AKP’nin kurucularından Yaşar Yakış: Bilal Erdoğan’ın yönettiği vakıflar belediye kaynakları ile ayakta duruyor

Yaşar Yakış, AKP’nin İstanbul’u bir ketenpereye getirerek almak istediğini söyledi ve Erdoğan’ın iki çocuğunun İstanbul’daki rant düzenini anlattı.

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) kurucuları arasında yer alan eski Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış, AKP’nin ketenpereye getirip İstanbul’u almak istediğini söyledi.

Yaşar Yakış’a göre İstanbul’u AKP’nin bırakmamasının nedeni olarak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın yönettiği vakıflara en büyük kaynağın belediyeden sağlandığını vurguladı. Ayrıca AKP’nin, İstanbul Büyükşehir’de usulsüzlüklerin ortaya çıkmasından hem de kaynakların kesilmesinden endişe duyduğunu belirtti.

İSTANBUL, AKP İÇİN HAYATİ ÖNEME SAHİP

Deutsche Welle (DW) Türkçe’ye konuşan eski Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış, “oy sayımında usulsüzlük” tartışmalarına sahne olan yerel seçimlerle ilgili olarak “Daha dananın kuyruğu kopmadı” yorumunda bulundu.

AKP’nin itirazı ile İstanbul’da geçersiz oyların yeniden sayılması ile ilgili değerlendirmede bulunan Yaşar Yakış, “Son anda ketenpereye getirip AKP’ye kazandırmak istiyorlar. İstanbul, bir siyasi parti için hayatta kalma mücadelesinin en yüksek olduğu yer, ki AKP için de öyle.” dedi.

O VAKIFLARIN HEPSİ BELEDİYE KAYNAKLARI İLE AYAKTA DURUYOR

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “İstanbul demek, Türkiye demek” sözünü hatırlatan Yakış, “İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden kaynak alan ve Sayın Cumhurbaşkanının oğlu ile kızının sahibi olduğu vakıflar da dâhil onlarca vakıf olduğunu herkes biliyor. Hepsi, belediyenin parasıyla ayakta duruyor.” itirafında bulundu.

“O kaynakları kim yönetiyorsa bir avantaj sağlıyor.” sözleri ile usulsüzlüklere dikkat çeken Yaşar Yakış, “Eğer İstanbul CHP’nin eline geçerse, AKP’nin kurallara aykırı bir harcama yapıp yapmadığı ortaya çıkacak. Yandaş şirketlerin muslukları kesilecek. İşte bu yüzden İstanbul konusunda büyük kavga koparıyorlar.” dedi.

GEMİYİ İLK ONLAR TERK EDECEK

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendisine itiraz eden insanları çevresinden uzaklaştırdığını ve olayları doğru bir şekilde yorumlayamadığına dikkat çeken Yaşar Yakış, “Rehberi karga olanın meselesi… Erdoğan, etrafına ‘evet efendimcileri’ topladı. Kendisine itiraz edebilecek, olayları doğru düzgün sorgulayacak insanları etrafından uzaklaştırdı.” şeklinde konuştu.

Rahmeti Turgut Özal dönemine de şahitlik ettiğini belirten Yakış, “O da kendi bildiğini yapardı ama kendi bildiğini yapmadan önce herkesi, her tür görüşü dinlerdi. Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan kendine itiraz edebilecek kapasitedeki insanları çevresinden uzaklaştırdı ama herkes de biliyor ki, gemi su almaya başladığında gemiyi ilk terk edecek olanlar o ‘evet efendimciler’. Sapasağlam kalanlar ise hep doğruyu söylemekten korkmayanlar, çekinmeyenler olacak.” sözleri ile dikkat çekti.

[MedyaBold.com] 5.4.2019

Ahmet Şık: Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en büyük suç örgütüyle karşı karşıya

Seçim sonuçları ve sonrasında yaşananları değerlendiren HDP İstanbul Milletvekili Ahmet Şık, “Türkiye’nin gördüğü en büyük suç örgütü ile karşı karşıyayız. Yargı yok, denetim yok, YSK iktidara teslim olmuş durumda. Erdoğan ‘Hayır ben size bunu vermeyeceğim’ diyor” dedi.

“AKP, kurduğu bu suç örgütünün finansmanını bu büyükşehirlerden sağlıyor” ifadelerini kullanan Şık, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Ankara’daki balkon konuşmasında ‘Halkımız beka söyleminin gerçekliğini gördü’ ifadesiyle ‘Ben HDP’nin canını okuyacağım’ demeye çalıştığını söyledi.

YENİLMEZ ALGISI ORTADAN KALKTI

31 Mart seçimi ile iktidarın yenilmez olduğu algısının ortadan kalktığını ifade eden Şık, “Bu seçimin baş kaybedeni Recep Tayyip Erdoğan ve kurduğu sistemdir” dedi. Şık, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçim akşamı İstanbul’da yaptığı açıklamasının itidalli olduğunu dile getirdi.

KAYBETME NEDENİNİN HDP OLDUĞUNUN FARKINDA

Şık şunları söyledi: “Tamam siz kazandınız dedi. Birlikte yaşayacağız demeye getirdi. Ankara’da da benzer tutumu devam ettirmeye çalıştı. Ama seçimi kendisine kimin kaybettirdiğini gayet net ortaya koydu. Bunun HDP’nin kurduğu taktiksel stratejisi nedeniyle olduğunun gayet farkında. Erdoğan, ‘Halkımız beka söyleminin gerçekliğini gördü’ ifadesiyle de ‘Ben HDP’nin canını okuyacağım’ demeye çalıştı.”

AA’NIN VERİLERİ KİMDEN ALDIĞI SORUŞTURULMALI

YSK Başkanı Sadi Güven’in 1 Nisan’daki “Anadolu Ajansı bizden veri almıyor” sözlerini hatırlatan Şık, “Anadolu Ajansı kimden alıyor verileri. Bence bunun soruşturma konusu olması lazım. Adli değil meslek örgütleri idari soruşturma açmalı. Kaynağını açıklamasın ama veri akışında bilgiyi nasıl sağlıyorsun?” diye konuştu.

İKTİDARI VERİP VERMEYECEĞİNİN TESTİ

“Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en büyük suç örgütüyle karşı karşıya” diyen Şık sözlerine şöyle devam etti: “YSK Başkanı Güven’in açıklamasıyla ‘Tamam bu iş bitti’ noktasındaydım, ama iktidarın ısrarı ve iktidar medyasının çamur haberciliğine baktığımızda işin rengi değişti. Seçim ve ardından yaşanan gelişmeler, bir seçimle yitirilmesi halinde AKP ve Erdoğan’ın iktidarını verip vermeyeceğinin test alanı oldu. Bence diyor ki ben vermeyeceğim.”

AKP MEDYAYI VE SEÇMENİ İBB’DEN SÜBVANSİYON EDİYOR

Resmi olmayan sonuçlara göre İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilen Ekrem İmamoğlu’nun seçim gecesi iyi bir performans sergilediğini ifade eden Şık, AKP’nin İBB’yi vermeme nedenini şöyle açıkladı: “AKP kurduğu bu suç örgütünü bütün faaliyetlerinin finansmanını büyükşehirlerden sağlıyor. Sadece İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin 45 milyar lira bütçesi var ama rantiye alanı trilyonlarla ifade ediliyor. Buradan, medya, seçmen sübvansiyon ediliyor. Yeni seçmen yaratılmasında bir takım faaliyetler hayatı geçiriliyor. Birtakım tırnak içinde kanaat önderleri (Pelikancılar) sübvansiyon ediliyor.”

[MedyaBold.com] 5.4.2019

“220 milyar dolar borca çare bulun” çıkışı

"Patronlar kulübü” olarak bilinin Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği’nin (TÜSİAD) Başkanı Simone Kaslowski, "Bir ekonominin kalkınması ancak ve ancak reformlarla gerçekleşebilir.” dedi.

Kaslowski birikmiş döviz cinsinden borçlarına da çözüm bulunması gerektiğini belirtti.

SICAK PARANIN SONUCU

TÜSİAD'ın tarafından İstanbul'da düzenlenen arama konferansında konuşan Kaslowski, “Bol ve ucuz para ister dışarıdan sermaye akımları ile gelsin ister içeride oluşturulsun her zaman temel meseleye yol açar, yüksek borç ve enflasyon. Kısa vadede büyüme ve istihdamı artıran genişlemeci politikalar, borcun ve enflasyonun da artmasına sebep olur.” diye konuştu.

TASARRUFUNU KORUYABİLMEK İÇİN DÖVİZ ALIYOR

Kaslowski, yüksek enflasyon sebebiyle Türk Lirası’ndan kaçışın nasıl hızlandığını şu sözlerle aktardı: “Hepimiz gördük ki enflasyon hedeflemesinden vazgeçildiğinde çok kısa bir süre içinde yeniden çift haneleri görüyoruz. Tasarruf sahipleri birikimlerini enflasyondan koruyabilmek için dövize ya da altına yöneliyor. Bu sebeple iş dünyası daha düşük faizli olduğu için dövizle borçlanmayı tercih ediyor.”

EKONOMİDE DOLARİZASYON ARTTI

Kaslowski, yüksek enflasyonun Türk insanını kendi para biriminden uzaklaştırdığını anlatarak, "Kendi para birimimizde uzun vadeli düşük faizli finansmana erişim kısıtlanıyor. Yüksek enflasyon yalnızca hayat pahalılığına ve gelir eşitsizliğine değil, ekonomide dolarizasyona yol açıyor. Bugün döviz cinsinden borçlanmanın nasıl büyük bir sorun olduğunu hep beraber görüyoruz. Bu meseleyi çözmenin yolu serbest piyasa ilkelerine bağlı kalarak enflasyonu düşürmektir.” dedi.

Kaslowski, kur ve faizdeki bozulmanın, girdi maliyetlerindeki artışların şirket bilançolarına ve yatırım yapma kapasitelerine çok ciddi zarar verdiğini belirterek, “Ama artık kalıcı çözümler üretmek zamanı.” ifadelerini kullandı.

BANKALAR BORÇLARI BİLANÇODAN ÇIKARSIN

Kaslowski özel sektörün 220 milyar doları bulan net döviz borcuna çözüm bulunmasından neyi kastettiğini de aktardı.

Buna göre döviz borçları banka bilançolarından çıkarılmalı ve bankalar bu krediler için kaynak (munzam karşılık) ayırma mükellefiyetinden kurtarılmalı.

Kaslowski’nin teklifi döviz borçları karşılığında bankalara devlet iç borçlanma senedi (DİBS) verilmesi anlamına geliyor.

Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği’nin (TÜSİAD) Başkanı Simone Kaslowski, döviz borçlarının banka bilançolarından çıkarılmasını teklif etti.

ŞİRKET BORÇLARI KAMULAŞTIRILACAK MI?

Devletin borçları üstlendiği sistemde bankalar borçlar karşılığında Hazine kâğıtlarını teminat olarak gösterip yeni kredi alma yollarına bakacak.

Uzmanlar döviz borçlarının kamulaştırılmasının faiz ve kur üzerindeki etkilerinin farklı olabileceğini belirtirken, “Hazine’nin şu anda böyle bir gücü ve imkânı yok. Borçluluk çok yüksek.” tespitinde bulundu. 

TÜSİAD’A GÖRE VAKİT KALMADI

Kaslowski, “Bankacılık sektörünün elindeki kaynakları en verimli alanlara aktarabilmesi, taze kredilerle ekonominin sağlıklı büyümesini sağlayabilmesi için sorunlu kredilerle ilgili somut adımların aciliyet kazandığına inanıyoruz.” diyerek döviz borçlarında gerekli adımların biran önce atılması gerektiğini iddia etti.

TEMEL HAK VE HÜRRİYETLER TEMİNAT ALTINDA DEĞİLSE...

Kaslowski, yatırım için demokrasi ve hukukun en önemli kriter olduğunu vurguladı.

Kaslowski, "Hukukun üstünlüğü, kurallı ve güven veren bir ekonominin ön şartıdır. Temel hak ve hürriyetmeri teminat altında olmadığı bir sistemde yatırım, istihdam, girişimcilik ve inovasyondan bahsetmek mümkün değil.” diye konuştu. 

TÜSİAD Başkanı Kaslowski dünyada mevcut dengelerde ancak bir hukuk devleti ve özgürlükler toplumu olan bir Türkiye’nin rekabet edebilme ihtimali olduğuna dikkati çekti.

“DEVLET KENDİNİ HUKUK KURALLARI İLE BAĞLAMALI”

Kaslowski, hukuk devletini güçlendirmek demenin Türkiye'yi ve ekonomiyi güçlendirmek demek olduğunun altını çizdi.

Kaslowski, "Devletin kendini hukukun kurallarıyla bağladığı bir sistem ekonomide de çok ihtiyaç duyduğumuz güveni verebilir. Ekonomik anlamda yapacağımız tüm reform ve istikrar programlarının başarısı bu toplumsal güvenin sağlanmasıyla doğru orantılıdır.” dedi.

[Samanyolu Haber] 5.4.2019

Tilkiler [Gurbet Mektupları]

Sabah Namazı için Eyüp Sultan’a gittiğim bir hafta sonu idi. Namazı eda edip hazretin kabri Şerif’i önünde icra edilen duaya iştirakten sonra artık bir gelenek halini almış Eyüp Sultan  Kabristanı turuna geçiyorduk.

Şehir içinden, dışından ve hatta yurt dışından gelmiş misafirlerime haziredeki ve tepede meftun bulunan tanınmış isimleri hem tanıtıyor hem de kabirleri başında dualar ediyorduk.

İşte o gün de Eyüp Sultan’ın Haliç yönündeki kapıdan geçip karşımıza çıkan eski taş mektebin (Sıbyan Mektebi) avlusuna gelmiştik. Orada adeta birer kitabe olan mezar taşlarını anlatırken gözüm bahçede dolaşan birine takıldı. Siması dikkatimi çekecek kadar bana farklı gelmişti.

Tabi bu bahiste hemen mübarek bir zata veya ruhaniyetine denk geldiğimizi zannedeceksiniz. Haliyle Eyüp sultan, sabah namazı ve mübarek mezar taşları atmosferinde başka ne olur...

Ama anlattığım, anlatacağım böylesi bir şey değil. Gördüğüm zat, küçük çocuklarınıza “şu tiplerden aman sakının” nasihatınıza tam da uygun bir tipolojiye sahip idi. Terbiyem müsaade etse dayım gibi, “at hırsızı” görünüşlü diyecektim.

Çenesi epeyce öne çıkmış, sanki kırmızı başlıklı kızdaki babaanne kılığına girmiş kurttu sanki. Ama yine de ondan korkacak bir durum yoktu tabi. Zira babaanneyi de kızı da yiyerek karnı doymuş uysallaşmış bir ruh hali var gibiydi. Bizler onun günah çıkarma anına denk gelmişiz gibi düşünebilirsiniz.

Şekle şemale bakarak nasıl böyle çıkarım yapabilirsiniz. Haklısınız. Ama kastettiğim “yok badem bıyıklı, yok uzun saçlı hippi” söylemlerindeki gibi şartlanmış yanıltıcı toptancı bir zandan öte bir şey.

Suçların simalara yansıması mevzusunu hayat tecrübenize ve ferasetinize havale ederek devam edelim.

O zat, sıbyan mektebinin avlusundaki süslü mezar taşlarına bakmaya devam ediyor diğer manevi atmosferin etkisinde gelişen söylemlerimizi dinliyordu.

“Neden atalarımız 4 yaşlarında çocukları eğitime başlatıyor ve neden genelde; taş mektepler Allah sesinin en gür duyulduğu minarenin yanına kuruluyordu?” mevzusuydu anlatmaya çalıştığım. Sonra da buradan yürüyüp, “çocuklarımızın zalim, hırsız, düzenbaz olmamasını arzuluyorsanız küçük yaşlardan itibaren doğru ve  ahlaklı bir eğitimin...” gereksiminden bahsediyordum.

