Babil dizisine KHK soruşturması

Soruşturma açılan Babil adlı dizide KHK'lıların durumuna benzeyen hayatlardan örnekler verilmiş, işinden ihraç edilen, yurt dışına çıkamayan, banka hesaplarına bloke konulan ve ABD’ye kaçak yollardan gitmeye çalışan bir profesör konu edilmişti.

Star TV’de yayınlanan ve aşırı dinci Akit gazetesinin hedef gösterdiği Babil dizisine Gülen Cemaati propagandası yaptığı gerekçesiyle soruşturma açıldığı öne sürüldü.

Sosyal medyada yer alan bilgilere göre; Star TV’de ilk bölümü geride bıraktığımız Cuma günü yayınlanan AY Yapım imzalı Babil dizisine soruşturma açıldı. Dizide KHK’lıların durumuna benzeyen hayatlardan örnekler verilmiş, işinden ihraç edilen, yurt dışına çıkamayan, banka hesaplarına bloke konulan ve ABD’ye kaçak yollardan gitmeye çalışan bir profesör konu edilmişti.

KHK göndermeli Babil, Türkiye ve dünya gündemine damga vurdu. Öte yandan, diziyle ilgili RTÜK’e çokça ihbar gittiği iddia edildi.

AŞIRI DİNCİ AKİT HEDEF GÖSTERMİŞTİ

Gerici Akit gazetesi Babil dizisini “kime hizmet ediyor” diyerek hedef göstermişti.

Akit’in ihbar haberinde, “ihraç edilen bir akademisyenin yaşadıklarını konu alan dizide Halit Ergenç’in hayat verdiği İrfan karakterinin görevinden ihraç edildiği ve çocuğunu tedavi için yurt dışına götüremediğine vurgu yapıldı.” denilmişti.

Hikaye ve senaryosunu Nüket Bıçakçı ve Özlem Yücel’in kaleme aldığı Babil’de, ayrıca, “İrfan’ın mahkemesinin devam etmesine rağmen ‘mağdur’ gibi gösterilmesi kimi kesimlerce tepkiyle karşılandı.” ifadeleri kullanılmıştı.

Öte yandan haberin devamında, dizide İrfan karakterinin yargıdan çıkacak kararı beklemeden yasa dışı yollara başvurarak yurt dışına çıkmaya çalışması da eleştilen bir başka konu oldu olduğu öne sürülmüştü.

[Kronos.News] 20.1.2020

Ferhat Tunç: Baskılara ‘sivil ölüye dönüştürme’ de eklendi [Selahattin Sevi]

Sürgün sanatçı Ferhat Tunç Kronos'a konuştu: On yıllardır bu kadar dava ve baskıyla karşılaşmadım. 'Şimdi 'sürekli bir darbe var' sanki. 12 Eylül'ün devamı ve dahası niteliğinde. Darbe girişiminden sonra 12 Eylül'den daha beter ne varsa karşılaştık.

Sanatçı Ferhat Tunç, Kronos'un sorularını yanıtladı. (...)
Dersim’in trajik tarihine yakılan ağıtlarla büyüyen sanatçı Ferhat Tunç, insan hakları aktivisti, yazar ve siyasetçi kimliği ile de öne çıkıyor. Hakkındaki davalar nedeniyle Almanya’da yaşamayı seçen Tunç, “sürgünde hayatımızın ilk filizi” olarak tarif ettiği, söz ederken gözlerinin ışıldadığı 10 aylık torunu Adar Ali’den fırsat buldukça yeni besteler yapıyor. Bu bestelerden birinin sözleri cezaevinde tutulan Selahattin Demirtaş’a ait.

Sanat hayatının 40’ıncı yılı için bir dizi konser hazırlığı içinde olan Tunç’la kendi deneyimlerinden yola çıkarak gurbeti, sürgünü, Türkiye’deki hukuksuzlukları ve demokratikleşme çabalarını, bireysel özgürlükleri ve dayanışma örneklerini konuştuk.

Söz, “Dersimin karlı dağlarını, kutsal mekanlarını, yağmurunu ve toprağını özlüyorum. Eşlerinden, çocuklarından ayrı bir kalabalık yaratıldı. Bu tablo hepimize kaybettiriyor, bu ülkeye kaybettiriyor ne yazık ki…” diyen Ferhat Tunç’ta…

Yıllar önce henüz liseyi bitirmemişken ekonomik gerekçelerle Almanya’ya gelmiştiniz. Bugün ise siyasi sebeplerle buradasınız? İki zorunlu gelişi, göçmen işçilikten sürgüne gurbet maceranızı anlatabilir misiniz?

Henüz 5 yaşındaydım, babam göçmen işçi olarak Almanya’ya gittiğinde. Çocukluğum köyde, dedemin yanında geçti. Onun Dersim trajedisini anlatan ağıtlarını dinleyerek ve söyleyerek büyüdüm. Her Dersimli çocuğun hayatında olduğu gibi benim için de büyük bir dramdı aslında. İlkokulu köyde bitirdikten sonra öğrencilik hayatımın devamı için ailece şehre yerleştik. Biz 6 kardeştik ve babam bir süre sonra annemle birlikte 4 kardeşimi yanına almıştı. Ben, 2018 yılının 8 Mart’ında evinde geçirdiği kalp krizi sonucu kaybettiğimiz kız kardeşim Nadire ile birlikte okumak istemiştim ve bu yüzden biz Dersim’de kaldık. Dersim’de aktif bir devrimcilik hayatım oldu. Yetmedi, devrimci gecelerde ağıtlar söyleyerek tanınmaya başladım. “Dersim’in küçük ozanı” olarak ünlenmiştim! 1977 1 Mayıs Katliamı ve devamında gelen Maraş Katliamı, Almanya’da yaşayan ailemi endişelendirmişti. Uzun süreli baskılarına dayanamadık ve 1979 sonlarına doğru Almanya’ya yerleştik.

“1980 DARBESİ DERSİM’E DÖNME HAYALLERİMİ YOK ETMİŞTİ”

1980 darbesi ülkeye, Dersim’e dönme hayallerimi yok etmişti. Almanya’da daha çok müziğe yoğunlaşarak geçirdiğim bir hayatım oldu. Darbe karşıtı gecelerin, eylemlerin sesi olmuştum. Bu ülkede iki ayrı albümüm çıktı ve bu albümlerde yer alan eserler, 12 Eylül darbesine olan öfkemi, itirazımı yansıtıyordu. 1985 yılının yaz aylarıydı, ani bir kararla Türkiye’ye döndüm. Detayına girmeyeceğim ancak Türkiye’ye döndükten sonra da zor bir hayatım oldu. Tıpkı bugün yaşadığım gibi davalar, gözaltılar, hapis cezaları ve yasaklarla geçen bir hayat… Yıllarca doğup büyüdüğüm kent olan Dersime sokulmadım. Türkiye’de bu zorlu 35 yıllık sanat hayatıma tam 23 albüm sığdırdım. Şarkılarımızın ulaşmadığı yer ve yüreğine dokunmadığı insan kalmadı sanırım. Baskılar hep vardı ancak karşılığında inatla türkülerimizi söylemeyi sürdürdük. Kürt- Türk, Alevi- Sünni ayırımı yapmaksızın mağdur edilmiş, acı çekmiş herkesin derdine koştuk. 35 yıl aradan sonra yeniden Almanya’dayım bugün. Bu benim beklediğim ve istediğim bir hayat asla değil.

“VAR OLAN BASKILARA SİVİL ÖLÜYE DÖNÜŞTÜRME DE EKLENDİ”

Siz sanatçı olduğunuz kadar politik kimliğinizle de var oldunuz? Bu durum şimdiki kadar başınıza hangi işleri açtı?

Türkiye’nin siyasi tarihi, devlet geleneği ne yazık ki hiçbir döneminde demokratik olmadı. Demokrasiyle arasına koyduğu mesafeden de sanat çevresi olumsuz etkilendi. Konserlerin, şarkıların yasaklanması, sansür ve kriminalize edilme gibi pek çok şey hep vardı. Bu dönem toplumla bağını koparmayan sanatçılara daha sert halde yansırken, dava, tutuklama, sürgün ve sivil ölüye dönüştürme de eklendi. Siyasi temayülünüzün, kimliklerinizin ne olduğunun bir yerde önemi kalmıyor; AKP’li, MHP’li değilseniz Türkiye’de özgür değilsiniz. Alevisinden Sünnisine, Türkünden Kürdüne, sosyalistinden liberaline, muhafazakârına kadar böyle. Tabii bu Alevinin, Kürdün ayrıca baskı altında olduğu gerçeğini yadsımadan söylüyorum; birimize yapılanın hepimizi etkilediğini anlatmak adına.

“TWITTER PAYLAŞIMLARIMDAN 5 AYRI DAVA ÜRETİLDİ”

Hakkınızda sürekli yeni arama ve yakalama kararları çıkarılıyor, mahkeme süreciniz hangi safhada?

Davaların sayısı sürekli olarak artıyor. Cumhurbaşkanı ve dönemin başbakanına yönelik yaptığım eleştiriler, hakaret sayılarak dava konusu yapıldı. Dünyanın her yerinde, davaya konu olan o sözlerim eleştiri, en fazla ağır eleştiri sayılır. Bunların dışında Twitter paylaşımlarımdan 5 ayrı dava üretildi. Üretildi diyorum çünkü ne yazık ki Türkiye’de yargı böyle işliyor. Suç saptanmıyor, suç üretiliyor. Kararın önceden verildiği bir yargılama metodu devrede ki bu, en basit tabiriyle hukukun yok sayılmasıdır. Bu davalardan birinde 2 yıl hapis cezası aldım ve İstinaftan çıkacak kararı bekliyorum. Duruşmalara katılmadığım için de neredeyse tüm davalara ilişkin hakkımda yakalama kararı çıkarıldı. Hiçbir sanatçı bu şekilde gündeme gelmek istemez. Ancak şu an ne istediğinize siz değil, onlar karar veriyor. Üzücü olan da bu değil mi?

Türkiye’de hak arama yollarının kapalı olduğunu Avrupa’da anlatabiliyor musunuz?

Aslında Avrupa’ya anlatmaya gerek yok; AKP-MHP iktidarının sicilinin herkes farkında. Bu nedenle yerel seçimler, genel seçimler Avrupa’da da önemseniyor. Türkiye’nin akıbeti merak ediliyor. Bir sözden, haberden, şarkıdan dolayı insanların yargılanmasını anlamaları çok kolay değil zaten. Ancak hükümetler, kurumlar nezdinde ne yazık ki Avrupa’nın da yetersiz kaldığını söylemek mümkün. Avrupa’nın artık AKP’nin mülteci şantajıyla hareket etmeyi bırakması lazım çünkü antidemokratik düzenler herkes için risk.

Ailenizin ve dostlarınızın tutumu ve yaklaşımı nedir?

Ailem ve dostlarım da her vicdanlı, demokrat gibi ülkemizin kötü koşullarının farkında ve dayanışmalarını esirgemiyor. İnsana dair her şeyin tehlike altında olduğunu biliyorlar ve bu dönemin birbirimize sığınarak geçmesi gerektiğinin bilincindeler.

Söyleşi için Frankfurt’ta buluştuğumuz Ferhat Tunç her yerde Türkiye’de olduğu gibi ilgi gördü. Üniformalı bir güvenlikçi yan yana fotoğraf çektirdi.

Bakan düzeyinde hedef gösterildiniz, kendi topraklarınızda, Dersim’de “sözde sanatçı” ilan edildiniz? Bu sözün Dersim’de ve Türkiye’de bir karşılığı var mı?

Bu iktidar, her alanın içini boşalttı ya da bunun için hâlâ gayret ediyor. Sanat alanının da bundan nasibini almasını istiyor. Toplumda etkisi olan sanatçıları meslekleriyle tanımayı kabul etmiyor; kendisine biat edildiği sürece onları kabul ediyor ve destekliyor. Oysa sanatçının rolü hakikati, toplumun tasasını, neşesini, özlemini, acısını işlemektir; iktidarla, yani güç olanla ve denetim altında tutulması gerekenle ilişki kurmak, gerçek sanatçılar için, tarihe yazılan sanatçılar için hiçbir dönemde mümkün olmamıştır. Ben daima barıştan, insandan, doğadan yana şarkılar söyledim. Elime bağlamamı aldığımdan beri bu değerlere saygımı korudum. Dinleyenlerim de benimle bu değerler ve sesim etrafında ilişki kurdu. Dolayısıyla bir hükümet temsilcisinin bir sanatçıyı hedef almasından daha kötüsü olmasa bile, halkın nezdinde bir karşılığı yok. Kendileri birkaç sene içinde unutulacak ama biz, olacaksak eğer, kimseye kötülük ederek, paraya mülke değer biçerek değil, halkın kalbine temas ettiğimiz için kalıcı olacağız.

“YARGI SÜREÇLERİ TALİMATLA İŞLİYOR”

Türkiye’deki yargı süreçleri ne yazık ki talimatla, önceden verilen kararlarla işliyor. Bir İçişleri Bakanı’nın doğrudan haksız yere yargılanan sanatçıyı hedef alması ise bunun da ötesinde bir şey. Kaldı ki bu zatın hedef göstermesinin ardından hakkımdaki dava ve soruşturma sayıları arttı.

12 Eylül sonrası döndüğünüzde de çok rahat değildi toplumsal ve siyasal ortam? Yine mahkemelerdeydiniz? Her iki dönemi kıyaslar mısınız?

Türkiye’nin bir dönemini demokrasiyle anarsak da bu dönemin daha sert olmadığını söylersek de ayıp ederiz. Diktatoryal reflekslerle hareket eden bir hükümet var ve yine şahsen on yıllardır bu kadar dava ve baskıyla, hedef göstermeyle karşılaşmamıştım. ‘Şimdi ‘sürekli bir darbe var’ sanki. 12 Eylül zihniyetinin devamı ve dahası niteliğinde. Özellikle darbe girişiminden sonra 12 Eylül’den daha beter ne varsa karşılaştık. O dönemlerde yaşatılanlar biçim değiştirmiş oldu.

Türkiye’de “suçsuz olsaydı kaçmazdı” diye bir klişe var. Oysa size ya cezaevi ya sürgün yolu kalmıştı. Neden sürgün olmayı tercih ettiniz?

Dostlarım davalarla boğuştuğumda ülkeyi terk etmemi istiyordu. Ne var ki bir süre bu tavsiyeye direndim ancak gerek davaların mütemadiyen artması, gerek sanat yapmamın engellenmesinin sonucu olarak maalesef sürgündeyim. Haksız, hukuksuz yere senelerce cezaevinde kalarak halka seslenmekten uzak kalmak istemedim. Haksız yere cezaevinde olan ve üretmeye devam eden nice arkadaşımız var tabii ki. Yakın bir tarihte Dersimli iki sanatçı arkadaşım Yılmaz Çelik ve Şenol Akdağ “yasadışı türkü söylemek” iddiasıyla tutuklandılar. Şu an Elazığ cezaevindeler. Kendilerine de en kısa zamanda özgürlük diliyorum ve bunu biz dışarıdakilerin mücadelesinin sağlayacağını da unutmamalıyız.

Sürgünde yaşamak bir sanatçı için nasıl bir duygu? Yılmaz Güney’den Ahmet Kaya’ya, Mehmet Akif’ten Nazım Hikmet’e bu ülkenin bir kaderi mi aydınlar ve sanatçılar bağlamında sürgün?

Bunu durumu ülkenin bir kaderiymiş gibi kabullenmek istemem. Maalesef antidemokratik düzenler sanatçıyı, daha doğrusu kendisiyle propagandist bir bağ kurmayan sanatçıları kabullenemiyor. Bir şeyi açığa çıkarmasını veya bir gerçeğe dikkat çekmesini değil; eksiklerini görmemelerini, dahası saklamasını istiyorlar sanatçıdan. Bu her şeyden önce sanatın, sanatçının doğasını bozmaktır. Ama bir şeyi unutuyorlar; ismini saydığınız değerler unutulmadığı gibi, uğradıkları haksızlıkların ardından daha çok sahiplenildi. Yani sanatı da sanatçıyı da baskı altında tutmanın mümkün olmadığını doğruladı tarih bize.

“SORUN HEPİMİZİNSE ÇÖZÜM DE HEPİMİZDE”

Ferhat Tunç

Kendinizi nasıl güçlü tutuyorsunuz? Nasıl bir dünya kurdunuz dirençli olmak için?

