İslam-devlet ilişkisini yeniden düşünmek-4 [Mevlüt Karakaplan]

HİLAFET VE SİYASETİN TEKELİNDE BİR DİN ANLAYIŞI

Bir önceki yazıda halifeliğin farklı anlamlar yüklenerek İslam'a uygun yönünü kaybedip anlam değişikliğine uğradığına değinmiştik.

Bu konuda ''Sahabe Dönemi İktidar Kavgası'' isimli çalışmasında Ahmet Akbulut önemli bir tespitte bulunur: Ona göre Hz. Peygamber zamanında dinin güdümünde olan siyaset, maalesef sonraki hilafetle ilgili ortaya çıkan gelişmelerle dine egemen olmaya başlamıştır. Bu gerçeği Müslümanların büyük çoğunluğu henüz kavrayamamış ve Müslüman geleneği bu açıdan "entelektüel" anlamda dindar aydını yetiştirememiştir. Daha doğrusu Müslüman geçmişimiz Hz. Peygamber'den sonra din, siyaset ve ilim alanlarında denge kurma işini başaramamıştır. Bu tespiti destekler mahiyette bir ifade ile Mevlüt Uyanık ise şöyle der:

''Öncelikle Müslümanların çağlarını doğru algılayıp yaşamalarının önündeki en büyük engelin tespiti gerekir. Bu, Müslüman toplumların yaşadıkları tarihin ve o tarihin içinde yarattıkları kültürün ayrı olduğu gerçeğini unutarak, bu ayrımı analiz edecek yerde,  onunla hiçbir alakası olmayan ve menkıbelere dayanan yanlış ve deforme edilmiş bir tarih bilinci üretilmesinden kaynaklanmaktadır''.

Maalesef tarihsel gelişimin insanların dini algılama biçimlerini zaman içerisinde değiştirme gibi bir özelliği vardır. Hz. Peygamber'den kısa bir süre sonra bu sapmayı bariz bir şekilde tarih bize ispat eder. Emeviler döneminden bu yana, yöneticiler meşruiyetlerini bu tür bir tarih bilinciyle temin ettiler; din adına ve kamu menfaati için siyaset yaptıklarını söylediler, bireysel halifeliği kutsallaştırarak siyasal kurumsallaşmayı ailevi-kabilevi hilafete dönüştürdüler ve bunu din adına yaptılar. Zamanla sonraki İslam devletlerinde de bu sistem ve yönetim biçimi giderek daha fazla şekillendi ve yerleşti. Sonraki Müslüman devletler fethettiği eski imparatorluklara benzemeye ve Hz. Peygamber'in Medine'deki cemaatine olan benzerliğinden uzaklaşmaya yöneldi. İslam'ın özünden koparak gerçekleşen bu sapmayı Bernard Lewis gibi Müslüman olmayan birinin fark etmesi ve fakat Müslümanların fark edememesi dikkate değer bir noktadır.

Dört halifeden sonra iktidar katıksız bir mülk haline gelmiştir. Emeviler'in iktidara gelmesiyle dine bağlı devlet yerine devlete bağlı din anlayışı hâkim olmuş ve günümüze kadar devam etmiştir. Maalesef hem Emeviler'de hem de Abbasilerde siyaset kanunun üstünde tutulmuş, politik gayeleri gerçekleştirmek için Allah tarafından tayin buyrulan hudutlara tecavüz etmede pek mahzur görülmemiştir. Aslında saltanatın bulaştığı bütün İslam devletlerinde durum budur. Emeviler'le başlayan yozlaşma, yerini Abbasiler döneminde İran ve Bizans'ın da etkisinde kalarak daha farklı anlayışlara bıraktı. Niyazi Kahveci'nin de belirttiği gibi Ebu Yusuf'un yorumunda, imamı dini önder değil de yönetici olarak kabul eden "imam halkın çobanıdır" anlayışı, daha da sakıncalı bir anlama ulaşarak İslam öncesi fars hükümet teorisinden alan ve Hıristiyanlıktaki Papavari fonksiyonu ifade eden  "imam, Allah'ın yeryüzündeki gölgesidir (zillullah)'' düşüncesine evrildi. Bu anlayışla kişi her durumda imama itaat etmek zorunda bırakıldı.

İslam'da çok ehemmiyet verilen ve devletin önemli bir düsturu olan "şura" kavra mı da büyük değişime uğratılmıştır. Bu ilkenin peygamber ve dört halifeden sonra "şekil yönünden" ayrılıp gerçek manada uygulandığı pek iddia edilemez. Mesela şura uygulanıyor gözükse bile ve hükümdardan aksi bir karar çıkmış olsa bile uygulanacak karar çoğunlukta hükümdarın kararıdır. Yani tarihsel süreçte uygulama çoğunlukta böyle olmuştur. Şura'nın gerçek anlamda uygulanma iddiası ispata muhtaçtır. Oysa Kuran'ın şura meselesine verdiği önem ortadadır (Şura 38 vb. ayetler). Şura modern devletin taşıması gereken en önemli ilkelerden birisi olduğunu da hatırlatalım. Çünkü devlet yönetenlerden yetki devralır ve buna uygun hareket etmek zorundadır. Bu konuda  J.J. Rousseau, devleti ayakta tutan temelin yöneten ile yönetilen arasında, "iktidarın öngördüğü konularda halkın itaat etmesine karşılık, yönetenlerin halkın çıkarlarını gözetmesi" şeklinde yapılan bir anlaşma olduğunu söyler. Ancak yönetimler, yöneten ve yönetilen arasında yapılan anlaşmanın boyutları konusunda ve bu anlaşmanın daha çok yönetenden yana mı yoksa yönetilenlerden yana mı olduğu konusunda değişiklik arz eder. İslam âlimleri de sağlam bir fıtratın ve İslam'daki kesinlik kazanmış değerlerin gölgesinde böyle bir anlaşmanın gerekli olduğu sonucuna varmışlardır ve özellikle ilk dönem seçimleri (Hulefa-i Raşidin) bu mantıkla bizzat fiili olarak uygulanmıştır. Yapılan biatler de bu anlaşmanın gereğidir. Bu tür bir anlaşma tarzının İslam'a göre yönetilenlerden çok, yöneten üzerinde bağlayıcı etkisi olduğu açıktır.

Neticede Raşit halifeler dönemindeki İslam'ın tanıdığı ve şart koştuğu temel insan hakları ve özgürlükleri, bu devrin sona ermesiyle rafa kalktı. Hukuk hâkimiyetinin yerini daha çok keyfiliğin ve zorbalığın aldığı bu dönemlerde temel insan hak ve özgürlükleri de büyük darbe aldı. Mesela bu dönemde haklı bir sebebe dayanmadan insanların mallarına el konuyor ve öldürülüyorlardı. Doğal olarak yönetim de, daha çok sorgulayıp hak arayan bir toplum yerine boyun eğip itaat eden bir "sürü" oluşturmaya çalışıyordu. Bu yönetimleri onaylamayan, resmi görüş ve düşünceleri paylaşmayan, en ufak detaylar da bile muhalefet eden kişilere hayat hakkı tanınmıyordu.

Her ne kadar çoğunluk yönetim anlayışındaki değişimin başlangıcını Emeviler'le gerçekleştiğini söylese de Ahmet Akbar bu değişimin başlangıcını biraz daha öne çeker. Ona göre Hilafet konusundaki ilk farklılık,  Pers İmparatorluğunun İslam'a girdiği hazreti Ömer'in hilafeti döneminde gerçekleşti ve mezhepçi bir ayrıma dönüştü. İranlılar beraberinde, tıpkı İslam dünyasının diğer kısımlarından gelen insanların yaptığı gibi, birçok geleneklerini ve ulusal gururlarını da getirdiler. Kültür ve zekâdan yoksun gerici kabileler olarak küçümsedikleri Araplar tarafından yeni mağlup edilmişlerdi. Yeni dinlerinde Hz. Ali ile özdeşleşmek onlara mantıklı göründü. Çünkü bu bağ, onların hem üstünlük duygularını korumalarını, hem de kendilerine Sünnilerin egemenliğindeki İslam dünyası içinde de ezilen bir azınlık olarak görmelerini sağlıyordu. Zamanla sosyolojik farklılıklar dini ibadetlere de yansıyarak yerine getirme biçimlerini etkiledi.

Sonuçta halifelik İslam'la özdeşleşti ve hali hazırda İslami bir yönetim biçimi olarak düşünülmektedir. Oysa İslam, Allah'ın insana seslenmesi, ona mesaj iletmesidir. Bu mesajı evrensel olduğu oranda, ilkeleri de evrenseldir. Ali Bulaç'ın da öne sürdüğü gibi İnsan, birey ve toplumsal olayların genel doğası değişmediğine, değişen şeylerin nicelik, ilişkiler biçimi ve araçlar olduğuna göre İslam da evrensel, külli ve nihai ilkeleriyle bütün zamanlar için yol gösterici olma özelliğini koruyacaktır. Ancak maddi ve toplumsal şartlar her değiştiğinde -ki bu kaçınılmazdır -İslam'ın uygulama biçimlerine uygun pratiği ve bu pratiğe dayalı kimi yapıları değişecektir. İçine düşülen hata ilkeler ile uygulama, yani Kur'an ile fıkıh arasında gerekli ayrımın yapılamamasından kaynaklanmaktadır. İmam Gazzali'nin de belirttiği gibi, siyasette, toplumda asayiş sağlanıp dini ve uhrevi görevlerin yerine getirilmesine imkan veren sosyal bir imkan sağlandı mı maksat hasıl olur. Söz konusu siyasetin dini bir rengi olması gerekmez. Bundan dolayı devlet otoritesi ile halkı yönetme anlamına gelen siyaset birinci derecede bir din ilmi değildir ve böyleymiş gibi sunularak İslam'ın siyasallaşmasına imkân vermemek gerekir.

Tarihi süreçte din ve geleneğin nasıl tek kaynak halinde algılandığı konusunda gelecek yazıda devam edeceğiz.

[Mevlüt Karakaplan] 4.4.2019 [Samanyolu Haber]

Bunaltan Şartlar [Mehmet Ali Şengül]

Hz. Adem’le (as) başlayan beşer hayatında, vahiy soluklu hayat sönmeye başlayınca, Allah (cc) ölmüş kalplerin yeniden ihyâsı adına peygamberler göndermiştir. Böylece bunaltan hâdiselerin şokuyla perişan durumda bulunan insanlığın, dünya ve âhiret saâdetini temin etsin ve cehennemî sıkıntılardan kurtulmalarına vesîle olsunlar.
   
Her peygamber, en ağır şartlar altında, her türlü tehlikeyi göze alarak, insanları ölüm ötesi hayâta hazırlayabilmek için, emr-i ilâhi istikâmetinde üzerlerine düşeni yapmışlardır. Böylece Hakk’ı tebliğle, liyâkatı olanlara dünyâ ve âhiret saâdeti ve mutluluğunu kazanmalarına destek verip yardımcı olmuşlardır.
     
Hâlis muhlis mü’minler; günümüzün bunaltan şartları ne kadar ağır olursa olsun, ''Tevhid  ve Nübüvvet çizgisini korumakta, erkân-ı îmaniye ve amel-i sâlihle hayâtını devam ettirmekte ve Hakk’ı temsil yolunda büyük fedâkarlık göstermektedirler.
     
Peygamberlere ait bu mânâyı omuzlarında taşıyan ve onun sorumluluğunu vicdanlarında duyan îman-Kur’an hâdimi gönül erleri; eşlerini, çocuklarını, âile fertlerini, hattâ canlarını dahî kaybetseler, onlar hak bilip yoluna revan oldukları bu îman, Kur’an ve insanlık hizmetinde hiçbir zaman ye’se düşmezler ve ümit’lerini kaybetmezler.
   
Zirâ, ‘ümit bir inanç işidir. İnanan insan ümitlidir. Ümidi de inancı nisbetindedir’. Çünkü, mülkün hakîki sâhibi Allah’tır. Mü’min O’na güvenir, O’nun inâyet ve yardımından başka hiç bir şeye muhtaç olmadığının şuurundadır.
 
O Allah ki, her şeyi Hikmet’le yaratır. Abes ve lüzumsuz hiç bir icraatı olamaz. Îman ve iz’an sâhibi bir mü’min, sebeplere te’siri hakîki vermeden, hâlini, derdini, sıkıntılarını, Müsebbib-ül esbab olan Mevlâ’ya arzeder, beklentilerini O’ndan talep eder.
   
Böylesine samîmi, dâvâsına gönülden bağlı, ruh, akıl ve irâdesini vahy-i semâvî ile besleyen, aktif sabır göstererek, sebeplerde kusur yapmayarak, azim ve kararlılıkla üzerine düşen vazîfelerini bihakkın îfâ eden bir mü’minin; büyük ihtimalle çözüme ulaşmayan hiç bir problemi kalmayacaktır.
     
