İktisat profesörü Steve Hanke, dolar tahmininde bulundu.
Amerika Birleşik Devletleri (ABD) merkezli John Hopkins Üniversitesi’nin Baltimore kampusünde yer alan Uygulamalı İktisat ve Küresel Sağlık Enstitüsü'nün Kurucusu ve Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Steve Hanke, Türkiye ekonomisini uzun süredir takip ediyor ve analizlerini şahsi Twitter hesabında paylaşıyor.
Hanke kendi geliştirdiği metotla Türkiye'de yıllık enflasyonun yüzde 70'in üzerinde olduğunu belirtmiş ve ilgi odağı olmuştu.
Hanke'den döviz kurlarıyla ilgili yeni bir tahmin geldi.
İLK DURAK 8 LİRA
Hanke, doların 7 TL’ye yükseleceğini söylediğinde çok az kişinin inandığını belirtti ve Türk Lirası'nın dolar karşısında bir haftada yüzde 4,5 değer kaybettiğine dikkati çekti. Hanke bir sonraki durağın 8 TL olacağını iddia etti.
12.8.2020 [Samanyolu Haber]
Namaz Öyle Bir İbadettir ki!.. [Mehmet Ali Şengül]
İnsan diğer yaratılan mahlukattan farklı, harika sanat eserleriyle donatılmış ve mümtaz ve müstesna bir varlık olarak yaratılmıştır. Onun için insan en güzel şeyleri ister ve onlara talip olur. Bu isteklerine ulaşabilmek içinde her şeyin sahibi, Mâlikel Mülk olan Allah’ın inayetine ihtiyacı vardır.
Onun için insan, aczini itiraf edip muhtaç olduğu şeyleri akıl ve iradesini kullanarak iman ve ibadetle Allah’tan talep etmesi gerekir. Çünkü kendisi aciz bir varlıktır, ihtiyaçlarını elde etmeye gücü yetmez. Onun için sebeplerde kusur yapmadan Allah’a teveccühte bulunup yardımı Allah’tan istemek zorunda ve mecburiyetindedir.
Allah’ın insanları sorumlu ve mükellef tuttuğu en önemli şey imandır. Ehli iman olarak mü’minlerin de en büyük sermayesi, Allah’a olan imanlarıdır. İman alınıp satılan bir metâ değildir. Peygamberler dahi kalbe iman koymaya yetkili kılınmamış, ancak vesile olmuşlardır.
Kasas sûresi 56. ayette Cenab-ı Hakk: (Habibim) “Sen dilediğin kimseyi doğru yola eriştiremezsin! Ancak Allah dilediğini doğruya hidâyet eder. O, hidâyete gelecek olanları pek iyi bilir.” buyurmaktadır.
İman; akıl ve iradesiyle ona talip olanların kalbinde Allah’ın yarattığı bir meş’ale-i nurdur. Onun için her mü’min; bu iman sermayesinin kıymetini iyi bilmeli, onu zayi etmeden Allah’ın rızasını kazanmaya vesile yapmalıdır.
İman, ameli salihle beslenir. Namaz imanı besleyen en önemli kaynakların başında gelir. Namaz da ihlasla değer kazanır. ‘Allah’ı görüyor gibi veya Allah tarafından görülüyor olma şuuruyla eda edilmelidir.’
İtikadi olarak iman erkanından mesul durumda bulunan insanlar, ameli bakımdan da namaz başta olmak üzere İslam’ın beş temel esasıyla mükellef kılınmıştır.
Bakara sûresi 21 ve 22. ayetlerde Cenab-ı Hakk: “Ey insanlar! Hem sizi, hem de sizden önceki insanları yaratan Rabbinize ibadet ediniz. Böyle yapmakla her türlü zarardan korunmayı ümit edebilirsiniz.”
“O Rabbiniz ki yeryüzünü size bir döşek, göğü de bir kubbe yaptı. Gökten yağmur indirip, onunla size rızık olarak çeşitli mahsuller çıkardı. Öyleyse siz gerçeği bilip dururken sakın Rabbinize eş koşmayın.” buyurmuştur.
Namaz; Allah ile kulları arasında bir bağdır. Mü’min için enerji kaynağıdır. Namaz yoksa ruh gıdasını alamaz, güçsüz kalır ve o zaman insan karanlıktan kurtulamaz.
Ümitlerin çöküşü namazı gevşetmekle başlar. Terk etmekle de insanlar zillet ve sefalete düşer, şeytan ve nefs-i emareye esir olurlar. Adem (AS)’ın neslinden, Allah’ın hidayete erdirdiği öyle nesiller gelmiştir ki, “…Onlar Rahman’ın ayetleri okunduğunda ağlayarak secdeye kapanırlardı.”
Meryem sûresi 58. ayette “İşte bunlar, Allah’ın nimetine mazhar olmuş olan bu zatlar, Âdem neslinden, Nuh ile beraber gemide taşıdıklarımızın evlatlarından, İbrahim ve İsrail’in nesillerinden ve hidâyete erdirip seçtiğimiz kimselerdendir. Onlar Rahman’ın âyetleri okunduğunda ağlayarak secdeye kapanırlardı.”
59. ayette ise, “Kendilerinden sonra yerlerine öyle bir nesil geldi ki namazı zâyi ettiler, şehvetlerinin peşine düştüler. İşte bunlar da azgınlıklarının cezasını bulacaklardır.” buyurduktan sonra 60. ayette ise “Ancak tevbe eden, iman edip makbul ve güzel işler yapanlar cennete girecekler ve asla haksızlığa uğramayacaklardır.” müjdesi verilmektedir.
Bakara sûresi 45. ayette: “Sabır göstererek, namazı vesile ederek Allah’tan yardım dileyin. Gerçi bu çok zor bir iştir, fakat içi saygı ile ürperenlere değil.”
153. ayette: “Ey iman edenler! Sabır göstererek ve namazı vesile kılarak Allah’tan yardım dileyin. Muhakkak ki Allah sabredenlerle beraberdir.”
ve 177. ayette: “Takvâ, yüzlerinizi doğuya, ya da batıya doğru çevirme değildir. Lâkin takvâ Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara ve peygamberlere iman eden, Sevdiği malını Allah’ı hoşnut etmek için yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalan gariplere, isteyenlere ve boyunduruk altında bulunup hürriyetine kavuşmak isteyen köle ve esirlere veren, Namazı hakkıyla ifa edip zekâtı veren, sözleştiği zaman sözlerinde duran, hele hele sıkıntı ve hastalık hallerinde, savaşın şiddetleri esnasında sabreden kimselerin davranışlarıdır. İşte onlardır imanlarında samimi olanlar ve işte onlardır her türlü fenalıktan korunan takvâlılar!”
238. ayette ise: “Namazlara, hele salat-ı vustaya dikkat edin ve kalkıp huşû ile Allah’ın divanında durun.”
Mü’minun sûresi 1,2 ve 9. ayetlerde: “Muhakkak ki müminler, mutluluk ve başarıya erdiler.” “Onlar namazlarında tam bir saygı ve tevazu içindedirler.” “Onlar namazlarını vaktinde eda edip zayi etmekten korurlar.”
Taha sûresi 130 ve 132. ayetlerde: “O halde onların söylediklerine sabret. Güneşin doğmasından ve batmasından önce Rabbinin yüceliğini ilan et, O’na hamdet. Gecenin bazı vakitlerinde, gündüzün bazı taraflarında da O’na ibadet et ki Allah rızasına eresin.”
“Ailene ve ümmetine namaz kılmalarını emret, kendin de namaza devam et. Biz senden rızık istemiyoruz, bilakis senin rızkın Bize aittir. Güzel âkıbet, takvâdadır, yani Allah’ı sayıp haramlardan korunmaktadır.”
Nur sûresi 56. ayette: “Öyleyse ey müminler, siz namazı hakkıyla ifa etmeye devam edin, zekâtı verin, Peygambere itaat edin ki merhamete mazhar olasınız.”
Ankebut sûresi 45. ayette: “Sana vahyedilen kitabı okuyup tebliğ et, namazı hakkıyla ifa et! Muhakkak ki namaz, insanı, ahlâk dışı davranışlardan, meşrû olmayan işlerden uzak tutar. Allah’ı namazla anmak, elbette en büyük fazilettir. Allah bütün işlediklerinizi bilir.”
Mü’minler kalben Allah’a yaklaşıp, iman erkanını ibadetle hayır ve hasenatla güçlendirirlerse, başa gelen musibetlere ve sıkıntılara katlanarak, sabrederlerse, Allah’a tevekkül ve teslimiyette kusur etmezlerse, o zaman Allah’ın inayeti ve nusreti imdada yetişir, saâdeti dâreynin kapıları açılmış olur.
Efendimiz (sav) “vakti geçmeden namaza acele edin, ölüm yakalamadan evvel de tevbeye acele edin.” buyurmaktadırlar.
“Ey iman edenler! Allah’ın azabına mâruz kalmaktan korunun. Herkes yarın âhireti için ne gönderdiğine dikkat etsin. Allah’ın azabına dûçar olmaktan korunun. Çünkü Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.”
“Sakın şunlar gibi olmayın ki onlar Allah’ı unuttukları için, Allah da kendi öz canlarını kendilerine unutturdu. Fayda ve zararlarını dahi bilemiyorlar. İşte yoldan çıkanlar bunlardır.” (Haşir sûresi 18-19)
Namaz öyle bir ibadettir ki, günde beş defa Allah’ı hatırlatmaktadır. Bu mü’minler için en büyük kazançtır.
[Mehmet Ali Şengül] 12.8.2020 [Samanyolu Haber]
Onun için insan, aczini itiraf edip muhtaç olduğu şeyleri akıl ve iradesini kullanarak iman ve ibadetle Allah’tan talep etmesi gerekir. Çünkü kendisi aciz bir varlıktır, ihtiyaçlarını elde etmeye gücü yetmez. Onun için sebeplerde kusur yapmadan Allah’a teveccühte bulunup yardımı Allah’tan istemek zorunda ve mecburiyetindedir.
Allah’ın insanları sorumlu ve mükellef tuttuğu en önemli şey imandır. Ehli iman olarak mü’minlerin de en büyük sermayesi, Allah’a olan imanlarıdır. İman alınıp satılan bir metâ değildir. Peygamberler dahi kalbe iman koymaya yetkili kılınmamış, ancak vesile olmuşlardır.
Kasas sûresi 56. ayette Cenab-ı Hakk: (Habibim) “Sen dilediğin kimseyi doğru yola eriştiremezsin! Ancak Allah dilediğini doğruya hidâyet eder. O, hidâyete gelecek olanları pek iyi bilir.” buyurmaktadır.
İman; akıl ve iradesiyle ona talip olanların kalbinde Allah’ın yarattığı bir meş’ale-i nurdur. Onun için her mü’min; bu iman sermayesinin kıymetini iyi bilmeli, onu zayi etmeden Allah’ın rızasını kazanmaya vesile yapmalıdır.
İman, ameli salihle beslenir. Namaz imanı besleyen en önemli kaynakların başında gelir. Namaz da ihlasla değer kazanır. ‘Allah’ı görüyor gibi veya Allah tarafından görülüyor olma şuuruyla eda edilmelidir.’
İtikadi olarak iman erkanından mesul durumda bulunan insanlar, ameli bakımdan da namaz başta olmak üzere İslam’ın beş temel esasıyla mükellef kılınmıştır.
Bakara sûresi 21 ve 22. ayetlerde Cenab-ı Hakk: “Ey insanlar! Hem sizi, hem de sizden önceki insanları yaratan Rabbinize ibadet ediniz. Böyle yapmakla her türlü zarardan korunmayı ümit edebilirsiniz.”
“O Rabbiniz ki yeryüzünü size bir döşek, göğü de bir kubbe yaptı. Gökten yağmur indirip, onunla size rızık olarak çeşitli mahsuller çıkardı. Öyleyse siz gerçeği bilip dururken sakın Rabbinize eş koşmayın.” buyurmuştur.
Namaz; Allah ile kulları arasında bir bağdır. Mü’min için enerji kaynağıdır. Namaz yoksa ruh gıdasını alamaz, güçsüz kalır ve o zaman insan karanlıktan kurtulamaz.
