Demokrasiye dönülebilir mi? [Ali Emir Pakkan]

Referandum öncesi yazımın başlığı, "ikinci 1946 seçim faciasına dolu dizgin" idi! "Türk siyasi tarihinin en şaibeli referandumuna gidiyoruz!" dedim. Maalesef haklı çıktım. Bütün sandık hileleri kullanıldı, yetmedi; YSK devreye girdi. Göz göre göre kanuna aykırı şekilde mühürsüz oylar geçerli sayıldı! 2.5 milyon mühürsüz oyla millet iradesi çalındı! Sadece Türkiye değil bütün dünya 16 Nisan gecesi oy hırsızlıklarını konuşuyor ve seçimlerin meşruiyetini tartışıyor! 

Bundan sonra demokrasiye dönülebilir mi? 

1946-1950 arası Demokrat Parti'nin izlediği yolla belki...

Demokratlar, 1946 seçim sonuçlarına şaibeli diye itiraz etti, sonuç alamadı. Ancak işin ucunu bırakmadı. İzmir ve Aydın'da mitingler düzenlendi. Ankara'nın gündeminden seçim hileleri hiç düşürülmedi. Milletvekilleri Meclis oturumlarına katılmayarak tepkilerini sürdürdü.

7 Ocak 1947'de Demokrat Parti kurultayı bir dönüm noktasıydı. Hürriyet Misakı adı verilen bir raporla, Anayasaya aykırı anti demokratik yasaların kaldırılması, yargı bağımsızlığı, seçim sisteminin yeniden düzenlenmesi, hükümetin, idarenin tarafsızlığının sağlanması, parti başkanlığı ile Cumhurbaşkanlığının birbirinden ayrılması gerektiği açıklandı. Demokratik bir yönetim için gerçekleşmesi gereken bu isteklerin karşılanmaması halinde ise sine-i millete dönüleceği deklare edildi. Nitekim DP, Nisan ayındaki ara seçimleri boykot etti ve seçimlere katılmadı. Recep Peker'in; İstiklal Mahkemeleri kanunu yürürlükte" tehdidi bir acz ifadesiydi.

İktidar ve muhalefet arasındaki gerginliğin artması üzerine cumhurbaşkanı İsmet İnönü, ayrı ayrı Celal Bayar ve Recep Peker ile görüştü. İnönü, Peker'den çok partili sistemin sağlam temellere oturtulmasını sağlayacak düzenlemeler yapmasını istedi. Ancak CHP lideri, bu isteklere karşı çıktı.  

12 Temmuz'da (1947) Cumhurbaşkanı İnönü tarafından tarihi bir beyanname yayınlandı. İnönü, DP'nin talebi doğrultusunda kendisinin her iki partiye de eşit mesafede kalacağının altını çiziyor ve; "meşru ve kanuni siyasi partilere karşı tarafsız ve eşit muamele mecburiyeti, siyasi hayat emniyetinin temel şartıdır.” diyordu. Cumhurbaşkanı, Türkiye'nin yönünün çok partili demokrasi olduğunu, tek partili düzene bir daha dönüş olmayacağını açıkça ilan ediyordu. 

DP'nin etkili muhalefeti ve İnönü'nün açıklamasının ardından Başbakan Peker, Ağustos ayının sonunda istifa etmek zorunda kaldı. CHP, geri adım attı. Seçim kanunu görüşmek üzere Meclis'te bir komisyon kuruldu, uzun tartışmalardan sonra "gizli oy, açık tasnif'e geçilmesinde anlaşıldı! Seçimlere yargı güvencesi geldi. Adil ve yargı denetimindeki ilk seçimde ( 14 Mayıs 1950) milli irade tecelli etti. Beyaz Devrim, böyle gerçekleşti.

Ancak bugün şartlar daha ağır. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün, çok partili hayata geçme niyeti vardı. Bugün ise tek parti ve tek adam iktidarını ne pahasına olursa olsun koruma mecburiyetinde dikta heveslileri bulunuyor. Gezi'de çevre duyarlılığı için başlatılan eylemleri nasıl provoke edip, marjinal guruplarla işi rayından çıkardılarsa aynı yöntemleri sandığa sahip çıkma eylemleri için de deneyebilirler. Eğer durdurulamazsa freni patlamış kamyon, önüne kattığını götürmeye devam edecek! 

[Ali Emir Pakkan] 19.4.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com Twitter @AliEmirPakkan

Tevhid'in büyük cemal aynası... [Safvet Senih]

İslâmî tevhid  inancımıza göre Cenab-ı Hak, zerreden kürelere kadar bütün kainatı her an yeniden yeniye yaratmakta, her an her şeyden haberdar olmaktadır. O’nun ilminin, iradesinin ve kudretinin dışında hiçbir şey olmamaktadır. O’nun izni olmadan bir yaprak kıpırdamaz, bir zerre hareket etmez. Az-çok, küçük-büyük her an her şey O’nun tasarrufu, tedbiri ve idaresi altındadır. Onun için her şey, her şeyle bağlıdır. En küçük bir şey bile tevhid nazarı ile bakıldığında diğer benzer şeyleri de hatıra getirir. Böylece muhteşem bir görüntü ve muazzam karşımıza çıkarır…

Bu hususu izah ederken Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Peygamber Efendimizin (S.A.S.) meşhur bir yemin etme tarzını misal olarak getirir: “Muhammed’in zâtı ve hayatı, Kudretinin elinde olan Allah’a yemin ederim ki…” Bu yemin şekli gösteriyor ki, kainat ağacının en geniş dairesi, en ucu ve nihayeti ve teferruatı dahi Cenab-ı Hakkın kudretiyle ve iradesiyledir. Peygamber Efendimiz “Vallahi, Billahi ve Tallahi” şeklinde yemin yerine “Muhammed’in zatı ve hayatı kudretinin elinde olan Allah’a yemin ederim ki…”demekle, demiş oluyor ki: “Bütün kainat, yedi kat gökler,  içinde bulunduğumuz dünya seması… Bu semâda bulunan binlerce saman yolu… Onların içinde bulunan binlerce güneş sistemi… Onların içinde bizim güneş sistemimiz… Bizim sistemimizin içinde dünyamız… Dünyamızda denizler ve karalar. Karalarda milyonlarca canlı türler. Bunlar içinde insan nevi… İnsan nev’i de  milyarlarca insan ve bunlar içinde Hz. Muhammed Aleyhisselam… İşte kainat ağacının en ucunda bir meyve olan Muhammed Aleyhisselam gibi bir zâtın bile zatı ve hayatı, kendi kendine mâlik olmazsa, fiillerinde serbest bulunmazsa, hareketleri  başka bir Zât’ın iradesine bağlı ise, elbette hiçbir şey hiç bir durum,  hiçbir hal, hiçbir keyfiyet, cüz’î olsun, küllî olsun o her şeyi kuşatan iktidarın, o her şeyi kapsayan iradenin tasarruf dairesinin hâricinde olamaz…

En küçük olayları dahi, o büyük tevhid aynasına aksettirerek değerlendirmenin  önemi açısından Üstad’ın verdiği misallere bakalım…

Meselâ, iktidarsız ve iradesiz bir yavrunun imdadına umulmadık bir yerden, yani kan ve fışkı ortasından beyaz, sâfî, temiz bir SÜT göndermek olan cüzî bir fiil var. Biz bunu tevhid aynasına yansıttığımız zaman, yani tevhid nazarıyla baktığımızda, birden bütün yavruların pek çok harikulâde ve pek çok şefkatle meydana gelen küllî ve umûmî beslenmeleri, validelerinin şefkat ve sevgisinin, onların bakımına ve görümüne verilmesi ortaya çıkar. Bir olay diğer binlercesini hatırlatır ve birbirine bağlayarak büyük ve parlak bir ayna olarak hepsini içinde gösterir. Böylece Rahman olan Cenab-ı Hakkın rahmetinin ezelî cemâli, tam bir şaşaa ile görünür. Eğer o cüz’î olay,  o bir yavrunun harika şekilde süt ile beslenmesi meselesi, her an her şeyi Yapan Yaratan tek Zât’ın işi olarak tevhid nazarı ile bakılmazsa, o cemâl, o şaşaa gizlenir ve o cüz’î besleme  olayı da, sebeplere, tesadüfe  ve tabiata havale edilir, bütün bütün kıymetini, belki mâhiyetini kaybeder.

Hem  Üstad Hazretlerinin verdiği ikinci misale göre: Meselâ, müthiş bir hastalıktan ŞİFÂ bulmak, eğer tevhid nazarı ile bakılsa, birden yeryüzü denilen büyük hastanede  bulunan bütün dertlilere, âlem denilen en büyük eczaneden ilaçlarla derman ve devâlarla ŞİFÂ ihsan etmek yüzünde, mutlak rahmet ve şefkat Sâhibi Cenab-ı Hakkın şefkatinin cemâli ve rahmetinin güzellileri küllî ve şaşaalı bir surette görünür… Eğer Tevhid nazarı ile bakılmazsa, o cüz’î fakat, bilerek, görerek, şuurlu bir şekilde ortaya konulan ŞİFÂ vermek işi, cansız ve donuk ilaçların özelliklerine, kör kuvvete ve şuursuz tabiata  verilir. Bütün bütün mâhiyetini, hikmetini ve kıymetini kaybeder.

Üstad Hazretleri meselenin tam bu noktasında “Allah’ım, Efendimiz Muhammed  Aleyhisselama ve onun âline bütün dertler ve o dertlere verilen devâ ve şifalar sayısınca salât eyle… Ona ve âline çok çok bereket ihsan edip, selâm et.” salavâtının ehemmiyetinden dolayıdır ki, insanın yaratılış hikmeti, pek çok istidat ve kabiliyeti kendinde toplama sırrı ise, her zaman her dakika Yaradan’a iltica edip yalvarmak ve hamdedip şükretmek olduğundan; insanı, İlâhî Dergâha kamçı vurup sevk eden en keskin, en tesirli sâik, hastalıklar olduğu gibi, insanı tam bir şevk ile şükre sevkeden ve tam mânası  ile minnettar edip hamdettiren tatlı nimetler ise, başta şifalar ve devâlar ve âfiyetler olduğundan, (dert ve devadan bahseden) bu salavat gayet şerefli ve mânidar olmuştur.

Tam meselenin burasında Üstad şöyle diyor: “Ben bazen ‘dertler ve devâlar adedince…’ dedikçe, küre-i arzı bir hastane suretinde  ve maddî ve mânevî bütün dertlerin ve ihtiyaçların dermanlarını ihsan eden, Şâfi-i Hakikî olan Cenab-ı Hakkın pek âşikar mevcudiyetini ve küllî bir şefkatini, kudsî ve geniş bir rahimiyetini hissediyorum.”

