15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından, 4 bin 500’den fazla hâkim ve savcı hakkında “darbeye teşebbüs” ve “Gülen Cemaati” üyesi oldukları suçlamasıyla işlem yapıldı. Binlercesi mesleklerinden ihraç edildi. Bugüne kadar çok azı konuştu. Darbe girişimi sonrasında gözaltına alınan, tutuklanan, 21 ay 10 gün sonra mahkemeye çıkan Bandırma hâkimi Mehmet Köroğlu bu isimlerden biri. Köroğlu, yaşadıklarını Kronos’a anlattı. Hem ailesiyle birlikte başından geçen hukuk ihlallerini aktardı hem de Türkiye’deki yaygın yargılama süreçlerinin fotoğrafını çekti.
Adınızı, kendisi de KHK’lı bir polis memuru olan ve kapıcılık yaparak geçimini sağlayan amcanızın oğluyla çekildiğiniz bir fotoğrafla duydum. Paylaşımda, “An itibarıyla köyüm… KHK’lı bir hâkim ve polis… Babamıza yardıma geldik… Biz Anadolu’nun garip insanlarıyız” ifadeleri vardı. Öyle misiniz?
Çok ayrıntıya girmeden anlatayım. 1988 yazında Kahramanmaraş’ın Göksun ilçesinin Kavşut köyünde dünyaya geldim. İlkokulu orada, daha doğrusu mezrasında bitirdim. İlkokul 4’te taşımalı eğitimle Kavşut merkeze gittim. Sonra 5. sınıfı tekrar köyde, ortaokulu Göksun’daki bölge yatılı okulunda okudum. Liseyi Kayseri’de, üniversiteyi ise Kocaeli Hukuk Fakültesi’nde bitirdim. Sonuçta, köyden geldiğimiz için zor imkânlarda okuduk. Annem babam hâlâ köyde. Şartlarımız zordu. Fakat çok şükür bugünlere geldik.
O şartlarda eğitim gördünüz ve hâkim oldunuz…
Evet, 2006’da hukuk fakültesine başladım ve 2010’da mezun oldum. Sonra 2010’da hâkim ve savcılık sınavına girdim. Kazanamadım. 2010’da iki tane sınav oldu, bir adli yargı sınavı bir de idari hâkimlik sınavı, ikisini de kazanamadım. Çalışmak için süremiz oldukça dardı. Çok az bir puanla kaybettim. 2011 yılında kazandık ve staja başladık. Yaklaşık iki yıl Ankara’da adliye, Yargıtay, Akademi stajımız oldu. 2013’te Mayıs ayının sonunda kura çektik ve kura kararnamesiyle Bandırma’da görev aldım. Göreve başlamam haziranda oldu. 3 yıl orada görev yaptım. İlk 1,5 yıl ağır ceza mahkemesinde üye olarak, sonraki 1,5 yıl da aile mahkemesinde çalıştım.
Sonra 15 Temmuz’da gözaltına alındınız…
15 Temmuz’da da aile mahkemesindeydik; o gün kararları verdik, gerekçeleri yazdırdım, bir kısmını da pazartesiye yazarım dedim. Çünkü aile mahkemesinde gerekçeleri yazdırmak gerçekten zor. Sonra o gün akşam olay oldu. Evdeydik, kayınbiraderim de tatil için gelmişti. Onlar da bizdeydi. Televizyonda haberleri gösterdi, “Enişte şu an darbe oluyormuş” dedi. Ben de, “Saçmalama, bu vakitte öyle şey mi olur!” dedim. Sonuçta anayasa hukuku dersinde 1921, 1924, 1960, 1982 anayasalarını gördüğümüz için darbe dönemlerini de anlatıyorlardı bize. O da gerçekten öyle görünüyor deyince izlemeye başladım. Tabii ben endişelendim. Eşim de “Neden endişeleniyorsun, neden sürekli balkondan bakıp duruyorsun” dedi. “Bu düpedüz bir oyun, sonuçta darbe olsa da önce bizi götürecekler, olmasa da” dedim. İlk olarak kaymakam, hâkim, savcı ilçede ne varsa onu götürecekler dedim. Eşim, ne alâkası var sen evde oturuyorsun dedi. Oturuyorum ama böyle işte dedim.
O gecenin sabahında ne oldu, endişeleriniz arttı mı, gelişmelere göre azaldı mı?
Neyse, sabah oldu. Saat sekiz-dokuz gibi televizyona baktığımda 2745 hâkim ve savcının açığa alındığını gördüm. Açıkçası kendimi beklemiyordum, kimse kendini beklemez aslında ama rakam da yüksek olunca bekler.
Tutuklanmanız nasıl oldu?
Benim bir arkadaşım vardı, hem üniversiteden sınıf arkadaşım hem de adliyede birlikte çalışıyorduk. Ferhat, dedim, 2700 küsur hâkim ve savcıyı açığa almışlar, listede var mıyız yok muyuz, senin haberin var mı? “Hâkim Bey, şu an benim işim var, müsait değilim.” dedi ve kapattı. Ondan sonra, akşama doğru benim çocuğun ayağı incindi. 22 aylıktı, hastaneye götürdük, hastaneden geldik. Yarım saat sonra da polisler gelmiş eve. Ben evde değildim ama zaten Facebook’ta görmüştüm, hâkim ve savcıları gözaltına almaya başladılar diye. Bekliyordum, biliyordum geleceklerini. Eşim aradı, polisler geldi, dedi. “Beklesinler geliyorum” dedim. O gün tam tatil için kayınbabam ve kayınvalidem de gelmişti. Onlar da evdeydi. Neyse eve geldim. Polisler arama yapıyorlar. Arama kararına baktım, ben müsait değilim diyen hâkim arkadaş arama kararını vermiş. Dediğim gibi üniversiteden sınıf arkadaşım… Gözaltı kararı da verilmiş.
Gerekçe ne?
Kararda “Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs” yazıyor. Yani, darbeye teşebbüs. Ve terör örgütüne üye olma suçundan… Evde delil var mı, ne var ne yok diye arama yapıyorlar. Gelmişler ama evde zaten benim devletin verdiği beylik tabancam vardı. Bu silahı polisler gördü ama hiçbir şekilde işlem yapmadılar. Sadece ve sadece evde Fethullah Gülen’e ait kitap, cd, gazete var mı? Sadece onların derdindeler. Baktılar onlardan da bir şey yok, sonra silahımı bulup hiçbir şey yapmadılar, el koymadılar. Halbuki darbeye teşebbüs ve silahlı terör örgütü suçlarında ilk başta silahı alıp götürmeleri gerekir.
Silahınıza el koymadılar mı?
Bizim terörist olduğumuza inanmamışlar ki o gün silahı almadılar, ben tutuklandıktan iki ay kadar sonra eşimden evdeki silahımı istemişler. Neyse bizi götürdüler. Akşam saat 9-10 gibiydi. Polislerle gittik. Gece saat 01.00 gibi ifade vermeye başladık savcıya. Başsavcı ve yanında da üç tane daha savcı arkadaş vardı. Ankara’dan yazı gelmiş. Aslında talimat; talimatı soruşturmaya kaydetmişler. Bunun için de kendileri işlem yapıyor. Anayasal düzeni ortadan kaldırma suçlarına bakan savcı, önce özetledi, sonra “Bizim de yapabileceğimiz bir şey yok, Ankara’dan talimat geldi.” dedi. Savcıya dedim ki: “Sayın başsavcım, ben kesinlikle darbeye teşebbüs etmedim. Herkes gibi ben de evdeydim. Hani dışarı dahi çıkmadım, çünkü gece vaktiydi. Yattım uyudum belli bir süre sonra. Lojmanın güvenlik kamera kayıtları mevcut.” dedim. Ondan sonra ifademi bu şekilde aldılar. Ben, durduk yere bir hâkim-savcıyı bu şekilde gözaltına alıyorsanız muhtemelen tutuklamaya sevk edeceksiniz, dedim. Tabii ben eşime polisler eve geldiğinde, “Bir hâkim-savcı bu şekilde kesinlikle gözaltına alınamaz. Bunların niyeti belli, Ankara’dan da talimat gelmiş. Muhtemelen beni Ankara’ya götürecekler, sen çantamı hazırla.” demiştim. Ben başsavcıya öyle deyince bana, “Öyle düşünmeyin, belki hâkim bey sizi tutuklamaz. Kötü düşünmeyin.” dedi. İfadem alındı, gözaltı kararı devam etti. Ertesi gün akşam 6’ya doğru ceza hâkiminin önüne çıktık.
Bir hâkim olarak gözaltına alınmanız ve tutuklama istemiyle mahkemeye sevk edilmeniz normal miydi, yargılama usulleri açısından?
Normalde hâkimlerin yargılanma usulünden kısaca bahsedecek olursak: Bir hâkimin suç işlediği iddia ediliyorsa, o yerdeki sulh ceza değil, bulunduğu yerdeki ağır cezaya en yakın ağır cezada ifadesinin alınması gerekiyor. Yani Bandırma’da ağır ceza var, benim en yakındaki Balıkesir Ağır Ceza Mahkemesinde ifademin alınması gerekiyordu. Orada işlem yapılması gerekiyordu, yapılmadı. Bandırma’daki sulh cezada yapıldı. Ertesi gün hâkimin önüne çıktık, hâkim, “Buyrun savunmanızı alayım” dedi. “Ne savunması”, dedim. Üzerime atılı suçları sordum. “Darbeye teşebbüs ve silahlı terör örgütü üyeliği,” dedi. “Sen de biliyorsun, o gün evdeydim. Dışarı dahi çıkmadım. Akşama kadar da birlikteydik. Darbeye teşebbüs, ne saçmalık! Böyle bir şey mümkün mü? Yani en azından bir usulü olur.” dedim. Ben ne söylersem yazıyor, tabii hâkim üniversiteden arkadaşım, dediğim gibi, yazıyor, cevap vermiyor. Dedim ki, “Dosyada darbeye teşebbüs ettiğime dair veya silahlı terör örgütü üyesi olduğuma dair hangi delil var?” Aynen bu ifademi zapta geçiyor hâkim. Ben zabta geç diye sormuyorum, sen bana dosyayı göster. Orada sinirlendim artık, dosyada hangi delil var dedim. “Hâkim Bey, delillerin hepsi Ankara’daymış!” dedi. Normalde bir hâkim delili görmeden asla karar veremez. İkincisi; talimatla tutuklama olmaz zaten. Tamamen yanlış. Dosyada sadece HSYK’nın beni açığa alma kararındaki liste var, başka hiçbir delil yok. O zaman daha OHAL ilan edilmemiş. Biz 16 Temmuz’da gözaltına alındık, 20 Temmuz’da da OHAL ilan edildi. Yani daha dört gün var. Bütün deliller Ankara’daymış deyince tekrar, “Bir hâkim delilleri görmeden karar verebilir mi?” diye sordum, bu tutanağa geçti. Sonuç olarak tutuklanmamıza karar verildi. Toplam altı kişiydik. O gün akşam Bandırma’da görev yapanlar ve listede olanlar toplam dokuz kişiydik ama üç kişiye ulaşamadılar. Aynı gün altı kişiyi tutukladılar. Savcılık hem darbeye teşebbüsten hem de terör örgütüne üyelikten tutuklanmamızı istemiş, fakat bizi darbeye teşebbüsten tutukladılar. Örgüt üyeliğinden tutuklamadılar. Çünkü ilerleyen zamanda bu olay önem kazanacak.
Tutuklandınız ve Bandırma’da cezaevine gönderildiniz…
Evet, neyse tutuklandık, girdik cezaevine, müdür geldi. Sonuçta bir hâkimsin, oradaki cezaevinin idari olarak bize bağlı olmasa amiri de konumundasın. Varıyorsunuz, orada tutuklusunuz sonuçta. Müdürlerden biri geldi o sıra; “Hâkim Bey nasılsınız, hoş geldiniz, geçmiş olsun, geçer…” Her neyse klasik hoş geldiniz, geçmiş olsun temennileri… Cuma olay oluyor, biz cumartesi gözaltına alınıyoruz, pazar da tutuklanıyoruz. Söylemiştim hani, başsavcı ifade alırken, “Belki hâkim tutuklamaz” demişti cumartesi günü. Müdür bey dedi ki, “Hâkim Bey, dünden bizi başsavcı aradı, dedi ki hâkim ve savcılar gelecek oraya, bir tane koğuş ayarlayın. Biz de sizin için bir koğuşu boşalttık.” Düşünün başsavcıya ben niyetiniz belli, tutuklamak istiyorsunuz diyorum, o da belki hâkim tutuklamaz diyor. Fakat siz daha başsavcıya ifade vermeden cezaevini arıyor, koğuş ayarlayın hâkim savcılar gelecek diyor. Tutuklanacak yani…
Tutukluluğunuzun ilk günlerinde o zaman ve sonra basına da yansıyan kötü muamele ve kısıtlamalar gördünüz mü?
İlk tutuklandıktan yaklaşık tam üç hafta, hatta 22-23 gün hiçbir şekilde ailemizle telefonla ya da kapalı görüşümüze izin verilmedi. Tabii burada beni en çok üzen, o gün oğlumun ayağı incinmişti, hastaneye götürmüştük. Üç hafta boyunca oğluma bir şey oldu mu acaba diye endişelendim. Doktor, hafta içi çocuğunuzu getirin detaylı bakmamız lazım demişti. Oğlum daha 22 aylıktı o zaman. Hiçbir şekilde görüştürülmedik. Bizim fişleme listesi internete düştü. Örnek veriyorum; Mehmet Köroğlu yazıyor, yanında eşi Leyla Köroğlu, hemşire… HSYK’nın fişleme listesi, internete sızdı biliyorsunuz. O gün ben tutuklanmadan önce gördüm. Sonra ceza dosyasının içerisine ne hikmetse o fişleme listesi de yanlışlıkla mı ihmalen mi bilmiyorum girmiş. Bir baktım Mehmet Köroğlu, yanında eşini yazmış, ne iş yaptığını yazmış, hangi kurumda çalıştığını yazmış… Onun benimle ne alâkası var, değil mi?
Yani siz belki de gözaltına alınmanız ve tutuklanmanıza giden yolda isimlerinizin daha önceden belirlendiğini düşünüyorsunuz.
Evet, iddianame düzenlendikten sonra, dosyayı gönderin dedim. Gözaltı kararı sırasında da çoğu kişi görmüş ama benim çok fırsatım olmadı. Dediğim gibi çocuğu hastaneye götürmüştüm. Ben bu listeyi doğrudan ilk olarak ceza dosyasında gördüm. “Mehmet Köroğlu. Eşi: Leyla Köroğlu, Bandırma Devlet Hastanesinde hemşire olarak çalışıyor” diye yazmışlar. İşin ilginç tarafı fişleme listesinde şöyle bir olay olmuştu. Medyaya da bu olay yansıdı. Bandırma’da 15 Temmuz’dan üç-dört ay önce bir savcı arkadaş vefat etmişti. Bizzat tanıdığım, samimi bir arkadaşım. Adı, Ahmet Biçer. Bir baktık ki, o gün tutuklanacaklar listesinde adı var. O bizi ayrıca üzdü, duygulandırdı tabii. Birlikte aynı adliyede görev yapıyorduk. Zaten toplamda 20-22 hâkim-savcı olduğu için herkes birbirini çok yakından tanıyordu. Bu durum gözaltı listelerinin 15 Temmuz’dan çok daha önceden hazırlandığının da bir delili.
Size tutuklanmanıza sebep olacak ne gibi deliller sundular?
Tutukluluğumuz devam ediyor. Diyoruz ki kısaca, “Ben darbeye teşebbüs etmedim ama beni darbeye teşebbüsten tutukladınız.” Dosyada darbeye karıştığıma dair bir tane makul şüphe yok, bırakın kuvvetli suç şüphesini, normalde makul şüphe için ilk başta işlem yapılır. Kuvvetli suç şüphesi varsa ama çok kuvvetli, somut deliller olacak, suçüstü hali olacak bir sürü şey var da izaha gerek yok, hukuki kısmına çok girmek istemiyorum. “Hiçbir delil yok, tahliyemi talep ediyorum” dedim. Suçun vasfı ve mahiyeti, mevcut delil durumu, dosyanın kapsamı dikkate alınarak şüphelinin tutukluluğunun devamına… Yani klasik şablon karar.
Tutuklandıktan hemen sonra şöyle bir olay oldu: Bandırma’da görev yapan, bir bayan, beş erkek hâkim-savcı tutuklandık. Beş gün sonra, perşembe günüydü, üç arkadaş itiraz etti, tahliyemizi talep ediyoruz dediler… Ben de cuma itiraz edeceğim dedim, cuma günü karar çıksın hani. Pazar tutuklandık, bir hafta itiraz süremiz var. Ben cuma itiraz yapacağım. Üç arkadaş itiraz edince hâkim tahliyelerine karar verdi. Beni tutuklayan hâkim o gün hafta sonu olduğu için sınıf arkadaşımdı ama asıl sulh ceza hâkimimiz başka idi. O bu üç kişinin tahliyesine karar vermiş. Aynı şu gerekçelerle: “Suçun vasfı ve mahiyeti, mevcut delil durumu, dosya kapsamı, suç vasfının şüphelinin lehine değişme ihtimali bulunduğundan bu kişilerin tahliyesine…” demiş. Şimdi bunları haricen, sağlam bir kaynaktan öğrendim. Şimdi değil ama zamanı geldiğinde bunları da açıklayacağım. Tahliye eden sulh ceza hâkimi demiş ki: İki kişi için, isimlerini söylemeyeyim, HSYK’dan aradılar, bu bu kişiler tahliye edilecek, bir kişiyi de sen tahliye edebilirsin, ben de o kişiyi tahliye ettim diye söylemiş. Yani beyefendi takdir hakkını kullanmış, o kişiyi tahliye ediyor. İki kişi için de emir gelmiş, bunları tahliye edeceksin diye. Sonra bizim için tutukluluk halinin devamına, dendi. İlk başta dosya Bandırma’daydı. Orandan Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiler. Oraya da defalarca itiraz ettim. “Hiçbir şekilde darbeye karışmadık, darbeye teşebbüs etmedik” dediysek de, klasik, suçun vasfı ve mahiyeti falan filan… Sonra bin kişilik, iki bin kişilik listeler halinde, aşağıda ismi geçen kişiler yığınının tutukluluk halinin devamına… Bakın liste usulü adam tutukluyorlar, bu kez de tutukluluk halinin devamına karar veriyorlar… Böyle bir şey hukuk düzeninde mümkün değil. Hani böyle bir karar verseniz sizi anında disiplin suçundan ihraç ederler. Dosyamız Ankara’da uzun süre durdu.
Siz cezaevine girdikten sonra OHAL ilan edildi ve ardından KHK’lar geldi. Bu süreç size nasıl yansıdı?
Sonra bir tane KHK çıktı, hâkim-savcıların soruşturma ve yargılaması en son görev yaptığı yeri bağlı bulunduğu bölge adliye mahkemesinin bulunduğu yer başsavcılıkta yapılır, diye. Dolayısıyla yargılaması da oradaki ağır ceza mahkemesinde yapılır. Balıkesir, bölge adliye mahkemesi olarak İzmir’e bağlıydı. Dosyayı İzmir’e gönderdiler. Bu kez Ankara’da altı yedi ay bekledikten sonra İzmir’e geçti dosya. İzmir’de de her ne hikmetse beklediler. Bütün hâkim ve savcıların yargılamasını 2017 Mayıs’ın sonu haziran-temmuz gibi iddianame düzenlemeye başladılar. Normalde, örnek veriyorum, bir adam suça tam karışmış mı, suç işlediğine dair delil elde edildi mi, anında dava açarsın. Bir aylık iki aylık süre olmaz. Gerekirse 15 günde de üç günde de dava açılır. Fakat delil bulmanız gerekir. Ne hikmetse bütün hâkim savcıların iddianamesi o zaman düzenlendi. Benim iddianame de yanlış hatırlamıyorsam 02.06.2017’de hazırlandı. İzmir 14. Ağır Ceza Mahkemesine dava açıldı. Bu arada başsavcılık benim için demiş ki dosyasında hiçbir delil bulunmadığından darbeye karışma suçundan takipsizlik vermiş. Sonra örgüt üyeliğinden ise dava açmış. İtirafçı beyanları, şu bu…
Siz ilk kez hâkim karşısına ne zaman çıktınız?
02.06.2017’de hakkımda dava açıldı. Yani, gözaltına alındıktan ve tutuklandıktan yaklaşık bir yıl sonra hakkımda dava açıldı bana. İzmir 14. Ağır Ceza Mahkemesi iddianameyi kabul ettiği için hakkımda tensip zaptı düzenleniyor. Tensip zaptını göndermiş. Cezaevi bana tebliğ etti. Dedi ki, “Silahlı terör örgütüne üye olmaktan dava açılmış ya sanığın tutukluluk halinin devamına…” Yaklaşık 6 ay sonrasına da gün vermiş. Normalde bu dosyalarda suç bir ay haydi çok sürsün iki ay. Mahkeme çok yoğun olsun, üç ay sonrasına gün verilir. Fakat bizimkini altı ay sonrasına gün vermiş. Ben de hâliyle bu duruma itiraz ettim. Bir, dosyada hiçbir delil yok, bunlar terör örgütü üyeliği oluşturmaz. Üçüncüsü hâkim-savcıların özel yargılama usulleri var. Rastgele benim tutukluluk halimin devamına karar veremezsin. Özellikle itirazda şunu belirttim altını çize çize. Altını çize çize derken gerçekten dilekçenin altını, cetvel koydum düzgün olsun diye ve birkaç kez üzerinden geçtim ki hâkimlerin dikkatini çeksin, itirazımı okusunlar diye. Siz benim silahlı terör örgütü üyeliğinden tutukluluk halimin devamına karar vermişsiniz. Fakat ben silahlı terör örgütü üyeliğinden hiçbir zaman tutuklanmadım. Darbeye teşebbüsten tutuklandım fakat darbeye teşebbüsten de şu anda takipsizlik kararı verildi. Ondan tutukluluk kararı veremezsin, çünkü dosya kapandı. Silahlı terör örgütü üyeliği suçundan ise tutuklanmadım ki tutukluluk halimin devamına karar veriyorsunuz. Tutuklu olunmayan bir şeyden tutukluluk halinin devamına karar veremezsiniz. Mahkemeye gitmiş, mahkeme, şablon bir kararla sanığın itirazının reddine, demiş. Tabi bunu bir üst mahkemeye İzmir 15. Ağır Ceza Mahkemesine göndermiş, o mahkemenin kararı da skandal. Benim itirazımla ilgili karar verilmesine yer olmadığına verilmiş, siz bu hususu yeniden değerlendirin, dolayısıyla sanığın itirazı hakkında karar verilmesine yer olmadığına diyor. İtiraz mercii aslında şudur, eğer ben itiraz dilekçemde haklıysam itirazımı kabul edersin, haksızsam itirazımı reddedersin. İzmir 15. Ağır Ceza Mahkemesi itirazım hakkında ya kabul etmek ya reddetmek zorunda. CMK’ya göre, itiraz müessesesine göre bu böyle. İkisini de yapmamış, bizi tekrar 14’e göndermiş. Muhtemelen haricen görüşmüşler; bu adam bu iddialardan tutuklanmamış, tutukluluğunun devamına karar veriyorsunuz. İtirazı var demiş. İzmir 14. Ağır Ceza Mahkemesi de benim SEGBİS’le bu hususta ifademi aldılar. Dedim, örgüt üyeliğinden tutukluluk halinin devamına karar vermişsiniz, ben ondan tutuklu değilim dedim. Tutuklu olmadığım bir şeyden tutukluluğun devamına karar veremezsiniz dedim. Gereği düşünüldü, savcının mütalaasını aldı: Sanığın şu suçtan tutuklu olmadığı anlaşıldığından sanığın tutuklanmasına! Orada beni yeniden örgüt üyeliğinden tutukladılar ve tutukluluğumun devamına karar verdiler. Tarih olarak açıklamak gerekirse, İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hakkımda silahlı terör örgütüne üye olmadan, 02.06.2017’de iddianame düzenledi. 30.06.2017’de İzmir 14. Ağır Ceza Mahkemesi tensiben hiç tutuklanmadığım silahlı terör örgütüne üye olma suçundan tutukluluk halimin devamına karar verdi. İzmir Cumhuriyet Başsavcılığınca 28.07.2017’de anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs suçundan takipsizlik kararı verildi ve dosya kapandı. Bir düşünün; dosyada kuvvetli suç şüphesini gösterir deliller var diyerek tutukladıkları dosyada hiçbir delil yok diye takipsizlik kararı vermişler. Bu dosya kapandığına göre aynı gün tahliye edilmem gerekiyor. Fakat beni tahliye etmediler. İtirazımdan dolayı İzmir 14. Ağır Ceza Mahkemesi 03.08.2017’de SEGBİS ile beni darbeye teşebbüsten tahliye etti, silahlı terör örgütüne üye olma suçundan tutukladı. Takipsizlik kararı verilmiş bir suçtan nasıl tahliye edebiliyor, bir hukukçu olarak anlamış değilim. Ona da itiraz ettim ama bir faydası yok tabii. Sonuç olarak 28.07.2017-03.08.2017 tarihlerinde hiçbir mahkeme kararı olmadan, buna tutuklu diyemeyeceğim, esir olarak cezaevinde kaldım.. Ekim’in sonu muydu, kasımın başı mıydı mahkeme gününü bekliyoruz artık, duruşma günü vermiş İzmir 14. Ağır Ceza Mahkemesi, duruşmamıza bir ay kala Bursa Bölge Adliye Mahkemesi açıldı. Balıkesir’i Bursa’ya bağladılar. İzmir, ben bu davaya bakmıyorum dedi, Bursa’ya gönderdi bizim dosyamızı. Bursa’da yaklaşık bir buçuk ay kadar bekledi. Hâkim karar verdi, dava İzmir’de açıldı, İzmir’de bakılması gerekir dedi. Yetki uyuşmazlığı ortaya çıktı. Dosyayı Ankara’ya Yargıtay’a gönderdiler. Yaklaşık iki ay kadar da Yargıtay’da bekledi. Tabii bu arada durumu izah edip tahliye talebinde bulunuyorum. Kesinlikle kabul etmiyorlar, red çıkıyor. Yargıtay da dâhil. Yargıtay en sonunda İzmir bakacak dedi. İzmir’de ilk duruşmaya çıktık.