Kalbi ve ruhu nifakla yaralanmış günümüz insanının, böyle bir îmâna ve bakış açısına ihtiyacı vardır. Böyle bir dönemde, Hâkim-i Mutlak huzurunda hesap verme şuuruyla hareket etmemiz gerekirken; emre muhalefet etmekte, başkalarının muhâsebesiyle meşgul olmakta ve engellere takılarak asıl yapmamız gereken ‘Rabbimize karşı kullukta derinleşme’ mevzûnu ihmâl etmekteyiz.
   
Bugün her devirden daha çok muhtaç durumda bulunan ve liyâkatı olan insanlara, hakikatleri duyurabilmek, bakıldığı zaman Allah’ı hatırlatan gönül insanları yetiştirmek esas olmalıdır.
   
Mü’minler, ahlâk-ı Kur’aniyeyi, Sünnet’i Resûlüllah’ı (sav) ve Sahâbe-i Kiram Efendilerimiz’i (r.anhüm) örnek alarak hayâtlarına  mâl edebilir, bu güzel değerleri hayata yansıtarak güzel örnek olabilseler; insanlardan liyâkatı olan büyük bir çoğunluğun, Allah’ın emâneti olan bu değerlere sâhip çıktıkları görülecektir.
   
Bugün en önemli hususlardan birisi, bu değerlere önem verip yaşayan canlı bir Kur’an olmanın yanında; inandığı, gönül verdiği dâvâsına vefâ ve sadâkatla sâhip çıkan, peygamber ruhu taşıyan, sahâbe hayâtı yaşayan, muhtaçlara bu hakikatleri tebliğ ederek, hiçbir beklenti içinde bulunmayan gönül erlerine ihtiyaç olduğudur.
   
Tevbe sûresi 38. âyette Cenâb-ı Hak, “ Ey îman edenler! Size ne oldu ki, ‘ Allah yolunda seferber olunuz!’ emri verilince bulunduğunuz yere yığılıp kaldınız. Yoksa ahiretten vazgeçip dünyâ hayâtına mı râzı oldunuz? Ama iyi bilin ki, dünyâ hayâtının zevki, âhiretin yanında pek az bir şeydir.”
   
41. âyette ise, “ Ey mü’minler! Sizler gerek hafif, gerek ağırlıklı olarak hep birlikte seferber olunuz. Allah yolunda mallarınızla, canlarınızla cihad ediniz! Eğer anlıyorsanız, sizin için hayırlı olan budur.”

119. âyette, “ Ey iman edenler! Allah’ın emirler’ine karşı gelmekten sakının ve dürüst insanlarla beraber olun.” buyurmaktadır.
   
Yunus sûresi 44. âyette Cenâb-ı Hak; “ Allah insanlara aslâ zulmetmez. Lâkin insanlar, kendi kendilerine zulmederler.”
   
54. âyette, “Kendi nefsine zulmeden her kişi, dünyâdaki bütün şeylere mâlik olsaydı bile, cezâdan kurtulmak için hepsini fidye olarak verirdi. Onlar cezâları olan azâbı görünce, içten içe duydukları pişmanlığı açığa vururlar. Ne çâre ki, kendilerine aslâ haksızlık edilmeksizin, aralarında adâletle hüküm verilmiştir.”
   
62. âyette, “ İyi biliniz ki, Allah’ın velîlerine korku yoktur, onlar üzüntüye de uğramazlar.”

63. âyette, “ Allah’ın velîleri o kimselerdir ki, O’na îman edip, emirlerine aykırı hareketlerden sakınırlar.”
   
64. Âyette de, “ Dünyâ hayâtında da âhirette de müjde vardır onlara. Allah’ın hükümlerinde olsun, verdiği sözlerde olsun aslâ değişiklik olmaz. İşte bu müjdeler en büyük mutluluktur.” buyurmaktadır.
   
Mü’minler; Kitap, Sünnet ve İcmâ gibi kaynaklardan, husûsiyle günümüzde hayatını îman ve Kur’an’a adamış gönül ve ruh mimarlarından ve onların eserlerinden tam istifâde ederek tavır ve davranışlara yansıtılabilirlerse, dünyâ ve âhiret mutluluğu elde edilmiş olur.
 
İsrâ sûresi 53. âyette Allah; “(Habîbim)  Söyle o kullarıma; hep en güzel sözleri söylesinler, çünkü şeytan aralarını bozmaya çalışır. Gerçekten şeytan insanın açık düşmanıdır.”

84. âyette, “ De ki: Her insan kendi seciye ve karakterine göre davranır. Kimin daha isâbetli olduğunu ise asıl Rabbiniz bilir.” buyurmaktadır.
   
Tâhâ sûresi 135. âyette de Cenâb-ı Hak, “ De ki: ‘Herkes beklemede!’ Sizde gözleyin bakalım! Doğru yolu tutanların, hidâyete erenlerin kim olduğunu yakında anlayacaksınız!”     buyurmaktadır.
     
Tarihte böylesine eşi menendi olmayan bir zulüm karşısında tek ümit kaynağımız, Rabbimizin inâyeti ve sonsuz rahmetidir.
     
Mü’min kendine düşeni yapmalı, bugün yapma imkânına sâhip ise ‘yarın yaparım’ dememelidir.. O zaman nice yarınlar geçer de hiç bir şey yapılmaz olmaz. Onun için unutmamalı, herkes için yarın âhiret olabilir. Çünkü kimin nerede, ne zaman öleceğini sadece bizi bize sormadan yaratan Allah bilir.

[Mehmet Ali Şengül] 4.4.2019 [Samanyolu Haber]

Tezatlardaki Güzellik [Safvet Senih]

Üstad Bediüzzaman’ın dediği gibi: “Şu kainata dikkat edilse görünüyor ki, içinde iki unsur var ki, her tarafa uzanmış, kök atmış: Hayır-şer, güzel-çirkin, fayda-zarar, kemâl-noksan, ziya-zulmet, hidayet-dalâlet, nur-nar, iman-küfür, taat-isyan, korku-muhabbet gibi eserleriyle, meyveleriyle, şu kainatta zıtlar birbiri ile çarpışıyor, daima değişmeye-başkalaşmaya mazhar oluyorlar… (Niçin?) Hikmet Sahibî Ezelî Zat, ebedi inâyeti ve ezelî hikmetinin iktizasıyla, şu dünyayı, tecrübeye mahal ve imtihana meydan ve Esmâ-i Hüsnâsına ayna ve Kader ve Kudret Kalemine sayfa olmak için  yaratmış. Tecrübe ve imtihan ise, neşvünemâ bulup gelişmeye sebeptir. O neşvünemâ ise, istidatların inkişafına sebeptir. O inkişaf ise, kabiliyetlerin tezahürüne sebeptir. O kabiliyetlerin tezâhürü ise nisbî (izâfî) hakikatlerin zuhuruna sebeptir. Nisbî hakikatların zuhuru ise, Cenab-ı Hakkın Güzel İsimlerinin tecelli nakışlarını göstermesine ve kainatı, İlahî Mektuplar suretine çevirmesine sebeptir. İşte, şu imtihan sırrı ve teklif sırrı iledir ki, âlî (yüce-yüksek) ruhların elmas gibi cevherleri, sefil ruhların kömür gibi maddelerinden temizlenip ayrılır. İşte bu anlatılan sırlar gibi daha bilmediğimiz çok ince ve yüce hikmetler için, âlemi bu surette irade ettiğinden, şu âlemin değişmesini ve dönüşmesini de o hikmetler için irade etti. Değişme, dönüşme için zıtları birbirine hikmetle karıştırdı ve karşı karşıya getirdi. Zararları menfaatlere mezcederek, şerleri hayırlara dercederek, çirkinlikleri güzelliklerle cem ederek, hamur gibi yoğurarak, şu kainatı değişim ve dönüşüm kanununa, tahavvül  ve tekâmül düsturuna tâbi kıldı.” (Yirmi Dokuzuncu Söz)

İşte bu kanunun neticesi meydana gelenleri de Muhammed Fethullah Gülen Hocaefendi şöyle taksim ve tasvir ediyor: “Kendini güzel görmek ve göstermek isterken teşhire takılıp kalanlar; hayata erken uyanmışlığı allayıp-pullayıp, yüksek fiyatla aldatma ile satmaya çalışanlar; kendisini filozof zannederek aklıyla yanılanlar; mantık ve düşünce yapıları itibariyle daha ziyade çorak yerleri hatırlattıkları halde, dâhiyane tavırlarla  ‘herkesi kör ve âlemi sersem’ sananlar; güzelliği süse karıştırıp, güzelleşeyim  derken gülünç duruma düşenler; zeki görünmek için şaklabanlığa sığınanlar; hiçbir işe yaramadıklarını kamufle etmek için herşeyin içinde görünmeye çalışanlar; hissizlik ve duyarsızlıklarını sabır ve tahammül gibi göstererek ulü’l-azmâne (Ulü’l-azm beş büyük peygamberin gösterdiği sabır gibi göstermelik) tavırlara girenler; fıtratlarının ibresi sürekli olarak mahkûm doğup mahkûm yaşadıklarını gösterdiği halde,  arslan artığı üzerinde tilki kurnazlığı…  Sarmaşıklar gibi kuvvetlilere dayanıp yükselenler, yükselip en dev-âsâ ağaçlarla boy ölçüşenler; sıkıntı ve üzüntünün zerresini dahi duyup hissetmemelerine rağmen, başkalarının yanında dert ve ızıdırap nağmeleri çekip dâvâ adamı taklidine kalkışanlar; doyma bilmeyen bir iştihâ ile, sürekli sağda solda kemirecek birşeyler aradıkları halde, kendilerini, gani (müstağni) tokgözlü, onurlu ve gururlu göstermeye çalışanlar…  (…)

“Tabiî bunların yanında, düşünce ve duygularıyla gerçeğe uyanıp cennetlerde yaşayanlar; bütün benliği ile Hakka teslim olup aklını, vahyin emrine vererek düşüncede istikamete ulaşanlar; hizmet etme mevsiminde sürekli ön safları kollayanlar, ücret alma zamanında gerilerin gerisinde kalıp rüyalarında dahi kelepir düşünmeyenler; sineleri aşk ve şevkle dopdolu, gözlerinde Yakub’un hasret ve ızdırabı gönüllerinde Leyla’nın dert ve hicrânı ocaklar gibi yanıp tutuştukları halde gam ızhar etmeyenler; Kaf dağından ağır yüklerin altında inim inim inlerken dahi mükellefiyetlerini yerine getirememiş olmanın ızdırabıyla iki büklüm olanlar; makamlar,  mansıplar, koşup ayaklarına kapandıkları halde, kendilerini müflis birer nefer, sefil birer hizmetçiden daha ileri görmeyenler; gayret ve çalışmalarına terrettüb eden bütün  iyilikler ve güzellikler karşısında ‘Ben yaptım, ben ettim’  demeyi şirkin isi-pası sayıp bu sis ve duman içinde Allah’a varılamayacağına inananlar… Umman iken katre görünenler, güneş iken zerre urbasına bürünenler ve bütün bir varlığın kalbi mesabesinde olmalarına rağmen, kendilerini hiç ender hiç bilenler… Hâsılı, bütün hayırlarla hayırlılar, şerlerle şerliler, meleklerle şeytanlar bu devrede hep içiçe ve beraber olmuşlardır.
“Sonra da, bu KAOSLU  DÖNEMİ  bir yeni gün, bir yeni bahar, bir yeni devir takip etmiştir. Zannediyorum, günümüze isabet edeniyle, NEBÎLERİN  VA’DİNDE, VELİLERİN  YADINDA  ve  GÜVERCİNİN  KANADINDA  olan o yeni dönemin esintileri çoktan duyulmaya başladı bile…
“Ah! Herşeyi, kendi renk ve güzellikleriyle saran o mutlu gelecek, o kadar şirin! (…)

“Bu aydınlık sabahta, dört bir yana dalga dalga yayılan ışıkların, ufuktan evlerimize kadar her yanı sardığı o masmavi saatlerde gökyüzünde  bir ‘nar-ı beyza’ haline gelip kıvılcımlarıyla ruhlarımızı alevler gibi saran o en aydınlık dakikalarda, sulardaki kabarcıklardan çiçeklerin yanaklarına kadar neşe ve sevinç olup yağan o en bayıltıcı saniyelerde, varlığın özüyle bütünleşmesini bilenler, her lâhza ayrı bir güzelliğe uyandıklarını duyup yaşayacak ve ebedî vuslata giden bu yolda her an ayrı bir visâlin zevkini yudumlayacaklardır.”

