Trump görevden azledilir mi? [Kemal Ay]

Dün FBI’ın Donald Trump tarafından kovulan eski direktörü James Comey, ABD Senato’sunda senatörlerin karşısına çıktı ve bildiklerini anlattı. Karşısındaki Cumhuriyetçi ve Demokrat senatörlerin sorularını cevapladı. Politikanın doğası gereği, Cumhuriyetçi senatörler James Comey’in Trump’a yönelik iddialarını zayıflatmak için uğraştı. Demokratlar ise Comey’in ağzından daha ‘keskin’ ifadeler almaya çalıştı. Daha önce George W. Bush ve Barack Obama ile de üst düzey görevlerde çalışan James Comey, soğukkanlılığı ile öne çıkarken Trump’ın doğrudan bir suç işleyip işlemediğine yönelik soruları çoğunlukla ‘kapalı oturuma’ bıraktı. Detaylar ilerleyen günlerde basına yansıyacaktır.

Birçokları için Comey’in Senato’da ifade vermesi, Trump’ın görevden azledilmesi (impeachment) yolunun açılması anlamına geliyor. Eski FBI direktörünün iddiaları arasında kabaca şunlar var: (1) Trump’ın kendisine emekli General Mike Flynn’le ilgili soruşturmayı kapatmasını ‘umduğunu’ söylediğini aktardı. (2) Kendisine defalarca ‘birlikte çalışmayı beklediğini’ söylediği hâlde aniden kovulduğunu belirtti. (3) Trump’ın kendisinden ‘sadakat’ talep ettiğini duyurdu. (4) Rusya’yla ilgili soruşturmanın Trump’ı rahatsız ettiğini, bu sebeple de kovulduğunu öne sürdü. Ayrıca Comey, Trump’la görüşmelerini kayıt altına aldığını belirtti, gerekçesi ilginçti: Trump yalan söyleyebilir diye düşündüm.

Comey’in ‘görevini doğru yapan bir bürokrat’ olduğuna dair imajı, en azından basında, sağlam görünüyor. Nitekim kendisine Başkanlık kampanyası döneminde Hilary Clinton e-postalarıyla ilgili soruşturmayı neden basın toplantısıyla duyurduğu soruldu. Comey, o sırada eski Başkan Bill Clinton’ın Adalet Bakanı’yla görüşmesinden haberdar olduğunu ve bu sebeple basına konuşarak soruşturmayı güvenceye almayı hedeflediğini belirtti. Dolayısıyla Comey’i doğrudan “Demokratların adamı” diyerek yaftalamak kolay değil Trump ekibi tarafından.

Bu sebeple Cumhuriyetçi senatörler Comey’e sıklıkla, daha önceki başkanlarla görüşmelerini kaydedip etmediklerini sordu. “Trump’a takıntılı” olduğuna dair bir izlenim bırakmaya çalışıyorlar muhtemelen. Comey ise daha ileri giderek şu anda adalet bakanlığında Trump’ın ‘adaleti engellediği’ iddiasıyla bir soruşturma yürütüldüğüne ‘inandığını’ öne sürdü. Bu suçlama daha önce ABD Başkanı Richard Nixon’ın istifasına yol açmıştı.

ARİTMETİK OLARAK TRUMP’I AZLETMEK ZOR

Öte yandan ABD yasalarına göre görevden azledilme kolay bir süreç değil. Ciddi deliller içeren azil talebi önce Temsilciler Meclisi’ne gelecek. Burada geçtikten sonra Senato’da oylanacak. Her ikisinden de çoğunluğu sağlayarak geçmesi gerekiyor. Problem şu ki, her iki kurulu da Cumhuriyetçiler domine etmiş durumda. Bazı fireler olabileceği öngörülse bile, Cumhuriyetçi Parti’nin liderliğinin (ve böylece çoğunluğunun) azil kararının aleyhine olacağı bekleniyor. (Elbette Rusya soruşturmasında daha ciddi deliller ortaya çıkması durumunda, işler tersine dönebilir.) Dolayısıyla Trump’ın 4 yılının bu şekilde geçebileceği düşünülüyor. Eğer ikinci bir 4 yıl için daha seçilmezse.

Tabi Trump, Beyaz Saray’da kaldığı sürece ABD’nin gerek dış politikası, gerek iç politikası ciddi anlamda değişmekte. Körfez’deki kriz bunun ilk işareti. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Marshall Planı’yla birlikte uygulanan dünyada ‘liberal demokrasiyi’ (ve sonrasında insan haklarını) savunma hedefi, Trump yönetimi tarafından rafa kaldırılmış durumda. Marshall Planı, bütün Avrupa’yı imar etmek ve burada liberal demokrasiyi korumak adına hayata geçirilmişti. Alman Şansölyesi Angela Merkel bu sebeple Avrupa’nın artık Trump’ın Amerika’sına güvenemeyeceğini söyledi. Bu, ABD ile Avrupa arasındaki bütün bağların kopacağı anlamına gelmiyor elbette zira çok sayıda ‘ortak çıkar’ mevcut fakat ‘Batı’ dünyasını temsil eden Birleşmiş Milletler ve NATO gibi kurumların bu süreçte zayıflayacağı aşikâr.

‘DEMOKRASİ BARIŞ GETİRİR’ TEORİLERİ ÇÖKTÜ

Sovyetler Birliği’nin dağılması ve ABD’nin buradan ‘tek süper güç’ olarak çıkmasıyla uluslararası ilişkiler camiasında beklenti, bu süper gücün ‘barış’ için büyük bir fırsat olabileceği yönündeydi. Hatta küreselleşmeye de bu gözle bakılmış, eğer ülkeler daha açık hâle gelirse, kültürler birbirini daha çok tanırsa, savaş çıkma ihtimallerinin azalacağı öngörülmüştü. Buna, dünyada yürütülecek bir ‘demokratikleştirme misyonu’ eklenerek, demokratik yönetime sahip ülkelerin savaşı istemeyeceği belirtilmişti. ‘Dünyanın jandarması’ olarak ABD, bir yanda dünya üzerindeki çatışmalarda ‘hakem’ rolü üstlenecek, diğer yandan da Batı-dışı ülkelerde ‘demokrasiyi (ve sonraları kalkınmayı)’ sağlayarak, dünyada ‘barışı’ sağlayacaktı. 11 Eylül 2001’deki terör saldırıları ve ardından George W. Bush’un ‘küresel terörle savaşı’ bütün bu iddiaları anlamsızlaştırdı.

