Kongre’den Trump’a ‘Erdoğan ziyaretini iptal et’ mektubu [Sıtkı Özcan]

ABD Temsilciler Meclisi üyesi bir grup milletvekili Başkan Donald Trump’a Çarşamba günü gerçekleşmesi beklenen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ziyaretini iptal etmesi çağrısında bulundu.

Ekim ayı sonunda ABD Kongresi’nden geçen yaptırım tasarısına ‘Hayır’ oyu veren Müslüman milletvekili Ilhan Omar da mektubu imzalayan 17 milletvekili arasında yer aldı.

Türk hükümeti tarafından düzenlenen Suriye harekatının ABD ulusal güvenliği için yıkıcı sonuçları olduğunu savunan milletvekilleri, operasyonun NATO içindeki ayrılıkları tetiklediğini ve sahada ciddi bir insan hakları krizine neden olduğunu kaydetti.

Türk hükümetine bağlı güçlerin Suriye’de sivilleri hedef aldığını ifade eden ABD milletvekilleri, Türkiye’nin Rusya’dan aldığı S-400 füzelerini, ülkede giderek artan baskı ortamını, hapsedilen ABD vatandaşlarını ve gazetecileri hatırlattıkları mektubun sonunda Trump’a, “Bu bilgiler ışığında Erdoğan’ın ABD ziyaretinin zamansız olduğunu düşünüyor ve sizi bu daveti geri çekmeye çağırıyoruz” diye seslendi.






[Sıtkı Özcan] 11.11.2019 [Kronos.News]

Adalet Nedir? [Ali Turna]

*Aşağıda okuyacağınız satırların yazarı Türkiye'deki cadı avının kurbanlarından ismi bizde saklı bir esnaf. İçeride aldığı notları çıkınca kaleme aldı ve her gün bir bölümü Samanyoluhaber.com'da yayınlayacağız.

ADALET NEDİR?
Adalet denen kavramın ucu çok açık bunu öğrendim.
Önce şu sorulara cevap bulmak lazım:
Kimin için adalet?
Kime göre adalet?
Hangi zihniyete göre adalet?
Adaleti kim sağlayacak?
Hangi bağımsız kurum adaleti sağlayacak?
Adalet gerekli mi?
Adalet olmasa da olur mu?
Adalet değişken midir?
Şahıslara, zamana, kuruma göre adalet değişir mi?
Kimden yanasınız?
Damat mısınız?
Ankara’dan tanıdığınız var mı?
Kaç gr adalet istersiniz, ortaya karışık mı olsun?
Paket yapalım, hapisten sonra bir ara açar mısınız?
Adaleti alıp da ne yapacaksın?
Aç karna 1 kaşık alsan yeterli olur mu? Gibi...
Gerçekten şu ara adalet sadece bende gülme dürtümü tetikliyor. Biraz komedi, biraz dram ama sonu hüzün olan bir kavram. Adalet için tarafsız, empati kurabilen, bağımsız hür bir vicdan, mangal gibi de yürek lazım.

Vicdansız, bağımlı, cüzdanı ile vicdanı arasında gel gitler yaşayan, servisini kaçırmamak için mahkemeyi öteleyen bir hâkimle adalet dağıtılabilir mi? Benimkisi sadece bir soru. Koca koca adalet sarayları yapabilirsiniz, TV programlarında yandaş hukukçulara, profesörlere hukuk tartışmaları da yaptırabilirsiniz. Ama kendi hakimlerinize kendi fikirlerinizi empoze edip onları makam, mevki ile mükafatlandırırsanız o adalet yalnızca toplumu kendi yoluna empoze eden bir sopa olur ve bir gün o sopa sizi
de döver. Ya insanların vicdanındaki adalete ne demeli?
O hepten basın yalanlarıyla yalan olmuş.

Hâkimin biri baktık habire tahliye veriyor. “Avukat bey hayırdır ne oldu bu hâkime diye.” sorduğumuzda. “Danıştay üyesi yapacaklardı, yapmamışlar hâkim kızdı, tahliye dağıtıyor.”cevabını aldık.

İçeride o kadar dosyalar, iddianameler gördük ki adalet hukuk dendi mi inanın ciddiye alamıyoruz.

TC no’su bile tutmayan tutuklular. Yanlış alınan insanlar. Sıfır saniye ankesör aramasından dolayı yatanlar. Şaka değil sıfır saniye, yani biri çaldırıp kapatmış yıllar önce. Sırf bu yüzden adam yatıyor hapiste.

Hâkimin söylemi: “Bütün deliller üye olarak gösterse de ben senin örgüt kurucusu olduğuna inanıyorum. 11 yıl 3 ay hapsine...” şaka değil yahu inanın koğuştaki bir arkadaşın başından geçen hadise aynen böyle oldu. Delil safsataları var ama ortada suç yok. Örgüt lideri bankaya para yatırın dedi diye bankaya para yatırdın diyor savcı. Yahu Allah rızası için Abdullah Öcalan dese ki beni seven 1. köprüden geçsin, şimdi bütün 1. köprüden geçenleri örgüt üyesi diye tutuklayacak mısınız?

Adalet dağıtımının ya gizli ekranları var ya da hava durumuna göre dağıtılıyor. Anayasa diyor ki MİT raporu istihbari bilgidir, delil olamaz ama MİT’ten gelen bilgiler ışığında binlerce insan hapiste. Savunmanızda olur da anayasadan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden örnekler vererek güzel bir savunma yaparsanız, hüküm alıp tutukluğun devamının olacağını garanti verebilirim.
Adalet hakkında çok konuşmanın anlamı yok, şu tek cümle aslında özetliyor:

“Kuzudan hukuk profesörü olursa adaleti siz düşünün.”

Adalet adil olmaktır. Adil olmak için yani iki tarafın hakkını gözetmek için de tarafsız olmak gerekir. Tarafların ispatı suçlayanın delili gerekir. Bunlardan hangisi bizim süreçte var diye soruyorsanız hiç biri yok. Bu sisteme şahit olunca diyebileceğim tek şey bu ülkede bir gün herkes terörist damgası yiyecektir. Öyle bir hukuk sistemi var ki bir adam var yapmadığı suç kalmamış; adam öldürme var, dolandırıcılık var, adam yaralama gasp var, bir bina ve arsayı sahte evraklarla başkalarına satmış ama ikinci mahkemede tahliye oldu. Bir de bize bakın, trafik cezamız bile yok ve hepimiz üniversite mezunu, işinde gücünde
insanlarız ama terörist olarak yıllarca tutuklu kalıyoruz.
Adalet var mı?
Var ama eskimesin diye kullanmıyoruz.

NASIL BAŞLASAM?

Nasıl başlasam?
Nasıl yazsam? Yazmalı mıyım? Nerede yazabilirim?
Yazsam başıma iş açar mıyım? Yazsam hangi yayınevi cesaret edip basar ki?
Sonunu getirebilir miyim? Gibi deli sorular… Çok kere yazmaya başlıyorum sonra yırtıp atıyorum. Çünkü kelimelerim yaşadıklarımızın yanında çok basit kalıyordu. Bu kadar basite indirgemek istemiyordum. Ama şahit olduklarım yenilir yutulur, ne olmuş ki denecek şeyler değildi ve yazmazsam bu yapılanlara ortak olacakmışım hissi uyandı bende. Sanki yazmazsam, anlatmazsam haksızlık karşısında susan taraf olacakmış mahcubiyeti vardı ve bu yüzden dilim döndüğünce yazmalıydım. Yazmak için yalnız olmam gerekiyordu ama ne mümkün. Tuvalet harici yalnız kalamıyoruz.
Yazılmalıydı. Tarihe not düşülmeliydi. Hep aklımdaydı, yaşadıklarımı ve buradaki hayatları yazıya dökeyim dedim, hep erteledim. Sonra boş vermeler başladı ama artık burada yaşadıklarımız ve görüşmelerde ailelerimizin verdiği tepkileri anlatılan hikayeler, gözümüzle şahit olduğumuz hüzünler, yıkımlar beni yazmaya itti. Hep bir umut içindeydik. Bunlardan suç mu olur, bu ne saçmalık?
Hâkim görecektir diye başladık.
İlk mahkeme bitti dedik bir sonrakinde bırakırlar dedik, sonra bir sonraki kesin olmadı, hâkim uzun tutukluluktan bırakacak galiba derken bir yıl geçip gidiyordu.

Sonra hâkimden ümidi kestik ve hiç bitmeyen af haberleri de artık heyecan vermemeye başladı. Eylül olmadı ekim, belki kasımda çıkar derken ne af haberleri bitti ne de tasarı haberleri. Yalan olduğunu da bilsek yalanı bile hoş geliyordu çıkışa ait her haber.

Gazete kupürleri kesildi, af arşivi bile yaptık. Televizyonda biri 'afedersin' dese hep beraber TV’ye bakıp acaba af haberi mi diye kulak kesilir sonra gülerdik.

İki yıl yatanlar, 3. yıla merdiven dayayanlar, iki yıldır iddianamesi bile gelmeyenler vardı. Koğuşta umutlar iyice tükenmişti. Ne sayabileceğimiz sayılı günlerimiz vardı ne de suçumuzu biliyorduk.

Aileler ilk etapta bir umut kaynağımızdı. ''Allah görüyor, az kaldı, biz iyiyiz yeter ki sen iyi ol, avukat çıkar dedi'' gibi cümlelerin yerine ''yorulduk artık, çıkmayacak mısın, çocuklara bile zor bakıyorum'' gibi bıkkınlık, yorgunluk, umutsuzluk ifadeleri bizi tükenmişliğe itmeye başlamıştı. Evet, biz tamamen masumduk bunu biz biliyorduk. Koğuştakilerin tek ortak özelliği hiçbir suça bulaşmamış, hayatlarında ne karakol ne suçlu görmüş masum insanlar olmamızdı ama savcı bizi terörist olarak görüyor, hâkim bırakmadığına göre o da savcıya inanıyor.

Çevremiz ve ailemiz bizi çok iyi bildikleri için masum olduğumuza inanıyor ve selam gönderiyor ama başkaları, “Vardır bir suçları koskoca devlet hata mı yapar?” diyorlardı. Yoktu bir suçumuz sıradan vatandaşlardık sadece. Öğretmen, esnaf, mühendis, öğrenciydik sadece. Bir günde terörist ilan edildik. Yaşadıklarımız yıllarca aynıydı. Bir dönem devlet erkanı bizi ayakta alkışlarken bir günde hapse atılan azılı terörist ilan edildik.

Şimdi o soruyu soracaksınız: Nasıl terörist oldun?
İnanın ben de bilmiyorum. Ben esnafım, yıllarca devlete milyonlarca vergi verdim. Kimseye kazık atmadım, kimsenin parasını yemedim. Yanımda işçi çalıştırdım, üretim yaptım, fakir, ihtiyaç sahibi gördüm mü koştum yardım ettim, yolda taş görsem alıp kenara koydum. Bize öğretilen dini terbiyede bu vardı çünkü. Komşun açken tok yatan bizden değildir düsturunda yaşadık. Ülkeme
faydası olsun diye yurt dışında mal aldığım firmayı Türkiye’de fabrika açmaya ikna ettiğimde konsolos beyin, “Vah güzel ülkemin haline bir Çinliler eksikti.” diye taş koymasına gönül koymadım, dönüp bakmadım, çalışmaya devam ettim. Gel gör ki önce pasaportuma el koydular, sonra şirketime el koydular. Yetmedi restoranıma çöktüler ve hiçbir şeyim kalmayınca bir gece evime gelip sen teröristsin diye beni alıp götürdüler. Tek suçum sanırım vicdanlı ve umursayan bir tip olmam. Ne yapabilirim ki kırılan çiçeğe, solan güle ağlayan çocuğa kayıtsız kalamıyorum. Hapis sürecinden sonra değiştim mi diye soracak olursanız inanın çok istedim değişmeyi, umursamaz olmayı, bana ne demeyi. Olmuyor işte tıp içimdeki vicdanı söküp atabilecek kadar ilerleyememişse benim suçum değil vicdanlı olmak. Babasız çocuk, ağlayan kız evladı evine ekmek götüremeyen aile gördüm
mü elimdekini paylaşıyorum bu da sanırım yardım ve yataklık suçu oluyor. Sahiplenmemiş sokak köpeklerine gözyaşı döküp onları haberlere çıkartan, ortalığı ayağa kaldıran hassas milletim maalesef ocaklarına ateş düşmüş bu aileleri göremiyorsa vicdan lensi bozulmuş fotoğraf makinelerinin suçudur sanırım. Börtü böceğe bile üzülen bu hassas insanlar bu duruma duyarsız kalacak değil ya…

Bir akşam televizyonda Show TV’de bir haber vardı.
Bayanın biri sokak köpekleri için nasıl ağlıyor, ortalığı ayağa kaldırmışlar, bildiğin haykırıyorlar ve haber 10 dakika kadar yer buldu. Ayağa kalktım ve koğuşa doğru, “Utanın be bir de derdimiz var diye üzülüyorsunuz. Beterin beteri var, bakın şükredin.” dedim hep beraber güldük ağlanası halimize.

Sen ey okuyucu, bu savunmamı iyi oku ve senin vicdanında beraatımı alırsam ne mutlu bana. Bu yüzden yazmalıydım. Bir nevi sessiz çığlığım veya savunmamız, hiç değilse vicdanınıza sesleniş diyebiliriz. Güneşin altında kalmış hiçbir gizli saklı şey yoktur ve gerçekler mutlak bir gün gün yüzüne çıkacaktır. Bu yüzden bu yazdıklarımın doğruluğu ve masumiyetimiz bir gün mutlak anlaşılacaktır.

Aslında yazmak istediğim o kadar çok şey var ki maalesef hapishanenin bize bulaştırdığı unutkanlık gibi bir hastalığı var. İsimleri, doğum günlerini bile hatırlayamaz olduk. Bu yüzden yemek yerken, avluda yürürken aklıma gelen, bunu da yazmalıyım dediğim birçok şeyi kalemi kâğıdı elime aldığım an unutuveriyorum. İlham perim de buralara korkudan gelemiyor malum hapishanedeyiz.
Tecavüzcüler de yatıyor Silivri’de, yalnız kalmak da imkânsız müzik olmadan da yazamıyorum. Radyomu alıp avluya çıkıyorum, kanal çeken tek yer ama avlu çok soğuk. İçeride de radyo çekmiyor, şartlar zor yazmak için. Müziğin bile tutuklu olduğu bir hapishane anlayacağınız.

İlham perim gelemiyor, müziğim yok, 40 kişinin gürültüsü içinde tüm şartları zorluyorum ve yazmaya çalışıyorum.

Bu yüzden ey okuyucu, hatam olursa affola ki zaten hapishanedeyim ve terörist olmakla suçlanıyorum, ufak tefek hataları da görmemezlikten gelebilirsiniz. Aslında şu anki koğuş ortamını ve bu güzel insanların şu anki halini yazmadan önce onların önceki imrenilecek hayatlarını yazabilsem nasıl bir tezatlık ve garabet bir durum olduğunu daha iyi anlayacağınızı umuyorum ama soramıyorum buradaki arkadaşlara çok yoruldular ve isimlerinin, hayatlarının yazılmasını istemeyeceklerini düşünüyorum.