Ümitlerin çöküşü namazı gevşetmekle başlar. Terk etmekle de insanlar zillet ve sefalete düşer, şeytan ve nefs-i emareye esir olurlar. Adem (AS)’ın neslinden, Allah’ın hidayete erdirdiği öyle nesiller gelmiştir ki, “…Onlar Rahman’ın ayetleri okunduğunda ağlayarak secdeye kapanırlardı.”
Meryem sûresi 58. ayette “İşte bunlar, Allah’ın nimetine mazhar olmuş olan bu zatlar, Âdem neslinden, Nuh ile beraber gemide taşıdıklarımızın evlatlarından, İbrahim ve İsrail’in nesillerinden ve hidâyete erdirip seçtiğimiz kimselerdendir. Onlar Rahman’ın âyetleri okunduğunda ağlayarak secdeye kapanırlardı.”
59. ayette ise, “Kendilerinden sonra yerlerine öyle bir nesil geldi ki namazı zâyi ettiler, şehvetlerinin peşine düştüler. İşte bunlar da azgınlıklarının cezasını bulacaklardır.” buyurduktan sonra 60. ayette ise “Ancak tevbe eden, iman edip makbul ve güzel işler yapanlar cennete girecekler ve asla haksızlığa uğramayacaklardır.” müjdesi verilmektedir.
Bakara sûresi 45. ayette: “Sabır göstererek, namazı vesile ederek Allah’tan yardım dileyin. Gerçi bu çok zor bir iştir, fakat içi saygı ile ürperenlere değil.”
153. ayette: “Ey iman edenler! Sabır göstererek ve namazı vesile kılarak Allah’tan yardım dileyin. Muhakkak ki Allah sabredenlerle beraberdir.”
ve 177. ayette: “Takvâ, yüzlerinizi doğuya, ya da batıya doğru çevirme değildir. Lâkin takvâ Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara ve peygamberlere iman eden, Sevdiği malını Allah’ı hoşnut etmek için yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalan gariplere, isteyenlere ve boyunduruk altında bulunup hürriyetine kavuşmak isteyen köle ve esirlere veren, Namazı hakkıyla ifa edip zekâtı veren, sözleştiği zaman sözlerinde duran, hele hele sıkıntı ve hastalık hallerinde, savaşın şiddetleri esnasında sabreden kimselerin davranışlarıdır. İşte onlardır imanlarında samimi olanlar ve işte onlardır her türlü fenalıktan korunan takvâlılar!”
238. ayette ise: “Namazlara, hele salat-ı vustaya dikkat edin ve kalkıp huşû ile Allah’ın divanında durun.”
Mü’minun sûresi 1,2 ve 9. ayetlerde: “Muhakkak ki müminler, mutluluk ve başarıya erdiler.” “Onlar namazlarında tam bir saygı ve tevazu içindedirler.” “Onlar namazlarını vaktinde eda edip zayi etmekten korurlar.”
Taha sûresi 130 ve 132. ayetlerde: “O halde onların söylediklerine sabret. Güneşin doğmasından ve batmasından önce Rabbinin yüceliğini ilan et, O’na hamdet. Gecenin bazı vakitlerinde, gündüzün bazı taraflarında da O’na ibadet et ki Allah rızasına eresin.”
“Ailene ve ümmetine namaz kılmalarını emret, kendin de namaza devam et. Biz senden rızık istemiyoruz, bilakis senin rızkın Bize aittir. Güzel âkıbet, takvâdadır, yani Allah’ı sayıp haramlardan korunmaktadır.”
Nur sûresi 56. ayette: “Öyleyse ey müminler, siz namazı hakkıyla ifa etmeye devam edin, zekâtı verin, Peygambere itaat edin ki merhamete mazhar olasınız.”
Ankebut sûresi 45. ayette: “Sana vahyedilen kitabı okuyup tebliğ et, namazı hakkıyla ifa et! Muhakkak ki namaz, insanı, ahlâk dışı davranışlardan, meşrû olmayan işlerden uzak tutar. Allah’ı namazla anmak, elbette en büyük fazilettir. Allah bütün işlediklerinizi bilir.”
Mü’minler kalben Allah’a yaklaşıp, iman erkanını ibadetle hayır ve hasenatla güçlendirirlerse, başa gelen musibetlere ve sıkıntılara katlanarak, sabrederlerse, Allah’a tevekkül ve teslimiyette kusur etmezlerse, o zaman Allah’ın inayeti ve nusreti imdada yetişir, saâdeti dâreynin kapıları açılmış olur.
Efendimiz (sav) “vakti geçmeden namaza acele edin, ölüm yakalamadan evvel de tevbeye acele edin.” buyurmaktadırlar.
“Ey iman edenler! Allah’ın azabına mâruz kalmaktan korunun. Herkes yarın âhireti için ne gönderdiğine dikkat etsin. Allah’ın azabına dûçar olmaktan korunun. Çünkü Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.”
“Sakın şunlar gibi olmayın ki onlar Allah’ı unuttukları için, Allah da kendi öz canlarını kendilerine unutturdu. Fayda ve zararlarını dahi bilemiyorlar. İşte yoldan çıkanlar bunlardır.” (Haşir sûresi 18-19)
Namaz öyle bir ibadettir ki, günde beş defa Allah’ı hatırlatmaktadır. Bu mü’minler için en büyük kazançtır.
[Mehmet Ali Şengül] 12.8.2020 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Mehmet Ali Şengül
Susanları Konuşmaya Zorlamayalım [Safvet Senih]
İmam Ebu Yusuf, İmam Azam Hazretlerinin en önemli talebesiydi. Çok zeki ve çok bilgili olmasına rağmen başkalarının da konuşmasını isterdi. Bir gün meclisinde hep susan bir adama iltifat ederek, “Hep biz konuşuyoruz, sen susuyorsun, buyur sen de KONUŞ!” dedi. Bunun üzerine sanki adam fırsat bekliyormuş gibi hemen sorusunu sordu: “Oruçlu insan ne zaman orucunu açar?” O da “Akşam güneş batınca…” deyince, adam bu sefer “Peki, ya o güneş batmazsa?” diye sordu. İmam Ebu Yusuf bu sefer ne kızdı ne de öfkelendi. Sadece gülerek: “Beyefendi sen konuşmamakta isabet etmişsin. Ben ise, seni konuşturmakla hata etmişim! Sen yine susmaya devam et.”
Bunu seneler önce bir kitaptan okumuştum. Türkiye’den Amerika’ya gidiyordum. Ramazan Ayı olduğu için oruçlu idim. Türkiye ile gideceğimiz yer arasında 7 saat fark olduğu için Türkiye’ye göre iftar vakti girdiği halde bir türlü güneş batmıyordu. Hep bu Ebu Yusuf kıssası aklıma geliyor ve ben de gülümseyip duruyordum…
Hacı Ali Efendi fıkıh dersleri veriyordu. Bir arkadaşım “Züfer” (İmam Züfer, İmam Azamın talebelerindendir) kelimesini “Zeffere” diye okuyunca kızmış bir şeyler söylemişti. Bir arkadaşımız da “Bu arkadaşımızın babası evliya imiş!” diye şaka yapmaya kalkışınca, hocamız o kızgınlıkla “Maalesef evliya katır doğurmuş!” deyiverdi. Her İmam Züfer ismi geçince bu hatıra aklıma gelir ve gülümserim…
İmam Züfer diyor ki: “Bir gün bir adam Ebu Hanife Hazretlerine geldi, ‘Ben bu sabah bilmeden nebiz içtim, sarhoş oldum, karımı bir talâk ile boşadım mı, boşamadım mı bilmiyorum, ne dersiniz?’ dedi. İmam Âzam: ‘Karın nikahlındır, git aile hayatına devam et, boşadığını kesinlikle hatırlarsan gel,’ dedi. Sevrî de şöyle cevap verdi: ‘Git karına müracaat et, boşadığını geri aldığını söyle. Eğer boşamışsan ric’at etmiş olursun. Boşamamışsan ric’atten dolayı bir şey lâzım gelmez.’ Adam bundan sonra Basralı âlîm Şerîke geldi. Ona da sordu, o da şöyle dedi: ‘Git karını ric’î talakla boşa. Sonra yeniden müracaat et, Rîc’î talâkı iptal et.’ En sonunda İmam Züfer’e gelen adam, ona da sordu. İmam Züfer ‘Benden önce kimseye sordun mu bu suali’ dedi. Adam, ‘Sordum’ dedi. O, ‘Ne dediler?’ dedi. ‘Ebu Hanife ‘Git aile hayatını yaşa, karını boşadığına dair kanaatin kesinleşirse, gel’ dedi. İmam Züfer: ‘Bu doğrunun tâ kendisidir.’ Sevrî de dedi ki: ‘Git karına müracaat et, boşanmamışsan ric’at etmekle vazgeçmiş olursun, boşanmamışsan ric’atın birşeyi gerektirmez.’ İmam Züfer “Bundan daha sağlam olamaz!’ dedi. ‘Şerik’e de sordum, o da dedi ki: ‘Git karını ric’î talâkla boşa, ondan sonra ric’at ederek vazgeç.’ İmam Züfer bu cevabı, işitince dakikalarca güldü, sonra da şöyle veciz bir misalle verilen cevapları açıkladı. ‘Senin durumun, selin gittiği çamurlu yerden, üzerine çamur sıçratan adamın durumu gibidir. İmam Âzam: ‘Git, namazını kıl, ibadetini yap, elbisene sıçrayan çamurun necis (pis) olduğunu kesinlikle bilirsen gel’ demiştir. Süfyan Sevrî, ‘Git, elbiseni yıka, eğer sıçrayan çamur necis ise, yıkadın zaten, değilse, yıkamakla bir şey lâzım gelmez, demiştir. Şerik ise şöyle demiştir: ‘Sen önce elbisene bevlet (pisle) ondan sonra da yıka!”
İmam Âzam’ın talebesinden İmam Muhammed Şeybanî diyor ki:
“Hâmile bir kadın doğumdan önce vefat etmiş. Ancak kadını yıkayacakları sırada karnındaki çocuğun hayatta olduğunu fark edince, şaşırmışlar. Durumu Ebu Hanife Hazretlerinin meclisine getirip ne yapacaklarını sormuşlar. Orada hazır bulunanlardan bazıları: ‘Kadın, hemen defnedilmesin. Bekletilsin. Belki çocuk bu bekleme sırasında doğabilir.’ demiş. Bazıları da: ‘Ölmüş insan bekletilmez, hemen gömülmeli. O çocuk zaten yaşamaz’ demişler. Ancak son sözü, Hz. Ebu Hanife söylemiştir: ‘Kadın ne bekletilmeli, ne de çocuk doğmadan gömülmelidir.’ Şaşırmışlar: ‘Ey Üstad, ne olacak öyle ise?’ demişler. Ebu Hanife şöyle açıklamış: ‘Kadının karnı yarılıp dışarı çıkarılmalıdır.’ Nitekim öyle olmuş, çocuk canlı olarak dışarı çıkarılmış. İmam Muhammed der ki: “Bu çocuk büyüdü, ilim meclislerine devam etti. Kimse onu kendi ismiyle çağırmaz, hemen herkes ona, sağ olarak doğumuna Ebu Hanife sebep olduğu için, ‘Ebu Hanîfe’nin oğlu” diye hitap ederlerdi.”
Bir Persli, düşmanlığından iki katırından birisine Ebu Bekir öbürüne Ömer ismini vermiş. Ebu Hanife’ye komşu olan bu düşmana üzülüyorlardı. Ama İmam Âzam, “Buna dokunmayın, o kendi âkıbetini kendi hazırlıyor” dedi. Hakikat bir gün bir haber geldi; Onu katırı teperek öldürmüş! Hz. İmam dedi ki, “Gidip bakın, onu mutlaka Ömer öldürmüştür. Gerçekten bakıyorlar ki; Ömer ismini verdiği katır tepip öldürmüş. Hz. İmam diyor ki: “Ömer ile alay edilmez, onun mukabelesi peşin ve sert olur.”