Bugün ise ‘tek süper güç’ modelinden tamamen uzaklaşmış durumdayız çünkü Trump yönetimi, ABD’nin böyle bir rol üstlenmesini ‘faydasız’ görüyor. ‘Amerika’nın çıkarları’ denilen şey artık tamamen ekonomik araçlar. Dünyadaki en büyük silah üreticisi Amerika olduğuna göre, dünyadaki savaşları önlemenin de bir anlamı yok. Daha çok savaş, daha çok silah demek ve daha çok silah da ABD’de daha çok ‘iş’ demek.

Bu karikatürize edilmiş önermeyi şunun için yaptım: İngiltere’de Brexit, ABD’de Trump’ın seçilmesi sadece işsiz kalmış ‘beyazların’ tercihi değildi. Gün geçtikçe daha net bir biçimde ortaya çıkıyor ki, muhafazakâr orta sınıfların, ‘statüsünü kaybettiğini’ düşünen ‘beyazların’, dünyanın kontrolden çıkacak şekilde değiştiğini düşünen statüko yanlılarının tercihiydi. Dün İngiltere’de parlamento seçimleri vardı mesela. Anketlere göre gençlerin tercihi ‘değişim’. Bu sebeple de ‘marjinal solcu’ olarak etiketlenen Jeremy Corbyn’i destekliyorlar. Corbyn, sosyalist olduğunu gizlemiyor ancak merkeze de oynayabileceğini gösteriyor. Bir nevi İngiltere’nin ‘geleceği’ şimdiden Corbyn ve benzerlerini istiyor. Bugünkü ‘muhafazakâr’ defans, değişime karşı statüko yanlılarının son savunusu hâline gelebilir ve korkutucu tarafı şu ki, hayli kanlı geçebilir…

[Kemal Ay] 9.6.2017 [TR724]

Yeniden kaynayan Ortadoğu ve zayıflatılmış Türkiye… [Erhan Başyurt]

Son dönemde popülizm yapan kifayetsiz muhteris liderlerin iktidar koltuğuna oturması dünyada moda oldu.

Küresel sistem yeniden yapılanırken, şüphesiz hayra alamet bir gelişme değil bu…

İngiltere, AB’den ayrıldı. AB ile Trump yönetimindeki ABD’nin arasındaki makas açılıyor.

‘Batı’ artık ortak bir hedef belirlemekte ve ortak hareket etmekte zorlanıyor…

Rusya yeniden Avrasya ve Ortadoğu’ya etkin aktör olarak dönerken, Rusya destekli liderler yönetimleri ele almaya başladı…


SANCILI BİR GEÇİŞ DÖNEMİ YAŞANIYOR

Obama döneminde, ABD’nin dünya liderliği ve tek kutuplu dünya sistemi çözülmeye başlamıştı.

Trump’ın seçilmesi ve ilginç çıkışlarıyla adeta tescillendi…

Kartların yeniden karıldığı, oyunun yeninden kurulduğu bir dönemden geçiyoruz.

Böyle dönemler hep sancılı ve sorunlu olur. Kimi zaman da kanlı…

Ortadoğu da belirsizlik döneminin etkilerini en ağır hisseden bölgelerden birisi.

Irak ve Suriye iç savaş yaşıyor.

İran, Şii nüfuz bölgesini genişletmek ve Şii yönetimlerle Ortadoğu’da söz sahibi olmak için ‘beşinci kol’ faaliyetler yürütüyor.

Mısır, demokrasiye darbenin artçı şoklarını yaşıyor.

Libya, iç çatışmaları aşamadı halen.

Suudi Arabistan, bir yandan Yemen’e askeri müdahaleye liderlik ederken bir yandan da İran’ın bölgedeki mezhepçi politikalarına aynı dilden karşı cephe geliştirmeye çalışıyor…


BAĞIMSIZLIK REFERANDUMU VE ‘BARUT FIÇISI’

Türkiye bu dönemde geleneksel dış politikasından uzaklaşıp Ortadoğu’da oyun kurucu olmaya heveslenirken, en büyük hayal kırıklığını yaşıyor.

Bu geçiş dönemi ya da belirsizlik döneminde, bölgedeki en etkisiz ülkelerden birisi…

En uzun sınır komşusu Suriye’de yaşananları artık sadece seyretmekle yetiniyor.

Suriye’de radikal gruplara sağladığı silah ve lojistik destek başını daha çok ağrıtacak gibi…

‘Stratejik müttefiki’ ABD, Suriye’de PKK’nın uzantısı PYD’ye ağır silah desteği sağlıyor.

Türkiye ‘yüksek sesle’ itiraz ediyor ama o destek ABD tarafından bizatihi Türkiye’deki İncirlik üssünden kalkan uçaklarla sürdürülüyor.

Ortadoğu’da barut fıçısını ateşleyecek muhtemel bir gelişme Irak’ın veya Suriye’nin parçalanması ile ortaya çıkabilir.

Barzani liderliğindeki Irak Kürdistan Yönetimi, 25 Eylül 2017’de bağımsızlık referandumu yapacaklarını açıkladı bile…

Trump yönetimin Ortadoğu politikası, Obama döneminden farklı ve bölgede yeni devletler oluşturulmasını savunan W. Bush dönemi ‘yeni muhafazakâr’ (neo-con) anlayışa daha yakın duruyor…


KATAR İÇİN FİTİLİ TRUMP ATEŞLEDİ

Ve tüm bu kargaşanın ortasında sürpriz şekilde Katar krizi patlak verdi.