İlk duruşmanıza tutuklandıktan ne kadar süre sonra çıkmış oldunuz?
İlk duruşmaya 21 ay 10 gün sonra çıktım. Savunmamızı yaptık ve sonuç olarak tahliyemize karar verildi. İlk başta elektronik kelepçe ile tahliyemize karar verildi. Bulunduğu bölgeden dışarı çıkmama. Çıktıktan sonra ayağımıza elektronik kelepçe takıldı, dört ay kadar böyle gezdik. İkinci duruşmada 4 ay sonra itiraz ettim. Gerek yok zaten ben imza atıyorum. Sağ olsunlar onlar da itirazımı kabul ettiler. Hala yargılamamız ve imzamız devam etmekte. Hala haftada bir gün gidip imza atıyorum. Zaten yurt dışına çıkış yasağım var, buradayım, gelip gidiyorum. Duruşmalara katılıyorum.
Uzun süren tutukluluğunuz döneminde cezaevi koşulları nasıldı?
Cezaevi idaresi sağ olsun, iyiydi. Yalnız biz tutuklandıktan sonra açığa alındık, 35-40 gün sonra ihraç edildik. İhraç edildiğimiz gün kabalıkları arttı açıkçası. Kötü muamele falan yapmadılar ama ilk başlarda açığa alınsak da hâkimdik. İyi davrandılar, sonra da çok kötü davranmadılar ama bakışları değişti, davranış şekli değişti tabii ki.
15 Temmuz’da çocuğunuzun ayağı incinmiş ve siz hastaneye gösterdikten sonra kontrole dahi götüremeden tutuklandınız. Ondan sonra çocuğunuzu ilk kez ne zaman gördünüz, kucakladınız?
15 Temmuz Cuma günü darbe girişimi oldu, pazar günü tutuklandık, üç hafta sonra pazartesi günü de ilk kapalı görüşte eşimi ve çocuğumu gördüm. Tabii beni en çok üzen, oğlum beni dışarıdan camdan öpmeye çalışıyordu. Camı öpüyordu, camdan beni öperken burnunu cama vurdu ve ağladı, o tabii çok üzdü, beraber duygulandık. İlk açık görüşü de yaklaşık dört ay sonra yaptılar. 15 Eylül müydü, bayramda yaptırdılar. İki ay ayrı bayram görüşü ayrı ama normal açık görüşümüzü dört ay sonra yaptırdılar. Normalde bizim önce aylıktı, daha sonra kanun hükmünde kararname ile cezaevi yönetimi ile ayda bir olan görüş iki ayda bire çıktı. İki ayda biri de dört ay sonra yaptık.
Sizin cezaevinde kaldığınız dönemde kısıtlamalar daha çoktu, şimdi kalktı, değişen bir şey var mı sizce?
Çok da değişen bir şey yok aslında. Bazı arkadaşların yakınlarından haber alıyorum, çevremde duyuyorum spor etkinliğine çıkarıyorlarmış. Spor etkinliğine gitseniz ne olacak gitmeseniz ne olacak. Haftada bir olması gereken telefon görüşünü iki haftada bire çıkardılar, bizim telefon görüşümüzü, normal hükümlülerde, işte adam öldürmek, cinsel suçlar aklına ne gelirse yağma, dolandırıcılık… ayda bir açık görüşü vardı, haftada bir yine telefon görüş hakları ve kapalı görüş hakları vardı. Bizim iki haftada bir telefon görüşümüz, haftada bir kapalı görüşümüz, iki ayda bir de açık görüşümüz vardı. Eşim Kayseri’ye gelmişti, ben Bandırma’da kalmıştım. Ta buradan oraya gitmesi zulümdü. Kayseri’ye naklimin yapılması için dilekçe yazdım. Onu da kabul etmediler. Sürekli reddine, reddine diyerek sonunda kabul etmediler. Hala da reddediyorlarmış, duyuyorum. Kabul etmiyorlar, zulüm üstüne zulüm.
Cezaevinden çıktıktan sonra çevrenizin ve meslektaşlarınızın size karşı bakışı değişti mi? Davranışları nasıl oldu size ve ailenize karşı?
Meslektaşlarımla zaten 15 Temmuz’dan sonra görüşmüyorum, hiçbirisinin hiçbir cesareti yok. En yakın dostlarım arayıp geçmiş olsun demedi, bakın dost bildiklerim. Dostlarımdı, gerçekten dost dediğim insanlardı. Arayıp sormadılar. Sadece yakın çevrelerden geçmiş olsuna geldiler. İnsanların bana karşı bakışı değişmedi. Sonuçta benim nasıl bir insan olduğumu yakın akrabalarım iyi biliyordu. Biliyorum geçecek, elbette bugünler de geçecek. Sağ olsun, annem-babam, yakın akrabalarım benim suçsuzluğuma her zaman inandı, zaten suçumuz da yoktu. Hiçbir arkadaşımın yoktur. Dediğim gibi meslektaşlarımın hiçbirisinden geçmiş olsun telefonu dahi alamadım.
Sizi en çok hayal kırıklığına uğratan ne oldu bu dönemde?
Aslında bekliyorduk; dışarının durumunu da soruyordum ziyarete geldiğinde eşimden falan. Ailece görüştüğümüz, Ramazan’da birbirimizi davet ettiğimiz kişiler hiçbirisi telefona dahi cevap vermiyormuş. Bütün bunları duyduğum bildiğim için onlardan çok da bir şey beklemedim açıkçası. Dedim ya en yakın dost bildiklerim, tamam beni aramasın, haber de mi gönderemezdi, isteseler birisiyle haber gönderebilirlerdi. Çok üzüldük, olmaması gerekiyordu bilmem ney, hayırlısı olsun. İki cümle kurabilirlerdi, yapmadılar.
Siz bir hâkimken ve görev başındayken belirli bir konumunuz ve saygınlığınız vardı. Geliriniz ve belirli bir yaşam standardınız vardı. Bunların birden yok olması sizi ve ailenizi, çocuklarınızı nasıl etkiledi?
Etkiledi tabii ki, çok etkiledi. Sonuçta belli bir makamımız vardı, meslek olarak konumumuz vardı. Sonra ihraç olduk. Şu anda tamamen boştayız. Avukatlık yapalım diye müracaat ettik. Avukatlığımızı kabul etmiyorlar. Şu süreçte avukatlık da yaptırmıyorlar. Bunun haricinde gittim Kayseri’de birkaç tane avukatla görüştüm. Tamam, anladık çalışmamıza izin verilmiyor, en azından yanınızda durup size yardımcı olayım. Birkaç tanesi beni tanımış olmalarına rağmen kabul etmedi. Şundan dolayı olmaz, “Yanında FETÖ’den yargılanan bir hâkimi çalıştırıyor diye şikâyet etseler ben bundan zarar görürüm” diye kabul etmediler. Avukatlık falan da yapamadık, öyle bir iş de bulamadık. Ne yaptım bu süreçte, gittim ev eşyası taşıdım, hani hamallık yaptım. Affedersiniz; evde bir köpek yaşıyormuş, gittik köpeğin pislikleri varmış, pisliklerini temizledik. Hani hiçbir şekilde onurum incinmedi. Benim çocuğumun ve ailemin geçimi vardı. Para kazanmam gerekiyordu. Bugünlerde de serbest olarak ufak tefek işlerde çalışıyorum.
Peki, en son fotoğraf da çektirdiğiniz köyünüzdeki yaklaşım nasıldı? Sonuçta siz o mahrumiyet bölgesinden çıktınız ve yıllar sonra hâkim olarak döndünüz. Fakat bir gün geldi, yine büyük zorluklarla elde ettiğiniz kazanımlarınızı kaybettiniz ve bir tür çocukluğunuzdaki fakirlik günlerine döndünüz. Bu, sizin içinizde nasıl bir duygu fırtınası kopardı?
Ben okulu bitirdim, staja başladım, çalıştım. Zaten her yaz tatilinde köyüme geliyordum, babamın işlerini yapıyordum. Hayatımın hiçbir döneminde tatil yapmadım, tatile gitmedim. Hayatımın bundan sonraki döneminde de gitmem. Tatil döneminde gelir babamın hangi işleri varsa onları halleder yine geri giderim. Yapı olarak öyleyim. Köyde ilk başlarda hoş geldin derdi insanlar, sonuçta hâkimsin, o köyden çıkmışsın. Şimdi köylü vatandaşların gözünde bile, bakışlarından bile anlıyorsun, biraz düşmüşsün. Bakın nereden nereye, ne hale düşmüş der gibi…
Peki, bütün bu yaşadıklarınız karşısında nasıl güçlü kalabiliyorsunuz?
Kendimi hiç yukarılarda görmedim. Rızkı veren Allah. Oradan alır oradan verir. Rızkımız kesilmişse zaten ahirete gideceğiz demek. Rızkımız buradan devam ediyor, buradan devam edeceğiz. Köyde büyüdüğümüz için eskiden hep bulgur pilavı, soğan yerdik. Çok şükür, yine yeriz. Benim için ekstradan bir şey değişmedi. Varlık içinde yetişip de sonradan yokluğa düşmüş birisi değiliz. Zamanında büyük yoksulluklar da gördük, sonra çok şükür babamın durumu düzeldi, iyi oldu.. varlıklı zamanları da gördük. Önceleri gerçekten yoksulduk, o yüzden bir şey değişmedi. Önemli olan sağlık, eşinin ve çocuğunun mutluluğu. Onların yanında yine mutlu olmasını biliyorum. Sonuç olarak her şey bir makam değil. Tabii ki çok üzüldüm, makamımı kaybettim. Halimize binlerce kez şükrediyorum yine de. Bakın, dosyamda bazı kişilerin isimlerini gördüm, itirafçı değil iftiracı diyeceğiz artık. Doğru olmayan o kadar çok şey var ki!.. Birisi benim hakkımda hem itirafçı hem de gizli tanık olmuş. Bu arkadaş HSYK’ya bir dilekçe yazmış. Demiş ki HSYK’ya, gizli tanık oldum, itirafçı oldum, bildiğim her şeyi anlattım. Bu kişinin hem itirafçı olarak hem de gizli tanık olarak ifadesi var. O kişi aynı kişi. Gitmiş, işte beni mesleğe alın, ben ne yapacağım, filan… Hani böyle üç beş kuruş için başkalarına boyun eğmeye değmez. Ne kadar boyun eğersen seni o kadar çok kullanırlar.
Sizin aleyhinizde gizli veya açık itirafçılık yapanları kendilerini yakmış olarak mı görüyorsunuz? Belki de istedikleri yere gelecekler…
Kendilerini yaktılar. Onların beyanlarına göre dahi benim beraat etme ihtimalim var. Sonuçta onlarla aramızda bir husumet oluştu. Onların itirafçı olarak kendi çıkarları mevcut. Sonuçta onun çıkarıyla benim çıkarım çakışıyor. Bu yüzden de bana iftira atıyor. Kendisi diyorsa ki FETÖ bir terör örgütüydü, ben de üyesiydim, işte sen zaten teröristliğini kabul etmişsin yani. Bunun artık kurtuluşu da yok yani. Sen az ceza alsan da artık teröristsin devletin gözünde öylesin, teröristsin. Evet, kendilerini yaktılar. Kendilerine de yazık oldu, karşılarındakilere de daha çok yazık oldu. Sadece kendim için söylemiyorum. Ailenin tek geçim kaynağı, çocuğu hasta, ailesine bakması gerekiyor, adamın sen gidip ismini veriyorsun. Tekrardan bu kişiyi tutuklatıyorsun. Bu kişinin ailesinin geçimi ne olacak, çocuğu ne olacak, sağlığı ne olacak, ondan sonra intihar edenler duyuyoruz, hastalanıp iyice, ölenler oluyor. Çok fazla mağduriyetlerini artırıyorlar. Yalan beyanda bulunayım, kurtulayım mantığı ile onlara temyiz süreci de işlemedi, bölge adliye onayladığında cezaevine gidiyor. Ben 21 ay 10 gün yattım onlar da yirmi bir ay yatacak. İndirimli üç yıl, dört yıl ceza verse dahi yatacak yani.
Bu dönemde sıradan insanların başına gelenleri biliyoruz, okuyoruz fakat siz kendi yaşadıklarınız da dâhil bir de hukuk penceresinden bakıyorsunuz. Göz göre göre okulda öğrendikleriniz, kitaplarda yazılanlar çiğneniyor…
Benim için darbeye teşebbüsten Ankara’dan liste geldi, emir geldi, seni darbeye teşebbüsten tutuluyorum dediler tutukladılar. Ne oldu, benim hiçbir suçum yokken beni darbeye teşebbüsten tutukladılar. Deseler ki ya arkadaş, şunu yapmışsın, bunu yapmışsın, şöyle karar vermişsin, birinin mağduriyetine sebep olmuşsun deseler, derim ki bu olabilir. Ben hâkimdim, bu arada yanlış karar vermiş olabilirim. Gözden kaçırmış olabilirim. İhmalin olabilir. Bunlar olmaması gereken, ama nadiren de olsa olan şeyler. Bu şekilde hiçbir suçlama olmadı bakın. Doğrudan, sen darbeye teşebbüs etmişsin. Arkadaş ben de evdeydim, sen de evdeydin. İkimiz de evdeydik, o zaman ikimiz de darbeye teşebbüs ettik evden. Aynı durumda olmamıza rağmen o tutukluyor, ben tutuklanıyorum. Doğrusu bir emir var, sen beni bu suçtan tutukluyorsan diğer insanları da işte şunu yapmış bunu yapmış demenin bir mantığı yok. Ona da emir gelmiş, suç uydurması çok kolay. Evinde oturan bir hâkimi rahatlıkla darbeye teşebbüsten tutuklayabiliyorsa diğer insanlara da herkese, kim olursa olsun a’dan z’ye, isim vermek istemiyorum, dersin ki bu darbeye karıştı bunu tutukla. O darbeye teşebbüs edenin yanındaydı, onu da tutukla. Çünkü yukarıdan isim gelmiş, emir gelmiş. Bu mantıkla hareket edersen hukuku katledersin zaten. Katledildi hukuk zaten. Bizim dönemimizde bakıyorsunuz toplam yaklaşık 12 bin hâkim ve savcı vardı. Yaklaşık 4 binini ihraç ettiler o dönemde, şimdi bu sayı 4 bin 500’ü buldu. Sayı 8 bin, 8 bin 500’e düşmüştü. Bunun yerine sen gittin, hâkim savcıları ihraç ettik, hâkim savcı eksiğimiz var diyerek yeni hâkim savcılar aldılar ve şu anda ihraç hariç hâkim-savcı sayısı hariç yaklaşık 20 bin civarında hâkim savcı var. Sen 10 bin, 11 bin hâkim savcı aldın. Kimleri aldın peki?! İktidarın il başkanı, ilçe başkanı, gençlik kolları başkanı. Bunları aldın, bunları da bizim yargılandığımız mahkemeye gönderiyorsun. Şu anda bakıyorsun bu özel yetkili mahkemeler, “özel yetkili” diyorum. Münhasırlandırmış HSYK, sadece “FETÖ” davalarına bakıyor. Bakıyorsun, üyelerin hepsi daha yeni kuradan gelmiş. Normalde eskiden özel yetkili mahkemeler vardı. CMK 250 ile kurulmuş mahkemeler, sonradan TMK’ya çevirdiler. Bu mahkemelere eskiden 10 yıllık 15 yıllık tecrübesi olan hâkim ve savcıları gönderiyordu. Şimdi kuradan bakıyorsunuz geliyor, il başkanı, ilçe başkanı bizi yargılıyor. Buradan bir adalet bekleyebilir misiniz, bekleyemezsiniz. Benim bir adalet beklentim yok, gerçekten yok. 20 yıllık hâkimler verdikleri karar sebebiyle bu dönemde sürülüyorsa kuradan gelenlerin başkana muhalefet yazması düşünülemez.
Bu dönemde hukuku uyguladıklarını iddia edenlerin en temel çelişkileri neler?
En temel sorun hâkim savcıların tecrübesizliği, korkması, korkmaktan da ziyade yaranma çabası. Ben fazla ceza vereyim de iktidara yaranayım. Gözüne gireyim de beni adalet bakanlığında bir dairenin başkanı yapsın. Birilerine yaranmak için bu şekilde kararlar veriyorsan bu hukuk katliamıdır gerçekten yani. Mağdur, mazlum ne kadar insan var ceza veriyorsun. Hem ihraç ediyorsun işini elinden alıyorsun, dışarı çıksa bile başka yerde çalışmasına izin vermiyorsun. Bir de üst sınırdan ceza ve tutuklu bırakıyorsun. Bu, insanın mağduriyetini katbekat artırıyor. Özellikle hâkim ve savcıların tarafsız olması gerekirken taraf tutması; biz bu yapıyı bitireceğiz, hâkim ve savcının bir yapıyı bitirme gibi bir vasfı olamaz yani. Neye bakarsın; hukuk kuralları bellidir. Şartları bellidir, bir yapının terör örgütü olup olmadığı bellidir hani. Ayrıca bir yapıyı terör örgütü kabul etsen bile terör örgütüne üyelik için gerekli olan bazı şartlar vardır. Süreklilik, devamlılık, eylem… Sadece dershanesine gitti, sadece okuluna gitti çocuğu, gazete aldı, sendikasına üye oldu diye sen o kişiye terörist diyemezsin. Sen gitmişsin bankayı açmışsın, sendikayı açmasına izin vermişsin; Milli Eğitim Bakanlığı, Cumhurbaşkanlığı yani o zamanlar üçlü kararname ile açılıyordu bunlar. Rastgele açılmıyor ki. Sen hukuken açmışsın sonra bu kişileri sen devlet eliyle üye yapmışsın. Tekrardan da bu kişiler üye oldu diye terörist ilan etmişsin. Bu hukuk düzeninde olmayacak şekilde, devlet zaten vatandaşına tuzak kuramaz. Bu genel bir ilkedir. Görüldüğü gibi yeri tuttular. Örnek veriyorum, ilk başlarda FEM Dershanesine, Serhat Dershanesine, Kayseri’de Zafer Dershanesine gitmeyeni memur olarak almıyordu zamanında iktidar. Özellikle orası referans olarak gösteriliyordu. Gittin mi gittin, o zaman gel diyordu. Şimdi sen o tarafa insanları teşvik ediyorsun, Türkçe Olimpiyatlarına gelin diye teşvik ediyorsun. Sonra sen niye Türkçe Olimpiyatına geldin diye ”FETÖ”den terörist ilan ediyorsun. Hani derler ya cılkı çıkmış, gerçekten öyle.
Söz konusu olan ve şikâyet ettiğiniz yargı sorunları sadece son dönemde mi var? Sizin döneminizde ve önceki dönemlerde de böyle sorunlar yok muydu? Mesela, yeni hâkim ve savcı alımları, mesela Ergenekon ve Balyoz yargılamalarındaki usulsüzlükler…
O zamanlar da öyleydi, fakat şimdi bu katbekat arttı. 2007 ve 2008’de bu yapıya ait okula, dershaneye gitmiş öğrencileri alıyorsunuz, diğerlerini eliyorsunuz. Mülakat var sonuçta, hâkim savcılıkta. Sol kesimlerden biri gelirse eleniyordu yani, yalan mı? O zaman insanlar, anneler, babalar veya kişinin kendisi diyordu ki madem böyle, bana ters ama meslek elde edebilmek için bu okullara gitmem gerekiyor, çünkü bunlar tercih ediliyor, hükümet de bunları teşvik ediyor. Bu iddialar haberlere, medyaya da çok fazla çıktı. Hükümet yönlendiriyordu sonuç olarak. İllaki gelin burada okuyun, kayıt yaptırın denilmiyordu belki ama insanlar özendiriliyordu. Şimdi de ne oluyor, insan ister AKP’li olsun ister olmasın gidiyor, AKP’ye üye oluyor. Memurluk, kadro elde edebilmek için üye oluyor yani. Sevse de sevmese de.
Peki, duyduğunuz bu rahatsızlıkları dile getiriyor muydunuz? Ya da biraz önce sorduğum gibi belirli yargılamalardaki hukuksuzlukları kendi aranızda konuşuyor muydunuz, eleştiri yapıyor muydunuz?
Ergenekon davasındaki delillerin hiçbirini görmedim, dosyanın içeriğini bilmiyorum. Zamanında Yargıtay onaylamış, Yargıtay’ın onayından geçmiş. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine kadar gitti biliyorsunuz. O zaman yine de bir hukuk düzeni vardı. En azından OHAL’de değildin, en azından emir ve talimatla karar vermiyordu yargı. En azından sadece listelere dayanılmıyordu. Bunları da medyadan takip ettiğim kadar söylüyorum, esas işin aslını bilenler yargılamayı yapanlar. Doğrudan Ergenekon süreci ile ilgili bilgim yok, ne söylesem yalan olur, yanlış olur.
Sizce yargıda işin iyice çığırından çıkması ve herkesin şikayet eder hale gelmesinin miladı nedir? 2010 referandumu mu, daha öncesi mi?
17-25 Aralık’tan sonra hâkimler arasında, savcılar arasında ve adliyeler arasında ciddi bir kutuplaşma oldu. Kendi aralarında konuşuluyordu hani. Bu dönemde, ben cemaati destekliyorum diyenler oldu. Operasyonun ilk günlerinde yapılanlar doğruydu diyenler oldu. İşler tersine döndü, bazıları bir şeyler elde edebilmek için cemaat yanlış yaptı, şöyle olmalıydı, böyle olmalıydı diyenler oldu. Sonra insanlar menfaat gruplarında toplanmaya başladı. İnsanlar daha o dönemde birbirini ihbar etmeye başladı, fişlemeye başladı diyebilirim. 2010 öncesini bilmiyorum, mesleğe 2011’de atıldım. Bandırma’ya atandık. Atandıktan sonra 8-10 ay görev yaptık, hiçbir problem yoktu. Herkes işinde gücündeydi. Sonra bu olay oldu, yargıda birlik platformu kuruluyor; gelin gidin, gelmeniz şöyle faydalı böyle faydalı. İnsanlar özendirilmeye falan başlandı. Ben o zaman da tavrımı koydum, hiçbir grubun içine girmedim, üye de olmadım. Şucu bucu olmak istemiyorum, sonuçta ben bir hâkimim. Devletin hâkimisin yani, bağımsız olarak görev yapıyorsun. Yok dedim, ben istemiyorum. Sen kabul etmedin diye sen karşı taraftasın diyor, senden uzak duruyor insanlar, senden kaçıyorlar. Seni karşı tarafla ilgili soru sorup tuzağa çekmeye çalışıyorlar. Bilgi elde etmeye çalışıyorlar. İnsanlar kendi içlerinde tedirgin oldu. Sonra zaten bu olaydan on ay sonra HSYK seçimleri oldu. Sonra da her şey değişti.