Evet o büyüklerle alay edilmez ve onlara hakaret edilmez. Aksi takdirde, tekdirleri şiddetli olur…
[Safvet Senih] 12.8.2020 [Samanyolu Haber]
Bunu seneler önce bir kitaptan okumuştum. Türkiye’den Amerika’ya gidiyordum. Ramazan Ayı olduğu için oruçlu idim. Türkiye ile gideceğimiz yer arasında 7 saat fark olduğu için Türkiye’ye göre iftar vakti girdiği halde bir türlü güneş batmıyordu. Hep bu Ebu Yusuf kıssası aklıma geliyor ve ben de gülümseyip duruyordum…
Hacı Ali Efendi fıkıh dersleri veriyordu. Bir arkadaşım “Züfer” (İmam Züfer, İmam Azamın talebelerindendir) kelimesini “Zeffere” diye okuyunca kızmış bir şeyler söylemişti. Bir arkadaşımız da “Bu arkadaşımızın babası evliya imiş!” diye şaka yapmaya kalkışınca, hocamız o kızgınlıkla “Maalesef evliya katır doğurmuş!” deyiverdi. Her İmam Züfer ismi geçince bu hatıra aklıma gelir ve gülümserim…
İmam Züfer diyor ki: “Bir gün bir adam Ebu Hanife Hazretlerine geldi, ‘Ben bu sabah bilmeden nebiz içtim, sarhoş oldum, karımı bir talâk ile boşadım mı, boşamadım mı bilmiyorum, ne dersiniz?’ dedi. İmam Âzam: ‘Karın nikahlındır, git aile hayatına devam et, boşadığını kesinlikle hatırlarsan gel,’ dedi. Sevrî de şöyle cevap verdi: ‘Git karına müracaat et, boşadığını geri aldığını söyle. Eğer boşamışsan ric’at etmiş olursun. Boşamamışsan ric’atten dolayı bir şey lâzım gelmez.’ Adam bundan sonra Basralı âlîm Şerîke geldi. Ona da sordu, o da şöyle dedi: ‘Git karını ric’î talakla boşa. Sonra yeniden müracaat et, Rîc’î talâkı iptal et.’ En sonunda İmam Züfer’e gelen adam, ona da sordu. İmam Züfer ‘Benden önce kimseye sordun mu bu suali’ dedi. Adam, ‘Sordum’ dedi. O, ‘Ne dediler?’ dedi. ‘Ebu Hanife ‘Git aile hayatını yaşa, karını boşadığına dair kanaatin kesinleşirse, gel’ dedi. İmam Züfer: ‘Bu doğrunun tâ kendisidir.’ Sevrî de dedi ki: ‘Git karına müracaat et, boşanmamışsan ric’at etmekle vazgeçmiş olursun, boşanmamışsan ric’atın birşeyi gerektirmez.’ İmam Züfer “Bundan daha sağlam olamaz!’ dedi. ‘Şerik’e de sordum, o da dedi ki: ‘Git karını ric’î talâkla boşa, ondan sonra ric’at ederek vazgeç.’ İmam Züfer bu cevabı, işitince dakikalarca güldü, sonra da şöyle veciz bir misalle verilen cevapları açıkladı. ‘Senin durumun, selin gittiği çamurlu yerden, üzerine çamur sıçratan adamın durumu gibidir. İmam Âzam: ‘Git, namazını kıl, ibadetini yap, elbisene sıçrayan çamurun necis (pis) olduğunu kesinlikle bilirsen gel’ demiştir. Süfyan Sevrî, ‘Git, elbiseni yıka, eğer sıçrayan çamur necis ise, yıkadın zaten, değilse, yıkamakla bir şey lâzım gelmez, demiştir. Şerik ise şöyle demiştir: ‘Sen önce elbisene bevlet (pisle) ondan sonra da yıka!”
İmam Âzam’ın talebesinden İmam Muhammed Şeybanî diyor ki:
“Hâmile bir kadın doğumdan önce vefat etmiş. Ancak kadını yıkayacakları sırada karnındaki çocuğun hayatta olduğunu fark edince, şaşırmışlar. Durumu Ebu Hanife Hazretlerinin meclisine getirip ne yapacaklarını sormuşlar. Orada hazır bulunanlardan bazıları: ‘Kadın, hemen defnedilmesin. Bekletilsin. Belki çocuk bu bekleme sırasında doğabilir.’ demiş. Bazıları da: ‘Ölmüş insan bekletilmez, hemen gömülmeli. O çocuk zaten yaşamaz’ demişler. Ancak son sözü, Hz. Ebu Hanife söylemiştir: ‘Kadın ne bekletilmeli, ne de çocuk doğmadan gömülmelidir.’ Şaşırmışlar: ‘Ey Üstad, ne olacak öyle ise?’ demişler. Ebu Hanife şöyle açıklamış: ‘Kadının karnı yarılıp dışarı çıkarılmalıdır.’ Nitekim öyle olmuş, çocuk canlı olarak dışarı çıkarılmış. İmam Muhammed der ki: “Bu çocuk büyüdü, ilim meclislerine devam etti. Kimse onu kendi ismiyle çağırmaz, hemen herkes ona, sağ olarak doğumuna Ebu Hanife sebep olduğu için, ‘Ebu Hanîfe’nin oğlu” diye hitap ederlerdi.”
Bir Persli, düşmanlığından iki katırından birisine Ebu Bekir öbürüne Ömer ismini vermiş. Ebu Hanife’ye komşu olan bu düşmana üzülüyorlardı. Ama İmam Âzam, “Buna dokunmayın, o kendi âkıbetini kendi hazırlıyor” dedi. Hakikat bir gün bir haber geldi; Onu katırı teperek öldürmüş! Hz. İmam dedi ki, “Gidip bakın, onu mutlaka Ömer öldürmüştür. Gerçekten bakıyorlar ki; Ömer ismini verdiği katır tepip öldürmüş. Hz. İmam diyor ki: “Ömer ile alay edilmez, onun mukabelesi peşin ve sert olur.”
Evet o büyüklerle alay edilmez ve onlara hakaret edilmez. Aksi takdirde, tekdirleri şiddetli olur…
[Safvet Senih] 12.8.2020 [Samanyolu Haber]
Tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan? [Süleyman C. Karaman]
Acaba bir ülke hukuk devleti olduğu için mi demokratik bir ülke olur, yoksa demokratik bir ülke olduğu için mi hukuk devleti olur? Acaba bir ülke bağımsız seçimler olduğu için mi demokratik bir ülkedir, yoksa demokratik bir ülke olduğu için mi bağımsız seçimler vardır? Bir ülkede herkes için eğitim alma, iş kurma fırsatı olduğu için mi o ülke demokratik bir ülkedir, yoksa o ülke demokratik olduğu için mi eğitim alma ve iş kurma fırsatları vardır. Bir ülkede fikir ve ifade hürriyeti olduğu için mi o ülke demokratik bir ülke olur, yoksa demokratik bir ülke olduğu için mi o ülkede fikir ve ifade hürriyeti vardır?
Yazının geri kalanını okumaya başlamadan önce kendi cevabınıza karar verin, sizce bu soruların cevabı ne? Hangisi önce geliyor, değerler mi, demokrasi mi?
Evet, bir ülke hukuk devleti olabilir. Türkiye de öyle-böyle bir hukuk devletiydi. Taa ki, bir gecede “problem” olacağı düşünülen bütün hakim ve savcıların tutuklanıp hapislere atılacağı ana kadar. Bir ülkede sonucuna güvenebileceğiniz seçimler de olabilir. Türkiye’de de güvenilir seçimler vardı. Yüksek Seçim Kurulunun üyelerinin tamamen yandaşlardan oluşacağı zamana kadar. Bir ülkede basın özgürlüğü de olabilir. Türkiye’de de bir zamanlar basın özgürlüğü vardı. Farklı görüşleri temsil eden farklı farklı gazete ve televizyon istasyonları vardı Türkiye’nin. Taa ki bir sabah uyandığınızda takip ettiğiniz gazetenin ve televizyon kanalının artık olmadığını öğrendiğiniz ana kadar.
Bağımsız mahkemelerin, basın özgürlüğünün, güvenilebilir seçimlerin, iş kurma fırsatlarının olması bir ülkeyi demokratik yapan değerlerdir ama bu değerlerin bugün olması yarın da olacağı anlamına gelmez. Bugün var, yarın yok. Türkiye gibi. Siz dünyanın en iyi hukuk sistemini alsanız ve, mesela, isminde hem demokratik, hem cumhuriyet geçen Demokratik Kongo Cumhuriyetine bir gecede taşısanız, o ülke bir gecede demokratik bir ülke olmayacaktır. Farklı görüşlerin yansıtılacağı gazeteleri olsa, ifade hürriyeti kanunlarla korunsa, bütün bunlar ne kadar devam edebilecek? Bir gazeteyi bir günde kapatabilirsiniz. Bir kanunu bir günde değiştirebilirsiniz. Bugün var, yarın yok. Kanunlar, bağımsız basın ve benzeri değerler tek başlarına çok ümit vaad etmezler.
Yani aslında bu değerler bir ülkeyi demokratik yapmaz çünkü asıl problem bu değerlerin devamlılığıdır. Bu değerler, demokratik ülkelerde vardır. Peki bir ülkeyi demokratik bir ülke yapan nedir? O ülkenin insanlarıdır. Yani işin sırrı insanlara gelip dayanıyor. Nasıl bir insan portresi demokratik ülkelerin insanları? Zorluklar karşısında yılmayan, büyük güçler karşısında korkmayan, kahraman bir insan portresi mi lazım bize. Aslında o kadar da değil. Çok daha basit bir insan tipi yeterli.
Herhangi bir yerde karar alma pozisyonunda olan insanlar karar alırken, o kararlardan etkilenecek insanların durumunu dikkate almak zorundadırlar. Aldığınız karar sonucu, o karardan etkilenenler çok fazla itiraz edeceklerse, bunu kabul etmeyip sizi zora sokacaklarsa, siz o kararı alamazsınız. Etkileşim iki yönlü cereyan eder. Karar alınanlar, alınan kararlardan etkilendiği gibi, karar alanlar da, karar alınanların, alınan kararları nasıl karşılayacaklarını değerlendirmek zorundadırlar. Çok fazla “gürültü” çıkacaksa, o karar alınmaz. Ama insanlar alınan kararları kuzu gibi karşılayacak ise, siz her kararı alabilirsiniz. Bu etkileşim bir devletin işleyişinde geçerli olduğu gibi ticari bir firmanın işletilmesinde, mahallede, aile içerisinde, arkadaşlar arasında da geçerlidir. Etkileşim iki yönlüdür.
İngiltere demokrasinin modern zamanlarda geliştiği yer olarak bilinir. Nasıl geliştiği konusu ise daha az bilinen bir konudur. 15. yüzyılda yeni ticaret yollarının keşfi ile beraber Atlantik okyanusu ticaretinin oluşması sonucu Britanya’da yeni bir sosyal sınıf ortaya çıkmıştır. Bu sınıf hem nispeten zengin, hem de dünya görmüş ve kültürlü insanlardan oluşmaktaydı. Bu insanlar İngiltere monarşisine kuzu gibi boyun eğeceklerini hiç bir zaman düşünmediler. Olayı tiyatrolaştıracak olursak: kral kendilerinden bir şey istediği zaman belki de kralın yüzüne manalı bir şekilde bakarak “bir şey mi vardı?” demişlerdir.
Aynı zamanda ve benzer şartlar altında ticaret yolları açılan İspanya’da ise yeni açılan ticaret imkanları İspanya krallığının tekeli altında “yandaşlara” dağıtılmıştır. Kralın karşısında yeni bir sınıf oluşacağına, kralın altında devletin imkanlarını sömüren bir kesim oluşmuştur. İngiltere’de demokrasi gelişirken, İspanya’da zulüm gelişmiştir.
Diyeceğimiz şu ki, otorite karşısında sesini yükseltecek, sesini yükseltmese bile en azından onu onaylamayacak bir sosyal sınıfa ihtiyacımız var. Gelişmiş sistemi değerlere inanmış insanlar kurar. Demokratik insanlar demokratik değerleri yaşarlar ve yaşatırlar. İnsanlarda derinliği olmayan hiçbir değer de, kalıcı değildir. Haftaya bu sosyal sınıfın iki özelliğinden bahsedip gelişmiş ülkelerde demokrasiyi tehdit eden en büyük risk faktörünü inceleyeceğiz.
Sonuç olarak, asıl marifet ne tavuk da, ne de yumurta da. İkisine de neden olan başka birisi var.