Sürekli dayanışma ile hareket eden ‘Sünni’ Körfez yönetimleri arasında uzun süre sonra en ciddi kırılma yaşanıyor.

Petrol ve doğalgaz gelirlerine dayalı milli gelir patlaması yaşayan Katar, Suudi Arabistan-Mısır liderliğinde uluslararası kıskaca alındı.

İhvan ve Hamas dâhil Irak ve Suriye’deki radikal örgütlere akıttığı finans desteğini kesmesi, İran’la mali ilişkilerini askıya alması ve ülkesinde kapalı toplumlara yönelik aydınlatıcı yayınlar yapan El Cezire televizyonu dâhil medya kuruluşlarını kapatması isteniyor…

Katar’a yönelik yaptırımların Trump’ın Ortadoğu turu ve Suudi Arabistan ile 110 milyar dolarlık silah anlaşmasının ardından gelmesi dikkat çekici.

Trump, yaptırımların başlamasının ardından “Ortadoğu’da radikal terör örgütlerine finansmanın kesilmesi çağrısı yaptım, liderler Katar’ı işaret etti… Ortadoğu turum, terörizm felaketinin sonunun başlangıcı olacak” şeklinde tweet attı.

İlgi çekici olan Katar, Suudi Arabistan liderliğindeki Yemen’e askeri müdahalenin içerisinde.

ABD’nin de Katar’da 11 bin askerinin bulunduğu ve Ortadoğu operasyonlarında kullandığı dev bir askeri üssü bulunuyor…


TÜRKİYE ‘KAYBEDENLER KULUBÜ’NDE…

Türkiye, bu hassas dönemde ülkemizde 19 milyara dolara varan yatırım yapan küçük ülke Katar’ın yanında yer alıyor.

Katar’la ‘stratejik işbirliği’ yapıyor ve Katar’a saldırı halinde savunma anlaşması yapılmış. Karşılığında da Türkiye’ye üs tahsis etti Katar.

AK Parti iktidarı, krizin ardından dün Meclis’ten Katar’a asker gönderme kararı aldı…

Hali hazırda 94 Türk askeri Katar’da görev yapıyor. Yeni tezkere ile ilk etapta 500 Türk askerinin daha gönderilmesi planlanıyor! Katar jandarmasına da askeri eğitim verilecek ayrıca.

Türkiye, bu krizde Suriye ve Irak’ta önünü kesen İran’la aynı safta.

İncirlik üssünü kullandırdığı NATO müttefiki ABD’den değil, silahlı gruplara destek vererek devirmek istediği Esed’i ayakta tutan Rusya’dan medet umuyor.

Mısır’la ilişkilerini ‘sıfır noktası’na indirdiği için istese de mevcut dış politikayla ‘büyük koalisyon’ içerisinde yer alması neredeyse imkânsız.

Zaten kriz öncesi ve sonrası Ankara’ya danışan da bilgi veren de olmamış…

Türkiye’nin bu şartlarda inisiyatif üstlenmesi ve kriz çözücü rol oynaması neredeyse imkansız.

Türkiye, bu krizde politika değiştirmezse ‘kaybedenler kulubü’ ile birlikte hareket ediyor.


TÜRKİYE İÇİN ‘ALARM ZİLİ’ ÇALIYOR…

Sonuçta, küresel sistem bir geçiş süreci yaşıyor ve Ortadoğu bunu en sancılı hisseden bölge.

İktidar de bu kritik dönemde içeride zayıf olduğu için dışarıda da etkisiz kalıyor.

Ortadoğu’da gelişmeler Türkiye’nin rağmına gerçekleşiyor ve geleceğin şekillendiği masada da Türkiye olmayacak gibi…

Katar’da yaşananlar Türkiye için ‘alarm zili’ anlamına geliyor.

Katar’a yöneltilen suçlamaların tamamı, hatta fazlası Türkiye için de geçerli.

İhvan ve Hamas’a destek vermek, Suriye’deki radikal örgütlere finansman, silah ve lojistik destek sağlamak, İran’a ambargoyu delmek…

İktidar, muhaliflerini ezmek için halkına karşı ‘şahin’ ama dış politika büyük güçlere karşı ‘güvercin’i oynuyor.

İkiyüzlü dış politika, içe yönelik söylemde ‘kabadayı’ gibi, dışa yönelik eylemde ise ‘uysal koyun’ gibi icra ediliyor.

Çok fırsatların heba edildiği, çok pişmanlıkların yaşanacağı acı veren bir dönemden geçiyoruz…

[Erhan Başyurt] 9.6.2017 [TR724]

Kötülüğün meşrulaştırılması ve iftiranın böylesi… [Abdullah Salih Güven]

Erdoğan’ın ve Erdoğan iktidarının 2010 referandumundan sonra başlayan otoriterleşme eğilimine çokları dikkat çekmiş ve 2017 Haziran’ı itibariyle bugün yaşadıklarımızı, yaşayabileceğimiz şeyler olarak ileri sürmüşlerdi. İlerleyen zaman dilimleri bu tahminleri yapan kişileri haklı çıkardı. Tarih bilgisi ve şuuru, öngörü, sahih bilgi ve tecrübe ve benim adını koyamadığım özellikler onlara bu tespiti yaptırmıştı sanırım.

