16 ay boyunca alıkonulan MİT mensubu mahkemede konuştu: “İşkencecilerimi teşhis edebilirim!”

İhraç edilen eski MİT mensubu Mesut Geçer, tutuklanmadan önce tanıdığı kişiler tarafından polis kontrolü maskesiyle kaçırılıp 16 ay boyunca alıkonulduğunu söyledi. İşkencecilerini teşhis edebileceğini söyledi.

BOLD – Hizmet Hareketi’ne yakın olduğu iddiasıyla zorla kaçırılıp alıkonulan isimler, kaçırılmalarını ve kendilerine yapılan işkenceleri mahkeme huzurunda anlattı. Ankara 34. Ağır Ceza Mahkemesinde terör örgütüne üye olduğu iddiasıyla 3 Aralık 2019’da hâkim karşısına çıkan sanık Mesut Geçer, ifadesinde Murat Karabulut’u tanımadığını söyledi.

Cumhuriyet’in haberine göre, operasyonel hat kullanmakla suçlanan Geçer, başından geçtiğini iddia ettiği “kaçırılma vakası”nı özetle şöyle anlattı: “18 Mart 2017’de aracımla Sincan Lale Meydanı istikametinde seyir halindeyken takip edildiğimi hissettim. Takip eden araçları ve sürücülerini tanıyor idim. Polis kontrolü maskesi ile aracı durdurdular. 58 plakalı gri Doblo araç yanaştı. Doblo araca bindirildikten sonra kafama çuval geçirip yolculuğa başladık.

KAFAMI DUVARA VURARAK BAŞLADILAR, BAŞKA KÖTÜLÜKLERLE DEVAM EDİLDİ

Bir hücreye konuldum. 20 Mart 2017 Pazartesi günü ilk sorguma başlandı. Arkamdan ters kelepçelenerek, kafamdaki çuvalla birlikte kafamı duvara vurarak başladılar. Sonrasında kaba dayak tarif edemeyecek olduğum başka kötülüklerle birlikte devam edildi. Bu sırada konuşan insanların çoğunun sesini tanıyor idim. Ben halen de seslerini teşhis edebilme şansım var. Sonrasında sağlık durumum kötüleşti. O çarşamba günü kanamam başladı. Sağlık durumum kötüleşince beni yine bir başka bildiğim yere bir gece saatinde naklettiler. 20 Haziran 2018’i 21 Haziran’a bağlayan gece yine bir araçla nakledildim. Nereye gittiğimi bilmiyordum. Sonradan buranın Suriye olduğunu anladım. Ellerim plastik kelepçeli kafamda çuvalla seyahat ettim. Kulaklarımda kulaklık ve gözümde göz bandı vardı. Yanıma silahlı insanlar geldiler. Elleri kalaşnikoflu olan Arapça konuşan insanlar. Ben 14 Temmuz 2018 tarihine kadar onların elinde idim.”

SOL AYAĞIM VE DİZİMDE HASAR VAR, KOLON SİSTEMİM SORUNLU

Kafasına çuval geçirilerek, Türkiye tarafına geçirilip Kumlu İlçe Jandarma Karakolu’na götürüldüğünü anlatan Geçer, daha sonra Ankara Emniyet Müdürlüğü TEM Şube’ye getirildiğini belirtti. Geçer, “16 aydır kayıp olmamın üzerine 17 aydır da bu süreyi (tutukluluk) eklediğiniz zaman yaklaşık 33 aydır yani eşimden çocuğumdan ve hayattan uzaktayım. O dönem ki kötü muamele ve tutulma şartlarından kaynaklı olarak sol ayağım ve dizimde hasarım mevcut, kullanmakta zorlanıyorum. Kolon sistemimle ilgili bir sorun var” dedi.

[BoldMedya] 2.1.2020

Öğretmen Harun Çelik, Arnavutluk’tan Türkiye’ye kaçırıldı

Hukuksuz ortamda kaçarak Arnavutluk’a sığınan öğretmen Harun Çelik, Türkiye’ye kaçırıldı.

Türkiye’de zulümden kaçan bir öğretmen 41 yaşındaki Harun Çelik, Arnavutluk’ta 5.5 ay hapis yattı. Bugün serbest bırakılarak göçmenlik bürosuna götürülen Çelik, buradan zorla Rinas Airport Havalimanı’na kaçırıldı. Buradan da kalkan uçakla Türkiye’ye gönderildi

Sığınma başvurusu dikkate alınmadı
Deport edilmek istenen Çelik’in gönderilmesine karşı çıkan arkadaşlarıyla polis arasında arbede çıktı. Bu süreçte Çelik’in sığınma talepleri yetkililer tarafından dikkate de alınmadı.

Erdoğan ile Arnavutluk Başbakanı arasındaki 1,5 saatlik gizli görüşme

Diğer yandan AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Arnavutluk Başbakanı Edi Rama 8 Aralık 2019’da Dolmabahçe Çalışma Ofisi’nde bir araya gelmişti. Basına kapalı 1,5 saat süren görüşmede genel olarak Arnavutluk’ta yaşanan 6,4 büyüklüğündeki depremin konuşulduğu belirtilmişti. Görüşme hakkında başka detaylar verilmemişti.

Konuk Başbakan’ın, İslam İşbirliği Teşkilatı Üst Düzey Kamu ve Özel Sektör Yatırım Konferası’na katılmak için İstanbul’da olduğu ifade edilmişti.

[TR724] 2.1.2020

Kaçırılan MİT mensubuna 16 ay işkence yapmışlar

Sözde ‘f.tö’ üyesi olduğu gerekçesiyle ihraç edilen eski MİT mensubu Mesut Geçer, tutuklu yargılandığı davada ilk kez mahkemeye çıktı. Tutuklanmadan önce ‘tanıdığı kişiler’ tarafından ‘polis kontrolü maskesiyle’ kaçırılıp 16 ay boyunca işkence yapıldığını anlatan Geçer, “Kafama çuval geçirip kaçırdılar. Aylarca hücrede tutuldum. Daha sonra Suriye’ye götürdüler. İşkence gördüm.” dedi.

Ankara 34. Ağır Ceza Mahkemesi’nde sözde ‘f.tö’ üyesi olmak suçundan 3 Aralık 2019’da hâkim karşısına çıkan sanık Geçer, ifadesinde sözde örgütün MİT imamı Murat Karabulut’u tanımadığını söyledi. Operasyonel hat kullanmakla suçlanan Geçer, yaşadıklarını şöyle anlattı: “18 Mart 2017’de aracımla Sincan Lale Meydanı istikametinde seyir halindeyken takip edildiğimi hissettim. Takip eden araçları ve sürücülerini tanıyor idim. Polis kontrolü maskesi ile aracı durdurdular. 58 plakalı gri Doblo araç yanaştı. Doblo araca bindirildikten sonra kafama çuval geçirip yolculuğa başladık. Bir hücreye konuldum. 20 Mart 2017 Pazartesi günü ilk sorguma başlandı. Arkamdan ters kelepçelenerek, kafamdaki çuvalla birlikte kafamı duvara vurarak başladılar. Sonrasında kaba dayak tarif edemeyecek olduğum başka kötülüklerle birlikte devam edildi. Bu sırada konuşan insanların çoğunun sesini tanıyor idim.”

İŞKENCE SONRASI KANAMA OLDU

“Ben halen de seslerini teşhis edebilme şansım var. Sonrasında sağlık durumum kötüleşti. O çarşamba günü kanamam başladı. Sağlık durumum kötüleşince beni yine bir başka bildiğim yere bir gece saatinde naklettiler. 20 Haziran 2018’i 21 Haziran’a bağlayan gece yine bir araçla nakledildim. Nereye gittiğimi bilmiyordum. Sonradan buranın Suriye olduğunu anladım. Ellerim plastik kelepçeli kafamda çuvalla seyahat ettim. Kulaklarımda kulaklık ve gözümde göz bandı vardı. Yanıma silahlı insanlar geldiler. Elleri kalaşnikoflu olan Arapça konuşan insanlar. Ben 14 Temmuz 2018 tarihine kadar onların elinde idim.”

33 AYDIR EŞİMDEN, ÇOCUKLARIMDAN UZAĞIM

Kafasına çuval geçirilerek, Türkiye tarafına geçirilip Kumlu İlçe Jandarma Karakolu’na götürüldüğünü anlatan Geçer, daha sonra Ankara Emniyet Müdürlüğü TEM Şube’ye getirildiğini belirtti. Geçer, “16 aydır kayıp olmamın üzerine 17 aydır da bu süreyi (tutukluluk) eklediğiniz zaman yaklaşık 33 aydır yani eşimden çocuğumdan ve hayattan uzaktayım. O dönemki kötü muamele ve tutulma şartlarından kaynaklı olarak sol ayağım ve dizimde hasarım mevcut, kullanmakta zorlanıyorum. Kolon sistemimle ilgili bir sorun var.” dedi.

[TR724] 2.1.2020

Harbiyeli annesi: Oğlumu 13 yaşında devlete teslim ettim, geri istiyorum!

‘Darbeye teşebbüs’ suçlamasıyla müebbet hapse mahkum edilen tutuklu Harbiyeli askeri öğrencilerin anneleri, 12-13 yaşında devlete teslim ettikleri çocuklarını geri istiyor. O annelerden biri de Necla Gezer. “Ben çocuğumu 13 yaşında devletin denetlediği askeri liseye gönderdim.” diyen Gezer, “Devlete güvenerek gönderdim ben onu. Emanetiniz, emanetimizdir dediler bize. 13 yaşında teslim ettim.” diyor.
Çocuklarının sadece komutanlarının emirlerine uyduğunu, halka asla zarar vermediğini anlatan Gezer, “15 Temmuz’da devletin atadığı komutanlar bizim çocuklarımızı dışarı çıkardılar. Çocuklarımız onların emirlerine uydu. Otobüse bin, gel, git. Emirler bunlar. Benim çocuğum dahil hiç bir askeri öğrenci halka, mala zarar vermedi. 38 aydır cezaevindeler. 14 saatlik yol gidiyorum sadece oğlumun yüzünü yarım saat göreyim diye. Kirli camlardan… Adalete güveniyorum. Devlete güveniyorum. Ona 13 yaşında tertemiz teslim ettiğim oğlumu geri versinler. Sadece oğlumu istiyorum. Başka bir şey istemiyorum.” ifadelerini kullanıyor.

[TR724] 2.1.2020

’’Ortancalarım açtı, Berat hala gelemedi…’’ [Ali Mirza Yazar]

’’Ortancalarım açtı, Berat hala gelemedi..
Bekliyoruz… Sabrediyoruz…’’

Berat’ın annesi Sinem Hanım’ın 22 Haziran 2019’daki bu ifadeleri yaşadıkları zor sürecin özeti. Beklenti, ızdırap, sabır… Öğretmen Sinem hanım, hikayelerinin 17 Aralık’tan sonra başladığını belirtiyor. Polis olan eşinin ihraç, yargılanma, cezaevi, gaybubet dönemlerinin ömürlerinden ömür götürdüğünü söylüyor.

3 erkek evladıyla bir başına kalakalan Sinem Hanım, evini geçindirebilmek için mücadele verirken ‘buraya kadarmış’ dediği anlarda önüne açılan lütufları anlatırken gözyaşlarına hakim olamıyor. Görev uzatma talepleri geri çevrilir, çaldığı kapılar yüzüne kapanır. ’’Gideceğim hiçbir yer artık yok. En ufak bir pırıltı yok. Maaş bitmiş. Çocukları nasıl geçindireceksiniz. Yarın önümde kapkara bir duvar. Havaalanına geldim. Mescidde beklerken nedir halimiz diye Kur’an-ı Kerimi açtım. Hadid Suresi 18-19-20-21-22-23 Ayetlerin olduğu sayfa önüme geldi. Orada Rabbim diyordu ki; ‘Başınıza gelen hiçbir musibet olmasın ki levhi mahfuzda yazılı olmasın. Elden gidenler için üzülmeyin, size verdiklerimizle şımarmayın diye böyle yaptık.’ Ellerim titremeye başladı. Allahım bunu bana söylüyorsun dedim.’’