[Süleyman C. Karaman] 12.8.2020 [TR724]
Yazının geri kalanını okumaya başlamadan önce kendi cevabınıza karar verin, sizce bu soruların cevabı ne? Hangisi önce geliyor, değerler mi, demokrasi mi?
Evet, bir ülke hukuk devleti olabilir. Türkiye de öyle-böyle bir hukuk devletiydi. Taa ki, bir gecede “problem” olacağı düşünülen bütün hakim ve savcıların tutuklanıp hapislere atılacağı ana kadar. Bir ülkede sonucuna güvenebileceğiniz seçimler de olabilir. Türkiye’de de güvenilir seçimler vardı. Yüksek Seçim Kurulunun üyelerinin tamamen yandaşlardan oluşacağı zamana kadar. Bir ülkede basın özgürlüğü de olabilir. Türkiye’de de bir zamanlar basın özgürlüğü vardı. Farklı görüşleri temsil eden farklı farklı gazete ve televizyon istasyonları vardı Türkiye’nin. Taa ki bir sabah uyandığınızda takip ettiğiniz gazetenin ve televizyon kanalının artık olmadığını öğrendiğiniz ana kadar.
Bağımsız mahkemelerin, basın özgürlüğünün, güvenilebilir seçimlerin, iş kurma fırsatlarının olması bir ülkeyi demokratik yapan değerlerdir ama bu değerlerin bugün olması yarın da olacağı anlamına gelmez. Bugün var, yarın yok. Türkiye gibi. Siz dünyanın en iyi hukuk sistemini alsanız ve, mesela, isminde hem demokratik, hem cumhuriyet geçen Demokratik Kongo Cumhuriyetine bir gecede taşısanız, o ülke bir gecede demokratik bir ülke olmayacaktır. Farklı görüşlerin yansıtılacağı gazeteleri olsa, ifade hürriyeti kanunlarla korunsa, bütün bunlar ne kadar devam edebilecek? Bir gazeteyi bir günde kapatabilirsiniz. Bir kanunu bir günde değiştirebilirsiniz. Bugün var, yarın yok. Kanunlar, bağımsız basın ve benzeri değerler tek başlarına çok ümit vaad etmezler.
Yani aslında bu değerler bir ülkeyi demokratik yapmaz çünkü asıl problem bu değerlerin devamlılığıdır. Bu değerler, demokratik ülkelerde vardır. Peki bir ülkeyi demokratik bir ülke yapan nedir? O ülkenin insanlarıdır. Yani işin sırrı insanlara gelip dayanıyor. Nasıl bir insan portresi demokratik ülkelerin insanları? Zorluklar karşısında yılmayan, büyük güçler karşısında korkmayan, kahraman bir insan portresi mi lazım bize. Aslında o kadar da değil. Çok daha basit bir insan tipi yeterli.
Herhangi bir yerde karar alma pozisyonunda olan insanlar karar alırken, o kararlardan etkilenecek insanların durumunu dikkate almak zorundadırlar. Aldığınız karar sonucu, o karardan etkilenenler çok fazla itiraz edeceklerse, bunu kabul etmeyip sizi zora sokacaklarsa, siz o kararı alamazsınız. Etkileşim iki yönlü cereyan eder. Karar alınanlar, alınan kararlardan etkilendiği gibi, karar alanlar da, karar alınanların, alınan kararları nasıl karşılayacaklarını değerlendirmek zorundadırlar. Çok fazla “gürültü” çıkacaksa, o karar alınmaz. Ama insanlar alınan kararları kuzu gibi karşılayacak ise, siz her kararı alabilirsiniz. Bu etkileşim bir devletin işleyişinde geçerli olduğu gibi ticari bir firmanın işletilmesinde, mahallede, aile içerisinde, arkadaşlar arasında da geçerlidir. Etkileşim iki yönlüdür.
İngiltere demokrasinin modern zamanlarda geliştiği yer olarak bilinir. Nasıl geliştiği konusu ise daha az bilinen bir konudur. 15. yüzyılda yeni ticaret yollarının keşfi ile beraber Atlantik okyanusu ticaretinin oluşması sonucu Britanya’da yeni bir sosyal sınıf ortaya çıkmıştır. Bu sınıf hem nispeten zengin, hem de dünya görmüş ve kültürlü insanlardan oluşmaktaydı. Bu insanlar İngiltere monarşisine kuzu gibi boyun eğeceklerini hiç bir zaman düşünmediler. Olayı tiyatrolaştıracak olursak: kral kendilerinden bir şey istediği zaman belki de kralın yüzüne manalı bir şekilde bakarak “bir şey mi vardı?” demişlerdir.
Aynı zamanda ve benzer şartlar altında ticaret yolları açılan İspanya’da ise yeni açılan ticaret imkanları İspanya krallığının tekeli altında “yandaşlara” dağıtılmıştır. Kralın karşısında yeni bir sınıf oluşacağına, kralın altında devletin imkanlarını sömüren bir kesim oluşmuştur. İngiltere’de demokrasi gelişirken, İspanya’da zulüm gelişmiştir.
Diyeceğimiz şu ki, otorite karşısında sesini yükseltecek, sesini yükseltmese bile en azından onu onaylamayacak bir sosyal sınıfa ihtiyacımız var. Gelişmiş sistemi değerlere inanmış insanlar kurar. Demokratik insanlar demokratik değerleri yaşarlar ve yaşatırlar. İnsanlarda derinliği olmayan hiçbir değer de, kalıcı değildir. Haftaya bu sosyal sınıfın iki özelliğinden bahsedip gelişmiş ülkelerde demokrasiyi tehdit eden en büyük risk faktörünü inceleyeceğiz.
Sonuç olarak, asıl marifet ne tavuk da, ne de yumurta da. İkisine de neden olan başka birisi var.
[Süleyman C. Karaman] 12.8.2020 [TR724]
Etiketler:
Süleyman C. Karaman
Salgın yavaşlamıyor; Ders zili zor çalar! [İlker Doğan]
Günlük vaka sayısının bin 200’e dayandığı Türkiye’de okulların 17 Ağustos’ta açılıp açılmayacağı en önemli gündem maddelerinden biri. Veliler ve halk sağlığı uzmanlarına göre salgının hızla yayıldığı süreçte okulların açılması felaketle sonuçlanabilir. Bir servis şoförünün, öğretmenin ya da okulda görevli bir tek çalışanın pozitif çıkmasının, yüzlerce çocuğun hayatını tehlikeye atabileceği belirtiliyor.
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Esin Davutoğlu Şenol, okulların açılmasının hiç doğru olmadığını söylüyor. “Çocuğum olsa okula göndermezdim.” diyor. Bilim Kurulu Üyesi Ateş Kara ise çocukların taşıyıcı olduklarını hatırlatıyor: “Evden okula ya da okuldan eve virüs taşıyabilirler.”
Vakaların artış hızının azalmadığı bugünlerde okulların açılması zor görünüyor. Zira 100-150 vaka verken kapatılan okullar, bugün 1.200 vaka açıklanırken nasıl açılacak? Okulların açılıp açılmayacağı konusunda Milli Eğitim Bakanlığı farklı senaryolar üzerinde duruyor. Buna göre okullar kısıtlama olmaksızın açılabilir. Ancak bu düşük bir ihtimal. İkinci senaryo okullar yarı zamanlı olarak açılabilir. Çocuklar haftada ‘iki’ gün eğitim alabilir. Üçüncü senaryoda ise okulların açılması Eylül ortalarına ya da sonuna kadar ertelenebilir. Dördüncü senaryoda ise her il kendi durumuna göre okulların açılmasına karar verebilir.
Türkiye’de pandemi rakamları azalmıyor. Aksine her geçen gün vaka sayısı daha da artıyor. Günlük vaka sayısı 1.200’e dayandı. Geçtiğimiz günlerde Bilim Kurulu üyesi Prof. Dr. Mustafa Necmi İlhan, “Rakamlar 1500’e uzanır diye endişem var. ‘Daha üzerine çıkmaz’ diye de açık açık dua ediyorum.” ifadelerini kullanmıştı.
Vaka sayılarının artması gözleri okullara çevirdi. MEB daha önce yaptığı açıklamada özel okulların 17, devlet okullarının ise 31 Ağustos’ta açılacağını duyurmuştu. Ancak salgın giderek yayıldı. Bir çok ilde yoğun bakım ünitelerinin dolduğu, yeni hastaların ‘yoğunluk’ gerekçe gösterilerek kabul edilmediği belirtiliyor. Ankara’da günlük vaka sayısının bini aştığı belirtiliyor. Aynı şekilde Diyarbakır, Mardin, Şanlıurfa gibi bazı illerde de günlük vakaların 300’ü aştığı kaydediliyor.
100-150 VAKA VARKEN TATİL EDİLEN OKUL, 1.000 VAKA VARKEN AÇILIR MI?
17 Ağustos’a günler kaldı. Peki özel okullar açılacak mı? Tam bir belirsizlik var. MEB, okulların açılmasıyla ilgili konuda topu valiliklere attı. Tedirgin olan veliler, salgının arttığı dönemde çocuklarını okula göndermek istemiyor. Bir veli, “Günlük vaka sayılarının 100-150 olduğu dönemde okullar tatil edildi. Bugün vaka sayısı 1.200’e dayandı. İddiaya göre 3 binden fazla. Ancak okulların açılacağı söyleniyor. Bu ne kadar mantıklı? diyor. Halk sağlığı uzmanları da velilerin endişelerini haklı buluyor.
PROF. DR. ŞENOL: ÇOCUĞUM OLSA GÖNDERMEZDİM
Fox TV’ye konuk olan Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Esin Davutoğlu Şenol, böyle bir ortamda okulların açılmasının hiç doğru olmadığını söylüyor. Sunucunun, “Çocuğunuz olsa okula gönderir miydiniz?” sorusuna ise, “Hayır, göndermezdim.” şeklinde cevap veriyor. Bilim Kurulu Üyesi Ateş Kara ise çocukların taşıyıcı olduklarını hatırlatıyor: “Evden okula ya da okuldan eve virüs taşıyabilirler.”
FARKLI SENARYOLAR VAR
MEB, farklı senaryolar üzerinde duruyor. İlki okulların kısıtlama olmaksızın açılması ki, bu senaryonun gerçekleşme ihtimali yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı çok zayıf. İkinci ihtimal ise okulların açıklanacak yeni bir tarihe kadar tamamen kapanması. Mesela eylül sonuna kadar ertelenmesi. Muhtemel senaryolardan biri bu. Ancak bu durumda özel okulların çok ciddi bir maddi kayıp yaşaması muhtemel. Üçüncü senaryo okulların yarı zamanlı olarak açılarak, eğitimin online olarak desteklenmesi. Son senaryoda ise yerel çözümler üretilmesi üzerinde duruluyor. Salgının yoğun olduğu yerlerde okulların ertelenmesi ya da biz dizi kararlar/kısıtlamalar alınması.
[İlker Doğan] 12.8.2020 [TR724]
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Esin Davutoğlu Şenol, okulların açılmasının hiç doğru olmadığını söylüyor. “Çocuğum olsa okula göndermezdim.” diyor. Bilim Kurulu Üyesi Ateş Kara ise çocukların taşıyıcı olduklarını hatırlatıyor: “Evden okula ya da okuldan eve virüs taşıyabilirler.”
Vakaların artış hızının azalmadığı bugünlerde okulların açılması zor görünüyor. Zira 100-150 vaka verken kapatılan okullar, bugün 1.200 vaka açıklanırken nasıl açılacak? Okulların açılıp açılmayacağı konusunda Milli Eğitim Bakanlığı farklı senaryolar üzerinde duruyor. Buna göre okullar kısıtlama olmaksızın açılabilir. Ancak bu düşük bir ihtimal. İkinci senaryo okullar yarı zamanlı olarak açılabilir. Çocuklar haftada ‘iki’ gün eğitim alabilir. Üçüncü senaryoda ise okulların açılması Eylül ortalarına ya da sonuna kadar ertelenebilir. Dördüncü senaryoda ise her il kendi durumuna göre okulların açılmasına karar verebilir.