Açıkça itiraf edelim: şahsen ben bu durumu 2010’larda değil meşhur 17/25 Aralık soruşturmalarının ilerleyen günlerinde görebildim. Kaleme aldığım onlarca yazıda “kötülüğün sıradanlaşmasına” işaret ettim. Fakat yanılmışım. Daha doğrusu tespiti ve olayların gidiş istikametini çok merhametli ve insaflı bir şekilde yorumlamışım. Söz konusu olan kötülüğün sıradanlaşması değil, aksine kötülüğün kutsanması imiş. Evet, bugün itibariyle kötülüğün kutsandığı zamanları yaşıyoruz ülke olarak. Bizzat Erdoğan’ın “Allah’ın lütfu” olarak nitelediği15 Temmuz bu kutsanmanın başlangıcını teşkil ediyor.

KINAYACAKSA HERKES KENDİNİ KINAMALI

Sonrası? Sonrasını kestirmek gerçekten zor. Hem de çok zor. Ama ne olursa olsun, İslamî perspektiften şu gerçeği yeniden hatırlamakta yarar var: şahıs, grup, cemaat, tarikat, parti, millet ve devlet olarak başımıza gelen ve gelecek olan her şey Kur’an’ın beyanıyla bizim kendi ellerimizle yaptığımız şeylerin sonucudur. Özgür iradelerimizle verdiğimiz kararlar bizi maalesef bu noktaya getirmiştir. Dolayısıyla ‘kader’ deyip sorumluluğu Allah’a havale etmenin manası yoktur. Kınayacaksak A’dan Z’ye herkes kendisini kınamalıdır vesselam.

KÖTÜLÜĞÜN İLAHİYATÇILAR ELİYLE MEŞRULAŞTIRILMASI

Maalesef kaydıyla ifade edeyim, kötülüğün kutsanması sürecinde en önemli adım kötülüğün meşrulaştırılmasıdır. Bunun gerçekleşmesinde ise en büyük desteği verenlerin başında hiç şüphesiz İlahiyat ve Diyanet camiası gelmektedir. Cuma hutbelerinden, Cemaatin günah keçisi olarak masaya yatırıldığı özel sempozyumlara, havuz medyasının açık oturum programlarından bazı programları itibariyle siyasete eklemlenmiş ve havuzun kirli sularında yüzmeye çalışan Diyanet TV’deki konuşmalara, gazetelerde köşe tutmuş bazı zevatın yazılarından ısmarlama olduğu her satırından belli kitaplara kadar hemen her şey bunun delili olarak karşımızda durmaktadır. Ağızlarını açtıklarında hakikat tekelciliğini haklı olarak yerden yere vuran bu zevat, muhalif düşünce kanallarının yok edilmesini de fırsat bilerek şikâyet ettikleri tekelciliğini kendileri temsil etmekte ve yalan yanlış bilgilerle konuşmakta ve yazmaktadırlar.

‘DİNLERİN AŞKIN BİRLİĞİ’ Mİ DENMİŞ?

Geçenlerde tam da tarifini yapmaya çalıştığım bu çerçevenin içine oturan bir program izledim. Muhalif sese imkânın tanınmadığı ve ağızlarından çıkan her sözün doğru ve hakikat olduğuna inanmış bu insanların yaptığı şey, kötülüğü kutsayan zemini tahkim ediyordu. İlahiyat ilimlerinin birisinde uzmanlaşarak profesör unvanını alan bir şahıs, dinler arası diyalog faaliyetleri sebebiyle Fethullah Gülen’i ve Cemaati eleştiriyordu. Söylediği şey özetle; İbrahimî gelenek adı altında Fethullah Gülen ‘dinlerin aşkın birliğini’ savunuyormuş. Dinlerin özü birdir diyormuş. Ve bu düşüncesi de zaten dinler arası diyalog düşüncesinin özünü, faaliyetlerinin de çerçevesini oluşturuyormuş.

Üzüldüm hem de çok. Nedeni Fethullah Gülen’in herhangi bir düşünce veya eyleminin eleştirilmesi değil. Aksine, üzüntümün sebebi söz konusu eleştirilerin sahih bilgi temeline dayanmamış olması ve bunu akademik kariyer sahibi bir İlahiyat öğretim görevlisinin yapması. Hukukun en muhkem kaziyesidir: iddia sahibi iddiasını ispatla mükelleftir. Bu iddiayı seslendiren ve peşi sıra yaptığı yorumları -iftiraları desem sanırım daha doğru olur- bunun üzerine temellendiren zat, ortaya bir tane somut delil koymadığı gibi gerek program sunucusu gerekse diğer katılımcılar da delilin nedir diye sormadılar. Hâlbuki akademik zihniyet böyle çalışmaz. Madem böylesi köklü bir eleştiri ortaya koyuyorsun, o zaman yapacağın ilk şey, eleştirdiği düşüncenin ilgili şahsın kitap, konuşma ve eylemlerinden örneklerle ispatlaman gerekir.

ÜÇ CÜMLELİK CEVAP…

Okuduğunuz yazı işte üç cümleyle özetlediğim bu düşünceye üç cümle ile cevap verme amacıyla yazılmıştır. Çünkü yıllardan beri dinler arası diyalog adı da verilen faaliyetlerin karınca kararınca içinde bulunan bir insanım ve bu konumum bana böylesi bir durumda vicdanı ve tarihi bir sorumluluk yüklemektedir. Üç cümlelik cevabım şu: şahsen ben, Hocaefendi’nin ağzından bir tek kelime ile bile olsa ‘dinlerin aşkın birliği’ ile alakalı ne açık ne de kapalı bir kelime ve cümle duymadım. Bu faaliyetlere destek veren Cemaatin sözü edilen iftiraları destekleyecek bir eylemini görmedim. Dolayısıyla ortada duran bu sözler apaçık iftiradır. Böylesi bir iftira Müslümana yakışmaz. Hayatını dini ilimlere adamış bir ilahiyat hocasına hiç yakışmaz. Yazıktır, günahtır, ayıptır hatta suçtur.

Daha fazla söz söylemeyi israf sayarım. Onun için zaten üç cümlelik cevap dedim. Yazık, gerçekten çok yazık.