Evine döner Sinem öğretmen. Ertesi gün çaresizce beklediği anda telefonu çalar ve karşıdaki ses görevinin uzatıldığını söyler. ‘Haberiniz yok muydu?’ diye soran görevliye ‘hayır’ der. ‘Söyleyeceğim kimse kalmamıştı ve tek bir yerden istedim herhalde O (cc) da gönderdi.’’ diye düşünür. Sözkonusu görevli tüm işlerini, imzaları halleder ve 6 ay daha öğretmenlik yapar. Ancak dertler, sıkıntılar gittikçe artar.


Eşi cezaevinden tahliye edilir ama tekrar tutuklanacağını öğrendiği için bilinmedik bir yerde gaybubet yaşamaya başlar. Babasına bir mektup kaleme alana Sinem Hanım, artık baskılara dayanamadığını anlatır. ‘Biz gitmek istiyoruz’ diye izin ister. Babası burada kalmaları durumunda kendilerine bir yardımlarının dokunacağını aksi halde merakta kalacaklarını belirterek izin vermez. Bunun üzerine bir süre daha dişini sıkar Sinem öğretmen. Fakat artık bıçak kemiğe dayanmıştır. Bir mektup daha yazıp bir arkadaşına teslim eder. ’’Biz Yunanistan’a geçince babama teslim et. Herşeyi orada yazdım’’ der. ’’Çantalarımızı hazırladım. Ellerimi kaldırdım. Allah’ım iznin var ise geçip gideceğim. Yok ise babamın yanına döneceğim.’’ duasıyla yola düşer yanında 3 çocuğuyla. Sınırda 3.5 yıl sonra eşiyle buluşurlar. Meşakkatli bir günün ardından karşı kıyıya ulaşırlar. Polis memuru eşi, Sinem hanıma burada şöyle der; ’’Beni özgürleştirdiniz. Teşekkür ederim.’’ Bu ifadeler karşısında duygulanan Sinem Hanım, ’’O anda doğru karar verdiğimi bir kez daha anladım.’’ der.

Artık ev baskınları, kindar bakışlar sona erer. Aile uzun yıllar sonra birliktedir. Yunanistan’dan Avrupa ülkelerinden birine geçip, yeni bir hayata başlamak için gün saymaya başlarlar. Ancak Yunan kontrollerini aşıp uçağa binme denemeleri peşpeşe hüsranla sonuçlanır. Sinem hanım, 17. denemede büyük oğlunun, 18’de kendisi, eşi ve küçük oğlunun uçağa binmeyi başardığını söylüyor. Artık yeni yurtlarındadırlar ve iltica işlemleri sonuçlanır, yeni evlerine yerleşirler. Aradan geçen 7 aya rağmen ortanca oğulları 16 yaşındaki Berat hala Yunanistan’dadır. Berat 24. denemede Atina’dan çıkmayı başarır. Anne yüreği, Berat’ına şiirler yazar, videolar çeker:

’’Ortancalarım açtı, Berat hala gelemedi..
Bekliyoruz… Sabrediyoruz…’’


Berat: Denedik olmadı, denedik olmadı, denedik yine olmadı…
Ailedeki herkes gibi Berat da baskılara maruz kalır. Okul hayatı, arkadaşları, öğretmenleri… Ve nihayetinde Atina’da geçirdiği koskoca 7 ay… O günleri Berat, şöyle anlatıyor:

Ben Berat 16 yaşında bir lise öğrencisiyim. 6 sene önce 17-25 Aralık 2013 tarihinden sonra devlet büyüklerinin yaptıkları yolsuzluklar ortaya çıkınca babam gibi insanları işlerinden atmaya veya sürgün etmeye başladılar. Bu bizim hikayemizin başlangacıydı. Birkaç ay sonra babam açığa alındı ve sonrasında tutuklanıp Ankaradaki cezaevine götürüldü. Ben, annem ve 3 yaşındaki kardeşimle beraber ülkemizin en doğusundaki bir ilde babam olmadan kalmıştık. O zamanlar daha 11 yaşında olduğumdan olayları çok kavrayamıyordum. Sadece annemin  günler boyu ağlamasını izlemek bana acı veriyordu. Babami görmeye hapishane ziyaretlerine gidiyorduk. O ziyaretler işkenceden farksızdı. Ama sonuç olarak orada yaşamak zorundaydık. Komşulardan saklıyorduk gercek hikayeyi. O yıl çok zor geçti. Maddi manevi her açıdan bitmiştik. 8 ay hapisten sonra babamın tahliye haberi geldi ve sevinçten içimiz içimize sığmıyordu. O gün akşama kadar babamı görmek için bekledim ama o eve gelmedi. Çünkü tekrar tutuklanma için yeni dosyalar açılmıştı. Kaçak hayatı sürmeliydi.

Berat, babasız geçirdiği yıllarda okul müsamerelerinde mutsuzluğu fotoğraflara yansımıştı.
O sene 15 Temmuz denilen bana göre tamamen saçmalık olan darbe girişimi yaşandı. Neden saçma diyorum çünkü tankların önüne yatan insanlar tankları durdurmuş ve atılan taşlar darbe yapan uçakları düşürmüştü. Bu mümkün değil ki!  Neyse bu yüzden artık bizim durumumuzda olan insanlara terörist gözüyle bakılıyordu. Bundan sonra kimsenin babamın kaçak yaşadığını veya işinden atılan eski bir polis olduğunu öğrenmemeleri gerekliydi. Çünkü bunun sonucunda okulda dışlanır bazı öğretmenler tarafından baskıya uğrar ve öğrenciler tarafından darp edilebilirdim. Bunun korkusuyla o sene sanki babam yokmuş gibi davrandım babam ile ilgili sorulan sorulardan kaçtım veya çok zorda kalırsam yalan söyledim bu beni strese sokuyordu, eğer anlarlarsa olacak şeyler hiç hoş değildi. O sene hem abim için hem de benim için sınav senemizdi. Abim üniversite ben lise için sınava hazırlanıyordum. Bu sınavlar çok zor ve stresli idi. Kendimi zorlayarak, sinirden ve stresten ağlayarak, arkadaşlarımdan kaçarak, yalanlar söyleyerek ve babamı yok sayarak sınavlarımı tamamladım. Türkiye genelinde derece yaptım ve karşılığında iyi bir liseye girme hakkı kazandım. Okulum bir altın madalya ile ödullendirdi. Aynı zamanda abimde istediği bölümü tutturabilecek kadar puan almıştı.

2017-2018 senesi babamın kaçaklığı, benim lisem, abimin üniversitesi, kardeşimin kreşi ve ucu ucuna dayanan annemin geçici işi, Ankarada geçti. Yaz tatilinde  tüm aile olarak, ülkeden çıkmaya ve özgür olup birlikte yaşamaya karar verdik. Yunanistan kıyısına ulaştıktan sonra ıslak ve kumlu ayakkabılarımla yaklaşık 5 saat yürüdüğümü ve bir köy tavernasına ulaştığımızı hatırlıyorum. Giysilerimiz ıslak, ayaklarımız çamurlu, üst baş perişan, uzaktan gören insana benzetmez, yakından bakansa halimize acırdı. Öyle de oldu. Küçükköy tavernasındaki insanlardan polisi aramalarını ve parası karşılığında bizlere biraz su vermelerini rica ettiğimizde hiç tereddüt etmeden ‘bu sular bizim hediyemiz sizler de misafirimizsiniz buyrun oturun polise haber verdik birazdan gelirler’ karşılığını aldık.

‘Kendi milletimiz bizi kovaladı, Yunanlı kadın su verdi’

Tavernadaki kadın abime birkaç şişe su vermiş. Ne tuhaftı dünya kendi milletim beni terörist diye kovarken yıllarca düşman olarak tanıtılan Yunanlı bir kadın bana insanlık dersi veriyordu. Yağmur yağmıyordu ama bu asil davranış karşısında  nemlenen gözlerimden iki damla yaş toprağa düşüyordu. Hic beklemedigimiz bir misafirperverlik görmüştük.

Bir kaç dakika sonra polisler geldi bizi aldılar kontrol ettiler sonrasında kapalı kasa bir kamyonete bindirerek karakola götürdüler. Öyle yorgundum ki, yol kaç saat sürdü? Nerelerden geçtik? Hiçbir şey düşünmüyordum. Bir an önce gideceğimiz yere ulaşmak ve uyumak tek düşüncemdi. Benim için yarın demek; yeni bir dünya yeni bir hayattı artık. Sabah gözlerimi açtığımda bir sınır karakolu hücresindeydim, gün yeni aydınlanmıştı. Hücrenin duvarları bizden önce oralardan geçen, bizim gibi insanların imzalarıyla doluydu. Kimisi bir şiir kazımıştı duvara, kimisi kendinden sonra geleceklere tavsiye ve nasihat. Ancak o zaman fark edebildim ki aslında yalnız değilmişiz, meğer 100.000’lerce kişilik bir aileymisiz. Zalim kapıları kapatıp zulmünü dünyaya duyurmak istemese de işte bu duvarlar onun zulmünün capcanlı şahitleriydi. Özgürlüğe giden yol bizim için bir sınır karakolundan başlamıştı.

Sınır karakolu bir gece misafir ettikten sonra bizi toplama merkezi dedikleri daha büyük bir bölgeye naklettiler. Demir kapılar, demir parmakliklar ve ikili beton ranzalardan oluşan hücreler vardı burada. Koridorda yürürken her milletten insanların seslerini duyuyordum. Kimi Arapça konuşuyor kimi Kürtçe hiç bilmediğim ilk defa duyduğum dillerde vardı aralarında. Bizi bir hücreye koydular hiç kimse tanıdık gelmiyordu bana, önce korktum. Sonra insanlar meraktan olsa gerek kim gelmiş acaba diye kapıya yöneldiler Türkçe konuşuyorlardı. Hoş geldiniz geçmiş olsun buyurun şurası müsait bugün burada kalın sabah yeni bir yer ayarlarız dediler. Babam demir parmaklıklar ardında olsak da tekrar bir aile olduk diyordu ve bunu söylerken her ne kadar gizlemeye çalışsa da gözlerinden yaşlar süzülüyordu.

Hücre çok kirliydi. Tavandaki  örümcek ağları duvarın yarısına kadar sarkıyordu ama içerisi her ne kadar pis olsa da insanlar çok temizdi, sabah akşam birbirleriyle sohbet ediyorlardı. Hatta çok iyi hatırlıyorum bir abi bana küçük bir kuantum fiziği dersi verip, fiziğe olan ilgimi artırmıştı. Günler bu şekilde geçerken oradan kampa, kamptan sonra dışarı çıkmıştık. Otobüse bindik ve Atinaya doğru yola koyulduk. Birkaç saatlik  yolculuğumuzun ardından Atina’ya ulastık. Birkaç gun ucuz bir otelde kaldık, sonra kiralık bir ev bulduk. Ev eşyalı, eski, nemli ve karanlıktı. Bu sebeple her yer hamam böceği kaynıyordu. Ama ne büyük sorunları aşmıştık, bu mu sıkıntı olacaktı? O gece çok heyecanlıydım. Çünkü artık başka bir ülke başka bir dil ve başka bir hayata adım atmıştım.