En önemlisi de askerler gibi hâkim ve savcıların da yargılanmaları zordu ama artık çok kolay oldu…
Hâkim ve savcıların yargılanmaları çok zor şartlara bağlanmış, anayasada ve yasalarda da hükümleri var. Hâkimler ve savcılar kanununda da yargılama usulleri düzenlenmiş. Burada amaç şu, hâkim ve savcılar her şeyde böyle tehdit gibi kullanılmasın. İstediği gibi bağımsız olarak, tarafsız olarak karar versinler çabuk etkilenmesinler. Hüküm var; anayasadaki hüküm diyor ki, tam olarak hatırlamıyorum, kısaca, hâkim ve savcılar diyor, ancak diyor ağır ceza mahkemesinin görev alanına giren bir suçu, suçüstü işlerken yakalanması halinde diyor, yani hem ağır ceza mahkemesinin alanına giren bir suç olacak, hem de suç işlerken suçüstü yakalanacak. Bu durumda, HSYK müfettişlerince bu hususta rapor düzenlenecek. Rapor düzenledim, gerçekten yargılanabilir diyorsa tabii yargılanabilir. Bizi ne yaptılar; HSYK’nın bir tane açığa alma listesi varmış, ismim geçiyormuş, dolayısıyla darbeye teşebbüsten seni tutukluyoruz diyorlar. Bakın hiçbir delil yok. Ne oldu anayasadaki hüküm, anayasa çiğnenmiş oldu. Normalde hâkim ve savcıların yargılanması çok ağır şartlara bağlanmış, buna rağmen bu kararı verdiler hâkim ve savcılar. Keşke korkmasalardı hâkim ve savcılar, böyle şey mi olur diyebilseydi. Yarın bir gün başımız ağrır, bunun hesabı bize sorulur. Yapmadı, doğrudan bana emir geldi, tutukluyorum oldu. Ne olur, yarın bir gün bunun ilk sorumluluğu bizi gözaltına alan, tutuklayan hâkim savcılara olur. Polislere bile bir yere kadar bir şey olmaz. Çünkü polislere operasyon emrini kim veriyor, savcılık veriyor. Yarın bir gün iktidar kalmasa, AKP değişse ne olacak, diğer iktidar şey mi diyecek, ben başbakandan, cumhurbaşkanından talimat almıştım o yüzden bu kararları verdim mi diyecek. Sen hukuk fakültesini okudun mu okudun, anayasada şu yazıyor mu, suç teşkil eden hiçbir görev yerine getirilemez. Ben ne yaptım, bir adamı tutukla dedi tutukladım. Bu suç teşkil eder mi eder. Sen bunu tutukladın. Anayasaya göre senin sorumluluğunu doğurur mu, kaçınılmaz yani.
Bir gün tekrar görevinizin başına döneceğinizi düşünüyor musunuz?
İnanıyorum, o inancımı ilk günden bu yana hiç kaybetmedim. Ha ölürüm, ne bileyim ağır hasta olurum bir şekilde hayattan göçüp giderim o ayrı mesele. Bir gün görevime döneceğime candan inanıyorum. Sonsuz yani… Herkes biliyor, ben de biliyorum, bu kararı verenler de biliyor, yaptıklarımın hiçbiri suç değil. İleride bunlar göreve de dönecek. Beraat da edecek. Bunlar bilinmesine rağmen tam tersi kararlar veriyorlar. Tamam, ben bir adam öldürsem, affedersiniz bir cinsel suç işlesem, dolandırıcılık işine karışsam… Derim ki ceza aldım, bundan dönülmez. Talimatla tutuklanıyorum. Tekrar ondan da takipsizlik kararı alıyorsan, aynı şekilde talimatla terör örgütü ilan edilip, terör örgütünden hakkınızda dava açılıp eninde zorunda yine bir beraati vereceksin. Önümüzdeki günlerde mahkûmiyet kararı çıkabilir hakkımda, talimatla geliyor çünkü. Talimatla ne dediler; anayasal düzeni ortadan kaldırmaktan bunu tutuklayın dediler. Bunu diyen kişiler “FETÖ terör örgütünden buna ceza da verin” diyebilirler. Eğer bir gün dönersem, dönünce de bana bunlar zulmetti ben de zulmedeceğim değil, kanun neyse o olur yani, ne fazla ne eksik.
Yani bir intikam duygusu yok, kimseye kin beslemiyorsunuz?
Hayır, ben hukuk fakültesi okudum, hâkimlik yaptım. Bir hâkim intikam duygusuyla hareket etmemeli, etmez, hukukçusun kanun ne diyorsa o. Çevremdekiler sen hayal görüyorsun diyor, düşünemiyorlar, ileriyi göremiyorlar. Sonuçta hiçbir darbe dönemi bırakıldığı gibi kalmadı, su akar yolunu bulur. Ama yarın olur, ama ertesi gün olur…
[Selahattin Sevi] 2.8.2019 [Kronos.News]
Gökhan Açıkkollu’nun ölüm anına ilişkin ilk kez yayınlanan görüntüler [Sevinç Özarslan]
Vatan Emniyet Müdürlüğü’nde gözaltındayken işkenceyle öldürülen tarih öğretmeni Gökhan Açıkkollu’nun son anlarını gösteren nezarethane güvenlik kamerası görüntülerine BOLD Medya ulaştı.
BOLD ÖZEL – OHAL döneminde İstanbul Emniyet Müdürlüğünde gözaltındayken şeker ilaçları verilmeyen, yapılan işkenceden sonra kalp krizi geçirerek hayatını kaybeden Gökhan Açıkkollu’nun (42) son nefesini verdiği anların görüntülerine BOLD ulaştı. Görüntülerde tek kişilik hücrede beş kişiyle tutulan Açıkkollu’nun fenalaştıktan sonra görevli polisleri çağırdığı, polislerin gelmediği, yatağına tekrar uzanarak kıvranarak can verdiği görülüyor.
23 Temmuz 2016’da 15 polis tarafından evinde gözaltına alınıp İstanbul Emniyet Müdürlüğüne götürülen ve 13 gün boyunca ağır işkencelere maruz kaldığı ortaya çıkan Açıkkollu, 5 Ağustos 2016 sabahı saat 04.35’te Vatan Emniyet’in nezarethesinde kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti.
Açıkkollu’nun ağır işkencelere maruz kaldığına ilişkin, aynı nezarethanede kalan arkadaşları, resmi ifadelerle savcılığa başvurmasına rağmen işkence soruşturması kapatıldı. Açıkkollu’nun işkenceye götürülürken ve yarı baygın işkenceden getirilirken nezarethane kameralarında görüldüğü belirtilen ifadeler üzerine aile avukatları görüntüleri talep etti.
Ancak savcılık dava dosyasına talep edilen görüntülerin tamamını koymadı. Seçilerek konulan nezarethane içi görüntüler bile ölümün ihmalle gerçekleştiğini gösteriyor.
BOLD’un ulaştığı ve ilk kez yayınlanan görüntüler Gökhan Açıkkolu’nun son anlarına ait güvenlik kamerası kayıtları. 54 dakika 51 saniyelik görüntülerde Açıkkollu’nun nezarethanede hayatını kaybettiği açıkça görülüyor. O anlara tanıklık eden bir adli tıp profesörü de ifadesinde yaşananları doğruluyor.
VATAN EMNİYET C-3 NOLU NEZARETHANE
Yer İstanbul Emniyet Müdürlüğünün bodrum katı, C-3 No’lu Nezarethane. Tek kişilik, bir kaç metrekarelik hücrede 5 kişi kalıyor. Bir yatakta 3, diğer yatakta 2 kişi uyumaya çalışıyor. Açıkkollu, 3 kişinin uyuduğu yatakta en sağda. Üzerinde beyaz atlet ve lacivert renkli eşofman bulunuyor.
Kalp krizinin ilk belirtileri saat 04.19’da başlıyor. Gökhan Açıkkollu, sol tarafına dönüp uyumaya çalışıyor. 3 dakika sonra saat 04.22’de kalkıp yatağının üstünde oturuyor. Birkaç saniye sonra tekrar uzanıyor. Can acısıyla bir sağa bir sola dönüyor ama uyuyamıyor.
Rahatsızlığı artınca 04.26’da yataktan kalkıp parmaklıkların önüne geliyor. 5 dakika boyunca polislere sesini duyurmaya çalışıyor ama başaramıyor. Kritik dakikalar hızla akıp gidiyor.
Ayakta duracak hali kalmayınca önce duvara yaslanıyor, ardından demir parmaklıklara tutunuyor.
Saat 04.31’de polislerin gelmeyince tekrar yatağına dönüyor ve 04.35’te Gökhan Açıkkolu’nun vücudunda kasılmalar görülüyor.
O gece iki polis tarafından kollarından sürüyerek işkenceden getirilip nezarethaneye atıldığı şahitlerin ifadelerinde geçen 42 yaşındaki öğretmen, bu dakikadan sonra acı içinde kıvranıyor. Birkaç saniye sonra nezarethanedeki diğer kişilerin Gökhan Öğretmen’in çıkardığı sesler sebebiyle uyandığı görülüyor. Uyku sersemliği ile ilk anda ne olduğunu anlamıyorlar. Sonra Açıkkollu’nun kasılan ellerini açmaya ve dışarıdan yardım çağırmaya uğraşıyorlar.
Saat 04.36’da mavi tişörtlü biri kapıyı açıp geri gidiyor. O anlarda Açıkkollu, hiçbir yaşam belirtisi göstermiyor. Boynunu tutamıyor. Gökhan Öğretmen’i yanındakiler kaldırıp yatağa oturtmaya çalışıyor.
Saat 04.37’de bu defa kamera, içeri giren mor tişörtlü birini kaydediyor. Gökhan Açıkkollu’nun yüzüne, boynuna su serpiyor. Güvenlik kamerası kayıtlarına göre kalp krizi geçiren Açıkkollu’nun nezarethane dışına çıkarıldığı saat 04.39.
BAYGIN HALDE SANDALYEYE OTURTULUYOR
Bu dakikadan sonra yaşananlara dair kamera kaydı yok. Ancak İstanbul Emniyet Müdürlüğünde o gece görevde olan polisler tarafından tutulan ‘Dış Kapı Sağ Güvenlik Kamerası’nın çözümlerinde ihmalin devam ettiği görülüyor. Aşağıda yayınladığımız bu çözümlere göre Gökhan Açıkkollu önce bir sandalyeye oturtuluyor ve ayaklarının altına başka bir sandalye konuluyor. Bir yandan da 112’ye haber veriliyor.
“MÜDAHALE ETTİĞİMDE ÖLDÜĞÜNÜ ANLAMIŞTIM”
O gece başka bir nezarette gözaltında bulunan iki doktor Açıkkollu’ya kalp masajı yapıyor. Gelen doktorlardan, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Anabilim Dalından Prof. Dr. C. H. İ., 5 Ağustos günü öğlen saat 12.35’te verdiği ifadesinde Açıkkollu’ya yaptıkları masajı ve öldüğü andaki tanıklıklarını şöyle anlatıyor:
“Ben 23 / 07 / 2016 günü gözaltına alınarak Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü nezaretine getirildim. Ben İstanbul Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim dalında profesör olarak görev yapmaktayım. Olay günü yani 05/08/2016 saat 04.35 sıralarında nezarethaneden yattığım esnada kendisini polis olarak bildiğim bir şahıs gelerek bana “Yan koğuşta bayılan bir hasta var, bakabilir misiniz” dedi. Ben de hemen terliklerimi giyerek koğuşumdan çıktım ve hastanın yanına gittim. Daha önce hiç görmediğim bir şahsı sırt üstü masanın üzerine yatırmışlardı ve bu hastanın etrafında 6-7 kişi vardı. Bunların içerisinde daha önce doktor olarak tanıdığım Adli Tıp Kurumunda görevli doktor L. B. isimli şahıs hastaya kalp masajı yapıyordu. Ben de hemen hastaya yardım etme amaçlı nabzına baktım fakat nabzı atmıyordu. Daha sonra boynundan tekrar nabzına baktım fakat yine nabız alamadım. Daha sonra müdahalede bulunan L. B.’a “Hasta kaç dakikadır bu durumda?” diye sordum. L. B. da bana “Hocam 5-6 dakikadır solunum ve nabız yok” dedi. Bunun üzerine L. B.’ın yorulduğunu düşünerek kalp masajına ben devam ettim. 3-4 defa kalp masajı yaptığı sırada 112 görevlileri geldi. 112 görevlileri şahsa elektro şok vereceğinden hastanın sert zeminde olması gerektiğinden hastayı yere aldık ve 112 görevlileri hastaya müdahale ederken ben de oradan ayrılarak kaldığım koğuşa geçtim. Daha sonra 112 görevlilerinin hastayı hastaneye götürdüğünü duydum. Ben şahsa müdahale ettiğim esnada şahsın zaten öldüğünü anlamıştım fakat bu şahsın kesin olarak öldüğünü sabaha karşı görevli polis arkadaşlardan öğrendim.”
İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Anabilim Dalından Prof. Dr. C. H. İ.’nin anlatıp polislerin yazdığı Bilgi Tutanağı.
Güvenlik Kamera Kayıtları İzleme Tutanağına göre toplamda 1 saat 25 dakikalık görüntülerin 48. dakika 25. saniyesinde 112 görevlileri içeri giriyor. 30 dakika canlandırma çalışması yapıyorlar ve ancak sonuç alınmayınca 1 saat 25. dakika 55 saniyede Gökhan Açıkollu’yu sedyeye koyup hastaneye götürüyorlar.
NE OLMUŞTU?
Gökhan Açıkkollu, evinden gözaltına alındığı andan itibaren kötü muameleyle karşılaştı. Komşularının anlatımına göre evindeyken şeker krizi geçirdi. Gözaltındayken şeker ilaçları ve insülin ilaçları uzun süre verilmedi. Gözaltında kaldığı 13 gün boyunca işkence gördü. Kafası duvarlara vuruldu, sert darbelerin etkisiyle kırılmaz camlı gözlüğü, kaburgaları kırıldı. Sağlık kontrollerinde doktorlara sürekli darp edildiğini yüzlerce kez tekme ve tokat yediğini anlattı. Şeker ve panik atak rahatsızlığı olduğunu söyledi. Ama kimse dinlemedi. Eşi ilaçlarını ulaştırmak için günlerce uğraştı. İki kez şeker komasına girdi. Her gün yapması gereken insülin iğneleri Mümine Açıkkollu tarafından polislere teslim edilmiş olmasına rağmen 100 iğneden sadece 4’ünün kullanıldığını eşyaları geri verildiğinde ortaya çıktı. Gökhan Öğretmen, işkence ve kötü muameleye 13 gün dayanabildi…
Gökhan Açıkolulu’nun eşi Mümine Açıkkollu, eşinin öldüğü gece sorguya götürüldüğünü, işkence yapıldığını ve akşam saatlerinde iki polis tarafından kollarından sürüklenerek nezarethaneye geri getirildiğini, bu sırada göğsünü tuttuğunu ve göğsünün çok ağrıdığını o anlara şahitlik eden nezarethane arkadaşlarından dinleyerek aktardı.
Terör örgütü üyesi olmakla suçlanan Gökhan Açıkkollu 15 Temmuz’dan iki gün sonra KHK ile görevinden uzaklaştırıldı, 20 Şubat 2018’de ise pardon denilerek görevine iade edildi.
YARIN: GÖKHAN AÇIKKOLLU’YA YAPILAN İŞKENCEDEKİ KORKUNÇ AYRINTI!
5 AĞUSTOS 2019 PAZARTESİ: GÖKHAN AÇIKKOLLU’NUN 3. ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE İLK KEZ YAYINLANAN GÖRÜNTÜLER VE FOTOĞRAFLAR EŞLİĞİNDE EŞİYLE YAPILAN ÖZEL RÖPORTAJLA GÖKHAN AÇIKKOLLU BELGESELİ.
[Sevinç Özarslan] 2.8.2019 [BoldMedya.Com]
BOLD ÖZEL – OHAL döneminde İstanbul Emniyet Müdürlüğünde gözaltındayken şeker ilaçları verilmeyen, yapılan işkenceden sonra kalp krizi geçirerek hayatını kaybeden Gökhan Açıkkollu’nun (42) son nefesini verdiği anların görüntülerine BOLD ulaştı. Görüntülerde tek kişilik hücrede beş kişiyle tutulan Açıkkollu’nun fenalaştıktan sonra görevli polisleri çağırdığı, polislerin gelmediği, yatağına tekrar uzanarak kıvranarak can verdiği görülüyor.
23 Temmuz 2016’da 15 polis tarafından evinde gözaltına alınıp İstanbul Emniyet Müdürlüğüne götürülen ve 13 gün boyunca ağır işkencelere maruz kaldığı ortaya çıkan Açıkkollu, 5 Ağustos 2016 sabahı saat 04.35’te Vatan Emniyet’in nezarethesinde kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti.
Açıkkollu’nun ağır işkencelere maruz kaldığına ilişkin, aynı nezarethanede kalan arkadaşları, resmi ifadelerle savcılığa başvurmasına rağmen işkence soruşturması kapatıldı. Açıkkollu’nun işkenceye götürülürken ve yarı baygın işkenceden getirilirken nezarethane kameralarında görüldüğü belirtilen ifadeler üzerine aile avukatları görüntüleri talep etti.
Ancak savcılık dava dosyasına talep edilen görüntülerin tamamını koymadı. Seçilerek konulan nezarethane içi görüntüler bile ölümün ihmalle gerçekleştiğini gösteriyor.
BOLD’un ulaştığı ve ilk kez yayınlanan görüntüler Gökhan Açıkkolu’nun son anlarına ait güvenlik kamerası kayıtları. 54 dakika 51 saniyelik görüntülerde Açıkkollu’nun nezarethanede hayatını kaybettiği açıkça görülüyor. O anlara tanıklık eden bir adli tıp profesörü de ifadesinde yaşananları doğruluyor.
VATAN EMNİYET C-3 NOLU NEZARETHANE
Yer İstanbul Emniyet Müdürlüğünün bodrum katı, C-3 No’lu Nezarethane. Tek kişilik, bir kaç metrekarelik hücrede 5 kişi kalıyor. Bir yatakta 3, diğer yatakta 2 kişi uyumaya çalışıyor. Açıkkollu, 3 kişinin uyuduğu yatakta en sağda. Üzerinde beyaz atlet ve lacivert renkli eşofman bulunuyor.
Kalp krizinin ilk belirtileri saat 04.19’da başlıyor. Gökhan Açıkkollu, sol tarafına dönüp uyumaya çalışıyor. 3 dakika sonra saat 04.22’de kalkıp yatağının üstünde oturuyor. Birkaç saniye sonra tekrar uzanıyor. Can acısıyla bir sağa bir sola dönüyor ama uyuyamıyor.
Rahatsızlığı artınca 04.26’da yataktan kalkıp parmaklıkların önüne geliyor. 5 dakika boyunca polislere sesini duyurmaya çalışıyor ama başaramıyor. Kritik dakikalar hızla akıp gidiyor.
Ayakta duracak hali kalmayınca önce duvara yaslanıyor, ardından demir parmaklıklara tutunuyor.
Saat 04.31’de polislerin gelmeyince tekrar yatağına dönüyor ve 04.35’te Gökhan Açıkkolu’nun vücudunda kasılmalar görülüyor.
O gece iki polis tarafından kollarından sürüyerek işkenceden getirilip nezarethaneye atıldığı şahitlerin ifadelerinde geçen 42 yaşındaki öğretmen, bu dakikadan sonra acı içinde kıvranıyor. Birkaç saniye sonra nezarethanedeki diğer kişilerin Gökhan Öğretmen’in çıkardığı sesler sebebiyle uyandığı görülüyor. Uyku sersemliği ile ilk anda ne olduğunu anlamıyorlar. Sonra Açıkkollu’nun kasılan ellerini açmaya ve dışarıdan yardım çağırmaya uğraşıyorlar.
Saat 04.36’da mavi tişörtlü biri kapıyı açıp geri gidiyor. O anlarda Açıkkollu, hiçbir yaşam belirtisi göstermiyor. Boynunu tutamıyor. Gökhan Öğretmen’i yanındakiler kaldırıp yatağa oturtmaya çalışıyor.
Saat 04.37’de bu defa kamera, içeri giren mor tişörtlü birini kaydediyor. Gökhan Açıkkollu’nun yüzüne, boynuna su serpiyor. Güvenlik kamerası kayıtlarına göre kalp krizi geçiren Açıkkollu’nun nezarethane dışına çıkarıldığı saat 04.39.
BAYGIN HALDE SANDALYEYE OTURTULUYOR
Bu dakikadan sonra yaşananlara dair kamera kaydı yok. Ancak İstanbul Emniyet Müdürlüğünde o gece görevde olan polisler tarafından tutulan ‘Dış Kapı Sağ Güvenlik Kamerası’nın çözümlerinde ihmalin devam ettiği görülüyor. Aşağıda yayınladığımız bu çözümlere göre Gökhan Açıkkollu önce bir sandalyeye oturtuluyor ve ayaklarının altına başka bir sandalye konuluyor. Bir yandan da 112’ye haber veriliyor.
“MÜDAHALE ETTİĞİMDE ÖLDÜĞÜNÜ ANLAMIŞTIM”
O gece başka bir nezarette gözaltında bulunan iki doktor Açıkkollu’ya kalp masajı yapıyor. Gelen doktorlardan, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Anabilim Dalından Prof. Dr. C. H. İ., 5 Ağustos günü öğlen saat 12.35’te verdiği ifadesinde Açıkkollu’ya yaptıkları masajı ve öldüğü andaki tanıklıklarını şöyle anlatıyor:
“Ben 23 / 07 / 2016 günü gözaltına alınarak Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü nezaretine getirildim. Ben İstanbul Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim dalında profesör olarak görev yapmaktayım. Olay günü yani 05/08/2016 saat 04.35 sıralarında nezarethaneden yattığım esnada kendisini polis olarak bildiğim bir şahıs gelerek bana “Yan koğuşta bayılan bir hasta var, bakabilir misiniz” dedi. Ben de hemen terliklerimi giyerek koğuşumdan çıktım ve hastanın yanına gittim. Daha önce hiç görmediğim bir şahsı sırt üstü masanın üzerine yatırmışlardı ve bu hastanın etrafında 6-7 kişi vardı. Bunların içerisinde daha önce doktor olarak tanıdığım Adli Tıp Kurumunda görevli doktor L. B. isimli şahıs hastaya kalp masajı yapıyordu. Ben de hemen hastaya yardım etme amaçlı nabzına baktım fakat nabzı atmıyordu. Daha sonra boynundan tekrar nabzına baktım fakat yine nabız alamadım. Daha sonra müdahalede bulunan L. B.’a “Hasta kaç dakikadır bu durumda?” diye sordum. L. B. da bana “Hocam 5-6 dakikadır solunum ve nabız yok” dedi. Bunun üzerine L. B.’ın yorulduğunu düşünerek kalp masajına ben devam ettim. 3-4 defa kalp masajı yaptığı sırada 112 görevlileri geldi. 112 görevlileri şahsa elektro şok vereceğinden hastanın sert zeminde olması gerektiğinden hastayı yere aldık ve 112 görevlileri hastaya müdahale ederken ben de oradan ayrılarak kaldığım koğuşa geçtim. Daha sonra 112 görevlilerinin hastayı hastaneye götürdüğünü duydum. Ben şahsa müdahale ettiğim esnada şahsın zaten öldüğünü anlamıştım fakat bu şahsın kesin olarak öldüğünü sabaha karşı görevli polis arkadaşlardan öğrendim.”
İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Anabilim Dalından Prof. Dr. C. H. İ.’nin anlatıp polislerin yazdığı Bilgi Tutanağı.
Güvenlik Kamera Kayıtları İzleme Tutanağına göre toplamda 1 saat 25 dakikalık görüntülerin 48. dakika 25. saniyesinde 112 görevlileri içeri giriyor. 30 dakika canlandırma çalışması yapıyorlar ve ancak sonuç alınmayınca 1 saat 25. dakika 55 saniyede Gökhan Açıkollu’yu sedyeye koyup hastaneye götürüyorlar.
NE OLMUŞTU?
