Kızım eğer suçluysa asın, idam sehpasına ilk tekmeyi vurmazsam namerdim [Sevinç Özarslan]

7,5 yıl hapis cezasına çarptırılan hasta tutuklu Merve Gökkaya’nın cezasını Yargıtay onadı. Annesi, yürüyemez hale gelen kızının durumunu BOLD’a anlattı, ağır konuştu.

BOLD ÖZEL – 9 Eylül 2016’dan bu yana Konya Ereğli bulunan hasta tutuklu Merve Gökkaya’nın annesi Gülşen Şahin, kızının cezasının Yargıtay tarafından onaylanmasına isyan etti. “Yüreğim yangın yeri” diyen Şahin’in ahı, isyanı Tenkil Sürecinde yapılan haksızları gözler önüne seriyor.

“Benim çocuğumun gerçekten suçunu bulun, idam sehpasına getirin asın, eğer o sehpaya ilk tekmeyi vuran ben olmazsam en namerd insanım. Burada Türkiye’nin gözü önünde, bütün Müslümanların huzurunda, Allah’ın huzurunda söz veriyorum.” diyen Gülşen Şahin, “Vallahi ecdad kalksa yüzünüze tükürür.” ifadelerini kullandı.

Konya’da özel bir yurtta görev yapan ve kapıcının şikayeti üzerine tutuklanan Gökkaya cezaevi ortamında teşhis konulamayan bir hastalığa yakalandı. Bir tür iltihaplı romatizma olarak adlandırılan hastalık, genç kızı, özellikle kış aylarında tekerlekli sandalyeye mahkum ediyor. Vücudunun her yeri tutuluyor, özel ihtiyaçlarını göremeyecek kadar ağrılı ve hareket edemeyecek bir dönem geçiriyor.

İŞTE GÜLŞEN ŞAHİN’İN ÇIĞLIĞI…

“Dün sabah kahvaltıyı hazırladım. Sıcak bir çay içelim, kahvaltı yapalım derken, avukatımız aradı; ‘Merve’nin cezasını Yargıtay onayladı’ dedi. Sofrada yüzüme kara geldi, lokmalar boğazıma dizildi. Bir bardak çayım rezil oldu. Yavrumu suçsuz 3 senedir yatırıyorlar. Üç sene önce Kurban Bayramını rezil ettiler. Rabbim dilerim Allah’tan bu dünyada da öbür dünyada da yüzleri gülmesin. Onların da bayramları kara gelsin. Onların da umutla bekledikleri günlerde ışıkları sönsün. Kim bu vatanın ışığını söndürmeye çalıştıysa, kim bu çocukların üzerine suç atmaya çalıştıysa ben öyle diliyorum yüze Rabbimden, ben bir anneyim, yüreği yaralı bir anne…

SUÇLARI KIZIMIN ÜSTÜNE YIKTILAR

Üç evladım var, iki erkek evladımı askere yolladım güller gibi. Merve de okudu, ne mutlu dedim vatana millete… Herkesin yavrularını yetiştirmeye çalışıyor kızım. Ziyaretime geldiği zaman 2 saat zor dururdu. ‘O yavrularımın, kızlarımın başına bir şey gelirse hesabını Allah’a veremem anne’ derdi; ‘Zamanın fitneleri o kadar çok ki, uyuşturucu satanlar mı ararsın, kötü yola düşürmek için yavruların peşlerinde dolanan züppeleri mi ararsın, yurtlarında önünde kaynaşan zamanenin fitnelerini mi ararsın, ne olur anne hakkını helal et, yavrularım beni bekler’ derdi. Yarım saat, bir saat dururdu yanımda, daha fazla kalmazdı. Bu suç oldu. Bunu suç kabul ettiler. Yavrum kimseleri incitmedi. Anne olarak ben utanırdım onun ahlakından. Öyle güzel ahlaka sahipti. Ama çocuğumu suçlu tayin ettiler. Suçları kızımın üstüne yıktılar.

ŞAPIR ŞAPIR DAMLAYAN CEZAEVİNDE KALDI

Darbe olduğunda hem damadım hem kızım biz Kazlıgölde’ydik. Çocuğum kimseye zarar etmedi ki, karıncayı bile incitmez ama onu terörist ilan ettiler. Terörist anneleri HDP’nin kapısında bekliyor, ben kimin kapısına gideyim de bekleyeyim. Benim yüreğim yanıyor, benim kızım hasta. Sapasağlam alıp götürdüler (9 Eylül 2016). İlk sene hiç kullanılmayan cezaevinde kaldı. ‘Üstü böyle şapır şapır akar anne, battaniye sırılsıklam olurdu’ derdi. O yıl kışı geçirdi, bahara varmadan hastalandı. Yavaş yavaş tutulmaya başladı. Ondan sonra da vücudunun her yeri kitlenir oldu. Kitlendiği anda da götürmediler doktora. Hiç götürmediler dersem yalan olur. Ben ölüp hakka can vereceğim, Allah soracak ben cevabını vereceğim. Tahliller yapıldı ama o anda götürmedikleri için derdi nedir, çaresi nedir bulamadılar. Bir sürü kas gevşetici verdiler, ağrı kesici verdiler onlar da zamanla çocuğumun vücudunda aksi tesir yaptı.

ANNE YİNE SANCILARIM BAŞLADI, DEDİ

Merve daha 28 yaşında. Tekerlekli sandalye ile koridora kadar getiriyorlar. Görüş yaptığımız odaya iki kişinin kolunda geliyor. Kendi özel işlerini; çamaşırını yıkayamıyor, vücudunun temizliğini yapamıyor, özel ihtiyaçlarını gideremiyor. Salı günü telefon görüşünde bana ‘anne sancılarım yine başladı’ dedi. Kış geldi kapıda. Çocuğum dışarıda olsa kaplıcaya götürürüm, doktorunu hekimi bulurum, bir şey yaparım ama elim çocuğuma ulaşmıyor. BİMER’e de yazdım, Cumhurbaşkanına yazdım, her yerlere yazdım ama kimse elimden tutmadı, kimse yardımcı olmadı. Benim yavrum çürüyor orada. Dört duvar arasında. Ne olur sesimi duyun, bir yardım eli uzatın.

HANGİSİNE YETİŞEYİM

Aldığım bir emekli maaşı. İki mahkuma bakıyorum. Büyük oğlum rahatsızlandı, bipolar teşhisi koydular. Onun iki yavrusu var. Büyük kızının beyni kitlenmiş, her hafta psikologa götürüyorum. Ona mı yetişeyim, buna mı yetişeyim hangi birine yetişeyim. Önceleri biraz börektir, katmerdir bir şeyler yapıyordum, eşime yardım ediyordum. Şimdi rahatsızlığımdan dolayı onu da yapamıyorum. Kalp krizi geçirdim, şeker hastasıyım tansiyon hastasıyım, ben maddi bir şey istemiyorum, ne olur bana yardım edin, yavrumu bana verin ne olur. Dayanamıyorum, dayanacak halim kalmadı. Sesimi duyan yok mu? Sesime ses verin.


KADINLARLA, ÇOCUKLARLA BU KADAR UĞRAŞAN OLMADI

Yavrum çıkmadan ölecek diye çok korkuyorum. Ölümden değil, her canlı mutlaka ölecek ama yavrum kolsuz kanatsız kalacak diye korkuyorum. Onu doyasıya kucaklayamamaktan, sevdiği yemekleri yapamamaktan korkuyorum. Ne olur bu çile, bu zulüm bitsin. Anneler yavrusuz kalmasın.

Müslümanlara, inananlara zulümler her zaman olmuş ama kadınlarla, çocuklarla bu kadar uğraşan olmadı. Kadınlar ne yaptı ya, bu kadınlar ne yaptı! Asıl teröristler dışarıda gezerken, asıl vatanı bombalayanlar dışarıda gezerken, asıl zulümleri yapanlar dışarıda gezerken garibanın çocuğuna mı eliniz uzanıyor ya!

ERBAKAN’A OY VERDİM, AKP ÇIKTI ONLARA VERDİM

Ben 55 yaşındayım. Kullandığım oyları Erbakan hocaya verdim, AKP çıktı AKP’ye verdim. Ben başka bir partiye oy vermedim. Bize bu zulmü reva görmeyin, bu zulümleri kaldırın, Allah rızası için yalvarıyorum size.

HANİ ALT TABAKA İBADET TABAKASIYDI…

Alt tabaka hani ibadet tabakasıydı, hani orta tabaka ticaret tabakasıydı, hani üst tabaka ihanet tabakasıydı. İhanete seslenemediniz, ticarete elinizi uzatamadınız, ama nerede bir garibanın çocuğu varsa eliniz ona ulaştı, kusura bakmayın. Bu millet enayi değil artık, biz enayi değiliz, bir Gülşen Şahin’in garip kızını mı buldun, el uzatacak, tutuklayacak. Ne istedin benim çocuğumdan!

Gelip sorabilirsiniz, komşulardan akrabalardan. ‘Merve de şu insanı kırdı’ diyecek bir insan varsa alnını şöyle karışlarım ben. Alnını karışlarım o insanın. Büyüğüne karşı saygılı, küçüğüne sevgili. Bir uçtan bir uça benim çocuğumu koca mahalle tanır.

VALLAHİ ECDAD KALKSA YÜZÜNÜZE TÜKÜRÜR

Allah rızası için bu zulmü yapmayın artık. Vallahi Allah’ın öyle bir tokadını yersiniz ki, nereden geldiğini bilemezsiniz. Başımıza bu çileleri açanları mahşerde elim yakasında. Rabbül aleminin huzuruna vardığımızda orada hesaplaşacağız. Elimiz yakanızda. Vallahi helal etmiyorum hakkımı, billahi helal etmiyorum hakkımı. Orada görüşeceğiz ama gel iş işten geçmeden, şu garibanları, şu çilekeşleri, biraz üzerimizden şu zulümleri kaldır. Sağa sola Sisi’ye, Esad’a zulümkar diyorsunuz, biz de zulüm görüyoruz vatanımızda. Vallahi ecdad kalksa yüzünüze tükürür. Billahi kalksa o ecdad yüzünüze tükürür. Bunları bize reva görenlere buradan sesleniyorum. Ne olur, yavrumu tahliye edin. Yavrum gibi garipleri bırakın. Üzmeyin bizi, yapmayın bu zulmü bize.