‘Üç gün yatağımdan çıkmadım’

Avrupa ülkelerindeki eğitim imkanlarını araştırdık. Bizim için birinci öncelik, benim ve kardeşlerimin iyi bir eğitim alması idi. Pasaportlarımız iptal edilmişti ve bir yol bulup Avrupa’ya gitmeliydik. Sahte pasaportlarla denemeler yaptık. İlk denememiz tam bir faciaydı, yakalandık, tek seferde binlerce euromuz kuş olup uçtu avuçlarımızdan. Biraz içime kapandım moralim bozuldu. 1-2 gün sadece yattım sonra tekrar denemeye karar verdik, bu böyle uzunca bir süre devam etti. Denedik olmadı, denedik olmadı, denedik yine olmadı… Bizimle gelen herkes deneme yapıyor geçiyor ama biz hep geri dönüyorduk. Beş kişilik bir aileydik ve en ucuz denememiz bize 1.200 euroya maloluyordu. Paramız bitmek üzereydi artık tümüyle morallerimiz ve psikolojimiz bozulmuştu. Babam her gün yeni yollara kafa yoruyordu. Annem dualar ediyor, abim ise denemeye gidiyordu. 6 ayın sonunda 17. denemede abim geçmeyi başarmıştı. Abimin geçtigi günün akşamı 18 denemesine giden annem babam ve kardeşim de  geçmişlerdi, ben yine yakalanmıştım. Ailem uçağa binebilmişti, seviniyordum ama ben yalnız kalıp eve geri dönmüştüm. Ailem yanımda yoktu artık… Yabancı bir ülkede ne yapacaktım tek başıma? Ben ne zaman gidecektim? Burda unutulurmuydum yoksa? Benim sıram ne zaman gelecekti? Umutsuzluk, yalnızlık ve kimsesizlik nasıl bir şey bunu kelimelere sığdırmam imkansız, yaşamayan bilemez… Kendimi çok kötü hissediyordum. Üç gün boyunca hiç yatağımdan çıkmadım. Uykum yoktu ama uyumak istiyordum.

B hafta boyunca kirasını ödediğimiz evde tek başıma kaldım. Daha sonra babamın yönlendirmesiyle, babamın eski mesai arkadaşlarının kaldığı bir eve geçtim. Bu evde kalanların hepsi benden büyüktü. 30, 40, 50 yaşlarında koca koca insanlar. Kiminin saçı kiminin sakalı ağarmıştı. Param yoktu yatacak yerim de… 2-3 ay boyunca tek kişilik bir koltukta yattım. Bu süre sonra babamın zorlamalarıyla yeniden denemeler yapmaya başladım ama yine olmadı. Her deneme sonrasında umudumu da kaybediyordum. Yunanistan’ı özgürlüğümün başladığı ve bittiği yer olarak hatırlamak istemiyordum. Bir şeyler yapmalıydım ama ne? Daha önce market alışverişine, ekmek almaya tek başına gidemeyen ben, aile birleşimine başvurdum, avukatlarla konuştum. Metroyu otobüsleri deneye deneye kullanmayı öğrendim. Pazar alışverişleri yaptım, bulaşıkları yıkadım, evi süpürdüm bazen yemek yaptım, evdekilerin giysilerini bile yıkadım. Kısacası zor da olsa kendi başına ayakta kalmayı ve yaşamayı öğrendim.

‘Babamın gönderdiği o bilet’

Aile birleşiminden de hiçbir haber gelmiyordu. Ne zaman uçmaya çalışsam beni alıyorlardı. Her seferinde ‘ailem orda bırakın ben de onların yanına gideyim’ diye yalvarıyordum ama nafile. Evin nüfusu iyice azaldı 10 kişi yaşadığımız evde 3 kişiye düştü sayı. Hepsi geldikten maksimum 2 ay sonra gitmişlerdi ama ben hala Yunanistan’daydım. Herkesin gittiği yöntemlerle gidemiyordum, aile birleşiminden yine bir haber yoktu. Moralim  bozulmuş iyice umutsuzluk kaplamıştı içimi. Bazen yanımda kalan iki abi birlikte deneme yapmak için adalara gidiyorlardı. 3-4 gün boyunca tek başına evde kalıyordum. Kendimi tamamen yalnız hissediyordum. Her gün ağlıyor, ağlıyor ve yine ağlıyordum. Sonra ailemin Dublin incelemesinin düştüğünü ardından da benim aile birleşiminin kabul olduğunu öğrendim. Avukat beni yanına çağırdı birlikte kitap kalınlığındaki soruları cevapladık. 3-4 gün boyunca avukatla beraber kaldım, sonra  babam aradı. “Oğlum bunlar belli olmadan önce sana bir bilet almıştık. İstemiyorsan kullanma ama bence denemeye değer seni çok özledik” dedi.

Ben de son kez denemeye karar verdim. Eşyalarımın küçük bir kısmını çantama koydum, fazla eşya taşımak  istemiyordum, yola çıktım. Normalde havalimanına girdiğim andan itibaren kendini çok kasarken bu defa hiçbir şey yokmuş gibi gayet sakin bir şekilde havalimanına girdim.  Ne de olsa aile birleşimi başvurum kabul olmuştu. Uçamasam da Yunanistan’da kalıcı değildim artık. Bileti okuttum, uçağın kapısına gittim ve süreyi bekledim. Bir an önce beni yakalasalar da eve gitsem uykum var diye düşünüyordum. Pasaportumu ve biletimi kapıdaki görevliye verdim. Resme baktı sonra bana baktı. Hoş geldiniz iyi uçuşlar dedi ve ben de uçağa doğru yürümeye başladım. Şok olmuştum. Beni yakalasalar da eve gitsem diye düşünürken yakalamadıkları için ailemin yanına gidiyordum. Hızlı adımlarla uçağa bindim yerime oturdum istemsizce yüzüm gülüyordu. Birkaç dakika sonra uçmaya başladık. Giriş kapısında annem ve babam beni bekliyorlardı. Anneme 7 ay sonra ilk defa sarıldım 2-3 dakika öyle kaldık annem ağlamaya başladı. Sonra yaşayacağımız eve doğru tüm aile  yola koyulduk.

Bundan sonrası için çok çalışıp, Hollandaca öğrenip Türkiye’de hayalini kurduğum geleceğimi burada gerçekleştirmek istiyorum. Annesi ile birlikte  cezaevinde olan 864 bebeğe, ailesi hapiste, kendileri yurtlarda kalan yüzlerce çocuğa, orada benim gibi olan eğitim hakları ellerinden alınan ve engellenen cezaevindeki gençlere, henüz 18, 19 yaşında tutuklanmış askeri okul öğrencilerine yardım etmek ve seslerini tüm insanlığa duyurmak istiyorum. Her ne kadar ben aileme kavuşmuş olsam da, arkamda kalan binlerce aydınlık zihin, binlerce temiz kalp, binlerce birleşmeyi bekleyen aileyi unutamıyorum.

[Ali Mirza Yazar] 2.1.2020 [TR724]

Yerli otoda ‘ön talep’ oyunu [Yusuf Dereli]

İtalyan Pininfarina’nın konsept ‘yerli’ otomobili için ‘ön talep’ toplanacağı ileri sürülüyor. İktidarın yayın organlarından Sabah’ın haberine göre ön siparişler için TOBB’un bünyesinde araç başına 30-40 bin TL toplanması planlanıyor. Böylece otomobil fabrikasının yatırımı için gerekli olan finansmanın bir kısmı sağlanacak. Daha fabrikası bile olmayan, nihai şeklinin nasıl olacağı, fiyatı ve seri üretime geçilip geçilmeyeceği bile belirsiz bir otomobil için 30-40 bin lirayı kim verecek?

10 (20) bin ön sipariş alınsa bile toplanacak para 300 (600) milyon TL. Fabrikanın açıklanan kuruluş maliyeti 22 milyar TL! Yani toplanacak para toplam maliyetin yüzde 1,5’i (yüzde 2,7) bile değil! Yandaş medyaya göre ‘ön sipariş’ miktarı şimdiden 100 bini geçti! Türkiye’de en fazla satan markalar Fransız Renault ve Fiat. İki markanın 2019’daki toplam satış adedi yaklaşık 100 bin. İktidar medyasına göre yerli otomobil daha üretilmeden iki otomotiv devini toplamından daha fazla sipariş aldı bile!Türkiye tam anlamıyla tarihi günlerden geçiyor! Zira AKP iktidarı, olmayan fabrikada yerli otomobil üretildiğine koca bir milleti inandırmış gibi görünüyor. Türkiye’den bir arkadaşım aradı bir kaç gün önce… Söylediğini aynen aktarayım; “Yerli diye tanıtılan o otomobilin Türkiye’de üretildiğini sanan milyonlarca insan var!”

AKP rejimi sahip olduğu medya gücüyle ‘algıyı’ çok iyi yönetiyor. İtalyan bir firmanın 2 yıl önce başka bir marka adıyla tanıtılan konsept otomobili yüzde 100 yerli diye kamuoyuna satılıyor! Yetmiyor, söz konusu otomobilin Türkiye’de üretildiği algısı oluşturuluyor. O konsept otomobillerin haftalar önce deniz yoluyla İtalya’dan getirildiği ısrarla saklanıyor. Bununla da kalmıyor skandallar; Erdoğan’ın simülasyon görüntüleri gerçekmiş gibi servis ediliyor!

FABRİKA YOK, OTOMOBİL YOK, ÖN SİPARİŞ TOPLANACAK!

Türkiye, ‘olmaz’ların olduğu bir ülke! Orada yaşanan hiç bir şey sizi şaşırtmıyor. İktidar yandaşı Sabah gazetesinin haberine göre fabrikası bile olmayan yerli otomobil için ön talep toplanması planlanıyor. Ön talep sipariş rakamı da belirlenmiş! 30-40 bin TL…! Para TOBB bünyesinde toplanacakmış. Yani, henüz fabrikası olmayan, ne zaman üretileceği belirsiz, nihai halinin nasıl olacağı bilinmeyen ve fiyatının ne olacağı konusunda açıklama yapılmayan bir ‘yerli’ otomobil için ön talep toplanacak! Peki kim verecek bu parayı?

EN YAKIN ÜRETİM TARİHİ 2,5 YIL SONRA!

Daha fabrikanın temeli bile atılmadı! İddiaya göre fabrikanın temeli 2020’nin mayıs ayında atılacak… Kurulma aşaması ise en az 18 ay sürecek. Yani en iyi ihtimalle fabrika 2022’nin ikinci yarısında ancak bitmiş olacak. Nasıl kurulacağı da muamma. Mümkün değil ama fabrikanın öngörülen tarihte bitirildiğini varsayalım. Önce deneme üretimleri yapılacak. Seri üretime ise (eğer fabrika kurulursa) 2023’den önce geçilmesi mümkün değil! Bütün bunları neden anlattık; 3 yıldan önce alamayacağı (3 yıl sonra alacağı da kesin değil) bir araba için kim 30-40 bin TL verir?

NİHAİ ŞEKLİ BELLİ DEĞİL

‘Yerli’ diye tanıtılan otomobil Pininfarina firması tarafından ‘konsept’ olarak tasarlanan bir araç. Seri üretimi yok! Konsept otomobiller seri üretime geçildiğinde ciddi değişime uğrar. Dolayısıyla Türkiye’nin Otomobili’nin üretim aşamasında ‘nereye’ evrileceğini kimse bilmiyor. Ayrıca fiyat konusu da muallakta. Türkiye’de en ucuz elektrikli otomobil 40 bin dolar. Yerli otomobilin 250 bin lira olacağını söyleyen de var, 350 bin liradan az olmayacağını söyleyen de… Dolayısıyla daha nihai şekli belli bile olmayan, fiyatı belirsiz bir otomobilin en siparişi için 30-40 TL kim verecek?

RENAULT VE FİAT’I KATLAYACAK!

Sabah’ın haberinde toplanacak ön sipariş paraları, fabrikanın kurulmasında kullanılacak! Yandaş medyaya göre şimdiden ön sipariş miktarı 100 bine ulaşmış! Doğru olabilir mi? 2019’da Türkiye’de en çok satılan marka Fransız Renault oldu. Aralık ayı hariç toplam satışı 48 bin 500. Onu Fiat takip ediyor; 43 bin 929. İki firmanın yıllık toplam satışı yaklaşık 100 bin civarı. Ve bu markalar ücretliler için otomobil üretiyor; sermayedarlar için değil! Yani ‘yerli’ otomobil gibi lüks değil! Yandaş medyaya göre ‘yerli’ oto bu iki markanın toplamından 1,5 kat daha fazla satacak!

TOPLANAN PARAYLA FABRİKA YAPILACAKMIŞ!

