Hak Aramak Ne Zamandan Beri ‘Namussuzluk’ Oldu? [Mehmet Yıldız]

15 Temmuz darbe senaryosunun devamında iktidar tarafından başlatılan cadı avı aileleriyle beraber 1 milyona yakın vatandaşı mağdur etti. Temmuz ayından bugüne çıkarılan 8 ayrı Kanun Hükmünde Kararname hiçbir savunması alınmaksızın 100 binden fazla kişi işinden atıldı, 80 bine yakın kişi gözaltına alındı, tutuklananların sayısı 35 binlere dayandı. Okul, üniversite, yurt gibi 2 bin 99 eğitim kurumu, 1254 dernek, 160 medya kurumu kapatıldı. On binlerce kişinin pasaportları iptal edildi. 130 gazeteci, 3 bin 465 hakim tutuklandı. 12 Eylül 1980 darbesini, 28 Şubat’ları mezara gömecek uygulamalarla sivil bir darbe yapıldı. İnsanlara savunma hakkı bile tanınmadı. İşkence ve kötü muamele uluslararası raporlarına yansıdı.

Bu cadı avından avukatlar da nasibini aldı, yüzlercesi tutuklandı. Gözaltına alınan veya tutuklananlar kendilerini savunacak avukat bulamadı. Çünkü yüzlerce avukat hakkında hizmet hareketine yakın olduğu bahanesiyle gözaltı ve yakalama kararı çıkarıldı. Bir kısmı yakalanıp cezaevine atıldı bir kısmı da kaçak duruma düştü.

İşinden atılan, mesleğini kaybeden, gözaltına alınan, tutuklanan, işkence gören, malına mülküne el konulanlar kendisini savunacak avukat bulamaz hale geldi. Bunun üzerine bir kısım hukukçu, sanal ortamda bile olsa mağdurlara yönelik hukuki destek vermeye başladılar. İnternete konulan dilekçelere ulaşabilen birisi kendi kendine savunmasını yapabilir.

MAZLUMDER, İHD, Çağdaş Hukukçuları Derneği gibi insan hakları ve hukuk dernekleri,  İstanbul ve Ankara başta olmak üzere neredeyse bütün barolar, Tüketici Dernekleri, hatta devlette kamu denetimin sağlasın diye kurulan Kamu Denetçisi (Ombudsmanlık) dahil bir çok kurumun hak arayışı için hazır dilekçe ve başvuru yöntemleri internet sitelerinde yer alıyor. Yıllardır sürdürülen bu gelenek, savunma hakkı açısında eli kolu bağlanan insanlara internet siteleri üzerinde bilgilendirmek amacıyla yapılıyor. Ancak belli ki bu kadarcık savunma refleksi bile Erdoğan’ı çileden çıkarmışa benziyor.

Bugün İnegöl’de katıldığı bir açılış töreninde halka hitaben yaptığı konuşmada ‘Mağduriyetim giderilsin diye başvuranlar var! Dilekçeler sanki aynı kalemden çıkmış! Bunlar namussuz! Aynı merkezden çıkıyor, aynen devam ediyorlar. Devletin kılı kırk yararak yürüttüğü mücadeleyi sekteye uğratmaya çalışıyorlar.’ sözlerini sarf ederek hakkı arayan vatandaşları namussuzlukla suçladı.

Avukatları içeri tıkarak savunmayı çökerttiği yetmemiş, insanların yazdığı dilekçelerden rahatsız olmuş. Hak aramak ne zamandan beri ‘namussuzluk’ oldu?

Mehmet Yıldız, 22.10.2016 /TR724.com

Ağar’lı Günler Kapıda… [Mehmet Yıldız]

15 Temmuz Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu, her gelenin cemaate saydırarak rejime bağlılığını ispatlama yerine döndü. Komisyonun darbe girişiminin ardındaki gerçekleri araştırma gibi bir maksadı görünmüyor: Aslında birileri hesaba çekilecekse, o komisyonun başkanı dâhil olmak üzere bugüne kadar komisyon önünde cemaati suçlayanların tamamına yakınının, bugün hayatı karartılan yüz binlerce masumdan çok daha önce hesaba çekilmeleri gerekirdi.

İlk önce çıkıp konuşmaları gereken MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve kuvvet komutanları ısrarla komisyondan kaçırılıyor, yerine fî tarihinde görev yapmış emekli komutanlarla, konuyla ne ilgisi olduğu anlaşılamayan Mehmet Ağar gibileri komisyona çağırılıyor.

Komisyonun Ağar misafiri

Komisyonda söylediklerine bakılırsa, yakın zamana kadar cemaatin programlarında boy göstermek için kendini paralayan, katılamadığı programlar için hayıflanan Ağar, 15 Temmuz’dan sonra çok değişmiş.

2007 katıldığı Uluslararası Türkçe Olimpiyatları’nın finalinde “onların arkasında elbette bu toprakların yetiştirdiği değerler var, öğretmenlerimiz var, imanlı inançlı şahıs çıkarları bir kenara bırakmış ideal sahibi insanlar var ki, geçen sene söylediğim gibi Fethullah Hoca Efendi var” diyerek emeği geçenlere övgüler yağdırmıştı.

Yine 2013 yılında düzenlenen 11. Türkçe Olimpiyatları’nın gala gecesine katılan Ağar, ‘Türkçe Olimpiyatları’na başlangıcından beri destek verdiğini’ ifade ederek, “Geçen yıl mecburi sebepten dolayı uzakta kaldığım bu organizasyonu orada da televizyondan takip ettim. Türkçe Olimpiyatları güzel Türkçemizin, Türkiye’nin kültürünün dünyanın dört bir yanında temsil edilmesini sağlıyor. Bu işin fikri mimarlarını ve emeği geçenlere teşekkür ediyorum.” demiş ve Türkçe Olimpiyatları’na her kesimden herkesin destek vermesi gerektiğini vurgulamış.

