Kadın gardiyan gözü yaşlı sordu: Ne yani çocuğu buraya mı getireceksiniz?

Parça parça olmuş bir sîne isterim ki, derdimi ona anlatayım...

Dört ay önce, benim için sıradanlaşan meselelerin her biri, renk değiştirdi nazarımda.. Eş ne demek, evlad ne ifade ediyor, şefkatin manası ne, hasret neymiş, ailemin yanımda olmaları nasıl bir nimetmiş, onlardan haber almak için kaç gece gözyaşı dökülürmüş...  
Yaşadığım günleri, dakikaları unutmak istemiyorum. Rabbi'min bana emaneten verdiklerinin kıymetini anlamak için..
   
Eşim haksız yere tutuklanan binlerce Anadolu insanından biriydi. Olanları sindirmeye çalışıyorduk. Çocuklarla babalarını, cezaevinde bir kere ziyaret edebilmiştik. Bir sonraki açık görüşü de sabırsızlıkla bekliyorduk. Henüz üç hafta olmuştu ki, sabah 7'de zil çaldı, çocuklar heyecanla, 'anne, babam geldi' deyip kapıya koştular. 

Gelenler polisti, niyet belliydi. Evi arayacaklarını söylediler, arama esnasında yanlarında bulunmam gerekiyordu ama, bu kanuni hakkım, zerre kadar önem taşımıyordu benim için. Bir yolculuk görünüyordu. Çocukları sakinleştirip, kendime valiz hazırlamaya başladım. Gideceğim yerde ihtiyacım olabilecek her şeyi koydum valize. Çünkü sonrasında, sekiz ve dört yaşındaki miniklerim bunları getirebilecek güçte değildi. Evlatlarımı bırakma vakti idi. O melekleri, bana emanet olarak verene geri emanet ediyordum. O an Rabbimden başka derdime çare olacak kimsem yoktu yanımda. Babaları tutsaktı, annem babam çoktan vefat etmişlerdi. Abim Anadolu'nun bir ucunda oturuyordu. Şimdi haber versem bile en az 24 saat gerekirdi burada olması için. Polisler evi arayadursun ben çaresiz komşumun kapısını çaldım:
-'Ailemden biri gelene kadar evladlarımı size bırakabilir miyim' dedim 
-'Tabii ki' dedi.

Son bir kez daha kızıma okul kıyafetlerini giydirdim. Oğulcuğumu hazırladım. Sarıldım, öptüm kokladım onları, bıraktım. 
     
Polislerle tam asansöre binecekken kızım:

-''Anne düğmemi ilikleyemiyorum bana yardım eder misin?" deyince, asansörden tekrar indim, bir kere daha kuzucuklarımı kokladım, düğmeyi ilikledim ve Rabbim sana emanetler deyip yola çıktım..

Gözaltında on gün kaldım. Biz nezaretteyken, bir çingene getirdiler, dört yaşlarında kızı vardı yanında. Aralık ayı sonlarındaydık. Çocuğun ayakları çıplaktı, üzerinde kapri vardı, ama o kadar mutluydu ki annesinin kucağında. Annesinin yanaklarını okşuyordu. Bir kaç saat sonra da salındılar. Evlatlarım aklıma geldi, içim yandı. Bizden önce burada kimler vardı diye sordum memura.. Dört kız getirdiler dedi. Yaşları 19-20, yurtta 3 ay kadar kalmışlar. Tutuklandılar dedi. Benim o kızları görmem lazım diye geçirdim içimden. 
    
Abim beni ziyarete geldi nezaretteyken. Abiciğimi hayatım boyunca iki defa ağlarken gördüm. İlki ben gelin olurken, ikincisi de hakkımda tutuklama kararı verilip de cezaevine götürülürken. 
    
Hakkımızdaki hüküm biz buraya getirilmeden netleştiği için fazla oyalamadan hemen tutukladılar bizleri. Cezaevine getirdiler. İlk girerken çok iğrenç ve aşağılayıcı bir şekilde üst araması yaptılar. Koğuşa getirildiğimde gece saat 01:30 sıralarıydı. O demir kapılar üstüne kapanınca acizliğini çok derinden hissediveriyorsun, koğuştaki ilk alınan ablalardan biri benimle yatağını paylaştı, yağmur yağıyordu o gece, hiç uyuyamadım. Zaman durmuştu, saatler akmıyordu. Yağmur sesinden başka dışarıdaki hayata dair hiçbir ses duyulmuyordu. Tıpkı balığın karnında gibiydik.
   
11 kişilik koğuşta 31 kişi kalıyorduk. Üst katta her yer yataktı. İki yatağı yan yana getirip üç kisi yatıyorduk. Yatacağımız yere kadar emekleyerek gitmek gerekiyordu.
   
Sayım bahanesi ile, bizlere ait Kur'an-ı Kerim'ler toplatılmıştı, Çanakkale'den getirilen bir kızcağızın Kuran'ı vardı sadece. 31 kişi bunu okuyorduk. Kuran hiç durmadan okunuyor hiç elden düşmeden hemen bir başkasının eline geçip orada okunmaya devam ediyordu. Bir arkadaşımız ezbere bildiği sekine duasını yazmıştı bir kağıda. Onu gözümüz gibi saklıyorduk. Bir tane risalemiz vardı, Asa'yı Musa; o da karaborsa gibi, okumak için sıraya giriyorduk.
   
Çok dertli insanlar vardı.
   
Uşak'tan tutuklanıp getirilen bir abla; ablaya sorgu esnasında pek çok fotoğraf gösterilmiş sırayla. Hepsine de, ben bunu tanımıyorum diye cevap vermiş. En son bir tane daha konulur önüne. Bank Asya önünde çekilmiş bu fotoğrafta, bir bey elinde pankart tutuyor. Yüzü görünmüyor beline kadar pankart var. Sadece kafasının bir bölüm keli, elleri görünüyormuş. Abla heyecanla:  
"- Ben bunu tanıyorum." demiş. 
Savcı şaşkın bir şekilde:
"-Nereden tanıdın, yüzü bile görünmüyor," demiş. 

Kadıncağız:
"-İnsan kaç yıllık kocasını nasıl tanımaz, benim kocam bu, Bekir!" demiş. 

Savcı mal bulmuş mağribi gibi sevinmiş. Arkasına yaslanmış, 
"- Getirin Bekir'i.." demiş. 
Abla koğuşa getirildiğinde; 
"-Kızlar galiba ben şaşkınlıkla kocamın iftiracısı oldum," dedi.

Koğuştakilerin en zor anları, görüş veya telefondan döndükten sonraki anlardır. Artık bir kenara çekilir ve saatlerce ağlarsın geride bıraktıklarına, kimse de rahatlayana kadar dokunmaz sana..
   
Bir buçuk aylık evli bir kardeşimizi getirmişler. Hakim tutuklarken, "niye şimdi evlendiniz bilmiyor muydunuz tutuklanacağınızı" demiş. Bir telefon görüşünden döndükten sonra o kadar çok ağladı ki; sakinleşince sadece: 
"-Abla, ailem boşu boşuna kira ödememek için, evimi dağıtmış" diyebildi. Ne hayallerle kurulmuştu o yuva ve zalim bir pençe gelip altüst etmişti.. 
   
Koğuşta 6 aydır tutuklu olanlar vardı. Sizin için çok basit bir mutfak malzemesi, ama onlar hasret. Salça; aylardır kantinden istedikleri halde görevliler izin vermiyorlarmış. Benim gitmemden kısa bir süre sonra salça geldi. O gün bayram gibiydi. Üç gün boyunca, bitirene kadar o salçayı ekmeğe sürerek yedik. Ne müthiş bir lezzetti. 
   
Bir arkadaş getirdiler, resim öğretmeniydi. Orada çiçeğe hasret olduğumuzu görünce, bize faaliyet olsun diye, kantinden alınan renkli el işi kağıtlarıyla bize sümbül yapmayı öğretti, bütün koğuşu mutlu etti. 
   
Banyo şartları çok zordu. Neredeyse bir metrekarelik bir alan. Cezaevinin yapımı çok eski olmasına rağmen, banyo kapısının çıkışına bir kamera koymuşlardı. Ses ve görüntü kaydediyordu. Haftada iki gün, ikişer saat sıcak su veriyorlardı ve biz 31 kişi çamaşırlarımızı yıkamak da dahil, bu iki saatte tüm ihtiyaçlarımızı görmek zorundaydık. 

Yemekler çok kötüydü. Eğer size tabak vermemişlerse, orada bulduğunuz çukur olan her madde (sabun kutusu gibi..) sizin için tabak ve kaşık vazifesi görmek durumundaydı. Çamaşırlarımızı beş litrelik pet şişelerde yıkıyorduk.
   
Nihayet evlatlarımı göreceğim gün geldi. Kuzucuklarım yalnız kalınca, görümcem gelmişti bakmaya... Görüşe getirdi onları ama, girişine izin olmadığı için onu cezaevine almamışlar. O dışarıda beklerken, yavrularım kendi başlarına geçmişler tüm turnikelerden, göz taramalarından, üst aramalarından. 
   
Kapalı görüştü. Cezaevinde evlattan ayrı kaldığınız her bir dakika yıl gibi geçtiği için, hasretten sînem parça parça olmuştu. Onları, camdan da olsa, telefonun diğer ucunda da olsa görebilecek, seslerini duyabilecektim. Bütün o üst aramalarından yorulmuşlardı belli. Önce dört yaşındaki oğlum aldı ahizeyi. Ben daha bir şey diyemeden:
"-Anne çişim geldi." deyiverdi. 
Acizdim ne yapacağımı şaşırdım. Sekiz yaşındaki kızıma söyledim, götürmeye ikna edemedi. Onlara dokunamıyordum, en basit ihtiyaçlarını dahi karşılayamıyordum. Çaresizce etrafıma bakındım. Gardiyana söyledim, 'ne yapacağım' dedim. O da şaşkındı. 
"-Ne yapabilirim" dedi. 

Ben annelik duygusuyla;
  
"-Beni geçiriverin camın diğer tarafına yaptırıp hemen gelirim" dedim. 
"-Böyle bir şey mümkün olamaz" dedi..

Sonra hemen yan tarafta görüşü olanlara gitti, ahizeyi eline alıp, onların yakınlarından oğlumu tuvalete götürmelerini istedi, götürdüler. Sonra da görüş bitiverdi. Günlerce ağladım. Onlara dokunamadığıma, en basit ihtiyaçlarına dahi yetişemediğime ağladım. 
    
Görüşten sonra gardiyanlar bizim fazla kıyafetlerimizi gelen yakınlarımıza verirler. Benimkileri de gardiyan götürdüğünde karşısında yalnız başlarına iki küçük çocuk görünce şaşırmış ve üzülmüş. Onları mutlaka buraya getiren biri vardır diyerek, dışarıda bekleyen görümcemi bulmuşlar ve en nihayet kıyafetlerimi ona teslim etmişler.

Bir telefon görüşünde oğlum telefonu alınca : 
"-Annecim seni çok özledim.." dedi. Koğuşa geldikten sonra, bizim bahçe dediğimiz havalandırma vardı, oraya çıktım çok ağladım. Yakınlarınızı özlediğinizde,  burnunuzun kemiklerinin sızlaması tabirini orada anladım. 

Bulunduğumuz şartlar ağır olsa da, arkadaşlarla beraber bir şekilde dayanıyorduk. O sabah, saat 5 gibi koğuşun demir kapısı açıldı, gelen gardiyan, benimle beraber iki arkadaşın daha adını bağırıyor ve 'sevk var' diyordu. Sabah namazını kılıp hızlıca hazırlandık. Nereye gideceğimiz söylenmiyordu. O gün doğum günümdü ve çocuklarla telefonla konuşma günü idi. Benimle konuşamadıklarında ne hissedeceklerdi. 'Fesabrun cemîl' deyip yola çıktık. Cezaevi yönetimi doğum günüm olduğunu öğrenmiş olmalı ki bana iki demir bilezik taktı.