Ne tek başına din ilmi ne de salt fen veya sosyal ilim.  İlimsiz, din yobazlığa yol açar diyordum. İlimsiz din topal-geri bırakır.

Sadece Fen ilminin de insanları iyi yapmayacağını, ahlaki yozluğa sevk ederek iki varil petrol için sayısız ana kuzularının katledildiğini, ilaç satmak için nasıl da hastalık çıkartıldığını anlatıyordum. Dinsiz ilim ise kör bırakır. Vefaya, acılara, geçiciliğin mesajına ve hayatın anlamına.

İlgiyle kulak verip dinliyordu beni. Sonunda gelerek yanıma; “ben de size iştirak edebilir miyim? dedi. Ben de kabul ettim.

Sonrasında da taş mektebine çay içmek için girdik. Orada da sohbetlerimiz devam etti.

Bizim ki her bahsi ve nasihatı başını sürekli sallayarak tasdik ediyordu. Ama buna rağmen onda beni huzursuz eden - yoo huzursuz demeyeyim de anlayamadığım- garip bir hal vardı. Bilemiyordum ama içimden bu adamın çok büyük bir günahkar olduğunu hissediyordum. Kendi kendime günahlarının vebalinin ağırlığı buraya sürüklemiş bunu diyordum. Her ağzını açıp konuşmaya başladığında da bu duygu bende ziyadesiyle yoğunlaşıyordu.

 Ne zaman erdemli bir vasıf, bir davranış mevzu olduğunda hemen kendinden örnekler vererek araya giriyordu.

İnsanlar yarası, zaafı olduğu konularda rahat duramaz ve bu rahatsızlığını tersi anlamda aşırı iddialı cümlelerle kapatmaya çalışır.

O, sıbyan mektebinde küçük çocuklara bilgi yüklemekten ziyade ahlaki terbiye verildiği konu olduğunda çocukluğunda etrafında nasıl da faziletli yaşamların olduğundan dem vuruyordu. Ne zaman bir ahlak kahramanlığından bahsetsem nefesinin de duyulduğu kısık bir sesle “bir defasında” diye başlayan kendinden örnekler veriyordu.

Hayatın kötülük yapmak için kısa olduğuna dair Bediüzzaman'ın, “nasıl ki bir gün bu mekandan, bu Eyüp Sultan’dan, bu şehirden çıkacağım. Bir gün gelecek bu dünya memleketinden de zamanı geldiğinde öyle çıkacağım” sözleriyle başlayan ders boyunca da başlar epey bir tasdikle sallandı.

Ve bu Fasıl hoş temennilerle devam edip ve bitti. Bir gün geldi hem o mekandan, hem Eyüp Sultandan, hem İstanbul’dan hem de memleketten çıkmak zorunda kaldım. Ama bu mevzu dışımız tabi. Belki de alakalı. Ama o kadarına girmeden hikayemize devam edelim.

Benim merakım bu işkillendiğim insanın ne iş yaptığı idi.

Ve dışarı çıktığımızda sorabildim.

Demez mi ben TOKİ’de müdürüm. Hiç şaşırmadım diyecektim ama demedim tabi.

Kuzu girsen kuzu kuzu kalamayacağın ve sonunda çakallaşacağın bir çark oralar.

TOKİ’yi de ilk olarak sohbetlerimize geldiğinde hep ihlas risalesi dersini yapmak zorunda kaldığım bir genç işadamı tarafından öğrenmiştim. Hayır işlerine bağış toplandığı bir toplantıda sıfır çekip sonrasında; ''kazandırın ki verebileyim'' diyen bir müteahitten. TOKİ ihaleleri için şartnameye uygun olsun diye alüminyüm doğramalara kum koyduklarını da. Bunu da direkt itiraf değil, tanıştırdığım bu işlerin üreticisi bir dostuma yaptığı tekliften öğrenmiştim.

Devlet ve belediyeler dünden bugüne işleyişiyle veballer yüklü bir kir bataklığı. Kaç tane dürüst arkadaşımın yolsuzluk tekliflerine veya baskılarına karşı çıktığı için el etek çektirilmesini bilmemin yanı sıra bir ara ticaret yaptığım 2007’de İstanbul’da bir belediye kuruluşu olan İSTAÇ’ta bizzat tecrübem var. Teklif verdiğimiz iş meğerse bu işle alakası olmayan Avukatlık mesleği olan İl gençlik başkanına ihale duyurulmadan evvel verilmiş.

Asfalttan inşaata, mezarlıktan çöpe kadar gözlerin döndüğü tam bir haramîyet yuvası.

“Canım şimdi belediyenin başına gelenler daha mı dürüst?”

Pek bir farkı yok elbet. Zaten de anlatmak istediğim bu, ne tuttuğum parti seçimi kaybetti diye yas tutun diyorum, ne de onların dışında başkaları geldi diye bayram ilan edin.

Ne üzülmeye ne de öyle sevinmeye lüzum yok anlayacağınız. Çakalların rengi değişti diye yas tutanları da hiç anlayamıyorum. Bu ideolojik el değiştirme mevzusu değil inanın.

Ha mevcut belediyelerde bir çıkarınız varsa o üzüntünüz başka. Veya benim gibi;  Zulüm çarkını propagandalar vesilesiyle vicdanları susturarak sinsice işletenlerin iktidarının sarsılmasına sevinenler de yine bahsettiklerimin dışındadır.

Her zaman her dönem en kalabalık klik, grup, cemaat gerçekte bir ideolojileri ve prensipleri bulunmayan menfaatçiler ve korkaklar topluluğudur.

gurbetmektuplari@gmail.com

[Gurbet Mektupları] 5.4.2019 [Samanyolu Haber]

Eleştiri Ahlakı [Dr. Ahmet Yılmaz]

Eleştiri, yüce dinimizin ortaya koymuş olduğu en önemli hasletlerden biri hiç şüphesiz. İslam’ın bağrında yetişmiş en nitelikli kavramlardan. Hz. Resûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem’in, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-beyân’ın izdüşümünde tesis ettiği, yüksek ahlaki değerler manzumesinin, olmazsa olmaz kafiyesi. Ve eleştiri haddizatında Müslümanların insanlığa ikram ettiği en önemli değerlerden bir tanesi. Bizim kültür ve medeniyet atlasımızda, eleştiri manasına gelmek üzere daha çok “nakd” veya “tenkîd”, bazen de “intikâd” ve “tenakkud” kelimeleri kullanılmış. Bu kavramlar “madenî paranın gerçeğini sahtesinden ayırmak, sözün güzel ve kusurlu yanlarını ortaya koyup açıklamak” gibi manalara geliyor (Bkz. Lisânü’l-?Arab, “n?d” md.). Tenkit edene de münekkit diyoruz. Eleştiri; bir kişiyi, bir sanat mahsulünü, ya da bir konuyu artı ve eksi yanlarını ele alarak incelemek şeklinde tanımlanabilir.

Yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerîm, hadd-i zâtında bir eleştiri kitabı. Onlarca eleştiri örneğini bünyesinde barındırıyor. Kur’ân’ı bize ulaştıran Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, her hususta olduğu gibi eleştiri hususunda da örneklik teşkil ediyor, muhteşem bir eleştirmen olarak önümüzde duruyor. Eleştiri ahlâkına, eleştirinin usûl ve esasına dâir kâfi sayıda ve vâfî derecede örneği O’nun kutlu hayatında müşahade etmek mümkün. O’nun rahle-i tedrisinde yetişen ve talebeleri hükmünde olan sahabe-i kirâm efendilerimiz de aynı. Onlar da Efendimiz’in izdüşümünde, eleştiri ahlâkının yapı taşları olmuşlar...

Hz. Peygamber, Mekke döneminde sallallâhu aleyhi ve sellem, ihtimal putperest önderlerin ikna edilmesi halinde onları izleyen halkın İslâm’ı daha kolay benimseyecekleri düşüncesiyle onlarla da meşgul olmaktaydı. Bu amaçla Utbe b. Rabîa (ö. 2/624) ve Ebu Cehil b. Hişâm (ö. 2/624) gibi ileri gelen Mekkelilerle yaptığı bir konuşmanın ortasında yanlarına gelen Abdullah b. Ümmi Mektûm radiyallâhu anh’ın (ö. 15/636) yönelttiği sorularından rahatsızlık izhar etmişti. Kim bilir, belki de konuşmasının etkisinin azalacağını düşünmüştü. İbn Ümmi Mektûm’a kızmamıştı, onu azarlamamıştı, “şimdi bunun sırası mı?” dememişti. Sadece yüzünü ekşitmiş ve ona cevap vermemişti. Kaldı ki âmâ bir sahabi olan Abdullah b. Ümmi Mektûm’un, Allah Resûlü sallalâhu aleyhi ve sellem’in yüzündeki ve tavrındaki değişikliği görmesi de mümkün değildi. Ama her şeyi gören bir Zât vardı. Semî‘ ve Basîr olan Hz. Allah. Bunun üzerine Allah Teâlâ, resûlünü sitemli bir ifadeyle uyarmış, kimlere yapılacak yatırımın daha semereli olacağını bilmesinin mümkün olmayacağını şöyle bildirmişti: “Yanına görmeyen (âmâ) biri geldi diye yüzünü ekşitti ve sırtını döndü. (Ey Muhammed!) Ne bilirsin, belki de alacağı öğütle arınacaktı. Yahut nasihati dinleyip ondan yararlanacaktı. Ama irşada ihtiyaç duymayana ise, ona dönüp itibar ediyorsun. Hâlbuki kendisi arınmak istemiyorsa onun arınmamasından sana ne! Fakat Allah’a saygı duyarak sana şevkle koşa koşa gelenle sen ilgilenmiyorsun. Hayır! Öyle yapma. Çünkü o ayetler öğüttür, uyarıdır.” (Abese (80), 1-11). Allah Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem’in kendisine vahiy yoluyla yöneltilen bu ilahi eleştiri ve ikaz karşısındaki tutumu ise bir peygambere yakışacak ve yaraşacak kuşatıcılıktadır. Hz. Peygamber sallalâhu aleyhi ve sellem’in zaman zaman onu gördüğünde, “Kendisinden dolayı rabbimin beni itap edip, ikaz ettiği şahsa merhaba!” diyerek ona iltifatta bulunması (Deylemî, el-Firdevs, h. no: 6805) ne kadar nezaketli ve hakşinas bir yaklaşımdır! O, Abdullah b. Ümmi Mektûm için âdeti olmadığı halde ayağa kalkmış, cübbesini çıkarıp onun için yere sermiş ve ona çeşitli ikramlarda bulunmuştur (Ebû Ya‘lâ, Müsned, V, 431, h. no: 3123). Nitekim Allah Resûlü’nün sallallâhu aleyhi ve sellem gazâya çıktığında geride kalanlara namaz kıldırmak üzere iki defa İbn Ümmi Mektûm’u radiyallâhu anh görevlendirdiği rivayet edilmektedir (Zemahşerî, el-Keşşâf, IV, 217).

Kur’ân-ı Kerîm’deki eleştiri örnekleri bununla da sınırlı değil. Birçok âyette Hz. Peygamber’in “zelle” diye tabir edilebilecek bazı sürçmeleri hatırlatılmış ve bizzat Allah Resûlü bazı tenkitlere maruz kalmıştır. O da hemen gereğini yapmış ve eleştiri konusu olan konuya gerektiği şekilde çözüm üretmiştir. Mesela, Enfal sûresinin 67 ilâ 69. âyetleri arasında “Bedir esirleri meselesi”; Tevbe sûresinin 43 ilâ 46. ve ayrıca 49. ve 81. âyetlerinde “münafıklara savaştan izin verilmesi meselesi”, Tahrîm sûresinin 1 ilâ 3. âyetleri arasında “tahrîm meselesi”, Tevbe sûresinin 80. âyetinde “münafık ve müşriklere istiğfar meselesi”, yine Tevbe sûresinin 84. âyetinde “münafıkların cenaze namazına iştirak meselesi”, Kehf sûresinin 28. âyetinde “tebliğde fakirlerin ötelenmemesi gerektiği meselesi” gündeme getirilmiş ve Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in içtihatları eleştiri konusu yapılmıştır. Ancak bunlar içinde nispeten sert bir üslûp taşıyan tek nasihat veya ikaz yukarıda değindiğimiz hadisedir. Aslında bütün bu eleştiri âyetleri bizlere bazı hakikatleri fısıldamakta. Evet, vahiy objektiftir. Öyleyse eleştiride de objektiflik ufku yakalanabilmelidir. Peygamber insanlığa kendi indî his ve heveslerini, duygu ve düşüncelerini değil, ilâhî vahyi tebliğ etmektedirler. Ancak O, her ne kadar meleknümûn da olsa bir insandır. Dolayısıyla bir ilâh gibi yanılgısız sayılamaz! Bunun kadar önemli bir husus da Resûlullah’ın sallallâhu aleyhi ve sellem, kendi tavır ve davranışını merkeze alan ve eleştiri konusu yapan bu âyetleri, en ufak bir savunma reflekine girmeden ve farklılık mülahazasına kapılmadan halka tebliğ etmesi, uyarıya konu olan sahabe efendimizin gönlünü hoş etmeyi bilmesidir. Bu da onun davasındaki samimiyetini, hakka adanmışlığını ve eleştiri ahlâkını göstermektedir.

Eleştiri hem haktır ve hem de her Müslüman için bir vazifedir. Ama hangi eleştiri? Ve eleştiri nasıl yapılacak? Evet, eleştiriyi Müslümanın bir ödevi olarak takdim eden, ferdî ve içtimâî gelişim için son derece gerekli bulan dinimiz, her hususta olduğu gibi bu konuda da gerekli prensipleri, usûl ve erkânı açık ve net bir şekilde ortaya koymuş, eleştiri ahlâkını tesis etmiştir. Bizim dünyamızda, bir “yapıcı” eleştiri var ve bir de “yıkıcı”... Medeniyetimizde yapıcı eleştiriye et-tenkîdü’l-îcâbî denmiş ve her dâim teşvik edilmiştir. et-Tenkîdü’s-selbî olarak ifade edilen yıkıcı eleştiri ise uygun görülmemiş ve zemmedilmiştir. Yapılan eleştirinin doğru, olumlu, Allah’ın rızasını gözeten bir amacı olmalıdır. Bizim rûh ve mana dünyamızda eleştiri yol gösterir. Destek sağlar. Moral ve ilham verir. Gerçek dostluktan beslenir. Kardeşlik hukukunu izhar eder. İyi niyetlidir. İstişareden beslenir. Öz eleştiriyi takip eder. Dozajı yerindedir. Öyle yerinde ve ayarındadır ki kişi ve kurumlardaki saygı ve sevgi asla eksilmez, bilakis hakiki dostluklar eleştiri sanatının mahsulüdürler. Hem eleştiren ve hem de eleştirilenler açısından gerçek karakterler eleştiri esnasında ve sonrasında ortaya çıkarlar. Bizim iklimimizde; abartılı, realiteden beslenmeyen, bilgiden yoksun, bilimsel olmayan, kötümser, küçümser, yerindeliği olmayan, üslup fakiri, çözüm önerisi sunmayan ve öznel eleştiri üslubu yerilmiştir. İstikâmetli ve rahmânî eleştiriye ise kapılar ardına kadar açıktır! Ve bizim iklimimizde eleştiriden rahatsız olmak da yoktur. Kendine güvenen kişi ve kurumlar eleştiriden korkmazlar, bilakis bundan memnuniyet duyarlar ve gereğini yerine getirmeye koyulurlar! Eleştiri eksiklikleri itmam eder, tamamlar. Yanlışları giderir. Fikirleri yeşertir ve olgunlaştırır. Eylemleri kemâle erdirir. Hakikate vâsıl kılar.