Eğer o gün Mehmet Ağar’ın sözlerine kulak vererek destek verenler olduysa, bugün tutuklanma sırasının ne zaman kendilerine geleceğini endişe içinde bekliyorlardır herhalde…

İşkenceden geçirdiği sol örgütler zararsızmış

Ağar’ın demesine göre asıl tehlike Cemaat’miş… Sol örgütler onun sandığının aksine zararsız, eline bıçak almamış insanlarmış… Ağar’ı 2012 yılında cezaevinde ziyaret ederek göklere çıkaran AKP’li Selçuk Özdağ, komisyondaki bu sözleri kendince tevil etmeye çalışmış.

Halbuki ‘kahramanımız’ Mehmet Ağar 1990’ların en karanlık simalarından birisi. Geçmişte ortak çalıştığı ne kadar karanlık ve mafyatik yapı varsa bugünün muktedirleriyle derin bir işbirliği içine girmiş durumda. Geçmiş dönemde Susurluk emsali her türlü pisliğini kendince cemaatin kapısının önüne süpürmeye çalışıyor.

Döneminde temelleri atılmış ‘Siyaset- mafya- polis’ arasındaki kirli ilişkileri açığa çıkaran 3 Kasım 1996’daki Susurluk kazasından sonra hakkında açılan dava sonucu, ‘cürüm işlemek için silahlı teşekkül oluşturmak’ suçundan 5 yıl hapis cezasına çarptırılan Ağar’a verilen hapis cezası Yargıtay tarafından onanmıştı. 1 yıl cezaevinde paşalar gibi ağırlandıktan sonra da Nisan 2013’te tahliye olmuştu.

İşini doğru yapan herkes Cemaat’tenmiş

Şimdi kalkmış ‘beni mahkûm edenler cemaatin hâkimleriydi, çünkü hepsi tutuklandı.’ diyor. O hâkimlerin cemaatle ilişkisi olup olmadığını bilmiyoruz. Ama bildiğimiz bir şey var ki, tek başına bu sözler bile Ağar gibi karanlık ilişkiler içinde olan birini yargılayıp cezalandırabilecek cesarete sahip yargı mensuplarının, işlerini doğru yaptıkları için zindanlara atıldıklarının en büyük delilidir.

Mehmet Yıldız, 22.10.2016 /TR724.com

Sabreden zafere ulaşır - [Mehmet Ali Şengül]

‘Erişir menzil-i maksuda aheste giden,
Tiz reftar olanın payina damen dolaşır.’        (Hatemi İbrahim Bey)
(İstediği yere yavaş giden hedefine ulaşır,
Hızlı gidenin eteği ayağına dolaşır)
‘Bir çekirdekten meydana geldi cihan
Milyonlarca sene sonra yaratıldı insan.’

İnsanoğlu acul bir varlık olmasından dolayı, işlerinin hemen oluvermesini istemektedir. Zulmeden zalimlerin  hemen cezasını bulmasını ister. Allah (cc) ise Halimdir ve bizim hevesimize ve ısrarlı isteklerimize göre hareket edecek değildir.

Habbab bin Eret (r.a) Ashab-ı Bedir’dendir. İmanından dolayı kendisine yapılan zulümleri ve işkenceleri Allah Rasulüne (sav) arzetti. Sinesi şefkat ve merhamet dolu insanlığın iftihar tablosu Efendimiz (sav) Habbab bin Eret’e: ‘Sizden evvel insanlar alınır, keskin demir tırmıklarla kıtır kıtır doğranırdı. İmanlarından dolayı arenalarda aç bırakılan aslanlara yem olarak ve kor olmuş ateşe atılırlardı. Fakat  onlar asla dinlerinden dönmezlerdi. Bir gün Allah(cc) dinini tamamlayacak, siz acele ediyorsunuz, buyurarak teselli etti. Demek ki, bu yol böyle olmayı gerektiriyor. (Geniş bilgi için Habbab bin Eret (r.a)’in hayatına bakılabilir.)

‘Men emene bil kader, emine minel keder’, kadere iman eden kederden kurtulur.

‘Zuhur eden neyse hükm-ü Kader,

Hakka tefvizi umur et, ne elem çek ne keder.’

Levh-i Mahfuz-u Hakikat’de ne yazılıysa, o mutlaka yerine gelir.Cenab-ı Hakka malum olan bizlere meçhuldür. Onun için fiili dua olan sebeplere riayet etmek zorundayız. Buna rağmen ekstradan Allah’ın ‘ata’sı, lütfu vardır. Bu ‘ata’nın en mühim vesilesi aczimizi itiraf manasında gönülden, samimi, halis bir niyetle yapılan duadır.

Dua, Cenab-ı Hakk’a sebepler üstü teveccühün ünvanıdır. Sebepleri silip atamayız ama, fiili dua makamında riayet ederiz. Buna rağmen asıl mesele, Müsebbib-ül  Esbab’a (cc) yönelme olmalıdır.

Kendini Hz Yusuf (a.s) gibi kuyunun dibinde düşün! Dua kovasıyla dışarı çıkacağını hesaba kat! Hz.İsmail gibi boğazına bıçağın dayandığını tahayyül et! Hz. İbrahim (a.s)’ın ateşe atıldığı gibi kendini alevler içinde müşahede et! Bu manzaralar  karşısında Allah’a (c.c) nasıl dua edip yalvarmak gerekiyorsa, o şekilde dua etmeye gayret edilmelidir.

Bela ve musibetler ne kadar büyük olursa olsun; Kuran’ın lanetle andığı Ashab-ı Uhdud’un, birçok insanı zorlayarak kendi inançlarını kabul ettiremeyince, onları ateş dolu hendeklere atmaları, Efendimiz’e gönül vermiş Allah’a inanıp müslüman olmuş,‘Yasir Ailesine’ ve benzerlerine yapılanları nazar-ı itibare alarak, günümüzde de dünyanın muhtelif yerlerinde  ehl-i imana yapılan zulümler karşısında, onlar gibi sabredip dik durarak, neticede Allah’ın (cc) vereceği hükmü beklemek gerekir.

