Hocaefendi, Manchester’daki terör saldırısı için Tel’in mesajı yayınladı

Fethullah Gülen Hocaefendi, İngiltere’nin Manchester şehrinde gerçekleştirilen bombalı saldırı münasebetiyle Tel’in ve taziye mesajı yayınladı.

Hocaefendi’nin yayınladığı mesajın tamamı şöyle; 

22 Mayıs’ta İngiltere’de Manchester Arena’daki bir konserde meydana gelen bombalamadan ötürü büyük üzüntü duydum. Bu menfur saldırıyı şiddetle lanetliyorum. Aralarında çocukların da bulunduğu hayatını kaybeden ve yaralanan mağdurlara, ailelerine ve yakınlarına en derin başsağlığı dileklerimi iletiyorum. IŞİD anlamsız, dehşete düşüren şiddet ve terörizmi yayarak toplumumuzda bir felaket olmaya devam ediyor.

Dostluk, arkadaşlık ve müzik ortamında insanları bir araya getiren bir konserin, kaos ve teröre sahne olması yürekleri dağlıyor. Daha önce de belirttiğim gibi, insan hayatının kutsallığına yapılan herhangi bir saldırı tüm insanlığa yapılan bir saldırıdır. Böyle bir acımasızlığa hiçbir gerekçe bulunamaz. Dini, siyasi veya ideolojik bir gündemi teşvik etmek için şiddet kullanılmasını tereddütsüz kınamaya devam edeceğim.

Cenab-ı Erhamurrahimin’den yaralıların iyileştirmesini, bu menfur saldırının mağdurlarını ve küresel toplumumuzu barış ve uyum içerisinde yaşanıldığı günlere ulaştırmasını niyaz ediyorum.

23.5.2017 [Zaman Amerika]

Bu zattan niye bu kadar korkuyorlar [Safvet Senih]

Mustafa Sungur Ağabeyimizin damadı vefat edince bir grup ağabeyimizle beraber taziyeye gitmiştik. Dersanesinde taziye için bizim gibi gelmiş başka ağabeyler de vardı. Sungur Ağabey, onlardan birisine “Hâfız Ali Mülâyim! Bak bu kardeşlere de Üstad Hazretleriyle nasıl tanıştığını bir anlatıver.” dedi. Bilâl-i Habeşi Hazretlerinin torunlarından olan bu mübarek ağabeyimiz kendine has üslubu ile anlatmaya başladı:

“1945’den 1958’e kadar Van’dan Urfa’ya kadar bütün telefon direkleri benim elimden geçti. NATO’ya bağlı bir Alman şirketinde çalıştım. İş bitince ‘Gel seni Almanya’ya götürelim’ dediler ben de kabul ettim. Pasaport işlerim için İstanbul’a gittim. Bir otele yerleştim. O gece rüyamda bir zat bana ‘Sen Kur’an hâfızısın… Bırak bu işleri.’ 

Öbür gün yine rüyamda aynı zât bana ‘Ben sana söylemedim mi? Sen hâfız-ı Kur’an’sın… Bu işlerden vazgeç… Git kendi işini yap’ dedi. Kendi kendime ‘Bu hâl nedir yâ Rabbi!’ dedim. Ama aynı zat üçüncü gün de aynı ikazı yaptı. Pasaport işim bitmişti. Öbür gün Almanya’ya gidiyordum artık. Otele döndüm ışığı söndürüp yatağa yattım. 

Beş dakika geçmeden pencere açıldı, bir zat girdi, bir ses geldi. Bağırarak bana: ‘Hâfız Ali!..  Kalk. Beni üç defadır buraya  getiriyorsun. Ben sana, bu işlerden vaz geç demedim mi? Sen hem hâfız-ı Kur’an’sın, hem de böyle şeylerle uğraşıyorsun. Sen Almanya’ya gitmeyeceksin. Dön Bitlis’e git… Benim ismim Said Nursi!..’ dedi. 

Bunu duyunca, ‘Acaba bu zat kimdir?’ dedim. Ellerimi uzattım fakat boşta kaldılar. Kalkıp ışığı açtım. Ama baktım odada kimse yok… Pencere de kapalı idi. ‘Bu zât, herhalde büyük bir kişi olmalı. Ama ben ne yapayım?’ diye düşünmeye başladım. 

Sonra ‘Para, pul ve makam Almanya’da. Ama ben bunlardan vazgeçmeliyim.’ dedim.  Öyle de yaptım. Her şeyi terk edip doğruca Bitlis’e döndüm. 

Gökmeydan Camii imamına gidip, rüyamda gördüğüm Said Nursi’nin kim olduğunu sordum. Onun büyük birisi olduğunu ve Isparta’da  kaldığını söyledi… 

Biz böyle konuşurken, birden kapıdan iki kişi girdi. Bunlar kollarıma girip bana ‘Kalk bakalım’ dediler. Beni doğruca karakola götürdüler. Meğer askerliğim elli beş gün geçmiş. Beni asker kaçağı, firari diye tuttular. Karakoldan da askerlik şubesine götürdüler. Ben kaçak olmadığımı, aslında arandığımı bile bilmediğimi, askerlikten kaçmadığımı söyleyince, beni cezalı olarak, Isparta 3. Eğitim tugayına göndermeye karar verdiler. 

Evrakları hazırlayıp Bitlis’ten Diyarbakır’a götürdüler. Oradan da bindirdiler bir kara trene... Hayvan bile barınmayan bir vagona koydular. Nihayet Isparta’ya ulaştık. Mimar Sinan Camiinin karşısında Güvenç Oteli vardı. İçeriye girince otelci bana ‘Sen hangi mağaradan geldin?’ dedi. Ben de ‘Ne mağarası, kömürlü trende oldu’ dedim… Odama yerleşip temizlendim.

Sabah kalktım Üstadın evine doğru yürüdüm. Uzaktan baktım kapısının önünde bir polis duruyor. Biraz bekledim. Polis bir o başa, bir bu başa gidip geliyor, sonra gelip yine kapının önünde duruyor. ‘Allah, Allah! Burası herhalde karakol !’ diye düşündüm. Biraz daha bekledim. Ama karakola girip çıkan yok… O zaman Üstadın evi olduğu kanaatına vardım.

Ben de bir o başa, bir bu başa gidip geldim. Baktım birisi yanıma yaklaştı ve bana ‘Sen kimsin?’ diye sordu. ‘Ben insanım’ dedim. Bu sefer ‘Öyle demek istemiyorum, nereden geliyorsun?’ dedi. ‘Bitlis’ten geliyorum. Burada Bediüzzaman varmış, elini öpüp gideceğim.’ dedim. ‘O şimdi burada değil, Barla’dadır.’ dedi. Ben de ilk defa Barla diye bir isim duyduğum için, ‘Barla nedir?’ dedim. Adam ‘Sen benimle alay mı ediyorsun?’ dedi. ‘Vallahi Barla nedir bilmiyorum’ dedim. O zaman ‘O bir köydür. Üstad oraya gitti’ dedi. 

“Sonra geriye döndüm. Baktım üç kişi beni takip ediyorlar. Sokağı değiştirdim. Hemen oradan Ulu Camiye gittim. Orada öğle namazını kıldım. Baktım yine beni takip ediyorlar hemen otele dönüp, olanları otelciye anlattım. O ‘Seni yakalamadılar mı?’ dedi. ‘Yok’ deyince, ‘İyi ki, yakalamamışlar, yoksa karakola götürüp dövüyorlar’ dedi. 

‘Peki, bu zattan niye korkuyorlar. Bu zatın topu tüfeği, askeri, ordusu mu var?’ dedim.

‘Vallahi bu zatın topu tüfeği yok ama öyle kuvvetli bir imanı var ki, bütün hükümet  erkânı ondan korkuyorlar’ dedi. Neticede o gün Üstadı görmek mümkün olmadı.

“İkinci gün abdestimi aldım, tekrar Üstad’ın evine gittim. Baktım polisler uzakta ‘Bismillahirrahmanirrahim deyip kapıyı çaldım. Birisi kapıyı açıp bana ‘Hafız Ali Mülayim sen misin?’ dedi. ‘Benim kurban. Hele ver şu mübarek elini bir öpeyim deyip eline eğildim. Elini çekip dedi ki: ‘Benim adım Ceylan!...’ ‘Allah müstehakını versin…’ deyip ağlamaya başladım. ‘Ağlama’ dedi. Kalktı boynuma sarıldı, başımdan öptü. ‘Ağlama, Üstad  bana dedi ki, kapıda dur Hafız Ali Mülayim gelecek. Benim selamımı söyle, kendisini talebeliğe kabul ettim. Doğru gitsin kıtasına teslim olsun, durmasın. Bir daha buraya uğramasın.’ dedi.”