GERÇEK SORUMLULARI BULUN

Eğer Müslümanız diyorsanız, zerre kadar inancınız varsa, biz Allah’ın kulu, Rasulün ümmetiyiz diyorsanız yavrularımıza bu zulmü yapmayın. Bulun gerçek sorumluları. Benim çocuğumun gerçekten suçunu bulun, idam sehpasına getirin asın, eğer o sehpaya ilk tekmeyi vuran ben olmazsan en namerd insanım. Burada Türkiye’nin gözü önünde, bütün Müslümanların huzurunda, Allah’ın huzurunda söz veriyorum. Eğer benim çocuğumun darbeyle uzaktan yakından bir şeyini bulun, bana ispatlayın vallahi de billahi de o sehpaya ilk tekmeyi vuran ben değilsem en namerd insanım.

TERÖR NAMINA BİR ŞEY GÖSTERSİNLER!

Dün sabaha kadar uyumadım. Kalbim sıkıştı, Yargıtay onayladı diye. Rabbim sana havale ediyorum. Sen yardım et Allahım. Bir insanın eliyle mi olacak, bir insanın diliyle mi olacak, bir insanın kalemiyle mi, imzasıyla mı olacak sen yarım et Allahım… Elinde silahı yok bir şeyi yok. Ya bir tane, bir tane göstersinler ya. ‘Şu kadar doküman yakalandı, şu kadar bilgisayar yakalandı, kağıt yakalandı, kürek yakalandı.’ Bir tane bir gram uyuşturucu yakalansın, bir tane Allah’ın çakısı yakalansın. Terör terör terör… Terörist olan insanın bombası olur elinde, bıçağı olur, bir şey olur… Yani bizim bildiğimiz, şimdiye kadar gördüğümüz öyle. Köy eşkıyalarında bile, anamdan, dedemden dinlediğim köy hikayelerinde bile hiç değilse elinde bir bıçağı olur. Bu çocukların ellerinde bir telefonları, başka bir şeycikleri yok. Başörtüleri suç oldu, giyimi kuşamı, giydiği tesettürlü pardesüsü suç oldu. Her şey suç oldu. Hiçbir suçu olmayan serçe kadar bir çocuktan da korkuyorlarsa Allahım hidayet versin, akıl fikir versin.

Üst ranzada yatıyormuş kızım, ‘anne sabah kalktım mı battaniye sırılsıklam, sıksan sıkılır’ derdi. Kızım üşütme, kızım sıkı giyin diyorum. Kıyafetler sınırlı. 3-5 kıyafet verebiliyorsun. Eşarp bile kısıtlı. Benim çocuğum hasta, romatizmal ağrı diyorlar bunlara. İltihaplı romatizmanın tehlikeliymiş. Artık ne bilmiyorum. İlkokul mezunuyum. Adını sanını bilemiyorum. Bu hastalık böyle kalıp kalıp omuriliğiyle iltihap bağlıyormuş. E romatizma hastalığı sıcağı çok sever, üstüne giyinmesi lazım, hava soğuyunca etkilenmeye başladı, ‘anne aman kışlıklarımı bir an önce getirin’ dedi.

İNSANLARI SÖMÜRMEK BACASIZ FABRİKA MI!

Bir de şu var. Götürüyorsun, yeterli alamayız diyorlar. Sınırlı sayıda diyorlar. Götürdüğünde almıyorlar -ya da 1-2 parça alıyorlar- kargoyla gönderince alıyorlar. Kargodan gelir sağlıyor, kantinden gelir sağlıyorlar. Neymiş, devlet bacasız fabrikaymış. Tabi bacasız fabrika o kadar insanları sömürüyorlar. O ana, o baba bir emekli maaşıyla mahkuma bakarken… Dışarından bir şey alıp da gönderemiyorsun, kantinde varmış, kantinde var ama sen 5 liraya veriyorsun, ben 5 liraya 5 çorap alır gönderirim. Benim alasım yok senden ama mecbursun. Tabi bacasız fabrika. Bir de oradan gelir sağlıyor devlet. Kargodan gelir sağlıyor, kantinden sattığı eşyalardan sağlıyor. Tabi fabrikasız baca. İnsanları sömürmek fabrikasız bacaysa çok güzel fabrikalar kurdu, Allah razı olsun devletten.

BİR FİRAVUN’A ELBETTE BİR MUSA GELİR

Allah devletimize zeval vermesin ama bu kadar zulüm de olmaz. Bir Firavun’a elbette bir Musa gelir. Rabbim ona göre ona da bir tokadını vurur ama nereden geldiğini bilemezler. Biz inançlı insanlarız, Allah’tan korkan, kuldan utanan insanlarız. Rabbim hidayetini verecekse versin, vermeyecekse Rabbime havale eyledim. Rabbim bunları kahru perişan öyle eylesin.

KENDİ BİNDİĞİ DALI KESİYOR

Yumruk yaşımdan beri, Erbakan hocaya oy verirlerdi; anam, babam, dedem, kayınvalidem, kayınbabam onun taraftarıydık. AKP çıktı, bunlar daha vatana millete çalışıyorlar dedik. Daha düne kadar Recep Tayyipçi idik ya ama kendi bindiği dalı kendisi kesiyor. Bile bile suçsuz insanları cezaevine tıkıyorlar. Bu dünyanın öbür tarafı da var. Toprağın altı var. Bir orayı düşünsünler, ne cevap verecekler.

YÜREĞİM YANGIN YERİ

Burada sözleri geçebilir, yalancı şahit bulabilirler, medyayı kandırabilirler, televizyonları etkileyebilirler, insanları etkileyebilirler ama orada… sağımızdaki solumuzdaki melekler var ya, onlar yazıyor, kameraya alıyorlar, güzel Mevlam, onlara gösterecek orada… Ben yalan söylersem beni de çeksinler, onlar yalan söylerse onları da çeksinler… Güzel Rabbime açtım ellerimi, yüce Mevlama havale eyledim. O yavruma çektirdiklerini dilerim Allahtan bu yavruma da göstersin de gönlümüz biraz serinlesin yavrum. Yüreğim yanıyor yavrum, yüreğim yangın yeri…

[Sevinç Özarslan] 11.10.2019 [BoldMedya]

Gol yemeye ‘Fransız’ kaldılar [Hasan Cücük]

Avrupa’da liglere milli ara verilirken, sezonun geriye kalan haftalarında kalesinde en az gol gören 5 takımdan 3’ü Fransa Ligue 1 ekipleri oldu. Avrupa’nın 5 büyük ligini dikkate aldığımızda Galatasaray’ında Şampiyonlar Ligi gruplarından rakibi olan Paris Saint Germain (PSG) oynadığı 9 hafta sonunda kalesinde sadece 4 gol gördü. PSG ile aynı sayıda gol yiyen bir başka Ligue 1 ekibi ise Reims oldu. Lig lideri PSG, 9 maçın 7’sinde, Reims ise 6’sında kalesini gole kapattı.

Futbolda puan almanın yolu gol atmak kadar yememektende geçiyor. Barcelona’nın ’Rüya Takımı’ olarak ünlendiği dönemin mimarı Johan Cruyff, ’Barcelona bir maçta 4 gol yiyebilir ama yediğinin bir fazlasını da atar’ cümlesini kurarak, hücum futbolunun önemine değinmişti. Her takım elbette Cruyff’un ’Rüya Takımı’ olmadığı için yediğinden bir fazla atmayı değil, öncelikle gole kalesini kapatmayı hedefliyor. Avrupa’nın 5 büyük liginde kalesinde en az gol gören 5 takımdan 3’ü Fransa Ligi’nden. Ligue 1’in son yıllarda tartışmasız bir numarası olan PSG, 9 haftada rakip fileleri 17 kez havalandırırken kalesinde sadece 4 gol gördü. Oynadığı 9 maçın 7’Sini gol yemeden tamamladı. Ligde 6. sırada bulunan Reims’te tıpkı PSG gibi sağlam savunmasıyla dikkat çekti. 9 maçın 6’sında 90 dakikayı gol yemeden tamamlayan Reims, 3 maçta ise 4 gole engel olamadı. Az gol yiyen Reims rakip fileleri ise 8 kez havalandırdı.

PSG’nin ardından ligde ikinci sırada yer bulan 19 puanlı Nantes ise 9 maç sonunda kalesinde 5 gol gördü. Ligue 1’in 3 ekibi, Avrupa’nın 5 büyük liginde en az gol yiyen 5 takım arasına adlarını üst sıradan yazdırdı. Son 3 maçından 1-0’lık galibiyetlerle gol yemeden ayrılan Nantes, PSG ve Reims’ın ardından Ligue 1’in en az gol yiyen diğer bir takımı oldu. Ligde 9 karşılaşmada 5 gole engel olamayan Nantes, maç başına 0,55 ortalama yakaladı. Maç başına 0,44’lük oran yakalayan PSG ve Reims, bu alanda Avrupa’nın diğer 4 büyük futbol ülkesi Almanya Bundesliga, İtalya Serie A, İngiltere Premier Lig ve İspanya’daki La Liga takımlarla kıyaslandığında zirveyi paylaştı. Geride kalan 9 haftada Ligue 1’de kalesinde en çok gol gören takım ise Monaco oldu. Kalesinde 19 gol gören Monaco’nun düşüşü bu yılda devam ediyor.

La Liga’da en az gol yiyen takımın adını bulmak son dönemde oldukça kolay oldu. Bu takım ne Real Madrid ne de Barcelona. Diego Simeone’nin gelmesiyle farklı bir kimliğe bürünen Atletico Madrid, La Liga’nın en az gol yiyen takımı olma özelliğini son yıllarda kimseye bırakmıyor. Simeone’nin sağlamcı anlayışı bu yıl da meyvelerini verdi. Geride kalan 8 haftada Atletico Madrid kalesinde 4 gol gördü. Atletico ile aynı sayıda gol yiyen bir başka ekip ise Athletic Bilbao oldu.  İki takım 8 haftada 4’er gole engel olamadı ve bu alanda 0,5’lik ortalama yakalayarak Avrupa’nın 5 büyük ligindeki söz konusu sıralamada PSG ile Reims’ın arkasında yer aldı. Atletico Madrid, son 4 maçta kalesini gole kapatmayı başardı. İlk 5 hafta sadece bir gol yiyen Athletic Bilbao ise son 3 maçında gol yemekten kurtulamadı. Şampiyonluğun iki güçlü adayı Real Madrid 8, Barcelona ise 10 gol yedi. La Liga’da en çok gol yiyen ise 16 golle Betis.