Yanlış hatırlamıyorsam Yunus Emre’nin bir sözüydü; ‘derdi dünya olanın, dünya kadar derdi olur.’ Birden fazla anlam çıkarılabilir bir söz tabii. Bence dünyanın neyiyle ilgilendiğimize göre değişiyor güç ve güçsüzlük de. İnsanı, doğayı sevenler bizatihi güçlü kalıyor. Duyarlılıklarımızın yer yer çöküntüye uğrattığı olsa da, orada da bilinç devreye giriyor. Suç işledim mi? Hayır. Sesi olmaya çalıştığım halkıma ihanet ettim mi? Hayır. Bunlar ve halkın sahiplenmesi gücümün kırılmasını engelliyor. Yaşadıklarımızın bireysel olmadığının da farkındayım. Sanatçısından gazetecisine, siyasetçisine, çocuğunu bir dershaneye yazdırana, öğretmene, akademisyene, işçisinden iş insanına kadar herkes bu dönemi zorluklarla geçiriyor. İhraçlar, sürgünler, tutuklamalar, göç yollarında ölenler… Sorun hepimizinse çözüm de hepimizde; derdin de çarenin de bireysel olmadığının farkına vararak da güçlü kalıyorum.

Bugünler geçerse tarihe nasıl yazılacak, bugünler için ne denilecek sizce?

Tarihte birçok benzer dönem var. Ama tarihe adını temiz yazdıranlar her zaman insanlık mücadelesi verenler olmuştur. Bugünler Türkiye’nin ne yazık ki en karanlık, her kesimden insanın mağdur edildiği, demokrasinin hatırlanmadığı ve hatta seçme-seçilme hakkının yok sayıldığı günler olacak tarihe geçecek. Kimler günah işlemiş ve kimler dilsiz şeytan olmuştur; kimler zalimin zulmüne boyun eğmemiştir; en önemlisi de tarihin bu notları olacak. Şimdi iktidarın suçlarını aklayanlar, iktidarın adını bile anamayacak çünkü tarih bugünleri bize yaşatanlara hiç de temiz bir sayfasını vermeyecek.

“10 AYLIK TORUNUM ADAR ALİ’DEN FIRSAT BULDUKÇA BESTE YAPIYORUM”

Sanatçı kimliğinizle yurdunuzdan ayrı kalsanız da üretiminiz durmadı? Yeni eserleriniz var mı sürgünde filiz veren?

Baskı, sansür üretime haliyle engeller oluşturuyor. Ancak bir yandan da daha çok üretmeye dair motivasyonun ister istemez kaynağı oluyor. Sanat kalitesini en çok özgürken gösterir ancak özgür değilken de yaratıcılığın ve azmin tetiklenmesiyle yolunuza devam edersiniz. Haksız ve mesnetsiz iddialarla bugün rehin tutulan sevgili Selahattin Demirtaş bu anlamda iyi bir örnektir. Ülkeden ayrılıp Almanya’ya geldikten bir hafta sonra kızım doğum yaptı ve hayatımıza Adar Ali girdi. Sürgünde hayatımızın ilk filizi o oldu. Şimdi 10 aylık olan torunum Adar Ali’den fırsat buldukça yeni besteler hazırlıyorum. Bu bestelerden birinin sözleri sevgili dostum Selahattin Demirtaş’a ait. Öncelik bu eseri yakın bir tarihte halkımızla paylaşmış olacağım. Bir aksilik olmazsa bu yıl içinde yeni bestelerden oluşan yeni bir albümü dinleyicilerimle buluşturacağım. Doğrusu burada kalıcı bir hayat sürdürmeyi düşünemiyorum. En kısa zamanda ülkeye, evime dönmeyi ümit ediyorum.

40. SANAT YILI İÇİN AVRUPA TURNESİNE HAZIRLANIYOR

Yeni bir turneye hazırlanıyorsunuz. Biraz içeriğinden ve programdan söz eder misiniz?

Ülkeden ayrılmadan önce sanat hayatımın ilklerinden oluşan önemli bir albüm çalışmasına başlamıştım. Eski teyp kasetlerini bilgisayar ortamına aktarırken fark ettim, 13-14 yaşında seslendirdiğim ağıt ve marşlardan oluşan eserleri bir albüme dönüştürdüm. Albüm ülkeden ayrıldıktan sonra çıktı. Bu albümle birlikte müzik hayatımda 40 yılı geride bırakmış olduğumu gördüm. “40. Sanat Yılı” adıyla Avrupa’da uzun yıllardan sonra dinleyicilerimle buluşmamın doğru olacağını düşündük. Doğrusu bugünlerde sadece bu konserlere yoğunlaşmış durumdayım. İlk konserimiz 16 Şubat’ta Duisburg’da olacak. Sonra 28 Şubat’ta Stuttgart ve 1 Mart’ta Frankfurt’ta olacağız. Mart ve Nisan aylarında Hamburg, Berlin, Hannover, Münih, Viyana ve Paris’te halkımızla birlikte olmayı sürdüreceğiz.

Basın toplantınızda karınlarını doyurduğum sokak kedilerini bile özledim demiştiniz, beni çok etkilemişti. Son olarak Türkiye’ye dönme umudunuzu, özlemlerinizi, planlarınızı anlatır mısınız?

İnsanların en çok bir şeyleri özlediği dönemi yaşıyoruz herhalde. Kutuplaştırılan bir ülkede her şeyden önce sevgiyi, şefkati, vicdanı, nezaketi özlüyoruz. Din, dil, ırk ayrımı yapmaksızın barış içinde yaşamayı ve kardeşliğimizi özlüyorum. Bugün uzak kaldığım ülkemizdeki dostlarımı, tabi ki kedileri, sokak köpeklerini özlüyorum. Dersimin karlı dağlarını, kutsal mekanlarını, yağmurunu ve toprağını özlüyorum. Eşlerinden, çocuklarından ayrı bir kalabalık yaratıldı. Bu tablo hepimize kaybettiriyor, bu ülkeye kaybettiriyor ne yazık ki.

[Selahattin Sevi] 20.1.2020 [Kronos.News]

Adalet Yürüyüşünde 2. gün: 20 gözaltı

Harbiyeli annesi Melek Çetinkaya’nın başlattığı Adalet Yürüyüşünün 2. gününde 20 kişi gözaltına alındı. Ankara İl Emniyet Müdürlüğünde bulunan 20 kişiden şu anda haber alınamıyor.

BOLD – Müebbet hapis cezasına çarptırılan askeri öğrenci Taha Furkan Çetinkaya’nın annesi Melek Çetinkaya’nın dün başlattığı Adalet Yürüyüşü 2. gününde de gözaltılarla sona erdi. Bugün Batıkent metrosunda olacağını duyuran Çetinkaya ve onu desteklemeye gelen 20 kişi gözaltına alınarak Ankara İl Emniyet Müdürlüğüne götürüldü.

CADDELERDE ADALET NİDALARI

Yürüyüşten dönenlerin verdiği bilgiye göre, Harbiyeli babaları metroda yolculuk yapanlara Melek Çetinkaya ve askeri öğrencileri için destek çağrısında bulundu. Görevliler metroda babaları susturmaya çalıştı. Harbiyeli anneleri ise caddelerde “Adalet istiyoruz, duydunuz mu?” sloganları atarak dolaştı. Anneler o sırada polis engeli ile karşılaştı.

TERS KELEPÇE TAKTILAR

Saat 20.00 sularında serbest bırakılan Melek Çetinkaya, sosyal medya hesabından yaşadıklarını duyurdu ve “Bugün 20 kişi gözaltına alındı. 5 kişi bırakıldık. Haberimizi yapmak isteyen @bsrtskrnn makinasını kırdılar. Ters kelepçe takarak kafasını yere çarptılar. 5 erkek polis üzerine çıkıp vücudunu ezdiler. Biz annelere de ters kelepçe takıldı. 2 saat ters kelepçeli durduk. Beni yerde sürükledi.” dedi.

[BoldMedya] 20.1.2020

Tutuklu gazeteci Mustafa Ünal’dan mektup: Doğmamış torunuma…

Kapatılan Zaman Gazetesi’nin Ankara Temsilcisi Mustafa Ünal, Silivri Cezaevi’nden  “Doğmamış torunuma mektuplar…” başlığı ile kaleme aldı. Ünal’ın mektubunu oğlu yayınladı..

17 Ocak 2020 Cuma tarihli mektubu tutuklu gazeteci Mustafa Ünal’ın oğlu Enes Ünal sosyal medya hesabından “Babam Mustafa Ünal’dan mektup var. “Bu satırları hayalen sadece 6 yaşındaki torunuma değil 60 yaşındaki çocuklar için de yazıyorum” dediği için paylaşıyorum. Sanırım seri halinde olacak ve devamı gelecek.” notuyla paylaştı:

Doğmamış torunuma mektuplar…

Sevgili Can torunum!

Bu mektubu sana soğuk bir gecesi Silivri hapishanesinden yazıyorum. Yeni yılın ilk günleri… Bugün 17 Ocak Cuma. Yıl 2020… Yazılışı da söylenişi de şiirsel. İki tane 20 bir araya geldi. Adalet ve özgürlük yılı olmasını diledim. Temenni benden, cevap O’ndan. Birkaç gün öncesiydi. Zihnime düştün. 10 yıl sonrasına gittim Hayallere daldım… İçimden bir ses “Ona mektup yazmalısın…” dedi.’’ Nasıl yani, garip olmaz mı? O daha doğmadı. Başka alemde…’’ diye cevap verdim. Ama aslında bana da mantıklı geldi. İtirazımızı o yüzden dilimin ucuyla yaptım. “Doğacak…” dedi zarif bir sesle. Müjde verir gibi. Kalbim genişledi. Gözlerim parladı. Az kalsın bağıracaktım avazım çıktığı kadar. “İnşaallah, inşallah…” dedim. “Aman nazar değmesin…” diye de ekledim. Heyecandan yerimde duramadım. Gözüme uyku girmedi. Ve mesajı aldım. Kararımı verdim. Sen daha doğmadan mektuplar postalamalıyım sana. Kalbimi pul diye yapıştırarak…

Ve başlıyorum işte… Sana neler anlatacağım neler? Günlerimin nasıl geçtiğinden söz edeceğim. Hapishanede güneşin nasıl doğduğundan, sabahın nasıl olduğundan bahsedeceğim. Gecelerin nasıl uzadığından, her gecenin Şeb-i Yeldaya döndüğünden dem vuracağım. Zamanın kitaplarla nasıl zenginleştiğini, daracık hücrenin nasıl genişlediğini, saraya dönüştüğünü anlatacağım. Ama peyderpey ve yavaş yavaş.

Önce hoş gelişler dilemeliyim. Hissedebiliyorum muhakkak varsın. Bedene, ete kemiğe bürünmeyen mukadder inşallah. Sen de bir dünyalı olacaksın. Gelişin güzel ola… Yüzün gül ola… Sesin bülbül ola… Saçın gür ola… Gözün kara, bahtın ak ola… Yolun nur ola…

Şu an sana mektup yazıyor olmanın keyfini yaşıyorum. Neden mahpusta olduğumu merak ediyorsun biliyorum. Hikayesi uzun. Yeri geldikçe anlatacağım. Şu kadarını söyleyeyim… Ben bir suçun mahpusu değilim. Bir iddianın mahkumu da değilim. Bir dönemin kurbanıyım. Her şeyin ters yüz edildiği bir konjektürün mağduru ve mazlumuyum. Büyüyünce daha iyi anlayacaksın. Sen bu satırları okurken o dönem tarih olacak. Enkazı kalacak geriye.

Sana bunları heyecanla, aşkla yazıyorum. Kalem ve kafama aşinayım. Lakin benden Necip Fazıl’ın oğlu Mehmed’e zindandan yazdığı mektup gibi edebi metin bekleme. Dostoyevsky’nin Sibirya Cehenneminden yazdığı harika üslup ve muhtevalı notlar da bekleme. Benim kalemim gazeteci kalemi. Üslubum haber üslubu. Deyişim halk ağzı. Kelimelerim sokağın kelimeleri… Kalemim kıvraktır. İyi gözlem yaparım. Tespitlerim fena değildir. Detayları yakalarım. Kapalı kapıların ardına nüfuz edebilirim. Gözlerim keskindir. Ve sade, yalın, akıcı, yer yer dokunaklı üslupla anlatabilirim meramım. Senin için biriktiririm o kadar çok kelimelerim var ki… Gözlerimin önünde rengarenk kelebekler gibi uçuşup duruyorlar. Hangisini kağıda düşürmeliyim karar veremiyorum. Hepsini boca edemem ya… Bir süredir kalem elimden uzaktı. Biraz tutukluluğu, kekremsi tadı o yüzden. Yıllarca söyleyeceklerimi klavyenin tuşları ve ekranla ifade ederken ifade ederken, eskiye kaleme dönmek kolay mı? Zorlandığımı itiraf etmeliyim. Merak etme birkaç mektup sonra daha akıcı ve renkli metinler okuyacaksın.

Hangi ortamda yazdığımı da belirtmeliyim. Hücre iki kat, küçük avludan ibaret bir mekan. Asma katta ranza yataklar var. Alt kat televizyon, mutfak, yemek mekanı. Ben ofis gibi kullandığım yatağımdayım.

Kantinden aldığım kesme tahtasını, yazı altlığına dönüştürdüm. Üzerine kağıtla topladım, çizgili kağıt yapıştırdım, bu beyan kağıda orada yazıyorum. İlk başlarda soğan kokusu geliyordu ama artık hepsi buhar oldu. Dar mekanda 3 kişiyiz. Şişenin içinde vızıldayan 3 arı gibiyiz. Ben ofisimde sana bunları yazarken diğer iki arkadaş televizyonda dizi izliyorlar. Sesleri yukarıya kadar geliyor. O iki kişi kim mi? Biraz sabır… Seninle tanıştıracağım onlarla. Şimdi değil. Seveceksin. Benim sevdiklerimi sen de seversin zaten. Başlarken bu kadar uzatmamalıydım. Neylersin kendimi tutamıyorum bazen. Nasıl olduğumu söylemedim… Cenaze ile düğün arası bir ruh ikilemindeyim. İki önemli haberin ortasındayım. 15 gün önce senin büyük ninen, benim kayınvalidem vefat etti. Cenazesine gidemedim. 3 gün sonra duydum. O bir melekti. Cennete uçtu. Üzerimde halen onun mahzunluğu var. Göğümde hüzün bulutları… Yağmurlarını üstüme boşaltıyor. Bir de güzel haber. Oğluum düğün tarihi belli olmuş: 11 Nisan. Gelincik’ten öğrendim. İçimi bir sürur kapladı. Coşku ile doldum. Az kalsın kollarımı kaldırıp oynayacaktım. Ankara havası değil, zeybek… Ege işi. Kim bilir belki annen ve baban olacaklar. Arkam cenaze, önüm düğün… Hayatın özeti gibi.

(Sevgili torunum, ilk mektup burada bitsin. İkinci mektubumu bekle…)

Mustafa Ünal, 17 OCAK 2020

[BoldMedya] 20.1.2020

Kanal İstanbul'da esrarengiz işler...

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve uzmanların karşı çıktığı Kanal İstanbul projesinde dikkati çeken bir gelişme yaşandı. Türkiye’de ofis açan Money Maker Management; Afrika, Körfez ve Asya ülkelerinde devlet başkanları ile birebir ilişki geliştiren "esrarengiz bir fon" olarak tanımlanıyor. MMM'nin elle tutulur bir ticari faaliyeti yok. Daha ziyade devlet garantili projelerde devletlere kredi sağlıyor. Bu yolla komisyon ve faiz geliri elde ediyor.

SAMANYOLUHABER | ANALİZ- Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetinin resmi işlemler tamamlanmadan yıllar önce Kanal İstanbul'u her yönü ile pazarladığını teyit eden bir açıklama daha geldi.

"Esrarengiz fon" diye meşhur olan Money Maker Management (MMM), Türkiye’de ofis açtı.

MMM Genel Müdürü (CEO) Dr. George Ghorayeb'ın AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan ile gizlice görüştüğü ve AKP'li müteahhitlere kredi sağladığı iddia ediliyor.

DUBAİ'DE KÜÇÜK BİR KUYUMCU!

Ghorayeb; Gabon'dan Ermenistan'a, Dubai'den Ukrayna'ya, Lübnan'dan Malezya'ya dünyanın farklı bölgelerinde devlet başkanları ve bakanlarla kurduğu yakın ilişkilerle tanınıyor.

Money Maker Management'in, Lübnan'da ve Birleşik Arap Emirlikleri'nde/Dubai küçük birer kuyumcu dükkânından başka bir ticari faaliyeti görünmüyor.

Şirket ağırlıklı olarak devlet destekli kamu projelerine finansman desteği sunuyor. Böylece rant baştan garanti altına alınıyor.