Servet-i Fünûn yazarı Cenab Şahabeddin’e (ö. 1934) atfedilen bir söz vardır. Ne güzel demiş: “Herkes benim düşünceme katılırsa, yanılmış olmaktan korkarım!”

[Dr. Ahmet Yılmaz] 5.4.2019 [TR724]

Âşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-8 [Tarık Burak]

Elif gibi dosdoğru

Fethullah Gülen Hocaefendi, küçüklüğünden beri tahakkümü, zilleti asla kabul etmemişti.  İzzet-i nefsini muhafaza etmişti daima. Haksızlığa katlanmamış, zulümden nefret etmişti. Yaşı ilerledikçe bu ahlâkı kendisinde iyice kökleşmiş ve hayatının sonraki yıllarına tamamen hâkim olmuştu. Kimseye minnet borcu olmadığı içindir ki sonraki yıllarda arkasında yürüyen milyonlarca insanın yüzünü asla yere baktırmayacaktı. Elif gibi dosdoğru olarak hep yoluna devam edecekti.   

Fethullah Gülen Hocaefendi, hem medrese eğitimi hem de tekke terbiyesi ile yetişmiş birisi olmasının yanı sıra; Bacon’ın Mantık’ından, Russell’ın Nazari Mantık’ına... Pascal’dan, Kant’ın Saf Aklın Kırıtiğine... Hegel Diyalektiği’nden, Rousseau’nun Pedagoji anlayışına... Dante’nin İlahi Komedya’sından, Picasso’da Obje-suje ilişkisine... çok değişik referanslara atıf yapacak kadar iyi okumuştu. Bu okuma merakını şöyle anlatıyor:

“Çocukluğumdan itibaren babamdan, annemden kaynaklanan, bir okuma merakım olduğunu söyleyebilirim. Okumaya meraklı olunca seçme düşünceniz olmuyor pek. Elime geçen her şeyi okumaya çalışırdım. Rabbim muaheze buyurmasın.

Bu, hizmetlerin içerisinde meşgul olup, bazılarının dertlerine deva, problemlerine çare bulmak gibi mülahazalar içine gireceğimiz ana kadar devam etti... Yine de çok okumaya devam ediyordum. Roman okumayı çok severdim. Ben bunları açmadan utanırım ama, roman okumanın pek yaygın olmadığı o dönemde, medresede Arapça eserler okurken, roman okuyan bir ikinci insan hatırlamıyorum. Dersimi yaptıktan sonra, hocalar geldiğinde roman okuduğumu görmesinler diye, Arapça kitabımı dizlerimin üstüne alıp, romanı da o kitabın arasına koyar ve öyle okurdum. Derslerimi çalışırken zamana çok ihtiyaç olmadığından dolayı, işimi yapınca, romanı kitabın üstüne koyup okurdum. Kapı tıklayınca kitapların yerini değiştirirdim. Çünkü bir sertlikle karşılaşabilirdim. Daha sonraki yıllarda, 18 - 20 yaşlarına gelince, biraz daha fikrî, felsefî kitaplara eğilmeye başladım. Darwinizm’in, Evülüsyon’un, Transformizm’in o günlerde yaygın olması, talebelerin ifsad edilmesi söz konusu olunca, bu meseleleri araştırmaya koyuldum. Bazı kitaplar, başka kitaplarla da tanışmamı sağladı ve böylece devam etti.”

Türkiye 20 Mart 1954’te Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne imza attığı dönemde Hocaefendi, Kurşunlu Camii Medresesindeki Sadi Efendi'nin yanından ayrıldı ve Kemhan Camii yanındaki medresede 6 ay kadar okudu.

“Sadi Efendi'nin yanından ayrılınca Kemhan Caminin yanındaki medreseye gittim. Zaten eşya olarak sadece bir sandığım vardı. Bu medresede isimleri aklımda kalan bir Halis'le Muhyiddin var. Halis bize çok iyiliği dokunan Alvar ağalarından birinin oğluydu. Yine beş-altı arkadaş kalıyorduk. Eğer birinin misafiri gelirse, yatacak yerimiz kalmazdı. Çok dar bir yerdi. Burada unutamadığım bir hatıram da şudur:

Yatmak istediğimde baktım ayağımı arkadaşlardan birine doğru uzatmam gerekiyor; saygısızlık olur düşüncesiyle ona doğru ayağımı uzatmadım. Diğer tarafta kitaplarımız duruyordu. Kitaplara doğru da ayaklarımı uzatmam mümkün değildi. Beri taraf kıbleye denk geliyordu. Ayağımı uzatabileceğim tek yön vardı; orası da Korucuk istikametini gösteriyordu. Ve ben babam Korucuk'ta olabilir ve ona karşı saygısızlık etmiş olurum düşüncesiyle o tarafa da ayağımı uzatamadım. Birkaç gece böylece hiç uyumadan oturdum.

O daracık yerde altı ay kadar kaldık. İçimizde en büyük Muhyiddin adındaki arkadaştı. Bunlar caminin müezziniyle anlaşmışlar, o gitmeye karar vermiş, müezzin de bu odayı kendi evine katmaya. Tabii ki bize de oradan ayrılmak düştü.

Taş mescide gittim. Oranın imamı da Cemal Efendi. Bu zat aynı zamanda Seyfeddin Efendi'nin ikinci bacanağı. Benim medreseye girip çıktığımı görünce, orada kalanlara "Bu Ramiz'in oğlu buraya niçin girip çıkıyor, sakın onu medreseye almayın" demiş.

Oradan da ayrılmak zorundaydım. Çaresizlik içinde kendime bir yer aramaya başladım. Erzurum'da bekara ev vermeleri mümkün değildi. Herkes bunu ar ve namus meselesi olarak görürdü. Bir ayakkabı tamircisi vardı. Onun askere gideceğini duymuştum. Küçük bir barakası vardı. Ayakkabı tamiri yapıyordu. Ancak oturarak durulabilecek bir yerdi. Bu kadarcık dahi olsa bir yerim olsun diye orayı kiralamak istedim. Aylığı beş liradan anlaştık.

Sevinerek medreseye gittim. Sandığımı alıp döndüm. Fakat adam fikir değiştirdiğini, kiraya veremeyeceğini söyledi. Elimde sandık, yolun ortasında donup kaldım. Gidecek yerim de yoktu.”

Camideki Odacık

Murat Paşa Cami’nin yanında yıkılmak üzere olan Ahmediye Camii vardı. İçeride biraz hızlı bağırılsa, kubbeden taşlar dökülüyordu. Mihrap kısmı biraz fazlaca girintiliydi. Birisi orayı kontraplakla bölmüş ve kendine yer yapmış; sonra da orayı öylece bırakıp gitmişti. Hocaefendi, burayı görünce sevincinden uçacak hale geldi. Hemen Zinnur adında o esnada hafızlık yapan kendisinden bir iki yaş küçük arkadaşını çağırdı.

“Amcamdan gördüğüm nazari duvar örme bilgimle oraya bir duvar ördüm. Tek yardımcım Zinnur'du. Altı metre yüksekliğinde ördüğümüz bu duvarı kalın tellerle ayrıca tavana da rabtettik. Bir de kapı uydurduk. Sobayı da bulup yakınca dünyalar bizim oldu. Artık kimsenin karışamayacağı, kendi el emeğimizle yaptığımız başımızı sokacak bir yerimiz vardı. Herkes, burası yıkılır diye bizi ikaz ediyordu; ancak biz aldırış etmedik. Bütün talebelik müddetimin geri kalanını burada geçirdim. Hatta bizden sonra senelerce orada kalan talebeler oldu.. Sonradan antik eser diye bizim yaptığımız duvarı yıkmışlar; fakat yeri belli oluyor.”

Hocaefendi, böylece kalacak yer problemini çözerek dönemin tanınmış isimlerinden Osman Bektaş Hoca'dan iki yıl boyunca ders aldı. Bektaş Hoca, İslam hukuku anlamına gelen fıkıh konusunda otorite olarak kabul ediliyordu. Hocaefendi, Edirne'ye gidinceye kadar hep burada kaldı.

“Osman Hoca fıkıhta hakikaten üstattı. Zaten müftülüğe bir müstefti (fetva sormak isteyen) gelirse, o sırada müftü olan Sadık Efendi kapıcıyı gönderir ve Osman Hoca'yı müftülüğe çağırırdı. Meşguliyeti fazla olan bir insandı. İmkanları da iyiydi. Osman Hoca beni izhardan başlattı. Bir iki ders okuduktan sonra "Molla Fethullah! Seni bu derslerle meşgul etmeyelim. Sen de Cami oku!" dedi. O sırada bizimle beraber derse devam edenlerden hatırımda kalan isimler: Mehmed Kırkıncı, Cemaleddin Kaplan, Cevdet Bilican… Cevdet Bey, İvrindi müftüsüydü. Bir trafik kazasında vefat etti. Çok sevdiğim bir insandı..

Mehmed Kırkıncı Hoca, bizden evvel de başka yerlerde okumuştu; ancak Osman Hoca'dan aynı dersi takip ederdik.. Cemaleddin Hoca da yaşça benden büyüktü. Ciddi şekilde bizi Osman Hoca okuttu diyebilirim. Bütünüyle iki sene kadar okudum. Fakat çok istifadeli oldu. Bu arada Camiyi ve Telhis'i metin olarak ezberledik. Kendimizden sonra gelenlere ders mütalaa ettirmemiz çok faydalı oluyordu. Bitirdiğimiz kitabı okutacak haldeydik. Fıkıh ve Usul-ü Fıkıhı da yine aynı hocadan okuduk.”

Hocaefendi, bu dönemde Erzurum’da “Ve İnsan Aldandı” adını verdiği bir roman yazmaya başladı. Yazdığı kısımları Erzurum’daki yakın arkadaşlarından Cevdet Bilican’a okutan Hocaefendi, ondan teşvik edici sözler gelmeyince bu romanı yarıda bıraktı. Daha sonra Amerika’da yaşadığı evin duvarlarına asılan levhalardan birinde “Ve İnsan Aldandı” sözü yer alacaktı.

Hocaefendi'nin medreseden arkadaşı Molla Kaya, Hocaefendi'ye ait bir hatırasını şöyle anlatıyor:
“Fethullah Efendi medreseden benim talebe arkadaşımdır. Osman Bektaş Hoca bize ders veriyordu. Rahle üzerinde çalışırdık. Hoca kitaptan ders yapıyor biz de halka şeklinde olmuş dinliyoruz. Fethullah Efendi ise Hocanın arkasında kalmıştı. Orada dersten ayrı başka bir kitap karıştırıyor. Hoca bunu görünce 'Hey Fethullah Efendi ben burada gırtlağımı patlatıyorum, sen orada oturmuş başka şeylerle uğraşıyorsun' diye çıkıştı. Fethullah Efendi de: 'Hayır hocam, benim kulağım sizde, ben sizi dinliyorum' dedi. Hoca, 'nasıl olur kulağın bizde? Madem kulağın bizdeydi anlat bakalım verdiğimiz dersi' dedi. 'Neresinden anlatayım hocam?' dedi. Osman Hoca da 'başından geldiğimiz yere kadar anlat' dedi. Bunun üzerine Fethullah Efendi dersi başından sonuna kadar bir güzel anlattı. Bu arada Osman Hoca hayret eder bir vaziyette başını salladı 'Bu çocukta başka bir zeka var' dedi.”

Hocaefendi’nin çileli günler yaşadığı o yıllarda dünyada çok hızlı ve üzücü hadiseler meydana geliyordu:

Varşova Paktı kuruldu. 1955’te Sovyet Rusya’nın öncülüğünde Arnavutluk, Bulgaristan, Macaristan, Polonya, Romanya, Çekoslovakya ve Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nin katılımıyla NATO’ya karşı Varşova Paktı kuruldu. (1991’de dağıldı.)

Yine, 1955’de Türkiye ile Irak arasında imzalanan daha sonra İngiltere, Pakistan ve İran’ın da üye oldukları Türkiye-Irak iş birliği Antlaşması (CENTO) yapıldı. Bediüzzaman, İslam kardeşliğini güçlendirecek olan bu antlaşmanın yapılmasından dolayı memnun oldu, devrin yöneticilerini tebrik etti.

6-7 Eylül Olayları (6-7 Eylül 1955) Selanik’te Atatürk’ün evine bomba atıldığı söylentileri üzerine başta Rumlar olmak üzere, Ermeni ve Musevi azınlığa yönelik çok ciddi saldırılar oldu. Birçok bina ve işyeri tahrip edildi, yağmalandı. İstanbul savaş alanına döndü. Ali Katırcıoğlu (Hocaefendi kendisine Ali Kervancı der ve böyle tanınmaktadır) yokluklar içinde sıfırdan başladığı hayatında ticaretle uğraşma çabası içerisindendir ve o sırada Sirkeci'deki Büyük Eskişehir Oteli'nde kalmaktadır. 6-7 Eylül'ün en yakın şahidi olarak şöyle anlatıyor: 'Saat 9-10 gibi büyük bir gürültü ile uyandık. Kıyamet kopuyor. Hemen indim, otelciye 'Ne oldu?' dedim, o da bilmiyor. Çıktık Sirkeci Meydanı’na. Baktık tanklar gelmiş. Ve her taraf yağmalanıyor. O olayları görünce bende şafak attı. Acaba benim makine aldığım dükkan ne âlemde? Koştum köprüye, o arada köprü açıldığı için karşıya geçemedim. O akşam uyuyamadım. Büyük Postane binası o zaman adliye binası idi. Merdivenlerine çıktım, kumaşın bir ucunu dükkanın kepengine, diğer ucunu da tramvaya bağlayıp çektiklerini gördüm. Kapalıçarşı ve Bahçekapı'daki Rumlar'ın iş yerlerini böyle yağmaladılar. Polis de asker de müdahale etmedi.'

Olaylardan sonra sıkıyönetim ilan edildi. 27 Mayıs İhtilali sonrası, olayların DP tarafından tertiplendiği iddiasıyla Yassıada Mahkemesi tarafından yargılanan yöneticiler çeşitli cezalara çarptırılacaktı.

Hocaefendi’nin Manevi Hocası Alvar İmamı'nın Vefatı

12 Mart 1956’da Muhammed Lütfi Efendi (Alvar İmamı) vefat etti. Hocaefendi şöyle diyor:
“Hayatımın en sarsıcı hadiselerinden biri de Alvar İmamı'nın vefatıdır. O gün ben de Alvar'da bulunuyordum. Hatırladığıma göre kuşluk vaktiydi. Salondaki sedirin üzerinde uzanmış, istirahat ediyordum. Birden hafiften bir ses duydum. Buna ses değil çığlık demek daha doğru olurdu. Kulağımı uğuldatan bu çığlık 'Efe öldü' diye bağırıyordu. Hemen yerimden fırladım. Ceketimi elime alıp koştum. Efe Hazretlerinin evine doğru yaklaştıkça, acı gerçeği anladım; Efe hakikaten ölmüştü. Çünkü çevre komşular hep evin etrafına toplanmışlar ve insanlar mendil tutmaca ağlıyorlardı. Dünya, yeri doldurulamayacak bir boşluk daha görecek ve Efe’nin ölümüyle bu yaşlı ana bir defa daha inleyecekti. İnleme ve ağlamalar günlerce aylarca sürdü. Sessiz ağlayışımız ise hala devam etmektedir.

Alvar İmamı'nın vefatından sonra Rasim Baba adında bir Kadiri şeyhine devam ettim.”
Bu sırada Süveyş Krizi patlak veriyordu (1956).