Hikâyelerini yazmak istedim bir ara ama çok basit kaldı yazdıklarım. Ben de röportaj şeklinde kaleme almaya başladım. Tam 5 kişi ile röportaj yaptım ki tahliye oldum. İsterdim ki 40’ının da hayatını yansıtabileyim. İlerleyen günlerde o röportajlara da yer vereceğim. Ama inanın bu insanlar gördüğüm kadarıyla isimsiz kahramanlar diyebilirim. Ne yaptıkları iyiliklerin anılmasını isterler ne bir ödül ne bir madalya ne de bir mahkûmiyet. Aslında Silivri’de yatan Türkiye’nin geleceğidir, gerçeğidir. Suçlu olmayan ama bir sürü saçma delilleri olan insanlar. İnançlı, yardımsever, ahlaklı, kimse hakkında kötü düşünmeyen, hayatlarında kavga bile etmemiş, iyi bir baba, vatansever, kitap okuyan, şiir yazan, üniversite mezunu, doktor, öğretmen, mimar, esnaf, beş vakit namaz
kılan bir terörist grubu. Sanırım her gelişmiş ülke böyle bir terörist gruba sahip olmak ister. Bizim ülkemizdeki aklı evvel büyüklerimiz ise Türkiye’nin geleceğine kelepçeyi takmıştır.

Almanya’dan bir avukat arkadaşım anlattı. Ortağı olan Alman avukat, mültecilere bakıyormuş. Bir gün arkadaşıma, “Sizin devletinizi anlamıyorum. Türkiye’den gelen bütün mülteciler ya 3-5 dil biliyor ya doktor ya mühendis. Hepsi dalında uzman, CV’leri dolu, kaliteli insanlar. Bizim ülkemiz için çok iyi bir durum ama sizin ülkeniz için çok büyük bir kayıp.” Demiş.

[Ali Turna] 11.11.2019 [Samanyolu Haber]

Demek ki İş Bize Düşmüş [Abdullah Aymaz]

Afrikanlardan Betül Ablamız anlatıyor: “Henüz Müslüman değilken hatta terör algısından dolayı Müslümanlara düşmanca bakarken, açık-saçık ve içki kullanan bir Türk kızına Hz. İsa’yı anlatmaya kalkıştım, bana ‘Allah’tan başka tanrı olamaz. Allah’ın kudreti her şeye yeter. O hiçbir şeye muhtaç değildir.’ dedi. O kadar ciddi ve inanarak söyledi ki; bu inancı ben papazlarda bile görmedim. Kendi kendime ‘Bu dinin günahkârı bile böyle güçlü bir imana sahipse, bu dinin hak din olması lâzım. İçimde İslamiyeti inceleme merak ver arzusu uyandı ama hâlâ terör-anarşi algısının baskısı altında olduğum için İslamiyetle ilgili kitaplara para vermek istemiyordum. Çünkü bana kurşun olarak dönebilir endişesini taşıyordum. Üniversite kütüphanesinden bedava broşür buldum, okumak için kitap isteyip araştırdım ve Müslüman oldum. Sonra o Türk kızı ne oldu diye senelerce merak ettim. Sonunda onunla karşılaştım… Baktım, namazında niyazında dindar bir hanımefendi olmuş!..”

* * *

Savaş Bey anlattı: “Gagavuzya’da ilk defa okul teklifiyle gidildiğinde, Vali Yardımcısı İvan Bey, ‘Olamaz! Siz Müslümansınız, biz ise Komünistiz. Nasıl olacak?” diyerek reddetmiş, arkadaşlar bu eğitim hizmetinin faydalarından hatta bereketinden bahsetmişlerdi. Aylardır, karanlık varken, tam o anda beklenmedik şekilde yağmur yağmaya başladı ve devam etti… İvan Bey, ‘Fikrimi değiştirdim, okul açalım.’ dedi. Sonraları  hep destek çıktı. Türkiye’den Hizmetin mütevellileri geldikçe, hep ilgilendi… Biz farkında değildik. O, hep not etmiş. Meğer her ne zaman mütevelliler gelmişse, hep yağmur yağmış. Hep de ilk gün, ilk defa olduğu gibi… Bu müşâhedesini bizlere anlattı. Hepimiz şaşırıp kaldık!.. Dikkatini çektirene hamdolsun.”

* * *

Merhum Hacı Hafız Ali Oruç Hocamız anlatmıştı:
“Biz çocuktuk. Hafız olmak istiyorduk. Ama okutacak Hoca bulamamıştık. Esnaftan birisine gitmemizi söylediler. Ona gidip, bizi hâfız olarak yetiştirmesini istedik. Şöyle bize, derin derin baktıktan sonra, gözlerinden yaşlar dökülmeye başladı; ‘Demek ki, iş bize kadar düşmüş!.. Peki öyleyse.’ deyip bizi yetiştirmek için kolları sıvadı. Allah râzı olsun ondan… Biz hâfız olup Kur’an-ı Kerimi baştan sona ezberledik ama hiç ilmihal bilgimiz yoktu. Bir gün kendi aramızda, Hz. Ali peygamber mi, diye tartışıyoruz. Halbuki itikadımızın esası olarak Efendimiz Muhammed Mustafa Aleyhisselamdan sonra, başka bir peygamberin artık gelmeyeceğini temel bilgi olarak bilmemiz gerekiyordu. Şimdi ne güzel İlmihal bilgisiyle, Kur’an’da  geçen bütün peygamberler isimler öğretiliyor. Nebi nedir… Veli nedir, farz nedir, sünnet nedir, haram nedir, mekruh nedir öğretiliyor. Bunlar bilinmezse her şey birbirine karışır. Sünnetler, hatta müstehaplar farz konulunca, mekruhlar haramların yerine yerleştirilince, ölçü, denge kalmaz…”

* * *

Bizim Fidan’ımız, şimdi de Amerikalıları  almış karşısına şöyle diyor: “Bu toprak, bu da ondan çıkan gül!..  Bu gülün gülümseyen güzelliği ve lâhûtî kokusu, toprağın neresinde? Belli ki, toprak, hazine-i Rahmetin bir kapısı!... Bu arı, bu da bal… Arı kimyager mi? Petekleri yapan bir mimar mı? Tahsilini nerede, nasıl yapmış… Bu zeytin… Zeytinin yağında 200 çeşit bileşim olduğu söyleniyor… Haydi birisi çıksın da bu bileşimleri yaparak bize bir zeytin yağı imâl etsin!.. Haydi biz bu aklımızla gerçek bir gül, bir bal yapalım!..”
O konuşuyor, herkes hayranlıkla dinliyor.

* *     *

Rus asıllı bilim adamı Alexis Guy Obolensky, “Eşyalar taşınırken boşlukta iz bırakıyorlar” diyordu. Belki de yanlarında söylenen sözlerin izlerini bile yanlarında taşıyorlar: Üstad Bediüzzaman Hazretleri son zamanlarında Isparta’da yaşlı Fıtnat Hanımın evinde kiracı olarak kalıyordu. O hanımefendi bazen yemek yapar Üstad Hazretlerine gönderirdi. Her defasında Üstad ücretini verip gönderirdi. Bir seferinde gönderdiği yemeği şiddetle reddetti. Yemek geri gelince Fıtnat Hanım şu açıklamayı yaptı:
“Hata bende… Ben içimden yemeği gönderirken, ‘Be mübarek Üstad, böyle olacağına, beni nikahına alsan da, ortadan mahremiyet kalksa, ben yaptığım yemekleri sana kendim takdim etsem olmaz mı?’ diye içimden geçirmiştim. Demek Üstad bunu hissetti ve reddetti…”

* * *

Pakistanlı Dr. İşan Hüseyin, ödül almaya davet ediliyor ama şiddetli rüzgar ve yağmur sebebiyle uçaklar kalkmayınca, mutlaka gitmesi gerektiği için otobüse binip yola çıkıyor. Bir yere gelmişler ama seller ve sular sebebiyle otobüs de durmuş. Kendisi bir eve sığınmış. “Hayırlısı böyledir” demiş. Bakmış evde yaşlı bir kadın var ve bir çocuğa bakıyor. Tabii Dr. İşan Hüseyin’i tanımıyor. Kadın, “Bu çocuğun annesi-babası öldü, ben bakıyorum. Ama hasta. Aslında bunu tedavi için bir Dr. İşan Hüseyin varmış ona götürmem gerekir. Fakat götürecek imkanım yok, tedavi ettirecek param yok. Onun için hep Allah’a dua ediyorum.” diye konuşmuş. Dr. İşan Hüseyin bunu duyunca duygulanıp ağlamış; “Demek ki, hikmetiyle Cenab-ı Hak, bütün yolları kapatıp bana tek istikamet göstermiş… Orası da işte burası” demiş.

* * *

Demek ki, İcraat-ı İlahî’de hiç abes ve hikmetsiz iş yok…

[Abdullah Aymaz] 11.11.2019 [Samanyolu Haber]

Paul Manafort Kayserili Olmasın! [Kadir Gürcan]

İç ve Dışişleri Bakanlarımızı herkes gibi ben de ciddiye almıyorum. Türkiye siyasetinin renksizlik ve beceriksizlik koleksiyonuna şimdiden aday görünüyorlar. Bununla birlikte kimlerin ağına düşüp, işleri ellerine yüzlerine bulaştırdıklarını görünce, akli melekeleri hakkında şüphelerim daha da artıyor. Emir eri olarak vazife yaptıkları iktidar ve Saray için bulunmaz türden kumaşlar; kes gömlek yap, biraz daha küçült el peçetesi yap, olmadı kapı eşiğine paspas.

İçişleri Bakanı'nın İstanbul Belediye Başkanı ile başı dertte. Türkiye'nin en meşhur metropolünün belediye başkanına herkes alıştı, işleri oluruna bıraktı. Bir o zavallı ve patronu hazımda güçlük çekiyorlar. Genç Belediye Başkanı, patronu kündeye getirince, zavallı marabanın yapacağı bir şey kalmadı. Şimdi sadece kuyruğunu dik tutmaya çalışıyor. Neyse, bugünün konusu Saray ve onun kötü beslemesi değil.

Geçen haftanın en ilginç kulisi, Dışişleri Bakanı'nın, Başkan Trump'ın 2016 seçimlerinde, bir süre seçim kampanyasını yürüten Paul Manafort ile olan ilişkisi hakkındaki dedikodulardı. Bizim bakanın bir kıymeti harbiyesi yok da, Manafort, Washington siyasetini bilenlerden birisi. Daha doğrusu ABD Başkenti'nin kirli siyaseti ile yakından ilişkili.

Trump, başkanlığını ilan ettikten sonra, yakın bir arkadaşının “Allah kahretsin, Washington'u bilen birisini bul!” tavsiyesine uymuş. İşte o günlerde, kampanyaya dahil ettiği en önemli isim Paul Manafort. Hatta Trump'ın şovenist fikir yapıcısı Steve Bannon bile, takıma ondan sonra katılmış. İtalyan asıllı Manafort, kestane renkli saçları, bakımlı fiziği ve pahalı giyimiyle, Türkiye'de örneğini bulamayacağınız tam bir karizma. Fiziki görünüm konusunda takıntıları ile bilinen Trump'ın Manafort ile ilk karşılaşmasındaki tepkisi “Adam ne kadar yakışıklı!” şeklinde olmuş.

Dünyanın bir çok yerinde hala bir iş olarak görülmeyen lobi faaliyetleri, Washington'da şoförlükten daha yaygın bir meslek ve çok kazandırıyor. 2000'li yılların başlarına kadar şehrin en tanınan isimlerinden birisi Manafort. Tepeden tırnağa siyaset olan kurt lobicinin, siyasetin temel materyali olan paradan uzak kalması düşünülemez.

Manafort'un Washington günlerindeki eski ortağını tahmin edin! Kafanızı zorlamayın, ben söyleyeyim; Roger Stone. 2016 Seçimlerine dış müdahalenin mimarlarından birisi olan Stone'ın davaları hala devam ediyor. Geçen hafta davaya bakan savcılardan biri “Beş kategoride yalan söylüyor!” diyerek Stone'u yerin dibine batırdı. Özel yetkili savcı Mueller'in, Manafort'u içeriye tıkmasından sonra, eski ortak Stone'ın geceleri rahat uyuduğu söylenemez. İstihbarat birimlerinin Stone'ın evine yaptıkları gece baskını CNN'de yayınlanmıştı. Manafort ve Stone ikilisinin derin Rusya ve Ukrayna bağlantıları, şu günlerde bile ABD'nin sıcak konularından.

Manafort, 1976'da Gerald Ford'un ve 1988'de Baba Bush'un seçim kampanyalarındaki başarılarıyla dikkat çekmiş. Cumhuriyetçi eğilimin yakından tanıdığı Manafort'un müşteri listesi uluslararası geniş bir yelpazeye de sahipti. Üçüncü dünya ülkelerinin müstebit, zorba ve gücünü kendi halkına baskı uygulamaya harcayan zalim iktidar sahipleri, para düşkünü Manafort'un en popüler müşterileri. Filipinler'in Ferdinand Marcos'u, Zaire'nin Mabutu'su, Somali'nin M. Said Barre'si ABD'li lobici Manafort'u zengin eden zorba idareciler arasında. Türkiye'den de oltasına takılanı görüyorsunuz!

Ukraynalı siyasetçi ve 2010 seçimlerinin başkan adayı Tymoshenko’nun seçim danışmanı olan Alex Kovzhun, Manafort hakkında, “Manafort, onurlu devlet adamı ve bürokratlarla çalışamaz. Onun ilgi sahası daha çok, diktatör, zorba ve hep kötü insanlardır.” der. Kovzhun bir de, “Eğer, ölü bir atın var ve bunu satmak istiyorsan, Manafort'u aramalısın!” tavsiyesini ekler.

Paul Manafort, 2000'li yıllarda, çalışma atölyesi olarak Ukrayna'yı seçmiş. Ülkede geçirdiği yıllarda önemli başarılar gösteren kurt lobici, Rus Oligarşisi ve dolayısıyla, parayı elinde tutanlarla çok iyi ticari ilişkiler kurmuş.(1)
2010 Ukrayna seçimlerinde, Rusya'nın desteklediği  Yanukovych'in başkanlığı kazanmasındaki en önemli faktörlerden birisinin Manafort olduğu söyleniyor. Siyaset bilimcileri, bu seçimin Ukrayna'yı Batı'dan koparan sürecin başlangıcı olduğu konusunda ittifak halindeler. Gerçekten bir önceki seçimde, dibe çakılan Yanukovych'i başkanlığa taşıyan Manafort'un başarısı göz doldurmuş. Yani, Rusya'nın ölü atını bir kaç yılda küheylana çeviren Manafort, Ukrayna siyasetinde idol haline gelmiş.

Şu günlerde Başkan Trump'ın başını ağrıtan ve Yüce Divan'a sevkedilmesi konusunda ateşi tutuşturan Ukrayna krizi, Manafort'un kirli ilişkileri açısından çok önemli. Obama döneminde Dışişleri Müsteşarlığı yapan Victoria Nuland, Manafort için “15 yıldır Rusya'ya muhbirlik ve yardakçılık yapıyor!” der.