Gökhan Açıkkollu, evinden gözaltına alındığı andan itibaren kötü muameleyle karşılaştı. Komşularının anlatımına göre evindeyken şeker krizi geçirdi. Gözaltındayken şeker ilaçları ve insülin ilaçları uzun süre verilmedi. Gözaltında kaldığı 13 gün boyunca işkence gördü. Kafası duvarlara vuruldu, sert darbelerin etkisiyle kırılmaz camlı gözlüğü, kaburgaları kırıldı. Sağlık kontrollerinde doktorlara sürekli darp edildiğini yüzlerce kez tekme ve tokat yediğini anlattı. Şeker ve panik atak rahatsızlığı olduğunu söyledi. Ama kimse dinlemedi. Eşi ilaçlarını ulaştırmak için günlerce uğraştı. İki kez şeker komasına girdi. Her gün yapması gereken insülin iğneleri Mümine Açıkkollu tarafından polislere teslim edilmiş olmasına rağmen 100 iğneden sadece 4’ünün kullanıldığını eşyaları geri verildiğinde ortaya çıktı. Gökhan Öğretmen, işkence ve kötü muameleye 13 gün dayanabildi…
Gökhan Açıkolulu’nun eşi Mümine Açıkkollu, eşinin öldüğü gece sorguya götürüldüğünü, işkence yapıldığını ve akşam saatlerinde iki polis tarafından kollarından sürüklenerek nezarethaneye geri getirildiğini, bu sırada göğsünü tuttuğunu ve göğsünün çok ağrıdığını o anlara şahitlik eden nezarethane arkadaşlarından dinleyerek aktardı.
Terör örgütü üyesi olmakla suçlanan Gökhan Açıkkollu 15 Temmuz’dan iki gün sonra KHK ile görevinden uzaklaştırıldı, 20 Şubat 2018’de ise pardon denilerek görevine iade edildi.
YARIN: GÖKHAN AÇIKKOLLU’YA YAPILAN İŞKENCEDEKİ KORKUNÇ AYRINTI!
5 AĞUSTOS 2019 PAZARTESİ: GÖKHAN AÇIKKOLLU’NUN 3. ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE İLK KEZ YAYINLANAN GÖRÜNTÜLER VE FOTOĞRAFLAR EŞLİĞİNDE EŞİYLE YAPILAN ÖZEL RÖPORTAJLA GÖKHAN AÇIKKOLLU BELGESELİ.
[Sevinç Özarslan] 2.8.2019 [BoldMedya.Com]
“Asker zaten bizi tanıyordu!”
Hakkari sınırında askerin köylülere helikopterle yaptığı uyarı ateşinde 14 yaşındaki Vedat Ekinci öldü. Valilik “Kurşun sekti” açıklaması yaptı. Ekinci’nin kuzeni ise “Asker bizi tanıyordu”dedi.
BOLD – Hakkari’nin Derecik ilçesine bağlı Çemekurk köyünde yaşayıp, kaçak yollardan sınır ticareti yaparak geçimlerini sağlayan köylülerin üzerine dönüş yolunda TSK’ya ait helikopterden ateş açıldı. Sıkılan mermiler nedeniyle 14 yaşındaki Vedat Ekinci olay yerinde hayatı kaybetti. Grupta yer alan köylülerden biri ise ağır yaralandı.
Mezopotamya Ajansı’nın haberine göre, olay dün 15.00 sıralarında yaşandı. Bölgeye ulaşan köylüler, Vedat Ekinci’nin cansız bedeni ile karşılaştı. Ekinci’nin sinir krizi geçiren yakınları olay yerine gelen askerlere tepki gösterdi.
Yaşamını yitiren Ekinci’nin cansız bedeni, otopsi için Hakkari Devlet Hastanesi morguna kaldırıldı.
VALİLİKTEN AÇIKLAMA
Hakkari Valiliği, olaydan bir gün sonra açıklama yaptı. Vedat Ekinci’nin asker kurşunuyla öldürüldüğü kabul edildi. Açıklamada, askerin ‘dur’ ihtarına uymayan şahıslara ‘uyarı ateşi’ açıldığı aktarıldı. Seken kurşunlardan birinin Ekinci’ye isabet ettiği belirtildi.
Ekinci’nin kuzeni Hacı Ekinci ise, kaybolan hayvanlarını aradıklarını belirtti ve “Asker zaten bizi tanıyordu” dedi.
SİNYAL VERDİLER
HDP, Vedat Ekinci’nin ölümüne neden olanların derhal görevden alınmasını istedi. Hakkari Valiliğinin açıklamasına tepki gösterdi. HDP Hukuk ve İnsan Hakları Komisyonu Sözcüsü Ayşe Acar Başaran, yaptığı yazılı açıklamada şöyle dedi: “Hakkâri Valiliği açıklamasında, sınır ticareti yapan gruba ‘uyarı ateşi’ açıldığını, Vedat Ekinci’nin ‘seken kurşun’ ile yaşamını yitirdiğini söyleyerek, bu saldırının da yine incelenmeyeceğinin ve cezasızlığın süreceğinin sinyalini vermiştir.”
[BoldMedya.com] 2.8.2019
BOLD – Hakkari’nin Derecik ilçesine bağlı Çemekurk köyünde yaşayıp, kaçak yollardan sınır ticareti yaparak geçimlerini sağlayan köylülerin üzerine dönüş yolunda TSK’ya ait helikopterden ateş açıldı. Sıkılan mermiler nedeniyle 14 yaşındaki Vedat Ekinci olay yerinde hayatı kaybetti. Grupta yer alan köylülerden biri ise ağır yaralandı.
Mezopotamya Ajansı’nın haberine göre, olay dün 15.00 sıralarında yaşandı. Bölgeye ulaşan köylüler, Vedat Ekinci’nin cansız bedeni ile karşılaştı. Ekinci’nin sinir krizi geçiren yakınları olay yerine gelen askerlere tepki gösterdi.
Yaşamını yitiren Ekinci’nin cansız bedeni, otopsi için Hakkari Devlet Hastanesi morguna kaldırıldı.
VALİLİKTEN AÇIKLAMA
Hakkari Valiliği, olaydan bir gün sonra açıklama yaptı. Vedat Ekinci’nin asker kurşunuyla öldürüldüğü kabul edildi. Açıklamada, askerin ‘dur’ ihtarına uymayan şahıslara ‘uyarı ateşi’ açıldığı aktarıldı. Seken kurşunlardan birinin Ekinci’ye isabet ettiği belirtildi.
Ekinci’nin kuzeni Hacı Ekinci ise, kaybolan hayvanlarını aradıklarını belirtti ve “Asker zaten bizi tanıyordu” dedi.
SİNYAL VERDİLER
HDP, Vedat Ekinci’nin ölümüne neden olanların derhal görevden alınmasını istedi. Hakkari Valiliğinin açıklamasına tepki gösterdi. HDP Hukuk ve İnsan Hakları Komisyonu Sözcüsü Ayşe Acar Başaran, yaptığı yazılı açıklamada şöyle dedi: “Hakkâri Valiliği açıklamasında, sınır ticareti yapan gruba ‘uyarı ateşi’ açıldığını, Vedat Ekinci’nin ‘seken kurşun’ ile yaşamını yitirdiğini söyleyerek, bu saldırının da yine incelenmeyeceğinin ve cezasızlığın süreceğinin sinyalini vermiştir.”
[BoldMedya.com] 2.8.2019
Ulusalcıların YAŞ çatlağından sızan itiraflar...
SAMANYOLUHABER | ANALİZ- 2019 yılı ağustos dönemi Yüksek Askeri Şura (YAŞ) kararları ile 14 general ve amiral üst rütbeye, 40 albay ise general ve amiralliğe yükseltilmişti.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Güler ve kuvvet komutanları yerinde kaldı.
12 generalin görev süreleri bir yıl uzatıldı.
313 albayın görevleri iki yıl süreyle uzatıldı. 241 general amiral sayısı 30 Ağustos'ta 233’e inecek. 12 general ve amiralin görev süreleri bir yıl, 313 albayın görev süreleri ise iki yıl uzatıldı.
Bir general yaş haddi sebebiyle, 47 general ve amiral kadrosuzluk sebebiyle emekliye sevk edildi.
ERGENEKON VE BALYOZ DAVALARINDA YARGILANAN İSİMLER MEMNUN DEĞİL
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından imzalanan YAŞ kararlarına Vatan Partisi lideri Doğu Perinçek’e yakın isimler arasında sevinen de var “kabul edilebilir değil.” diyen de var.
Ergenekon ve Balyoz davalarından yargılanan emekli generaller, Perinçek’e ait Aydınlık gazetesi ve Ulusal TV’nin yayın çizgisinin aksine YAŞ kararlarını kendileri açısından “fiyasko” dile niteledi. .
Zeytin Dalı Harekâtında görev yapan bazı subayların görev sürelerinin dolmamasına rağmen emekli edildiğini belirten emekli kurmay albay Mustafa Önsel, Odatv’ye verdiği mülakatta YAŞ üyelerini ima ederek şöyle dedi: "Kimlere 'öpücük' gönderiyorsunuz?”
Emekli tümgeneral Ahmet Yavuz da YAŞ kararları için, “Makul bulmak mümkün değildir.” ifadelerini kullandı.
TÜRKŞEN: YANGINDAN MAL MI KAÇIRIYORSUNUZ?
Emekli kurmay albay Ali Türkşen de şahsi Twitter hesabında, “Bekleme süresi dolmadığı halde kadrosuzluktan emekli edecek ne gördünüz acaba? Bu ne telaş, yangından mal mı kaçırıyorsunuz?” ifadelerini kullandı.
Emekli deniz kurmay albay Bora Serdar da karar için, “TSK’nın içine ‘politika kurdu’ girdiğinde ülke için ne denli korkunç durumlar yaşandığına tarih tanıktır.” yorumunda bulundu.
Emekli Kurmay Albay Mustafa Önsel, “YAŞ kararları kabul edilebilir değil.” dedi.
Erdoğan, 2019 yılı ağustos dönemi Yüksek Askeri Şura (YAŞ) kararlarını imzalarken Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ve Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Güler de masada hazır bulundu.
Askeri kaynaklara atıf yaparak özel haberlere imza atan Odatv yazarı Müyesser Yıldız, YAŞ’ta İsmail Metin Temel ayrıntısına dikkati çekti.
2’nci Ordu Komutanı İsmail Metin Temel, 2018 yılı aralık ayında görevden azledilerek Genelkurmay'da kızak bir göreve çekilmişti. Yıldız, son YAŞ kararları ile Orgeneral Temel’in silah arkadaşlarının da tasfiye edildiğini kaydetti.
MÜYESSER YILDIZ'IN İDDİASI: ÜÇ ORDUNUN İÇİ BOŞALTILDI
Yıldız, 2’inci Ordu gibi Ege Ordu ve 3’üncü Ordu komutanlıklarının içinin boşaltılmasını manidar buldu.
Buna göre Ege Ordu Komutanı Orgeneral Abdullah Recep, kadrosuzluk sebebiyle emekli edildi. Yıldız, Orgeneral İsmail Serdar Savaş'ın emekliye sevk edilmesiyle 3’üncü Ordu Komutanlığı’nın da boşaltıldığı görüşünde.
“YAŞ'ta İsmail Metin Temel'in durumu çok merak ediliyordu.” diyen Yıldız, akabinde Temel'in durumunda herhangi bir değişiklik olmadığını, kızak görevde kalmaya devam edeceğini, fakat ona yakınlığı ile bilinen Tümgeneral Hakan Atınç ve Mustafa Barut emekli edildiğinin altını çizdi.
16 Temmuz 2016'da emekli olduğu halde İstanbul'da askeri birliğe girip SAT komandolarına işkence yaptığı iddia edilen Ali Türkşen, YAŞ kararlarını, "Bugünden itibaren 20 yıl sayın." diye yorumladı.
Yıldız normal bekleme süresini tamamlayıp kadrosuzluktan emekli edilen Tuğgeneral Celalettin Bacanlı’nın emekliliğine de dikkati çekti.
Bacanlı son olarak Milli Savunma Üniversitesi’nde rektör yardımcılığı görevini ifa ediyordu.
Yıldız, bekleme süresini tamamlamadan kadrosuzluktan emekli edilen Tuğgeneral Sırrı Yılmaz için, “Balyoz kumpasında 3 yıl hapis yatmış, önceki yıl KKK Lojistik Başkanı olmuştu.” ifadelerini kullandı.
15 TEMMUZ RAPORUNU HAZIRLAYAN GENERAL DE GİTTİ
Emekliye sevk edilen Tuğgeneral Nerim Bitlislioğlu’nun 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünden sonra Genelkurmay'da yaşananlarla ilgili idari tahkikat raporunu hazırlayan heyetin başında bulunduğunu belirten Odatv yazarı Yıldız, “Genelkurmay Çatı Davası'nın önemli dayanakları arasında yer alan bu rapor Kaynak Yayınları tarafından da kitaplaştırılmıştı.” dedi.
Yıldız, Kara Havacılık Komutanı Osman Dirmencioğlu'nun emekliye sevk edilmesini de “başarının cezalandırılması” diye yorumladı.
“Hava Kuvvetleri Komutanlığı'ndan emekli edilen isimler de oldukça dikkat çekici.” diyen Yıldız, Korgeneral Nihat Kökmen hakkında bazı bilgiler verdi.
Buna göre Kökmen 15 Temmuz gecesi İstanbul'da Mehmet Şanver'in kızının düğünündeydi.
Aynı arabayla Eskişehir'e gittikleri diğer isimler tutuklanırken, dönemin Hava Savunma Komutanı olan Kökmen görevde kaldığı gibi sonrasında Hava Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanlığına getirildi. Ardından yurtdışı göreve gönderildi.
Akıncı davasında tanık olarak dinlenmesine karar verilen, ama gelmediği için dinlenemeyen Kökmen, 16 Temmuz'da Akıncı Üssü'nün bombalanması faaliyetini yürüten isimdi.
YAŞ'ta bir general yaş haddi sebebiyle, 47 general ve amiral kadrosuzluk sebebiyle emekli edildi.
KORGENERAL YILMAZ ÖZKAYA DA EMEKLİ OLDU
Yıldız emekli edilen bir diğer isim olan Korgeneral Yılmaz Özkaya için, “15 Temmuz gecesi Dalaman'da tatildeydi. Sonrasında Hava Kuvvetleri Komutanlığı'nda oluşturulan İdari Tahkikat Heyeti'nde görev alan Özkaya hakkında Dalaman'da yaşananlarla ilgili olarak 2018'de soruşturma açıldı.” dedi.
Yıldız, “15-16 Temmuz'da Eskişehir'deki Harekat Merkezi'nde Nihat Kökmen ve Korgeneral Ziya Cemal Kadıoğlu'na bağlı olarak görev yapan ve kritik radar kayıtlarından sorumlu olan Tuğgeneral Ahmet Biçer ile İmdat Bahri Biber de emekli edilen isimler arasında yer aldı.” bilgisini verdi.
Yıldız, dönemin Başbakanı Binali Yıldırım’ın “Hainlerin uçaklarını vurun.” talimatı için yazılı talimat isteyen komutan olarak bilinen Ziya Cemal Kadıoğlu’nun görev süresi bir yıl uzatıldığını da not etti.
DENİZ'DE BALYOZ DAVASI SANIKLARI EMEKLİ EDİLDİ
Müyesser Yıldız, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'nda dikkat çekici emeklilikler olduğunu belirttiği makalede, “Normal bekleme süresini tamamlamadan kadrosuzluk gerekçesiyle emekli edilen 7 Tuğgamiralden 4'ü Balyoz kumpasında hapis yatan isimler.” dedi.
Yıldız şöyle devam etti. “Bunlardan Tuğgamiral Bülent Olcay geçen yıla kadar Sahil Güvenlik Komutanı’ydı. Bu komutanlığın İçişleri Bakanlığı'na bağlanmasından sonra Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'na dönmüştü.
Emekli edilen amirallerden Berker Emre Tok, Cemalettin Bozdağ ve Şafak Duruer’in önemli görevler üstlendiğine işaret eden Yıldıç. “Şu tablodan sonra gel de bir kez daha ‘TSK nereye?’ diye sorma!” ifadelerini kullandı.
28 Şubat post-modern darbesi için "Bin yıl sürecek." diyen eski Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu (ortada), eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt (solda) ve eski 1'inci Ordu Komutanı Orgeneral Hurşit Tolon (sağda) 15 günde bir toplanan Encümen-i Daniş'in üyesi.
AYDINLIK’IN YAYIN YÖNETMENİNDEN İLGİNÇ TWEETLER
Doğu Perinçek’in yayın organı Aydınlık gazetesinin genel yayın yönetmeni Tevfik Kadan ise, Balyoz ve Ergenekon davalarında yargılanan birçok denizci ismin terfi ettirildiğini söyledi.
Sosyal medya hesabında YAŞ kararlarını değerlendiren Kadan, “Yüksek Askeri Şura kararlarıyla ilgili yapılan olumsuz yorumları şaşkınlıkla izliyorum. Kara ve Hava Kuvvetleri’ni iyi tanımıyorum, ama Deniz Kuvvetleri için yapabileceğim bazı yorumlar var…” dedi.
Terfi listelerindeki isimleri tek tek yazan Tevfik Kadan gazeteci-haber kaynağı sınırlarını aşan ilginç bilgiler verdi:
1) Tüma. Yankı Bağcıoğlu: İstanbul Askeri Casusluk Davası’nda hedef alındı. 3 yıl hapis yattı. Kumpas çökünce Harekat Başkanı oldu. Mavi Vatan Tatbikatı’nı yöneten isimdi.
2) Tuğa. Emre Sezenler: Ben bir Harbiyeliyken Deniz Harp Okulu’nda Tabur Komutanı’ydı. Tüm Harbiyelilerin ileride olmak istediği gibi bir subaydı. Poyrazköy kumpasında ilk alınanlardandı. 3 yıl yattı. Daha albayken amiral rütbesi takarak Birleşik Görev Kuvveti’ni komuta etti.
3) Tuğa. Rafet Oktar: Balyoz kumpasıyla hedef alındı. 3.5 yıl hapis yattı. Astları tarafından daima örnek alınan bir subaydı. Komutanları da liyakat sırasının en başlarına yazdı.
4) Tuğa. Ramis Akın: Deniz Kuvvetlerimizin beyinlerindenden ARMERKOM’un komutanı. GENESİS’in sayılı isimlerinden. Daha ne yazalım.
GAZETECİ TEVFİK KADAN, AMİRALE KEFİL OLDU!
5) Tuğa. Refik Levent Tezcan: TCG Kalkan’ın komutanıydı. Balyoz kumpasıyla hedef alındı. Vardiya Bizde’yle birlikte arkadaşlarını, komutanlarını hiç yalnız bırakmadı.
6) Tuğa. Özcan Altunbulak: ‘TCG Salihreis Toplantı Tutanağı’yla en çirkin iftiralara uğradı. İzmir Askeri Casusluk Davası’ndan yargılandı.
7) Tuğa. İmran Demirbilek: Askeri Casusluk’tan yargılandı. Türkiye’nin ilk Çok Maksatlı Amfibi Çıkarma Gemisi TCG Anadolu projesinin başındaki isimlerden.
8) Tuğa. Fuat Gedik: Komutanımızı tanıma fırsatım olmadı ama çok değerli bir komutanımdan şunu duydum: “Kefilim.” Benim için yeterli.
9) Görev süresi uzatılanlara bakıyoruz. Aydın Eken, Yalçın Payal gibi amirallerimiz var. Biri Tersane Komutanı, Reis Sınıfı Denizaltıları yapıyor; diğeri Deniz Harp Okulu Komutanı, geleceğimizi inşa ediyor. Bunlardan daha stratejik bir görev var mı?
Kadan isimleri sıraladıktan sonra, “Sözün kısası şu: Deniz Kuvvetlerimiz bu terfilerle birlikte yeni döneme çok daha güçlenerek, çok daha dinamik girecektir. Yaygara koparmaya gerek yok.” dedi.
Ergenekon Davası'nda hapis yatan Doğu Perinçek ile AKP lideri Erdoğan'ın 17/25 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturmalarını örtbas etmek için tesis ettikleri ittifakın izleri son YAŞ kararlarına da aksetti.
ERDOĞAN-PERİNÇEK İTTİFAKI
Ulusacıların YAŞ kararlarına dair yaptığı değerlendirmeler Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Erdoğan’ın 17/25 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturmalarını örtbas etmek için kimlerle ittifak kurduğunu tereddüte mahal bırakmayacak şekilde gözler önüne seriyor.
Erdoğan-Perinçek ittifakında taraflar YAŞ’ta "kazan-kazan" taktiği ile hareket etti.
Diğer tarafta F-35 taarruz uçağı için Amerika Birleşik Devletleri’ne giden savaş pilotları YAŞ’ın imzalandığı gün Türkiye’ye geri gönderildi.
Amerikan Lockheed Martin şirketi F-35 tedarik zincirinden Türkiye’yi çıkarırken, parası ödenen dört uçağın teslimatı ise şimdilik muamma.
Erdoğan-Perinçek ittifakı kazanırken, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), dolayısıyla Türkiye kaybetmeye devam ediyor.
[Samanyolu Haber] 2.8.2019
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Güler ve kuvvet komutanları yerinde kaldı.
12 generalin görev süreleri bir yıl uzatıldı.
313 albayın görevleri iki yıl süreyle uzatıldı. 241 general amiral sayısı 30 Ağustos'ta 233’e inecek. 12 general ve amiralin görev süreleri bir yıl, 313 albayın görev süreleri ise iki yıl uzatıldı.
Bir general yaş haddi sebebiyle, 47 general ve amiral kadrosuzluk sebebiyle emekliye sevk edildi.
ERGENEKON VE BALYOZ DAVALARINDA YARGILANAN İSİMLER MEMNUN DEĞİL
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından imzalanan YAŞ kararlarına Vatan Partisi lideri Doğu Perinçek’e yakın isimler arasında sevinen de var “kabul edilebilir değil.” diyen de var.
Ergenekon ve Balyoz davalarından yargılanan emekli generaller, Perinçek’e ait Aydınlık gazetesi ve Ulusal TV’nin yayın çizgisinin aksine YAŞ kararlarını kendileri açısından “fiyasko” dile niteledi. .
Zeytin Dalı Harekâtında görev yapan bazı subayların görev sürelerinin dolmamasına rağmen emekli edildiğini belirten emekli kurmay albay Mustafa Önsel, Odatv’ye verdiği mülakatta YAŞ üyelerini ima ederek şöyle dedi: "Kimlere 'öpücük' gönderiyorsunuz?”
Emekli tümgeneral Ahmet Yavuz da YAŞ kararları için, “Makul bulmak mümkün değildir.” ifadelerini kullandı.
TÜRKŞEN: YANGINDAN MAL MI KAÇIRIYORSUNUZ?
Emekli kurmay albay Ali Türkşen de şahsi Twitter hesabında, “Bekleme süresi dolmadığı halde kadrosuzluktan emekli edecek ne gördünüz acaba? Bu ne telaş, yangından mal mı kaçırıyorsunuz?” ifadelerini kullandı.
Emekli deniz kurmay albay Bora Serdar da karar için, “TSK’nın içine ‘politika kurdu’ girdiğinde ülke için ne denli korkunç durumlar yaşandığına tarih tanıktır.” yorumunda bulundu.
Emekli Kurmay Albay Mustafa Önsel, “YAŞ kararları kabul edilebilir değil.” dedi.
Erdoğan, 2019 yılı ağustos dönemi Yüksek Askeri Şura (YAŞ) kararlarını imzalarken Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ve Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Güler de masada hazır bulundu.
Askeri kaynaklara atıf yaparak özel haberlere imza atan Odatv yazarı Müyesser Yıldız, YAŞ’ta İsmail Metin Temel ayrıntısına dikkati çekti.
2’nci Ordu Komutanı İsmail Metin Temel, 2018 yılı aralık ayında görevden azledilerek Genelkurmay'da kızak bir göreve çekilmişti. Yıldız, son YAŞ kararları ile Orgeneral Temel’in silah arkadaşlarının da tasfiye edildiğini kaydetti.
MÜYESSER YILDIZ'IN İDDİASI: ÜÇ ORDUNUN İÇİ BOŞALTILDI
Yıldız, 2’inci Ordu gibi Ege Ordu ve 3’üncü Ordu komutanlıklarının içinin boşaltılmasını manidar buldu.
Buna göre Ege Ordu Komutanı Orgeneral Abdullah Recep, kadrosuzluk sebebiyle emekli edildi. Yıldız, Orgeneral İsmail Serdar Savaş'ın emekliye sevk edilmesiyle 3’üncü Ordu Komutanlığı’nın da boşaltıldığı görüşünde.
