticaret açığı da eklenince ülkenin acil para ihtiyacı daha da artıyor.
[TR724] 7.6.2018
Alacağı bulunan bankaların Türkiye’deki krizden dolayı hisse senetleri son haftalarda yüzde 20’lere varan kayıplar yaşadı. Alman Welt gazetesi, Türkiye’ye büyük miktarda para yatıran İspanyol bankaları içinde BBVA’nın özellikle büyük endişe içinde olduğunun altını çizdi. Türkiye’nin üçüncü büyük bankası Garanti’nin yaklaşık yüzde 50’sinin sahibi olan BBVA geçen yılkı karının yüzde 20’inin Türkiye’deki iştirakinden sağladı. İspanyollar, bu yıl bu karın ötesinde İstanbul cenahından zarar yazacakları endişesi taşıyor. Bankanın Türkiye operasyonlarında kayba uğrayacağından endişe eden yatırımcılar son dönemde banka hisse senetlerini satmaya başladılar. Yıl başından beri BBVA’nın hisse senedi değeri yüzde 14 düştü. Bu rakam hemen hemen Türk lirasının kaybı ile aynı seviyede. BBVA hisselerinde yüzde 14’lük düşüş yaşanırken, İspanyol borsasının sadece yüzde 2.7 değer kaybetmesi de dikkatlerden kaçmadı.
Türkiye’ye kredi veren bazı uluslararası bankalar
Benzer bir durum da Yapı Kredi Bankası’nın yaklaşık yüzde 41’inin sahibi İtalyan UniCredit’te yaşanıyor. Türk lirasının serbest düşüşe geçtiği dönemde UniCredit hisselerinde yüzde 20’ye varan kayıplar oldu. Halen hükümet krizi nedeniyle büyük sorunlar yaşayan İtalyan ekonomisini izleyen gözlemciler, Roma’daki gelişmelerden daha çok Ankara ve İstanbul’u takip ediyor. Burada yaşanacak bir bankacılık krizinin zaten yeni toparlanmakta olan ülke ekonomisini bir darboğaza çekmesinden endişe ediyorlar.
TÜRKİYE KRİZİ AVRUPA’YA SIÇRAR MI?
Gelişmeleri değerlendiren dünyanın önde gelen bağımsız analiz kurumlarından GaveKal stratejisti Charles Gave, ‘’Türkiye’de yaşanacak ciddi bir bankacılık krizinin Avrupa’da da bir kargaşaya neden olacağını tahmin etmek güç değil’’ değerlendirmesinde bulunuyor.
Yatırım stratejisti Gave, Türkiye’nin 135 milyar dolarlık nakit rezervinin kısa vadeli borçlarını bile karşılamaya yetmeyeceğinin altını çiziyor. Gave, aslında bu paranın tümünün de kullanılabilir olmadığına dikkat çekiyor. Çünkü bu miktarın önemli bir kısmının özel bankaların Merkez Bankası’nda tutmak zorunda oldukları karşılıklardan oluşuyor. Buna karşılık ülkenin gelecek bir yıl içinde ödemesi gereken borç miktarı ise 180 milyar dolar. Yaşanan süreçte Türkiye’nin yeni borç bulması, daha doğrusu uygun şartlarda yeni borçla eskisini kapatması da çok mümkün görünmüyor. Bu rakamlara 50 milyar doları aşan ticaret açığı da eklenince ülkenin acil para ihtiyacı daha da artıyor.
[TR724] 7.6.2018
Borsa’nın kendisi himmete muhtaç [Semih Ardıç]
Borsa İstanbul (BIST) Başkanı Himmet Karadağ iki hafta evvel bütün döviz varlıklarını Türk Lirası’na (TL) çevirdiklerini beyan ettiğinde kendimi gülmekten alamamıştım.
Zira Karadağ, “TL’ye karşı bir saldırı var. Merkez Bankası’na destek vermek için böyle bir karar aldık. TL’yi yedirmeyiz.” meyanında ahkam kesiyordu.
Diğer taraftan BIST’ın TL’ye çevirecek döviz fazlalığı olmadığı bağımsız müfettiş raporlarında ve Borsa’nın mali tablolarında ayen beyan görünüyordu.
BORSA BAŞKANI YALAN SÖYLEDİ
Borsa Başkanı Himmet Karadağ herkesin gözünün içine baka baka yalan söylüyordu.
Bloomberg HT televizyonu naklen yayınında muhabirin, “Ne kadarlık bir rakamdan bahsediyoruz.” suâline verdiği şu cevap başka tetkike hacet bırakmıyordu: “Arkadaşlar sormadım. Ben onlarla ilgilenmiyorum.”
Piyasanın dikkat kesildiği en yetkili zevatın kamera karşısına geçip hakikatte olmamış bir işi olmuş gibi aktarması yeni Türkiye’ye has bir tefessüh!
Bırakın varlıkları TL’ye dönüştürmek, BIST’ın 221 milyon TL döviz açığı olduğu ortaya çıktı.
DIŞ MİHRAK VARSA İFŞA EDİN!
Varsa bir dış mihrak TL’yi müdafaa etmek herkesin vazifesi. Amma velakin vaktinde hesabını iyi yapmamış, kasası döviz açığı vermiş bir tüccar böyle bir muharebeye girmemelidir. Aksi takdirde evdeki bulgurdan da olabilir.
Nitekim BIST’in hali perişan.
Borsa İstanbul (BIST) 100 endeksi yıl içinde tırmandığı zirveden yüzde 21 aşağı düştü. Bu düşüş ‘alıcılı’ boğa piyasasından ‘satıcılı’ ayı piyasasına geçiş manasına geliyor.
BIST 6 Haziran 2018 itibarıyla satışların nerede duracağı belli olmayan ‘ayı piyasası’ olarak kabul edilecek.
120 bin puandan 95 bin puana kadar gerileyen Borsa’daki serbest düşüşte kayıp oranı yüzde 20’yi geçti. Teknik olarak ayı piyasası başlamış oldu.
YABANCILAR BANKA HİSSELERİNİ ZARARINA SATIYOR
Son günlerde bankacılık hisselerinin elden çıkarılması dikkat çekiyor.
Telefonla görüştüğüm eski bir banka genel müdürü, “Yabancılar Türkiye’de yeni bir bankacılık krizi çıkmasından endişe ediyor. Döviz kredilerinin geri dönüşünde ciddi sıkıntılar var. Fitch’ten gelen not indirimi haberi riskleri daha da artırdı. Bu yüzden banka hisselerini aldıkların fiyatın çok altında bile olsa satıyorlar.” ifadelerini kullandı.
En kritik haftada Borsa tarafından adeta yıkım var. Sadece bankacılıkta değil satışlar.
En sert hareketler bankacılık, havayolu ve gayrimenkul yatırım ortaklığı hisselerinde. Enerji ve çimento şirketlerindeki düşüşler de dramatik şekilde devam ediyor.
Geride kalan birkaç ayda Borsa endeksinde kayıp yüzde 22. Zirveden dip noktaya yüzde 22’lik bir çakılma…
BORSA İSTANBUL’DA ARTIK AYI PİYASASI HÂKİM
Bu yüzden BIST’e artık ‘ayı piyasası’ diyecekler… ‘Ayı piyasası’ her nevi sürprize hazır olmayı icap ettiriyor.
Borsa’da satışlar kolay kolay bitmeyecek.
Düşüşte bankacılık hisselerinden kaçış etkili oluyor. Yabancı yatırımcı Borsa İstanbul’da özellikle bankalarda zararına da olsa satış yapması dikkat çekiyor.
Borsa’nın yüzde 65’ini elinde tutan yabancının aynı anda ve kısa bir vakit aralığında yaptığı satışa Türkiye’den cevap verecek fon var mı? Maalesef yok.
Memleketi idare edenler uzaya 4 şeritli otoban yapabileceklerini söylese de Türkiye’de piyasa istikrarı yabancının gelip gelmemesi ile birebir irtibatlı.
Onlar gelirse borsada işlem gören şirketler, bankalar kıymet kazanıyor, onlar giderse mum gibi eriyor.
TCMB FAİZ ARTIRMAZSA ORTALIK İYİCE KARIŞIR
İki hafta evvel dolar ve euronun anlık tırmanışı, saat başı yeni rekorlar kırmasını konuşuyorduk.
Merkez Bankası’nın (TCMB) seyirci kaldığı o ralliden bu yana faizler yüzde 5 arttı. Türkiye’de herkes büyük bir bedel ödedi. Bir ayda dolar üzerinden yüzde 11 fakirleştik.
Bu hafta ise Borsa ve tahvil piyasasında tersten rekorlar kırılıyor. BIST her gün ekside. Tahvil faizi artıyor.
Yabancı demek istiyor ki “TCMB 7 Haziran Perşembe günü faizleri yeniden artırmazsa biz Borsa ve tahvildeki paramızı 4,50-4,60 TL civarından dolara çevirip çıkacağız.”
Hazine’nin borçlanma maliyetlerini gösteren tahvil faizleri de tırmanıyor. İki yıllık tahvil faizi yüzde 18 eşiğini de atladı.
BANKALARIN PİYASA DEĞERİ 10 MİLYAR TL’DEN FAZLA DÜŞTÜ
Bankaların piyasa değeri son bir haftada 10 milyar TL’den fazla düştü. Eriyen mum değil, Türkiye’nin birikimleridir.
Daha evvel dikkat çektiğim gibi döviz krizi artık bankaların kapısını çalıyor. Yabancılar bunun farkında ve yatırımlarının tamamını kaybetmemek için kollarını feda ediyorlar.
Ayı piyasasına girildiğine göre ‘sat, kurtul’ temayüle devam edecek.
Borsa İstanbul Başkanı Himmet Karadağ ekranlarda yatırımcıların İstinye’de kuyruğa girdiğini anlatıyordu. O esnada Beymen ve DeFacto gibi iki dev şirketin halk arzı fiyasko ile neticelenmişti.
Hem halka arz iptalleri hem de bizzat Borsa’nın kendi ekranları Karadağ’ı tekzip ediyor.
BORSA İSTANBUL’UN BAŞKANI HİMMETE MUHTAÇ
Borsa İstanbul Başkanı Himmet Karadağ’ın himmete muhtaç olduğunu gösteren bu çöküşün müsebbibi dış mihraklar mı?
Madem öyle BIST Başkanı o mihrakları deşifre etmek ve cezalarını vermek için neyi bekliyor?
Borsa’nın en mühim vazifesi piyasanın istikrarını muhafaza etmek ve yatırımcıyı kollamak değil mi?
‘Dış mihrak’ diye diye Türkiye’yi gelenin gidenin el ense çektiği çelimsiz bir pazara çevirdiler. Türkiye ekonomisi dolar yükselirken de tokat yiyor faiz artırırken de.
Hal-i hazırda kapılarına borç istemeye gelen müşterinin haline bakıp iştahı artan tefecilerin keyfine diyecek yok.
GECE YARISI DEĞİŞİKLİLERİ İLE BİR YERE KADAR
Yalanlar, algoritma oyunları, gece yarısı formül değişiklikleri, bavullarla getirilen kaynağı meçhul paralar, Londra’daki Hintli Herif’in esrarengiz müdahaleleri ile bir yere kadar…
Kaderin cilvesine bakın ki ekonomideki ağır hastalıkları örtbas etmek için girilen o sisler bulvarının sonunda piyasa kendisini bir ayı ininde buldu.
Bugün ‘inimize hoşgeldiniz’ partisi vardı.
‘İNLERİNE GİRECEĞİZ’ DİYENLERİN ESERİ
Kaç senedir, “İnlerine gireceğiz.” diyenler ekonomideki top yekûn iflasın mesuliyetini ne derece hissediyor bilmiyorum, amma velakin benim yüreğim yanıyor.
Hukuk devletinden uzaklaştıkça ekonominin sahil-i selamete çıkma ihtimalini zayıflattılar.
Türkiye’de mülkiyet hakkının, düşünce ve ifade hürriyetinin yağmalandığını gören kafile sağa sola dağıldı.
Yolumuzu kaybettik.
Birkaç sene evveline kadar dünya çapında destan yazan bir memleketin iflasına dair makaleler yazarken içim acıyor.
En fazla da çocuklarımız ve istikbalimiz adına müteessirim.
Zira bu iflastan kalan borç bakiyesini onlar kapatmak mecburiyetinde kalacak.
[Semih Ardıç] 7.6.2018 [TR724]
Zira Karadağ, “TL’ye karşı bir saldırı var. Merkez Bankası’na destek vermek için böyle bir karar aldık. TL’yi yedirmeyiz.” meyanında ahkam kesiyordu.
Diğer taraftan BIST’ın TL’ye çevirecek döviz fazlalığı olmadığı bağımsız müfettiş raporlarında ve Borsa’nın mali tablolarında ayen beyan görünüyordu.
BORSA BAŞKANI YALAN SÖYLEDİ
Borsa Başkanı Himmet Karadağ herkesin gözünün içine baka baka yalan söylüyordu.
Bloomberg HT televizyonu naklen yayınında muhabirin, “Ne kadarlık bir rakamdan bahsediyoruz.” suâline verdiği şu cevap başka tetkike hacet bırakmıyordu: “Arkadaşlar sormadım. Ben onlarla ilgilenmiyorum.”