Evet, en küçük olaylara bile Tevhid nazarıyla bakmak, insana hem bir tefekkür zevki hem de imandan kaynayan kalbî bir zevki veriyor… Bu husus, pek içine dalmadığımız büyük bir okyanus  ve sonsuz bir hazine… 

[Safvet Senih] 19.4.2017 [Samanyolu Haber]

Sahte diploma ile cumhurbaşkanı, mühürsüz pusula ile başkan! [Haber-Analiz: Erman Yalaz]

Şaibeli 16 Nisan referandum sonuçlarında tartışma Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) ‘mühürsüz oy pusulalarının geçerlidir’ kararında kilitlendi. Hukukçuların ve muhalefetin ‘maç oynanırken kural değiştirmek’ diye tabir ettiği YSK kararı, Pazar günü oy kullanan 55.3 milyon seçmenin hakkını gasp etti. YSK, AK Partili YSK Temsilcisi Recep Özel’in başvurusu üzerine konuyu inceleyip ivedilikle bu kararı almış. Garabet bununla sınırlı değil, gerekçeli karar bahane edilerek 5 sayfalık metin bile iki gün sonra YSK sitesine girebildi. CHP referandumun iptali için başvurdu.

YSK kararı alınırken yaşanan iki temel sorun var. Öncelikle karar alındığında Doğu ve Güneydoğu’daki 32 ilde sayıma geçilmişti. Yine karar alındığında batı illerinde oylama sürüyordu. Karara ilave geçmiş dönem kararları da YSK sitesinde yayınlandı. Ki bu noktada da sorunlar var. Ancak  Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun’un  ‘Sandığın açılması ve zarfların sayım’  ile ilgili olan 98’inci maddesinde mühürsüz oyların geçersiz olduğu açıkça yazıyor. Bu haliyle YSK kararı seçim kanununa doğrudan aykırı. Mühürsüz pusula ve zarflarla yapılan oyların iptali ya da seçimin ilgili bölgede yenilenmesi gerekiyor.

Referandumda şaibe iddialarını tescilleyen dün internete giren 560 sayılı YSK kararının satır aralarının da iyi okunması gerekiyor. Önce YSK’nın savunmasından yola çıkarak gerekçeyi neye dayandırdığını okuyalım. Kararda hukuki dayanak şu cümleler ile ifade ediliyor: “Anayasal hakkını kendisinden beklenen yükümlülüklere uygun olarak kullanan seçmenin oyunun geçerli sayılmamasının, yönetime katılma hakkının özünü ortadan kaldıracak bir sonuç yaratacağı açıktır.”

Yani YSK, ‘sandık kurulları hata yaptıysa seçmeni cezalandırmayalım’ diyor.  Vatandaşın hukukunu koruduğunu savunuyor. YSK’nın ikinci savunması, mühürsüz zarf ve pusulaların geçerli olması ile ilgili kararlarının ilk olmadığı.

Her iki savunmada normal şartlar altında yapılan seçimler için tatmin edici olabilir. Ancak devlet gücünün bütün araçlarının seferber edildiği, Erdoğan ve AKP hükümetinin ölüm kalım savaşı gördüğü, 90 küsur yıllık parlamenter sistemi ortadan kaldıran bir referandumun normal şartlarda ifa edilmediğinin yüzlerce delili var ortada.

YSK ikinci savunmasını yaparken ‘zarf ve pusulaların dışarıdan getirilip kullanıldığı kanıtlanmadıkça’ diyor. Filigranlı olması nedeniyle pusulaların denetim altında olduğunu ima ediyor.  Ancak günlerdir, Güneydoğu’dan Doğu’dan yayınlanan görüntüler, İstanbul ve Ankara gibi büyükşehirlerde partilerin itirazları durumun böyle olmadığını gösteriyor. Örneğin, HDP İstanbul İl Seçim Kurulu gözlemci üyesi Haluk Ağabeyoğlu, AKP’lilerin başkası adına oy kullanma,  yedek sandık  kurulu üyelerinin mükerrer oy kullanması, 142 belgesiyle mükerrer oy kullanma gibi usulsüzlüklerini tespit ettiklerini açıkladı.

CHP İl Başkanı Cemal Canpolat 200 bin civarında oya tekabül eden itirazlarının 1900 sandığı kapsadığına dikkat çekti. İtirazlar da YSK kararı da Çemişkezek’deki bir köyü değil; İstanbul, Ankara gibi metropollerin, 80 küsür belediyesine kayyım atanmış ‘hayır oyu kullandığını’ sağır sultanın duyduğu HDP’li seçmenlerin oy kullandığı illeri, ilçeleri yakından ilgilendiriyor. CHP’li Bülent Tezcan’ın açıklamalarına göre, Türkiye genelinde itiraz yapılan sandıklarda kullanılan oy 2.5 milyona tekabül ediyor.

İstanbul gibi her partinin örgütlü olduğu sandıklara bile mühürsüz pusula gönderilmesinin hiçbir izahı olamaz. YSK yarın OHAL’de KHK ile ihraç edilen memurlar gibi kalifeye devlet memuru kalmadı derse de şaşırmamak lazım. AKP’nin kadrolaşması, asgari devlet memuru, polislik becerisi  bile gösteremeyecek binlerce partilinin iş başında olduğunu her olayda gösteriyor. Tabi sandık kurulu başkanları, okul müdür, müdür yardımcılarının seçilmiş AK sendikalı olduğu ortamda mühürsüz pusula oyunu  da pekala kurgulanmış olabilir. Önceki seçimlerde trafolara kedi girmişti. Bu kez YSK kararı girdi diye konuşuluyor.

İzahı yapılamayan bu duruma netlik kazandırmak için YSK tarafından yapılacak olay yeri incelemesi çok önemli. Sırasıyla ya da başlık başlık ihmal edilmeden şunlar yapılmalı.

ÖNCEKİ KARARLAR SOMUT VAKIA VE ŞİKAYETLERE ALINMIŞ, BU KEZ KARAR NEDEN GENELE ŞAMİL?

İlk olarak YSK’nın ‘karar ilk değil, daha önce de var’ dediği ‘mühürsüz pusula’ kararları sınırlı. YSK’nın son kararına dayanak yaptığı ve internete dün koyduğu Nizip (334 sayılı karar), Ankara Çamlıdere (680 sayılı karar), Akçaalan (275 sayılı karar), Mersin Gülnar (935 sayılı karar) kararları nokta ve yer belirtilerek alınmış. Öncelikle gerekçeli karara bile yazılmayan AKP’li Recep Özel’in ‘seçmenin hakkını korumak için’ hangi il, ilçe ve sandık için bu kararı talep ettiği açıkça yazılmalı. Neden yazılmadığı kamuoyuna izah edilmeli.

İtiraz belli yerlerle sınırlı ise bu neden Türkiye geneline şamil bir karar haline getirilmiştir? Hırsızlık yapmak isteyenlere kılıf hazırlanmadıysa, neden bu itiraz ve karar için son dakikaya kadar beklenilmiştir?

MÜHÜRSÜZ OY PUSULALI KAÇ SANDIK KAÇ ZARF VAR?

İkinci olarak YSK, filigranlı deyip güvendiği ancak kanun maddelerinin açıkca iptal gerekçesi saydığı mühürsüz oy pusulası ve zarf ile oy kullandırılan sandıkları isim isim, il il, ilçe ilçe, sandık sandık açıklamak zorundadır. Sonuçta filigranlı pusulaların başkaca veya aynı matbaalarda bastırmaya yetecek maddi ve siyasi gücü olan bir yapı ile karşı karşıya Türkiye. (YSK sadece bu sayıyı bilmiyoruz demekle yetiniyor) Sandıklar ve oy pusulaları Patagonya’da değilse pekala bunlar tespit edilir.

ŞİFAHİ BİLGİ VARSA NEDEN MÜHÜRSÜZ OY PUSULASI UYARISI YAPMADIN?

Üçüncü olarak YSK’nın kararında da yazıldığı haliyle bazı il ilçe seçim kurullarından şifahi olarak mühürsüz oy pusulası kullanıldığı bilgilerinin geldiği belirtiliyor.Yani AKP’li üye itiraz etmeden de mevzu biliniyor. Bu şifahi bilgilere sahip YSK üye ve başkanı kanuna açık şekilde aykırı şekilde oy kullandırıldığını duyduğu halde, karar almayı beklemek yerine, muhtemelen daha erken saatlerde ‘pusululara mutlaka mühür vurulması gerektiği’ yönünde bir açıklama, basın duyurusu neden yapmadı? Bu şifahi bilgiler YSK üye ve başkanlarına ne zaman ulaşmış, neden bu kadar beklenilmiştir?

REFERANDUMDA TEK PATRON YSK DEĞİL Mİ? ÜYELER VE BAŞKANA BASKI MI VAR?

Seçimlerde ve referandumlarda  Türkiye’nin her anlamda patronu YSK’dır. Seçim sonuçlarının 21.00’den önce açıklanmasından, alkol kullanım saatlerine kadar onlarca yaptırımı uygulayıp hayata geçiren kararlar alabilen bir irade, neden açıklama yapmaktan ve kararlarını vaktinde izah etmekten çekiniyor? Yoksa YSK başkan ve üyeleri tehdit ve baskı altında mıydı? Hala bu tehdit ve baskılar sürüyor mu?

BİR KİŞİNİN İTİRAZINI DİKKATE ALIP 2.5 MİLYONU DİKKATE ALMAYACAK MISIN?

Dördüncüsü, CHP, HDP ve MHP’nin (muhalif liderler) YSK’nın kararının hukuksuz olduğu açıklamaları ve sayıları binlerle ifade edilen itirazları var. Milyonlarca oydan söz ediliyor. Somut vakıa bile sunamayan AKP’li temsilcinin talebini (kendisi bir kişi oluyor), sunduysa gerekçeli kararına bunu yazmayan YSK’nın baştan savma iş yaptığı açık. Bir oy kurtarıyoruz, derken milyonların oyunu yakmaya altyapı nasıl hazırlandı, izahı yapılmalı? Bir kişinin oyu için karar alan YSK, milyonlarca oy tehdit altında diyen diğer siyasi partileri ve temsilcileri için neden yeni karar almaktan çekiniyor? Gerekirse bağımsız bir kurul ve Meclis araştırması ile parlamento fesih edilmeden konu araştırılmalı değil mi?

SANDIK KURULU BAŞKANLARI VE AKP YSK KARARINI ÖNCEDEN BİLİYOR MUYDU?