Mısır Başkanı Nasır'ın 26 Temmuz 1956'da, Süveyş Kanalı'nı kamulaştırması üzerine İngiltere, Fransa ve İsrail'in gizli bir ittifakı sonucunda gelişen olaylar “Süveyş Krizi”ne ve İkinci Arap-İsrail Savaşı’na neden oldu. Kanal, İngilizler’in ve Fransızlar’ın denetimine geçti. Fakat, Abd ve Rusya’nın itiraz etmesiyle iş değişti. Birleşmiş Milletler Barış Gücü 1967’ye kadar bu bölgeye hakim oldu. Çekilmesinin hemen ardından da Altı Gün Savaşı çıktı.

Tasavvuf Dersleri

Hocaefendi, 1957'de de Rasim Baba'nın tasavvuf derslerine devam etti. Rasim Baba genç bir insandı. Hocaefendi’yi daima sağına oturtur, çok fazla ilgi gösterirdi. Bir müddet sonra talebeler arasında 'Rasim Baba Fethullah'ı kendisine damat yapmak istiyor' şeklinde laflar dolaşmaya başladı. Bu tür söylentiler, onun Rasim Baba'dan soğumasına ve ayrılmasına sebep oldu.

“Rasim Baba, yaşım çok genç olmasına rağmen beni hemen sağında oturturdu. İlgi ve alakası son derece fazlaydı. Fakat müritler arasında bir laf dolaşmaya başladı; Şeyhin beni kendisine damat yapmak istediğinden bahsediliyordu. Bu söylenti soğumama sebep oldu. Bir daha o tekkeye gitmedim.”
Bu devrede, Sovyetler Birliği Ekim 1957’de dünyanın ilk uzay aracı olan Sputnik'i uzaya fırlattı.

Hocaefendi’nin Öğrencilik Yıllarından Hatıraları

Erzurum’daki öğrencilik yıllarına ait hatıralarını şöyle anlatıyor Hocaefendi:

“Çok enerjik bir insandım. Hareketliydim. Kültürfizik yapmayı ihmal etmezdim. Ancak bu potansiyeli hep müsbet yöne kanalize etmeye gayret ettim. Allah'a çok şükür gençliğin en tehlikeli anlarını salim atlattım.

Geceleri geç vakitlere kadar Erzurum'daki bütün türbeleri geziyor ve onlara Yasin okuyordum. Erzurum'dan ayrılacağım ana kadar da bu âdetimi sürdürdüm.
Gözüm karaydı. Buna aşırı cesaret de denebilirdi. Kurşunlu Camiine gelen su yolunda hiç fütur getirmeden gider gelirdim. Halbuki orada yürümek her an ölümle selamlaşmak demekti. Çünkü devamlı göçük olurdu.

Yine Kurşunlu Camiinin önündeki yüksek kavak ağacına göz açıp kapayıncaya kadar tırmanır ve etrafı oradan seyretmeyi severdim. Minare şerefesinin üzerinde yürümek ise çok hoşuma giderdi. Halbuki o esnada beni seyredenlerin kalpleri sıkışır ve çok kere de bana bakamazlardı.

Giyimime de çok dikkat ederdim. Tertemiz ve biraz da o güne göre lüks giyinirdim. Günlerce aç kaldığım olurdu da ütüsüz pantolon, boyasız ayakkabı giydiğim hiç görülmemiştir. Ütü bulamadığım zaman, pantolonumu yatağın altına koyar ve pantolon bu ağırlık altında ütülü gibi olurdu.
Bazen arkadaşlarım benim bu hallerimi yadırgarlardı. Tekke ile bu kadar alakalı olmama rağmen, bu kadar cevval, hareketli dışa dönük ve giyimime bu kadar titiz davranmamı bir türlü birbiriyle bağdaştıramazlardı. Hatta ütülü pantolon giydiğime kızan bir tekke arkadaşım bir gün bana unutamayacağım şu sözü söylemişti:

-Arkadaş sen biraz takva (günahtan sakınma) sahibi olsana!”

Hocaefendi, giyimine itina gösterdiği için böyle bir tenkide muhatap olmuştu. Onu sadece giyimine itina gösterdiği için değil 'gözü kara' olduğu için de tenkit etmişler ve ediyorlardı.

Çocukluk ve gençlik yıllarında dik ve cesurdu Hocaefendi. Babası fakir ve kendisi yardıma çok muhtaç olmasına rağmen kimseye minnet etmez, himaye kabul etmezdi. Arkadaşları hatim okumaya gider bundan para alırdı. O asla böyle bir şey yapmazdı. Hatta, yapanlara da mani olmaya çalışırdı.
İstiğna konusunda da benzer yönleri olan Hocaefendi ve Bediüzzaman, diğer talebelere pek benzemiyorlardı. Hiçbir şekilde zekât ve sadaka almıyorlar, başkasının maddi yardımını asla kabul etmiyorlardı. Zaruret derecesinde ihtiyaçları da olsa minnet altında kalmak onların fıtratlarına tersti. 
Hocaefendi, küçüklüğünden beri tahakkümü, zilleti asla kabul etmemişti.  İzzet-i nefsini muhafaza etmişti daima. Haksızlığa katlanmamış, zulümden nefret etmişti. Yaşı ilerledikçe bu ahlâkı kendisinde iyice kökleşmiş ve hayatının sonraki yıllarına tamamen hâkim olmuştu. Kimseye minnet borcu olmadığı içindir ki sonraki yıllarda arkasında yürüyen milyonlarca insanın yüzünü asla yere baktırmayacaktı. Elif gibi dosdoğru olarak hep yoluna devam edecekti.   

Tek yanlı eğitimin dört duvarı arasına sıkışıp kalmadı Hocaefendi. Dışa açık bir yapısı vardı. O genç yaşında bile feraset sahibi olduğu belliydi. İnsan sarrafı denilen cinsten bir algılama kabiliyeti vardı. Bir insanı ilk gördüğünde, o kişinin nasıl biri olduğunu hemen anlardı.

O dönemde talebeler temizliğe pek dikkat etmezdi. O'nun kaldığı yerler kısa zamanda değişir, düzen ve temizlik hakim olurdu. Elinde hortum ve süpürge tuvaletleri yıkar, taşları ovardı. Okul arkadaşı Hatem Hoca, bir hatırasında onu şöyle anlatıyor:

“Hocaefendi çocukluğunda da dikti, cesurdu. Kimseye minnet etmezdi. Kimsenin himayesini kabul etmezdi. O devrede, biz, bütünüyle talebe arkadaşlar, cenazeye gider, hatim okur, devir-iskata katılır ve bunlardan para alırdık. Halbuki Hocaefendi hiçbir zaman böyle durumlarda bize iştirak etmedi.
Hocaefendi'yi bana babam tanıtmıştı. Daha medreseye ilk geldiğim gün, işte Ramiz Hocaefendi'nin oğlu, o sana destek olur demiş ve adeta beni Hocaefendi'ye emanet edip gitmişti. Onun için de bütün derslere onunla beraber gidiyordum. Osman Hocaya gidişimiz de böyle oldu. Zaten bir namaz dahi ondan ayrı kaldığımı hatırlamıyorum. Hocaefendi nereye gitse muhakkak bir gölge gibi ben de onu takip ediyordum.

Fakat Hocaefendi'nin bir medresede bütün bir sene kaldığı görülmüş şey değildi. Birinci sene değiştirdiği medreseleri saydım tam sekiz medrese değiştirmişti.

Bir gün baktım Mumcu Medresesine gitmiş. Orada on veya on beş gün ya geçti ya geçmedi gidip geriye getirdik. Bir hafta kadar yanımızda kaldı. Yine durmadı. Esad Paşa Medresesine gitti. Orada Korucuklu Hocanın köylüsü bir Muhsin Efendi vardı. Bir iki ay kadar da onunla orada kaldılar.
Ancak Hocaefendi bu arada bizler gibi medresenin dört duvarı arasına sıkışmış ve dünyadan habersiz bir hale gelmiş derviş kılıklı bir molla değildi. Erzurum'da olup bitenler onun dikkatinden hiç kaçmazdı.

Daha o devrede Hocaefendi'nin ayrı bir hususiyeti daha vardı. Birisine bir kere baktı mı adam hakkında verdiği not hayat boyu onu yanıltmazdı. Feraset sahibiydi. Sonra çevresine karşı çok duyarlıydı. Hatta bazen hiç çekinmeden -zaten korkusuzdu- bazı şahıslar hakkındaki kanaatını açıktan söylerdi. Ve hep dediği de çıkardı.

Talebeliğine ait benim bir unutamadığım özelliği de Hocaefendi'nin temizliğe olan dikkatiydi. Giydikleri her zaman temiz olurdu. Bunun yanında kaldığı yerin temizliğine de çok dikkat ederdi. O sıralarda medreselerin temizlik anlayışı çok kıttı. Fakat kaç kere görmüşümdür Hocaefendi paçalarını sıvamış eline bir hortum almış ve medresenin tuvaletlerini temizliyordur. Medresenin içini dışını gül gibi temizlerdi. Halbuki kendisi küçük bir şeyden tiksinecek kadar hassas yapılıydı. Bu hassasiyeti dahi onun tuvaletleri temizlemesine mani olmazdı.

Ancak, talebelik yıllarımda ve Edirne'ye gelinceye kadar onu hiç yalnız bırakmadım. Bazen o bulunduğumuz medreseyi terk edip gider, ben yalvara yakara onu geri getirirdim. Bazen da ondan habersiz yatağını yüklenir gelirdim. Bunların hiç birisini yapmaya gücüm yetmezse, kendi yatağımı alır ve onun gittiği yere taşınırdım. O çeşitli yerlerde vaaz ederdi. Ben de onun başında bekler ve vaazdan sonra tekrar beraber dönerdik. Günlerimiz hep böyle tatlı hatıralarla dolu olarak geçti. Şunu ifade edebilirim ki, hayatımın en zevkli anları onunla beraber geçirdiğim dakikalarımdır.

Bir gün ikimiz de yataklarımızda ders mütalaa ediyoruz. Elimizde kitaplarımız, ara sıra da sohbete dalıyoruz. Bir ara Hocaefendi yapmam için bana bir şey söyledi. Şimdi ne dediğini hatırlamıyorum. Ama yapılması zaruri bir işti, tahmin ediyorum. Ben oralı olmadım, duymazlıktan geldim. O yine şu işi yap, dedi. Ben de şakadan, yapmıyorum, dedim. Benim böyle dememle onun sırtıma bir rahle geçirmesi bir oldu. Kaburga kemiğim kırıldı zannettim. Nefes alamıyordum. Sanki birisi gırtlağımı sıkıyordu. Ölecek hale geldim. Benim kıpırdamadığımı görünce, "Yahu kalksana ne oldu" dedi. O böyle söyleyince bana bir gülme geldi. Hem gülüyor, hem de elimle kaburga kemiğimin kırıldığını işaret ederek anlatmaya çalışıyordum. Bana, "gelirsem, sahiden kıracağım" dedi. Tabii bütün bunlar olurken kalbimizde zerre kadar bir kırılma veya darılma yok. Sadece dilimizle şakalaşıyoruz. Kendi kendime, sahiden gelir bir daha vurursa işim bitti, diye de endişe ediyorum. Geldi, beni belimden tutup kaldırdı. Nasıl bir usulle kaldırdıysa, rahatlayıverdim. Bana, "bir de yalandan numara yapıyorsun" dedi. Halbuki yaptığım numara falan değildi. Nefesim hakikaten kesilmişti.

Hocaefendi'nin hafızası çok kuvvetliydi. Ben onun ders çalıştığını görmedim. Hocanın anlattığı dersi yirmi dört saat sonra ona aynen tekrar ederdi. Başkasına vereceği dersi de çok rahat verirdi.”

Gelecek Bölüm: Hocaefendi’nin Risale-i Nur’lara Vurulması

[Tarık Burak] 5.4.2019 [Samanyolu Haber]

O’nun kalbinde kin, dilinde küfür yoktu [Dr. Ali Demirel]

Geçen hafta “Dindarlık ile kindarlık bağdaşır mı?” sorusuna cevaplar aramaya çalışıyorduk. Kaldığımız yerden devam edelim.

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bir hadislerinde müslümanın uzak durması gereken günahları şöyle sıralıyor: “Birbirinize hasetlik (kıskançlık) etmeyin, kin tutmayın, başkalarının ayıplarını araştırmayın ve gizli konuşmalarını dinlemeyin.” (Müslim, Birr, 30)

Allah Resulü bu hakikatleri öncelikle hayatında bizzat kendisi yaşıyor, bu çerçevede etrafındaki insanlarla birebir temas kurarak onları hak ve hakikate çağırıyordu.

Efendiler Efendisi, muhataplarıyla sadece konuşarak temas kurmuyor, aynı zamanda elindeki her türlü imkânı değerlendirerek çok farklı stratejiler uyguluyor ve muhataplarına ulaşabilmek için çok geniş bir alanda faaliyet yürütüyordu.

Gönülleri fethediyor

Bu anlamda onun hayatına baktığımızda irşad ve tebliğin, sadece muhatabın ayağına giderek maksadını anlatmak değil, her türlü imkânı kullanarak onunla temas kurulabilecek bütün alanlarda faaliyet göstermeyi ihtiva eden uzun soluklu bir süreç olduğunu görmekteyiz.

Zaten Bedir sonrasında Mekke’de oluşan olumsuz havayı nazara aldığımızda, altı yıl gibi kısa bir zaman içinde bu şehrin fethinin başka türlü mümkün olmadığı anlaşılır.

Kin ve nefretin tavan yaptığı, düşmanlık adına çoluk-çocuk, kadın-erkek, genç-ihtiyar herkesin intikam solukladığı bir şehrin kısa bir sürede şekil değiştirmesi, düne kadar baş düşman olarak gördükleri şahıs ve düşünceyi baş tacı eder hale gelmesi ve içinde barındırmak bile istemediği insanlara şehrin kapılarını sonuna kadar açmasını başka türlü izah etmenin imkânı var mıdır?

Düşmanlıkları siliyor

Esasında Allah Resûlü’nün Mekke fethi, semboliktir; o gün gerçekleşen bir vak’a değil, çok önceden tamamlanmış bir süreçtir. Zaten adı konulmamış bir fetih vardır ve Efendimiz’in gelişiyle kafiyeye son nokta konulmuştur. Genel görüntüye bakıldığında, hiçbir mukavemet görmeden ve tabiri caizse Allah Resulü’nün elini kolunu sallayarak şehre girdiği görülmektedir.

Dört bir koldan şehre girilirken bir yerde var olan direniş ise lokal ve sadece belli başlı insanlarla sınırlıdır ve bunlar da gidişata karşı koyamayacaklarını anlayınca her birisi bir başka tarafa dağılmak zorunda kalmıştır.

Anlaşılan, bu altı yıl içinde, kin ve nefret soluklayan, intikam almadıkları sürece dünya nimetlerinden istifade etmeyi kendisine haram kılan insanların gönlüne girilecek yepyeni kanallar bulunmuş, çok farklı stratejilerle düşmanlıklar silinmiş ve yerine muhabbet filizleri dikilmiştir.

Gergin ortamı yumuşatıyor

Bu, kendiliğinden olmuş bir sonuç olamaz. Şüphesiz bunun arkasında, sürekli kendisinden fedakârlıkta bulunan, elindeki bütün imkanı muhatapları adına kullanan, onlarla irtibat kurabilmek için yeni yeni vesileler icat eden, onlardan gelecek her türlü sıkıntıya katlanıp sabırla mukabelede bulunan, onlara yemekler yedirip hediyeler veren, gerginlikleri tırmandırıp bütünüyle kendisine kapandıkları yerlerde bile akrabalıklar kurarak yeni kapılar aralayan Efendimiz vardı.