Dışişleri Bakanımızın ABD'li Manafort ile olan ilişkileri hakkındaki dedikoduları okuyunca, Kayserililer'in ticari zekasını anlatan o meşhur anekdot aklıma geldi. Eşini kaybeden yaşlı babayı meşgul etmek için, evdeki merkebi boyayıp, babasına yeni eş diye pazarlayan akıllı evladın, ticari mantığını hep takdir ederiz. Elde kalmış ölü atları pazarlamakla şöhret bulmuş Paul Manafort'un soy kütüğüne bir bakayım diyorum. Aslen İtalyan ama, Kayserili olmaması için bir sebep yok. Şu an siyaset vitrininde gördüğümüz bir çok aktörün makyajlanıp orada tutulmadığını kim iddia edebilir? İç ve Dışişleri Bakanlarımız eskiden olduğu gibi şimdi de ciddiye alınmayı hak etmiyorlar.

2016 ABD seçimlerinden bir kaç ay önce Paul Manafort'un valizi patlayıp kirli çamaşırları ortaya dökülünce, Başkan Adayı Trump'ın tepkisi ilginç olur; “Allah kahretsin, seçim kampanyamı bir sahtekara teslim etmişim!” Hata yapan sadece Trump değil. Bakın biz de Dışişlerini kime teslim etmişiz?

(1) Paul Manafort'ın Rusya ve Ukrayna bağlantıları konusunda ciddi bir araştırma olan “Beyaz Öfke; Amerikanın Demokrasi Krizi”, Cihan Kaftancı-Boğaç Aslıhan, kitabı bu konuda oldukça geniş detaylar veriyor.

https://www.kobo.com/us/en/ebook/beyaz-ofke

[Kadir Gürcan] 11.11.2019 [Samanyolu Haber]

''Büyük Petro’nun Arabı'' ve Erzurum Puşkin Müzesi [Arif Asalıoğlu]

İçinde olduğumuz 2019 yılı, Türkiye-Rusya Karşılıklı Kültür ve Turizm Yılı olarak devam ediyor. İki ülke kültürel etkinlikler kapsamında çok sayıda kültür, sanat ve devlet adamlarını bir araya getirdi. Ekim ayı sonunda Ankara’da, Rusya'nın saygın ve başarılı diplomatı, başbakanlık  ve istihbarat şefliği yapmış Yevgeni Primakov’un adına konferans düzenlendi. Aynı gün Primakov’un ‘Rusların Gözüyle Ortadoğu’ kitabının tanıtımı gerçekleştirildi.

Kitap tanıtım programının organizesini üstlenmiş olan Rusya Dışişleri Bakanlığı çalışanı diplomat dostumuzla, Ankara dönüşünden bir kaç gün sonra buluştuk ve son zamanların sıcak gündemleri hakkında konuştuk. Anlatımları içinde geçen ‘’Bağdadi’nin yakalanması ve IŞİD hakkında Türkiye’nin tutumu; Türkiye içinden ve yabancı ülkelerden İŞİD’e katılanların Türk polisi ve jandarması tarafından sınır geçişlerinde kolaylıkların sağlanması; Türkiye iç politik hedefler maksatlı Kürt Grupların ve Kürt halkının tahrik edilme çalışmalarına özel operasyonlarla MİT’in ve diğer kolluk kuvvetlerinin destek olmaları’’ gibi şimdilik açıklanamayacak kısımlar gerçekten önemli hususlardı. Fakat sohbetimiz esnasında Erzurum’da Puşkin müzesi hazırlıkları  ve Puşkin’in müslüman büyük dedesinin Moskova’ya uzanan tarihçesinden de bahsetti. Bana ilginç geldiği için bu yazının konusu oldu.

Kendi doğduğu topraklardan başka ülkelere, zalim idareciler yada fakirlik gibi sebeplerle göç etmek zorunda kalmış insanların, yıllar ve belki nesiller sonra o ülkelere ve hatta bütün insanlığa kazandırdıkları değerlere gösterilebilecek misaller o kadar çoktur ki... Hakkındaki anlatım ve tablolardan esmer tenli ve kıvırcık saçlı olarak bildiğimiz, modern Rus edebiyatının kurucusu kabul edilen, dünyaca meşhur Puşkin’in dedesinin böyle bir geçmişi var.

Rusça çağdaş ve ulusal şekle ulaştı

Aleksandr Puşkin, 1799 yılında Moskova'da doğdu. Babası Sergey, soylu bir ailedendir. Annesi Nadejda  Çad’lı (Etopya’lı olduğu da söylenir) Abraham Hannibal’in neslindendir. Büyük Dedesi Abraham, Rus Çarı I. Petro’nun vaftiz oğlu ve çarlık ordusunda seçkin bir subaydı. Annesi ve babası eğitimli insanlardı. Puşkin, soylu bir aile ortamında büyüdü.  İlk bilgilerini Fransız mürebbiyelerden edindi. Henüz sekiz yaşındayken Fransızca ve Rusça öğrenmişti. 11 yaşına geldiğinde özgürlükçü ve hicivci yazarlarını beğendiği Fransız edebiyatından etkilenerek Fransızca şiirler ve güldürüler yazmaya başlamıştı.

Puşkin öncesi Rus yazarlarının ana yönelişleri, romantizm ve klasisizm olmuştu. Daha çok Batı edebiyatının etkisi altında doğmuşlar, Rus kültürü temeline yeterince oturmamışlardı. Puşkin, Batı kültürü ve özgürlükçü düşüncesiyle Rus halk duyarlılığını kaynaştırdığı eserlerinde, Rusçayı gerek sözcük dağarcığı ve gerekse tümce yapısı ve anlatım özellikleri bakımından arındırmış, zenginleştirmiş, bu dile çağdaş ve ulusal bir  yapı kazandırmıştır. Şiirlerinin yanında Rus ve Dünya edebiyatına katkısı tartışılmayacak, ”Byelkin’in Öyküleri”, ”Dubrovski”, ”Yüzbaşının Kızı” v.b. öykü ve romanlarıyla hafızalarda yer etmiştir.

”Büyük Petro’nun Arabı”

Puşkin'in ilk roman denemesi olan yarım kalmış uzun hikaye ”Büyük Petro’nun Arabı”, şiirleriyle nam salmış bir yazarın düz yazıda da gayet başarılı olabileceğini göstermesi açısından çok önemli bir yere sahip. Adından da anlaşılacağı gibi Büyük Petro'nun, aslen Arap olan vaftiz edilmiş oğlu İbrahim'in yaşadığı bir aşk sonrası evliliği konu ediniyor.

Puşkin’in büyük dedesi Arap İbrahim, Çad Gölü’nün yanında doğmuştur.  Daha küçük bir çocukken esir düşerek köle tacirleri vasıtasıyla İstanbul’a kadar getirilir. İstanbul Kapalı Çarşı’da zamanın Rus sefiri tarafından satın alınan İbrahim bir müddet sonra Moskova’ya gönderilir. Çalışkanlığı ve belki esmer sevimli haliyle Çar 1. Petro’nun beğenisini kazanır. Vaftiz edilerek Çarlık ailesinin içinde büyür. İlerleyen yaşlarında önemli görevlere getirilen İbrahim Hannibal’ın kıvırcık saçlı torunu dünyanın en çok bilinen şair ve yazarlarından olur.

Puşkin’in Erzurum Yolculuğu

Puşkin, 1829 yılındaki Osmanlı-Rus savaşı sırasında Rus ordusuyla birlikte Erzurum'a kadar gider. 1836'da yayımlanan ''Erzurum Yolculuğu'' kitabı bu yolculuğun izlenimlerini yansıtır ve yazarın gezi türündeki başarılı bir eseridir. Batılı oryantalistlerden farklı olarak, abartısız, Doğu'yu kendi kimliği ve özellikleriyle anlatmıştır. Osmanlı İmparatorluğu'nun o zamanın şartlarında doğu bölgesiyle İstanbul arasındaki karşıtlık ve çelişkileri dahice sezerek eserinde konu olarak işlemiştir.

Puşkin Moskova’dan başlayıp Erzurum’a kadar devam eden yolculuğunu, kitabının özeti gibi olan şu başlıklarla anlatıyor: Bozkırlar. Bir Kalmuk çadırı. Kafkas suları. Askeri Gürcü yolu. Vladikafkas. Osetinlerin ölü gömme törenleri. Terek. Daryal geçiti. Gürcistan'a ilk bakış. Hüsrev Mirza. Tiflis. Halk hamamları. Ermenistan'ın görünüşü. Çifte geçitler. Gergerler. Maden suyu kaynağı. Gümrü'de geceleme. Ararat. Sınır. Kars'tan ayrılış. Kont Paskeviç'in ordugâhı. Hakkı Paşa'yla savaş. Bir Tatar beyinin ölümü. Çoban köprüsü. Hasankale. Ilıca. Erzurum üstüne yürüyüş. Görüşmeler. Erzurum'un alınması.

Erzurum’da Puşkin Müzesi 

Avrasya coğrafyasında gücünü birçok alanda muhafaza etmeye çalışan ve tekrar bölgesel bir aktör olarak ortaya çıkan Rusya’nın dış politikasını geliştirmede yumuşak güç ve kamu diplomasisini  son yıllar daha fazla kullanmaya başladığını görmekteyiz.
Kültür, eğitim, halk sanatı, turizm, etnoişletme ve genç girişimcilik vb alanlarda halklar arası etkileşime yardımcı olacak platformların sayısı artırıldı. 2015 Kasım ayında Rusya uçağının düşürülmesi sonrası Moskova ile ilişkilerin düzelmesi için her fırsatı değerlendiren Türkiye, bu tip etkinliklerde insiyatif alarak destekledi. 

Bu sebeple yada bu niyetle olsa gerek Erzurum Büyükşehir Belediye Başkanlığı ve Atatürk Üniversitesi Rus Dili ve edebiyatı Bölümünün çabalarıyla Erzurum'da, Aleksandır Puşkin'in kaldığı ve ‘Erzurum Yolculuğu' adlı eserini yazdığı evde bir Puşkin Müzesi açılacak.

Yerli halk açılacak Puşkin müzesine ne kadar ilgi gösterir bilmiyorum ama son yıllar Erzurum kayak merkezine ve ‘Erzuruma Yolculuk’ kitabında bahsedilen kükürtlü kaplıcalara gitmeye başlayan Rus turistlerin çoğunluk itibariyle uğrayacaklarını tahmin ediyorum. Yıllık ağırlanan turist sayısının 45 milyona ulaştığı Türkiye’ye en fazla ilgi, 6 milyonluk rakamla ilk sırada  Rusya’dan gelenler oluşturuyor. 

Hatırlanacağı üzere, Rusya tarafından benzer bir müze Mayıs 2018’de Antalya’da açıldı. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) dönemindeki Rus yaşamını anlatan "Sosyalist Yaşam Müzesi", totaliter dönemdeki sosyal yaşamı anlatan kitap, poster, kıyafet, broşür, afiş, günlük hayatta kullanılan çeşitli malzemeleri görme açısından güzel bir örnek.

[Arif Asalıoğlu] 11.11.2019 [Samanyolu Haber]

Uhuvvet ve İ’sar Hasleti [Mehmet Ali Şengül]

“Mü’minler ancak kardeştir, siz de kardeşlerinizin arasını düzeltin.” (Hucurat, 10)
 
“Sen kötülüğü en güzel şekilde sav! O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost oluvermiştir.” (Fussilet, 34)
 
“Öfkelerini yutar ve insanları affederler. Allah da güzel davrananları sever.” (Âl-i İmran, 134)
 
Mü’minler hayât-ı beşeriyeyi, içtimâ-i hayatı ve aile hayatını, en önemlisi İslam kardeşliğini sarsan, tahrip eden, gayz, kin, nefret, adavet, nifak ve şikak gibi tarafgirliğe ve hasede sevkeden şeylerden uzak olmalıdırlar.
 
Bir vücutta bulunan iman, Kâbe hürmetinde; İslâmiyet de cebel-i Uhud azametindedir. Muhabbet ve ittifâkı isterler. Adâvet ve muhabbet, nur ve zulmet gibi zıttırlar. Biri hakiki ise, diğeri mecâzidir, acıma sûretine inkilab eder. Anne babanın evlâdına olan muhabbeti hakikidir. Kızması ve öfkesi, onun ıslahı içindir.
   
Çakıl taşları hükmünde olan basit kusurlar yüzünden mü’mine gayz kin ve adavet beslemek büyük bir zulümdür. Mü’min kardeşini sever ve sevmeli. Fenâlığı için sadece acır, lütufla ıslahına çalışır. Onun için Peygamber Efendimiz  (sav), üç günden fazla küsmeyi men ediyor. (Buhari, Müslim)
   
Tevhid-i imanî, tevhid-i kulûbu ister.  Vahdet-i itkât, vahdet-i rûhiye ve içtimâiyeyi gerektirir. Hâlıkımız bir, Mâlikimiz bir, Mâbudumuz bir. Peygamberimiz bir, dinimiz bir, kıblemiz bir, vs. Bu kadar birler vahdet, uhuvvet ve muhabbeti iktizayı gerektir. “Hiçbir kimse başkasının günahını yüklenemez.” (Fatır, 18)
 
Mü’min kendi mesleğini, meşrebini sevebilir, benimki daha güzel diyebilir. Zaten öyle olmasa, kendi mesleğini icrâ edemez. Fakat, başkalarına çirkin dememeli, tenkit etmemeli. O da güzel demeli ve duâ etmelidir.
   
Hz.Üstad’ın ifâdeleriyle; ‘Mesleğim haktır, daha güzeldir demeye hakkın var. Fakat yalnız hak benim mesleğimdir demeye hakkın yoktur.’ (Mektûbat)
   
‘Rızâ gözü, ayıplara karşı kördür. Kem göz ise, çirkinlikleri gösterir.’ Mü’minin her sözü hak ve doğru olmalı ama, her hakkı ve doğruyu söylemek doğru değildir. İllâ hakkı söylemek istiyorum dersen, damara dokundurur, huzursuzluk çıkarırsın.
   
İllâ düşmanlık yapmak, ayıp araştırmak istiyorsan, kalbindeki adâveteadâvet et!Nefs-i emmâreneadâvet et! Onun ıslahına çalış! O nankör nefsin hatırına mü’min kardeşine adâvet etme! Mutlaka adâvet edeceksen; Allah, peygamber, din ve iman düşmanlarına adâvet et!
   
Hasmını mağlup etmek istersen fenalığına karşı iyilikle mukâbele et. Fenâlıkla mukâbele etmek istersen husumet ziyadeleşir. İyilikle mukâbele etsen, nedâmet eder, pişman olur, sana dost olur.
   
“Boş sözlerle, çirkin davranışlarla karşılaştıkları zaman, izzet ve şereflerini muhafaza ederek ordan geçip giderler.” (Furkan, 72)
   
“Eğer onları affeder, kusurlarına bakmaz ve bağışlarsanız, şüphesiz Allah çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir. (Tegabün, 14)
 
Mü’mine kin ve adâvet duyan kişi en büyük kötülüğü kendine yapar. Azâb-ı elem içinde kalır, nefsine zulmeder. Eğer adâvet duygusu hasedden geliyorsa, o evvelâ hâsidi yakar. Allah inadı, Hakta sebat için vermiştir. İhlâs ve adâlet, husumet ve adâvetle yok olur.
   