Aylar sonra kelepçeli de olsak, jandarma aracında da bulunsak ağaçları, kuşları görmüştük. Öğle namazı vakti girdi yolda. Hz Üstad gibi keramet izhar etmek arzu ettik ama maalesef kelepçeler elimizden düşmedi. Ne yapalım, biz de ellerimiz bağlı, jandarma arabasında kıldık namazımızı.  
    
İçimizde bir ürperti. Nereye götürülüyorduk!.. Diğer arkadaşlarımın da benim gibi eşleri tutuklu idi. Üç şehir geçtik. Çocuklarımız bu kadar uzak mesafeye bizi görmeye gelebilecekler miydi? Allahümme efriğ aleynê sabran...

Nihayet cezaevine ulaştık. Koğuşumuza girdik. Burada herkese bir yatak vardı. Oradaki tutuklularla tanıştık, hemen kaynaştık. Onlara elişi kağıdından sümbüller yaptık. Çok mutlu oldular çok.. Tabi benim sevk günü yanan çocukları arama hakkımı vermediler. 
   
Koğuşta bizimle sevk edilen bir avukat arkadaşımız da vardı. Herkese umut aşılardı. Koğuşun neşe kaynağı idi. Eşi de tutuklu idi. Kayınpederi vefat etti. Kimse gidemedi cenazesine. Avukat hanımın üç evladı vardı, en büyük kızı üniversiteyi bıraktı, kardeşlerine bakabilmek için..
   
Yeni yerimize geleli üç hafta olmuştu. Açık görüş yaklaşmıştı. Evlatlarıma dokunamadan yetmiş gün geçirmiştim. Hiç ayrı kalamam zannediyordum. 
    
Bir gece rüya gördüm. Rüyamda oğlumun üzerindeki kıyafetleri kirli idi. Değiştirmek istedim, elime aldığım da kirli çıktı. Temiz bir kıyafet bulamadım. Uyandığımda çok bunalmıştım. Nefes alamıyordum.  

Cezaevindeki en büyük imtihanlardan biri, ihtiyacın olduğunda sevdiklerinden haber alamamaktır. Birkaç gün endişe ile kıvrandım.  
Sonra cezaevi psikoloğuna çıkmaya karar verdim. Görüşmede yanımda bir bayan gardiyan da vardı. Psikoloğa çocuklarımı anlattım: 

"- Küçüğümü yanıma alabilir miyim, ama onu alırsam ablası yalnız kalacak.. O nasıl dayanacak, annesiz babasız kardeşsiz.." dedim... O âna kadar sessiz bekleyen gardiyan hararetli bir şekilde, gözlerindeki yaşlarla konuşmaya başladı:

"-Ne yani, siz bu küçücük çocuğu buraya getireceksiniz, ben onun üstüne demir kapıyı mı kilitleyeceğim, o dışarı çıkmak isteyecek, ağlayacak, ben ona yasak diyeceğim, öyle mi?"

Sonra psikolog konuşmaya başladı:
"-Bakın buranın şartları çok zor. Siz dahi zorlanıyorsunuz, gelin bu çocuğa buraları göstermeyelim. " 
   
Acizliğimi derinlemesine yudumlayarak, kafamda bir sürü istihfamla döndüm koğuşuma.. Arkadaşlar ağlamama dayanamayıp:
   
"-Hadi gel bir dilekçe daha yazalım." dediler. Bir çare dedik yazdık..

Açık görüşe bir gece kalmıştı. Sadece son bir gece.. Yarın yetmiş altı gündür dokunamadığım evlatlarıma sarılacaktım. 

Çocuklarımı yanıma getirebilmek için çok uzak diyarlardan abim gelmişti. O gece eşime mektup yazdım. 23 Nisan'da da açık görüş olur mu? O tarihte hepimiz evimizde oluruz inşaallah dedim ve mektubu bitirdim..

Koğuşun demir kapısı açıldı. Adım anons edildi. Kızlar hayırdır dedi. Ben de şaka ile karışık:

"-Tahliye oluyorum onu haber vermek için çağırıyorlardır" dedim. Görüşmeye gittim. Dilekçe neticelenmişti. Tahliye kararım gelmişti. 'Hemen eşyalarını al çıkıyorsun' dediler. Koğuşa geldim. Arkadaşlara söyledim, hepimiz sevinçten ağlıyorduk. Hemen orada iki rekat namaz kıldım, hayatım boyunca unutamayacağım bir namazdı. Bir kaç parça eşyamı alıp çıktım. Cezaevi danışmasından abimi aradım. Abim telefonu açtı:

"-Abi ben tahliye oldum geliyorum" dedim. İnanamadılar, görümcem telefonda: 
"-Ablacım gerçekten sensin değil mi?" 

Hepsi çığlık çığlığa bağrışıyorlardı. Otogara kadar gardiyanların yardımı ile geldim. Bilet alıp tekrar abimi aradım. 'Sabaha karsı beş gibi gelmiş olacağım beni otogardan alır mısınız' dedim. 

Otobüse bindim, yanımda oturan kız telefonundan müzik dinliyordu. Telefonuna baktım, saatine baktım, aylardır görmemiştim. Bir de kendime baktım, elimde tesbihim ve siyah çöp poşeti içindeki birkaç parça eşyam. Yol boyu uyumamak için sürekli kendimi çimdikliyordum. 

Uyuyup kalırsam tekrar koğuştaki yatağımda uyanacağımdan korkuyordum. 
   
Nihayet otogara geldim. Saat beş civarındaydı. Abimler çocukları evde zapt edememişler. Ben aradıktan dakikalar sonra, otogara gelmişler. Bütün gece ayakta, sabaha kadar beni orada beklemişler.

O anki buruk sevincimizi anlatmama kelimeler yetmez. Dedim ya şu dört aydır geçirdiğim hiçbir dakikayı unutmak istemiyorum.

Oradaki kardeşlerimi bir an olsun aklımdan çıkarmıyorum. Evlatlarıma her sarıldığımda, onlara da dua ediyorum.    

Gönlü hasretle yanan tüm kardeşlerimizi bir an önce yuvalarına, sevdiklerine kavuştur Allah'ım diyorum.. 

Amin...

[Samanyolu Haber] 12.5.2017

Evlilik Müessesi ve Kadın [Mehmet Ali Şengül]

Kadın varlığın en önemli halkalarından biridir. Kadın yoksa insan da yoktur. Adem (as) Havva’sız, Havva annemiz de Adem’siz (as) olamaz. Yani kadın-erkek yoksa nesil olmaz, devam etmez. Bunlar hayatın devamına vesile olan Hidrojen ve Oksijen gibidir. Onlar bir vahidin iki yüzü gibidir.  Birinin diğerine üstünlüğü yoktur. Sadece fizyolojik ve psikolojik açıdan farklı bir yapiya sahip olsalar da, bu erkeğin kadından, kadının da erkekten üstün veya aşağı olduğu manasına gelmez.

Onlar iki ayrı ceset ama, tek ruh gibidirler. Allah, kadını erkeğe eş olarak yaratmıştır. Kalbi iman ile süslendiği, kafası ilimle donatıldığı, hayatı yüce ahlak ile yönlendirildiği, iffet ve haya duygusu ile süslendirildiği zaman meleklerden daha ulvi, eşsiz bir varlık haline gelmiştir.

Kadın ve erkek iman ile neticesinde ahlak ve haya ile süslendiği zaman adeta melekleşirler. İman, ahlak ve ahiret sorumluluğu olmayan bir yuva huzurlu olamaz. İmanla şereflenmiş bir yuva huzur kaynağıdır.
           
İzdivaç yani evlenme tenasül içindir. Nesli olmayan bir millet uzun ömürlü olamaz. “Evleniniz, çoğalınız, çünkü Ben kıyamet gününde sizin çokluğunuzla iftihar edeceğim.” (Beyhakî) ve “Sevimli, doğuma müsait kadınlarla evlenin.” (Ebu Davud, İbn-i Mace) hadis-i şerifleri de bunu tavsiye etmektedir.

Aile bir sorumluluktur. Aile fertleri birbirine, çocuklarda anne-babaya birer emanettir. Sevgi yuvanın huzur kaynağıdır. Sadakat, vefâ, itimat ve güven duygusu, yuvayı cennete çevirir. Maddî birlik ve beraberliği, iman ve sevgiyle donatılmış ruh ve gönül birliği temin eder.
           
Mutlu ve huzurlu bir yuvanın, hâlis niyet, tatlı dil ve güleryüz en kıymetli sermayesidir. Kadın yuvada bir denge unsurudur. Kadın anadır. Allah’ın ona verdiği o makam kimse ulaşamaz. Çünkü; en yüksek makam ve mevkilerin sahiplerini o doğurmuştur. Kadın, geleceğin ümit nesli çocukların talim ve terbiyesi, hanenin huzur, güven ve ahengi, toplumun emniyeti adına insanlık mektebinin ilk hocası ve terbiyecisidir.

Ana başa tâc imiş 
Her derde ilaç imiş
Bir evlat pir (padişah) da olsa
Ona (anaya) muhtaç imiş
(Manî)

Allah Resulü Efendimiz (sav), “Cennet annelerin ayakları altındadır.” (Nesai) buyurmuştur. Kadın, Allah’ın ona tanıdığı haklardan mahrum olmasıyla zillet ve sefalete mahkum hale gelmiştir.  O zevk metaı, eğlence mevzuu, reklam malzemesi yapıldığı talihsiz dönemlerde, zillete mahkum olmuştur.

Terbiye-i İslamdan, imanlı anne-baba sevgisi ve terbiyesinden mahrum neslimiz, gençliğimiz, öldürücü fikir akımlarının, felç edici, akıl, kalb ve ruhu dinamitleyici, ihanet şebekelerinin tuzaklarına yakalanmıştır. 
          
Ne pahasına olursa olsun aileye, yavrularımıza sahip olmak zorundayız. Manevî yangınlar içinde feryad eden neslin çığlıklarını duymak zorundayız. İnsan fıtratına en uygun Allah’ın va’z ettiği İslam’ın  yüce ve yüksek ahlakını temsil etmek, örnek ve model olmak zorundayız.
         
Asiye validemiz sarayda yaşamasına rağmen, şımarmamış, Hz. Musa’ya hamilik yapmıştır. Kadınlık aleminin en yüce temsilcileri olan Hz.Hatice, Hz.Aişe, Hz.Fatıma, Hz.Meryem ve daha binlerce validelerimizin örnek alındığı dönemlerde kadın, bir pırlanta gibi etrafa ışık ve edep saçmışlardır.
             
Nimetler külfetleriyle vardır.  İlay-ı Kelimetullah’ı omuzunda taşıyacak hayırlı nesiller yetiştirme gibi çok şerefli ama, oldukça zor bir vazifenin sorumluluğunu yüklenmiştir ana.. Sinesi şefkat ve merhamet doludur ve evladı için canını fedaya azimlidir ana.. 
        
