Pnömoni halk arasında bilinen adıyla zatürre, dünyada en sık görülen hastalıklar arasında altıncı sırada yer alıyor. Bulaşıcı olan bu hastalığa mikroorganizmalar sebep oluyor. Zatürre, risk grubunda yer alan 65 yaş üstü kişiler ve kronik hastalığı olanlarda daha ağır seyrediyor ve hayati tehlikeye yol açabiliyor. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Füsun Soysal, çocuklar başta olmak üzere, kalp, şeker, böbrek, karaciğer gibi kronik bir hastalığı olanlar, kanser hastaları, bağışıklığı baskılayıcı ilaçlar ve kortizon kullananlar, 65 yaş ve üstü erişkinler, organ nakli olanlar, sigara ve alkol bağımlıları, KOAH hastaları, astım ve geçirilmiş tüberkülozu olanların zatürreye karşı risk altında olduklarına dikkat çekiyor.
Mikrobun vücuda ilk girdiğinde üst solunum yolu veya grip aşamasında bulaşıcı olduğunu belirten Soysal, ’’Mikrop, bulaştığı her insanda zatürre yapmayabilir. Aynı mikrop bağışıklığı güçlü bir kişide gribe neden olurken bağışıklığı düşük bir kişide zatürreye neden olabilmektedir. Bu da yine kişinin vücut direncine bağlı olarak değişmektedir.’’ diyor. Soysal’a göre, sağlıksız beslenmek, düzensiz uyumak, el ve vücut hijyenine özen göstermemek, soğuk havaya maruz kalmak bağışıklığı düşürmekte bunun sonucunda da vücut mikroplara, virüslere açık hale geliyor.
En önemli belirtisi öksürük
Zatürrenin en önemli belirtilerinden biri öksürüktür. Öksürüğün kuru ya da balgamlı olması kişinin aldığı mikroba ve bünyesine göre değişebilmektedir. Örneğin atipik zatürrede kuru öksürükler daha fazla görülmektedir. Ama toplum kökenli denilen klasik bakteri kaynaklı zatürrelerde balgam daha ön planda olabilmektedir. Yüksek ateş, göğüs ağrısı ve nefes darlığı zatürrenin diğer önemli belirtileri arasında yer almaktadır. Bu bulgularda yine zatürreyi yapan mikrobun çeşidine göre farklılık göstermektedir. Bunların yanında halsizlik, iştahsızlık, mide bulantısı ve genel vücut ağrıları olabilmektedir. Daha ileri evrelerde bulantı, kusma, bilinç kaybı ve ciddi nefes darlığı görülebilmektedir.
Bağışıklığı güçlü tutmak zatürreden koruyor
Başta toplum kökenli zatürre olmak üzere pnömokok bakterisinin neden olduğu enfeksiyonlara karşı etkili zatürre aşısı bulunmaktadır. Yılın her dönemi uygulanabilen bir aşıdır. Yaşam boyu etkili olan zatüre aşısı mevcuttur. Çocuklara, 65 yaş üstü bireylere, çok sigara içenlere ve ağır zatürre atlatmış riskli tabloda yer alan kişilere yapılmalıdır. Ayrıca 50 yaş üzeri kronik akciğer hastalığı, böbrek yetmezliği, diyabeti ve kalp hastalığı olan, kemoterapi gören, bağışıklığı bir şekilde baskılanmış kişilere de zatürre aşısının uygulanması gerekmektedir Sık gribal enfeksiyon geçiren ve bağışıklığı düşük kişilerde bu aşıyı yaptırabilirler. Zatürreden vücut direncini güçlü tutarak korunmak mümkün olmaktadır. Sebze ve meyve içerikli doğal ve sağlıklı beslenmek, düzenli uyuma, bol su tüketmek, hijyen kurallarına uymak bağışıklığı güçlendirerek zatürreye karşı koruma sağlamaktadır.
[TR724] 1.12.2018
‘İngiltere’deki Akın İpek kararı ve Adalet Bakanlığı yazısı delil, mahkemelere sunun’
Akın İpek’in iade talebinin İngiltere mahkemelerince reddedilmesiyle birlikte Hizmet Hareketi’ne yönelik hukuksuz tutuklama ve yargılama ve sorgular tekrar tartışılmaya başlandı.
Gazeteci Tarık Toros ile Turan Görüryılmaz, Moonstar Tv’de işadamı Akın İpek’in iade talebine karşı İngiliz mahkemelerinin verdiği kararı değerlendirdi. Gazeteci Toros, çatı davası iddianamesinin Akın İpek’in iadesi için İngiltere mahkemelerine sunulduğunu, bu yüzden Türkiye’nin Adalet Bakanlığı aracılığıyla ilettiği belgelerde yüzbinlerce insanı mağdur eden ‘cemaat davaları’ndaki hukuksuzlukları deşifre ettiğine işaret etti.
AKIN İPEK: ADALET BAKANLIĞI AÇIKLAMASI İÇTİHADDIR, TERSİ UYGULAMALAR DERHAL DURMALI
Youtube’daki canlı yayına telefonla bağlanan işadamı Akın İpek, “Adalet Bakanlığı’nın imzası bulunan bu yazılı belgeyi götürüp, mahkemelere sunabilir. Mahkemeler aksine karar veremez. Mahkemelerde yapılan hatalar kabul ediliyor. Bu hataların Adalet sistemi içinde düzeltiliyor, diyor. Adalet Bakanlığı’nın hukuken ve kanuna dayalı bu açıklamasından sonra yargıç ve savcıların bundan sonra bireysel alacakları kararlar suç olur. Bakanlık yazısı bir içtihaddır. Bakanlık, açık bir beyanla bunu dünya kamuoyuna deşifre etmiştir.” değerlendirmesinde bulundu.
Anayasayı ihlal, hükümeti ortadan kaldırmak, casusluk, resmi evrakta sahtecilik, terör amaçlı para toplama gibi ipe sapa gelmez suçlamalarla Türkiye’nin İngiltere’deki bazı isimleri istediğine işaret eden Toros, TR724’te de kaleme aldığı İngiliz Mahkemesinin gerekçeli kararının detaylarını anlattı.
‘ADALET BAKANLIĞI’NIN İNGİLTERE’YE GÖNDERDİĞİ BELGEYİ HERKES MAHKEMELERE SUNSUN’
Toros şunları söyledi: “Akın İpek ile ilgili mahkeme kararı sadece Sayın İpek’i ilgilendirmiyor. 8 Kasım 2018 tarihinde mahkemeye gönderilen resmi bir mektup var. Hakim, Türkiye Adalet Bakanlığı bana önemli bir evrak sundu. Bu evrakın adaletin tecellisi adına kanıt olarak kabul edilmesini, dosyaya girmesini istiyorum, diyor. Bir numaralı evrak diyor ki, Türkiye Adalet Bakanlığı göndermiş, Dış İlişkiler Avrupa Birliği Genel Müdürlüğü göndermiş. Adalet Bakanlığı’nın kendini ihbar ettiği bir bölüm de var bu yazıda. Türkiye Adalet Bakanlığı o evrakta diyor ki:
‘FETÖ davaları Yargıtay’da temyiz edilir. 2018 başından beri yerel mahkeme kararlarının yüzde 40’ı aşağıdaki nedenlerle bozuldu:
Sanığın Fethullah Gülen ve örgütüne sempati duymasına dayalı mahkûmiyet ve cezalar.
ByLock mesajlaşma uygulaması, suç teşkil eden eylemlerde kullanılmadığı sürece kanıt olarak kullanılamaz.
FETÖ’ye finansal destek sağlayan herhangi eylem, kendi başına örgüt üyeliğine kanıt değildir.
Mahkumiyet kararları, sadece polis tarafından elde edilen tanık ifadeleri ve diğer kanıtlara dayandırılamaz. Mahkeme, sanıkların sunduğu kanıtları da dinlemelidir.”
Bizde açılan davalarda takipsizlik ve beraat kararı da var diyor.”
Toros, Adalet Bakanlığı eliyle sunulan bu belgede, onbinlerce mağdurun derhal tahliyesinin gerekçelerinin yazıldığını kaydetti. Toros, Bylock, Bank Asya, dernek üyeliği vs. gerekçesiyle yapılan tutuklama, sorgu va yargılama ve verilen hükümlerin hukuksuzluğunun açıkça itiraf edildiğini dile getirdi.
[TR724] 1.12.2018
Gazeteci Tarık Toros ile Turan Görüryılmaz, Moonstar Tv’de işadamı Akın İpek’in iade talebine karşı İngiliz mahkemelerinin verdiği kararı değerlendirdi. Gazeteci Toros, çatı davası iddianamesinin Akın İpek’in iadesi için İngiltere mahkemelerine sunulduğunu, bu yüzden Türkiye’nin Adalet Bakanlığı aracılığıyla ilettiği belgelerde yüzbinlerce insanı mağdur eden ‘cemaat davaları’ndaki hukuksuzlukları deşifre ettiğine işaret etti.