Tarih boyu bütün zalimlerin zulümlerinin cezasını gördükleri muhakkaktır. Yakın tarih itibariyle  bu asrın zalimlerinin bir kısmının, yaptığı zulümlerin cezalarını çektikleri açıkca görülmüştür. Demek ki, yapılan zulümler dünyada bile cezasız  kalmamaktadır. Allah(cc)’dan  ve zulüm gören kullarından af dilenmediği müddetçe, asıl cezaları ahirete kalmaktadır.

İnanan,  amel-i salih işleyen, Hakkı tutup kaldırmaya gayret eden, bu yolda başına gelenlere sabreden; imanı, salih ameli, hakkı ve sabrı birbirine tavsiye eden ehl-i imanın yolu, her zaman çileli ve ızdıraplı olmuştur. Çünkü takip ettikleri peygamber ve sahabe yoludur. Zira dünyada,  Peygamber olan ve onlara inanan ümmetleri içinde  çile ve ızdırap çekmeyen var mıdır?

Mevlana Hazretleri (r.aleyh), “Ey insan Kaf dağı kadar yüksekte olsan da bir kefene sığacak kadar küçüksün” diyor. Evet sivrisineğe mağlup olan Firavun, devrinde dünyaya sığmıyordu. Ortalığı yakıp yıkıyor, hususiyle masum, dünyaya gözünü yeni açan (erkek) çocukları öldürüyordu.

Allah(cc) Hakimdir, her icraatında bir hikmet vardır. Hz. Musa’yı (as) firavunun sarayında büyütüp tevhid adına onun karşısına çıkaran ve davasını tebliğ ettiren O(cc)’dur. Dünyaya sığmayan bu zalimler, bir metre toprağın altında şimdi ne yapıyorlar acaba?(!)

21.10.2016, Mehmet Ali Şengül /Zaman

Bir Ergenlik Portresi Olarak Türk Dış Politikası [Akif Umut Avaz]

Bundan tam 2.700 yıl önce insanlığa Babil Asma Bahçeleri’ni miras bırakan Ninova yine dünya gündeminde. Dünyanın Yedi Harikası’ndan biri olan meşhur bahçelerin gerçek mi yoksa bir efsane mi olduğu, gerçekse Süryani Kralı Sanherip’e mi yoksa Babil Hükümdarı 2. Nebukadnazer’e mi mal edilmesi gerektiği konusu hala tartışılıyor. Bilim adamları bunu tartışadursun Sanherip ve Nebukadnazer’in binlerce yıl önce sanatla tabiatı, tarihle medeniyeti buluşturduğu, son yıllarda ise sadece vahşet ve yobazlığın hükümferma olduğu Musul’da en sofistike paylaşım savaşlarından biri veriliyor bugünlerde.

Çomakla sürekli karıştırılarak kızıştırılan bir arı kovanı gibi kaosun eksik olmadığı Ortadoğu, bu sefer de çok paydaşlı Musul Operasyonu ile gündemde. Moskova’dan Washington’a, Erbil’den Bağdat’a, Şam’dan Tahran’a ve daha pek çok başkente uzanan beklentiler kuşağına göre Musul Operasyonu terör devleti IŞİD’i bitirecek bir ”Babil”, yani ”Tanrı’nın Kapısı” olacak. Beklentiler bu kapının önce Mezopotamya’nın, sonra Ortadoğu’nun yeniden şekillenerek huzura kavuşmasına açılacağı yönünde. Ama gelişmeler acaba beklendiği gibi mi olacak?

Kapı açıldığında hangi felaketler içeri girer bilinmez

Doğrusu bir asimetrik savaşın eşiğine açılarak IŞİD’in sonunun başlangıcı olmasını hedefleyen bu kapıdan ne tür başka felaketlerin girebileceğini şimdiden tahmin etmek güç. Çünkü, IŞİD karşıtı amaç birlikteliğiyle bir araya gelen 36 ülkenin oluşturduğu ordu bir ‘itilaf’ gücü niteliğinde. Başını ABD’nin çektiği koalisyonun IŞİD sonrası için aynı amaç birlikteliğine sahip olmadığı ise aşikâr.

Uluslararası güçler bir yana operasyona Irak’tan katılan silahlı unsurlar arasındaki çıkar çatışması bile had safhada.  Irak ordusuna hâkim olan Şiilerin, orduya destek olan Şii milislerin, Barzani’ye bağlı Peşmergelerin ve Sünni aşiret güçlerinin IŞİD sonrası için aynı Musul rüyasını gördüklerini kim iddia edebilir? Tam tersine mezhepsel, etnik ve siyasi fay hatları boyunca bölünmüş bu güçlerin herbiri Musul üzerinde hâkimiyet kurma arzusu taşıyor. Böyle bir durum Irak’ın genelini bile yepyeni belirsizliklere itebilir. Buna bir de Türkiye ve İran gibi kaosa dâhil olmak için can atan komşuları eklediğinizde manzara daha bir iç karartıcı oluyor.

Heveskâr bir ergen edasıyla

En temel özelliği sanal bir güç tasavvurunun tetiklediği gerçeklikten kopuk boş hayallerden beslenen hastalıklı ihtiraslar olan Erdoğan rejimi, heveskâr bir ergen edasıyla kaosu sona erdirip erdirmeyeceği şüpheli bu denklemde yer alma çabasında. Şimdilik denklem dışı kalmış olmanın verdiği kompleksle efelenerek ”hem sahada, hem masada olacağız” dese de bu işin öyle olma ihtimali zayıf görünüyor. Tam tersine, trolleşen kitlesinin goygoylarıyla Türkiye’nin cari gücünü abartarak külhanbeyi bir edayla Osmanlı haritalarını, Misak-ı Milli rüyalarını devreye soktukça Erdoğan rejiminin kendisi de uluslararası arenada bir ergen trole dönüşüyor. Saygınlığıyla birlikte ağırlığını da yitirmiş, şamata ve arıza çıkarma potansiyeliyle rol kapma çabasındaki böylesine itibarsız bir aktörün yetişkinlerin at oynattığı sahada ve masada yer bulması imkânsızlaşıyor.