Hükümetlerle olan yakın ilişkisi sayesinde proje ihaleye çıkmadan bütün bağlantıları tesis ederek yüksek miktarda komisyon ücretini almayı garantiliyor.

DEVLET GARANTİSİ VARSA FİNANSMANIN TAMAMINI KARŞILIYOR

Devlet garantili projelerde limit sınırı olmayan şirket, özel sektör projelerinde ise 50 milyar dolara (300 milyar TL) kadar fonlama yapabiliyor.

MMM Genel Müdürü (CEO) Dr. George Ghorayeb (sağda), AKP'den iki dönem İstanbul Küçükçekmece Belediye Başkanı olarak seçilen Aziz Yeniay ile sık sık bir araya geliyor. Kanal İstanbul'un güzergâhında Küçükçekmece sınırları içindeki araziler de yer alıyor.

Türkiye'de bütün mega projeler ve altyapı projeler ile ilgilendiklerini  belirten şirket yetkilileri, Dünya gazetesine verdikleri mülakatta Kanal İstanbul'un bütün finansmanını sağlayabilecek güçte olduklarını kaydetti.

Başkan Yardımcısı Bassam Rashkidi, Kanal İstanbul projesi ile de yakından ilgilendiklerini söyledi.

"100 MİLYOR DOLARIN ALTINDAKİ PROJELERLE ZATEN İLGİLENMİYORUZ"

Rashkidi, “Türkiye’de devlet destekli her türlü projeye talibiz. 100 milyon doların altındaki projelerle zaten ilgilenmiyoruz. Daha çok mega projeler ilgimizi çekiyor. Sadece kanal kısmı değil, proje ile bağlantılı köprü ve tünel gibi tüm alt yapı projelerini de fonlayabiliriz.” dedi.


AKP lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Karadeniz ile Marmara Denizi arasında 45 kilometre uzunluğunda 125 metre genişliğinde İstanbul Boğazı'na paralel bir kanal açmakta ısrarlı.

"KANAL İSTANBUL'UN ÇEVRE BOYUTU İLE İLGİLENMİYORUZ"

Rashkidi, Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporu tartışmalı şekilde onaylanan Kanal İstanbul’un politik ve çevresel boyutları ile ilgilenmediklerini ifade etti.

Danışmanlık dahil önden hiçbir ücret almadıklarını belirten Rashkidi, ilk geri ödemenin ise proje tamamlandıktan sonra başlayacağını belirtti.

Çok düşük faizlerle çalıştıklarını da iddia eden Rashkidi, Kanal İstanbul'a dair Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti ile görüşüp görüşmedikleri sorusunu ise şirketin gizlilik politikaları gereği açıklayamayacaklarını söyledi.

[Samanyolu Haber] 20.1.2020

Üretemezseniz, İthal edersiniz! [Kadir Gürcan]

İran hakkındaki orta vadeli bir kaç isabetli kehanetimin çıkmasından sonra, gün batımında demli bir çayı hak ettiğimi düşünüyorum. Sayfa editörümün, biri uzun, diğeri Aydın Havası kadar kısa iki 'İran' yazısından yorulduğunun farkındayım ama durum ciddi. İran hakkındaki kehanetlerimiz devam edecek, kimse kusura bakmasın. Neyse, sayfa ekibinin ikindi çayları benden olsun!

Doğu komşumuz İran'ın iç karışıklıkları dinmek bilmiyor. ABD Başkanı Trump, Süleymani'nin öldürülmesinden sonra, “İran'da rejim değişikliği istemiyoruz!” diyerek, Molla Hükümeti'nin içini rahatlatmaya çalıştı ancak, halkın talep ve isteklerine karşı Trump'ın da yapacağı fazla bir şey yok. Dolayısıyla, Süleymani etrafında koparılan fırtına, İran'ın iç problemlerini örtbas etme gayretiydi ama yeterli olmadı. Ufukta yeni bir Ortadoğu Savaşı görünmüyor, endişelenmenize gerek yok.

Daha bitmedi. Bu satırların yazarının mütevazi öngörülerine, 1979 İran Devrimi ile ülkesini terk eden Şah Rıza Pehlevi'nin oğlu Prens Reza Pahlavi'den destek geldi.(1) Prens Reza (İsmi bu şekilde yazılıyor!), Amerika'da yaşıyor ve geçtiğimiz hafta Trump'ın propaganda kanalı sayılan Fox News'e verdiği açıklama, İran'da bir kaç aya kadar çok ciddi rejim krizlerinin yaşanabileceği noktasındaydı. Aynı gün İran'da, gösterilere katılanlardan yirmi kişi öldü ve bin kişi de tutuklandı.

Başbakan Ruhani, Süleymani suikasti ve Ukrayna Uçağı hadisesinde en fazla aşınan iktidar yüzü oldu. İran'ın kudretli dini lideri Hamaney'in Cuma namaz tesbihatını bekleyecek kadar bile vakti yoktu. Dış basın, Ruhani'nin cuma namazından erken ayrılmasına farklı manalar yüklediler. Hatta, “Namaz bitmeden ayrıldı!” diyerek yanlış haber bile yaptılar. Dış basında da bizdeki İmam-Hatip'in orta kısmından terk seviyesinde muhabirler var. Ruhani'nin Cuma namazı selamından sonra ayrılmış olduğu detayı gözlerinden kaçmış. Türkiye'deki medya mensuplarının Cumhurbaşkanı'nın Cuma Namazı çıkışları sonrasında Hazret'ten basın açıklaması almayı namazın şartlarından biriymiş gibi algılamaları boşuna değil. Anladık yahu, Cumhurbaşkanı Cumalarını kaçırmıyor! Cuma Namazının sıhhat şartları arasında Cumhurbaşkanı'nın açıklama yapması diye bir hüküm yok! İyi de, Cuma Namazı sonrasında başkaları hakkında verip-veriştirmesi on dakika önce namazdan aldığı sevapları berheva etmiyor mu?

Ruhani'nin namaz tesbihatını bekleyecek sabrı da, zamanı da yok. Solundaki şahsın kulağına “Ben tesbihatı ofisimde yapayım! İşler kötüye gidiyor! Biz Cuma'dan çıkmadan bu gençler başımıza iş açmasın!” der gibi eğilip bir şeyler fısıldadığı kameralara yansımış. Ruhani, İran Halkı'nın, Dini Lider Hamaney'in özel mescidinden canlı yayınlanan Cuma Namazı'ndan daha çok, sokakları dolduran göstericilere ilgi gösterdiğini çok iyi anlamış olmalı. Geç de olsa, uluslararası bir mesele haline dönüşen Ukrayna Uçağı cinayetinde sorumluluğu olanları cezalandıracaklarını duyurmuş. Hem de, Süleymani suikastı ile halkın iyice sempatisini kazanan askeri kanadı sorumlu tutarak.(2)

Ortadoğu'da iktidar korkuları bacayı sardığında ölüm, yıkım ve önü alınmaz toplumsal patlamalar birbirini takip eder. Sistem sancısı, ağır bir doğumdan daha tehlikelidir. Ortaya ucube, hilkat garibesi ya da sahibi meçhul bir şey bile çıkabilir. Şansınız yaver giderse bu sancılar İran'da olduğu gibi bazen kırk sene, ya da Türkiye'nin içinde savrulduğu travma gibi, yüzyıldan daha fazla sürebilir. Hazırlıklı olmak lazım. Bütün siyasi krizlerin rejim ve sistem değişimini akla getirmesi çok derin bir problemdir.

Demokratik ülkelerle, anti-demokratik idareler arasında en belirgin özelliklerden biri, toplumsal problemleri çözmede gösterdikleri farklı reflekslerde daha iyi hissedilir. ABD Meclisi, dünyanın en prestijli başkanını “Azil” ihtimali ile adaletin karşısına çıkardı ve hukuki işlemleri başlattı. Başkan “Bana dokunursanız, her şey biter!” diyerek tehditler savurmuştu ama, hiç de öyle olmadı. Dişe dokunur bir sokak gösterisi bile yapılmadı. Amerikan halkı, demokratik bir krizi, yine demokratik kurallar içinde halletmeye alışmış durumda. Hele sistem değişikliği hiç konuşulmuyor. Fransa'da aylardır süren hükümet protestoları, demokratik hak ve hürriyetlerin kısıtlanmaması ya da genişletilmesi yönünde gelişiyor. Fransa'da askeri bir ihtilal beklentisi hiç yok.

İyice köhneleşmiş İran ve Şii düşüncenin kolay ve tabii bir doğum yapması çok zor. Neyse ki, teknoloji oldukça gelişti. Tüp bebeği denerler. Olmazsa evlatlık edinirler. Yeni bir kurtarıcı gelinceye kadar başka bir çare görünmüyor. Sokakları dolduran İran Halkı ölme pahasına “Molla iktidarından kurtulalım da ne olursa olsun!” mesajı veriyor gibi. Yönetimi protesto eden öğrencilerin, Amerikan Bayrağı'nı çiğnememek için gösterdikleri azami dikkat de, Ruhani'nin Cuma namazındaki telaşı için önemli sebeplerden birisi olabilir. İran Halkı, “Siz çözüm üretemeyecekseniz, biz dışarıdan ithal ederiz!” sinyali veriyor olmasınlar?

Gecenin bir vaktinde çayımı yudumlarken, İslam'ın arkasına sığınan Safevi ve Şii kibrinin yerle bir olması karşısında hissi gelgitlerime mani olamadım. 1979 Humeyni Devrimi'nden sonra İran, dünyaya terör ihraç eden bir hale dönüştü. Militan-Şii ve Irkçı İran Terörü neredeyse yarım asırdır İslami Terör olarak dünya piyasalarında işlem görüyor. Ne büyük yanılgı!

Şu an İran'da yaşanan sancıların, yeni bir doğumun habercisi mi yoksa, kötü bir evreye girmiş ve tedavisi mümkün olmayan bir kist ya da kitle büyümesi mi olduğu noktasında tereddütlerimi aşmış değilim.

1- https://news.yahoo.com/iran-crown-prince-predicts-regime-collapse-within-months-210728767.html
2- https://www.yahoo.com/news/rouhani-says-iran-must-punish-responsible-air-disaster-081626480.html

[Kadir Gürcan] 20.1.2020 [Samanyolu Haber]

Çağın fesadıyla uğraşan 'Salih Gençler' [Abdullah Aymaz]

Göğsü yumruklandıkça büyüyen, cihanlara sığmaz kapasite kazanan fütüvvet temsilcileri gençler, muhabbet fedaileri, adanmış ruhlar, cihanda sulh-u umuminin temsilcileri zaman zaman imtihanlardan da geçiyorlar. Bir damla suya muhtaç edildikleri de oluyor. Ama rahmet-i İlahiye ve inayet-i Rabbaniye her zaman onları sarıp sarmalar. Zâlim ve gaddarların azgınlık ve ve taşkınlıklarına da âleme ibret olacak şekilde, Kahhar ve Cebbar ismiyle Cenab-ı Hak karşılık verir…
Şems Şuresi, Sâlih Aleyhisselamdan şöyle bahseder: “Semud kavmi, azgınlığı ile Hakk’ı yalanladı. En azgınları ileri atılınca, Allah’ın Resulü (Salih Aleyhisselam) onlara: ‘Allah’ın devesini ve onun SU  NÖBETİNİ  GÖZETİN’ demişti. Fakat onlar peygamberi yalanlayıp DEVE’yi kestiler. RAB’leri de günahlarını başlarına geçiriverdi de orayı dümdüz etti. Öyle ya, Allah bu işin sonunda korkacak değil ki…” (Şems Suresi, 91/11-15)

Cenab-ı Hak, tamamen helâk olmuş ve yok oluş kıssası dillere destan olarak kalmış meşhur bir kavim olan Semud kavmine Salih Peygamberi göndermişti. Peygamberliğine bir mucize istediklerinde hârika bir şekilde Hak Taala kayadan bir dişi deve  çıkardı. Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de “Bu Allah’ın dişi devesi, sizin için bir alâmettir. Bırakın onu, Allah’ın arzında otlasın. Sakın ona bir fenalık yapmayın. Yoksa elem verici bir azaba uğrarsınız.” (Araf Suresi, 7/73”  buyurmuştu.

Ayrıca “Su içme hakkı bir gün onun, belli bir gün de sizindir.” (Şuarâ Suresi, 26/155)  buyurulmuştu.
Kayaları kesip biçen Semud Kavmi, kuvvetlerine güvenerek azgınlıkları sebebiyle peygamberlerine iman etmeyip yalanladılar. En azgın bedbahtları  Kudar bin Salif, Salih Aleyhisselamdan azap tehdidini duyunca, DEVEYİ  tepelemeye kalkıştı. Diğer azgın ve taşkınlarla beraber DEVEYİ ayaklarını biçip yıkarak ve  devirip, vurarak öldürdüler. Cenab-ı Hak da günahları sebebiyle onları yere vurup sürte sürte ezdi, hışmını bası basıverdi, azabını uygulayıverdi. Yani “Onları korkunç bir gürültü yakalayıverdi.” (Hıcr Suresi, 15/73, 83)  “Onları bir sarsıntı tutuverdi.”  (A’raf Suresi, 7/78)  “Alçaltıcı azabın yıldırımı onları yakalayıverdi.”  (Fussilet  Suresi, 41/17)

İnkarcıları kırıp geçirdi. Sadece azgın saldırganları değil; Salih Peygambere iman etmeyen;  susmak ve dokunmamak suretiyle o azgınların  ve azılılara katılmışların hepsine cezayı uyguladı. Hepsini düpedüz kökünden yok etti. Yahut, yeri üzerlerine geçirip düzleyiverdi. Hepsini öğütüp yok etti… (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)

12 Mart 1971 Muhtırasında, hapiste iken Dinarlı Aziz Güçlü ile, İzmir Buca Cezaevinde aynı koğuşta bulunmuştuk. Çok isabetli rüya tabirleri vardı… Ispartalı bir idam mahkumunun rüyasını tabir etmiş ve onun  idamdan müebbete düşeceğini söylemişti. Akşam üzeri Yargıtay’dan müebbetten düştüğüne dair haber gelmişti. Bir gün hatıralarından  bahsederken Aziz Güçlü dedi ki: “Kaçağız… Dağlarda dolaşıyoruz… Rüyamda, bir deve geldi, cebimden 250 lira alıp gitti. Uyandım, kendi kendime dedim ki, ‘DEVE  görmek, DEVLETE  işarettir. Bugün yarın devlet güçleri üzerime gelecekler.’  Gerçekten Jandarma etrafımızı kuşatınca, ceketimi bırakıp kaçtım. Cebimde de 250 liram vardı.”

Aziz Güçlü’nün rüya tabirinde olduğu gibi, Salih Peygamberin devesini kesenlere benzer şekilde günümüzde devletin imkânlarını yağmalayıp, soyanlar, içte dışta itibarımızı yerle bir edip herşeyi talan ettiler. Hz. Sâlih Aleyhisselamın DEVESİNİ  biçip yıkan eşkıyalar gibi azgın ve taşkınlar, DEVLETİ  ele geçirip mafya usulü ile ve DEVLETİN gücünü kullanarak herşeyi tahrip ettiler. Masum insanlara dünyayı dar edip bir damla suya muhtaç hale getirdiler ve onun da verilmesine engel oldular. Bakalım Allah onlara ne yapacak?!. Bu hususta Muhyiddin İbni Arabî şöyle yorumlarda bulunuyor: “Cenab-ı Hak, Salih Aleyhisselamın kavminin cezasını üç gün erteledi. Sonra bir çığlık ile evlerinde yok oldular. Üç günün ilkinde, kavminin yüzleri sarardı. İkinci gün kızardı. Üçüncü karardı…

“Şakilerin (azgın, taşkınların) yüzlerinin SARARMASI, saîdlerin yüzlerinin pırıl pırıl aydınlanmasının karşılığıdır. (80: 38)  İlk günde gerçekleşen SARARMA, Salih Aleyhisselamın kavmi içinde şakîliğinin belirtisinin ortaya çıkmasaydı. Sonra onların yüzlerinde meydana gelme KIZARMA’nın karşılığında, âyette saidler (mutlular) hakkında ‘Dâhiketün’ gülenler, gülerler. (80/39) geçmektedir. Gülme, yüzlerinin kırmızılaşmasına (gülümsemesine, gül gibi kırmızı kırmızı açılmasına)  yol açan sebeplerden birisidir. Başka bir ifadeyle, mutluluktan ve sevinçten yanaklarının güller açılmış gibi olmasıdır. Allah, şakilerin (bedbahtların) ciltlerinin kararak başkalaşmasının karşılığında saidlerin hakkında ‘müstebşiratın (sevinçli, müjdelenmiş)’  (80:39)  ifadesini  kullanmış. Bu da, -siyahlığın, şakilerin ciltlerindeki tesiri gibi- sevincin ve müjdelemenin de saidlerin ciltlerindeki tesirdir. Cenab-ı Hak, saidler hakkında ‘RAB’leri onları Kendi Katından bir rahmet bir hoşnutluk ile MÜJDELER’  (9:21) Şakîler hakkında da, ‘Onları acı bir azap ile MÜJDELE’  (3: 21) diye buyurur.