İtalya Serie A’da İnter, Almanya Bundesliga’da ise Wolfsburg rakip forvetlere en az geçit veren ekipler oldular. İnter ve Wolfsburg çıktıkları 7’şer maçta 4’er gol yedi ve 0,57’lik ortalama tutturdu. Serie A’da ilk 5 maçında kalesinde bir gol gören Inter, son iki haftada 3 gole engel olamadı. Bu 3 golün ikisini zirve mücadelesi verdiği Juventus’tan yedi. Yunus Mallı’yı kadrosunda bulunduran Wolfsburg ise son iki maçını gol yemeden tamamladı. Serie A’da 7 haftada 5 gole engel olamayan Hellas Verona şu ana kadar 0,71 gol yeme ortalamasıyla mücadele etti. İngiltere Premier Lig’de 8 haftada 8 galibiyet alan ve 6 gol yiyen lider Liverpool, maç başına 0,75’lik oran yakaladı. Ligue 1’de kalesinde 7’şer gol gören Montpellier ve Rennes ise 0,77’lik ortalamayla oynadı.

Süper Lig’de ise en az gol yiyen takım Göztepe. Geride kalan 7 hafta sonunda İzmir ekibi kalesinde 5 gol gördü. Göztepe’yi 6 golle Galatasaray ve Konyaspor takip ediyor. En az gol yiyen 3 takımdan ikisi olan Göztepe ve Galatasaray en az gol atan takımlar arasında da bulunuyor. Bu iki ekip, Gençlerbirliği, Denizlispor, Ankaragücü ve Rizespor’la birlikte 6 gol attı. 7 hafta sonunda Süper Lig’de en çok gol yiyen ekip ise 14 golle Kayserispor oldu.

[Hasan Cücük] 12.10.2019 [TR724]

Sokak hareketleri ve röportajlar [Prof. Dr. Osman Şahin]

Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin Emirdağ Lahikasında geçen ve umum nur talebelerine vefatından önce vermiş olduğu en son dersi, günümüzde Hizmet Hareketinin takip etmesi gereken çok önemli düsturları ihtiva etmektedir. Dersin ana teması müsbet hareket etmek hakkındadır.

Bu derse şu şekilde başlamaktadırlar: “Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir. Rıza-yı ilâhîye göre sırf hizmet-i imaniyeyi yapmaktır, vazife-i ilâhiyeye karışmamaktır. Bizler âsâyişi muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti içinde her bir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz.” Üstad Hazretleri bu düsturu açıklamak için kendisinden örnek vermektedirler. Fıtraten tahakkümü kaldırmadığı, hiç bir şeye boyun eğmediği Eski Said dönemindeki yaşanan hadiselerle ortada olduğu halde, Yeni Said döneminde(otuz yıl boyunca) kendisine yapılan çok ağır zulümlere rağmen müsbet hareket etmek ve menfî hareketlere girmemek için, yapılan muamelelere sabırla, rıza ile mukabele ettiklerini ifade etmektedirler.

Bu zamanda dahil ve hariçteki cihad-ı mâneviyedeki fark pek azîmdir…

Bunun sebebini ise şöyle açıklamaktadırlar: “Asıl mesele bu zamanın cihad-ı mânevîsidir. Mânevî tahribatına karşı sed çekmektir. Bununla dahilî âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir. Evet, mesleğimizde kuvvet var. Fakat bu kuvvet, âsâyişi muhafaza etmek içindir. “Hiçbir günahkâr, başkasının günahını yüklenmez.” düsturu ile ki: “Bir câni yüzünden onun kardeşi, hanedanı, çoluk-çocuğu mesul olamaz.” İşte bunun içindir ki, bütün hayatımda bütün kuvvetimle âsâyişi muhafazaya çalışmışım. Bu kuvvet dahile karşı değil, ancak hâricî tecavüze karşı istimal edilebilir. Mezkûr âyetin düsturuyla vazifemiz, dahildeki âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir… Ve cihad-ı mâneviyenin en büyük şartı da vazife-i ilâhiyeye karışmamaktır ki,“Bizim vazifemiz hizmettir; netice Cenab-ı Hakk’a âittir. Biz vazifemizi yapmakla mecbur ve mükellefiz.”

Dersin devamında içeride ve dışarıda verilecek mücadelenin farkına dikkat çekerek milyonlarla ifade edilebilecek talebelerinin varlığı sebebiyle maddi kuvvete sahip olduğunu, ama bu kuvveti müsbet hareket ederek sadece dahilde âsâyişi muhafaza için kullanacaklarına vurgu yapmaktadırlar. 

Aynı yerde, çok yakında vefat edeceğini ifade ederek, şu önemli nasihatı yapmaktadırlar: “Madem siyasetçilerin bir kısmı Risale-i Nur’a zarar vermiyor, az müsaadekârdır; “ehvenüşşer” olarak bakınız. Daha “âzamüşşer”den kurtulmak için, onlara zararınız dokunmasın, onlara faydanız dokunsun. Hem dahildeki cihad-ı mânevî, mânevî tahribata karşı çalışmaktır ki, maddî değil, mânevî hizmetler lâzımdır.”

Dahilde yapılacak mânevî cihat, maddî değil, manevi tahribatları tamir etmeye matuf olmalıdır. Yani parti kurarak iktidarı ve maddi kuvvetleri ele geçirmek, sokaklara dökülmek gibi kitle hareketleri veya diğer bir ifadeyle, emniyet ve asâyîşe zarar verebilecek dahilde maddi kuvvet kullanmayı gerektirecek faaliyetler şeklinde olmamalıdır.

Ayrıca aynı ayet-i kerimeden iktibas ettikleri düstura binaen,  o zülmeden o parti içerisinde zülümlere sebebiyet verenlerin yüzde beşlik bir kesim olduğunu ve bunların suçunu bütün parti mensuplarına şamil etmenin doğru olmadığına dikkat çekmektedirler. Fethullah Gülen Hocaefendi de “Değmez mi” başlıklı konuşmasında aynı hakikate dikkat çekmektedir: “O hükûmetin içinde de -esasen- o zulmü, o ihtilâsı, o harâmîliği, o hırsızlığı irtikâp edenler, mahdut bir sınıf. Zannediyorum bir zelzele ile sarsıldıkları zaman, bir fay kırılmasıyla dağıldıkları zaman, bakacaksınız ki, o cephede sadece yirmi-otuz tane insan kalmış.”

Mehmet Kırkıncı hocaya atfedilen bir hatırada, müsbet hareketi pasiflik olarak gören birilerinin sorusuna Kırkıncı hoca latif bir nükte ile cevap vermektedir: “O günler Mart ayının son günleri olduğu için deniz sürekli fırtınalıydı. Yanımdakilere sordum: “Bizi rahatsız eden bu çalkantı, bu hareket nedir?” “Denizden esen fırtına, dalgaları kaldırıp, kıyıdaki taşlara çarpıyor. Bu gürültü ondan kaynaklanıyor.” dediler. Ben de latife ile: “Ben bu Karadeniz’i akıllı bir şey zannederdim. Acaba dalgalarını kaldırıp taşlara vurmasında ne fayda var. Bundan kendi başını kırmaktan başka ne kazanıyor ki? Siz Trabzonlusunuz bilirsiniz.” dedim. Benim bu latifem çok hoşlarına gitti. Devam ettim:“Trabzonlular, size bir şey daha soracağım. Sabahları buralara güneş doğuyor mu?” dedim. “Elbette” dediler. “Peki o da gelirken böyle gürültü ile patırtı ile sizi rahatsız ediyor mu? Camlarınızı kırıp, ağaçlarınızı söküyor mu? Bağlarınızı, bahçelerinizi tahrip ediyor mu?” dedim. “Hayır” dediler. “Şu halde güneş sizleri ısıtıyor. Bağ ve bahçelerinize feyiz ve bereket getiriyor. Gecenin karanlığından kurtarıp yollarınızı aydınlatıyor. Doğru mu?” dedim. “Doğru” dediler. Sonra soruyu soran gence dönüp: “İşte sizinle bizim aramızdaki fark fırtına ile güneş arasındaki fark gibidir. Şimdi güneşe pasif mi diyelim? Risale-i Nur’un hareketi güneşin hareketi gibidir. Akıllara Nur, kalplere feyiz ve irfan getiriyor. Gönüllere muhabbet ve sevgiyi tesis ediyor.” dedim.”

Sokak hareketlerinin problemleri çözmekten daha çok, dünyadaki hizmetlere zarar verme potansiyeli vardır…

Burada ifade edilen düsturlar günümüzdeki Hizmet Hareketi için de tamamen geçerlidirler. Süreç başlayıncaya kadar  tamamen bunlara uygun hareket edilmiştir. Bu durum Türkiye’de böyle olduğu gibi bütün dünyada da aynı şekildedir. Hiç bir zaman şahıslar ile uğraşılmamış, hep müsbet yollardan yanlışlar düzeltilme yoluna gidilmiştir.  Ülkede barış ve huzur ortamının oluşması ve devamı için gayret edilmiştir. Emniyet ve asayişe zarar verecek hallerden her zaman kaçınılmıştır.  Hak adına nerede durduklarına bakılmaksızın, hizmetlerin yapılabilmesi için gerekli olan emniyet ve asayiş ortamının muhafazası için, ülkeyi idare edenlerle karşı karşıya gelmekten ziyade, onları sürekli müsbete kanalize etmeye ve ıslah etmeye çalışılmış, yaptıkları hatalardan daha çok, küçük de olsa doğruları nazara verilmiş, bunlara karşı kullanılan dil ve söylemlerde nezakete dikkat edilmiş ve evhamlarını tahrik etmemeye gayret edilmiştir.

Zaten, “Ona tatlı, yumuşak bir tarzda hitap edin. Olur ki aklını başına alıp düşünür, öğüt dinler yahut hiç değilse biraz çekinir” ayet-i kerimesi ile firavunlara bile bu şekilde davranılması emredilmemiş midir?

Problemler, güncel ve geçici olan yollardan değil de daha temelden ve daha kalıcı olacak yollarla çözülmeye çalışılmıştır. Ülke içerisinde hizmet etme ortamını bozacak söylemlerden ve eylemlerden uzak durulmuştur. Müsbet hareketle bağdaşmayan, çözüm bulma adına da bir şey va’d etmeyen sokak hareketlerine her zaman mesafeli durulmuştur. Çünkü sokaklara dökülme gibi kitle hareketlerinin emniyet ve asayişe zarar vermesi, toplumun önemli üniteleri tarafından yanlış anlaşılması, birileri tarafından menfi amaçlar adına manipule edilmesi ve provakosyanlara sebebiyet verme adına kullanılabilmesi gibi handikapları vardır.