Sorun Davutoğlu’nda değilmiş sadece

Dış politikada hayalperestliğin ve kendini abartma psikozunun hep bir Davutoğlu hastalığı olduğu düşünülüyordu. Erdoğan rejiminin Musul konusunda benimsediği mızıkçı ergen tavır hastalığın çok daha derin ve yaygın olduğunu gösteriyor. Üstelik hastalık öylesine ilerlemiş ki Bağdat’ın Irak üzerindeki egemenliğini yok sayma noktasına varmış.

Davetle girilen bir ülkede ev sahibinin rızası hilafına zorla kalmanın bir sıhhat belirtisi olmadığı ortada. Bu hoyrat tavrın dış politika ve güvenlik alanında getirilerinin pek hoş olmayacağı da. Türkiye’yi hayati çıkarları bulunan bölgede hem sahanın hem masanın dışına iten de zaten bu nobran tavırdan başkası değil.

Kaldı ki Suriye ve Irak’taki radikal terör örgütüyle alengirli ilişkileri olan Erdoğan rejimi Türkiye’nin geleneksek müttefiklerine güven vermiyor. Erdoğan rejiminin IŞİD 2014 Haziran’ında Musul’u ele geçirirken duymadığı rahatsızlığı şehri IŞİD’den kurtarmayı amaçlayan operasyona karşı göstermesi bu güvensizliği pekiştiriyor. Dahası Erdoğan, Suriye ve Irak’ı cehenneme çeviren bir radikal terör örgütü üzerinde, nasıl kazanıldığı şüpheli nüfuzunu açıktan kullanmak suretiyle hakkındaki tüm kuşkuları da doğrulamış oluyor.

Kim, niye güvensin?

Karşınızda radikal terör örgütü IŞİD’in Musul’u işgal etmesinden rahatsızlık duymayan, bizzat kendi ülkesinin terör listesinde yer alan el-Nusra üzerinde patronajı bulunan, Saddam Hüseyin gibi içeride diktatörleştikçe gözünü komşu ülkelerin topraklarına diken bir figür olsa siz ne yapardınız? Siz olsanız böyle bir figürün temsil ettiği hak-hukuk tanımayan despotik bir rejime güvenir miydiniz? Yoksa sahadan ve masadan uzak tutmak için elinizden geleni mi yapardınız? Hele hele bu aktör radikalleştirdiği destekçi kitlesine sürekli fetih motivasyonu aşılıyorsa kim niye güven duysun?

Dış politika, ulusal çıkarlar ve güvenliğin gerektirdiği her adımın meşruiyetini uluslararası hukuktan alarak atılmasını gerekli kılar. Bir adım atılacaksa da o adımın amacını, kapsamını ve süresini içerecek şekilde meşruiyetini ve rasyonalitesini görmek ister. Erdoğan’ın serseri bir topaç gibi her gün bir başka yöne dönen sözde dış politikasında bir rasyonalite, şahsi ihtirasları dışında meşru ve makul bir faktör gören var mı?

Akif Umut Avaz, 22.10.2016 /TR724.com

Bir Devrimin Başlangıcı Olarak 15 Temmuz [Barbaros Kartal]

Geçtimiz hafta içi, Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi, Recep Tayyip Erdoğan Yerleşkesi, Recep Tayyip Erdoğan konferans salonunda yaptığı konuşmada Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, kültür devrimi yapmak zorunda olduklarını dile getirdi.

Erdoğan’ın kastettiği ama yapamayacakları, kastetmediği ama halen yaptıkları iki devrim var.

AKP, kültür ve eğitim alanında bir şeyleri beceremeyeceğini son 15 yılda yeteri kadar gösterdi. Eğitimin içler acısı halini anlatarak zaman kaybetmeye gerek yok. AKP’nin sinemadan anladığı Kod Adı ‘Köz’ ve Reis gibi propaganda filmleri, tiyatro denince kastettikleri ‘milli ve manevi değerleri’ içeren oyunların oynanması, edebiyat ise belediyelerin satın aldığı kitaplar için düzenlenen imza günleridir. Sanatçı, onlar için düdük çaldıklarında fotoğraf karesine giren ünlülerden ibaret.

Şimdi Erdoğan’ın konuşmasında kastetmediği ama şu an Türkiye’nin içerisinde bulunduğu kültür devrimi sürecine bakalım.

AK Tugaylar mı geliyor?

Bilindiği gibi kültür devrimi denildiğinde politik literatürde Çin diktatörü Mao Zedong’un görevinin son 15 yılında gerçekleştirdiği eğitimden ekonomiye, siyasetten dış politikaya köklü icraatlar geliyor. En çok tartışmalı olan da bu değişiklikleri yaparken dökülen kan ve iç savaş. Sadece siyasi muhalifler değil siviller dâhil milyonlarca insanın hayatını kaybettiği Kültür Devrimi’nin ana aktörü Mao’nun para-militer gücü Kızıl Tugaylar olmuştu. Güvenlik güçlerine işçi ve öğrencilerden oluşan Kızıl Tugaylara müdahale edilmemesi talimatı veren Mao, silahlandırdığı bu kitlelerle kanlı birçok katliam gerçekleştirmişti.

15 Temmuz miladı

Erdoğan, Allah’ın lütfu dediği 15 Temmuz ile birlikte otoriter yönetiminde birkaç vites ileriye atmış oldu. İlk günden beri istediği değişiklikleri yapabilmek için bulunmaz bir iklim oluşturdu. Ülkenin tarihi neredeyse 15 Temmuz ile başlamış görünüyor. Osmanlı’nın yıkılmasından sonra geçen reklam arası sonrası artık yeni Türkiye’nin kuruluş tarihi 15 Temmuz’dur.

15 Temmuz ile ilgili görsellerle bütün ülkenin donatılması, sembol kabul edilen isimlerin adeta mitleştirilmesi, anasınıfından liseye kadar yürütülen doktrinasyon, medyada sistematik olarak her gün yapılan 15 Temmuz haberleri ile asla gevşekliğe yol açmama ve darbe senaryosu ile ilgili en ufak çatlak bir sesin çıkmaması şimdilik işlerin yolunda gittiğini gösteriyor.