“YAŞ'ta İsmail Metin Temel'in durumu çok merak ediliyordu.” diyen Yıldız, akabinde Temel'in durumunda herhangi bir değişiklik olmadığını, kızak görevde kalmaya devam edeceğini, fakat ona yakınlığı ile bilinen Tümgeneral Hakan Atınç ve Mustafa Barut emekli edildiğinin altını çizdi.
16 Temmuz 2016'da emekli olduğu halde İstanbul'da askeri birliğe girip SAT komandolarına işkence yaptığı iddia edilen Ali Türkşen, YAŞ kararlarını, "Bugünden itibaren 20 yıl sayın." diye yorumladı.
Yıldız normal bekleme süresini tamamlayıp kadrosuzluktan emekli edilen Tuğgeneral Celalettin Bacanlı’nın emekliliğine de dikkati çekti.
Bacanlı son olarak Milli Savunma Üniversitesi’nde rektör yardımcılığı görevini ifa ediyordu.
Yıldız, bekleme süresini tamamlamadan kadrosuzluktan emekli edilen Tuğgeneral Sırrı Yılmaz için, “Balyoz kumpasında 3 yıl hapis yatmış, önceki yıl KKK Lojistik Başkanı olmuştu.” ifadelerini kullandı.
15 TEMMUZ RAPORUNU HAZIRLAYAN GENERAL DE GİTTİ
Emekliye sevk edilen Tuğgeneral Nerim Bitlislioğlu’nun 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünden sonra Genelkurmay'da yaşananlarla ilgili idari tahkikat raporunu hazırlayan heyetin başında bulunduğunu belirten Odatv yazarı Yıldız, “Genelkurmay Çatı Davası'nın önemli dayanakları arasında yer alan bu rapor Kaynak Yayınları tarafından da kitaplaştırılmıştı.” dedi.
Yıldız, Kara Havacılık Komutanı Osman Dirmencioğlu'nun emekliye sevk edilmesini de “başarının cezalandırılması” diye yorumladı.
“Hava Kuvvetleri Komutanlığı'ndan emekli edilen isimler de oldukça dikkat çekici.” diyen Yıldız, Korgeneral Nihat Kökmen hakkında bazı bilgiler verdi.
Buna göre Kökmen 15 Temmuz gecesi İstanbul'da Mehmet Şanver'in kızının düğünündeydi.
Aynı arabayla Eskişehir'e gittikleri diğer isimler tutuklanırken, dönemin Hava Savunma Komutanı olan Kökmen görevde kaldığı gibi sonrasında Hava Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanlığına getirildi. Ardından yurtdışı göreve gönderildi.
Akıncı davasında tanık olarak dinlenmesine karar verilen, ama gelmediği için dinlenemeyen Kökmen, 16 Temmuz'da Akıncı Üssü'nün bombalanması faaliyetini yürüten isimdi.
YAŞ'ta bir general yaş haddi sebebiyle, 47 general ve amiral kadrosuzluk sebebiyle emekli edildi.
KORGENERAL YILMAZ ÖZKAYA DA EMEKLİ OLDU
Yıldız emekli edilen bir diğer isim olan Korgeneral Yılmaz Özkaya için, “15 Temmuz gecesi Dalaman'da tatildeydi. Sonrasında Hava Kuvvetleri Komutanlığı'nda oluşturulan İdari Tahkikat Heyeti'nde görev alan Özkaya hakkında Dalaman'da yaşananlarla ilgili olarak 2018'de soruşturma açıldı.” dedi.
Yıldız, “15-16 Temmuz'da Eskişehir'deki Harekat Merkezi'nde Nihat Kökmen ve Korgeneral Ziya Cemal Kadıoğlu'na bağlı olarak görev yapan ve kritik radar kayıtlarından sorumlu olan Tuğgeneral Ahmet Biçer ile İmdat Bahri Biber de emekli edilen isimler arasında yer aldı.” bilgisini verdi.
Yıldız, dönemin Başbakanı Binali Yıldırım’ın “Hainlerin uçaklarını vurun.” talimatı için yazılı talimat isteyen komutan olarak bilinen Ziya Cemal Kadıoğlu’nun görev süresi bir yıl uzatıldığını da not etti.
DENİZ'DE BALYOZ DAVASI SANIKLARI EMEKLİ EDİLDİ
Müyesser Yıldız, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'nda dikkat çekici emeklilikler olduğunu belirttiği makalede, “Normal bekleme süresini tamamlamadan kadrosuzluk gerekçesiyle emekli edilen 7 Tuğgamiralden 4'ü Balyoz kumpasında hapis yatan isimler.” dedi.
Yıldız şöyle devam etti. “Bunlardan Tuğgamiral Bülent Olcay geçen yıla kadar Sahil Güvenlik Komutanı’ydı. Bu komutanlığın İçişleri Bakanlığı'na bağlanmasından sonra Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'na dönmüştü.
Emekli edilen amirallerden Berker Emre Tok, Cemalettin Bozdağ ve Şafak Duruer’in önemli görevler üstlendiğine işaret eden Yıldıç. “Şu tablodan sonra gel de bir kez daha ‘TSK nereye?’ diye sorma!” ifadelerini kullandı.
28 Şubat post-modern darbesi için "Bin yıl sürecek." diyen eski Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu (ortada), eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt (solda) ve eski 1'inci Ordu Komutanı Orgeneral Hurşit Tolon (sağda) 15 günde bir toplanan Encümen-i Daniş'in üyesi.
AYDINLIK’IN YAYIN YÖNETMENİNDEN İLGİNÇ TWEETLER
Doğu Perinçek’in yayın organı Aydınlık gazetesinin genel yayın yönetmeni Tevfik Kadan ise, Balyoz ve Ergenekon davalarında yargılanan birçok denizci ismin terfi ettirildiğini söyledi.
Sosyal medya hesabında YAŞ kararlarını değerlendiren Kadan, “Yüksek Askeri Şura kararlarıyla ilgili yapılan olumsuz yorumları şaşkınlıkla izliyorum. Kara ve Hava Kuvvetleri’ni iyi tanımıyorum, ama Deniz Kuvvetleri için yapabileceğim bazı yorumlar var…” dedi.
Terfi listelerindeki isimleri tek tek yazan Tevfik Kadan gazeteci-haber kaynağı sınırlarını aşan ilginç bilgiler verdi:
1) Tüma. Yankı Bağcıoğlu: İstanbul Askeri Casusluk Davası’nda hedef alındı. 3 yıl hapis yattı. Kumpas çökünce Harekat Başkanı oldu. Mavi Vatan Tatbikatı’nı yöneten isimdi.
2) Tuğa. Emre Sezenler: Ben bir Harbiyeliyken Deniz Harp Okulu’nda Tabur Komutanı’ydı. Tüm Harbiyelilerin ileride olmak istediği gibi bir subaydı. Poyrazköy kumpasında ilk alınanlardandı. 3 yıl yattı. Daha albayken amiral rütbesi takarak Birleşik Görev Kuvveti’ni komuta etti.
3) Tuğa. Rafet Oktar: Balyoz kumpasıyla hedef alındı. 3.5 yıl hapis yattı. Astları tarafından daima örnek alınan bir subaydı. Komutanları da liyakat sırasının en başlarına yazdı.
4) Tuğa. Ramis Akın: Deniz Kuvvetlerimizin beyinlerindenden ARMERKOM’un komutanı. GENESİS’in sayılı isimlerinden. Daha ne yazalım.
GAZETECİ TEVFİK KADAN, AMİRALE KEFİL OLDU!
5) Tuğa. Refik Levent Tezcan: TCG Kalkan’ın komutanıydı. Balyoz kumpasıyla hedef alındı. Vardiya Bizde’yle birlikte arkadaşlarını, komutanlarını hiç yalnız bırakmadı.
6) Tuğa. Özcan Altunbulak: ‘TCG Salihreis Toplantı Tutanağı’yla en çirkin iftiralara uğradı. İzmir Askeri Casusluk Davası’ndan yargılandı.
7) Tuğa. İmran Demirbilek: Askeri Casusluk’tan yargılandı. Türkiye’nin ilk Çok Maksatlı Amfibi Çıkarma Gemisi TCG Anadolu projesinin başındaki isimlerden.
8) Tuğa. Fuat Gedik: Komutanımızı tanıma fırsatım olmadı ama çok değerli bir komutanımdan şunu duydum: “Kefilim.” Benim için yeterli.
9) Görev süresi uzatılanlara bakıyoruz. Aydın Eken, Yalçın Payal gibi amirallerimiz var. Biri Tersane Komutanı, Reis Sınıfı Denizaltıları yapıyor; diğeri Deniz Harp Okulu Komutanı, geleceğimizi inşa ediyor. Bunlardan daha stratejik bir görev var mı?
Kadan isimleri sıraladıktan sonra, “Sözün kısası şu: Deniz Kuvvetlerimiz bu terfilerle birlikte yeni döneme çok daha güçlenerek, çok daha dinamik girecektir. Yaygara koparmaya gerek yok.” dedi.
Ergenekon Davası'nda hapis yatan Doğu Perinçek ile AKP lideri Erdoğan'ın 17/25 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturmalarını örtbas etmek için tesis ettikleri ittifakın izleri son YAŞ kararlarına da aksetti.
ERDOĞAN-PERİNÇEK İTTİFAKI
Ulusacıların YAŞ kararlarına dair yaptığı değerlendirmeler Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Erdoğan’ın 17/25 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturmalarını örtbas etmek için kimlerle ittifak kurduğunu tereddüte mahal bırakmayacak şekilde gözler önüne seriyor.
Erdoğan-Perinçek ittifakında taraflar YAŞ’ta "kazan-kazan" taktiği ile hareket etti.
Diğer tarafta F-35 taarruz uçağı için Amerika Birleşik Devletleri’ne giden savaş pilotları YAŞ’ın imzalandığı gün Türkiye’ye geri gönderildi.
Amerikan Lockheed Martin şirketi F-35 tedarik zincirinden Türkiye’yi çıkarırken, parası ödenen dört uçağın teslimatı ise şimdilik muamma.
Erdoğan-Perinçek ittifakı kazanırken, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), dolayısıyla Türkiye kaybetmeye devam ediyor.
[Samanyolu Haber] 2.8.2019
Zilhicce, Rıdvan Biatı, Kurban ve Mağdurlar [Fikret Kaplan]
Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi vesellem) “Allah’a ibadet edilecek günler içinde Zilhicce’nin ilk on gününden daha sevimli günler yoktur.” dediği o günleri idrak etmiş bulunuyoruz. Kur’an-ı Kerim’de Fecr Sûresi’nin başında, “On geceye yemin olsun ki...” dediği Rahmet geceleri… Rabbim hakkımızda hayırlara vesile kılsın, bu günler hürmetine mağdur kardeşlerimizi “İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” müjdesine nail eylesin.
Zilhicce ayı, kamerî ayların on ikincisi ve haram ayların (Zilkâde, Zilhicce, Muharrem, Receb) ikincisidir. İçerisinde Kurban Bayramı’nı, Arefe gününü, terviye ve teşrik günlerini barındırdığından dolayı Zilhicce ayı mübarek aylar içerisinde sayılmaktadır.
Zilhicce orucunun son günü ise Kurban Bayramı Arefesi’ne denk geldiği için ayrı bir öneme sahiptir. Çünkü bir hadis-i şerifte Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem):
"Arefe günü tutulan oruç, bundan önce ve sonraki bir yılın günahlarını örter." (Müslim, Sıyâm 196, 197) buyuruyor.
Yine Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuşlardır: “Allah, hiçbir günde, Arefe günündeki kadar kullarını ateşten azad etmez. Allah (mahlûkata rahmetiyle) yaklaşır ve onlarla meleklere karşı iftihar eder ve “Bunlar ne istiyorlar?” der.” (Müslim, Hacc 436)
Peki neden bu kadar önemli Zilhicce’nin ilk on günü?
Yüce Allah, Müminlerin, Recep, Şaban ve özellikle de Ramazan günlerini nasıl iyi değerlendirip Kadir Gecesi’ne ulaşmalarını istiyorsa aynen onun gibi Kurban Bayramı’na da Zilhicce’nin ilk on gününü maneviyatla geçirip bu mübarek bayram sabahına ulaşmalarını murad ediyor.
Zira, Bediüzzaman’ın Kurban olarak kesilen hayvanlara işarî bir müjdesi var:
“Rahmân’ın nihayetsiz rahmetinden uzak değil ki, nasıl vazife uğrunda mücâhede işinde vefat eden bir nefere şehâdet rütbesini veriyor ve kurban olarak kesilen bir koyuna, ahirette cismânî bir vücud-u baki vererek Sırat üstünde sahibine burak gibi bir bineklik mertebesini vermekle mükâfatlandırıyor.”
Madem, kurban olarak kesilen o koyuna, o davara ahirette cismani bir vücud-u baki verilerek Sırat üstünde sahibine burak olma mertebesi verilecek o halde o bineğe binecek olan sahibi de ona binecek keyfiyette olmalı. Bu on günü içte ve dışta çok iyi hazırlık yaparak bu maneviyatı yakalamaya çalışmalı. Onun için yapılan teşvikler çok güçlü ve önemli. Yoksa Kurban, bayram sabahı uyanıp kan akıtıp sadece et dağıtmak demek değildir. Nitekim:
“Fakat onların ne etleri, ne de kanları Allah’a ulaşır. Lâkin O’na ulaşan tek şey, kalplerinizde beslediğiniz takvadır, Allah saygısıdır.” (Hacc Suresi, 37) âyet-i kerimesinde bu hususa işaret edilmektedir. Evet, eğer insan Allah’la irtibat, Allah’la münasebete geçme veya Allah’ın muamelesine bir vesile olması gibi mülâhazalara gönlünü bağlayarak bu ibadeti ifa ederse, öbür tarafta çok farklı zenginlik ve sürprizlerle karşı karşıya kalacaktır.
Onun için de bu on günü ibadetle, zikirle, salavatla, tefekkürle, duayla, teheccüdle ve oruçla çok iyi değerlendirip ‘bundan önce ve sonraki bir yılın günahlarını örter’ müjdenin zirvesini yakalamalı ve:
“Allah’ım, Sen benden hayvan boğazlamamı istedin, ben de bu emri yerine getiriyorum. Eğer kendimi boğazlamamı emretseydin ben seve seve bu emri de tatbik ederdim. Eğer dinimi, namusumu, nefsimi, malımı veya ülkemi müdafaa adına bir cephe teşkil etmek icap ediyorsa ben ona da amade ve teşneyim.” diyerek Rıza ufkunda niyetini samimi olarak ortaya koymalı.
Burada yapılan bütün bu ameller, bir yönüyle basit ve küçük görülebilir. Fakat öte tarafta bunlar geriye döndüğünde hayret ve şaşkınlık içerisinde, “Allah’ım, Sen ne ganiymişsin. Bu küçük şeyleri aldın, nemalandırdın, büyüttün, genişlettin, farklılaştırdın, ebedileştirdin ve şimdi de bize sunuyorsun.” diyeceğiz. Bu açıdan insan burada kurban ibadetini bir iç zenginliği ve kalp itminanıyla yerine getirmek için öncesinde çok iyi hazırlık yapmalı… Zilhicce’nin ilk on günü bunun için var.
Mâide Suresinin 27-29. ayetleri, Hazreti Adem’in (as) iki çocuğunun kıssasını anlatır:
‘Cenabı Allah buyurur ki, “Onlara dem’in iki oğlunun gerçek olan haberini oku: Onların her ikisi birer kurban takdim etmişlerdi de birininki kabul edilmiş, öbürününki kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen, kardeşine: “Seni öldüreceğim” dedi. O da: “Allah, ancak müttakilerden kabul buyurur, dedi. Yemin ederim ki, sen beni öldürmek için el kaldırırsan da, ben seni öldürmek için sana el kaldırmam. Çünkü ben âlemlerin Rabbi Allah’tan korkarım. (Öyle bir şey yaparsan) dilerim ki sen, kendi günahınla beraber benim günahımı da yüklenesin de cehennemliklerden olasın. Zalimlerin cezası işte budur!”
Habil ve Kabil olduğu belirtilen iki kardeş arasında bir meseleden dolayı anlaşmazlık çıkar ve neticede Kabil, kardeşi Habil’i kıskançlıkla, haksız yere öldürür. Kur’an, bu iki kardeş arasında meydana gelen olayın detaylarını zikretmez; çünkü meydana gelen hadise, zaman ve mekânla sınırlı değildir. Burada önemli olan da isimler değil, şahsiyetler ve temsil ettikleri zihniyetlerdir.
Kâbil ziraatçı, Hâbil ise çobandı. Her ikisi de kurban emrine muhatap olunca, Kâbil, koyun kesmeye yanaşmamış, ürünün iyi kısmından kurban etmeye de kıyamamış ve kıymetsiz başaklardan oluşan bir demeti kurban olarak arz etmişti. Halbuki, bu nimetleri bütünü ona veren Allah’tı ve Allah’ın onun vereceği herhangi bir şeye de ihtiyacı yoktu. Amaç onun niyetini ölçmekti.
Hâbil ise, beğendiği bir koyunu kurban etmişti. Çünkü, değil mi ki Rabbi ondan bir kurban istemişti, en iyisini, beğendiğini getirip vermişti. Hâbil’in kurbanı kabul görmüş, Kabil’inki ise adeta yüzüne çarpılmıştı. İşte, daha o dönemde, insanoğlu Allah’ın koyduğu ibadet kurallarına kendi mantığını ve tasarruflarını karıştırmaya başlamış, kurbanı kendi manasından çıkarıp onu bir uzaklık sebebi haline getirmişti.
Aslında bütün ibadet ü taatlerde Allah’a kurbeti hedefleme:
“Allah’ım, ben bu ibadetimi Senin için yaptım.” deme ve bunu içten içe duyma esas olmalıdır. İnsan, hayatını âdeta bu düşünceye kilitli olarak götürmelidir. Bu açıdan kurban ibadetini eda ederken de kasdü’l-kalb olarak tarif ettiğimiz niyeti çok sağlam tutmak gerekir. İnsan canın yongası olan malını verirken aynı zamanda verebileceği şeyleri de hatırlamalı ve emre amade olduğunu göstermelidir.
Nitekim Hazreti İbrahim ve İsmail’in durumu anlatılırken:
“İkisi de Hakk’a inkıyat edip teslim olunca O, kurban etmek üzere oğlunu yere serdi.” (Saffat Suresi,103) buyrularak, onların ubûdiyetteki sırrı ve emre itaatteki inceliği kavradıklarına ve ona göre bir tavır aldıklarına işaret edilmiştir.
O yüzden, Kurban, “yaklaşmak” manasına gelmekte ve Allah yolunda malın, canın, her şeyin feda edilebileceğini, Allah’a teslimiyeti ve O’na karşı şükür hisleriyle dolu olmayı ifade etmektedir. Bu duygunun da sadece bir Kurban sabahı yakalanması çok zordur. Öncesinde büyük bir manevi hazırlık gerektirmektedir. Ve eğer bir insan kurban ibadetini baştan böyle sağlam bir niyete bağlarsa, hazırlık içerisine girerse onun kurbanla ilgili bütün fiilleri ibadet hükmüne geçecektir.
Onun için Üstad Bediüzzaman, Arefe günündeki güzel bir adeti şöyle hatırlatarak:
‘Aziz, mübarek kardeşlerim, Pek çok selâm… Bizim memlekette eskiden Arefe gününde bin İhlâs-ı Şerif okurduk. Ben, şimdi bir gün evvel beş yüz ve Arefede dahi beş yüz okuyabilirim. Kendine güvenen, birden okuyabilir. Ben, gerçi sizleri göremiyorum ve hususî her birinizle görüşmüyorum, fakat ben, ekser vakitler, dua içinde her birinizle bazen ismiyle sohbet ederim. (Şualar) der ve bu manevi hazırlığın neticesini Arafat’taki tekbirlere bağlayarak:
“Allahu Ekber, Allahu Ekber, Allahu Ekber’lerle nev-i beşerin beşten birisine, üç yüz milyon insanlara birden Allahu Ekber dedirtmesi; koca küre-i arz, büyüklüğü nisbetinde o Allahu Ekber kelime-i kudsiyesini semavattaki seyyarat arkadaşlarına işittiriyor gibi, yirmi binden ziyade hacıların Arafat’ta ve iydde (bayramda) beraber birden Allahu Ekber demeleri, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın bin üç yüz sene evvel âl (nesli) ve sahabeleriyle söylediği ve emrettiği Allahu Ekber kelâmının bir nevi aks-i sadâsı olarak, rububiyet-i İlâhiyenin Rabbü’l-Arz ve Rabbü’l-âlemîn azamet-i ünvanıyla küllî tecellisine karşı geniş ve küllî bir ubûdiyetle bir mukabeledir diye tahayyül ve his ve kanaat ettim.”
“Evet, eğer namazların arkasında, hususan bayram namazlarında, bir anda Allahu ekber diyen yüzer milyon insanların sesleri, âlem-i gaybda ittihad ettikleri gibi, âlem-i şehadette dahi birbiriyle ittihad edip içtima etse, küre-i arz tamamıyla büyük bir insan olup, azametine nisbeten büyük bir sadâ ile söylediği Allahu Ekber’e müsavi geldiğinden, o muvahhidînin ittihadıyla bir anda Allahu Ekber demeleri, küre-i arzın büyük bir Allahu Ekber’i hükmüne geçiyor.
Adeta bayram namazlarında âlem-i İslâmın zikir ve tesbihiyle zemin zelzele-i kübrâya mazhar olup, aktâr ve etrafıyla Allahu Ekber deyip, kıblesi olan Kâbe-i Mükerreme’nin samimî kalbiyle niyet edip, Mekke ağzıyla, Cebel-i Arefe diliyle Allahu Ekber diyerek, o tek kelime, etraf-ı arzdaki umum mü’minlerin mağara-misal ağızlarındaki havada temessül ediyor.” der.
Evet, Zilhicce’nin bu on gününde başlayan ve Arafe günü İhlâs Sûresi’nin zikri ile devam eden bu hazırlık, teşrik tekbirleri ile küllileşir, duyguları yüceltir, tefekkürü enginleştirir. Mahlûkatın halifesi ünvanıyla insan; Rabbin dergâhında, masivadaki zikirleri takdim ederken diğer yandan sosyal hayattaki birliktelik ve uhuvvete destek verir. Bütün bunların yapılmasını sembolize eden kurbanı da telef olmayıp, burada dağıtılınca bitmeyip sıratta ona burak hizmeti mertebesiyle mükâfatlandırılır.
İşte kurban mevsiminde, Müslümanlar, kurbanla hiss-i semahatlerini ortaya koyacak, gönülleri fethedecek ve kestikleri kurbanların etlerinden tatmayanlara tattıracaklardır. Bir hadis-i şerifte ifade edildiği gibi, Cenâb-ı Hak da kesilen kurbanları sahipleri için öbür tarafta en çok ihtiyaç duyacakları yerde bir binek yapacaktır. Bu durum karşısında insan orada bir taraftan takdir duyguları, diğer taraftan da taaccüp hisleriyle “Acaba şu kurbanlardan hangisine binsem?” diyecektir.
Ama, o mübarek kurbanın hem kendimiz hem de bugün enkaz altında kalan arkadaki kardeşlerimizin kurtuluşuna vesile olması için gecemizi gündüzümüzü Rabbe açılan rampalar olarak düşünmeli ve Dergah-ı İlahiye’nin kapısının tokmağına sımsıkı sarılmalıyız. Rabbimizden kesilecek Kurbanlar hürmetine, Arafatta kalkan eller hürmetine ferec ve mahreç dilemeliyiz.
“Ağacın altında seninle biat ettikleri zaman…” (Fetih, 18)
Fetih Suresinde geçen Rıdvan Biat’ı da Zilhicce’nin bu on günleri içinde olmuştu.
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) Hudeybiye’de:
"Allahü Teâla, bana biât yapılmasını emretti!" diye seslendi.
Müslümanları Allah yolunda yapacakları savaşta, canlarını fedâ etmekten çekinmeyeceklerine dâir, kendisine bîat etmeğe çağırdı.
İlk biat eden Ebû Sinan el-Esedî oldu. "Rasûlullah (s.a.s.)'in gönlündeki muradı ne ise, onun gerçekleşmesi üzerine biat ediyorum." dedi.
Hudeybiye'de bodur bir ağacın altında bütün Müslümanlar sırayla Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi vesellem) ellerini tutarak bîat ettiler. Allah yolunda ölünceye kadar savaşmaya, düşmandan kaçmamaya söz verdiler. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem), Hz. Osman adına da bir elini diğeriyle tuttu, onu da böylece bîata kattı. Yalnızca Cedd b. Kays adlı münâfık, devesinin arkasında gizlendi, bîata katılmadı.