Beşinci ve önemli bir nokta ise YSK’nın kararının AKP’liler ve sandık kurulu başkanlarınca bilindiği iddiası. Gazete haberlerinden ve parti temsilcilerinin tanıklıklarından basına yansıyan önemli iddiaya göre, YSK’nin mühürsüz oy pusulası ve zarfları geçerli kabul edeceğini belirten kararı öncesinde YSK’nin sandık kurulu başkanlarına, “Karar alacağız, bekleyin, kayıt altına aldırmayın” bilgisini ilettiği iddia ediliyor. Durum böyle ise AKP’nin YSK’ya emri vaki ile karar aldırdığı, ya da usulsüzlüğe zemin hazırladığı iddiaları teyit edilmiş olmuyor mu?

İHLAL SINIRLI İSE NİYE O SANDIKLARDA YENİLEME KARARI ALINMIYOR?

Altıncısı, geç kalınmadıysa ve itiraz süreci işliyorsa; mühürsüz pusula kullanılan sandıklarda referandum yenilenmesi yönünde karar neden alınamıyor? Eğer YSK’nın savunduğu gibi bu hata sınırlı sayıda sandıkta yapıldıysa hem şaibe tartışması biter, hem de vatandaşın oy kullanma hakkı korunmuş olur.

VE DİPLOMA KARARI

Son bir nokta YSK’nin tartışmalı kararları ve sicili ile alakalı. Hatırlanacağı gibi Ağustos 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden bu yana Tayyip Erdoğan’ın üniversite diploması olmadığı hatta sahte diploma vererek İstanbul belediye başkanlığından başlamak üzere her seçimde YSK’yı yanılttığı iddia edildi. Onlarca delil çıkarıldı. Erdoğan’ın 2 yıllık yüksek okul mezunu olduğu iddia edildi. Marmara Üniversitesi diploma sorgusu mahkeme kararıyla kapatıldı, askeriyedeki örnek belge imha edildi, rektör eliyle ‘dublikasyon’ deyip yeni diploma üretildi.

Önce MHP Yusuf Halaçoğlu, sonra CHP, en son YARSAV eski başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu’nun  ‘tam hukuksuzluk’ yapıldığı iddiasıyla diploma olayının vuzuha kavuşturulması yine YSK’dan talep edildi. YSK yine topu hukuk ve kanundan yana değil, konjonktür ve güçten yana kullandı, talepleri reddetti. Son kararlarnızla milyonların oyunu sıfırlayarak,  ‘Sahte diploma ile cumhurbaşkanı yaptık, mühürsüz oy pusulalarıyla başkan yapıyoruz’ mu diyorsunuz? O zaman AK Trol Fatih Tezcan’ın iddia ettiği gibi hakkınızda derhal  soruşturma açılmalı? Gözüken haliyle örgüt üyeliğinden yargılanacak kadar birikmiş suçunuz  var!

[Erman Yalaz] 19.4.2017 [TR724]

17. yüzyılda bir taassup örneği: Sarayın fetvacısı Kadızadeliler [Dr. Serdar Efeoğlu – @drefeoglu]

İslam tarihi boyunca ortaya çıkan değişik düşünce akımları Osmanlı döneminde de etkili olmuş ve medrese ile tasavvuf karşı karşıya gelmiştir. Bunlardan birisi de 17. Yüzyılda yaşanan ve “dinde tasfiye” şeklinde görülen Kadızadeliler Olayı’dır.

17.yüzyıl, Osmanlı Devleti’nin çok çeşitli problemlerle karşılaştığı bir dönemdir. Padişahlar sık sık değişmekte, hükümdarlar sancağa çıkma usulünün kaldırılması nedeniyle tecrübesiz bir şekilde tahta çıkmaktaydı. Bir kısmı da küçük yaşta hükümdar olduğundan devlet yönetiminde boşluklar yaşanıyordu. İstanbul’da yeniçeri ve sipahi isyanları birbirini izliyor, Anadolu’yu ise Celali isyanları kasıp kavuruyordu. Avusturya ve İran’la süregelen savaşlar da istikrarsızlığı artırıyordu.

İBN-İ TEYMİYYE ETKİSİ

Olayın fikrî temelinde Selefi anlayışın kurucusu İbn-i Teymiyye’den etkilenen İmam Birgivî’nin yaklaşımları vardı. 16. yüzyılda yaşayan Birgivî’nin görüşlerine bazı mutasavvıflar reddiyeler yazarak cevap vermişlerdi. Birgivî’nin eserleri Kadızadeliler tarafından yaygın bir şekilde okunmakta ve esas alınmaktaydı. Hareket, Müslümanlığı Kur’an ve Sünnet dışında bütün bid’atlardan arındırmayı ve bunu devletin bütün kurumlarında uygulamayı amaçlıyordu. 17. asrın büyük bilgini Kâtip Çelebi bu hareketi, medreselerin bozulmasının bir sonucu olarak değerlendirmekteydi.

kadi spot1Ülkede yaşanan sıkıntılar sonucunda hoşgörü azalmış ve tasavvufa düşman bir “vaizler sınıfı” ortaya çıkmıştı. Vaizler problemleri bid’atlara bağlamakta ve heyecanlı vaazlarla cahil kitleyi kendi yanlarına çekmekteydiler. Başlangıçta fikri seviyede başlayan tartışma sonraları tehlikeli bir hal aldı.

Kadızadeliler, en büyük düşman gördükleri tasavvuf ehlini hedefe koymakta ve geleneksel İslam’a karşı çıkmaktaydılar. Bazı saray görevlilerinin mutaassıp vaizlerle işbirliği yapması, mücadelenin şiddetlenmesine neden oldu. “Fakılar” da denilen vaizlerin kışkırtmaları ile halk ikiye bölündü. Mevlevi ve Halveti tekkeleri basılarak şeyhler ölümle tehdit edildi.

Bu vaizlerin başında “Kadızade” unvanını kullanan ve 1631’de Ayasofya vaizliğine getirilen Balıkesirli Mehmet Efendi gelmekteydi. Mehmet Efendi; devletin yaşadığı bütün sıkıntıların temelinde şeriata aykırı davranılmasının geldiğini ve buna tarikatların neden olduğunu ileri sürmekteydi. Dönemin hükümdarı IV. Murat’la yakınlık kuran Kadızade, diğer âlimlerin destek vermediği tütün yasağını desteklemekteydi.

Kadızade, Kur’an ve Sünnette bu konuda yasak bulunmadığını söyleyenlere “ulu’l-emrin menetmesiyle terki lazım gelir, bunu dinlemiyenler katlolunur” şeklinde hüküm veriyordu. Dönemin meşhur Şeyhülislamı Bahayî Efendi tütünün haram olmadığına dair fetva vererek karşı çıksa da siyasi baskılar sonucunda görevinden azledilerek sürgüne gönderildi.

1.Murat, Kadızadelilerin desteğinden memnundu. Padişah, Kadızade’nin telkinleri sonucu 1633’de Cibali’de çıkan büyük yangın sonrasında bütün kahvehaneleri yıktırdı ve tütün yasağına uymayan birçok kişiyi katlettirdi. Hatta bu telkinlerin sonucunda geceleri fenersiz dolaşanlar bile öldürüldü. Dönemin Mevlevi Şeyhi Sâkib Dede, Kadızade’nin “Müslümanlar arasında taassup fitnesini uyandırdığını” belirtiyordu.

Kadızade Padişah’a, İbn-i Teymiyye’nin devlet idaresiyle ilgili görüşlerini içeren bir layiha da sundu. Kadızadeliler; tasavvuf, dini inanç ve ibadetlerle siyasi ve sosyal hayata dair konularda farklı görüşleriyle öne çıkmaktaydılar. Bu dönemde meşhur Halveti Şeyhi Abdülmecit Sivasî Efendi ile Kadızade arasında çeşitli konularda tartışmalar yaşanmaktaydı.

TARTIŞMA KONULARI

Kadızadeliler pozitif ilimlerin tahsil edilmesinin, Ezan, Nat-ı Nebevi ve Mevlid’in makamla okunmasının, tarikat erbabının sema ve devranının caiz olmadığını; sigara ve kahvenin haram olduğunu, kabirlerin ziyaret edilemeyeceğini savunuyor, Sivasî ise bunlara karşı çıkıyordu. Burada ilginç olan Kadızade’nin devlet işleri için alınan parayı “rüşvet” değil, ücret olarak değerlendirmesidir. Bu görüşler, dönemin aklıselim insanları ve entelektüelleri arasında karşılık bulmamış, özellikle Kâtip Çelebi ağır eleştiriler getirmiştir.

Mehmet Efendi’nin vefatından sonra onun yolundan giden vaizler saraya nüfuz ederek fikirlerini kabul ettirmeye çalıştılar. Cemaatle nafile namaz kılanları, güzel sesle Kur’an okuyanları, na’t-ı şerif okuyanları tehdit ederek engellediler. Hatta bu kişilerin “kâfir” ilan edilmesi gerektiğini ileri sürdüler. Tarikat ehlinin küfür içinde olduğunu ve tekkelere gidenlerin kâfir sayılması gerektiğini iddia ettiler. Bu propagandalar sonucunda halk arasında tarikatlara karşı büyük bir tepki oluştu ve tekkeler fonksiyonunu icra edemez hale geldi.

Mehmet Efendi’den sonra bu işin bayraktarlığını Şamlı Üstüvani Mehmet Efendi yaptı. Üstüvani’nin Ayasofya’daki vaazları Saray görevlileri tarafından takip edilmekte, Padişahın Hocası Reyhan Efendi’nin kendisini himaye etmesiyle şöhreti artmaktaydı. Üstüvani dışında başka vaizler de bu görüşleri dile getirmekte ve saraydan aldıkları güçle tekkeleri basarak dervişleri dağıtmaktaydılar.

Kadızadeliler, kendilerini halkın huzurunda tartışmaya çağıran âlimlerin tekliflerini de reddettiler. Tarihçi Naima, Kadızadelilerin devlet işlerine müdahale ederek birtakım menfaatler karşılığında tayinlerde etkili olduklarını, rüşveti meşru bir hale getirdiklerini ve haksız kazanç elde ettiklerini belirtmektedir.