İnanıyoruz ki, o demler çok uzak değildir…

[Safvet Senih] 4.4.2019 [Samanyolu Haber]

Her köşede bir imtihan [Mehmet Ali Özcan]

İç içe imtihanlara maruz kaldığımız bir dünyada yaşıyoruz. İyi ile kötü arasında bir mücadelenin içindeyiz. Bazen o kadar güzellikler yaşar ve mutlu oluruz ki tarifi imkânsızdır, bazen de kendimizden iğrenecek kadar alçalırız ki “ölsem de kurtulsam” deriz, bazen de bunun farkında bile olmadan tekdüze bir hayat sürdürüp gideriz.

Nerede, ne zaman ve kiminle imtihan olacağımızı kestirmek mümkün değil. İyi-kötü ayırımını yapabilmiş insanlar, az-çok nelerle imtihan olacaklarını kestirebilseler de bazen hiç beklenmedik yerden imtihana maruz kalabiliyorlar.

Menfaatleriyle, sevmedikleri insanlarla veya hayat mücadelesi ile imtihana tabi tutulanlar, hayatlarındaki “doğrular”ın yardımıyla bu imtihanları kolayca aşabilirler. Ne var ki imtihan, bazen çok çetin olur. İnsan, dostuyla, kardeşiyle, ailesiyle imtihan olabileceği gibi hayatını şekillendiren ve yıllarca iyi insan, iyi Müslüman olmanın yollarını öğreten insanlarla da imtihan olabilir.

Bir tarafta ömrünü ve gönlünü verdiği davası, öbür tarafta dünya hayatı, menfaatleri ve belki de ailesi… Bir inayet eli bekler insan, bir çıkış yolu arar durur, kazanmak için uğraşır, sevdiklerinden uzak kalmamak için gayret gösterir. Allah’ın rızasını kazanmanın yollarını arayıp durur; muvaffak olabilmenin yolunun O’na teveccühten ve O’nun rahmetine sığınmaktan geçtiğini bilerek dişini sıkar, mücadele eder.

Vicdan, menfaat karşısında yenilgiye uğrar bazen ve yalancı bir rahatlama olur insanda. Menfaat, vicdanın yerini almıştır ve artık ne soru vardır zihinde ne de sorunlar… Doğrularla yanlışlar yer değiştirir; menfaat neredeyse, doğrular da oradadır artık. Farklı türden bir irade devreye girmediği sürece artık girilen bu yoldan çıkmak mümkün değildir.

Aklını ve vicdanını kullanarak, yolunu bulmuş, istikametini ayarlamış insanlar vardır bir de… Hak bildikleri yolda, doğru kılavuzun çizdiği rotadan çıkmamayı şiar edinmişlerdir onlar. Yeni yollar arayıp maceraya atılmaz, yapılması gerekenleri yapıp arkadan gelenlere yeni ufuklar açarlar. Dini için, milleti için, davası için kurban eder kendisini…

Aynı şeyi, menfaatlerini başköşeye koyarak yapanlar da vardır maalesef. Geçmişte olduğu gibi günümüzde de rehberini yanlış seçmiş olanlar, insanlığa zarardan başka bir şey vermemiştir. Şahsi kemalât veya hayat tarzı açısından değerlendirildiğinde bir kıymeti olan insanların, yanlış lider seçiminden dolayı nasıl da basitleşebildiklerini Türkiye örneğinde rahatlıkla görebiliriz.

Aklına ve vicdanına sürekli danışıp duranlar, yaptıkları her şeyin hesabını Allah’a vereceklerine inanırlar. Menfaatten ziyade prensipler, ön plandadır onlar için ve o prensipler sayesinde kendileri gibi olanlarla kopmaz bağlar, bağlılıklar oluşur. Başkalarına göre zikzaklı görünen hayatları, aslında istikametli bir hayatın neticesidir.

Kendi menfaati için insanlara zulmeden, korkularının esiri olup karınca basmaz insanları terörist ilan eden, hüküm giymemek veya hapse girmemek için başkalarına iftira atan, kendi çocuğunun yüzü gülsün diye başka çocukların ağlamalarına sebep olan, kendi ailesinin mutluluğu için başka ailelerin huzurunu bozan ne çok insan var artık çevremizde.

“Kazanma kuşağında kaybetme” ne güzel bir ifadedir bu tipler için… Önemsiz bir şeyi kazanmak için belki de ömür boyu vicdanında taşıyacağı ağır bir yüke ev sahipliği yaparlar. İstikametini bulamayan bu tipler, bazen menfaati, bazen ismi, bazen de sevdikleri için doğru davranışı ortaya koyamazlar.

Bunu yapanları uyarmak yerine onlara hak vermek veya desteklemek suretiyle başkaları da ayrı bir imtihana maruz kalırlar. Böylece ortaya yeni ve farklı bir ihanet çıkar. Bu durumda artık neyin doğru neyin yanlış olduğuna karar vermekte zorlanırlar. Zamanla hayat, onlar için anlamsızlaşır ve Şeytanın oyuncağı haline gelirler. Sattığı süt, daha ağır gelsin diye içine altın yüzüğünü atan tüccar gibidir bunlar.

Ne kadar da erdemli bir davranıştır vefa; eşe, dosta, davaya… Düşmanın saldırıları ve insafsızlığı yanında, vefasız dostların eliyle çekilen imtihanlar vardır ki, doğrusu dayanılması en güç olan da işte budur. Aynı duygu ve düşünceleri paylaşanların dünya hayatı veya nimetleri için birbirlerine iftira atmaları nasıl izah edilir bilemiyorum.

Eğer ciddi bir pişmanlık ve toparlanma söz konusu olmazsa, vefa duygusu zedelenmiş insandan ne istikrar ne de güven beklenemez. Çünkü böyle bir insan artık çevresine yarardan çok zarar verir; huzursuzdur, her şeyden kuşkulanır, onunla yola çıkanlar da yolda kalır.

Zor da olsa yukarıda bahsettiğim türden imtihanlardan alnının akıyla çıkanlar, sonunda büyük bir huzura kavuşur ve vicdanıyla baş başa kaldığında yaşayabileceği azaptan kurtulur. Böylece hem kendilerine olan güveni hem de içinde bulundukları toplumun saygısını yeniden artırarak kazanırlar.

Kendisi ve vicdanıyla barışık olup da Allah istediği manada bir insan olmaya çalışanların veremeyeceği hesabı ve yüzüne bir tokat gibi patlayacak yanlışlıkları yoktur. Kalbi itminan halinde olan böyle insanlar cennetlerini içlerinde taşır, hayatlarından lezzet alırlar.

İmtihanın sırlarından biri de, tabi afetler gibi bazen umumi olmasıdır. Tıpkı Hizmet Hareketine müntesip insanların tamamının, günümüzde maruz kaldığı imtihan gibi… Herkes bu musibet karşısında ahirette niyetlerine göre muamele görecektir. Bela ve musibet derecesinde imtihan istenilmez ama geldiği zaman da sabırla gereği yapılmalıdır. “Lütfun da hoş, kahrın da hoş!” demek kolay ama gereğini yapmak zordur. Hizmet insanlarının başına musallat olmuş ve olacak dünya kadar imtihan çeşidi vardır. Mühim olan, bunun farkında ve şuurunda olarak, kulluğun gerektirdiği tavrı takınabilmeleridir.

“Biz, insanları bu şekilde birbirleriyle imtihan ederiz; (mevki, makam, ırk, renk, zenginlik, sosyal statü gibi unsurları üstünlük sahibi zannedenler, fakir, köle, kimsesiz ve toplumda kendilerine statü tanınmayan mü’minler için,) “Allah, aramızdan bula bula bunları mı lütfuna lâyık gördü?” derler. Oysa Allah, (bütün nimetleri verenin Allah olduğunun şuuru içinde O’na) şükredenleri (ve dolayısıyla lütfuna lâyık bulunanları) çok daha iyi bilmez mi?” (En’am, 53).

[Mehmet Ali Özcan] 4.4.2019 [TR724]

AİHM kaçırılan Özgür Kaya’yı Türkiye’ye sordu: Onu bulmak için ne yaptınız, AYM ne yapıyor? [Erman Yalaz]

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi(AİHM), Ankara’da yaşanan adam kaçırma vakıalarıyla ilgili tarihi bir karar verdi. Ankara’da 13 Şubat’ta Yasin Ogan ile birlikte kaçırılan Özgür Kaya adına yapılan başvuruyu inceleyen AİHM, Türkiye’yi uyardı.

Özgür Kaya’nın avukatları vasıtasıyla yapılan başvuruyu öncelikli olarak ele alan AİHM, hükümete ve ilgili yargı mercilerine kaçırılan Kaya’yı bulmak için net tür adımlar atıldığını sorusunu yöneltti.

AİHM kararında ayrıca, Türkiye’de Kaya’nın yakınları ve avukatları kanalıyla Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı müracaat hatırlatılarak, “Türk Anayasa Mahkemesi nezdinde işlem ne aşamadadır?” diye soruldu.

AİHM’in Özgür Kaya’nın avukatlarına ilettiği cevap şöyle:

Sayın Beyefendi,

Avrupa İnsan hakları Mahkemesine göndermiş olduğunuz 15 Mart 2019 tarihli ihtiyat-i tedbir talepli müracaatınızı aldığımı bildirmek isterim.

İhtiyat-i Tedbir Kararı

Mahkeme, 25 Mart 2019’da, 39. Maddenin incelemesini ilgili hükümetten bilgi alıncaya kadar askıya almaya karar vermiştir.

Öncelik

Mahkeme ayrıca, 41. kural uyarınca müracaatınıza öncelik verme kararı almıştır.

İstenen Bilgi

Mahkeme, ilgili hükümetten madde 54/2 (a) çerçevesinde aşağıdaki bilgileri istemeye karar vermiştir:

Soruşturma makamları, özellikle de ilgili savcılar, kaçırılan kişiyi bulmak için ne tür adımlar atmışlardır?

Türk Anayasa Mahkemesi nezdinde işlem ne aşamadadır? Müracaatçılar tarafından yapılan ihtiyat-i tedbir talebi hakkında herhangi bir karar verilmiş midir?

Hükümetten, yukarıdaki sorulara karşı cevaplarını bildirmesi ve Mahkemeye 29 Mart 2019 tarihine kadar soruşturma dosyasının bir kopyasını sunması istenmiştir. Hükümetin yapacağı bildirimler sizinle paylaşılacaktır.

Ek Bilgi

Sizin veya başvuranların adreslerinde bir değişiklik olduğu takdirde, Mahkemeye bildiriniz. Ayrıca, yukarıdaki olayla ilgili önemli gelişmeler olduğunda Mahkemeye bilgi vermeniz ve yerel makamların konuyla ilgili vereceği kararları bildirmeniz gerekmektedir.

Yargılama sırasında Mahkeme, başvuru sahiplerinden bilgi talebinde bulunabilir. Bu talebe cevap vermemek, Mahkemenin, başvuranların müracaatlarını artık takip etmedikleri ve dava listesinden çıkardıkları sonucuna varmasına neden olabilir.

Saygılarımla,

ÖZGÜR KAYA VE YASİN UGAN’DAN 2 AYDIR HABER YOK

Ankara’da 13 Şubat 2019’da Yasin Ugan ve Özgür Kaya’yı evlerinden başlarına siyah poşet geçirerek polisler tarafından kaçırılmıştı. Ailesinin takibi ve müracaatları sonrasınd aEmniyet’in “bizde yok” dediği Yasin Ugan ve Özgür Kaya ile ilgili polisin evde tutanak tuttuğu ve dosya numarası verdiği ortaya çıkmıştı. İlgili soruşturma dosyasının Ankara Savcısı Selçuk Güntaş da olduğu da doğrulanmıştı.

Ugan ve Kaya’nın yaşadıkları Altındağ Çamlık Mahallesi 1847’nci Sokak’ta yapılan aramanın tutanak altına alındığı ve bu tutanağın sorgulama sırasında ev sahibine gösterildiği belirlenmişti.

Ugan ve Kaya’nın ailelerinin Ankara Emniyeti’ne yaptığı başvuruda “gözaltında böyle birileri yok” bilgisi üzerine konu adliyeye taşınmıştı. İki isimden 2 aya yakındır bilgi alınamıyor.

İKİ AYDA 6 KİŞİ KAÇIRILDI

Daha önce MİT ve Emniyet içindeki bir yapının 15 Temmuz’dan sonra 25 kişiyi kaçırdığı ortaya çıkmış, bazı isimlerin Emniyet, Savcılık ve Mahkeme aşamasındaki ifadeleriyle kaçırılan kişilerin işkence ve kötü muameleye uğradığı belgelenmişti.

Şubat ve Mart 2019 sürecinde ise Gökhan Türkmen, Yasin Ugan, Özgür Kaya, Erkan Irmak, Salim Zeybek ve Mustafa Yılmaz kısa süreli aralıklarla peş peşe kaçırıldılar.