Rejim değişikliği anlamına da gelebilecek başkanlık sistemine geçiş için Erdoğan’ın önünde ciddi bir engel şimdilik görünmüyor. Hele Bahçeli’nin ödediği diyet karşılığı verdiği destekten sonra başkanlık sistemi referandumu bekliyor diyebiliriz. Başkanlık sistemi Erdoğan’ın kültür devriminde nihai bir hedef değil, önemli bir eşiktir.

Gelecek savaşlara hazırlık

Emniyet ve ordudaki tasfiyeler her ne kadar onbinlerle ifade edilse de Erdoğan’ın hiçbir zaman bu iki kuruma güvenmeyeceğini unutmamak gerekiyor. Ergenekon ile yapılan işbirliğinin bir süre sonra savaşa dönüşeceğini elbette Erdoğan da biliyor. Tam bu noktada Mao’nun Kızıl Tugaylarının yerini Erdoğan’ın AK Tugaylarının alacağına beliren işaretleri ciddiye almak gerekiyor.

Osmanlı ocakları gibi paravan örgütler başta olmak üzere, AKP’nin yandaşlarına yapılan silahlanma çağrısı ve mafya bozuntusu tiplerin devlet korunmasına alınması Erdoğan’ın ileri de olabilecek Gezi olaylarına nasıl karşılık vereceği ve 15 Temmuz’a benzer kurgulardan sonra neler yapacağı hakkında ipuçları veriyor. Erdoğan kendisine her seçimi kazandıracak yüzde 50,01’i kaya gibi sağlamlaştırırken aynı zamanda muhaliflerini de kendisinden nefret ettirdi. Türkiye gibi nüfusu büyük bir ülkede bu ciddi bir demografiye tekabül ediyor.

Peki, Erdoğan, kanlı devrimini başarabilir mi?

Türkiye gibi bir ülkenin uzun süre istibdatla yönetilemeyeceği geçmiş örneklerle mevcut. Diğer diktatörlükle yönetilen ülkelerle kıyasla eğitimli ve dünyaya açık nüfusu ve dünyaya entegre ekonomisi öncelikle en büyük engel. Suudi Arabistan ve Rusya gibi yeraltı zenginliklerle rejimi sübvanse edebilmek mümkün değil. Kabaca 30 milyona yakın insanın devlet yardımı aldığı ve devletin ekonomide tek belirleyici olduğu ülkede ekonomideki en ufak bir kırılmanın sonuçlarının çok büyük olacağını tahmin etmek de zor değil.

Diğer diktatörler gibi sırtını bir güce dayama noktasında yaptığı zikzaklar Erdoğan’ın uluslararası alanda işlerini zorlaştırıyor. AB ile siyaseten iplerin kopması, ABD ile işbirliğini askeri alanda sürdürme düşüncesi, Rusya’yı alternatif göstermek için yapılan paslaşmaların sadece dış politika değil ekonomik anlamda da bedelleri olacak. Yabancı sermayenin artarak Türkiye’yi terk etmesi sadece körfez fonları ile dengelenme eşiğini çoktan geçti. Batı diktatörlerle çalışır, elbette Erdoğan ile de çalışır ancak Erdoğan’ın kendi ajandasının baskınlığı ve sabırsızlığı  karşılıklı çıkar anlayışı ile çatışıyor.

Türkiye’yi neler bekliyor?

Türkiye’yi yakın dönemde siyasi belirsizlik, her an kriz yaşayabilecek ekonomi, PKK’nın tekrar yoğun bir savaşa kalkışması ve en kötüsü iç çatışma ihtimalleri gibi olumsuzluklar bekliyor. Erdoğan diğer diktatörler gibi ‘rakiplerini bir bir ortadan kaldırdıkça’ ülkeyi getirdiği hâlin hesabını bu sefer kendisinin ödeyeceği güne doğru adım adım gidiyor.

Barbaros Kartal, 22.10.2016 /TR724.com

Babalar Ve Oğullar: Neden Bir Türlü Büyüyemiyoruz? [Kemal Ay]

2012’de Vice News ekibi, Libya’da Muammer Kaddafi’yi sokak ortasında öldüren adamlarla görüştüklerinde, Kaddafi’nin son sözlerinin şu olduğu ortaya çıkmıştı: “Bunu yapamazsınız! Ben sizin babanızım!”

Stockholm Sendromuna benzer bir şekilde, hani rehin alınan insanların yaşadıkları travmadan ötürü rehineciye âşık olmaları gibi, toplumlara çalkantılı dönemler yaşatmış liderlerle halklar arasında da aşk-nefret kutuplarında gidip gelen bir ilişki oluşuyor. Varlığında ve güçlü olduğu dönemdeki aşk, güçten düştüğü anda bir çeşit ‘yok etme arzusuna’ dönüşüyor.

Liderlere bakan yönüyle, onlar bir noktadan sonra kendilerini ‘insanüstü’ görmeye başlayıp adeta yaşadıkları toplumun ‘babası/atası’ olduklarını düşünüyorlar. Haliyle kendilerinde, toplumdaki her meseleye karışma, her bireyin hayatı hakkında tercih hakkına sahip olma yetkisi buluyorlar.

Hayatı ‘baba’ya göre yaşama

‘Babalık’ sadece toplumların kaderinde değil, en küçük aile fertlerinin bile kişisel hayatlarında hayli etkili bir pozisyon. Öyle ki psikoloji ve psikiyatri bilimlerinin kurucularından Sigmund Freud, hemen her meselede ‘babanın rolü’ne atıfta bulunuyor.

Özellikle erkeklerde, hayatlarını babalarının aksine yöneltme eğilimi çok sık görülür. Bu, babasıyla ilişkilerinin bozukluğundan ya da baba figürünü ‘yeterli görmeyişinden’ kaynaklanıyor olabilir. Ancak bu eğilim, aslında bir hastalıktır. Her meselede, öncelikle o meseleye değil de ‘baba’nın o meseleye yaklaşımına bakarak karar vermek, gerçeklikle bağların kopmasının bir göstergesidir.