[Abdullah Salih Güven] 9.6.2017 [TR724]

Yalan en büyük zehir [Faik Can]

Yalan, günümüz insanına musallat olmuş en büyük hastalık. Adeta habis bir ur gibi manevi bünyeyi kemiriyor. Küfre, nifaka karşı mümini mukavemetsiz hale getiriyor. Tarif etmeye gerek var mı bilmiyorum ama lügatlerde yalan, “gerçeğe aykırı asılsız söz veya zatında olmamış bir şeyi var gibi sunma” olarak tarif ediliyor. Yalanın belâgat ilmindeki tarifi ise hakikaten çok dikkat çekici ve ürpertici. Buna göre yalan, “Allah tarafından bilinen bir şeyin aksini söylemektir.” Yalan, Allah’ın bildiğine muhalif iddiada bulunmaktır. Yalan, bir meselenin Allah katındaki hakikatine aykırı söz uydurmaktır. En basit örnekleme ile anlatacak olursak mesela, Hak katında sâlihler arasında bulunan iyi bir insandan bahsederken onu yerden yere vurma ve kötü bir adammış gibi anlatma “İndi ilahîde yazılı olan değil, benim dediğim doğrudur!” demek gibi çok büyük bir küstahlıktır.

Bir insanın söz, tavır ve davranışlarında doğruluk azaldıkça onun gönlünde “nifak” kuvvet bulur. Münafığın belirleyici sıfatlarından biri, yalancı olması. Doğruluğun zirvesi Nebiler Sultanı (sallallahu aleyhi ve sellem) münafığın alâmetlerini şu şekilde sayar: “Münafık, kendisine bir şey emanet edildiği zaman ihanet eder. Konuştuğunda yalan söyler. Birisiyle ahitleştiği, sözleşme yaptığı zaman ona gadreder; söz verse de cayar, sürekli hulf-ül vaadde bulunur. Bir konuda taraf olduğunda haddi aşar, haksızlık yapar; kavga ve nizaları büyütür, düşmanlığa ve zulme dönüştürür.” Nifakla bu kadar iç içe bir durumu halis bir müminin sürdürebilmesi mümkün mü? Ya da yalanda ısrar edene, yalanı kişiliğinin ayrılmaz parçası haline getirene halis mü’min denebilir mi? O halde yapılacak şey, şeytandan sığınmak gibi günde yüz defa yalandan ve yalancılardan Allah’a sığınmak olsa gerek.

Yalanın sonu cehennem

Allah Resûlü (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) bir başka hadislerinde de şöyle uyarır bizi: “Size doğruluk yaraşır. Doğruluk insanı iyiliğe, o da Cennet’e çeker götürür. İnsan, kendini bir kere doğruluğa verip, o yola yöneldi mi, hep doğru söyler, doğruyu araştırır; böylece o insan, Allah katında “sıddîk” olarak yazılır. Yalana gelince, ondan çokça sakınınız. Zira yalan insanı fücûra, günah bataklığına, sürükler. O yolun sonu da Cehennem’dir. Bir insan, kendini bir kere yalana kaptırdı mı, daima yalan söyler, neticede Allah katında “yalancı” olarak yazılır…”

Görüldüğü gibi doğruluk, peygamberler şiarı, yalan ise kâfir ve münafık sıfatı. Yalan, zamanın ve hakikatlerin çehresine çalınmış siyah bir leke. Sahibi için utanç ve rezillik vesilesi. Karakter haline gelince yalan, Hak katında ‘yalancı’ olarak kaydedilmek de var! Ne kötü bir talihtir mele-i âlâda yalanla iştihar etmek! Yalan ikliminde mesut yaşayan bir tek kişi görülmüş müdür? Yalancının mutluluğu da kendisi gibi yalandır aslında. Boşuna dememiş büyüklerimiz “Mumu yatsıya kadar yanar” diye. Neticesinde dünyada hüsran vardır yalanın, ahrette de hizlân!

Yalan, küfrün en önemli esası, nifakın en bariz alâmeti. Özellikle günümüzde yalan, bütünüyle ahlâkı tahrip ediyor. Dünya adeta yalancıların harası hâline gelmiş. Baba evladına, evlat babasına, eşler birbirlerine o kadar kolay yalan söylüyorlar ki ürpermemek mümkün değil. Hele medyada ve siyasette öyle revaç bulmuş ve “serbest dolaşım” hakkı kazanmış ki, itibarlar yerle bir olmuş. Meydanlara ve manşetlere bakınca ahlakın sukût ettiği noktayı görmemek ve Müslümanlık adına kahrolmamak elde değil. Yalan günümüz tiranlarının en önemli silahı haline gelmiş. Dil yalana zorlanmadan kayınca, her türlü gerçekdışı isnat ve iftira da ardı sıra geliyor. Milyonların hukuku yalanlarla hiçe sayılıyor. Yüz binler, türlü iftiralarla hapislerde tutuluyor, işlerinden, evlerinden, yurtlarından ediliyor. Yalanın toplumda oluşturduğu tahribatı tamir etmek, yüzyılların emeği bir ormanı yaktıktan sonra yeniden ihya etmek kadar zor.

Yalancılık ve doğruluk küfür ve iman kadar uzak birbirine. Biri meleklerin, diğeri şeytanların vasfı. Biri Hakk’ın mükerrem kullarının, diğeri habis ruhların özelliği. Biri İnsanlığın İftihar Tablosu o en müstesna varlığın (sallallahu aleyhi ve selem) diğeri de deccallerin, süfyanların, firavunların, şeddatların, nemrutların sıfatı. Yalan, uzun, sisli ve oldukça tehlikeli bir yol ve yolcusu da çok. Sonu da cehennem. Doğruluk ise kısa, aydınlık, güvenli ve huzurlu bir yol ama yolcusu pek az. Son durağı cennet.