[Erman Yalaz] 4.4.2019 [TR724]

Siyah-beyaz korku filmi gibi biraz… [Ahmet Dönmez]

31 Mart akşamı ne oldu?

Biz bu soruyu 24 Haziran’da da sormuştuk.

Anlayamadığımız şeyler vardı.

Ki hala bir muamma olarak durmaktadır.

Muharrem İnce ve Meral Akşener neden sessizliğe gömülmüştü?

****

Aynı soru, 31 Mart akşamından beri de soruluyor.

Artık ne kadar kötülük yapmışsa, ne acılar çektirmişse bu insanlara; 4 gündür herkes karın ağrılı bir bekleyiş içerisinde. Pazar gecesi Ekrem İmamoğlu’nun kazanacağı belli olduğunda bile “Nolur bana umut verecek şeyler söylemeyin. Umutlanmak istemiyorum. Bu adam vermez, bak göreceksin.” diyenler az değildi. “Beni çimdikle”, “Bu bir rüya mı?” diyenler vardı. O gün bugündür “Bir şey olacak, bir şey yapacaklar ve yine İstanbul’u gasp edecekler. Bu tatlı rüya bitecek” diye korkanlar yok değil… “Asla yenilmez”, “Kaybedeceği seçime girmez”, “Kaybetse de vermez”, “Yakar yine vermez” inanışı nedeniyle AKP dışı bütün kesimler diken üstünde; her an bir yerden hortlayacak bir iktidar eşkiyalığı bekliyor.

Çünkü bu ülke 7 Haziran’ı yaşadı. Tam ‘bitti’ derken, mezardan dirilip geldi. Bir yandan Deniz Baykal bir yandan Devlet Bahçeli, Saray’a can suyu vererek hayata döndürdü. İlk kez sandalye çoğunluğunu elde eden muhalefet,  Meclis başkanını bile seçemedi. Sonrasında bombalar batladı, canlar gitti, iktidar geldi.

Diğer yapıp ettiği bütün kötülükler, kurduğu kumpaslar, yaptığı hileler ve işte bu çok kanlı 7 Haziran travmasından olacak, şimdi kimse huzur içinde kutlama yapamıyor.

Filmlerdeki bir türlü ölmek bilmeyen kötü adamlar gibi, tekrar kalkacağı ve geri geleceği endişesi bir türlü atılamıyor.

Bizimkisi bir kâbus hikayesi, siyah beyaz korku filmi gibi biraz…

****

Peki öyleyse Erdoğan 31 Mart akşamı İstanbul yenilgisini neden bu kadar kolay kabul etti? Daha doğrusu beklendiği ve vehmedildiği kadar haramakilik yapmadı. Onun yerine medyası, yandaşları ve pelikanları beklenen şirretliği sergiliyor.

İyi ama Erdoğan niye bu kadar kolay teslim oldu?

Yumurtayı sarısız okutan, avantadan lavanta çıkaran avurtlu adama o akşam ne oldu? Hatta sadece o akşam değil, sonrasında da Ekrem İmamoğlu’nun kazandığını kabul eden ifadeleri neden kullandı? Yine aynı kâbus hikayesindendir, “Var bunda bir hinlik ama dur bakalım…” diyenlere rastlıyoruz.

****

Henüz çok kaypak bir zemin var, sağlıklı bir değerlendirme yapmak için erken belki.

Uçuk kaçık komplo teorileri de dahil olmak üzere farklı senaryolar havada uçuşuyor.

Ancak biz görünen ve bazı kulis bilgilerden yola çıkarak bir kaç basit çıkarımda bulunabiliriz.

Bana göre 31 Mart akşamının temelde üç dinamiği, üç ayrı gerçeği var.

Ve Erdoğan üçünden de ayrı ayrı mesajlar aldı.

Bir: Halkın gerçeği. Bu maddenin karşısında büyük oranda ekonominin durumu yazıyor.

İki: Devletin gerçeği.

Üç: Dış dinamikler. Bu maddenin gizli öznesi de yine birincide olduğu gibi ekonomi.

Yani para.

Yani Erdoğan’ın en büyük gerçeği.

Anladığı ve konuştuğu en iyi dil.

****

O halde ben 31 Mart akşamını analiz etmeye önce buradan başlamak istiyorum.

Bu seçimin en kuvvetli belirleyeni ekonomi oldu.

2001 krizine bile rahmet okutacak büyük bir çöküş kapıda. Devletin kasasında para kalmadı. Herkes biliyor.

Erdoğan kendisi söylüyor; belediyeler iflasın eşiğinde.

Yine kendi itirafı ile bunun da en büyük sorumlusu bizzat kendisi.

Bir süredir arka kapı kanalları üzerinden para arayışı içerisinde. Neredeyse başvurmadığı yer kalmadı. IMF de dahil olmak üzere çeşitli para kaynakları ile gizli görüşmeler gerçekleştiriyor. Çok güvendiği isimler üzerinden bu kontaklar kurulmuş durumda. Bu girişimlerini ulusalcı ortaklarından özellikle gizlemeye çalışıyor. Çünkü Çin başta olmak üzere, Avrasyacı dostlarının çaldığı kapılardan da eli boş dönüldü. Böyle bir aşamada onlarla bir savaşa girmek istemiyor.

Şu anda Batı’ya eli mahkum. Ve oralardan da kendisine bazı şartlar ileri sürülüyor. Bunların başında demokrasi ve hukuka geri dönülmesi geliyor. Çünkü paranın dönüşünü garantiye almaları gerek. Kimse bir batığa borç vermek istemez.

Erdoğan’ın görece bir rahatlama sağlaması kaçınılmaz.

Aslında ‘bir aşk hikayesi’ değil, ‘kırk katır mı kırk satır mı’ ikilemi onunkisi. Ateşle su, dikenle gül gibi… Gözyaşı, umut ve ihtiras; yeni başlayan korku filmi gibi biraz.

İktidarını tamamen kaybetmek ile mevzi kayıplara razı olmak arasında bir seçim onunkisi.

****

Daha önce de yazdığım ve bir çok gözlemcinin de söylediği üzere parti kurmayları aslında İstanbul’un kaybedilmesini satın almıştı zaten. Bütün kamuoyu yoklamalarından aynı sonuçlar geliyordu. Erdoğan bunu tersine çevirebilmek için azami gayret sarfetti. 7 Haziran sonrası deneyip de başarılı olduğu yöntemi bu kez seçimden önce test etti. O zaman terör ve şehit kanları ile korku pompalamış, kaçan oyları geri getirmişti. Bu kez de ‘beka’ söylemi ve yine tehdit dili ile benzer bir korku iklimi oluşturmayı denedi. Olmadı.

Bana göre bunda yukarıda sıraladığım faktörlerin üçü de etkili oldu.

Normal şartlarda 28 binlik oy farkı Erdoğan için sorun olmazdı. Partililer Erdoğan’ın ‘bu kadarcık’ bir farkı rahatlıkla ‘kapatacağına’ ve İstanbul’u (ç)alacağına inanıyorlardı. Eksik miktar, Ankara’daki gibi ‘şişirilemeyecek’ boyutta değildi. Gerçekten de kötü tecrübe ile sabit ki, Erdoğan bunu ‘ustalıkla’ yapabilecek bir adamdı. O yüzden de o gece ne muhalefet tam sevinebildi ne yandaşlar büsbütün vazgeçebildi.

AA başta olmak üzere bütün yandaşlar bir şeyler beklediler. Gözlerinin içine baktılar. Fakat o emir gelmedi. Gelmediği gibi, Erdoğan milletin karşısına çıkıp “Adam kazandı” deyiverdi.

Çünkü o tarihin gördüğü en pragmatik siyasetçilerden biri.

Önünde iki yol vardı. Ya kendisine yakıştığı ve her zaman yaptığı gibi hilelere başvuracak, zorbalık yapacak, yakıp yıkacak ve böylece mukadder sonunu hızlandıracaktı ya da rasyonal davranarak iktidarını koruma yolunu seçecekti.

7 Haziran’daki gibi davransa, bir süre sonra çalacağı kapılar yine yüzüne kapanacak ve ekonomik tsunamide iktidarı tamamen enkaz altında kalacak.

  Sarayını ayakta tutabilmek için İstanbul’u feda etmek zorunda kaldı. Dışarıya, “Türkiye’de serbest seçimler var. Seçmenin iradesine saygı duyan bir Cumhurbaşkanı var. Türkiye’nin en büyük illerini kazanabilen muhalefet partileri var.” mesajlarını vermiş oldu.

****

Buradan birinci maddeye, yani ‘halkın gerçeği’ne bağlamış olayım.

Hani seçimden önce Partili Cumhurbaşkanı bir yandan, Partili İlahiyatçı Hayrettin Karaman öte yandan, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu diğer yandan yalvarıp duruyorlardı ya; “Bu seçim ders verme seçimi değildir” diye… İşte o seçim, bu seçimdi. 31 Mart, ders verme seçimiydi. Faydacı bir lider olarak Tayyip Erdoğan dersini aldı.

Şunu gayet iyi biliyor ki, önünde bir 4 yıl daha var. Kaybı büyük olsa da şimdilik sadece belediyeleri kaybetti. Sarayı ve iktidarı halen elinde. Fakat gösterge, bunu da kaybedeceği yönünde. Bunu çok iyi biliyor. Yapması gereken şey, seçimi mümkün olduğunca erteleyebilmek ve hatta zamanında yapabilmek. Yani 2023’te. Bunun yolu da tansiyonu düşürmek ve ekonomiyi toparlamaktan geçiyor.

Bu seçimde halk, gerilim siyasetine ve ‘beka’ söylemine prim vermediğine göre Erdoğan daha çoğunu kaybetmemek adına süratle marjinal faydaya yöneldi.

“Önemli olan iktidarımı muhafaza etmek, İstanbul’u gelecek seçimde geri alırım.” şeklinde düşünmüş olması sıradışı bir ihtimal değil. Zira tersini yapması halinde her şeyini kaybedebileceğini gördü. Aldığı mesaj oydu. Kendine zaman kazandırma kararı aldı.

Zaten 5 yıl boyunca (iktidarda kalırsa) bu belediyelerin çanına ot tıkayacak. Balkondan, “Görecez bakalım nasıl yönetecekler, göreceeez” demesinden ve İmamoğlu’nu ‘topal ördek’ ilan etmesinden belli. Parayı kısacak, denetimi artıracak, medyayı üzerlerine salacak, belediyelerin yetkilerini by-pass edecek, kararnameler çıkaracak vs…

****

Halkın gerçeği bize aynı zamanda şunu da söylüyor; Bu seçimden bir demokrasi destanı çıkmaz.

Yine belirleyici olan ‘tencere’ oldu.

Daha 1 yıl önce “Bu kadar yetkiyi vermeyin. Tek adam olacak” uyarılarına rağmen onu başkan yapan da bu halktı. Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluklarını umursamadı, gitti sandıkta omuzlarına aldı. Parlamentoyu, yargıyı, medyayı kendine bağlayan; cezaevlerini gazetecilerle ve muhalif siyasetçilerle dolduran Erdoğan’ı asla cezalandırmadı. Ne zaman ki tane ile patlıcan, zarı ile soğan alır hale geldi o zaman bir ‘ders’ verdi. Hepsi bu.

Her şeye rağmen Cumhur İttifakının yüzde 50’nin üzerinde oy almış olması düşündürücü değil mi? 

Normalde geçen seçimde de Ankara’yı kaybetmişti. O zaman bakanlarıyla seçim kurulu basıp tekme tokatla geri almıştı. 5 yıl sonra gelinen noktada değişen şey; işte o üç dinamikte gizli: Halkın, devletin ve dış dünyanın gerçekleri değişti.

Yani alev gibi biraz!

[Ahmet Dönmez] 4.4.2019 [https://www.ahmetdonmez.net]

Seçim sonuçları: Mızrak çuvala sığmıyor kuzum! [Osman Ertürk]

Tilkiye, “Kümesi bekler misin?” demişler de, “Gülmekten konuşamıyorum ki” diye cevap vermiş. Memleketin hali için daha manidar bir açıklama yok gibi.  Acıklı ama, pragmatistçe, hep bana diyenler “Kümes”e tilki oldular. Bir grubun işleri tıkırında giderken, diğer taraftan memleket bir uçtan bir uca karanlığa gömüldü. Kan ağlıyor yıllardır. Hukuku batmış, ekonomisi darmadağın, dünyanın saygı duymayı çoktan bıraktığı bir ülke. Kendi içinde de insanları birbirine düşürerek, “Kontrollü darbe” yapacak kadar zıvanadan çıkıp ayakta kalmaya çalışanlar, pragmatizmin kurucusu zata mezarında takla attırdılar. O bile bugünkü iktidarın dönüşlerini, yalanlarını, “Kanlı” manevralarını görse tezlerini tekrar gözden geçirir, muhakkak “Bu kadarını ben bile düşünemezdim.” derdi.