Dünya; fâni, geçici olduğundan kıymetsizdir. “Allah indinde dünyanın sinek kanadı kadar bir kıymeti olsaydı, kâfirlere bir yudum su vermezdi.” (Tirmizi, İbn-i Mâce)
   
İhtilâf ikiye ayrılır; müsbet ve menfi ihtilâf. Müsbet ihtilâfda kişi; başkasının tahribi için değil, belki tekmil ve ıslahına çalışır. Menfi ihtilâf ise kişiye, meleği şeytan, şeytanı melek gösterir.

‘Eğer denilse: "Hadîste,"Ümmetimin ihtilâfı rahmettir."denilmiş? (el-Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ; el-Münâvî, Feyzü'l-Kadîr)
Elcevap: Hadîsteki ihtilâf ise, müsbet ihtilâftır. Yani, herbiri kendi mesleğinin tâmir ve revâcına sa'y eder. Başkasının tahrip ve iptaline değil, belki tekmil ve ıslahına çalışır. Amma menfi ihtilâf ise, -ki garazkârâne,  adâvetkârâne birbirinin tahribine çalışmaktır- hadîsin nazarında merduttur. Çünkü birbiriyle boğuşanlar  müsbet  hareket edemezler.”
 
 Câ-yı teessüf bir hâlet-i içtimâiye ve kalb-i İslâmı ağlatacak müthiş bir maraz-ı hayât-ı içtimâî: ‘Hâricî düşmanların zuhur vetehâcümünde  dâhilî adâvetleri unutmak ve bırakmak’ olan bir maslahat-ı içtimâiyeyi, en bedevî kavimler dahî takdir edip yaptıkları halde, şu cemâat-i İslâmiye’ye hizmet dâvâ edenlere ne olmuş ki; birbiri arkasında  tehâcüm  vaziyetini alan hadsiz düşmanlar varken, cüz'î adâvetleri unutmayıp düşmanların hücûmuna zemin hazır ediyorlar? Şu hal bir sukuttur, bir vahşettir, hayât-ı içtimâiye-i İslâmiye’ye bir hıyânettir.’ (Mektûbat)
 
Peygamber Efendimiz (sav), ‘Mü’minin mü’mine bağlılığı, parçaları birbirini tutan bina gibidir.’ (Buhari, Müslim) buyurmuşlardır. Şekâvet ve sefâletten kurtulma, bir yönüyle buna bağlıdır.
 
Uhuvvetin zirvesi, i’sâr hasletidir. İ’sâr, insanın başkalarını kendi nefsine tercih etmesine denir. Toplumun menfaat ve çıkarlarını, şahsî çıkarlarından önce düşünür. Yaşamadan daha çok yaşatmayı esas alır.
 
İ’sâr’ın karşıtı, cimriliktir. İnsanı Hak’tan, halktan ve Cennet’ten uzaklaştırır. İ’sâr ruhundan, cömertlik, semâhat ve civanmertlik doğmuştur. İnfak ruhu vardır. Cûd, insanın sahip olduğu imkânların bir kısmını infak etmesidir. Sehâ, başkalarını düşünmeyi önde götürme; ihsan da, kendi ihtiyacı olduğu halde başkalarını kendine tercih etmedir.
   
“Onlar, mü’minlere verilen şeylerden nefislerinde herhangi bir kaygı duymaz ve muhtaç olsalar bile, onları kendilerine tercih ederler.” (Haşir, 9)
   
‘Cûd ve Sehâ hasletlerinde seviye ve derece şöyle sıralanır:
a)Hak yolunda, iman ve iman ehli uğrunda candan geçmedir ki, civanmertliğin zirvesidir.
b)Riyâset ve makam mevzuunda fedakârlık
c)Maddî refah ve mutlulukta başkalarını düşünme
d)İlim ve fikir mevzuunda karşılık beklememe
e)Sa’yin semeresini infak ki, zekât ve sadaka verme.
f)Güleryüz, tatlı dil ve diğer hayırlara vesile olma.
   
Bütün bunlar seviyesine göre i’sâr hasletinin derinlikleridir. İ’sâr, başkalarını yedirip içirip, kendini aç-susuz bırakma hali, kul hakkına girmeme kaydıyla, insanı (en yüksek) evc-i kemâlata yükseltir.
   
İ’sâr, sadece Allah’ın rızâsını düşünerek bezletmek (bol bol verme) ve sonra da onu düşünmemektir. Ücret ve huzûzat anında, sadece Allah’ı Onun rızasını düşünüpherşeyi unutmaktır. Bu yol ‘akrabü’l mukarrabîn’ yoludur. Zirvesinde Peygamber Efendimiz (sav) vardır. O (sav) gökler ötesi âlemleri, Cennet’i bırakıp, insanların arasına dönmüştür.’ (Kalbin Zümrüt Tepeleri)
   
Yermuk muhârebesinde Sahabe Efendilerimiz’in (Hz.İkrime, Hz.İyaş, Hz.Haris bin Hişam -r.anhüm-) canlarını vermek üzereyken bir damla su istemeleri, tam su içecekleri an bir başka yaralı kardeşinin su isteğini duyunca, içmeyip ona götürmesini istemeleri Allah’a yakın olanların mertebesidir. Sahabeleri mümtaz ve erişilmez yapan bir özellik de birbirlerine karşı ifrât-ı muhabbetleridir.
   
Aynı maksat ve aynı hizmet içinde bulunan kardeşler birbirlerini samimi bir muhabbet ve samimi bir fedâkarlık ile karşılar ve öyle severler ise, bu "birbirinde fâni olmak" anlamına gelir.
   
Mü’min, konuşurken ne getirip ne götürüyor diye sözün neticesine bakmalı.. Kendine hiç birşey kazandırmayan, etrafı yakıp yıkan sözlerden ve davranışlardan uzak durmalıdır. Ağızdan giren ve çıkana çok dikkat etmelidir.
   
Mümin, başkalarının kendisinden emin olduğu, bakıldığı zaman Allah ve Resûlullah’ı (sav) hatırlatan bir insan olmalıdır.

[Mehmet Ali Şengül] 11.11.2019 [Samanyolu Haber]

Bir çocuk daha cezaevine girdi [Sevinç Özarslan]

Hapisteki bebek ve çocukların sayısı her geçen gün artıyor. İki yaşındayken de hapse girmek zorunda kalan Meryem A. (4) yine demir parmaklıklar ardına gönderildi.

BOLD ÖZEL- Anne babası tutuklu bulunan çocukların dramlarına ne yeni yargı paketiyle bir çözüm bulundu ne de ailelerin tutuksuz yargılanma talepleri dikkate alınıyor.

Annesi Erzurum H Tipi Cezaevinde, babası Trabzon Bahçecik Cezaevinde tutuklu bulunan Meryem A. 25 Ekim 2019’da bir kez daha cezaevine gönderildi.

2 yaşındayken de hapse girmek zorunda kalan Meryem’in hayatı birçok bebek ve çocuk gibi cezaevlerinde geçiyor. Bazen anneanne, bazen de babaanneyle kalan Meryem’in bir de 5 yaşında Tarık ve Burak adında ikiz abileri bulunuyor.

3 ÇOCUK DÖNÜŞÜMLÜ OLARAK CEZAEVİNE GİRİP ÇIKTI

Fen bilgisi öğretmeni Mehmet Atilla A. (36) ve bilgisayar öğretmeni Rukiye Betül A. (32) Erzincan’da bir devlet okulunda öğretmenlik yapıyorlardı. Rukiye Betül A., 2014 Temmuz ayında ikiz bebekleri dünyaya gelince mesleğine ara verdi. 2015 Eylül’de Meryem doğunca yine işine geri dönemedi. Bu sırada Erzurum’a ailelerinin yanına tayin istediler.

Rukiye Betül A. 15 Temmuz’a kadar çocuklarını büyütmekle meşgul bir anne iken birdenbire ailece ‘terörist’ ithamıyla karşı karşıya kaldı. Önce 1 Eylül 2016’da eşi tutuklanıp Erzincan Cezaevine gönderildi. Üç çocuğuyla kalan anne ise Mayıs 2017’de tutuklandı. 7 ay cezaevinde yatan anne bu süre içinde üç çocuğunu 2’şer aylık periyotlarla yanına alıp bakmak zorunda kaldı.

Aralık 2017’de örgüt üyeliğinden 8,5 yıl hapis cezasına çarptırılan Rukiye Betül A., çocuklarının durumu göz önünde bulundurularak serbest bırakılmıştı. Fakat geçtiğimiz temmuz ayında Yargıtay cezasını onaylandığı için 17 Ekim 2019’da tekrar tutuklandı.

Erzincan’dan Trabzon’a nakledilen baba ise zaten 3 yıldır hapiste. Dosyası şu an İstinaf’ta olan baba da örgüt üyesi olmak iddiasıyla 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

HİÇ OLMAZSA BABA TUTUKSUZ YARGILANSIN

Çocukların amcaları Mert A., “Polisler annelerini çocukların gözü önünde aldı. Çünkü tekmiş o gün evde. Polis kıyafetinde olmadıkları için ‘işçi arkadaşları geldi, işe götürdüler’ diye söylenmiş. Anneleri işe gitti diye biliyor çocuklar. Meryem annesine çok bağlı. Mecburen yanına göndermek zorunda kaldık. Dilekçe yazdık. Hiç değilse baba tutuksuz yargılansın, çocuklara baksın diye. İkizler anneanne ve babaannede dönüşümlü kalıyorlar. Babaannenin şeker hastalığı ve kalp romatizması var. Annem bakamıyor, babam kısmen ilgilenebiliyor. Ben uzaktayım, her zaman yanlarında olamıyorum.” dedi.

 [Sevinç Özarslan] 11.11.2019 [Boldmedya]

Müebbet verilen Şüheda Sena Söğütalan’ın bilinmeyenleri

Müebbet verilen askeri öğrenci Şüheda Sena Söğütalan Silivri Cezaevi’nden Marmara Hukuk’u birinci olarak kazanmıştı. Erkek kardeşi Sena’nın bir şiirini paylaştı.

BOLD-  Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesini 1. olarak kazandığı halde eğitim hakkı engellenen askeri öğrenci Şüheda Sena Söğütalan (24) vatan sevdasını anlatan bir şiiri ortaya çıktı. Erkek kardeşinin sosyal medyada yayınladığı “Hep Millet Hep Vatan” adlı şiirde Söğütalan sanki tutsak olacağını biliyormuş gibi dizeler süzmüş hayattan.

Öğrenciliği ve özgürlüğü elinden alınmadan önce okuldayken yazdığı şiir şöyle:

Hep Millet Hep Vatan

Milletini sevmeli insan
Vatanını sevmeli
Kokusundan tanımalı
Hayaliyle yaşamalı
Taşına toprağına vurgun
Rüzgarına meftun olmalı
Sinesinde tutsak bir güvercin gibi mahkum
Süzülen gözyaşları kadar özgür
Hep onu sayıklamalı dili
Ondan başka sevmemeli kalbi
Çizilen resimlere, söylenen şarkılara işlemeli aşkını
Titiz bir hattat misali
Kalbi bir Ramazan davulcusunun vuruşuyla atmalı
Yetim değerlerine mazlum bir anne timsali dokunmalı
Gözyaşlarıyla yeşermeli kurak topraklar
Çiçekler raks etmeli onun hıçkırıklarında
Mazlum karşısında tir tir titremeli elleri
Zalimin karşısında elif gibi dimdik bedeni
Yalan gömleğine bile sıçramamalı
Zulüm parçalarına dokunmamalı
Onu değiştirmemeli hiçbir tufan
Yüreğinde hep millet hep vatan

Öğrenciliği ve özgürlüğü elinden alınmadan önce harbiye sıralarında yazmıştı ablam.. #SavaşanMelekler
HarbiyeliÖğrenciler Masumdur pic.twitter.com/zJBVvjzm5G

— HüRGeNeRaL (@HR_GeNeRaLL) February 19, 2018

İZİN VERİN BEN YATAYIM ABLAM OKUSUN

Öte yandan Söğütalan için geçen hafta sosyal medyada #SenanınEğitimHakkı etiketiyle bir kampanya başlatıldı. Kardeş Söğütalan da ablasıyla ilgili bazı paylaşımlarda bulundu.

“İzin verin ben yatayım ablam okusun” diye yazan kardeş şöyle devam etti: “Ablam her zaman benden daha zeki olmuştu. Bu ülkeye daha fazla yararı dokunabilir. İzin verin ben yatayım o okusun!”

#SenanınEğitimHakkı

Ablam her zaman benden daha zeki olmuştu bu ülkeye daha fazla yararı dokunabilir. İzin verin ben yatayım o okusun! pic.twitter.com/wLh4HbJHFl

— HüRGeNeRaL (@HR_GeNeRaLL) November 7, 2019

SINAVDA 1577. OLDU

15 Temmuz’da darbeye katıldıkları iddiasıyla müebbet hapis cezasına çarptırılan Söğütalan, tutuklu bulunduğu Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevinde üniversite sınavına hazırlandı ve birçok öğrencinin hayal ettiği Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesini, sınavda 1577. olarak kazandı.

Tek isteği cezaevinden eğitimine devam etmek olan Söğütalan eğitim hakkı devam zorunluluğu olduğu gerekçesiyle engelleniyor. Oysa birçok öğrenci cezaevinden okul sınavlarına girebiliyor.

TIBBI DA KAZANMIŞTI

Tıp fakültesini kazandığı halde Hava Harp Okulunda okumayı tercih eden Söğütalan, HHO Bilgisayar Mühendisliğinde eğitimine devam ediyordu. 3. sınıfı bitirirken 15 Temmuz oldu. Hava Harp Okulu öğrencisi olan Şüheda Sena Söğütalan, 15 Temmuz’da darbeye katıldıkları iddiasıyla müebbet hapis cezasına çarptırılmıştı.

[BoldMedya] 11.11.2019

Bir aileyi parçaladılar: En azından ağır hasta olan annemi bırakın!

AKP rejiminin hukuksuzlukları aileleri parçalamaya, yuvaları yıkmaya ve hayatları karartmaya devam ediyor. Osman Öner ve eşi Meryem hanım tam üç yıldır tutuklu. Üç çocukları kimi zaman anneannede, kimi zaman teyzede kimi zamanda halada kalıyor. Çocukların hepsinin psikolojik sorunları var. Ortanca kardeş Betül (16) sorunları nedeniyle okulu bıraktı. Hiç bir somut delil olmaksızın ‘örgüt üyeliği’nden 9 yıl 4 ay ceza verilen Meryem Öner, ağır depresyon hastası olmasına ve tek başına kalamayacağına dair doktor raporuna rağmen 1 yıldır 28 kişilik koğuşta tek başına tutuluyor. Hukuk fakültesi 1. sınıf öğrencisi oğlu İbrahim Öner, “Ben halamlardayım, kardeşlerim teyzemlerde. Ben de epilepsi hastasıyım. Ailemiz parçalandı. En azından annemiz tahliye edilsin!” diyor.

Anne baba tutuklu ailelerden sadece biri Öner ailesi. 2017 yılının Şubat ayınad gözaltına alındı eşler. Ve 16 gün süren gözaltı süresinin ardından çıktıkları mahkemece tutuklandılar. 6 Mart’tan bu yana karı koca Kilis Cezaevi’nde tutuklular. Meryem Öner, çocuklarını koleje gönderdiği ve okulun parasını Bank Asya’ya yatırdığı gerekçesiyle ‘örgüt üyeliği’ suçundan 9 yıl 4 ay ceza aldı! Dosyası yargıtayda. Baba Osman Öner’in yargılaması ise devam ediyor.