Kadızadelilerin bu hareketleri Köprülü Mehmet Paşa’nın Vezir-i Azamlığına kadar devam etti. 1656’da Venedik donanmasının Çanakkale Boğazı’na kadar gelmesi üzerine bu felaketlerin sebebinin tarikatların himaye edilmesi ve bid’atların devam etmesi olduğunu iddia ettiler. Fikir tartışmalarında başarılı olamayan Kadızadelilerden bir grup, Fatih Camii’nde bir Cuma namazında müezzinler makamla na’t-ı şerif okurken müdahale edince kan dökülme aşamasına gelindi. Bütün tekkeleri yıkmaya, taş ve topraklarını denize dökmeye başlayarak rast geldikleri dervişleri “tecdid-i iman”a davet edip reddedenleri öldürdüler.

Ardından Padişah IV. Mehmet’e giderek Selatin camilerin birer minaresi dışındakileri yıkmak ve bütün bid’atları ortadan kaldırmak için müsaade istediler. Taraftarlarını Fatih Camii avlusunda toplanmaya davet ederek kendilerini engellemek isteyenlere silahla karşılık vereceklerini ilan ettiler.

Köprülü Mehmet Paşa bunu haber alınca ulemayı topladı. Ulemanın Kadızadelilerin fikirlerinin “batıl” olduğu yönündeki görüşleri üzerine Padişahın da onayı ile 1656’da Üstüvani, Türk Ahmet ile Divane Mustafa adlı vaizler Kıbrıs’a sürgüne gönderildi.

Kadızadeliler olayının üçüncü safhasında ise Vanî Mehmet Efendi’nin ismi öne çıkmaktadır. İstanbul’a geldikten sonra Sultan Selim Camii’nde vaaz vermeye başlayan Vanî, önce IV. Mehmet’in, daha sonra da Şehzade Mustafa’nın hocası oldu. Vanî de selefleri gibi sufilere karşı tavır aldı. Bunun sonucunda Mevlevilerin sema ve Halvetilerin ayinleri ile kabir ziyaretleri yasaklandı.

BUGÜNÜN FETVACILARI

Kadızadeliler 17. yüzyıl boyunca karşı çıktıkları ve bid’at olarak gördükleri meseleleri şiddet kullanarak kaldırmaya çalıştılar. Cahil halkı yanlarına çekerek tasavvuf ehli ile karşı karşıya getirdiler. Padişahlar ve Saray’la yakın ilişkiler geliştirerek çeşitli menfaatler karşılığında siyasi iktidarların yanlış uygulamalarına meşruiyet kazandırdılar. Bazen de Saray’ın desteği ile tekkeleri yıktıracak kadar ileri gittiler.

Ne yazık ki bugün de Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez ve Hayrettin Karaman gibi birçok İlahiyatçının “ulu’l emre itaat” anlayışıyla iktidarın icraatlarına verdikleri fetvalarla “meşruiyet” kazandırmaya çalıştıkları, cami kürsülerinden iktidarın yanında yer almayanları “tekfir edecek” kadar ileri gittikleri, bazı cemaatleri “firak-ı dalle” bile ilan ettikleri görülmektedir. Diğer taraftan “devletin zarar görmediği” yaklaşımıyla rüşvete cevaz verildiği dikkat çekmektedir.

Hemen her konuda dinin özüne uygun doğrular yerine iktidarın yanında yer alınmakta, bir gerekçe uydurularak onun işine yarayacak fetvalar verilmekte ve toplumun önemli bir kesiminin dine ve dindarlara karşı tepkisine neden olunmaktadır. Buna karşılık muhaliflere yönelik çeşitli mahfillerde ortaya konan tehditlere ise sessiz kalınmaktadır.

Cahil halk kitlelerini etkileyerek muhalif grupları yok etmeye kadar varabilecek söylemler, ülkede kutuplaşmayı artırmakta ve hoşgörü ortamına darbe vurmaktadır. Bu tür davranışların en büyük zararı ise gerçek anlamda dinini yaşamaya çalışan insanlara olmaktadır. Bediüzzaman’ın “Asıl musibet, dine gelen musibettir” ifadesi esas alınarak siyasilerin her hareketine cevaz vermekten vazgeçilmesi ve hoşgörünün esas alınması hem din, hem de toplum hayatı adına büyük bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır.

Kaynaklar: H. Yurdaydın, “Türkiye’nin Dini Tarihine Umumi Bir Bakış”, AÜİF Dergisi, 1961; A. F. Bilkan, “17. Yüzyılda Medrese ve Tekke Mücadelesinin Osmanlı Şiirine Yansıması”, Osmanlı Araştırmaları, XXVI, 2005; M. Zeki, “Kadızade ve Sivasî Münazaası”, İslam Mecmuası, 1331, S. 41.

[Dr. Serdar Efeoğlu] 19.4.2017 [TR724]

‘Trump’ın Türkiye’si [Adem Yavuz Arslan – @AdemYarslan]

Araya referandum girmeseydi iddianameleri irdelemeye devam etmek istiyordum. Bence ‘15 Temmuz’ Türkiye’nin en önemli gündemi ve ‘tam olarak aydınlanıncaya kadar’ da öyle olmalı.

Aradan geçen bunca zamana rağmen ‘gerçekte ne olduğunu’ öğrenemedik.

Cevapsız sorulara yeni sorular eklendi.

Erdoğan ve AKP iktidarının darbe girişimini aydınlatmak gibi bir derdi yok. Onlar işin ‘istismar’ kısmındalar. Nasıl olsa 15 Temmuz’u bahane edip istedikleri her şeyi yapıyorlar.

Dolayısıyla darbe girişiminin aydınlatılmaması için de her şeyi yapacaklar.

Türk medyasının tamamı Erdoğan’ın ağır sansürü altında olduğu için soru soracak, gerçeği ortaya çıkartacak ‘özgür gazeteci’ kalmadı.

Bu işi yapabilecek olanlar ya cezaevinde ya da sürgünde.

SATIR ARALARINDA KALAN GERÇEKLER

Böyle bir atmosferde iddianameler-ifadeler çok önemli. Her ne kadar ifadeler hangi şartlarda alındı bilmesek de eldeki verilerden hareketle ortaya bir şeyler çıkarma ihtimali var.

Şu ana kadar gördüğümüz iddianamelerin ortak özelliği şu; Erdoğan’ın ‘suçu Cemaat’e yıkma’ tezine uygun yazılmışlar.

Ancak satır aralarında öyle kıymetli bilgiler var ki, o detaylar Erdoğan’ı yalanlıyor.

Akıncılar İddianamesi bu açıdan önemliydi. Özellikle de Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin  Ünal ve o gece Akıncılar’da olanların ifadelerinde ilginç detaylar var. İfadelerin ortak noktası komuta kademesinin ‘çok rahat ve esir alınmış bir halde olmadığı’ydı.

‘Kontrollü darbe’ tezini destekleyecek yeni bilgiler ise bir diğer iddianamede ortaya çıktı.

Gazetecileri ‘algı operasyonu yapmakla’  suçlayan ve Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak gibi duayen gazetecilere üçer kez ağırlaştırılmış müebbet isteyen iddianameye göre Cemaatçi olduğu iddia edilen askerlerin büyük bir kısmı darbeye katılmamış.

Mesela, savcının iddialarına göre, İstanbul’da Cemaatçi olduğu iddia edilen 47 albaydan darbeye katılan sadece iki albay olmuş. MİT’in hazırladığı 800 kişilik ‘Bylock’cu askerler’ listesindekilerin 500’ü darbeye iştirak etmemiş.

Savcıya göre Cemaatçi askerler ‘ikinci bir darbe’ için kendilerini gizlemişler.

‘CEMAAT DARBESİ’NE (!) KATILMAYAN CEMAATÇİ ASKERLER !

Düşünün, Cemaat darbe yapıyor ama Cemaatçi askerler katılmıyor!

Savcı farkında değil ama‘ikinci darbe için bekletildiler’ tezi daha çok ‘kontrollü darbe’ iddiasına katkı yapıyor. Çünkü kimse başarısız olma ihtimali olan bir darbeye girişmez.

Tabi baştan öyle kurgulanmamışsa.

Şu ana kadar ortaya çıkan verilerden anlaşılan ‘hükümetin kontrolünde bir grup’ ‘emir komuta içinde gerçek bir darbe yapacağız’ havası vererek TSK’yı harekete geçirmiş ve sonra kenara çekilip darbenin başarısız olmasını sağlamış.

Akar,Ünal ve Aksakallı ‘bu ekibin’ neresindeydi şu anda net değil ama savcının da dediği gibi Cemaatçi denilen askerlerin büyük bir kısmı darbeye katılmamış. Katılanların ise hangi motivasyonla ve kim tarafından bu işe bulaştırıldıkları temel soru.

Özetle, Saray 15 Temmuz’u kapatmak için ne kadar baskı yaparsa yapsın ifadeler, iddianameler ortaya çıktıkça sis perdesi aralanacak.

GÖSTERE GÖSTERE ÇALINAN BİR REFERANDUM

Tarihi referanduma dair hem çok şey söylemek mümkün, hem de hiçbir şey.

Bir şey söylemenin bir anlamı yok çünkü rejim Erdoğan tarafından 2013’te değiştirilmişti. Şimdi ‘adını koydu’. Muhalefetin olmadığı, medyanın susturulduğu, adil yarış imkanın olmadığı en önemlisi denetim mekanizmalarının kalmadığı bir referandumun ‘özgür ve adil’ olması beklenemezdi.

Nitekim öyle de oldu.

Göstere göstere, kanırta kanırta referandumu çaldılar.

Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı heyetinin ‘ilk bulgular ve sonuçlar’ başlıklı raporunda bütün detaylar var. Seçim yolsuzluğu tartışmalarından sonra Erdoğan’ın tüm medeni ülkeler nezdinde bir meşruiyet sorunu yaşayacağı açık.

TRUMP’TAN İLGİNÇ HAMLE

Bu aşamada ise beklenmeyen bir şey oldu. ABD Başkanı Donald Trump Erdoğan’ı arayıp tebrik etti.

Telefon görüşmesine dair ilk haber Türkiye tarafından duyuruldu.  Beyaz Saray’ın görüşmeye dair bilgi notu e-maille ve 4 saat sonra geldi.

Görüşme ve tebrik beklenen bir şey değildi çünkü aynı saatlerde hem Beyaz Saray hem de Dışişleri Bakanlığı’ndan referandum sonucuna dair ‘AGİT raporunun bekleneceği’ açıklaması yapılmıştı. Üstelik Dışişleri Bakanlığı’ndan yansıyan açıklamalarda ‘AGİT’in endişelerinin not edildiği’ bilgisi de vardı.

Dışişleri ve Beyaz Saray’ın ‘AGİT’in raporunu bekleyeceğiz’ açıklamasının olduğu saatlerde Trump’ın Erdoğan ile görüşmesi ise ‘bürokratik teamüllerin bypass edildiği’ şeklinde yorumlandı. Kuvvetle muhtemel Trump ve yakın halkası dışındakiler bu telefon görüşmesinden haberdar değildi.