Yalan bir lafz-ı kâfirdir

“Yalan bir lafz-ı kâfirdir” diyen Bediüzzaman Hazretleri’nin ifadesiyle “Müseylime’yi esfel-i sâfilîne düşüren onun yalancılığıdır. Mü’min ise küfürden çekindiği gibi, küfrün arkadaşı olan yalandan da çekinmelidir. Hâlbuki şu zamanda yalana pek kolay gidiliyor. Hattâ, siyâset propagandası vâsıtasıyla, yalancılık doğruluğa tercih ediliyor.” Yani yalanın bu kadar revaç bulmasının sebeplerinden biri, halk yığınlarının onu kolayca satın alıp itibar etmeleri. Yalancı kadar, yalana prim veren, menfaatleri gözlerini kör etmiş alkışçı güruhun da vebali var bütün olan bitende.

Bediüzzaman, Kur’an-ı Kerim’de münafıkların en çok “yalancılıklarına” vurgu yapılmasını yalanın Hak nezdindeki çirkinliğine delil sayar. “Bu işaret dahi der Üstad, yalanın ne kadar tesirli bir zehir olduğuna bir şahid-i sadıktır. Zira kizb (yalan), küfrün esasıdır. Kizb, nifakın birinci alametidir. Kizb, kudret-i İlahiyeye bir iftiradır. Kizb, hikmet-i Rabbaniyeye zıttır. Ahlak-ı aliyeyi tahrip eden, kizbdir. Âlem-i İslamı zehirlendiren, ancak kizbdir. Âlem-i beşerin ahvalini fesada veren, kizbdir. Nev-i beşeri kemalattan geri bırakan, kizbdir. Müseylime-i Kezzab ile emsalini âlemde rezil ve rüsvay eden, kizbdir. İşte bu sebeplerden dolayıdır ki, bütün cinayetler içinde tel’ine, tehdide tahsis edilen, kizbdir.”

Sürgit yalan, insanı nifakın hendeğine yuvarlar ve nifak, küfürden daha çirkin bir haslettir. Münafık günaha karşı lakayt ve vurdumduymazdır. Çıldırmış gibi bir hali vardır ve durmadan sağa sola hezeyanlar savurur. Nefsanî ve cismanî arzuların zebunu haline gelmiştir. İşi gücü yalan ve hıyanettir. Riya ve süm’a dökülür her davranışından. Tek derdi şahsi menfaatine zarar gelmemesidir. Yaşama tutkusu gerçek mefkûresidir. Kendinden başkası önemli değildir onun için. Herkes ona hizmet etmeli, her şey onu yüceltme istikametinde cereyan etmelidir. Şahsi ikbali için satmayacağı değeri, vazgeçmeyeceği kıymeti yoktur münafığın.

Bu sebeple nifak endişesi mü’mini titretmelidir. Nifaka götüren başta yalan olmak üzere bütün yollara kendini kapatmalıdır. Yol üstündeki tuzaklara karşı teyakkuz halinde olmalıdır. Uykuları kaçmalıdır samimi mü’minlerin. Dua dua “istikamet” talep etmeliler Rabb-i Rahîm’den. Çünkü işin sonunda -Allah korusun- kazanma kuşağında kaybetme gibi bir talihsizlik vardır.

[Faik Can] 9.6.2017 [TR724]

‘Benim için Avrupa’dan ahkâm kesiyor’ diyorlar [Tarık Toros]

15 Temmuz darbe gecesine dair herkesin bir öyküsü vardır. Ve herkes bunu her yerde aynı biçimde anlatır, böyledir yani.

Mahkemede, arkadaş çevresinde, TV’de, yazıda, vs.

Şahsen tanıyanlar bilir. Eş-dost muhabbetinde, burada konuştuğumdan farklı bir şey söylemiyorum ben.

Türkiye’de yaşayanların epeydir kaybettiği bir lüks bu. 

***

15 Temmuz 2016 cuma gecesi, ayıptır söylemesi evde kestiriyordum.

Saat 20.30-21.00 arası, eşim uyandırdı.

Türkiye ile arada iki saat fark var.

Yani ülkede saat 22.30 civarı ve sonrası.

“Boğaz Köprüsü’nü asker kapatmış, darbe oldu diyorlar” dedi, Twitter’a bakarak.

Hemen toparlanıp baktım, Boğaz Köprüsü Anadolu’dan Avrupa yönüne, tek taraflı kapatılmıştı.

Twitter’a düşen bir video dikkatimi çekti. Üniformalı bir asker, araçtan çekildiği belli olan videoda ‘darbe oldu’ diyordu.

Tuhaf olan, Avrupa’dan Anadolu yönüne trafik aktığı gibi, araçlardaki şaşkın vatandaşlar tankları ve askerleri görüyor, videoya çekip sosyal ağlarda paylaşıyordu.

Çok geçmedi, Başbakan NTV’ye bağlandı. Türkiye saati ile 23.05’te, “Bir kalkışma var” dedi ve olayın adını koydu.

Benim haberi alış biçimim bu.

Her yerde de bunu anlatırım.

Önüne arkasına ne koyabilirim ki?

Fakat bakıyorsunuz, olayın muhatabı olan herkes başka bir şey diyor.

***

Cumhurbaşkanı, darbeyi nasıl haber aldığına dair, en az üç farklı saat ve kişi verdi.

Mesela, dönemin İçişleri Bakanı Efkan Ala, üç-dört farklı kanalda çıktığı yayınlarda:

-O akşam Erzurum’dan tarifeli uçakla Ankara’ya geldiğini,

-23.00 dolaylarında uçağı iner inmez darbe haberini aldığını,

-Cumhurbaşkanı’nın uçağının havada olduğu bilgisinin kendisine verildiğini,

-Ulaşamadığı Başbakan’ın ise kara yoluyla seyir halinde olduğunu, anlattı.

Efkan Ala, bunu Meclis Darbe Komisyonu’na da anlattı.