Türkiye’de pandemi rakamları azalmıyor. Aksine her geçen gün vaka sayısı daha da artıyor. Günlük vaka sayısı 1.200’e dayandı. Geçtiğimiz günlerde Bilim Kurulu üyesi Prof. Dr. Mustafa Necmi İlhan, “Rakamlar 1500’e uzanır diye endişem var. ‘Daha üzerine çıkmaz’ diye de açık açık dua ediyorum.” ifadelerini kullanmıştı.
Vaka sayılarının artması gözleri okullara çevirdi. MEB daha önce yaptığı açıklamada özel okulların 17, devlet okullarının ise 31 Ağustos’ta açılacağını duyurmuştu. Ancak salgın giderek yayıldı. Bir çok ilde yoğun bakım ünitelerinin dolduğu, yeni hastaların ‘yoğunluk’ gerekçe gösterilerek kabul edilmediği belirtiliyor. Ankara’da günlük vaka sayısının bini aştığı belirtiliyor. Aynı şekilde Diyarbakır, Mardin, Şanlıurfa gibi bazı illerde de günlük vakaların 300’ü aştığı kaydediliyor.
100-150 VAKA VARKEN TATİL EDİLEN OKUL, 1.000 VAKA VARKEN AÇILIR MI?
17 Ağustos’a günler kaldı. Peki özel okullar açılacak mı? Tam bir belirsizlik var. MEB, okulların açılmasıyla ilgili konuda topu valiliklere attı. Tedirgin olan veliler, salgının arttığı dönemde çocuklarını okula göndermek istemiyor. Bir veli, “Günlük vaka sayılarının 100-150 olduğu dönemde okullar tatil edildi. Bugün vaka sayısı 1.200’e dayandı. İddiaya göre 3 binden fazla. Ancak okulların açılacağı söyleniyor. Bu ne kadar mantıklı? diyor. Halk sağlığı uzmanları da velilerin endişelerini haklı buluyor.
PROF. DR. ŞENOL: ÇOCUĞUM OLSA GÖNDERMEZDİM
Fox TV’ye konuk olan Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Esin Davutoğlu Şenol, böyle bir ortamda okulların açılmasının hiç doğru olmadığını söylüyor. Sunucunun, “Çocuğunuz olsa okula gönderir miydiniz?” sorusuna ise, “Hayır, göndermezdim.” şeklinde cevap veriyor. Bilim Kurulu Üyesi Ateş Kara ise çocukların taşıyıcı olduklarını hatırlatıyor: “Evden okula ya da okuldan eve virüs taşıyabilirler.”
FARKLI SENARYOLAR VAR
MEB, farklı senaryolar üzerinde duruyor. İlki okulların kısıtlama olmaksızın açılması ki, bu senaryonun gerçekleşme ihtimali yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı çok zayıf. İkinci ihtimal ise okulların açıklanacak yeni bir tarihe kadar tamamen kapanması. Mesela eylül sonuna kadar ertelenmesi. Muhtemel senaryolardan biri bu. Ancak bu durumda özel okulların çok ciddi bir maddi kayıp yaşaması muhtemel. Üçüncü senaryo okulların yarı zamanlı olarak açılarak, eğitimin online olarak desteklenmesi. Son senaryoda ise yerel çözümler üretilmesi üzerinde duruluyor. Salgının yoğun olduğu yerlerde okulların ertelenmesi ya da biz dizi kararlar/kısıtlamalar alınması.
[İlker Doğan] 12.8.2020 [TR724]
Şampiyonu az Şampiyonlar Ligi! [Hasan Cücük]
Avrupa futbolunun kulüp düzeyindeki bir numaralı turnuvası olan Şampiyonlar Ligi çeyrek final heyecanı Portekiz’in başkenti Lizbon’da başlıyor. Yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınından dolayı mart ayında ertelenen Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek final karşılaşmalarında tek maçlı eleme sistemi uygulanacak. Son 8’e kalan takımlardan sadece ikisi daha önce kupayı müzesine götürmeyi başardı.
Almanya’dan Bayern Münih ile RB Leipzig, Fransa’dan Paris Saint-Germain (PSG) ile Olimpik Lyon, İngiltere’den Manchester City, İtalya’dan Atalanta ve İspanya’dan Barcelona ile Atletico Madrid Kupa 1’i kazanmak için Lizbon’da sahne alacak. Çeyrek finalde PSG – Atalanta, RB Leipzig – Atletico Madrid, Barcelona – Bayern Münih, Manchester City – Lyon karşı karşıya gelecek. Son 8’e kalmayı başaran takımlardan sadece Bayern Münih ve Barcelona Şampiyonlar Ligi kupasını müzesine götürmeyi başladı. Bayern Münih Kupa 1’i son kez 2013’te, Barcelona ise 2015’te müzesine taşıdı.
Şampiyonlar Ligi’ne son dönemde damgasını vuran Real Madrid’in uzun bir aradan sonra çeyrek final görmediği bu sezon yaşıyoruz. Zidane döneminde 3 yıl üst üste kupayı müzesine taşıyan Real Madrid’in, çeyrek final yürüyüşüne Manchester City engel oldu. Geçen yılın şampiyonu Liverpool’u ise Atletico Madrid turnuva dışına itti. Real Madrid ve Liverpool elendiği turnuvanın favorisi olarak öne, Bayern Münih, PSG ve Manchester City çıkıyor. Son 8’e kalan takımlardan sadece Bayern Münih ve PSG sezonu şampiyon olarak tamamladı.
Kupa 1’i en çok kazanmak isteyen takımların başında, Barcelona, PSG ve Manchester City geliyor. Sezonu Real Madrid’in ardından La Liga’da ikinci olarak tamamlayan Barcelona tam 4 yıldır kupaya hasret. Real Madrid’in Şampiyonlar Ligi’ni 3 yıl üst üste kazanması, Barcelona cephesini daha da hırslandırdı. Sezon ortasında Ernesto Valverde’nin yerine takımın başına geçen Quique Setien’in koltuğunu koruması ise ancak Şampiyonlar Ligi’ni kazanmasıyla olacak. Bayern Münih’e elenmesi durumunda Setien için yolu sonu gelmiş olur.
PSG, 2012’den sonra Fransa Ligue 1’in tartışmasız bir numarası olmasına karşılık, Avrupa arenasında beklentilerin çok altında kaldı. Katar sermayesi sayesinde transferde yüzlerce milyon Euro harcayan PSG için Şampiyonlar Ligi tek hedef haline geldi. Neymar, Mbappe ve Di Maria gibi yıldızları kadrosunda barındıran PSG’nin en büyük handikapı Fransa Ligue 1’in pandemiden dolayı 28. haftada tescil edilmesi oldu. Ligue 1’de şampiyonluk yaşayan PSG, Fransa Kupası ve Fransa Lig Kupası’nı müzesine taşıyıp sezonu 3 kupayla kapattı. Şampiyonlar Ligi’ni de kazanırsa sezonda tüm kupaları kazanmış olacak.
Pep Guardiola’nın teknik adamlık kariyeri 2008’de Barcelona ile başladığında, çok az kişi göz kamaştıran bir performans sergileyeceğine inanıyordu. 37 yaşında ve teknik adamlık kariyeri sadece bir sezon Barcelona B takımı olan Guardiola, 2008-12 arasında 3 La Liga şampiyonluğu ve 2 Şampiyonlar Ligi kupası sığdırıp, teknik adamlık kariyerine muhteşem bir başlangıç yaptı. Barcelona’dan sonra geldiği Bayern Münih’le 3 kez, Manchester City ile ise 2 kez lig şampiyonluğu gören Guardiola’nın hasret çektiği başarı Şampiyonlar Ligi oldu. City’de 4 yılını geride bırakan Guardiola için sezonun telafisi Devler Ligi kupasını kazanmaktan geçiyor.
Devler Ligi’nde gol krallığı yarışında ilk sırada 13 golle Bayern Münih’in Polonyalı gol ayağı Robert Lewandowski bulunuyor. İkinci sırada ise çeyrek final göremeyen Borussia Dortmund’dan 10 golle Erling Haaland bulunuyor. Lewandowsk, Bayern elense bile gol kralı olmayı şimdiden garantilemiş gözüküyor. Şampiyonlar Ligi’nde “Sekizli Final” heyecanı Atalanta – PSG maçıyla bu akşam başlıyor. Cumartesi akşamı oynanacak FC Barcelona – Bayern Münih maçından sonra yarı finale kalan 4 takım belli olacak. Kupa sahibini ise 23 Ağustos’ta oynanacak final sonrası bulacak.
[Hasan Cücük] 12.8.2020 [TR724]
Almanya’dan Bayern Münih ile RB Leipzig, Fransa’dan Paris Saint-Germain (PSG) ile Olimpik Lyon, İngiltere’den Manchester City, İtalya’dan Atalanta ve İspanya’dan Barcelona ile Atletico Madrid Kupa 1’i kazanmak için Lizbon’da sahne alacak. Çeyrek finalde PSG – Atalanta, RB Leipzig – Atletico Madrid, Barcelona – Bayern Münih, Manchester City – Lyon karşı karşıya gelecek. Son 8’e kalmayı başaran takımlardan sadece Bayern Münih ve Barcelona Şampiyonlar Ligi kupasını müzesine götürmeyi başladı. Bayern Münih Kupa 1’i son kez 2013’te, Barcelona ise 2015’te müzesine taşıdı.
Şampiyonlar Ligi’ne son dönemde damgasını vuran Real Madrid’in uzun bir aradan sonra çeyrek final görmediği bu sezon yaşıyoruz. Zidane döneminde 3 yıl üst üste kupayı müzesine taşıyan Real Madrid’in, çeyrek final yürüyüşüne Manchester City engel oldu. Geçen yılın şampiyonu Liverpool’u ise Atletico Madrid turnuva dışına itti. Real Madrid ve Liverpool elendiği turnuvanın favorisi olarak öne, Bayern Münih, PSG ve Manchester City çıkıyor. Son 8’e kalan takımlardan sadece Bayern Münih ve PSG sezonu şampiyon olarak tamamladı.
Kupa 1’i en çok kazanmak isteyen takımların başında, Barcelona, PSG ve Manchester City geliyor. Sezonu Real Madrid’in ardından La Liga’da ikinci olarak tamamlayan Barcelona tam 4 yıldır kupaya hasret. Real Madrid’in Şampiyonlar Ligi’ni 3 yıl üst üste kazanması, Barcelona cephesini daha da hırslandırdı. Sezon ortasında Ernesto Valverde’nin yerine takımın başına geçen Quique Setien’in koltuğunu koruması ise ancak Şampiyonlar Ligi’ni kazanmasıyla olacak. Bayern Münih’e elenmesi durumunda Setien için yolu sonu gelmiş olur.
PSG, 2012’den sonra Fransa Ligue 1’in tartışmasız bir numarası olmasına karşılık, Avrupa arenasında beklentilerin çok altında kaldı. Katar sermayesi sayesinde transferde yüzlerce milyon Euro harcayan PSG için Şampiyonlar Ligi tek hedef haline geldi. Neymar, Mbappe ve Di Maria gibi yıldızları kadrosunda barındıran PSG’nin en büyük handikapı Fransa Ligue 1’in pandemiden dolayı 28. haftada tescil edilmesi oldu. Ligue 1’de şampiyonluk yaşayan PSG, Fransa Kupası ve Fransa Lig Kupası’nı müzesine taşıyıp sezonu 3 kupayla kapattı. Şampiyonlar Ligi’ni de kazanırsa sezonda tüm kupaları kazanmış olacak.
Pep Guardiola’nın teknik adamlık kariyeri 2008’de Barcelona ile başladığında, çok az kişi göz kamaştıran bir performans sergileyeceğine inanıyordu. 37 yaşında ve teknik adamlık kariyeri sadece bir sezon Barcelona B takımı olan Guardiola, 2008-12 arasında 3 La Liga şampiyonluğu ve 2 Şampiyonlar Ligi kupası sığdırıp, teknik adamlık kariyerine muhteşem bir başlangıç yaptı. Barcelona’dan sonra geldiği Bayern Münih’le 3 kez, Manchester City ile ise 2 kez lig şampiyonluğu gören Guardiola’nın hasret çektiği başarı Şampiyonlar Ligi oldu. City’de 4 yılını geride bırakan Guardiola için sezonun telafisi Devler Ligi kupasını kazanmaktan geçiyor.