Piyasanın dikkat kesildiği en yetkili zevatın kamera karşısına geçip hakikatte olmamış bir işi olmuş gibi aktarması yeni Türkiye’ye has bir tefessüh!
Bırakın varlıkları TL’ye dönüştürmek, BIST’ın 221 milyon TL döviz açığı olduğu ortaya çıktı.
DIŞ MİHRAK VARSA İFŞA EDİN!
Varsa bir dış mihrak TL’yi müdafaa etmek herkesin vazifesi. Amma velakin vaktinde hesabını iyi yapmamış, kasası döviz açığı vermiş bir tüccar böyle bir muharebeye girmemelidir. Aksi takdirde evdeki bulgurdan da olabilir.
Nitekim BIST’in hali perişan.
Borsa İstanbul (BIST) 100 endeksi yıl içinde tırmandığı zirveden yüzde 21 aşağı düştü. Bu düşüş ‘alıcılı’ boğa piyasasından ‘satıcılı’ ayı piyasasına geçiş manasına geliyor.
BIST 6 Haziran 2018 itibarıyla satışların nerede duracağı belli olmayan ‘ayı piyasası’ olarak kabul edilecek.
120 bin puandan 95 bin puana kadar gerileyen Borsa’daki serbest düşüşte kayıp oranı yüzde 20’yi geçti. Teknik olarak ayı piyasası başlamış oldu.
YABANCILAR BANKA HİSSELERİNİ ZARARINA SATIYOR
Son günlerde bankacılık hisselerinin elden çıkarılması dikkat çekiyor.
Telefonla görüştüğüm eski bir banka genel müdürü, “Yabancılar Türkiye’de yeni bir bankacılık krizi çıkmasından endişe ediyor. Döviz kredilerinin geri dönüşünde ciddi sıkıntılar var. Fitch’ten gelen not indirimi haberi riskleri daha da artırdı. Bu yüzden banka hisselerini aldıkların fiyatın çok altında bile olsa satıyorlar.” ifadelerini kullandı.
En kritik haftada Borsa tarafından adeta yıkım var. Sadece bankacılıkta değil satışlar.
En sert hareketler bankacılık, havayolu ve gayrimenkul yatırım ortaklığı hisselerinde. Enerji ve çimento şirketlerindeki düşüşler de dramatik şekilde devam ediyor.
Geride kalan birkaç ayda Borsa endeksinde kayıp yüzde 22. Zirveden dip noktaya yüzde 22’lik bir çakılma…
BORSA İSTANBUL’DA ARTIK AYI PİYASASI HÂKİM
Bu yüzden BIST’e artık ‘ayı piyasası’ diyecekler… ‘Ayı piyasası’ her nevi sürprize hazır olmayı icap ettiriyor.
Borsa’da satışlar kolay kolay bitmeyecek.
Düşüşte bankacılık hisselerinden kaçış etkili oluyor. Yabancı yatırımcı Borsa İstanbul’da özellikle bankalarda zararına da olsa satış yapması dikkat çekiyor.
Borsa’nın yüzde 65’ini elinde tutan yabancının aynı anda ve kısa bir vakit aralığında yaptığı satışa Türkiye’den cevap verecek fon var mı? Maalesef yok.
Memleketi idare edenler uzaya 4 şeritli otoban yapabileceklerini söylese de Türkiye’de piyasa istikrarı yabancının gelip gelmemesi ile birebir irtibatlı.
Onlar gelirse borsada işlem gören şirketler, bankalar kıymet kazanıyor, onlar giderse mum gibi eriyor.
TCMB FAİZ ARTIRMAZSA ORTALIK İYİCE KARIŞIR
İki hafta evvel dolar ve euronun anlık tırmanışı, saat başı yeni rekorlar kırmasını konuşuyorduk.
Merkez Bankası’nın (TCMB) seyirci kaldığı o ralliden bu yana faizler yüzde 5 arttı. Türkiye’de herkes büyük bir bedel ödedi. Bir ayda dolar üzerinden yüzde 11 fakirleştik.
Bu hafta ise Borsa ve tahvil piyasasında tersten rekorlar kırılıyor. BIST her gün ekside. Tahvil faizi artıyor.
Yabancı demek istiyor ki “TCMB 7 Haziran Perşembe günü faizleri yeniden artırmazsa biz Borsa ve tahvildeki paramızı 4,50-4,60 TL civarından dolara çevirip çıkacağız.”
Hazine’nin borçlanma maliyetlerini gösteren tahvil faizleri de tırmanıyor. İki yıllık tahvil faizi yüzde 18 eşiğini de atladı.
BANKALARIN PİYASA DEĞERİ 10 MİLYAR TL’DEN FAZLA DÜŞTÜ
Bankaların piyasa değeri son bir haftada 10 milyar TL’den fazla düştü. Eriyen mum değil, Türkiye’nin birikimleridir.
Daha evvel dikkat çektiğim gibi döviz krizi artık bankaların kapısını çalıyor. Yabancılar bunun farkında ve yatırımlarının tamamını kaybetmemek için kollarını feda ediyorlar.
Ayı piyasasına girildiğine göre ‘sat, kurtul’ temayüle devam edecek.
Borsa İstanbul Başkanı Himmet Karadağ ekranlarda yatırımcıların İstinye’de kuyruğa girdiğini anlatıyordu. O esnada Beymen ve DeFacto gibi iki dev şirketin halk arzı fiyasko ile neticelenmişti.
Hem halka arz iptalleri hem de bizzat Borsa’nın kendi ekranları Karadağ’ı tekzip ediyor.
BORSA İSTANBUL’UN BAŞKANI HİMMETE MUHTAÇ
Borsa İstanbul Başkanı Himmet Karadağ’ın himmete muhtaç olduğunu gösteren bu çöküşün müsebbibi dış mihraklar mı?
Madem öyle BIST Başkanı o mihrakları deşifre etmek ve cezalarını vermek için neyi bekliyor?
Borsa’nın en mühim vazifesi piyasanın istikrarını muhafaza etmek ve yatırımcıyı kollamak değil mi?
‘Dış mihrak’ diye diye Türkiye’yi gelenin gidenin el ense çektiği çelimsiz bir pazara çevirdiler. Türkiye ekonomisi dolar yükselirken de tokat yiyor faiz artırırken de.
Hal-i hazırda kapılarına borç istemeye gelen müşterinin haline bakıp iştahı artan tefecilerin keyfine diyecek yok.
GECE YARISI DEĞİŞİKLİLERİ İLE BİR YERE KADAR
Yalanlar, algoritma oyunları, gece yarısı formül değişiklikleri, bavullarla getirilen kaynağı meçhul paralar, Londra’daki Hintli Herif’in esrarengiz müdahaleleri ile bir yere kadar…
Kaderin cilvesine bakın ki ekonomideki ağır hastalıkları örtbas etmek için girilen o sisler bulvarının sonunda piyasa kendisini bir ayı ininde buldu.
Bugün ‘inimize hoşgeldiniz’ partisi vardı.
‘İNLERİNE GİRECEĞİZ’ DİYENLERİN ESERİ
Kaç senedir, “İnlerine gireceğiz.” diyenler ekonomideki top yekûn iflasın mesuliyetini ne derece hissediyor bilmiyorum, amma velakin benim yüreğim yanıyor.
Hukuk devletinden uzaklaştıkça ekonominin sahil-i selamete çıkma ihtimalini zayıflattılar.
Türkiye’de mülkiyet hakkının, düşünce ve ifade hürriyetinin yağmalandığını gören kafile sağa sola dağıldı.
Yolumuzu kaybettik.
Birkaç sene evveline kadar dünya çapında destan yazan bir memleketin iflasına dair makaleler yazarken içim acıyor.
En fazla da çocuklarımız ve istikbalimiz adına müteessirim.
Zira bu iflastan kalan borç bakiyesini onlar kapatmak mecburiyetinde kalacak.
[Semih Ardıç] 7.6.2018 [TR724]
Yağma yorgunları, at ve Üsküdar [Veysel Ayhan]
AKP’liler bu seçimde çok zor durumda. Metal yorgunu diyorlar ama değil.
Bazı insanlar, manevi terakki için yemeği “ölmeyecek kadar” az yer. Burada tam tersi bir durum var. AKP tavanı o kadar çok “yedi” ki az daha yeseler patlayıp ölecekler.
Tevfik Fikret, taa yüz yıl önceden psikolojilerini çok güzel resmeder:
“Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!
Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak!
Bugünkü mideler kavi, bugünkü çorbalar sıcak,
Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak…”
Tam da bu durumdalar. Yeyip içip memleketi tükettiler. Şimdi yağma ve tokluktan yorgun ve bitkin haldeler.
AKP tabanına gelince onlar “Biz niye yukarıdakiler kadar yiyemedik” diye mutsuz. İşte bu mutsuzluğun AKP cenahında adı “metal yorgunluğu”.
YAĞMA YORGUNLUĞU
O sebeple mitingler zayıf. Sinerji yok. Heyecan tükenmiş. Erdoğan, kapalı spor salonlarında uyumasınlar diye boşuna “otur, kalk” komutu vermiyor. Ekonomi patlamadan seçim yapalım dediler ama dolar söz dinlemedi. Enflasyon fırladı.
Bu şartlarda AKP’nin, 7 Haziran 2015’te aldığı yüzde 40’ı nasıl geçer bilemeyiz.
Bunun farkındalar. Şu anki anketler, Saray’dan psikolojik yansımalar ve mitingler AKP’nin 24 Haziran’da meclisi kaybedeceği, 8 Temmuz’da ise Erdoğan’ın gidici olduğu hissini veriyor.
Peki Erdoğan, bu kez 16 Nisan 2017 referandumunda olduğu gibi yine atı alıp Üsküdar’ı geçebilir mi?
“ERDOĞAN YÜZDE 98 İLE BAŞKAN OLDU”
Yüksek Seçim Kurulu (YSK) 16 Nisan referandumunda “maç oynanırken kural değiştirmiş”, gün içinde mühürsüz oyları geçerli saymıştı. Yasaları açıktan çiğnemeye alışmış bir kurum Saray’a yaranmak için her türlü sonucu ilan edebilir. Reza Zarrab ekolü gereğini peşinen yapmıştır zaten.
Medya deseniz Selahattin Demirtaş’ın dediği gibi. “Manşetlerde ‘Demirtaş uzaylıdır’ diye yazsalardı uzaylı olduğuma inanılırdı. Terörist olduğumuz söylendi ve insanlar buna inandı.”
Anadolu Ajansı bir ajans değil. Artık psikolojik harp misyonu var. Muhalefetin sandık müşahitlerinin sandığı bırakıp gitmesi için erken saatte moral bozucu sonuçlar ilan edebilir.
Seçim günü tüm TV kanalları maalesef Anadolu Ajansı’na mahkum. Anadolu Ajansı “Erdoğan yüzde 98 ile başkan oldu.” diye haber servis etse itiraz mı edecekler? Elleri mahkum yayınlayacaklar. Gazeteler ertesi gün “Erdoğan’ın ezici zaferi” diye manşet atar.
Bu şartlarda Erdoğan normal olarak ne yapar? 24 Haziran günü saat 21.00’de HDP’yi baraj altına iter. Meclis çoğunluğunu alır. Kendini de 2. Tura bırakmadan yüzde 51 veya 52 ile başkan yaptırır.
NASIL ÇALACAKLAR?
Demokratik ülkelerde seçmenin görevi oy atmak sonra da attığı oyun hesabını sormaktır. Bizde ise seçmen bunlara ek olarak bir de oyu çalınmasın diye nöbet tutmak zorunda.
Bir iktidar, seçimlerde mühürsüz oyların geçerli olmasını niye ister?
Tabii ki rahatça oy çalabilmek için. Çuval çuval önceden hazırlanmış pusulaları sandıklara eklemek için.
Başka bir sebep yok.
Bu “açıktan hırsızlık” yasası geçerken muhalefetin Türkiye’yi ayağa kaldırması gerekirdi. Ama olmadı.
Yasa yokken çaldırmaktan korkmayan YSK, yasa varken üstüne neler yapmaz?
Saray’da muhtarların itibarı bakanların bir üstü olduğundan onlara çok iş düşecek! Aynı adreste 3-5 aile, olmayan seçmenler, çifte pusulalar…
Bu yollarla zaten bir miktar “perakende” olarak çalacaklar.
Geçen seçimlerde okul bahçesinde yakalanan arabalarda çıkan oy çuvallarını hatırlayalım.
Muhalefet, sandıklara sahip çıkarak bu hırsızlığın “toptan”a dönüşmesini engelleyebilir.
Tüm sandık sonuçları kayda alınırsa, fotoğraflanırsa, bir merkezde toplanırsa “toptan” hırsızlık önlenebilir. YSK ilginç bir şekilde 550 milyon oy pusulası bastırmıştı. Her seçmene 11 pusula düşüyor. Muhalefet bunların da peşine düşmeli ve 167 bin sandığa nasıl dağıtıldığını mutlaka kontrol etmeli.
“HAK VERİLMEZ ALINIR”
CHP adayı Muharrem İnce, Yalova’daki sandığa sahip çıkma tecrübesini tüm ülkeye yayabilirse oy hırsızlığı büyük oranda önlenebilir. Geçenlerde bir mitinginde şöyle demişti:
“Bu ülkenin değerli avukatları! 50 bin avukat. Cübbelerinizi 24 Haziran günü arabanızda tutun. Her an sizi YSK’nın önüne çağırabilirim.”