“Söz dinleyip kıtama gittim, teslim oldum…"

[Safvet Senih] 24.5.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

15 Temmuz'un lideri? [Abdülhamit Bilici]

Akın Öztürk 15 Temmuz'un lideri ve güya darbeyi yöneten Yurtta Sulh Konseyi'nin başkanı olmakla suçlanıyor. Ancak Genelkurmay Başkanlığı'nın 21 Temmuz tarihinde onunla ilgili yaptığı açıklamayı ve Akın Öztürk'ün mahkemedeki ifadesini birlikte değerlendirince bu suçlamanın hiçbir temeli kalmıyor.

Çünkü Genelkurmay'ın 21 Temmuz tarihli açıklamasında, Akın Öztürk'ten darbecileri ikna etmek için yardım istendiği belirtiliyor. Öztürk de ifadesinde tam bunu, yani Genelkurmay'ın talebi üzerine darbecileri ikna edip bu işten vazgeçirmeye çalıştığını söylüyor.

Bir adam aynı anda hem darbenin lideri hem de darbecileri ikna etmek için yardımı istenen kişi olabilir mi? Gerçekten de ne kadar kirli ve korkunç bir kumpasla karşı karşıyayız!

[Abdülhamit Bilici] 24.5.2017
[https://www.facebook.com/abdulhamit.bilici.5/posts/161096871093237]

Avrupa ‘terör bölgesi’ haline mi geliyor? [Analiz: Hasan Cücük, Kopenhag]

İrlanda Kurtuluş Ordusu’nun (IRA), İspanya’daki ayrılıkçı Bask hareketinin (ETA), Yugoslavya’daki iç savaşın ya da Rusya’daki Çeçenistan mücadelesinin beraberinde gerçekleşen terör eylemlerini saymazsak, Avrupa radikal İslamcı terörle ilk kez Mart 2004’te İspanya’nın başkenti Madrid’de tanıştı. Yolcu trenlerine yapılan saldırıda 191 kişi hayatını kaybetti. 2004’teki Madrid saldırısından sadece bir yıl sonra Temmuz 2005’te Londra’da metro saldırıları yapılmış, 56 kişi hayatını kaybetmişti. El Kaide’nin üstlendiği bu iki saldırıdan sonra 2015’e kadar ciddi bir terör eylemi yaşanmadı. Bu süreçte radikal İslamcı terör, daha çok Müslümanların yoğun yaşadığı ülkeleri hedef almıştı.

Europol verilerine göre İspanya, Fransa, Yunanistan, Belçika ve İngiltere gibi ülkelerde ‘ayrılıkçı terör’ gruplarının eylemleri olmuştu. 2011’de 174, 2012’de 219 eylem saptamıştı Avrupa güvenlik birimleri. Bunların 125’i İspanya’da, 54’ü ise Fransa’da yaşandı. 2012’de yine sol görüşlü terör gruplarının 18, sağ görüşlü terör gruplarının ise 2 eylemi kaydedilmişti.

SURİYE İÇ SAVAŞININ ARTÇILARI

2014’te Brüksel’de bir Yahudi müzesine saldırarak 4 kişiyi öldüren zanlı kısa sürede yakalanmış ve Suriye’de savaşmış göçmen bir Fransız vatandaşı olduğu ortaya çıkmıştı. 2015’ten itibaren Avrupa’da sıklıkla görülmeye başlayacak terör saldırılarının işaret fişeğiydi bu katliam. Bilhassa Suriye’deki iç savaşa katılıp sonra tekrar Avrupa’ya dönen militanlar, potansiyel tehlikeydi artık. Nitekim 7 Ocak 2015’te Fransız mizah dergisi Charlie Hebdo’ya baskın düzenleyen Şerif ve Said Kouachi kardeşler, 12 kişiyi öldürüp 11 kişiyi yaraladı. Gerekçe olarak dergide yayınlanan Hz. Muhammed (sav) karikatürleri gösterildi. Avrupa açısından bu ifade özgürlüğüne açık bir tehditti. Bir ay sonra Kopenhag’da yine benzeri gerekçelerle bir terör eylemi düzenlendi. Hakaret içerikli karikatürler çizen İsveçli Lars Vilks’in katıldığı bir konferansa yapılan saldırıda iki kişi hayatını kaybetti. 22 yaşındaki saldırganın ismi Omar Abdel Hamid El-Hussein’di.

Kasım 2015’te ise Paris bir kez daha terörün hedefi olacaktı. Stade de France, restoranlar ve Bataclan müzik kulübünü hedef alan IŞİD militanları Fransa’ya tarihinin en ağır terör faciasını yaşattı. 130 kişi hayatını kaybetti, yüzlerce insan da yaralandı. Paris’te terör ‘amacına’ ulaşmıştı. Günlük hayat durdu, şehirdeki bütün fuar, konser, sergi ve benzeri organizasyonlar iptal edildi. Kısa süreli de olsa Paris’e gelen turistlerde yüzde 65’e yakın azalma yaşandı. Fransa’da hâlen devam eden olağanüstü hâl ilan edildi.

Bu saldırıların ortak temalarından birisi, Suriye’deki iç savaşın artçı sonuçları olmalarıydı. Nitekim bu iç savaşın bir ürünü olan IŞİD, Ocak 2016’da İstanbul’daki bir turist kafilesine saldırdı ve 12 kişi hayatını kaybetti. Mart 2016’da bu kez Brüksel’de havaalanı ve metroyu hedef aldı. Bu katliamda da 32 kişi can verdi. Bütün bu saldırılar, istihbarat önlemlerinin arttırılmasına, şehirlerde askerî araçların günlük hayatın bir parçası hâline gelmesine sebep oldu.

‘YALNIZ KURTLAR’ AVRUPA’DA KOL GEZİYOR

Temmuz 2016’da IŞİD yönlendirmeli saldırılan bu kez kamyonlarla yapılmaya başlamıştı. Fransa Ulusal Günü’nde Nice şehrinde IŞİD’le bağlantılı bir militan, sürdüğü kamyonu halkın arasına sürerek 86 kişinin ölümüne yol açmıştı. Aralık 2016’da Berlin’deki Noel Pazarı’na TIR’la dalan IŞİD’li terörist, 12 kişiyi öldürdü. 31 Aralık’ta İstanbul’un gözde eğlence merkezi Reina’daki saldırıda 39 kişi hayatını kaybetti.

2017’nin ilk aylarında da terör eylemleri maalesef devam edecekti. Mart’ta Londra’da bir köprüde aracını yayaların üzerine süren bir saldırgan 4 kişiyi öldürürken, Nisan’da İsveç’in başkenti Stockholm’de insanların arasına dalan bir kamyonet 5 kişiyi katletti. Bu saldırıların bir kısmı doğrudan IŞİD militanlarınca yapılırken, bazıları ‘kendi kendine radikalleştiği’ tespit edilen ve ‘yalnız kurt’ olarak adlandırılan kişilerce planlanıyordu. Bu sebeple de saldırganların önceden tespitinde istihbarat örgütlerinin işleri zorlaşmıştı.

Önceki gece terör Manchester’ı vurdu. ABD’li şarkıcı Arianne Grande’nin konser verdiği Manchester Arena’ya giren bir canlı bomba, üzerindeki patlayıcıları infilak ettirerek aralarında çocukların da olduğu 22 kişiyi katletti. 59 kişinin de yaralandığı saldırıyla ilgili Başbakan Theresa May ilk dakikalarda, ‘terör eylemi’ açıklaması yaptı. Nitekim dün öğlen saatlerinde saldırıyı IŞİD üstlendiğini duyurdu.

2015’ten bu yana Avrupa şehirlerinde artarak devam eden radikal İslamcı terör, Avrupa devletlerinin günlük hayatı zorlaştıran kararlar almasına yol açarken Avrupalıları da bir hayli tedirgin etmiş durumda. Kimi zaman otomatik silahlarla, kimi zaman kamyonlarla yapılan katliamlar neticesinde Müslüman göçmenlere yönelik nefret de artıyor. Göçmenlik karşıtlığı artık merkez siyasetin konusu olmaya başladı ve Müslümanlara yönelik ‘güvenlik taramaları’ arttırıldı. Terörden en çok etkilenenler arasında Avrupalı Müslümanlar da var.

[Hasan Cücük] 24.5.2017 [TR724]

Menderes’ten Erdoğan’a Türk liderlerinin ABD gezileri [Dr. Serdar Efeoğlu]

Geçtiğimiz hafta Türkiye’nin en önemli gündemini referandumdan OHAL’in sağladığı imkânlara rağmen YSK’nın müdahalesi ve şaibe iddiaları ile kıl payı başarılı çıkan Erdoğan’ın ABD gezisi oluşturdu. Erdoğan referandum sonrasında AB ülkelerinden bulamadığı desteği ABD’den elde etmek amacıyla gittiği gezide Başkan’la sadece yirmi dakikalık bir görüşme yapabildi.