“Her grubun ciltlerinde meydana gelen bu sözün izi görünür.” (İbn-i Arabî Fusûsü’l –HİKEM, Salih Kelimesinin Açılış Hikmeti)

Cenab-ı Hak, yeryüzüne mirasçı olarak salih kullarını seçmiştir. Bunun en önce gelen şartı adâlet ve Hak-Hukuktur. Salih ameller, en başta iman ve ibadet olarak yapılması gerekenler bellidir. İnsaniyet-i kübrâ olarak İslamiyetin, insanî yönleri ise Kitap ve Sünnetin belirttiği üzere onlar da bellidir. Bunları cihad bi’l –ÇENE yani lâf olarak değil de amel olarak hal olarak ve temsil olarak üzerimizde samimiyetle göstermemiz gerekir… Fesadı, ifsadı düzeltecek de işte bu faaliyet ve icraatlardır. Cenab-ı Hak bizleri bu hususta muvaffak kılsın…

[Abdullah Aymaz] 20.1.2020 [Samanyolu Haber]

Adalet talebine kelepçe; ’Melek Anne’den korkuyorlar’ [İlker Doğan]

Ankara Emniyeti, Hava Harp Okulu öğrencisi oğlu Furkan Çetinkaya ve onun gibi 265 askeri öğrenci için ‘Adalet Yürüyüşü’ yapmak isteyen Melek Çetinkaya’yı darp ederek gözaltına aldı. Melek Anne’nin yürüyüşü başlatacağı Güvenpark’a girmesine bile izin verilmedi. Çetinkaya, gece yarısından sonra saat 02:00 sularında serbest bırakıldı.

Metro çıkışında kelepçelenerek zorla polis aracına bindirildi. Sadece Melek Anne değildi gözaltına alınan. Ona destek vermeye gelen aralarında harp okulu öğrencilerinin annelerinin de bulunduğu 14 kişi aynı şekilde zor kullanarak emniyete götürüldü. Melek Çetinkaya, gözaltı sonrası yaptığı açıklamada, “Bugün kollarımı kelepçelediler. Çünkü durduramadılar. Bir tane diplomasız, binlerce diplomalıyı kapının önüne koydu. Ama bir gün gelecek ve o diplomalılar bu yapılanları burunlarından fitil fitil getirecek.” diye konuştu.

Melek Anne’ye yapılanlar sosyal medyada büyük tepki çekti. Melek anne için açılan Twitter etiketiyle kısa sürede 45 bine yakın tweet atıldı. Melek Anne, Türkiye gündeminde ilk iki sıraya yükseldi. Melek Çetinkaya’nın harbiye öğrencisi olan oğlu Furkan Çetinkaya ve 329 arkadaşı, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından önce tutuklanmış ardından müebbet hapis cezasına çarptırılmıştı.

Gözaltına alınan Melek Çetinkaya ve beraberimdekiler, gece yarısından sonra saat 02:00 sularında serbest bırakıldı.

Melek Çetinkaya, söz konusu yürüyüşü yapacağını günler öncesinden ilan etti. Melek Anne, ‘Adalet Yürüyüşü’nü aralarında oğlunun da bulunduğu müebbet alan askeri öğrenciler, hamile tutuklular, hapishanede bulunan çocuklar ve KHK ile işinden atılanlar için düzenlemek istediğini açıkladı. Sadece adil yargılama talebiyle yürüyecekti. Ancak Ankara Emniyet’i buna bile izin vermedi. Barışçıl bir gösteri, Anayasa ayaklar altına alınarak engellendi.



POLİS, GÜVEN PARK’TA KUŞ UÇURTMADI

Adalet Yürüyüşü, öğleden sonra başlayacaktı. Ancak polis sabah saatlerinden itibaren Güvenpark’ı kapatarak önlem aldı. Öğleye doğru Melek Çetinkaya’ya destek için çevre illerden gelen Harbiyeli öğrencilerin anneleri de Güven Park’taydı. Ancak Melek Çetinkaya’nın Güven Park’a gelmesine müsade edilmedi. Metrodan çıktığı sırada kelepçelenerek Ankara İl Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü. Bu sırada Melek Anne’nin, “Ben bağrı yanan bir anneyim. 19 yaşındaki askeri öğrencilere müebbet verdiniz. Üç buçuk sene sustuk biz, bundan sonra susturamayacaksınız. Bu ülkeye adalet gelecek.” dediği duyuldu.

ANNELER DARP EDİLEREK GÖZALTINA ALINDI

Gözaltına alınan sadece Melek Anne olmadı. Ona destek vermek için çevre illerden gelen aralarında Harp Okulu öğrencilerinin annelerinin de bulunduğu 14 kişi darp edilerek, zor kullanılarak gözaltına alındı. Suçları Melek Çetinkaya’ya destek olmak için Güven Park’ta olmaktı. Hiç bir eylem yapmadan ayakta duranlar bile polis arabalarına doldurularak Emniyet’e götürüldü.

GERGERLİOĞLU: DARP EDİLDİK

Eyleme katılmak üzere Güvenpark’ta bulunanlardan biri de Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’ydu. Twitter üzerinden canlı yayın yapan Gergerlioğlu, “Bugün Melek Çetinkaya’nın adalet için yapmak istediği yürüyüş sert polis baskısı ile engellendi! Darp edildik. Melek Anneden korkuyorlar. Bunun başka bir açıklaması yok. Hakkın, hukukun tekrar gelmesinden korkuyorlar.” açıklamasında bulundu.

SOSYAL MEDYADA BÜYÜK TEPKİ

Melek Çetinkaya’nın kelepçelenerek gözaltına alınması ve polisin annelere sert müdahalesi sosyal medyada büyük tepki çekti. ‘Melek Çetinkaya’ ve ‘MelekAnneden Korkuyorlar’ etiketleri açıldı. Söz konusu iki etiket kısa sürede Türkiye gündeminde ilk iki sıraya yerleşti. İki etiket altında 45 bine yakın tweet atıldı.

MELEK ÇETİNKAYA: DURMAYACAĞIM!

Melek Çetinkaya, gözaltı sonrası gazeteci Erkam Tufan Aytav’ın YouTube kanalına bağlandı. Metrodan çıktığı sırada kelepçelenerek gözaltına alındığını, Güven Park’a girmesine müsade edilmediğini söyledi. Çetinkaya, “Direndim. Hep o şeref bileziklerini takmak ne zaman nasip olur diyordum, bugün nasip oldu. Ellerimi sıkı sıkı kelepçelediler. Benim için gelenlerle buluşamadım.” dedi.

“BATIKENT METROSU’NDA BULUŞUYORUZ”

Çetinkaya, gözaltı sırasında yaptığı bir başka paylaşımda ise “Yarın olmamız gereken yerde olacağız. Batıkent Metro’sunda. Bir tane diplomasız, binlerce diplomalıyı kapının önüne koydu. Ama bir gün gelecek ve o diplomalılar bu yapılanları burunlarından fitil fitil getirecek.” ifadelerini kullandı.

Ankara polisi suç işliyor

Ankara polisi, şiddet içermeyen, adaletten başka birşeyin talep edilmediği bir gösteriyi/yürüyüşü engelleyerek anayasal bir suç işliyor. Zira Anayasa’nın 34. Maddesine göre; “Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir. Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı ancak, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlığın ve genel ahlâkın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla ve kanunla sınırlanabilir. Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda gösterilir.”
[İlker Doğan] 20.1.2020 [TR724]

Yeşil sahaların ’41 kere maşallah’ dedirten isimleri [Hasan Cücük]

Zlatan İbrahimovic, 38 yaşında çılgın bir transfere daha imza atıp Milan’ın yolunu tuttu. Malmö FF’te başlayan futbolculuğunda Ajax, Juventus, Inter, Barcelona, Milan, PSG, Manchester United ve LA Galaxy istasyonlarına uğradı. Şimdi yeni durağı Milan. İsveçli yıldız 38 yaşını geride bırakırken, “Milan benim ikinci evim. Orada harika anılarım var. Eğer beni çeken bir proje olursa 50 yaşına kadar futbol oynayabilirim” diyerek, kramponlarını çıkartmaya niyetli olmadığını ortaya koydu. Yaşı 40 civarında olupta yeşil sahalarda boy gösteren sadece Zlatan’la sınırlı değil.

Zlatan’ın ’’50 yaşına kadar futbol oynayabilirim’’ sözünü abartılı bulanlar mutlaka olacaktır. Hatta ‘Yok artık Zlatan’ diyenlerin sayısı oldukça fazladır. Ancak ‘olmaz böyle bir şey’ diyenlerin Kazuyoshi King Kazu Miura adını duymadıklarını düşünüyorum. Zira King Kazu, 52 yaşında yeşil sahalarda ter dökmeye devam ediyor. İlk resmi maçına tam 34 yıl önce Ocak 1986’da Santos formasıyla çıkan King Kazu şimdilerde Yokohama FC için ter dökmeye devam ediyor. 26 Şubat’ta 53 yaşına basacak olan King Kazu, profesyonel kariyerinde 35. sezonunu geride bırakacak. Yeşil sahalarda en uzun süreli top koşturan profesyonel olan King Kazu, takımıyla bir yıllık daha sözleşme uzattı. İlginç olan ise, Japonya’da amatör olarak futbola başlayan King Kazu’nun, profesyonel kariyerine dünyanın bir numaralı futbol ülkesi Brezilya’da başlamış olmasıdır.

King Kazu’nun açtığı yoldan giden başka Japon oyuncularda bulunuyor. Bu isimlerden Shunsuke Nakamura 41 yaşında. İlk resmi maçına 16 Nisan 1997’de Yokohama F. Marinos formasıyla çıkan Nakamura şimdilerde Yokomaha FC kadrosunda yer buluyor. 40 yaşına adım atmaya hazırlayan yeşil sahaların bir başka aktif Japon’u Yasuhito Endo. 39 yaşındaki Endo ilk resmi maçına 21 Haziran 1998’de çıktı. Profesyonel kariyerine Yokohama Flügels takımında başlayan Endo, şuan Gamba Osaka formasını giyiyor.

King Kazu’dan sonra yeşil sahaların bir başka ihtiyar delikanlısı ise Brezilyalı Marcelinho Paraiba. Bu isim Türk futbolseverler için tanıdık biri. Profesyonel kariyerine 1994’de Santos’ta başlayan Marcelinho’nun, top koşturduğu takımlardan biri de Trabzonspor oldu. Temmuz 2006’da Trabzonspor, Marcelinho’yu Hertha Berlin’den 2,5 milyon Euro bonservisle kadrosuna katmıştı. Ancak Brezilyalı’nın Trabzonspor dönemi oldukça sönük geçti. Bir sezon sonra ise 2,75 milyon Euro karşılığında bir başka Alman ekibi Wolfsburg’un yolunu tutup, Türkiye defterini kapattı. 44 yaşındaki Marcelinho şimdilerde AD Perilima de Campina Grande formasını giyiyor.

Fransa Ligue 1 takımlarından Montpellier formasını giyen Brezilyalı Vitorino Hilton’da 40 yaşını geride bırakan futbolcular arasında yer buluyor. 2011’den bu yana Fransız ekibinin savunma hattında ter döken Hilton, 42 yaşında. Hilton, kariyerine 26 Haziran 1999’da Parana’da başlayan Hilton, 2001’den bu yana Avrupa kulüplerinin formasını giyiyor. 41 kere maşallah denen bir başka isim de Claudio Pizarro. 41 yaşındaki Perulu forvetin adı Bundesliga ile özdeşleşmiş durumda. İlk resmi maçına 16 Mart 1996’da Deportivo Pesquero formasıyla çıkan Pizarro, 2001’de Bundesliga’ya adım atıp Werder Bremen formasını giymeye başladı. Werder Bremen dışında Bayern Münih, Chelsea ve Köln formalarını giyen Pizarro, futbola sezon sonunda Werder Bremen formasıyla veda edecek.

‘41 kere maşallah’ diyeceğimiz bir başka ‘ihtiyar delikanlı’ ise İtalyanların medar-ı iftiharı Gianluigi Buffon. Profesyonel kariyerinde kaleye ilk kez 19 Kasım 1995’te FC Parma adına geçen Buffon, 28 Ocak’ta 42 yaşına basacak. 2001’de tarihin en pahalı kalecisi olarak 52 milyon Euro’ya Juventus’a transfer olan Buffon, aralıksız 17 yıl kaleyi korudu. 2018’de PSG’ye giden Buffon, sadece bir yıl sonra yeniden Juventus’a döndü. İlerleyen yaşından dolayı refleks ve çevikliğini kaybeden Buffon, bu sezon lig, kupa ve Şampiyonlar Ligi’nde 9 maçta kaleye geçti.

Süper Lig’in ihtiyar delikanlısı ise Emre Belözoğlu. Takvim yaprakları 15 Mayıs 1997’i gösterdiğinde ilk kez Galatasaray formasını giyen Emre, şimdilerde Fenerbahçe için ter döküyor. Uzun kariyerine Ankaragücü maçıyla başlayan Emre, Galatasaray’dan sonra Inter, Newcastle, Fenerbahçe, Atletico Madrid ve Başakşehir formalarını giydikten sonra sezon başında 4 yıl aradan sonra yeniden sarı-lacivertli ekibe döndü. Sezon sonuyla birlikte kramponlarını çıkarıp, aktif kariyerini sonlandıracak.

[Hasan Cücük] 20.1.2020 [TR724]

Evliliğin vazgeçilmezi: Paylaşım [Cemil Tokpınar]

Soğuk bir kış akşamı, bir pidecinin kapısından içeri yaşlı bir amcayla teyze girmişler, bir masaya oturmuşlar. Amca masaya gelen garsona, büyük bir pide, bir çoban salata ve bir ayran ısmarlamış. Garson az sonra siparişleri getirmiş. Amca pideyi ikiye bölerek yarısını teyzenin önüne koymuş, sonra salatayı ikiye bölerek tabağın karşı kısmına doğru itmiş, sonra ayran bardağını ortaya koymuş, önce bir yudum kendisi içiyor, sonra da teyze bir yudum alıyormuş.

Herkes “Ne tatlılar, iki tonton buraya gelmişler, bir kişilik yemeği ikisi yiyor zavallıcıklar…” diye onları izliyormuş…

Az sonra fark etmişler ki teyzenin önünde yarım pide ve salata olduğu gibi duruyor, kocasının afiyetle yemek yiyişini seyrediyor, arada bir de ayrandan bir yudum alıyormuş… Sonunda garsonlardan biri dayanamamış, yanlarına gitmiş:

“Affedersiniz, ben sizi izlemekten kendimi alamadım, lütfen izin verin, size bir pide kendi paramla ısmarlayayım” demiş.

Yaşlı amca:

“Teşekkür ederiz ama biz hâlimizden memnunuz. 50 yıldır evliyiz ve her şeyimizi işte böyle paylaşırız” cevabını vermiş.
Bunun üzerine genç garson teyzeye dönmüş:

“Peki, ama teyzeciğim, siz neden hiçbir şey yemiyorsunuz, neyi bekliyorsunuz?”

Yaşlı teyze cevap vermiş:

“Dişlerim kocamın ağzında, onları bekliyorum.”

Meğerse yaşlı çiftler paylaşımı oldukça abartmışlar!

“Hiçbir şeyi paylaşamıyoruz”

Dilerseniz fıkradan gerçek hayata dönelim. Telefonla arayan bir hanım okuyucum, eşiyle yaşadığı problemleri tek noktada özetliyordu: “Hiçbir şeyi paylaşamıyoruz. İşe gidince hiç arayıp sormaz. Ben arasam, sorularımı kısa cümlelerle cevaplayıp telefonu kapatır. Eve gelince de, ya televizyonun karşısına geçer ya da gazete okur. Hafta sonlarını benimle geçiriyor sanmayın. Ya toplantı ve iş gezisi olur ya da arkadaşlarıyla bir programı vardır. Söyleyin hocam, böyle evlilik olur mu?”