Ayrıca sıkıntıya maruz kaldıkları yerde yardımlar gönderip ihtiyaçlarını gideren, süreci sabote edebilmek için devreye konulan her türlü sıkıntıya katlanan ve kim bilir bizim bilemediğimiz daha hangi stratejileri hayata geçirerek en problemli gönüllere bile nüfuz eden hiç kimsenin bilemediği daha nice nebevî adımlar söz konusuydu.

O (s.a.s.), yirmi üç yıllık peygamberlik hayatında her türlü kin-nefret söylem ve eylemine rağmen muhatap olduğu çevrenin tamamının gönlüne girmişti. Zira onun kalbinde kin, dilinde küfür yoktu. Peki ya onun ümmeti olan bizim?


BİR SORU-BİR CEVAP

Kıraati niçin bazı namazlarda sesli, bazılarında sessiz okuyoruz?

Bu soruyu bize Necla Hanım soruyor:

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) malumunuz İslâm’ın ilk yıllarında tebliğ vazifesini gizli yapıyordu. Sahabîlere namaz kıldırdığı zaman da kıraatte sesini yükseltiyor, namazları cehri (sesli) kıldırıyordu. Neden sonra müşrikler Peygamberimizin sesli kıraatini duyunca şiirlerle ve uydurdukları sözlerle karıştırmaya başladılar. Efendimiz’e de hakaret ederek işi alay etmeye kadar vardırdılar.

Müşriklerin bu çirkin hareketine meydan verilmemesi ve müslümanların eziyetlere maruz kalmamaları için bir âyet-i kerime indi: “Namazında sesini pek yükseltme ama iyice de kısma, ikisinin arası bir yol tut.” (İsra, 17/110)

Âyette, müşriklerin duymalarına mâni olmak için Peygamberimizin sesini yükseltmemesi isteniyordu.

Bunun üzerine Peygamberimiz, öğle ve ikindi namazlarında, müşriklerin eziyetiyle muhatap olamamak için kıraati gizli yaptı. Akşam namazı vakit ise onların yemek saati, yatsı ve sabah da uyku saatleri olduğundan bu namazlardaki kıraati açıktan yaptı.

Cuma ve bayram namazları da zaten hicretten sonra farz ve vacip kılındığından, müşriklerin de bir zararı olmayacağından kıraatler cehrî (sesli) oldu.

Peygamberimiz namazlarını bu şekilde kıldığı için biz de namazlarımızı ondan gördüğümüz ve öğrendiğimiz şekilde kılıyoruz.

[Dr. Ali Demirel] 5.4.2019 [Samanyolu Haber]

Avrupa Barolar Birliği ve 33 ülke barosundan ortak çağrı: Türkiye’deki avukatlara yönelik zulme son verin

Avrupa Barolar Birliği ve 33 ülkenin barosu 5 Nisan Türk Avukatlar Günü nedeniyle ortak bir açıklama yaptı. Türkiye’deki avukatların maruz kaldığı hukuksuzluklara dikkat çekilen açıklamada, son dönemde bin 546 avukatın yargılandığı, yaklaşık 600’ünün tutuklandığı ve 274 avukatın da ortalama 7 yıl süren hapis cezalarına çarptırıldığı açıklandı.

Baroların ortak çağrısında Türkiye’de avukatlara yönelik zulüm kınanırken AKP iktidarından avukatları derhal serbest bırakması istendi.

OHAL’e de vurgu yapılan açıklamada, “15 Temmuz 2016’daki başarısız darbenin ardından Türk Hükümeti OHAL ilan etti ve insan haklarını ile hukukun üstünlüğünü ciddi şekilde baltalayan bir dizi kararname çıkardı. Her ne kadar OHAL Temmuz 2018’de kaldırılmış olsa da, kararnamelerin çoğu sıradan yasalara entegre edildi.” dendi. Açıklamada OHAL kaldırılsa da avukatların yaşadığı zulmün ve tutuklamaların bitmediği anlatıldı.

Açıklamadaki satır başları şöyle;

‘Avukatlar mesleklerini yaptıkları için hedefte’

“Avukatlar, yalnızca mesleki faaliyetlerini gerçekleştirdikleri için hedefe alınıyor. Son bir örnek olarak, Mart 2019’da, Halk Hukuk Bürosu (HHB) çalışanı 18 avukat hapis cezalarına çarptırıldı.”

‘Hukuk mesleğinden bağımsızlık şart’

“Hukuk mesleğinin bağımsızlık şart. Avukatlar hukukun üstünlüğünü korumada önemli bir taraftır. Avukatlara hukuksuz müdahale Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırıdır. İfade özgürlüğü hakkına sahiptir. Avukatlar sınırlar ne olursa olsun, kamu otoritesinin müdahalesi olmadan bilgi ve fikir vermelidir.

Açıklamanın sonunda “İmzacı kuruluşlar Türk Hükümeti’ni hukukun üstünlüğünü korumaya ve avukatlara yapılan zulme karşı hukuksuzlukları sona erdirmeye çağırıyor. İşlerini yaparken haksız yere tutuklanan tüm avukatlar derhal serbest bırakılmalıdır.”

AÇIKLAMANIN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

İngiltere Barolar Birliği’nden Erdoğan’a mektup

İngiltere Barolar Birliği AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a bir mektup göndererek, tutuklu avukatların derhal serbest bırakılmasını istedi. Birlikten yapılan açıklamada, “Türk makamlarını avukatları korumak ve Türkiye’deki hukukun üstünlüğünü korumak için derhal harekete geçmeleri yönünde çağrıda bulundukları bir mektup göndermiştir. 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminden bu yana, 275 Türk avukatı toplam 1800 yıl cezaya çarptırılmıştır. Daha birçok kişinin da yargılama bekliyor. “dendi. Türkiye’deki avukatların yaşadığı zulmün hukuk mesleğinin bağımsızlığını baltaladığı ve insan haklarının korunmasını tehlikeye soktuğu ifade edildi.

Fransa Barolar Birliği: Türkiye’deki zulmü durdurun

5 Nisan Avukatlar Günü dolayısıyla Fransa Barolar Birliği de sosyal medya hesabından bir açıklama gerçekleştirdi. “Birçok örgütle, Türk hükümetinin hukukun üstünlüğüne saygı göstermesi konusunda ve avukatlara yönelik zulmün sona erdirilmesi için ortak bir açıklama yaptık.” dendi.

Belçika Barolar Birliği: Avukatları bırakın

Belçika Avukatlar Birliği’de yaşananlarla ilgili sosyal medyada bir paylaşımda bulundu. Türkiye’de avukatlara yönelik baskının sonlandırılmasını istedi.

[TR724] 5.4.2019

AKP, İstanbul’dan neden vazgeçemiyor? [İlker Doğan]

AKP iktidarı, 31 Mart’ta kaybettiği İstanbul’u vermemek için herşeyi yapıyor. Peki İstanbul’u AKP için bu kadar önemli ve değerli kılan ne? Öncelikle, ülke ekonomisinin kalbi bu şehirde atıyor. En büyük yatırımlar burada. Dolayısıyla rantın da merkezi! Bunu en iyi bilen kişi ise 1994’den beri İstanbul’u yöneten Erdoğan. İkinci olarak, İBB’nin onlarca bakanlığı geride bırakan devasa bütçesi siyasetçilerin iştahını kabartıyor. 2019 bütçesi 23 milyar 800 milyon lira. İETT ve İSKİ ile birlikte toplam bütçe 35 milyar liraya yaklaşıyor. 28 iştirak şirketinin toplam cirosu ise 24 milyarı buluyor. İBB’nin bu bütçelerden Erdoğan ve ailesine yakınlığıyla bilinen vakıflara 2018 yılına kadar aktarılan para ise 847 milyon lira! Siz Erdoğan’ın yerinde olsanız, böyle bir şehirden kolayca vazgeçebilir misiniz?!

AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, İstanbul için şöyle demişti bir miting konuşmasında; “Bu şehir aşkımız, sevdamız, davamızdır!” Ancak 31 Mart seçim sonuçları Erdoğan’ın istediği gibi olmadı. Resmi olmayan sonuçlara göre İstanbul’un yeni başkanı yüzde 48,8 oy alarak Binali Yıldırım’ı geride bırakan Ekrem İmamoğlu. Ancak AKP söz konusu sonuçların kabullenmekte zorlanıyor. Geçersiz oylara yapılan itirazlar nedeniyle yeniden sayım yapılıyor. 10 ilçede sayımlar tamamlandı ancak aradaki fark hala 20 bin civarında. Olağanüstü bir gelişme olmadığı taktirde İstanbul’un yeni başkanı İmamoğlu olacak.

YATIRIM VE RANTIN MERKEZİ

Peki İstanbul’u bu kadar önemli yapan ne? Öncelikle İstanbul’u kaybetmenin sembolik bir anlamı var. Yaygın kanaate göre ‘İstanbul’u kaybeden Türkiye’yi kaybeder. İkinci olarak Türkiye ekonomisinin neredeyse yarısına hakim bir şehir. Geçtiğimiz yıl sonunda İstanbul Ticaret Odası (İTO) Başkanı Şekib Avdagiç, 2018’in ilk 11 ayındaki 154 milyar dolarlık ihracatın yaklaşık yüzde 51’ini tek başına İstanbul iş dünyasının gerçekleştirdiğini açıklamıştı. Ve yine en büyük kamu yatırımları (köprüler, havalimanları, yollar, hastaneler vs) da İstanbul’da yapılıyor. Bu da kentin devasa rant yaratması anlamına geliyor. İstanbul’u alan, o ranta da sahip oluyor. Bunu en iyi bilen kişi ise 1994’ten beri bu şehri yöneten Erdoğan…

BÜTÇESİ YAKLAŞIK 35 MİLYAR LİRA

Ayrıca İBB’nin sahip olduğu bütçe de siyasetçilerin iştahını kabartıyor. Geçtiğimiz yılın sonunda kabul edilen 2019 yılı bütçesi 23 milyar 800 milyon liraydı. Belediyeye bağlı kuruluşlar, yani İETT ve İSKİ ile toplam bütçe 34 milyar 801 milyon liraya ulaşıyor. Ayrıca 28 iştirak şirketinin toplam cirosu da 24 milyar lira civarında. Karşılaştırma olsun diye iki belediyenin daha bütçesini aktaralım; Adana Büyükşehir Belediyesi’nin 2019 bütçesi 2,3 milyar TL. Isparta Belediyesi’nin bütçesi ise 704 milyon lira…

YANDAŞ VAKIFLARA PARA YAĞDIRMIŞLAR

İstanbul’u ‘değerli’ kılan sadece yarattığı rant ve bütçe değil tabii ki! Geçtiğimiz aylarda Sözcü Gazetesi’nden Çiğdem Toker, çok önemli bir habere imza atmıştı. Buna göre, İBB’den Erdoğan ailesi ve AKP’ye yakınlığıyla bilinen vakıflara 847,6 milyon lira kayıtsız aktarılmıştı! Ve söz konusu haber yalanlanmadı. Toker’in ulaştığı İBB raporuna göre, para aktarılan vakıf ve derneklerden bazıları şunlar;

BİLAL ERDOĞAN’IN TÜGVA’SINA 74,3 MİLYON LİRA

Yüksek İstişare Kurulunda Bilal Erdoğan’ın bulunduğu TÜGVA’ya aktarılan para 74,3 milyon lira. Mütevelli heyeti başkanlığını Erdoğan’ın damadı ve yerli İHA üreticisi Baykar Makina’nın teknik müdürü Selçuk Bayraktar’ın yaptığı Türkiye Teknoloji Takımı’na ise 41,3 milyon lira ayrılmış. Peki, Erdoğan’ın kızı ve Maliye ve Hazine Bakanı Berat Albayrak’ın eşi Esra Albayrak’ın yönetim kurulunda yer aldığı TÜRGEV’e ne kadar aktarılmış; tam 41,1 milyon lira. Ayrıca, Ensar Vakfı’na 28.7, Bilal Erdoğan’ın mütevelli heyetinde olduğu Okçular Vakfı’na 16.6, Türkiye Maarif Vakfı’na 26.4, Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı: 16.5, Önder İmam Hatipliler Derneğine 13.2, İlim Yayma Vakfına 9.3, 15 Temmuz Derneğine 7.7, İnsan Vakfına 4.3, Asitane Vakfına 1,7 milyon lira…

[İlker Doğan] 5.4.2019 [TR724]

Emre’ye açık mektup [Turgut Efe Kara]

Değerli kardeşim,

Yazdığın son mektubu internet sitelerinden okudum. Bir kere okudum ama, sonrasında yazdıklarını zihnimde tekrar ettim durdum. İradi olmayan bu durum sürekli devam edince açık bir mektup yazma ihtiyacı duydum…

Çatısı altında benim de iki bahar geçirdiğim Silivri Kapalı Cezaevi’nde sen üçüncü baharına giriyorsun. ‘Baharda daha çok çıkmak ister insan’ sözü ile hülasa ettiğin özgürlük hasretinin yabancısı değilim. Mektubunu okuyan dışarıdaki diğer arkadaşlar da en azından empati ile hislerini anlayabiliyordur…

Fakat yine de seni tam olarak anlamanın mümkün olmadığını düşünüyorum. Daha açık ifade etmek gerekirse; 1000 gün cezaevinde kaldıktan sonra özgürlüğüne kavuşan birisi, 1001’inci gününü hapiste geçiren kişinin halini ne anlayabilir ne de anlatabilir.

Nitekim sen tutsaklığın 1000’inci gününe doğru yol alırken ben bir süredir ‘özgür’ yaşıyorum. Dolayısıyla ‘adalet, hak, hukuk, sabır, kader’ gibi konularda kelam etmeyi sana saygısızlık sayarım. Bunları zaten biliyor, hatta iliklerine kadar yaşıyor ve kaderdaşlarınla enine boyuna değerlendiriyorsundur.

Bu mektubu, bir hasbihal ve arkadaşlığın hakkını verme çabası olarak görmeni diliyorum. Hem öyle demiyor muydun; tek isteğim, dışarıdaki dostların bizi unutmaması… Hani bir de pek merak ederdik, neler olup bitiyor hayatta diye. İşte anlatacaklarımı biraz da dışarıdan havadisler veya ahval-i umumi nev’inden kabul et.

İnsanın özgürlük açlığını depreştiren ve seni mektup yazmaya sevk eden bahar hallerini ne güzel anlatmışsın. Orhan Veli’nin boyadığı, üstüne çuval çuval ak bulutların serpiştirildiği mavi gökyüzü… Dünyanın ve kuşların cıvıltısı ile hürriyet kokusu yayan çiçekler, ağaçlar…

El hak, yerden göğe haklısın. Seninki kadar estetik olmasa da benzer duyguları orada ben de yaşıyordum.

Lakin şimdi baktığımda tablo çok farklı görünüyor. Tuhaf zamanlardan geçtiğimizden midir, eğri ile doğrunun yer değiştirmesinden midir bilmiyorum. Sınırsız gökyüzü, sayısız bulutlar, türlü kuşlar, rengârenk ağaçlar… O zamanki kadar anlamlı değiller. Hiç birinden özgürlük namına bir ışık sızmıyor.