Mümkün değil ama diyelim ki 20 bin ön sipariş aldınız. Toplayacağınız para 600 milyon TL yapar. Bu ise fabrikanın açıklanan kuruluş maliyetinin ancak yüzde 2,7’sine denk geliyor. 50 bin sipariş alsanız bile kuruluş maliyetinin yüzde 7’sine ulaşamıyorsunuz. Eğer AKP iktidarı, umudunu ön satışlardan gelecek paraya bağladıysa o fabrikanın kurulması 10 seneyi bulur!

YERLİLİK ORANI YÜZDE 51!

Bu arada ‘yerli’ otodaki yerlilik oranının yüzde 51 olacağı açıklanmış. Yüzde 100 yerli değil yani, yüzde 51 yerli! Bu da kötü bir oran değil; tabi fabrika kurulur, seri üretime geçilir ve 250 bin satış adedinin üzerine çıkılabilirse!

[Yusuf Dereli] 2.1.2020 [TR724]

Söz, yazı ve sükût [Seyid Nurfethi Erkal]

“Önce sükût vardı.” demiş münzevi bir ses, Hint, Yuhanna’ya inat. İnadına dile getirilmiş, zıt bir söylem mi acaba?

Tezat, aslın aynadaki sureti değil midir? Tezat, aslı hatıra getiren birinci saik ise zıddiyet ayniyetin akrabası sayılmaz mı? Yokluk varlığa “rağmen” değil, varlıktan “dolayı” var ise varlık da yokluğu isteyip, talep etmez mi? Bu durumda sükût mu sözün olmadığı durumun adıdır, yoksa söz mü sükûtun kalktığı vasatın?

Yokluğu, sükûtu, seslendiren kelâm, Himalaya’dan kanatlanıp Kudüs’te aksiyle yankılandığında; “İlk önce kelâm vardı.” hitabıyla işitilmiş. Doğu’nun münzevi sesi İncil’in surundan geçip muhatap bir kavim ararken böyle bir böyle bir lafza bürünmüş olmalı.

Sükût, münzevi tavırla, kelâm ise muhatap sahibi coşkun bir hatip olmakla özdeşleşmiş. Sükût, Hint’in ilâhî, ezeli kelâma verdiği vasfın adı. Bu kelâm muhatap bulunca söz doğmuş. Söz, sükûtun ceset giyinmiş dublörü. Çalımlı; fakat ne aslı kadar asil ne de onun kadar gizemli. Bir bakıma sükûtun vekili, halefi.

Boşluk ne kadar varlık, sıfır ne değerde bir sayı ise sükût da o nispette kelâmdır. Batı hazır bilimini sıfıra borçluymuş. Doğu da ilmini sükûta. Yandaşlarına, olduklarının çok üstünde değerler kazandıran bir büyücü, bir simyacı sıfır. Aynen öyle de kelâma zatî değerini veren de sükût. Sözden boğulunan bir vasatta, kelâm değil sükûttur bütünüyle haysiyet olan. Sözün mihengi yine söz olamaz, o halde sözün vurulabileceği tek taştır sükût. “Söz altınsa, sükût mihenktir.” denmeliydi. Bu durumda kelâmın da sükûta “rağmen” değil; sükûttan “dolayı” var olduğu anlaşılabilirdi.

Yuhanna: “…ve Kelâm Allah nezdinde idi ve kelâm Allah idi.” (Yuhanna, 1/1) diye devam ediyor “Söz”e veya sözüne. Hint ise: “Tanrı sükûttur.” diye devam etmekte. Böylelikle gerek Hint gerekse de İsevîyet aslı sükût olan söze en üst ve eşsiz kıymeti vermekte: Ulûhiyet. Sıfatla Zât’ın ayniyetine dair bu anlayışın “dâl” olduğu aşikâr olsa da başka bir sıfat değil ama kelamın ulûhiyet ile özdeşleştirilmesinin bir sebebi olmalı.

Yazı suretinde olsa da tecessüm etmiş ilâhî efaldir tekellüm. Kelâm; “Sina’dan gelip, Seir’den doğup, Paran’da parlayan”ın (Tesniye, 3/2) aslı ta kendisi. Rabb’in sözü, ilâhî dinleriyle birlikte bize yani muhataplarına bıraktığı tek ortak miras. Vahiy, kelâm yani söz, tüm ilâhî dinlerin belki de tek ortak kabulü.

Yuhanna’yı takibe devam edelim: “O (kelâm), başlangıçta Allah nezdinde idi.” (Yuhanna, 1/1) İşte Hint’in sükût namını verdiği kelâm. Zât’la birlikte sıfatları da ezeli olan Rabb’in kelâmı da hiç şüphesiz ezeli idi. Söz’ün yalnız sahibi var iken aldığı isim sükût. Yalnız sahibinin bildiği söz. Bilinmez hazine bilinmek isteyince bildirmek de istiyor. İlk tâlim edilen eşyanın isimleri; ilk söz, ilk emir “Oku.”

Bu noktada soru: “Ol”un bir eylem emir mi yoksa söylem emir mi olduğu? Okunması için ilk önce yazılı bir metnin bulunması gerekli. Peki, yazı sözden önce mevcut mu idi? Pek sayılmaz. Demek ki okunmadan söylenen bir söz var ki ilk yazılan da bu kelam olsa gerek.

Yazı, söz sahibi bir eylem olarak sorunumuzu çözen sır. İşte bu, ilk yaratılan kalemin ilk yazdığı kelime. Bu söz, varlık sırrını taşıyan kelâm yani sükût. Fakat Yaratıcı’ya mahsus bu hususiyet misliyle kulları hakkında da mevzu bahis. Her ruhun sırrı, bir metin okumadan öğreneceği sükûtunda yani ümmiyetinde saklı. Yazmaya değer olan da bu sükûtun sözleri. Bu birilerinden bildirmek şöyle dursun, kendinden bildirmek de değil, aynıyla kendini yani sırrını bildirmek. Bir Zat’ın kendini bildirmesi, sükûtunu seslendirmesi demek.

Fakat hiçbir mütekellimin kendisini aynıyla dile getirebilmesi mümkün olamamış. Her söz sahibi yine sözden şikâyetçi. Dante kafasındakilere elbise dikmekte dilin yoksulluğundan yakınıyor. Max Frisch; “Önemli olan söylenemeyendir, sözcüklerin arasında kalan boşluktur. Aslında çoğu zaman sözcüklerin anlattıkları bizim söylemek istemediğimiz önemsiz şeylerdir. Asıl söylenmek istenen fakat söylenmeyen ise bu anlatılanların arasında bir gerilim olarak yaşanır.” diyor. Frisch’in boş bıraktığı sözcük araları noktalama işaretleriyle dolduruyor, gerilim onlara havale ediliyor. Sır, kutsiyet, sonuçta söylenemeyene, sükûta bırakılıyor.

Aslında ne söylenendir elek ne de söylenmeyen. Elek, söylenemeyendir, satır aralarındaki boşluktur, kelimeler arasındaki gerilimdir… Peki neden söyleyemez, dile getiremez, yazamaz insan kendisini? Veya yazdıkları, neden ezeli kelâm gibi sükûtunu seslendiremez ve maksadını hâsıl edemez? Birinci sorunun cevabı, ikincisinde gizli. İlk sorunun cevabı ise fevkalbeşer olan mucizenin kelâm olmasında.

Heykeltıraş topraktan heykel yaparken, sıfat-ı tekvin Sahibi aynı balçıktan, düşünen, duyan, hisseden bir heykel dikmekte; İnsan. Camit bir toprak yığınıyla insanı kıyaslamak ne mümkün… Zavallı Michelangelo ne kadar haykırsa da Musa’sı konuşamayacağı gibi insan ne kadar çırpınsa da sözleri hayat bahşeden soluklar olamayacak.

Fakat ne olursa olsun söz gücünü ilahi/ilhâmî vasfına borçlu. Maurice Blandel: “Hareket, insan ile Allah’ın terkibi.” diyor. Bu terkip daha çok söz için geçerli olmalı. Sihir gibi sözde de muhatabını kaplayan öyle bir boya var ki, Fârisî’nin dediği gibi; “Tahtayı mermer rengine öyle bir boyarsın ki, suda batar.” Bu sır daha çok suya benzer; bir gün doyurur, can kurtarır; bir gün tutar boğar insanı. Ama yine de müellif hiçbir zaman kaybetmek istemez bu sırrı.

Demek ki Doğu’nun da Batı’nın da sözü kaleme almasının ardındaki sebep aynı. Konuşan dilleri sustuğunda, yazdıklarının onların bedeline konuşabilmesi. Buz suyun donmuş, kalıba girmiş hali. Yazı ise sözün. Okununca ısınıp çözülüveriyor. Zaten her su yeniden çözülsün diye kalıba yerleştirilir. Mesele çözenin buzu hangi kapta/kalpte erittiğinde. Sonuçta çözülen her buz girdiği kabın/kalbin şeklini almakta ama mutlaka kendinden bir şeyler katarak.

Söz konusu olan sükûtun söze, sözün yazıya dönüştüğü velut bir daire. Bu halka yarım kalmamalı. Zira yazı söze, söz sükûta dönüştüğünde maksadına ulaşabilmekte. Yazı, söz ve sükût, aslı aynı görünüşleri farklı bir hakikatin üç ayrı temessülü. İlk olanı bulmak, bir dairedeki ilk noktayı bulmak kadar müşkül…

[Seyid Nurfethi Erkal] 2.1.2020 [TR724]

Kayıp 13. savaşçı bir rektör [Prof. Dr. Salih Hoşoğlu]

Ege Üniversitesi’nin web sitesinde Rektörlerimiz başlığı altında ilginç bir durumla karşılaştım. Bugüne kadar Üniversitede toplam 15 Rektör görev yapmış ama 13. Rektör listede yok, 12’den 14’e geçiyor. Acaba Kuzey Amerika’da çok karşılaşılan bir durum olan ve bu nedenle binaların 13. Katının olmaması gibi uygulamalara yol açan Hıristiyanlıktaki 13 rakamının uğursuzluğuna mı inanıyorlar da listeye almamışlar diye düşündüm ama iş başkaymış. İnternette araştırmaya başlayınca işin içyüzü ortaya çıktı. Meğer 13. Rektör Prof. Dr. Cüneyt Hoşcoşkun kapatılan Şifa Üniversitesi’ni kuran, Türkiye Tabipler Vakfı’nın kurucuları arasında yer aldığı gerekçesiyle kamudan ihraç edilmiş (Y. Asır, 23 Ekim 2017).

Yükseköğretim Kurulu (YÖK) Hizmet Hareketine “yönelik soruşturma kapsamında, 28 Şubat’ta Ege Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mustafa Cüneyt Hoşcoşkun, hakkında yürütülen soruşturmanın selameti açısından açığa aldı. Hoşcoşkun 25 Ağustos’ta çıkarılan Kanun Hükmünde Kararname ile ihraç edildi. Son olarak da, İzmir Cumhuriyet Başsavcılığınca geçen 11 Eylül’de, eski rektör Prof.Dr. Cüneyt Hoşcoşkun hakkında FETÖ/PDY soruşturması kapsamında yakalama kararı çıkartıldı. Evinde bulunamayan Hoşcoşkun, firari olarak aranmaya başlandı. Soruşturma sürecinde Ege Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Cüneyt Hoşcoşkun’un odasında yapılan aramada dijital materyaller ile bazı eşyalara da el konulduğu belirtildi. Hoşcoşkun’un üniversitedeki odasında, İzmir İl Emniyet Müdürlüğü Mali Suçlarla Mücadele Şubesi ekiplerinin yaptığı aramada, Fethullah Gülen’in bazı kitaplarının yanı sıra sahibi Prof. Dr. Cüneyt Hoşcoşkun olarak gösterilen Ege Üniversitesi’nin temsili tapu senedinin bulunduğu belirtildi. El konulan eşyalar arasında bulunan muskanın ise ilginç bir amaçla hazırlandığı ortaya çıktı. Muskanın, Hoşcoşkun’un Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile muhabbetini artırması için hazırlandığı anlaşıldı. Bir not kağıdında el yazısıyla ‘Besmele-niyet-Tayyip Erdoğan sıcaklık Cüneyt Hoş-Niyet’ başlığıyla kaleme alınan muskada eski Rektör Hoşcoşkun’un Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ‘sevgi ve muhabbetinin’ artması için bazı ifadelerin yazılı olduğu belirtildi” (Birgün 14.09.2017). Tırnak içinde verdiğim kısım gazeteden alınma.