AİLE PARAMPARÇA OLDU

Üç çoçukları vardı.. Tutuklandıklarında en büyük çocuk İbrahim 18, ortanca Betül 13 ve en küçük kardeş Sema 5 yaşındaydı. Tutuklama kararının ardından aynı cezaevinde olmalarına rağmen ikisi de ağır hasta olan eşler tam 2 yıl görüştürülmedi. Bu arada çocuklar kimi zaman anneannede, kimi zaman halada ve kimi zaman teyzede kaldı. İbrahim Öner hukuk fakültesini kazandı bu süreçte. Şu anda birinci sınıf öğrencisi. Kardeşlerinden de o sorumlu! Ancak o da epilepsi hastası ve psikolojik sorunları var. Betül 16 yaşına geldi ancak o da rahatsız ve okulu bıraktı. İbrahim şu anda halasında kalıyor. İki kız kardeşi ise teyzelerinde. Aile tam anlamıyla paramparça olmuş durumda.

SOSYAL MEDYADAN SESLENDİ: SESİMİZİ DUYUN!

Üç yıldır aile olarak yaşadıklarını sosyal medyadan anlatan İbrahim Öner, çaresiz kaldıklarını söylüyor. Öner, “En azından annemi bırakın, Yargıtay sürecinde yanımızda olsun. Kardeşlerim de ben de çok kötü durumdayız.” diyor. İşte İbrahim’in paylaşımları;

BABAMIN OĞLU OLDUĞUM İÇİN GÖZALTINDA TUTULDUM

“Merhaba, ben İbrahim Said Öner. 5 kişilik ailenin en büyük çocuğuyum. 26 Ağustos 2016 sabahı İzmir’de TEM ekipleri tarafından, 18 yaşımı dolduralı henüz 3 gün olmuşken göz altına alındım. Kötü şartlar altında (betonda yatmak, az yemek) bir hafta göz altında kaldım. İfade esnasında şahsım adına hiç bir suç yüklenmezken babamın oğlu olduğum için orada tutulduğumu anlamış oldum. Adli kontrol şartıyla serbest bırakıldım.”
SİVİL ÖLÜME TERK EDİLDİK

“20 Şubat 2017’de ise evimiz özel harekat tarafından uzun namlulu silahlarla basıldı. Annem ve babam göz altına alındı. 6 Mart tarihinde tutuklanarak, Kilis Cezaevi’ne gönderildiler. Ben ve iki kardeşim, hiç bir maddi güvencemiz olmadan adeta sivil ölüme terk edildik. Önce anneannemin yanına Denizli’ye ardından İskenderun’a teyzelerim yanına gittik.”
28 KİŞİLİK KOĞUŞTA TEK BAŞINA KALIYOR

“Annem ve babam aynı cezaevinde olmalarına rağmen hakları gasp edilerek iki yıl birbirleriyle görüştürülmediler. Annem ağır depresyon ve panik bozukluk hastası olmasına rağmen 28 kişilik koğuşta bir yıldan fazladır tek başına tutuluyor ve ağır ilaçlar kullanıyor. En son hastaneye gittiğinde doktor ‘ağır hastalıkları vardır ve tek başına kalması uygun değildir’ raporu vermiştir. Buna rağmen hala tek başına kalmaktadır.”

BABAMIN AĞIR ASTIM HASTALIĞI VAR

“Bu süreçte babasını kaybeden babam son görevini yerine getirememiş, babasının cenazesine katılamamıştır. Babamın ağır alerjisi ve astım hastalığı vardır. Din kültürü öğretmeni olan babamın hala yargılanması devam etmektedir. Kuran kursu öğreticisi olan annem ise 9 yıl 4 ay 15 gün ceza almıştır, dosya bir yıldır Yargıtay’da beklemektedir.”

KARDEŞLERİMİN PSİKOLOJİSİ BOZULDU

“Kardeşlerim ağır psikolojik rahatsızlıklar geçiriyor. Betül 10. Sınıfta okulu bıraktı, Sema ise şu anda 3. sınıfa gidiyor. Ben hukuk fakültesi birinci sınıf öğrencisiyim ve halamlarda kalıyorum. Kardeşlerim ise teyzemlerde kalıyor. Ailecek dağılmış durumdayız. Ailecek çok yıprandık. Epilepsi hastasıyım ve psikolojik sorunlar yaşıyorum.”

EN AZINDAN ANNEMİ BIRAKIN!

“Annem ve babam, su verilmemesi ve yalnız bırakılmak gibi kötü muamelelere maruz kalıyorlar. En azından annemin, kardeşlerimin psikolojisi ve kendi sağlığı için yanımızda olması gerekiyor. Annemin sesini duyurmak için bunları yazıyorum.”

[TR724] 11.11.2019

‘İyilerin safında olmanın bedelini ödedim’ [Ali Mirza Yazar]

Ömrü boyunca insanlara, vatanına, milletine faydalı birey olmak için çalıştığını belirten Gazeteci Tuncer Çetinkaya, “Yaşadıklarımdan şikayetçi değilim. İyilerin safında olmanın bir bedeli vardı ve bu bedeli ödedim.” dedi.

Tenkil Müzesi’nin Belçika’nın Hasselt şehrinde düzelediği programda konuşan eski Zaman Gazetesi ve Anadolu Ajansı Antalya Bölge temsilcisi gazeteci Tuncer Çetinkaya, gözaltı, tutuklanma ve cezaevi sürecinde yaşadığı kötü muameleleri izleyicilerle paylaştı.

15 Temmuz sonrası yandaş medyada tutuklanacak gazeteciler listesi yayınlandığını hatırlatan Çetinkaya şunları anlattı: ”Shakespeare’in bir sözü var, bir eserinde cezaevinde okumuştum. Şöyle diyor, ‘İyileşme umuduyla duyulan her acı beterini duyunca diner.’ Karşılaştığım her olayda bu söz hep aklıma gelir.  Buraya gelmeden önce sergiyi gezerken yine aynı duyguları yaşadım.  Acı acı üstüne yaşanıyor. Yangın yangını söndürüyor, orman yangınlarındaki gibi… Ben kendi yaşadıklarımı bu acılara bakınca acı diyemedim. Yaşanan acılar diğer bir acıyı dindiriyor. Yangın yangını söndürüyor.


28 ŞUBAT, BUGÜN YAŞANANLARIN YANINDA ZERRE BİLE KALMAZ!

Bir arkadaş 28 Şubat kitabını sen yazdığında şimdiki dönemle kıyas edermisin demişti. 28 Şubatta yaşananlar şu anda yaşananlar karşısında zerre kadar küçük kaldı. Anlatacaklarım ve yaşadıklarım diğerlerinin yanında çok küçük. Sokrates’in zehir içirilerek öldürülmesinden önce hanıma söylediği söz var ya, ‘Bir da haklı yere mi öldürülseydim’ diye. Allah’a çok şükür yaşadıklarımızın hiçbirisinden bir memnuniyetsizliğim yok. Çünkü ben doğruların tarafından oldum, doğruların yanında oldum. Yaşanan ve yaşatılanlar bana ait bir kötülük değil, yaşatanlara aittir.  Allah’a çok şükür safımız hep doğruların yanında oldu.

ŞEYTANIN DAHA AKLINA GELMEYECEK YENİ KÖTÜLÜK YÖNTEMLERİ UYGULUYORLAR

23 Temmuz’da tutuklandım, 640 gün cezaevinde kaldım. Uzun aylar ilaçlarım verilmedi, doktora götürülmedim. Bu sebeple böbreklerimin ikisini kaybettim. Böbreklerim çalışmaz hale geldi. Cezaeevinde ameliyat geçirdim. Başka hastalıklara da maruz kaldım. Allah’a çok şükür özgürlüğüme kavuştum.

Cezaevinde kötü şartlarda bulundum. İşkenceyi tarif ederken yanılabiliyorlar. İlla ki işkence bir insana fiziki müdahe değil. Oksijensiz bırakır, bir insanı öldürürsünüz, yanlış ilaç verirsiniz. Farklı kötü muamele yöntemleri geliştirsiniz. Bu iktidarın bugün yaptığı şey bu; insanlara kötülük yapmak için şeytanın dahi aklına gelmeyecek kötülükleri uyguladılar, uyguluyorlar. Masum insanların kimisi hapiste, kimis Meriç yolunda, kimisi doğrudan işkenceyle hayatını kaybediyor.

‘SENİ HASTANEYE GÖTÜREMEYİZ, AĞZINDAN KÖPÜK GELDİĞİNDE BİZİ ÇAĞIRIRSIN’

Cezaevinde ameliyat geçirdim, o gün yaşadığım manzarayı anlatayım. Ameliyat öncesi defalarca doktor talebim cevaplanmadı. Gardiyanı çağırdım artık en sonunda.  ‘Beni doktora götürün’ dedim. Gardiyan ‘Seni şimdi hastaneye götüremeyiz, yarın götürürüz’ cevabını verdi. Başıma birşey gelse ne olacak dediğimde ise, “Biz seni izliyoruz, ağzından köpük geldiğinde bizi çağırırsın’ dedi. Ertesi gün ameliyata giderken, kendimi Hollywood filmlerinin kötü karakterlerini oynayan bir insan rolünde buldum. Bir manga asker ayarlamışlar benim için.  Bir metrekarelik bir çelik kafesin içerisine kondum. Kelepçeli vaziyette ameliyata gidiyorum. Bir manga asker, önde ve arkada eskort araçları. Hastaneye geldim, herkes bize bakıyor. İki kolumda askerler, önümde arkamda askerler. Ameliyathane kapısına kadar gittim. Doktorlar, ameliyat odasına askerlerin girmesi yasak, dedi.  Gittiler komutanlar askerlere ameliyat önlüğü giydirdiler, ameliyathaneye soktular. Silahlı askerler ameliyat olurken kapıda nöbet tuttu. Ameliyattan çıktıktan sonra şok odasının kapısında 10-15 dakika askerler nöbetteydi.

AMELİYAT MASASINA OTURUNA KADAR KELEPÇELİ TUTULDUM, AMELİYATTAN SONRA İSE 10 GÜN SOĞUK BİR ODADA BEKLETİLDİM…

Ameliyat masasına oturtana kadar da kelepçemi çözmediler.  Ameliyattan çıktım, çıplak vaziyette, üzerimde hiçbir şey yok. Ameliyattan çıkan kanlı örtüler bezler Narkozun etkisi geçmeden beni tekrar hastanenin nezarethanesine attılar. Kış günü, pencereleri açılmış bir hastane nezarethanesinde 10 saat askerlerin nezaretinde çıplak vaziyette bekledim. Ne doktor, ne hasta bakıcı var. Tuvalete gitmeme dahi yardım etmediler. Ertesi gün bir gün bile üzerinden geçmeden sabah taburcu ettiler, tekrar hapishaneye gönderdiler. Hapishaneye giderken de yürümeyez vaziyette iken yürümeye zorladılar.  Ve 30 kilometrelik yolu, ameliyat olanlar bilir, arabanın her hareket edişinde dikişleriniz patlayacak kadar sarsılırsınız. O vaziyette iken de yine kelepçelediler ve yine  bir çelik kafesin içerisinde götürdüler.”

[Ali Mirza Yazar] 11.11.2019 [TR724]

Fevzi Yazıcı ve estetiğin ölümü [Alper Ender Fırat]

Yeryüzünü; elektrik direklerinin henüz olmadığı bir zamanda izlemeyi ve fotoğraflamayı çok isterdim. Bugün elektrik direk ve telleri yeryüzündeki görüntü kirliliğinin en büyük sebeplerinden biri. Bu sözümü yargılamadan önce baktığınız yerlere bir de onlar olmadan bakabilmeyi denemenizi öneririm. Denize bakarken, ufku seyrederken, cumbalı evlerin arasında yürürken, yemyeşil tabiatta gezerken gelişi güzel saçılmış elektrik tellerinin ruhunuzda nasıl çizikler meydana getirdiğini fark etmeye davet ediyorum. Bunu fark ettiğimizde dünyaya çok daha başka bir gözle bakacağımızdan  kuşkunuz olmasın.

Özellikle Türkiye’de elektrik tel ve direkleri o kadar özensiz yerleştirilmiştir ki, hiçbir yapıyı, eseri ya da tabiat güzelliğini dikkate alma gereği duyulmamıştır. Böylesine dikkatsiz ve pervasızca yerleştirilen direkler Türkiye’nin kutsal ineği gibi istediği yere istediği şekilde ayağını uzatmış, istediği yerin ruhunu yaralamıştır.

Bir kere daha tekrar edeceğim tabiatı ve kentleri tellerin olmadığı bir zamanda fotoğraflayabilmeyi ne çok isterdim. Efendim elektrik olmasaydı şöyle olurdu, madem öyle  kullanma bakayım vs gibi sözler edileceğini tahmin ediyorum. Benim itirazım elektriğin kendisi değil, bunu köylere kentlere ulaştırırken, evlere taşırken estetiğe ve görüntü kirliliğine hiç ama hiç dikkat edilmemiş olmasına.

Çok hoşunuza giden görüntülere dikkat edin orada elektrik tellerinin  olmadığını ya da tasarımın bozulmadığını fark edeceksiniz. Sizin hoşunuza giden şey tabiattaki olağanüstü tasarımdır. Zaten çirkinlik, cahil ve açgözlü insanoğlunun tabiata dokunmasıyla başlar.  Bu zevksizlik ve estetik düşmanlığı bizim coğrafyada fazlasıyla yoğunlaşır.

Eğer estetik, tasarım, sanat bir kaygı olarak azıcık var olabilseydi her şey çok ama çok daha güzel olacaktı.

Tasarım, estetik, zevk; bırakın bir taşra kentini, İstanbul’da bile yabancıdır bize. Mesela Dünyanın en güzel coğrafyalarından biri olan Haliç’e tepeden baktığınızda buranın nasıl bir kent geleneğine sahip olduğu ya da nasıl bir mimari dokuya sahip olduğunu anlayamazsınız. Çünkü karmakarışıktır. Binlerce yıllık bir kentin en önemli bölgelerinden birisine baktığınızda burada sanki 30 yıl önce köyden göçmüş ve daha önce kent geçmişi ve bilgisi bulunmayan, şehirli olamamış birilerinin yaşadığını düşünürsünüz.

Estetik her yönüyle bu toprakları terk edip gitmiş sanki. Kafanızı kaldırıp, canım ulucamilerin muhteşem ahşap kubbelerinde elektrik fetişizmiyle işlenen cinayetlere bir bakın. Ya da yüzlerce yıllık taş oymaların üstünden pervasızca geçen kablolara..

Milyarlarca dolarlık mekanlarda tasarımla ilgili kaygının olmaması, bunun hiç dert edilmemesi ne büyük bir acıdır. Oysa ülkeyi yönetenler yeryüzüne bir tasarımcı gibi bakabilseydi kentlerimiz ve tabiatımız bu denli hunhar bir katliama maruz kalmayacaktı.

Her bulduğu dağı taş ocağı diye delmeyecek, elektrik direklerini gelişi güzel dikmeyeceklerdi. Ormanları, ağaçları, denizleri bu kadar ölümüne yok etmeyeceklerdi. Tabiatın tasarımına ayak uyduracaklardı, eğer estetik bir kaygı olarak yüreğinin bir yerinde yer edinseydi. Maalesef ülkedeki hiçbir belediye başkanı, hiçbir devlet yöneticisi bununla ilgili bir kaygı taşımadı.