Peki bu telefon ne anlama geliyor?

Beyaz Saray’dan yerel saatle 8.30’da medyaya verilen bilgi notuna göre, görüşme ağırlıklı olarak Suriye ve IŞİD ile mücadele konularında olmuş.

ABD Başkenti’ni yakından takip eden, dış politikasını bilenler için Trump’ın bu telefonu ‘önümüzdeki dönem izlenecek politikanın’ bir yansıması.

Yani ABD yönetimi Türkiye’deki ‘demokrasinin kalitesi’ ile ilgilenme niyetinde değil. Trump’ın basın özgürlüğü, insan hakları ihlalleri gibi ‘sorunları’ yok.

Olmayacak da.

Gerçi öteden beri ABD dış politikasında böyle gelenekler var.

Mesela ABD yönetimi Suudi Arabistan, Pakistan, Mısır gibi ülkelerle ‘tamamen ortak çıkarlar’ üzerine bir politika takip ediyor. O ülkelerdeki ‘demokrasinin kalitesi’ ile ilgilenmek gibi bir amacı yok ABD’nin.

Yani ABD ‘diktatörlerle de iyi geçinebilen’ bir geleneğe sahip. Yeter ki ABD’ye tehdit olmasınlar.

Türkiye son birkaç yıla kadar bu ligin dışında tutuluyordu. Türkiye ile ABD arasında ‘paylaşılan ortak değerler’ vardı. 17/25 Aralık sonrası kendini kurtarmak için tüm demokratik değerleri yakıp yıkan Erdoğan yüzünden artık Türkiye ile ABD arasında ‘ortak değerlerden’ bahsetmek mümkün değil.

‘ORTAK DEĞERLERDEN’ ORTAK ÇIKARLARA

Zaten ABD tarafı da artık ‘ortak çıkarlar’dan bahsediyor. Obama döneminde yatırım yapılan, ‘model ülke’ olma iddiasındaki Türkiye’nin yerini ‘stratejik önemi nedeniyle itibar edilen, otoriter bir rejim’ aldı.

Trump’ın yaşanan onca skandala rağmen, hiçbir demokratik ülke lideri aramamışken, Erdoğan’ı referandum için arayıp tebrik etmesinin anlamı bu.

Bir başka ifadeyle ‘Trump’ın Türkiye’si’: “ABD çıkarlarına hizmet ettiği sürece demokrasisinin kalitesinden endişe edilmeyecek, ne Batı’dan tamamen kopmasına müsaade edilecek ne de Batı’ya dâhil edilecek, üçüncü sınıf bir Ortadoğu ülkesi” olarak tanımlanıyor.

Başta ABD olmak üzere dünyanın büyük güçleri ‘böyle bir Türkiye’ ile pekâlâ çalışabilir. Asıl soru şu; biz Türkler böyle bir Türkiye’de yaşayabilir miyiz?

[Adem Yavuz Arslan] 19.4.2017 [TR724]

Aldanmamak için…[Kemal Ay]

Cumhurbaşkanı Erdoğan’la özdeşleşti bu ‘aldatıldık’ lafı ama aslında 2002’den 2013’e kadar onu destekleyen, fakat bu arada, AKP’nin doğal seçmeni arasında yer almayan insanlar için ‘aldatıldık’ ifadesi daha çok uygun düşer.

Zira Avrupa Birliği vaadiyle, çok kültürlü, çok sesli, demokratik bir Türkiye hedefiyle yola çıkan AKP’den geriye, ‘TEK DEVLET, TEK MİLLET, TEK LİDER’ mottosu kaldı. Hep diyorum, AKP’yi savunmakta bir beis yok. Her insanın görüşüne saygı göstermek mecburiyetindeyiz. Ancak AKP’yi ‘demokrasi’ adına savunmak, haramı helal yapmaya benziyor ki, işte bu da bir çeşit aldanmadır.

ÖNCE ALKIŞ, SONRA İDAM

Aldanmanın başka çeşitleri de var. Türk siyasetinde bir galat-ı meşhurdur: Bu millet insanın önce heykelini diker, ardından da o heykeli hakaretlerle yıkar. Aslında dünya tarihinde buna benzer örnekler çok. En bilineni, Hz. İsa’yla ilgili Hıristiyan kaynaklardaki hikâyedir. Çarmıha gerilme cezası verilmeden önce İsa Mesih, havarileriyle şehre gelir ve büyük bir teveccühle karşılanır. Kısa süre sonra hava öyle değişecektir ki, onu hayranlıkla karşılayan halkın arasından, Yehuda sokaklarında sırtındaki çarmıhla birlikte ‘cezasının’ infaz edileceği yere kadar yürütülür. Sevgi sözcüklerinin yerini, hakaret ve aşağılamalar almıştır.

Burada bir de en yakın havarilerinden birinin ona ihanet etmesi vardır ki, o da bir başka aldanma sayılabilir.

Bir diğer benzeri aldanma hikâyesini, bu kez Yahudiler yaşamış. Avrupa’da Yahudi karşıtlığı Hitler döneminde ve Almanya’da başlamış bir olgu değil. Çok daha öncesi de var. Ancak 20. yüzyıla girerken Yahudilere Avrupa’da kucak açan ve onları ‘eşit vatandaş’ sayacağını söyleyen ilk büyük ülke Almanya. Bu sebeple çok sayıda Avrupalı Yahudi, Almanya’ya göç ediyor. Orada hem ‘kabul görüyor’ hem de toplumda önemli mevkilere yerleşiyor. Yahudiler ‘göçmen’ bir millet olduğu için, çok dilli, çok kültürlü ve zengin bir fikrî mirasa sahipler. Bu da, önlerini açıyor.

1930’lara gelindiğinde, başta Hitler’in öncülüğündeki Nasyonal Sosyalist Parti olmak üzere siyasal alanda bir Yahudi karşıtlığı beliriyor. Ve 5-6 yıl içinde Yahudiler ‘makbul’ oldukları topraklarda bir anda ‘maktul’ duruma geliyor. Ama Hitler’e sorarsanız, Yahudiler Almanları aldatmıştır.

‘ALDANMA’ TEK TARAFLI MI İLLA?

Gerçekten aldanan ‘muktedirler’ yok mudur? Elbette var. ‘Taht oyunları’ dediğimiz şey, biraz da aldanma-aldatma hikâyesidir. En meşhuru yine Julius Caesar’ın çok sevdiği Brütüs’ün onu hançerlemesi.

En acı ‘aldanma’ da budur herhalde. Çok yakın görünen, ‘aileden birinin’ aldatması, öfke krizlerine yol açar. Erdoğan’ın pazarlamaya çalıştığı da bu: ‘Ne istediler de vermedik?’ diyerek başladı bu hikâyeyi anlatmaya, kısa süre sonra ‘Aldatıldık, ihanete uğradık’ demeye başladı. 15 Temmuz’dan sonra bütün toplumu Cemaat’e karşı birleştirme şenlikleri kapsamında da, ‘Allah beni affetsin’ deyiverdi, günah çıkardı. (Erdoğan’ın en büyük başarısı, politikalarını insanların kendileriyle özdeşleşebileceği hikâyeler şeklinde pazarlaması. Muhalefetin de bir hikâyeye ihtiyacı var.)

Hikâyeyi bir de şöyle ele alalım: Diyelim ki Brütüs, Senato’da hitap etmeye kalktı ve Caesar’ın kendi çıkarlarını Roma’nın çıkarlarının üstünde tuttuğunu, yolsuzluk yaptığını, Romalıların başına iş açacak eylemlerde bulunduğunu, aslında hiç de göründüğü gibi biri olmadığını delilleriyle anlattı. Sizce Brütüs yine ‘ihanet’ etmiş olur muydu? Eğer Caesar’dan yanaysanız ya da bizzat Caesar’sanız, cevabınız muhtemelen ‘evet’ olur. Ancak hakikat ortada…

Muhtemelen AKP’lileri Erdoğan’a inanmaya iten şey, onun iktidarında buldukları ‘anlam’. Dediğim gibi bunun anlaşılır bir tarafı var. Bunun için de Erdoğan’ın karşısında yer aldığını düşündükleri herkese ‘ihanet’ çerçevesinde bakıyorlar. İslamcıların bir dönem satır satır okudukları Ali Bulaç’ın ya da Ahmet Turan Alkan’ın ‘muhalefeti’ karşısında, ‘aldanmışız’ dediklerini duyuyorduk hep. Oysa her iki ismin de yazdıkları, düşündükleri ortada.

Benzer şekilde, özellikle 2007’den sonraki süreçte, iktidarın etki alanında bulunan kimselerle çok yakın ‘pozlar veren’ Cemaat’in içinde de, ‘yandaş yazarlar’ konusunda benzer bir ‘ihanet’ hissiyatı oluşmuştur. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı iftarlarında, Abant Platformlarında, Zaman’ın, Bugün’ün sayfalarında ya da STV’nin stüdyolarında ‘Allah Fethullah Hoca’dan razı olsun’ diyerek dolaşan birçok isim, şimdilerde besmele niyetine ‘F..Ö’ lafzını kullanıyor.

NASIL ALDANMAYACAĞIZ?

Size büyük bir sevgiyle, ihtiramla yaklaşan insanların asıl niyetlerini bilemezsiniz elbette. Kimsenin ‘niyetini’ sorgulama makamında değiliz. Ancak bu aldanma-aldatma meselesinde daha sonraki dönemler için alınabilecek bazı önlemler var. Naçizane gözlemlerimi maddeler hâlinde aktarmak isterim.

1: Eşit ilişkiler kurmaya gayret etmek. Yapılan işin adı ‘Hizmet’ olunca, özellikle makam mansıp sahibi, şöhretli kişilerle kurulan ilişkilerde ‘eşitlik’ dengesi sağlanamayabiliyor. Evet, hak edene hak ettiği hürmeti göstermek gerekir ancak haddinden fazlası, ilişkiye zarardır.

2: Hele ki bu insanlar sizinle ilgili ‘övücü’ ifadeler kullanmışsa, orada bilhassa dikkatli olunmalı, evveli ve ahiri ile kabullenecek bir vaziyete geçmemek gerekir. Bir insanı ‘kandırmanın’ en kolay yolu, ona ‘ne kadar iyi, güzel, doğru’ olduğunu söylemekle başlar. Kanmamak için, övgü fasıllarına aldanmamalı, karşılıklı istifadeye dayalı diyalog kurmaya özen göstermeli.