Erdoğan’ın görünüşteki amacı YPG’nin silahlandırılmasının engellenmesi olsa da Trump’la fotoğraf çektirmekle yetindi. On dört saatlik bir uçak yolculuğunu çok kısa bir görüşme ve bir fotoğraf için göze alması ilginç bir durumdu. AKP’lilere göre “ısrarlara rağmen” Almanya Şansölyesi Merkel’in elini sıkmayan Trump’ın Erdoğan’la tokalaşması büyük bir başarıydı.

MENDERES ABD’DE

1.Dünya Savaşı sonrasında dünyanın başat gücü olarak ortaya çıkan ABD, bugüne kadar Türk dış politikasının temel belirleyicisi oldu. Türkiye, hep ABD’nin istekleri doğrultusunda politikalar izledi ve bu durum halen devam ediyor. Bunun sonucu olarak Türk liderler Washington yollarını sık sık aşındırdılar. Böylece bir taraftan ABD’nin desteğini alırken, diğer taraftan iç kamuoyuna ABD’nin kendi yanlarında olduğu imajını vermeyi çalıştılar.

Demokrat Parti döneminde Marshall yardımları ile Türkiye önemli bir kalkınma hamlesine girişti. Menderes, Türkiye’yi “Küçük Amerika” yapmayı vaat ediyor ve ABD sayesinde ülkenin makûs talihinin değişeceğine inanıyordu. Türkiye bu dönemde Kore’ye asker göndererek ABD’ye karşı görevini tam olarak yapmış ve NATO’ya üye olarak Batı ittifakının bir parçası olmuştu.

Türk devlet adamlarından ABD’ye ilk seyahat eden Cumhurbaşkanı Celal Bayar oldu. Bir ay süren gezide New York, Los Angeles, Dallas ve Chicago’ya gittiği gibi iki üniversitede de konuşma yaptı. Bayar, gittiği yerlerde çok güzel bir şekilde karşılanmış, kendisine birçok ödül ve hediye takdim edilmişti. Bu seyahatten kısa bir süre sonra yapılan anlaşma ile Amerikan ve NATO üslerinin kurulması yolunun açılması, Bayar’ın gezisinin ABD açısından asıl önemli kısmını göstermekteydi.

Başbakan Menderes’in ilk ABD gezisi ise 30 Mayıs-4 Haziran 1954 tarihleri arasında gerçekleşti. New York’ta Menderes’in kaldığı otele gelen Başkan Eisenhower bir konuşma yapmış, Menderes onuruna bir öğle yemeği de vermişti. Amerikan basınında komünizme set çeken bir ülke olarak görülen Türkiye hakkında birçok olumlu haber yer almıştı.

1955’den sonra ülkenin darboğaza girmesi, DP iktidarının otoriter eğilimlere yönelerek basına sansür uygulaması ve gazetecileri tutuklaması, ABD’nin tepkisine neden oldu. Bu sırada Amerikan basınında Menderes’in “kendini Diktatör ilan eden Başbakan” olduğuna dair haberler yer almaktaydı.

MENDERES’İN HAYAL KIRIKLIĞI

Menderes son seyahatini 27 Mayıs darbesinden kısa bir süre önce yaptı. Seyahatin amacı CENTO konusunda ABD’nin desteğini almaktı. Ayrıca 1958’de Irak’ta yaşanan askeri darbe Menderes’i ABD’de güven tazelemeye itmişti. Ancak hayal kırıklığı daha ilk aşamada kendini gösterdi.

1959 yılı Ekim ayında kalabalık bir heyetle ABD’ye giden Menderes’i havaalanında foto muhabiri Güngör Akkan, Türk Dışişleri mensubu birkaç kişi, kırk elli kadar Türk, yedi sekiz kadar Amerikalı genç ve Menderes’in davetlisi olan Vatan gazetesi muhabiri Orhan Karaveli karşıladı. ABD önceki seyahatin aksine Menderes’e önem vermemiş, karşılamaya yetkili bir kişi bile göndermemişti.

Bu durum Menderes ve heyettekilerin büyük bir şok yaşamasına neden oldu. ABD’nin onur kırıcı muamelesi moralleri bozdu. Gezide ABD’den alınacak mali yardım her şeyin önüne geçmişti. Menderes ekonominin toparlanabilmesi için ABD’den 500.000-600.000 Dolar civarında yardım talep edecekti. Amerikalı yetkililere verilmek üzere birçok hediye de getirilmişti.

MENDERES ÜÇ DAKİKA MI GÖRÜŞTÜ?

9 Ekim’de Beyaz Saray’da Eisenhower’la Menderes arasındaki görüşme yarım saat sürmüş, ancak mali yardım gündeme bile gelmemişti. Bu durum Menderes’in moralini daha da bozmuş ve muhabir Karaveli’ye görüşmenin “Sadece bir nezaket ziyareti” olduğunu söylemişti.

Türk heyeti ertesi gün Amerikan Dışişleri Bakanlığı’na davet edildi. Ancak heyet randevu yerinde uzun süre bekletildi. Zaten Bakan Herter’le Menderes’in görüşmesi sadece 15 dakika devam etmişti.

Menderes’in canını sıkan gelişmeler bununla da sınırlı kalmamış, Başkan’la yarım saat süren görüşme Associated Press haber ajansı tarafından yanlışlıkla üç dakika olarak verilmişti. Muhalefet Menderes’e sert eleştirilerde bulununca ajans yetkilileri özür dilemek zorunda kalmıştı. Bu ziyaret 27 Mayıs Darbesi’ni engellemeyecek ve Menderes’i idama götüren süreç başlayacaktı.

ABD KAPISINDA TÜRK LİDERLER

Türk liderlerin Bayar’la başlayan ABD başkanlarını ziyaretleri sonra da devam etti. İsmet İnönü Başbakanlığı döneminde iki defa, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay bir defa ABD’yi ziyaret etti. “Amerikancı” olmakla itham edilen Süleyman Demirel’in ABD ziyareti ilk Başbakanlığı döneminde sadece bir defa gerçekleşti (1969). Bülent Ecevit’in ise 1978’de Başbakan olarak ABD’yi ziyaret ettiğini görüyoruz.

12 Eylül sonrasında Türk devlet adamlarının ABD gezilerinin çok fazla arttığı, özellikle 2000’li yıllarda zirve yaptığı dikkat çekiyor. Turgut Özal (1983-1993) toplam altı defa ABD’ye gitti. Önce Başbakan, ardından Cumhurbaşkanı olan Demirel ise 1992’den 2000 yılına kadar dört defa ABD seyahati yaptı. Tansu Çiller üç defa, 1999’da Başbakan olan Ecevit de iki defa ABD ziyareti gerçekleştirdi.

1990’lardan itibaren her Başbakanın ABD’ye mutlaka gitmesi elbette tesadüf değil. Soğuk Savaş Dönemi sona ermesine rağmen Türkiye’nin özellikle Ortadoğu’da yaşanan gelişmelerle ABD’ye bağımlılığının daha da artması, iktidara gelen her liderin ABD Başkanını ziyaret ederek bir nev’i icazet almasını zorunlu hale getirmiş gibi görünüyor.

ABD ÜST AKIL MI? İCAZET ALMA YERİ Mİ?

ABD ziyaretlerinde rekor, Amerika’yı “üst akıl” olarak niteleyen, 15 Temmuz darbesinin arkasında Amerika’nın olduğunu söyleyen, birçok mitingde “Ey Amerika!” diyerek meydan okuyan Erdoğan’a ait. Erdoğan 2004’de başladığı resmî ABD gezilerinde bütün Türk başbakan ve cumhurbaşkanlarına fark atmış gözüküyor.

Erdoğan’ın Başbakanlığı dönemindeki ziyaretlerinin sayısı on iki. Bu da yaklaşık her yıl bir şekilde Amerika’yı ziyaret ettiğini gösteriyor. Cumhurbaşkanlığı süresince Abdullah Gül sadece iki defa ABD’ye giderken, Erdoğan’ın 2014’de başlayan cumhurbaşkanlığı döneminde ziyaret sayısı dördü bulmuş durumda.

AMAÇ SADECE FOTOĞRAF MI?

AKP’nin elindeki medyayı çok iyi kullanıp ABD Başkanları ile çekilen bir fotoğraftan hareketle Erdoğan’ı “bir dünya lideri” şeklinde sunmaya çalıştığı bir gerçek. Önceki yıllarda, Ecevit’in 2002’deki ABD ziyaretinde Başkan Clinton’un karşısındaki fotoğrafı, daha sonra Erdoğan’ın ABD başkanları ile “bacak bacak üstüne atarak” Başkan karşısında “ezilmeyen bir lider” imajı veren fotoğraflarıyla birlikte servis edilmiş ve ülkemizin bir dünya gücü olduğu Türk kamuoyuna bu şekilde yansıtılmıştı.

Fotoğraftaki görüntüye karşılık Ecevit o dönemde ABD’nin Irak operasyonuna karşı çıkmış ve partisi dağıtılarak erken seçime zorlanmıştı. Hemen ardından iktidara gelen AKP ise tam tersi bir politika izleyerek Irak işgalinde ABD’ye tam destek vermişti.