Bir erkeğin sorunu ise, çok az rastlanan cinstendi. Erkek eşiyle gezmeyi, yemeğe gitmeyi, ona çiçek almayı, kısacası paylaşmayı ve romantizmi çok seviyordu. Kadın ise, “Ne gerek var ki gezmeye. Oturalım evde işte. Bu çiçekleri niye aldın? Parana yazık. Solup gidecekler” diye itiraz ediyor, ancak şunu eklemeyi de ihmal etmiyordu:

“Biliyorum, bütün kadınlar bunları istiyor, bulamayanlar kavuşmak için can atıyor. Ama ben sıra dışıyım. Hoşlanmıyorum işte.”

İlginç değil mi? İlkinde bir kadın, ikincisinde bir erkek paylaşmak için can atıyor. Ama bir türlü evliliğin en vazgeçilmezlerinden olan “paylaşımı” başaramıyorlar.

Oysa fıkradaki amcayla teyze paylaşmayı başarmışlar ve yarım asırdır gül gibi geçinip gidiyorlar!

Hangisini tercih ederdiniz? Amca ve teyze gibi kadının hep sırasını beklediği bir paylaşmayı başarmak mı yoksa paylaşamayıp arayışlara girmek mi iyi olurdu sizin için?

“İkisinin de canı cehenneme” dediğinizi duyar gibiyim. Hani deveye iki seçenek sunmuşlar, “Yokuşu mu seversin inişi mi?” demişler. “İkisini de sevmem” demiş, “düzün suyu mu çıktı?”

Haklısınız. İki tarafın da memnun olduğu bir paylaşım varken kim ister aşırılığı veya yetersizliği?

Ne var ki, karşılıklı hak ve beklentilere uygun, iki tarafı da memnun eden dengeli bir orta yolu uygulamanın çok zor, ama çok önemli olduğu yerlerden birisidir aile ortamı. Ama her şeye rağmen paylaşımı oluşturmak ve arttırmak için elinizden geleni yapın. Fakat şunu da unutmayın: Paylaşım en verimli düzeye çıksa bile ikinizin de kendi özgürlük alanı içinde özel zamanları ve özel programları olmalı. Bu gerçeği kabullenmemek de ayrı bir huzursuzluk sebebi çünkü.

İşe nereden başlamalı?

Hiç kuşkusuz evlilik dinsel, düşünsel, sosyal, ekonomik, ruhsal, duygusal ve cinsel bir paylaşımdır. Paylaşımın temelini, karşılıklı beklentiler oluşturur. Sorun, beklentilere cevap verilmediği zaman ortaya çıkar. Ya paylaşacaksınız ya da geçerli bir mazeretiniz olacak. İkisi de yoksa kendinizi boşuna savunursunuz.

Neyi paylaşacaksınız?

Zamanı, bilgiyi, görgüyü, yemeği, sorunları, dertleri, sevinçleri, duyguları ve daha birçok varlığınızı.

Peygamberimizin (s.a.v.) evliliğe dair tavsiyelerinden çıkardığımız sonuca göre, evlenmeden önce adaylar “karşılıklı denklik ve uyuma, dindarlık ve güzel ahlâka, sevgiye ve özgür seçime” dikkat etmek zorundadır.

Bütün bu özellikler verimli ve yeterli bir paylaşım için son derece önemlidir. Söz gelişi, kadınların en çok şikâyet ettikleri sorunlardan birisi, eşlerinin kendileriyle az konuşmasıdır. Gerçekten eşlerin yaşadıkları günü değerlendirmeleri, ileriye dönük programlarını birbirlerine aktarmaları, bir haberi, bir bilgiyi paylaşmaları çok önemlidir. Ancak eşinizle aranızda eğitim ve kültür bakımından bir uçurum var ve siz onu azaltmak için kendinizi geliştirme yönünde hiçbir çaba harcamıyorsanız, nasıl diyalog kuracaksınız? Eğer böyle bir problem varsa, yapacağınız tek çözüm var: Kendinizi geliştirmek ve birbirinize yakınlaşmak.

Eşinizin ilgi alanlarına dikkat ediyor musunuz? Neleri izliyor, neleri okuyor, nelerin plânını yapıyor? Onu neler üzüyor, neler mutlu ediyor? Sakın hanımlar, “O da benim TV dizilerime ilgi duymuyor?” ya da erkekler, “O da benim izlediğim maçlara ilgisiz” demesin. Çünkü her ikisi de sizin evliliğinize bir mutluluk katmaz. Aksine sizi birbirinizden uzaklaştıracak ve yalnızlığa itip yakınmalara yol açacak iki sebeptir.

Özellikle dindar insanların eşlerinde görmek istedikleri ilk ve en önemli özellik, “dinini bilen ve yaşayan bir insan” olmalarıdır. Bu da başta kitap okuyarak, eğitim ve kültürel ağırlıklı sosyal faaliyetlere katılarak kendinizi geliştirmekle mümkün. Eşinin kitap okumadığından yakınan bir erkek, bulduğu formülü şöyle anlatmıştı: “Kitap okuması için para bile veriyorum. Ama yine yeterli seviyede okumuyor.” Kadınlar ise, eşlerine kitap okutmak konusunda büyük ölçüde çaresiz. Eşinin tüm ısrarlarına rağmen bir erkeğin cevabı şu oluyor: “Ben okumayı sevmem, bilmiyor musun?”

Okumayan ve kendilerini geliştirmeyen eşler, hangi düşünceyi paylaşacaklar? Ne konuşacaklar, birbirlerine neyi anlatacaklar?

Elbette eğitim ve kültür seviyesi eşit değil diye paylaşım çabanızı bir kenara atmayın. Çünkü tam istediğiniz gibi olmasa da duygu ve düşünce paylaşımını sürdürün. Birbirinize fıkra anlatmak bile kilitli bir ağızdan daha iyidir.

Kalp kalbe karşı

Peygamber Efendimizin (s.a.v.) hanımlarıyla paylaşmaya büyük önem verdiğini görüyoruz. O kadar ki, savaşa giderken bile eşlerinden birini yanında götürürdü. Böylece annelerimiz hem onun her anına şahitlik eder, hem de en zor hallerini bile paylaşır, hatta yardımcı olurlardı. Bu hususta Hz. Aişe ve Hz. Ümmü Seleme Validelerimizin bize örnek olacak hatıraları vardır.

Bediüzzaman Hazretleri, evlilikte paylaşımın önemini anlatırken şu bilgileri verir:

“İnsanın en fazla ihtiyacını tatmin eden, kalbine mukabil bir kalbin mevcut bulunmasıdır ki, her iki taraf sevgilerini, aşklarını, şevklerini mübadele etsinler ve lezaizde birbirine ortak, gam ve kederli şeylerde de yekdiğerine muavin ve yardımcı olsunlar. Evet, bir işte mütehayyir kalan (hayrete düşen) veya bir şeye dalarak tefekkür eden adam velev zihnen olsun, ister ki; birisi gelsin, kendisiyle o hayreti, o tefekkürü paylaşsın. Kalblerin en latifi, en şefiki; kısm-ı sâni ile tabir edilen kadın kalbidir.” (İşaratü’l-İ’caz)

Bu ifadelerde, kadın kalbinin inceliğine, hassasiyetine ve şefkatine de vurgu yapıldığını görüyoruz.

Acaba biz erkekler, kadınlardaki bu özelliklerin ne kadar farkındayız ve paylaşımlarımızda bunlara ne kadar dikkat ediyoruz?

Paylaşalım, ama nasıl?

Eşinizle aranızdaki paylaşım yeterli seviyede değilse, konuşarak iletişimin önündeki engelleri iyi belirleyin. Bazen konuşmayı çok seven insanların bile ağızlarını bıçak açmaz. Bazı eşler bu durumda hemen sözlü saldırıya geçerler. Oysa yapılacak olan, tartışarak konuşturmak değil, anlayarak çözmeye çalışmaktır.

Eşiyle diyalog kurmaktan kaçınan birisini, “yorgunluk, hastalık, uykusuzluk, iş yerindeki problemler, açlık, baş ağrısı, ödeyemediği borç, maddî bir sıkıntı, aldığı kötü bir haber” veya bir başka sorun etkilemiş olabilir.

Bu durumda konuşmayan bir eşe “iletişim dersi” vermeden önce yapmanız gereken, onu anlamaya çalışmak ve sorunu çözmesine yardımcı olmaktır. Bunu yapmadan beklentilerinizi sıralamak, hem bencilce bir yaklaşımdır, hem de aranızdaki sevgiyi azaltır.

Unutmayın: Ailede paylaşım, sorunları ve acıları da paylaşmayı gerektirir. “Dertlerin benim olsun, zevklerim senin olsun”, “Aşk bağının gülü ol da, dikenini bana batır” gibi şarkılar lâf olsun diye mi söyleniyor? Bu sözlerin yüklediği görevleri, asıl evliyken yerine getireceksiniz.

Bencillik, evliliğin hiçbir yerinde iyi olmadığı gibi, paylaşımda da olumlu netice vermez. Paylaşım, bize ait olan her şeyi iki eşit parçaya ayırıp üleşmek değildir. Öncelikle beklentiler belirlenmeli, sonra imkânlar ve engeller ortaya konmalıdır. Hiçbir engeli kabullenmeyip beklentisine odaklanmak, bencilliktir.

Tabiî engeli aşmak için yeteri kadar çaba harcamamak da kabul edilemez. Ancak önemli olan, sorun üretmek değil, çözüm bulmak için çırpınmaktır.

Paylaşımı engelleyen tarafın eşiniz olduğuna inanıyorsanız, ilk yapacağınız suçlamak ve yargılamak değildir. Böyle bir davranış, onu içe kapanmaya itecektir. Asıl beceri, onu paylaşım alanına çekmektir. Öncelikle onun sorunlarıyla ilgilenmek ve hoşlandığı alana odaklanmaktır.

Söz gelişi, işyerindeki olumsuzluklar ve ekonomik sıkıntılardan dolayı durgun ve düşünceli bir kocanızı, en azından dinleyerek, teselli ve dua ederek yardımcı olabilirsiniz. Bu da paylaşımdır. Paylaşım sadece, eşinizden hoşlandığınız romantik cümleler duymak değildir. Bazı kadınlar sorunlu eşleri için, “Bana hiç derdini açmıyor ki, yardımcı olayım” diye yakınıyorlar.

Acaba niçin açmıyor? İşte bazı erkeklerin gerekçesi: “Açtığım zaman suçlamaya ve yargılamaya başlıyor. Ta yıllar öncesine giderek ailemden, kardeşlerimden ve yakın akrabalarımdan şikâyet ediyor. İş dünyasını bilmediğinden garip tavsiyelerde bulunuyor. Ben de hiç açmamayı tercih ediyorum.”

Kimi erkeklerse, kadının evdeki önemli misyonunu hafife alarak, hiçbir mazeret kabul etmiyor. “Bütün gün evde yatıyorsun” anlayışı, eşinize kırmaktan başka bir işe yaramaz. Kadının yaptığı ev işleri, çocukların sorunları da yüksek performans gerektiren zihnen ve bedenen yorucu uğraşlardır.

Önemli olan, her ikinizin yüklendiği görevleri, paylaşıma engel yapmamak, eğer ciddi bir sorun varsa, birlikte çözmek veya etkisini en aza indirmektir.

Erkek veya kadın bazı gerekçelerinde haklı da olabilir. Ama haksız olduğu halde kendini haklı kabul etmek ya da haklılığını eşine kabul ettirememek sorunun çözümünü engeller.

Paylaşımdan hoşlanmıyorsanız…

Eşinizin ısrarla istediği bir paylaşımdan hoşlanmayabilirsiniz. Dışarıya yemeğe çıkmak, sahilde gezmek, evde kitap okumak, misafir ağırlamak, muhtaçlara yardım toplamak veya dağıtmak, bir konferansı izlemek, bir akrabayı ziyarete gitmek, birlikte bir seminer programına katılmak, çocukları parka götürmek gibi… Hatta işleriniz ve aile düzeniniz imkân veriyorsa, birlikte yemek yapmak, sofra hazırlamak, bir temizlik işini yapmak da bir paylaşımdır.

Eşinden bu tür bir paylaşım teklifi geldiğinde, “Benim işim var, sen git, sen yap” diyebilen erkek ve kadınlar olabiliyor. Peki ama yalnız yenen bir yemeğin ne anlamı olabilir ki… Tek taraflı yapılan bir dost veya akraba ziyaretinin ne manaya geleceğini düşündünüz mü? Arkasından kim bilir ne tür dedikodular üretilecek ve soru işaretleri ortaya çıkacak…

Çok sık olmasa da, bazen özel işlerimiz paylaşımı azaltabilir. Bir öğretmenin yazılı kâğıtlarını okuması, geceyi çalışarak geçiren bir işçinin dinlenmek zorunda olması gibi hemen yapılması gereken şeyler, çocukları parka götüren eşinize eşlik etmenize engel olabilir. Burada da karşılıklı anlayış ve fedakârlık gerekir. Söz gelişi, birkaç gündür diyalogu azalan bir erkek, hanımını düşünerek az da olsa birlikte olabilir. Ama aynı anda empati yapan hanım, eşinin sıkıntılı durumunu düşünerek anlayışlı karşılayabilir.

Eşinize olan sevgi ve sadakatiniz, bazen hoşlanmadığınız bir paylaşıma tahammül etmenizi gerektirebilir. Yeter ki, uğrunda bazı sıkıntılara katlanmaya değecek bir birlikteliğiniz olsun.

Paylaşım söz konusu edildiğinde Peygamberimizin (a.s.m.) Hz. Aişe Validemizle kılıç kalkan oynayanları seyretmesini, iki defa onunla koşu yarışı yapmasını hatırlamakta fayda var.

Nebevî örnekler

Olayı Hz. Aişe (r.a.) Validemizden dinleyelim:

“Bir bayram günü, kulağımıza gürültü ve çocukların bağrışmaları gelmişti. Resulüllah (s.a.v.) kalkıp kapıdan dışarı baktı. Meğer bu gelenler çalıp oynayan Habeşli bir gruptu, kılıç kalkanlarıyla oynuyorlardı. Çocuklar da etraflarında halka olmuş, onları seyrediyorlardı. Resulüllah bana, ‘Ey Aişe! Sen de gel, seyret’ dedi. Resulüllah kapıda durup beni arkasına aldı. (Başımı ensesine koymuş) halde duruyor ve oynayanları seyrediyordum. Bıkıncaya kadar böyle devam ettim. Bir ara ‘Yeter mi?’ dedi. ‘Evet.’ dedim. ‘Öyle ise çekil.’ dedi.”

Allah’ın sevgilisi olan ve bütün hayatı yüce hedeflere ulaşmak için giriştiği muhteşem faaliyetlerle dolu Yüce Efendimizin (s.a.v.) eşi için katlandığı fedakârlığa bakın. Eminim, o oyunlara bakmak için onun zerre kadar bir arzusu yoktu. Ama sırf eşini memnun etmek için birlikte izledi. Üstelik teklifi yapan da kendisiydi.

Yine o Hz. Aişe (r.a.) ile en az iki defa bizzat koşu şeklinde yarış yapmıştır. Bunların ilkinde Aişe Validemiz kazanmış, ancak bir müddet sonra, yine giriştikleri bir yarışta Resulüllah kazanmış, gülümseyerek, “Ödeştik” demişti.

O Güzeller Güzelinin hanımıyla koşu yarışı yaptıklarını hayal edebiliyor musunuz? Nasıl nefes nefese koştuğunu, belki birkaç kelimeyle espri yaptığını düşünebiliyor musunuz?

Dikkat edin: Peygamberimiz (s.a.v.) bu yarışı 50 yaşını aştığı bir zamanda yapmıştır. Demek ki, sporun yaşı yok.

Hiç eşinizle bir yazlıkta, bir kır gezintisinde yarış yaptınız mı? Bir kış günü kartopu oynadınız mı? Yapmamışsanız ilk fırsatta yapın. Aynı zamanda sünnet sevabı alacaksınız.

Eşlerin özel alanları

Yazımın başında ikinizin de kendi özgürlük alanı içinde özel zamanları ve özel programları olmalı, demiştim. Bunun anlamı açık: Erkeğin de kadının da, kendi arkadaş grubuyla yapacağı birtakım sosyal, kültürel, sportif faaliyetler olabilir.

Bazı kadınlar, kocalarının arkadaşlarıyla yaptığı halı saha maçlarına, havuz sefalarına itiraz edebiliyorlar. Eğer erkek eşiyle hiçbir şeyi paylaşmıyorsa, haklılar. Ama dengeli bir paylaşım varsa itiraza gerek yok. Zaten hanımların da kendi aralarındaki faaliyetler erkekleri imrendirecek kadar çok. Ev veya dernek kahvaltıları, dinî sohbetler, günler, gezi programları, aile içi görevlerini aksatmadığı sürece elbette olmalı. Hatta bazen karşılıklı anlayışla bazı işler ihmal bile edilebilir.