Yukarıda zikredilen sebeplerden dolayı, Hizmet Hareketlerinin tebliğ ve temsil metodları içerisinde yeri bulunmayan sokak hareketlerine Hizmet destek vermemiştir.  Bu eylemlerde bir takım mazlumiyetler ve mağduriyetler dillendiriliyor olsa da bu böyledir. Bunun böyle olması yapılan zülümlere sessiz kaldığı anlamına gelmez. Dünyada yapılan zülümlere karşı daha kalıcı ve etkili olduğuna inanılan metodlarla mücadele verilmektedir ki, bunlar cehalet problemini  çözmek için eğitim faaliyetleri yapmak, diyalog köprüleri kurmak, dünya çapında gerçekleşen radikal düşüncelerin ve kutuplaşmaların önlenmesi adına gayret göstermek, fakirlikle ve fakirliğin yol açacağı problemlerle mücadele adına yardımlaşmayı desteklemek gibi müsbet faaliyetlerden oluşmaktadır.

Türkiye’de başlayan süreçle, bütün bu hizmetleri bitirme yoluna gidilmiş, Hizmet insanları her türlü hak ve hukuktan mahrum bırakılmış ve hizmet etme imkanları tamamen ellerinden alınmıştır. Dolayısıyla, yapılan bu saldırılara karşı nefs-i müdafaa ya da savunma adına, yapılan zülümlere karşı durulmuş, zülme sebebiyet verenler ve yaptıkları zülümler bütün dünyada dillendirilmeye çalışılmıştır.  Çünkü Türkiye’deki zalimler tarafından, Hizmet Hareketi yalanlar ve iftiralarla terör ile irtibatlandırılıp mensupları terörist olarak ilan edilmiştir. Bununla da kalmayıp bu uydurulan yalanı bütün dünyaya kabul ettirmeye çalışmaktadırlar. Hizmet Hareketi mensupları kendilerine yapılan bu zülümlere karşı maddi mukabelede bulunmamışlar, bir taraftan müsbet harekete uygun hareket ederken, diğer taraftan haklarını savunma adına hukuki mücadeleyi devam ettirmiş ve gerçeklerin anlaşılması adına, bunlara sebebiyet verenlerle kendi üslüp ve metodlarına uygun şekilde bir mücadele içerisine girmişlerdir.

Hizmet mensuplarının, bu süreçte durmadan kendilerine zülmeden, karalayan, iftira eden zalimlere karşı tavır alması, onların yanlışlarını, amaçlarını, mahiyetlerini, taktiklerini ve stratejilerini nazara vermesi müsbet hareket düsturuna aykırı değildir. Bu meşru müdafa hakkıdır, gerçeklerin anlaşılması için bir zarurettir ve aynı zamanda zalimlere yardımcı olmamak düsturuna uygun hareket etmenin de gereğidir. Kanaatimce, Hocaefendi’nin kamuoyuna verdiği mesajlarında ve röportajlarında kullanmış olduğu üslûbu, ifade edilen hakikatler zaviyesinden ele alınmalıdır ki yanlış anlaşılmalara ve insafsızca eleştirilere yol açmasın.

[Prof. Dr. Osman Şahin] 12.10.2019 [TR724]

Martı ağlıyor çünkü! [M.Nedim Hazar]

Zaman aktıkça bir sakin dere gibi birçok şeyi de alıp götürüyor. Lakin gitmeyen, yerinde sayan bir takım şeyler de var.

Yollar örneğin…

Nedense bu ülkenin kaderi sanki her tatil öncesi yaşanan üzücü hadiseler.

Kazalar, ölüm haberleri ve uyulmayan kurallar. İnsanın içine hüzün doluyor sonra. Ve oturup sakin kafayla analiz ettiğinde bir de bakıyor ki, aynı şeyleri yıllar önce kaleme almış! İşte size bugünkü hislerimi aynen anlatan yıllar öncenin bir yazısı:

Uzatsam çekebilir miyim mızrağımın ucuyla bulutlara ilişen ıslak hüznü?

Şu kanadına güneş konan martı kadar haz alabiliyor muyum gökyüzünden?

Ve ben, üzerine oturduğum şu kayadan ne kadar fazla hisliyim? Şiir akıyor gökyüzünden; ‘Bir martıyı da ağlattın işte. Bu çocuk garanti intihar eder artık.’

Ölüm?

Ne kadar bize bağlı ki yaşam ipinin ucu? Ölümün üzengisini kim tutabiliyor ki, bırakınca ruhumuz dörtnala uçabilsin sonsuza? Vestiyerleri var ruhlarımızın, bin bir çeşit kostümleri astığımız. Çeşit çeşit, renk renk, boy boy, karakter karakter. Travmalarını gizliyoruz odacıklarında beynimizin.

Sevdalarım var; sonsuzlukla çarpılıp, hiçliğe bölünen.

Her tutunuş bir aldanış gibi iğreti duruyor ellerimde, yüreğim karanlığın eşiğinde iki büklüm. Buzun, soğuğun en masum, en yumuşak, en insanî, en doğal hali kar. Korkutmadan iniyor, nazlı bir peri gibi salınarak omuzlarımızdan aşağı. Kuşlar donmuş yine. O kuşlar ki, yıldızları ipe dizer gibi gezinirlerdi bulutların hemen altında… Kuşlara parayla yem alıp, püskürtenlerden nefret ediyorum. Onları fona alıp önünde mutluluk pozu verenleri affedemiyorum. Sahipsizliği, soluksuzluğu göremeyenleredir öfkem. Dirilerini görmeyip, ölülerini gazete sayfalarına basıp, altına gözü sulu mersiyeler düzenler iğrendiriyor beni.

Yüzeyi kan kokan asfaltlar öldürüyor beni. Her enkaz bir kırbaç ruh kolonlarım arasında. Her şaklayış bir şahlanış gibi; ruhu fırlatan bulutlara…

Ve ben parmağımın ucuyla hüzün bulutuna dokunmak istiyorum. Kanadında ıslak hüznü saklayan bulutları kıskanıyorum. Çocukları ısıran köpekleredir kinim, köpekleri ısıran insanlara olduğu kadar. Korkunun kokusunu alanlar ile kokunun korkusuyla saldıranları nasıl ayırabileceğiz ki?

Bu lodos beni hayatta tutuyor, bu yosunlu kaya. Şu nemli soğuk bağlıyor ciğerlerimi yaşama. Gözlerimde hüznün dışından sarkan yaşlar. Ufukta kaderin salladığı tekneler. Küçük taşlar ne kadar şanslı. Kimliksiz, sıradan ve benzeş diğerlerine. Taşa kimliğini veren sanata hasretim. Fazlalığını alıp onu ölümsüzleştiren sanatkâra!

Bu lodos sarsıyor bedenimi. Bu rüzgâr sarsıyor ruhumun menteşesi laçka kapısını. Sırtı kanla kaplı asfaltlar ürkütüyor beni..

Esen bu lodos sarsıyor bedenimi. Ruhum bir vestiyer kostümlerime. Ve yollar; üzerinde yeni çiğnenmiş bir köpek cesetleri. Ölümün aşısını bulamadı ki Louis Pasteur! Yaşam ucuz bu ülkede. Bir fren fiyatına bir demet ölü! Bir aşı bedeline ağız dolusu köpük. Arabalardan sarkan insan yüzleri.

Ne kadar da dikkatliyiz ölü hayvanları ezmemek için!

Damlarda donuyor kuşlar ve gazeteler ölü, uçmayan kuşlara ağıt yakıyor. Dirileri sokakta bakımsız, kimsesiz, sessiz. Otobana serili insan cesetleri. Flaşlar ardı ardına patlıyor, tepe ışıkları, sahne ışıkları. Beyaz kâğıtta netlik ayarları, asfalta yayılan kanda karanlığın soğuk tonu. İnsanlar bayramda, yağlı ilmeği tartışırken, ölümün kemendi boyunlarımızda geziniyor. Martılar, bulutlar kadar yüksekte. Minik gagalarında ıslak hüzünleri. Köpekler derileri asfalta yapışmış, sonsuza kaymış gözleri. Ve insanlar otobanda bedenleri, üzerinde bayramlık giysileri!

Şu kanadına güneş konan martı kadar haz alabiliyor muyum gökyüzünden?

Ve ben, üzerine oturduğum şu kayadan ne kadar fazla hisliyim?

Denize attığım taş, kişiliğime meydan okuduğu için mi uzaklarda şimdi? Denizi bir kâğıt gibi yırtmak istiyorum, vestiyerimdeki tüm kostümlerimi yakarak!

Martı ağlıyor çünkü!

[M.Nedim Hazar] 12.10.2019 [TR724]

Sultan Hüseyin Baykara ve Ali Şir Nevâ’i atışması [Bekir Salim]

1400’lü yılların son çeyreği… San’atın ve san’âtkârın kıymetli olduğu yıllar… Ricâl-i devletin âlimlere, san’atkârlara temenna durduğu mutlu dönemler…

*****

Eskiden sultan olmanın, lider olmanın, devlet adamı olmanın yolu ehl-i ilim ve ehl-i sanât olmaktan geçiyordu. Tarihte müsbet mânâda iz bırakmış tek bir lider gösteremezsiniz ki, bir kaç dil biliyor olmasın, bir sanât dalında söz sahibi olmasın, ilimden-irfandan nasibi olmasın…

Yanlış anlaşılmasın;

Emekli olduktan sonra, yüzbinlerce insana çektirdiklerini, zulümlerini unutmak ve unutturmak için resim sanatının ırzına geçenleri, üç beş oy devşirmek için mürâice, ağdalı bir tonlama ile ağzını yaya yaya şiir okuyanları kastetmiyorum.

Şimdikilerin durumu maalesef budur…

Şu anda devletin en yüksek mevkiini gasp eden gasıp…

Şiirden o kadar üst perdeden (!) anlıyor ki, şiir kasedi bile çıkardı. Yemin ederim, şiirden tiksindim; az kalsın Necip Fâzıl’dan soğuyacaktım.