AKIN İPEK: ADALET BAKANLIĞI AÇIKLAMASI İÇTİHADDIR, TERSİ UYGULAMALAR DERHAL DURMALI
Youtube’daki canlı yayına telefonla bağlanan işadamı Akın İpek, “Adalet Bakanlığı’nın imzası bulunan bu yazılı belgeyi götürüp, mahkemelere sunabilir. Mahkemeler aksine karar veremez. Mahkemelerde yapılan hatalar kabul ediliyor. Bu hataların Adalet sistemi içinde düzeltiliyor, diyor. Adalet Bakanlığı’nın hukuken ve kanuna dayalı bu açıklamasından sonra yargıç ve savcıların bundan sonra bireysel alacakları kararlar suç olur. Bakanlık yazısı bir içtihaddır. Bakanlık, açık bir beyanla bunu dünya kamuoyuna deşifre etmiştir.” değerlendirmesinde bulundu.
Anayasayı ihlal, hükümeti ortadan kaldırmak, casusluk, resmi evrakta sahtecilik, terör amaçlı para toplama gibi ipe sapa gelmez suçlamalarla Türkiye’nin İngiltere’deki bazı isimleri istediğine işaret eden Toros, TR724’te de kaleme aldığı İngiliz Mahkemesinin gerekçeli kararının detaylarını anlattı.
‘ADALET BAKANLIĞI’NIN İNGİLTERE’YE GÖNDERDİĞİ BELGEYİ HERKES MAHKEMELERE SUNSUN’
Toros şunları söyledi: “Akın İpek ile ilgili mahkeme kararı sadece Sayın İpek’i ilgilendirmiyor. 8 Kasım 2018 tarihinde mahkemeye gönderilen resmi bir mektup var. Hakim, Türkiye Adalet Bakanlığı bana önemli bir evrak sundu. Bu evrakın adaletin tecellisi adına kanıt olarak kabul edilmesini, dosyaya girmesini istiyorum, diyor. Bir numaralı evrak diyor ki, Türkiye Adalet Bakanlığı göndermiş, Dış İlişkiler Avrupa Birliği Genel Müdürlüğü göndermiş. Adalet Bakanlığı’nın kendini ihbar ettiği bir bölüm de var bu yazıda. Türkiye Adalet Bakanlığı o evrakta diyor ki:
‘FETÖ davaları Yargıtay’da temyiz edilir. 2018 başından beri yerel mahkeme kararlarının yüzde 40’ı aşağıdaki nedenlerle bozuldu:
Sanığın Fethullah Gülen ve örgütüne sempati duymasına dayalı mahkûmiyet ve cezalar.
ByLock mesajlaşma uygulaması, suç teşkil eden eylemlerde kullanılmadığı sürece kanıt olarak kullanılamaz.
FETÖ’ye finansal destek sağlayan herhangi eylem, kendi başına örgüt üyeliğine kanıt değildir.
Mahkumiyet kararları, sadece polis tarafından elde edilen tanık ifadeleri ve diğer kanıtlara dayandırılamaz. Mahkeme, sanıkların sunduğu kanıtları da dinlemelidir.”
Bizde açılan davalarda takipsizlik ve beraat kararı da var diyor.”
Toros, Adalet Bakanlığı eliyle sunulan bu belgede, onbinlerce mağdurun derhal tahliyesinin gerekçelerinin yazıldığını kaydetti. Toros, Bylock, Bank Asya, dernek üyeliği vs. gerekçesiyle yapılan tutuklama, sorgu va yargılama ve verilen hükümlerin hukuksuzluğunun açıkça itiraf edildiğini dile getirdi.
[TR724] 1.12.2018
Londra’da hâkimler varmış [Semih Ardıç]
Medya, matbaacılık, altın madenciliği ve enerji sektörlerinde faaliyet gösteren Koza İpek Holding’in patronu Akın İpek 5 seneden beri “suçsuzluğunu” ispat etmeye çalışıyor.
Hukukun temel düsturlarının ters yüz edildiği yeni Türkiye’de insanlar suçsuzluğunu ispat etmekle mükellef! Nitekim üstünlerin hukukunda böyle ferman buyuruldu
“MÜKEMMEL” DİYE ŞİRKETLERİNE EL KONULDU
27 Ekim 2015’te Türkiye’nin vergi rekortmeni şirketlerine kayyım tayin edilirken mahkeme kararına gerekçe olarak tek bir suç gösterilememişti.
Daha sonra Anadolu Üniversitesi’nin rektörlüğü ile taltif edilen Prof. Dr. Şafak Ertan Çomaklı’nın hazırladığı evlere şenlik bilirkişi raporu ile milyar dolarlık bir grup iktidar marifeti ile gasp edildi.
Çomaklı, “Türkiye gibi kayıt dışılığın yüzde 30’ları aştığı bir ülkede bu kadar muntazam ve mükemmel bir muhasebe (kayıt) sistemi tutmak şüphe uyandırmaktadır.” diyerek hukuk tarihinde utanç vesikası olarak hatırlanacak bir rapor hazırlamıştı.
KURT KUZUYU BOĞAZLAMAYA KARAR VERMİŞ BİR KERE
Raporu yazan da yazdıranlar da kuzuyu boğazlamaya karar vermişti bir kere. O günden bu yana iktidara kapı kulu olmayı reddeden, daha doğrusu sadece ticareti ile iştigal etmeyi tercih eden ailelerin ensesinde boza pişiriliyor.
Koza İpek gibi 1.017 şirket hâlâ Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) kayyımları tarafından idare olunuyor. Şirketler marka değeri, kârlılık ve verimlilik gibi temel parametrelerde her geçen gün geriye gidiyor.
Akın Bey’in Tahkim olarak bilinen Uluslararası Ticaret Mahkemesi’ne müracaatı kabul edilmişti.
TAHKİM, İPEK’İN MÜRACAATINI KABUL ETTİ
Şirketlerini geri almak, ailesine atılan “terör örgütü yöneticiliği” iftirasını müfterilerin suratına çalmak için kendi nezaket ve vakarı ile hukuk mücadelesini sürdürürken, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetinin hukuk dışı baskı ve tehditlerine de boyun eğmiyor.
Hayatını inandığı gibi idame ettiriyor. Annesi Melek Hanım’dan ayrı, kardeşi Tekin İpek hapiste. Yine de duruşu ile kendisi gibi aynı mağduriyetlere maruz kalmış diğer insanlar için hüsnü misal teşkil ediyor.
İADE TALEBİ REDDEDİLDİ
O mücadelede moralini bozmak için elinden geleni ardına komayan, adaletten bînasip bir zihniyet var karşısında. O zihniyetin tecessüm etmiş hali olan AKP’nin İngiltere nezdinde açtığı iade davasında hâkim kararını 28 Kasım’da açıkladı. Karar, “Londra’da hâkimler varmış.” dedirtecek bir karar.
Londra’da Westminster Sulh Ceza Mahkemesi; Koza İpek Holding kurucusu Akın İpek’in yanısıra işadamı Ali Çelik, Talip Büyük ve Mustafa Yeşil’in Türkiye’ye iade edilmesi talebini reddetti.
Hâkim John Zani iade talebinin temelinde hukukî mesnetlerin değil “siyasi motivasyonun” yattığını kaydetti. Zani şahısların Türkiye’ye iadesinin işkence ya da küçük düşürücü muameleye maruz bırakılmama hakkını riske sokacağını, Türkiye’de hukukun üstünlüğü ile ilgili olarak ciddi çekinceleri olduğunu da ilave etti.
SUÇLAMALAR DELİLSİZ
Hülâsa AKP’li Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’e, “Dava siyasî. Türkiye’de adil yargılama yok. Cezaevlerinde kötü muamele var. Suçlamalar delilsiz.” cevabı verildi.
Adalet Bakanlığı’nın Londra’ya gönderdiği evrak başlı başına bir makaleyi hak edecek kadar ibretlik! O evrak Hizmet Hareketi’nin maruz kaldığı hukuk cinayetlerinin bir nevi itirafı gibiydi.
Taşları çok evvelden döşenen mahkemelerin Hizmet Hareketi mensuplarının aleyhine verdiği kararların yüzde 40’ının Yargıtay tarafından bozulduğu belirtilirken, “ByLock mesajlaşma uygulaması, suç teşkil eden eylemlerde kullanılmadığı sürece delil olarak kullanılamaz.” tespitinde bulunuluyor.
Ayrıca, “Finansal destek sağlayan herhangi eylem, kendi başına örgüt üyeliğine kanıt değildir. Mahkumiyet kararları, sadece polis tarafından elde edilen tanık ifadeleri ve diğer kanıtlara dayandırılamaz. Mahkeme, sanıkların sunduğu kanıtları da dinlemelidir.” tespitinde bulunuluyor.” ifadeleri manidar!
ADALET BAKANLIĞI SUÇUNU İTİRAF ETMİŞ
Hukukun İngiltere’de siyasetin köpeği olmadığını gayet iyi bilen Adalet Bakanlığı bürokratları en azından köprüyü geçene kadar mahkemeye “dayı” deme yoluna gitmiş.