Devler Ligi’nde gol krallığı yarışında ilk sırada 13 golle Bayern Münih’in Polonyalı gol ayağı Robert Lewandowski bulunuyor. İkinci sırada ise çeyrek final göremeyen Borussia Dortmund’dan 10 golle Erling Haaland bulunuyor. Lewandowsk, Bayern elense bile gol kralı olmayı şimdiden garantilemiş gözüküyor. Şampiyonlar Ligi’nde “Sekizli Final” heyecanı Atalanta – PSG maçıyla bu akşam başlıyor. Cumartesi akşamı oynanacak FC Barcelona – Bayern Münih maçından sonra yarı finale kalan 4 takım belli olacak. Kupa sahibini ise 23 Ağustos’ta oynanacak final sonrası bulacak.
[Hasan Cücük] 12.8.2020 [TR724]
Kaçırılmak değil sessizlik öldürür! [Av. Nurullah Albayrak]
AKP iktidarında; yasaların değil iktidarın rahatsız olduğu söz ve fiiller suç, konuşması istenmeyen kişiler suçlu, baskı, tehdit, korkutma, sindirme, işkence, kaçırma yöntemleriyle elde edilen malzemeler de suç delili.
Saçmalıklarla, zırvalarla, uçuk kaçık yorumlarla hazırlanmış iddianameler, basit şeklî kurallara dahi riayet etme lüzumu hissedilmeden yapılan yargılamalar, ‘bu kadar da olmaz!’ dedirten mahkeme kararları ise cezalandırma aracı.
Yapılan tüm bu hukuksuzluklar güç gösterisi şeklinde yansıtılsa da aslında çaresizliğin göstergesi. Yapılan bu hukuksuzluklarla bir dönem netice almak elbette mümkün, ancak istenildiği gibi sonuçlanmayacağı da bir hakikat.
Hukuksuzlukları yapanların gerekli cezai müeyyide ile karşılaşmaları için yapılması gerekenlerden biri, sorumluların hesap vermesi için mücadele etme düşüncesi ve gayreti olmalı.
Adalet sadece mağduriyetin sonlandırılması ile karşılanmaz; sorumluların hesap vermesi de gerekir. Haksızlığı yapan, yapılmasına izin veren, ortam oluşturan, ses çıkartmayan, yardım eden ve gizleyenler de kusur derecelerine göre hesap vermeli. Hesap vermeli ki, adalet sağlansın. Bu nedenle de sorumluların hesap vereceği, vermesi gerektiği inancının yitirilmemesi gerekiyor.
Gökhan Türkmen, Erkan Irmak, Özgür Kaya, Salim Zeybek, Yasin Ugan, Mustafa Yılmaz. Gündüz vakti siyah transporter’larla kaçırılan ve 6 ay sonra emniyette ortaya çıkan insanlık suçu mağduru 6 kişi. Emniyette ortaya çıktıklarında hep bir ağızdan kaçırılmadıklarını, kendilerinin emniyete gelerek teslim olduklarını ve AİHM ile BM’ye yapılan başvuruların geri çekilmesini istediklerini söylemişlerdi.
Hepimiz biliyoruz ki bu insanlar devlet görevlileri tarafından kaçırıldı, işkence edildi, zorla ifade metni yazdırıldı, sonra da emniyete teslim edildi.
İktidarın kabul etmediği bu vahşiliği, Gökhan Türkmen, Erkan Irmak ve eski MİT mensubu Mesut Geçer, tutuklanmalarından sonra özel kurulmuş mahkemede zor şartlar altında verdikleri ifadelerinde tüm süreci anlatarak kayıtlara geçirmiş oldular.
Mağdurlar halen tutuklu ve bu kişilere karşı tehdit, şantaj, kortkutma devam ediyor. İşledikleri ‘insanlık suçunun’ ortaya çıkmasını istemedikleri için AİHM başvurularının çektirilmesi için baskı yapmaya devam ediyorlar. Baskılara dayanamayan iki mağdur yakını başvurularını geri çekti.
Mağdurun kimliğine bakmaksızın bu insanlarla dayanışma içinde olmazsak, faillerin hesap vermesi için mücadele etmezsek, ailelerin yaşadıklarını hissetmezsek, mağdurlarla empati kurmazsak, kısaca yokmuş, bitmiş, kendiliğinden düzelecekmiş gibi davranırsak, bu tür alçakça suçlar işlenmeye ve failleri cezasız kalmaya devam edecek.
Yusuf Bilge Tunç, 6 Ağustos 2019 tarihinde kaçırıldı ve hala kendisinden haber alınamıyor. Öğretmen babası, gözü yaşlı annesi, çaresiz kalmış eşi ve çocukları Yusuf’tan bir ses, bir haber almayı bekliyor. İsimlerini bilmediğimiz, unuttuğumuz belki de duymadığımız başka insanlar da çaresizce kaçırılan yakınlarının ortaya çıkmasını bekliyor.
Hayatlarından umudunu kestikleri yavrularının bir mezarı olsun diye, 25 yıldır evlatlarını arayan ‘Cumartesi Anneleri’ haykırışlarını sürdürüyor.
Bu dehçet verici sorunla her karşılaşıldığında, sadece yargısal olarak değil, her düzeyde en etkili cezanın talep edilmesi yanında, yapılan bu vahşiliğin cezasız bırakılması gayretlerine yüksek dozda tepki verilmesi gerekiyor. Yaşanan bu vahşiliği normalleştiren, görmemezlikten gelen, hesap sormayan anlayış, yeniden işlenmesine de zemin hazırlıyor. Bu nedenle insan kaçırma vahşiliğini işleyenlerin en yüksek, en sert cezaları almaları için mücadele etmek, bu vahşiliğin yapılmasına zemin hazırlayan, yardım eden, destekleyen ve cesaretlendirenleri de teşhir etmek, bu vahşiliğin sonlandırılması için bir zorunluluktur.
Faili bilinmesine rağmen kaçırılan insanların ortaya çıkartılamamasının nedeni; yaşanan sessizlik, kabul edilmiş çaresizlik, korku, mücadele gücünün olmayışı, mağdurların ve ailelerinin yalnız bırakılmaları…
Bir yılı aşkın süredir kayıp olan Yusuf Bilge Tunç, Sunay Elmas, Ayhan Oran ve tüm kaçırılan kişilerin ortaya çıkartılması ve bu vahşiliğin sorumlularının cezalandırılması için mağdurların desteğe ihtiyacı var. Yapılması gereken caydırıcılık ve bu vahşiliğin tekrar yapılmasına imkan sağlayan zemini ortadan kaldırmak. Bunun için de mağdurlarla dayanışma içinde olmak gerekiyor.
30 Ağustos tarihi ‘Zorla Kaybedilenler Günü’ olarak anılıyor. Mağdurlarla dayanışılması, onlara destek olunması ve faillerin cezalandırılması için mücadele ortaya konulması gereken bir gün.
Evet, insan kaçırma tereddütsüz bir vahşiliktir. Ancak mağdurların ölümüne sebep olan şey kaçırılma vahşiliği değil, insanların sessizliğidir. Sessiz kalınan her gün kaçırılan insanların ölüme gidişine imkan tanıyacaktır. O nedenle ses verelim, ses olalım, ses çıkartalım, aileleri cesaretlendirelim, onlarla dayanışma içinde olalım, faillerin cezalandırılması için mağdurların yanında olalım, mağdurların tehdide, şantaja uğramaması, boyun eğmemesi için çabalayalım. Mağdurun cesaretlenmesi, failin cezalandırılma korkusunu tatması için ses çıkartalım…
[Av. Nurullah Albayrak] 12.8.2020 [TR724]
Saçmalıklarla, zırvalarla, uçuk kaçık yorumlarla hazırlanmış iddianameler, basit şeklî kurallara dahi riayet etme lüzumu hissedilmeden yapılan yargılamalar, ‘bu kadar da olmaz!’ dedirten mahkeme kararları ise cezalandırma aracı.
Yapılan tüm bu hukuksuzluklar güç gösterisi şeklinde yansıtılsa da aslında çaresizliğin göstergesi. Yapılan bu hukuksuzluklarla bir dönem netice almak elbette mümkün, ancak istenildiği gibi sonuçlanmayacağı da bir hakikat.
Hukuksuzlukları yapanların gerekli cezai müeyyide ile karşılaşmaları için yapılması gerekenlerden biri, sorumluların hesap vermesi için mücadele etme düşüncesi ve gayreti olmalı.
Adalet sadece mağduriyetin sonlandırılması ile karşılanmaz; sorumluların hesap vermesi de gerekir. Haksızlığı yapan, yapılmasına izin veren, ortam oluşturan, ses çıkartmayan, yardım eden ve gizleyenler de kusur derecelerine göre hesap vermeli. Hesap vermeli ki, adalet sağlansın. Bu nedenle de sorumluların hesap vereceği, vermesi gerektiği inancının yitirilmemesi gerekiyor.
Gökhan Türkmen, Erkan Irmak, Özgür Kaya, Salim Zeybek, Yasin Ugan, Mustafa Yılmaz. Gündüz vakti siyah transporter’larla kaçırılan ve 6 ay sonra emniyette ortaya çıkan insanlık suçu mağduru 6 kişi. Emniyette ortaya çıktıklarında hep bir ağızdan kaçırılmadıklarını, kendilerinin emniyete gelerek teslim olduklarını ve AİHM ile BM’ye yapılan başvuruların geri çekilmesini istediklerini söylemişlerdi.
Hepimiz biliyoruz ki bu insanlar devlet görevlileri tarafından kaçırıldı, işkence edildi, zorla ifade metni yazdırıldı, sonra da emniyete teslim edildi.
İktidarın kabul etmediği bu vahşiliği, Gökhan Türkmen, Erkan Irmak ve eski MİT mensubu Mesut Geçer, tutuklanmalarından sonra özel kurulmuş mahkemede zor şartlar altında verdikleri ifadelerinde tüm süreci anlatarak kayıtlara geçirmiş oldular.
Mağdurlar halen tutuklu ve bu kişilere karşı tehdit, şantaj, kortkutma devam ediyor. İşledikleri ‘insanlık suçunun’ ortaya çıkmasını istemedikleri için AİHM başvurularının çektirilmesi için baskı yapmaya devam ediyorlar. Baskılara dayanamayan iki mağdur yakını başvurularını geri çekti.
Mağdurun kimliğine bakmaksızın bu insanlarla dayanışma içinde olmazsak, faillerin hesap vermesi için mücadele etmezsek, ailelerin yaşadıklarını hissetmezsek, mağdurlarla empati kurmazsak, kısaca yokmuş, bitmiş, kendiliğinden düzelecekmiş gibi davranırsak, bu tür alçakça suçlar işlenmeye ve failleri cezasız kalmaya devam edecek.
Yusuf Bilge Tunç, 6 Ağustos 2019 tarihinde kaçırıldı ve hala kendisinden haber alınamıyor. Öğretmen babası, gözü yaşlı annesi, çaresiz kalmış eşi ve çocukları Yusuf’tan bir ses, bir haber almayı bekliyor. İsimlerini bilmediğimiz, unuttuğumuz belki de duymadığımız başka insanlar da çaresizce kaçırılan yakınlarının ortaya çıkmasını bekliyor.
Hayatlarından umudunu kestikleri yavrularının bir mezarı olsun diye, 25 yıldır evlatlarını arayan ‘Cumartesi Anneleri’ haykırışlarını sürdürüyor.
Bu dehçet verici sorunla her karşılaşıldığında, sadece yargısal olarak değil, her düzeyde en etkili cezanın talep edilmesi yanında, yapılan bu vahşiliğin cezasız bırakılması gayretlerine yüksek dozda tepki verilmesi gerekiyor. Yaşanan bu vahşiliği normalleştiren, görmemezlikten gelen, hesap sormayan anlayış, yeniden işlenmesine de zemin hazırlıyor. Bu nedenle insan kaçırma vahşiliğini işleyenlerin en yüksek, en sert cezaları almaları için mücadele etmek, bu vahşiliğin yapılmasına zemin hazırlayan, yardım eden, destekleyen ve cesaretlendirenleri de teşhir etmek, bu vahşiliğin sonlandırılması için bir zorunluluktur.