Erdoğan’ın son gezisi de farklı olmadı. YPG’nin silahlandırılması konusunda neler konuşulduğuna ve 15 Temmuz’la ilgili ABD’ye nasıl rest çekildiğine dair herhangi bir bilgimiz yok. Ama Erdoğan için bunların çok önem taşımadığı anlaşılıyor.

Hedefin yeni Başkan Trump’la kısa bir görüşme sonrasında bir fotoğraf almak ve bunu büyük bir başarı olarak yansıtmak olduğu ortaya çıkıyor. Erdoğan’ın konuşmasının İngilizce tercümesinin bile farklı olması bunu doğruluyor. Batılılar bunu “Şark Kurnazlığı” olarak görerek kıs kıs gülseler de Erdoğan çok da umursamıyor. Asıl gündemin YPG olması gerekirken Erdoğan’ın korumalarının göstericilere saldırmasının çok daha fazla öne çıkması yine bir son dönem klasiği olarak görülüyor.

Son ziyarette yaşananlar, Erdoğan’ın bundan sonra da meydanlarda ABD aleyhinde birçok şey söyleyeceğini ama sonuçta ABD’nin her isteğinin gerçekleşeceğini gösteriyor.

Kaynaklar: E. Özdemir, H. Karakuzu, “Celal Bayar’ın 1954 Yılı ABD Ziyaretindaki Konuşmaları ve Kamuoyundaki Yansımaları”, CAHIJ, S. 4, 2015; Ö. Irmak, Adnan Menderes’in Yurtdışı Gezileri, İÜ AİİTE y.l. tezi, 2009.

[Dr. Serdar Efeoğlu] 24.5.2017 [TR724]

Yeni Türkiye ve acı gerçekler…. [Erhan Başyurt]

Türkiye’nin yakın komşuları ve dünya dengelerinde çarpıcı gelişmeler yaşanıyor.

Türkiye büsbütün zayıf aktör haline gelirken, çevresinde baş döndürücü bir uluslararası nüfuz rekabeti hız kazanıyor.

Aslında Türkiye’nin bu gelişmeleri tartışıyor olması ve akılcı stratejilere kafa yorması gerekiyordu.

Ancak ülke içinde öyle ağır insan hakları ihlalleri ve hukuksuzluklar yaşanıyor ki, mağdur ve mazlumların yürek yakan hikayeleri o kadar çok ki, başka bir hususta yazmak ‘malayani’ işlere dönüşüyor.

***

Cumhuriyet’ten sonra Sözcü gazetesine de operasyon yapıldı.

Bir yılı aşkın süredir söylüyoruz. Uyandırmak için çırpınıyoruz ama nafile.

BUGÜN yazarı Gültekin Avcı hiçbir suç içermeyen 6 köşe yazısı gerekçe gösterilerek tutuklandığında, ‘’Gazeteci Avı Başladı’’ manşetiyle duyurmuştuk…

Maalesef haklı çıktık. Tutuklu gazetecilerin sayısı 200’ü geçti. 100’ü aşkını da tutuklama kararıyla aranıyor…

***

İpek Medya baskına uğradığında BBC’ye verdiğim röportajda, ‘’ Topyekün medya saldırısı var… Bir kesimle ilgili bir şey yok şu an. Topyekün medya özgürlüğünü yok etme var. Otoriter ve totaliter bir rejime kayış söz konusu. Demokrasi içerisinde bir mağduriyet kalmadı artık. Ülkede özgürlükler yok oluyor’’ diyerek dayanışma çağrısında bulunmuştum.

Maalesef haklı çıktık…

***

Türkiye’de demokrasi mücadelesi vereceklerin artık yeni gerçeklere göre hareket etmesi gerekiyor.

Birincisi, Türkiye artık demokrasi ve hukuk ile yönetilen bir ülke değil. Yargı siyasallaştırıldı ve yargı bağımsızlığı tamamen yok edildi.

İkincisi, ‘Tek Adam’ ve ‘Tek Parti’ yönetimi, seçim hilesi yasal hale getirildiği için artık kaçınılmaz. ‘’Siyasi partili Cumhurbaşkanı’’ ne demek anlamak isteyenler, 1950’ye kadar ki Türk siyasal hayatını mutlaka incelemeli…

Üçüncüsü, bu tarz tüm yönetimlerde, etkin muhalefete izin verilmez. Saddam’ın Irak’ı, Esed’in Suriyesi, Mübarek’in Mısır’ı, Kaddafi’nin Libyası, Kerimov’un Özbekistan’ı kadar özgür medya olabilir yani gerçekte olamaz.

Dördüncüsü, sadece özgür medya değil, güçlü muhalefetin ve alternatifin ortaya çıkmasına izin verilmez. Ezilir… Liderleri hapse atılan HDP gerçeği ortada. MHP’de de alternatiflerin önü iktidar desteğiyle kesildi… CHP’nin şayet alternatif olma ihtimali belirirse, emin olun anında müdahale gelecektir… Dahası parti içi sivrilen muhalifler bile yok edilecektir.

Beşincisi, örgütlü sivil toplum kuruluşlarına, insan hakları örgütlerine ve yapılara, bu tarz yönetimlerde müsamaha gösterilmez. İktidar, sendikalardan cemaatlere örgütlü tüm sivil yapıları, potansiyel muhalefet olarak görür ve yok etme dürtüsüyle hareket eder.

***

Peki ne yapılmalı? Herkes iktidara ‘boyun eğip’ kurtulmalı mı?

Tabii ki, hayır.

Bu tarz iktidarların ömrü kısa da olabilir uzun da olabilir. Yakın tarih sayısız örnekleriyle dolu…

Medya susturulduğu için sürekli iktidarın tek yanlı propagandaları halkın gerçeği görmesini engeller.

İktidar, yenilgilerini zafer, başarısızlıklarını da mucize gibi lanse eder ve halkın önemli kesimi maalesef buna inanır ya da inanır taklidi yapar…

***

Medyaya saldırılar şiddetlendiğinde dile getirmiştim.

Yapılacak tek şey, her kesimden ve her görüşten demokrasi yanlılarının ortak bir demokrasi platformunda buluşması.

Ayrım gözetmeden mağduriyetlerin ve mazlumların hakkının savunulması ve hukukun üstünlüğü ve ileri demokrasiye dönüş için barışçıl mücadele edilmesi…

İktidarı bugüne kadar başarılı kılan, aslında çoğunluk olan muhaliflerinin parçalanmış yapısı ve ideolojik kopuklukları…

Bir çatı platformda, evrensel değerler paydasında bir araya gelinmediği takdirde, bu mücadelenin bir kesim tarafından başarıyla ortaya konulabilmesi artık imkansız denilecek noktaya geldi…

***

İktidar, OHAL’i bu nedenle keyfi olarak uzatıyor. ‘Tek Adam’ seçilene kadar sürdürecektir…

Sonrasında zaten OHAL yetkileri normal olarak ‘Tek Adam’a verilmiş oluyor. ‘’OHAL forever’’ yani…

***

İktidar keyfi olarak açlığa mahkum ettiği insanların açlık grevi yapmasına bile tahammül edemiyor.

İşkence sistematikleşti. Uzun tutukluluk, keyfi cezalandırma yöntemine dönüştü.

Polis şiddeti sınır tanımıyor.

Artık sokaktan adam kaçırıp, soruşturma bile açmıyorlar. Şikayetçi olan eşin evini basıp, üstüne gözdağı veriyorlar.

Yabancı ülkelerden Türk vatandaşlarını derdest edip, bununla övünüyorlar.

Yüzbinlerce insanın pasaportu keyfi olarak iptal edilmiş durumda.

İfade ve fikir özgürlüğü, akademik özgürlük, teşebbüs özgürlüğü, seyahat özgürlüğü yok edilmiş durumda…

***

Bu şartlarda ‘’ortak paydada birleşip ortak mücadele etmek’’ dışında bir başarı şansı yok.

Ne var ki, bunu başaran ülke ve halklar sayısı çok az.

Maalesef, Türkiye’de de mağduriyet ortaklığına rağmen henüz bu demokratik olgunluk seviyesine ulaşılmış gibi gözükmüyor.

İktidarın operasyonel söylemleri ile kendisini savunmaya çalışıyorlar, ‘’bize değil ama onlara yapabilirsiniz’’ diyerek halen gerçeğe uyanamamış olan muhalifler var…

***

Umutsuz değilim.

Sosyal bilimler, fen bilimleri gibi aynı şartlarda illa aynı sonuçları vermez.

Mutlak Güç Sahibi, isterse normal şartlarda anormal sonuçlar da üretir.

Yarın herşey normale dönecek kadar umutlu, kısa vadede şartlar daha da vahimleşecek gibi hazırlıklı olmakta fayda var.

***

Venezuella’dan Kuzey Kore’ye Rusya’dan Zimbabve’ye kadar uzanan farklı ülkelerde yaşanan anti demokratik süreçler bizim ülkemizde de yaşanabilir.