Bir manada “hele şahısları bir iade etsinler, gerisi bize kalmış” imasında bulunurken Hizmet Hareketi ile gönül bağı olan yüz binlerce insana nasıl zulmettiklerini de itiraf etmişler.
Akın İpek ve diğer üç ismin şiddete, teröre yahut Türk Ceza Kanunu’na göre suç teşkil edecek bir fiile karışıp karışmadığına dair tek delil sunamayan Adalet Bakanlığı dosyayı kabarık göstermek için bol bol mugalata yapmış.
Çok konuştukça da hukukun nasıl rafa kaldırıldığın tane tane itiraf etmiş.
WESTMINSTER MAHKEMESİ “TAZMİNAT” KAPISINI AÇIK BIRAKTI
Londra’da Westminster Mahkemesi’nin kararı son derece berrak ve şüpheye mahal bırakmayacak kadar kati ifadeler ihtiva ediyor.
Türkiye’nin müracaatı üzerine şüpheliler hakkında tatbik edilen “ev hapsi” tedbirinin bile ne kadar yersiz olduğunun altını çizen hâkim verdiği kararda İpek, Büyük, Yeşil ve Çelik’in İngiltere’den tazminat talep edebileceğine dikkat çekti.
Bahse konu dört isim bu kararın akabinde nasıl bir yol takip eder bilmiyorum, amma velakin onların yerinde bir başkası olsa muhtemelen “1 sterlinlik” manevi tazminat davası açardı ki suçsuzlukları bir kere daha tescil edilsin.
Böylece alın teri dökmeden tek kuruşa tamah etmeyeceklerini de tekrar etmiş olurlardı.
BOYDAK, NAKİPOĞLU VE DİĞER İŞADAMLARI BU YÜZDEN MAHPUS
Bu dava göstermiştir ki Türkiye’de hapiste tutulan binlerce insan, haklarında cezaya hükmedilenler biraz da elleri kolları bağlı kalsın diye tahliye edilmiyor. Akın İpek, Türkiye’de bir nebze hukuk cari iken yurt dışına çıktığı için talihli sayılır.
Hacı Boydak, Memduh Boydak, Şükrü Boydak ve Taner Nakipoğlu gibi Türkiye’nin en başarılı sanayicileri siyasi talimatlarla hareket eden mahkemelerin verdiği kararlarla hürriyetlerinden mahrum bırakılıyor.
Anayasa ile teminat altına alınmış mülkiyet hakları, çalışma ve teşebbüs hürriyetleri alenen ihlal ediliyor.
ŞİRKETLERİNE HAKSIZ YERE EL KONULDU
Evlere şenlik gerekçelerle şirketlerine el konulan ve yardıma muhtaç hale getirilen binlerce işadamına reva görülen muamelenin ne kadar gayr-i insani ve ne kadar gayr-i hukukî olduğunu Londra’da bir hâkim bütün cihana ilan etti.
Türkiye’de hâlâ hukukçu kimliğini muhafaza edebildiğine inanan hâkim-savcı kalmışsa hâkim Zani’nin kararını en azından bir kere okumalı.
Adalet Bakanı Abdülhamit Gül de bizzat adalet tevzi etmesi icap eden Türkiye mahkemeleri hakkında batıda nasıl bir kanaat olduğunu görmek için aynı kararı okuyabilir.
Londra’dan ilan edilen karar, Türkiye’de Hizmet Hareketi’nin muhakeme edildiği çatı davanın bütün argümanlarını çökertmiştir.
Elinden arazisinin zorla alınma ihtimali suâl edildiğinde “Berlin’de hâkimler var.” diyen Alman köylü gibi diyebiliriz: “Neyse ki Londra’da hâkimler var.”
[Semih Ardıç] 1.12.2018 [TR724]
Hukukun temel düsturlarının ters yüz edildiği yeni Türkiye’de insanlar suçsuzluğunu ispat etmekle mükellef! Nitekim üstünlerin hukukunda böyle ferman buyuruldu
“MÜKEMMEL” DİYE ŞİRKETLERİNE EL KONULDU
27 Ekim 2015’te Türkiye’nin vergi rekortmeni şirketlerine kayyım tayin edilirken mahkeme kararına gerekçe olarak tek bir suç gösterilememişti.
Daha sonra Anadolu Üniversitesi’nin rektörlüğü ile taltif edilen Prof. Dr. Şafak Ertan Çomaklı’nın hazırladığı evlere şenlik bilirkişi raporu ile milyar dolarlık bir grup iktidar marifeti ile gasp edildi.
Çomaklı, “Türkiye gibi kayıt dışılığın yüzde 30’ları aştığı bir ülkede bu kadar muntazam ve mükemmel bir muhasebe (kayıt) sistemi tutmak şüphe uyandırmaktadır.” diyerek hukuk tarihinde utanç vesikası olarak hatırlanacak bir rapor hazırlamıştı.
KURT KUZUYU BOĞAZLAMAYA KARAR VERMİŞ BİR KERE
Raporu yazan da yazdıranlar da kuzuyu boğazlamaya karar vermişti bir kere. O günden bu yana iktidara kapı kulu olmayı reddeden, daha doğrusu sadece ticareti ile iştigal etmeyi tercih eden ailelerin ensesinde boza pişiriliyor.
Koza İpek gibi 1.017 şirket hâlâ Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) kayyımları tarafından idare olunuyor. Şirketler marka değeri, kârlılık ve verimlilik gibi temel parametrelerde her geçen gün geriye gidiyor.
Akın Bey’in Tahkim olarak bilinen Uluslararası Ticaret Mahkemesi’ne müracaatı kabul edilmişti.
TAHKİM, İPEK’İN MÜRACAATINI KABUL ETTİ
Şirketlerini geri almak, ailesine atılan “terör örgütü yöneticiliği” iftirasını müfterilerin suratına çalmak için kendi nezaket ve vakarı ile hukuk mücadelesini sürdürürken, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetinin hukuk dışı baskı ve tehditlerine de boyun eğmiyor.
Hayatını inandığı gibi idame ettiriyor. Annesi Melek Hanım’dan ayrı, kardeşi Tekin İpek hapiste. Yine de duruşu ile kendisi gibi aynı mağduriyetlere maruz kalmış diğer insanlar için hüsnü misal teşkil ediyor.
İADE TALEBİ REDDEDİLDİ
O mücadelede moralini bozmak için elinden geleni ardına komayan, adaletten bînasip bir zihniyet var karşısında. O zihniyetin tecessüm etmiş hali olan AKP’nin İngiltere nezdinde açtığı iade davasında hâkim kararını 28 Kasım’da açıkladı. Karar, “Londra’da hâkimler varmış.” dedirtecek bir karar.
Londra’da Westminster Sulh Ceza Mahkemesi; Koza İpek Holding kurucusu Akın İpek’in yanısıra işadamı Ali Çelik, Talip Büyük ve Mustafa Yeşil’in Türkiye’ye iade edilmesi talebini reddetti.
Hâkim John Zani iade talebinin temelinde hukukî mesnetlerin değil “siyasi motivasyonun” yattığını kaydetti. Zani şahısların Türkiye’ye iadesinin işkence ya da küçük düşürücü muameleye maruz bırakılmama hakkını riske sokacağını, Türkiye’de hukukun üstünlüğü ile ilgili olarak ciddi çekinceleri olduğunu da ilave etti.
SUÇLAMALAR DELİLSİZ
Hülâsa AKP’li Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’e, “Dava siyasî. Türkiye’de adil yargılama yok. Cezaevlerinde kötü muamele var. Suçlamalar delilsiz.” cevabı verildi.
Adalet Bakanlığı’nın Londra’ya gönderdiği evrak başlı başına bir makaleyi hak edecek kadar ibretlik! O evrak Hizmet Hareketi’nin maruz kaldığı hukuk cinayetlerinin bir nevi itirafı gibiydi.
Taşları çok evvelden döşenen mahkemelerin Hizmet Hareketi mensuplarının aleyhine verdiği kararların yüzde 40’ının Yargıtay tarafından bozulduğu belirtilirken, “ByLock mesajlaşma uygulaması, suç teşkil eden eylemlerde kullanılmadığı sürece delil olarak kullanılamaz.” tespitinde bulunuluyor.
Ayrıca, “Finansal destek sağlayan herhangi eylem, kendi başına örgüt üyeliğine kanıt değildir. Mahkumiyet kararları, sadece polis tarafından elde edilen tanık ifadeleri ve diğer kanıtlara dayandırılamaz. Mahkeme, sanıkların sunduğu kanıtları da dinlemelidir.” tespitinde bulunuluyor.” ifadeleri manidar!
ADALET BAKANLIĞI SUÇUNU İTİRAF ETMİŞ
Hukukun İngiltere’de siyasetin köpeği olmadığını gayet iyi bilen Adalet Bakanlığı bürokratları en azından köprüyü geçene kadar mahkemeye “dayı” deme yoluna gitmiş.