Bu zât(!), Fâzıl Hüsnü Dağlarca rahmetli olduğunda (Konya Âşıklar Bayramında aynı jüride bulunma mutluluğunu yaşadığım büyük şair) cenaze töreninde konuşma yapıyor. Daha doğrusu, “Prompter hatibi” yazılanları okuyor. Sesine bir “keşkül titretmesi” (yok bu benzetme burada olmadı)… Ses tellerine, şiirin mânâsını ciğerinde hissediyormuşçasına sun’î bir his pompalamaya çalışıyor. Neredeyse ağladı ağlayacak:

“Başka sanat bilmeyiz karşımızda dururken.
Yazılmamış bir destan gibi Anadolu’muz.
Arkadaş, biz bu yolda türküler tuttururken;
Sana uğurlar olsun, ayrılıyor yolumuz…”

Bu dörtlüğü duyunca “Eyvah!” dedim… Eyvah! Çünkü bu şiir Fâzıl Hüsnü Dağlarca’nın değil, Faruk Nâfiz Çamlıbel’in… Cahil bir danışman yazmış, eline tutuşturmuş; bunun zaten hiç bir şeyden haberi yok, sadece okuyor…

Hadi bir şiir yanlışı neyse… Asıl “Eyvah!” dış politikada cahil, hayâlperest danışmanlarla ülkenin geldiği son durum… Bir bataklığa saplandık ki, Allah ülkemize, milletimize merhamet ede…

Neyse… Konumuz bu değil… Biz gerçek san’atkârlardan, gönül insanlarından bahsedelim:

*****

Ali Şir Nevâ’î… Çağatay Türkçesinin en büyük şair ve yazarı… Sadece Çağatay edebiyatının değil, bidayetinden bugüne, bütün Türk edebiyatının en büyük şairlerinden biri…

Tahsil arkadaşı Hüseyin Baykara 1469’da Horasan tahtına oturunca Ali Şir Nevâ’î’ yi de yanına almış ve kısa bir dönem dışında hep beraber olmuşlar. İki büyük şair… Ömür boyu şiirleşip durmuşlar…

Sultan Hüseyin Baykara’nın hanımı ölüm döşeğinde…

Şu atışmadaki derinliğie bakın:

ALİ ŞİR NEVÂ’Î:
Elâ, ey Şah-ı Semerkant, kandi zehretmek gerek.
Çünkü fânidir bu cihan, her gelen gitmek gerek.
“Külli şeyin Hâlıkındır” bâki bir Mevlâ kalır,
Servi dalı gölgesinde, “Gül” soldu, n’etmek gerek?

SULTAN HÜSEYİN BAYKARA:
Olacak olur ne çare, n’eylemek, n’temek gerek?
Serv dalından tabutunu gül kefen etmek gerek.
Çün anasır hâke merbut, ahiri hep hâk olur,
Tez yuyun, tez kaldırın ki, menzile yetmek gerek.

ALİ ŞİR NEVÂ’Î:
Hayf oldu bağ u nihâle, esti sârsâr samları,
Sâkiler göçtü meclisten, şikest oldu camları,
Erdi mevsim-i zemistân, geçti yaz eyyamları,
Bağ u gülşen virân oldu, bülbül de gitmek gerek.

SULTAN HÜSEYİN BAYKARA:
Bîvefâ çarhın elinden kadim oldu lâm gibi,
Nûş ettiğim kâse camlar şimdi oldu sem gibi.
Terk eyleyip taht u tâcı İbrahim Edhem gibi,
Saltanat tahtıgâhımda baykuşlar ötmek gerek.

ALİ ŞİR NEVÂÎ:
Lâlezâr, gülzâr figânda,hep nâlezâr oldu gel.
Esti mevt yelleri, ömür, bağ tarümâr oldu gel.
Yetiş ey Şah-ı Semerkant, goncalar hâr olu gel.
Ali Şir bayguş misâli bînevâ ötmek gerek.

SULTAN HÜSEYİN BAYKARA:
Fenâdan bekâ mülküne kervânı göçtü Gül’ün.
Mukadder alır yerini, gayreti boştur kulun.
Toy gününde sen bulundun, huy gününde sen bulun.
Dört kişinin birisi sen tabutun tutmak gerek.

[Bekir Salim] 12.10.2019 [TR724]

Yalan sermaye [Dr. Reşit Haylamaz]

Kendini koltuk sevdasına kaptırmış ve Ebû Tâlib’den onu devralma hazırlığı yapan Mekkeliler’in en iyi yaptığı şey, iftira ve yalan haber üretmekti. “Dâru’n-Nedve” olarak bilinen idari yapı, vahyin geldiği günden itibaren âdeta, yalan haberin merkezi gibi çalışıyordu!

Her güne yeni bir yüzle uyanıyorlardı.

Düne kadar “Emîn” deyip parmakla gösterdikleri, en yakınlarına bile güvenmeyip kıymetli eşyalarını kendisine emanet ettikleri Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), bir anda hedef haline getirilmiş ve ortak atışın hedefi oluvermişti.Atış serbestti.
Neler demediler ki?
“Mecnûn”
“Şâir”
“Kâhin”
“Büyücü”
“Ebter”
“Bozguncu”
Daha neler, neler!

Din adına ahkam kesmekte, Allah’ı kendi nefisleri istikametinde konuşturmakta da üstlerine yoktu; Allah’ın vahiyle müeyyed kıldığı Peygamberi’ne, kıt akıllarıyla sözde akıl öğretiyorlardı:

“Peygamber, beşer olmamalıydı”

“Peygamber olsaydı evlenmezdi”

“Yanında bir melek olmalıydı”

“İlahları tek bir ilah yaptı”

“Peygamberlik bize de verilmeliydi”

“Kur’ân bir defada indirilseydi”

“O değil de bizim büyüklerimizden birisi Peygamber olmalıydı”

“Çarşı-pazarda gezen birisi Peygamber olamaz”

“Söyledikleri doğru ise gökten taş yağdırsın”

“Göğe merdiven dayasın” gibi daha neler, neler!

Sivri dillerinden Ku’ân-ı Kerîm de nasibini almıştı; yeri geldiğinde kirli emellerine basamak yapmak istedikleri Allah Kelâmı’na da dil uzatıyor,

“Beşer sözü”

“Faydasız, süslü sözler”

“Şeytan veya cin sözü”

“Üstûre” diyebiliyorlardı!

Derler ya: Dilin kemiği yok; ağzı olan konuşuyor!

Topluma o kadar yalan ve iftira pompalamışlardı ki Efendimiz’i yolda gören bir Mekkeli, “tesirinde kalırım” endişesiyle yolunu değiştiriyor, söylediklerini duymamak için parmaklarıyla kulağını kapatıyordu!

Hakikatte her adımları sahte, her sözleri yalandı ama onlara göre kendi doğrularından başka her şey yalandı!

Muhâcirleri geri getirebilmek için diplomasinin dilini kullanarak sonuç alacaklarını zannetmişlerdi; Habeş diyarına kucak dolusu para döktü, oyun içinde oyun sergilediler.

Ama nafile; boşuna nefes tüketmiş, elçiler eli boş gelmişti!

Diplomasiyle elde edemediklerini “yalan” ile devşirmeye odaklandı ve dediklerini yaptılar. Necm Sûresi’ni okuyup Kâbe’de tilavet secdesine kapanan Allah Resûlü’nün ardından onlar da yüz yere koydu, zahiren secde ettiler!

Görüntü tamamdı; “Sabah iman edip öğleden sonra vazgeçme” taktiğiyle kitleleri yönlendirme mühendisliği işe yaramış, içeriğini sorgulama lüzumu duymadan bu fotoğraf, çoktan Habeşistan’a gitmişti!

Secdeleri yalan olduğu gibi haber de yalandı.

Ancak, işe yaramıştı; zira Şeytanî bir tuzakla ve masrafsız bir sonuç elde etmişlerdi:

Altısı kadın, 29 Sahâbî’yi getirmişlerdi!

İşe yarıyordu yaramasına da ortada bir tutarsızlık vardı; yalanın da bir mantığı olmalı, kabul edilebilir bir çerçevede kalmalıydı.

“Büyükleri” bildikleri Velîd İbn-i Muğîre’nin evinde toplandı ve bir gün bunu konuştular:

“Her birimiz farklı bir dil ve üslup kullanıyor ve bu, muhataplarımızda tesir uyandırmıyor; gelin, ağız birliği yapalım ve hep aynı dili konuşalım!” diyorlardı.

Bu toplantının iki sonucu vardı:

İlki, bundan böyle, “sihirbaz” diyeceklerdi.

İkincisi, Hicâz’daki bütün kabilelere hey’et gönderme kararı aldılar. Zira biliyorlardı ki panayır panayır dolaşıp herkes ile görüşen Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), sırasıyla o kabilelere de gidecek, Hicâz’da uğramadık insan, çalmadık kapı bırakmayacaktı. Öyleyse, kucak dolusu hediyelerle uğurladıkları bu elçiler, Efendimiz’den önce bütün kabileleri dolaşacak, önlerine para-pul dökecek, yeri geldiğinde korku damarlarını harekete geçirip endişelerini artıracak, zaman zaman da menfaatlerinin zarar göreceğini söyleyerek yalan-yanlış beyanlarla onları, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ve İslâm hakkında şartlandıracaklardı. Üstelik, meseleyi bir gidişe bağlayıp işi savsaklamayacak, ardı-arkası gelmez ziyaretlerle sürekli canlı tutacaklardı!

Öyle de oldu.

Dediklerini yaptılar ve Mekke’den seferler düzenlediler.

Hem de defalarca!

Bunun iki sonucu oldu:

İlki, Hudeybiye’ye kadar yaşanan seriyye ve gazvelerin ana sebebini, Mekke merkezli gerçekleşen bu seferler oluşturdu. O kadar doldurmuş, o kadar korkutmuşlardı ki henüz Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ile görüşüp tanışmadıkları halde, bilmedikleri bir “düşman”ı yok edebilmek için kendine iş edinmiş ve Medîne’ye saldırı kararı almışlardı.

İstihbarat adına atılan adımlar da Medîne’ye gelen haberin doğruluğu söylüyordu. Dolayısıyla o bölgelere seriyyeler gönderildi veya bizzat Allah Resûlü’nün de içinde bulunduğu gazveler gerçekleştirildi. Böylelikle, fiili bir durum söz konusu olmadan fitne kendi yuvasında bastırılmış, gidilen cihetteki kabilelerle anlaşmalar yapılarak güzergâh emniyeti sağlanmış, fırsat avcılarına gözdağı verilmiş ve bundan böyle Hicâz’da keyfîliğin hükümferma olmayacağı da tescil edilmiş olunuyordu.

İkincisi, yalanın mumu söndü ve maksatlarının aksiyle mukabele gördüler. Zira yalanla tutuşturdukları mum söndü ve hakikatin berrak çehresiyle yüzleştiler. Şefkat Peygamberi’ni bizzat gördükten, İslâm’ı kendi orijini ile tanıdıktan sonra kanaatler hızla değişti ve kitleler halinde İslâm’a dahil oldular.

Görüldüğü üzere, zâhiren hedefine ulaşıyor gibi gözükse de sermayesi yalan olanın sonu hüsrandır!