TESTİ KIRILMADAN…
Bence İnce, deneneceği kesin bu hırsızlığa karşı yalnızca 50 bin avukatı değil, 12 milyon seçmenini de uyanık tutmalı ve daha önemlisi hırsızlığa baştan tedbir almalı. Testi kırıldıktan sonra elden bir şey gelmez.
Seçmenler ve binlerce avukat 24 Haziran’dan önce “Oy Hırsızlığına karşı” yürüyüş yapmalı. Gezi’de 1-2 milyon halkın sokağa dökülmesi Erdoğan’da travma oluşturdu. 12 milyon CHP, 5 milyon HDP seçmeninin onda biri seçim yolsuzluklarına karşı YSK’nın önünde otursa, yürüyüş yapsa mutlaka etkili olacaktır.
YSK ve medya sonucu ilan ettikten sonra yapılacak eylemler işe yaramayabilir. Atı alan Üsküdar’ı geçmiş olur. Kolluk güçleri tamamen iktidarın elinde. Polis, artık AKP’nin özel güvenlik teşkilatı. Yapılacak her türlü protestoyu azgınca bastıracaklardır.
24 Haziran günü muhalefet; seçmenlerini uyanık tutar her sandığı bir avukata zimmetlerse oy hırsızlığı minimum düzeye iner.
Ve minimum hırsızlıkla AKP bu seçimleri kurtaramaz.
[Veysel Ayhan] 7.6.2018 [TR724]
Bazı insanlar, manevi terakki için yemeği “ölmeyecek kadar” az yer. Burada tam tersi bir durum var. AKP tavanı o kadar çok “yedi” ki az daha yeseler patlayıp ölecekler.
Tevfik Fikret, taa yüz yıl önceden psikolojilerini çok güzel resmeder:
“Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!
Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak!
Bugünkü mideler kavi, bugünkü çorbalar sıcak,
Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak…”
Tam da bu durumdalar. Yeyip içip memleketi tükettiler. Şimdi yağma ve tokluktan yorgun ve bitkin haldeler.
AKP tabanına gelince onlar “Biz niye yukarıdakiler kadar yiyemedik” diye mutsuz. İşte bu mutsuzluğun AKP cenahında adı “metal yorgunluğu”.
YAĞMA YORGUNLUĞU
O sebeple mitingler zayıf. Sinerji yok. Heyecan tükenmiş. Erdoğan, kapalı spor salonlarında uyumasınlar diye boşuna “otur, kalk” komutu vermiyor. Ekonomi patlamadan seçim yapalım dediler ama dolar söz dinlemedi. Enflasyon fırladı.
Bu şartlarda AKP’nin, 7 Haziran 2015’te aldığı yüzde 40’ı nasıl geçer bilemeyiz.
Bunun farkındalar. Şu anki anketler, Saray’dan psikolojik yansımalar ve mitingler AKP’nin 24 Haziran’da meclisi kaybedeceği, 8 Temmuz’da ise Erdoğan’ın gidici olduğu hissini veriyor.
Peki Erdoğan, bu kez 16 Nisan 2017 referandumunda olduğu gibi yine atı alıp Üsküdar’ı geçebilir mi?
“ERDOĞAN YÜZDE 98 İLE BAŞKAN OLDU”
Yüksek Seçim Kurulu (YSK) 16 Nisan referandumunda “maç oynanırken kural değiştirmiş”, gün içinde mühürsüz oyları geçerli saymıştı. Yasaları açıktan çiğnemeye alışmış bir kurum Saray’a yaranmak için her türlü sonucu ilan edebilir. Reza Zarrab ekolü gereğini peşinen yapmıştır zaten.
Medya deseniz Selahattin Demirtaş’ın dediği gibi. “Manşetlerde ‘Demirtaş uzaylıdır’ diye yazsalardı uzaylı olduğuma inanılırdı. Terörist olduğumuz söylendi ve insanlar buna inandı.”
Anadolu Ajansı bir ajans değil. Artık psikolojik harp misyonu var. Muhalefetin sandık müşahitlerinin sandığı bırakıp gitmesi için erken saatte moral bozucu sonuçlar ilan edebilir.
Seçim günü tüm TV kanalları maalesef Anadolu Ajansı’na mahkum. Anadolu Ajansı “Erdoğan yüzde 98 ile başkan oldu.” diye haber servis etse itiraz mı edecekler? Elleri mahkum yayınlayacaklar. Gazeteler ertesi gün “Erdoğan’ın ezici zaferi” diye manşet atar.
Bu şartlarda Erdoğan normal olarak ne yapar? 24 Haziran günü saat 21.00’de HDP’yi baraj altına iter. Meclis çoğunluğunu alır. Kendini de 2. Tura bırakmadan yüzde 51 veya 52 ile başkan yaptırır.
NASIL ÇALACAKLAR?
Demokratik ülkelerde seçmenin görevi oy atmak sonra da attığı oyun hesabını sormaktır. Bizde ise seçmen bunlara ek olarak bir de oyu çalınmasın diye nöbet tutmak zorunda.
Bir iktidar, seçimlerde mühürsüz oyların geçerli olmasını niye ister?
Tabii ki rahatça oy çalabilmek için. Çuval çuval önceden hazırlanmış pusulaları sandıklara eklemek için.
Başka bir sebep yok.
Bu “açıktan hırsızlık” yasası geçerken muhalefetin Türkiye’yi ayağa kaldırması gerekirdi. Ama olmadı.
Yasa yokken çaldırmaktan korkmayan YSK, yasa varken üstüne neler yapmaz?
Saray’da muhtarların itibarı bakanların bir üstü olduğundan onlara çok iş düşecek! Aynı adreste 3-5 aile, olmayan seçmenler, çifte pusulalar…
Bu yollarla zaten bir miktar “perakende” olarak çalacaklar.
Geçen seçimlerde okul bahçesinde yakalanan arabalarda çıkan oy çuvallarını hatırlayalım.
Muhalefet, sandıklara sahip çıkarak bu hırsızlığın “toptan”a dönüşmesini engelleyebilir.
Tüm sandık sonuçları kayda alınırsa, fotoğraflanırsa, bir merkezde toplanırsa “toptan” hırsızlık önlenebilir. YSK ilginç bir şekilde 550 milyon oy pusulası bastırmıştı. Her seçmene 11 pusula düşüyor. Muhalefet bunların da peşine düşmeli ve 167 bin sandığa nasıl dağıtıldığını mutlaka kontrol etmeli.
“HAK VERİLMEZ ALINIR”
CHP adayı Muharrem İnce, Yalova’daki sandığa sahip çıkma tecrübesini tüm ülkeye yayabilirse oy hırsızlığı büyük oranda önlenebilir. Geçenlerde bir mitinginde şöyle demişti:
“Bu ülkenin değerli avukatları! 50 bin avukat. Cübbelerinizi 24 Haziran günü arabanızda tutun. Her an sizi YSK’nın önüne çağırabilirim.”
TESTİ KIRILMADAN…
Bence İnce, deneneceği kesin bu hırsızlığa karşı yalnızca 50 bin avukatı değil, 12 milyon seçmenini de uyanık tutmalı ve daha önemlisi hırsızlığa baştan tedbir almalı. Testi kırıldıktan sonra elden bir şey gelmez.
Seçmenler ve binlerce avukat 24 Haziran’dan önce “Oy Hırsızlığına karşı” yürüyüş yapmalı. Gezi’de 1-2 milyon halkın sokağa dökülmesi Erdoğan’da travma oluşturdu. 12 milyon CHP, 5 milyon HDP seçmeninin onda biri seçim yolsuzluklarına karşı YSK’nın önünde otursa, yürüyüş yapsa mutlaka etkili olacaktır.
YSK ve medya sonucu ilan ettikten sonra yapılacak eylemler işe yaramayabilir. Atı alan Üsküdar’ı geçmiş olur. Kolluk güçleri tamamen iktidarın elinde. Polis, artık AKP’nin özel güvenlik teşkilatı. Yapılacak her türlü protestoyu azgınca bastıracaklardır.
24 Haziran günü muhalefet; seçmenlerini uyanık tutar her sandığı bir avukata zimmetlerse oy hırsızlığı minimum düzeye iner.
Ve minimum hırsızlıkla AKP bu seçimleri kurtaramaz.
[Veysel Ayhan] 7.6.2018 [TR724]
Anayasal diktatörlük başlarken [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Biliyorum, anlamadılar. Ben de dâhil, birçok siyaset bilimci, hukukçu, anayasa uzmanı, gazeteci vs. yeni rejimde cumhurbaşkanının mutlak monarşilerdeki bir kral veya padişah kadar yetkiye sahip olacağını, bunun hem hukuk devletiyle hem de demokratik teamüllerle çelişeceği, Türkiye’yi bir tek adam diktasına çevireceği meselesi enine boyuna anlattılar. Fakat maalesef, üzerine sanki ölü toprağı serilmiş, derin bir hipnozun etkisindeki kitleler gibi, mürekkep yalamış ve eli kalem tutan yazar-çizer de karşı karşıya kaldığımız sorunun vahim sonuçlarını göremediler. Hala bu hava hâkim ülkede. Yani şu an yaşanan fiili rejim, 24 Haziran (veya ikinci tur) sonrasında anayasal-formel bir niteliğe bürünerek aynen devam edecek. Anayasal düzene son veren sivil darbeci rejim, kendi yaptığı anayasal düzen katlinin üzerine beton dökerek ortada apaçık duran büyük anayasa suçunu örtbas etmeye kararlıydı. Bu seçimlerle beraber, işte bu gerçekleşecek.
Ne olacak?
Öncelikle Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni ilgilendiren bir boyut var, ona değineyim. 15 Temmuz sonrası fiilen zaten işlevini yitirmiş bulunan bir meclisle karşı karşıyayız. Çünkü fiili yönetimde Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) marifetiyle “reis” istediği yasa gücünde kararnameyi çıkartıyordu 15 Temmuz’dan beri. Sayısız KHK ile yüz binlerce insanın işine son verilmedi mi? İnsanlar “terörist” veya “hain” olarak damgalanarak kamu hizmetinden anayasa ve yasalara aykırı usullerle ihraç edilmediler mi? Meclis bu konularda tümüyle işlevsiz bırakılmadı mı? Denetleme yetkisi elinden alınmadı mı? Bunların yapılmasında gücü elinde bulunduran Erdoğan ne derece sorumluysa, o gücün kendi borusunu öttürmesine çanak tutan Devlet Bahçeli ve MHP milletvekilleri de o derece mesuldür. Seçmenden (milletten) aldıkları vekâlet yetkisini bir güç odağının emrine amade ederek, hem yeminlerine, hem de anayasamıza ihanet etmişlerdir. Yani bir sivil darbenin gerçekleştirilmesinin zeminini hazırlamışlardır.
Meclis, daha Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan önce, 23 Nisan 1920’den beri, Osmanlı Devleti sonrası kurulacak rejimin temelini oluşturmaktaydı. Yani TBMM Cumhuriyetten eskidir, kökleri itibarıyla da Meclis-i Mebusan’a dayalı olmakla, Osmanlı ile modern Türkiye arasındaki geleneksel geçişin en önemli kurumudur. İşte bu kurum, fiili rejimin anayasadan sonraki en önemli kurbanıdır. Sivil darbenin stratejik olarak hedefe aldığı üç kurumdan biridir meclis. Diğer ikisi, anayasa ve yargı erkinin tümüdür. Yani bağımsız mahkemeler ve onların oluşturduğu yürütme kontrolünde olmayan yargı sistemi. Astığı astık kestiği kestik hukuksuzluklarla dolu bir rejimi başka türlü inşa edemezlerdi zaten. Bu nedenle TBMM’nin hayat damarlarının kesilmesi ve gücünün hunharca gasp edilmesi, Erdoğan rejiminin en önemli stratejik hamlesi sayılmalıdır. Bu hamle olmadan sivil darbe gerçekleştirilemezdi. Şimdi, esas konu şu: bu fiili rejim, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denen garabet rejimle beraber, anayasal-formel bir kılıfa bürünüyor. Seçimlerin rejim bakımından en önemli sonuçlarından biri mutlaka ki budur. Seçimler sonrasında meclisin bakanları ve hükümeti denetleme yetkisi kalkacak. Hangi hükümet? Cumhurbaşkanınca atanacak hükümet. Bu hükümet atanırken meclisin bir işlevi olacak mı? Bir gücü var mı? Yok! Cumhurbaşkanı istediğini bakan olarak atar, meclisin onay gibi bir işlevi yok.