Yukarıdaki haberler aslında ülkenin geldiği yeri anlatmaya yeter de artar bile ama biz internette biraz daha kazmaya devam edelim. Bu sefer yolumuz ekşisözlük’e düşüyor ve orada Rektör Hoşcoşkun hakkında yazılanları takibe başlıyoruz. Orada övücü, yerici birçok yorum var ve bu yorumların altında verilen bir bağlantı bizi gene Y. Asır gazetesine götürüyor. Yukarıdaki yazıdan yaklaşık sekiz ay önce gazete bu sefer Rektör’ün evine gitmiş ve O’nu yere göğe sığdıramaz bir haber ve ropörtaj yapmış. (Yeni Asır, 21.02.2017). Biraz daha araştırınca Rektör Özcoşkun’un KHK ile kamudan ihracından önce YÖK’ün soruşturma açıp Şubat ayında açığa aldığını, 18 Mayıs günü yapılan genel kurul toplantısında kamudan ihraç edilmesine karar verdiğini öğreniyoruz (Duvar 22 05 2017). YÖK tarafından KHK hükmüne dayanarak ihraç edilen bir kişinin daha sonra tekrar KHK ile nasıl ihraç edildiğini anlamak bana nasip olmadı ama bir yolu bulunmuş demek ki.

İnternette dolaşmaya devam ederken Sendika63.org sitesinde daha geniş bir Cüneyt Hoşcoşkun değerlendirmesi buluyoruz:

“Hoşcoşkun, Erdoğan tarafından rektörlüğe getirilmesinden sonra “FETÖ” soruşturmasına dahil edilmiş, 28 Şubat’ta YÖK tarafından “hakkındaki soruşturmanın selameti” gerekçesiyle açığa alınmış, 23 Mayıs’ta memuriyetten uzaklaştırılmış, 25 Ağustos’taki OHAL KHK’si ile de ihraç edilmişti.

EGE REKTÖRÜ: SIKI ERDOĞANCIYDI, SIKI TASFİYE EDERDİ, O DA TASFİYE EDİLDİ

Cüneyt Hoşcoşkun kimdir?

Hoşcoşkun, Tayyip Erdoğan’ın kurucusu olduğu Birlik Vakfı’nın İzmir başkanlığını yaptı. Rektör adaylığı boyunca AKP’li bakanlar, dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile sık sık bir araya geldi. Hoşcoşkun, rektör adayı olduğu süreçte bilime, sanata öncü olacağını söyledi. Rektör olduktan sonra İzmir İl Emniyet Müdürü Celal Uzunkaya kendisini tebrik ederken, “Kendisini uzun yıllardan beri tanıyorum. Mücadeleci ruhu, başarıyı hedefleyen kişiliği bu görevde en önemli gücü olacaktır. Emniyet teşkilatı olarak yapacağı çalışmalarda her daim yanındayız” ifadelerini kullandı.

15 Temmuz Darbe Girişimi’nin ardından Tayyip Erdoğan için “Başkomutanımız” ifadesini kullanan Hoşcoşkun “Başkomutanımız Cumhurbaşkanımız, milletimizin yüce temsil makamı TBMM ve Sayın Başbakanımız ve hükümetimizin değerli üyelerinin demokrasimizi sahiplenici dik ve onurlu duruşları ülkemizi içine düşeceği geleceği belirsiz bir kaostan kurtarmıştır. Darbe teşebbüsünde bulunan gafil ve hainleri lanetliyorum” açıklamasında bulundu.

Yerine bir başka yandaş atandı

Mustafa Cüneyt Hoşcoşkun FETÖ soruşturmasından açığa alınırken rektör yardımcısı Hasan Kalyoncu göreve başladığında Ülkü Ocakları tarafından “ülküdaşımız” diye bahsedilerek tebrik edildi. Cüneyt Hoşcoşkun’un yerine başka bir AKP’li atandı. 2011 yılnda Abdullah Gül tarafından YÖK üyeliğine atanan Beril Dedeoğlu geçici rektör olarak atandı. Dedeoğlu, Ahmet Davutoğlu tarafından 2015’te Avrupa Birliği Bakanlığı’na atandı. Ayrıca geçici bakanlar kurulunda Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı olarak Ayşen Gürcan ile birlikte görev yaptı. Dedeoğlu, AKP’ye yakınlığı ile de bilinen Star Gazetesi’nde köşe yazarlığı yapıyor.” (Sendika63.org, 12. 09.2017)

Biraz daha araştırınca bu defa başka bir “muhalif” gazetede daha acar bir haber buluyoruz: “Ege Üniversitesi eski rektörü Prof. Dr. Mustafa Cüneyt Hoşcoşkun, kapatılan Şifa Üniversitesi’ni kuran Türkiye Tabipler Vakfı’nın kurucuları arasında yer aldığı gerekçesiyle hakkında yürütülen soruşturma kapsamında kamudan ihraç edildikten sonra hakkında yakalama kararı çıkmasına rağmen 84 gündür halen yakalanamadı.

Emniyet yetkilileri tarafından adreslerine yapılan baskınlarda eski rektörün sırra kıdem bastığı ve adreslerinde bulunmadığı ortaya çıkarken, iddiaya göre örgütün sağlık yapılanmasında önemli bir isim olan ve FETÖ’nün sağlık imamı olduğu iddia edilen Hoşcoşkun’un 15 Temmuz darbe girişimi başarılı olsaydı Sağlık Bakanı olacağını söylediği iddia edildi.” (Gazete İzmir, 22. 11.2017) Şimdi diyebilirsiniz ki bu ne var bunlarda? Hergün buna benzer onlarca haber servis ediliyor ve kamuoyunda kimse de sorgulamıyor. Evet aslında bir Türkiye normalitesi ama ben anlamakta zorluk çekiyorum.

Son olarak bir muhalif sendikanın yaklaşımını da vererek kendi yorumumu yapayım. Eğitim Sen İzmir Şubesi Rektör Hoşcoşkun’un görevden alınması üzerine bir basın açıklaması yaptı. Yapılan açıklamadan bazı bölümler şöyle:

BASINA VE KAMUOYUNA

Ege Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mustafa Cüneyt Hoşcoşkun, “hakkında yürütülen soruşturmanın selameti” açısından dün açığa alındı. YÖK’ten yapılan açıklama, “Ege Üniversitesi Rektörlüğüne vekâleten YÖK Üyesi Prof. Dr. Beril Dedeoğlu atanmıştır” şeklindedir. Bu durumu öncelikle Ege Üniversitesi’ne “ikinci kez kayyum atanması” olarak değerlendirmekteyiz.

Hoşcoşkun, 12 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleştirilen “rektörlük seçimlerinde” dördüncü olmasına rağmen Rektör olarak atanmıştı. Hemen ardından rektör yardımcılığı, çeşitli daire başkanlıkları gibi üst yönetim kademelerine üniversite dışından çeşitli atamalar gerçekleştirmiş; Ege Üniversite’sindeki baskı ortamını sürdüren uygulamalara imza atmış; her zaman emekten, toplumdan, insandan, doğadan yana tavır alan ve ‘Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildiriye imza atarak toplumsal barışı savunan akademisyenlerin üniversiteden atılmasına ön ayak olmuş; öğrencilere hukuksuz soruşturmalar açmış ve 50’den fazla öğrenciye 3 yıla varan uzaklaştırma cezaları verdirmiştir. YÖK ve Cumhurbaşkanlığı eliyle Ege Üniversitesi’ne yerleştirilen Rektör şimdi yine aynı ellerce açığa alındı. Şimdi, demokratik yollarla gelmemiş olan bir Rektör’ü Ege Üniversitesi’nin gerçek sahiplerinin, emekçilerinin ve öğrencilerinin ne kadar sahipleneceğini göreceğiz. Emekçilerin sesine kulaklarını tıkayan, öğrencilerini duymayan, görmeyen, sendika olarak randevu taleplerimizi defalarca cevapsız bırakan bir Rektör’ün bizim gözümüzde meşruluğu yoktur!

Hoşcoşkun hakkında ne zaman ve hangi konularda soruşturma başlatıldığı ilgili makamlarca derhal kamuoyu ile paylaşılmalıdır. Zira, açığa alma ile sonuçlanan bir soruşturmanın birkaç aya varan bir geçmişi olmalıdır ve bu süre zarfında üniversite bileşenlerinin hak kayıpları ile sonuçlanan bütün idari işlemler ve tasarruflar da ivedilikle geri çekilmeli ve soruşturma konusu yapılmalıdır.

6 Ocak 2017 tarih ve 679 sayılı KHK ile ihraç edilen akademisyen üyelerimize yönelik (idari) işlemin hukuksuzluğunu defalarca dile getirmiştik. Tıpkı tüm Türkiye’deki ihraçlara dair dile getirdiğimiz gibi. Hatırlayacaksınız, 8 Şubat 2017 tarihli açıklamasında YÖK Basın Müşaviri Şener Aslan, ”İhraçlara yönelik tüm inisiyatif üniversitelerde. Kişileri üniversiteler belirliyor ve YÖK’ün bununla ilgili bir takibi yok” demişti. Şimdi Ege Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mustafa Cüneyt Hoşcoşkun’un açığa alınması bir kez daha ihraçlardaki hukuksuzluğu gündeme getirmiştir. Tıpkı, Hoşcoşkun’un göreve geldiğinden beri imza attığı öğrenci soruşturmalarına verilen cezalar, dışarıdan yapılan atamalarda olduğu gibi. İhraç edilen arkadaşlarımız derhal geri alınmalıdır! Emekçilere ve öğrencilere açılan soruşturmalar derhal kapatılmalı, verilen cezalar geri alınmalıdır!

Bir rektörün soruşturma süresince görevden uzaklaştırılması durumunda yerine nasıl atama yapılacağı mevzuatta açıkça tanımlanmamaktadır. “Rektör seçimleri” hızla yapılmalıdır. Buna karşın görev süreleri rektörün görev süresi ile sınırlı olan rektör yardımcıları kadrolarının bulunduğu üniversitelere geri gönderilmelidir. Ege Üniversitesi öğretim üyeleri üniversite dışından rektör yardımcısı atanmasına şiddetle itiraz etmektedirler.”

Şimdi internetten bu Türkiye Tabipler Vakfı denen “korkunç ve tehlikeli” vakıf hakkında bilgi arıyoruz. Vakıfla ilgili doğru dürüst bir bilgiye ulaşamıyoruz, muhtemelen web sitesi vs. kapatılmış. Ancak ulaştığımız bilgilere göre vakıf 1976 yada 1979 yılında kurulmuş bu ve daha sonra poliklinikler ve hastaneler açarak halka hizmet vermiş. 2010 yılında da İzmir’de Şifa Üniversitesini kurmuş. İşte Ege Üniversitesine Birlik Vakfı Başkanı diye dördüncü sıradan Rektör atanan Prof. Özcoşkun bir hata edip 40 yıl sonra ne olacağını düşünmeden bu vakfın kuruculuğunda bulunmuş. Ama bizim ülkemizdeki “derin adalet” anlayışını ve “köklü gelenekleri” hesaba katmamış. Şayet 40 yıl önce böyle sağlık amaçlı bir vakıf kuruluşu yerine bir suç örgütü kursaydı yada bir suç işleseydi (adam öldürme, banka soyma vs) bu zaman aşımına girebilirdi yada aflarla düşebilirdi. Ama heyhat bu suç affedilemez. Kendisinin bu vakıf kuruluşuna nasıl bir gaflet anında iştirak ettiğini bilemiyoruz ama yukarıda yaptığım alıntılardan görüleceği üzere ülkemizin nadide ve güzide muhalif medyası kendisinden hiç hazzetmemişler. Kullandıkları dil de çok ilginç, bu arada açığa alınan Rektör’e ulaşıp savunmasını da sormamışlar. Ne gerek var ki canım. Hükümet yanlısı medyaya hiç bakmadım, onlar zaten malum.