Hz. Üstad bu durumu şöyle izah eder; ‘Evet, dünyada en yüksek hakikat, peder ve validelerin evlâtlarına karşı şefkatleridir. Ve en âli hukuk dahi, onların o şefkatlerine mukàbil hürmet haklarıdır. Çünkü onlar, hayatlarını, kemâl-i lezzetle evlâtlarının hayatı için feda edip sarf ediyorlar. Öyle ise, insaniyeti sukut etmemiş ve canavara inkılâp etmemiş her bir veled, o muhterem, sadık, fedakâr dostlara hâlisâne hürmet ve samimâne hizmet ve rızalarını tahsil ve kalblerini hoşnut etmektir. Hayatını, senin hayatına feda edenin zeval-i hayatını arzu etmek, ne kadar çirkin bir zulüm ve bir vicdansızlık olduğunu anla!..’ (Mektubat)

Bir dostumun annesi felç olmuştu. Yedi yıl yatakta kalmıştı. Oğlu onu hoşnut edememiş, o halinden rahatsızlık duymuştu. Gün geldi anne vefat etti. Çok geçmeden oğlu felç oldu, annenin aynı yattığı ve oturduğu yerde yedi yıl yatalak yaşadı. Hep ağlar ve ‘ben annemin bedduasını aldım, onun cezasını çekiyorum’ der, Allah’tan af dilerdi.

Kalplerde sevgi ve imanın mâkes bulması, bizim tatlı dil, güler yüzlü olmamıza, kötülüklere iyilikle mukabele etmemize ve sevdiklerimizi sevdirebilmek için, sevilecek tavır sergilememize bağlanmıştır. Sarsılan ve yıkılan yuvaların tamiri ve ihyası için ciddi fedakârlık, gayret, sabır ve vefâ gerekmektedir.


[Mehmet Ali Şengül] 12.5.2017 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com

Zaman en güzel müfessir [Bahattin Karataş]

Zaman en güzel müfessirdir. İnsanların okuyamadığı ve kavrayamadıkları hadiselere hakemlik yapar. Hadiselere netlik kazandırır, haklı ile haksızı birbirinden ayırır. Kendine has terazisi ile tartar, kriterleri ile mahkeme eder, neyin doğru ve isabetli, neyin yanlış ve isabetsiz olduğuna doğru ve yanlışa şahitlik yapar..
        
Hadiseler zamanın hükmüne göre değerlenir, tarihe öyle geçer. 
        
Büyük insanlar genelde zamanlarına sığmazlar... Hele bir de lâhuti alemden vahyin televvününe mazharlarsa! Peygamberler gibi. Efendimiz a.s. hakkında 1400 küsur senedir dünyanın tüm dilleriyle kütüphaneler dolusu kitaplar yazıldı... Binlerce konferanslar, paneller, seminerler vs verildi... Hala bitmedi devam ediyor. Milyarlarca insanın kurtuluşuna sebep oldu ve olmaktadır. Hala diri ve hala capcanlı ve hayat dolu...
         
Sert defanslar görmüşler, onlara eza ve cefalar çektirilmiş, yurtlarından kovulmuşlar... Bazılarının başını kesmişler, bazılarını testerelerle biçmişler... Hz. Zekeriya ve Hz. Yahya gibi..
         
Aynı yolun yolcuları ve yol rehberleri peygamberler aynı kaderi hep paylaşmışlar... Peygamber gelmiş, hiç inananı olmamış, peygamber gelmiş, yüz yıllar geçmiş sadece 70-80 kişi ancak inanmıştır. Bazıları Hz. Nuh ve Hz. Lut gibi eşleri ve çocuğu dahi onları anlayamamış dolayısıyla inanmamışlardır. 
        
Zaman kavimleri anlamadıysa da istikbale taşımış, haklılıklarını ve doğruluklarını göstermiştir. Kendileri gibi getirdikleri hakikatler de garip kalmıştır.
        
Denilebilir ki peygamberlerin ve tarihe yön veren büyüklerin en büyük çile ve ızdırapları, çektikleri eziyetler değil anlaşılmama ızdırabı olmuştur... Nitekim Efendimiz (a.s) Aişe annemize "kavminden çok çektim ya Aişe" demiştir.
        
Bütün müceddid imamlar da aynı kaderi paylaşmışlardır. Üstad "varsın muassırlarım beni anlamasınlar.. Ben de sizinle konuşmuyorum. Acele ettim kışta geldim. Ve 50-60 sene sonra gelecek kuşaklara da, Sizler cennet asâ bir baharda geleceksiniz. Mezarımızı ziyarete gelirken O bahar hediyelerinden bir deste alın, mezarımızı misafir eden horhora gelin" diye tembih eder. 
        
Bazen hased, bazen menfaat, bazen beşeri zaaflar, bazen güç, bazen iktidar hırsı ve şehveti güneş gibi hakikatlere karşı ne yazık ki kör, sağır ve kalpsiz yapmıştır... Kur'an'ımız "Onlar sağır, onlar kör, onlar hissiz ve kalpsizdirler bir türlü anlamazlar" yine "kalbleri vardır hissetmezler, gözleri vardır, kördür görmezler, kulakları vardır sağırdır duymazlar, onlar hayvan belki hayvandan da aşağıdırlar." buyurur...

Nübüvvet hakikatı akan sular gibi akar durur da istifade etmezler.. Güneşten yararlanacakları halde gözlerini kapatırlar... Kur'an'da nice peygamberlerin 'ne olur dinleyin, ne olur anlayın' diye anlaşılmamalarının iniltilerini ve hayıflanmalarını duyarsınız... Rabbimiz Efendimiz'e yer yer "ya Muhammed seni dinlemiyorlar diye üzüntüden kendini neredeyse helak edeceksin!" der.
        
Asrını aşkın ve taşkın bu insanlar, getirdikleri hakikatleri insanlar bazen beş on sene, bazen otuz kırk sene, bazen de elli yüz sene sonra ancak anlarlar... Anlayamadıkları gerçeklere karşı durur, cephe alır, düşman kesilirler. Hem kendileri mahrum kalır, hem de onları dinleyen avam halkı mahrum bırakırlar... Olmadık demagoji ve oyunlarla engellerler...

Bazıları da anlar, belki inanır ama doğruyu dillendiremez sessiz kalırlar... Zaafları susturur... Zulmün, adaletsizliğin yaygınlaşmasına engel değil sebep olurlar..
         
Enteresandır şeriat zulmedene zalim der, ama zulme sessiz kalana ise dilsiz şeytan der... Genelde otoritenin etrafında hep çıkar şebekeleri toplanır.. Bile bile, göre göre bir devletin bir milletin batmasına çıkarlarını tercih ederler...

Bazıları iş yapan bir başkasının eksiği gediği üzerine meslek meşrep kurar, 'dana yere düşünce bıçak çeken kasap çok olur veya deri yüzen çok olur' derler... Beşer şaşar... İş yapan insanlar tabiatları gereği kusur ve hata yapabilirler... Aciz, felç, mefluç, iş yapamaz insanlar vardır onlar da böyle bir eksiği gediği gözler. Onlara gün doğar... Malzeme çıkar. Acımasız tenkitler yapar... İş yapanı yerden yere vurur hele hayırlı bir işse tüm şeytanlar da yardımcı olur... Sen 'iyisini doğrusunu yap' dersin hayır der, elinden hiç bir şey gelmez... 

Yapana karışma dersin ne demek? Adeta kainata müşavirdir, ahkam keser...

[Bahattin Karataş] 12.5.2017 [Samanyolu Haber]

Perişan halimiz ve ümit tohumları… [Erhan Başyurt]

Zulmet içinde zulmet bir dönem yaşıyoruz.

Sadece Türkiye’de değil, tüm İslam âleminde.

Düşünün, gelişmiş ülke kategorisinde veya ileri demokrasiye sahip tek bir İslam ülkesi yok.

İslam dünyasından, dünyanın en iyi 100 üniversitesi arasına girmeye hak kazanan yok.

‘Cehalet, fakirlik, tefrika’ kol geziyor…

***

Dış güçlere ‘güvercin’ kendi halkına ‘şahin’ zalim yöneticiler, masum halkları perişan ediyor.

Merhametsiz, gayr-ı adil ve narsist liderler ülkeleri uçurumdan uçuruma sürüklüyor.

Ülkelerini parçalanmaktan kurtarmak, halklarına güvenlik ve refah sağlamak değil, koltuklarını kaybetmemek tek dertleri…

İslam beldeleri perişan. Adalet yok, güvenlik yok, refah yok!

Ülkesinden kaçan, göç eden edene…

Ölümü göze alıp, demokratik ülkelere sığınmak için insanlar her yolu deniyor.

Suriye, Afganistan, Irak, Sudan, Yemen, Libya…

***

Son dönemde umut veren yükseliş sergileyen ve model olmaya doğru yol alan ülkeler, Türkiye, Mısır ve Malezya da iflas etti.

Kimi askeri kimi sivil darbe ile bitirildi.

Yetişmiş nesiller biçildi… Demokratik ve ekonomik kazanımlar yok edildi.

Hukuksuzluk ve evrensel insan haklarından uzaklaşmakta onlar da birleştiler…

İslam’ı istismar edeni de, İslam düşmanı gözükeni de halkına aynı zulmü yapıyor.

***

Her geçen gün, ciğerinizden bir parça daha koparan bir haber alıyorsunuz.

Yüreğiniz yanıyor, teselli verecek gelişmeler yerine zulüm katmerleniyor.

Kollarınızı açmış, ‘Bu yol çıkmaz sokak! Ölüm Yolu bu, raylar uçuruma bağlı…’ diye bağırıyorsunuz ama ne sizi duyan ne de dinleyen var.

***

Sancılı ve zulmetli bir dönem daha yaşıyoruz.

‘Yeni bir doğumun sancıları yaşanıyor’, ‘Kış, aslında baharın yaklaştığının müjdecisidir’ diye teselli buluyorsunuz…

‘1900’lerin başında yaşanan zulmetli yılları takip eden muştulu gelişmeler gibi umarım sonu hayrolur’ diyorsunuz.

İnancınızın gereği ümidinizi diri tutuyor, ‘Hayır, O’nun tercih ettiğindedir…’, ‘Bize şer görünen belki de bizim için daha hayırlıdır…’ diyorsunuz.

***

Bir taraftan insanın aceleciliği, zamanın çıldırtıcılığına karşı sabırsızlığı, kardeşlerinizin arka arkaya maruz kaldığı zulümler sizi boğuyor, diğer taraftan ‘mutlak adalet’in varlığı size nefes aldırıyor.

‘İmtihan olacağımız mutlak, oyun ve eğlence için yaratılmadık ki…’ diyorsunuz.

Buruk bir kalple, kırık bir kanatla, ‘aktif sabır’ arzusuyla çırpınıyorsunuz.

Kazanma kuşağında kaybetmemek’ ana hedefiniz oluyor.

Mazlumların, mağdurların felahını fiili ve kavli duayla gözetleyip duruyorsunuz…


***

MEHMET AKİF’İN O ŞİİRİ…

Yaşadığımız bu dönemi, Mehmet Akif Ersoy’un yaşadığı dönemle kıyaslamak şüphesiz muhal olur.

Koca Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasına, İslam beldelerinin işgaline şahit olan Akif’in, ‘Ya Rab Bu Uğursuz Gecenin Yok Mu Sabahı?’ isimli şiiri bana hep ‘ümitsizlik’ ve ‘isyan kokan’ bir şiir olarak gözükmüştü.

Şiirinin son dizisine halen sıcak bakmamakla birlikte, Akif’in yaşadığı o duyguları bugün daha rahat anlıyorum.

İşte Akif’in 1913’te kaleme aldığı ve ‘İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden, bizi helak eder misin, Allah’ım? (Araf/155)’ ayetini üst başlık yaptığı dizelerinin bir kısmı;

Yâ Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı? 
Mahşerde mi bîçârelerin, yoksa felâhı! 

Nûr istiyoruz… Sen bize yangın veriyorsun! 
‘Yandık! ‘diyoruz… Boğmaya kan gönderiyorsun! 