Fakat, Anadolu Ajansı bu bölümü sansürleyerek geçti.

Şimdi, görevden alınma sebepleri arasında bu bilgi gösteriliyor.

Çünkü, Cumhurbaşkanı’nın Marmaris’ten ayrılması tam bir muamma.

Damadı Berat Albayrak’ın yine canlı yayınlarda ifadesi, “Aydın, Bodrum, Dalaman ve İzmir’de dört uçak bekliyordu” diyor. Niyeyse?

Yine, “Nereye gideceğimiz belli değildi” diyor.

Oysa, “İstanbul’a hareket edildiğini” otel sahibi bile biliyor, anlattı TV’lerde.

Yine damat Berat Albayrak, bir kanalda “Başbakan ve MİT müsteşarına ulaşamadık” derken, bir başka kanalda “görüşme olduğu” bilgisi veriyor. 

***

Darbe davalarında ifadelere bakıyorsunuz.

Cumhurbaşkanı’nı almaya gidecek timi, 4 saat bekletmişler.

Otele gittiklerinde de Cumhurbaşkanı çıkalı 3 saat olmuş.

Oysa Cumhurbaşkanı, “peşindekileri 15 dakika ile atlattıklarını” söylemişti.

Neden Cumhurbaşkanı’nın üzerinde duruyorum?

Darbenin bir numaralı hedefi olduğu için.

Yanındaki yaveri, yardımcıları, bütün askeri personeli izinde.

Darbecilerin ilk “tutuklaması” gereken kişi.

Amma velâkin, yığınla beceriksizlik veya aksine planlı bir akış var. 

***

Bizim TR724 sitesi, gelişmeleri harika toparlıyor.

Tek tek okuyun bu analizleri ve haberleri.

Okurken sorular dudaklarınızdan dökülecek, “vay anasını” diyeceğiniz nice satırların altını çizeceksiniz. 

***

Kişinin bir tane öyküsü olur.

Ve bunu çıkar anlatır.

Doğru konuşuyorsa, asla kendiyle çelişmez.

Kelimeler farklı olsa da her yerde ağzından aynı hikâye dökülür. 

***

Bugün ülkede olup bitenin kritik edilme mevsimi geçeli çok oldu.

Hukukçulara soruyorlar, “Mahkemeleri, iddianameleri nasıl yorumlarsın?” diye…

Cevap olarak kestirip atması, “Olan-biten benim alanıma, hukukun alanına girmiyor” demesi lazım.

Tıpkı gazetecilik gibi, tıpkı siyaset gibi.

Ülkede soru soran gazetecilik bitti, sizlere ömür.

Niye bittiğini, bitirildiğini de şimdi anlıyoruz. 

***

Diyorlar ki, orada konuşması kolay, gel burada öt bakalım!

Ülkedeki o zor günlerde dahi, tüm medyaya talimatlar yağdırılırken çıktık, konuştuk.

Binamızda yüzlerce polis cirit atarken de konuştuk, son ana kadar.

Bastılar, çöktüler, başka mecra bulduk, yine anlattık.

Yakın çevrem, korumacılık dürtüsüyle, “Artık yeter başka bir şey deme” dedi, dinlemedik.

Arkadaşlarım da dinlemedi.

Ahmet Kaya’nın bir konserde ettiği harika bir lafı vardır, aynen aktarayım:

“Hakkımda ne ferman çıkarılırsa çıkarılsın. Benim için ‘Avrupa’dan ahkâm kesiyor’ diyorlar. Ben o ahkâmı Türkiye’de kestim. Avrupa’da değil.” (Köln – 3 Eylül 2000)

Aynen öyle.

***

Sormaya sorgulamaya devam.

Ülke sormayı öğrenene kadar işimiz bu.

Misal, 22 Aralık 2016 gecesi bir video düştü internete.

Profesyonel bir prodüksiyonla çekilmiş ve kurgulanmış.

Görüntüler Full HD kalitesinde, yüksek çözünürlüklü.

IŞİD’in yaktığı (iddia edilen) iki Türk askerine dair.

170 gün oldu.

Açıklama yok.

Hani inceliyordunuz, hani açıklama yapacaktınız, hani takip ediyordunuz!

İsimleri belli.

Görüntüleri net.

Aileleri orada.

Hadi Türk halkı balık hafızalı, anasına babasına bir şey dediniz mi?

Ne oldu o iki askerimiz?

O askerler, Amerikalı, İngiliz, Kanadalı olsa… Ülkeleri böyle mi takip ederdi?

Bahtsızlıkları Türk olmaları mı?

Soruyorum, sadece soruyorum.

Siz de sorun.

Fısıltıyla bile sorsanız, büyük gürültü koparır. 

***

-Zeytinlikleri sorduğunuz gibi sorun.

-“Tecavüzcüsüyle evlendirme yasası”na itiraz ettiğiniz gibi itiraz edin.

-Beykoz’da sondaj kuyusuna düşen yavru kangal köpeğini paylaştığınız gibi paylaşın sosyal ağlarda.

Bakın sonra ne oluyor, neler oluyor.

[Tarık Toros] 9.6.2017 [TR724]

322 bin 806 KOBİ icralık [Semih Ardıç]

İki yüz elli ve daha az kişinin istihdam edildiği, senelik net satış hâsılatı 25 milyon liranın altında olan işletmeler küçük ve orta boy (KOBİ) liginde yer alıyor. KOBİ deyip geçmeyin. Türkiye’de kayıtlı her 100 çalışanın 77’sini KOBİ’ler istihdam ediyor. Katma değerin üçte biri de KOBİ’ler tarafından tesis ediliyor. İstihdamı sırtladıkları için KOBİ’lerin içtimaî fonksiyonları son derece ehemmiyet arzeder. Bu işletmelerde işlerin yolunda gitmesi ekonominin sıhhati açısından hayatî kıymettedir.