Hukukçu değilim, bahsi geçen Rektör’ü hiç görmedim, hakkında medyada çıkan haberler dışında bir bilgim de yok. Ama YÖK’ün 40 yıl önce bir vakıf kurucusu olmayı nasıl “kamudan ihraç” sebebi saydığını hakikaten merak ediyorum. Bu karara imza atan YÖK üyeleri bunu kamuoyu önünde ve vicdanlarında nasıl savunabiliyorlar, ilerde nasıl savunacaklar? Yukarıda alıntı yaptığım Eğitim Sen’in seçmece hukuk talebi de çok dikkate değer bir durumdur. Şayet bir rektör kendilerine randevu veriyor, onlara hoş davranıyor ve onların üyelerini ihraç etmiyorsa problem yok, başkalarını ihraç edebilir, orada hangi hukuk işliyor olduğunun önemi yok. Rektör hakkındaki soruşturmanın ne zaman açıldığını hukukun işleyişini anlamak için değil, kendi üyelerinin mağduriyetlerini gidermek için istemeleri de ayrı bir garabet. Sol muhalefeti böyle olan ülkede daha fazla sorulacak birşey yok sanırım.

Rektör’ün hem de makamında F. Gülen kitapları bulundurduğu, muska ile Erdoğan muhabbeti kazanmaya çalıştığı ve üniversitenin tapusunu üzerine yaptırdığı gibi magazin haberler asla ispat gerektirmeyen, yapılacak lincin kamuoyuna yedirilmesi için, kaynağı olmayan “gri” haberler cümlesindendir. “Kafasında huni ile resmi vardı” da diyebilirlerdi. Bu cinnet ortamında, kafayı sıyırmış bir Rektör makamında bu kitaplardan bulunduruyor ve polis de gidip bunları buluyor. Gerçi hiç bir kitap zaten suç olamaz ama iddianın absürdlüğü tartışılmayacak kadar bariz. Benim anlayamadığım bir husus da şu: Rektör 28 Şubat’ta görevden alınmış ve Mayıs ayında da kamu görevinden (yani üniversiteden de) çıkarılmış. Yerine şimdi hayatta olmayan Prof. Dr. Beril Dedeoğlu atanmış. İlginç olan Beril Hanım da Today Zaman’ın gedikli yazarlarındandı ama bu arkadaşların radarına hiç takılmamış. Aradan dört-beş ay geçmiş, polis Rektör’ün odasını aramış ve muska, kitap bulmuş vs. İyi de bu adam görevden alınınca odayı boşaltmamış mı? Onca zaman yeni Rektör orayı kullandıysa bu kitap ve muska oraya kim tarafından konmuş olabilir? Ne hikmetse hiç kimse böyle bir soru sormuyor. Bu da ilginç değil mi?

İnternet taramasından Dr. Hoşcoşkun’un iyi bir transplant cerrahı olduğu anlaşılıyor. Evlatlarını bu kadar iştahla yiyen bir ülkede sanat ve marifet sahibi olmak ne ifade eder bilemem. Sanırım kişiyi daha fazla tehlikeye atan bir durumdur. Doçent olduğu günden itibaren odasında oturup etrafa muhabbet ziyaretleri yapan, ameliyatlara girmeyip asistanlarını gönderen, etliye sütlüye karışmayan ve kimseyle rekabet etmeyen bir hoca olsaydı başına bunlar gelir miydi? Her ay maaş artı döner sermayesini alır “tam maaşlı emekli” pozisyonunda 67 yaşına kadar üniversitesinde takılırdı. Ne yapalım, genç akademisyenlere artık bu öğütlerle mi yol gösterelim?

[Prof. Dr. Salih Hoşoğlu] 2.1.2020 [TR724]

Avrupa’da başka Sivasspor yok! [Hasan Cücük]

Süper Lig 2019-20 sezonunun ilk devresi tamamlanırken, zirvede Sivasspor yer aldı. Rıza Çalımbay yönetimindeki Yiğidolar, ilk devreyi 37 puanla en yakın rakibine 4 puan fark atarak kapadı. Ligde 11. hafta liderlik koltuğuna oturan Sivasspor, devrenin sonuna kadar tahtı kimseye bırakmadı. Puan farkının 4 olmasından dolayı kırmızı-beyazlılar ikinci devrenin ilk maçını kaybetse bile koltukta kalmaya devam edecek.

Sivasspor’u 37 puanla ilk devre sonunda zirvede tutan oyuncuların maliyetleri ise inanılmayacak kadar düşük. Kadronun değişmezi birçok isim ise bedelsiz olarak gelenlerden oluşuyor. 26 kişilik kadro için ödenen bonservis ücreti ise sadece 1,9 milyon TL. Yaklaşık 350 bin Euro. Kaleci Samassa, sağ bek Goiano, stoperler Aaron Appindangoye ve Caner Osmanpaşa, sol bek Uğur Çiftçi, Hakan Arslan ve golcü Yatabare bonservissiz olarak alındı. Orta sahada görev yapan Fatih Aksoy Beşiktaş’tan, sol açık Fernando Andrade Porto’dan kiralandı. Sivasspor, Emre Kılınç için 2 yıl önce Boluspor’a 225 bin euro bonservis bedeli ödemişti. Mert Hakan Yandaş ise 350 bin TL karşılığında Sivas’ın yolunu tutmuştu.

Kadrosunda barındırdığı 26 oyuncu için yıllık ödediği maaş ise 13 milyon Euro civarında bulunuyor. Ligde 11 galibiyet ve 4 beraberlik alan Sivasspor, performans gelirinde de liderliği elinde bulundurdu. Süper Lig’de bu sezon her galibiyet için 2 milyon 700 bin TL ve her beraberlik için ise 1 milyon 400 bin TL performans primi ödeniyor. İlk devre sonunda performans gelirlerinden 35,4 milyon TL kasasına koydu. Sadece performans gelirleriyle oyuncularına ödediği maaşın yarısına yakınını şimdiden çıkarmış oldu.

Mert Hakan Yandaş ve Emre Kılınç’ın performanslarıyla üç büyüklerin radarına girdiği Sivasspor’un kadro değeri ise 23 milyon Euro. Kadro değeri olarak 18 takım arasında 8. sırada yer buldu. Galatasaray’ın 123 milyon, Fenerbahçe’nin 90 milyon, Beşiktaş’ın 78 milyon ve Trabzonspor’un 70 milyon Euro değerle mücadele ettiği Süper Lig’de Sivasspor mütevazi kadrosuyla devleri puan sıralamasında geride bıraktı. Ligimizin en pahalı oyuncuları sıralamasında ilk üçte Galatasaray’lılar bulunuyor. Nzonzi 19 milyon, Seri 18 milyon ve Lemina için 15 milyon Euro değer biçiliyor. Üç oyuncunun toplam değeri 52 milyon Euro. Bir başka ifadeyle Sivasspor’un tüm kadrosunun iki katı değerinde. Sivasspor kadrosunun en değerli ismi ise 3,5 milyon Euro değer biçilen Emre Kılınç.

Süper Lig’de mütevazi Sivasspor liderlik koltuğunda otururken, diğer liglerde durum farklı. 9,3 milyar Euro kadro değeriyle Avrupa’nın en pahalı ligi konumunda olan İngiltere Premier Lig’de liderlik koltuğunda rakiplerine büyük fark atan Liverpool var. Geçen yıl bir puanla şampiyonluğu kaptırdığı Manchester City 1,3 milyar Euro’luk kadro değeriyle ilk sırada yer alırken, Liverpool’un kadro değeri 1,1 milyar Euro.

İspanya La Liga, 5,95 milyar Euro ile kadro değerinde Avrupa’nın ikinci ligi konumunda bulunuyor. Ligde ilk iki sırayı paylaşan Barcelona ve Real Madrid için biçilen değer 1,07 milyar Euro. Her iki takımda kadro değerini sahaya yansıtıyor. Son 15 yıla baktığımızda La Liga’da şampiyonluk iki takım arasında gidip geliyor. Araya sadece 2014’de Atletico Madrid girdi. İtalya Serie A’nın değeri 5,43 milyar Euro civarında bulunuyor. Ligde ilk iki sırayı 42 puanla Inter ve Juventus paylaşırken, en pahalı kadroya son 8 yılı üst üste şampiyon tamamlayan Torino ekibi sahip. Juventus’un değeri 810 milyon, Inter’in ise 655 milyon Euro. Inter’in değeri tek başına Süper Lig’in 18 takımına eşit.

Sıralamada dördüncü Almanya Bundesliga geliyor. 18 takımı Bundesliga’nın toplam kadro değeri 4,88 milyar Euro. İlk sırada tabiki Bayern Münih var. 892 milyon Euro kadro değeriyle rakiplerine büyük fark atan Bayern Münih’te ilk devre rüzgar tersten esti. Ligin ilk devresini 33 puanla 3. sırada bitirdi. Kadro değeri sıralamasında Bayern ve Dortmund’un ardından üçüncü sırada bulunan RB Leipzig, Bundesliga’da devreyi 37 puanla lider tamamladı. 595 milyon Euro değerindeki Leipzig’i yarışta 35 puanla Mönchengladbach takip ediyor. Bu sezonun flaş ekibinin kadro değeri ise 316 milyon Euro.

20 takımı Fransa Ligue 1 ise 3,67 milyar Euro kadro değeriyle 5’inci sırada yer alıyor. En pahalı kadro açık ara PSG’nin. 1,01 milyar Euro değer biçilen PSG ligde bir maçı eksik olmasına rağmen en yakın rakibinin 7 puan önünde liderliğini sürdürüyor. Kadro değerinde ikinci sırada 382 milyon Euro ile Lyon bulunuyor. PSG’nin ezici kadro değeri puan tabelasına yansımaya devam ediyor.

Kadro değeri olarak Süper Lig’in önünde Portekiz, Rusya, Hollanda ve Belçika ligleri bulunuyor. Portekiz’de Benfica, Rusya’da Zenit, Hollanda’da Ajax ve Belçika’da Club Brugge liderlik koltuğunda oturuyor. Bu liderlerin tamamı ise liglerinde en pahalı kadroya sahip kulüpler. Mütevazi kadrosuyla liderlik koltuğunda oturan Sivasspor’un bir başka örneği bulunmuyor.

[Hasan Cücük] 2.1.2020 [TR724]

Sizce ne yapmalıyım a dostlar? [M.Nedim Hazar]

Önce bir iki tespit yapayım ardından bunun üzerine birkaç kelam edeceğim.

Zalimin zulmünün uzaması, mazlumda iki türlü tabii netice veriyor.

Ben de bunu önceden bilmiyordum ve maalesef yaşanan süreçle beraber keşfetmiş olduk.

Birincisi, bitmeyen süreç insanı umutsuzluğa sevk ediyor ve bir süre sonra zalimden ziyade, mazluma yöneliyor. Öfke ve eleştirisini “Bizi bu hale sen düşürdün” psikolojisiyle mazluma eleştirdiği konularda haklı olsa bile unuttuğu çok önemli bir detay var; mazlum ne kadar kabahatli, hatalı, suçlu olursa olsun, ülkenin ve dünyanın zalim ile ilgili bir sorunu orada duruyor. Diyelim ki mazlum, “Kardeş haklısın, bunların hepsinin sebebi benim, Allah beni kahretsin” dese bile sorun çözülmüyor, zalimin zulmü tüm şiddetiyle devam ediyor.

İkinci netice ise; zalimin zulmü uzadıkça mazlum illegaliteyi öğreniyor, öğrenmek mecburiyetinde kalıyor. Hayatında imitasyon telefon kablosu almamış insanlar sahte pasaport nasıl bulunur, bir şekilde öğreniyor.

Belediye otobüsüne, metroya biletsiz binmemiş insanlar sınırlardan nasıl geçileceğini çözüyor.

Adına “Tenkil” dediğimiz son derece karanlık ve aşağılık bir çağı yaşıyoruz.