Bir manada “hele şahısları bir iade etsinler, gerisi bize kalmış” imasında bulunurken Hizmet Hareketi ile gönül bağı olan yüz binlerce insana nasıl zulmettiklerini de itiraf etmişler.
Akın İpek ve diğer üç ismin şiddete, teröre yahut Türk Ceza Kanunu’na göre suç teşkil edecek bir fiile karışıp karışmadığına dair tek delil sunamayan Adalet Bakanlığı dosyayı kabarık göstermek için bol bol mugalata yapmış.
Çok konuştukça da hukukun nasıl rafa kaldırıldığın tane tane itiraf etmiş.
WESTMINSTER MAHKEMESİ “TAZMİNAT” KAPISINI AÇIK BIRAKTI
Londra’da Westminster Mahkemesi’nin kararı son derece berrak ve şüpheye mahal bırakmayacak kadar kati ifadeler ihtiva ediyor.
Türkiye’nin müracaatı üzerine şüpheliler hakkında tatbik edilen “ev hapsi” tedbirinin bile ne kadar yersiz olduğunun altını çizen hâkim verdiği kararda İpek, Büyük, Yeşil ve Çelik’in İngiltere’den tazminat talep edebileceğine dikkat çekti.
Bahse konu dört isim bu kararın akabinde nasıl bir yol takip eder bilmiyorum, amma velakin onların yerinde bir başkası olsa muhtemelen “1 sterlinlik” manevi tazminat davası açardı ki suçsuzlukları bir kere daha tescil edilsin.
Böylece alın teri dökmeden tek kuruşa tamah etmeyeceklerini de tekrar etmiş olurlardı.
BOYDAK, NAKİPOĞLU VE DİĞER İŞADAMLARI BU YÜZDEN MAHPUS
Bu dava göstermiştir ki Türkiye’de hapiste tutulan binlerce insan, haklarında cezaya hükmedilenler biraz da elleri kolları bağlı kalsın diye tahliye edilmiyor. Akın İpek, Türkiye’de bir nebze hukuk cari iken yurt dışına çıktığı için talihli sayılır.
Hacı Boydak, Memduh Boydak, Şükrü Boydak ve Taner Nakipoğlu gibi Türkiye’nin en başarılı sanayicileri siyasi talimatlarla hareket eden mahkemelerin verdiği kararlarla hürriyetlerinden mahrum bırakılıyor.
Anayasa ile teminat altına alınmış mülkiyet hakları, çalışma ve teşebbüs hürriyetleri alenen ihlal ediliyor.
ŞİRKETLERİNE HAKSIZ YERE EL KONULDU
Evlere şenlik gerekçelerle şirketlerine el konulan ve yardıma muhtaç hale getirilen binlerce işadamına reva görülen muamelenin ne kadar gayr-i insani ve ne kadar gayr-i hukukî olduğunu Londra’da bir hâkim bütün cihana ilan etti.
Türkiye’de hâlâ hukukçu kimliğini muhafaza edebildiğine inanan hâkim-savcı kalmışsa hâkim Zani’nin kararını en azından bir kere okumalı.
Adalet Bakanı Abdülhamit Gül de bizzat adalet tevzi etmesi icap eden Türkiye mahkemeleri hakkında batıda nasıl bir kanaat olduğunu görmek için aynı kararı okuyabilir.
Londra’dan ilan edilen karar, Türkiye’de Hizmet Hareketi’nin muhakeme edildiği çatı davanın bütün argümanlarını çökertmiştir.
Elinden arazisinin zorla alınma ihtimali suâl edildiğinde “Berlin’de hâkimler var.” diyen Alman köylü gibi diyebiliriz: “Neyse ki Londra’da hâkimler var.”
[Semih Ardıç] 1.12.2018 [TR724]
Rüyalara giren otobüs koltuğu [Nakkaş]
Soğuk bir Eylül sabahıydı…
Erivan’da o sonbahar ilikleri donduracak kadar soğuk geçmekteydi. Sene 1976’ydı.
O dönem Sosyalist blok tüm kasvetiyle çökmüştü Orta Asya ülkelerine.
Tam bir kapalı toplum…
Bununla beraber başta olimpiyatlar olmak üzere pek çok uluslararası spor organizasyonunda Sovyetler Birliği’ne bağlı ülkelerden gelen sporcular başarıdan başarıya koşuyordur.
1976 senesinde Montreal’de yapılan olimpiyatlarda sadece toplamda 125 madalya alan SSCB’değil, ilk 10’a giren 7 ülke Doğu Bloku ülkeleriydi. Amerika, Almanya ve Japonya’nın aldığı toplam madalya Ruslarınkinden birkaç tane fazlaydı.
O sene 14 yaşında olan Romen Jimnastikçi Nadia Comaneci 10 puan alarak üç Altın madalya kazanmıştı. Skorboard sadece üç haneli olduğu için 1.00 gösterebilmişti.
Ermeni yüzücü Shavarsh Karapetyan, 13 kez Avrupa ve 17 kez Dünya Yüzme Şampiyonu olmuş, kariyerinde 11 Dünya rekoru bulunan başarılı bir sporcuydu. Karapetyan, adeti olduğu üzere her sabah kalkıp Erivan gölünün çevresinde 20 km’lik koşusunu yaparken bir kazaya şahit oldu.
Erivan’ın meşhur troleybüslerinden biri Erivan Gölü üzerindeki köprüden geçerken bariyerleri yıkarak göle uçtu. İçinde tam 70 yolcu vardı…
Herkes kazanın olduğu yere koştu.
Hava soğuk ve göl karanlıktı. Derinliği 10 metre olan suda dibe doğru batmaya başlayan troleybüsün içindeki yolcular canhıraş şekilde bağırırken, 23 yaşındaki rekortmen yüzücü üzerindekileri çıkarıp soğuk suya atladı.
Otobüsün kalın camlarını bir türlü kıramayınca, suyun içinde ayaklarıyla tekme ata ata kırmayı başardı genç yüzü. Ancak ayaklarında derin kesikler de oluşmuştu.
Ve birer birer insanları çıkarmaya başladı.
20 dakika içerisinde 35-40 ar saniyelik periyodlarla 10 metreye dalış yaparak 30’a yakın yolcuyu çıkarmayı başardı. Ancak 20 yolcu hayatta kalabilmişti.
Karapetyan gölün içinde bir ara gözden kayboldu, suyun yüzeyine çıktığında elindekinin bir insan değil koltuk olduğunu farketti.
Suyun dibi zifiri karanlık olduğu için görmeden kurtarıyordu insanları.
Olaydan sonra hastanede şöyle diyecekti: “Çok fazla dalış yapamayacağımı biliyordum, bu sebeple hata yapmamam gerektiğini de, aşağısı çok karanlıktı ve ben hiçbir şey göremiyordum. O sırada bir yolcu yerine bir koltuk çıkarmışım. Koltuk yerine birini daha kurtarabilirdim. Hala o koltuk rüyalarıma giriyor.”
Bir kahramandı aslında ama Komünist Rusya için imaj her şeyden önemli olduğundan bu olay iki yıldan uzun süre gizlendi uluslararası kamuoyundan.
Ve çok ciddi bir bedel de ödedi maalesef.
Bu kahramanlığı onun 2. dereceden zatürreye yakalanmasına neden olmuştu.
Aynı zamanda cam kesikleri nedeniyle kanına bulaşan şehrin kanalizasyon atıkları kendisini komaya soktu.
Doktorlar umudu kesme noktasına gelmişti.
Dile kolay 46 gün komada kaldı genç yüzücü.
Sonra mucizevi bir şekilde uyandı ama ne yazık ki ciğerleri artık eskisi gibi değildi.
Çok sevdiği yüzme sporuna ve kariyerine veda etmek zorunda kalmıştı ama tüm röportajlarında hayatında bir kez bile pişmanlık duymadığını söyleyecekti.
Kahramanlıkları sadece bununla sınırlı değildi Shavarsh Karapetyan’ın…
Bu olaydan önce bir keresinde otobüsle yüzme antrenmanına giderken bindiği otobüsün şoförünün dalgınlıkla yoldan çıkıp uçuruma yönelmesine ramak kala son anda müdahale etmiş ve 30 kişinin hayatını kurtarmıştı.
Bu olaydan 10 yıl sonra ise büyük bir yangına tereddüt etmeden dalmış ve onlarca insanı canlı çıkarmıştı.
Ve ne yazık ki aldığı yanık yaraları ve zaten hassas olan ciğerlerinin daha çok hasar görmesine sebep olmuştu bu kahramanlığı da…
Kahramanlığı Sovyet rejimi tarafından uzun süre gizli tutulsa da bir raporun ardından olay ortaya çıktı ve Unesco’nun ‘Fair Play’ ödülünü aldı.
İsmi ise keşfedilen bir gezegene verildi.
Sayısız kahramanlık ve onur madalyasıyla taltif edildi Karapetyan…
Son derece mütevazı bir hayat yaşadı ve 1993 yılında bir ayakkabı dükkanı açarak hayat mücadelesine devam etti.