Esmezse eğer bir ezelî nefha, yakında 
Yâ Rab, o cehennemle bu tûfan arasında 

Toprak kesilip, kum kesilip Âlem-i İslâm; 
Hep fışkıracak yerlerin altındaki esnâm! 


Mazlûmu nedir ezmede, ezdirmede mânâ? 
Zâlimleri adlin, hani öldürmedi hâlâ 

Câni geziyor dipdiri… Can vermede mâsûm 
Suç başkasınındır da niçin başkası mahkûm? 

Lâ yüs’ele binlerce sual olsa da kurbân; 
İnsan bu muammalara dehşetle nigeh-bân! 

Eyvâh! Beş on kâfirin îmanına kandık; 
Bir uykuya daldık ki: cehennemde uyandık 

Mâdâm ki, ey adl-i İlâhi yakacaktın… 
Yaksaydın a mel’unları… Tuttun bizi yaktın 

Dul kaldı kadınlar, babasız kaldı çocuklar, 
Bir giryede bin ailenin mâtemi çağlar! 

En kanlı şenâatle kovulmuş vatanından 
Milyonla hayâtın yüreğinden gidiyor kan! 

İslâm’ı elinden tutacak, kaldıracak yok… 
Nâ-hak yere feryâd ediyor: Âcize hak yok! 

Yetmez mi musâb olduğumuz bunca devâhi? 
Ağzım kurusun… Yok musun ey adl-i İlâhî!

[Erhan Başyurt] 12.5.2017 [TR724]

‘Lütfen bunları kimseye söylemeyin, yoksa beni yaşatmazlar’ [Haber-Yorum: Ahmet Dönmez]

Ankara’nın göbeğinde Devlet Su İşleri (DSİ) spor salonunun işkence merkezine dönüştürüldüğünü ortaya çıkaran Stockholm Center for Freedom (SCF), konuya ilişkin yeni ayrıntılar vermeye devam ediyor. İşkence gören kişilerden birinin avukatı, İsveç merkezli insan hakları kuruluşu SCF’ye ulaşarak yaşananları anlattı. Avukatın söyledikleri, işkencenin varlığını ve Ankara DSİ tesislerindeki spor salonunun toplu gözaltılar için kullanıldığını doğruladı. Müvekkili halen ağır işkence riski altında bulunduğu için hem kendi adının hem de müvekkilinin adının verilmesini istemeyen avukat, “Bugün mesleğimi icra ederken çok acı bir şekilde öğrendiğim ağır insan hakkı ihlali ve işkenceden dolayı bir hukukçu olarak ciddi utanç duyuyorum” sözlerini kullanıyor.

Avukat, bir öğretmen olan müvekkilinin gözyaşları içerisinde anlattığı işkenceleri, onun ağzından dünyaya duyurdu. Öğretmen, yaşananları anlattıktan sonra avukatına, “Lütfen bunları kimseye söylemeyin. Yoksa beni burada yaşatmazlar” demiş.

Söz konusu gözaltılar 26 Nisan tarihinde olmuştu. Ankara merkezli 81 ilde yapılan operasyonda, çok sayıda insan Gülen Hareketi ile irtibatlı oldukları gerekçesiyle gözaltına alınmıştı. Bu isimlerin önce Ankara Eskişehir Yolu üzerindeki spor salonunda birkaç gün tutulduğu, oradan da parça parça Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldükleri öğrenildi. Terör, Organize ve Mali Şube müdürlüklerinde sorgulandılar. SCF’ye mektup gönderen avukat, müvekkilini geçtiğimiz günlerde Ankara Emniyeti’nde ziyaret etmiş. Müvekkilinin gözyaşları içerisinde anlattıklarını, onun ağzından şu şekilde aktarıyor:

“Gözaltına alındığımızda bizi bir spor salonuna götürdüler. 150 kişiydik. Tek lavabo ve tek tuvalet bulunan spor salonunun orta sahasında birkaç gün çok kötü şartlarda üst üste uyuyarak kaldık. Ardından Ankara Emniyeti nezarethanelerine getirildik. Şu an 6 metrekarelik bir odada 15 kişi kalmaktayız. Mesai bitiminde kurumdan herkes gidip ortam tenhalaşınca özellikle gece geç saatlerde gelip bir kişinin ismini okuyan polis memurları o kişiyi alıp götürüyorlar. Mülakat adı altında çırılçıplak soyarak karanlık bir odada bir şeyler anlatmasını suçunu itiraf etmesini, isim vermesini istiyorlar. Eğer istedikleri şekilde ifade vermezseniz başınıza poşet geçirilerek eller arkadan bağlanarak bir şişe aracılığıyla cinsel organınıza müdahalede bulunup canınızı yakıyorlar. Şahıs çaresiz kalıp birkaç isim verene kadar bu ve çeşitli yöntemlerle dayak atıp gerek maddi gerek psikolojik şiddette bulunuyorlar. Birçok kez geceleri mülakata giden arkadaşların bağırma ağlama seslerini duyduk. Giden kişi birkaç saat sonra geliyor ve genelde gelen içerde yaşadıklarını anlatmaya dahi utanıyor. Aynı nezarethanede kaldığım arkadaşlarımdan birisi yine bir gece vakti mülakat adı altında götürülmüştü ve geldiğinde bilinci yerinde değildi. İki gün boyunca başına aldığı darbeler sebebi ile defalarca kustu ancak hastaneye götürülmedi. Yalnızca ikinci gün acil servis ekiplerinden gelip birkaç müdahalede bulundular. Arkadaşım hala çok kötü durumda. Burada kalp hastası olan, bel fıtığı olan insanlar var. Fakat kimseye merhamet edilmiyor. Can güvenliğimiz yok. Her an ismim okunabilir ve ben de farklı bir dayak ve işkenceye maruz kalabilirim. Çok korkuyorum. İtiraf edebileceğim bir suçum da yok. Arkadaşlara mülakat denilen işkence ve dayak odalarında söyletilen şeyleri ifade sırasında ve avukat huzurunda söylemedikleri halde yine aynı şeylerin yapılacağını, ne de olsa tutuklanacaklarını, istedikleri şekilde ifade vermediğimiz takdirde cezaevinden gelip bizi alacaklarını ve daha beter dayak atacaklarını söylüyorlar. Burada profesyonel işkence yapılıyor. İnanın bazı arkadaşların vücutlarında iz bile bırakmamışlar birkaç ezikten başka. Lütfen bu anlattıklarımı kimseye söylemeyin. Adliyeye çıkana kadar, yoksa beni buradan sağ çıkarmazlar. ”

Avukat, mektubunda, “Müvekkilimin anlattıkları karşısında o an polis memurları ile görüşüp tutanak tutmam gerekiyordu. Ancak müvekkilime içeride çok daha ağır işkenceler yapabilecekleri endişesi ile yapamadım” diyor. Bu bile şu an Türkiye’de yaşanan ağır hukuk ve insan hakları ihlallerini gözler önüne seriyor.

HÂKİM KARŞISINDA İŞKENCELERİ ANLATTILAR

Bu arada aynı soruşturmada gözaltına alınıp 6 Mayıs günü tutuklanmaları istemiyle Ankara 2. Sulh Ceza Hakimliği’ne çıkarılan bazı şüpheliler, hakim karşısında işkenceleri anlattı. Bu isimlerden Öğretmen S. K. (43), tutuklanmak istemiyle mahkemeye sevk edildiğinde hakim karşısında işkenceleri anlattı. Yeke, “Emniyet’te sorgulandığımız sırada Organize Şube’de bir odada 3 kişi olarak sırayla müdür odasına alındık. Burada kendilerini ‘Devlet’ olarak tanıtan kişiler beni çırılçıplak soydular. Jopla tecavüz tehdidinde bulundular. Ayrıca her türlü hakaret ve tehdidi yaptılar. Bunları ifade etmek istiyorum. Serbest bırakılmayı talep ediyorum” dedi.

Yine aynı mahkemeye ifade veren Doktor Y. S. de (46) işkenceyi şöyle anlattı: “Organize Şube Müdürlüğü’nce çarşamba gecesi gözaltına alındım. Bir karanlık odada diz üstü bekletildim. Hakaret ve şiddete maruz kaldım. Sonrasında çırılçıplak soyulup banyoya götürülerek jop, anal muayene gibi tehditlere maruz kaldım. Hakaretlere uğradım. Sonrasında gözaltına alındığım yere geri bırakıldım. Polisler tarafından bana ‘Yarın tekrar görüşeceğiz’ şeklinde sözler söylendi. Psikolojim bozuldu. Perşembe gecesi tekrar gözaltına alındım. Bana etkin pişmanlıktan yararlanmam söylendi. Ben de oradan kurtulmak için, şiddete ve hakarete maruz kalmamak için baskı altında bazı beyanlarda bulundum. Ancak bu beyanlarım doğru değildir.”

S.K. ve Y.S. de dâhil olmak üzere o gün hâkim karşısına çıkan bütün şüpheliler tutuklanarak cezaevine konuldu.

[Ahmet Dönmez] 12.5.2017 [TR724]

Hem nimet hem imtihan [Faik Can]

Yüce Allah insana iradeyi önemli bir nimet ve sorumluluk vesilesi olarak vermiştir.“Fıtratın gayesi, hilkatin neticesi iman-ı billâhtır” der Bediüzzaman. Onun ardından muhabbetullah, peşi sıra da zevk-i ruhanî gelir. İrade, insana bunları gerçekleştirsin diye verilmiştir. Bediüzzaman Hazretleri iradeyi, “Bir meyelan (eğilim) veya meyelandaki tasarruf” olarak tarif eder. Yani iki şeyden birini seçme durumunda bulunan bir insanın, onlardan herhangi birini seçme cehd ve gayretini ortaya koymasıdır.

Hocaefendi, irade için daha çok “şart-ı âdî” tabirini kullanır. Bu aslında iradenin hem kulun fiili için bir şart olduğunu hem de hakikatte etkisiz kaldığını (âdî) anlatan enfes bir tanımlamadır. İradeyi kullanmanın zorunluluğunu “şart” ile hakikatteki etkisini ise sıradan ve basit anlamında “âdî” kelimesi ile anlatır.  Şart-ı âdide, sebeple sonuç arasında doğrudan, bağlayıcı bir ilişki de aranmaz. Mesela, koca bir şehri aydınlatmak için elektrik şebekesinin düğmesine dokunmak şarttır. Ama gerçekte şehri aydınlatan o düğme değildir. Çünkü normal şartlar altında o basit elektrik düğmesinin, o kadar elektriği üretip sistemli bir şekilde bütün şehre dağıtması ve aydınlatması imkânsızdır.

Bir yönüyle bu kadar basit, bir yönüyle de bu kadar etkili bir unsur olan irade, bizim için başlı başına bir imtihan sebebidir. Bu kadar küçük bir şeyle (eğilim veya eğilimde tasarruf) nasıl böyle büyük neticeler elde edilebiliyor? Küçük bir sebepten orantısız bir şekilde büyük neticelerin çıkması, sebeplerin ötesindeki bir Zât’ı ve O’nun niyahetsiz Kudretini bize gösteriyor. Bediüzzaman Hazretleri’nin çokça tekrar ettiği gibi küçücük bir çekirdekten koca bir çam ağacının meydana gelmesi, bir yumurtanın içindeki küçücük bir “ukde-i hayatiye”den civcivin meydana gelmesi ve daha niceleri. Bunların hepsi Allah’ın kudretinin, kuvvetinin birer tecellîsidir.

Ben yaptım, ben başardım!