Son birkaç yıldır kör-topal gitmeye çalışan iktidarın düşüşü gözle görülür olmuştu. 31 Mart seçimleri bir kırılmanın ilk sinyali olarak düşünülebilir. Uzun zamandır enayi yerine konan millet, tanzim kuyruklarında, pazar alışverişlerinde iğnenin ucunun kendine dokunduğunu anlamış, derinden derine acıyı hisseder olmuştu. Yolunda gitmeyen bir şeylerin olduğu, geçte olsa idrak edildi. Bir değişimin fitilini zihninin derinliklerinde böylelikle ateşledi. Bu güzel bir gelişme. Yanlış mıyım?

Değişimler hep zaman alır ve sancılı olur. İstanbul ve Ankara gibi iki ilin el değiştirmesi çok değerli bir göstergedir. Bu durumu diğer değerli kılan şey ise, dünyaları farklı üç partinin aynı platformda buluşmasıdır. Görünen o ki, iktidar partisi vatandaşı o kadar illallah ettirmiş ki, birbirine selam vermeyenleri aynı kompartımanda bir araya getirmiş oldu. Ülkede her gün düşmanlıklar, nefret artıp, bölünme keskinleşirken bu U dönüşü muktedirleri tedirgin etmişe benzer. Bu birlikteliğin değeri asıl ne zaman anlam kazanacak biliyor musunuz? Hukukun üstünlüğü, adil yargılanma, savunmanın kutsallığı, bağımsız yargı tesisi ve cezaevlerindeki masumlara özgürlük ortak paydasındaki acil eylem planı devreye girdiğinde. Belki de, iktidar değişmeden, bugünün işi değil bu dediklerim. Ama hukuken, dînen, fikren ve siyâseten doğru olan bu. Diğer taraftan da, ekonomiyi ayağa kaldıracak şey adalet mekanizmasının durumuyla doğru orantılı. “Adalet mülkün temelidir” sözü bu açıdan çok değerli, fiyakalı bir ifadedir.

Ya hukukun üstünlüğü, ya da batmaya devam!

Şunu bilmek lazım, adalet, kimsenin insafına terk edilmeden objektif olarak tesis edilmesi gereken bir kıymettir. Adalet terazisi şaşınca afallatıcı felaketleri beklemek yanlış olmaz. Olmadı da. Devletin düzgün işleyen, başarılı, imrenilecek bir kurumu kalmadı. Detaylı bir check-up yapılsa, hastanın inim inim inlediğini ibret verici bir şekilde görmemiz mümkün.  Örneğin, arslanlar gibi savundukları cemaat yargılamaları aslında esef edilecek bir tiyatro. Şunu anlamaları lazım, cemaate vurdukça aslında kendilerinden, memleketin geleceğinden yiyorlar. Cemaate vururken pozitif hukuk kurallarını bir yana bırakmaları gerekiyor çünkü. Memlekette bu kadar düzgün, hukuka uygun teşkil edilmiş kurum ve yapı bulmak mümkün değil. Haramiler kurumlara çökünce bu apaçık ortaya çıktı. Eğer bunu anlamıyorlarsa, ne devleti ne de -büyük ölçekte- dünyayı tanıyorlar. BankAsya, Bylock, Sendika vs gibi suçlamalarla “Silahlı terör örgütü” ihdası, çıkmaz yollara sapmaya sebep olmuş, başlarına belalar açmıştır. En güvendikleri delilleri Bylock’da “Çay-Çorba sohbeti, haftasonu gezileri, arkadaş ziyaretlerinden başka bir şey bulamamış” bizim devletluler. (Not: Efendim Bylock konusu başlı başına bir yazı konusu. Ayrı olarak incelenmeyi hak ediyor. OE) Gizli-Saklı yazışma programı diye yeri göğü inletip, -hafizanallah- bir bomba, silahlı eylem hazırlığı veya intihar bombacısına rastlayamadılar bu yazışmalarda. Ne kadar dövünüyorlar bir bilseniz. Azizim! Silahlı terör örgütü derken mânidar sükût tavrınız ekranlara yansıdı ve biz hukukçularda bu  ekran görüntüsünü kaydettik. Millet anlamasa da biz, birbirimizi iyi anlarız. “Dondurmacı tâbiriyle “otuz iki dişe keman çaldıran” bir senaryo çöp olmuştur diyelim de laf gediğine otursun.

Türkiye’de hukukun beyin kanaması geçirmesi 17 Aralık, ölümü ve mezar taşı dikilmesi 15 Temmuz tarihlerine yansır. Her ikisinde de özne olarak cemaat karşımıza çıkıyor. Ne menem hastalıklı bir ihtirasmış ki, cemaati bitireyim diye, devleti yıkmakta beis görmediler. 17 Aralık’ta hırsız ve yolsuzu aklamak için kullanılan ters argümanlar, 15 Temmuz sonrası, tüyler ürpertici şekilde cemaati hırpalamak için kullanıldı. Hatta ve hatta, “Soykırım” mahalline bir tık mesafe kalmış desek sezadır. Ellerinde imkan olsa, seve seve “Auschwitz Kampı” türü bir mekanı inşa etmek isteyecekler.

Yakın vadede değişim olur mu?

Yaklaşık 25 yıldır hukukla ilişkili, avukat olarak da binlerce dosya görmüş birisi olarak izlenimim şu: Ülkemizde, hukuk ve adalet mekanizması büyük bir yara aldı. Bu yaranın tedavisi, oluşan gediğin kolay onarılabilmesi mümkün değil. Genel olarak adli işleyişin tıkandığı, mahkemelerin siyasetin emrinde, günü kurtarmaya çalıştıkları, ortada olan bir hal. Devletin derin dehlizlerinde konuşulan şey de bu olsa gerek. Ölü diri arası bir tuhaf hal bu. Bunun ekonomiye direkt yansıması, paranın memleketten çıkışı, yatırımın yok seviyesine gelmesi ve faizlerin tavan yapışı oldu. Oluşan risk ayan beyan ortada. “Mış gibi yaparak” kördüğümü çözmeleri mümkün değil. Nasıl böyle bir çıkmazın içerisine girdikleri, bir rahatlama için “Af”fın gerekliliğini seslendirmeleri bundan. Anlayacağınız bir yol arıyorlar durumu kurtarmak için. Bir taraftan cemaatin duruşunu analiz ediyorlar, diğer taraftan Kürt siyasi hareketinin beklentisinin ne olduğunu kestirmeye çalışıyorlar. Gördüğüm kadarıyla, iki tarafında eyvallahı yok bu pragmatist döneklere.

Cemaat açısından, iktidar, tüm devlet imkânları ve propaganda gücüyle “Silahlı terör” safsatasını halka yutturdu.  Fakat batı dünyası bu kurguyu satın almadı. Cemaatin en büyük beklentisi, hukukun adil bir şekilde uygulanması. Bu sağlanınca zaten gerisi çorap söküğü gibi gelecek düşüncesindeler. Ama bunu sağlamak için, Dünya’daki muhataplara hiç bıkıp usanmadan ulaşıp, dert anlatmak gerekiyor. Bu çalışma, ülke içindeki dinamikleri etkileyecek bir mahiyette. Dışarıdan her gelen ses, Ankara’nın merkezinde kendine çok çabuk alıcı buluyor. İstemeye istemeye, bazı adımları atmaları icap edecek. Para bitiyor, kredi zorda, iflas kapıda. Batı ülkeleri ilk iş olarak “Adalet mekanizmanı tamir et, saçma-sapan kararlarını gözden geçir, masum insanlara zulmetmeyi bırak.” da sana arka çıkayım diyor. Hikâyenin kısa özeti bu. Adalet sisteminin doğru işlemesi cemaatten tutuklularının salıverilmesi ve beraat etmesine, diğer taraftan Kürt siyasi hareketinin yöneticilerinin dışarı çıkmasına sebep olacak. İki gruba acımazsızca yapılan baskı hafiflemiş olacak.

Seçimler şunu ifade etmiştir: Hukuk ve ekonomi birbiriyle ikiz kardeş olup, ekonominin ihtiyaç duyduğu şey sağlam bir hukuk altyapısıdır. “Göstere göstere” gelen kriz aslında hukuk sacayağının kırılmasıyla başlamıştır. Seçimlerin fiili sonuçları ister istemez olacaktır. Bunu eninde-sonunda anlayacak siyasi iktidara, yol yakınken müspet adımlar atmasını telkin en iyi yol galiba. Seçim sonuçları bir değişimin olabileceğini göstermiş ve ümitsizlik telkin etmenin gereksiz olduğunu ilan etmiştir. Kocaman hukuk ve ekonomi mızrakları, siyasi iktidarın daracık çuvalına sığmamaktadır. Boş yere uğraşmayın! Gerçeklerle yüzleşin! Yoksa uzatmalara oynadığınız siyasi hayatınız, nesillere ibret olacak şekilde sonuçlanacak.

[Av. Osman Ertürk] 4.4.2019 [TR724]

SGK para yutuyor; İki ayda 30,8 milyar TL Hazine yardımı [İlker Doğan]

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, Türkiye’nin ekonomisinin uçuşa geçtiğini söyleyedursun, devlet bütün kurum ve kuruluşlarıyla çökmüş durumda. Sosyal Güvenlik Kurumu’ndaki kara delik her geçen ay büyüyerek artıyor. Geçtiğimiz yıl Hazine’den 148 milyar para aktarılan SGK’ya sadece bu yılın ilk iki ayında 30 milyar yardım yapıldı. Yıl sonuna kadar Hazine’den aktarılması öngörülen para 185 milyar liradan fazla… SGK kelimenin tam anlamıyla para yutuyor!

Seçim öncesi kesenin ağzını açıp, bol keseden yapılan harcamalar da bütçeyi sarstı. Ocakta 5.1 milyar lira fazla verdiği açıklanan bütçede, şubat ayında 16.8 milyar liralık açık oluştu. İki aylık açık ise 11.7 milyar liraya yükseldi. Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından açıklanan tabloya göre, geçtiğimiz ay bütçe gelirleri bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 9,7 oranında artarak 67 milyar liraya çıktı. Ancak giderler yüzde 33,2 artarak yaklaşık 84 milyara dayandı.

SGK TEPE TAKLAK GİDİYOR

Partili Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik en büyük suçlaması ‘SGK’yı batırmaktı. 1992 ve 1999 yılları arasında 7 yıl SGK’nın başında bulunan Kılıçdaroğlu, görevi bıraktığında kurumun bütçe açığı 2 milyar liranın biraz üzerindeydi. Sosyal Güvenlik Kurumu’ndaki kara delik AKP iktidarı döneminde her geçen ay daha da büyüdü. Son rapora göre, 2019 yılı Şubat ayında sosyal güvenlik kurumlarına devlet primi giderleri geçen yılın aynı ayına göre yüzde 35 oranında artarak 3 milyar 516 milyon TL oldu. Bütçede öngörülen 43 milyar 375 milyon TL ödeneğin yüzde 8,1’i şubatta kullanıldı.

2018’DE AKTARILAN PARA 148 MİLYAR LİRA!

Geçtiğimiz yıl Hazine’den SGK’ya 135 milyar lira aktarılması öngörülmüştü. Ancak yıl sonunda rakam 148 milyar 388 milyon lirayı buldu. Bu yıl ise gözden çıkarılan para 185 milyar 160 milyon lira. Görünen o ki rakam 200 milyar liraya dayanacak. Zira daha yılın ilk iki ayında 30 milyar TL’nin üzerinde bir kaynak aktarıldı. Merkezi Yönetim Bütçe Giderleri tablosunda yer alan bilgilere göre, Şubat ayında SGK’daki görev zararı 3,3 milyar lira. Geçtiğimiz yılın ilk iki ayında SGK’ya yapılan yardım 20 milyar TL olarak kayıtlara geçti. Bu yılın ilk iki ayında ise rakam 30 milyar 861 milyonu buldu.

İŞSİZ VATANDAŞA GSS CEZASI!

AKP iktidarının en iddialı olduğu alanların başında geliyordu sağlık.  Genel Sağlık Sigortası, Sağlıkta Dönüşüm Projesi kapsamında hayata geçirilen uygulamalardan biriydi. Sistemin amacı bütün vatandaşların temel sağlık hizmetlerinden yararlanmasını sağlamaktı. Ancak sonuç tam bir fiyasko oldu. Milyonlarca işsiz vatandaş binlerce lira borçlandırıldı. Zaten işsiz olan ve hiç bir geliri bulunmayan vatandaşın sırtına bir de GSS borcu yüklendi.