Ülkesi, özgür dünyanın ona verdiği kıymeti anladıktan sonra değerini bilmeye başladı ve Soçi Olimpiyatları’nda Olimpiyat Meşalesi’ni bu kahraman yüzücü taşıdı.
Bugün geriye dönüp baktığında genç yaşta veda ettiği hayalleri değil, yanlışlıkla çıkardığı koltuğun yerine kurtaramadığı bir insan için vicdan azabı çektiğini söylüyor Ermeni yüzücü Shavarsh Karapetyan…
Zaman zaman Erivan Gölü’ndeki o köprüye gidip vicdanıyla baş başa kalıyor.
Menfaat, kariyer, başarı için her şeyi feda edenlere bir tokat olarak tarihteki yeriyle hepimize bakıyor bu müthiş insan.
[Nakkaş] 1.12.2018 [TR724]
Erivan’da o sonbahar ilikleri donduracak kadar soğuk geçmekteydi. Sene 1976’ydı.
O dönem Sosyalist blok tüm kasvetiyle çökmüştü Orta Asya ülkelerine.
Tam bir kapalı toplum…
Bununla beraber başta olimpiyatlar olmak üzere pek çok uluslararası spor organizasyonunda Sovyetler Birliği’ne bağlı ülkelerden gelen sporcular başarıdan başarıya koşuyordur.
1976 senesinde Montreal’de yapılan olimpiyatlarda sadece toplamda 125 madalya alan SSCB’değil, ilk 10’a giren 7 ülke Doğu Bloku ülkeleriydi. Amerika, Almanya ve Japonya’nın aldığı toplam madalya Ruslarınkinden birkaç tane fazlaydı.
O sene 14 yaşında olan Romen Jimnastikçi Nadia Comaneci 10 puan alarak üç Altın madalya kazanmıştı. Skorboard sadece üç haneli olduğu için 1.00 gösterebilmişti.
Ermeni yüzücü Shavarsh Karapetyan, 13 kez Avrupa ve 17 kez Dünya Yüzme Şampiyonu olmuş, kariyerinde 11 Dünya rekoru bulunan başarılı bir sporcuydu. Karapetyan, adeti olduğu üzere her sabah kalkıp Erivan gölünün çevresinde 20 km’lik koşusunu yaparken bir kazaya şahit oldu.
Erivan’ın meşhur troleybüslerinden biri Erivan Gölü üzerindeki köprüden geçerken bariyerleri yıkarak göle uçtu. İçinde tam 70 yolcu vardı…
Herkes kazanın olduğu yere koştu.
Hava soğuk ve göl karanlıktı. Derinliği 10 metre olan suda dibe doğru batmaya başlayan troleybüsün içindeki yolcular canhıraş şekilde bağırırken, 23 yaşındaki rekortmen yüzücü üzerindekileri çıkarıp soğuk suya atladı.
Otobüsün kalın camlarını bir türlü kıramayınca, suyun içinde ayaklarıyla tekme ata ata kırmayı başardı genç yüzü. Ancak ayaklarında derin kesikler de oluşmuştu.
Ve birer birer insanları çıkarmaya başladı.
20 dakika içerisinde 35-40 ar saniyelik periyodlarla 10 metreye dalış yaparak 30’a yakın yolcuyu çıkarmayı başardı. Ancak 20 yolcu hayatta kalabilmişti.
Karapetyan gölün içinde bir ara gözden kayboldu, suyun yüzeyine çıktığında elindekinin bir insan değil koltuk olduğunu farketti.
Suyun dibi zifiri karanlık olduğu için görmeden kurtarıyordu insanları.
Olaydan sonra hastanede şöyle diyecekti: “Çok fazla dalış yapamayacağımı biliyordum, bu sebeple hata yapmamam gerektiğini de, aşağısı çok karanlıktı ve ben hiçbir şey göremiyordum. O sırada bir yolcu yerine bir koltuk çıkarmışım. Koltuk yerine birini daha kurtarabilirdim. Hala o koltuk rüyalarıma giriyor.”
Bir kahramandı aslında ama Komünist Rusya için imaj her şeyden önemli olduğundan bu olay iki yıldan uzun süre gizlendi uluslararası kamuoyundan.
Ve çok ciddi bir bedel de ödedi maalesef.
Bu kahramanlığı onun 2. dereceden zatürreye yakalanmasına neden olmuştu.
Aynı zamanda cam kesikleri nedeniyle kanına bulaşan şehrin kanalizasyon atıkları kendisini komaya soktu.
Doktorlar umudu kesme noktasına gelmişti.
Dile kolay 46 gün komada kaldı genç yüzücü.
Sonra mucizevi bir şekilde uyandı ama ne yazık ki ciğerleri artık eskisi gibi değildi.
Çok sevdiği yüzme sporuna ve kariyerine veda etmek zorunda kalmıştı ama tüm röportajlarında hayatında bir kez bile pişmanlık duymadığını söyleyecekti.
Kahramanlıkları sadece bununla sınırlı değildi Shavarsh Karapetyan’ın…
Bu olaydan önce bir keresinde otobüsle yüzme antrenmanına giderken bindiği otobüsün şoförünün dalgınlıkla yoldan çıkıp uçuruma yönelmesine ramak kala son anda müdahale etmiş ve 30 kişinin hayatını kurtarmıştı.
Bu olaydan 10 yıl sonra ise büyük bir yangına tereddüt etmeden dalmış ve onlarca insanı canlı çıkarmıştı.
Ve ne yazık ki aldığı yanık yaraları ve zaten hassas olan ciğerlerinin daha çok hasar görmesine sebep olmuştu bu kahramanlığı da…
Kahramanlığı Sovyet rejimi tarafından uzun süre gizli tutulsa da bir raporun ardından olay ortaya çıktı ve Unesco’nun ‘Fair Play’ ödülünü aldı.
İsmi ise keşfedilen bir gezegene verildi.
Sayısız kahramanlık ve onur madalyasıyla taltif edildi Karapetyan…
Son derece mütevazı bir hayat yaşadı ve 1993 yılında bir ayakkabı dükkanı açarak hayat mücadelesine devam etti.
Ülkesi, özgür dünyanın ona verdiği kıymeti anladıktan sonra değerini bilmeye başladı ve Soçi Olimpiyatları’nda Olimpiyat Meşalesi’ni bu kahraman yüzücü taşıdı.
Bugün geriye dönüp baktığında genç yaşta veda ettiği hayalleri değil, yanlışlıkla çıkardığı koltuğun yerine kurtaramadığı bir insan için vicdan azabı çektiğini söylüyor Ermeni yüzücü Shavarsh Karapetyan…
Zaman zaman Erivan Gölü’ndeki o köprüye gidip vicdanıyla baş başa kalıyor.
Menfaat, kariyer, başarı için her şeyi feda edenlere bir tokat olarak tarihteki yeriyle hepimize bakıyor bu müthiş insan.
[Nakkaş] 1.12.2018 [TR724]
Rusya’nın ufak ortağı Türkiye “Respublıkası” [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Bugün Rusya, Türkiye’nin en yakın stratejik ortağı. Yakınlık sadece dış politika ve güvenlik konularında değil, aynı zamanda siyasal sistem bakımından da dikkat çekici. Özellikle Rusya tipi başkanlık sistemiyle Türkiye’de uygulanan garabet rejim çok dikkat çekici benzerliklere sahip – özellikle de sistem eşittir başkan türü bir denklem bakımından. Gelin Rusya’da siyasal sistem nasıl, biraz bakalım.
Boris Yeltsin döneminde yapılan anayasa, başkanlık ve parlamenter sistemi birbirine bağlayan bir hibrit rejim gibi görünse de, bu sistem ne yarı başkanlık, ne de parlamenter bir sistem olarak görülebilir. Başkanlık Rusya’da yürütme erkinin mutlak kontrolünü elinde bulunduruyor. Güçler ayrılığı ve temel haklar ve özgürlükler gibi konularda Rusya’da Batı’dan çok farklı bir siyasal kültür var. Bu nedenle Rusya’yı bir Batılı ülke olarak sınıflandıranlar (özellikle cahil İslamcılar ve ülkücüler) çok yanılıyor. Rusya’nın ulusal jeopolitik stratejisinin Avrasyacı olarak adlandırılması tesadüf değil. Tıpkı birçok Batı dışı ülke gibi, Rusya da kendi nevi şahsına münhasır bir sosyolojiye sahip – bu yapısıyla Türkiye ile benzerlikler şaşırtıcı ama gerçek! Fakat buna girmeden, siyasal sistemi biraz daha inceleyelim. Başkan altı yıl için doğrudan halk tarafından seçiliyor. Rusya, eğer demokrasiyi seçim tekniğine indirgersek, teknik anlamda seçimlerin yapıldığı bir ülke. Tabi biz kendi deneyimlerimizden umarım ki artık öğrenmişizdir, demokrasiyi seçimler olarak görmek çok dar bir tanım. Rusya’da denge ve fren mekanizmaları hemen hiç mevcut değil. Bu nedenle asgari seçim şartı dışında demokrasilerin hiçbir kriterini yerine getirmiyor. Başkan öyle güçlü ki, başkanlık kararnameleriyle ülkeyi yönetiyor. Yani meclis (Duma) fiilen hiçbir işe yaramıyor. Nasıl? Bir yerden tanıdık geldi mi? Kararnamelerin mevcut anayasayla çelişmeme koşulu Rusya’da da var – ama tabii kâğıt üzerinde! Hangi yargı başkanlık kararnamesini iptal edebilir ki? Veya hangi meclis başkanlık kararnamesini sorgulayabilir? Bu konularda Türkiye sanırım Rusya’dan fazlasıyla “esinlenmiş” olacak!