Meclisin bu prosedürde bir işlevi yok
Başbakanlık tabi ki ortadan kaldırıldı – sanırım bunu en azından biliyordur bizim “aydınlarımız”. Dediğim gibi, cumhurbaşkanı hükümetin de başı. İstediği yardımcıları atayabilir, yine meclis onayı falan söz konusu değil. İstediği bakanı atayabilir, meclisin bir işlevi var mı bu prosedürde? Elbette ki yok! Hem de istediği sayıda cumhurbaşkanı yardımcısı ve istediği sayıda bakan atar. Bu olağanüstü yetkilerinin yanında, cumhurbaşkanı üstüne üstlük bu atadığı yardımcılarını ve bakanlarını istediği an görevden alma yetkisine de sahip. Derhal görevden alabilir, anında yerlerine yenilerini atayabilir. Yine, bu görevden alma ve yeniden atama süreçlerinde meclisin hiçbir rolü ve işlevi bulunmuyor. Eğer TBMM bir anayasa değişikliği yaparak bu garabete son verebilir fikrinde olan varsa, hazırlıklı olsun, çünkü bu da düşünüldü! Bu tür bir durumda cumhurbaşkanı o anayasa değişikliğini referanduma götürebilir. Referandum tarihini belirlerken örneğin menfaatine uygun bir ileri tarih belirleyebilir ve böylelikle zamana oynayabilir.
Dahası da var. Tadına doyamazsınız! Cumhurbaşkanı istediği KHK’yı çıkarabilir – alıştık zaten 15 Temmuz sonrasında, değil mi ya! Meclisin yasa çıkartma görevi derseniz, bu da işe yaramaz. Birincisi KHK’lar zaten yasa yerine geçiyor. Dingo’nun ahırında kuralların bağlayıcılığını aramak, cehennemin donmasını beklemek kadar anlamlı olur zaten. Ama diyelim ki meclis çok sorun çıkardı, nümayişler, protestolar, halkın tepkisi vs. çok arttı. Kolayı var. Cumhurbaşkanı, Olağanüstü Hal ilan eder. Evet, yanlış duymadınız. O yetkisi de var yani. Baktı ki işler kontrolden çıkıyor, OHAL ilan ederek gerekli gördüğü tüm kolluk gücü önlemlerini alabilir. Hatta eğer ona kani olursa, meclisi de feshedebilir. Efendim? Yok, daha neler mi dediniz! Hayır, sakin olun ve arkanıza yaslanın. Derin bir nefes alın. Çünkü cumhurbaşkanının erken seçim kararı alarak meclisi feshetme yetkisi de var.
Devletin mimarisi, gecekonduya çevriliyor
Cumhurbaşkanının ülkeyi kafasına göre yönetmesi için, adeta yasaların üzerinde bir tür “monarşik” makam yaratılmasına özellikle önem verilmiş bu rejim tasarımında. Yani devletin mimarisi, gecekonduya çevriliyor. Neden mi? Devamını okuyun. Cumhurbaşkanının bir suçtan sorgulanabilmesi için meclisin 3/5’ünün onayı gerekiyor. Bu yüzde atmışlık bir nitelikli çoğunluk kararı demek. Sadece sorgulamadan bahsediyoruz, lütfen buna dikkat buyurun. Yani yargıdan bahsetmiyoruz. Yargı, Yüce Divan’ın alanına girer. Yüce Divan’a gönderilmesi için gereken nitelikli çoğunluk, sıkı durun şimdi, 2/3. Dahası da var. Bu oranların aynı, başkan yardımcılığı makamları için de geçerli. Yasalardan neredeyse tamamen bağımsız, dokunulmaz bir siyaset sınıfı!
Cumhurbaşkanı, tüm bunlar sanki yetmezmiş gibi, bir de kamu yetkilisi ve memurların atanma usul ve esaslarının belirlenmesinde tam yetkili. Yani bürokrasiyi bir terzi gibi kendi üzerine uygun şeklide tasarlayabilir. Lafın gelişi canım, zaten tasarladı da. Ama bunu gayrı kanuni yollardan yapmıştı, şimdi minare kılıfına uygun olacak. Tabirimi ne olur mazur görün ama ben buna “aslanlar gibi” bir diktatörlük derim! Ne ala iş! Başa geçen gitmesin diye bir sürü abrakadabra yöntem, anayasanın içine sızdırılmış, yeter ki reis (veya ikinci reis) hükümranlığını sürdürsün. Bu şartlarda olağanüstü yetkilerle demokrasi olmaz.
Neden mi?
Sistemin tipolojisi ne olursa olsun – ister parlamenter ister başkanlık veya yarı başkanlık – her türlü demokratik hukuk devletinde siyasi sistemlerin üzerine ciddiyetle eğildiği, eğilmek zorunda olduğu bir sorunsal vardır: denetleme. Yani bunca siyasi gücü eline geçiren bir yürütme erki, nasıl denetlenmeli? Neden denetlemek lazım yürütmeyi? Çünkü yürütme o kadar güçlüdür ki, denetlemezseniz despotizme ve dikta rejimine kayması durumunda kolay-kolay kurtulamazsınız! Bu mutlağa yakın gücü denetleme görevi mecliste ve yargıdadır. Bir de buna dördüncü erk olarak medyayı ekleyin. Meclis-yargı ikilisi artı medya, yürütmeyi sıkıca denetler, onun hareket sahasının genişlemesine engel olur. Bunu yapmak için, meclisin de güçlü ve yetkilerle donatılmış olması lazımdır. Mahkemelerinse bağımsız olmaları vazgeçilmez bir koşuldur. Oysa seçimlerden sonra 600 milletvekilinden oluşacak yeni TBMM, adeta konu mankeni bir meclise dönüşüyor yapılan tırpanlamadan sonra. Yasa çıkarma gibi asli bir meclis işlevi bile cumhurbaşkanı KHK’larınca by-pass ediliyor. Meclisin devamlılığı bile cumhurbaşkanının iki dudağı arasında! Kamuyu şekillendirme yetkisini eline resmen alan cumhurbaşkanı, Hâkimler Savcılar Kurulu (HSK) (yüksek kurul ibaresi kaldırıldı!) üzerinden yargıyı da kendi menfaatine olacak şekilde tasarlayacak ve kontrol edecek (ki zaten hâlihazırda öyle).
24 Haziran sonrasında, Türkiye fiili diktatörlüğü her halükârda son buluyor. Ama buna sevinemiyoruz. Çünkü anayasal diktatörlük başlıyor! Bildiğimiz 1923 doğumlu (esasında doğum tarihi 23 Nisan 1920, ama nüfusa geçişi 29 Ekim 1923!) Türkiye Cumhuriyeti’nin ortadan fiilen kalktığı tarih 15 Temmuz 2016 ise, hukuken ortadan kalktığı tarih 24 Haziran 2018 (veya ikinci tur tarihi) olarak tarih kitaplarında yer alacak.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 7.6.2018 [TR724]
Ne olacak?
Öncelikle Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni ilgilendiren bir boyut var, ona değineyim. 15 Temmuz sonrası fiilen zaten işlevini yitirmiş bulunan bir meclisle karşı karşıyayız. Çünkü fiili yönetimde Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) marifetiyle “reis” istediği yasa gücünde kararnameyi çıkartıyordu 15 Temmuz’dan beri. Sayısız KHK ile yüz binlerce insanın işine son verilmedi mi? İnsanlar “terörist” veya “hain” olarak damgalanarak kamu hizmetinden anayasa ve yasalara aykırı usullerle ihraç edilmediler mi? Meclis bu konularda tümüyle işlevsiz bırakılmadı mı? Denetleme yetkisi elinden alınmadı mı? Bunların yapılmasında gücü elinde bulunduran Erdoğan ne derece sorumluysa, o gücün kendi borusunu öttürmesine çanak tutan Devlet Bahçeli ve MHP milletvekilleri de o derece mesuldür. Seçmenden (milletten) aldıkları vekâlet yetkisini bir güç odağının emrine amade ederek, hem yeminlerine, hem de anayasamıza ihanet etmişlerdir. Yani bir sivil darbenin gerçekleştirilmesinin zeminini hazırlamışlardır.
Meclis, daha Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan önce, 23 Nisan 1920’den beri, Osmanlı Devleti sonrası kurulacak rejimin temelini oluşturmaktaydı. Yani TBMM Cumhuriyetten eskidir, kökleri itibarıyla da Meclis-i Mebusan’a dayalı olmakla, Osmanlı ile modern Türkiye arasındaki geleneksel geçişin en önemli kurumudur. İşte bu kurum, fiili rejimin anayasadan sonraki en önemli kurbanıdır. Sivil darbenin stratejik olarak hedefe aldığı üç kurumdan biridir meclis. Diğer ikisi, anayasa ve yargı erkinin tümüdür. Yani bağımsız mahkemeler ve onların oluşturduğu yürütme kontrolünde olmayan yargı sistemi. Astığı astık kestiği kestik hukuksuzluklarla dolu bir rejimi başka türlü inşa edemezlerdi zaten. Bu nedenle TBMM’nin hayat damarlarının kesilmesi ve gücünün hunharca gasp edilmesi, Erdoğan rejiminin en önemli stratejik hamlesi sayılmalıdır. Bu hamle olmadan sivil darbe gerçekleştirilemezdi. Şimdi, esas konu şu: bu fiili rejim, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denen garabet rejimle beraber, anayasal-formel bir kılıfa bürünüyor. Seçimlerin rejim bakımından en önemli sonuçlarından biri mutlaka ki budur. Seçimler sonrasında meclisin bakanları ve hükümeti denetleme yetkisi kalkacak. Hangi hükümet? Cumhurbaşkanınca atanacak hükümet. Bu hükümet atanırken meclisin bir işlevi olacak mı? Bir gücü var mı? Yok! Cumhurbaşkanı istediğini bakan olarak atar, meclisin onay gibi bir işlevi yok.
Meclisin bu prosedürde bir işlevi yok
Başbakanlık tabi ki ortadan kaldırıldı – sanırım bunu en azından biliyordur bizim “aydınlarımız”. Dediğim gibi, cumhurbaşkanı hükümetin de başı. İstediği yardımcıları atayabilir, yine meclis onayı falan söz konusu değil. İstediği bakanı atayabilir, meclisin bir işlevi var mı bu prosedürde? Elbette ki yok! Hem de istediği sayıda cumhurbaşkanı yardımcısı ve istediği sayıda bakan atar. Bu olağanüstü yetkilerinin yanında, cumhurbaşkanı üstüne üstlük bu atadığı yardımcılarını ve bakanlarını istediği an görevden alma yetkisine de sahip. Derhal görevden alabilir, anında yerlerine yenilerini atayabilir. Yine, bu görevden alma ve yeniden atama süreçlerinde meclisin hiçbir rolü ve işlevi bulunmuyor. Eğer TBMM bir anayasa değişikliği yaparak bu garabete son verebilir fikrinde olan varsa, hazırlıklı olsun, çünkü bu da düşünüldü! Bu tür bir durumda cumhurbaşkanı o anayasa değişikliğini referanduma götürebilir. Referandum tarihini belirlerken örneğin menfaatine uygun bir ileri tarih belirleyebilir ve böylelikle zamana oynayabilir.
Dahası da var. Tadına doyamazsınız! Cumhurbaşkanı istediği KHK’yı çıkarabilir – alıştık zaten 15 Temmuz sonrasında, değil mi ya! Meclisin yasa çıkartma görevi derseniz, bu da işe yaramaz. Birincisi KHK’lar zaten yasa yerine geçiyor. Dingo’nun ahırında kuralların bağlayıcılığını aramak, cehennemin donmasını beklemek kadar anlamlı olur zaten. Ama diyelim ki meclis çok sorun çıkardı, nümayişler, protestolar, halkın tepkisi vs. çok arttı. Kolayı var. Cumhurbaşkanı, Olağanüstü Hal ilan eder. Evet, yanlış duymadınız. O yetkisi de var yani. Baktı ki işler kontrolden çıkıyor, OHAL ilan ederek gerekli gördüğü tüm kolluk gücü önlemlerini alabilir. Hatta eğer ona kani olursa, meclisi de feshedebilir. Efendim? Yok, daha neler mi dediniz! Hayır, sakin olun ve arkanıza yaslanın. Derin bir nefes alın. Çünkü cumhurbaşkanının erken seçim kararı alarak meclisi feshetme yetkisi de var.
Devletin mimarisi, gecekonduya çevriliyor
Cumhurbaşkanının ülkeyi kafasına göre yönetmesi için, adeta yasaların üzerinde bir tür “monarşik” makam yaratılmasına özellikle önem verilmiş bu rejim tasarımında. Yani devletin mimarisi, gecekonduya çevriliyor. Neden mi? Devamını okuyun. Cumhurbaşkanının bir suçtan sorgulanabilmesi için meclisin 3/5’ünün onayı gerekiyor. Bu yüzde atmışlık bir nitelikli çoğunluk kararı demek. Sadece sorgulamadan bahsediyoruz, lütfen buna dikkat buyurun. Yani yargıdan bahsetmiyoruz. Yargı, Yüce Divan’ın alanına girer. Yüce Divan’a gönderilmesi için gereken nitelikli çoğunluk, sıkı durun şimdi, 2/3. Dahası da var. Bu oranların aynı, başkan yardımcılığı makamları için de geçerli. Yasalardan neredeyse tamamen bağımsız, dokunulmaz bir siyaset sınıfı!
Cumhurbaşkanı, tüm bunlar sanki yetmezmiş gibi, bir de kamu yetkilisi ve memurların atanma usul ve esaslarının belirlenmesinde tam yetkili. Yani bürokrasiyi bir terzi gibi kendi üzerine uygun şeklide tasarlayabilir. Lafın gelişi canım, zaten tasarladı da. Ama bunu gayrı kanuni yollardan yapmıştı, şimdi minare kılıfına uygun olacak. Tabirimi ne olur mazur görün ama ben buna “aslanlar gibi” bir diktatörlük derim! Ne ala iş! Başa geçen gitmesin diye bir sürü abrakadabra yöntem, anayasanın içine sızdırılmış, yeter ki reis (veya ikinci reis) hükümranlığını sürdürsün. Bu şartlarda olağanüstü yetkilerle demokrasi olmaz.