Ev hanımı olan eşi dinî sohbetlere katılan bir erkek, ev işlerindeki bazı ihmaller için, “Hiç önemli değil. Yeter ki meşru ve faydalı bir şekilde kendisini geliştirsin” demişti.

Tabiî daha titiz bir erkekle evli olabilirsiniz. O zaman biraz fedakârlığa katlanacaksınız. Sakın hoşunuza giden bazı örnekleri göstererek, “Ama komşunun beyi çok anlayışlı” demeyin.

Çünkü erkekler ve kadınlar birbirine benzerler. Birbirinden farklı yüzlerce konunun bir kısmında daha hoşgörülü, bir kısmında daha tavizsiz, bir kısmında uzlaşmacı, bir kısmında bencil olabilirler.

Mühim olan, tüm davranışlardan aldığınız puan veya not ortalaması kaç? 70 veya 80’in altına düştüğünüz ölçüde durum kötü, 100’e yaklaşabildiğiniz oranda da tablo iyidir.

Kendi durumunuzu, başka aile ve eşlerle mukayeseyi bir kenara bırakıp kendi puanınızı yükseltmeye ne dersiniz?

[Cemil Tokpınar] 20.1.2020 [TR724]

George Orwell 1984 ve altını çizdiğim satırlar [Ahmet Kurucan]

“Gerçekler tersini mi söylüyor; öyleyse gerçekler değiştirilmelidir.” (s;245)

Bir çok yayın evinin en çok satan kitaplar listesinin ilk sıralarında yer alıyor George Orwell’in 1948 yılında kaleme aldığı 1984 romanı. Aradan geçen 72 yıla rağmen bu kitabı hala değerli ve kıymetli kılan ne acaba? Hiç düşündünüz mü?

Ütopya’nın karşıtı olarak kullanılan distopik bir toplum, otoriter- totaliter bir devlet modeli ya da anayasal monarşi veya faşizme kadar uzanan baskıcı sistemlerin karakterize edildiği bir roman. En genel anlamda bir gelecek tasavvuru diyebiliriz buna.

Dünyanın üç süper gücü olan Okyanusya, Doğu Asya ve Avrasya isimli devletlerin çatışmalarını anlatıyor eser. Okyanusya devletinde bir parti çalışanı olan Winston’ın başından geçen olaylar üzerinden kurgulanıyor her şey. Winston parti propagandası ile yükümlü medya bölümünde çalışıyor.  Parti yararına olmak şart ve kaydıyla yalan, iftiralarla gerçeklerin manipüle edilmesi bir tarafa, gerekirse geçmişe ait olayların bile kayıtlardan silindiği ya da değiştirildiği bir sistemin içinde görevli. Fakat başlangıçta yaptığının yanlış olduğunun da farkında. Ama romanın sonunda geldiği nokta çok farklı.

Sözü fazla uzatmaya gerek yok; okumayanlar en kısa zamanda mutlaka okumalı bu eseri. Zira yazarın gelecek öngörüsü sadece Türkiye değil, dünya ülkelerinin geneline baktığınızda tutmuş gibi. Zaten en çok satanlar listelerinin başında olmasının sebebi de bu.

Aşağıda o kitaptan altını çizdiğim bazı satırları aktaracağım.

Geçmişi gazete haberlerinden değiştirmek de görevleri arasında olan Winston vazifeye başladığı ilk günlerde şöyle der: “Parti, gözlerinizle gördüğünüze, kulaklarınızla duyduğunuza inanmamanızı söylüyordu. Bu onların en temel, en can alıcı buyruğuydu. Karşısına dikilen dev gücü, herhangi bir Partili aydının bir tartışmada onu ne kadar kolayca alt edebileceğini, ortaya atılacak kurnazca savları yanıtlamak şöyle dursun anlamakta bile zorluk çekeceğini düşününce ümitsizliğe kapıldı. Hem de haklı olmasına karşın! Onlar haksız kendisi haklıydı. Akılsızca da olsa, apaçık ve gerçek olanın savunulması gerekiyordu. Söz götürmez gerçeklere sarılmalıydı.! Var olan somut dünyanın yasaları değişmezdi. Taş sert, şu ıslaktı, desteksiz nesneler yere düşerdi. O’Brien’la konuşuyormuş ve önemli bir kural koyuyormuş gibi yazdı: “Özgürlük, iki kere iki dört eder diyebilmektir. Buna izin verilirse, arkası gelir.” (106) Ama romanın sonunda roman kahramanı “yalanların gerçeğe dönüşmesini gözleri ile müşahede edecek”, bu gidişatı durdurmak için yaptığı bütün atılımların neticesin kaldığını görerek çaresizliği, yılgınlığı, tükenmişliği iliklerine kadar yaşayacak ve kendini “Savaş barıştır; özgürlük köleliktir; cahillik güçtür” diyenler arasında  bulacaktı. (AK)

“Gerçeklik denetimi; mazide kalan gerçeklerin değiştirilmesi demekti. Bununla geçmiş silinmekle kalmıyor, silindiği de unutuluyor ve sonunda yalan gerçek olup çıkıyordu. Hatta geçmiş sadece değiştirilmekle kalmıyor, sürekli değiştiriliyordu.” (100-104) Çünkü “Parti sloganında: “Geçmişi denetim altında tutan, geleceği de denetim altında tutar. Şimdiyi denetim altında tutan, geleceği de denetim altında tutar” deniyordu. (59)

“Aklı çifte/ikili düşüncenin (double thinking) dolambaçlı dünyasına kayıp gitmişti. Hem bilmek hem de bilmemek; bir yandan ustaca uydurulmuş yalanlar söylerken bir yandan da tüm gerçeğin farkında olmak; çeliştiklerini bilerek ve her ikisine de inanarak birbirini çürüten iki görüşü aynı anda savunmak; mantığa karşı mantığı kullanmak; ahlaka sahip çıktığını söylerken ahlaki yadsımak; hem demokrasinin imkansızlığına hem de Parti’nin demokrasinin koruyucusu olduğuna inanmak; unutulması gerekeni unutmak, gerekli olur olmaz yeniden hatırlamak, sonra birden yeniden unutuvermek; en önemlisi de aynı işlemi işlemin kendisine de uygulamak. İşin asli ve inceliği de buradaydı: bilinçli bir biçimde bilinçsizliği özendirmek…” (59-60)

“Çifte düşünce, insanın iki çelişik inancı zihninde aynı anda bulundurabilmesi ve ikisini de kabullenebilmesi anlamına gelir. Partili aydın, anılarının ne yönde değiştirilmesi gerektiğini bildiği gibi, gerçeklikle oyun oynandığını da bilir; ama çifte düşünce uygulayarak kendini gerçekliğin çiğnenmediğine de inandırır. Bu işlem bilinçli bir şekilde yapılmak zorundadır, yoksa yeterince kusursuz olmaz; ama aynı zamanda bilinçsiz bir biçimde de yapılmak zorundadır, yoksa insanda bir sahtelik dolayısıyla suçluluk duygusu uyandırır.

Parti’nin asıl işi, uğrunda savaşılan amaçta tam bir dürüstlükle kararlı olmayı elden bırakmadan, bilinçli yanıltmayı da uygulamak olduğundan, İgnos’un özünde çifte düşünce yatar. İçtenlikle inanarak bile bile yalan söylemek, uygun görülmeyen her türlü gerçeği unutmak, sonra yeniden gerektiğinde gerekli olduğu sürece yeniden hatırlamak, nesnel gerçekliğin varlığını yadsımak ve bütün bunları yaparken yadsıdığın gerçekliği göz önünde bulundurmak… Bunların hepsi de olmazsa olmaz şeylerdir. Çifte düşünce sözünü kullanırken bile çifte düşünceyi uygulamak gerekir. Çünkü insan bu sözcüğü kullanmakla, gerçeklikle oynayıp onu çarpıttığını kabulleniyordur, yeni bir çifte düşünce ile bunu kafasında siler ve yalan her zaman gerçeğin bir adım önünde olur ve bu böyle devam edip gider. Sonuç olarak, parti çifte düşünce sayesinde tarihin akışını durdurabilmiştir ve hepimiz biliyoruz ki, daha binlerce yıl durdurmayı sürdürebilir.” (246)

“2050 yılına gelindiğinde -büyük bir ihtimalle- eski söylemle alakalı tüm gerçek bilgiler silinip gitmiş olacak. Tüm eski edebiyat ortadan kalkmış olacak. Chaucer, Shakespeare, Milton, Byron, hepsi yalnızca  Yenisöylem’deki biçimleriyle var olacaklar; yalnızca başka bir şeye dönüşmekle kalmayacaklar, kendilerinin karşıtı bir şeye dönüşecekler. Parti edebiyatı bile değişecek. Sloganlar değişecek. Özgürlük kavramı ortadan kaldırıldıktan sonra “özgürlük köleliktir” bir slogan kalabilir mi? Düşünce ortamı tümden farklı olacak. Aslına bakarsan, bugün anladığımız anlamda bir düşünce olmayacak. Bağlılık, düşünmemek demektir, düşünmeye gerek duymamak demektir. Bağlılık bilinçsizliktir.” (78-79)

“Neolitik çağın sona ermesinden bu yana dünyada üç tür insan olagelmiştir; Yüksek, orta ve Aşağı. Bu üç kesimin amaçları asla uzlaştırılamaz. Yüksek kesimin amacı, bulunduğu yeri korumaktır. Orta kesimin amacı Yüksek kesimle yer değiştirmektir. Aşağı kesimin amacı ise -bir amacı varsa kuşkusuz, çünkü Aşağı kesimin temel özelliği, ağır ve sıkıcı işlerin altında çoğu zaman gündelik yaşama dışında hiçbir şeyin bilincine varamayacak kadar ezilmesidir-tüm ayrımları ortadan kaldırmak ve tüm insanların eşit olacağı bir toplum yaratmaktır. O yüzden, ana çizgisi değişmeyen bir savaşım tarih boyunca tekrarlanıp durmaktadır. Yüksek kesimin uzun dönemler boyunca iktidarı güvenli bir biçimde elinde tuttuğu görülmüş, ancak önünde sonunda ya kendine olan inancını ya da güçlü bir biçimde yönetme yeteneğini yitirdiği, hatta her ikisini birden yitirdiği dönemler de hep yaşanmıştır. Böyle dönemlerde, özgürlük ve adalet uğruna savaşıyor görünerek Aşağı kesimi de yanına alan Orta kesim tarafından devrilmiştir. Ne var ki, Orta kesim, hedefine ulaşır ulaşmaz, Aşağı kesimi eski kölelik konumuna geri gönderir ve kendisi Yüksek kesim konumuna geçer. Çok geçmeden, öteki kesimlerin birinden ya da her ikisinden de kopan yeni bir Orta kesim ortaya çıkar ve savaş yeniden başlar. Bu üç kesimden, hedeflerine geçici de olsa hiçbir zaman ulaşamayan, yalnızca Aşağı kesimdir. Tarih boyunca hiçbir somut gelişme olmadığını söylemek abartılı olabilir. Günümüzde çöküş döneminde bile, ortalama insan, birkaç yüzyıl öncekinden fiziksel olarak daha iyi durumdadır. Ama refahın artması da hareket tarzındaki yumuşamalar da, reformlar ya da devrimler de, insan eşitliğine bir adım bile yaklaştırmamıştır. Aşağı kesim açısından, hiçbir tarihsel değişiklik, efendilerinin adının değişmesinden başka bir anlam taşımamıştır.(233)

“Okyanusya’da yasa diye bir şey yoktur. Saptandıkları zaman kesin ölüm demek olan düşünceler ve davranışlar resmi olarak yasaklanmamıştır ve ardı arkası kesilmeyen temizlikler, tutuklamalar, işkenceler, hapse atmalar ve buharlaştırmalar gerçekten suç işlemiş olan kişileri cezalandırmak için değil, ileride suç işleyebileceği düşünülen kişileri yok etmek amacıyla uygulanır.” (242)

İktidar temsilcisi “…Parti iktidarda olmak istiyordu, çünkü halk kitleleri özgürlüğü kaldıramayan ya da gerçekler yüzleşemeyen, dolayısıyla kendilerinden güçlü birileri tarafından yönetilmesi ve sistemli bir biçimde aldatılması gereken zayıf, korkak yaratıklardı. İnsanlar özgürlük ile mutluluk arasında seçim yapmak zorundaydı ve büyük çoğunluk mutluluğu seçiyordu” (297) böyle düşünüyordu O’Brien ama Winston’ın ona sorduğu şu soru ona bu düşüncelerini daha net bir biçimde açma fırsatı verdi. Winston’ın sorduğu soru şuydu: “Ama siz bizi bizim iyiliğimiz için yönetiyorsunuz!” Aldığı cevap ise şu: “Bu kadar aptalca bir soruyu senden beklemezdim doğrusu ama ben daha akıllıca bir cevap yanıt verebilirim. Sorunun yanıtı şu; parti, iktidarda olmayı, yalnızca kendi çıkarı için istiyor. Başkalarının iyiliği bizim umurumuzda değil, bizi ilgilendiren sadece iktidardır. Servet, lüks, uzun yaşamak ya da mutluluk değil, yalnızca iktidar, salt iktidar. Salt iktidarın ne demek olduğunu birazdan anlayacaksın. Bizi geçmişteki tüm oligarşilerden farklı kılan, ne yaptığımızı biliyor olmamız. Onların hepsi, hatta bize benzeyenleri bile korkak ve ikiyüzlüydü. Alman Nazilerinin ve Rus komünistlerinin yöntemleri bizim yöntemlerimize çok yaklaşmıştı ama onlar kendi güdülerini tanımayı hiçbir zaman göze alamadılar. İktidarı zorunlu olarak ve belirli bir süre için ele geçirdiklerini, yolun sonunda insanların özgür ve eşit olacakları bir cennetin beklediğini söylüyorlar, dahası belki de buna inanıyorlardı. Biz öyle değiliz. Kimsenin iktidarı sonradan bırakmak amacıyla ele geçirmediğini biliyoruz. İktidar bir araç değil, bir amaçtır. Kimse devrimi korumak için diktatörlük kurmaz, diktatörlük kurmak için devrim yapar. Zulmün amacı zulümdür. İşkencenin amacı işkencedir. İktidarın amacı iktidardır. Şimdi anlamaya başladın mı beni?” (298)

“İnsan insana nasıl hükmeder” diye sorar O’Brien Winston’a ve aldığı “acı çektirerek” cevabını şöyle izah eder: “Tamam işte. Acı çektirerek. Boyun eğmek yetmez. Acı çekmiyorsa, kendi iradesine değil de senin iradene boyun eğdiğinden nasıl emin olacaksın? Hükmetmek, acı çektirmekle ve aşağılamakla olur. Hükmetmek, insanların zihinlerini darmadağın etmek, sonra da dilediğin gibi yeniden biçimlendirerek bir araya getirmekle olur. Nasıl bir dünya yaratmakta olduğumuzu anlamaya başladın mı şimdi? Eski reformcuların hayalini kurduğu o enayi, zevk düşkünü ütopyaların tam tersi bir dünya. Korku, ihanet ve azap dolu bir dünya, ezmenin ve ezilmenin dünyası, kendini yetkinleştirdikçe daha az acımasız olacak yerde daha da acımasız olan bir dünya. Eski uygarlıklar ya sevgi ya da adalet üstünü kurulduklarını öne sürüyorlardı. Bizim uygarlığımız ise nefret üstüne kurulu. Bizim dünyamızda korku, öfke, zafer ve kendini aşağılamadan başka bir duyguya yer yok. Başka ne varsa hepsini yok edeceğiz.

Geleceğin resmini görmek istiyorsan, bir insan yüzüne basmış bir postal getir gözlerinin önüne, sonsuza dek. Bunun sonsuza dek böyle olacağını hiç aklından çıkarma. Postal her zaman üstüne basacak bir insan yüzü bulacak. Her zaman alt edilecek, aşağılanacak bir sapkın, bir toplum düşmanı bulacak. Elimize düştüğünden beri başına gelen her şey sürüp gidecek hem de daha şiddetlenerek. Casusluk, ihanetler, işkenceler, idamlar, ortadan kaybolmalar dur durak bilmeden sürüp gidecek. Bir zafer dünyası olduğu kadar bir terör dünyası olacak bu dünya. Parti ne denli güçlenirse, o ölçüde hoşgörüsüzleşecek. Muhalefet ne denli zayıflarsa zorbalık o ölçüde artacak.” (302-303)

[Ahmet Kurucan] 20.1.2020 [TR724]

Dokunduğu bedeni ele geçiren şeytan: nefret! [M.Nedim Hazar]

Artık şurası kesin ki, ülkenin yüksek tansiyonu düşmesin diye harcanan özel bir çaba var. Bu çabanın ne kadarı şuurlu, ne kadarı kurgulanmış, belli değil ama kesin olan şu ki; her seçim öncesi tatbik edilmiş ve işlerliğinden emin olunmuş olan nefret dili, bir tür iç politika yolu ve yöntemi olarak görülme eşiğini çoktan geçti, artık normal dönemlerin de temel stratejisi oldu.