Rusya’nın rejimi, talancı Orta Asya göçebe imparatorluklarındaki güçlü kağan veya han tipi bir liderlik kültü üzerine inşa ediliyor. Güçlü, mutlak egemen, sorgulanamaz, bilge, zeki, acımasız bir lidere ihtiyaç olduğu kanısı, tüm Rusya ve eski Sovyet toplumlarında çok yaygın kabul görüyor. Demokrasinin Batı toplumlarının bir oyunu olduğu, Rusya’nın “özel” koşullara ve dinamiklere sahip olmakla, Batı’nın idari sistemini uygulayamayacağı inancı, adeta Rusya’da genel kabul görüyor. Bu aynen eski Sovyet toplumlarında da benzer. Kazakistan veya Azerbaycan gibi ülkelerde de aynen geçerli olan bir anlayıştan söz ediyorum.
ERTUĞRUL’LU VE ABDÜLHAMİT’Lİ ÇAKMA RÜYALAR ÜZERİNDEN, ERDOĞAN GÖRÜNTÜLÜ BİR DERİN DEVLETİ DAYADIN MI, OH -SEN SAĞ, BEN SELAMET! RUSYA’NIN YENİ STRATEJİK ORTAĞI “TÜRKİYE RESPUBLIKASI’NA” HOŞ GELDİNİZ!
Rusya’da Putin hükümet işlerini görmek üzere bir başbakan ve kabine atıyor – bizde başbakan yok artık, ama Rusya’daki başbakan esasında sadece adı başbakan olan bir makam. Adeta bir genel sekreter olarak politika koordinasyonunda bulunan başbakan, tümüyle başkanın altında görev yapıyor. Putin görev süresi sorunu nedeniyle başkanlığa Medvedev’i getirdiğinde, başbakanlığı kendi üstlendi ve fiilen başbakan başkanın üzerinde yer aldı. Kompozisyon Putin’e (veya güçlü adam kimse ona!) göre değişecek şekilde fiilen oluşuyor. Hukuk sadece kâğıt üzerinde. Biliyorsunuz Türkiye’de de bu böyleydi. Esas icra makamı olan başbakanlık, çok daha az yetkileri olan cumhurbaşkanının altına girmişti – nasıl mı? Elbette fiili güç hiyerarşisi içinde.
Bu tür rejimlerin en temel sorunu anayasal olmamalarıdır. Yani, anayasa var ama yoktur. Anayasal devlet mimarisine işine gelmedi mi uymak zorunda olmayan liderlerin olduğu ülkelerde, idarenin (yürütme) gücünü sınırlamak olanaksızdır. Oysa demokratik hukuk rejimlerinde en başta gelen meselelerden biri, gücün sınırlanmasıdır. Mutlak iktidar, pro-faşisttir çünkü. Ve bu tür iktidarlar demokrasinin diğer işleyen parçalarını da enfekte eder. Rusya bunun teorisinde de pratiğinde de bugün en iyi “teşekkül etmiş” örnektir dünyada. Dolayısıyla, rejim anayasa ilişkisi, minare-kılıf ilişkisi gibidir. Bu tür özellikler de bizim Ruslarla olan siyasi-kültürel benzerliklerimiz arasındadır. Türkler otoriteyi sever. Zapt-ı rapt altına alıcı tek adam yönetimleri, Anadolu’nun siyasi mayasında belki de nüveye en derinden sinmiş siyasal kültür özelliklerindendir. Ve bu Ruslarda da böyledir. Ortaklıklar sadece semaverde çay ve Rus salatası değil yani!
BU TÜR REJİMLERİN EN TEMEL SORUNU ANAYASAL OLMAMALARIDIR. YANİ, ANAYASA VAR AMA YOKTUR. ANAYASAL DEVLET MİMARİSİNE İŞİNE GELMEDİ Mİ UYMAK ZORUNDA OLMAYAN LİDERLERİN OLDUĞU ÜLKELERDE, İDARENİN (YÜRÜTME) GÜCÜNÜ SINIRLAMAK OLANAKSIZDIR.
Rusya, sistemini bu “harika seviyeye” getirebilmek için, daima Çeçenistan ve diğer etnik çatışmaları kaldıraç olarak kullandı. Çeçen ayrılıkçılığı ve terörist eylemleri, Rusya’nın bölünme-parçalanma ivmesi getirdiğine inandığı Batılı demokratik sistemlere ve hürriyetlere daima mesafeli durmasını meşrulaştırıcı bir rol üstlendi. Nasıl? Benzerlik çarpıcı değil mi sizce de? Türkiye’de Kürt sorunu neyse, Rusya’da da Çeçen sorunu odur! 1990’ların sonlarında Rus dışişleri bakanı İgor İvanov, Çeçenlere sempatinin çok ötesinde, fiili yardımlarla başını belaya sokan Ankara’yı şu meşhur cümleyle uyarmıştı: “Camdan evi olan komşusuna taş atmaz!”. Bugün Ankara bırakın taş atmayı, Rusya’nın en önemli ticari ve stratejik ortaklarından biridir. Ne var ki bunda, çok normal diyemeyiz. Çünkü iş sadece serbest ticaret meselesi değil. Keşke öyle olsaydı. Zaten ticari ilişkilerin derinleşmesine kimin itirazı olabilir ki? Mesele, tek yanlı bağımlılık ilişkisi. Bugün Türkiye, doğal gaz ithalatının çok ama çok önemli bir oranını Rusya’dan yapıyor. Fosil enerji bağımlılığı, insanlarda uyuşturucu bağımlılığı gibi çok ciddi zararlar verebilecek bir durum oluşturur. Göbekten bağlı olmak diye bir tabir vardır – diplomaside Türkiye’nin Rusya güdümüne girmesi giderek bu türden bir ilişkinin yerleşmesine neden oldu. Rusya’ya nükleer santral kurduran, ikide bir genelkurmay veya istihbarat görevlilerini Moskova’ya yollayan, Suriye’de Rusya ile adeta silah arkadaşı olacak kadar zemin kaybeden bir ülkedir Türkiye bugün.
Tüm bunlar tesadüflere veya bölgesel gerekliliklere mi dayanıyor? Güldürmeyin beni lütfen! Rusya ile yakınlaşmak, Türk yöneticilerini hesap verebilirlik ilkesinden, şeffaflıktan, hukuk devletinden ve temel özgürlükler ve haklar rejiminden kopartıyor. Bu, sanırım her hevesli diktatörün rüyasıdır. Rusya bir bakıma devletlerin en kuralsızıdır. Daha doğrusu tek kuralın başkanın ağzından çıkanlar olduğu bir eski çarlık ve çürük komünizm zemininden bahsediyorum. Fakat despotluğun kurumsallaşması ve rasyonel akıl bakımından (özellikle küresel ve bölgesel ilişkilerde) Rusya etkin bir güçtür. Kendi silahını üreten, uzay teknolojisine, nükleer ve balistik teknolojilere sahip olan, enerji devi bir ülke! Dünyanın yüzölçümü bakımından en büyük ülkesi, ayrıca Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi daimi üyesi. Veto hakkıyla, dünyanın bu en önemli organizasyonundaki ilk beş güçten biri! İstediği ülkenin istediği toprağında askeri operasyon yapabilen, kara-deniz ve hava unsurlarıyla askeriyesi en vurucu ilk iki devletten biri! Yani, Türkiye’den çok ama çok farklı bir güç!
İşte bu güçle stratejik ortaktır Türkiye. Derin devlet, Rusya’ya neyin hevesiyle yaklaşıyor? Batı’dan bağımsız, insan hakları gibi bir kriteri olmayan, etnik meselelerde uzaktan yerleşim bombalayacak kadar gözü karartmış ve izansızlaşmış, çürümenin ve hortumlamanın en tepeden yönetildiği, etrafına bela olan bir devlet! Hayalleri bu! Ve bu hayalin rol modeli kim? Rusya!