Ama şu değişmez gerçeği unutmamak da fayda var:

Tüm bu demokrasi dışı rejimler er ya da geç yok olmaya mahkum ve demokrasi dışı faaliyette bulununların akıbeti hiçbir ülkede ve toplumda hayr olmamıştır…

[Erhan Başyurt] 24.5.2017 [TR724]

Niye şaşırıyorsunuz ki [Nazif Apak]

Erdoğan’ın Washington ziyareti sırasında yaşananlar kolay kolay unutulacak gibi görünmüyor. Son yıllarda (özellikle Batı’da) karizmayı bir hayli çizdirmiş olan Erdoğan, zaten bir diktatör olarak biliniyordu. 2013’e kadar demokrasinin parlayan yıldızı iken, artık bambaşka bir imajı var. Sözüne güvenilmeyen, teröre destek veren, halkının bütün özgürlüklerini kısıtlayan, medya kurumlarına kilit vuran, on binlerce insanı hapse atan, sistemli işkenceye kapı açan, demokrasiyi ve hukuku askıya alan…

Bütün bu algılara rağmen Erdoğan’ın bizzat emir vererek adam dövdürdüğü Batı’da kimsenin aklına gelmezdi. Sağ olsun koruma (!) ordusu bu imajı da Erdoğan’ın alnına yapıştırmış oldu. Washington büyükelçiliğimizin önünde gösteri yapan insanları öldüresiye döven korumaların bu eylemi, önce koruma görevlilerinin işgüzarlığına hamledildi. “Öfkesine mağlup düşen korumalar” imajı bir yere kadar Erdoğan’ı mazur gösteriyordu. Ta ki birkaç video görüntüsü ve ses kaydı çıkana kadar.

Önce Amerika medyasına, ardından da dünya medyasına haber olan o görüntüye göre Türkiye’nin Cumhurbaşkanı sıfatı taşıyan kişi, güvenlik güçlerine “Dalın!” talimatı veriyor. Görüntülere göre Reisicumhurdan “Dalın!” emrini alan görevli koşarak diğer korumaya haber veriyor ve karşı sokaktaki protestoculara saldırmaya başlıyorlar.

Olacak şey değil!

Demokrasisi güçlü ülkelerde herkes protesto edilebilir ve hiçbirine şiddet uygulanamaz. Hele Amerika’da! ABD Başkanları da açıkça protesto edilir; hiçbir kimsenin aklının ucundan geçmez ki onlara yoğun fiziki müdahalede bulunulsun. Erdoğan ve ekibi kimsenin tahayyül edemeyeceği bir işi başardı (!) ve bütün dünyaya demokratik tahammül (!) nasıl olurmuş gösterdi.

Amerikalılar derin bir şok yaşıyor.

Peki bizimkiler?

AKP’nin kurucu kadroları?

Erdoğan’ı öteden beri tanıyanlar?


ERDOĞAN’I YAKINDAN TANIYANLAR İÇİN SÜRPRİZ DEĞİL

Washington’da yaşananlar Erdoğan’ı çok eskiden beri tanıyanlar için hiç de sürpriz değil. Erdoğan tam da bu. Soma’da markete dalarak madenciye tokat atan, müşteki bir çiftçiye “Ananı da al git” diyen o. Kamuoyu bu huyunu biliyor.

Bir de vatandaşın bilmediği olaylar var. O olaylara vâkıf AKP’li yetkililer var; hatta dövme-sövme işlerinin ayrıntısını bilen Ankara gazetecileri var.

Çarpıcı bir örnek: Avrupa Birliği’nden bir heyet Ankara’ya geldi. Siyasetin zirvesini tek tek ziyaret etti. Sıra çok önemli ve etkili bir bakana geldi. Bakan Bey AB projesine öteden beri sıcak bakan bir insandı. Uzun bir görüşmeden sonra konular sohbet tarzına döndü. Çaylar kahveler gelmeye başlayınca Bakan Bey ilginç bir bilgi paylaştı heyetle. Dedi ki, “Valla yıllardır en yakın arkadaşı olarak Sayın Başbakanı (Erdoğan’ı) tanımakta zorluk çekiyorum.”

Herkes şok olmuştu. Ta ilk günden başlayarak Erdoğan ile beraber yürüyen etkin bir kişiden böyle bir çıkış beklemiyordu. Merakla kulak kabarttılar. Bakan devam etti: “Güçlendikçe kendini kaybediyor. Kimse de onu uyaramıyor.” Duyduklarına inanmakta güçlük çeken Avrupalı konuklar, Bakan Bey’in anlattığı konunun somut olaylara dayanıp dayanmadığını merak edince Bakan Bey akılları donduracak bir vakayı nakleder: Geçenlerde kafile halinde bir yerlere gidiyorlar. Dışarıdaki bir adamdan hoşlanmıyor. Arabayı durduruyor. Korumalar pür dikkat bekleşmekte. Arabanın camı açılıyor. Erdoğan baş parmağını yukarıya doğru kaldırmış durumda. Sonra yavaş yavaş parmağını aşağıya doğru indiriyor. Arenada bir gladyatörün idamına ve infazına karar veren bir imparator edasıyla o kişinin dövülmesine hükmediyor. Ve adam dövülüyor. Maalesef hiçbirimiz “Bunu yapmayın!” diyemiyoruz.

Kulaklarına inanamayan AB konukları akşam gittikleri gazeteciler yemeğinde bu durumu ‘yazılmamak üzere’ anlatıyor. Bu anlatılanları bazıları parti içi muhalefet ve çekişmeye bağladı. Bazıları da Bakan Bey’in görevden alınması ile ilgili dedikodular karşısında yürütülen bir intikam gibi düşündü. Avrupalılar bu konuya daha soğukkanlı yaklaştı ve kapalı kapılar arkasında kendilerine söylenen bu sözü hiç unutmadılar. Erdoğan’da gördükleri her hiddet ve şiddette bu olay hatırladılar…

Parti içinde Reis’in husumetini, kinini, hiddetini bilenler Bakan’ın bahsettiği olay (ve benzerlerini) biliyordu ama susuyordu. Mesela herkesin duyduğu ve fısıltılar halinde konuştuğu bir olay vardı. Futbol Federasyonu’na başkan seçiliyordu. Büyükşehir belediye başkanlarından biri, eski Federasyon Başkanı Haluk Ulusoy’u destekliyordu. Neye rağmen? ‘Patron’un bir başka isme destek vermesi ve o doğrultuda yasa değişikliğini planlıyor olmasına rağmen Büyükşehir Belediye Başkanı kendine göre bir saf almıştı. O başkana ana avrat küfredildi. Hem de makamda ve herkesin duyabileceği şekilde…

Sözün özü: Her ne kadar Washington’daki mafyatik koruma düzeni suçüstü yakalansa ve bu manzara Amerika’da infiale yol açsa da, bu durum eskiden beri biliniyordu. Güç zehirlenmesinin boyutları içeriden fark edilmişti; kol kırıldı yen içinde kaldı. Şimdi bu kabadayılık, ülkenin imajına tamiri mümkün olmayacak bir şekilde zarar verecek bir global krize dönüştü.

Ve şimdi Türkiye dünyaya rezil oluyor.

Susanlar mes'ul değil mi?

[Nazif Apak] 24.5.2017 [TR724]

Altın üçgeninde açığa çıkan ilk isim Damat Berat [Semih Ardıç]

Türkiye ile Birleşik Arap Emirlikleri (Dubai) arasında altın ticaretindeki anormallikler yavaş yavaş gün yüzüne çıkıyor. 4 Mayıs’ta ‘Zarrab’tan miras kalan altın üçgeni’ başlığı (http://www.tr724.com/zarrabtan-miras-kalan-altin-ucgeni-analiz-semih-ardic/) altında mevzuya dikkat çekmiştim. Üç aylık toplam altın ihracatının yüzde 88’inin Dubai’ye yapılması, yine aynı dönemde ona yakın tutarda ithalatta bu adresin öne çıkması izaha muhtaçtı. Ne o dönemde Dubai’ye o kadar altın ihraç edildi ne de ithal edildi. ‘Altın’ ismi altında netameli işlemlere kılıf hazırlanması ihtimali hafife alınmamalı.

Türkiye hafife alsa da dünya esrarengiz para trafiğinin üzerine gayet ciddiyetle eğiliyor. ABD’de kara para akladığı iddiası ile mahkeme önüne çıkarılan Reza Zarrab’ın geliştirdiği hülleli işlemlerin devam ettiğini ele veren ‘altın üçgeni’, Alman Der Spiegel Online’ın son dosya haberi ile beyne’l-milel mahiyet kazandı.