İşte bizim sahiplendiğimiz, başardığımızı iddia ettiğimiz, sonuçlandırdığımızda mutlu olduğumuz işlerimizde de irademizin rolü çekirdeğin ağaçtaki rolü kadardır. Allah’ın apaçık inayetini görmeden neticeyi tamamen irademize bağlayıp sahiplenmek şirktir ve Allah böyle bir şirke sebep olan nimetleri sevdiği kullarının elinden alır.

Hangi işte olursak olalım, aklımız, bedenimiz, irademizle o işin içine tam olarak girmeliyiz ama kalbimiz hep Allah’ı göstermeli. Sebeplere sonuna kadar riayet ederken, sonuçlarla alakalı kat’iyen “şe’n-i rubûbiyetin gereğine” karışmamalıyız. Zira bizim, Allah’ın yapacağı şeylere talip olmamız, irademizi aşan bir mevzudur. Kaldı ki gücümüzü, takatimizi aşan şeyleri talep, neticede bizim ye’se düşmemize ve imtihanı kaybetmemize de sebep olabilir. Özellikle bu zamanda “Süreç ne zaman bitecek, niye bu zulümler bu kadar uzadı!” gibi sorgulamalar, haddi aşmanın ifadesidir. Bizim işimiz seferdir; duadır, gayrettir, imkânlar nispetinde elimizden geleni yapmaktır. Zaferi verip vermemek, Cenab-ı Hakk’ın takdiridir. Ne vermesini kendi irademize bağlayıp küstahlaşmalı, ne de hikmeti gereği vermemesini ya da geciktirmesini bir yeis vesilesi saymalıyız.

İradeyi güçlendirmek için ne yapmalı?

İradenin Allah’ın gösterdiği istikamette ve makul sınırlar içinde kullanılması çok önemlidir. Bir derdi, davası, gaye-i hayali olan insanlar inandıkları dava uğruna ölesiye koşturur ama iradelerinin hakkını tam vermez, onu dengeli bir biçimde kullanmaz veya iradeyi kuvvetlendirecek sair unsurlar ile onu besleyemezlerse birtakım önü alınmaz yanlışlıklar içine düşmeleri her zaman söz konusu olabilir. İrade nefsin muradı istikametinde değil, Allah’ın muradı istikametinde kullanılmalıdır. Nefis uyumayı ister, Allah gece kalkıp namaz kılmamızı. Nefis yemeyi, içmeyi ister, Allah oruç tutmamızı. Nefis haramların peşinde ömür tüketmemizi ister, Allah iffetli yaşamamızı. Nefis, intikam hırsıyla öfkemizin esiri olup türlü zulümler işlememizi ister, Allah insaflı, adil ve hakkaniyetli olmamızı. İşte Allah’ın muradı istikametinde kullanılırsa “iradenin hakkı verilmiş” olur.

İradesini Allah’ın muradı istikametinde kullanamamaktan şikâyetçi olanlar, onu güçlendirmeye bakmalıdırlar. İradeyi güçlendirecek en önemli iki faktör dua ve istiğfardır. Üstad Hazretleri: “İstiğfar meyelân-ı şerrin kökünü keser, dua meyelân-ı hayra kuvvet verir.” diyerek bu hakikate parmak basar. İnsan, hadiste buyurulduğu gibi “şehevâtla” yani yeme içme, yatma kalkma ve bütün bu bedenî arzuları gıcıklayıcı duygularla, düşüncelerle çepeçevre sarılmıştır. İnsanın bu yönde bir adım atması, onun gidip şehevâtın içine gömülmesine sebep olur. Aslında, hadiste ifade edilen şehevâtı, bazılarının anladığı gibi sadece insanın karşı cinse beslediği arzu mânâsına yorumlamak doğru değildir. Burada şehevât, daha genel manada kullanılmıştır. Böyle bir yaklaşıma göre, kumar oynama, içki içme, zina etme şehevâtın bir buudu olduğu gibi, tûl-i emel, fazla yeme içme, gereksiz gezme dolaşma da şehevâtın ayrı bir buudunu teşkil eder. İnsan bunlardan herhangi birisine takıldığı takdirde nefs-i emmaresine avlanmış ve tamamen onun esiri olmuştur. İşte bütün bunlara karşı istiğfar, her türlü şerrin ve şerre meyelânın kökünü kesen bir tılsımdır.

Meyelân-ı şerrin kökünü kesen istiğfar, geçmiş günahlardan dolayı gönülden pişman olmak, hâlihazırdaki istikameti korumak ve gelecek adına günahlara karşı tavır belirleyerek, bunda kararlı olmak ve sürekli bunu vurgulamaktır.

Duamız kadar değerliyiz

Meyelân-ı hayra kuvvet veren duaya gelince; Allah (celle celâluhu) Kur’ân-ı Kerim’de değişik yerlerde, bizleri duaya teşvik ederken: “Dua edin, duanıza icabet edeyim.” “Eğer kullarım Sana Benden sorarlarsa, Ben onlara çok yakınım…” buyurmaktadır. Öyleyse ümitsizliğe düşmeye gerek yoktur. Zire Rabbimiz bize şah damarımızdan daha yakındır. Eğer biz fiili dua imkânından mahrum isek, kavli duayla içimizi dökmeliyiz. Kavli dualarda da kendimizi yetersiz görüyorsak kalbimizin derinliklerinden gelen bir çığlıkla şunları söylemeliyiz:

“Allahım, ben dua ederken 3-5 bildiğim cümleden başka bir şeyle meramımı ifade edemiyorum. Hâlbuki enbiyâ, asfiyâ, evliyâ, mukarrabîn ve ebrârın istedikleri şeylere bakınca kendimden utanıyorum. Onların istediği veya istenmesi gerekli olan nice şeyler vardır ki istemek aklıma bile gelmemiştir. Ben onları bilememiş, idrak edememiş, istememiş olabilirim. Şimdi onların bütün dualarını nazara alıyor, ne istedilerse ben de istiyor, neyden Sana sığındılarsa ben de onlardan Sana sığınıyorum. Bütün ruhumla Sana bir kere daha teveccüh ediyor ve rahmet kapının tokmağına dokunup inliyorum.” Kulluk yolunda himmetimizi âlî tutup, samimi niyet ve hulûs-i kalb ile Rabbimiz’in kapısına bizlere her gün bin Cennet verse, hazinelerinde zerre kadar eksiklik olmayacak Ganiy-yi ale’l-ıtlâk’a müracaat ediyor şuuruyla gitmeliyiz.

Ayrıca “Duanız olmasa Rabbim sizi ne yapsın (ne ehemmiyetiniz var!)” (Furkan-77) âyetinin ifade ettiği üzere insanın değeri, duasıdır. Çünkü diğer ibadetler dua kadar hâlis olmayabilir. Onların bazıları riyaya, süm’aya açıktır, bazıları da zoraki yapılabilir. Hâlbuki dua, sebeplerin tamamen tükendiği bir noktada insanın başvurduğu bir silah gibidir. Duada sebeplere müracaat edilmez. Sebepler üstü bir teveccühtür dua. İnsan dua sayesinde, hiç kimsenin olmadığı bir mekânda bütün gönlüyle Rabbisine teveccüh eder, ellerini açar, kendini secdeye atar, gözyaşları ile seccadesini ıslata ıslata ve yana yakıla yalvarır durursa böyle bir dua meyelân-ı hayra kuvvet verir, yani hayır yapma açısından insan iradesine güç ve kuvvet kazandırır. Başlangıçta biraz zorlama ile olsa bile, bu şekilde yapa yapa zamanla hem duanın hem de istiğfarın çocuğu hâline gelebiliriz.

[Faik Can] 12.5.2017 [TR724]

KHK denen insan öğütücü ve AKP’nin kafasındaki toplum modeli [Analiz: Kemal Ay]

7 Şubat’ta yayınlanan 686 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile işinden edilen Prof. Beliz Güçbilmez, bu muamelenin nasıl bir şey olduğunu şu cümlelerle, yalın bir şekilde anlatıyor:

“KHK ile işten atıldığınızda ne oluyor hatırlayalım: Sağlık güvenceniz olmuyor, herhangi bir kamu ya da yarı-kamu kuruluşunda doğrudan ya da dolaylı olarak çalışamıyorsunuz, yurtdışında iş bulmak gibi bir ihtimaliniz yok çünkü mevcut pasaportunuz geçersiz ve turist pasaportu vermiyorlar; son olarak da dokuz ay boyunca alabileceğiniz dokuz yüz liralık işsizlik parasını bile almanızı kaydınıza yazdıkları bir kodla engelliyorlar. Zaten başlı başına hak ihlalleri silsilesi olan süreç, karşı dava açamamamızla, savunma yapamamamızla, o rektörün hoşuna gitmemek, bu meslektaşın hırsının kurbanı olmak, sosyalist olmak, demokrat olmak, muhalif olmak gibi gerekçelerle taçlanıyor. Şimdi Yüksel’deki sevgili arkadaşlarımız diyor ki, bizi açlığa mahkûm ettiniz. Durum bu kadar berrak. Bu berraklığı anlatmamız gerekiyor. Bulunduğunuz her yerde herkese bunu anlatın lütfen.”

“Yüksel’deki sevgili arkadaşlarımızı” artık tanıyorsunuzdur. 185 gündür Ankara’daki Yüksel Caddesi’nde işlerini geri isteyen KHK’lı akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça. Bu itirazın son 65 gününde, açlık grevi hâlindeler. Bedenleri gözlerimizin önünde eriyor. Çünkü ‘açlığa mahkûm edildik’ diyorlar. Madem devlet vatandaşlarının bir kısmına ‘açlığı’ reva görüyor, o halde buna karşı ‘açlığı’ bir itiraza dönüştürerek cevap veririz, diyorlar. (Kendilerine yapılan ‘grevi bitirin biz devralalım’ teklifini de kabullenmediler.)

Peki, ‘devlet’ denilen o mekanizma bu durumdan haberdar mı? Danıştay’ın 149. kuruluş yıldönümüne katılan Kemal Kılıçdaroğlu, Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş ve Başbakan Binali Yıldırım’la arasındaki diyalogu aktarmış parti toplantısında. Kurtulmuş, “Haberdar değilim” demiş. Kılıçdaroğlu bu kez Binali Yıldırım’a giderek, “Sizden ricam bu gençler tekrar araştırılsın” sözleriyle durumu anlatmış. Yıldırım, “Cezaevinde mi yatıyorlar?” diyerek mesele hakkındaki bilgisizliğini ifade etmiş. Kılıçdaroğlu’nun Başbakan’dan son duyduğu kelime, “İlgileneceğiz” olmuş. İktidar konuyu bilmediği gibi muhalefet de o güne kadar iktidarı köşe bucak sıkıştırmayı akıl edememiş.

Gerçi ‘devlet’ konuya dair yabancılığını, Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’ya ‘tıbbî destek’ önererek göstermişti.

BU ZORBALIĞIN AMACI NE?

Peki, AKP iktidarı 15 Temmuz’u fırsat bilerek, 15 Temmuz’la hiç alakası bile olmayan konularda KHK çıkarmayı, onlara doğrudan ‘zarar vermeyi’ neden bu kadar çok seviyor? Üstelik hiçbir hukukî korumaya da başvuramıyor vatandaşlar. Anayasa Mahkemesi, KHK’lar konusunda yetkisiz olduğunu ilan ediyor. Danıştay Başkanı çıkıp KHK’ları övüyor.

AKP çıplak bir zorbalık gösteriyor vatandaşına karşı, çünkü aslında bize bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Bu da, “Nasıl bir toplum?” sorusunun AKP’nin zihnindeki cevabı. Kurgulamak istediği ‘itirazsız, sualsiz’ devlet modelinin gerektirdiği bir toplum var. O topluma ulaşmanın yolu da bu çıplak zorbalıktan geçiyor.