Kentlerdeki kargaşayı, dağınıklığı elektrik tellerinin çirkinliğini, estetiğin ölümünü yoğun olarak düşündüğüm bir esnada Fevzi Yazıcı’nın tahliye olmadığı haberini almak canımı ekstra yaktı.

Bu ülkede tasarımı dert eden bir adam vardı onu da ahmakça bir sebep bulup hapse attılar ve ısrarla orada tutmaya devam ediyorlar. Zaman Gazetesi’nin Görsel Yönetmeniydi Fevzi Yazıcı, bir sanatçıydı. Yıllarca gazetenin daha estetik bir ürün olması için gece gündüz çalıştı. Oranın bir okul olması için insanüstü çaba sarf etti. Tasarım günleri düzenledi her yıl yüzlerce öğrenciyi eğitimden geçirdi. Dünyaca ünlü dizaynırlar, tasarımcılar, fotoğrafçıları çağırıp Gazetede dersler verdirdi. Bir sonraki adımda bir Tasarım okulu kurmayı hayal ediyordu.

Bunu yaparken tek bir kaygısı vardı o da bu ülkede tasarım düşüncesi, estetik kaygısı gelişsin belki yaşadığımız dünyaya daha iyi davranırız, daha zevkli mekanlarda yaşarız, kaygısıydı.  Hayatımıza paslı elektrik direklerini hoyratça dikenler estetiği de dört duvara hapsettiler.

[Alper Ender Fırat] 11.11.2019 [TR724]

Anayasa Mahkemesi önündeki adalet heykelinin gözleri neden açık? [Mehmet Tahsin]

Yıl 2009… Anayasa Mahkemesi’nin yeni hizmet binası, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Anayasa Mahkemesi Başkanı Kılıç’ın katıldıkları bir törenle açılıyor.

Tören sırasında, yeni hizmet binasının önüne dikilen ‘adalet heykeli’nin bugüne kadarki benzerlerinin aksine gözlerinin açık olmasıyla gündeme gelmişti. Adalet Tanrıçası Themis’in yerli ve milli versiyonu heykelin adının ‘Anadolu kızı’ olduğu belirtilmişti.

Adalet ve düzeni temsil eden Themis’in gözlerinin bağlı olması, yargıladığı kimselerin kim olduğunu görmemesini, elindeki terazi, adaleti ve bunun dengeli şekilde dağıtılmasını, diğer elindeki kılıç ise adaletin keskinliğini simgelemektedir.

***

Geçen hafta Anayasa Mahkemesi (AYM) yasal bir derneğe üyeliğin, terör örgütüne üye olmanın delili olamayacağına yönelik bir karar verdi.

Yüksek Mahkeme 8 Kasım günü yayınlanan Ahmet Urhan kararında, ‘yasal bir derneğin faaliyetlerine katılmanın terör örgütü üyeliği suçundan mahkumiyete delil olarak kullanılmasının örgütlenme özgürlüğünün ihlali’ olduğuna hükmetti.

AYM kararı ne diyor?

Başvurucu Ahmet Urhan, Marksist Leninist Komünist Parti’nin (MLKP) yasal zeminde faaliyet yürüten örgütü olduğu iddia edilen Sosyalist Gençlik Derneği’ne (SGD) üye olduğu gerekçesiyle tutuklanır. Kararda SGD’nin yasal bir dernek olduğunun ilk derece mahkemesi tarafından kabul edildiği ancak ilk derece mahkemesi, derneğin terör örgütü MLKP’nin amaçları doğrultusunda faaliyet yürüttüğünü ifade ettiği yazıyor. Buna delil olarak da Emniyet Genel Müdürlüğü’nün bir raporu gösteriliyor. AYM, başvurucunun örgütlenme özgürlüğüne yapılan müdahalenin demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olmadığı sonucuna varmış ve Başvurucu Urhan’ın örgütlenme özgürlüğünün ihlal edildiğine karar vermiştir.

Buraya kadar her şey güzel.

Yüksek Mahkeme, bu kararıyla hiç kimse yasal bir derneğin faaliyetlerine katıldığı için ‘terör örgütü üyeliği’ ile suçlanamayacağını ilan etmiş oldu.

Şimdi bu kararda yazılanları içeriğine dokunmadan sadece dernek isimlerini şu şekilde değiştirelim:

Başvurucu X, Fetullahçı Terör Örgütü’nün (FETÖ) yasal zeminde faaliyet yürüten örgütü olduğu iddia edilen Kimse Yok Mu Derneği’ne (KYM) üye olduğu gerekçesiyle tutuklanır. Kararda KYM‘nin yasal bir dernek olduğunun ilk derece mahkemesi tarafından kabul edildiği ancak ilk derece mahkemesi, derneğin terör örgütü FETÖ’nün amaçları doğrultusunda faaliyet yürüttüğünü ifade ettiği yazıyor. Buna delil olarak da Emniyet Genel Müdürlüğü’nün (veya MİT’in) bir raporu gösteriliyor. AYM, başvurucunun örgütlenme özgürlüğüne yapılan müdahalenin demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olmadığı sonucuna varmış ve Başvurucu X’in örgütlenme özgürlüğünün ihlal edildiğine karar vermiştir.

AYM böyle bir karar verebilir mi? Tabii ki vermez, veremez.

Türkiye’nin terör örgütü olarak kabul ettiği MLKP yerine, FETÖ, Sosyalist Gençlik Derneği (SGD) yerine de Kimse Yok mu Derneği (KYM) yazınca Anayasa Mahkemesi üyelerinin tavırları birden değişiyor. Adalet heykeli Themis’in kapalı gözü açılıyor ve elindeki kılıcını olanca acımasızlığıyla indiriyor.

Siz Kimse Yok mu Derneği yerine istediğinizi yazabilirsiniz. Önemli olan yasalara uygun olarak kurulmuş ve yasalar çerçevesinde faaliyet göstermiş bir kurum olması. İster Zaman Gazetesi aboneliği deyin ister Bankasya deyin ister Aktif-Sen deyin ister Fatih Koleji deyin…

Yasalara uygun olarak kurulup yasalara uygun faaliyet gösteren kurumlarla irtibatlı olmak Anayasa Mahkemesi’ne göre suç olmaması gerekir.

Ama gel gör ki uygulama öyle değil.

Daha geçen hafta Ahmet Altan’la beraber yargılanan Zaman’ın eski görsel yönetmeni Fevzi Yazıcı, adalet aramak yerine intikam peşindeki bir mahkeme tarafından benzer gerekçelerle bir kere daha mahkûm edildi. Yasalara uygun olarak kurulan ve faaliyet gösteren Zaman Gazetesi’nde çalışması, Bankasya’da hesabının bulunması, Pak Medya İş sendikasına üye olması bu mahkumiyetine gerekçe yapıldı.

Yazıcı’nın Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı başvuru bu gerekçelerle kabul edilemez bulundu. MLKP söz konusu olduğunda hukuku hatırlayan ve yasal bir derneğin faaliyetlerine katılmanın suç olmayacağını kabul eden AYM üyeleri, Fevzi Yazıcı’nın yasal bir gazetede çalışmasını, yasal bir bankada hesabının bulunması, yasal bir sendikanın faaliyetlerine katılmasını suç saydı!

Marksist Leninist Komünist Parti (MLKP) Türkiye’nin terör örgütü ilan ettiği bir örgüt. Zaman zaman haberlerde bu örgüte yönelik operasyonlarda silahlı çatışma çıktığı haberlerini okuyoruz.

Gülen Cemaati de Erdoğan iktidarı tarafından terör örgütü ilan edildi. 15 Temmuz’dan sonra 500 binden fazla kişiye operasyon yapıldı, gözaltına alındı, tutuklandı… Bütün bu operasyonların bir tanesinde bile bir tane Gülen Cemaati mensubu mukavemet göstermedi. Kadın, çocuk, genç, ihtiyar demeden bomboş iddialarla insanlar hapislerde çürütüldü. Geride kalanlar açlığa ve sivil ölüme mahkum edildi.

Bütün bunlara rağmen çoğunluğu Erdoğan tarafından atanan Anayasa Mahkemesi üyelerinin, silahlı bir örgütün mensuplarına gösterdiği müsamahayı, onlara uyguladığı hukuku, eline silah almamış, hayatı boyunca yasaları çiğnememiş insanlardan esirgemesinin hiçbir izahı yoktur.

AYM üyelerinin bugünlerde verdiği çelişkili kararların izini 10 yıl önce dikilen ‘gözleri açık adalet heykeli’nde mi aramalıyız? O heykel, ‘ben yargıladığım kişinin kim olduğunu görürüm, ona göre hüküm veririm’ diye subliminal mesaj mı veriyor?

[Mehmet Tahsin] 11.11.2019 [TR724]

Frank Lampard mazerete sığınmadı! [Hasan Cücük]

Rus milyarder Roman Abramovich’in 2003’te satın aldığı Chelsea paranın gücüyle Premier Lig’de zirve yarışına ortak oluyordu. Roman Abramovich’in milyonları, takıma yeni yıldızlar kazandırırken dünya çapındaki ünlü teknik adamlar Chelsea’da görev yapmaya başlıyordu. Jose Mourinho, Luis Felipe Scolari, Carlo Ancelotti, Andre Villas-Boas, Antonio Conte ve Maurizio Sarri gibi dünya çapında şöhret yapmış teknik adamların görev yaptığı Chelsea’da sezon öncesi takımın dümeni Frank Lampard’a teslim edildi. Sarri gibi tecrübeli bir ismi gönderen Abramovich, Lampard’ı göreve getirirken Chelsea’ya ilk 4’te şans vermeyenlerin sayısı oldukça fazlaydı.

Frank Lampard oyunculuğu döneminde Chelsea’nın efsanelerinin başında geldi. 2001’de West Ham’dan 16 milyon Euro bedelle transfer edilen Frank Lampard, tam 13 yıl Maviler için ter döktü. Orta saha oyuncusu olmasına rağmen kulüp tarihinin en fazla gol atan oyuncusu oldu. Chelsea formasıyla çıktığı 648 maçta 210 gole imza atan Frank Lampard, kariyerinin son 3 yılında New York City FC ve Manchester City için ter döktükten sonra 2017’de yeşil sahalara veda etti.

Oyunculuk kariyerini sonlandırdıktan sonra teknik adam olarak yoluna devam kararı alan Lampard, gerekli eğitimi aldıktan sonra ilk sınavını Championship takımlardan Derby’de verdi. Derby’de göstereceği performans geleceğini şekillendirecekti. Derby, Lampard yönetiminde 57 maça çıkarken 1,83 puan ortalaması yakaladı. Lampard yönetimindeki Derby’nin sezonu 4. sırada tamamlayıp, Premier Lig’e yükselmek için play-off maçına hak kazanması Lampard’ın başarı hanesine artı puan olarak yazıldı. Play-off maçında gülen taraf Aston Villa oldu ama bu başarısı Frank Lampard’a Chelsea yolunu açtı.

2014’de Chelsea’ya veda eden Lampard, bu kez teknik adam olarak Maviler’e geliyordu. Kafalarda oldukça fazla soru işareti vardı. Josep Guardiola, Jürgen Klopp, Unai Emery ve Mauricio Pochettino ünlü teknik adamların yanında Frank Lampard ‘çaylak’ kalıyordu. Chelsea’nın sorunu sadece Lampard’ın tecrübesizliği değildi. FİFA’nın bir yıl transfer yasağı vermesi, kadroya yeni takviye imkanı vermiyordu. Mevcut kadro ile yola devam etmek zorundaydı. Takıma yeni isim olarak katılan ocak ayında sözleşme imzalanan Dortmund’dan Christian Pulisic’ti. Takımın yıldızı Eden Hazard’ın Real Madrid’e gitmesiyle Chelsea iyice güç kaybı yaşıyordu. Artık herkes rahatlıkla Chelsea’nın ilk 4 içinde yer bulamayacağı konusunda fikirbirliğine varıyordu.

Tüm şartlar Frank Lampard’ın aleyhineydi. Başarısız olsa kimse onu suçlamayacaktı. Nitekim sezonun ilk haftasında Manchester United deplasmanında alınan 4-0’lık hezimet Lampard’ın işinin hiçte kolay olmadığını gösteriyordu. Premier Lig’in en tecrübesiz ve genç teknik adamı olan Frank Lampard’ın pes etmeye niyeti yoktu. Frank Lampard, futboluluk döneminde hırsı ve mücadele azmiyle dikkat çeken bir isimdi. Teknik adamlık döneminde de aynı yoldan gitmeye kararlıydı. Mazeretlere sığınma gereği duymadı. Mevcut kadrodan maksimum yararlanma yolunu seçerken, genç oyunculara kadroda yer verdi.

Ligin ilk 6 haftasında iki şer galibiyet, beraberlik ve mağlubiyet alan Chelsea, Brighton maçıyla yükselişe geçti. Üst üste 6 maçını kazanarak hızla puan tabelasında üst sıralara doğru tırmandı. 12. hafta sonunda topladığı 26 puanla zirve yarışında yerini aldı.

Takımın genç isimleri Tammy Abraham attığı gollerle, Mason Mount ve Christian Pulisic oynadığı futbolla dikkatleri üzerine çekti. Chelsea taraftarının en sevdiği isimlerin başında gelen Frank Lampard, taraftarın bu kredisini boşa harcamadı. Premier Lig’de gösterdiği başarıyı Valencia, Ajax gibi güçlü ekiplerin olduğu Şampiyonlar Ligi grup maçlarınıda taşıdı.

Süper Lig’de görev yapan teknik adamların Frank Lampard’ı örnek alması lazım. Chelsea para sorunu olmayan bir kulüp ama transfer yasağından dolayı kadroya takviye yapamadı. Lampard, ilk 6 haftada gelen olumsuz sonuçlar sonunda bu mazerete sığınmadı. Kalitesini konuşturup, mevcut kadro ile başarı yolunda ilerledi. Ya bizim teknik adamlarımız? Transfer döneminde bir düzine oyuncu alıyorlar. Dahası bir kaç sezondur aynı takımı çalıştırıyorlar. Yeni yıldızlar ortaya çıkaramadıkları gibi mevcut kadrodaki oyuncuların form grafiğini de yükseltemiyor. Her başarısız sonuçtan sonra ise hatayı kendinde arama yerine oyuncularını suçluyor. Lampard’ın yaptıklarına bakıp, biraz utanmaları lazım!

[Hasan Cücük] 11.11.2019 [TR724]

Yüreğimde ıslak ayak izleri! [M.Nedim Hazar]

Kadim ve tescilli cemaat karşıtı ve hizmet harekatı düşmanlarından olan Ruşen Çakır, her fırsatta olduğu gibi Altan ve Ilıcak’ın serbest bırakılmasından sonra da çektiği videoda da hizmete nefret kusmayı fırsat bildi ve aynen şu cümleyi kurdu:  “Fethullahçılığın Türkiye’den kazınması olayı alabildiğine abartılıp…”

Lügatler Tenkil’i tam da böyle tanımlıyor.

Tenkil: Kazımak…  Uzaklaştırmak. Tepeleyip sindirmek. Başkalarına ders ve ibret olacak şekilde ceza vermek. Yokluğa mahkum etmek. Zincire vurmak.