ÖZNE ERDOĞAN’IN DAMADI BERAT ALBAYRAK

Der Spiegel’in teferruatlı dosyasının öznesi Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak ve Çalık Holding. Albayrak’ın Dubai’deki milyonlarca Euro’nun Türkiye’ye aktarılması esnasında vergi ödememek için Malta ve İsveç’te paravan şirketler kurduğu iddiası başlı başına skandal. Böyle bir iddia herhangi bir demokratik memlekette istifa sebebidir. Halen Enerji Bakanlığı vazifesini deruhte eden, 21 Mayıs’ta olağanüstü genel kurulda Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Merkez Karar Yönetim Kurulu’na (MKYK) seçilen Albayrak’ın avukatı vasıtasıyla verdiği beyanatta ‘kara para aklama ve vergi affından istifade etme’ bahsinden eser yok. Suya tirit bir açıklama olmuş.

İDDİAYA CEVAP VERMEDİ, ‘KOMPLO’ DEDİ

Albayrak’ın avukatı, AKP’nin sıkıştığı her anda yaptığı gibi üst akıl ve dış mihrakların komplosu diyerek mevzuyu geçiştirmeye çalışmış. Devletin bütün imkânları ellerinin altında. Albayrak, Çalık için böyle bir işlem yapmadıysa iki dakikada tekzip edebilirdi. Hele hele 15 Temmuz 2016’da sahnelenen darbe tiyatrosunun gürültüsü arasında TBMM’den geçirilen vergi affına Çalık Holding’in de müracaat ettiği iddiasının cevapsız kalması ‘sükût ikrardan gelir’ sözünü tedai ettiriyor.

Muhalefetin itirazları sebebiyle rafa kaldırılan tasarının darbe tiyatrosunu müteakip alelacele kanun haline getirilmesinde hüsnü niyet aranabilir mi? Bu telaş niye. Millet can derdine düşmüş, hükümet TBMM’de adrese teslim kanun için mesaiye kalıyor. Bütün bunların yangından mal kaçırmaktan ne farkı var!

İSİM, ADRES, ŞİRKET VE ŞEMALARA KADAR VAR

Der Spiegel’in haberi kulis bilgisinden ibaret değil ki öyle bir iki satırlık beyanatla geçiştirilsin. Dubai’deki paraların evvela Malta’ya aktarıldığı, akabinde Malta’daki paraların İsveç’te kurulan 4 ayrı paravan şirket üzerinden aklandığı bilgilerine yer veriliyor. İsimler, adresler, şemalar… Ne ararsanız var. 2015’te İsveç’te 4 paravan şirkete ilaveten 2016’da 8 paravan şirketin daha kurulduğu belirtiliyor. Berat Albayrak haricinde Çalık Holding’in yurt dışı işlerine bakan Şafak Karaaslan’dan da bahsediliyor.

‘Kara para’ aklama ithamına mukabil muhatapların resmî unvanlarından istifa edip aklanmak istediklerini beyan etmesi lazımken gayr-i ciddi üslubun arasına serpiştirilmiş tehdit iması ile bir yere varılamaz. Sokaktaki düz bir vatandaştan bahsedilmiyor. Bakanlık imtiyazını haiz bir isim Türkiye’nin başını ağrıtacak yeni bir davaya sebebiyet verebilir. Suçu münferit işlediyse bile işgal ettiği mevki devletin temsil makamıdır.

HALKBANK’I KİMLER ATEŞE ATTI?

New York, ABD’de Zarrab davasında tevkif edilen Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla ile Halkbank nasıl müeyyide tehlikesi ile karşı karşıya geldiyse Der Spiegel’in dünyanın dikkatine sunduğu iddialar ilgili devletler tarafından tahkik edilirken de AKP Hükûmeti, dolayısıyla Türkiye zan altında kalacaktır. Halkbank’ı ateşe atanların memlekete daha ne kadar bedel ödeteceği meçhul! Maalesef Türkiye’nin üç-dört senedir ‘kara para aklama’ iddialarına muhatap olmasından hiç rahatsızlık duymuyorlar.

Kimse tehlikenin farkında değil! Dünyanın en hassas olduğu bir kırmızıçizgiyi ihlal edeceksiniz ve kimse ses çıkarmayacak, öyle mi? Zarrab’ı mahkemelere müdahale ederek hesap vermekten kurtaranlar, dünyanın gözünün içine baka baka hâlâ aynı taktiklerle para aklamaya devam ediyorsa farklı adreslerde yeni Zarrab davaları açıldığında yüz kızartıcı suçlardan ‘komplo’ diyerek sıyrılamaz.

PANAMA BELGELERİ İLE DUBAİ’NİN İRTİBATI

Der Spiegel’in haberi ile geçen sene ortalığa saçılan Panama Belgeleri (Panama Papers) arasında o kadar çok benzerlikler var ki! Çalık Holding gibi hükümete yakın bazı grupların (BİM, Ramsey, Rixos, Cengiz İnşaat) ismi o belgelerde de geçiyordu. Muhtemelen Almanya, İsveç ve Fransa’nın malî suçlarla mücadele birimleri İran, Türkiye ve Dubai üçgeninde dönen dolaplarla Malta, Panama ve İsveç rotasında para taşıyan özel jetler arasındaki irtibatı fark etmek üzeredir. Parçalar birleştiğinde gürültüsü beyne’l-milel mahkemelerde kopacaktır.

Albayrak’ın ıslık çalarak geçiştirmeye çalıştığı skandalın kartopu gibi büyüdüğünü esefle müşahede edeceğiz. Dubai ile Türkiye arasındaki altın ticaretindeki garabeti, Der Spiegel’in haberinden sonra da ‘ne var bunda’ diyerek geçiştirmek mümkün değil. Türkiye’de tesis ettikleri rüşvet, yolsuzluk ve hukuksuzluk nizamını ayakta tutmak için hâlâ devleti suça bulaştırıyorlar…

Tekrar edeyim: Bugünlerde altından saadet üçgeninde al-sat oyunu tertip edenlerin akıbeti Zarrab’ın akıbetinden farklı olmayacak.

Tarih ibret alınmadığında daha sık tekerrür eder…

[Semih Ardıç] 24.5.2017 [TR724]

‘Ver Zarrab’ı al ….’ denklemi ya da Türkiye’deki ABD’lileri bekleyen tehlike [Adem Yavuz Arslan]

Başlıktaki denklemin ilk bölümünü hepimiz biliyoruz.

Erdoğan, 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet skandalının kilit ismi Rıza Zarrab’ı ABD’den alabilmek için yoğun çaba sarf ediyor.

17 Aralık 2013’te patlak veren büyük skandaldan bu yana ilk ve en önemli gündemi Razzab dosyası. Öyle ki, İranlı bir işadamı için tüm Türk adalet ve güvenlik sistemini dağıttı.

Türkiye’nin yetiştirdiği çok değerli güvenlik bürokratlarını ve yargıçlarını hapse attı. Faturasını çok ağır ödeyeceğimiz yıkımlara neden oldu.

Bir devleti devlet yapan en önemli unsur olan ‘hukukun üstünlüğü’ kuralını ezdi geçti.

Her şey Rıza Zarrab’ı kurtarmak içindi.

Öyle de oldu, Erdoğan her şeyi yakıp yıkıp Zarrab’ı kurtardı. Ancak esrarengiz bir şekilde Zarrab, ABD’nin eline düştü ve bir yılı aşkın süredir cezaevinde.

Görünen -duyumlar da bunu teyit ediyor- o ki uzun süre cezaevinde kalacak.

Erdoğan ise Zarrab’ı kurtarabilmek için yoğun mesai harcıyor. ABD’de lobi şirketleri tutuyor, Başkan Trump’a nüfuz edebilecek herkesi aracı kılıyor. Bu kapsamda eski New York Belediye Başkanı Rudy Giuliani ile bile anlaştı. Kendisi için ‘ölüm kalım meselesi’ sayılan referandum öncesi Giuliani ve Zarrab’ın diğer avukatları ile toplantılar yaptı.

Geçen hafta bir günlük seyahat için ABD’ye geldiğinde öncelikli gündemi yine Zarrab’tı.

Başkan Trump ile baş başa yaptığı 22 dakikalık görüşmede (Gülen’den bile önce) Zarrab’ı gündem yaptı. İkili görüşme sonrası yapılan basın açıklamasında da bu konu gündeme getirildi.

Yani Erdoğan için Gülen’den bile önemliydi çünkü Gülen meselesini ikili görüşmede değil heyetler arasındaki toplantıda gündeme getirmişti sadece.

Peki ne oldu?

Ne olduğunu -Erdoğan çok uzun süredir bağımsız gazetecilere röportaj vermiyor, onlarla karşılaşmıyor bile- beraberindeki iki düzine gazeteciye verdiği demeçten anlıyoruz.

“Zarrab meselesi konuşuldu mu?” şeklindeki bir soruya Erdoğan kısa bir cevapla “Yargıyı işaret ettiler, Adalet ve Dışişleri Bakanlarımız takip edecek” cevabını vermiş.

Yani Erdoğan eli boş döndü.


ZARRAB’A ‘SUS MESAJI’

Aslında Erdoğan gelmeden de böyle bir cevap alacağını biliyordu.