3: Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, geçenlerde ülkesindeki yabancı basın mensuplarıyla yaptığı bir basın toplantısında kendisine ‘aşk’ ile ilgili soru sorulduğunda, çok bilinen o tespiti paylaşmıştı: ‘Aşk, çabucak nefrete dönebilir’. İşbu sebeple, aşk-nefret ilişkisinden kaçınmalı. Kimsenin bize âşık olmasını talep etmemekle birlikte, kimseye de âşık olmanın lüzumu yoktur kanımca. Neydi o söz? ‘Hüsnü zan, adem-i itimat.’

4: Nefret ilişkilerinden de kaçınmalı elbette. Dünyada barışı ve diyalogu tesis etmeyi hedefleyen bir topluluğa mensup bireylerin çocukça hislerden (kendimi kastediyorum) sıyrılması ve diplomatik nezaket olgunluğuna erişmesi beklenir. (Kişisel ilişkilerden ziyade, daha göz önünde, kamusal alanda kurulan ilişkiler için geçerli bunlar daha çok. Mesela sosyal medya…)

5: Zaten aşk-nefret ilişkilerinin temeli abartıya dayanır ve Bediüzzaman’a göre ‘abartı zımnî yalandır’. Yalan da kötü bir şey.

6: İngiliz edebiyat eleştirmeni ve şair T. S. Eliot, bir kitabın gerçek değerinin anlaşılmasını, o kitabın kendinden önceki edebiyat eserleri arasındaki yerini bilmeye bağlar. Yani ne kadar çok kitap okumuşsanız, o kadar doğru değerlendirme yaparsınız. İnsanlar için de geçerlidir bu. Çarşı esnafının ‘insan sarrafı’ olmasının hikmeti, çok insanla muhatap olmalarında aranmalı. Muhatabımızın alanında ne kadar ‘kalifiye’ olduğunu bilmek için bolca okumalı, bilgi birikim sahibi olmalı ve ona göre değerlendirmeye tabi tutmalı.

7: Çağımız popülizm çağı. İnsanlar nefislerine hoş gelen, duygularına hitap eden ‘politikacıları’ seviyorlar. Mesela Türkiye’de muhalefet halkı sürekli ‘değişmeye’ davet ederken, Erdoğan halka Avrupa’ya meydan okuma gibi afakî misyonlar biçiyor. Sonuçta, gönle hoş gelenin hangisi olduğu belli. Sadece politikacıları mı? Nefsimizi temize çıkarma, ‘bizde bir sıkıntı yok, sorun hep başkalarında’ anlamına gelebilecek cümleler kurma, kabahati hep başkalarından bilme, kulağa hoş gelse de, aldanmaya kapı aralayan en önemli husus.

8: ‘Komplekse girmeme’ ve modern psikolojide ‘özgüven’ denilen ama tasavvufta ‘kendini bilme’ (“Kendini bilen Rabbini bilir”) olarak da okunabilecek husus var bir de. Pedagoglar da şimdilerde uyarıyor, çocuklarınızı her işinden sonra ‘onay’ bekleyecek şekilde yetiştirmeyin, diye.

9: Bir keresinde mahallemizdeki bir büyüğüm, elindeki sayısal loto kuponunu yatırmam için bana uzattığında, ‘Kusura bakmayın, ben bunu yatıramam’ demiştim. Kızacağını düşünüyordum ama yüzüme gülümseyerek baktı ve ‘Aferin!’ dedi. Eskiden insanlar yanlış yoldaysa, yanlış yolda olduğunu bilirdi galiba en azından. Prensipli yaşamaya, işleri ‘arka kapıdan dolaşarak’ yapmamaya uygun bir ortam oluşturmak, hep bu ortamı beslemek ve başta inandığımız değerlere, sonra da içinde bulunduğumuz toplumun yasalarına, kurallarına uygun olmayan işlere ‘tevessül dâhi etmemek’, herhalde en önemli zenginlik olacaktır. Takva ölçüsü itibariyle, sadece yanlışlardan değil ‘şüpheli’ olan yanlıştan bile kaçınmak icap eder.

10: Bazen sanat, sanat içindir. Bir hakikati, herkes anlasın diyerek karikatür seviyesine indirmek, hakka saygısızlık olabilir. Meseleleri derinliğiyle ele almak ve kendini de o derinliğe salmak, böylece yüzeysel ve aldatıcı olandan kaçınmak mümkün. Hatta elzem.

[Kemal Ay] 19.4.2017 [TR724]

Referandumda İşsizler Partisi ihtilali [Analiz: Semih Ardıç]

Türkiye’nin siyasî tarihinde 16 Nisan 2017 tarihi ve o günden geriye kalanların altı kalın biçimde çizilecek. 79 milyonu ortadan ikiye bölen anayasa değişikliğinin tek sebebi vardı o da Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘tek adam olma’ hevesiydi. Türkiye’nin iktisadî krizden çıkışı için başkanlığın elzemmiş gibi takdim edilmesinin Saray’ın illüzyonundan başka bir karşılığı yoktu. Bütçeyi, örtülü ödeneği ve kamu bankalarını referandum rüşveti dağıtmak için seferber eden Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarının sandıktan çıkan ‘yüzde 51 (evet)-yüzde 49 (hayır)’ bölünmüşlüğüne dair uzun uzun tahlil yapmasında fayda var.

O kadar propagandaya rağmen Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) lideri Kemal Kılıçdaroğlu, MHP’den ihraç edilen Meral Akşener, liderleri mahpus Halkların Demokratik Partisi (HDP) ve Saadet Partisi’ne karşı niçin ezici bir zafer kazanamadıklarına samimi cevaplar vermezlerse 2019’a kadar kurulacak iki sandıkta daha ağır hezimete uğrayabilirler. OHAL sopası ile Doğu ve Güneydoğu’da Kürt seçmenden alınan 600 bin civarında ‘evet’ reyi de adil şartlar altında ‘hayır’ cenahına gidecek reyler olarak görülmeli. Dolayısıyla 16 Nisan’da sandıktan çıkan ve memleketi ortadan ikiye bölen netice, bütün dinamikler dikkate alındığında AKP, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) lideri Devlet Bahçeli ve Saray namına Pirus zaferi (altından kalkılamayacak kayıplar verme pahasına kazanılan zafer) olacak gibi.

‘EVET’İN MEŞRUİYETİ YOK’ ÇIKIŞI HAFİFE ALINMAMALI

Haddi zatında oylamanın meşruiyetine dair münakaşa ‘evet’in kıl payı kazanması kadar calib-i dikkat. Reyler verilirken Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) ‘mühürsüz pusulaları geçerli sayması’ maç esnasında kural değiştirmekten farksızdı. Skora birebir tesiri olan bu netameli karar, ilan edilen gayr-î resmî neticenin meşruiyetine gölge düşürdü. YSK’nın Seçim Kanunu ve daha evvel aldığı kararlara zıt kararı, halk nezdinde basit bir içtihat hatası olarak kabul edilmeyecek. Bunun için sokaklara taşan infial hafife alınmamalı.

YSK, Cumhuriyet Halk Partisi’nin itirazını karara bağlarken sokaktan yükselen itirazı dikkate alacaktır, almalıdır. Bu kadar şaibe ve hukuk ihlaline rağmen referandum aynen onaylanırsa Erdoğan ısrar ettiği yolda yürümeye devam eder etmesine de halkın yarısını kaybetmiş bir başkan olmaktan öte gidemez. Böyle bir başkanlık, Türkiye’nin yarasına merhem olmak bir yana yarayı içten içe kanatacaktır.

İŞSİZLER KUVVETİNİN FARKINA VARDI

Erdoğan ve destekçileri, 16 Nisan’da sandığa akseden öfkeyi dindirecek adımlar atmazsa 2019’da ‘başkanlık’ anahtarını alamayabileceklerini de hesaba katmalı. 16 Nisan’da sandıkta ihtilal yapan İşsizler Partisi’nin üye sayısının her geçen ay daha da arttığını unutmasınlar. İktidarın iktisadî buhranı bitirmeye matuf acı reçeteye odaklanmak yerine Erdoğan’ın gönlünü hoş etmekle vakit kaybettiği her gün işsizler ordusunun nüfusu katlanıyor, katlanacak. Ocak 2017’de 4 milyona çıktı işsiz sayısı. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) kırpa kırpa indirebildiği en düşük seviye bu! İş bulma umudunu kaybetmiş olanlar ilave edildiğinde sayı 7 milyona çıkıyor.

15 ŞUBAT’TAKİ O MAKALEDEKİ TESPİTLER MAKES BULDU

tr724.com okurları hatırlayacaktır, 15 Şubat’ta ‘İşsizler Partisi‘ başlıklı makalede işsizlerin referandumda bütün hesapları altüst edebileceğine dikkat çekmiştim. O makalede şu tespitlerde bulunmuştum:

“İşsiz, ümitsiz, mutsuz milyonların nüfusu 2001 krizinde bile bu kadar artmamıştı. En fazla yüzde 10,7’yi görmüştü. Kasım 2016’da yüzde 12,1 (Ocak 2017’de yüzde 13’e çıktı) ile yeni bir rekor kırdı. Referandumun rengini 3 milyon 715 bin işsiz belirleyecek. Parti kursalar barajı rahat geçiyorlar. TÜİK’in kayda değer bulmadığı iş bulma ümidini kaybetmiş kimseler dahil edildiğinde sayı 6 milyona yaklaşıyor. Kurulacak partiye her işsiz ailesinden iki kişi destek verse ana muhalefet garanti…

…İşsizler Partisi’nin Muhtarlar Meclisi’ne, prompter cihazına, kırk yerden maaş alan kerameti kendinden menkul müşavirlere ihtiyacı yok. Asgarî üye sayısı 3 milyon 715 bine tırmanan bu partinin üyeleri bu defa tarihin akışını değiştirebilir. İşsizler Partisi yeter ki sahip olduğu kuvvetin farkına varabilsin.”

16 Nisan İşsizler Partisi’nin her zaviyeden kuvvetinin farkına vardığı bir tarih oldu.

AKP’nin oylarının eridiği İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Adana, Antalya, Denizli, Manisa, Mersin, Uşak, Muğla, Kocaeli ve Balıkesir gibi büyükşehirler sanayi, ticaret ve turizmin nabzının tutulduğu merkezler. Hükümet ‘Türkiye büyüyor’ dese de işsizliğin arttığı, iflasların peşi sıra devam ettiği bu ve diğer şehirlerde ‘hayır’ tercihi öne çıktı.