Gerçi, öfkenin kat kat sarmaladığı nefret, meseleyi sadece lokal boyutta tutmuyor, bir şekilde uluslararası düzleme de çekiyor ama meselenin kaynağı belli ve üreticileri bu durumdan razı.

Türkiye, özellikle 2010 referandumu sonrası, yarı-açık bir kontrusktivist bir sürece başladı. Aslında siyasi iktidarın kimi isimleri bu süreci, çok eski olmayan bir tarihte ifade etmişti. Parti il başkanları, başka bir sürece girildiğini ve bu süreçte bazı paydaşlar ile yolların ayrılacağını alenen ifade etmişlerdi. Meseleye, bilinç perspektifiyle bakıldığında ‘saflık’ın bu süreci izaha yeter bir kelime olmadığını söylemek mümkün. Ki henüz neticelenmemiş bir serencamdan bahsediyoruz. Netice nasıl olur bilemiyorum ama kurgulayanların arzu ettiği şekilde bitmesi durumunda bile, bugün itibar ve birikimlerini gündelik beklenti uğruna bu bilinçle tarihin arasına hava yastığı olarak koyanların da epey üzüleceğini tahmin etmek güç değil.

Bahsi geçen ayrılışın romantik olması beklenemezdi elbette. Ancak, kabul etmek lazım ki, en fanatik particiden en karamsar camia ferdine kadar hemen hiç kimse gerilim ve çatışma dozunun bu kadar tırmandırılabileceğini tahmin edemezdi. Her ne kadar şaşırtıcı olsa da, hiç de mantıksız bir savruluş değildi bu durum.

Bahse konu bu yapılanma ve inşa sürecinin hiçbir epistomolojik ve ontolojik temeli olmadığı başta eğitim olmak üzere neredeyse sosyal hayatın her alanında her geçen gün biraz daha net bir şekilde ortaya çıkarken, hayal edilen ‘Yeni’nin nasıl olacağından çok, olmayacağı üzerinde kafa yorulduğu ve çalışıldığı da tebarüz ediyor.

Bir dönem içlerde gizlenen, kapalı kapılar ardında konuşulanlar, gizli ajandalarda maddeler halinde yer alan söylemler, artık alenen ifade edilmekten çekinilmiyor. Nefret, iktidarın kendini ifade etme biçimi olma eşiğini de aşmış durumda. Nefret ve gerginlik bir temel karesteristiğe dönüştü.

Bu kadar sert ve radikal bir nefret yükselmesini kitlelere izah etmek şüphesiz çok kolay değil. Dahası, bu nefretin nasıl bir toplumsal manivelaya dönüştürülebileceğinin tecrübesi geçtiğimiz yüzyılda ziyadesiyle yapıldı.

“Şayet bir otorite, özgürlüğü çekip almaya niyetli ise, nefretin muhatabı olmamak adına kitlelerin önüne nefret edebilecekleri bir ‘şey’ koyar” şeklinde cümleler geçer Orwell’in 1984’ünde. Nefret bir yöne yoğunlaştırılabilirse, geri kalan şeyler önemsizleşiyor ve umumun hissiyatı belirlenen yöne kanalize oluyor.

Twain; “insanları kandırmak, kandırılmış olduklarına ikna etmekten daha kolaydır’ diyor. Hele hele nefretin beden değiştirerek bireyselden kurumsala dönüşmesinden sonra, hakikatin ve hak arayışının çok anlamı kalmıyor. Sürecin tam da bu noktasındayken, siz istediğiniz kadar söylenen yalanları, atılan iftiraları ortaya dökün, müfteriliği yüzlerine vurun, pek bir mana ifade etmiyor. Devletin ruhunu ele geçiren nefret dili, toplumun bir ya da birkaç kesimine yöneldikten sonra bu dil ‘normal’in yerini alıyor maalesef.

Ne ki, tarihsel yaşanmışlıklar çok kez göstermiştir ki; bu tür süreçlerde hesapta olmayan ilahi dokunuşlar neticeyi etkiliyor. Gelin görün ki bedeli sadece belli bir zümre değil bütün toplum ödüyor.

Nefret adeta kötücül bir ruhun, dokunduğu bedene geçmesi gibi, gücü eline geçirenin bedenine sızıyor ve kısa sürede akıl almaz bir dönüşüme maruz bırakıyor. Güç ile kötülük birleştiği zaman kolay kolay karşı durmak engel olmak pek mümkün olmuyor.

Belki de bu sebepten, nefrete karşı insafın diliyle mücadele kadar, manevi yöneliş ve duanın da önemi büyük.

[M.Nedim Hazar] 20.1.2020 [TR724]

Özgürlüğün bedeli [Tarık Toros]

Birleşik Krallık’ta gündem, Harry ve Meghan’ın kraliyet görevlerini bırakması.

Öyle ki…

Brexit’i yani Avrupa Birliği’nden ayrılış sürecini bile geride bıraktı.

Her genç kızın rüyası bir prensle evlenmekse…

Bunu hayata geçiren Meghan Markle’ın, evliliğin üzerinden iki yıl bile geçmeden kraliyet konforundan feragat etmesi tartışılıyor.

**

Kraliçe, çiftin özgürlük ve bağımsızlık kararına anlayış gösterdi ve bunu kabul etti.

Gelgelelim…

Kraliçe, çiftin tüm ünvanlarını söktü, Harry’nin “ordu rütbesi dahil” görevlerini sonlandırdı, maddi ilişkileri kesti.

Hatta…

Harry ve Meghan, konutları için yapılan 2.4 milyon sterlini dahi ödeyecek.

Kraliçe’nin tek olumlu yaklaşımı,“Harry, Meghan ve Archie her zaman ailemin sevgili üyeleri olarak kalacak” demesi.

**

Meghan Markle, Hollywood’da orta düzey işler yapmış bir oyuncuydu.

Prens Harry ise tabir yerindeyse ağzında gümüş kaşıkla doğmuş bir prensti.

Annesi Lady Diana olduğu için İngiliz halkında kredisi hiç tükenmeyen bir yetimdi.

2018 mayısında evlendiklerinde, Harry 33, Meghan 36 yaşındaydı.

Peri masallarındaki gibi bir düğünle evlendiler.

Yüz milyonlar canlı izledi.

Kraliyet şöhretinin nimetlerini bütün bütün reddettikleri söylenemez.

Katı protokol kurallarını, özgür ve sıradan yaşamı kısıtlayan bir hayatı hesaba katmamaları mümkün ve olası değil.

Hamama giren terler.

**

Prens Harry, annesini kaybettiğinde 12 yaşındaydı.

Onsuz büyümenin ve annesini ölüme götüren olayların travmasını atlatabilmiş değil.

Bir anlamda, kraliyetle hesaplaşmasını bitirdi.

Meghan’ın ise orta yaş eşiğini geçene kadar sürdürdüğü serbest hayata keskin bir nokta koyması çok çok zordu.

Gerçekte ne olduğunu ancak ileride anlatırlarsa anlayabiliriz.

Sadece denediler, “yapabilir miyiz”, “olabilir mi” diye baktılar.

Bunu yaklaşık iki yıl boyunca izledik, yerinde takip ettik.

Yürümeyeceğini görünce de kraliyetle yollarını ayırma kararı aldılar.

Şimdi Meghan iki yıl aradan sonra eski hayatına dönmüş görünüyor.

Harry ise bir manada sudan çıkmış balık misali, özgür yaşama yeni adım atıyor.

Esasen, ne Meghan eski hayatını bulacak ne de Harry umduğu gibi bir düzen kurabilecek.

**

1936’da Kral Edward sevdiği kadın uğruna tahttan feragat etmese, kardeşi George yani Elizabeth’in babası tahta çıkmayacak, belki bugün Kraliçe ve ailesi konuşuluyor olmayacaktı.

Edward ve eşi sonrasında münzevi bir hayat sürdüler. Edward 1972 yılına kadar yaşadı. Feragat etmese, 36 yıldır tahtta olacaktı.

**

Harry ve Meghan’ın münzevi bir yaşamı tercih etmeyeceği ortada.

Önlerindeki en önemli konulardan biri maddi bağımsızlıkları ve güvenlikleri.

Kıssadan hisse ise şu:

Özgürlük çok önemli ve bir bedeli var.

Bunu ödemeyen özgür olamıyor.

[Tarık Toros] 20.1.2020 [TR724]

AİHM salağa yatmaya devam edecek mi? [Bülent Korucu]

Türkiye’de yargı bağımsızlığını konunun muhatapları dahi iddia edemiyor. Tam tersine Adliye’nin emir komuta zinciri içinde siyasi talimatla çalıştığını tescilleyen açıklamalar yapılıyor. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve Yargıtay Başkanı İsmail Rüştü Cirit’in dünkü beyanatları böyle bir kaygı taşımadıklarını bir kez daha gösterdi.

Bu gerçeği sadece Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) görmüyor; daha doğrusu görmek istemiyor. Görev alanına giren konularda hâlâ ‘iç hukuku bitir, öyle gel’ dayatmasını sürdürüyor. İç hukukun kendi kendini tükettiğinin onlar da farkında. Anayasa Mahkemesi’nin çelişkili kararlarını ve istisnai doğru içtihatlarında nasıl dirençle karşılandığını görmezden geliyorlar. AİHM’nin ihlal kararlarına bile direnen yerel mahkemeleri bilmiyor olamazlar.

Cumhurbaşkanından İçişleri Bakanına bütün yürütme erkinin, yargı kararlarını tanımaz tavrına karşı üç maymunu oynamaya devam ediyorlar. Sokak ağızıyla söyleyecek olursak: salağa yatıyorlar. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, “Her şeye Anayasa Mahkemesinin gözüyle bakıyor değilim, kimse kusura bakmasın” diyerek AYM kararlarına rağmen iş yapmayı sürdüreceğini ilan ediyor. Aslında bir şey söylemeseler de icraatları her şeyi anlatıyor.

Eski Korgeneral Metin İyidil’in beraat ve tahliyesine karar veren Ankara Bölge Adliye Mahkemesi (diğer adıyla istinaf mahkemesi) 20. Ceza Dairesi üyeleri görevden alındı. İyidil, istinaf görevi yapan diğer bir mahkemenin kararıyla tutuklandı. Oysa söz konusu kararı bozabilecek yegane merci artık Yargıtay. Daha önce de ilk derece mahkemelerinde verilen tahliye kararları benzer şekillerde bozulmuş üyeler hakkında işlem yapılmıştı. En yakın bildiğimiz örnek, 21 gazetecinin tahliyesine karar veren mahkeme heyeti ve savcının 3 Nisan 2017’de açığa alınmasıydı. Amnesty Türkiye Başkanı Taner Kılıç, gazeteci Ayşenur Parıldak ve HDP eski Genel Başkanı Selahattin Demirtaş da hakkında tahliye kararları uygulanmayan diğer isimler. Hakimler Savcılar Kurulu, mahkemelere kitapçık gönderip, ‘tahliyeleri bize sorun’ dahi dedi. Sanık lehine karar verdiğinde uygulanmayan üstüne de cezalandırılan yargıçların resmi geçidi sürerken, iç hukuku tüketme dayatması sizce de aptalca değil mi?

İyidil’in tahliyesi hakkında konuşan Erdoğan, hiç lafı eğip bükmeden şunları söyledi: “Bu yargı camiamız için gerçekten çok çok üzücü bir adım olmuştur ve tabii bunların hepsinin talimatlarını da verdik.” Daha ne desin, yargının talimatla çalıştığını daha nasıl anlatsın! Kırk elekten geçirip temyiz mahkemesine atadıkları yargıçlar bir kararla ‘FETÖ’cü oluverdi. Hep söylüyorum, Erdoğan’ın elinden dokunduğu kişiyi teröriste dönüştüren sihirli değneği almadan kimse güvende değil. Doğu Perinçek’i bile ‘FETÖ’cü ilen etse şaşırmayacağım.

Yargıtay Başkanı İsmail Rüştü Cirit’in açıklamaları Erdoğan’ınkinden aşağı kalmıyor. Kurucular Kurulu’nda Erdoğan’ın da yer aldığı Birlik Vakfı Başkanı Mehmet Alacacı’nın Yargıtay’daki bir dosya için kendisine gönderdiği notu çöpe attığını söyleyen Cirit,  “Bana, siyasi partilerden, sivil toplum kuruluşlarından bazı davalarla ilgili not gelir. Benim yaptığım tek şey, o kağıtları yırtıp çöpe atmaktır. Dün gazetedeki köşenizde bana gönderilen bir notun örneği vardı. O gelen not da geldiği gibi çöpe atılmıştır” dedi.

Başkan, devam eden bir yargılama hakkında kendisine müdahale talep eden not geldiğini hatta bir seferle sınırlı olmadığını ifşa ediyor. Normal bir ülkede anında kamuoyu ayağa kalkar ve o yargıç koltuğunu kaybederdi. ‘Sen nasıl bir açık kapı, nasıl bir intiba bırakmışsın ki insanlar sana böyle tekliflerle gelebiliyor?’ Sorusuna cevap vermek zorunda kalırdı. Daha önce gelenlerle birlikte söz konusu yargıya müdahale talepleri hakkında neden işlem yapmadığı sorgusunda terlerdi. Ortada Türk Ceza Kanunu 288’e göre apaçık bir suç var ve Cirit suçun belgesini (belgelerini) çöpe atarak daha büyük bir suç işliyor. Bir polisin cinayet ihbarını çöpe atması kadar vahim bir durum. Kaldı ki nasıl emin olacağız hepsini çöpe attığından?

“Biz, bir taraftan ‘Yargı bağımsız’ diyoruz, yargıda yarın daha güzel şeyler olacağını söylüyoruz. Ertesi gün bu kişiler serbest bıraktırılıyor. Böyle bir şey olabilir mi?” sözleriyle beraat kararını eleştiren Cirit, hem ihsası reyde bulunuyor hem de yargı bağımsızlığına siyasiler kadar büyük darbe vuruyor.

Cirit; “AİHM’deki hâkimler tabii bizi anlayamıyorlar. Özellikle FETÖ terör davası ile ilgili hak ihlalleri konusunda aramızda birkaç mesele vardı. Bazı şeyleri anlatamıyoruz.”diye yakınıyor. Elbette ortalama zeka ve hukuk formasyonuna sahip birinin bu uygulamaları anlaması zor. Anlasalar şaşardım ama buna rağmen ‘iç hukuk da iç hukuk’ demeleri tuhaf. Nasrettin Hoca’nın ‘ya tutarsa’ hesabına benziyor biraz. ‘Göle mayayı çalın belki tutar’ diyorlar. Daha büyük sorun düşük ihtimal de olsa, maya tuttuğunda çıkıyor. Bunu görmek zorundalar…

[Bülent Korucu] 20.1.2020 [TR724]

Sakıncalı Vatandaş (2) [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Bu yazı Sakıncalı Vatandaş yazısının ikinci bölümü olarak okunmalı. Zor günlerden geçiyoruz, yurtdışındaki Türkiye kökenliler ve rejim boyunduruğu altındaki Türkiyeliler olarak, bu kesin. Türkiye’dekiler zaten normal bir yaşama devam etme olanağına sahip değil. Susmak ve düşük profilde, binbir zorluk, cadı avı, sosyal soykırımla mücadele etmek durumunda. Yurtdışındakiler, Türkiye’nin toksik etkisini iliklerine kadar hissediyor. Sosyal medyada neler olup bittiğini öğrenirken, sanal dünyadan yansıyan o tüm negatif atmosferi teneffüs ediyor. Hem Türkiye’deki mazlumlar, hem de yurtdışında olanlar kimler? Kimlerden bahsediyorum bu yazıyı yazarken? Gelin önce bu konuyu netleştirelim isterseniz. Çünkü meselenin temellerinden biri bu!