Toplumsal olaylardaki karşılığı, ‘kronik muhalefet’ olarak görülebilir. ‘Güçlü, baskıcı lidere’ ya da ‘baba’ya karşı bir varoluş kurmaya çalışan toplumsal gruplar, meseleleri onun aksine bir istikamette görmeye alışır zamanla. Bu durum, genelde ideolojik körlükle açıklanmaya çalışılır ama aslında bilinçdışının dayatması da denebilir.

İktidarını sürekli hissettirmek hastalığı

Freud’a göre bütün baba oğul ilişkilerinde bu çatışma ister istemez vardır. ‘Baba’ ne kadar iyi olursa olsun, evin içinde bir ‘otorite figürü olarak’ oğulla arasında çıkar çatışması yaşar. Ona her daim engeldir. Ya hayatını ondan farklı yaşamak ister, ya da hayatını sürekli ona onaylatmak ister. İki durumda da, kendi için ve kendi doğrularına göre yaşayamaz. (Aslında bütün babalar Freud’un dediği gibi değildir, onun tespitlerini doğrulayan babalar genelde ‘baskıcı’ tiplerdir).

Liderlerini ‘baba’ figürünün yerine koyan toplumlar da, aynı şekilde kendi doğrularını inşa edemezler. Eğer lidere yandaşsa, her hareketini ona onaylatma eğilimine girer; eğer lidere muhalifse, onun rağmına yaşamaya çalışır.

Aslında burada suçlu olan, oğullar ya da toplumlar değildir. Onları bu psikolojik duruma iten, babaların sürekli ‘görünür’ olma, iktidarını kaybetmeme psikolojileridir.

Bırakın toplum kendi kendine yetsin

İyi liderler, toplumlarını bir noktaya taşıdıktan sonra, artık kararın kendilerinde olduğunu bilir ve kenara çekilirler. Bu da, toplumun kendine olan güvenini kazandırır. Aynı şekilde iyi babalar da, bir noktadan sonra çocuklarının sözlerini dinleyen, onlarla istişare eden, yeri geldiğinde bütün ailenin sorumluluğunu çocuğuna bırakabilen kimselerdir. Çocuğun her kararına karışmak isteyen, hayatının her aşamasında görünmeye çalışan babaların çocukları, büyüyemezler.

Bu bakımdan bir çocuğun rüştünü ispat etmesi, sorumluluk almaya başlaması ve kendi anlam dünyasını kurabilmesiyle olur. Bu da, babadan, otoriteden uzakta kendi hayatını kurabilmesiyle gerçekleşir çoğu zaman. Nasıl ki iyi bir baba, kendi kendine yetebilen evlatlar yetiştirmesiyle belli olur; iyi bir lider de, ona ihtiyaç duymadan yaşayabilen nesiller yetiştirmekle ortaya çıkar.

Churchill’e dur diyen İngilizler

İngilizler, II. Dünya Savaşı’ndan galip çıkmalarını sağlayan Winston Churchill’e savaştan hemen sonraki seçimlerde, “Tamam büyük işler başardın ama seninle işimiz bitti” mesajı vermişti. Churchill, bu mesajı kabul ederek, “Bu demokrasi, biz bunun için savaştık” demek zorunda kaldı.

Bazı tarihçiler, Churchill’in savaştan sonra büyük bir seçim zaferiyle Başbakan olması durumunda diktatörleşmesinin kaçınılmaz olduğu yorumunu yapar. Zira İngiltere’yi çok zor bir dönemeçten geçirmiştir ve kurduğu uluslararası bağlarla, ülkedeki bütün kurumların üstünde bir ‘kült’ olarak belirme ihtimali yüksektir. (Bugün Avrupa’nın Nazilerden kurtarılan pek çok bölgesinde Churchill ismini caddelerde, sokaklarda görebilirsiniz mesela.)

Babadan kalma siyaseti bırakmak

ABD’nin bugün bu kadar başarılı bir toplum olarak her meselesini kendi araçlarıyla çözebilmesi, Avrupa’dan göç ederek yeni kıtaya giden insanların “Babadan kalma politik araçları” geride bırakmalarıyla açıklanır. Amerika’nın ‘kurucu babaları’, Avrupa’daki siyasî müdahalecilikten o kadar bunalmışlardı ki, başkanların en fazla 8 yıl iktidarda kalabilmelerini mümkün kılmışlardı.

Birçok ABD başkanı, toplumlarına yaşattıkları büyük olaylara rağmen, onları kendi gelecekleriyle baş başa bırakmak zorunda kalmıştır bu sebeple. Yakın zamanda Barack Obama, Afrikalı liderlere yönelik bir konuşmasında, insanların neden ölene dek iktidarda kalmak isteyeceklerini anlamadığını söylemişti. Beyaz Saray’da son günlerini yaşayan Obama, her fırsatta 8 yıllık sınırın demokrasi için en sağlıklı şeylerden birisi olduğunu dillendiriyor.

Osmanlı’dan miras: Yetimlik

Osmanlı’nın son dönemindeki ortaya çıkan Tanzimat Edebiyatı’yla ilgili Profesör Jale Parla’nın enfes bir tespiti vardır. Prof. Parla, bu dönemdeki edebî eserlerde, ortak bir temadan bahseder: Babasızlık. Tanzimat romanlarının kahramanları, çoğunlukla babalarını erken yaşta kaybetmişlerdir. Yahut babaları uzaktadır.

Parla, bu dönemdeki romancıların bir ‘baba arayışı içinde’ olduklarını söyler. Zira Batılılaşma ile birlikte asırlardır ‘güvence’ olarak tahtta oturan Padişah’ın gücü sınırlanmıştır. Entelektüel camia kendisini ‘yetim’ olarak görür. (Nihayet Cumhuriyet’le birlikte yıllardır aranılan ‘baba’ bulunmuştur.)

Toplumun veya çocukların ‘kendine güveni olmadığı’ her durumda, bir ‘kurtarıcı baba’ figürü ihtiyacı beliriyor hayatımızda. Turgenyev’in Babalar ve Oğullar romanı, nesiller arası bir kırılmayı ima ediyordu. Bizdeki ‘babalar ve oğullar’ ise maalesef bir sürekliliği gösteriyor. Sürekli bizi hizaya getirecek, bize doğruyu ve yanlışı gösterecek, hâsılı bizi ‘kurtaracak’ bir baba arıyoruz.