Neden mi?
Sistemin tipolojisi ne olursa olsun – ister parlamenter ister başkanlık veya yarı başkanlık – her türlü demokratik hukuk devletinde siyasi sistemlerin üzerine ciddiyetle eğildiği, eğilmek zorunda olduğu bir sorunsal vardır: denetleme. Yani bunca siyasi gücü eline geçiren bir yürütme erki, nasıl denetlenmeli? Neden denetlemek lazım yürütmeyi? Çünkü yürütme o kadar güçlüdür ki, denetlemezseniz despotizme ve dikta rejimine kayması durumunda kolay-kolay kurtulamazsınız! Bu mutlağa yakın gücü denetleme görevi mecliste ve yargıdadır. Bir de buna dördüncü erk olarak medyayı ekleyin. Meclis-yargı ikilisi artı medya, yürütmeyi sıkıca denetler, onun hareket sahasının genişlemesine engel olur. Bunu yapmak için, meclisin de güçlü ve yetkilerle donatılmış olması lazımdır. Mahkemelerinse bağımsız olmaları vazgeçilmez bir koşuldur. Oysa seçimlerden sonra 600 milletvekilinden oluşacak yeni TBMM, adeta konu mankeni bir meclise dönüşüyor yapılan tırpanlamadan sonra. Yasa çıkarma gibi asli bir meclis işlevi bile cumhurbaşkanı KHK’larınca by-pass ediliyor. Meclisin devamlılığı bile cumhurbaşkanının iki dudağı arasında! Kamuyu şekillendirme yetkisini eline resmen alan cumhurbaşkanı, Hâkimler Savcılar Kurulu (HSK) (yüksek kurul ibaresi kaldırıldı!) üzerinden yargıyı da kendi menfaatine olacak şekilde tasarlayacak ve kontrol edecek (ki zaten hâlihazırda öyle).
24 Haziran sonrasında, Türkiye fiili diktatörlüğü her halükârda son buluyor. Ama buna sevinemiyoruz. Çünkü anayasal diktatörlük başlıyor! Bildiğimiz 1923 doğumlu (esasında doğum tarihi 23 Nisan 1920, ama nüfusa geçişi 29 Ekim 1923!) Türkiye Cumhuriyeti’nin ortadan fiilen kalktığı tarih 15 Temmuz 2016 ise, hukuken ortadan kalktığı tarih 24 Haziran 2018 (veya ikinci tur tarihi) olarak tarih kitaplarında yer alacak.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 7.6.2018 [TR724]
Bunu da gördüm ya gözüm açık gitmez [Tarık Toros]
Temel Karamollaoğlu’na muazzam sempati var.
Birkaç sene önceki ben olsaydım, anlayamazdım.
Tuhafıma giderdi.
Artık anlıyorum.
Solumuz, sağımız, entelimiz, okurumuz, gazetecimiz böyle işte.
Kumaş bu.
**
Açayım:
AKP’nin çıktığı yer Milli Görüş.
Refah kapatılınca…
Tayyip Erdoğan ve arkadaşları Fazilet’i ele geçirmeye çalıştılar.
Kongrede kaybettiler.
Fazilet kapatılınca…
Saadet’e geçmeyip kendi partilerini kurdular.
**
Fazilet’in kapatılması…
Erdoğan, Gül ve Arınç için rahmet oldu.
Partiden istifa etmelerine gerek kalmadı.
İkna ettikleri vekillerle TBMM’de grup kurdular.
AKP esasen…
2002 seçimine gidilirken Meclis’te grubu olan bir partiydi.
2001 Ağustos ayında…
Parti kurulur kurulmaz 51 milletvekili ile etkili bir grup oldu.
Grup Başkanı Abdullah Gül’dü.
Kapatılan Fazilet’in yarıdan çoğu AKP’ye geçmişti.
**
Refah, Fazilet, Saadet çizgisine…
Erbakan siyasetine, hayatımın hiçbir döneminde sempati duymadım.
Fakat bu, saygı duymama engel değildi.
Siyasi yönden takip ettim, anlamaya çalıştım.
Kimi yöneticilerinin demokrasi ve cumhuriyetle ciddi sorunları var.
Misal…
Oğuzhan Asiltürk 90’lı yıllarda Star’da katıldığı “Kırmızı Koltuk” programında…
“Halkın yarıdan çoğu şeriat isterse, şeriat gelir” demişti.
Sunucular kulaklarına inanamayıp tekrar sormuşlar, aynı cevabı almışlardı.
Bu zihniyet ile hiçbir zaman yan yana gelmedim, gelemem.
Ve fakat…
Başından sonuna muhabir olarak içindeyim, takip ettim.
Ne Refah, ne de Fazilet kapatılmayı hak etmedi.
Şiddetle karşı çıktım, kapatılınca çok üzüldüm.
Demokrasilerde parti kapatılmaz!
**
Başa dönelim:
Temel Karamollaoğlu’na muazzam sempati var.
Birkaç sene önceki ben olsaydım, anlayamazdım.
Tuhafıma giderdi.
Artık anlıyorum.
Solumuz, sağımız, entelimiz, okurumuz, gazetecimiz böyle işte.
Kumaş bu.
**
Böyle bir tweet attım, altında polemik koptu.
Bazı Saadet Partililer…
Karamollaoğlu’na hakaret ettiğimi bile düşünmüş.
**
Tamam…
Milli Görüş’e sempatim yok ama nefret de etmiyorum.
Hele hele şu son dönemde…
Her konuya siyaset üstü bakmaya gayret ediyorum.
Misal, 24 Haziran’da…
HDP’nin barajı geçmesi gerektiğini düşünüyor ve söylüyorum.
Bu, HDP’li olduğum anlamına gelmez.
**
Özellikle sol cenahın…
Son dönemde depreşen Temel Karamollaoğlu sempatisini anlamam güç.
**
Karamollaoğlu…
2 Temmuz 1993’teki Sivas Madımak katliamında, Sivas belediye başkanıydı.
Pir Sultan Abdal şenlikleri için kenttte olan yazar, şair, ozan, düşünürlerin kaldığı Madımak oteli yakıldı.
35 insan can verdi orada.
Halen aydınlatılamamıştır.
Tüm katliamlarda olduğu gibi bunda da devletin parmağı vardır.
**
Katliamın ardından basılan fotoğraflarda…
Karamollaoğlu’nun “kalabalığı kışkırttığı” manşetlere taşındı.
Oysa, fotoğraftaki kişi Refah Partili belediyenin meclis üyesi Cafer Erçakmak’tı.
Karamollaoğlu’na fiziki benzerliği gazeteleri yanıltmıştı.
Ya da çarpıtmak işlerine gelmişti.
Neticede, Erçakmak da Refah Partili idi.
**
Karamollaoğlu…
Yıllarca, katliamda bir payının olmadığını…
Hatta engellemeye çalıştığını ama başaramadığını anlattı.
Son verdiği röportajlardan birinde otelin önüne 50 resmi görevli konulsa, facianın olmayacağını söylemişti.
Belli ki birileri saatlerce seyretti. Tedbir almadı. Öğlen başlayan olaylar, akşama doğru “istenen neticeyi” verdi.
**
Bu ayrı bir hikâye.
Maalesef…
Sivas katliamı, 20 sene boyunca Karamollaoğlu’nun üzerine yapıştı.
Ne zaman ismi geçse, bu hatırlatıldı.
Sanki olaylarda rolü varmış, kalabalığı tahrik etmiş, linci kışkırtmış gibi sunuldu.
Yıllar sonra bile kırıklığı geçmemişti:
-Bu fotoğraf ve kullanılan ifadeler, olayları tetikledi.
-Hadiseleri önlemek için ne kadar çok çaba sarf ettiğimi herkes biliyor.
-Onlar alenen özür dilemedikçe hakkımı helal etmiyorum.
-Onlar “yanlışlık oldu” dediyse de inanmıyorum.
-Bu, oyunun parçasıydı.
-Allah’a havale ettim onları. (24 Mart 2012, Zaman)
**
İşte bugün Temel Karamollaoğlu’ndan adeta sol bir figür çıkaranlar…
Onun eğlenceli tweet’lerini görüp “babacan bir lider kazandık” muhabbeti yapanlar, çok tuhaf.
İsim isim biliyorum, asla hazzetmezler:
-Ne Karamollaoğlu’ndan,
-Ne de temsil ettiği siyasetten.
Onlar ve onların abileri ablaları…
Dün değil evvelki gün, Karamollaoğlu’nu linç ediyordu.
Geçeceksiniz bunları.
**
Türkiye iyi idare edilmiyor.
Demirel’in ifadesiyle, ne zaman iyi idare edildi ki…
İnsan kumaşımız, büyük hayal kırıklığı.
Hani Nurettin Topçu diyor ya, “İnsanın düşkünlüğünü, sefaletini bilirdim ama ruh sefaletinin bu kadar karanlığını görmemiştim”, o hesap.
**
İlhan Selçuk, Uğur Mumcu için “fikr-i müstakim” dermiş.
Halkı geçtim, sağı solu, entelektüelinde dahi bu yok.
**
Daha neler göreceğiz bilmiyorum:
AKP ve başındakiler…
Bugün imkân olsa,
Erbakan’ın mirası Saadet Partisi ve genel başkanını bir kaşık suda boğarlar.
Karamollaoğlu ve ekibine kalkan olan ise…
Dün Milli Görüş’ü siyaset sahnesinden kazımaya çalışan zihniyet ve onların avaneleri.
Bunu gördüm ya, gözüm açık gitmeyeceğim.
**
Şahit olun:
Şu son birkaç senedir şeytanlaştırılan kim varsa…
Yakındır;
-Tamamından itinayla özür dilenecek,
-Eski pozisyonlarına iade edilecekler,
-Baş üstünde tutulacaklar,
-Önlerine kırmızı halılar serilecek.
**
Hazırlığınızı buna göre yapın.
[Tarık Toros] 7.6.2018 [TR724]
Birkaç sene önceki ben olsaydım, anlayamazdım.
Tuhafıma giderdi.
Artık anlıyorum.
Solumuz, sağımız, entelimiz, okurumuz, gazetecimiz böyle işte.
Kumaş bu.
**
Açayım:
AKP’nin çıktığı yer Milli Görüş.
Refah kapatılınca…
Tayyip Erdoğan ve arkadaşları Fazilet’i ele geçirmeye çalıştılar.
Kongrede kaybettiler.
Fazilet kapatılınca…
Saadet’e geçmeyip kendi partilerini kurdular.
**
Fazilet’in kapatılması…
Erdoğan, Gül ve Arınç için rahmet oldu.
Partiden istifa etmelerine gerek kalmadı.
İkna ettikleri vekillerle TBMM’de grup kurdular.
AKP esasen…
2002 seçimine gidilirken Meclis’te grubu olan bir partiydi.
2001 Ağustos ayında…
Parti kurulur kurulmaz 51 milletvekili ile etkili bir grup oldu.
Grup Başkanı Abdullah Gül’dü.
Kapatılan Fazilet’in yarıdan çoğu AKP’ye geçmişti.
**
Refah, Fazilet, Saadet çizgisine…
Erbakan siyasetine, hayatımın hiçbir döneminde sempati duymadım.
Fakat bu, saygı duymama engel değildi.
Siyasi yönden takip ettim, anlamaya çalıştım.
Kimi yöneticilerinin demokrasi ve cumhuriyetle ciddi sorunları var.
Misal…
Oğuzhan Asiltürk 90’lı yıllarda Star’da katıldığı “Kırmızı Koltuk” programında…
“Halkın yarıdan çoğu şeriat isterse, şeriat gelir” demişti.
Sunucular kulaklarına inanamayıp tekrar sormuşlar, aynı cevabı almışlardı.
Bu zihniyet ile hiçbir zaman yan yana gelmedim, gelemem.
Ve fakat…
Başından sonuna muhabir olarak içindeyim, takip ettim.
Ne Refah, ne de Fazilet kapatılmayı hak etmedi.
Şiddetle karşı çıktım, kapatılınca çok üzüldüm.
Demokrasilerde parti kapatılmaz!
**
Başa dönelim:
Temel Karamollaoğlu’na muazzam sempati var.
Birkaç sene önceki ben olsaydım, anlayamazdım.
Tuhafıma giderdi.
Artık anlıyorum.
Solumuz, sağımız, entelimiz, okurumuz, gazetecimiz böyle işte.
Kumaş bu.
**
Böyle bir tweet attım, altında polemik koptu.
Bazı Saadet Partililer…
Karamollaoğlu’na hakaret ettiğimi bile düşünmüş.
**
Tamam…
Milli Görüş’e sempatim yok ama nefret de etmiyorum.
Hele hele şu son dönemde…
Her konuya siyaset üstü bakmaya gayret ediyorum.
Misal, 24 Haziran’da…
HDP’nin barajı geçmesi gerektiğini düşünüyor ve söylüyorum.