Dürüst, namuslu, onurlu, vicdanlı kim varsa, büyük ya da küçük, bir şekilde bu süreçten olumsuz etkileniyor, kendi payına düşen zulmü yaşıyor.

Bu süreçte en az zulüm kadar acı veren durum ise, tüm her şey toplumun gözü önünde yaşanırken, kitlelerin zulme tepkisiz kalması ve hatta destek vermesi.

Bazen susarak yapıyor bunu, bazen “Ama siz de…” diye başlayan cümleler kurarak, ya da “Suçu olmasa bir şey olmaz, niye falancaya dokunmuyorlar” diyerek, kimi zaman da bizzat oy kullanarak veriyor desteğini.

Zulüm ve karanlık uzadıkça uzuyor bu sebeple.

Yine acizane bir kanaatimi söyleyeyim, 15 Temmuz’da yaşananları, olayın kahramanları dahil, kimsenin tam olarak bilebildiğini zannetmiyorum.

Durum böyle iken biz sıradan insanların bilebilmesi şüphesiz mümkün değil.

Herkes, zamanla gerçekler ortaya çıkacak, filan diyor ama açıkçası ben pek o fikirde değilim. Tarih boyunca karanlık, sisli, bulanık bir gün ve gece olarak kalacak gibi.

Ancak, olayın kahramanlarının bu müessif hadiseyi kullanarak yapmak istedikleri netleştikçe tablo ve algı değişecek. Bu çetrefilli ve girift mevzuya şimdi dalacak değilim.

Ancak 15 Temmuz sonrasında yaşanacakları tahmin etmek çok güç değildi.

Nitekim başta Kurtulmuş gibi bu işin bilinçli-bilinçsiz payandalarının da ifade ettiği gibi, “15 Temmuz olmasaydı, bu kadar büyük sosyal kıyım yapamazlardı” gerçeği de orada duruyor.

Şahsen o gece rahatsız, yatakta uyuyan biri olarak uçak sesleriyle uyanmış biriydim. İki gün boyunca ne yapmam gerektiği konusunda kafam allak bullak idi.

Eşim ve oğlumun zorlamasıyla “hele bir yurt dışına git, duruma bakarsın, bir hafta sonra dönersin” diye adeta zorla yurt dışına çıkmış biriyim.

Çıktıktan birkaç saat sonra ise evim polis tarafından basıldı.

Olağanüstü Hal Dönemi’nin her mağduru gibi ben de hayatımda büyük olumsuzluklar, maddi, manevi kayıplar yaşadım. Sadece ben değil, akrabalarım, benimle iletişimi olan insanlar da zarar gördüler.

Bu sebeple benimle iletişimi kesen hiç kimseye gönül koymadım. Yüzüme telefon kapatandan tutun da, numaramı engelleyenler, sosyal medyada takibi bırakmakla birlikte engeli basan insan sayısı binlerce oldu.

Dediğim gibi kimseye en ufak bir kırgınlık ve kızgınlığım olmadı.

Evladım gibi gördüğüm, okuması için elimden geleni yaptığım, yurt dışında eğitim alması için ön ayak olduğum avukat kardeşim “Kusura bakma FETÖ davalarına bakamıyoruz” diyerek yüzüme telefonu kapadı mesela. Bir daha da rahatsız etmedim onu. Belki ilerde helalleşiriz bilemiyorum.

Yurt dışına çıktıktan birkaç gün sonra, bugünlerde kâğıt israfı olarak görülüp kapatılan iktidar yandaşı gazetelerden biri tam sayfa haber yayınladı. Enteresandır, sayfada benim de ismim geçiyordu.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⬇️


Güneş Gazetesi’nin tam sayfa haberine göre MİT TIRları Kumpası’nın kurgulandığı bir masa vardı ve bu masadakilerin hepsi haindi. Ben de bunlardan biriydim.

Birincisi masada ben yoktum.

Benim ismimi başka birinin resminin altına yazmıştı havuzcu arkadaşlar.

İkincisi ben muhabirken en son rahmetli Özal’ı takip etmiştim, sonrasında neredeyse hiçbir siyasetçi ile bir masada oturmadım, kimsenin uçağına binmedim. Kılıçdaroğlu ile hayatımda yüz yüze görüşmemiştim.

Düpedüz yalandı bu ama hakikat bu ülkede kimin umurunda idi ki?

Kaldı ki o masada olsam ne yazardı. Belli ki meşru bir siyasetçi, meşru bir gazeteyi ziyaret etmiş ve bir öğlen yemeği yenmişti.

Her neyse, sosyal medya trolleri, Perinçek’in ifadesiyle “siyasetin köpeği olmuş” bir takım art niyetli savcılar herkes gibi ben ve ailemle ilgili de harekete geçtiler. Gözaltı, tutuklama vesaire… Türkiye’de olsam nerede olacağımı aşağı yukarı herkes tahmin ediyordur.

Şöyle de tarihe geçecek bir absürtlük söz konusu; Adalet bakanlığı, masumiyetini ispat edenlerin haklarının geri verileceğini filan söylüyordu.

Tarih boyunca en iptidai toplumlarda bile bir masuma, “suçsuzluğunu ispat et, seni serbest bırakalım” denilmez. Hele ki modern demokratik, hukuk devletlerinde. İddia eden, suçu ispatlamak durumundadır.

Haftalar ayları, aylar yılları kovaladı.

Sağlığım bozuldu, iki kalp krizi üst üste geçirdim, kalbime iki stent takıldı.

Hayatım boyunca kalemden başka kazanç kapım olmamıştı. Ancak, gizliden gizliye selam gönderip “aslında ne kadar iyi insan olduğumu” bilmelerine rağmen bir süre araya mesafe koyarsak iyi olacağını söyleyen çevrelerim oldu. 10’a yakın kitap yazmıştım ama yayınevlerim kitaplarımı imha etmek bir yana PDF kopyalarını bile sanki vebalı metinmiş gibi imha etmişlerdi.

Bırakınız yazarak ekmeğimi kazanmayı, benim yazdığım bir şeyi ülkemde okumak suç delili sayılabilirdi.

Tenkil süreci boyunca en çok duyduğum cümlelerden biri de, “Siz kapağı yurt dışına attınız, keyfiniz yerinde, biz burada perişanız” cümlesiydi.

Bir kere bu durum, yapılan diğer eleştiriyi boşa düşürüyordu.

Diğer eleştiri ise, “Vaktiyle siz bu adamlara destek verdiğiniz için siz de suçlusunuz…”

Her iki tespit ve bakış açısı da hem haksızca, hem de sakattı. Kimsenin bir eli yağda bir eli balda olmadığı gibi, öyle can sıkıcı ve içinden çıkılmaz anlar oluyordu ki, insanın zihninden “Şimdi hapishanede olsam, en azından kafam rahattı” diyebiliyor insan.

Zira sadece kendimizden ibaret değiliz, eşimiz, çoluk çocuğumuz, anne babamız var hepimizin. Örneğin benim liseye giden çocuğum okulunu değiştirmek zorunda kalmış, üniversiteli evladımın Erasmus hakkı “terörist kızısın” denilerek üstelik tehditle engellenmişti. Hem bırakınız eğitimi, her an tutuklanma korkusuyla, evimde perde açılmıyor, ışıklar yakılmıyordu. Bir diğer oğlum güzel sanatları bırakmak zorunda kaldı…

Kişisel hikâyemi paylaşarak kimseyi acındırmak derdinde değilim, öyle yapsam şimdiye kadar yapardım emin olun. Birkaç kitaba yetecek kadar acı yaşadık hepimiz.

Eleştiriler… Eleştiriler…

Ülke ve sosyal grup olarak korkunç bir travma yaşamıştık ve herkes kendi karakteri, ruh hassasiyeti ölçüsünde yaşıyordu bu travmanın neticelerini. Çok ciddi depresyon ilaçları ve Vertigo hapları ile dengemi zar zor sağlıyordum ama bir yandan da “bunlara siz destek verdiniz” eleştirisi bir türlü bitmek bilmiyordu.

Elbette Erdoğan ve AKP iktidarının bir dönem beğendiğim ve yazılarımla desteklediğim olumlu politikaları ve siyaseti olmuştu. Hatta itiraf edeyim, bugün her şeye rağmen yine o tür olumlu işleri yapan olursa yine elimden geldiğince olumlu yazılar yazarım.

Ancak hükumetin bir icraatını olumlu bulup desteklemek ayrı bir şey, bir kişi ya da bir partiye kefil olmak ayrı.. Kimseye garantör olmadım hayatım boyunca ben.

Peki ne yapmak lazımdı?

Yani iktidarın olumlu işlerinde de klasik CHPli güruh gibi hep karşısında mı durmak lazımdı?

Ya da olumsuz işler yapmaya başlayıp, ülkeyi tek adam rejimine çevirmeye başladıklarında, “madem eskiden destekledik, şimdi de destekleyelim” mi demek lazımdı?

Elbette cemaat ve hizmet hareketinin hataları, yanlışları vardı. Ancak şunu bir kez daha net olarak ifade edeyim; bu ülkede yaşananlar ya da cemaatin yaşadığı bu tenkil (soykırım) yaptığı hatalar ya da yanlışlar yüzünden değil, aksine doğrular yüzündendir.

30 yıldan fazla bir süredir gazetecilik yapıyorum. Bu sürenin neredeyse tamamında Zaman gazetesinde ya muhabir olarak görev yaptım ya da köşe yazarı olarak.

Sizi tüm samimiyetimle temin ederim ki, bir kez ama bir kez bile bir kişi arayıp “şu insanı karala, şuna iftira at, şunun hakkında şöyle şöyle yazsana” demedi. Yeminle diyen olmadı… Gazetenin her haberine kefil olacak halim yok ama bir kez bile bilerek isteyerek kimseye iftira attıkların görmedim, duymadım. Elbette benim de karşı çıktığım, canımı sıkan oto sansür gibi şeyler olmuştur. Ancak dediğim gibi bu hatalar ve yanlışlar bir sosyal grubu linç edip, ölüme mahkûm ettirecek hatalar değildir. Kaldı ki, o hataları yaptık diye yaşamadık tüm bunları.

Bugün geriye bakıp o dönemi top yekûn olarak yargılayıp “ama siz de” diye başlayıp zalimi ıskalayan her görüşü, eğer samimi ise bu “zalim sürecin” uzadıkça uzaması neticesine bağlıyorum. Bir de samimi olmayan grup var ki, onlara bir çift lafı bile zait görürüm. Çöplüklerinde boğulsunlar.

Eğer, masumiyet ve samimiyet konusunda Türk medyasında bir sıralama yapılacaksa, inanın ilk sırada gelen yayın organı Zaman gazetesi olacaktır.

Kaldı ki, ekmeğinden edilen, çalıştığı işyerinden gaz bombalarıyla sürüklenerek dışarı atılan ve tek suçları iktidar muhalifliği olan bir basın organının suçu ne olursa olsun, gazetecilik anlayışından dolayı yokluğa mahkum edilmesi son derece insafsızcadır. Bunu desteklemek, oh çekmek ya da her fırsatta, “vaktiyle siz de böyle yapıyordunuz” filan demek, en hafif tabirle insafsızlıktır.

Son bir durum tespiti yaparak yazıyı bitireyim, yoksa bu hamur çok su götürür.

Darbe girişimi sonrası yaklaşık 2 buçuk sene ne sosyal medyaya girdim ne de yazı işiyle filan uğraştım. Sadece kitap yazdım, belgesel metinleri yazdım ve rızkımı kazanmak için başka işlerle uğraştım. İçli köfte yapmayı öğrendim mesela. Laf aramızda övünmek gibi de olmasın, iyi de yaparım yani.

Yapılan en çok eleştiri neydi biliyor musunuz?

“Nerede Nedim Hazar, darbeden sonra kayboldu, esas şimdi bir şeyler söylemesi gerekirken, bizleri böyle bıraktı kaçtı gitti.”

Birkaç samimi dostun ısrarıyla tekrar yazmaya başlayınca ne denildi biliyor musunuz?