50 MİLYARLIK BORÇ BİRİKMİŞ!

Sistem tıkandı. 2017’de borç nedeniyle sağlık hizmetlerinden yararlanamayanlar için yeni bir düzenleme yapıldı. 8 Mart 2017 vatandaşın ödemesi gereken tutar 53.33 TL’ye düşürüldü. Bu düzenlemenin gerekçesi ise GSS’ye başvurmayan 4.5 milyona yakın kişinin prim borcu bulunmasıydı. GSS prim borçları ile SGK borçları geçtiğimiz yıl sonunda yeniden yapılandırıldı. SGK Başkanı Mehmet Selim Bağlı, 50 milyar liralık bir borç yapılandırması olduğunu ifade etti. Bağlı, 25 Şubat 2019’da yaptığı açıklamada, “Bugüne kadar 7,5 milyar TL’lik tahsilat yapıldı.” dedi. Bağlı, 28 Mart 2018’deki açıklamasında da sistemin çöktüğünün itiraf etmişti. O tarihe kadar vatandaşların GSS pirim borcunu ödeyemediğini kabul eden Bağlı, 6834 sayılı Kanun’la 6.4 milyon vatandaşın yaklaşık 8.5 milyar TL civarındaki borcunun silindiğini belirtmişti.

[İlker Doğan] 4.4.2019 [TR724]

Ronaldo ve Dybala yoksa Moise Kean var [Hasan Cücük]

Kadrosunda Cristiano Ronaldo, Mario Mandzukic ve Paulo Dybala gibi dünya çapında forvetleri barındıran Juventus’un sahneye sürmeye hazırlandığı yeni forveti Moise Kean oldu. Serie A’da koşar adım üst üste 8. şampiyonluğuna giden Juventus, Şampiyonlar Ligi’nde ise çeyrek finale kaldı. Bazı maçlarda yıldızlarını dinlendirince Moise Kean şans buldu. Genç oyuncu bulduğu şansı iyi değerlendirip, Juventus’un geleceğinde önemli rol oynayacağını ortaya koydu.

Lig, kupa ve Şampiyonlar Ligi’nde yoluna devam eden Juventus’un bugünlerde başı sakatlıklarla dertte bulunuyor. Orta sahada Sami Khedira, Douglas Costa ve Juan Cuadrado, forvet hattında ise Cristiano Ronaldo ve Paulo Dybala’nın sakatlıkları bulunuyor. Özellikle milli maçta sakatlanan Ronaldo, Juventus taraftarlarının yüreğini ağzını getirdi. Yıldız oyuncu Şampiyonlar Ligi son 16 turunda Atletico Madrid’i attığı 3 golle tek başına yıkarken, Juventus’un kupa yolunda en önemli silahı olduğunu bir kez daha ortaya koymuştu. Hem sakatların çokluğu hem de 3 kulvarı düşünüp kadroda rotasyona giden teknik patron Massimiliano Allegri’nin formayı verdiği isimlerden biri Moise Kean oldu. Adını yeni duyduğumuz genç oyuncu aslında Serie A ve Şampiyonlar Ligi’nde rekorların sahibi.

Juventus ligin 30. haftasında Cagliari deplasmanına giderken kadronun temel taşlarından Cristiano Ronaldo, Douglas Costa, Khedira, Mandzukic ve Dybala’dan yoksundu. 90 dakika sonunda skor tabelasında Juve’nin 2-0 üstünlüğü vardı. İlk golü Bonucci atarken, galibiyeti perçinleyen gol 85. dakikada Moise Kean’dan geldi. Bu sezon 6 maçta forma bulan genç oyuncu 4. golünü atmış oldu. Sahada 209 dakika kalan Kean, her 52 dakikaya bir gol sığdırdı.

28 Şubat 2000’de İtalya’nın Vercelli şehrinde doğan Moise Kean adı ve ten renginden anlaşıldığı gibi Afrika asıllı. Babası Biorou, Fildişi Sahili’nden annesi Isabelle ise İtalyan. Futbola Torino’nun bir diğer kulübü FC Torino’nun alt yapısında başlayan Moise Kean’in 2011 yılında şehrin büyük takımı Juventus’un alt yapısına geçti. Juventus’ta basamakları birer birer tırmanan Kean, U17 ve U19 kadrolarında ter döktü. Temmuz 2016’de profesyonel imzayı atıp A takım kadrosuna yükseldi. Ağustos 2017’de Verona takımına kiraya verildi. Verona formasıyla çıktığı 20 maçta 4 gole imza attı.

Sezon başında yeniden Juventus kadrosuna dönen Moise Kean, önünde geçmesi imkansız forvetlerin olduğunun bilincindeydi. Yaşı henüz 19 olduğundan önünde uzun yıllar vardı. Yedek kulübesinde oturmayı dert etmedi. Cristiano Ronaldo, Mandzukic ve Dybala gibi yıldızların yedeği olmak bile onurdu. Çoğu maçlarda Dybala’nın bile yedek başladığını dikkate aldığımızda Kean’in sabırla sırasının gelmesini beklemesi gerekiyordu. Genç oyuncuya beklediği şans sakatlıklar ve yoğun maç trafiğinde oluşan rotasyonla geldi. Bulduğu şansı iyi değerlendirip, Juve forvetinin geleceğinin emin ellerde olduğunu attığı goller ve performansıyla ortaya koydu.

Moise Kean, Juve formasını ilk kez bir Serie A maçında 19 Kasım 2016’da giydi. Pescara maçında dakikalar 84’ü gösterdiğinde Mandzukic’in yerine oyuna giren Moise Kean, Avrupa’nın 4 büyük liginde 2000 doğumlu forma giyen ilk oyuncu oldu. Sadece 3 gün sonra bu kez Şampiyonlar Ligi’nde Sevilla karşısında yine maçın 84. dakikasında oyuna giren Moise Kean, Devler Ligi’nde de 2000 doğumlu forma giyen ilk oyuncu oldu. 2016-17 sezonunun son maçında Juventus, Bologna’yı 2-1 yenerken, gollerin birine imza atan Moise Kean, Serie A’da gol atan en genç oyuncu oldu.

Bir sezonda 3 rekorun sahibi olan Kean, benzer başarıyı İtalya milli takımında da gösterdi. Milli tercihini köklerinin geldiği ülke yerine doğduğu ülkeden yana kullandı. Kasım 2018’de milli takım teknik patronu Roberto Mancini tarafından aday kadroya çağrıldığında 18 yaşından 265 gün almıştı. ABD ile oynanan hazırlık maçında 27 dakika forma şansı bularak, ilk milli maçını oynadı. 23 Mart’ta ise Finlandiya karşısında ilk 11’de sahaya çıkan Moise Kean, milli forma ile ilk golünü attı. Moise Kean, 1912’de ilk 11’de forma giyen Edoardo Mariani’den sonra maça başlayan en genç oyuncu ve 1958’den sonra gol atan en genç isim oldu. İtalya’nın 6-0 kazandığı Lihtenştayn maçında da sahaya ilk 11’de çıkıp, golünü yine attı. Moise Kean çıktığı 3 milli maçta 2 gole imza attı.

Attığı goller ve oyunuyla piyasa değerini hızla yükselten Moise Kean için biçilen değer şimdilik 15 milyon Euro. Takımın ustalarının izinden gidip, futbolunu geliştirirse adı uzun süre manşetlerden düşmeyecek bir forvet olur. Kısa sürede verdiği görüntü gelecekte ne denli iddialı olduğunu ortaya koydu.

[Hasan Cücük] 4.4.2019 [TR724]

Erdoğan bu soruya cevap bulmalı: 4 yılda ne oldu da AKP eriyor? [Erhan Başyurt]

AKP’de, 31 Mart 2019 Yerel Seçimleri’nde alınan ‘tarihi hezimet’in şoku yaşanıyor.

Özellikle nüfusu ve bütçesi büyük İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Antalya ve Mersin’in de kaybedilmesi sinirleri germiş durumda.

Partide panik, tabanda moral çöküntüsü net olarak görülüyor…

AKP, ne oldu da 25 yıl sonra İstanbul ve Ankara’yı kaybetti?

Bu sorunun cevabını vermeden önce, son 5 yılda yapılan seçimlerde AKP ve ortağı MHP’nin aldığı oylara bir göz atalım. Erimenin adım adım nasıl geldiğini ve AKP’nin neden güç kaybettiğini ardından anlamaya çalışalım…

Tarih: 30 Mart 2014…

Yerel seçimlerde AKP, yüzde 42.9 oy aldı. Bugün ‘Cumhur İttifakı’nda ortak olduğu MHP, yüzde 17.8 oy aldı…

‘Cumhur İttifakı’nda yer alan partilerin BBP dahil toplam oyları, yüzde 63…

Tarih: 10 Ağustos 2014…

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, halkın ilk doğrudan seçimi ile Erdoğan ilk turda seçildiğinde yüzde 51.7 oy aldı… MHP, o dönem CHP ile ‘ortak aday’ göstermişti…

Yani AKP tek başına oyların yüzde 51.7’sini aldı…

Tarih: 1 Kasım 2015…

AKP, erken genel seçimlerde yüzde 49.50 oy aldı. Bugün koalisyon ortağı olan MHP ise yüzde 11.9…

Bugün ‘Cumhur İttifakı’nda yer alan AKP ve MHP’nin toplam oy oranı yüzde 60’ı geçiyordu…

Tarih: 16 Nisan 2017…

Türkiye, başbakanlı parlamenter rejime son verip ‘tek adam’ sistemine geçiş, ‘partili cumhurbaşkanı’ sistemine geçişi düzenleyen anayasa değişikliğini oylamak üzere sandık başına gitti.

AKP ve MHP’nin ‘evet’ kampanyası yürüttüğü referandumda, halk ‘tek adam’ rejimine geçişi yüzde  51.4 ile kabul etti.

Tarih: 24 Haziran 2018…

İlk ‘Tek Adam’ yani ‘partili Cumhurbaşkanı’ seçimi yapıldı… Erdoğan, yine ilk turda yüzde 52.6 oy aldı… MHP ile koalisyon kurdu ve Cumhur İttifakı’nın adayı olarak aldı…

4 yılda, AKP’nin ve Erdoğan’ın oy kaybı yüzde 10’nun üzerindeydi.

Zira 24 Haziran’da eş zamanlı genel seçimler de yapıldı. AKP yüzde 42.5 ve MHP yüzde 11.1 yani toplam yüzde 53.6 oy aldı…

Tarih: 31 Mart 2019…

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın aynı zamanda Genel Başkanı olduğu AKP’nin, Türkiye geneli aldığı oy yüzde 44.3… MHP’nin aldığı oy yüzde 7.3…

Cumhur İttifakı’nın toplam oy oranı yüzde 51.6…

SONUÇ:

AKP’nin oyları 5 yılda yüzde 50’lerden yüzde 40’a indi. MHP’nin oyları, yüzde 17’lerden yüzde 12’ye indi. Toplamda yüzde 10’u aşan kemik bir kayıp var…

Çok daha önemlisi, destek kaybı her seçimde düzenli olarak artıyor…

***

CUMHURBAŞKANI VE AKP GENEL BAŞKANI ERDOĞAN’IN İŞTE BU SORUYA CEVAP BULMASI LAZIM: ‘’NE OLDU DA SON 4 YILDA YÜZDE 10 KAYBA UĞRADILAR VE NE OLDU DA HER SEÇİMDE AKP DAHA DA ERİYOR?’’

***

AKP’nin oy kaybının suçüstü yapıldıkları ‘’yolsuzluk ve rüşvet operasyonları’’ ilgili olmadığı net…

Kayıp 17/25 Aralık operasyonları sonrası değil, ciddi şekilde 15 Temmuz sonrası başlıyor.

2017’de ‘tek adam’ rejimine geçişe ‘evet’ diyenlerin oy oranı yüzde 51.4…

2018 Cumhurbaşkanlığı seçiminde yüzde 52.6…

Genel Seçimleri’nde ise yüzde 53.6…

2019 Yerel Seçimleri’nde bu 51.6…

Şüphe götürmez şekilde seçmen AKP ve Erdoğan’ın ‘tek adam’ oluşuna ve ‘tek adam’ uygulamalarına tepkili…

AKP ve Erdoğan’ın, ileri demokrasiden ve hukukun üstünlüğünden uzaklaşması, kutuplaştırıp düşmanlaştırarak korku imparatorluğu kurmaya çalışması, ifade ve fikir hürriyetini kısarak muhalif sesleri yok etmeye yeltenmesi, kamuda lüks ve israfı artırıp kadrolaşması halkın ‘Tek Adam’ sistemine ilişkin kaygılarının haklı olduğunu gösterdi…

İktidarın ‘güç sarhoşluğu’, yüzbinlerce insanın hukuksuz şekilde ekmeğiyle oynarken, işsiz ve aşsız bırakırken, kitlesel kıyım yaparken gözlerini kör etmiş durumda…

Halk sandıkta ardı adına ‘tokat’ atarak uyandırmaya çalışıyor ama beyhude… AKP açısından bu son uyarıdır. Yine reformcu ve toplumsal uzlaşmacı bir kimliğe dönmez, hukukun üstünlüğünü yeniden tesis edip evrensel değerlerle barışmazsa ‘tekme’ kaçınılmaz olacaktır…

***

Ekonomik kriz ve fakirleşmeye tepkilerin sandığa henüz tam olarak yansımadığı görülüyor.