İmalat sanayinin yüzde 99,6’sı da KOBİ’lerin omuzlarındadır. Dolayısıyla ‘sanayinin görünmeyen kahramanları’ ifadesi KOBİ’ler için mübalağa sayılmaz. Bahse konu işletmeler ‘yan sanayi’ ve ‘fason imalatçı’ gibi sıfatlarla Koç ve Sabancı dâhil sanayinin devlerinin arka bahçesinde mütemadiyen mesaidedir.

KOBİ’LER BATIYORSA İŞLER NASIL SÜT LİMAN OLUR!

KOBİ’lerin nabzı iktisadî faaliyetlerin nabzını da verir. KOBİ’ler iyiyse ekonomi iyiye gidiyor, işsizlik azalıyor, refah artıyor demektir. KOBİ’lerin dişi ağrısa memleketin başına ağrılar girer. Hal böyle iken Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) Nisan ayı verileri KOBİ’lerin mali açıdan tükendiğini gösteriyor.

Son bir sene içinde 322 bin 806 KOBİ icralık oldu. Bankaların 3 milyon 93 bin 764 KOBİ müşterisi olduğu dikkate alındığında 10 işletmeden birinin borcunu ödeyemediği anlaşılıyor. KOBİ’lerin aldığı kredinin yüzde 5’i battı. Nisan 2016’ya nazaran yüzde 33 artmış batık krediler ve tutar 23 milyar 508 milyon liraya yükselmiş. Bir başka ifadeyle batık KOBİ başına 72 bin TL kredi borcu düşüyor.

KOBİ’LER ÇÖKTÜĞÜ İÇİN İŞSİZLİK PATLADI

İşsizliğin niçin yüzde 13’e tırmandığını, karşılıksız çek tutarının bir ayda nasıl 1,5 milyar lirayı bulduğunu merak edenlere en kestirme cevabı, nakit darboğazına giren KOBİ’Ier veriyor. Kendi yağıyla kavrulan KOBİ’ler nadiren kredi kullanır. Bunun tek sebebi borçlanmaktan korkmaları değildir. Bankaların sonu gelmez taleplerini karşılamaya güçleri yetmediği için de malî kaynaklara erişemezler.

Son bir senede neler oldu ki öyle ya da böyle kredi temin eden on KOBİ’den biri battı?

8 Haziran 2016’da 1 ABD Doları 2,95 TL idi. 8 Haziran 2017’de 1 ABD Doları 3,53 TL. Yüzde 20 erimiş bir para birimi ile mal alıp satan KOBİ’ler dövizdeki artışın bedelini ödüyor. Tıpkı dar ve orta gelirli hane halklarının ödediği gibi…

GEÇEN SENE DOLAR, ŞİMDİ TL EL YAKIYOR

Doların 3,80’lere kadar tırmandığı istisnai devri hariç tutacak olursak ortalama yüzde 20 devalüasyonun yan tesirleri de ağır oldu. Enflasyon (Üretici Fiyatları) KOBİ’lerin liginde yüzde 15,2. Bankaların iki sene ve sonrası için istediği faiz yüzde 20’yi aştı. Bu ahval ve şerait altında sanayinin isimsiz kahramanlarında doların kısmen gerilemesine sevinecek hal kalmadı. Geçen sene dövizden darbe yediler. Dört-beş aydır TL avuçlarında kor ateşe döndü. Atsan atılmaz, tutsan acı verir…

KOBİ’ler kredi borcunu ödeyemediği için icralık olurken bankalardaki döviz hesapları (vadeli+vadesiz) 32 milyar dolar arttı. TL’ye ve ekonomiye itimat kalmadığını bundan daha berrak hangi veri ortaya koyabilir ki! Zengin parasını TL olarak tutmak istemiyor döviz hesabı açtırıyor. Ultra zengin de özel jetleriyle yurt dışına çıkarıyor.

OHAL’DE BU HAL NEYİN NESİ?

Türkiye trolleştirildiği için KOBİ’lerin vaziyetini mübalağa etmeye lüzum yok tabii. Çok zorda kalınırsa Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı gece yarısı dört fon daha kurar. Elde avuçta kalan ne varsa fona devredilir. Bu şirketleri kefalet göstererek bankalardan yine kredi talep edilir.

Batacağını bile bile kredi vermeyen bankacı vatan haini ilan edilir. Sadece KOBİ’lerde batan tutar 23,5 milyar liraya çıktı diye ortalığı ayağa kaldırmak seçilmiş hükümete darbe teşebbüsünde bulunmakla eş değer sayılır! Nitekim binlerce işadamı tevkif edildi, bir o kadar şirkete el konuldu. Herkes otursun oturduğu yerde.

İSPANYA’DAN DOMATES, FRANSA’DAN PEYNİR GELECEK!

Kimse telaşa kapılmasın! AKP hükümetinde çareler tükenmez. Gıda enflasyonundan kurtulacak vatandaş! Pahalı domates ve et çilesi bitecek! Gıda fiyatlarını düşürmek için ithal gıdadan alınan yüzde 130 vergi yüzde 20’lere indirilecek.

Fransa’dan peynir, İspanya’dan domates, Kanada’dan mercimek-kuru fasülye, Arjantin’den sığır eti, Rusya’dan ekmeklik buğday, Özbekistan’dan pamuk gelecek… Enflasyon da işsizlik de düşecek. Çiftçinin de memurun ve emeklinin de yüzü gülecek.

Bir tarafta krizin en bariz emareleri ve can çekişen KOBİ’ler, diğer tarafta çölde vaha tasavvur eden iktidar ve onun azad kabul etmez papağanları… Merkez Bankası’na kalırsa faiz hâlâ yüzde 8. Ekonomiyi sevk ve idare eden bakanlara sorsanız Türkiye destan yazıyor.

79 milyona da o içi boş destanla avunmak kalıyor.

[Semih Ardıç] 9.6.2017 [TR724]