Bu, HDP’li olduğum anlamına gelmez.
**
Özellikle sol cenahın…
Son dönemde depreşen Temel Karamollaoğlu sempatisini anlamam güç.
**
Karamollaoğlu…
2 Temmuz 1993’teki Sivas Madımak katliamında, Sivas belediye başkanıydı.
Pir Sultan Abdal şenlikleri için kenttte olan yazar, şair, ozan, düşünürlerin kaldığı Madımak oteli yakıldı.
35 insan can verdi orada.
Halen aydınlatılamamıştır.
Tüm katliamlarda olduğu gibi bunda da devletin parmağı vardır.
**
Katliamın ardından basılan fotoğraflarda…
Karamollaoğlu’nun “kalabalığı kışkırttığı” manşetlere taşındı.
Oysa, fotoğraftaki kişi Refah Partili belediyenin meclis üyesi Cafer Erçakmak’tı.
Karamollaoğlu’na fiziki benzerliği gazeteleri yanıltmıştı.
Ya da çarpıtmak işlerine gelmişti.
Neticede, Erçakmak da Refah Partili idi.
**
Karamollaoğlu…
Yıllarca, katliamda bir payının olmadığını…
Hatta engellemeye çalıştığını ama başaramadığını anlattı.
Son verdiği röportajlardan birinde otelin önüne 50 resmi görevli konulsa, facianın olmayacağını söylemişti.
Belli ki birileri saatlerce seyretti. Tedbir almadı. Öğlen başlayan olaylar, akşama doğru “istenen neticeyi” verdi.
**
Bu ayrı bir hikâye.
Maalesef…
Sivas katliamı, 20 sene boyunca Karamollaoğlu’nun üzerine yapıştı.
Ne zaman ismi geçse, bu hatırlatıldı.
Sanki olaylarda rolü varmış, kalabalığı tahrik etmiş, linci kışkırtmış gibi sunuldu.
Yıllar sonra bile kırıklığı geçmemişti:
-Bu fotoğraf ve kullanılan ifadeler, olayları tetikledi.
-Hadiseleri önlemek için ne kadar çok çaba sarf ettiğimi herkes biliyor.
-Onlar alenen özür dilemedikçe hakkımı helal etmiyorum.
-Onlar “yanlışlık oldu” dediyse de inanmıyorum.
-Bu, oyunun parçasıydı.
-Allah’a havale ettim onları. (24 Mart 2012, Zaman)
**
İşte bugün Temel Karamollaoğlu’ndan adeta sol bir figür çıkaranlar…
Onun eğlenceli tweet’lerini görüp “babacan bir lider kazandık” muhabbeti yapanlar, çok tuhaf.
İsim isim biliyorum, asla hazzetmezler:
-Ne Karamollaoğlu’ndan,
-Ne de temsil ettiği siyasetten.
Onlar ve onların abileri ablaları…
Dün değil evvelki gün, Karamollaoğlu’nu linç ediyordu.
Geçeceksiniz bunları.
**
Türkiye iyi idare edilmiyor.
Demirel’in ifadesiyle, ne zaman iyi idare edildi ki…
İnsan kumaşımız, büyük hayal kırıklığı.
Hani Nurettin Topçu diyor ya, “İnsanın düşkünlüğünü, sefaletini bilirdim ama ruh sefaletinin bu kadar karanlığını görmemiştim”, o hesap.
**
İlhan Selçuk, Uğur Mumcu için “fikr-i müstakim” dermiş.
Halkı geçtim, sağı solu, entelektüelinde dahi bu yok.
**
Daha neler göreceğiz bilmiyorum:
AKP ve başındakiler…
Bugün imkân olsa,
Erbakan’ın mirası Saadet Partisi ve genel başkanını bir kaşık suda boğarlar.
Karamollaoğlu ve ekibine kalkan olan ise…
Dün Milli Görüş’ü siyaset sahnesinden kazımaya çalışan zihniyet ve onların avaneleri.
Bunu gördüm ya, gözüm açık gitmeyeceğim.
**
Şahit olun:
Şu son birkaç senedir şeytanlaştırılan kim varsa…
Yakındır;
-Tamamından itinayla özür dilenecek,
-Eski pozisyonlarına iade edilecekler,
-Baş üstünde tutulacaklar,
-Önlerine kırmızı halılar serilecek.
**
Hazırlığınızı buna göre yapın.
[Tarık Toros] 7.6.2018 [TR724]
Klimaya çarpılmayın, lejyoner olmayın!
Sıcak havalarda yaşadığınız ortamların konforunu sağlayan klimalar aynı zamanda hava yolu ile bulaşan mikroorganizmaların da kaynağı… Klima yoluyla bulaşan ve klima hastalığı olarak bilinen ‘lejyoner hastalığı’, zatürre gibi ciddi üst solunum yolu sorunlarına yol açabiliyor.
Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Necla Songür, temizliği iyi yapılmayan lejyonella adı verilen bakteri ürettiğine dikkat çekiyor ve bu bakterinin solunum yoluyla bulaştığını belirtiyor. Aslında her gün karşılaşılan bu bakteri, bağışıklık sistemi güçlü olmayan kişilerde, ilk olarak üst solunum yolu hastalığı olarak kendini gösteriyor, tedavi edilmediğinde de akciğere yerleşerek zatürreye sebep olabiliyor. Bu durum, kişiyi komaya kadar götürebilecek bir sürece yol açabiliyor. Peki lejyoner hastası olduğunuzu nasıl anlarsınız?
Nezle ve grip gibi üst solunum yolu hastalıkları gibi belirti veren klima hastalığı, çok kısa bir süre içerisinde alt solunum yollarını da tutarak, akciğerde iltihaplanmaya neden olabilir. Hem hava hem de şebeke suyu yoluyla bulaşabilen klima hastalığı, özellikle bağışıklık sistemi zayıf olan kişileri etkilemektedir. Bu kişilerin yaşadıkları ortama ve yaz döneminde tatil bölgelerindeki klimaların kontrolünün yapılıp yapılmadığa dikkat etmelidir. Aynı zamanda banyo, havuz ve termal tesisler gibi nemli ortamlardaki sistemlerin de hijyeninin yeterince sağlandığından emin olunmalıdır. Risk altındaki kişiler şunlar:
Hastalığın önlenmesi için hem yaşanılan ev hem de otel ve hastane gibi büyük yapılardaki klima sistemlerinin uygun bir şekilde bakımlarının yapılması önemli… Hasta öyküsünde, klima maruziyeti olması veya gidilen bir otel ya da tatil köyü olup olmadığı, suyla fazla temas durumu gibi konular sorgulanır. Özellikle erken dönemde başvuran hastalarda başarılı sonuçlar alınır.
[TR724] 7.6.2018
Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Necla Songür, temizliği iyi yapılmayan lejyonella adı verilen bakteri ürettiğine dikkat çekiyor ve bu bakterinin solunum yoluyla bulaştığını belirtiyor. Aslında her gün karşılaşılan bu bakteri, bağışıklık sistemi güçlü olmayan kişilerde, ilk olarak üst solunum yolu hastalığı olarak kendini gösteriyor, tedavi edilmediğinde de akciğere yerleşerek zatürreye sebep olabiliyor. Bu durum, kişiyi komaya kadar götürebilecek bir sürece yol açabiliyor. Peki lejyoner hastası olduğunuzu nasıl anlarsınız?
- Ateş
- Halsizlik
- Eklem ağrısı
- Geçmeyen kuru öksürük
- Balgam çıkarma ihtiyacı ve balgam çıkarmada zorluk
- Baş ağrısı
- Bilinç bulanıklığı
- Nefes darlığı
- Uykuya meyilli olmak
- Bağışıklık sistemi düşük olanlar dikkat!
Nezle ve grip gibi üst solunum yolu hastalıkları gibi belirti veren klima hastalığı, çok kısa bir süre içerisinde alt solunum yollarını da tutarak, akciğerde iltihaplanmaya neden olabilir. Hem hava hem de şebeke suyu yoluyla bulaşabilen klima hastalığı, özellikle bağışıklık sistemi zayıf olan kişileri etkilemektedir. Bu kişilerin yaşadıkları ortama ve yaz döneminde tatil bölgelerindeki klimaların kontrolünün yapılıp yapılmadığa dikkat etmelidir. Aynı zamanda banyo, havuz ve termal tesisler gibi nemli ortamlardaki sistemlerin de hijyeninin yeterince sağlandığından emin olunmalıdır. Risk altındaki kişiler şunlar:
- 50 yaş üstündekiler
- Astım ve KOAH hastaları
- Bebek ve çocuklar
- Kanser tedavisi gören hastalar
- Uzun süreli kortizon tedavisi gören hastalar
- Organ nakli olmuş hastalar
- Erken tanıyla başarılı tedavi mümkün
Hastalığın önlenmesi için hem yaşanılan ev hem de otel ve hastane gibi büyük yapılardaki klima sistemlerinin uygun bir şekilde bakımlarının yapılması önemli… Hasta öyküsünde, klima maruziyeti olması veya gidilen bir otel ya da tatil köyü olup olmadığı, suyla fazla temas durumu gibi konular sorgulanır. Özellikle erken dönemde başvuran hastalarda başarılı sonuçlar alınır.
[TR724] 7.6.2018
2018 Dünya Kupası D Grubu, nam-ı diğer ‘Ölüm Grubu’nun favorisi Arjantin [Hasan Cücük]
Arjantin, Hırvatistan, İzlanda ve Njerya’nın yer aldığı D Grubu için yapılacak en iyi yorum ‘ölüm grubu’ olacaktır. Her dört takımında gruptan çıkma şansları var. Ancak her şeye rağmen grubun bir numaralı favorisi Messi’li Arjantin. Hırvatistan, İzlanda ve Nijerya’ya göre bir adım önde ancak her iki takımında oyuncu kalitesi ve form durumunu dikkate aldığımızda D Grubu’nda bizi heyecan desibeli yüksek maçlar başlıyor.
ARJANTİN: Messi için son şans olabilir
Arjantin 1978 ve 1986 Dünya Kupa’sını kazanırken dümende süper starları vardı. Ev sahipliği yaptığı 1978 Dünya Kupası’nda Mario Kampes ve Osvaldo Ardiles, Meksika 1986’da ise Maradona Tangocuları kupaya taşıyan isimler olmuştu. Yıldızları sayesinde kupaya uzanan Arjantin doğal olarak aynı başarıyı Messi’den de bekledi. Messi’li Arjantin kupaya en çok 2014’te yaklaştı ancak uzatma devrelerinde Mario Götze’nin golüne engel olamayıp şampiyonluğu Almanya’ya kaptırdı. Tıpkı 1990 yılında olduğu gibi, Arjantin bir kez daha finalde Almanlara karşı kaybetmiş oldu.
Uluslararası arenada bir türlü istediği başarıyı yakalayamayan Arjantin’in son dönemde bir final fobisi de oluştu. 2014-17 arasında tam 3 final kaybettiler. Dünya Kupası finalinde Almanya’ya boyun eğdikten sonra iki yıl üst üste Copa America finalini Şili’ye karşı kaybettiler. Rusya’da finale kadar gelirlerse bu fobileri önemli bir dezavantajları olacaktır.
Arjantin’in Rusya yolu çilelerle dolu geçti. Güney Amerika grubunda adını doğrudan Rusya’ya yazdırması için ilk 4’te yer alması gerekiyordu. Son maçlar öncesinde ise Arjantin grupta 6. sırada bulunuyor. Kendi maçını kazanması yetmiyordu. Deplasmanda Ekvador’u Messi’nin golleriyle 3-1 yenen Arjantin, grupta 3. sırada bulunan Şili’nin Brezilya’ya 3-0 yenilmesiyle Rusya biletini cebine doğrudan koyuyordu. Kıtadaki en büyük rakibi Brezilya, Arjantin’in yolunu açan ülke oluyordu.
Arjantin teknik patronu Jorge Sampaoli ilk maçında Brezilya’yı yenerek kariyerine önemli bir başlangıç yaptı. Her ne kadar Rusya yolunda korkulu rüyalar gördürse de Şili’yi tarihinde ilk kez 2015’te Copa America şampiyonluğuna taşıdığı için oldukça güçlü bir referansı var. Mayıs 2017’den bu yana Arjantin’i çalıştıran Sampaoli’den beklentiler yüksek.
Arjantin’de başarı bir adamın omuzlarında; Messi. Futbol dünyasının gördüğü en iyi futbolculardan biri olan Messi’nin tek eksiği milli takım başarıdır. Barcelona formasıyla kazanmadık kupa bırakmayan Messi’nin, milli takım başarı listesi ise boş bir kağıttan ibaret. 30’unu deviren Messi için Rusya son şans olabilir. Herşeyini ortaya koyan bir Messi seyretmemiz sürpriz olmayacaktır. Messi ile birlikte Dybala, Higuian, Agüero gibi standart üstü forvetler Arjantin’in en büyük avantajı olacak. Orta sahada Ever Banega (Sevilla), Javier Mascherano (Hebei China Fortune) ve Angel Di Maria (PSG) göze batan isimler. Ancak Arjantin’in kale ve defans bölgesinde ciddi sorunlar var. Gol atmak kadar yememekte önemli olacağı için Arjantin’in bu yumuşak karnı için çözüm üretmesi gerekecek.