Ruşen Çakır, Nedim Şener, Soner Yalçın gibi muvazzaf gazeteci kimlikli kişiler de yapılanın bir soykırım olduğunu çok iyi biliyorlar.

Türkiye son 5 yıldan beri bir sosyal gurubun planlı ve bilinçli bir şekilde yok edilmesine şahit oluyor. Yüzbinlerce insanın hayatı paramparça edildi.

Elbette bunda en büyük vebal iktidar ve gizli ortaklarının. Ancak Çakır ve onun gibilerin gizli-açık desteği, alkışlamasının da bu soykırımdaki payı yadsınmayacak kadar büyük.

Tarih elbette bu tipolojiyi ele alıp layık olduğu yere yerleştirecektir. Ancak yaşanan acıları dile getiren birkaç cılız ses dışında neredeyse kimsenin olmaması Tenkil sürecini uzattığı gibi, ortaya çıkan manzaranın dehşetini de büyütüyor.

İşte tam bu noktada Tenkil Müzesi’nin önemi çok büyük.

Henüz daha başlangıç evresinde olan müzede biriken acılar o kadar büyük ve dehşetengiz ki, vicdanı olan kimsenin yüreğinin paramparça olması mümkün değil.

Müze ile ayrıntılı malumatı https://tenkilmuseum.com/ adresinden edinebilirsiniz.

Müze, 1 Kasım Cuma-10 Kasım 2019 Pazar günleri arasında Belçika, Eski Limburg Adalet Sarayı’nda açtığı sergide Türkiye’de yaşanan Tenkil’in boyutları hakkında bir fikir edinmemizi sağladı.

Sergide Tenkil boyunca yaşanan zulümden geriye kalan sessiz tanıklar olan kurbanların eşyaları ve mektupları sergilendi.

Öyle bir sergi ki, ne yana dönseniz acı ve yürek yakan bir öyküye değiyorsunuz.

Uluslararası Gazeteciler ile İnsan Hak ve Özgürlükleri İnsiyatifi tarafından oluşturulan müzenin Hasselt sergisi iki de panel gerçekleştirildi. Panellerde Tenkil sürecinde zulme maruz kalan şahitlerin bizzat birinci ağızdan hikayeleri dile getirildi. Ayrıca Uluslararası Af Örgütü’nün desteğiyle de Türkiye’deki mağdurlara yönelik bir imza kampanyası başlatıldı.

Her parçası ayrı bir acının bakiyesi olan sergilenen eşyaların arasında gezinirken insan kendini tuhaf hissediyor. Bunun için biraz vicdanlı olmak yeterli sanırım. Minicik çocuk giysileri, kadınlardan geriye kalan örgüler, erkeklerden işkence neticesinde kırılmış gözlükler, saatler ve yüzlerce zulmün şahidi olan eşya.

Her biri kendi lisanı haliyle yaşanılan zulmü tüm dünyaya haykırıyor.

Öylesi bir çığlık ki, eski Adliye sarayının yüksek tavanlı salonunda yürüdükçe ciğerlerinize Meriç’in yosunlu suları doluyor ve nefesiniz tıkanıyor. Yüreğinizin üzerinden çıplak ve ıslak ayaklı minicik bebeler geçiyor adeta.

Zalimin zulmü altında inim inim inleyen mazlumların sesini duyan yok belki.

Bırakanız sessiz haykırışlara kulak kabartmayı içten içe oh olsun diyen, ya da “ama siz de” diye cümleye başlayan milyonlar, zalimin ekmeğine yağ sürdüklerinin farkında değil belki.

Ancak merhum Mehmet Akif Sanki bugünleri görerek de yazmış şiirini:

“Irzımızdır çiğnenen, evladımızdır doğranan!

Hey sıkılmaz! Ağlamazsan, bari gülmekten utan!”

[M.Nedim Hazar] 11.11.2019 [TR724]

Gelecekteki suçların amansız savcısı Türk “aydını” Mustafa! [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

İnsanın olduğu yerde hata vardır. Hata insanın dünyasıdır. Dünyada iyinin ve kötünün, doğrunun ve yanlışın, olumlunun ve olumsuzun, haklının ve haksızın var olabileceği yer, insanların dünyası. Hayvanlar doğaları gereği yaşar, programlarının dışına çıkmaz, davranışlarından sorumlu olmaz. Bir yırtıcı hayvan kötü olduğu için saldırmaz ceylana. Kartal tarla faresini kayalara atarak parçalarken yanlış bir davranışta bulunmaz. Tilki kümesten tavuk çalarken hırsızlıkla suçlanabilir mi? Karıncalar bir eve musallat olduklarında size zarar vermek için yapmaz bunu. Fakat insan! İnsanın insan olma macerasında ikilemler belirleyici bir rol oynar. İnsanın insan olma mücadelesinde doğmuştur iyi. Kötüyle savaşı iyinin, aslında insanın insan olma savaşımıdır.

Toplumsal kurallar, etik ve hukuk bu mücadeleden doğdu. On Emir gibi kadim Tanrısal davranış kodlarının insanı merkeze alması ve onu ıslah etmeyi hedeflemesi bundandır. İbrahimi dinlerde de, diğer inanç sistemlerinde de öldürmek, çalmak, tecavüz, şiddet, kandırmak gibi eylemler norm dışı addedilir. İnsanlığın ana evrensel etik kıstasları bu tür temeller üzerine inşa edildi. İnsan hakları külliyatının Yirminci Yüzyıl’da Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası hukuk süjelerine girişinin başlangıcında bu normatif haritayı görüyoruz. Hata yapan insanoğlunun hata yapmaması için ona bir kullanım kılavuzu sunma savaşımı, esasında uygarlık tarihinin ana konusunu oluşturuyor. Her şey, iyi ve kötü ayrımıyla başladı. On binlerce yıllık ortak insanlık tarihinde gelinen yer bakımından Yirmi Birinci Yüzyıl bu normatif arka planın en ayrıntılı ve gelişmiş olduğu nokta olması bakımından önemli.

Tüm binaların bir temeli var. Temeli sabote ettiğinizde, binayı da yıkıma mahkûm edersiniz. Normatif ortak hazinemizin küresel düzeyde bu noktaya gelmesi, bazı ana kıstas ve kriterlerin konsolide olmasıyla beraber gerçekleşti.

1) Suç, yani normlardan sapan insan davranışı, intikamcılıktan ve topyekûn karakterden kurtularak, suçun bireyselliği ilkesi evrensel olarak kabul gördü. Babasının işlediği suç yüzünden çocuğu cezalandırmamak, bu uygarlaşma basamakları arasında kuşkusuz en kayda değer olanıydı.

2) Bunu yasasız suç olmaması ilkesi izledi. Keyfi cezalandırma yerine, tanımlı suç üzerinden değerlendirme yapılması ilkesi benimsendi. Buna göre yasaların içermediği – yani açıkça kanun tarafından ortaya konmamış norm dışı davranışların cezalandırılmaması ilkesi, evrensel adalet anlayışının merkezine yerleşti. Kanunlarla açıkça belirlenmemiş suçlamalar temelinde davranışlara yaptırım getirilemez. Dahası bu davranış norm dışı ilan edilemez. Çok önemli bir ilkedir bu. Devlet otoritesiyle birey arasında bir tür emniyet mekanizmasıdır. Ceberutluğa karşı belki de son kaledir. Sonradan yapılan kanunların geriye yürütülmemesi ilkesi, bununla bağlantılıdır.

3) Yine bir diğer kıstas, kanıtsız suç olmaması prensibi, evrensel adalet anlayışının bir başka temel sütunu olarak genel kabul gördü. Birini norm dışı davranışla itham etmek, o kişinin suçlu olduğunu göstermez. Suç unsuru, norm dışı davranış kanıtlanırsa vardır. Kanıt, somut ve tartışmasız olmalıdır. Ayrıca şüphe, suç için kanıt değildir. Güvenlik kamerasından dükkândan çaldığı malla çıkan bir kişi açıkça tespit edilirse bu bir kanıt olarak kabul edilebilir. Ya da parmak izi tespiti gibi maddi başka bir bulgu yine suçun varlığını kanıtlayabilir. Bir vatandaşın hırsızlık yapılan bir dükkândan alışveriş yapmış olması onu bırakın suçlu, şüpheli dahi yapmaz. Bir görgü tanığı ifadesi bile, somut kanıt kadar güvenilir olmaz. Aralarında anlaşmazlık olması nedeniyle yalancı şahitlik yapılması gibi istenmeyen durumlar, uygulamada sıklıkla görülür. Kanıt olmadan suç olmaz.

4) Bir diğer ana hukuksal prensip, masumiyet karinesidir. Bir kişi, suçu kanıtlanıncaya kadar masumdur. Suçlayıp, sonra da kişiden suçsuzluğunu kanıtlamasını istemek, hiçbir gelişmiş ve medeni hukuk sisteminin yöntemi olamaz. Nitekim masumiyet karinesi ihlalleri, sadece otoriter veya hibrit rejimlerin hukuksal sistemlerinde görülmektedir. Bu tür ülkelerde kara listeye alınan vatandaşların önce cezalandırılmalarına karar verilmekte, sonra siyasi otorite tarafından layık görüldükleri cezalar verilmektedir. Bu nedenle, masumiyet karinesi, yine ceberut rejimlere karşı bireyin en temel haklarından biridir. Bu temel kıstaslar başka bazı önemli prensiplerle desteklenebilir. Şimdilik bu noktada kesip, yazının asıl konusuna girmek istiyorum.

Mustafa Akyol’u babası Taha Akyol sayesinde herkes tanıyor. New York Times’a makale yazan, Fareed Zakaria tarafından Türkiye’deki en başarılı siyasi analizci olarak övülen, Boğaziçi Üniversitesi mezunu, German Marshall Fund üyesi, birçok kitap ve çok sayıda gazete makalesi yazmış birinden söz ediyoruz. Mustafa Akyol Türkiye’de televizyonlardan ve gazete yazılarından tanıdığımız, günümüz Türkiye’sinde aydın ve entelektüel olarak kabul gören biridir.

Mustafa Akyol, Twitter’da Türkiye’deki Olağanüstü Hal (OHAL) esnasında ve sonrasında yapılan takibat politikalarına ilişkin, Türkiye Uzmanı Profesör Howard Eissenstat’ın Gülen Cemaati’ne yapılan hukuksuz takibat politikasını işaret eden Twitter paylaşımına cevaben, 28 Ağustos 2016 tarihinde bu takibatın “gelecekteki suçların engellenmesi” için yapıldığını yazdı. Gelecekteki suçların engellenmesi diyor! Bu suçların engellenmesi için yapılan OHAL uygulamalarının ve takibatın gerekliliğini vurguluyor! Gelecekte işlenecek suçların önünün alınması (pre-empting future crimes) olarak görüyor, 150 bin kamu görevlisinin ihracını, yüz binlerin fişlenerek takibat işleminden geçirilmesini, Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak, Mümtaz’er Türköne, Sedat Laçiner ve adı duyulmuş veya duyulmamış on binlercesinin yıllarca hapishanede tutulmasını, tüm bu saydıklarımın eşlerinin, çocuklarının, anne ve babalarının, kardeşlerinin de işlemden geçirilmesini, pasaportlarının ellerinden hukuksuzca alınmasını, uğranan işkence ve kötü muameleleri! Rejimi savunmada motive “aydın” Mustafa, zaman makinesini mi icat etti, yoksa gelecek gaipten kendisine malum mu oluyor, bilemiyorum!  Bildiğim, bu anayasaya ve yasalara aykırı uygulamaların meşruiyeti böylece Mustafa Akyol tarafından sağlanmış oluyor! Neymiş? Gelecekte işlenecek suçların önü alınmışmış! Sadece kim suç işlemiş, onu bilmiyor Mustafa! Aynı zamanda gelecekte kimler suç işleyecek, onu da biliyor! Gülmeyin! Bu Tweet yerli yerinde duruyor. İsteyen hemen şimdi bakabilir.

Ben bu korkunç paylaşımı okuyunca gözlerime inanamadım. Bunu yazan eğitimsiz, kahvehane sohbeti yapan, onun bunun gazına gelmiş bir mahalle dedikoducusu değil! Yukarıda özelliklerini yazdım. Bunca eğitim, donanımdan sonra, insan biraz daha sofistike, okuduğunu hazmetmiş, bilgeleşmiş bir profil bekliyor. Fakat dedim ya, arkadaşın derdi başka! Yazımın başında değindiğim tüm hukuksal norm ve kıstaslara aykırı, hatta adını daha net koyayım, faşist bir yorumla karşı karşıyayız.

Dedim ya, insanın olduğu yerde hata vardır. Hata insanın dünyasıdır. Dünyada iyinin ve kötünün, doğrunun ve yanlışın, olumlunun ve olumsuzun, haklının ve haksızın var olabileceği yer, insanların dünyası. Hata yapmış olabilir mi? Mustafa Akyol, bu yazdığından dolayı bugüne dek hiçbir özeleştiri yapmadı. Dahası, benim Twitter’dan kendisine “şahsiyetli olun ve özür dileyin!” çağrıma yönelik olarak, “…kastım Cemaat’çilere devlet erki kullanma yetkisi verilemeyeceği idi ki bugün de savunurum. Çünkü soru çalmış, kumpas ve darbe yapmış bir yapı bu…” paylaşımı yaparak, önceki paylaşımının arkasında durduğunu ortaya koydu. Ortada bir dil sürçmesi veya 15 Temmuz sonrası yaşanan karmaşık ortamdan dolayı paylaşılmış, olgunlaşmamış bir düşünce falan yok yani! Akyol, alenen rejimin üzerine gittiği ve sosyal soykırıma maruz bıraktığı mağdur insanları, “kumpasçı” ve “darbeci” olmakla suçluyor, onların başlarına gelenleri devletçi, düzeltiyorum, devletlû bir refleksle savunuyor. Kaderin bir cilvesine bakın, bu tam da Türk entelijensiyasının yüz akı Ahmet Altan hapisten çıktığı esnada oluyor. İster istemez, terazinin bir yanında Ahmet Altan, diğer yanında Mustafa… hayır, yine düzeltiyorum, terazinin yanı bomboş!

Bu Mustafa Akyol, Batı’nın en saygın üniversitelerinde konferanslar veriyor, saygın yayınevlerinden kitap çıkartıyor, en özgürlükçü Batı gazetelerinde makaleler yayınlıyor. Çünkü o kurumların hiç biri Mustafa Akyol’un iktidar güzellemecisi olduğunu, anayasasızlığın ve hukuksuzluğun avukatlığını üstlendiğini, keyfi ve ceberut uygulamaların meşruiyet değirmenine su götürdüğünü bilmiyor! Mustafa ve Mustafa gibiler, arada kaynayarak, gelecekte “Türklerden çıkacak aydın malzemesi bu!” dedirtecek etik dışı ve şahsiyetsizce tutum ve davranışlarda bulunmaya devam ediyor. Gelecekteki bu elim duruma karşı “önalıcı” ne yapılabilir konusuyla ilgilenenlere, “üzülmeyin, herkes omurgasız değil” demek dışında hangi tesellide bulunabiliriz? Mustafa Akyol gibiler, rejimin siyasi karar alıcılarından da, aşikâr ve aleni paralı uşak kalemlerinden de daha tehlikeli. Çünkü muhalif kimliğiyle, Türkiye dışında iletişim halinde oldukları çevrelere rejim diskurunu muhalif söylem gibi pazarlıyor, rejimin yelkenlerine rüzgâr oluyor, rejimin yeniden üretimine katkıda bulunuyor. Soldan da sağdan da bu tür “aydınları” gördükçe, midem bulanıyor! Bir başka Twitter paylaşımımda Mustafa’ya da yazdığım gibi, onları gördüğümde “iyi ki ben böyle biri değilim!” diyorum. Çocuklarım, tek etik kıstasım, yoluma devam ederken, belki kızım ve oğlumu utandıracak bir şey yazarım veya söylerim düşüncesiyle, çok dikkat ediyorum!