Bu benim TR724’teki 410’uncu yazım! Dile kolay. 1000 sayfadan fazla yazdım şu ana dek. Bu yazılarıma gazetenin herhangi bir müdahalesi yok. Şunu yaz, bunu yazma ya da şu kısmı değiştir, bundan bahset, şundan bahsetme gibi direktif veya telkin gelmiş değil şu ana kadar. Yani yazdıklarım benim düşüncelerim. Bazılarına katılır, bazılarına katılmazsınız. Siz de ben de özgürüz yani. Bu bir platformdur. Dokuz yüz binden fazla takipçisi olan bir online gazetede yazmak, hem de düzenli olarak, benim gibi tekil-bağımsız olmayı seçen biri için azımsanacak bir şey değil. TR724’te yazma teklifi geldiğinde, Gülen Cemaati’ne yakın bir platform olduğunu elbette biliyordum. Fakat bununla zerre kadar ilgilenmedim. Bana başka bir platform “bizde yazsana!” dese, onlarda da yazardım. Çünkü akademisyen olarak, akademik yayınlarla geniş bir okur kitlesine ulaşmak zor. Oysa kısa makalelerle düşüncelerimi, akademik bakışımı ya da kişisel görüşlerimi, çok sayıda insana aktarma olanağına kavuşacaktım. Bu özellikle Türkiye’de basının ve medyanın büyük baskılar sonucu havlu attığı bir dönemde çok önemliydi. TR724’te yazmayı bu nedenle çok önemsiyorum. Bugün başka gazeteler de “bizde yaz” dese, onlarda da yazarım. Kürt siyasetine yakın ya da AGOS, sol bir yayın organı veya bir havuz gazetesi fark etmez. Koşulum: ne yazarsam onu yayınlayacaklar. Bunları neden yazıyorum? Çünkü insanlar TR724’te yazmayı Cemaat sözcülüğü olarak algılıyor da ondan. Hayır, şu var ki Cemaat’le herhangi bir bağım olmuş olsa, hiçbir sorun değil. Ben bunu hayatta saklamam, neysem o olur, devam ederdim. Bu günlerde takdir edersiniz ki Cemaat fazla popüler bir çevre değil. Daha önce Cemaat’ten olan birçok kişi Cemaat’le aralarına mesafe koymak istiyor. İnsanların tercihlerine saygı duymak lazım, hatta onların – varsa – eleştiri ve sorularından gocunmamak gerek. Bunları söyleyince hemen “bak işte sözcü gibi konuştun!” demeyin sakın. Tam aksine, hiçbir kinaye veya ironi yapmaksızın, son derece naif bir biçimde, tenkit ve soruları kınamamak, art niyet aramaksızın, şeffaflık ve anlayışla diyalog kapılarını açık tutmak gerektiği kanısındayım. Benim yazmamdaki önemli nedenlerin başında, bu diyaloğa katkıda bulunmak geliyor.

Şimdi toparlayayım, sonra daha detaya gireyim. Diyorum ki: ben bireyim kardeşim. İslamcı veya İslami bir gelenekten gelmiyorum. Dinle diyanetle de alakam olmadı. Babası Yeşilçam’da erotik film çevirmiş biriyim. Türkiye’de bohem bir aile atmosferinde, seküler ve biraz da uçuk bir çevrede büyüdüm. Çocukluğum yazılan-çizilen ortamlarda, tiyatro kulislerinde, bu yazıyı okuyanların yüzde doksanının “yok artık” diyeceği insanlarla beraber geçti. Haldun Dormen’li sofralarda, Nejat Uygur’un oğullarıyla ailece İzmir turnelerinde, Füsun Önal’ın evinde onun kedileri ve piyanosu ile vakit geçirerek, Tevfik Gelembe, Ali Poyrazoğlu ile beraber şamata gırgır ortamlarda onların komplekssiz ve zeki esprileriyle, 7 yaşında Altan Erbulak’tan karikatür dersi alarak – yani İslamcı-İslami ortamların tam tersi bir ortama doğdum ben. Şimdi ben nasıl olup da “Cemaat’in sözcülüğüne” terfi ettim? Bu nasıl bir dönüşümdür böyle?

Bizim ülke Ortadoğu. Bu evet son derece pejoratif bir şey! Kimse kalkıp da bu çok oryantalist bir tutum, değerlerinden kopmuşsun, asimile olmuşsun falan demesin. Ya da desin, umurumda bile değil! Çünkü vurgulamak istediğim, kampçılık, kutuplaşma, nefret söylemi, ya hep ya hiççilik, toleranssızlık. Paramparça olmuş bir toplumsal yapıdan bahsediyorum. Bu tür yapılarda herkes birbirini hainlikle suçlar. Kimse eleştiriye tahammül etmez. Herkes birilerinin ajanıdır. Herkesin esas gündemi başkadır. Bir tür paranoyak ortam mevcuttur. İnsanlar devamlı diğerlerini “çek eder”, ona veya onlara göre pozisyon belirler. Kısacası burası bir çoğulluklar diyarıdır. Tekilliklere yer yoktur burada. Herkes bir gruba sığınır, o grubun himayesine girer. Bireyler hep bir yerlere kategorize edilir. Olmadı, en kötü ihtimalle Batı ajanı der geçersiniz!

Sanırım ne çektiysem en çok tek olmaktan çektim. Lise ikide Orhan hoca diye bir matematik öğretmenimiz vardı. Ders anlatmak yerine kendisini öven, Galatasaray Fenerbahçe muhabbeti yapan, dersi kaynatıp, sınav öncesinde soruları cevaplarıyla dağıtan ve “ezberleyin geçin” diyen bir öğretmen müsveddesiydi. Bir gün ben söz aldım ve Orhan Hoca’yı eleştirerek, bu tutumu nedeniyle üniversite sınavlarında başarısız olacağımızı söyledim. Tüm sınıf hocadan yana tutum aldı ve beni linç etti. Çünkü güçten yana pozisyon almayı, grup aidiyeti dışına çıkmamayı, düzene itiraz etmemeyi ve daha bilimum “değere” programlanmışlardı. O dönemden beri hep tek olmayı seçtim. Liseli Dev Genç’e sempati duyarken veya Gülünün Solduğu Akşam’ı okuyup Deniz Gezmiş’lere öykünürken de, asla onların o arkaik grup aidiyeti, bireyi topluma kurban veren pozisyonlarını, bireysel özgürlükleri eşitlik uğruna değersiz addeden Leninist hayat felsefelerini eleştirdim. Hiç benimseyemedim. Ve sanat daima sanat için olmalıydı, toplum için değil! Birey olmak karakterimin en birincil öğesi oldu. Arkadaşlarım olsa da, ben onların seçimlerini izleyen bir kopyacı olmadı, kendi tercihlerimi yaptım. Hata yapmadım mı? O kadar çok hata yaptım ki sayısını hatırlamıyorum. Ama! Hepsi benim kendi hatalarımdı. Ve onlardan çok şey öğrendim. Bugün de hiçbir gruba ait değilim.

Şimdi birileri kalkmış bana “sen filanca grubun sözcüsü oldun” diyorsa, ya yazılarımı okumuyorlar, ya da okuyup anlamıyorlar. Veya anlasalar da bir şekilde beni itibarsızlaştırarak yazılarımı değersizleştireceklerini zannediyorlar. Bakın, ben burada bu yazıları okuyan geniş kitlenin yüz seksen derece farklı bir ortamdan geldiğimi, onlardan çok farklı bir yaşam tarzına sahip olduğumu yazdım, oldu mu? Şimdi beni lütfen rahat bırakın da işimi yapayım. O ne midir? Hah, bak bu iyi soru! Gelin izah edeyim.

Ben, insanların Cemaatçi, Kürt, LGBT, Alevi, komünist, feminist, Ermeni, Rum, köylü, kentli vs. olduğuna bakmaksızın, önce insan olmalarından hareketle, insan hak ve özgürlüklerine ilişkin evrensel standartlara ve bu şartları içselleştirmiş olan vicdanıma göre, hak, hukuk, adalet, eşitlik savunurum. Bunu TR724’te de, New York Times ya da Frankfurter Algemeine’de de yapsam, hiçbir şey değişmez. Ben Cemaat avukatı değilim. Ama insan hakları savunucusuyum. Kendi çocukları da bu cadı avında ceberut bir rejimin zulmüne uğramış bir baba olarak, bir Barış Akademisyeni olarak, yahu bunları falan geçelim de, sadece yalın bir İNSAN olarak bugün yapılan zulümleri gündeme taşımayacak, onları tarihe not olarak düşmeyecek, eleştirmeyecek, azıcık da olsa bir şeyleri değiştirmeye çalışmayacaksak, ne işe yararız biz!

Şimdi, şunu söyleyeyim. Cemaat’in geçmişte Türkiye’de yaptığı hataları Cemaat dile getirsin mi diye sorarsa biri, yanıtım net: evet, özeleştiri her zaman iyidir arkadaş! Veya bundan daha önemli olmak üzere, insanların 15 Temmuz’a ilişkin insanların anlamadıkları veya anlayamadıkları birtakım ilişkiler falan varsa, mesela Ahmet Dönmez’in yazısında Adil Öksüz’ün Gülen’i 15 Temmuz öncesi ziyaret etmesine ilişkin veya iddia ettiği üzere, yine 15 Temmuz’da polise atılan mesajlara ilişkin, ya da mesela yine Dönmez’in iddia ettiği üzere 15 Temmuz’da askeri helikopterle Dijitürk’e, Telekom’a vs. götürülen kişilere ilişkin sorular varsa, bunların konuşulup tartışılması, soruların mantıklı ve şeffaf biçimde yanıtlanmaya çalışılması gereklidir, iyidir, hatta zorunludur. Ancak, bu soruları soranların da açık yüreklilikle şunları sorması gerekir: Adil Öksüz nasıl oldu da serbest bırakıldı? 15 Temmuz’a karıştığı ileri sürülen birçok başka isim nasıl oldu da takip edilmedi? Nasıl oldu da Ergenekoncu bir klik 15 Temmuz ertesinde orduda bu denli etkin bir konuma geldi? Neden NATO’cu üst komuta tümden tasfiye edildi? Bu olayları hep beraber bütüncül bir perspektiften değerlendirmeyecek, Türk dış politikasına yansımalarını görmeyecek miyiz? Cemaat’in kadrolaşması eleştirilirken, Cumhuriyet döneminde çok partili yaşamla beraber birçok siyasi parti, hareket ve grubun (ideolojik, dindar vs.) aynı davranış şemasına göre hareket ettiklerini, herkesin devlete adamlarını sokmak istediğini görmezden mi geleceğiz? Şimdi ben buraya Cemaat devlette yapılanmada sui-jeneris (kendi nevi şahsına münhasır) bir durumu haiz değildir yazsam, yine Cemaat sözcülüğü ile suçlanır mıyım?

Bakın bu bir Cemaat savunması değil, tekrar yazayım buraya! Fakat benim eleştirel düşüncem gereği, ele alınan görüngüleri (fenomenleri) onlara benzeyenleriyle beraber ele almak bilimsel bir yaklaşım gereğidir. Cemaat’i bürokraside kadrolaşıyor diye eleştirmek normaldir. Fakat! Eğer Gülen Cemaati gibi, onlarca siyasal parti, siyasal hareket, ideolojik odak, etnik grup, sınıf, zümre, hizip, diğer İslamcı Cemaatler ve tarikatlar bürokrasiye oluk-oluk adam sokmuşsa, bu sistematik bir şeydir. Burada sadece Gülencilere has bir yanlış vardır diyebilir miyiz? Bunları Gülen Cemaati (ya da Hizmet Hareketi) ile sıfır bağlantısı olan biri yazıyorsa, lütfen düşünün derim. Tekrar ediyorum. Bence bu devlete adam sokma işi son derece yanlış bir şeydir. Devlet tarafsız, partiler üstü, meritokratik, kapsayıcı olmalıdır. Herkes için anayasa ve yasalar bağlayıcıdır. Ama! Türkiye Cumhuriyeti hangi dönemde bu özelliklere sahipti, lütfen bir düşünür müsünüz? Tüm siyasal, dini, ideolojik vs. odaklar bürokrasiye kendilerinden olanları sokmaya çalıştılarsa, bunun nedenlerini sorgulamamak olur mu? Haklı çıkartmak için değil tabi! Ama anlamak için. Neden durup dururken devlete kendi sempatizanlarını sokmaya çabaladılar? Bence bunun nedeni, Türkiye devletinin hakka hukuka bağlı olmayan, ayrımcı, seleksiyoncu, ideal vatandaşçı (homo respublikus) tutumudur. Devlet dışlayıcı olunca, herkes onu içerden dönüştürmeye çalışır. Katı ideolojik devletlerde bu hep olur. Olsun mu? Olmasa daha iyi olurdu. Ama bu refleks bir tepkidir. Haklı olmasa da, anlaşılırdır.

Ben şunu söylüyorum: Herkes Cemaat’i eleştirmelidir. Herkes herkesi eleştirmelidir. Ve fakat bunu yaparken adil olmak yükümlülüğü vardır. Bir grubun ideolojisini benimsememek, o gruba karşı adil olmamayı gerektirmez. Özellikle faşizan ve ceberut bir rejimce cadı avına uğratılan bir gruba karşı daha hassas davranılmalıdır. Şimdi bu, yineleyeyim de, Cemaat kendisini şeffaflaştırmasın demek değildir. Sanırım sorunların başında a) kurumsal kimlik olmaması (tüzel kişilik olmamak), b) bundan dolayı iç demokratik bir yapının olmaması, c) 15 Temmuz sonrası yaşanmakta olan şokun hala atlatılamamış olması, d) İslamcı geleneksel sosyal örgütlenme biçimi (abilik-ablalık vs.), e) tüm bunlardan dolayı objektif öz denetleme olanaklarının sınırlı olması geliyor. Şeffaflık ve hesap verebilirlik, sadece devlet yönetimleri için olan kıstaslar değil. Her sosyal grup, eğer formelleşecekse, bu gerekiyor. Şunu unutmayın ama, sosyal yapıların koşulların değişimine adapte olmaları zaman alır. Sivil toplum hareketine dönüşmek, haydi yapalım oldu demekle olmaz. Bu tartışmaların, eleştirilerin, diyaloğun, hatta bazen de sınırları çok zorlamamak kaydıyla kavgaların yaşanması kaçınılmaz. Yine söylüyorum, bunlar, bu tür dini yapılarla hiçbir deneyimi olmayan dışarıdan bakan birinin naçizane düşünceleridir. Katılırsınız veya katılmazsınız. O sizi ilgilendirir.

Beni eleştiren hatta beni Gülen Cemaati sözcüsü gibi davranmakla suçlayanların hepsi geçmişte bu cemaatten olan insanlar. Bir kısmı eleştirdikleri noktaların yeteri kadar rezonans alamamasından dolayı cemaatleriyle araya mesafe koyuyorlar anladığım kadarıyla. Bunu Cemaat’le yolunu ayırmayanlar bir tür ihanet gibi algılıyor. Yapmayın. Bu yapıcı değil. Cemaat’le araya mesafe koyanlar da daha yapıcı eleştirilerde bulunsunlar. Bence her iki taraf da, onların dışında kalan Türkiye toplumu da, bir suça veya darbeye bulaşmış insanları korumak gibi bir şeye sempatik bakmaz, bunu tolere etmez. Kim suç işlediyse, kim darbeye bir şekilde bulaştıysa kanun önünde hesap verir. Tabi bir parantez açarak, o kanunun bugün uygulanmadığını, çünkü bağımsız bir yargı olmadığını hatırlatmakta yarar var. Ama bu konuda bence çok ama çok büyük bir çoğunluk, Cemaat’le bağı olsun veya olmasın, ortak bir çizgide birleşebilir, birleşmelidir de. Demek ki diyalog ve şeffaflıkla, bir güven inşa edilebilir. Bu “biz bize yeteriz” mantığı dışında, çok ama çok mühim bir mevzu. Yani rejimin propagandasına karşı koyarken a) sabırla yapılan hukuksuzlukları dillendirmek, ve ama b) kendi içinde hata yapan kim varsa, onları da şeffafça ve açıkça eleştirmek lazım.

Bunları söyledikten sonra, tekrar edeyim. Benim önceliğim ne Cemaat, ne onun eleştirisini yapan ex-Cemaat, ne de başka bir gruptur! Benim önceliğim, hangi gruba ait olup olmadığına bakmaksızın, hukuksuzluğa uğrayan insanların sorunlarını ele almak, bunlara neden olan sistemi eleştirmek, hakkın, hukukun, anayasanın, evrensel insan haklarının yanında yer almak, onları herkes, AMA HERKES İÇİN talep etmektir.

Eleştiri ve özeleştiri, diyalog, şeffaflık, tolerans, demokratik kültür!

Yazan: Bir sakıncalı vatandaş

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 20.1.2020 [TR724]