Cenâb-ı Hak, Kur'an-ı Kerîm'de, Hudeybiye'de Peygamber Efendimiz’e (sallallahu aleyhi vesellem) bîat eden mü'minlerden hoşnud olduğunu bildirmiştir. İslâm Târihinde bu bîata "Rıdvân Bîatı" adı verilmiştir.
Müslümanların kararlılığını ve Peygamber Efendimiz’e (sallallahu aleyhi vesellem) bağlılıklarını gösteren bu bîatın Mekkeliler üzerindeki etkisi büyük oldu.
Derhal Hz. Osman'ı serbest bıraktılar ve Hz. Peygamber (s.a.s.)'le barış yapmak üzere Amr oğlu Süheyl başkanlığında bir hey'et gönderdiler.
Bu bîat, sahabîlere yeni bir cesaret, taze bir heyecan verdi. Yerlerinde âdeta duramaz bir hâle gelmişlerdi. Bir an evvel ya Kâbe'yi tavaf etmek veya müşriklerle çarpışmak istiyorlardı.
Cenâb-ı Hak, bu biâtta bulunan Müslümanlardan razı ve memnun olduğunu Kur'ân-ı Kerim'de şöyle beyân eder:
"And olsun ki, o ağacın altında sana bîat eden mü'minlerden Allah râzı oldu. Kalplerinde olanı bildiği için Allah onların üzerine sükûnet ve emniyet indirdi ve onları yakın bir fetihle mükâfatlandırdı. Elde edecekleri pek çok ganimetleri de onlara nasip etti. Çünkü Allah'ın kudreti her şeye galiptir ve hikmeti her şeyi kuşatır." (Fetih Sûresi, 18-19)
Şimdi biz de sahabenin o gün içinde olduğu o ağır şartlar içerisindeyiz ve Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi vesellem) eli elimizin üzerinde. Gelin bu hizmetlere sahip çıkacağımıza dair O’na söz verelim.
Efendimiz’in (sallallahu aleyhi vesellem), Hz. Osman adına bir elini diğeriyle tutarak onu da bîata kattığı gibi biz de hapishanede, zindanda, hücrede kalmış arkadaşlarımızın elini, elimizle birlikte manen Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi vesellem) elinin altında tutalım ve ilk biat eden Ebû Sinan el-Esedî gibi:
‘Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi vesellem) gönlündeki muradı ne ise, onun gerçekleşmesi üzerine biat ediyorum ve Nam-ı Celil-i Muhammedî'yi dünyanın her yerine ulaştırmak için bütün gayretimi sarf edeceğime söz veriyorum.’ diyelim.
Zilhicce günleriniz mübarek olsun, Rabbim bu Kurban’ı hizmetlerimiz için hayır ve bereketlere vesile kılsın.
[Fikret Kaplan] 2.8.2019 [Samanyolu Haber]
Zilhicce ayı, kamerî ayların on ikincisi ve haram ayların (Zilkâde, Zilhicce, Muharrem, Receb) ikincisidir. İçerisinde Kurban Bayramı’nı, Arefe gününü, terviye ve teşrik günlerini barındırdığından dolayı Zilhicce ayı mübarek aylar içerisinde sayılmaktadır.
Zilhicce orucunun son günü ise Kurban Bayramı Arefesi’ne denk geldiği için ayrı bir öneme sahiptir. Çünkü bir hadis-i şerifte Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem):
"Arefe günü tutulan oruç, bundan önce ve sonraki bir yılın günahlarını örter." (Müslim, Sıyâm 196, 197) buyuruyor.
Yine Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuşlardır: “Allah, hiçbir günde, Arefe günündeki kadar kullarını ateşten azad etmez. Allah (mahlûkata rahmetiyle) yaklaşır ve onlarla meleklere karşı iftihar eder ve “Bunlar ne istiyorlar?” der.” (Müslim, Hacc 436)
Peki neden bu kadar önemli Zilhicce’nin ilk on günü?
Yüce Allah, Müminlerin, Recep, Şaban ve özellikle de Ramazan günlerini nasıl iyi değerlendirip Kadir Gecesi’ne ulaşmalarını istiyorsa aynen onun gibi Kurban Bayramı’na da Zilhicce’nin ilk on gününü maneviyatla geçirip bu mübarek bayram sabahına ulaşmalarını murad ediyor.
Zira, Bediüzzaman’ın Kurban olarak kesilen hayvanlara işarî bir müjdesi var:
“Rahmân’ın nihayetsiz rahmetinden uzak değil ki, nasıl vazife uğrunda mücâhede işinde vefat eden bir nefere şehâdet rütbesini veriyor ve kurban olarak kesilen bir koyuna, ahirette cismânî bir vücud-u baki vererek Sırat üstünde sahibine burak gibi bir bineklik mertebesini vermekle mükâfatlandırıyor.”
Madem, kurban olarak kesilen o koyuna, o davara ahirette cismani bir vücud-u baki verilerek Sırat üstünde sahibine burak olma mertebesi verilecek o halde o bineğe binecek olan sahibi de ona binecek keyfiyette olmalı. Bu on günü içte ve dışta çok iyi hazırlık yaparak bu maneviyatı yakalamaya çalışmalı. Onun için yapılan teşvikler çok güçlü ve önemli. Yoksa Kurban, bayram sabahı uyanıp kan akıtıp sadece et dağıtmak demek değildir. Nitekim:
“Fakat onların ne etleri, ne de kanları Allah’a ulaşır. Lâkin O’na ulaşan tek şey, kalplerinizde beslediğiniz takvadır, Allah saygısıdır.” (Hacc Suresi, 37) âyet-i kerimesinde bu hususa işaret edilmektedir. Evet, eğer insan Allah’la irtibat, Allah’la münasebete geçme veya Allah’ın muamelesine bir vesile olması gibi mülâhazalara gönlünü bağlayarak bu ibadeti ifa ederse, öbür tarafta çok farklı zenginlik ve sürprizlerle karşı karşıya kalacaktır.
Onun için de bu on günü ibadetle, zikirle, salavatla, tefekkürle, duayla, teheccüdle ve oruçla çok iyi değerlendirip ‘bundan önce ve sonraki bir yılın günahlarını örter’ müjdenin zirvesini yakalamalı ve:
“Allah’ım, Sen benden hayvan boğazlamamı istedin, ben de bu emri yerine getiriyorum. Eğer kendimi boğazlamamı emretseydin ben seve seve bu emri de tatbik ederdim. Eğer dinimi, namusumu, nefsimi, malımı veya ülkemi müdafaa adına bir cephe teşkil etmek icap ediyorsa ben ona da amade ve teşneyim.” diyerek Rıza ufkunda niyetini samimi olarak ortaya koymalı.
Burada yapılan bütün bu ameller, bir yönüyle basit ve küçük görülebilir. Fakat öte tarafta bunlar geriye döndüğünde hayret ve şaşkınlık içerisinde, “Allah’ım, Sen ne ganiymişsin. Bu küçük şeyleri aldın, nemalandırdın, büyüttün, genişlettin, farklılaştırdın, ebedileştirdin ve şimdi de bize sunuyorsun.” diyeceğiz. Bu açıdan insan burada kurban ibadetini bir iç zenginliği ve kalp itminanıyla yerine getirmek için öncesinde çok iyi hazırlık yapmalı… Zilhicce’nin ilk on günü bunun için var.
Mâide Suresinin 27-29. ayetleri, Hazreti Adem’in (as) iki çocuğunun kıssasını anlatır:
‘Cenabı Allah buyurur ki, “Onlara dem’in iki oğlunun gerçek olan haberini oku: Onların her ikisi birer kurban takdim etmişlerdi de birininki kabul edilmiş, öbürününki kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen, kardeşine: “Seni öldüreceğim” dedi. O da: “Allah, ancak müttakilerden kabul buyurur, dedi. Yemin ederim ki, sen beni öldürmek için el kaldırırsan da, ben seni öldürmek için sana el kaldırmam. Çünkü ben âlemlerin Rabbi Allah’tan korkarım. (Öyle bir şey yaparsan) dilerim ki sen, kendi günahınla beraber benim günahımı da yüklenesin de cehennemliklerden olasın. Zalimlerin cezası işte budur!”
Habil ve Kabil olduğu belirtilen iki kardeş arasında bir meseleden dolayı anlaşmazlık çıkar ve neticede Kabil, kardeşi Habil’i kıskançlıkla, haksız yere öldürür. Kur’an, bu iki kardeş arasında meydana gelen olayın detaylarını zikretmez; çünkü meydana gelen hadise, zaman ve mekânla sınırlı değildir. Burada önemli olan da isimler değil, şahsiyetler ve temsil ettikleri zihniyetlerdir.
Kâbil ziraatçı, Hâbil ise çobandı. Her ikisi de kurban emrine muhatap olunca, Kâbil, koyun kesmeye yanaşmamış, ürünün iyi kısmından kurban etmeye de kıyamamış ve kıymetsiz başaklardan oluşan bir demeti kurban olarak arz etmişti. Halbuki, bu nimetleri bütünü ona veren Allah’tı ve Allah’ın onun vereceği herhangi bir şeye de ihtiyacı yoktu. Amaç onun niyetini ölçmekti.
Hâbil ise, beğendiği bir koyunu kurban etmişti. Çünkü, değil mi ki Rabbi ondan bir kurban istemişti, en iyisini, beğendiğini getirip vermişti. Hâbil’in kurbanı kabul görmüş, Kabil’inki ise adeta yüzüne çarpılmıştı. İşte, daha o dönemde, insanoğlu Allah’ın koyduğu ibadet kurallarına kendi mantığını ve tasarruflarını karıştırmaya başlamış, kurbanı kendi manasından çıkarıp onu bir uzaklık sebebi haline getirmişti.
Aslında bütün ibadet ü taatlerde Allah’a kurbeti hedefleme:
“Allah’ım, ben bu ibadetimi Senin için yaptım.” deme ve bunu içten içe duyma esas olmalıdır. İnsan, hayatını âdeta bu düşünceye kilitli olarak götürmelidir. Bu açıdan kurban ibadetini eda ederken de kasdü’l-kalb olarak tarif ettiğimiz niyeti çok sağlam tutmak gerekir. İnsan canın yongası olan malını verirken aynı zamanda verebileceği şeyleri de hatırlamalı ve emre amade olduğunu göstermelidir.
Nitekim Hazreti İbrahim ve İsmail’in durumu anlatılırken:
“İkisi de Hakk’a inkıyat edip teslim olunca O, kurban etmek üzere oğlunu yere serdi.” (Saffat Suresi,103) buyrularak, onların ubûdiyetteki sırrı ve emre itaatteki inceliği kavradıklarına ve ona göre bir tavır aldıklarına işaret edilmiştir.
O yüzden, Kurban, “yaklaşmak” manasına gelmekte ve Allah yolunda malın, canın, her şeyin feda edilebileceğini, Allah’a teslimiyeti ve O’na karşı şükür hisleriyle dolu olmayı ifade etmektedir. Bu duygunun da sadece bir Kurban sabahı yakalanması çok zordur. Öncesinde büyük bir manevi hazırlık gerektirmektedir. Ve eğer bir insan kurban ibadetini baştan böyle sağlam bir niyete bağlarsa, hazırlık içerisine girerse onun kurbanla ilgili bütün fiilleri ibadet hükmüne geçecektir.
Onun için Üstad Bediüzzaman, Arefe günündeki güzel bir adeti şöyle hatırlatarak:
‘Aziz, mübarek kardeşlerim, Pek çok selâm… Bizim memlekette eskiden Arefe gününde bin İhlâs-ı Şerif okurduk. Ben, şimdi bir gün evvel beş yüz ve Arefede dahi beş yüz okuyabilirim. Kendine güvenen, birden okuyabilir. Ben, gerçi sizleri göremiyorum ve hususî her birinizle görüşmüyorum, fakat ben, ekser vakitler, dua içinde her birinizle bazen ismiyle sohbet ederim. (Şualar) der ve bu manevi hazırlığın neticesini Arafat’taki tekbirlere bağlayarak:
“Allahu Ekber, Allahu Ekber, Allahu Ekber’lerle nev-i beşerin beşten birisine, üç yüz milyon insanlara birden Allahu Ekber dedirtmesi; koca küre-i arz, büyüklüğü nisbetinde o Allahu Ekber kelime-i kudsiyesini semavattaki seyyarat arkadaşlarına işittiriyor gibi, yirmi binden ziyade hacıların Arafat’ta ve iydde (bayramda) beraber birden Allahu Ekber demeleri, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın bin üç yüz sene evvel âl (nesli) ve sahabeleriyle söylediği ve emrettiği Allahu Ekber kelâmının bir nevi aks-i sadâsı olarak, rububiyet-i İlâhiyenin Rabbü’l-Arz ve Rabbü’l-âlemîn azamet-i ünvanıyla küllî tecellisine karşı geniş ve küllî bir ubûdiyetle bir mukabeledir diye tahayyül ve his ve kanaat ettim.”
“Evet, eğer namazların arkasında, hususan bayram namazlarında, bir anda Allahu ekber diyen yüzer milyon insanların sesleri, âlem-i gaybda ittihad ettikleri gibi, âlem-i şehadette dahi birbiriyle ittihad edip içtima etse, küre-i arz tamamıyla büyük bir insan olup, azametine nisbeten büyük bir sadâ ile söylediği Allahu Ekber’e müsavi geldiğinden, o muvahhidînin ittihadıyla bir anda Allahu Ekber demeleri, küre-i arzın büyük bir Allahu Ekber’i hükmüne geçiyor.
Adeta bayram namazlarında âlem-i İslâmın zikir ve tesbihiyle zemin zelzele-i kübrâya mazhar olup, aktâr ve etrafıyla Allahu Ekber deyip, kıblesi olan Kâbe-i Mükerreme’nin samimî kalbiyle niyet edip, Mekke ağzıyla, Cebel-i Arefe diliyle Allahu Ekber diyerek, o tek kelime, etraf-ı arzdaki umum mü’minlerin mağara-misal ağızlarındaki havada temessül ediyor.” der.
Evet, Zilhicce’nin bu on gününde başlayan ve Arafe günü İhlâs Sûresi’nin zikri ile devam eden bu hazırlık, teşrik tekbirleri ile küllileşir, duyguları yüceltir, tefekkürü enginleştirir. Mahlûkatın halifesi ünvanıyla insan; Rabbin dergâhında, masivadaki zikirleri takdim ederken diğer yandan sosyal hayattaki birliktelik ve uhuvvete destek verir. Bütün bunların yapılmasını sembolize eden kurbanı da telef olmayıp, burada dağıtılınca bitmeyip sıratta ona burak hizmeti mertebesiyle mükâfatlandırılır.
İşte kurban mevsiminde, Müslümanlar, kurbanla hiss-i semahatlerini ortaya koyacak, gönülleri fethedecek ve kestikleri kurbanların etlerinden tatmayanlara tattıracaklardır. Bir hadis-i şerifte ifade edildiği gibi, Cenâb-ı Hak da kesilen kurbanları sahipleri için öbür tarafta en çok ihtiyaç duyacakları yerde bir binek yapacaktır. Bu durum karşısında insan orada bir taraftan takdir duyguları, diğer taraftan da taaccüp hisleriyle “Acaba şu kurbanlardan hangisine binsem?” diyecektir.
Ama, o mübarek kurbanın hem kendimiz hem de bugün enkaz altında kalan arkadaki kardeşlerimizin kurtuluşuna vesile olması için gecemizi gündüzümüzü Rabbe açılan rampalar olarak düşünmeli ve Dergah-ı İlahiye’nin kapısının tokmağına sımsıkı sarılmalıyız. Rabbimizden kesilecek Kurbanlar hürmetine, Arafatta kalkan eller hürmetine ferec ve mahreç dilemeliyiz.
“Ağacın altında seninle biat ettikleri zaman…” (Fetih, 18)
Fetih Suresinde geçen Rıdvan Biat’ı da Zilhicce’nin bu on günleri içinde olmuştu.
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) Hudeybiye’de:
"Allahü Teâla, bana biât yapılmasını emretti!" diye seslendi.
Müslümanları Allah yolunda yapacakları savaşta, canlarını fedâ etmekten çekinmeyeceklerine dâir, kendisine bîat etmeğe çağırdı.
İlk biat eden Ebû Sinan el-Esedî oldu. "Rasûlullah (s.a.s.)'in gönlündeki muradı ne ise, onun gerçekleşmesi üzerine biat ediyorum." dedi.
Hudeybiye'de bodur bir ağacın altında bütün Müslümanlar sırayla Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi vesellem) ellerini tutarak bîat ettiler. Allah yolunda ölünceye kadar savaşmaya, düşmandan kaçmamaya söz verdiler. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem), Hz. Osman adına da bir elini diğeriyle tuttu, onu da böylece bîata kattı. Yalnızca Cedd b. Kays adlı münâfık, devesinin arkasında gizlendi, bîata katılmadı.
Cenâb-ı Hak, Kur'an-ı Kerîm'de, Hudeybiye'de Peygamber Efendimiz’e (sallallahu aleyhi vesellem) bîat eden mü'minlerden hoşnud olduğunu bildirmiştir. İslâm Târihinde bu bîata "Rıdvân Bîatı" adı verilmiştir.
Müslümanların kararlılığını ve Peygamber Efendimiz’e (sallallahu aleyhi vesellem) bağlılıklarını gösteren bu bîatın Mekkeliler üzerindeki etkisi büyük oldu.
Derhal Hz. Osman'ı serbest bıraktılar ve Hz. Peygamber (s.a.s.)'le barış yapmak üzere Amr oğlu Süheyl başkanlığında bir hey'et gönderdiler.
Bu bîat, sahabîlere yeni bir cesaret, taze bir heyecan verdi. Yerlerinde âdeta duramaz bir hâle gelmişlerdi. Bir an evvel ya Kâbe'yi tavaf etmek veya müşriklerle çarpışmak istiyorlardı.
Cenâb-ı Hak, bu biâtta bulunan Müslümanlardan razı ve memnun olduğunu Kur'ân-ı Kerim'de şöyle beyân eder:
"And olsun ki, o ağacın altında sana bîat eden mü'minlerden Allah râzı oldu. Kalplerinde olanı bildiği için Allah onların üzerine sükûnet ve emniyet indirdi ve onları yakın bir fetihle mükâfatlandırdı. Elde edecekleri pek çok ganimetleri de onlara nasip etti. Çünkü Allah'ın kudreti her şeye galiptir ve hikmeti her şeyi kuşatır." (Fetih Sûresi, 18-19)
Şimdi biz de sahabenin o gün içinde olduğu o ağır şartlar içerisindeyiz ve Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi vesellem) eli elimizin üzerinde. Gelin bu hizmetlere sahip çıkacağımıza dair O’na söz verelim.
Efendimiz’in (sallallahu aleyhi vesellem), Hz. Osman adına bir elini diğeriyle tutarak onu da bîata kattığı gibi biz de hapishanede, zindanda, hücrede kalmış arkadaşlarımızın elini, elimizle birlikte manen Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi vesellem) elinin altında tutalım ve ilk biat eden Ebû Sinan el-Esedî gibi:
‘Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi vesellem) gönlündeki muradı ne ise, onun gerçekleşmesi üzerine biat ediyorum ve Nam-ı Celil-i Muhammedî'yi dünyanın her yerine ulaştırmak için bütün gayretimi sarf edeceğime söz veriyorum.’ diyelim.
Zilhicce günleriniz mübarek olsun, Rabbim bu Kurban’ı hizmetlerimiz için hayır ve bereketlere vesile kılsın.
[Fikret Kaplan] 2.8.2019 [Samanyolu Haber]
Gayri müslimin kestiği hayvanın eti yenir mi? [Dr. Ali Demirel]
Soru: Norveç’te bir mülteci kampında yaşıyoruz. Buradaki çalışanlar, etlerin domuz eti olmadığını ancak nasıl ve kim tarafından kesildiğini bilmediklerini söylüyor. Ehl-i kitabın yaptığı kesim, kim tarafından kesildiği bilinmeyen hayvanların etlerinin yenilip yenilmeyeceği ile ilgili bize bilgi verebilir misiniz? (Semih B.)
Kıymetli okur!
Avrupa’da yaşayan birisi olarak bu soru hemen hemen her gittiğim yerde bana soruluyor.
Meselenin pek çok bilinmeyen yönü var. Bunların bazılarını maddeler halinde şöyle sıralayabiliriz:
Sorunuzda geçen ehl-i kitap ifadesi; kelime anlamı itibariyle kitap ehli, kitaba inanan demek. Bununla Yahudi ve Hıristiyanlar kast ediliyor. Son zamanlarda Avrupa’da deizm, ateizm ve agnostisizmin yayıldığını görüyoruz. Peki o zaman kesen kişinin Yahudi veya Hıristiyan dinine inandığını nereden bileceğiz?
Kesim usulü de çok önemli. Avrupa ülkelerinde genelde elektrik veya tabancayla şoklama suretiyle hayvanlar kesiliyor. Yapılan bu işlemle hayvan tamamen öldükten sonra kesiliyorsa bu hayvanın helallik/haramlık durumu nasıl olacak?
Yine kesimin, domuz kesimhanelerinde yapılmaması, kesim sonrası yapılacak doğrama, kesme gibi işlemlerin, domuz kesiminde kullanılan bıçaklarla yapılmış olmaması gerekiyor. Kesimhanelerde bu hususa ne kadar dikkat ediliyor?
Soruları çoğaltmak mümkün. Biz soru listesini daha fazla uzatmadan cevaplara geçelim.
Şoklama ile kesilen hayvanın eti yenir mi?
Öncelikle Rabbimiz, “Ehl-i kitabın yiyecekleri sizin için, sizin yiyecekleriniz de onlar için helaldir” (Mâide sûresi, 5/5) ayet-i kerimesinin ifadesiyle ehl-i kitabın yiyeceklerini, kestiklerini müslümanlara helal kılmıştır. İslam fukahası ehl-i kitabın kestiğinin yenilebileceği üzerinde ittifak halindedir.
Kesim usulü hayvanın çene altından boğazlanması, boynundaki nefes borusuyla atardamarlarının kesilmesi şeklinde olmalı. Dolayısıyla hayvan, yukarıda bahsettiğimiz modern kesim yöntemleri kullanılırken kesilmeden önce ölüyorsa o hayvanın eti caiz olmaz.
Neden?
Çünkü ölüm, kesimle değil, kesim öncesi yapılan şokla gerçekleşmiş, canlı değil ölü hayvan kesilmiştir. Tabi şoklama neticesinde bayıldıktan sonra henüz ölmeden önce boğazlanacak olursa caiz olur.
Burada akla şöyle bir soru geliyor:
Bütün bu hükümlere göre acaba yurtdışında yaşayan veya ülkelerine yurtdışından ithal et gelen müslümanlar nasıl hareket etmeli?
Bu sorunun cevabı elbette uzmanlık istiyor. Hatırlayan okurlarımız olacaktır. Daha önce içerisinde alkol bulunan gıdalarla alakalı kendisine başvurmuştuk. Helal gıda konusunda akademik birikiminin yanında ayrıca saha bilgisi de olan kıymetli arkadaşım İlahiyatçı-Yazar Dr. Yüksel Çayıroğlu Hoca’yı kast ediyorum.
Bu konuyla alakalı Yüksel Hoca’yı telefonla aradım. Kendisine ilk sorum şöyle oldu:
- Ehl-i kitabın kestiği bir hayvan, gerekli şartları taşıması durumunda helâl kabul edilse de hayvanı boğazlayan kimsenin kesin olarak bilinmediği durumlarda nasıl hareket etmemiz gerekir?
Yüksel Hoca, hayvanın ehl-i kitap tarafından kesildiği ve şer’i kesime uygun yapıldığı biliniyorsa söz konusu hayvanların etinin helal olacağını ifade etti.
Peki, hayvanın kim tarafından kesildiğinin bilinmediği durumlarda ne olacak? Bazı alimler, ülke nüfusunun çoğunluğunu ehl-i kitabın oluşturması durumda zann-ı galibe (ağır basan kanaate) dayanarak orada kesilen hayvanların helal olacağını söylüyorlar.
İlk tercihimiz Müslüman kasaplar olmalı
Yüksel Hoca, böyle düşünmüyor ve günümüzde modern kesim usullerinin yaygınlaşması, kitlesel üretime geçilmesi ve Hıristiyan ülkelerde deizm ve ateizmin yayılması gibi durumlardan ötürü böyle bir zann-ı galibin oluşmadığını ifade ediyor ve sözlerine şöyle devam ediyor:
“Bu sebeple hayvanın ehl-i kitap tarafından şer’î usule uygun kesilip kesilmediği bilinmiyorsa, bu tür hayvanları tüketmemek ihtiyata uygun olanıdır.”