[Dr. Reşit Haylamaz]

Risale-i Nur’u anlamada mühim bir sır: İncelikleri keşfetmek [Cemil Tokpınar]

Risale-i Nur’u anlamaya çalışırken dikkat edilecek çok mühim noktalar vardır.  Diyebiliriz ki, “bu eserlerde fazladan ve gereksiz hiçbir kelime, cümle, tabir, terim ve misal yoktur.” Her şey yerli yerinde, önemli bir maksat için ve genel mananın bir unsuru olarak zikredilmiştir.  Bu eserler eskilerin “efradını câmi, ağyarını mâni” sözüne uygundur. Bu bakımdan hiçbir kelimeyi atlamamak, anlamadan geçmemek gerekir.

Sözgelişi 23. Sözün Birinci Noktasının sonunda, “İşte, küfür böyle mahiyet-i insaniyeyi yıkar, elmastan kömüre kalb eder” cümlesindeki elmas-kömür benzetmesi rastgele söylenmemiş, bununla çok uzun bir hakikat özetlenmiştir. Çünkü elmas ve kömürün ana maddesi karbondur. Ancak tonlarca kömür, bir gram elmas etmez.

İşte müminle kâfir madde itibarıyla et ve kemikten meydana gelir.  Ancak iman, mümine Allah katında öyle bir değer kazandırır ki, hiçbir şeyle mukayese edilmez.

Yine aynı Sözün Üçüncü Nüktesinde insanla hayvanın farkının anlatıldığı misaldeki, insafsız dükkâncının bin altın karşılığında en çürüğünden bir kat elbise vermesi çok geniş bir manayı hatıra getirmektedir.  Demek ki insan, bin altınla ifade edilen harikulâde kabiliyetlerini sadece dünya hayatına sarf ederse, çürük elbiseye benzetilen mutsuzlukla dolu bir dünya hayatı geçirir.

Risaledeki simetrik anlamlar

Özellikle temsilî hikâyeciklerde ve misallerde çok güzel simetriler vardır. O kadar ki, misalde ne varsa, en ince ayrıntısına kadar hakikatte de vardır.

Burada simetriyi, “misalle hakikat arasındaki benzerlik, cümlelerde arka arkaya gelen kelimelerin seçilişindeki ahenk” olarak kullanıyoruz.

Mesela Yirmi Birinci Sözün İkinci İkazında peş peşe gelen kelimeleri gruplandırırsak şöyle bir ahenk ortaya çıkıyor:

Ekmek, kalp, gıda, kapı, niyaz, elde etmek.

Su, ruh, âb-ı hayat, çeşme-i rahmet, namaz, içmek.

Hava, lâtife-i Rabbaniye, hava-i nesîm, teneffüs, pencere, nefes almak.

Görüldüğü gibi, maddî hayat için zarurî üç önemli ihtiyaç olan ekmek, su, hava ile üç manevî varlığımız kalp, ruh, lâtife-i Rabbaniye ve bunların fonksiyonları arasında irtibat kuruluyor, mukayese yapılıyor.  Bedene ekmek, su, hava nasıl gerekliyse, kalp, ruh ve lâtife-i Rabbaniye için de namazın o derece gerekli olduğu ispatlanıyor. Ayrıca namazın manevî bir gıda, bir âb-ı hayat, bir hava-i nesim olduğu vurgulanıyor.

Yine Münazarat isimli eserdeki ulema, meşayih ve hutebanın zikredildiği bölümde ahenkli bir şekilde dizilen sadef, mağara, kehf benzetmeleri, dimağ, kalp, fem ifadeleri ne kadar mükemmel bir şekilde uyumlu zikredilmiş… Misalle gerçek arasında tam bir benzeyiş var.

Sık geçen kelimeler iyi bilinmeli

Risale-i Nur’da çok sık kullanılan kelime ve terimlerin manalarını çok iyi bilmek gerekir; çünkü onlar, manaların anahtarlarıdır.  Belki yüzlerce, binlerce defa karşımıza çıkacaktır.

Vahidiyyet, Ehadiyyet, mana-yı harfî, mana-yı ismî, tesbih, vahdet, İsm-i Azam, arş, cüz, küll, câmiiyyet ve bunlar gibi daha sayabileceğimiz yüzlerce terim çok sık zikredilmektedir. Bunların anlamını biraz genişçe öğrenmek gerekir. Defalarca karşımıza çıkacağı için bir kere öğrenilse binlerce kelimeyi öğrenmiş gibi anlamamızı kolaylaştırır. Maalesef lügatlerde verilen manalar çok kısa olduğu için yetersiz kalıyor. Bunlar için kavram ve terim çalışması yapmak lazımdır.

Kelime anlamlarına dikkat!

Risale-i Nur’un birçok yerinde Arapça veya Farsça bir kelimenin manası aynı satırda verilmiştir. Bunun için biraz dikkatli olmak yetecektir.

İşte, Sözler’de yaptığımız araştırmada bulduğumuz bazı örnekler ve sayfa numaraları:

O Sultana muhâtab ve halil ve dost ol! (10)

O rahmetin kuvvetidir ki, zîşuurun nazarlarını celb eder, kendine çeker. (12)

Nihayet ihtilât içinde ve karışmış oldukları halde, nihayet derecede imtiyaz ve farkla birbirinden ayrılıyor. (55)

…Sâni-i Zülcelâl, onun mukabilinde zîşuurdan marziyyatı ve arzuları ne olduğunu bir elçi vasıtasıyla bildirmesin. (55)

Hakikî istib’ad, hakîkî muhaliyet ve akıldan uzaklık… (59)

Her şeyde maslahat ve fâidelere riâyet etmesidir. (61)

…Iztırar lisaniyle sual edilen ve istenilen her şeye dâimî cevap vermek… (60)

…Vazifedar mevcûdâtın gelmesine yer hazırlamaktır ve ihzarattır. (69)

Mahşer ise bir beyderdir, harmandır. (75)

…Bütün kat’iyetle açtıkları âhiret yolunu ve küşad ettikleri Cennet kapısını… (80)

Onu bütün hakaikına temel taşı ve üssü’l-esas yapıyor. (96)

…Yani mâzi, müstakbel, yani geçmiş ve gelecek mahlûkatın… (100)

Hem kendi mârifetinin garîbelerini izhar edip göstersin. (108)

Akıl alâkadarlığı ile ona zulmetler, karanlıklar veriyor. (131)

…Dükkân, şeksiz bir fevkâlâde iâşe ve erzak mâlikini ve sahibini ve memurunu bildirir. (142)

…Levh-i mahv ve isbat namında yazar bozar tahtası hükmündedir. (148)

Merdane kabre bak, dinle ne talep eder.  Erkekçesine ölümün yüzüne gül; bak ne ister. (155)

[Cemil Tokpınar] 12.10.2019 [TR724]

Harekâtın ekonomiye maliyeti [Hakan Taner]

Türkiye 35 yıldır mücadele halinde olduğu terör örgütü PKK’yı ve uzantılarını yerinde etkisiz hale getirmek için bir kez daha sınır ötesi harekâta başladı.

Türkiye’nin bölgede ne kadar ilerleyeceği, ne kadar kalacağı ve bu harekâtttan elde edilecek sonuçlar henüz net olmasa da bazı tahminlerde bulunmak mümkün. Bu operasyonun birkaç hedefi var…

Hükümet bu operasyonla içeriye, dışarıya ve teröristlere ayrı ayrı mesaj vermek istiyor.

İÇERİYE DÖNÜK HEDEFLER

Malum olduğu üzere ekonomik realite siyasi otoriteyi zayıflatıyor. İşsizlik, kapanan işyerleri, ülkeyi terk etmeye devam eden yabancı sermaye, ödenemeyen borçlar, zamlar ve bunalan bir halk…

Son dönemde tüm sektörlerde banka borçları yeniden yapılandırılmakla meşhur. Enerji sektöründe tam 7,5 milyar dolar borç bankalarda yeniden yapılandırıldı.

Ekonomik kırılganlık ve çözümsüzlük içerisinde bütün bunların üzerindeki birleştirici tek unsur din ve milliyetçilik.

Artık klişe haline gelmiş olan “ülkenin birlik ve beraberliğe muhtaç olduğu şu günlerde” gibi ifadeler tedavüle girdiği andan itibaren anlaşılıyor ki eleştiri zorlaşmış, farklı düşünenler için etiketler hazırlanmış demektir.

Bu söylemle birlikte suskunluk sarmalı da başlamış demektir.

Nitekim sosyal medyada harekâtı eleştiren, tweet atan ya da haber yapan birçok kişi gözaltına alınarak sorgulama ve merak etme minumuma indirilmiş oldu.

İktidar rahat hareket edebilmek ve istediği neticeleri elde edebilmek için tüm imkânları seferber edecektir. Bunun bir adım sonrası Olağanüstü Hâl’in (OHAL) tekrar aktif hale getirilmesi olabilir.

Bu noktada bir gerçeği ifade etmeliyiz: Fiziki sınırları korumanın yolu zihinsel ve toplumsal sınırları ortadan kaldırmakla mümkündür. Bir ülke kendi içerisinde toplumsal kutuplaşmaları ve zihinsel bölünmeyi teşvik ediyor ve buradan rant elde etmeye çalışıyorsa dışarıya karşı hem itibarını hem de geleceğini riske atar.

İnsanları korkutarak, sindirerek belki amacınıza ulaşabilirsiniz, fakat, mutsuz, huzursuz, fakir fukara ve sevgisiz bir toplum ortaya çıkarırsınız ki böyle bir toplumda kimse ne yaşamak ister ne de mutlu olabilir.

DIŞARIYA DÖNÜK HEDEF

İktidarın  bu operasyonla dışarıya dönük olarak verdiği en net mesaj, “Eğer beni desteklemez ve mani olursanız 3 milyon 600 bin mülteciyi serbest bırakırım. Bunları bırakmamı istemiyorsanız taleplerimi karşılamak zorundasınız.” oldu.

Bu durum doğal olarak konunun muhatapları tarafından irite edici bulunmakla kalmadı, çok da ciddiye de alınmadı.

Recep Tayyip Erdoğan, “Mülteciler için şu ana kadar 40 milyar dolar harcadık. Bir 40 milyar dolar daha harcarız.” derken  hem içeride hem de dışarıda, “Bu kadar paran varsa kendi ülkenin vatandaşlarının refah ve mutluluğu için harcamalısın.” tavsiyesi ile karşılaştı.