İZLANDA: Herkesin ikinci takımı
Dünya Kupası’na katılmak her takım için önemli ama İzlanda için yeri bir başka. 330 bin nüfuslu bu küçük ada ülkesi tarihinde ilk kez bir Dünya Kupası’nda sahne alacak. Aynı zamanda Dünya Kupası’nda mücadele etmiş en küçük ülke olarak adını tarihe yazdırdı. İzlanda futbolda ayak seslerini ilk kez 2014 Dünya Kupası yolunda duyurdu. Grupta ikinci olan İzlanda, pay-off maçlarında Hırvatistan’a elenerek Brezilya biletini alamamıştı. Bu başarısının tesadüfi olmadığını gösteren İzlanda, tarihinde ilk kez Euro 2016’ya katılmayı başarmakla kalmayıp, çeyrek finale kadar geldi. Tüm Avrupa’nın ilgisine mazhar olan İzlanda, Euro 2016’da ilginç ‘huh’ tezahüratını da futbol dünyasına kazandırdı.
Artık adını herkesin bildiği bir futbol ülkesi olan İzlanda aynı başarısını Türkiye, Hırvatistan ve Ukrayna gibi güçlü ülkelerin yer aldığı grubu lider bitirip adını Rusya’da mücadele edecek ülkeler arasında yazdırarak sürdürdü. Sahasında rakiplerine karşı oynadığı tüm maçları kazanan İzlanda, sadece Finlandiya ve Hırvatistan’a deplasmanda yenildi.
İzlanda’yı tarihinde ilk kez Dünya Kupası’na taşıyan Heimir Hallgrimsson ilginç özellikleri olan bir teknik adam. Aynı zamanda diş hekimi olan Heimir Hallgrimsson, part time olarak mesleğine devam ediyor. Teknik adamlık kariyerine kadınlar takımını çalıştırarak başladıktan sonra 2013’te İsveçli Lars Lagerback ile birlikte İzlanda milli takımın başına geçti. Euro 2016 sonrası Lagerback’in ayrılmasıyla milli takımın tek patron oldu.
Fizik gücü yüksek, 90 dakika oyundan düşmeyen oyunculardan kurulu olan İzlanda’nın öne çıkan isimlerinin başında Everton’a 50 milyon Euro’ya transfer olan Gylfi Sigurdsson yer alıyor. Ofansf orta saha oyuncusu olan Sigurdsson ölü topları mkemmel kullanması, frikikleri ve adrese teslim paslarıyla ülkesinin Rusya’daki en önemli kozu olacak. Cardiff formasını giyen kaptan Aron Gunnarsson orta sahada bitmek bilmez bir enerjiye sahip. Rakip ataklarının önünde bir set olan Aron Gunnarsson hem defansa hem de ofansa yardım ediyor.
HIRVATİSTAN: Hedef 1998 başarısını geçmek
FİFA’ya 1993’te üye olan Hırvatistan, kısa sürede dağılan Yugoslovya’nın futbol mirasını devralan ülke olarak önplana çıktı. Euro 96 ile ilk kez uluslararası arenada boy gösterdikten sonra Dünya Kupası tarihinde en büyük başarısına Fransa 1998’de imza atacaktı. Davor Suker ve Zvonimir Boban gibi yıldızlarıyla dünya 3.sü olarak tarihi başarıya imza attılar. 2010 Dünya Kupası dışında her zaman kupaya adını yazdıran Hırvatistan, 2002 ve 2006’da gruptan çıkmayı başaramadı. Bu kez hem gruptan çıkmak hem de 1998 benzeri sansasyonel bir başarıya imza atmak istiyorlar.
Hırvatistan’ı çalıştıran Zlatko Dalic göreve geçen yılın ekim ayında geldi. Sahasında grubun zayıf takımlarından Finlandiya ile 1-1 berabere kalınan maç sonrası federasyon teknik patron Ante Cacic’in görevine son verip, yerine Zlatko Dalic’i getirmişti. Grupta İzlanda’nın ardından ikinci olan Hırvatistan, play-off maçında sahasında 4-1 yendiği Yunanistan ile deplasmanda berabere kalarak Rusya biletini aldı.
Hırvatistan’ın kadrosunda dünya çapında yıldızlar bulunuyor. Orta sahanın iki dinamosu Real Madrid’li Luca Modric ve Barcelona’lı Ivan Rakitic mevkilerinde Avrupa’nın en iyilerinden biri konumunda bulunuyorlar. Defansta Dejan Lovren ise tam bir tank gibi. Uzun boyuna rağmen oldukça hızlı olan Lovren, rakip forvetlere göz açtırmayan bir oyuncu. Forvet hattında Mario Mandzukic (Juventus), Nikola Kalinic (Milan) ve Ivan Perisic (Inter) Rusya’da Hırvatların gol ümidi olacak. Tabi kalede Monaco’da oynayan Danijel Subasic’i es geçmemek gerekiyor.
NİJERYA: Afrika’nın gururu olmak istiyor
Afrika futbolu dünya sahnesinde adını Roger Milla’lı Kamerun’la 1990 Dünya Kupası’nda duyururken 1994’te bu kez bayrağı Nijerya devralıyordu. Arjantin, Bulgaristan ve Yunanistan’ın yer aldığı grubu lider tamamlayan Nijerya oynadığı futbolla Afrika’nın adını bir kez daha tüm dünyaya duyuyordu. İkinci turda finalistlerden İtalya’ya uzatma devrelerinde elenerek evine dönüyordu ama artık Afrika futbolunun sıradan olmadığını herkese gösteriyordu. Son 7 Dünya Kupası’nın 6’sında boy gösteren Nijerya bu konuda Afrika’nın en istikrarlı ülkelerinin başında yer alıyor.
Nijerya, Afrika kıtasından Dünya Kupası’na adını ilk yazdıran ülke oldu. Gruptaki 5. maçında Zambia’yı 1-0 yenerek Rusya biletini alan Nijerya’nın dümeninde pek fazla tanınmayan Alman teknik adam Gernot Rohr oturuyor. Futbol kariyerinde Bayern Münih ve 12 yıl Bordeaux’nun formasını giyen Rohr teknik adamlık kariyerine uzun yıllar formasını giydiği Fransız ekibinde başladı. Avrupa’da çeşitli takımlar çalıştırdıktan sonra yönünü Afrika’ya çevirip Gabon, Nijer ve Burkino Faso’dan sonra Nijerya’yı çalıştırmaya başladı.
Nijerya’nın kadrosunda Süper Lig’den Bursaspor’dan William Troost-Ekong, Abdullahi Shehu, Kasımpaşa’da kiralık olarak oynayan Kenneth Omeruo ve Trabzonspor’dan Ogenyi Onazi de yer alıyor. Dünya Kupası başladığında 22 yaşında olacak Alex Iwobi (Arsenal) Nijerya’nın en önemli silahı olacak. Fenerbahçe’den hatırladığımız ünlü yıldız Jay Jay Okoacha’nın yiğeni olan Iwobi, gol yollarında oldukça etkili bir ism. Yine Chelsea’dan Viktor Moses bir başka silahı. Leicester City’den geçen sezon kiralık olarak CSKA Moskova’ya giden Ahmed Musa, Rus ekibinde gollerini sıralamıştı. Orta sahada John Obi Mikkel yılların tecrübesiyle takımı toparlayan isim olacak.
[Hasan Cücük] 7.6.2018 [TR724]
ARJANTİN: Messi için son şans olabilir
Arjantin 1978 ve 1986 Dünya Kupa’sını kazanırken dümende süper starları vardı. Ev sahipliği yaptığı 1978 Dünya Kupası’nda Mario Kampes ve Osvaldo Ardiles, Meksika 1986’da ise Maradona Tangocuları kupaya taşıyan isimler olmuştu. Yıldızları sayesinde kupaya uzanan Arjantin doğal olarak aynı başarıyı Messi’den de bekledi. Messi’li Arjantin kupaya en çok 2014’te yaklaştı ancak uzatma devrelerinde Mario Götze’nin golüne engel olamayıp şampiyonluğu Almanya’ya kaptırdı. Tıpkı 1990 yılında olduğu gibi, Arjantin bir kez daha finalde Almanlara karşı kaybetmiş oldu.
Uluslararası arenada bir türlü istediği başarıyı yakalayamayan Arjantin’in son dönemde bir final fobisi de oluştu. 2014-17 arasında tam 3 final kaybettiler. Dünya Kupası finalinde Almanya’ya boyun eğdikten sonra iki yıl üst üste Copa America finalini Şili’ye karşı kaybettiler. Rusya’da finale kadar gelirlerse bu fobileri önemli bir dezavantajları olacaktır.
Arjantin’in Rusya yolu çilelerle dolu geçti. Güney Amerika grubunda adını doğrudan Rusya’ya yazdırması için ilk 4’te yer alması gerekiyordu. Son maçlar öncesinde ise Arjantin grupta 6. sırada bulunuyor. Kendi maçını kazanması yetmiyordu. Deplasmanda Ekvador’u Messi’nin golleriyle 3-1 yenen Arjantin, grupta 3. sırada bulunan Şili’nin Brezilya’ya 3-0 yenilmesiyle Rusya biletini cebine doğrudan koyuyordu. Kıtadaki en büyük rakibi Brezilya, Arjantin’in yolunu açan ülke oluyordu.
Arjantin teknik patronu Jorge Sampaoli ilk maçında Brezilya’yı yenerek kariyerine önemli bir başlangıç yaptı. Her ne kadar Rusya yolunda korkulu rüyalar gördürse de Şili’yi tarihinde ilk kez 2015’te Copa America şampiyonluğuna taşıdığı için oldukça güçlü bir referansı var. Mayıs 2017’den bu yana Arjantin’i çalıştıran Sampaoli’den beklentiler yüksek.
Arjantin’de başarı bir adamın omuzlarında; Messi. Futbol dünyasının gördüğü en iyi futbolculardan biri olan Messi’nin tek eksiği milli takım başarıdır. Barcelona formasıyla kazanmadık kupa bırakmayan Messi’nin, milli takım başarı listesi ise boş bir kağıttan ibaret. 30’unu deviren Messi için Rusya son şans olabilir. Herşeyini ortaya koyan bir Messi seyretmemiz sürpriz olmayacaktır. Messi ile birlikte Dybala, Higuian, Agüero gibi standart üstü forvetler Arjantin’in en büyük avantajı olacak. Orta sahada Ever Banega (Sevilla), Javier Mascherano (Hebei China Fortune) ve Angel Di Maria (PSG) göze batan isimler. Ancak Arjantin’in kale ve defans bölgesinde ciddi sorunlar var. Gol atmak kadar yememekte önemli olacağı için Arjantin’in bu yumuşak karnı için çözüm üretmesi gerekecek.
İZLANDA: Herkesin ikinci takımı
Dünya Kupası’na katılmak her takım için önemli ama İzlanda için yeri bir başka. 330 bin nüfuslu bu küçük ada ülkesi tarihinde ilk kez bir Dünya Kupası’nda sahne alacak. Aynı zamanda Dünya Kupası’nda mücadele etmiş en küçük ülke olarak adını tarihe yazdırdı. İzlanda futbolda ayak seslerini ilk kez 2014 Dünya Kupası yolunda duyurdu. Grupta ikinci olan İzlanda, pay-off maçlarında Hırvatistan’a elenerek Brezilya biletini alamamıştı. Bu başarısının tesadüfi olmadığını gösteren İzlanda, tarihinde ilk kez Euro 2016’ya katılmayı başarmakla kalmayıp, çeyrek finale kadar geldi. Tüm Avrupa’nın ilgisine mazhar olan İzlanda, Euro 2016’da ilginç ‘huh’ tezahüratını da futbol dünyasına kazandırdı.
Artık adını herkesin bildiği bir futbol ülkesi olan İzlanda aynı başarısını Türkiye, Hırvatistan ve Ukrayna gibi güçlü ülkelerin yer aldığı grubu lider bitirip adını Rusya’da mücadele edecek ülkeler arasında yazdırarak sürdürdü. Sahasında rakiplerine karşı oynadığı tüm maçları kazanan İzlanda, sadece Finlandiya ve Hırvatistan’a deplasmanda yenildi.
İzlanda’yı tarihinde ilk kez Dünya Kupası’na taşıyan Heimir Hallgrimsson ilginç özellikleri olan bir teknik adam. Aynı zamanda diş hekimi olan Heimir Hallgrimsson, part time olarak mesleğine devam ediyor. Teknik adamlık kariyerine kadınlar takımını çalıştırarak başladıktan sonra 2013’te İsveçli Lars Lagerback ile birlikte İzlanda milli takımın başına geçti. Euro 2016 sonrası Lagerback’in ayrılmasıyla milli takımın tek patron oldu.
Fizik gücü yüksek, 90 dakika oyundan düşmeyen oyunculardan kurulu olan İzlanda’nın öne çıkan isimlerinin başında Everton’a 50 milyon Euro’ya transfer olan Gylfi Sigurdsson yer alıyor. Ofansf orta saha oyuncusu olan Sigurdsson ölü topları mkemmel kullanması, frikikleri ve adrese teslim paslarıyla ülkesinin Rusya’daki en önemli kozu olacak. Cardiff formasını giyen kaptan Aron Gunnarsson orta sahada bitmek bilmez bir enerjiye sahip. Rakip ataklarının önünde bir set olan Aron Gunnarsson hem defansa hem de ofansa yardım ediyor.