AKP, önümüzdeki 4 buçuk yılda buna çare üretemez ve bildiğini okumaya devam ederse, ciddi bir erime daha yaşayacağından şüphe yok.

***

Ancak AKP açısından üzerinde düşünülmesi gereken iki ciddi sorun daha var.

Birincisi, artık MHP’ye mahkumlar… MHP, iktidarın ortağıdır… MHP’nin son anda kendilerinden desteği çekmesi ihtimali, ‘demoklesin kılıcı’ gibi başlarında dolanacak ve sürekli tavizler verecekler.

MHP’ye verilen her taviz ve ‘ulufe’, ister istemez, iktidarda ama kabinede olmayan MHP’yi büyütecek ve AKP’yi küçültecektir. AKP’nin çok sayıda belediyesini MHP’ye kaybetmesi, MHP’nin İyi Parti’ye rağmen oylarını koruyor gözükmesi, erimenin AKP cenahında gerçekleştiğini gösteriyor.

İkincisi, AKP iktidarda kalmak uğruna ‘derin yapılar’ ile işbirliği yaptı. Hassaten TSK’yı tamamen onlara bıraktı. Onlar da hayal bile edemeyecekleri şekilde yeniden kadrolaştı ve 28 Şubat’ta bile sahip olmadıkları bir güce ulaştılar.

‘Derin yapılar’, tüm tasfiye ve planlarını AKP’yi sütre olarak kullanıp çok başarılı şekilde perde arkasından gerçekleştirdi. AKP eliyle ‘intikam operasyonları’ yürüttüler. AKP’ye destekleri, ‘’AKP’nin dindarları kamudan tasfiyesi, tüm tarikatları temizlemesi’’ şartına bağlı. AKP, iktidarda kalmak için şu an daha zayıf konuma düştüğü için bunları yapabilir… Strateji o kadar başarılı ki, 28 Şubat’ta yapamadıklarını ‘siyasal islamcı’ AKP eliyle icra ettiriyor ama bu arada AKP’yi de kendi tabanıyla çatıştırıyor ve eritiyorlar. AKP, ‘derin yapılar’ın talimatlarını uygulasa da uygulamasa da tasfiye noktasında… ‘’Tereyağından kıl çeker gibi’’ AKP’yi bitirecek ve sifonu kendi eliyle çektirecekler…

***

Son söz: AKP son 4 yılda neler yaptığına bakıp, nasıl hatalar işlediğine bakıp kendisini toparlayabilir ama ‘tek adam’ yapısıyla bu siyasal kıvraklık mümkün gözükmüyor… Erdoğan’ın ‘pragmatik siyaseti’ bile bu denklemlerin içinden çıkmasını mümkün kılmıyor…

Tüm bunların üstüne, muhalefetin kazandığı belediyelerde başarılı bir hizmet grafiği çizmesi halinde, AKP açısından artık 2023 ‘çantada keklik’ değil…

Aksine ‘derin yapılar’ açısından ‘keklik artık çantada’…

[Erhan Başyurt] 4.4.2019 [TR724]

Ekrem İmamoğlu’nu bekleyen.. [Alper Ender Fırat]

Başta İstanbul ve Ankara olmak üzere birçok büyük şehir belediyesini kazanan CHP’nin kent yönetimine nasıl bir açılım getireceğini herkes merak ediyor. Siyasi kazanımları bir tarafa belediyecilik adına soruyorum peki bundan sonra ne olacak? Şehri bir CHP’linin yönetmesiyle AKP’linin yönetmesi arasında ne gibi farklılıklar olacak?

Şehri CHP’linin yönetmesine o kentte kimler sevinir? Mesela; tarım arazileri imara açılmayacağını, ormanlık alanlar talan olmayacağını, ağaçlar hunharca kesilmeyeceğini düşünerek seviniyor mudur? Börtü böcek çok şükür az kalmış olsa da geri kalan yaşama alanlarımız kurtuldu diye bakıyor mudur? Deniz kıyıları, tarihi alanlar betondan kendilerini kurtardıklarını düşünüyorlar mıdır? Yani CHP belediyeciliği bunların kurtulacağını vaat ediyor mu?

İşin doğrusu bu anlamda çok bir şey bekleyemiyorum. Şöyle bir düşünüyorum CHP belediyeciliğinde neler olur diye? Belediye programlarından solcu sanatçılar daha çok nasiplenecektir bu yüzden onlar seviniyordur. Kendilerini fark etsinler diye bu sanatçıların Atatürk kalbimizdesin türü mesajlarını daha çok görürüz bu da kesin. Sosyal Medya’da birkaç sanatçının bu şekilde twitine de rastlamadım değil. Belediye programlarında iş bulacağından dolayı seviniyordu. Yeni seçilen Antalya belediye başkanı da Altın Portakal film festivali ile yoğun bir ilgi odağı oldu hemen. Şehir Tiyatrolarında Nazım Hikmet, Yaşar Kemal, Haldun Taner’in eserleri daha çok sahnelenir. Belediyelerin yaptırdığı okul, dispanser, stat gibi yerlere Atatürk ve İnönü isimleri daha çok verilir.  Yani binanın sıvasıyla ilgili bir takım çalışmalar yapılarak güzel göz boyamaları yapılır diye düşünüyorum. Türkiye sağcısı ve solcusuyla hep imajları, simgeleri, görüntüleri tartışmaya bayılıyor maalesef.

Ekrem İmamoğlu’nun başkanlığı zamanında İstanbul talan edilmekten ne kadar kurtulur? İşte o konu da bir hayli şüphelerim var. İmamoğlu iyi bir insan olabilir. Ama unutmamak gerekir ki Doğu Karadenizli ve müteahhit bir aileden geliyor. Yıllardır inşaat dünyasının içinde ve Belediye Başkanlığını yaptığı Beylikdüzü ilçesinde de her şey inşaat merkezli. Beylikdüzü demek konut yapmak, bina dikmek, yol yapmak, imar tadilatlarıyla yeni rantlar elde etmekten başka bir anlam ifade etmiyor.

İstanbul’un özüyle, ruhuyla, değeriyle, kıymetiyle, kimliğiyle sahici anlamda ne kadar ilgilenecek doğrusu bununla ilgili kaygısız olamıyorum.
Mesela AKP’nin Süleymaniye’yi AVM’ye dönüştürmesine itiraz edecek, bununla ilgili bir şeyler yapacak mı?

AKP havuzunun en önemli beslenme bölgelerinden biri haline gelen İstanbul’un kuzeye doğru genişlemesine, orman alanlarının imara açılmasına ne kadar direnecek. Daha doğrusu bu konuda AKP’den ne kadar farklı düşünceleri var bilemiyoruz. İstanbul’un hadsiz ve hesapsız büyümesinin önüne geçmek diye bir planı var mıdır?

Biliyorsunuz Türkiye’deki belediye meclislerinde bütün partilerin kolaylıkla birleştiği tek şey imar konuları ve imara açılacak bölgeler konusudur. Her parti bu konuda diğerinin sırtını kaşımaktan hiç gocunmaz. Hem Türkiye’de müteahhitizm diye bir şey vardır ve bütün müntesipleri kardeştir.

Ama yanılmayı o kadar çok istiyorum ki…

Ekrem İmamoğlu’nun kazanamayacağını AKP’ye karşı zayıf kalacağını düşünüyordum beni yanılttı. Çok kritik dönemlerde çok başarılı hamleler yaparak süreci kendi lehine çevirmeyi bildi.
Bu konu da da beni yanıltmasını ne kadar çok istiyorum bilemezsiniz.

İstanbul’un kimliği ve ruhuyla ilgilenen ve onu yamyamlara yem etmeyecek bir başkan olmasını ne çok isterim.

[Alper Ender Fırat] 4.4.2019 [TR724]

Rakamların söylediği… [Yavuz Altun]

Anadolu Ajansı’nın seçim sayfasına girdiğinizde karşınıza partilerin oy oranları çıkıyor. Buna göre 31 Mart yerel seçimlerinde AKP yüzde 44.33 oy almış. Buna karşılık iktidar ortağı MHP’nin oyu yüzde 7.31 olarak veriliyor. Seçim gecesi Cumhurbaşkanı Erdoğan da yaptığı konuşmada buna vurgu yaparak yüzde 52’ye yakın oy aldıklarını ima etti.

Gelgelelim, buradaki problem şu. Seçim ittifakları sebebiyle bu oylar aslında partilerin gerçek oyları değil. Evet, ittifakın aşağı yukarı yüzde 52 civarı oyu var fakat bunun ne kadarının AKP’ye ne kadarının MHP’ye ait olduğunu hesaplamak için daha ince çalışmalısınız. (Hatta şu yazıya göre, Cumhur İttifakı’nın oyları da uzun süredir erime trendinde.)

Mesela AA’ya göre AKP’nin İstanbul’da yüzde 48.53 oyu var. 24 Haziran seçimlerine baktığımızda, AKP ve MHP’nin toplam oyu yüzde 51’e yaklaşıyor ve bunun yüzde 42’den biraz fazlası AKP’ye ait. MHP’nin yüzde 8’den çok oyu varmış İstanbul’da. Haliyle yüzde 48.53’ü de bu orana göre bölmek gerekiyor.

Yerel seçimlerden önce MetroPOLL’ün sahibi Özer Sancar, MHP seçmeninin sandığa pek de gitmeyeceğini söylemişti. Belki gerçekten de öyle oldu. Ama yine de, AKP’nin oy oranı olarak hesaplanan rakamın içinde MHP oyları olduğu gerçeğini değiştirmez. MHP’nin aday çıkarmayarak AKP’yi desteklediği il sayısının yanında, AKP’nin aday çıkarmayıp MHP’yi desteklediği il sayısı devede kulak kalıyor çünkü.

Bunu, şunun için anlatıyorum. AKP’nin yerel seçimdeki oy oranı, tıpkı 2009 yerel seçimlerinde ekonomiden dolayı yaşandığı gibi, kabaca yüzde 40’ın altına düşmüş durumda aslında. Hatırlayalım, Gezi ve 17-25 Aralık’a rağmen 2014’te de yüzde 43.39 olarak gerçekleşmişti.

Ama ben “küskünler” denilen eski AKP’li grubun yerinde olsam, buradan hareketle atağa kalkışmazdım. Çünkü oylardaki bu erime “küskünler” olduğu iddia edilen şehirli, orta sınıf AKP’lilerden ziyade, ekonomiden dolayı cidden canı yanan vatandaştan kaynaklanıyor.

Onun sağlamasını yapmak için de İç Anadolu’ya bakmak kâfi. AKP’nin Konya’daki oy oranı yüzde 70.53, diyor Anadolu Ajansı rakamları. AKP’nin kalesi olan Konya’nın bazı ilçelerinde AKP aday çıkarmazken, büyük şehirde ise MHP aday çıkarmadı. 24 Haziran’da AKP ve MHP’nin Konya’daki toplam oy oranı yüzde 76. Burada CHP ve İYİ Parti’nin ittifak adayı ise yüzde 20 civarı oy aldı. 24 Haziran’da iki partinin toplamı zaten yüzde 19’a yakındı.

Daha şaşırtıcı sonuç, Konya’da 2014’teki yerel seçimlerde AKP ve MHP’nin toplamda yüzde 83’e yakın oy alabilmiş olmaları. Önceki yerel seçimde Konya’da AKP’nin tek başına oyu yüzde 65 civarında.

Benzer bir tabloyu Kayseri’de de görmek mümkün. Hem AKP’nin hem de MHP’nin kalesi sayılabilecek Kayseri’de iki parti ittifakının toplam oy oranı yüzde 63’ün biraz üstünde. 24 Haziran’da burada AKP ve MHP’nin toplam oyu yüzde 70’ten fazla. Buna mukabil geçen seçimde toplam oy oranı yüzde 23’te kalan CHP ve İYİ Parti, yerel seçimde oylarını yüzde 30’a çıkarabilmiş. 2014’teki yerel seçimde AKP ve MHP’nin oy oranı toplamı yüzde 85’i buluyor üstelik.

Gelgelelim, AKP ve MHP’nin rekabet ettiği şehirlerde seçmen MHP’den yana tavır koymuş. İktidar ortağı Bahçeli’nin partisi, AKP’nin elinden birçok belediyeyi bu seçimde koparıp aldı. Karaman gibi AKP’nin yüzde 50’ye yakın oy alabildiği bir ilde bile MHP’nin belediyeyi alması, şaşırtıcı bir gelişmeydi. İlginç bir ittifak yürütülmüş oldu.