‘Biz çocuk kalmış bir milletiz’

Hâlbuki çocuklar gibi toplumlar da, baba ihtiyacı hissetmeden büyüyüp gelişebilirler. Kardeşleriyle arasındaki ilişkiyi babasına göre belirlemeden, özgüveniyle hareket ettiğinde insanlar sağlıklı bir toplum kurabilirler. Hayatı babaya onaylatarak ya da babadan kaçarak yaşamak, ‘çocuk kalma’nın bir semptomudur.

Romancı Oğuz Atay’ın 7 Kasım 1970’te günlüğüne yazmış olduğu şu notla bitirelim:

“Bana öyle geliyor ki biz çocuk kalmış bir milletiz ve daha olayları ve dünyayı, mucizelere bağlı ‘myth’lere bağlı bir şekilde yorumluyoruz en ciddi biçimde. Aklı başında bir Batılının gülerek karşılayacağı ve bize ölesiye ciddi gelen bir şekilde. Bir başka nokta daha: Öyle bir yarım yamalaklığımız var ki, bizim dramımız, trajedimiz, akıl almaz bir biçimde gelişiyor. Ayrıca, bir trajedinin içinde olduğumuzun farkında bile değiliz. Çok güzel yaşayıp gittiğimizi sanıyoruz.”

Kemal AY, 22.10.2016 /TR724.com

Zulüm Ateşine Odun Taşıyanların Annesi: Ümmü Cemil [Emine Eroğlu]

Gazetem kapatılmadan önce yayımlanan “Yakınımızdaki Uzakların Babası” başlıklı son yazım Ebu Leheb’e dairdi.  (Yayın Tarihi 15 Temmuz 2016) Yazımda Ümmü Cemil’den özellikle söz etmemiştim. Onun sadece Ebu Leheb’in karısı olduğu için değil, bizzat ele alınmayı gerektirecek kadar önemli bir özne olduğunu düşünüyordum çünkü.

Ardından teatral bir 15 Temmuz gecesi yaşadık. Darbe, muktedirler tarafından ganimet telakki edildi ve devlet, “bilerek ve isteyerek” kurban ettiği vatandaşlarının hesabını, kökünü kazımaya azmettiği bir cemaatten sormaya kalkıştı.

Körüklenen düşmanlıkla toplumsal mesafeler daha da açıldı.

Demokrasi, hukuk içinde kalmayı, halkın bir kısmının değil, tamamının vatandaşlık haklarını korumayı gerektirdiği halde nefret söylemi ülkeyi “yandaş” olmayanlar için yaşanmaz hale getirdi.

İnsafın o Yerde Nâmı Yok mu?

Başarılı olsa darbe hükümetinin yapacaklarını, bu kez darbeyi bastıran “seçilmişler” yapmaya başladı. Galeyan, zaten askıya alınmış “suçun şahsiliği” prensibini ezdi geçti!.. Katil ve tecavüzcüler serbest bırakıldı. Kadın, erkek, hamile, emzikli, hasta, yaşlı demeden masum insanlar tıklım tıklım hapishanelere dolduruldu.

Başları tekmelenen askerciklerin, dün kornalarla uğurladıkları kendi oğulları olduğunu duymadı vicdanlar. İşsiz bırakılmış komşularının ciğergâhından yükselen “ah!”ları da. Zindanlardaki iniltileri de…

Kıyas-ı nefs etmeyi bilmeyenler mürüvvet de edemedi, merhamet de. Değil mi ki zafer kazanılmıştı, kutlanmayı da hak ediyordu!

Şeyh Galib’in meşhur tardiyesinin son mısraı takıldı dilime:

“İnsafın o yerde nâmı yok mu?”

Yoktu demek ki!..

İlk Müslümanlar

Yerinden, yurdundan, insanî haklarından edilmişlerin aklına hep ilk Müslümanlar geldi. Yıllarca komşuluk, dostluk ettikleri, kimileri yakın, kimileri uzak akrabaları, onca insanın birden “apaçık bir düşman” kesilişi karşısında aynı şeyleri hissetmiş olmalıydılar. Üstelik tefrika çıkartmakla, bozgunculuk yapmakla suçlanıyorlardı.

Ya o dostlar, akrabalar? Müslümanların açlıkla pençeleşerek geçirdikleri üç seneye nasıl seyirci kalmışlardı? Nice yaşlı ve çocuğun hayatını kaybettiği boykot yılları, neden vicdanlarında zerre kadar acıma hissi uyarmamıştı? Ümmü Cemil, Hz. Hatice’nin sağlığının ne kadar bozulduğunu görmüyor muydu meselâ? Hayatında yokluk görmemiş bu asil kadının bedenen ne kadar yıprandığını, kalbinin ne denli kırıldığını!..

Deliliğin Sıradanlaşması

Hadler bir daha geri dönülemeyecek şekilde aşılmış, delilik alabildiğine sıradanlaşmıştı. Anne-babalar bile kendi elleri ile büyüttükleri, güvenilirliğine herkesten çok şahitlik ettikleri evlatlarının “terörist” olduğuna inanır olmuş, “İlle de Lat, ille de Menat, ille de Uzza” diyenlerin yerini “ille de parti, ille de Tiran, ille de başkanlık” diyenler almıştı. Sosyal bellek yalanın, iftiranın, kıskançlığın, hasedin ayak izlerini takip ede ede, yalanın, iftiranın, kıskançlığın ve hasedin ta kendisi haline gelmişti.

Tüm fırsat ve imkânlar “intikam”ın emrindeydi artık. Plan adım adım işliyordu. Ebu Cehiller, Ebu Lehebler, Yezidler,  Haccac-ı Zalimler yol bulup hayatımızın içine kadar sokulmuş, hakperest mazlumları kırk katırla, kırk satır arasında tercihe zorluyordu.