Çinli sanatçı Ai Weiwei’nin sansür mekanizmasına dair bir yazısı, susma24.com adresinde Türkçe yayınlanmış. Sanatçı, 2014’te iki farklı sergiden isminin çıkarılmasıyla başlıyor yazıya. Sonrasında da başkalarının bu gibi durumlarda neden ‘omuz silktiklerini’ anlatıyor:

“Çin’de hayat, boğazına kadar riyaya batmıştır. İnsanlar cahil ayağına yatar ve muğlak muğlak konuşurlar. Çin’de yaşayan herkes bir sansür mekanizması olduğunu gayet iyi bilir, fakat neden böyle bir sistemin olduğuna dair çok az tartışma vardır.”

“Devlet bilgiyi kontrol ettiği veya engellediği zaman, yalnızca kendi mutlak hâkimiyetini yeniden ileri sürmüş olmakla kalmaz, aynı zamanda hükmettiği insanların elinden gönüllü teslimiyetlerini ve egemenliğinin ikrarını da almış olur. Bu da, nihayetinde, değersizler aksiyomunu destekler: Pratik menfaatler uğruna bağımlılığı kabul et.”

“Otorite karşısında böylesi pasif bir pozisyonu kabul eden insanlar için, “günü geçirmek” ulu bir değere dönüşür. Gülümser, başlarını eğer ve kafalarını sallarlar, ve böylesi davranışlar ekseri rahat, sorundan azade ve hatta hoş yaşam tarzlarını da beraberinde getirir. Bu tavır, onlar açısından özünde savunma amaçlıdır. Herhangi bir tartışmada, bir taraf susturulduğunda, diğer tarafın sözlerinin sorgulanmayacağı aşikârdır.”

Başta Erdoğan olmak üzere, onun işbirlikçileri böyle bir ‘toplum’ modelinin peşinden koşuyor. İstediğimiz konularda konuşsunlar, ‘pratik menfaatleri’ dışında bir arayışa girmesinler, bizim varlığımızı sorgulamasınlar…

ÇIKARLARA TAŞ KOYMAK

Çin ve Rusya’nın son zamanlarda ihraç etmeye çalıştığı bir ‘model’ bu. Özellikle ‘devletlû’ kesimin hayli hoşuna gidiyor bunlar. Bahaneleri de hazır: Daha hızlı, daha verimli çalışmamız lazım. Herkesin itiraz edebildiği, bu sebeple de işlerin belirli bir ‘yavaşlıkta’ ilerlediği Batı ülkeleriyle dalga geçiyorlar. Böyle olmazmış, memleket icraat beklermiş. Hâlbuki her seçim döneminde Anadolu’da aynı tesisleri açıp duruyorlar, ara sıra 3. Köprü gibi 3. Havaalanı gibi ‘görkemli susturucular’ inşa edip ceplerini doldurmaya devam ediyorlar.

Bu arada önceki gün Antalya Finike’de çevrecilik mücadelesiyle tanınan Ali Ulvi Büyüknohutçu ve eşi Aysin Büyüknohutçu’nun evinde öldürülmüş hâlde bulundukları haberi düştü medyaya. Çevrecilik de, bir itiraz ve ‘devlet’ mekanizmasının ülke topraklarını kendi çıkarı için kullanmasına engel olduğu için ‘tehlikeli’. İşleri ‘yavaşlatıyor’ çünkü…

Bu ‘kendi çıkarları’ da öyle gizli kapaklı tutulmuyor ha! Trabzonspor’a bağışlanan yeni statta Katar Emiri Al Sani’nin kocaman posteri asıldı mesela. Karadeniz sahil yolundaki ‘yatırımların’ Arap sermayesine açıldığı ve buradan yüklü paralar (tabi bal tutan parmağını yalar) beklendiği sır değil. Kamu ihalelerinin hangi şartlarda dağıtıldığı, şu anda Erdoğan’ın bilgisi dışında en ufak bir kıymetli arsa satışının bile yapılamadığı da aşikâr.

İTİRAZI ÖRGÜTLEMEK

Önceki gün CHP milletvekili Veli Ağbaba, ozguruz.org yayınına bağlandı ve referandum gecesi eğer CHP daha fazla bastırsaydı ve referandum sonuçlarıyla ilgili yaygara büyüseydi, eli silahlı grupların sokaklarda terör estirmeye hazır olduğunu açıkladı. Bu da AKP’nin ‘sindirme metotlarının’ başarısını gösterir. CHP gibi 12 milyon oy almış bir parti bile, kılını kıpırdatamaz hâle gelmiş demektir.

İtirazı örgütleyebilmeniz gerekir, eğer itirazlar örgütlenemiyorsa, bir şekilde bastırılabilir. Nitekim Çin ve Rusya örnekleri de bize, en önce ‘muhalif’ örgütlenmelerin sindirilmesi gerektiğini gösteriyor. Hatırladınız mı, 2011’de yüzde 50’ye yakın oy alan AKP, oy karşılığı yüzde 1 bile olmayan Süleyman Soylu ve Numan Kurtulmuş’u partisine katmıştı. Ne olur ne olmaz…

Henüz Çinli sanatçı Ai Weiwei’nin bahsettiği noktada değiliz. Çin çok uzun zamandır yaşıyor bunu. Weiwei, Çin toplumunu ‘ideolojinin köleleri’ olarak adlandırıyor. AKP’nin kendi seçmen kitlesini düşünün. Canları sıkılsa da vazgeçemedikleri konforu, ideolojik esareti… Ancak onların yanı sıra, “Aman başımız ağrımasın” diyen de milyonlar var. Belki hâlâ bu yasaklanmadığı için AKP’ye oy vermeyebiliyorlar. Belki arkadaş ortamlarında yanlış giden şeyler olduğunu dile getirebiliyorlar. Ancak muhalifler için giderek azalan iş imkânları, ‘ekmek’ yiyebilmek için siyasî görüşün de önemli hâle gelmeye başlaması, işte KHK gibi ‘çıplak zorbalıklar’ ideolojik köleliği, başkaları için de mecbur kılıyor.

‘Devletin beka sorunu’ dedikleri şey, toplumun bu köleliğe hâlen ‘evet’ dememiş olması. 16 Nisan referandumunun beklenmedik şekilde ‘ucu ucuna’ sonuçlanması, YSK’nın müdahalelerine ihtiyaç durulması, ‘atı alan Üsküdar’ı geçti’ yüzsüzlüğüne başvurulması bunun en önemli göstergesi.

Bu itirazların son bulması ve ‘sınıfsız, kaynaşmış’ bir toplum idealine ulaşmak için de, zorbalığın dozu her geçen gün arttırılıyor. Gözaltılar, tutuklamalar doğrudan cezalandırma yöntemine dönüşüyor. Sokağa çıkan insanlara, zulmediliyor. Devletin belirlediği alanın dışında gazetecilik yapmak isteyenler hapse konuluyor. Hapistekiler ‘çözülsünler’ diye işkence ediliyor. Onur kırıcı davranışlar sergileniyor.

[Kemal Ay] 12.5.2017 [TR724]

Tahliye kararı uygulanmayan gazeteciye insanlık dışı muamele [Haber-Yorum: Kemal Devran]

Gazeteci-yazar ve aynı zamanda avukat olan tutuklu Büşra Erdal için mahkeme 31 Mart’ta tahliye kararı verdi. Özgürlüğüne kavuşabilmek için hazırlıklarını tamamlayan Erdal’ın dışarı çıkmasına izi verilmedi. AKP’lilerin baskısı üzerine yargıdan yeniden tutuklama kararı alındı. Cezaevinden dışarı çıkamadan yeniden gözaltına alınarak İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne sevk edildi. Erdal’ın yaşadığı travmaya bir de insanlık onuruna yakışmayan işkence-kötü muamele eklendi. Cezaevinden alındığı halde TEM Şubede çıplak arama yapıldı. Erdal’ın avukatı Ümit Kardaş, 27 Nisan’daki duruşmada “Müvekkilim insanlık dışı muameleye maruz kaldı. Tahliye hak etmişken yeniden cezaevine konuldu. Yaşadığı travmayı atlatamadı” şeklinde konuştu. Bu ifadeler sırasında Erdal, sanık sandalyesinde gözyaşlarına boğuldu.

Gazeteci Büşra Erdal, yaptığı haberler, köşe yazıları ve twitter hesabından yaptığı paylaşımlar nedeniyle 29 Temmuz 2016’da ‘örgüt üyeliği’ suçlamasıyla tutuklanarak cezaevine konuldu. Hakkında 10 yıl hapis istemiyle dava açıldı. Aylar sonra yargılamanın başlamasıyla birlikte ilk duruşma sonunda tahliyesine karar verilen 26 gazeteciden biriydi.

YANDAŞ MEDYA MENSUPLARINDAN NEFRET KAMPANYASI

Ancak kararın öğrenilmesinin ardından AKP’ye yakınlığıyla bilinen gazeteciler ve Aktroller tarafından sosyal medya hesapları üzerinden nefret söylemleri başladı. Hakim ve savcılar ‘tutuklanmalı’ diye tehdit edilerek tahliye kararının uygulanamayacağına dair paylaşımlar yapıldı. Gerekirse cezaevi önünde bekleyip çıkmaları halinde gazetecileri linç etmekle tehdit edenler dahi çıktı. Bu kampanyanın ardından olağandışı gelişmeler yaşandı. Tahliye olan gazetecilerin 13’ü hakkında 9 aydır cezaevinde bulunmalarına rağmen daha ağır suçlar işledikleri gerekçesiyle yeni soruşturma açıldığı duyuruldu. Üstelik ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası gerektiren ‘darbe girişimi’ suçu işledikleri iddia edildi. Bu gazeteciler, haklarında jet hızıyla gözaltı kararı verildi. Cezaevinden özgürlüklerine adım atmalarına fırsat vermeden Emniyetin sorgu odalarına götürüldüler.

Hanım Büşra Erdal’ın da aralarında olduğu 8 gazeteci için ise savcılığın itirazı dava dosyasını bile incelemeyen mahkeme tarafından yeniden yakalama kararı çıkarıldığı duyuruldu. Kadın gazeteci Erdal, cezaevinden çıkmak için hazırlıklarını yapmış ve 9 ay sonra özgürlüğüne, ailesine kavuşmayı beklerken yeniden tutuklanacağını öğrendi. Tutuklama kararının uygulanması için polis tarafından hakim karşısına çıkarılması ve tutuklama gerekçesinin yüzüne okunmasının ardından yeniden cezaevine konulması gerekiyordu. Bu olağandışı işlemlerle psikolojisi alt üst olan kadın gazeteciye olağandışı bir başka uygulamayla travma yaşatıldı.

ÇIPLAK ARAMAYA DİRENDİ

Cezaevinde gözaltına alındığı halde, başörtülü gazeteciye arama yapılacağı söylendi ve elbiselerini çıkarması istendi. Erdal direnmesine rağmen kadın polisler tarafından iç çamaşırlarına kadar soyuldu. Erdal’ın bağırışları diğer koridorlardaki meslektaşları tarafından bile duyuldu. 1 günlük gözaltı süresince insanlık dışı muameleye maruz kalan Erdal, sevk edildiği mahkemede yeniden tutuklanarak Bakırköy Cezaevi’ne konuldu.