Putin Rusya’sında muhalefeti ezerler! Basını sustururlar. Yurt dışında Rus muhaliflere kan kustururlar! Özel mülke el koyarlar. Adam kaybederler. “Zayıf Batı rejimlerinde” bunu yaptırırlar mı adama? Türkiye neden AB’ye ve demokrasi normlarına yönelsin ki? Kurarsın sağlam bir vesayet rejimi, dayarsın fakire-fukaraya, eğitimsiz nüfusa bol karbonhidrat ve “Adile Teyze’den masallar” tadında bir diskur – vatan dersin, millet dersin, iç düşman, Gezi, Gazi Mahallesi, bölücü, “FETÖ”, liboş dersin, sistemin keyfini doyasıya sürersin! Karışan mı olur? Kim karışacak, kim itiraz edecek? Batı tipi hukuk rejimleri sıkıcı zaten, değil mi ya! Aksiyonu az. Hâlbuki Ertuğrul’lu ve Abdülhamit’li çakma rüyalar üzerinden, Erdoğan görüntülü bir derin devleti dayadın mı, oh – sen sağ, ben selamet! Rusya’nın yeni stratejik ortağı “Türkiye Respublıkası’na” hoş geldiniz!
Mehteri bulamayanlar – yok mu bir Kalinka? “Ka-ka ka kalin, ka kalinka maya!”.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 1.12.2018 [TR724]
Boris Yeltsin döneminde yapılan anayasa, başkanlık ve parlamenter sistemi birbirine bağlayan bir hibrit rejim gibi görünse de, bu sistem ne yarı başkanlık, ne de parlamenter bir sistem olarak görülebilir. Başkanlık Rusya’da yürütme erkinin mutlak kontrolünü elinde bulunduruyor. Güçler ayrılığı ve temel haklar ve özgürlükler gibi konularda Rusya’da Batı’dan çok farklı bir siyasal kültür var. Bu nedenle Rusya’yı bir Batılı ülke olarak sınıflandıranlar (özellikle cahil İslamcılar ve ülkücüler) çok yanılıyor. Rusya’nın ulusal jeopolitik stratejisinin Avrasyacı olarak adlandırılması tesadüf değil. Tıpkı birçok Batı dışı ülke gibi, Rusya da kendi nevi şahsına münhasır bir sosyolojiye sahip – bu yapısıyla Türkiye ile benzerlikler şaşırtıcı ama gerçek! Fakat buna girmeden, siyasal sistemi biraz daha inceleyelim. Başkan altı yıl için doğrudan halk tarafından seçiliyor. Rusya, eğer demokrasiyi seçim tekniğine indirgersek, teknik anlamda seçimlerin yapıldığı bir ülke. Tabi biz kendi deneyimlerimizden umarım ki artık öğrenmişizdir, demokrasiyi seçimler olarak görmek çok dar bir tanım. Rusya’da denge ve fren mekanizmaları hemen hiç mevcut değil. Bu nedenle asgari seçim şartı dışında demokrasilerin hiçbir kriterini yerine getirmiyor. Başkan öyle güçlü ki, başkanlık kararnameleriyle ülkeyi yönetiyor. Yani meclis (Duma) fiilen hiçbir işe yaramıyor. Nasıl? Bir yerden tanıdık geldi mi? Kararnamelerin mevcut anayasayla çelişmeme koşulu Rusya’da da var – ama tabii kâğıt üzerinde! Hangi yargı başkanlık kararnamesini iptal edebilir ki? Veya hangi meclis başkanlık kararnamesini sorgulayabilir? Bu konularda Türkiye sanırım Rusya’dan fazlasıyla “esinlenmiş” olacak!
Rusya’nın rejimi, talancı Orta Asya göçebe imparatorluklarındaki güçlü kağan veya han tipi bir liderlik kültü üzerine inşa ediliyor. Güçlü, mutlak egemen, sorgulanamaz, bilge, zeki, acımasız bir lidere ihtiyaç olduğu kanısı, tüm Rusya ve eski Sovyet toplumlarında çok yaygın kabul görüyor. Demokrasinin Batı toplumlarının bir oyunu olduğu, Rusya’nın “özel” koşullara ve dinamiklere sahip olmakla, Batı’nın idari sistemini uygulayamayacağı inancı, adeta Rusya’da genel kabul görüyor. Bu aynen eski Sovyet toplumlarında da benzer. Kazakistan veya Azerbaycan gibi ülkelerde de aynen geçerli olan bir anlayıştan söz ediyorum.
ERTUĞRUL’LU VE ABDÜLHAMİT’Lİ ÇAKMA RÜYALAR ÜZERİNDEN, ERDOĞAN GÖRÜNTÜLÜ BİR DERİN DEVLETİ DAYADIN MI, OH -SEN SAĞ, BEN SELAMET! RUSYA’NIN YENİ STRATEJİK ORTAĞI “TÜRKİYE RESPUBLIKASI’NA” HOŞ GELDİNİZ!
Rusya’da Putin hükümet işlerini görmek üzere bir başbakan ve kabine atıyor – bizde başbakan yok artık, ama Rusya’daki başbakan esasında sadece adı başbakan olan bir makam. Adeta bir genel sekreter olarak politika koordinasyonunda bulunan başbakan, tümüyle başkanın altında görev yapıyor. Putin görev süresi sorunu nedeniyle başkanlığa Medvedev’i getirdiğinde, başbakanlığı kendi üstlendi ve fiilen başbakan başkanın üzerinde yer aldı. Kompozisyon Putin’e (veya güçlü adam kimse ona!) göre değişecek şekilde fiilen oluşuyor. Hukuk sadece kâğıt üzerinde. Biliyorsunuz Türkiye’de de bu böyleydi. Esas icra makamı olan başbakanlık, çok daha az yetkileri olan cumhurbaşkanının altına girmişti – nasıl mı? Elbette fiili güç hiyerarşisi içinde.
Bu tür rejimlerin en temel sorunu anayasal olmamalarıdır. Yani, anayasa var ama yoktur. Anayasal devlet mimarisine işine gelmedi mi uymak zorunda olmayan liderlerin olduğu ülkelerde, idarenin (yürütme) gücünü sınırlamak olanaksızdır. Oysa demokratik hukuk rejimlerinde en başta gelen meselelerden biri, gücün sınırlanmasıdır. Mutlak iktidar, pro-faşisttir çünkü. Ve bu tür iktidarlar demokrasinin diğer işleyen parçalarını da enfekte eder. Rusya bunun teorisinde de pratiğinde de bugün en iyi “teşekkül etmiş” örnektir dünyada. Dolayısıyla, rejim anayasa ilişkisi, minare-kılıf ilişkisi gibidir. Bu tür özellikler de bizim Ruslarla olan siyasi-kültürel benzerliklerimiz arasındadır. Türkler otoriteyi sever. Zapt-ı rapt altına alıcı tek adam yönetimleri, Anadolu’nun siyasi mayasında belki de nüveye en derinden sinmiş siyasal kültür özelliklerindendir. Ve bu Ruslarda da böyledir. Ortaklıklar sadece semaverde çay ve Rus salatası değil yani!
BU TÜR REJİMLERİN EN TEMEL SORUNU ANAYASAL OLMAMALARIDIR. YANİ, ANAYASA VAR AMA YOKTUR. ANAYASAL DEVLET MİMARİSİNE İŞİNE GELMEDİ Mİ UYMAK ZORUNDA OLMAYAN LİDERLERİN OLDUĞU ÜLKELERDE, İDARENİN (YÜRÜTME) GÜCÜNÜ SINIRLAMAK OLANAKSIZDIR.
Rusya, sistemini bu “harika seviyeye” getirebilmek için, daima Çeçenistan ve diğer etnik çatışmaları kaldıraç olarak kullandı. Çeçen ayrılıkçılığı ve terörist eylemleri, Rusya’nın bölünme-parçalanma ivmesi getirdiğine inandığı Batılı demokratik sistemlere ve hürriyetlere daima mesafeli durmasını meşrulaştırıcı bir rol üstlendi. Nasıl? Benzerlik çarpıcı değil mi sizce de? Türkiye’de Kürt sorunu neyse, Rusya’da da Çeçen sorunu odur! 1990’ların sonlarında Rus dışişleri bakanı İgor İvanov, Çeçenlere sempatinin çok ötesinde, fiili yardımlarla başını belaya sokan Ankara’yı şu meşhur cümleyle uyarmıştı: “Camdan evi olan komşusuna taş atmaz!”. Bugün Ankara bırakın taş atmayı, Rusya’nın en önemli ticari ve stratejik ortaklarından biridir. Ne var ki bunda, çok normal diyemeyiz. Çünkü iş sadece serbest ticaret meselesi değil. Keşke öyle olsaydı. Zaten ticari ilişkilerin derinleşmesine kimin itirazı olabilir ki? Mesele, tek yanlı bağımlılık ilişkisi. Bugün Türkiye, doğal gaz ithalatının çok ama çok önemli bir oranını Rusya’dan yapıyor. Fosil enerji bağımlılığı, insanlarda uyuşturucu bağımlılığı gibi çok ciddi zararlar verebilecek bir durum oluşturur. Göbekten bağlı olmak diye bir tabir vardır – diplomaside Türkiye’nin Rusya güdümüne girmesi giderek bu türden bir ilişkinin yerleşmesine neden oldu. Rusya’ya nükleer santral kurduran, ikide bir genelkurmay veya istihbarat görevlilerini Moskova’ya yollayan, Suriye’de Rusya ile adeta silah arkadaşı olacak kadar zemin kaybeden bir ülkedir Türkiye bugün.