Askeri harekâtır dışarıya dönük kısmında şu net bir şekilde anlaşıldı ki ABD Başkanı Donald Trump kendisi hakkında başlayan azil sürecini ve eleştirileri unutturmak istiyor. Bu onun için iyi bir fırsattı ve bu fırsatı değerlendirdi.

Zaten tutarsız ve ilkesiz biri için sözlerinin birbirini kendi içerisinde yalanlaması ve itibarsızlaştırması çok da umurunda değildir.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetine gelince Saray çevresi ve de iç pazara başka, dışarıya bambaşka açıklamalarıyla kafa karıştırmaya devam ediyor. Bu ikircikli durum gerçeğin anlaşılmasını zorlaştırsa da dikkatli gözlemciler doğruyu yanlıştan ayırmakla artık ustalaştı da hedeflenen ile beyan arasındaki tenakuzu çok rahat çözümleyebiliyorlar.

HAREKÂTIN SONUNDA NE OLUR?

Askeri harekât aynı zamanda savunma harcamalarının katlanması demek. Bu maliyet artışı ekonomisi zaten kırılgan olan Türkiye ekonomisi daha da zayıflar.

Trump biraz zaman kazanmış olur.

İç meseleler ertelemiş, fakat çözümü daha da zorlaşmış olur.

Suriye bataklığına girmek kolay, fakat çıkmak zordur.

Dış güçler Erdoğan ile Esed’i aynı masa etrafında buluşturur.

Türkiye PKK belası ile uğraşırken buna ilave IŞİD ile de başa çıkmak zorunda kalır.

OHAL geri gelir, özgürlük ve hukukun alanı daha da daralır.

Türkiye yabancı ülkelerden gelen mültecilere ev sahipliği yapma karşılığında Avrupa Birliği (AB) fonlarından bir miktar daha para alır.

PKK terör örgütünün arkasındaki güçler desteğini çekerse ya da Türkiye bu desteğin kesilmesini sağlayabilirse PKK dağılma sürecine girer ki bu harekât ancak o zaman başarılı olmuş sayılır.

Bu harekâtla birlikte hedeflenen amacın bu olduğunu düşünüyorum.

Aksi takdirde Erdoğan’ın daha ilk günden “Herkesi AKP’ye üye olmaya davet ediyorum.’’ davetine bu safhadan sonra icabet edeceklerin çok sınırlı kalacağı gün gibi aşikârdır.

[Hakan Taner] 12.10.2019 [TR724]

“Cemaat trolleri” [Süreç Konuşmaları-9] [Veysel Ayhan]

Hizmet şahıslar değildir. Hizmet, risalelerdeki prensiplerdir, “Ölçü ve Yoldaki Işıklar”dır. Pırlanta serisidir. Bir insan bunlardan saptığı zaman “Hizmet”ten ayrılmıştır. Yoksa “ben ayrıldım”, “askıya aldım” “mesafe bıraktım” sözleri delil olmaz.

– Peki böyle ayrılanlara ne yapmak lazım?

– Diyelim ki ben yukarıdaki kaynaklardaki Hizmet prensiplerine veya evrensel ahlak ilkelerine aykırı davrandım. Sıraladığım “ihanet”lerden birini yaptım. Bunu cahilliğimden dolayı masumane de yapmış olabilirim. Çevremdeki insanlara düşen şey beni bir kenara çekip mertçe ve kibarca ikaz etmeleridir. Eğer çevremdekiler beni açık açık ikaz etmiyorlarsa onlar da bu günaha ortak olur. Hem beni ikaz etmez bir de orda burda vıdı-vıdı konuşurlarsa benden daha çok günaha da girmiş olabilirler.

Bediüzzaman Hazretleri de Tarihçe-i Hayat’ta aynı tavsiyeyi yapıyor: “Kardeşlerim ve ders arkadaşlarım! Benim hatamı gördüğünüz vakit serbestçe bana söyleseniz mesrur olacağım. Hattâ başıma vursanız Allah razı olsun diyeceğim. Hakk’ın hatırını muhafaza için başka hatırlara bakılmaz.”

– Çok güzel bir ölçü. Peki şahıslar mükemmel de olsa Hizmet’i temsil edemez mi?

– Temsil çok büyük bir iddia. İslam’ın başına ne geldiyse temsil iddiasıyla ortaya çıkanlardan geldi. Sana bir hikayecik aktarayım Mevlana Hazretlerinden.

– Buyur.

“- Bir gün yaralı bir kuş Hz. Süleyman’a gelerek kanadını bir dervişin kırdığını söyler. Hz. Süleyman dervişi hemen huzuruna çağırtır ve ona sorar:
– Bu kuş senden şikâyetçi, neden kanadını kırdın?
Derviş kendini şöyle savunur:

– Sultanım, ben bu kuşu avlamak istedim. Önce kaçmadı, yanına kadar gittim, yine kaçmadı. Ben de bana teslim olacağını düşünerek üzerine atladım. Tam yakalayacağım sırada kaçmaya çalıştı; o esnada kanadı kırıldı.
Bunun üzerine Hz. Süleyman kuşa döner ve şöyle der:

– Bak, bu adam da haklı. Sen niye kaçmadın? O sana sinsice yaklaşmamış. Sen hakkını savunabilirdin. Şimdi kolum kanadım kırıldı diye şikâyet ediyorsun. Kuş kendini savunur:

– Onu derviş kıyafetinde gördüğüm için kaçmadım. Avcı olsaydı hemen kaçardım. Derviş olmuş birinden bana zarar gelmez, bunlar Allah’tan korkarlar diye düşündüm ve kaçmadım.
Hz. Süleyman bu savunmayı doğru bulur ve kısasa karar verir:

– Kuş haklı, hemen dervişin kolunu kırın, diye emreder. Ancak bu emre kuş itiraz eder:

– Efendim, sakın böyle bir şey yaptırmayın, diyerek öne atılır.
– Neden, diye sorar Hz. Süleyman.
Kuş sebebini şöyle açıklar:

– Efendim, dervişin kolunu kırarsanız, kolu iyileşince yine aynı şeyi yapar. Siz en iyisi bunun üzerindeki derviş elbisesini çıkarın. Çıkarın ki, benim gibi kuşlar bundan sonra aldanmasın.”

“MÜSLÜMAN” ETİKETİ SÖKÜLMESİ GEREKEN MİLYONLAR

İşin özü bu. İşte bak adına “İslam dünyası” denen “kitapsız dünya”ya. Üzerindeki “müslüman” elbisesi çıkarılması gereken milyonlar var. O nedenle işi sağlama alalım. Kutsal hiçbir davayı, düşünceyi insanların sırtına yüklemeyelim. Temsil çok zor. Elbisesi çıkarılacak o kadar çok derviş var ki… Cemaat trolleri diyordun ya, onlar da bu fasıldan. Trol troldür. “Şucu”su “bucu”su olmaz.

“DÜNYAYI KURTARAN ADAM”LAR

– Yani trolleri kabul ediyorsun.

– Tabii ki! İnsanın nasıl tıbbi olarak binlerce hastalığı varsa, ruhun da belki bir o kadar rahatsızlığı var. İşin kötüsü ruh hastalıkları acı vermediği için doktor arayışı olmuyor. Toplumun en az yüzde 80’inin ruhu ya yaralı veya hasta. Deli olmak için ille “zır” modelinden olmak gerekmez. Ben de olabilirim. Farkında olmadığım bir delilik emaresi taşıyabilirim. Ortalık bilhassa sosyal medya bir sürü ruh hastalığı virüsüyle kaynıyor.

– Ee deli deyince masum mu oluyorlar?

– Delilikleri kendi atmosferleriyle sınırlı kalsa mahsuru yok. Ama kendilerini engelleyemiyorlar. Etraflarında engel olan yok demek ki! Mızrağı, kılıcı alıp sosyal medyaya dalıyorlar.

– Don Kişot gibi yani!

– Belli bir miktar takipçiye ulaşan trol, kendini “Dünyayı Kurtaran Adam”daki Cüneyt Arkın gibi görüyor. Delilik sosyal medyaya süzgeçsiz olarak yansıyor. Ama dediğim gibi deli delidir. Cemaat urbası giymesi veya giymemesi çok fark etmez. Bakıyorsun en aklı başında sandığın insan babası yaşındaki birine, galiz laflarla hakaret, hatta küfür ediyor. Bir gün kâhin oluyor sallıyor başka gün mehdi! Bir gün ekonomiyi kurtarıyor, ertesi gün Hizmet’i. En pespaye en bel altı lafları yüksünmeden sarfediyor. ‘İnsan’ olsa bunu yapmaz. ‘Müslüman’ olsa hiç yapmaz. Hizmet gönüllüsü olsa böyle rezil lafların yanından geçmez.

DELİLERE AKILLI MUAMELESİ YAPIP ÖFKELENMEK!

Zihni kimliği ‘Hizmet gönüllüsü’. Ama maalesef deli. Bir insana deli demek için her dakika delilik yapıyor olması gerekmez. Şimdi bu tür insanları ruh sağlığı sağlammış gibi ciddiye almak ayrı bir delilik emaresi olur. O nedenle de hem sosyal medyaya girmek, iğneli mesajlar atmak sonra da “İmdat, kurtarın cemaat trolleri beni linç ediyor” diye feryat etmek bana komik geliyor. İğneli fıçıya atlayıp “aa iğne battı!” demek gibi bir şey. Trol troldür. Ama Hizmet ekolojisi içinde delilerin de hakkı hayatı var.

– Senden o troller için gizli AKP’li demeni bekliyordum!

TÜRKİYE’NİN SAVAŞI DEĞİL, SARAY’IN SAVAŞI

– Öylesi de vardır. Mesela Saray’ın kendini kurtarmak için girdiği bu savaşa karşı tepkileri incele. A’dan Z’ye her şeyi yanlış bir savaş. Şimdi birileri bu savaşı destekliyorsa bilmek lazım ki bu hesaplar bir başkasının trolü de olabilir. Siz bu saçma savaşı hangi Hizmet düsturuyla tecviz edebilirsiniz?

– Hizmet gönüllüleri Silahlı Kuvvetleri desteklememeli mi?