Avukatı Ümit Kardaş, SCF’ye yaptığı açıklamada, tahliyesinin engellenmesi ve  çıplak arama işleminin üzerinden 1 ay geçmesine rağmen gazeteci müvekkilinin travmayı atlatamadığını söyledi. Kardaş, “Erdal, cezaevinde hazırlıklarını tamamlanmış tahliye olmayı bekliyordu. Savcının itiraz ettiğini öğrendi. 6 saat boyunca hukuksuz bir şekilde cezaevinde bekletildi. Hürriyet hakkı elinden alındı. Savcılığın itirazının sonuçlanmasını için bekletildi. Hakkında yeniden yakalama kararı çıkarıldığını öğrendi. Bu travmatik bir olay. 9 aydır kaldığı cezaevinden çıkamadan yeniden gözaltına alındı. İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ne götürüldü. Burada insanlık dışı muameleye maruz kaldı. Buna işkence veya kötü muamele diyebilirsiniz.” Şeklinde konuştu.

AMAÇLARI AŞAĞILAMAK ONURUYLA OYNAMAKTI

Çıplak aramanın ancak zorunlu hallerde suçun ve suçlunun niteliğine göre belli sınırlar içinde yapıldığını belirten Kardaş, “Neticede Büşra bir gazeteci. Üstelik onu sokaktan almadılar. Cezaevi’nden alındı. Burada zaten gerekli aramalar kontroller yapılıyor. Buradaki amaç, onu aşağılamak, onuruyla oynamaktı. Müvekkilim hala bu yaşadıklarının etkisinde travmayı atlatabilmiş değil” şeklinde konuştu.

27 Nisan’daki duruşmada Erdal’ın tahliye edilmemesi manevi işkence ve travmatik bir durum olarak tanımlayan Kardaş aynı travmayı kararı veren hakimlerin ve savunma makamındaki avukatların da yaşadığını söyledi. Kardaş, “Biz tiyatro mu oynadık hissine kapıldı. Kararı veren hakimlerin bağımsızlıkları hiçe sayıldı ve görevlerinden alındılar. Mantık belli bu insanlar dışarı çıkarılmayacak” Dedi. Erdal ise duruşmada savunma yapmak istemedi. Avukatına katıldığını söylemekle yetindi.

Büşra Erdal 15 Temmuz darbe girişimi sonrası hakkında gözaltı kararı çıkarılan ilk gazeteciler arasında yer alıyordu. ABD ve Schengen vizelerine rağmen kaçmayı düşünmemişti. Erdal, yaklaşık 9 aydır Bakırköy Kadın ve Çocuk Tutukevi’nde Gazeteci Yazar Nazlı Ilıcak ile birlikte aynı koğuşta kalıyor.

TAHLİYE KARARI SONRASI NELER OLMUŞTU?

1- 25. Ağır Ceza Mahkemesi Hanım Büşra Erdal’ın adli kontrol şartıyla tahliyesine karar verdi

2- Tahliye kararı saat 16.45’de verildi. Mahkemeden çıkarılan Büşra saat 18.30 civarında Bakırköy Cezaevine getirildi.

3- Tahliye kararının verilmesinden hemen sonra savcı, Büşra’nın da aralarında bulunduğu 8 sanığın tahliyelerine itiraz etti. Mahkeme itirazı ret ederek dosyayı itiraz mercii olan 26.Ağır Ceza Mahkemesi’de gönderdi.

4- Dava dosyasını görmeyen ve savunmaları dinlemeyen 26. Ağır Ceza Mahkemesi 23.59 ‘da itirazı kabul etmiş ve Büşra Erdal  hakkında yakalama kararı verdi. Söz konusu karar verilinceye kadar Büşra Erdal kanunsuz  bir şekilde cezaevinde bekletildi. Hürriyeti tahdit suçu işlendi.

5- Saat 01.15’de polisler yakalama kararıyla cezaevine girerek kendisini gözaltına aldı. İstanbul Emniyeti Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ne götürüldü. Kötü muamele gördü. Cezaevinden alındığı halde iç çamaşırlarına kadar soyularak arama yapıldı.

6- Büşra Erdal, gözaltında 22 saat kadar bekletildikten sonra 1 Nisan 2017 Cumartesi gecesi mahkemeye sevk edildi. Nöbetçi 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nce tutuklanarak 2 Nisan 2017 Pazar günü saat 01.00’da tekrar cezaevine kapatıldı. Büşra tahliye sevinci yaşarken tekrar tutuklandı ve ağır  duygusal  bir travmaya maruz kaldı. Üzüntüsü tahliye kararı veren hakimlerin açığa alınması ile derin bir umutsuzluğa dönüştü. Olağandışı ve adil yargılanma hakkını ortadan kaldıran durum nedeniyle son çıktığı duruşmada savunma yapmadı.

7- Avukatı Ümit Kardaş, 6 Nisan 2017’de yeniden tutuklama gerekçelerinin hukuksuz olduğunu savunarak karara itiraz etti. 25.Ağır Ceza Mahkemesi tahliye kararını adli kontrol şartına bağlamıştı. Adli kontrol ancak tutuklama nedenleri varsa uygulanabiliyor. Savcının itirazını inceleyen 26.Ağır Ceza Mahkemesi asıl incelemesi gereken bu konuyu bile incelemediği ortaya çıktı.

[Kemal Devran] 12.5.2017 [TR724]

Partili Danıştay Başkanı! [Sefer Can]

16 Nisan anayasa referandumunun önemli siyasi sonuçları olacak. En başta partili cumhurbaşkanına geri dönmüş olduk. Yani yaklaşık 60 yıl geri sardık filmi. Hatta 1950 öncesine gittik desek daha doğru. Zira Celal Bayar partili Cumhurbaşkanı’ydı ama Adnan Menderes parlamenter sistemin bütün yetkilerini kullanan güçlü başbakandı. Siyasal İslamcıların yolu gide gide çok eleştirdikleri İsmet İnönü’ye çıktı. Orada da duracakları yok, istikamet Atatürk. Neyse bugünkü konumuz o değil. 16 Nisan yargıyı neye dönüştürdü, ona bakacağız.

Danıştay Başkanı Zerrin Güngör’ün “16 Nisan 2017 tarihinde halk oylamasına sunulan ve kabul edilen değişiklikle Anayasamızda var olan kuvvetler ayrılığı ilkesi daha da belirgin hale getirilmiştir” sözleri yeni dönemin ipuçlarını veriyor. Danıştay’ın 149. Kuruluş yıldönümünde konuşan Başkan ‘partili yargı’nın tescilini ilan etti, aslında. Güngör’e bu gerçeği böylesine net ve çıplak bir biçimde yüzümüze çarptığı için teşekkür borçluyuz. Hâlâ yargıyı bağımsız filan zannedip gafil avlanmayın. Ya da CHP’nin nafile müracaatlarından sonuç çıkacağı beklentisine girmeyin.

Danıştay Başkanı kurdelayı kesip açılışı dün yapsa da inşaat çoktan bitmiş anahtarlar Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a teslim edilmişti. Şimdi aile içinde mütevazı bir törenle kamuoyuna duyuruldu. Başkan ve daire başkanlarına sus payı verilerek bütün Yargıtay ve Danıştay üyeleri bir gecede kanunla görevden alındı. Yeni seçmece üyeler tam da 15 Temmuz atmosferinde atandı. 2 AYM üyesi, 131 Yargıtay üyesi, 43  Danıştay üyesi, 5 HSYK üyesi, Kanun Hükmünde Kararnamelere dayanılarak ihraç edildi, pek çoğu tutuklandı. Bunlara ses çıkarmayan cüppelilere ‘yüksek yargıç’ demeye ve onlardan adalet beklemeye devam edecek miyiz?

AKP VE YANDAŞLAR BİLE MAĞDURİYETLERİ SAVUNAMIYOR

Zerrin Hanım’ın daha büyük gafı ise KHK’ları savunması. “Kişilerin hak ve özgürlüklerine, amaç dışında herhangi bir sınırlama getirilmemiştir” ifadesini kullanan biri cüppesine parti rozeti taksa sırıtmaz. AKP’liler ve yandaş yazarlar bile KHK’ları Güngör kadar cansiperane savunamıyor. Onların “kurunun yanında yaşlar yanıyor” dediği yerde Danıştay Başkanı 150 bin kişiyi ilgilendiren bir konuda kefil oluyor. Hükümet, mağduriyetlerin olabileceğini kabul edip, incelemek için komisyon kurma kararı alıyor. Sembolik sayıda iadeler yapılıyor. Ama Zerrin Hanım’a sorarsanız, sorun yok! Düşünün AKP milletvekili Şamil Tayyar’ın “Bu iş rayından çıktı, ben artık yokum” diye isyan ettiği günlerde bir yüksek yargı başkanı “kişilerin hak ve özgürlüklerine, amaç dışında herhangi bir sınırlama getirilmemiştir” ifadesini kullanıyor. Hem de bu kişi, insanların hak aramak için müracaat edecekleri, mağduriyetlerinin giderilmesini isteyecekleri itiraz merciinin başkanı.

İHSAS-I REY TAM DA BU!

Danıştay Başkanının KHK’lara kefil olması hukuk fakültelerinde okutulacak beş başı mamur bir ‘ihsası rey’ örneği. Yargıç, önüne gelmesi muhtemel konularda önceden görüş açıklayamaz. Bu bir erdem filan da değil, zorunluluk. İdarenin yönetsel eylemlerinin denetimini idari yargı ve onun yüksek mahkemesi olan Danıştay yapıyor. KHK’ların işinden ettiği, sosyal güvencesini ve başka haklarını elinden aldığı yurttaşlar size gelecek. Bugünden ‘sınırlama getirilmemiştir’ cümlesini hem de ‘herhangi bir’ güçlendiricisiyle kuramazsınız. Bu incelemeyi yapacak ilk derece mahkemelerine diktede bulunamazsınız.

Tabii bunlar hukuk devletleri için geçerli zorunluluklar. 16 Nisan’da ilan edilen ve Zerrin Hanım’ın iki gün önce tescillediği partili yargıçlar ülkesi için lüks şeyler. Üstüne Erdoğan, Hakimler Savcılar Kurulu üyelerinin yarısını cumhurbaşkanı, kalan yarısını da AKP Genel Başkanı sıfatıyla seçecek. O zaman yargıçlara parti rozetiyle birlikte düğmeli cüppe dağıtılacak! Zerrin Hanım artık önünü iliklemeye çalışırken zorlanmayacak.

[Sefer Can] 12.5.2017 [TR724]

Derin çatlak [Alper Ender Fırat]

Minik bedenlerine sarhoş bir panzer çarptığında Muhammed daha yedi, kardeşi Furkan ise altı yaşındaydı. Silopi’de evinde uyurken ve o topraklarda doğmuş olmaktan başka hiçbir suç işlememişken, polis kıyafeti giymiş ayyaşlar onları katletti. Ama kimsenin ruhu duymadı, kirden leş haline gelmiş vicdanlarda en küçük bir kıpırdanmaya yol açmadı. Anlı şanlı televizyonlar, gazeteler, Filistin ismini duyunca ‘hülooğğ’ diye destanlar yazan sakallı sakallı yazarlarının köşeleri Recebizmin vatan millet konseptine aykırı olur diye hiç ses etmedi, olmamış gibi davrandılar.

Bunu yazsalar, gündemlerine alsalar Reis kızardı. Bu haber vatan-millet-devlet konseptine uygun değildi. İnsanlar duyar, vicdanlarda fitne çıkabilirdi. Hem her gün orada çocuklar ölmüyor muydu? İki fazla üç eksik ne fark ederdi. Üstelik acı ötekinin acısıydı. Kimse Furkan için, Muhammed için konforunu bozmadı. O iki küçük beden alçakların hegemonyasındaki bu dünyadan sessizce göçüp gitti. Bunları Filistin’de Yahudi polisler yapsaydı bak nasıl destanlar çıkarmışlardı ama Silopi’de olunca ölü toprağını üzerine çekip, dilsiz şeytan olmayı tercih ettiler.