Gökyüzüne bakarken, o masmavi enginlik sanki birden daralıyor, ufukta sadece bir karaltı beliriyor… O karaltıda, yedi metrelik duvarların çevrelediği, üzeri tel örgülü dokuz adımlık avluda odaklanıp kalıyor gözlerim. Orada seni, kendimi, diğer Emreleri görüyorum…

Orada, dolunay zamanlarında demir parmaklıklı pencereden dakikalarca gökyüzünü seyreder, onca mesafeye rağmen aydınlığın karanlığı sessizce boğuşuna hayran kalırdık. Şimdi dolunaylar aydınlığı değil, projektör ışığı altındaki loş Silivri odalarını hatırlatıyor bana. Loş odalarda seni, kendimi ve diğer Emreleri görüyorum…

Evet, benim gökyüzüm, gündüzüm, gecem, böyle karelerden ibaret artık…

Orada kara kargalarla, ürkek saksağanlarla uzaktan da olsa arkadaşlık kurardık. Gün doğumuyla gelir, bıraktığımız yiyeceklerden nasiplenir giderlerdi. Gelmedikleri gün üzülür, merak ederdik. Bir canlıya ikram etmenin hazzından öte duygular kabarırdı ruhumuzda. Avlunun üstünü örten tel kafesten uçup giderken kara kargalar bile geride kucak dolusu özgürlük muştusu bırakırdı. Kafesin üzerinde cıvıldayıp duran serçeler hürriyet melodileri dökerdi üzerimize. Hele göçmen kuş katarları, olanca yüksekten uçup gitmelerine rağmen gözümüzün önünde geçmişin güzelliklerinden müjdeli gelecek resimleri çizerdi…

Ya şimdi öyle mi! Dışarıdaki bütün kuşların artık tek istikameti var benim nazarımda. Hepsi birden, dünyanın dört bir tarafından Silivri semalarına doğru uçuyorlar. Leylekler göç yolculuklarını orada noktalıyor. Bülbüller, kumrular, kanaryalar tel kafesler üstünde hasretle vuslat türküleri seslendiriyor.

Mektubunda, ‘İki buçuk yıl sonra çıkabildiğim yirmi metrelik spor sahasında gökyüzü üzerime düşecek sanmıştım’ diyorsun. Vücudunun aşırı dozda gökyüzü mavisine maruz kalmış olabileceğini söylüyorsun…

Oradayken, hasretini çektiğimiz, nispeten geniş spor sahasına çıkma imkanım olmamıştı. Bilumum ‘terör örgütü mensuplarını’ o sahada görür, içten içe kıskanırdık! Şayet ben de çıkabilseydim, yapay çimli sahada neler hissederdim az çok tahmin edebiliyorum.

Lakin gel gör ki, şimdi her şey ters-yüz oldu. Sonsuz gökyüzünün altında yaşadığımı hissetmek bir yana, ondan yirmi metrelik saha kadar bile alan düşmüyor payıma. Karadelik misali bütün atmosfer, yeryüzünün tüm oksijeni, gökteki mavinin her tonu, adeta kendi içine doğru çöküyor. Nefessiz, oksijensiz, mavisiz ve dahi hayatsız kalıyorum.

Nedir bunlar bilmiyorum, bilemiyorum… Belki üç-beş yıldır yaşadıklarımızın sebep olduğu travma yüzünden böyle hissediyorum. Gerçeklik duygusunu tamamen yitirmiş olabilirim. Ya da ‘İlahi sır’ denen şeyin tezahürleri içeride ve dışarıda farklı oluyordur. Âdil-i Mutlak yaratıcı, darda kalanla rahatta olana ihtiyacı oranında sekîne ve idrak veriyordur…

Diyorsun ki, ‘Deli bahar, hürriyet tutkusunu depreştirdiği zaman çıkıp durmadan; polis sirenlerine, jandarma dipçiklerine çarpmadan, yorgunluktan düşüp bayılıncaya kadar koşmayı arzu edersin’…

Bana çok tanıdık gelen bir arzu bu da. Ancak ne zamandır aradığım böyle bir parkuru bulamadım dışarıda. Bilakis, koşmak istediğim bütün yolların bir bir kapandığını, tüm istikametlerin kendime döndüğünü fark ediyorum. İçeride dipçikler jandarmanın elinde, sirenler polis araçlarındaydı. Dışarıda neredeyse bütün siviller sanal jandarma kıyafeti giymiş, kelimelerden dipçiklerini indirecek mazlum arıyor. Eş, dost, akraba, uzak yakın demeden çevredekiler zan yüklü bakışlarıyla, kindar dedikodularıyla polis sireninden daha etkili, daha zararlı çalışıyor.

İçeride ne arzuluyorsa insan, dışarıda tam tersi var. Senin hayallerin ve cümlelerin üzerinden anlatmam gerekirse; para pul ve kula tapanlarla dolu ortalık. Lügatlardan nefret dışındaki bütün kelimeler kaldırılmış sanki.

Mağdurun imdadına yetişecek İnce Memed’lerden de onun vicdanından da eser yok. Dünün nice cesur yürekleri şimdinin Abdi Ağaları’na uşaklık etmek için yarışıyor. Kitapları yakmak için Montaglar’a gerek kalmamış, herkes kendi kitabını kendisi heba ediyor. Zaten ne zamandır okuyandan ziyade cahiller makbul sayılıyor.

Ağlayan kız çocuğuna pembe pamuk şekeri vermek ne ola ki! Onbinlerce çocuğun elinden annesi, babası, kardeşi alınıyor da arşı inleten feryatlara, koca bir toplum dönüp bakmıyor. Papatyaların tüm yaprakları birden koparılıyor ‘illa seveceksin’ diye. Gelincikler göstere göstere demir papuçlarla eziliyor.

Sana dahasını söyleyeyim Emre kardeşim! Tanıdık, bildik bazı insanlarda beklenmedik savrulmalar, yakışmayan tepkiler görülüyor. Belli ki, dışarıdaki zehirli atmosfer onları da etkiliyor. Tamam, yolun kaderinde var bu, ama en yaralayıcı ve acı veren bunlar oluyor. Soru sormakla hesap sormayı karıştıranlar mı dersin, kendini tertemiz, sıfır hatalı, gayrısını kirli ve hata küpü bulanları mı ararsın, sırf kafa konforu için sabırsızlık gösterenlere mi şaşarsın!

‘Hakikati hemen öğrenme isteği’ bir hastalığa dönüşmüş. Şeytanı şaşırtacak karışıklıktaki hadiselerin bugünden yarına çözülmesini istiyor ki, bunca şüphe yükünden behemehal kurtulsun, rahatça işine baksın. Kolayca işin içinden çıkamayınca da zan dolu bilgilerden hükümler çıkarıyor. Yetinmiyor, o hükümlere dayanıp kelleler alıyor aforozlar döktürüyor.

Örneğin beni tanıyor diye bana yakıştıramıyor atılan iftiraları, seni tanıyor diye sana da yakıştıramıyor, ama ötekini veya berikini tanımıyor ya, ondan şüphe duyuyor. En yaygını ve masumu, ‘Bir tuzak kuruldu ama bu işin içinde onlar da var’ kabulü. İyi de neye göre bu kabul? Tek gerekçe, neredeyse üç yıldır her gün defalarca atılan iftiralar. Kumpasçı çok başarılı maalesef; tam da bu sonucu elde etmek için her gün aynı yalanı tekrarlamıyor mu? Adı üstünde kumpas, tuzak… İnandırmak için eldivenle kullandığı silahta sahte parmak izi bırakmayacak mı?

Bu mevzu derin, daha doğrusu kuyuyu kazanlar hala muktedir ve kazmaya devam ettikleri için derin görünüyor. Zaten ben de mevzuyu şimdiden çözdüğümü iddia etmiyorum. Dedim ya, benimki biraz dertleşmek, söyleşmek.

Anlayacağın Emre kardeşim, içerisi gibi dışarısı da zindan bize. Mevsim olarak bahar geldi, işte nisanın ilk günleri geçiyor bile. Hava ısındı, etraf yeşillendi, çiçekler açtı, vesselam… Ama gözler bunları görmüyor, gönül bir türlü şenlenmiyor. İyilikler, güzellikler sanki hepten terk etti bu toprakları. Baksana, kötülüğün karşına naif heybetiyle dikiliveren iyilikler, nefreti kendi çukurunda boğan müşfik sevgi seli taa Yeni Zelanda’larda kendini gösteriyor.

Hep kötülükten bahsedip, hayallerinle, ümidinle ‘çölde bir vaha’ya dönüştürdüğün hücrende seni huzursuz etmek değil niyetim. Anlatmak istediğim; sen ne kadar özgürlüğe hasretsen, ben de o kadar sana hasretim. Sayısız gözlerle beraber senin ve diğer bütün Emreler’in hürriyetle kucaklaşacağı günleri bekliyorum. Kalbim, nice yürekle birlikte sizler için sızlıyor, dualarım bütün mazlumlar için yakarıyor.

Demem o ki Emrecim, bize baharı getirecek sensin, sizlersiniz. Bizler, hakiki özgürlüğe sizlerin hürriyeti ile kavuşacağız. O zaman iyilik de gelecek bu topraklara, mutluluk ve sevgi de dönecek gerisin geriye…

O güne kadar sabır nöbetine ve dua görevine devam etmek dileği ile kalbi selamlarımı, hasretli muhabbetlerimi gönderiyorum…

Dostun Turgut Efe…

Dünyadaki tutuklu gazetecilerin 3’te 2’si Türkiye’de!
Dünya üzerinde 251 gazeteci demir parmaklıkların arkasında.

Türkiye’deki tutuklu gazeteci sayısı ise Türkiye Gazeteciler Sendikası’na (TGS) göre 141, Çağdaş Gazeteciler Derneği’ne göre 139, Uluslararası Basın Enstitüsü’nün (IPI) verilerine göre 157. Stockholm Center for Freedom’a göre 134.

Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ)  Türkiye’nin, hapisteki gazeteciler konusunda dünyada bir numara olduğunu ilan etti.

167 gazeteci aranıyor. 12 bin civarında gazeteci işsiz. Medya sektöründe işsizlik oranı yüzde 30’ları buldu.

777 gazetecinin Sarı Basın Kartı iktidar tarafından iptal edildi.

167 basın, yayın, radyo, televizyon ve haber ajansı kapatıldı.

Sadece 2108’de 77 gazeteciye 400 yılı aşkın hapis cezası verildi.

[Turgut Efe Kara] 5.4.2019 [TR724]

Neymar’ın rekoru kırılacak mı? [Hasan Cücük]

Bu sezon umduğunu bulamayan takımlar transfer sezonu için şimdiden hazırlıklara başladı. Önümüzdeki yılın kadrosunu kurmak için harekete geçen takımların listesinde çok sayıda yıldız oyuncu bulunuyor. Milyonların havada uçacağı bir transfer döneminin bizi beklediğini söylemek kehanet olmayacak. Piyasanın tozunu atacak takımların başında Real Madrid geliyor. Türkiye’de ise Fenerbahçe. Ancak sarı-lacivertli kulübün içinde bulunduğu ekonomik şartlar fazla bir manevra alanının olmadığını ortaya koyuyor.

Süper Lig’de gerçekleşen 5 pahalı transfere baktığımızda üçünün altında Fenerbahçe’nin ikisininde ise Galatasaray’ın imzası var. Kulüplerimiz kesenin ağzını sonuna kadar genelde forvetler için açtı. Lig tarihinin en pahalı transferi Mario Jardel, 17 milyon Euro’ya ülkemize geldi. Bu rekorun 20 yıldır kırılamıyor olması aslında kulüplerimizin ekonomik durumunu ortaya koyuyor. Hele son yıllarda UEFA’nın Finansal Fair Play (FFP) kuralına takılan takımlarımız mecburen ayağını yorgandan çıkmayacak kadar uzatıyor. Tarihinin en başarısız sezonlarından birini geçiren Fenerbahçe, ancak sattığı oyuncular kadar transfer yapacak. Maddi sıkıntı yaşayan dev kulüp, kaynak oluşturma adına kampanya düzenleme yolunu seçti. Kısaca bu yıl Süper Lig takımlarımızın transfer rekoru kırması çok uzak ihtimal.

Transfer rekoru denince akla tek kulüp gelirdi; Real Madrid. Luis Figo, Zinedine Zidane, Cristiano Ronaldo ve Gareth Bale ile transfer rekorunu kıran Real Madrid, son yıllarda bu özelliğini La Liga’da Barcelona’ya, Avrupa’da ise PSG’ye kaptırdı. Bu sezon tüm kulvarlarda havlu atan Real Madrid takımı yeniden Zidane emanet ederken, dev bir transfer bütçesi ayırdığı herkesin bildiği bir sır oldu. Listesi oldukça kabarık olan Real Madrid’in gözüne kestirdiği isimlerin başında Hazard, Mbappe ve Neymar geliyor. La Liga’nın en pahalı transferini gerçekleştiren Barcelona’nın ne Coutinho’dan ne de Dembele’den istediği verimi aldı. Bu iki ismin takımdan ayrılması sürpriz olmaz. Ancak Barcelona’nın yeni bir transfer rekoruna imza atması beklenmiyor.

İngiltere Premier Lig’in en pahalı transferinden krallık orta saha ve defans oyuncularında. Ülkenin en pahalı transferlerine Ferguson sonrası ligde umduğunu bulamayan Manchester United imza attı. Pogba 105 milyon Euro ile Ada’nın en pahalısı olmaya devam ediyor. İlk 5’te sadece bir forvet bulunuyor. Lukaku 84,7 milyon Euro ile Pogba’nın ardından ikinci sırada yer buldu. 80 milyon Euro’luk Kepa Arrizabalaga ise dünyanın en pahalı kalecisi olarak Chelsea’da bulunuyor.

Almanya, Fransa ve İtalya liglerinde pahalı transferlerin adresi hep aynı takımlar. Almanya’da Bayern Münih, Fransa’da PSG, İtalya’da Juventus maddi gücünü kullanıp, transfer rekorlarına imza attı. Bundesliga’da 5 en pahalı transferin 4’ünün altında Bayern Münih imzası var. Bundesliga tarihinin en pahalı transferi ise geçtiğimiz günlerde gerçekleşti. Atletico Madrid’en Lucas Hernandez için 80 milyon Euro ödeyen Bayern Münih, lig tarihinin en pahalı transferine imza attı. Fransa’da en pahalı 5 transferin tamamını PSG gerçekleştirdi. 222 milyon Euro ödediği Neymar sadece Fransa’nın değil, dünyanın en pahalı oyuncusu oldu. PSG’nin Ligue 1’de esip, Şampiyonlar Ligi’nde sıradanlaşması transfer sezonunda yeni bir rekora imza atmasının yolunu açabilir. Rekor her ne kadar Real Madrid’den beklense de PSG’yi yabana atmamak gerekir.

İtalya’da ise ligde olduğu gibi transferde de Juventus hegomanyası var. Lazio, Crespo ve Mendieta transferleriyle en pahalı 5 listesinde iki isimle temsil ediliyor. Bu transferler üzerinden neredeyse çeyrek asır geçti. Lazio sıradan bir kulübe dönüştü. Serie A’nın tek hakimi Juventus oldu.