Son olarak, helal gıdanın en sıkıntılı mevzularından birisinin et ürünleri olduğunu belirten Yüksel Hoca, helal dairede hayatlarını devam ettirmek isteyen kardeşlerimize şu tavsiyede bulunuyor:
“Öncelikle şer’î kesime dikkat eden Müslüman kasapların kestikleri etler tüketilmeli. Bu konuda işinin ehli, güvenilir firmalarca verilen helal belgeleri de bizim için önemli bir referanstır. Ehl-i kitabın usulüne uygun olarak kestikleri hayvanların ise Müslümanlar tarafından kesilen hayvanların temin edilemediği durumlarda tüketilmesinde bir mahzur yoktur...”
[Dr. Ali Demirel] 2.8.2019 [Samanyolu Haber]
Kıymetli okur!
Avrupa’da yaşayan birisi olarak bu soru hemen hemen her gittiğim yerde bana soruluyor.
Meselenin pek çok bilinmeyen yönü var. Bunların bazılarını maddeler halinde şöyle sıralayabiliriz:
Sorunuzda geçen ehl-i kitap ifadesi; kelime anlamı itibariyle kitap ehli, kitaba inanan demek. Bununla Yahudi ve Hıristiyanlar kast ediliyor. Son zamanlarda Avrupa’da deizm, ateizm ve agnostisizmin yayıldığını görüyoruz. Peki o zaman kesen kişinin Yahudi veya Hıristiyan dinine inandığını nereden bileceğiz?
Kesim usulü de çok önemli. Avrupa ülkelerinde genelde elektrik veya tabancayla şoklama suretiyle hayvanlar kesiliyor. Yapılan bu işlemle hayvan tamamen öldükten sonra kesiliyorsa bu hayvanın helallik/haramlık durumu nasıl olacak?
Yine kesimin, domuz kesimhanelerinde yapılmaması, kesim sonrası yapılacak doğrama, kesme gibi işlemlerin, domuz kesiminde kullanılan bıçaklarla yapılmış olmaması gerekiyor. Kesimhanelerde bu hususa ne kadar dikkat ediliyor?
Soruları çoğaltmak mümkün. Biz soru listesini daha fazla uzatmadan cevaplara geçelim.
Şoklama ile kesilen hayvanın eti yenir mi?
Öncelikle Rabbimiz, “Ehl-i kitabın yiyecekleri sizin için, sizin yiyecekleriniz de onlar için helaldir” (Mâide sûresi, 5/5) ayet-i kerimesinin ifadesiyle ehl-i kitabın yiyeceklerini, kestiklerini müslümanlara helal kılmıştır. İslam fukahası ehl-i kitabın kestiğinin yenilebileceği üzerinde ittifak halindedir.
Kesim usulü hayvanın çene altından boğazlanması, boynundaki nefes borusuyla atardamarlarının kesilmesi şeklinde olmalı. Dolayısıyla hayvan, yukarıda bahsettiğimiz modern kesim yöntemleri kullanılırken kesilmeden önce ölüyorsa o hayvanın eti caiz olmaz.
Neden?
Çünkü ölüm, kesimle değil, kesim öncesi yapılan şokla gerçekleşmiş, canlı değil ölü hayvan kesilmiştir. Tabi şoklama neticesinde bayıldıktan sonra henüz ölmeden önce boğazlanacak olursa caiz olur.
Burada akla şöyle bir soru geliyor:
Bütün bu hükümlere göre acaba yurtdışında yaşayan veya ülkelerine yurtdışından ithal et gelen müslümanlar nasıl hareket etmeli?
Bu sorunun cevabı elbette uzmanlık istiyor. Hatırlayan okurlarımız olacaktır. Daha önce içerisinde alkol bulunan gıdalarla alakalı kendisine başvurmuştuk. Helal gıda konusunda akademik birikiminin yanında ayrıca saha bilgisi de olan kıymetli arkadaşım İlahiyatçı-Yazar Dr. Yüksel Çayıroğlu Hoca’yı kast ediyorum.
Bu konuyla alakalı Yüksel Hoca’yı telefonla aradım. Kendisine ilk sorum şöyle oldu:
- Ehl-i kitabın kestiği bir hayvan, gerekli şartları taşıması durumunda helâl kabul edilse de hayvanı boğazlayan kimsenin kesin olarak bilinmediği durumlarda nasıl hareket etmemiz gerekir?
Yüksel Hoca, hayvanın ehl-i kitap tarafından kesildiği ve şer’i kesime uygun yapıldığı biliniyorsa söz konusu hayvanların etinin helal olacağını ifade etti.
Peki, hayvanın kim tarafından kesildiğinin bilinmediği durumlarda ne olacak? Bazı alimler, ülke nüfusunun çoğunluğunu ehl-i kitabın oluşturması durumda zann-ı galibe (ağır basan kanaate) dayanarak orada kesilen hayvanların helal olacağını söylüyorlar.
İlk tercihimiz Müslüman kasaplar olmalı
Yüksel Hoca, böyle düşünmüyor ve günümüzde modern kesim usullerinin yaygınlaşması, kitlesel üretime geçilmesi ve Hıristiyan ülkelerde deizm ve ateizmin yayılması gibi durumlardan ötürü böyle bir zann-ı galibin oluşmadığını ifade ediyor ve sözlerine şöyle devam ediyor:
“Bu sebeple hayvanın ehl-i kitap tarafından şer’î usule uygun kesilip kesilmediği bilinmiyorsa, bu tür hayvanları tüketmemek ihtiyata uygun olanıdır.”
Son olarak, helal gıdanın en sıkıntılı mevzularından birisinin et ürünleri olduğunu belirten Yüksel Hoca, helal dairede hayatlarını devam ettirmek isteyen kardeşlerimize şu tavsiyede bulunuyor:
“Öncelikle şer’î kesime dikkat eden Müslüman kasapların kestikleri etler tüketilmeli. Bu konuda işinin ehli, güvenilir firmalarca verilen helal belgeleri de bizim için önemli bir referanstır. Ehl-i kitabın usulüne uygun olarak kestikleri hayvanların ise Müslümanlar tarafından kesilen hayvanların temin edilemediği durumlarda tüketilmesinde bir mahzur yoktur...”
[Dr. Ali Demirel] 2.8.2019 [Samanyolu Haber]
Çamur at, kafa yarsın! [Uğur Tezcan]
Çocukluğumdan itibaren çoğunuz gibi ben de siyasi, ailevi ve toplumsal çekişmelerin cenderesinde geçen bir ömür yaşadım. Zaten bizim coğrafyamızda yaşayıp da bu tür girdaplardan nasibini almamak pek mümkün değildir. Bu sosyal hastalıklar güncel hayatta kendilerini belli toplumsal ve bireysel reflekslerle, tepkilerle ve davranış biçimleri ile gösterirler. Yani o tür hastalıkların kendilerini bazen belirgin, bazen de ölümcül kılan bir takım semptomları vardır. Bunlar çok olmakla birlikte ben bugün bizimki gibi toplumlarda çok daha sıklıkla görülen, ‘’çamur at, izi kalsın!’’ yaklaşımını ele alacağım. Sonra da onun, yeni geliştiği evrelere işaret ederek; nasıl ‘’çamur at, kafa yarsın!’’ boyutuna evrildiğine dair birkaç görüş paylaşacağım.
Buna benzer bir yazıyı birkaç yıl önce yazmış ve toplumumuzda hep varolan; ‘’düşene vuran toplum!’’ anlayışından nasıl ‘’herkese vuran toplum!’’ aşamasına geldiğimizi ele almıştım. Bu yazı da ona benzer çizgide bir yazı olacak.
Siyaset yörüngemiz hep bu minvalde ilerledi. Rakipler kendi ekonomik yatırım, toplumsal kalkınma ve ilerleme hedeflerinden çok; birbirlerine çamur atarak, suçlayarak, kendi hitap ettikleri kesimlerin hassasiyetlerine oynayarak yani demagoji yaparak siyaset yapmayı tercih ettiler. Demagoji ifadesi zaten tam da bu anlayışın karşılığıdır: Halkın beklentilerine, hassas refleks noktalarına, hatta bazen korkularına dayalı olarak yapılan siyaset anlayışı; temelsiz laf kalabalıkları… Kısaca; sağlam temellere dayalı politikalar, kapsamlı stratejiler, birleştirici yaklaşımlar ve fikirler üretemeyen siyaset çevrelerinin ve bizdeki şekliyle (derin devlet denilen) devlet aygıtının en haz duyarak kullandığı aygıttır demagojiye dayalı siyaset anlayışı.
Bu demagoji kültürünün ve algı operasyonlarına dayalı söylemler kullanmanın bir ötesi ‘çamur at, izi kalsın!’ şeklindeki anlayıştır. Rakipler birbirlerini fikirler ve sağlam politikalarla yenme gibi bir kapasiteye sahip olmadığı durumlarda sığınılan bir yöntemdir bu. Hatta bizimki gibi toplumlarda hastalıklı (derin) devlet anlayışının, etki edebildiği siyasi aktörlerden beklentisi de hep bu yöndedir. Bir bakıma onlara biçilen rol budur. Amaç ve yöntem; her siyasi erkin kendilerine tahsis edilmiş olan grupların hassasiyetlerine ve korkularına dönük sloganlar üretmeleri ve böylece birbirlerine düşman kılınmış küçük grupların daha kolay bir şekilde yönetilme ve maniple edilebilmelerini sağlamaktır. Bunun için en uygun ortam da o toplum fertlerinin cahil bırakılması ve sürekli olarak bir korku havuzunda yüzdürülmesi, devleti devlet baba olarak görmeye, her şeyi devletten beklemeye ve devleti kutsamaya alıştırılmasıdır.
Bu potensiyelde ilerleyen siyaset rayında insanlar sürekli olarak birbirlerine çamur atarlar; etiketler, ithamlar ve fikir-hüküm kılığına sokulan suçlamalar üzerinden birbirlerine saldırırlar. Zira sloganlar ve hamasi düşünceler üzerinden yörüngelerine soktukları grupları ancak bu şekilde kontrol edebileceklerini düşünürler. Onlar için oy devşirebilmenin, oy ‘’ütebilmenin’’ yegane yöntemi budur. Çoğu, bunu kendi seçmenine karşı bir sorumluluk olarak bile görür ve o çizgide hareket etmeye devam eder.
Halk arasında ‘bel altı vurma’ da denilen bir anlayıştır bu. Çirkefleşmenin zirvesi, cehaletin şiarı!..
Fikri olarak yenemeyeceğiniz, karşısında eziklik hissettiğiniz bir kişi veya grup hakkında yarışı kaybettiğiniz duygusuna kapıldığınız anda sığınabileceğiniz en düşük seviyede bir sığınaktır o! Etiketler, sloganlar, hamasi (içi boş, fikri planda karşılığı olmayan) söylemler, suç isnatları, şüpheler, niyet okumalar ve ithamlar üzerinden karşıdaki insanın onuruna, kişiliğine, temsil ettiği düşünceye ve duruşa direk saldırma ve onu toplum nezdinde itibarsızlaştırma girişimi. Yani linç kültürünün bir uzantısı!
Toplumsal ve sistemsel çarpıklık
İşte bu çizdiğim çerçeveyi alın ve önüne Hizmet Hareketi’ni koyun! Bugün Hizmet Hareketi’ne bu denli saldırılmasının ve kliklere bölünmüş böyle bir toplumda Hizmet Hareketi’nden bu denli geniş kapsamlı bir şekilde nefret edilmesinin en büyük nedeni onun bu çarkın dışında kalmayı tercih etmesi, o çarkın polemiklerine hapsolmadan herkese eşit mesafede kalmayı seçmesi, herkese ulaşabilmeyi hedeflemesi, kendine belirlediği özgür ve şahsi bir plan temelinde hareket etmesi, özgün politikalar ve stratejiler belirlemesidir. Karşı taraf açısından bakıldığında, buna cesaret edebilmesi ve boyunduruk altına girmemesidir; kısaca ‘’haddi aşmasıdır!’’. Buna ilave olarak yukarıda çizdiğim siyasi yapılanma ve ‘devlet’ anlayışına rağmen toplumun o hep kamplara ayrılmış kesimlerine ulaşmaya çalışıp alternatif ve bütünleştirici yeni bir eksen oluşturmaya çalışmasıdır. ‘’Aman Efendim! Hizmet de şu hataları yaptı, şunu yapmadı’’ vb. söylemler içlerinde bazı hakikat kırıntıları barındırsalar da hiçbir zaman esas değil, tali yaklaşımlardır. Olayın özü; bu yazıda resmettiğim toplumsal, bürokratik ve devlet anlayışından kaynaklanan toplumsal ve sistemsel çarpıklık ve buna alışmış bir bünyenin kendi alternatifi olarak gördüğü bir yapıyı baş düşman olarak belirlemesidir.
Bu Hareket’in kaderi de tıpkı tarihteki benzer örnekleri gibi olmuş. Fikirsel planda ona ikna edici bir karşılık verebilecek bir malzemesi olmayan veyahutta kendi aşağılık kompleklerinden kaynaklanan eksikliklerini onu aşağılamakla tatmin etmeye çalışan, ya da bağlı olduğu siyasi, toplumsal veya örgütsel argümanların sığlığından aldığı cesaret ve hamaseti; kin, hazımsızlık ve kıskançlık duygularıyla harmanlayıp fikir gibi sunan kitlelerin hedefinde oldu bu Hareket hep. Bu kesimlerin çoğu sergiledikleri o acziyeti hep ‘çamur at izi kalsın’ anlayışı ile yapmaya çabaladılar düne kadar. Oda TV’ler, birtakım sol organlar, bağnaz dinci gruplar, Kemalist oligarklar, kibirlerine yetişecek merdiven bulunamayan çok bilmiş bazı (cahil) fildişi entelektüeller… Kısaca Ergenekon denilen mafyatik yapının kollarıyla ya bizzat esir aldığı veya tesir edebildiği her kesim! Liste uzayıp gider…
İşte bu ‘çamur at, izi alsın’ anlayışı sonradan hızını alamayıp yeni evrelere doğru gelişim gösterdi ve hala da gösteriyor. Toplum çürüdükçe ondan beslenen bu anlayış iyice semizleşip tırtılın dönüşümü gibi evre atladı. Bugünlerde artık ‘çamur at, kafa yarsın!’ evresini yaşıyoruz. Yaklaşık son 20 yılın Türkiye siyasetine ve Ergenekon’un çirkefliklerine bakın! Ergenekon ve Balyoz davalarında ortaya saçılan delillerde bu Hareket’in öğrenci evlerine silah yerleştirmek suretiyle masum insanları terörist olarak gösterme planları yapıldı. Yıllarca kendileri devlet içinde alternatif hücrelenmelere gittikleri halde o çamuru başkalarına attılar. Bir Hareket’in fertleri hakkında hem bir yandan ‘ülkenin en zeki insanları nasıl o adamın peşinden gidiyorlar’ şeklinde sözler söylediler diğer yandan da ‘’soru çalıyorlar’’ şeklinde iftiralar attılar. Yine Balyoz dönemlerinde atılacak birtakım çamurlarla ‘gerekirse üç milyon kişiyi temizleriz!’ şeklinde stratejiler konuştular. O da yetmedi, ‘’kanunlarla bu yapıyı bitiremezdik!’’ itiraflarının yapıldığı dönemlere gelindi ve kendi kurguladıkları sahte 15 Temmuz tiyatroları ile masum yüzbinlerce insana ‘’terörist’’ çamuru attılar. Onları hapislere doldurup kimilerinin de ölümlerine sebep oldular. Eskiden sırf oy ve salt toplumsal yönlendirme anlayışıyla kullanılan çamur atma yöntemleri işte böylece; ‘çamur at, ama kafa yarsın, yarsın ki düşmanımızı itibarsızlaştıralım ve topyekün derdest edelim’ şeklindeki hain uygulamalara evrildiler.
Amerika’da geçenlerde gerçekleşen Flynn davalarının uzantısı olan Bijan davasına bakmak bile bunu anlamak için yeterli bir örnek. Davaları takip eden gazeteci dostum Sıtkı Özcan’ın ve Adem Yavuz Arslan’ın mahkemeden aktardığı notları hatırlayın: Flynn’e bağlı kurumun çalışanlarından olan McCauley’ın itiraflarına bakalım: ‘’Gülen hakkındaki çalışmamızı Ekim Alptekin’e gösterdiğimizde tavrı saygısızca (dismissive) idi. ‘’Bunları biliyoruz: Ben çamur (dirt) istiyorum. [O amaçla bir suç] çamur üretebilir misiniz?’’ diye sordu. Özellikle bu son cümlenin İngilizcesi ‘’Can you plant dirt?’’ şeklindedir ki, bu tam da ‘’çamur at, kafa yarsın!’’ şeklinde özetlediğim anlayışın karşılığıdır. Hakan Fidan’ın ‘’karşı tarafa üç-beş adam gönderirim, buraya bir kaç füze attırırım, sonra da oraya gireriz’’ demesi gibi ‘suç bulamıyorsan, suç üret ve üstüne at’ döneminin ayak hışırtıları bunlar.
Bijan davasına geri dönelim. Aynı elemanlar ‘’bizden Gülen’i terörist olarak göstermemiz, o şekilde bir molla olarak yeniden tanımlamamız istendi’’ şeklinde bir itiraf da geldi. Bununla da kalmadı ABD’deki [yanlış kullanım şekliyle] Gülen okullarının suça bulaşmış gibi gösterilmesi yönünde faaliyetler içine girdikleri de itiraflara yansımış oldu.
Amerika ile devam edelim. Bu kültürde birilerine çamur (dirt) atılması tabiri pek yaygın olarak kullanılır. Teksaslılar; ‘’birine çamur attığında, sen zemin kaybedersin’’ derler. Ben bunu biraz genişleteyim ve şöyle diyeyim: … çünkü eğilip aldığın çamur, ayaklarının altından elinin ulaşabildiği mesafeden alıp attığın topraktır; maksadın kafa yarmak bile olsa her bir çamur atışında altındaki zeminden eksiltirsin ve bir gün o erozyona uğrattığın zemin çöker ve altında kalırsın. Kendilerine çamur atılan o temiz ruhlu insanlar, Medine gibi, o çamuru uzun süre üzerlerinde tutmazlar; ancak yine Amerika’lıların dediği gibi, ‘’çamur atanların elleri her zaman kirli kalır!’’
Türkiye toplumu bu azmış ve iyice çirkefleşmiş mafyatik azmış azınlığın cenderesinden kurtulamazsa içinden çıkılaması güç tehlikelerin girdaplarında bulacak kendisini. Unutmayın! ‘’Çamur at, kafa yarsın!’’ anlayışının bir sonrası, bugünlerde masum insanlar üzerinde algı operasyonları eşliğinde uygulanmaya başlanmış olan soykırımın icra aşamasıdır ki, o leke yapıştığı elden de toplumdan da asla silinmez!
[Uğur Tezcan] 2.8.2019 [TR724]
Buna benzer bir yazıyı birkaç yıl önce yazmış ve toplumumuzda hep varolan; ‘’düşene vuran toplum!’’ anlayışından nasıl ‘’herkese vuran toplum!’’ aşamasına geldiğimizi ele almıştım. Bu yazı da ona benzer çizgide bir yazı olacak.
Siyaset yörüngemiz hep bu minvalde ilerledi. Rakipler kendi ekonomik yatırım, toplumsal kalkınma ve ilerleme hedeflerinden çok; birbirlerine çamur atarak, suçlayarak, kendi hitap ettikleri kesimlerin hassasiyetlerine oynayarak yani demagoji yaparak siyaset yapmayı tercih ettiler. Demagoji ifadesi zaten tam da bu anlayışın karşılığıdır: Halkın beklentilerine, hassas refleks noktalarına, hatta bazen korkularına dayalı olarak yapılan siyaset anlayışı; temelsiz laf kalabalıkları… Kısaca; sağlam temellere dayalı politikalar, kapsamlı stratejiler, birleştirici yaklaşımlar ve fikirler üretemeyen siyaset çevrelerinin ve bizdeki şekliyle (derin devlet denilen) devlet aygıtının en haz duyarak kullandığı aygıttır demagojiye dayalı siyaset anlayışı.
Bu demagoji kültürünün ve algı operasyonlarına dayalı söylemler kullanmanın bir ötesi ‘çamur at, izi kalsın!’ şeklindeki anlayıştır. Rakipler birbirlerini fikirler ve sağlam politikalarla yenme gibi bir kapasiteye sahip olmadığı durumlarda sığınılan bir yöntemdir bu. Hatta bizimki gibi toplumlarda hastalıklı (derin) devlet anlayışının, etki edebildiği siyasi aktörlerden beklentisi de hep bu yöndedir. Bir bakıma onlara biçilen rol budur. Amaç ve yöntem; her siyasi erkin kendilerine tahsis edilmiş olan grupların hassasiyetlerine ve korkularına dönük sloganlar üretmeleri ve böylece birbirlerine düşman kılınmış küçük grupların daha kolay bir şekilde yönetilme ve maniple edilebilmelerini sağlamaktır. Bunun için en uygun ortam da o toplum fertlerinin cahil bırakılması ve sürekli olarak bir korku havuzunda yüzdürülmesi, devleti devlet baba olarak görmeye, her şeyi devletten beklemeye ve devleti kutsamaya alıştırılmasıdır.
Bu potensiyelde ilerleyen siyaset rayında insanlar sürekli olarak birbirlerine çamur atarlar; etiketler, ithamlar ve fikir-hüküm kılığına sokulan suçlamalar üzerinden birbirlerine saldırırlar. Zira sloganlar ve hamasi düşünceler üzerinden yörüngelerine soktukları grupları ancak bu şekilde kontrol edebileceklerini düşünürler. Onlar için oy devşirebilmenin, oy ‘’ütebilmenin’’ yegane yöntemi budur. Çoğu, bunu kendi seçmenine karşı bir sorumluluk olarak bile görür ve o çizgide hareket etmeye devam eder.
Halk arasında ‘bel altı vurma’ da denilen bir anlayıştır bu. Çirkefleşmenin zirvesi, cehaletin şiarı!..
Fikri olarak yenemeyeceğiniz, karşısında eziklik hissettiğiniz bir kişi veya grup hakkında yarışı kaybettiğiniz duygusuna kapıldığınız anda sığınabileceğiniz en düşük seviyede bir sığınaktır o! Etiketler, sloganlar, hamasi (içi boş, fikri planda karşılığı olmayan) söylemler, suç isnatları, şüpheler, niyet okumalar ve ithamlar üzerinden karşıdaki insanın onuruna, kişiliğine, temsil ettiği düşünceye ve duruşa direk saldırma ve onu toplum nezdinde itibarsızlaştırma girişimi. Yani linç kültürünün bir uzantısı!
Toplumsal ve sistemsel çarpıklık
İşte bu çizdiğim çerçeveyi alın ve önüne Hizmet Hareketi’ni koyun! Bugün Hizmet Hareketi’ne bu denli saldırılmasının ve kliklere bölünmüş böyle bir toplumda Hizmet Hareketi’nden bu denli geniş kapsamlı bir şekilde nefret edilmesinin en büyük nedeni onun bu çarkın dışında kalmayı tercih etmesi, o çarkın polemiklerine hapsolmadan herkese eşit mesafede kalmayı seçmesi, herkese ulaşabilmeyi hedeflemesi, kendine belirlediği özgür ve şahsi bir plan temelinde hareket etmesi, özgün politikalar ve stratejiler belirlemesidir. Karşı taraf açısından bakıldığında, buna cesaret edebilmesi ve boyunduruk altına girmemesidir; kısaca ‘’haddi aşmasıdır!’’. Buna ilave olarak yukarıda çizdiğim siyasi yapılanma ve ‘devlet’ anlayışına rağmen toplumun o hep kamplara ayrılmış kesimlerine ulaşmaya çalışıp alternatif ve bütünleştirici yeni bir eksen oluşturmaya çalışmasıdır. ‘’Aman Efendim! Hizmet de şu hataları yaptı, şunu yapmadı’’ vb. söylemler içlerinde bazı hakikat kırıntıları barındırsalar da hiçbir zaman esas değil, tali yaklaşımlardır. Olayın özü; bu yazıda resmettiğim toplumsal, bürokratik ve devlet anlayışından kaynaklanan toplumsal ve sistemsel çarpıklık ve buna alışmış bir bünyenin kendi alternatifi olarak gördüğü bir yapıyı baş düşman olarak belirlemesidir.