“Ya yeter susun artık ya, sizin için uzaktan böyle sallamak, yazı yazmak en kolayı…”

Söyleyin bakalım şimdi ben ne yapayım?


[M.Nedim Hazar] 2.1.2020 [TR724]

Türkiye dünyadan koptu mu? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Türkiye karanlık bir dönemden geçiyor. Bu yazıda, Türkiye’de yaşananları küreselleşme bağlamında incelemek istiyorum. Genel tanıma göre küreselleşme ekonomik, kültürel ve politik alanları kapsayan, dünyanın küçüldüğü, ülkelerin karşılıklı bağımlılıklarının arttığı, insan hareketlerinin, mobilitenin ivme kazandığı bir sürece işaret ediyor. Hammadde aşamasından üretime, pazarlamadan dünya pazarlarının birbiriyle bütünleşmesine kadar, birçok ekonomik süreç, küreselleşti. Ekonominin dışında, kültürel bir küreselleşme de yaşanıyor. Kitle iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla beraber dünyanın dört bir köşesinde yaşayan insanlar birbirleriyle çok yüksek hızlarda iletişim kurma olanağını elde ettiler. Bu durum hepimizin yaşamını derinden etkiledi. Bundan yüz yıl kadar önce mektup ve telgraf, sınırlı oranda telefon gibi iletişim araçlarıyla iletişim kuran insanlar, bugün akıllı cep telefonlarındaki basit uygulamalarla hem inanılmaz hızda, hem de görüntülü, sesli ve yazılı olarak birbirleriyle iletişim kurabiliyorlar.

Bu durum küreselleşmenin hız kazanmasına ve derinleşmesine neden oluyor. Aynı zamanda ekonomik süreç ağının gözeneklerini de hem ufaltıyor – yani daha mikro alanlara sirayet ediyor – hem de ekonomik küreselleşmenin etki gücünü de arttırıyor. Kültürel olarak, özellikle internet ve yüksek teknolojilerin dili olan İngilizce küresel bir dil halini aldı. Bu süreç daha da hızlanacak. Bugün bu süreçten etkilenen sadece Batı dışı toplumlar değil. Fransızlar veya Almanlar, bu dil-küreselleşmesini örneğin Türklerden daha az mı tehdit edici olarak algılıyor sanıyorsunuz?

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⬇️


Fakat küreselleşme bir “süreç”. Yani uzaktan kontrol edilen ve bir düğmeye bastığınızda her şeyi eski haline çevirebileceğiniz bir şey değil. Daha da önemlisi, bir ideoloji değil, bir sosyal gerçeklik. Sosyal fenomenler – görüngüler – insanlar tarafından neden olunan şeyler olsa da, insanlar tarafından kontrolü tümüyle mümkün olan şeyler değildir. Mesela küreselleşmeyle nüfus artışı arasında korelasyon – birbirini etkileme ilişkisi – var. Nüfus artışını uzun süreçte kontrol etmek teoride mümkün olsa da, süre olarak nüfus artış hızının düşürülmesi, ancak on yıllar sürecek küresel politikalarla olanaklı olabilir. Küreselleşme üzerindeki etkisi daha da uzun zaman alacaktır. Bu durumda kontrol tamamen bizde diyebilir miyiz? Sosyal görüngüler böyledir. Ortaya çıkışı insanların toplum halinde yaşamasına bağlıdır. Yani nedenleri insandır. Fakat onları değiştirmek çok daha zor bir şeydir.

Küreselleşmenin geriye çevrilmesi imkansız. Fakat daha kontrol edilebilir, daha “pozitif” bir küreselleşme arayışında çok da umutsuz olmamak gerekiyor. Bugün insanlığın bir arada çalışmaya her zamankinden daha fazla ihtiyaçları var. Küresel sorunlar olan ilkim ve çevre sorunları, uluslararası terörizm, salgın hastalıklar, yasadışı göç, kuzey-güney hattı boyunca görülen yoksulluk sarmalı gibi küresel sorunlar, politik alanı da küreselleşmenin etkisine ister istemez sokuyor. 1648 Westfalya Antlaşmasından sonra ortaya çıkan teritoryal devlet, 1789 Fransız Devrimi’nden sonra teritoryal ulus devlete evrildi. Bu çok uluslu ve kozmopolitan imparatorlukların sonunu getiren süreci başlattı. Avusturya-Macaristan, Rus Çarlığı, Osmanlı İmparatorluğu gibi birden çok süjesi olan imparatorluklar ulus devletlere parçalandılar. Bu süreç de erken dönem küreselleşmenin bir parçası olarak yorumlanabilir. Bugün bu ulus devlet konsepti, küreselleşen dünyanın küresel yönetişimi önünde el ciddi engel. Fakat bir dünya devleti kurulamayacağına göre, bugün eldeki gerçek olan ulus devletlerle yukarıda saydığım küresel meydan okumalara ve sorunlara çözümler üretebilmek zorundayız. Küresel ısınmayı engellemek için, örneğin, tüm devletlerin birlikte, ortak amaçlar için ve ortak bir stratejiyle hareket etmesi gerekiyor. Bu durumda, yerel sorunları bırakıp, ulusal çıkarların daha ilerisinde, daha birleştirici, “insanlığı ön plana çıkartan” yaklaşımların benimsenmesi dışında bir seçme şansımız yok. Bu, ancak küresel yönetişimin daha efektif hale getirilmesiyle başarılabilir. Bu argümanların tümü, küreselleşmenin ancak ortak politik bir kültürle, beraber hareket edilerek, küresel bir ağ ve karar hiyerarşisi içinde kontrol edileceğine işaret ediyor.

Gelelim Türkiye’ye..

Bugün Türkiye’de inanılmaz bir içe kapanma var! Ve dahası, küresel olarak önemi gittikçe artan ortak politik kültürden tam bir kopuş yaşanıyor. Bu politik kültürün en başta gelen özelliklerinden biri insan ve azınlık haklarıysa, diğeri demokratikleşme ve şeffaflaşmadır. Diğer değerler arasında cinsiyetler arası eşitliğin artması, yasalar önünde hesap verebilen iktidar anlayışı, hukuk devleti, hukukun üstünlüğü gibi kriterler sayılabilir. Dünya bugün bu ve buna benzer küresel standartları destekleyen ve bunların karşısında yer alan, ayak direten ülkeler arasında kabaca iki kampa ayrılmış durumda. Rusya, Çin, İran, Kuzey Kore, Ortadoğu’daki devletler, Venezüella gibi bazı Latin Amerika devletleri, Afrika kıtasındaki devletlerin önemli bir bölümü vs. bu küresel standartları sadece uygulamamakla kalmıyor, vatandaşlarına bu standartların “Batılı standartlar” olduğuna dair propaganda yapıyor. Batı’nın “kültür emperyalizmi” yaptığına dair iddiaları, Batı’nın reel emperyalizm tarihiyle bileşince, gayet ikna edici bir şüpheciliği anlamamak olanaklı mı? Fakat bu, bahsettiğim ülkelerin haklı olduğunu mu gösterir? Bu standartların alternatifi var mı? Çin, Müslüman Uygurları toplama kamplarında endoktrine ederken, ya da Rusya’da muhalifler acımasızca bastırılırken, bazı Müslüman ülkelerde insanlar vinçlere asılırken ya da kafaları, uzuvları kılıçla kesilirken, o kurbanlara sorsanız, o küresel standartları istemezler mi sanırsınız! Her insan, insanca yaşamı hak eder! Yani küreselleşme ile dünyaya yayılan politik değerler ister Batı’dan isterse de Satürn’den gelsin, bu değerler eğer sizin yaşam standartlarınızı yükseltiyorsa, bu değerleri sahiplenmek insan olmanızdan gelen bir reflekstir. Bu kriterlerin sağladığı standartlar ekseninde “Müslüman değerlere göre yaşayan toplum endeksleri” falan yapmak, ancak kendi kendini tatmindir, başka bir şey değil! Nu mesele Müslüman, Rus-Ortodoks, Hindu vs. kültürlerin değerleri meselesi değil. Bu bahsettiğim değerleri uygulamak için ille de Ortodoks veya Hindu teolojisinden ya da İslami kaynaklardan referans bulmak – ya da zoraki üretmek diyelim daha doğru olur! – zorunda değiliz. Amerika’yı yeniden keşfetmeye çalışarak bir şey elde edemeyiz. İnsan hakları insan haklarıdır, diğer standartlar da öyle! Bunlar insanlığın ortak küresel mirasıdır. Televizyonu kimin geliştirdiğinin ya da ilk uçağı kimin yaptığının, televizyon seyretmekle ya da uçakla yolculuk yapmakla bir işlevsel ilişkisi var mıdır? İlk Hindu televizyonunu keşfetmek ya da ilk İslam uçağında uçmak gibi saçma sapan bir şey olmayacağına göre, küresel politik haklar ve standartları ortak insanlık mirası addederek bunları lamı cimi olmaksızın uygulamadan uygar ve insanca bir düzen kurulamaz.

Türkiye’de bugün rejimin yapıcısı ve sahibi olan tüm güçlerin ortak noktası, bahsettiğim küreselleşmeye karşı çıkmaktır. Küreselleşmeyi aç-kapa yapılabilecek bir makine sanıyorlar! Küreselleşmenin bir ABD veya Batı ideolojisi olduğunu zannediyorlar. Bunu kollarında Swatch saatler ve ayaklarında Nike ayakkabılar varken, kullandıkları cep telefonları iphone veya Samsung’ken yapmaları onları daha da gülünç kılıyor. Batı’lı değerlerin insanların devleti sorgulamasına olanak tanımasından ödleri kopuyor. Rusya veya Çin, İran veya Suudi Arabistan bu nedenle ille de interneti kontrol edelim diyorlar. Çünkü kendi insanlarının dünyanın gelişmiş bölgelerindeki insanların yaşam standartlarını görüp bunları talep etmesinin, kendi barbar iktidarlarını bitireceğinin farkındalar! Türkiye bunlardan farklı bir ülke değil artık.

Türkiye, 17 Aralık ve 15 Temmuz milatları arasında rejimini tümüyle bu küreselleşme karşıtı ligdeki devletlere benzetti. Var olan anayasal düzenini sıfırladı. Özgürlüklerin alanını önce kademeli olarak daralttı, sonrasında bugünkü ortamı peyda etti. Bugün Vikipedi’nin bile engelli olduğu, sosyal medyanın Big Brother tarafından sürekli sansürlendiği ve kontrol edildiği bir Rusya-Çin ligi oyuncusudur Türkiye!

İslamcısı, ulusalcısı, Kürdü, sosyalisti, milliyetçisi, küresel değerler söz konusu olduğunda, farklı mazeretler ve bahanelerle bunlara karşı çıkıyorlar. İslamcılar İslami referanslarla (kategorik ve antagonistik Batı algısı ile), ulusalcılar Sevr sendromu üzerinden, Kürtler Marksist PKK’nın endoktrinizasyonu yüzünden, sosyalistler yine Marksist ekonomi politik okuyuş ve demokratik değerleri “burjuva demokrasisi” diye aşağı görerek, yeni rejim realitesi olan statükodan yana tutum alıyorlar. Ülkede net bir “özgürlük talebi” olmamasının nedenleri arasında bugün geniş toplum kesimlerinin yukarıda izah ettiğim Batı karşıtı pozisyonlarının birincil derecede önemli rol oynadığını düşünüyorum. Bu kesimler, Türkiye’nin “Batı’ya kafa tutan” bir pozisyonu olduğunu düşünüyor. Bundan gurur duyuyor. İslamcısı, ulusalcısı, Kürdü, sosyalisti, milliyetçisi bir anti-küreselleşmeci üçüncü dünyacı tutumla, bir kurban tutumu içindeler. Bu garip algı, rejimi konsolide ediyor.

Türkiye küresel değerlerle barışmazsa bu kara delikten çıkamaz. Bu haliyle dünyadan kopmuş bir ülke görünümünde. Diğer yazılarımda bu konuyu daha derinlemesine incelemek istiyorum.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 2.1.2020 [TR724]