CHP’nin, ya da muhalif ittifakın diyeyim, Kırşehir, Sinop, Artvin ve Ardahan gibi illeri kazanması ise, sadece “küskün AKP’liler” ile açıklanamayacak bir mevzu. Buralarda “küskün MHP’liler” gibi faktörler de devrede.

İstanbul ve Ankara’da ise ilçelerde pek erime yok gibi görünse de, büyükşehirde AKP koalisyonuna bir “tokat” atma ihtiyacı hissedilmiş.

Seçimin tek galibi, ekonomi…

Bütün bu sonuçlar, seçimin kaderinin ekonomik problemlerle yakından ilişkisini ortaya koyuyor. Yani AKP aslında kendi partisine bir şekilde eklemlediği “orta sınıfını” değil, daha ziyade sosyal hizmetler ve propagandayla yanında tutmaya çalıştığı “sıradan vatandaşları” bu seçimde kaybetti. Bu insanlar, AKP ile MHP arasında geçişkenlik sağlayarak 7 Haziran 2015’teki seçimde de belirleyici bir rol oynamıştı. Şimdi de, yüzde 2-3’lük kaymalarla, belediyelerin el değiştirmesini, haliyle iktidarın kulağının çekilmesini sağladı.

Güneydoğu’da kayyım atanan belediyelerin yeniden HDP’ye geçmesinin yanı sıra, Kars’ın da HDP’ye geçmesi önemliydi. Güneydoğu’da AKP’nin oyunu arttırdığı yönünde yapılan analizlerin, Güneydoğu’daki askerî operasyonlar ve göçlerle birlikte ele alınması gerektiği de aşikâr. Ancak HDP’nin Demirtaş’tan sonraki dağınık görüntüsünü toparlayamadığı da ortada.

Batı’daki illerde, özellikle İstanbul ve Ankara’da ittifak adaylarının kazanmasında HDP’nin stratejik blok oy kullanmasının ve elbette hapisteki Selahattin Demirtaş’ın çağrısının etkisini yadsımak olmaz.

Bununla birlikte, İYİ Parti’nin bu ittifak siyasetini iyi anladığını söylemek gerekir. AKP’nin bir kitle partisi olarak alternatifsizliğinin arkasında, 81 ilde birden etkin siyaset yapabilmesi yatmaktaydı. CHP’nin bir iktidar alternatifi olamayışının da sebebi buydu. Şimdi CHP ile İYİ Parti ittifakı, AKP-MHP ittifakı karşısında yanlarına HDP’yi de alarak, Türkiye genelinde ciddi bir alternatif olarak görülebilir.

Nitekim Türkiye nüfusunun yaklaşık yüzde 40’ını oluşturan, ekonomide ciddi ağırlığı olan en büyük 6 ilin 5’ini artık muhalefet yönetecek. İstanbul ve Ankara’daki başarının 25 yılın ardından gelebildiğini de görmek gerekir. (Elbette İstanbul’da hâlen bir el değiştirme durumu olabilir.)

Şimdi muhalefetin Erdoğan blokajına rağmen belediyeleri ayakta tutabilme becerisine kalıyor iş. Eğer bunu gerçekleştirebilirlerse, muhalefet koalisyonu, Erdoğan’ın karşısına çıkabilecek özgüveni de yakalamış olur.

Yine de, bizzat Erdoğan’ın koltuğunu ilgilendirecek bir oylama olduğunda, kitlelerin psikolojisinin de farklı reaksiyon göstereceğini düşünüyorum. Tabi öyle bir oylamaya kadar ekonomik problemlere bir çözüm bulunabilirse…

[Yavuz Altun] 4.4.2019 [TR724]

Derin soru: Neden şimdi? [Tarık Toros]

Seçim manipülasyonlarının alayı serbest iken…

Sandıklar, seçim kurulları basılırken…

AA, bildik tavrını okurken…

YSK, mühürsüz oyları işleme sokarken…

İlk defa ama ilk defa sandıktan çıkan iradenin önü açıldı.

**

İlk defa ama ilk defa:

“Tutanaklar elimizde, biz öndeyiz” açıklaması ile…

İktidarın “Atı alan Üsküdar’ı geçti” oyunu bozuldu.

Oysa…

Islak imzalı tutanaklar her seçimde parti müşahitlerine dağıtılır.

Yeni bir şey yoktu.

**

Düne kadar muhalefet seçim gecesi ortada yokken…

İlk defa ama ilk defa, sahadaydı.

**

2014-2018

7 kere sandık başına gidilmiş

Hiçbirinde yapılmayan…

31 Mart gecesi yapıldı.

**

Olan:

Halkın iradesinin sandığa yansıması değildi.

Olan:

İlk defa sandıklara ve oy torbalarına sahip çıkılmasıydı.

**

Sormak hakkımız:

Neden önce değil de şimdi…?

Ve neden;

5 seneyi geçti, muhalefetin sesi kısılırken,

Halkın sağlıklı tercih yapma imkânı kalmazken,

Kamu olanakları iktidar lehine boca edilirken,

İstihbarat devleti önüne geleni tutuklarken…

“Böyle bir şey olabilir mi”den öte bir şey yapmadınız?

**

Sormak hakkımız değil mi:

Sanki…

“Hadi bakalım, bu kadar miskinlik yeter. Herkes nöbetinin başına” komutuyla çarklar yeniden dönmeye başladı.

**

Bugünkü iktidarın çırpınışının önemi yok.

Gelmiş geçmiş en pragmatist şebeke bu.

Yegane motivasyonu yakayı ele vermemek olan bir çete, suç örgütü.

Hiçbir kutsalı olmayan çirkef ve çamur bir güruh.

**

Bugünkü CHP ise oy çalmakla suçlanacak son parti.

Ve fakat…

Bugünkü CHP’nin “oylarına sahip çıktı” diye takdir edilecek hali de yoktur.

Tribünden sahaya inmiştir.

**

Soru yukarıda duruyor:

Neden şimdi…?

Her CHP’li kendine ve partisine sormalıdır.

“Geçmişten dersler çıkardık” savunması yetmez.

**

Devletleşen AKP’nin ideolojisine teslim olan CHP’nin…

Önceki seçim gecelerinde tabanını hayal kırıklığına uğratması mühim kara deliktir.

Tıpkı, 2015’te AKP ile “istikşafi” koalisyon pazarlığı gibi.

Seçmeni, geriye doğru sorgulamalıdır.

Düne kadarki (kasıtlı) tembellik aydınlatılmalıdır.

**

Bugün alkışlanacak bir şey yok.

Parti örgütleri yasal görevlerini yaptılar.

Olması gerekeni.

Büyüyü bozmaya yetti.

Biliyorum. Bunun için neden 5 sene beklediklerini hiçbir zaman açıklamayacaklar.

Ama ben ömrüm oldukça bunu kafalarına çakacağım:

5 yılı geçti tüm zulümlere, hak ihlallerine, ölümlere, kayıplara, tüyü bitmemiş yetimlere yapılanlara ORTAKSINIZ.

Öyle elinizi yıkayıp çıkamayacaksınız..!

[Tarık Toros] 4.4.2019 [TR724]

Acımız taze; 27 TL [Semih Ardıç]

İnternette o etiketi gördüğümde hayran kaldım. Bir market sebze fiyatlarındaki artışı öyle çarpıcı ifade etmiş ki o ifadeler yazı işleri müdürlerine bile ilham verecek kadar çarpıcı.

Sivri biber için “Acımız taze: 27 TL” diye yazılmış. Yine fiyatın ağırlığından olacak “acı bey” etiketi var.

TÜİK İLE AYNI GÜN O ETİKET



Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) mart ayına ait enflasyon rakamlarını açıkladığı bir günde olup biten hafızada kalacak şekilde ancak bu kadar güzel hülâsa edilebilirdi.

Seçim bittiği için hükûmet vatandaşı soğan-biberin el yakan fiyatları ile baş başa bıraktı. Seçime kadar manzarayı kurtarmak maksadıyla kurdukları sözde ucuzluk çadırlarını birer birer söküyorlar.

Artık günlük artıyor sebze fiyatları. Esprili bir dille de olsa sivri biberin 27 liraya tırmandığını haber veriyor market sahibi!

Antalya’da toptan fiyatlar 15 lirayı buldu ki çarşı pazarda iki hafta içinde çarşı-pazarda fiyatlara el sürülemeyecek.

GIDA ENFLASYONU TIRMANIYOR

Tanzim çadırında ya da zincir marketlerde iki kilo tahdidi getirerek sebzede karne devrini başlatarak enflasyon düşmez, düşürülemez.

Nitekim TÜİK’in mart ayı verileri enflasyonun hemen her kalemde artmaya devam ettiğini gösterdi.

Tüketici fiyatları endeksi (TÜFE) 2019 yılı mart ayında bir önceki aya göre yüzde 1,03, bir önceki yılın aynı ayına göre ise yüzde 19,71 arttı.

Güye ıda fiyatlarını düşürmek için kurulan tanzim satış çadırlarının vatandaşa zerre kadar faydası olmadı. Üstelik zararına satılan o sebzelerin faturası bundan böyle vergi ve zamlarla ödenecek.

Gıda fiyatları aylık yüzde 2,44, yıllık yüzde 29,77 arttı.

FİYATI ARTMAYAN KALEM YOK

Ana harcama grupları itibarıyla 2019 yılı mart ayında endekste yer alan gruplardan sadece haberleşme grubunda fiyatlar yüzde 0,29 düştü.

Yıllık en fazla artış yüzde 29,77 ile gıda ve alkolsüz içecekler grubunda. TÜFE’de, bir önceki senenin aynı ayına kıyasla çeşitli mal ve hizmetler yüzde 27,94, ev eşyası yüzde 26,98, eğlence ve kültür yüzde 20,08 ve sağlık yüzde 19,72 arttı.

Enflasyonun nasıl kalıcı ve yaygın hale geldiğini gösteren oranlar bunlar.

ÜRETİCİ FİYATLARI ENDİŞE VERİCİ

Üretici fiyatları (Yİ-ÜFE) ise TÜFE’den yüzde 10 daha yukarıda seyretmeye devam ediyor.

ÜFE, mart ayında bir önceki aya göre yüzde 1,58, bir önceki yılın aralık ayına göre yüzde 2,14, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 29,64 ve on iki aylık ortalamalara göre yüzde 31,17 artış gösterdi.

Görüldüğü üzere imalatta ve toptan ticarette enflasyonda gerileme yok. TÜFE ile ÜFE arasındaki farkın manası şu ki ufukta yeni zamlar bekliyor.

Vergi indirimlerine rağmen talebin kıpırmadığı bir piyasada maliyetler perakende fiyatlara birebir aksettirilemiyor.

SEPETİN YÜZDE 65’İ ZAMLI

Sağlık, gıda ve alkolsüz içecekler ve eğitimin enflasyonun arttıkça vatandaşın hayat standardı düşüyor.

Enflasyon sepetine giren ürünlerin yüzde 65’ini oluşturan 270 kalemde artış varsa orta vadede tek haneden bahsedilebilir mi?

Vatandaşın her ay satın almak mecburiyetinde olduğu mal ve hizmetleri kapsayan çekirdek enflasyonda gözle görülür bir gerileme yok. TÜİK bile “Mızrak çuvala sığmıyor.” diyor.

SANAYİCİNİN, ÇİFTÇİNİN MALİYETİ DÜŞÜRÜLMELİ

Enflasyonu düşürmenin yolu mal ve hizmet imal edenin (sanayici, çiftçi) maliyetini düşürmekten geçiyor.

Bırakın düşürmeyi daha dün elektriğin toptan fiyatı yüzde 37 arttı. Seçim haftasında Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’nun (EPDK) talimatı ile tehir edilen 17 kuruş zam 2 Nisan’da hatırlandı.

Zammın akabinde benzinin litresi 7 liraya çıktı.

Dolayısı ile ekonomideki maliyet krizini çare bulmadıkça rakamlar yüksek seyretmeye devam edecek. Hatta dolarda her yukarı hareket enflasyonu tamamen kontrolden çıkarabilir.

STOKLAR DA TÜKENDİ

Geçen yılın son üç ayından bugüne şirketler buzdolabından su ısıtıcılarına, stoklarındaki ürünleri, indirimli fiyatlarla elden çıkarmaya çalıştı.

Artık stoklar bitiyor. Bundan sonra yeni gelen malı düşük maliyetle satmak için bir motivasyonları yok.

Enflasyonda tek hane en az iki yıl hayâl! Hem enflasyon hem de İstanbul ve Ankara’yı Cumhuriyet Halk Partisi’ne kaptıran AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan için geçerli olabilecek o sivri biber etiketine bakmak kâfi.

Türkiye’ye tutulmuş bir ayna: ACIMIZ TAZE!

[Semih Ardıç] 4.4.2019 [TR724]