Kötülüğün Motivasyonu

Yaşamak zorlaştıkça anlamak kolaylaştı. Bugün zulmü arşa dayandıran kötülüğün motivasyonu neyse, dün Ümmü Cemil’inki de oydu.

Ebu Leheb’in karısıydı. Ebu Süfyan’ın kız kardeşi. Efendimiz (sav)’in yengesi. Hz. Hatice’nin on yıllarca komşusu…

Zengin ve güçlü bir aileye sahip olmanın tüm ayrıcalıklarına sahipti. Sınanmadığı sürece de “iyi” biriydi.

Sevenin sevdiğine, eşlerin birbirine -hatta sureta- benzediği doğrudur. Ümmü Cemil’in Ebu Leheb’i, Ebu Leheb’in Ümmü Cemil’i kışkırtıp kötülüğe teşvik ettiği de. Ama şirretliğini hiç eksiltmeden devam ettirebildiğine Ümmü Cemil’in nefret ateşi içeriden besleniyor ve hiç sönmeden yanıyor olmalıydı.

Ağzı bozuk, hırçın ve kindardı.  Efendimiz’e (sav) karşı yapılan edepsizce muamelelerin pek çoğuna iştirak etmekle kalmıyor, bundan derin bir zevk duyuyordu. Şimdilerde çokça tanık olduğumuz acıtmak, incitmek, yaralamak, horlamak, alay etmek, aşağılamak yarışında “göze girenler”in dışa vurduğu sadistçe bir zevk!..

Yoksa derdi, hakikati öğrenmek olan birisi, vahyin kesintiye uğradığı kısa dönemde “Ne o, arkadaşın seni terk etti galiba!” diye sorar mıydı?

Nereden bilsin ki, ezelî bir kelam dünya semasına indirilmiş, hem Nebî’yi (sav) hem onun takipçilerini teselli etmek için nüzul sırası bekliyordu: “Rabbin seni terk etmedi!…” (Duhâ Suresi, 3. ayet)

Kötülüğün Sirayeti

Allah Resulü’nün kızları Rukiyye ve Ümmü Gülsüm ile evli olan oğulları Utbe ve Uteybe de anne ve babalarından etkilenerek Efendimiz’e karşı düşmanca duygular beslemiş ve eşlerini boşamışlardı.

Hatta edepten yoksun ve alabildiğine hoyrat bir kimliği olan Uteybe, eşinin Müslümanlığını sezince onu kolundan zorla tutarak babasının huzuruna getirmiş ve Efendimiz’in (sav) yakasına yapışarak “Al kızını, onu boşuyorum” deme küstahlığında bulunmuştu. (Allah Resulü’nün Uteybe’ye bedduası ve Uteybe’nin Yemen taraflarında bir aslan saldırısına uğrayarak ölümü tarihi kaynaklardan okunabilir.)

Odun Hammalı

Nefret psikolojisinin taşkınlığı, Ümmü Cemîl’e bütün gururunu ayaklar altına aldırıyor ve o güne göre köle ve cariyelerin yapacağı bir işi yaptırıyordu. Etrafında hizmetçilerin pervane gibi döndüğü, şatafata düşkün bu mağrur kadın, “eziyet etmek” söz konusu olduğunda sırtında hammallar gibi odun taşıyor, boynuna ip takıp diken toplamaya gidiyordu.

Gece uykularını bölüyor, Allah Resûlü’nün yürüdüğü yollara diken döküyor, onun geçeceği yollarda yakılsın diye odunlar yüklenip geliyordu.

Kur’an onun için  “hammâlete’l-hatab” diyor. Yani “odun hammalı. Üstelik kendini ve ailesini yakacak ateşe sonsuza kadar odun taşıyan bir hammal. “hem boynunda hurma lifinden bükülmüş bir ip olduğu hâlde!”

Görünüşte Efendimiz’e (sav) zarar veriyor, ama aslında o da kocası gibi, kendi hayatını ve akıbetini berbat ediyordu:

Elleri kurusun (kolu kanadı kırılsın) Ebû Leheb’in ve kurudu (kırıldı) da. Malı da kazandıkları da hiçbir işe yaramadı. Alevli bir ateşe gidip yaslanacak… karısı da… odun taşıyıcı olarak… hem boynunda hurma lifinden bükülmüş bir ip olduğu hâlde.” (Tebbet Suresi 1-5)

Zulüm Ateşine Odun Taşıyıcıların Annesi

Ebu Leheb’i anlattığım o yazımı,

“Evet, o Ebu Leheb’in elleri kurusun. Çünkü o sadece “ateşin” değil, en yakınlarına kâfirlerin reva görmediği zulmü reva gören bütün “ateşe yaslanmışların” babası. Komplocuların. Parasının, malının, makamının, oğullarının kendisine fayda vereceğini zanneden gafillerin. İmkânlarını zulüm için seferber edenlerin. Menfaatlerini din haline getirip, hayatın ahengini bozanların. Ferdi millete, milleti devlete, devleti muktedire feda edenlerin. Akrabalığı, komşuluğu, dostluğu heder edenlerin. Allah’ın beklentisiz, iddiasız, adanmış, “sıradan” insanlara yaptırdığı hizmetleri kıskananların. Hasetlerinden yüzlerini asanların, dillerini uzatıp ömürlerini kısaltanların.

Ebu Leheb sadece ateşin değil, yakınımızdaki uzakların, dizimizin dibindeki Yemenîlerin de babası.” diye bitirmiştim.

Masumlara cevr ü cefanın artıp zulmün arş-ı alâya dayandığı noktada Ümmü Cemil için de aynı şeyleri düşünüyorum.

Zulüm bir ateştir ve her zalim o ateşin odun hammalıdır.

Zahirde zulüm ateşinde masumlar yanar. Hakikatteyse, ayetin açık beyanında görüleceği gibi, tutuşturduğu “ateş”, zalimin sonsuz mekânıdır.

Ve Ümmü Cemil, sadece kendi çocuklarının değil, “zulüm ateşine odun taşıyan” herkesin annesidir.

Emine Eroğlu, 21 Ekim 2016 /TR724.com