Yazının ilk iki paragrafını siz okurlarıma değil, Mustafa Akyol ve onun gibi “sollu sağlı mağdurlara çakan” sözde aydınlar için yazdım. Ücretsiz bir okumadır. Hukuka Giriş değil, insanlığa giriş ders notu özeti olarak dikkatlerine sunuyorum. Bir gün bu zulüm biter, Mustafa gibiler, göreceksiniz, aslan kesilip bugünün mağduriyetlerinden nemalanarak kendilerini demokrasi ve hak-hukuk havarisi olarak göstereceklerdir. Bu yazı “önalıcı” (preemptive) bir tarihe düşülmüş not olsun. Gelecekteki şark kurnazlarının maskesini düşürmek için!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 11.11.2019 [TR724]

Doğalgaz bulamıyorsanız yumurta yiyin! [Bülent Korucu]

Ülkenin niye bu halde olduğunu anlatan bir video önermek istiyorum. Üç gündür sosyal medyada hakkında binlerce paylaşım yapılan siyasetçi basın toplantısıyla kendini savunuyor. Altı buçuk dakika süren açıklamanın sonunda ‘sorularınız varsa, sorularınızı alırım’ diyor. Mikrofonları, sanki demir ayaklara tutturup gitmişler gibi, gazeteciler kısmından hiç ses çıkmıyor. Bir kaç saniye süren derin sessizliği bir kadın muhabirin ‘teşekkür ederiz’ ifadesi bozuyor. Ve herkes dağılıyor.

AKP Manisa milletvekili Uğur Aydemir’in yanına Plan Bütçe Komisyonu üyesi partidaşlarını alarak düzenlediği toplantısından söz ediyorum. Normal medya düzeni olsa o vekil o sırıtışın hesabını vermeden o toplantı bitmezdi. Tayyip Erdoğan neden önce basını susturdu? sorusunun cevabı bu videoda. Hakeza aynı kaydı Ahmet Hakan nasıl yayın yönetmeni oldu? sorusuna cevap arayanlara da önerebilirim.

Konuyu takip edemeyenler için kısaca özetleyeyim: AKP Manisa milletvekili Uğur Aydemir, bütçe görüşmelerinde ekonomideki başarılarını anlatırken “2002’de asgari ücretle 1707 yumurta alınıyordu, 2019’da ise 4 bin 375 tane alınıyor.” dedi ve sırıttı. ‘Elektriği, doğalgazı onları geçiyorum’ cümlesi de sırıtışına eşlik ediyordu.

Doğalgaz bulamıyorsanız yumurta yiyin; gerçi onun sebep olduğu gazı, fırında sobada kullanamazsınız ama olsun; en azından AKP’nin gazına gelmiş olursunuz!

Sözkonusu ifadeler AK Parti Grup Başkanvekili Muhammet Emin Akbaşoğlu’nun simit çay hesabını hatırlattı. Akbaşoğlu, 5 kişilik ailenin sabah, öğlen ve akşam bir ay boyunca sadece çay simitle beslenmesi durumunda asgari ücretin yeteceğini hatta para bile kalacağını öne sürerek, “Asgari ücretli çalışan kişi 5 kişilik ailesine günde 3 öğün simit yedirse, ayda cebine 1120 lira para kalır, iyi değil mi?” diye muhtarlara sormuştu. Şimdi bir başka AKP’li pişkinlik ve halden anlamazlık çıtasını biraz daha yükseltti.

Asgari ücretin tam bir sefalet ücreti olması, vergiden muaf tutulması gerektiği ve asgari ücretle çalışanların sayısındaki astronomik artış gibi konuları da pas geçiyor AKP’liler, tıpkı doğalgaz fiyatları gibi. Aydemir aslında bir sırıtışla iki kuş vuruyor. Milyonlarca ücretlinin çektiği geçim sıkıntısı çok konuşuldu. Madalyonun öbür yüzünde ise batık bir sektör var. İnternet arama motoruna ‘Tavuk ve iflas’ yazın karşınıza çıkan tablodan ürkeceksiniz. Sektörün büyük oyuncularının neredeyse tamamı iflas bayrağını çekmiş durumda. Onlar adına üretim yapan küçük çaplı işletmelerin milyonlarca tavuğu ölüme terkettiği biliniyor. Yumurta üreticileri üstüne bir de kapanan Irak kapısından dolayı can çekişiyor. Fiyatların düşüşü batan geminin malları psikolojisi yüzünden. Bu tablodan başarı hikayesi çıkarabilmek için AKP’li olmak gerekiyor herhalde.

Aydemir’in, sosyal medyadaki eleştiriler üzerine yaptığı basın açıklamasını, ‘düşük ihtimal ama belki özür dilemiştir’ umuduyla izledim. Tam tersine söylediklerini savunmaya devam ediyor. En küçük özür iması bile yok. Lakin çok öğretici bir basın toplantısı. İki aboneli kendi youtube kanalında var bulup muhakkak izleyin. Ülkenin niye bu halde olduğunu ve bunların nasıl bu kadar pişkin ve şımarık olabildiğini anlatan bir video. Aynı zamanda basının hali pürmelalinin özeti gibi; muhabirler sadece mikrofon tutan aparatlara dönüşmüş durumda. Gazete ve televizyon haberleri tek merkezde hazırlanıp servis ediliyor. Editörler, Erdoğan’ı kızdıracak bir şey girmesin diye sayfaların başında duran parti komiserleri. Hepsi bu kadar!

‘Basın böyle de sendikalar nasıl diyeceğim’ fakat bana güleceksiniz, biliyorum. 200 bin işçinin zam pazarlığı görüşmelerinde mikrofon açık kaldığını farketmeden Çalışma ve Sosyal Politikalar Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk’a dönerek “Uzasa işi karıştıracağız. En azından kapattım böyle” diyen Türk-İş Başkanı Ergün Atalay’ı hatırlatacaksınız haklı olarak. Eleştirilmesini beka sorununa bağladığı ve ‘terörü destekleyen çevreler’ tarafından yıpratılmak istendiği yönündeki beyanatları önüme koyacaksınız. Yine de kayıtlara geçmesi açısından sorayım: bu sırıtışın hesabını soramayan sendika niye var ki?

Muhalefet partileri hakkında ise bir şey söylemeyeceğim, zira ölünün arkasından konuşulmaz…

[Bülent Korucu] 11.11.2019 [TR724]

Diktatörlük ile ekonomi büyür mü? [Hakan Taner]

Epey zaman oldu. Türkiye’nin yüz akı Prof. Dr. Daron Acemoğlu’nu dinlerken aldığım notları orada bulunamayan, merak eden istifade etmek isteyen olur belki diye aktarmak istemiştim, fakat bir türlü fırsat olmamıştı.

Notları aktarmadan önce küçük bir hatırlatma yapmakta fayda var. Acemoğlu, Cumhurbaşkanlığı Bilim Ödülü sahibi bir akademisyen ve gelecek yıllarda muhtemel Nobel ekonomi ödülünün güçlü adaylarından biri.

Malum ekonomik yorum ve izahatta bulunmaya yeni bir düzenleme ile yasak getirilmesi düşünülüyor. Bu sebeple söylenen hatta söylenmese de zihninizden geçen her şey suç kapsamında kabul edilebilir. Fırsatçılar da zaten pür dikkat!

Sayın Acemoğlu önemli bir soru soruyor. Sorunun cevabını yorumsuz olarak rakamlarla ve karşılaştırmalarla veriyor.

Soru şu: Diktatörlük ile ekonomi büyür mü?

Bu sorunun cevabını aramaya geçmeden önce dünyada durum ne ve nasıl bir değişim yaşanıyor, büyüme deyince neyi nasıl anlamalıyız? gibi konular hakkında kısa bilgiler ile işe başlayalım:

Acemoğlu, büyüme deyince ‘yüksek kaliteli büyümeye odaklanmak’ gerektiğinin altını çiziyor ve sürdürülebilirlik için bunun şart olduğunu söylemeden edemiyor.



Rusya, Suudi Arabistan gibi ülkelerde ekonomi büyüdü, fakat istihdam ve ücretler büyümedi.

Bu sebeple büyüme deyince gerçek bir büyümeden bahsedebilmek için dört kritik faktör var:

  • İstihdam büyümesi
  • Tüm işgücünde ücret büyümesi 
  • Sağlık ve eğitim yatırımları, doğru yatırımlar yapılması ve 
  • Verimlilik artışı 

Bir ekonomide bunlar yaşanıyorsa gerçek bir büyümeden bahsedebiliriz. Bunun dışında kalan her büyüme bir balondan ibarettir ve balon bir süre sonra patlar.

Gelin şimdi de yaşanan 4 soruna bir göz atalım:

  • Teknolojinin niteliği değişimi ve otomasyon 
  • Kurumsal problemler
  • Üretkenliği artırmayan kredi büyümesi
  • Dünya ekonomisinde yaşanan son gelişmeler (bu konu başlı başına bir konu olduğu için kısmet olursa bilahare anlatmayı düşünüyorum)

Dünya ekonomisinde yaşanan son durumla ilgili kısa bir ipucu vermek gerekirse ABD ve Avrupa büyümesi eski enerjisini kaybetti.

ABD ve AB’de ücretlerdeki artış 1987–2019 arasında önce minimum artış noktasına düştü sonra tamamen durdu.

Yapay zekâ orta tabaka işleri ortadan kaldırmaya doğru ilerliyor.

Ucuzluk gerekçesi ile kendi sınırları dışında üretim yaptıran ülkeler üretim faaliyetlerini tekrar kendi sınırları içerisinde yapmaya başlayacak. Çünkü dışarıda iş yaptırmaya gerek kalmayacak artık bu işleri yerli robotlar yapıyor olacak.

DEMOKRASİ DÜŞÜYOR

Bütün dünyada olmasa da zihinsel gelişim yaşamış ülkelerde demokrasi ciddi bir şekilde tartışılmaya başladı, çünkü demokrasi düşüyor…

2006’dan sonra demokrasi birçok ülkede geri gitti. Demokrasi ile iktidara gelen birçokları da zaman içerisinde diktatörlüğe dönüştü ve tüm kurumları kontrol altına alarak seçimleri yani halkın tercihlerini formaliteye dönüştürdü.

Demokrasi ile gelen, geliş şekli genelde siyasi veya ekonomik bir kriz sonrasına denk düşen rejimler kendiliğinden gitmez, geldikleri tarzda bir kriz ile giderler.

Kriz sonrası gerçek demokrasiye dönüldüğünde demokrasi de ekonomi de hızlı büyür.

Kurum/kuruluşları ve nitelikli insan kaynağıyla her şeyi yerli yerine oturtun, başka hiçbir şey yapmasanız da ekonomik büyüme bir anda rekorlar kırar.

Çünkü;

Yatırım artar,

Vergi gelirleri artar,

Sağlık ve eğitim büyür,

Yatırımlar gerçek bir hal alır.

Bu noktada tekrar Daron Acemoğlu’nun “Demokrasisiz yüksek kaliteli büyümeyi yapabilir miyiz?” sorusuna dönersek…

Hocanın bu konudaki cevabı net ve tek kelime: Hayır!

Bu noktada akıllara gelen bir başka soru şu: Demokratik olmayan Çin ve Kore büyümesini nasıl izah edeceğiz?

Hocanın cevabı şöyle: Kore 1988 yılında demokratikleşiyor, Koreliler büyümelerinin temelini ekonomik demokratikleşmeye bağlıyor. Kore’de ilk yapılan şey belli bir kesimin elinde yığılmış olan sermayenin halka açılması, halka sunulması ve devamında yapılan yatırımlar ve teknolojiye verilen önemdir.

Çin başka bir study case. Çin demokratik değilse bunun iki temel sebebi iktidardaki komünist partisi ve teknolojidir.

Çin teknolojiyi kullanarak Uygurlara akıllara durgunluk verecek zalimlikler yaparken, yine Uygurların yaşadıkları ve hapsedildikleri yerleri kameralarla gözetim altına alarak, medyanın orada olan biteni dünyaya doğru dürüst anlatabilmelerine de mani olmaktadır. Hatta o bölgeden tek bir kare fotoğraf çekilmesinin bile önüne geçmektedir.

Son olarak gelişmekte olan ülkelerdeki görüntüyü yorumlayarak şimdilik bu konuya nokta koymak istiyorum.

Gelişmekte olan ülkeler kategorisindeki gözlem noktamız Türkiye…

GELİŞMEKTE OLAN TÜRKİYE

Gelişmekte olan ülkeler teknolojiyi doğru kullanmak demokrasi ve kapsayıcı kurumları yerli yerine oturtmak yerine mevcudu kendi amaçlarına araç haline getirmeyi, yüksek kaliteli üretim yerine de krediye bağlı büyümeyi seçerek verimsiz ve önü kapalı bir yola girdi.

Türkiye’den örnek verelim: 2002-2006 arasında ülkede büyüme hızlı. Bu dönemde toplam faktör büyümesi, istihdam, eğitim ve sağlığa ayrılan pay arttı. Birçok yatırım yapıldı.

2006 yılından sonra her şey tersine dönmeye başladı. Son 13 senede Türkiye’de toplam faktör büyümesi sıfır.

Türkiye inşaat sektörü ile yani kredi ile büyüme yoluna gitti. Gelinen noktada bankalar inşaat firmalarına kredi vermiyor.

Genel politika üretmeden tüketim üzerine hâl böyle olunca kredili ve açığa harcamalar son sürat devam ediyor.

Sanayi üretimi küçülmesine rağmen kredili hayat teşvik edilince kaçınılmaz son tahakkuk ediyor.

Türkiye’de 2002- 2007 arasında iyileşme olan her ne var ise, kısmen işler durumda olanlar da dahil hemen hemen her şeyde bozulma ve kötüleşme var.

Özetlersek kredili büyümenin sonu krizdir.

Türkiye imkânları çok yüksek bir ülke. Hâlâ teknoloji ile gelişmesi mümkün.

Dışarıyla yanlış iletişim kurarak;  Avrupa yerine Çin ve Rusya tercih edilerek iyi neticeler beklemek hayâl ötesidir.

En baştaki soruya dönelim: Prof Daron Acemoğlu uzun yıllara dayanan araştırma sonuçlarına dayanarak üstüne bir de bu konuda birkaç tane de kitap yazarak tüm dünyaya diyor ki diktatörlük altında kısmi bir büyüme olabilir, fakat bu gerçek bir büyüme değildir.

Güney Kore ekonomik demokratikleşme sonrası büyüdü.

Diktatörlükler büyümeye değil, krize sebep olur.

[Hakan Taner] 11.11.2019 [TR724]