‘FALANCI’ SİHİRLİ SÖZCÜĞÜ

Tıpkı sadece ve sadece aidiyetinden dolayı tutukladıkları hakimin özürlü çocuklarına yapılanları duyduklarında olmayı tercih ettikleri gibi. Babalarının Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre işlediği bir suçu yoktu ama   olsundu -Anayasaya göre suç olmasına rağmen- MİT onları fişlemiş ve bu fişleme sonucu ‘falancı’ olduğuna hükmetmişti. Zaten herhangi bir ‘Falancıysa’ her türlü zulme, her türlü zorbalığa maruz kalmayı hak etmişti.

Bu ‘falancı’ kelimesi devlet kılığına girmiş her zalimin sihirli cümlesiydi. Herkesi ama herkesi bununla ikna edebilirdi. Çünkü zalime ve zulme şeksiz şüphesiz karşı olmaktansa kime yapılmış ve kim yapmış diye bakan, ona göre tavır alan bir zihniyet hüküm sürmekteydi bu topraklarda. Zalimler eğer birilerini ortadan kaldırmak istiyorsa ona bir isim takıyorlardı. Bu isim zamana ve zemine göre değişiyordu ya alevi oluyordu, ya kürt oluyordu ya komünist oluyordu ya gezici oluyordu. Zaten herkes de Zulmün ve haksızlığın sadece kendisine yapılanıyla ilgileniyordu. Kendisi haricindeki ‘falanlara’ yapılan her türlü muameleyi, iftirayı, yalanı ve tezviratı kabul etmeye pek hevesliydi. Recebizm kendisine dokunduğunda çok haksız, çok hukuksuz, çok zalimdi ama aynı Recebizmin ‘falanlara’ yaptıklarına seve seve baston değneği olmayı kabul ediyordu.

BAŞKASINI ORTADAN KALDIRMAYA PROGRAMLI

Bütün hayat kurgusu bir başkasını ortadan kaldırmaya, onunla mücadele edip yok etmeye programlanmış, ilkeler değil, kimlikler üzerine inşa edilmiş kesimlerden bir millet ortaya çıkabilir mi? Bünyesinde böylesine derin çatlakları barındıran toplum dikiş tutabilir mi?

Maalesef yaşadıklarımız bu devlet sınırları içinde yaşayan kesimlerin ortak paydasının hukuk ve adalet olmadığını gösteriyor bize. Berkin Elvan’a ağlayanlar Yasin Börü’yü umursamıyor, Yasin’e feryat edenlere göre Ali İsmail’in katledilmesi normal. Esma’ya ağlayanlara göre 14 yaşında bir çocuk olan Berkin Elvan bir terörist! Herkes sadece kendi ölüsüne ağlıyor üstelik kendisine zulmedenlerin ‘ötekine’ yaptığı zulmü haklı bularak.

Her şey geçer, her zalimi toprak kabzeder ama böylesine zihinsel hastalığı taşıyan bir toplumun felah bulması, dikiş tutması, birlik olması mümkün olur mu bilemiyorum. Silopili iki günahsız yavrunun tarafından katledilmesi gibi kime yapılırsa yapılsın masumlara yapılan zulme sessiz kalırsanız onların ahı sizi iflah etmez. Etmez!

[Alper Ender Fırat] 12.5.2017 [TR724]

Sakın bunlara benzeyip, bozulmayalım [Haber-Analiz: Hasan Cücük]

Somali için düzenlenecek yardım konferansı için Londra’ya gelen Başbakan Binali Yıldırım, Türk toplumu temsilcileriyle buluşmasında “Bulunduğunuz ülkelerde hiç o ülkenin insanlarına benzemeye çalışmayın. İstediğiniz kadar benzeyin yine dışlarlar. Kendi değerlerinizi koruyarak ‘ben varım’ deyin. Asimile olmadan ama entegre olalım. Lisanını en iyi konuşalım. İmkânları en iyi şekilde değerlendirelim” demiş.

“Benzemekten neyi kastediyor? Asimilasyon nedir? Entegrasyon nedir? Batı’nın hiç mi iyi yanı yoktu?” gibi sorular geldi aklıma. Gelin Batı’nın bize kötü örnek olan yönlerine bakalım. Ve Başbakan Yıldırım’ın dediği gibi asla bunlara benzemeyelim.

Siyaset: Seçimi kaybeden liderin istifa etmesi gibi yazılı olmayan saçma bir uygulama var. Ne öyle zırt-pırt lider mi değişir? Sonra siyaset hizmet aracı olarak kullanılıyor. Yıllarca bakanlık veya milletvekilliği yapanlar sonrasında emekli maaşına kalıyor. Su akarken testiyi doldurmayı bile bilmiyorlar. Yıllarca siyaset yapıp, bir yakınına bile ballı bir makam ayarlamıyorlar. Eşi-dostu danışman kadrosundan işe bile alamıyorlar (Alanlar da Fransa’daki Fillon örneğinde olduğu gibi ortaya çıkarsa seçimi kaybediyor). Bırakın bunları, devletin sağladığı imkânları şahıs için kullandıklarında istifa etmek zorunda kalıyorlar. Hem de 1000-2000 Euro’luk bir rakam bile istifaya götürüyor. Devlet ihalelerini yandaşlara veya yakınlarına veremiyorsan ne yapayım ben öyle siyasi hayatı? Makam aracının sınırlı olduğu, onlarca eskortun olmadığı, korumanın olmadığı, alışverişini bile kendinin yaptığı (bakınız Merkel), kapının önündeki karları bile kendinin kürüdüğü (bakınız Danimarka başbakanı Helle Thorning Schmidt) ülkelerin siyasetlerine benzemekten Allah hepimizi muhafaza buyursun!!!

Medya: Yalan haber yazmayı bilmedikleri gibi ülkenin koca cumhurbaşkanı veya başbakanına manşetten yer vermiyorlar. Cumhurbaşkanı veya başbakanın konuşmalarını canlı bile vermiyorlar. Yolsuzluk ve rüşvet gibi konuların peşini bırakmıyorlar. Ufak tefek sıradan konuları gündem yapıyorlar. Yol ve köprü yapanların değil, bakınız burası çok enteresan, yol ve köprü yapımında yolsuzluk var mı onun peşine düşüyorlar. Sonra utanmadan köprü ve yollardan geçiyorlar. Ana akım medyada doğru-dürüst bir magazin haberi bile olmuyor. Yıl olmuş 2017 hala bir manken resmi bile koymuyorlar. Okuması zor ve derin analiz gerektirecek dosyalar yazıyorlar. Ha bir de utanmadan basın özgürlüğü diye bir saçmalıkları var. Kafanı bozan gazeteciyi hapsedemiyorsun, medyaya kayyım atayamıyorsun. Öyle her akıllarına gelen soruyu ülkenin yöneticilerine terbiyesizce soruyorlar. Medya sahipleri devletten ihale almıyor, medya dışında başka bir işle iştigal etmiyor. Yahu yandaş medya bile kuramıyorsun. Uçağına kafana göre seçmece gazeteci bile alamıyorsun. Allah bunlara benzemekten de bizleri muhafaza etsin!!!

Ticaret: Devletten ihale almadan zengin oluyorlar. Telefon açıp bir patronu fırçalayıp, gözyaşı bile döktüremiyorsun. Vergilerini muntazam veriyorlar. Vergi memurlarını salıp açıklarını bile bulamıyorsun. Bulup ümüklerini sıkıp devlete kul köle yapamıyorsun. Devletten ihale almadıkları için koca cumhurbaşkanı ve başbakanları takmıyorlar. Halkın iradesini hiçe sayıyorlar. Bir yakınına bile üst düzey bir iş ayarlamaya bile yardımcı olmuyorlar. Devletin uçağına binmek için can atmıyorlar. Sakın sakın bunlara benzemeyin!!!

Sanat: Bu konuda tam bir artistler. Ne belediyenin düzenlediği konserler var ne de seçim döneminde partiye müzik yapacak biri. Sanat toplum için gibi bir saçmalığın peşindeler. Bakın bizim ülkeye. Saray’a ve iktidara yakın olan sanatçılar nasıl ihya oluyor. Peşpeşe konserler, dizilerde başroller. Bal tutan parmağını yalıyor. Ya burada? İlle sanat deyip, siyasetle araya mesafe koyuyorlar. Yok toplumsal duyarlılık gibi bir saçmalığın peşine takılıp, iktidarı acımasızca eleştiriyorlar. Devlet sanatçılığı bile bulunmuyor kardeşim. Koca koca adamları makamına çağırıp, kıytırıktan bir madalya ile önünde el pençe durduramıyorsun bile. Her şeyi bilen olarak sanatla ilgili bir şey dediğinde ise küstahça “Herkes işini yapsın” bile diyorlar. Bunlara benzemek mi? Tövbeler tövbesi.

Azınlık hakları: Başka dinden ve milletten birini parti başkanı ve bakan yapıyorlar.  Kimliğe değil likayata bakıyorlar. Şimdi elin bilmem neysi gelip ülkemi yönetecek? İyi de kardeşim biz Çanakkale’de onca şehidi neden verdik? Ha neden? Azınlıkların dini ihtiyaçlarını karşılamada yardımcı oluyorlar. Camiler, kiliseler ve havralar yapılmasına müsaade ediyorlar. Üstüne üstlük bir de bunlara maddi yardımda bulunuyor. Anadil eğitimi veriyorlar. Ya kardeşim bizim yıllarca kabul etmediğimiz Cemevleri’ni bile ibadethane kabul ediyorlar. Tabi bunu bizi bölmek için yapıyorlar bunu bilmiyor değiliz. Tamam bizim insanımızın dini ihtiyaçlarını karşılamaları iyi bir şey ama aynısını bizden beklemeleri tam bir emperyalizm. Hem camiye izin veriyorlar da ne oluyormuş imamını biz gönderiyoruz hamdolsun. Bak bu azınlık hakları konusunda bizden çok ilerdeler kabul ediyorum. Ancak şurasını asla kabul edemem; aynı uygulamayı bizim de yapmamızı bekliyorlar. Ne yani ben şimdi Alanya’da yaşayan Almanlar için kilise yapılmasına nasıl izin veririm? Ya Cemevlerini ibadethane olarak kabul etmeyi? Kürtçe ve diğer anadilleri okullarda okutmayı? Bunları bulunduğunuz ülkede isteyin ama asla ülkemiz için benzer uygulamaları istemeyin, isteyene köstek olun. Bu konuda bunlara da benzemeyin!!!

***

Binali Yıldırım çok haklı. Yukarıda bir kısmını yazdıklarıma benzemek bizi bozar. Başbakan Yıldırım’ın benzemekten kastı bunlarsa bence de asla benzemeyelim. Bünyeye zarar. Ancak Binali Yıldırım, Batılı gibi yaşamayı su gibi alkol tüketmek, hiçbir ahlaki kural tanımamak olarak anlıyor. Sanırsın, Türkiye’de bu dediklerinin hiçbiri olmuyor. Veya sanki tüm Batılılar su gibi alkol alıp, ahlaki hiç kural tanımıyor. Türkiye gibi yüzde 99’u Müslüman bir ülke ile Batıdan bir ülkeyi bu konularda kıyaslarsak, arada büyük fark olmadığını rahatlıkla görürüz. Sadece gazetelerin 3. sayfalarına yansıyan haberler ile KHK ile yasaklamaya çalıştıkları sabah kuşağı evlilik programlarına bakmak yeterli olur. Konu uzadı entegrasyon ve asimilasyona sıra gelmedi. Bir sonraki yazıda bu konuyu işleyelim.

[Hasan Cücük] 12.5.2017 [TR724]