Fakat bu konuyu yani Zarrab’ı kurtarma çalışmalarını sürekli herkesin gözüne sokuyor çünkü oyun planı bunu gerektiriyor.

Yoksa Erdoğan da ABD’deki yargı süreçlerine politik müdahalenin -sıfır ihtimal değil ama- çok zor olduğunu biliyor.

Buradaki espri şu: Erdoğan’ın en büyük korkusu Zarrab’ın ‘umudunu yitirip konuşmaya başlaması’. Zira Zarrab’ın konuşmaya başlaması, İran ve Türkiye üzerinden dönen altın-para trafiğini, kime ne kadar rüşvet verdiğini anlatması öngörülemeyecek sorunlara yol açabilir.

Bu yüzden bizzat Zarrab dosyası ile ilgilenen, avukatları ile şahsen toplantılar yapan Erdoğan’ın öncelikli hedefi Zarrab’a ‘dayan, seni kurtaracağız’ mesajı vermek.

Bir bakıma Zarrab’ı oyalıyor.

Bu açıdan Erdoğan’ın son Washington seyahati çok önemliydi. Fakat Erdoğan eli boş döndü.

Beraberindeki gazetecilere bir cümle ile ‘yargıyı işaret ettiler’ açıklaması yapılması yaşanan moral bozukluğunun yansıması.

Peki şimdi ne olacak?

Erdoğan, Trump’la kuracağı ‘ver Zarrab’ı al …’ denkleminin ikinci bölümüne ne koyacak?

İlk akla gelen Rahip Andrew Craig Brunson. Trump, Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan Rahip Brunson’un serbest bırakılmasını -biraz da diplomatik teamüllere aykırı bir şekilde- sert bir basın açıklaması ile ‘talep etti’.

Aradan geçen sürede Erdoğan rejimi rahibi serbest bırakmadı. Muhtemelen koz olarak elinde tutuyor.

Fakat Rahip Brunson, Zarrab pazarlığında denge unsuru olmaktan uzak. O yüzden Erdoğan’ın pazarlık masasına başka şeyler koyması gerekecek.

Silah alımları, füze pazarlıkları, Suriye’de oluşturulacak yeni yapılar ilk akla gelen seçenekler arasında.


ZARRAB’I TAKAS ETMEK?

Öte yandan ‘Kuzey Kore taktikleri’ de -ABD’lileri tutuklayıp pazarlık unsuru yapmak- Ankara’nın gündeminde olabilir.

Yani ABD vatandaşlarını sudan bahanelerle tutuklayıp Zarrab ile takas etmeye çalışabilirler.

ABD yasaları hüküm giyen sanıkların başka ülkelerle takasına imkân tanıyor. Hatta ABD için bu eski bir gelenek. Nitekim bugüne kadar pek çok ülkeyle mahkûm takası yapıldı.

Mesela İran geçtiğimiz aylarda Washington Post muhabiriyle birlikte bir ABD askeri ve bir din adamını serbest bıraktı. ABD ise karşılığında İran’a yönelik yaptırımları ihlalden ABD’de hüküm giymiş 7 kişiyi serbest bıraktı.

Benzeri bir takas Taliban ile yapılmış, bir ABD askerine karşı Guantanamo’daki 5 esir serbest bırakılmış, konu ABD kamuoyunda tartışma doğurmuştu.

Dediğim gibi, esir takası ABD de diplomasinin bir unsuru olarak kullanılagelen bir seçenek.

Erdoğan, Zarrab’ı yasal yollardan kurtaramayacağını bildiği için siyasi manevralar yaptı. ‘Ulusal güvenlik’ ve ‘milli çıkarlar’ ambalajı ile Trump’a yeni bir kanal açmak istedi ancak son seyahat gösterdi ki orada da kapılar kapalı.

Şeytanın avukatlığını yapmak istemem ama Türkiye’deki ABD’liler bir anda kendilerini Cemaat soruşturmalarından tutuklu bulabilirler. Sonra da Zarrab ile takas pazarlığının bir parçası olabilirler.

İhtimal dışı görmeyin derim.

Zarrab’ın hüküm giydikten sonra takas havuzuna atılması medyaya da yansımış bir tartışmaydı. Gerçi ABD’liler onu İran ile pazarlıkta kullanabilir ve bu durum Erdoğan için başka bir kabusa dönüşebilir.

Erdoğan, Zarrab’ın Amerika’ya gitmesine göz yuman-elinden kaçıran- başta MİT Müsteşarı Hakan Fidan olmak üzere güvenlik bürokratlarına kızmasın da kime kızsın?


‘HAYDUT DEVLET’ BÖYLE OLUYOR!

Diplomaside ‘haydut devlet’ (Rogue State) diye bir tanım var.

“Kural tanımayan, küresel barışı tehdit eden, terörizmi destekleyen hatta bunu siyasi bir araç olarak kullanan ülkeleri” tanım için kullanılıyor.

Bugüne kadar İran, Kuzey Kore, Suriye ve Sudan gibi ülkeler için yaygın olarak kullanılıyordu.

Erdoğan ve AKP sayesinde artık Türkiye de bu listeye eklendi.

Geçtiğimiz hafta Washington’a gelen ve DC sokaklarında terör estiren Erdoğan’ın korumaları ABD medyasının gündeminden düşmüyor.

Ana akım medya yanında sosyal medyanın da manşetlerinde.

Hatta Washington Post ve New York Times gibi gazeteler video analizleri yaparak göstericilere talimatın Erdoğan tarafından verildiğini iddia ettiler. ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson ise Türk yetkilerin hesap vermesi gerektiğini söylerken Büyükelçi Serdar Kılıç’ın sınır dışı edilmesi dahi tartışıldı.

Hemen ardından da NBA yıldızı Enes Kanter’in pasaportunun iptali nedeniyle Romanya’da alıkonması skandalı patladı. Kanter sorunsuz ABD’ye dönebildi fakat konu günlerdir manşetlerde.

Her iki olayın ortak noktası ise şu: Yakın zamana kadar Türkiye’de yaşananlar Beyaz Saray ya da Dışişleri Bakanlığı başta olmak üzere ‘yönetici kesimin’ gündemiydi. Ortalama ABD’li için Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlalleri bir şey ifade etmiyordu. Ancak son iki olayla birlikte ‘sokaktaki sıradan ABD’li bile’ Erdoğan yönetimindeki Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlallerinden haberdar oldu.

Ortak soru ise şu: “ABD’ye gelip bunları yapanlar acaba kendi ülkesinde neler yapıyordur?”

Dahası herkesin gözünün önünde olan, kameraların kaydettiği bir olayda bile tüm gerçekleri tersine çeviren bir anlayışa sahip olan Erdoğan rejimi ile tanıştı ABD’liler.

Önceden de bir fikirleri vardı ancak şimdi alenen şahit oldular.

Düşünsenize Erdoğan saldırı talimatı veriyor, korumaları savunmasız insanları acımasızca dövüyor ve sonra Türkiye devleti ABD’ye nota verip Amerikan polisini eleştiriyor!

Böyle bir devletin sözüne itibar edilmesi, ‘delil diye sunduğu dosyaların’ ciddiye alınması mümkün mü?

[Adem Yavuz Arslan] 24.5.2017 [TR724]

Manchester saldırısı bize neyi anlatıyor? [Haber-Yorum: Erman Yalaz]

[SİLAHLI CİHATÇILAR VE IŞİD MİLİTANLARI NEREYE DÖNECEK?]

Saddam Hüseyin, 2 Ağustos 1990’da ordusuyla Kuveyt’i işgal etti. 1980-88 yıllarında Irak-İran arasında yaşanan savaş bittiğinde bölgeyi en yakından izleyen liderlerden biri Turgut Özal’dı. İran, ziyareti sırasında otelinin yanı başına SCUT füzeleri düşmüştü. Saddam’ın saldırganlıklarına karşı en cesur sözleri hatta ağır tehditleri sıralayacak öngörü ve cesaret vardı Özal’da.

Önce kurmaylarına sonra ABD lideri baba George Bush’a, Saddam’ın yüz binlerce askerini İran savaşından sonra uzun süre kışlalarında tutamayacağını, evlerinde de besleyemeyeceğini; mutlaka yeni bir savaş için yönlendireceğini söylemişti Özal. İki adres var diye eklemişti: “Ya kuzeye çıkacak Türkiye sınırında çatışma isteyecek (suyu bahane ederek) ya da güneye inecek Kuveyt’i işgal edecek.”