Bu Hareket’in kaderi de tıpkı tarihteki benzer örnekleri gibi olmuş. Fikirsel planda ona ikna edici bir karşılık verebilecek bir malzemesi olmayan veyahutta kendi aşağılık kompleklerinden kaynaklanan eksikliklerini onu aşağılamakla tatmin etmeye çalışan, ya da bağlı olduğu siyasi, toplumsal veya örgütsel argümanların sığlığından aldığı cesaret ve hamaseti; kin, hazımsızlık ve kıskançlık duygularıyla harmanlayıp fikir gibi sunan kitlelerin hedefinde oldu bu Hareket hep. Bu kesimlerin çoğu sergiledikleri o acziyeti hep ‘çamur at izi kalsın’ anlayışı ile yapmaya çabaladılar düne kadar. Oda TV’ler, birtakım sol organlar, bağnaz dinci gruplar, Kemalist oligarklar, kibirlerine yetişecek merdiven bulunamayan çok bilmiş bazı (cahil) fildişi entelektüeller… Kısaca Ergenekon denilen mafyatik yapının kollarıyla ya bizzat esir aldığı veya tesir edebildiği her kesim! Liste uzayıp gider…
İşte bu ‘çamur at, izi alsın’ anlayışı sonradan hızını alamayıp yeni evrelere doğru gelişim gösterdi ve hala da gösteriyor. Toplum çürüdükçe ondan beslenen bu anlayış iyice semizleşip tırtılın dönüşümü gibi evre atladı. Bugünlerde artık ‘çamur at, kafa yarsın!’ evresini yaşıyoruz. Yaklaşık son 20 yılın Türkiye siyasetine ve Ergenekon’un çirkefliklerine bakın! Ergenekon ve Balyoz davalarında ortaya saçılan delillerde bu Hareket’in öğrenci evlerine silah yerleştirmek suretiyle masum insanları terörist olarak gösterme planları yapıldı. Yıllarca kendileri devlet içinde alternatif hücrelenmelere gittikleri halde o çamuru başkalarına attılar. Bir Hareket’in fertleri hakkında hem bir yandan ‘ülkenin en zeki insanları nasıl o adamın peşinden gidiyorlar’ şeklinde sözler söylediler diğer yandan da ‘’soru çalıyorlar’’ şeklinde iftiralar attılar. Yine Balyoz dönemlerinde atılacak birtakım çamurlarla ‘gerekirse üç milyon kişiyi temizleriz!’ şeklinde stratejiler konuştular. O da yetmedi, ‘’kanunlarla bu yapıyı bitiremezdik!’’ itiraflarının yapıldığı dönemlere gelindi ve kendi kurguladıkları sahte 15 Temmuz tiyatroları ile masum yüzbinlerce insana ‘’terörist’’ çamuru attılar. Onları hapislere doldurup kimilerinin de ölümlerine sebep oldular. Eskiden sırf oy ve salt toplumsal yönlendirme anlayışıyla kullanılan çamur atma yöntemleri işte böylece; ‘çamur at, ama kafa yarsın, yarsın ki düşmanımızı itibarsızlaştıralım ve topyekün derdest edelim’ şeklindeki hain uygulamalara evrildiler.
Amerika’da geçenlerde gerçekleşen Flynn davalarının uzantısı olan Bijan davasına bakmak bile bunu anlamak için yeterli bir örnek. Davaları takip eden gazeteci dostum Sıtkı Özcan’ın ve Adem Yavuz Arslan’ın mahkemeden aktardığı notları hatırlayın: Flynn’e bağlı kurumun çalışanlarından olan McCauley’ın itiraflarına bakalım: ‘’Gülen hakkındaki çalışmamızı Ekim Alptekin’e gösterdiğimizde tavrı saygısızca (dismissive) idi. ‘’Bunları biliyoruz: Ben çamur (dirt) istiyorum. [O amaçla bir suç] çamur üretebilir misiniz?’’ diye sordu. Özellikle bu son cümlenin İngilizcesi ‘’Can you plant dirt?’’ şeklindedir ki, bu tam da ‘’çamur at, kafa yarsın!’’ şeklinde özetlediğim anlayışın karşılığıdır. Hakan Fidan’ın ‘’karşı tarafa üç-beş adam gönderirim, buraya bir kaç füze attırırım, sonra da oraya gireriz’’ demesi gibi ‘suç bulamıyorsan, suç üret ve üstüne at’ döneminin ayak hışırtıları bunlar.
Bijan davasına geri dönelim. Aynı elemanlar ‘’bizden Gülen’i terörist olarak göstermemiz, o şekilde bir molla olarak yeniden tanımlamamız istendi’’ şeklinde bir itiraf da geldi. Bununla da kalmadı ABD’deki [yanlış kullanım şekliyle] Gülen okullarının suça bulaşmış gibi gösterilmesi yönünde faaliyetler içine girdikleri de itiraflara yansımış oldu.
Amerika ile devam edelim. Bu kültürde birilerine çamur (dirt) atılması tabiri pek yaygın olarak kullanılır. Teksaslılar; ‘’birine çamur attığında, sen zemin kaybedersin’’ derler. Ben bunu biraz genişleteyim ve şöyle diyeyim: … çünkü eğilip aldığın çamur, ayaklarının altından elinin ulaşabildiği mesafeden alıp attığın topraktır; maksadın kafa yarmak bile olsa her bir çamur atışında altındaki zeminden eksiltirsin ve bir gün o erozyona uğrattığın zemin çöker ve altında kalırsın. Kendilerine çamur atılan o temiz ruhlu insanlar, Medine gibi, o çamuru uzun süre üzerlerinde tutmazlar; ancak yine Amerika’lıların dediği gibi, ‘’çamur atanların elleri her zaman kirli kalır!’’
Türkiye toplumu bu azmış ve iyice çirkefleşmiş mafyatik azmış azınlığın cenderesinden kurtulamazsa içinden çıkılaması güç tehlikelerin girdaplarında bulacak kendisini. Unutmayın! ‘’Çamur at, kafa yarsın!’’ anlayışının bir sonrası, bugünlerde masum insanlar üzerinde algı operasyonları eşliğinde uygulanmaya başlanmış olan soykırımın icra aşamasıdır ki, o leke yapıştığı elden de toplumdan da asla silinmez!
[Uğur Tezcan] 2.8.2019 [TR724]
Gerçek anlamda bir denetim nasıl olmalı?! [Prof. Dr. Osman Şahin]
İlla denetim, illa denetim!..(2)
Mümkün olduğu kadar her şey, az ya da çok, küçük ya da büyük yazı altına alınmalı, kararlar bir tek insana bırakılmayıp heyetler ve istişareler üzerinden alınmalı, icraatlar bunlara uygun gerçekleşmeli, her şeyin yazılı delilleri ve şahitleri olmalı, şeffafiyet sağlanmalı ve insanların nefisleriyle imtihan olmalarına yol açacak boşluklar bırakılmamalıdır ki, çok önemli bir sermaye olan fertler arasındaki güven sağlanabilsin ve korunabilsin. Şüphe götürmeyecek derecede açıktır ki, bütün bunların hayata geçirilebilmesi için denetim müessesine ihtiyaç vardır.
Bireysel ve toplumsal bazda, denetim şuuru ve kültürü oluşturulması ve kurumsallaşma…
Toplumdaki fertlerin bilinçlendirilmesi, şuurlandırılması, insani ve ahlaki değerlerle donatılması adına bir taraftan ciddi çalışmalar yapılırken, diğer taraftan bunların korunması, sürekliliği ve daha sonraki nesillere aktarılması adına ilkelerin ve prensiplerin oluşturulması, bunlara uygun olarak kurumların inşa edilmesi gerekmektedir. Bu hususta geliştirilecek plan ve projelerin ise kolaycılığa kaçarak kısa vadeli, tepkisel ve geçici olmamasına, uzun vadeli, rasyonel ve kalıcı olmalarına ihtiyaç vardır. Savaş zamanlarında bile bir grubun emr-i bi’l-mâruf ve nehy-i ani’l-münker yapmaları için geride kalmaları gerektiğini ifade eden ayet-i kerime, hem meselenin önemine hem de devamlı ve uzun vadeli olarak bu işin yapılması gerektiğine işaret etmektedir.
Bu önemli kurumlardan bir tanesi de denetim ve kontrol sistemleridir. Daha önceki yazılarda ve hususen “İsyan ahlakı ve denetim” yazısında, isyan ahlakının bir neticesi olarak, bireysel ve toplumsal bazda oluşturulacak denetim şuurunun ve kültürünün önemi üzerinde durulmuştu. Bu şuur ve kültür olmadan hayata geçireceğiniz diğer tedbirlerin ve kurumsallaşmaların faydalı olamayacağı ortadadır.
Denetim ile ilgili sınıflandırmalardan bir tanesine göre üç türlü denetim vardır; finansal denetim, performans denetimi ve uygunluk denetimi.
Bunlardan en yaygın olarak bilineni finansal denetimdir. Bu denetimin kapsamı içerisine bütçeler, gerçekleşen finansal tablolar, gelirler ve giderler, gelir gider yerleri ve dengesi, bütçeye uygunluk gibi konular girmektedir.
İkinci seviyede bilinirliği olan performans denetiminde ise belirlenen performans kriterleri ışığı altında, organizasyonların performansları değerlendirilmektedir. Bu kısımda bir takım analizlerin yapılmasına ihtiyaç vardır. Girdiler, çıktılar ve risk faktörleri vs. değerlendirilip analizleri yapılarak finansal performans, büyüme, etkinlik ve verimlilik gibi hususlar anlaşılmaya çalışılır.
Hizmet gibi sivil organizasyonlarda uygunluk denetimi çok önemlidir…
Üçüncü ve daha az bilineni ise uygunluk denetimidir. Uygunluk denetiminde, faaliyetlerin organizasyonun yetkili organlarınca tesbit edilmiş olan tüzüklere, mevzuatlara, amaçlara, gayelere ve yasalara uygunluğunun denetimi yapılmaktadır. Bu hususta hazırlanmış olan kanunlara, yönetmeliklere, tüzüklere, yönetim kurulu kararlarına, iç denetimle ilgili belirlenmiş politikalara vs. uygun hareket edilip edilmediğine bakılmaktadır. Bu denetimin kapsamına faaliyetlerin tamamı girmektedir.
Büyük bağımsız denetim firmaları şirketleri denetlerken, bu denetim türlerinin tamamını gerçekleştirmektedirler. Bir taraftan yasaların gerektirdiği standart denetimler yapılırken diğer taraftan da şirketlerin performans ve uygunluk denetimlerini yapmaktadırlar.
Şirketlerin performanslarının analizleri yapılarak, başarılı ve başarısız olunan noktalar tesbit edilmekte, problemler ve nedenleri ortaya konarak bir takım çözüm önerileri getirmektedirler.
Ayrıca şirketlerin tamamında faaliyetler uygunluk denetimine tabi tutulmakta, bu bağlamda karar alma süreçleri ve yönetim tarzları ve yapısı ele alınmakta, bireylerin şirket amaçlarına (misyon ve vizyonuna) uygun hareket edip etmedikleri gibi hususlar da değerlendirmeye tabi tutulmaktadır. Bütün bu denetimlerin sonunda hem problemlerin çözümü, hem de şirketlerin amaç ve hedeflerine uygun olarak yollarına devam edebilmeleri adına bir yol haritası hazırlanmaktadır.
Uygunluk denetiminde ele alınan konularda başarı sağlamış organizasyonların başarı performanslarını arttırmada da muvaffak olacakları ortadadır. Yukarıda kısaca ifade edilen uygunluk denetimi, Hizmet hareketi gibi organizasyonlar açısından da oldukça hayati öneme sahiptir.
Denetimde özellikle üzerinde durulması veya denetlenmesi gereken bazı konular…
Her şeyden önce denetimi gerçekleştireceklerle denetlenecekler arasında bir akrabalık ve çıkar ilişkisinin bulunmaması önemlidir. Örneğin denetleyenler maaşlarını denetledikleri yerlerden almamalıdırlar. Eğer bu mümkün değilse denetimin sonucu ne olursa olsun zarar görmeyeceklerine dair güvence verilmelidir. Ayrıca aralarında böyle bir çıkar ilişkisi olmadığına dair imzalı bir belge alınmalıdır.
Batı’da menfaat çatışması (interest conflict) olarak isimlendirilen bu hususa çok büyük önem verilmektedir. Denetimin veya herhangi bir proje vs. değerlendirilmesi söz konusu olduğu durumlarda, her şeyden önce, bu işi yapacakların kendi adlarına buradan bir menfaat elde edip etmeyeceklerine bakılmaktadır.
Denetim işi çok ciddi ele alınarak planlanması gereken bir süreçtir. Üç beş günlük kısa bir zaman dilimi içerisinde hal edilebilecek bir iş değildir. Süreklilik arzetmesi gerekmektedir. Buna binaen denetim bir yılın içerisine yayılarak planlanmalıdır. Denetlenecek hususun mahiyetine bağlı olarak, her iş için periyodlar tesbit edilerek yapılmalıdır.
Denetim tek bir insanla yapılabilecek kadar önemsiz bir iş değildir. Bir kişinin denetimle alakalı bütün şeyleri yapmaya ne vakti, ne de tecrübesi yetmeyecektir. Bu konuda uzmanlaşmış bir ekip tarafından yerine getirilmelidir.
Diğer taraftan sadece belli bir kesimin veya kişilerin denetimiyle sınırlı tutulmamalıdır. Kılcallara kadar inilerek mümkün olan sayıda insanın katılımıyla gerçekleştirilmelidir. Her seviyedeki birimlerle, en tepeden en alt birime kadar yeterli sayıda insanla temas halinde olunmalıdır.
Bir bölgede veya bir birimde gereğinden fazla kalınmış mıdır? Uzun süreli kalındığından dolayı su-i istimallere kapı açılmış mıdır?
Gelişmiş yönetim sistemlerinde çalışanların muhakkak izin kullanmaları ve bu izin döneminde farklı bir insanın o işi yapması arzu edilir ki, yapılan su-i istimaller ve yanlışlıklar tesbit edilebilsin.
Benzer şekilde bölgeler ve birimler arasında rotasyonların yapılması çok faydalı olmaktadır. Böylece, uzun süre aynı yerde vazife yapmaktan kaynaklanacak güç zehirlenmelerinin, menfi manada ekipleşmelerin, ülfet ve ünsiyetten kaynaklanan problemleri görememelerin ve teşebbüs ruhunu kaybetmelerin vs. önü alınabilecektir.
Denetlenmesi gereken bir husus da sürekli idarecilik yapan insanların, idare ettikleri insanlar hakkında empati yeteneğini kaybedip kaybetmedikleridir. Bu yeteneği kaybeden idareciler yönetimleri altında bulunan insanları anlayamayacak ve aldıkları kararlarda da isabetli olamayacaklardır. Bu yüzden idarecilik yapanların belirli zamanlarda yönetimden el çektirilmeleri ve bir süre için idare edilen yetkisiz bir insan haline gelmeleri, empati probleminin çözülmesi adına çok faydalı olacaktır. Bu yapılmadığı zaman, yöneticilerden alınan kararlardan bireylerin nasıl etkileneceklerini anlamalarını beklemek anlamlı olmayacaktır.
İnşaAllah bir sonraki yazıda karar alma süreçlerinin kontrolü ve denetimi hususunda yapılması gerekenler ile devam edelim…
[Prof. Dr. Osman Şahin] 2.8.2019 [TR724]
Mümkün olduğu kadar her şey, az ya da çok, küçük ya da büyük yazı altına alınmalı, kararlar bir tek insana bırakılmayıp heyetler ve istişareler üzerinden alınmalı, icraatlar bunlara uygun gerçekleşmeli, her şeyin yazılı delilleri ve şahitleri olmalı, şeffafiyet sağlanmalı ve insanların nefisleriyle imtihan olmalarına yol açacak boşluklar bırakılmamalıdır ki, çok önemli bir sermaye olan fertler arasındaki güven sağlanabilsin ve korunabilsin. Şüphe götürmeyecek derecede açıktır ki, bütün bunların hayata geçirilebilmesi için denetim müessesine ihtiyaç vardır.
Bireysel ve toplumsal bazda, denetim şuuru ve kültürü oluşturulması ve kurumsallaşma…
Toplumdaki fertlerin bilinçlendirilmesi, şuurlandırılması, insani ve ahlaki değerlerle donatılması adına bir taraftan ciddi çalışmalar yapılırken, diğer taraftan bunların korunması, sürekliliği ve daha sonraki nesillere aktarılması adına ilkelerin ve prensiplerin oluşturulması, bunlara uygun olarak kurumların inşa edilmesi gerekmektedir. Bu hususta geliştirilecek plan ve projelerin ise kolaycılığa kaçarak kısa vadeli, tepkisel ve geçici olmamasına, uzun vadeli, rasyonel ve kalıcı olmalarına ihtiyaç vardır. Savaş zamanlarında bile bir grubun emr-i bi’l-mâruf ve nehy-i ani’l-münker yapmaları için geride kalmaları gerektiğini ifade eden ayet-i kerime, hem meselenin önemine hem de devamlı ve uzun vadeli olarak bu işin yapılması gerektiğine işaret etmektedir.
Bu önemli kurumlardan bir tanesi de denetim ve kontrol sistemleridir. Daha önceki yazılarda ve hususen “İsyan ahlakı ve denetim” yazısında, isyan ahlakının bir neticesi olarak, bireysel ve toplumsal bazda oluşturulacak denetim şuurunun ve kültürünün önemi üzerinde durulmuştu. Bu şuur ve kültür olmadan hayata geçireceğiniz diğer tedbirlerin ve kurumsallaşmaların faydalı olamayacağı ortadadır.
Denetim ile ilgili sınıflandırmalardan bir tanesine göre üç türlü denetim vardır; finansal denetim, performans denetimi ve uygunluk denetimi.
Bunlardan en yaygın olarak bilineni finansal denetimdir. Bu denetimin kapsamı içerisine bütçeler, gerçekleşen finansal tablolar, gelirler ve giderler, gelir gider yerleri ve dengesi, bütçeye uygunluk gibi konular girmektedir.
İkinci seviyede bilinirliği olan performans denetiminde ise belirlenen performans kriterleri ışığı altında, organizasyonların performansları değerlendirilmektedir. Bu kısımda bir takım analizlerin yapılmasına ihtiyaç vardır. Girdiler, çıktılar ve risk faktörleri vs. değerlendirilip analizleri yapılarak finansal performans, büyüme, etkinlik ve verimlilik gibi hususlar anlaşılmaya çalışılır.
Hizmet gibi sivil organizasyonlarda uygunluk denetimi çok önemlidir…
Üçüncü ve daha az bilineni ise uygunluk denetimidir. Uygunluk denetiminde, faaliyetlerin organizasyonun yetkili organlarınca tesbit edilmiş olan tüzüklere, mevzuatlara, amaçlara, gayelere ve yasalara uygunluğunun denetimi yapılmaktadır. Bu hususta hazırlanmış olan kanunlara, yönetmeliklere, tüzüklere, yönetim kurulu kararlarına, iç denetimle ilgili belirlenmiş politikalara vs. uygun hareket edilip edilmediğine bakılmaktadır. Bu denetimin kapsamına faaliyetlerin tamamı girmektedir.
Büyük bağımsız denetim firmaları şirketleri denetlerken, bu denetim türlerinin tamamını gerçekleştirmektedirler. Bir taraftan yasaların gerektirdiği standart denetimler yapılırken diğer taraftan da şirketlerin performans ve uygunluk denetimlerini yapmaktadırlar.
Şirketlerin performanslarının analizleri yapılarak, başarılı ve başarısız olunan noktalar tesbit edilmekte, problemler ve nedenleri ortaya konarak bir takım çözüm önerileri getirmektedirler.
Ayrıca şirketlerin tamamında faaliyetler uygunluk denetimine tabi tutulmakta, bu bağlamda karar alma süreçleri ve yönetim tarzları ve yapısı ele alınmakta, bireylerin şirket amaçlarına (misyon ve vizyonuna) uygun hareket edip etmedikleri gibi hususlar da değerlendirmeye tabi tutulmaktadır. Bütün bu denetimlerin sonunda hem problemlerin çözümü, hem de şirketlerin amaç ve hedeflerine uygun olarak yollarına devam edebilmeleri adına bir yol haritası hazırlanmaktadır.
Uygunluk denetiminde ele alınan konularda başarı sağlamış organizasyonların başarı performanslarını arttırmada da muvaffak olacakları ortadadır. Yukarıda kısaca ifade edilen uygunluk denetimi, Hizmet hareketi gibi organizasyonlar açısından da oldukça hayati öneme sahiptir.
Denetimde özellikle üzerinde durulması veya denetlenmesi gereken bazı konular…
Her şeyden önce denetimi gerçekleştireceklerle denetlenecekler arasında bir akrabalık ve çıkar ilişkisinin bulunmaması önemlidir. Örneğin denetleyenler maaşlarını denetledikleri yerlerden almamalıdırlar. Eğer bu mümkün değilse denetimin sonucu ne olursa olsun zarar görmeyeceklerine dair güvence verilmelidir. Ayrıca aralarında böyle bir çıkar ilişkisi olmadığına dair imzalı bir belge alınmalıdır.
Batı’da menfaat çatışması (interest conflict) olarak isimlendirilen bu hususa çok büyük önem verilmektedir. Denetimin veya herhangi bir proje vs. değerlendirilmesi söz konusu olduğu durumlarda, her şeyden önce, bu işi yapacakların kendi adlarına buradan bir menfaat elde edip etmeyeceklerine bakılmaktadır.
Denetim işi çok ciddi ele alınarak planlanması gereken bir süreçtir. Üç beş günlük kısa bir zaman dilimi içerisinde hal edilebilecek bir iş değildir. Süreklilik arzetmesi gerekmektedir. Buna binaen denetim bir yılın içerisine yayılarak planlanmalıdır. Denetlenecek hususun mahiyetine bağlı olarak, her iş için periyodlar tesbit edilerek yapılmalıdır.
Denetim tek bir insanla yapılabilecek kadar önemsiz bir iş değildir. Bir kişinin denetimle alakalı bütün şeyleri yapmaya ne vakti, ne de tecrübesi yetmeyecektir. Bu konuda uzmanlaşmış bir ekip tarafından yerine getirilmelidir.
Diğer taraftan sadece belli bir kesimin veya kişilerin denetimiyle sınırlı tutulmamalıdır. Kılcallara kadar inilerek mümkün olan sayıda insanın katılımıyla gerçekleştirilmelidir. Her seviyedeki birimlerle, en tepeden en alt birime kadar yeterli sayıda insanla temas halinde olunmalıdır.
Bir bölgede veya bir birimde gereğinden fazla kalınmış mıdır? Uzun süreli kalındığından dolayı su-i istimallere kapı açılmış mıdır?
Gelişmiş yönetim sistemlerinde çalışanların muhakkak izin kullanmaları ve bu izin döneminde farklı bir insanın o işi yapması arzu edilir ki, yapılan su-i istimaller ve yanlışlıklar tesbit edilebilsin.
Benzer şekilde bölgeler ve birimler arasında rotasyonların yapılması çok faydalı olmaktadır. Böylece, uzun süre aynı yerde vazife yapmaktan kaynaklanacak güç zehirlenmelerinin, menfi manada ekipleşmelerin, ülfet ve ünsiyetten kaynaklanan problemleri görememelerin ve teşebbüs ruhunu kaybetmelerin vs. önü alınabilecektir.
Denetlenmesi gereken bir husus da sürekli idarecilik yapan insanların, idare ettikleri insanlar hakkında empati yeteneğini kaybedip kaybetmedikleridir. Bu yeteneği kaybeden idareciler yönetimleri altında bulunan insanları anlayamayacak ve aldıkları kararlarda da isabetli olamayacaklardır. Bu yüzden idarecilik yapanların belirli zamanlarda yönetimden el çektirilmeleri ve bir süre için idare edilen yetkisiz bir insan haline gelmeleri, empati probleminin çözülmesi adına çok faydalı olacaktır. Bu yapılmadığı zaman, yöneticilerden alınan kararlardan bireylerin nasıl etkileneceklerini anlamalarını beklemek anlamlı olmayacaktır.
İnşaAllah bir sonraki yazıda karar alma süreçlerinin kontrolü ve denetimi hususunda yapılması gerekenler ile devam edelim…
[Prof. Dr. Osman Şahin] 2.8.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Osman Şahin
Kaydol:
Yorumlar (Atom)