İŞSİZLERİN MESAJI DAHA DA SERTLEŞECEK

İşsizler Partisi’nin asil ve yedek üyeleri olan yakınları, AKP’ye kırmızı kart gösterdi. AKP’den uzaklaşan seçmen hukuk ihlallerine, Boydak, Koza ve Naksan gibi istihdam deposu şirketlere el konulmasına ve 115 bin kişinin OHAL kararnameleri ile memuriyetten ihraç edilmesine ‘hayır’ dedi. Bu baskı ve zulümlerin ekonomiyi batırmaktan, yatırımcıyı ürkütmekten ve Türkiye’yi batıdan uzaklaştırmaktan başka bir işe yaramadığı ancak bu kadar zarif bir dille anlatabilirdi.

Mesaj berrak olduğuna göre AKP ekonomiyi içten içe kemiren rüşvet, yolsuzluk, iltimas ve irtikâplara son vermeli. Geçilmeyen köprü, gidilmeyen yol ve kullanılmayan havalimanı için vatandaşın cebinden alıp yakın işadamlarına vermekten de vazgeçmeli. Bugüne kadar olduğu gibi hatada ısrar etmeleri halinde İşsizler Partisi’nin ilk seçimde cevabı daha sert olacaktır. O gün AKP evvela TBMM’deki ekseriyeti kaybeder. Akabinde, o kadar uğraştıkları başkanlık koltuğuna Erdoğan’dan başka bir isim oturabilir.

2001 KRİZİNDEN SONRA İKTİDARA GELEN AKP KRİZLE GİDEBİLİR

İşsizler Partisi, 2001 krizini müteakip ilk seçimde iktidara gelen AKP’ye seçmenin cebine dokunan hataları affetmeyeceğini, bu hususun Erdoğan da mevzu bahis olsa değişmeyeceğini hatırlattı. Kitlenin halet-i ruhiyesi, hâdiselerin cesaret verip vermemesi ile yakından alakalıdır. 16 Nisan referandumu İşsizler Partisi’ne ve onun arka bahçesindeki milyonlarca kişiye cesaret vermiştir. Hâsıl-ı kelam Türkiye’nin rotasını biraz da 2017 İşsizler Partisi İhtilali’nin seyri belirleyecek.

Tavsiyem o ki demokratik ve sivil ihtilali pür dikkat takip edin…

[Semih Ardıç] 19.4.2017 [TR724]

Maç tekrar oynansa…[Tarık Toros – @TarikToros]

Spor tartışmalarında sık kurulan cümledir, “Bu maç 10 kere oynansa skor değişmez.” İki takımdan birinin diğerine karşı ezici üstünlüğünü ifade etmek için kurulan cümledir bu. Peki, Pazar günkü referandum için aynı cümleyi kurabilir misiniz? Yani, bu pazar yine referandum yapılsa, yine aynı sonuç çıkar mı? Cevabı duyar gibiyim.

PAKET OYLAR

Saray tarafı bunu çok iyi bildiği için, daha sonuçlar kesinleşmeden ortaya çıkıp “Atı alan Üsküdar’ı geçti” dedi. Çok mühimdir bu çıkış. Siyasal iktidar, birkaç saat içinde adeta oldu-bittiye getirerek referandum tartışmalarını bitirmeyi amaçladı. Bu telaş, tartışmaları bitirmediği gibi büyüttü. Yüzler asıktı. Evet oyları istenen seviyede değildi. Belki de, Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) yasaları çiğneyerek iktidara altın tepside sunduğu mühürsüz oylarla sonuç “hayır”dan “evet”e evrilmişti. Cumhurbaşkanı dışında kimse ama kimse sonuçtan mutlu değildi. Dört büyük ilde kaybedilen bir referandum bu. İç Anadolu ve Karadeniz’e sıkışmış bir parti var. Üç yıldır yakılıp yıkılan Doğu, Güneydoğu’daki “evet” oylarının izahı mümkün değil. Seri halde “evet” oyu basılan oy pusulaları ile ilgili videolar, mide bulandırıyor. Ve YSK, “paket oylarla” ilgili tüm şaibelere kulak tıkıyor.

ÖYLE GEREKMİŞ

Yasalara rağmen, mühürsüz oy pusulalarının neden geçerli kabul edildiği sorusuna “Öyle gerekti” diyen YSK Başkanı, demokrasinin en temel ve kutsal unsuru sandık güvenliği açısından büyük utançtır. O YSK ki; müthiş dokunulmazlığı, geçiş üstünlüğü var. Kararlarının temyizi yok. Ortalama 2-3 senede bir seçim yapıyor, onu da yüzüne gözüne bulaştırıyor. “Hayır ve Ötesi” platformunun tespitleri içinde var: 1 Kasım 2015 seçimlerinde muhalefet partilerine ihmal edilmeyecek ölçüde oy çıkan sandıklardan 5 tane bile “hayır” oyu çıkmamış! Tulum “evet” oyu kullanılan sandıkların yüzde 30’unda seçmenlerin tamamı eksiksiz oy kullanmış! En az 7 bin sandıkta seçmen sayısından fazla oy çıkmış!

MAHALLESİNDE BİLE KAYBETTİ

Başa dönelim, bu maç 10 kere oynansa sandıktan “evet” çıkmaz! Saray, bunu çok iyi biliyor. Büyük şehirlerde kaybetmişsiniz. İstanbul ve Ankara 15 sene sonra size “hayır” demiş. Referandum gecesi ilk konuştuğunuz yer olan Sarıyer’de yüzde 60 “hayır” kazanmış. İstanbul’da oturduğunuz ev, oy kullandığınız okulun bağlı olduğu Üsküdar’da kaybetmişsiniz! Mutlu olabilir misiniz? Tartışmalardan rahatsız olup ortalığı sakinleştirmek için meydanlara çıkıp “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diye konuştular. Hâlbuki Üsküdar’ı bile geçememişlerdi.

GEÇMİŞ GEÇMİŞTE KALDI

Gününde zamanında söylediğim için rahatım. Türkiye, 15 Temmuz 2016’dan sonra Saray’ın önüne koyduğu her şeyi onayladı. Saray’a üç-dört ay yetiyordu, o zamanı lehine kullandı ve tek adamlık yolunun taşları böyle döşendi. Muhalefet partileri, sivil toplum, medya, iş dünyası ve bürokrasi, ne isteniyorsa yaptı. Tek örnek vereyim: Muhalefet, zaten bekleme odasına alınmış Meclis’i boykot etse, Anayasa görüşmelerine katılmasa, davet edildiğinde Saray’a çıkmasaydı ne kaybederdi? Hiç bir şey kaybetmezdi. Bilakis, Anayasa değişikliği Meclis’ten ruhsuz ve topal biçimde geçerdi, kimsenin içine sinmezdi. Parlamento’daki müzakereleri hatırlayanınız var mı? Geçti, gitti. Zaten birinci tur görüşmelerde direniş oldu, ikinci turda CHP onu da bıraktı. Şimdi CHP Genel Başkanı “referandum sonucunu tanımıyorum” demiş. Hâlbuki pazar gecesi, “Milletin kararına saygılıyız” lafıyla havlu atmıştı. İki gün sonra “tanımıyorum” demenin kıymeti olacak mı? Sanmam. Kaldı ki, bu noktadan sonra “Ben oynamıyorum” demenin de bir anlamı yok. Onu 7-8 ay önce yapacaktınız. Geçti gitti.

PEKİ, ŞİMDİ NE YAPILMALI?

Referandum bıçak sırtı sonuçlandı. Çok değil medyanın bir kısmı azıcık bastırsa, muhalefet partileri az daha asılsa sonuç başka türlü çıkardı. Ama olmadı. Bugün HDP tutuklu zaten, diğer muhalefet partileri ise Meclis zemininde bir şey yapamaz. Tıkalı orası. Etki uyandırmak istiyorsa yapacağı yegâne şey kaldı: Parlamento’dan istifa edip sine-i millete dönmek yani ülkeyi seçime zorlamak. Tümüyle Ankara’dan korkan patronların kontrolündeki medyaya gelince, “Eldekini yitirmemek için” vermedikleri taviz kalmadı. Lakin korkunun ecele faydası yok. İtibarları sıfır. Belki, azıcık dik durarak bu memleket için faydalı bir iş yapabilirler, ama umut yok söyleyeyim. Böyle gider. Sosyal ağlar, önümüzdeki süreçte belirleyici olacak. İnternetin fişini çekemezler! Ya çekerlerse diye korkmayın, bugün internetin fişini çekmek ülkenin fişini çekmek demektir. O karanlıktan hayır çıkmaz.

ERKEN SEÇİM OLUR MU?

AKP’de büyük erozyon var. Parti, onca bastırmaya, devlet ve medya olanaklarına rağmen 1 Kasım’daki yüzde 49.5’un çok altında. Korku rejimi ile anca bu kadar oluyor, onu da anladılar. Oranı yükseltmeleri mümkün değil, iniş kaçınılmaz. 2011 seçimlerinden bu yana hiçbir vaatlerini tutmadılar. Bilakis, işler hep kötüye gitti. Yapılan hiç iyi bir şey de yok (köprü-tünel demeyin, bozuşuruz.) Haliyle, MHP ve HDP’nin barajın altında olduğu, iki partili bir parlamentoyu görürlerse, seçime giderler. Değilse beklerler. Saray, MHP’yi ürkütmeden, 2019’a kadar böyle yürümek isteyecektir.

DÜNYA TANIMIYOR

Referandumu dünya tanımıyor. Türkiye sağlıklı seçim yapamayacağını da göstermiş oldu. Ankara’nın meşruiyeti ilk defa yüksek sesle sorgulanıyor. Artarak devam edecek. Saray, içeride sert önlemler alacaktır. OHAL her defasında uzatılacak. Yeni KHK’lar gelebilir. 50 binin üzerinde OHAL tutuklusu var, bir o kadar daha tutuklama yapabilirler, o derece gözlerini karartmışlar. Baskı ve sindirme artacak. Bunlar, bitişin ve tükenmenin kaçınılmaz sonucu olarak yaşanacak. Bariyerlere çarpa çarpa iniyorlar. Müsterih olun.

[Tarık Toros] 19.4.2017 [TR724]

The Dictator’ın son filmi: Mühürsüz kral [Veysel Ayhan – @Veyhann]

Meşhur komedi filmi “The Dictator”un en iyi kısmı 100 Metre yarışıdır. Sevimli diktatör diğer yarışçılarla sıraya dizilir. Onlar eğilmiş start sesini beklerken diktatör koşuya başlar, 5-6 adım sonra cebinden çıkardığı start tabancasını ateşler. Çünkü start tabancası ondadır. Ortalarda kendisine yetişmeye çalışan iki rakibini dönüp tabancasıyla haklar. Sona doğru takatten kesilince bu sefer finiş çizgisini kendisine çağırır. Çizgiyi ona doğru getirirler ve diktatör yarışın şampiyonu olur.