Faili bilinmesine rağmen kaçırılan insanların ortaya çıkartılamamasının nedeni; yaşanan sessizlik, kabul edilmiş çaresizlik, korku, mücadele gücünün olmayışı, mağdurların ve ailelerinin yalnız bırakılmaları…
Bir yılı aşkın süredir kayıp olan Yusuf Bilge Tunç, Sunay Elmas, Ayhan Oran ve tüm kaçırılan kişilerin ortaya çıkartılması ve bu vahşiliğin sorumlularının cezalandırılması için mağdurların desteğe ihtiyacı var. Yapılması gereken caydırıcılık ve bu vahşiliğin tekrar yapılmasına imkan sağlayan zemini ortadan kaldırmak. Bunun için de mağdurlarla dayanışma içinde olmak gerekiyor.
30 Ağustos tarihi ‘Zorla Kaybedilenler Günü’ olarak anılıyor. Mağdurlarla dayanışılması, onlara destek olunması ve faillerin cezalandırılması için mücadele ortaya konulması gereken bir gün.
Evet, insan kaçırma tereddütsüz bir vahşiliktir. Ancak mağdurların ölümüne sebep olan şey kaçırılma vahşiliği değil, insanların sessizliğidir. Sessiz kalınan her gün kaçırılan insanların ölüme gidişine imkan tanıyacaktır. O nedenle ses verelim, ses olalım, ses çıkartalım, aileleri cesaretlendirelim, onlarla dayanışma içinde olalım, faillerin cezalandırılması için mağdurların yanında olalım, mağdurların tehdide, şantaja uğramaması, boyun eğmemesi için çabalayalım. Mağdurun cesaretlenmesi, failin cezalandırılma korkusunu tatması için ses çıkartalım…
[Av. Nurullah Albayrak] 12.8.2020 [TR724]
Etiketler:
Av. Nurullah Albayrak
Gemiden atlayan Bahçeli olacak [Tarık Toros]
Yarın çok sıkışacaklar.
‘Biz yaptık siz etmeyin’ diyecekler.
‘Yandım anam’ diye feryat edecekler.
‘Aman’ dileyecekler.
‘Yetişin kurtarın bizi’ diye haber salacaklar.
‘Tövbe’ edecekler.
Bunda ‘samimi’ de olacaklar.
Ve fakat…
Çok geç olacak.
**
Ezbere yazmıyorum.
‘Yetişin kurtarın bizi’ diye haber saldılar esasen.
Bir seneden çok oluyor.
İlk ağızdan dinlemiştim.
Cevapsız kaldı.
Kanser illetine tutulup ‘helallik’ isteyen oldu.
O da cevapsız kaldı.
**
Üstü kapalı yazmıyorum.
Biraz daha açayım.
Malum, Meral Akşener’e çağrılar yapılıyor.
Bahçeli, “evine dön” dedi.
Erdoğan teyit etti.
Belli ki bilgisi var, ortağı ile birlikte planlamışlar.
**
Siyasette insanlar birbirlerine en ağır hakaret ve küfürleri savursalar da…
Üzerinden çok geçmeden el sıkışabilir.
Maalesef böyle.
Mart 2019 yerel seçim kampanyasında…
Erdoğan, Akşener’e hitaben:
-Hanımefendinin kaçacak deliği de yok. Çünkü milletvekili değil. Onunla hemen hesaplaşacağız. Onun hesabı ağır olacak.
-Bak şu anda birileri cezaevinde süre dolduruyor. Aynı yola sen de düşebilirsin.
-Utan utan. Sen ne terbiyeden muafsın ya!
Akşener Erdoğan’a hitaben:
-Haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır. Hak söze uydum diye, tehdit mi ediyorsun Erdoğan?
-Ben 28 Şubat’ın tanklı-tüfekli paşalarından korkmamıșım da, zamanında onlardan korkanlardan șimdi niye korkayım?
-Erdoğan açık açık dedi ki ‘Seni tutuklatacağım’. Elinden geleni ardında koyma. Senden toz zerresi kadar korkarsam namerdim. Hodri meydan.
**
Aylar sonra, Akşener Saray’a çıktı.
Erdoğan’la tokalaştı.
Aralarında samimi bir diyalog geçti.
Gürültüden ne konuştukları pek anlaşılmadı ama…
Akşener’in “Tamam başkanım, oldu başkanım” sözleri rahat duyuluyordu.
**
Erdoğan rejimi ne zamandır su alıyor.
Akşener ve partisi de epeydir iştah kabartıyor(du).
Gelgelelim, yaklaşık 1 yıldır süren flört “ittifaka” evrilmedi.
O arada…
Akşener’in partisi üzerinden nabız yoklandı.
Acaba Cemaat ile bir sulh söz konusu olabilir miydi?
Cevap keskin bir HAYIR oldu.
Belki de Akşener cephesi, bunun üzerinden siyasi bir rahatlama veya uzlaşma hedefledi, bilinmez.
Üzerine başka şeyler de gelmiş olabilir, bilemem.
Erdoğan rejimine hiç yeşil ışık yakmadı.
O arada, rejimden zoraki evlenme teklifi geldi.
Bu da reddedildi.
**
“Cumhur” da “cumhur ittifakı” da batıyor.
Bunu görmek için Akşener olmak gerekmiyor.
Durum böyle.
Millet ağır bedel ödeyecek.
En az 8-10 sene iki yakası bir araya gelmeyecek.
AKP-MHP koalisyonu ittir/kaktır yürüyor, tek hareketle bitecek.
Sonrası?
Akşener de, Babacan da, Davutoğlu da sonrasına hazırlanıyor ve bileniyor.
**
“Akşener batan gemiye binmedi”, “gemiden atladı” gibi yorumlara katılmıyorum.
Gemiden atlayan Bahçeli olacak.
[Tarık Toros] 12.8.2020 [TR724]
‘Biz yaptık siz etmeyin’ diyecekler.
‘Yandım anam’ diye feryat edecekler.
‘Aman’ dileyecekler.
‘Yetişin kurtarın bizi’ diye haber salacaklar.
‘Tövbe’ edecekler.
Bunda ‘samimi’ de olacaklar.
Ve fakat…
Çok geç olacak.
**
Ezbere yazmıyorum.
‘Yetişin kurtarın bizi’ diye haber saldılar esasen.
Bir seneden çok oluyor.
İlk ağızdan dinlemiştim.
Cevapsız kaldı.
Kanser illetine tutulup ‘helallik’ isteyen oldu.
O da cevapsız kaldı.
**
Üstü kapalı yazmıyorum.
Biraz daha açayım.
Malum, Meral Akşener’e çağrılar yapılıyor.
Bahçeli, “evine dön” dedi.
Erdoğan teyit etti.
Belli ki bilgisi var, ortağı ile birlikte planlamışlar.
**
Siyasette insanlar birbirlerine en ağır hakaret ve küfürleri savursalar da…
Üzerinden çok geçmeden el sıkışabilir.
Maalesef böyle.
Mart 2019 yerel seçim kampanyasında…
Erdoğan, Akşener’e hitaben:
-Hanımefendinin kaçacak deliği de yok. Çünkü milletvekili değil. Onunla hemen hesaplaşacağız. Onun hesabı ağır olacak.
-Bak şu anda birileri cezaevinde süre dolduruyor. Aynı yola sen de düşebilirsin.
-Utan utan. Sen ne terbiyeden muafsın ya!
Akşener Erdoğan’a hitaben:
-Haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır. Hak söze uydum diye, tehdit mi ediyorsun Erdoğan?
-Ben 28 Şubat’ın tanklı-tüfekli paşalarından korkmamıșım da, zamanında onlardan korkanlardan șimdi niye korkayım?
-Erdoğan açık açık dedi ki ‘Seni tutuklatacağım’. Elinden geleni ardında koyma. Senden toz zerresi kadar korkarsam namerdim. Hodri meydan.
**
Aylar sonra, Akşener Saray’a çıktı.
Erdoğan’la tokalaştı.
Aralarında samimi bir diyalog geçti.
Gürültüden ne konuştukları pek anlaşılmadı ama…
Akşener’in “Tamam başkanım, oldu başkanım” sözleri rahat duyuluyordu.
**
Erdoğan rejimi ne zamandır su alıyor.
Akşener ve partisi de epeydir iştah kabartıyor(du).
Gelgelelim, yaklaşık 1 yıldır süren flört “ittifaka” evrilmedi.
O arada…
Akşener’in partisi üzerinden nabız yoklandı.
Acaba Cemaat ile bir sulh söz konusu olabilir miydi?
Cevap keskin bir HAYIR oldu.
Belki de Akşener cephesi, bunun üzerinden siyasi bir rahatlama veya uzlaşma hedefledi, bilinmez.
Üzerine başka şeyler de gelmiş olabilir, bilemem.
Erdoğan rejimine hiç yeşil ışık yakmadı.
O arada, rejimden zoraki evlenme teklifi geldi.
Bu da reddedildi.
**
“Cumhur” da “cumhur ittifakı” da batıyor.
Bunu görmek için Akşener olmak gerekmiyor.
Durum böyle.
Millet ağır bedel ödeyecek.
En az 8-10 sene iki yakası bir araya gelmeyecek.
AKP-MHP koalisyonu ittir/kaktır yürüyor, tek hareketle bitecek.
Sonrası?
Akşener de, Babacan da, Davutoğlu da sonrasına hazırlanıyor ve bileniyor.
**
“Akşener batan gemiye binmedi”, “gemiden atladı” gibi yorumlara katılmıyorum.
Gemiden atlayan Bahçeli olacak.
[Tarık Toros] 12.8.2020 [TR724]
Erdoğan kiminle nasıl çatışır? [Adem Yavuz Arslan]
Erkam Tufan ve Doğan Ertuğrul ile Youtube’da yaptığımız ‘30 Artı Dakika’ programında birkaç kez “Yakın zamanda Yunanistan ile de çatışmanın eşiğine gelir, savaş tamtamları çalınırsa şaşırmayın” demiştim.
Bir çok izleyici ‘ortada fol yok yumurta yok, nereden çıkardın bu gerginlik senaryosunu’ diye tepki göstermişti.
Tabi ki müneccim değilim ama iki gerekçeyle Yunanistan ile kafa kafaya geleceğimizi görebiliyordum.
Birincisi Erdoğan’ın zihin kodlarını biliyoruz.
İkincisi de iç politik gelişmeler Erdoğan’ı böyle bir hamleye mecbur bırakıyor.
Ne demek istediğimi örnekleriyle anlatayım.
Erdoğan öngörülebilen bir siyasetçi. Pragmatist, herhangi bir ilkesi ve etik kaygısı yok. Her zaman sandık endeksli plan yapar ve önceliği daima koltuktur.
Bunun için de hiçbir şeyi -din dahil- istismar etmekten çekinmez.
ERDOĞAN KENDİNDEN GÜÇLÜYLE ÇATIŞMAZ
Erdoğan ve avanesi uzunca bir zamandır “oyun kuran büyük devlet” söylemiyle kitlelerini gaza getiriyor.
Haklarını teslim etmek lazım, bu konuda da fena değiller.
Nasıl olsa tüm medyayı ellerine alıp muhalif sesleri de boğdular. Biat etmeyen gazeteciler ya hapiste ya da sürgünde.
Her şeye rağmen teslim olmayan birkaç kalemin sosyal medyada ‘oyun bozmasını’ engellemek için de internet yasası geçirdiler.
Artık konvansiyonel medya gibi sanal alem de Erdoğan rejimi için dikensiz gül bahçesi.
Erdoğan’ın sık sık ifade ettiği ‘oyun kuran devlet’ söylemi aslında yaptığının tam tersini tarif ediyor.
Şöyle ki, Erdoğan aslında oyun kurmuyor aksine oyun bozuyor. Mealen “Ben size karşı oyun kuramam ama oyunlarınızı bozarım” diyor.
Bir başka ifadeyle oyun kurma gücü olmayan Erdoğan oyun bozarak kendine yer açmaya çalışıyor. Sonuçta oyun bozmak için çok da güçlü olmanız gerekmiyor.
Bunun en somut örneklerini Suriye sahasında gördük.
Erdoğan, Suriye politikasında yaptığı hataları askeri sahaya sürerek telafi etmeye çalıştı. ABD’nin boşalttığı alanda süper güçleri test ederek ilerledi. ABD’nin izin verdiği oranda hamleler yaparak iç politika da istediğini almaya çalıştı. O günlerde savaş naraları atan, Suriye’yi beka meselesi olarak gören AKP cephesinde bugün kimse Suriye’den bahsetmiyor bile.