Özal, öngörüsünde haklı çıktı. 100 binden fazla askeriyle iki günde işgal etmişti Kuveyt’i Saddam. Petrol borçları ve sondaj kavgası çıkarılmış, dünyanın gözü önünde Kuveyt’i yeni vilayeti ilan etmişti. Sonra Birinci ve İkinci Körfez savaşları denen süreçler yaşandı. Birleşmiş Milletler ve ABD ile birlikte koalisyon güçleri Saddam’a müdahale etti. Olan bölge halkına oldu. 1990’dan 2003’e kadar büyük acılar yaşandı. Sonrasında da öncesinde olduğu gibi Irak toprakları adeta kanla yoğruldu. Ambargolar, katliamlar, ilaç, gıda yoksunluğu, açlıktan ve savaştan ölen milyonlarca çocuk, kadın ve insan…

ASALA ÖRNEĞİ, DERİN DEVLETİN MAFYALAŞMASI

12 Eylül 1980 darbesi öncesinde ortaya çıkan, Türk diplomat ve diplomatik hedeflerine suikastlar yapan Ermeni örgütü ASALA’ya karşı derin devlet refleksi ülkücü ve milliyetçi yapıları, bazı mahpusları kullanma stratejisi kurmuştu. Fransa başta olmak üzere Avrupa ülkelerine darbe öncesi ve sonrası sığınmış isimler MİT koordinasyonunda ASALA’ya karşı kullanılmıştı. ‘Derin devletin’ ASALA suikastlarına karşı suikast ve bombalama ile cevap verme aklı kabul görmüştü.

1985’te ASALA saldırıları sonlanıp hız kesse de, Abdullah Çatlı, Oral Çelik, Mehmet Ali Ağca hatta Alaattin Çakıcı gibi tanınmış isimlerle birlikte anılan bu yapı yoluna devam etmişti. İşsiz kalınca Türkiye’ye dönenler, polis-MİT-istihbarat-mafya döngüsünde kendilerine yeni bir alan açmıştı. 3 Kasım 1996’daki ‘Susurluk Kazası’ ile bu ilişkiler patlayana kadar kimse sesini çıkarmamıştı bu yapılara. ‘Vatan millet için savaştıklarını’ anlatıp her alanda hak talep ediyordu geri dönenler. İstanbul’dan Ankara’ya, uyuşturucudan gazinolara her türlü illegal işin bir yanı da bu isimlerle çakışıyordu ne yazık ki.

AFGAN MÜCAHİTLER, ÇEÇENLER, BALKANLAR…

Asker ya da silahlı grupların dönüşü, işsiz kalması; vizyonu olmayan liderler elinde bir felaket getiriyordu. Türkiye’nin ASALA, Saddam’ın Kuveyt işgal örneği bunun somut örneklerinden. Daha az konuşulan ancak bugün dünyanın başındaki en büyük tehdit ve tehlikelerden biri haline gelen ‘cihatçı, silahlı gruplar’, El Kaide, IŞİD, Çeçen ve Balkan savaşçıları da benzer bir tehlikenin sinyalini veriyor. İngiltere’de binlerce insanın katıldığı konsere yapılan 22 kişinin can verdiği onlarca insanın yaralandığı canlı bomba saldırısını 24 saat içinde IŞİD üslendi.

IŞİD’İN YENİ PARADİGMALARI

Başlangıçta 18 ülkeden 40 radikal grubun desteğini alarak Afganistan, Kafkasya ve Bosna-Kosova (Balkan) savaşlarındaki radikal İslamcı silahlı örgütlerin hamisi konumuna yükselen IŞİD, Irak ve daha sonra Suriye iç savaşlarında adeta savaş paradigmalarını değiştirdi.

Bölgesel savaş ve terör olayları ile yetinmeyen IŞİD, 2015’ten itibaren Paris, Brüksel, Orlando, Nice, Moskova, Londra ve son alarak Manchester saldırısı gibi batıya yönelik terör saldırılarıyla bütün dünyayı tehdit ediyor. 2014’ün başında Mısır, Yemen, Kuveyt bombalamalarıyla başlayan Müslüman toplulukların yaşadığı ülkelerde en büyük saldırıları yine Türkiye ve Mısır gibi ülkelerde yaptı.  2011’den bu yana Irak ve Suriye bölgelerine dış ülkelerden gelen yabancı savaşçı sayısının 27 bin ile 31 bin arasında olduğu kaydediliyor. Yine bu savaşçıların yüzde 20-30’unun ülkelerine geri döndüğü istatistiklerde ve istihbarat raporlarında yer alıyor.

El Kaide, El Nusra, Ahrar Eş Şam gibi örgütler de dahil olduğunda Suriye ve Irak bölgelerindeki savaşçıların sayısı 60 binlerin üzerinde. Sadece IŞİD’e katılan militanlar listesinde Tunus (6 bin) Suudi Arabistan, Rusya, Türkiye, Ürdün ülkeler ile Afrika ülkelerinden 2 binden fazla savaşçı gözüküyor. Bu sadece Müslüman coğrafyanın sorunu değil, Fransa, Almanya, Belçika, İngiltere, Balkan ülkelerinden de yüzlerle binlerle ifade edilen katılımlar söz konusu.

SAVAŞANLAR ÜLKELERİNE GERİ DÖNÜP TERÖRE YENİ ZEMİNLER HAZIRLIYOR

İngiliz Telegraph gazetesinde yayınlanan bir haberde İngiltere’den 760’a yakın savaşçının bu bölgelere gittiği, Batı Avrupa ülkelerinde bu manada katılımın 6 bini bulduğu rapor edilmişti.

Irak ve Suriye’de ‘devlet örgütlenmesi’ stratejisi izleyen IŞİD, petrol gibi enerji kaynakları ve ekonomik zenginliği olan bölgeleri ele geçirip taraftarlarına yeni bir devlet vaat etmişti. Rusya ve ABD ile birlikte koalisyon güçlerinin IŞİD merkezli 1 yılı aşkındır sürdürdüğü operasyonlar sahada çok şeyi değiştirdi. Radikal yapı ve savaşçılar farklı eylemlere göz dikti. Batı ülkelerindeki bombalı saldırılar, silahlı baskınlar, araçlarla yapılan bireysel terör eylemleri IŞİD gibi gözü dönmüş terör yapılarının Avrupa ülkelerinde zemin bulduğunun göstergesi aynı zamanda.

Asıl tehlikeli olan ise, Suriye ve Irak’ın yanı başında bugüne kadar bu yapılarla mücadeleyi sadece Batı istediği için yapan; hatta IŞİD ve El Kaide gibi yapılara silah, lojistik, insan kaynağı temininde ‘kurtarılmış bölgeler’ oluşturan Türkiye, İran, Lübnan gibi ülkelerin durumu. El Nusra’ya giden tırları durduran savcı, jandarma, yargılama yapan hakimlerin hapsedildiği Türkiye’de, AKP’nin bu tür yapıları beslediği BM, ABD ve diğer batı ülkelerinin istihbarat raporlarıyla sabit artık.

TÜRK SAVAŞÇILAR NASIL ON KAT ARTTI

Daha da ürkütücü olan ise, IŞİD savaşçılarının sadece Batı’ya dönmediği. Türkiye’den 1992-98 arasında Çeçenistan, Bosna, Kosova gibi savaş ve çatışma bölgelerine giden tırnak içinde ‘silahlı cihatçı’ sayısı bazı raporlarda 600-650 olarak gözüküyordu. 2014 yılı ortalarında Türkiye hükümetinin bölgede görevlendirdiği bir yetkilinin elindeki rakamlara göre bu tür radikal örgütlere İstanbul, Adıyaman, Ankara, Konya, Kocaeli, Gaziantep gibi illerden gidenlerin sayısı 6 binden fazlaydı.

Aradan geçen süreçte bu sayının radikal örgütler ve cihatçı ekipler lehine değiştiğini söylemek için müneccim olmaya gerek yok. Neticede batıda terör faaliyeti gösterip ‘Haçlı öldürdük’ diyen zihniyet ile seçim çalışmalarında ülkeyi kutuplaştırıp kamplara bölmeye uğraşan zihniyetin Avrupa için bunlar ‘Haçlı kafası’ demesi arasında çok büyük fark yok.

CİHATÇILAR MELİH GÖKÇEK’TEN İHALE İSTERSE

Bu savaşçı gruplara kucak açan AKP siyaseti, asıl bu savaşçı kafalar Türkiye’ye döndüğünde, belediyelere, mafyavari işlere çöktüğünde büyük şoku yaşayacak. Dün ASALA’ya karşı kullanılan tırnak içinde ‘ülkücü grupların’ iş bitip döndüklerinde diyet isteyip derin devletle mafyatik ilişkiye girişmesi tecrübesi, İslamcı bir ideoloji ile beslenen AKP ve radikal örgütlerin tabanlarını da benzer bir felakete sürüklemek üzere. Bilmem tehlikenin farkında mısınız? Yarın dönüp Ankara Büyükşehir Belediye başkanı Melih Gökçek’ten yer yurt isteyen, ihale alıp savaş sponsoru olan ‘müteahhit kılıklı’ cihatçılar karşımıza çıkabilir. Belki de bu yapılar oluşmuştur ve hali hazırda çalışmaktadır. Kim bilir?

[Erman Yalaz] 24.5.2017 [TR724]