Böyle bir şey filmlerde hatta komedi filmlerinde olur sanıyorduk. Ama yanılmışız.


2017 yılı Türkiye siyasetinde aynen gerçekleşti.

DİREĞE ÇARPAN TOP, GOL SAYILIR!

Bizimki, filmdeki kadar masum ve sevimli değil. Bilakis aşırı sinirli ve öfkeli. Mağlubiyete tahammülü yok.

Düşünün futbolda şampiyonluk maçı oynanıyor. Son beş dakikada hakem bir anda kural değiştiriyor. Kale direğine çarpan topları da gol sayıyor. Ve tuttuğu takımı galip ilan ediyor.

Veya satranç oynuyorsunuz. Karşınızdaki şahıs yenilmek üzereyken fillerle düz gitmeye kalkıyor. Kaleyle çapraz yürüyüp şah çekiyor. İtiraz ediyorsunuz yandaki “bağımsız” hakem, “kural tam şimdi değişti” diyor.

Yüksek Seçim Kurulu, sandık görevlilerine günlerce eğitim vermiş, mühürsüz zarf ve pusulalarla kullanılan oyların geçersiz olacağını duyurmuş. Hatta 2014’te 250 seçmenin oy kullandığı bir sandıkta, sandık başkanı zarfların arkasına mühür vurmadığı için seçim iptal edilmiş. Ama şimdi sayım yapılırken kural değişiyor.

YSK üyeleri “mühürsüz oylar da geçerli” diyerek sandık yolsuzluğu tarihine isimlerini yazdırıyor.

MÜHÜRSÜZ OYLAR KİMİN?

Avrasya Kamuoyu Araştırmaları Merkezi’nin (AKAM) sahibi Kemal Özkiraz, referandumda 1 milyon oyun iptal edildiği, 2.5 milyon oyun da mühürsüz kullanıldığını söyledi: “Benim partilerden, sandık gözlemcilerinden aldığım bilgiler, mühürsüz oy pusulalarının tamamında ‘Evet’ çıktığı yönünde. Böyle bir şey tesadüfle açıklanamaz” dedi.

HER ŞEYİ AÇIKLAYAN DİYALOG:

Muhabir YSK Başkanı Sadi Güven’e soruyor:

-Önceki seçimlerde mühürsüz oy pusulaları kabul edildi mi ?
Sadi Güven: -Hayır edilmedi.
Muhabir: -Bu sefer neden ihtiyaç duyuldu ?
Sadi Güven: -Öyle gerekti.

Başka söze gerek yok.

YENİ SKANDAL

Dün Cumhuriyet yazarı Çiğdem Toker’in ortaya çıkardığı skandal daha vahim. Oy sayım sırasında YSK’nın yayınladığı “mühürsüz oylar da geçerli” duyurusu, YSK kararı değilmiş! Yani başkan üyeleriyle beraber karar almış değil. Ortada başkan, başkanvekili ve 9 üyenin imzası olan bir karar yok. Bu bile referandumun iptali için yeterli sebep.

HEM EVİNİ YIK, HEM OYUNU AL!

“Seni başkan yaptırmayacağız” diyen Selahattin Demirtaş ve pek çok HDP milletvekili hapse atıldı. İl ve ilçeler yıkıldı. Yüz binlerce insan göç etti. Ama her nasılsa seçmen sayısı değişmedi. Hatta bi hayli artmış. Bu mezalimi yaşayanların çoğu da “evet” demiş! Referandumun neresine dokunsanız dökülüyor.

Karşımızda yasa-hukuk dinlemeyen, dilediğini yapan, sonra yaptığı için yasa icat eden bir “diktatör” var.

MEŞRUİYETİ YOK!

Çalıntı araba süren bir şoförün meşruiyeti yoktur.

Çalıntı cübbeyle hakimlik, çalıntı önlükle doktorluk olmaz.

Bir evin anahtarını çalınca o ev sizin olmaz.

16 Nisan referandumu göz göre göre oy hırsızlığı yapılmış bir seçimdir. Meşru değildir. İptali gerekir. Bu referanduma dayanılarak atılacak hiç bir adımın da kanun önünde meşruiyeti olmayacaktır.

CHP VEYA UMUTSUZ VAKA!

Muhalefet ne yapabilir?

Tek bir şey yeter: CHP milletvekilleri “referandum iptal edilmiyorsa meclisten çekiliyoruz” desinler. Veya meclisi boykot etsinler kafi.

Gayri meşru seçilmiş bir “başkan”ın meclisi altında çalışmak hiçbir demokraside meşru değildir.

Ters bir soru sorayım. CHP iktidar olsa ve sandıkta bu yolsuzlukları yapıp referandumu kazansaydı, Erdoğan ve AKP ne yapardı? CHP veya muhalefet onların yapacağının onda birini yapıyor mu?

[Veysel Ayhan] 19.4.2017 [TR724] 

Referandum sonucu ‘yok’ hükmündedir! [Erhan Başyurt - @Erhan_Basyurt]

Türkiye, tarihinin en önemli sistem değişikliğini ve en kritik referandumunu maalesef demokrasi ve hukuka uygun tamamlayamadı.

Demokrasilerde, yöneticilerin meşruiyetini sağlayan en temel unsur, ‘eşit, adil ve şeffaf’ seçimle iktidara gelmeleridir.

***

16 Nisan referandumunda YSK’nın kanuna aykırı verdiği ‘mühürsüz oylar geçerlidir’ kararı nedeniyle sonuçlar şaibeli hale gelmiştir.

2 buçuk milyon mühürsüz oy olduğu iddia ediliyor.

240 kişinin oy kullandığı sandıktan 400 oy çıktığı resmi tutanaklara geçti.

Mühürsüz oyların yoğun kullanıldığı illerde, AK Parti’nin eski oylarına kıyasla ‘evet’ artışı yaşanması şüpheleri güçlendiriyor.

***

AK Parti ve MHP’nin ittifakına, HDP’li eş başkanlar ve vekillerin tutuklanmasına, şehir merkezlerinin operasyonlarla yıkılıp 500 bin kişinin göçe zorlanmasına, Kürtçe şarkının yasaklanıp Kürtçe eğitimin kısıtlanmasına rağmen, Doğu illerinde ‘evet’ artışı da mantıkla izah edilebilir değil…

***

Referandum oylamasının şaibeli hale geldiğini uluslararası gözlemciler ve AGİT de doğruluyor.

AGİT referanduma ilişkin resmi ön raporunda, sandık kurul başkanlarına müdahale edildiğini, YSK’nın 3 üyesinin seçim öncesi hapse atıldığını, fırsat ve propaganda eşitliği olmadığını, iktidarın devlet imkânlarını kullandığını ve seçmen kayıtlarında sorunlar olduğunu kaydediyor.

Daha önemlisi de, YSK’nın son dakikada verdiği ‘mühürsüz oylar geçerlidir’ kararının kanuna aykırı olduğunu ve hileye kapı araladığını ifade ediyor, AGİT.

***

YSK Başkanı Sadi Güven, benzer kararların daha önceki seçimlerde de verildiği ifade edip, 2004 ve 2009’dan örnekler veriyor.

Doğru, o yıllarda bu tarz kararlar alınmış.

Ancak 2010’da AK Parti kanuni düzenlemeyle mühürsüz oyların sayılmayacağına hükme bağlıyor.

YSK da, 2014’te bu yasaya dayanarak, Bitlis Güroymak, Muş Serinova ve Aydın Buharkent’te seçimleri ‘mühürsüz oy’ itirazlarıyla iptal ediyor.

***

O dönem YSK Başkanı Sadi Güven… İtirazların ikisini de AK Parti yapıyor.

Aradan 3 yıl geçmiş, kanun aynı kanun başkan aynı başkan, itiraz eden de yine AK Parti ve bu kez YSK ‘mühürsüz oylar geçerli’ diyor.

***

2010’da AK Parti’nin çıkardığı yasa maddesi aynıyla yerinde duruyor.

YSK’nın kanun koyma ya da ilga etme yetkisi veya hakkı yok.

Tüm anayasal kurumlar gibi kanunlar çerçevesinde hareket etmek zorunda.

Nitekim YSK, seçmenlere yönelik oy kullanım kılavuzunun en başında ‘mühürsüz oylar kabul edilmez’ diyor…

YSK’nın ‘mühürsüz oylar geçerlidir’ demesinden sadece 2 saat önce Yurt Dışı Oylar Sandık Kurulu ‘mühürsüz oylar kanunen geçersizdir’ diyor.

Aynı seçimde yurt dışı oylar ve yurt içi oylar farklı sayılıyor. YSK’nın son anda aldığı karar keyfi ve hukuksuz…

***

YSK’nın kanunsuz kararı, AGİT’in gözlem raporu, uluslararası gözlemcilerin açıklamaları,  CHP ve HDP’nin belgeli itirazları, Türkiye Barolar Birliği, Oy ve Ötesi’nin açıklamaları seçimin şaibeli olduğunu şüpheye mahal bırakmayacak şekilde somut delilleriyle ortaya koyuyor.

***

YSK’nın kanunsuz karar skandalı az da olsa demokrasiyle yönetilen ve hukukun kısmen de olsa özgür olduğu bir ülkede gerçekleşseydi, kanunsuz kararı keyfi şekilde son dakikada oybirliğiyle alan YSK Başkanı ve üyeleri istifa eder ve referandum mutlaka yenilenirdi.

***

Siyasi baskılar hukukun ve demokrasinin işlemesine izin verir ya da vermez ama gerçek değişmez; seçimler adil ve eşit şartlarda gerçekleşmiş olsa ve başka hiçbir suistimal olmasaydı bile YSK’nın kanunsuz kararı tek başına referandumun tekrarı için yeterlidir ve referandum sonuçları şu haliyle ‘yok’ hükmündedir.

Referandum yenilenmezse, AK Parti ve Erdoğan için 16 Nisan ‘astarı yüzünden pahalı bir Pirus Zaferi’ olacaktır.

Aşırı kutuplaştırılmış bir ülkede şaibeli bir seçimle iktidarda güçlü kalmak ve istikrarlı bir yönetim ortaya koymak neredeyse imkânsızdır.

Uluslararası itibarın ardından ulusal ve uluslararası meşruiyetin de yitirilmesi ‘mağluptur bu yolda kazanan’ sözünün hayata geçirilmesinden başka bir sonuca hizmet etmez…

[Erhan Başyurt] 19.4.2017 [TR724]