Tabi ki Erdoğan’ın her hamlesinin iç politikaya bakan tarafları da vardı.
Erdoğan’ın dış politikada takip ettiği ‘oyun bozarak muhatap kabul edilme’ stratejisi şimdilerde Libya ve Yunanistan’da uygulamada.
Aslında Rahip Brunson’ın saçma iddialarla göz altına alınıp 2 yıl boyunca tutukla kalması da aynı mantığın ürünüydü. Erdoğan bu hamlesiyle istediğini aldı da.
Trump ve ABD yönetimi Erdoğan’la ilişkilerde alttan alan taraf oldu.
Bu aşamada şunu da hatırlatmakta fayda var. Erdoğan hiçbir zaman ‘kendinden güçlü ve büyük’ bir güç merkeziyle çatışmaya girmedi, girmez de.
Yaptığı şey ‘zayıf halka’ya oynayıp ‘ana aktörleri’ masaya çekmek. ‘Erdoğan’ın şerrinden emin olmak isteyen güçler de masaya bir şeyler atarak durumu idare ediyor.
Mesela Yunanistan ile yaşanan kriz de böyle bir şey.
Erdoğan Yunanistan’a vurarak Almanya’yı istediği noktaya getirmeye çalışıyor. Ama hiçbir zaman Almanya ile çatışmaya girmiyor.
Mesela Suudi Arabistan ile çatışmaya girmeyip onun yerine Birleşik Arap Emirlikleri ile kavgaya tutuşuyor.
Erdoğan ne Rusya ile ne de ABD ile karşı karşıya gelmedi.
Zaman zaman iç politik gerekçelerle ‘Ey Amerika’ dedi ama o tamamen kendi tabanına gaz verme amaçlıydı.
Yoksa Erdoğan ve AKP’lilerin Washington’a gelince yelkenleri indirdiğini herkes biliyor.
MİLLİYETÇİ DALGAYI ŞİŞİRİP İYİ PARTİYE OYNUYOR
Olayın bir de iç politikaya bakan tarafı var.
Erdoğan her zaman sandık ve koltuk endeksli siyaset güdegeldi.
Sandıkta kendisine ne kazandıracaksa onunla yürüdü. Mesela seçimde işine yarayacaksa Kürtlerle müzakere dönemini açtı, istediğini aldıktan sonra mücadele aşamasına geçti.
AB ile yakın durup Türkiye’de vesayet rejimine karşı mevzi aldı, ülke içinde muhalifleri bertaraf edip her şeye tam anlamıyla hakim olunca da eski devlet kalıntılarıyla ittifak edip AB’ye tepki aşamasına geçti.
Malum olduğu üzere anketler Erdoğan ve müttefiki Bahçeli-Perinçek cephesi adına hiç de parlak değil. Üstelik yerel seçimlerde yaşanan Ankara şoku ve İstanbul bozgunu hafızalarda hale taze.
Bu aşamada Erdoğan, İyi Parti üzerine oynayacak.
“Madem Cumhur İttifakı’nı genişletemiyorum Millet İttifakını parçalarım” diye özetlenebilecek stratejiyi izliyor.
Bir yandan şişirilen milliyetçi dalga öbür yandan HDP’nin izole edilerek CHP ile arasını açma stratejisi aynı anda yürürlükte.
İşte böyle bir aşamada Yunanistan ile gerginliğin arttırılması hem ekonomik krizi unutturacak hem de siyaset sahnesinde taşların yeniden karılması ile sonuçlanacak.
Tabi bu Erdoğan’ın planı.
Meral Akşener ve Kemal Kılıçdaroğlu bu planı görüyordur. Ancak Yunanistan ile çatışma noktasına gelinmesi, içeride estirilen milliyetçi rüzgar Akşener’i de Bahçeli’yi de zorda bırakabilir.
Sonuçta Erdoğan rejimi ‘milli seferberlik’ havasına uzun zamandır yatırım yapıyor.
Peki Erdoğan, Ayasofya’nın ‘fetih söylemi’yle camiye çevrilmesi gibi hamlelerin Türkiye için ağır kayıplarla sonuçlanacağını bilmiyor mu ?
Biliyor, hem de herkesten çok.
Ancak Erdoğan için her zaman kendi ajandası önemli. Bütün hamleleri hep sandık ve koltuk eksenli.
Erdoğan AB sert tepki verinceye kadar gerginliği tırmandıracaktır.
Eğer AB başkentleri yüksek perdeden tepki vermezse, gerginliği sürdürerek politik kazanımlar elde etmeyi deneyecek.
Her iki durumda da iç politikada kazanacağı için eli rahat.
Gelinen noktada Türkiye’nin siyasi ve ekonomik kayıpları ise telafi edilemeyecek kadar büyük olacak.
[Adem Yavuz Arslan] 12.8.2020 [TR724]
Bir çok izleyici ‘ortada fol yok yumurta yok, nereden çıkardın bu gerginlik senaryosunu’ diye tepki göstermişti.
Tabi ki müneccim değilim ama iki gerekçeyle Yunanistan ile kafa kafaya geleceğimizi görebiliyordum.
Birincisi Erdoğan’ın zihin kodlarını biliyoruz.
İkincisi de iç politik gelişmeler Erdoğan’ı böyle bir hamleye mecbur bırakıyor.
Ne demek istediğimi örnekleriyle anlatayım.
Erdoğan öngörülebilen bir siyasetçi. Pragmatist, herhangi bir ilkesi ve etik kaygısı yok. Her zaman sandık endeksli plan yapar ve önceliği daima koltuktur.
Bunun için de hiçbir şeyi -din dahil- istismar etmekten çekinmez.
ERDOĞAN KENDİNDEN GÜÇLÜYLE ÇATIŞMAZ
Erdoğan ve avanesi uzunca bir zamandır “oyun kuran büyük devlet” söylemiyle kitlelerini gaza getiriyor.
Haklarını teslim etmek lazım, bu konuda da fena değiller.
Nasıl olsa tüm medyayı ellerine alıp muhalif sesleri de boğdular. Biat etmeyen gazeteciler ya hapiste ya da sürgünde.
Her şeye rağmen teslim olmayan birkaç kalemin sosyal medyada ‘oyun bozmasını’ engellemek için de internet yasası geçirdiler.
Artık konvansiyonel medya gibi sanal alem de Erdoğan rejimi için dikensiz gül bahçesi.
Erdoğan’ın sık sık ifade ettiği ‘oyun kuran devlet’ söylemi aslında yaptığının tam tersini tarif ediyor.
Şöyle ki, Erdoğan aslında oyun kurmuyor aksine oyun bozuyor. Mealen “Ben size karşı oyun kuramam ama oyunlarınızı bozarım” diyor.
Bir başka ifadeyle oyun kurma gücü olmayan Erdoğan oyun bozarak kendine yer açmaya çalışıyor. Sonuçta oyun bozmak için çok da güçlü olmanız gerekmiyor.
Bunun en somut örneklerini Suriye sahasında gördük.
Erdoğan, Suriye politikasında yaptığı hataları askeri sahaya sürerek telafi etmeye çalıştı. ABD’nin boşalttığı alanda süper güçleri test ederek ilerledi. ABD’nin izin verdiği oranda hamleler yaparak iç politika da istediğini almaya çalıştı. O günlerde savaş naraları atan, Suriye’yi beka meselesi olarak gören AKP cephesinde bugün kimse Suriye’den bahsetmiyor bile.
Tabi ki Erdoğan’ın her hamlesinin iç politikaya bakan tarafları da vardı.
Erdoğan’ın dış politikada takip ettiği ‘oyun bozarak muhatap kabul edilme’ stratejisi şimdilerde Libya ve Yunanistan’da uygulamada.
Aslında Rahip Brunson’ın saçma iddialarla göz altına alınıp 2 yıl boyunca tutukla kalması da aynı mantığın ürünüydü. Erdoğan bu hamlesiyle istediğini aldı da.
Trump ve ABD yönetimi Erdoğan’la ilişkilerde alttan alan taraf oldu.
Bu aşamada şunu da hatırlatmakta fayda var. Erdoğan hiçbir zaman ‘kendinden güçlü ve büyük’ bir güç merkeziyle çatışmaya girmedi, girmez de.
Yaptığı şey ‘zayıf halka’ya oynayıp ‘ana aktörleri’ masaya çekmek. ‘Erdoğan’ın şerrinden emin olmak isteyen güçler de masaya bir şeyler atarak durumu idare ediyor.
Mesela Yunanistan ile yaşanan kriz de böyle bir şey.
Erdoğan Yunanistan’a vurarak Almanya’yı istediği noktaya getirmeye çalışıyor. Ama hiçbir zaman Almanya ile çatışmaya girmiyor.
Mesela Suudi Arabistan ile çatışmaya girmeyip onun yerine Birleşik Arap Emirlikleri ile kavgaya tutuşuyor.
Erdoğan ne Rusya ile ne de ABD ile karşı karşıya gelmedi.
Zaman zaman iç politik gerekçelerle ‘Ey Amerika’ dedi ama o tamamen kendi tabanına gaz verme amaçlıydı.
Yoksa Erdoğan ve AKP’lilerin Washington’a gelince yelkenleri indirdiğini herkes biliyor.
MİLLİYETÇİ DALGAYI ŞİŞİRİP İYİ PARTİYE OYNUYOR
Olayın bir de iç politikaya bakan tarafı var.
Erdoğan her zaman sandık ve koltuk endeksli siyaset güdegeldi.
Sandıkta kendisine ne kazandıracaksa onunla yürüdü. Mesela seçimde işine yarayacaksa Kürtlerle müzakere dönemini açtı, istediğini aldıktan sonra mücadele aşamasına geçti.
AB ile yakın durup Türkiye’de vesayet rejimine karşı mevzi aldı, ülke içinde muhalifleri bertaraf edip her şeye tam anlamıyla hakim olunca da eski devlet kalıntılarıyla ittifak edip AB’ye tepki aşamasına geçti.
Malum olduğu üzere anketler Erdoğan ve müttefiki Bahçeli-Perinçek cephesi adına hiç de parlak değil. Üstelik yerel seçimlerde yaşanan Ankara şoku ve İstanbul bozgunu hafızalarda hale taze.
Bu aşamada Erdoğan, İyi Parti üzerine oynayacak.
“Madem Cumhur İttifakı’nı genişletemiyorum Millet İttifakını parçalarım” diye özetlenebilecek stratejiyi izliyor.
Bir yandan şişirilen milliyetçi dalga öbür yandan HDP’nin izole edilerek CHP ile arasını açma stratejisi aynı anda yürürlükte.
İşte böyle bir aşamada Yunanistan ile gerginliğin arttırılması hem ekonomik krizi unutturacak hem de siyaset sahnesinde taşların yeniden karılması ile sonuçlanacak.
Tabi bu Erdoğan’ın planı.
Meral Akşener ve Kemal Kılıçdaroğlu bu planı görüyordur. Ancak Yunanistan ile çatışma noktasına gelinmesi, içeride estirilen milliyetçi rüzgar Akşener’i de Bahçeli’yi de zorda bırakabilir.
Sonuçta Erdoğan rejimi ‘milli seferberlik’ havasına uzun zamandır yatırım yapıyor.
Peki Erdoğan, Ayasofya’nın ‘fetih söylemi’yle camiye çevrilmesi gibi hamlelerin Türkiye için ağır kayıplarla sonuçlanacağını bilmiyor mu ?
Biliyor, hem de herkesten çok.
Ancak Erdoğan için her zaman kendi ajandası önemli. Bütün hamleleri hep sandık ve koltuk eksenli.
Erdoğan AB sert tepki verinceye kadar gerginliği tırmandıracaktır.
Eğer AB başkentleri yüksek perdeden tepki vermezse, gerginliği sürdürerek politik kazanımlar elde etmeyi deneyecek.
Her iki durumda da iç politikada kazanacağı için eli rahat.
Gelinen noktada Türkiye’nin siyasi ve ekonomik kayıpları ise telafi edilemeyecek kadar büyük olacak.
[Adem Yavuz Arslan] 12.8.2020 [TR724]
Etiketler:
Adem Yavuz Arslan
Kaydol:
Yorumlar (Atom)