HIRVATİSTAN: Hedef 1998 başarısını geçmek
FİFA’ya 1993’te üye olan Hırvatistan, kısa sürede dağılan Yugoslovya’nın futbol mirasını devralan ülke olarak önplana çıktı. Euro 96 ile ilk kez uluslararası arenada boy gösterdikten sonra Dünya Kupası tarihinde en büyük başarısına Fransa 1998’de imza atacaktı. Davor Suker ve Zvonimir Boban gibi yıldızlarıyla dünya 3.sü olarak tarihi başarıya imza attılar. 2010 Dünya Kupası dışında her zaman kupaya adını yazdıran Hırvatistan, 2002 ve 2006’da gruptan çıkmayı başaramadı. Bu kez hem gruptan çıkmak hem de 1998 benzeri sansasyonel bir başarıya imza atmak istiyorlar.
Hırvatistan’ı çalıştıran Zlatko Dalic göreve geçen yılın ekim ayında geldi. Sahasında grubun zayıf takımlarından Finlandiya ile 1-1 berabere kalınan maç sonrası federasyon teknik patron Ante Cacic’in görevine son verip, yerine Zlatko Dalic’i getirmişti. Grupta İzlanda’nın ardından ikinci olan Hırvatistan, play-off maçında sahasında 4-1 yendiği Yunanistan ile deplasmanda berabere kalarak Rusya biletini aldı.
Hırvatistan’ın kadrosunda dünya çapında yıldızlar bulunuyor. Orta sahanın iki dinamosu Real Madrid’li Luca Modric ve Barcelona’lı Ivan Rakitic mevkilerinde Avrupa’nın en iyilerinden biri konumunda bulunuyorlar. Defansta Dejan Lovren ise tam bir tank gibi. Uzun boyuna rağmen oldukça hızlı olan Lovren, rakip forvetlere göz açtırmayan bir oyuncu. Forvet hattında Mario Mandzukic (Juventus), Nikola Kalinic (Milan) ve Ivan Perisic (Inter) Rusya’da Hırvatların gol ümidi olacak. Tabi kalede Monaco’da oynayan Danijel Subasic’i es geçmemek gerekiyor.
NİJERYA: Afrika’nın gururu olmak istiyor
Afrika futbolu dünya sahnesinde adını Roger Milla’lı Kamerun’la 1990 Dünya Kupası’nda duyururken 1994’te bu kez bayrağı Nijerya devralıyordu. Arjantin, Bulgaristan ve Yunanistan’ın yer aldığı grubu lider tamamlayan Nijerya oynadığı futbolla Afrika’nın adını bir kez daha tüm dünyaya duyuyordu. İkinci turda finalistlerden İtalya’ya uzatma devrelerinde elenerek evine dönüyordu ama artık Afrika futbolunun sıradan olmadığını herkese gösteriyordu. Son 7 Dünya Kupası’nın 6’sında boy gösteren Nijerya bu konuda Afrika’nın en istikrarlı ülkelerinin başında yer alıyor.
Nijerya, Afrika kıtasından Dünya Kupası’na adını ilk yazdıran ülke oldu. Gruptaki 5. maçında Zambia’yı 1-0 yenerek Rusya biletini alan Nijerya’nın dümeninde pek fazla tanınmayan Alman teknik adam Gernot Rohr oturuyor. Futbol kariyerinde Bayern Münih ve 12 yıl Bordeaux’nun formasını giyen Rohr teknik adamlık kariyerine uzun yıllar formasını giydiği Fransız ekibinde başladı. Avrupa’da çeşitli takımlar çalıştırdıktan sonra yönünü Afrika’ya çevirip Gabon, Nijer ve Burkino Faso’dan sonra Nijerya’yı çalıştırmaya başladı.
Nijerya’nın kadrosunda Süper Lig’den Bursaspor’dan William Troost-Ekong, Abdullahi Shehu, Kasımpaşa’da kiralık olarak oynayan Kenneth Omeruo ve Trabzonspor’dan Ogenyi Onazi de yer alıyor. Dünya Kupası başladığında 22 yaşında olacak Alex Iwobi (Arsenal) Nijerya’nın en önemli silahı olacak. Fenerbahçe’den hatırladığımız ünlü yıldız Jay Jay Okoacha’nın yiğeni olan Iwobi, gol yollarında oldukça etkili bir ism. Yine Chelsea’dan Viktor Moses bir başka silahı. Leicester City’den geçen sezon kiralık olarak CSKA Moskova’ya giden Ahmed Musa, Rus ekibinde gollerini sıralamıştı. Orta sahada John Obi Mikkel yılların tecrübesiyle takımı toparlayan isim olacak.
[Hasan Cücük] 7.6.2018 [TR724]
Dünya Kupası yolunda gözden kaçan detaylar [Efe Yiğit]
Rusya’nın ev sahipliğini 2018 Dünya Kupası için artık sayılı günler kaldı. 32 ülke bir kupa için mücadele edecek. Elbette her ülkenin kupayı kazanma şansı bulunmuyor. Dünya Kupası’nı şuana kadar sürpriz kazanan ülke çıkmadı. Kupayı favori olarak gösterilen takımlar kazandı. Dünya Kupası öncesi yaşanan küçük detaylara mercek tuttuk.
– 2018 Dünya Kupası yolunda ilk grup eleme maçı 12 Mart 2015’te oynandı. Doğu Timor’un başkenti Dili’de saat 16’da başlayan Doğu Timor – Moğolistan maçına grup elemeleri start alırken, maçı 4-1 ev sahibi takım kazandı.
– Rusya yolunda 872 grup ve play off maçları oynandı. Bu süre 54 gün 13 saate tekabül ediyor. Gabon- Mozambik ve Avustralya – Suriye maçları uzatma devrelerine gitmeseydi süre 54 gün 12 saat olacaktı.
– Aktif futbol yaşamına devam eden futbolcular arasında Dünya Kupası’nda en çok golü Alman Thomas Müller attı. Müller, 2010 ve 2014 Dünya Kupaları’nda 5’er gole imza attı. Toplam 10 golü bulunan Müller’in, kupa tarihinde en çok gol atan vatandaşı Miroslav Klose’ye yetişmesi için 6 gol daha atması gerekiyor.
– Rusya’da ter dökecek 32 takımdan 20’si 4 yıl önce Brezilya’daki kupaya da katılmıştı. Panama ve İzlanda tarihlerinde ilk kez kupaya katılırken, uzun aradan sonra katılan takım ise Peru oldu. Peru tam 36 yıl sonra kupada tekrar mücadele etme hakkını elde etti.
– Dünya Kupası eleme gruplarında FIFA üyesi 211 ülkeden 209’u Rusya biletini almak için mücadele etti. FIFA, Zimbabwe ve Endenozya’yı eleme gruplarından men etti. Endenozya’yı siyasetin futbola müdahale edip, yerel ligi tatil etmesinden dolayı Rusya yolundan men eden FIFA, Zimbabwe’yi ise 2008’te milli takımı çalıştıran Valinhos’un ücretini ödemediği için men etti.
– Rusya’da bir tarih yeniden yaşanacak. İlk Dünya Kupası olan Uruguay’ın ev sahipliği 1930’da 14 Haziran’da Yugoslavya ve Brezilya grup maçlarında karşılaşmıştı. Yugoslavya’nın 2-1 kazandığı maçtan 88 yıl 13 gün sonra iki ülke yeniden bir grup maçında karşı karşıya gelecek.
– Gruplarda oynanacak 48 maçtan ikisi 4 yıl önce Brezilya’da oynanan maçların bir anlamda rövanşı olacak. Brezilya 2014’te Kolombiya – Japonya, Arjantin – Nijerya aynı grupta yer almıştı. Kolombiya, Japonya’yı 4-1, Arjantin ise Nijerya’yı Messi’nin iki gol attığı maçta 3-2 yenmişti.
– Dünya Kupası’nın ev sahibi Rusya, turnuvanın 13 şehir ve 16 statta oynanacağını planlamıştı. Ancak ev sahipliği kesinleşince Rusya, kupanın 14 stat ve 11 şehirde oynanmasına karar verdi. 12 stattan 9’u yeni inşa edilirken, 3 stat ise yenilendi. Maçların oynanacağı statlar arasında en uzak mesafe ise Kaliningrad Stadı ile Jekateringburg Stadı arasında 2500 km.
– Şampiyon takım 6,1 kg ağırlığındaki som altından yapılan Dünya Kupası’nı kazanacak. Yine ilk üçe giren takımlara altın, gümüş ve bronz madalyalar verilecek. Bir de para ödülleri var. FIFA, 32 ülkeye yaklaşık 400 milyon dolar dağıtacak. Bu rakam bir önceki kupada dağıtan paradan 42 milyon dolar daha fazla. Şampiyon takım 38 milyon dolar, ikinci 28 milyon dolar, üçüncü 24 milyon dolar ve dördüncü ülke 22 milyon dolar alacak. Çeyrek finalde elenen takımlar 16’şar milyon dolar, ikinci turda elenen takımlar ise 12’şer milyon dolar olacak. Gruptan çıkamayan 16 takımın kasasına ise 8’er milyon dolar girecek.
[Efe Yiğit] 7.6.2018 [TR724]
– 2018 Dünya Kupası yolunda ilk grup eleme maçı 12 Mart 2015’te oynandı. Doğu Timor’un başkenti Dili’de saat 16’da başlayan Doğu Timor – Moğolistan maçına grup elemeleri start alırken, maçı 4-1 ev sahibi takım kazandı.
– Rusya yolunda 872 grup ve play off maçları oynandı. Bu süre 54 gün 13 saate tekabül ediyor. Gabon- Mozambik ve Avustralya – Suriye maçları uzatma devrelerine gitmeseydi süre 54 gün 12 saat olacaktı.
– Aktif futbol yaşamına devam eden futbolcular arasında Dünya Kupası’nda en çok golü Alman Thomas Müller attı. Müller, 2010 ve 2014 Dünya Kupaları’nda 5’er gole imza attı. Toplam 10 golü bulunan Müller’in, kupa tarihinde en çok gol atan vatandaşı Miroslav Klose’ye yetişmesi için 6 gol daha atması gerekiyor.
– Rusya’da ter dökecek 32 takımdan 20’si 4 yıl önce Brezilya’daki kupaya da katılmıştı. Panama ve İzlanda tarihlerinde ilk kez kupaya katılırken, uzun aradan sonra katılan takım ise Peru oldu. Peru tam 36 yıl sonra kupada tekrar mücadele etme hakkını elde etti.
– Dünya Kupası eleme gruplarında FIFA üyesi 211 ülkeden 209’u Rusya biletini almak için mücadele etti. FIFA, Zimbabwe ve Endenozya’yı eleme gruplarından men etti. Endenozya’yı siyasetin futbola müdahale edip, yerel ligi tatil etmesinden dolayı Rusya yolundan men eden FIFA, Zimbabwe’yi ise 2008’te milli takımı çalıştıran Valinhos’un ücretini ödemediği için men etti.
– Rusya’da bir tarih yeniden yaşanacak. İlk Dünya Kupası olan Uruguay’ın ev sahipliği 1930’da 14 Haziran’da Yugoslavya ve Brezilya grup maçlarında karşılaşmıştı. Yugoslavya’nın 2-1 kazandığı maçtan 88 yıl 13 gün sonra iki ülke yeniden bir grup maçında karşı karşıya gelecek.
– Gruplarda oynanacak 48 maçtan ikisi 4 yıl önce Brezilya’da oynanan maçların bir anlamda rövanşı olacak. Brezilya 2014’te Kolombiya – Japonya, Arjantin – Nijerya aynı grupta yer almıştı. Kolombiya, Japonya’yı 4-1, Arjantin ise Nijerya’yı Messi’nin iki gol attığı maçta 3-2 yenmişti.
– Dünya Kupası’nın ev sahibi Rusya, turnuvanın 13 şehir ve 16 statta oynanacağını planlamıştı. Ancak ev sahipliği kesinleşince Rusya, kupanın 14 stat ve 11 şehirde oynanmasına karar verdi. 12 stattan 9’u yeni inşa edilirken, 3 stat ise yenilendi. Maçların oynanacağı statlar arasında en uzak mesafe ise Kaliningrad Stadı ile Jekateringburg Stadı arasında 2500 km.
– Şampiyon takım 6,1 kg ağırlığındaki som altından yapılan Dünya Kupası’nı kazanacak. Yine ilk üçe giren takımlara altın, gümüş ve bronz madalyalar verilecek. Bir de para ödülleri var. FIFA, 32 ülkeye yaklaşık 400 milyon dolar dağıtacak. Bu rakam bir önceki kupada dağıtan paradan 42 milyon dolar daha fazla. Şampiyon takım 38 milyon dolar, ikinci 28 milyon dolar, üçüncü 24 milyon dolar ve dördüncü ülke 22 milyon dolar alacak. Çeyrek finalde elenen takımlar 16’şar milyon dolar, ikinci turda elenen takımlar ise 12’şer milyon dolar olacak. Gruptan çıkamayan 16 takımın kasasına ise 8’er milyon dolar girecek.
[Efe Yiğit] 7.6.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)