En pahalı 5 transferler

Süper Lig

Mario Jardel – 17 milyon Euro (Porto- Galatasaray)
Daniel Güiza – 14 milyon Euro (Mallorca – Fenerbahçe)
Emmanuel Emenike – 13 milyon Euro (Spartak Moskova –  Fenerbahçe)
Bruma – 13 milyon Euro (Sporting Lizbon – Galatasaray)
Nicolas Anelka – 10,7 milyon Euro (Manchester City – Fenerbahçe)


İspanya La Liga

Philippe Coutinho – 135 milyon Euro (Liverpool – Barcelona)
Ousmane Dembele – 120 milyon Euro (Borussia Dortmun – Barcelona)
Gareth Bale – 101 milyon Euro (Tottenham – Real Madrid)
Cristiano Ronaldo – 94 milyon Euro (Manchester United – Real Madrid)
Neymar – 88,2 milyon Euro (Santos – Barcelona)


İngiltere Premier Lig

Paul Pogba – 105 milyon Euro (Juventus – Manchester United)
Romelu Lukaku – 84,7 milyon Euro (Everton – Manchester United)
Virgil van Dijk – 84,6 milyon Euro (Southampton – Liverpool)
Kepa Arrizabalaga – 80 milyon Euro (Athletic Bilbao – Chelsea)
Kevin De Bruyne – 76 milyon Euro (Wolfsburg – Manchester City)


İtalya Serie A

Cristiano Ronaldo – 117 milyon Euro (Real Madrid – Juventus)
Gonzalo Higuain – 90 milyon Euro (Napoli – Juventus)
Hernan Crespo – 56,8 milyon Euro (Parma – Lazio)
Gianluigi Buffon –52,8 milyon Euro (Parma – Juventus)
Gaizka Mendieta – 48 milyon Euro (Valencia – Lazio)


Fransa Ligue 1

Neymar – 222 milyon Euro (Barcelona – PSG)
Kylian Mbappe – 135 milyon Euro (Monaco – PSG)
Edinson Cavani – 64,5 milyon Euro (Napoli – PSG)
Angel Di Maria – 63 milyon Euro (Manchester United – PSG)
David Luiz – 49,5 milyon Euro (Chelsea – PSG)


Almanya Bundesliga

Lucas Hernandez – 80 milyon Euro (Atletico Madrid – Bayern Münih)
Julian Draxler – 43 milyon Euro (Schalke 04 – Wolfsburg)
Corentin Tolisso – 41,5 milyon Euro (Olympique Lyon – Bayern Münih)
Javi Martinez – 40 milyon Euro (Athletic Bilbao – Bayern Münih)
Arturo Vidal – 37,5 milyon Euro (Juventus – Bayern Münih)

[Hasan Cücük] 5.4.2019 [TR724]

Karar alma süreçlerinde yerelleşme, liyakat, yeterince temsil edilme, ortak akıl -2 [Prof. Dr. Osman Şahin]

Hocaefendi de kendisine sorulan meselelerde öncelikle meselenin yerelde ele alınıp alınmadığını sormuşlar ve bu yerel değerlendirmeler üzerine bina ederek fikirlerini beyan etmişlerdir.  Yerelden anlaşılması gereken en tepe yönetimler değildir. Yerelde değerlendirmek, ilgili birimlere, kılcallara kadar inerek meselelerin istişare edilmesini sağlamak anlamında ele alınmalıdır.

İstişarelerde arzu ettikleri neticeleri elde edemeyen idarecilerin, meseleleri üst kurullara taşıyarak amaçlarına ulaşma taktiği…

Hocaefendi yöneticilerin istişare ruhuna aykırı bu davranışları hakkında şunları söylemektedir: “Maalesef bu, günümüzün en önemli problemlerinden biridir. Birileri başkalarının fikirlerine kulak asmadıklarından ve onları ciddiye almadıklarından ötürü meseleleri yukarıya hep yanlış intikal ettiriyor ve oralarda yanlış hükümlere varılmasına sebep oluyorlar. Danışmanlar, özel kalem müdürleri, korumalar veya mabeyni oluşturan daha başka kişiler, toplumla yöneticiler arasında perde olduklarından idarecileri toplumdan koparıyor ve her iki tarafın birbirini doğru bir şekilde görmesine ve anlamasına engel teşkil ediyorlar.”

Normal istişarelerde arzu ettikleri neticeleri elde edemeyen bazı idarecilerin, bu hususu bir de üst istişare heyetine götürelim demek suretiyle kaçamak yapmaları da söz konusu olabilmektedir. Bu şekilde mevzu bir üst kurula onlar tarafından götürülecek, bu kurulda mevzular onların arzu ettiği şekilde dillendirilecek ve bu şekilde istedikleri kararlar alınabilecektir. Daha sonra bu kararlar idare edilenlere bir üst kurul kararı olarak takdim edilmek suretiyle dayatılmış olacaktır. Çok açıktır ki böyle bir davranışla karşılaşan insanlar, kendilerinin aklıyla dalga geçen ve usulsuzce istedikleri kararları aldırıp kendilerine dikte eden insanları ve bu kararları kabullenemeyeceklerdir. Sonuç itibarıyla umumi ahenk bozulacak, bireyler arasında uhuvvet sarsılacak, husumetler oluşacak, birlik ve beraberlik bozulacak ve hakkı verilmediğinden dolayı istişarelerden elde edilmesi beklenen neticeler gerçekleşmeyecektir.

Üst heyetlere alt heyetler tarafından değerlendirilerek ve olgunlaştırılarak alınmış kararlar gitmelidir. Hiç bir şekilde bir karar alınamıyorsa o zaman meseleler üst kurullara götürülmelidir. Burada da alt kurullardan müzakere edilen şekliyle bütün detaylar üst kurullara taşınabilmelidir. Yukarıda zikredilen usulsüzlüklere de meydan vermemek için farklı görüşleri paylaşanları da temsil edecek olan yeterli sayıda insanın da bu üst kurullara iştirakleri sağlanmalıdır.

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin “Şeytani Fısıldaşmalar ve Kulis Faaliyetleri” isimli yazısında konu ile bazı diğer detaylar bulabilirsiniz. Hocaefendi bu yazıda kulis faaliyetlerinin yapılmasına cevaz verilebilmesi için çok sayıda şartların gerçekleştirilmesine ihtiyaç bulunduğunu vurguladıktan sonra şu önemli tesbitleri yapmaktadırlar: “Ayrıca, umumu alakadar eden meselelerin üç-beş kişi arasında ve hele tenkit nazarıyla fısıldaşılması vahdet-i ruhiyeyi zedeler ve kuvve-i maneviyeyi kırar. O türlü toplantı ve görüşmeler sadece şeytanı ve avenesini memnun eder… Nitekim,Cenâb-ı Allah,necvâ ile alakalı ayetlerin devamında,“Böyle meşrû olmayan kulisler, mü’minleri üzüntüye boğmak için şeytan tarafından telkin edilir. Ama, Allah dilemedikçe bu onlara asla zarar veremez. Onun için müminler de yalnız Allah’a güvenip dayansınlar.” buyurur.”

Üniversitelerdeki karar alma sürecleri örneği üzerinden konuşacak olursak…

Sonuç olarak kararlardan etkilenecekler ya bizzat veya onların kabul ettikleri ve onları tam anlamıyla temsil edebilecek birileri ile istişarelerde temsil edilmelidirler. Karar alma süreçleri oturmuş gelişmiş ülkelerde de bu şekilde uygulanmaktadır.

Bir örnek olarak üniversite öğrencilerine bile üniversite yönetiminde söz hakkı verilmesini gösterebiliriz. Öğrencileri daha iyi anlayabilecek ve alınan kararların onlar üzerindeki tesirlerini de en iyi bilecek yine öğrenciler olacağından, onlar ile ilgili bir takım kararların alındığı toplantılarda öğrencilerin de temsil edilmeleri bir zarurettir. Buna binaen öğrenciler tarafından seçilen bu temsilciler onları ilgilendiren toplantılara katılmaktadırlar ve doğrusu da budur. Benzer şekilde üniversite ve fakülte yönetim kurullarına her akademik grup adına temsilcilerin katılmasına önem verilmektedir.  Örneğin; yardımcı doçentleri temsilen bir, doçentleri temsilen bir ve professörleri temsilen bir kişi bu toplantılara katılmaktadırlar. İdareciler diğerlerinin durumunu tam anlayamacakları için, bunların idari vazifesi olmayanlardan seçilmesi gerekmektedir.

Bir üniversitede bölümlerle ile ilgili ilk karar alma mercii bölüm kurulu ve birim yönetim kurullarıdır. Karar alma süreci, öncelikle bölüm kurullarında başlar ve bölüm yönetim kuruluna gider.  Buradan çıkan kararlar, fakülte kurullarına taşınır ve fakülte bazında değerlendirmeler yapılır. Bu şekilde fakülte ve bölüm kurullarında kararlar olgunlaştırılmış olur. Bu kararlardan sadece gerekli olanlar daha üst kurullara, üniversite yönetim kurulu, senato veya mütevelli heyeti gibi kurullara gitmelidir. Bu kurullarda stratejik olarak kararların uygulanıp uygulanamayacağı, finansal yeterlilik gibi konular ele alınır.

Böyle olmayıp da alt birimlerde değerlendirilip olgunlaşmış bu kararlar yok sayılarak, tekrardan üst kurullarda sıfırdan başlayarak ve özellikle de bölümlerin ve fakültelerin yeterince temsil edilmediği üst kurullarda bölüm ve fakülteler hakkında kararlar alınırsa, bu istişare değildir. Bu bölüm ve fakülteler hakkında detaylara hakim olmayan, ilgisiz insanların kendi aralarında bir takım kararlar alıp aşağıya dikte etmeleridir.

Örneğin; finansman, satınalma, bütçe, inşaat vs. gibi konuların görüşüldüğü ve bu konuları temsil eden insanların çoğunlukta olduğu, akademik temsilin düşük olduğu mütevelli heyeti gibi bir kurulda, bölüm başkanının kim olacağına karar vermek, insanlara ve kurumun değerlerine karşı çok büyük bir haksızlık ve saygısızlık olacaktır ve istişareyle de alakası yoktur. Karar alma toplantısı, alakasız, gerekli bilgilere sahip olmayan, kararın yol açacağı etkileri bilemeyen yani ehil olmayan insanlarla yapılmıştır.

Böyle kararların isabetli olması beklenemez. Bu tarzda alınan kararların zararları, kurum ya da fertlerin özel ya da umumi hedefleri üzerinde önemli menfi tesirleri olacaktır. İnsanlar kendi görüşlerine değer verilmediğinden, karar alma sürecinden dışlandıklarından ve belki de muhtemel zararlarını da bildiklerinden dolayı bu kararları uygulamaya isteksiz olacaklardır. Beğenmeyecek, eleştirecek, ekip ruhu oluşamayacak, gıybet alıp yürüyecek, sinerji olmayacak, herkes birbiriyle didişecek ve sahip olunan insan sermayesi, maddi ve manevi imkanlar beyhude sarf edilip tüketilecektir. Bu kurumların, kısa vadeli bir hayatları olsa da bunlar kesinlikle uzun soluklu olamayacaklardır.

Hocaefendi’nin de ifadesiyle buna sebebiyet verenler de çevrelerinden hep nefret ve istiskal göreceklerdir.

[Prof. Dr. Osman Şahin] 5.4.2019 [TR724]

Erdoğan, kaybettiği belediyelere hukuken ne yapabilir? [Ramazan Faruk Güzel]

SEÇİM SONRASI YAŞANANLAR ve YAŞANABİLECEKLER (1)

31 Mart tarihli yerel seçimin üzerinden 5 gün geçmesine rağmen tartışmalar, çelişkili beyanlar devam ediyor. AKP, özellikle 25 yıldır yönetmekte olduğu İstanbul’u kaybetmenin ciddi şokunu ve endişesini taşıyor. Öyle kabullenemiyorlar ki adayları Binali Yıldırım’a olur olmadık açıklamalar yaptırıyorlar, itirazlar ettiriyorlar, onun adına teşekkür afişleri asıp asıp kaldırıyorlar.

İstanbul önemli onlar için zira “mega- dev projeler” adı altında bu metropolde çok büyük rantlar çeviriyor ve buradan elde edilen gizli ve açık kaynaklarla paralel devasa bir çarkı döndürüyorlardı.

Bu seçimler ve sonrasında çok tartışmalar yaşandı. Son durum itibariyle de anlaşılan o ki AKP ve Erdoğan başta Ankara ve İstanbul olmak üzere bazı büyük belediyeleri kaybetmiş oldu. Bunun sonrasında yurt içinde de, uluslararası arenada da yansımaları olacaktır; hem siyasi, hem de hukuki anlamda… Bu (2 bölümlük) yazımızda bunlara kısaca bir göz atalım.

SEÇİM SONRASI MANZARA

Marul gelecekti, geldi mi gelmedi mi bilmiyorum ama seçim bitti, “Enflasyonla Topyekün Mücadele” kapsamında açılmış tanzim satışları da bitti artık. Yol TV’ye konuşan vatandaşlar “Kandırıldık” diyorlardı. Sadece bu konuda mı? Satışlar bitince mi insanımız kandırıldığını anlıyor? Neyse…

Her lafın başında “Milli İrade”ye atıfta bulunan mevcut iktidarın milli iradeye inancı ve saygısı kaybedinceye kadar. Bunun çok örnekleri var. 2014 yılındaki HSYK seçimleri öncesinde de “kaybetmeleri halinde seçim sonuçlarını kabul etmeyeceklerini” deklare etmişlerdi. Bu yerel seçimlerde de benzer bir kabullenmezlik var.

O kadar çiğ bir hazımsızlık ki bu Dersim’de seçimleri kazanan Türkiye Komünist Partisi adayı Fatih Mehmet Maçoğlu’nun mazbatası halen verilmedi. İl Seçim Kurulu tarafından mazbatanın teslim edilmeme gerekçesi olarak “personel yetersizliği ve “söylenemeyecek bir güvenlik sorunu” olması gösterilmişti. TKP’den yapılan basın açıklamasında: “Seçim Kurulu’nun Anayasal suç işlediğini” ifade etmişti haklı olarak… HDP’nin 3 oy farkla kaybettiği (?) ifade edilen belediyeler var ve parti bu konuda Seçim Kurulu’na başvursa da itirazlarının hiç birisi dikkate alınmadı.

Başta Amerika olmak üzere Batılılar seçim sonuçlarının kabul edilmesi ve halk iradesine saygı duyulması çağrısında bulunuyorlar. Ülke içinde de böyle bir çağrı sesi yükselirken hükümete ilginç bir destek geldi. Adeta AKP’nin Hukuk İşleri Kolu gibi hareket eden Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı Metin Feyzioğlu, AKP’lilerin seçim itirazlarına gerekçe sundukları açıklamalara, “Seçim mevzuatının öngördüğü hukuki süreç henüz tamamlanmamıştır” şeklindeki sözleri ile destek verdi.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan 10 Şubat’ta yaptığı konuşmada, “Sandıklara 280 bin Ak Partili ile bütünüyle hakim olduklarını, hile yapılamayacağını” bir buçuk dakikada anlatmıştı.

Tabii ki burada hesap seçimleri kendilerinin kazanması üzerine kurulmuştu. Her ne kadar sürekli, düzenli olarak yaptırdıkları anketlerde durumları hiç iç açıcı gözükmüyordu ama son dakika Ali Cengiz oyunları ile –yine/ yeniden bu seçimi de alacaklarını öngörüyorlardı. Sürekli desteklerini aldıklarını düşündükleri derin devletin de buna ses etmeyeceğini öngörüyorlardı. Ama hesap son dakikada tutmadı.

TOPALLAŞTIRILAN ÖRDEK!

Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan 27 Mart akşamı ATV-Ahaber ortak canlı yayınındaki konuşmasında “Merkezi yönetim ile uyum içerisinde olmayanlar yarın orada iflaslarını ilan edecek. Alsalar da yürütemeyecekler. Bütün belediyelerin şu anda borçları hepsi elimizde mevcut..” demişti. Bir başka konuşmasında da “Topal Ördek” kavramını hatırlatmıştı, yani “daha da çamurlaşacağını” ima etmişti.

Sahi, Türkiye’de Belediyeler ile hükümet arasında nasıl bir idari ilişki var? Büyükşehirlerin yönetiminin cumhurbaşkanının ve partisinin zıt iradesine rağmen verimli şekilde yönetmesi mümkün müdür? Ankara, İstanbul gibi iki büyük şehir mesela, kendi olanakları ile iyi şekilde yönetilebilir mi?

Sistemdeki her meseleyi krize çeviren, devlet işleyişini tıkayıp kendi iradesine göre eğip büken Erdoğan, ülke için bir kriz daha çıkarmak üzere. Nitekim bu şehirlerin; yandaş dernek, vakıf ve şirketlere para transferleri yapılarak büyük borçlara sokulduğu da malum. Böyle bir durumda yeni başkanları zorlu bir süreç bekliyor.