– Hamile kadınları göz altına alan polisleri ne kadar desteklemek gerekirse, şu an bir başka ülkenin sınırlarını tecavüz edip sivil halka saldıran, bomba atan askerleri o kadar desteklemek gerekir. Bu, Türkiye’nin savaşı değil, Saray’ın savaşı. İstismar edilen masum askerlere acımak onlar için dua etmek ayrı bir şey, savaşa destek olmak ayrı bir şey. Bu nedenle ortada Hizmet prensiplerine aykırı bir düşünce varsa bunu kimin seslendirdiğinin bir önemi yok. Trol deyip geçmek lazım. Trolün intisabı olmaz. Ciddiye almaya gerek yok. Hele maskeli, gerçek olmayan hesapları ciddiye almak iyice akıl dışı. Çoğu deli. Fakat delileri incitmemek lazım!. Fazla ciddiye alırsan “zır” modeline döner. Bir insanın kanserli olduğunu öğrenince nasıl bir anda kibarlaşıyoruz. Onlara da öyle davranmak lazım. Hiçbir deli, deli olduğunu kabul etmez. Kanserin tedavisi olur ama bunun zor. Çünkü deli acı duymaz. Bu dediğimden herkesi anlama tabi. Sosyal medyada hakperestçe mücadele eden, çelişkileri tespit eden, moral veren, zalimlerin moralini bozan, mazlumların sesini duyuran, onlara sahip çıkılmasını sağlayanlara sözüm yok. Onlara minnet duyabiliriz. Tabii herkesin niyeti önemli. Ancak ahirete gidince kimin kim olduğunu öğrenebileceğiz.

“BEN PEYGAMBERİM, BİLMİYORUM”

– Ahirette bir kimlik gerekmeyecek mi?

– Ahirete geçiş buradaki hava alanlarında olduğu gibi değil. Ahirette bize elimizdeki pasaporta, kimliğe veya etikete göre muamele etmeyecekler. Kimlik kurtarmaz. Ben fiillerimle “X-ray” cihazından geçeceğim. Orada Hizmet’in ilkelerine -ki bunlar evrensel ahlak ilkelerini içerir.- uyum içinde isem bir Hizmet gönüllüsü sayılabilirim. Yalanlarım, yanlışlarım, şirk kokan amellerim, firavunane sözlerim varsa pasaportum bir şey ifade etmez. Hacerü’l Esved’in bekçisi olsam kurtarmaz. X-Ray’den geçemem. Hiç birimiz pasaport kontrol memuru değiliz. Kondüktör değiliz. Kim nereye gider, kim nerede nasıl muamele görür bilemeyiz. İlk ve önemli sahabilerden Osman bin Maz’un vefat ettiği zaman, orada olanlardan birisi “Ne mutlu sana Cennet’e gittin!” diye mırıldanır. Efendimiz’in (sav) birden tavır değiştirir, kaşlarını çatar ve “Nereden biliyorsun, ben peygamberim bilmiyorum!” der.

[Veysel Ayhan] 12.10.2019 [TR724]

Yargıçlar ve hızlı koşan muhabirler [Adem Yavuz Arslan]

Bence Washington DC’nin en güzel binalarından birisi Kongre Kütüphanesi ile komşu olan Yüksek Mahkeme binasıdır. 1. Cadde’de ve Kongre binası ile karşılıklı olan mahkeme binası dev sütunları, parlak mermerleri ile her zaman dikkat çeker.

Her daim önünde, sağında solunda basın açıklaması yapan, pankart açan birileri de olur. Önemli kararların alındığı dönemlerde ise mahkemenin merdivenlerinde ve önündeki büyük avluda hızla koşan birilerini görürsünüz.

İşte o birileri stajyer gazetecidir ve Amerikan medyasının önemli geleneklerinden birisidir.

Aslında bu yazıda Amerikan Yüksek Mahkemesi’nin işleyişini anlatacağım ama bir gazeteci olarak önce koşan muhabir geleneğinden biraz bahsedeyim.

Öyle böyle değil, Amerikan televizyonları yüksek mahkemeyi takip için gerçekten hızlı koşan muhabirler-stajyerler alıyorlar. Onlar da işin hakkını veriyorlar ve yaklaşık 400 metrelik mesafeyi adeta yarış pistindeymiş gibi hızla koşarak katediyorlar.

Peki mesele ne ? Bu muhabirler ne diye deli dana gibi koşturuyor?

İşin aslı şu; mahkeme binasına hiç bir elektronik cihaz alınmıyor.

Mahkeme karar açıklayacağı zaman geleneksel şekilde kağıda basıp çoğaltıyor. Gazeteciler ise kendilerine ayrılan odada kararı bekliyorlar. Mahkeme görevlisinin elindeki karar metnini kapan muhabirler sırasıyla koridorlar-merdivenler ve avluyu jet hızıyla kat edip avlunun dışında bekleyen canlı yayın istasyonlarına yetiştiriyorlar. Yayına ilk giren reytingi topluyor.

Bu koşuşturmaca adeta eğlenceye dönüşüyor ve ‘yılın en hızlı koşan stajeri’ gibi haberlere konu oluyorlar.

Aslında bu yazının konusu hızlı koşan muhabirler değil ama bana ilginç ve eğlenceli gelen bir gelenek olduğu için bu anektod ile başlamış oldum.

YARGIÇ VAR YARGIÇ VAR

Soldaki fotoğraf Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Aslan’a ait. Sağdaki fotoğraf ise ABD Yüksek Mahkeme (Supreme Court) üyelerinin Başkan Trump ile olan ilişkisini gösteriyor.

Geleneksel ‘Birliğin Durumu’ konuşmasını yapan ABD Başkanını mahkeme üyeleri hariç herkes ayakta alkışlıyor. Mahkeme üyeleri ise tarafsızlıklarına gölge düşmesin diye ne ayağa kalkıyor nede alkışlıyorlar. (Erdoğan’ın Saray’ında yapılan adli yıl açılış toplantısında yaşanan manzaraları düşünün..)

Toplamda 9 kişiler. Bazılarına göre ne Başkan Trump ne de CIA başkanı, ABD’nin en etkili 9 kişisi bu hakimler.

Neredeyse sistemin bel kemiğini oluşturuyorlar. İçtihatları herkesi bağlıyor ve ölünceye kadar -kendi isteğiyle ayrılmadıkları sürece- görevden alınamıyorlar. Başkan tarafından aday hukuk mezunu ve hakimler arasından aday gösteriliyorlar. Ancak göreve başlayabilmeleri için Senato’dan onay gerekiyor.

Senato onay aşamasında ise yüksek mahkeme adayı hakim senatörlerin karşısında ifade veriyor.

Adeta kameralar önünde sorgulanıyorlar. Ancak gerekli oyu alıp seçildikten sonra da bir daha görevden alınamıyorlar. Yani bizdeki gibi Başkanın kafasına göre şekillendirebildiği bir yer değil. Tabi ki başkanların böyle bir niyeti oluyor. Ancak bazı başkanların görev süresince boşalan koltuk bile olmayabiliyor. Amerikan kamuoyundaki yaygın kanıya göre bir ABD başkanının en ayrıcalıklı işi yüksek mahkemeye yargıç atamak.

Yazının ilerleyen bölümlerinde örnekleriyle açıklayacağım; bir hakimin verdiği karar ülkenin siyasi ve toplumsal hayatını etkileyebiliyor.

Mesela Amerikan Yüksek Mahkemesi, Amerikan bayrağını yakmayı kriminal bir suç olarak görmeyip ‘ifade özgürlüğü’ sayıyor. Bir başka ihtihadında kürtajın yasaklanamayacağına hükmetti. Eyaletler ‘ben yasak koyuyorum’ diyemiyor.

Bir başka karar ise şöyle; bizdeki andımız gibi, okullarda öğretmenlerce toplu dua okutulması yasak. Böylece Hıristiyan olmayan öğrencilerin zoraki olarak dua okuması ortadan kaldırılıyor.

“SESSİZ KALMA HAKKINA SAHİPSİN…”

Amerikan filmleri ile büyüyen nesiller olduğumuz için hepimiz şu cümleyi ezbere biliriz : “Sessiz kalma hakkına sahipsin. Söyleyeceğin herşey mahkemede aleyhine delil olarak kullanılabilir. Avukat tutma hakkın var. Paran yoksa, senin için bir avukat tutulacak. Haklarını anladın mı?”

İşte bu cümle de bir Yüksek Mahkeme içtihadı.

Espirisi şu; tutuklamanın meşru olabilmesi için tutuklanan kişinin ‘haklarımı anladım’ demesi gerekiyor. Eğer İngilizce bilmiyorsa ya da sağlık sorunu varsa polis o sorunu çözmek ve sanığın haklarını anladığından emin olmak zorunda.

Üstelik bu kararın alındığı tarih ise 1966.

Yüksek mahkeme kararları genellikle liberal ve özgürlükçü oluyor. Ancak idam, gay evliliği ve silahlanma hakkı gibi ABD’de büyük tartışma  doğuran konularda mahkeme kolay karar veremiyor. Hali hazırda 5 üye Cumhuriyetçi, 4 üye Demokrat ve mahkemenin önünde çok önemli konular var.

Bu arada bir hatırlatma yapalım; yüksek yargıcı hangi başkan atarsa atasın, o makama oturduktan sonra kimseyi tanımıyorlar. Nitekim Amerikan tarihi bunun örnekleriyle dolu. Başkan Nixon’un başını yakan kararların altında kendi atadığı hakimler vardı.

ABD yüksek mahkemesi genel olarak liberal-özgürlükçü kararlar alsa da Başkan Trump’ın hayali görev süresinin sonuna kadar mahkemelerde muhafazakar bir  yapı kurmak. Gerçekten de atanan hakimler muhafazakar kimliğe sahip olsalar bile kararlarında özgürlükçü olmayı tercih ediyorlar.

Çünkü kararlar tarihe geçiyor. Hatta mahkemenin web sayfasında tüm duruşmaların dökümü var. Yani kim ne demiş, hakim ne yapmış, gerekçeye neler yazmış hepsine online ulaşım mümkün. Türkiye’de biz hakkımızdaki karara bile ulaşamıyoruz ama ABD yüksek mahkemesi duruşma tutanaklarını aynen yayınlıyor.

Yüksek Mahkemeye üye atanmak için hukuk mezunu olmak yetiyor. Ancak başkanlar buraya atanacak ismi ince eleyip sık dokuyorak seçiyor. Mesela şu anki 9 üyenin özgeçmişleri web sitesinde var. Hepsi de Harvard, Yale gibi okullardan mezun ve çok sağlam bir eğitimden geçmişler.

Etik kaygıları yüksek. Hiçbiri de başkanın önünde eğilip, cübbesinin olmayan düğmesini iliklemeye çalışmıyor. Bizim gibi hakimlerin ‘siyasetin köpeği’ olduğu ülkelerden gelenlere ise hayranlıkla izlemek kalıyor.

[Adem Yavuz Arslan] 12.10.2019 [TR724]