İşin hukuki boyutuna bakılacak olunursa;

Anayasanın 127. maddesinde, ‘‘Mahalli idareler; il, belediye veya köy halkının mahallî müşterek ihtiyaçlarını karşılamak üzere kuruluş esasları kanunla belirtilen ve karar organları, yine kanunda gösterilen, seçmenler tarafından seçilerek oluşturulan kamu tüzelkişileridir.” denilmekte ve devamında merkezi idarenin yerel yönetimler üzerinde “kanunda belirtilen esas ve usuller dairesinde idarî vesayet yetkisine sahip” olduğu vurgulanmaktadır.

Buradaki “İdari vesayet”ten kasıt denetimdir, yoksa hiyararşik altlık- üstlük yoktur. Nitekim bu vesayet, 1982 Anayasası’nın 123. maddesinde yer alan “idarenin bütünlüğü” ilkesinin bir yansımasıdır sadece…

Dünyanın hemen her yerinde merkezin yerel yönetimler üzerinde denetim bağlamında bir vesayeti vardır. Ama Türkiye gibi devletçi ve otoratileşmeye müsait yerlerde bunun ayarı her seferinde kaçmaktadır. Olması gereken ise özerklik ve demokrasi arasında denge sağlanmasıdır , kaldı ki AKP de bu vaatlerle gelmişti iktidara. Hemen her alanda olduğu gibi bu noktada da vaatlerinin tam zıttını yapar oldu.

ERDOĞAN’IN ARTTIRILAN GÜCÜ

Belediyelerin tabi olduğu 5393 sayılı Belediye Yasası 2005 yılında kabul edilmişti, 2004, 2005 ve 2012 yıllarında da il özel idareleri, belediyeler ve büyükşehir belediyeleri alanında bazı düzenlemeler yenilendi. Burada maksat bazı kamu hizmetlerinin yerel yönetimlere devredilerek onları güçlendirmek ve böylece halka daha etkin ve verimli hizmet sunumunu sağlanmaktı. Fakat merkezi idarenin gücü her zaman hissedilmişti. Nitekim 24 Haziran 2018 seçimleri sonrası ‘Cumhurbaşkanlığı Sistemi’ ile birlikte 71 maddelik torba kanun meclisten geçirildi ve Cumhurbaşkanı’na (yani özel siparişle Erdoğan’a) özellikle 2 hususta geniş yetki verilmişti:

1- Cumhurbaşkanı’na m.48 ile (Strateji ve Bütçe Başkanlığı vasıtasıyla) istediği belediyeye kaynak aktarma yetkisi.

2- Madde 58 ile İller Bankası’nıın yapısını değiştirildi ve artık belediyelerin bankadan borç alması cumhurbaşkanının iradesine/ keyfine bağlandı. (Eskiden ise bu bankanın, kaynaklarını istediği belediye için kullanmasını önleyen kanuni bir kısıtlama vardı.)

Erdoğan yönetiminde “mega projeler” adı altında özel ve devlet bankalarına borçlandırılan büyükşehirlerin, özellikle de Ankara ve İstanbul’un İller Bankası’na da yüklü borçları var (Ankara’nın 270, İstanbul’un ise 458 milyon lira borcu).

BİR DE ERDOĞAN’IN KAYYUM ATAMA RİSKİ!

Erdoğan yönetimi HDP’li belediyelerin neredeyse tamamına kayyum atamıştı. (Halk da iradesinin gasbına tepkiyi de en güzel sandıkta vermişti.) Hızını alamayan Erdoğan, kendisinin (AKP’nin) İstanbul, Ankara, Balıkesir belediyelerine de kayyum atamıştı.

Bu belediyelerin muhalefete geçmesi karşısında Erdoğan bir karşı hamle olarak bunlara tekrar kayyum atayabilir mi? İşin içinde Erdoğan’ın olduğu yerde herşey mümkün.

Anayasa ve kanunlar rağmına hareket edebilen Erdoğan, bu konuda elini de sağlamlaştırmış vaziyette. Nitekim “Belediye başkanlarının görevden uzaklaştırma” yetkisini düzenleyen 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 47. maddesinde “Görevleriyle ilgili bir suç nedeniyle haklarında soruşturma veya kovuşturma açılan belediye organları veya bu organların üyeleri, kesin hükme kadar İçişleri Bakanı tarafından görevden uzaklaştırılabilir.” denilirken, Cumhurbaşkanlığı sistemine geçilmesinin ardından Erdoğan’a da bu yetki geçmiş oldu.

Anayasa’nın 104. Maddesindeki  “Yürütme yetkisi cumhurbaşkanına aittir”  hükmüne dayanılarak yürütme yetkisini elinde tutan cumhurbaşkanının kendisinin tayin ettiği İçişleri Bakanı’nın yetkisine de haiz gibi bir uygulama var. (Eski düzenleme halen yürürlükte olsa da.)

SEÇİMİN GÖSTERDİKLERİ

Bu seçim bazı gerçekleri de ortaya koymuş oldu.  Şöyle ki:

1- Siyasal İslamcının, AKP’nin “Milli İrade”si kaybedinceye kadarmış,

2- AKP ve Erdoğan o kadar da yenilmez değilmiş.

3- Demek ki bir kötülüğü yenmek için ille de o kötü gibi olmaya gerek yokmuş. Ekrem İmamoğlu gibi daha düne kadar adını bile bilmediğimiz birisi karşı tarafın bütün çığırtkanlıklarına, yer yer çirkefleşmelerine rağmen üslubunu, seviyesini bozmadan da galip gelebiliyormuş. Hem de karşısında Golyat gibi, Talut gibi bir güç olsa da… Medyasıyla, sınırsız maddi kaynağıyla vb her türlü desteği olan rakiplere rağmen…

4- Her iktidarın bir sonu gelecekmiş. O zaman, her iktidar döneminde pervasızca hareket eden kamu görevlileri bu realiteye göre hareket etmesi gerekiyormuş. Bu hakikat bir kez daha uç verdi, umarım görmesi gerekenler görür; hakimi, savcısı, polisi, belediyecisi şusu- busu…

Hukuk tekrar rayına otursun, Anayasayı ihlal eden kimseler, Anadolu Ajansı (AA) gibi seçimleri manipüle etmeye çalışan kurumların başındakiler hukuk önünde hesap vereceklerdir. Bu seçimlerin bir kaybedeni de onlar oldu ve ileride de hukuken kaybetmenin cezai boyutunu derinlemesine idrak edeceklerdir. AA’nın genel müdürü, bir açıklamasında bu yaşananları çocuğuna bile izah edemediğini söylüyordu. Yaptıkları kanunsuzluklar ortaya çıktığında belki de çocukları soyisimlerini değiştirmek zorunda bile kalacaklardır.



Seçim sonrası duruma genel bir göz attıktan sonra, bir sonraki yazımızda da bu seçimin ülke içindeki genel kapsamlı “Af” beklentilerine, hukuki yeni düzenleme ihtimallerine ve de bu seçim sonrasının yurtdışı yansımalarına göz atmaya çalışalım. Malum, uluslararası hukuk kuruluşlarının da gözü şu son seçimlerde idi ve ona göre rolantide gidiyorlardı. Dengelerdeki bu kaymalardan sonra acaba yeni gelişmeler olur mu, olmaz mı?

Bu konularda da özelden çok mesajlar geldiği için bir sonraki yazımızda konuyu irdelemeye çalışalım.

[Ramazan Faruk Güzel] 5.4.2019 [TR724]

Kurosagi ve Monolescu kıskacında Türkiye [Naci Karadağ]

Biliyorum başlıktaki isimler hakkında çoğunuzun fikri yok. Anlatacağım elbette.

Seçim üzerine zihin yormaya devam edelim…

Ama önce küçük bir hatırlatma yapayım. Siz bu satırları okurken; Malezya’nin seçimde indirilinceye kadar güçlü ve yolsuz lideri Necip Razak, 7 farklı yolsuzluk ve para aklama suçlamalarından hakim önüne çıkıyor.

Dünyanın en zor şeylerinden biri de hırsızdan bir şey çalmak olsa gerek. Çünkü bu alandaki bütün numaraları ve durumları bilen hırsızı tongaya düşürmek neredeyse mümkün değildir.

Japonlar bu alanda muazzam eserler üretmişler.

Bunlardan biri de Kurosagi isimli 11 bölümlük dizileridir.

“Siyah Dolandırıcı” anlamına geliyor Kurosagi. Yani, dolandırıcıları dolandıranlar…

Galiba son seçimlerde, esas dolandırıcılar, küçük olanlara küçük bir oyun oynayıp, mini bir dolandırma sürprizi yaptılar.

Şaşkınlık biraz da bundan kaynaklanıyor.

Saray’ın dünyaya rezil olma Pelikan Çetesi’ni devreye sokarak “üçkağıt var” diye ortalığı yıkmasının sebebi bu.

Hazırlıksız yakalandılar zira.

Hırsızın, “Komşular yetişin hırsız var” demesinin şaşkınlığını yaşıyor Türkiye.

Ankara, İzmir filan eyvallah da, İstanbul olmaz…

Asla bu kentin ellerinden gitmesini istemezler çünkü.

25 yıllık bir sistem kurulmuş durumda zira.

Haddi zatında büyük vurgunun tüm eskiz ve egzersizlerini İstanbul Belediyesi üzerinden gerçekleştirdiler. Şimdi bu telaşın sebebi, 25 yıllık temizlik öyle birkaç günde olabilecek bir şey değil.

Mümkünse bırakmamayı düşünüyorlardır.

Ya da neyi bedel olarak ödeyebileceklerini.

Eğer İstanbul’u vermezlerse bedeli ne olacak?

Bu muammanın cevabı netleşirse, ona göre bilinmezlik giderilir diye düşünmekteyim.

Çuval açarak, mühür sayarak filan sadece topu kanatlara yayıyorlar kanaatimce.

İstanbul’u teslim etmek zorunda kalacaklarsa bile, mümkün mertebe geride bir şey bırakmamaları gerekiyor.

Kurosagi’ler feci faka bastırdılar çünkü.

Bazı kişiler “Hani seçimle gitmezlerdi?” filan diyor.

Elbette gitmezler, gitmeyecekler.

Hatta bu seçim, bunun en büyük ispatıdır.

İstanbul gibi bir kentin belediye başkanlığını bırakmamak için kırk bin takla atanlar, Cumhurbaşkanlığı, sarayı bırakmamak için memleketi yakmaktan bir dakika bile geri durmazlar bundan emin olabilirsiniz.

Mesele, dünyanın ne diyeceği.

En kötümser senaryo, dünyaya tamamen kapalı bir toplum. Son seçenek bile olsa, emin olun onu bile göze almış durumdalar.

Doları, döviz kurunu filan zerre miktar önemsemezler. Ekonomik göstergeler, NATO, BM, AB filan. Hiç biri umurlarında olmaz. Bir günde hepsinden kovulmayı göze alırlar.

Yeter ki saltanatları yıkılmasın!

Ha, elbette bütün bunlar olsun istemezler.

Kurdukları düzeni tüm dünyanın kabul etmesini, saygın olmayı da isterler ama ikisinin bir arada olmayacağını da en iyi yine onlar bilir.

Dolayısıyla Bahçeli’ye son olarak söylettikleri stratejiyi uygulamakla geçecektir gelecek üç yıl.

Diyecekler ki; “ya kardeşim, belediye, encümen, muhtar, aza bilmem ne! Nedir bu kadar seçim. Hepsine ne gerek var. Sadece cumhurbaşkanını seçelim, gerisini o halletsin.”

Bunu yapmak isteyeceklerinden emin olabilirsiniz.

Doğu’da yapılan seçimleri izleme imkanınız oldu mu?

Seçim filan denilmez asla.

Yolsuzluğun, hırsızlığın, adaletsizliğin şahı yapıldı doğu illerinde.

Pek çok ilde, ilçede, beldede, köyde usulsüzlük yapıldı.

Buna rağmen kimi yerlerde bir oy, kimi yerlerde üç oyla ancak kazanabildiler.

Bir belde düşünün, seçmen sayısından daha fazla güvenlik mensubu sevkiyatı yapıyorsunuz seçim günü. Onlar da gittikleri yerlerde oy kullanıyorlar.

Halkı, baskı, sindirme, tehdit ile sandıktan uzak tutmaya çabaladılar.

Tabii ki önce, havuz vasıtasıyla kendilerine oy verilsin diye epey uğraştılar.

Taşıma model ile mitingler düzenlediler. Yüzlerce otobüslerle, on binlerce taraftar götürdüler nereye gittilerse.

Kimse yüz vermedi.

Kayyumlar her türlü kepazeliğe imza attılar.

Halk büyük bir olgunlukla seçimi bekledi.

Seçim rüşveti dağıttılar.

Bunlardan en basiti çaydı.

Geçiniz makarnayı, kömürü…

Buzdolabı, çamaşır makinası bile dağıtıldı…

Sonra tehdit geldi.

Kaybedeceklerini anladıkları an, her türlü baskıyı, sindirmeyi ve oyunu uygulamaya başladılar.

Rakip siyasileri baştan kriminalize ettiler, suçlu olarak gördüler. Parti propagandasını terör suçu saydılar. Yüzlerce, binlerce kişiyi gözaltına alıp, yüzlercesini tutukladılar. Bizzat içişleri bakanı ekranlara çıkıp, bana ne YSK onay vermişse, ben onlara yaptırmam, hepsini içeri alacağım” dedi bizzat.

Rakipsiz girmeyi denediler ama başaramadılar.

Seçim günü ise oy kullanılacak mekanları binlerce emniyet mensubu ve jandarma ile ablukaya aldılar. Kontrollerinin dışında oy verilmemesi için ellerinden geleni yaptılar. Oy verme işlemini açık yaptırdılar, sayımları ise gizli.

Buna rağmen pek çok yerde zar zor üç-beş oyla kazandı görüntüler.

Yolsuzluğun, hırsızlığın, usulsüzlüğün biri bin paradaydı doğu ve güneydoğuda.

İstanbul’da üç tane müptezelin ipe sapa gelmez cümlesi ile onbinlerce sandığı tekrar tekrar saydıran YSK yapılan tüm itirazları reddetti doğuda.

Uluslararası seçim heyetlerini gözaltına alabilecek kadar şuurlarını kaybettiler.

Bu kadar gözü dönmüş bir zihniyetin, başkanlık seçiminde demokratik, objektif, insani davranacağını mı zannediyorsunuz?

Devletin parasıyla yapılan mitingler, asılan afişler, çıkılan TV programları ile zaten akıl almaz bir haksız rekabet ortamı oluşturmuş durumdalar.

Buna rağmen kaybettikleri anda, ülkeyi ateşe vereceklerinden emin olabilirsiniz.

İstanbul için bunları yapanlar, ülke için savaş çıkarırlar…

Çok uzatmak istemem…

Georges Manolescu ismini duydunuz mu? Aşağı yukarı 150 yıl önce yaşamış dünyanın gelmiş geçmiş en büyük hırsızı. Paul Langenscheidt 1907 yılında yazdığı “Hırsızlar Prensi” isimli kitapta kendisini yargılayan mahkeme heyetini bile kafalayan tarihin en büyük dolandırıcılarından biri olan Romanyalı bir köylü Manolascu’yu anlatır.

20. Yüzyılın en önemli yazarlarından olan Thomas Mann’ın ölmeden hemen önce yazdığı “Dolandırıcı Felix Krull’un İtirafları” isimli kitaptaki kahramanının bu dolandırıcıdan esinlendiği söylenir hatta.

Tarih; sanırım her topluma eşit miktarda prototip yolluyor.

Kahramanlar, dolandırıcılar, hainler, alçaklar, kurbanlar…

Her toplumun Manolescu’ları kendi döneminde ortaya çıkıyor.

Ve sistem kendi Kurosagi’sini üretiyor bir şekilde…

Çok mu karışık anlattım, emin olamadım şimdi!

[Naci Karadağ] 5.4.2019 [TR724]