Tüm bunlar tesadüflere veya bölgesel gerekliliklere mi dayanıyor? Güldürmeyin beni lütfen! Rusya ile yakınlaşmak, Türk yöneticilerini hesap verebilirlik ilkesinden, şeffaflıktan, hukuk devletinden ve temel özgürlükler ve haklar rejiminden kopartıyor. Bu, sanırım her hevesli diktatörün rüyasıdır. Rusya bir bakıma devletlerin en kuralsızıdır. Daha doğrusu tek kuralın başkanın ağzından çıkanlar olduğu bir eski çarlık ve çürük komünizm zemininden bahsediyorum. Fakat despotluğun kurumsallaşması ve rasyonel akıl bakımından (özellikle küresel ve bölgesel ilişkilerde) Rusya etkin bir güçtür. Kendi silahını üreten, uzay teknolojisine, nükleer ve balistik teknolojilere sahip olan, enerji devi bir ülke! Dünyanın yüzölçümü bakımından en büyük ülkesi, ayrıca Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi daimi üyesi. Veto hakkıyla, dünyanın bu en önemli organizasyonundaki ilk beş güçten biri! İstediği ülkenin istediği toprağında askeri operasyon yapabilen, kara-deniz ve hava unsurlarıyla askeriyesi en vurucu ilk iki devletten biri! Yani, Türkiye’den çok ama çok farklı bir güç!
İşte bu güçle stratejik ortaktır Türkiye. Derin devlet, Rusya’ya neyin hevesiyle yaklaşıyor? Batı’dan bağımsız, insan hakları gibi bir kriteri olmayan, etnik meselelerde uzaktan yerleşim bombalayacak kadar gözü karartmış ve izansızlaşmış, çürümenin ve hortumlamanın en tepeden yönetildiği, etrafına bela olan bir devlet! Hayalleri bu! Ve bu hayalin rol modeli kim? Rusya!
Putin Rusya’sında muhalefeti ezerler! Basını sustururlar. Yurt dışında Rus muhaliflere kan kustururlar! Özel mülke el koyarlar. Adam kaybederler. “Zayıf Batı rejimlerinde” bunu yaptırırlar mı adama? Türkiye neden AB’ye ve demokrasi normlarına yönelsin ki? Kurarsın sağlam bir vesayet rejimi, dayarsın fakire-fukaraya, eğitimsiz nüfusa bol karbonhidrat ve “Adile Teyze’den masallar” tadında bir diskur – vatan dersin, millet dersin, iç düşman, Gezi, Gazi Mahallesi, bölücü, “FETÖ”, liboş dersin, sistemin keyfini doyasıya sürersin! Karışan mı olur? Kim karışacak, kim itiraz edecek? Batı tipi hukuk rejimleri sıkıcı zaten, değil mi ya! Aksiyonu az. Hâlbuki Ertuğrul’lu ve Abdülhamit’li çakma rüyalar üzerinden, Erdoğan görüntülü bir derin devleti dayadın mı, oh – sen sağ, ben selamet! Rusya’nın yeni stratejik ortağı “Türkiye Respublıkası’na” hoş geldiniz!
Mehteri bulamayanlar – yok mu bir Kalinka? “Ka-ka ka kalin, ka kalinka maya!”.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 1.12.2018 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Hizmetlerde yazılı kurallar esas olmalı! [Mahmut Akpınar]
Türk toplumu okumayı değil, dinlemeyi sever; yazmayı değil, konuşmayı tercih eder. O nedenle çok şey sözlü kültüre dayanır ve anlatılarla aktarılır nesilden nesile. Bizde kültür topluma önemli oranda türkülerle, ağıtlarla, manilerle aktarılmıştır. Yazmaya üşeniriz. Çünkü yazmak için düşünmek, tasavvur etmek ve cümlelere, kelimelere dökmek gerekir. Bu da çaba ve zaman isteyen bir şeydir. Boş işlere pek çok zaman ayıran bizler çok önemli şeyleri yazmaya vakit bulamayız.
Allah ayette açıkça “Aranızda bir anlaşma yaptığınızda onu yazıya dökün” (2-282) dediği halde Müslümanlar yazmayı, akitleri kağıda dökmeyi sevmezler. Konuşarak anlaşmayı tarcih ederler. Dini faaliyetler için biraraya gelen, hayır işleri yapan pek çok dini cemaat, tarikat tamamen sözlü işleyişe dayalı çalışır. Kurdukları vakıfların, derneklerin bir tüzüğü, kuruluş metni vs var ise de onları denetim zamanlarında sıkıntı yaşamamak için kerhen yapmak zorunda oldukları resmi evraktan ibaret görürler. Resmi evrak genelde ihtiyaçlara uydurulur. Katı laikliğin, otoriter uygulamaların olduğu dönemlerde gelişen bu anlayış maalesef demokratik dünyada (EU, USA) dahi değişmeden devam etmektedir.
Cemaat, tarikat yapılarının pek çoğunun günümüz toplumunun ihtiyaçlarını esas alan yazılı kaynakları, temel metinleri yoktur. Asırlar önce yazılmış eserler üzerinden günümüz Müslümanlarının problemlerini çözmeye çalışırlar. Amaçlar, ilkeler, yöntemler, hedefler sözlü talimatlar doğrultusunda belirlenir ve lidere, şeyhe göre değişiklik gösterir. Sözlü talimatlar tabana ulaşana kadar çoğu zaman tanınmayacak bir şekle bürünür. Güven esasına göre çalışan ve dindarların maddi manevi desteğiyle yürüyen bu yapılar yazıya dökülmüş esaslara, ilkelere dayanmadığı için istismara açıktır. Hemen hiçbirinin etkili denetim mekanizması yoktur. Probleme çözüm “yok sayma” veya “örtme” şeklinde tecelli eder. Şeyhin, liderin talimatı kişiye, anlayışına göre yorumlanır ve farklılık gösterir. Yetki ve sorumluluk sınırları net değildir. Yazılı hiç değildir. Bu nedenle mabeyne yakın olan, yüzsüzlük yapan, ötekilere baskın gelen gücünü, etki alanını genişletir.
Cemaat tarikat yapılarında kaynaklar nasıl toplanacak, nasıl harcanacak, kim harcayacak, kararlar kimler tarafından nasıl alınacak ve kimlere nasıl iletilecek, personel atamaları neye göre nasıl olacak ve kimler tarafından yapılacak gibi şeffaflık, hesap verebilirlik için hayati konular sözlü bildirime ve güven esasına göre işler. Bu gruplarda herkesi bağlayan objektif kurallar ve yaptırımlar yoktur. Cazgır, cüretkar olan öne çıkarken, terbiyeli olup geride duranlar yükü çeker. Birilerine katlanılır, ötekilere sabır tavsiye edilir. Eğer tarikatler eskiden olduğu gibi dergahlarda, hücrelerde bir lokma bir hırka ile muttaki hayat yaşanan, mistik ortamlardan ibaret olsaydı bu şekilde devam edilebilirdi. Yaşananlar bir nevi nefis terbiyesine vesile olabilir, sabrı ve tevekkülü geliştirebilirdi. Ama şu anda cemaatler, tarikatler dünyevi, maddi imkanlara, binalara, konumlara sahip ve herhangi bir holdingten geri kalmayacak çatışmalara, rekabetlere sahne oluyor. Dolayısıyla dini hizmet vermek, kamil mümin yetiştirmek amacıyla başlanan bu yapılar sadece bir kısım istihbari kurumların değil, pek çok çıkarcının, egoistin, güç tutkununun da vuruştuğu arena haline dönüşebiliyor. Kurallar ve sınırlar iyi belirlenmezse insanları çürüten, yozlaştıran, fitne fesadın hüküm sürdüğü bir zemin haline gelebiliyor.
HİZMET HAREKETİ BELKİ CEMAAT-TARİKAT YAPILARI İÇİNDE YAZILI KAYNAKLARA SAHİP, GÜNCEL PROBLEMLERE ÇÖZÜM OLACAK ESERLERİ BULUNAN İSTİSNAİ BİR HAREKET. KUR’AN VE SÜNNET ESASLARI YANINDA BEDİÜZZAMAN’IN ASRIN BAŞINDA YAZDIĞI RİSALE-İ NURLAR VAR.
Bu açıdan Hizmet hareketi belki cemaat-tarikat yapıları içinde yazılı kaynaklara sahip, güncel problemlere çözüm olacak eserleri bulunan istisnai bir Hareket. Kur’an ve Sünnet esasları yanında Bediüzzaman’ın asrın başında yazdığı Risale-i Nurlar var. Muhterem Fethullah Gülen Hoca Efendi’nin her konuda ilkeler, ölçüler ortaya koyduğu yazılı eserleri ortada. Hareket çok zengin bir yazılı külliyata sahip. Ama ona rağmen Harekette de hala sözlü etkileşim güçlü ve işler söze, söyleme dayalı olarak yürüyor. Bir konuda, “kitaplarda ne var, bir bakalım!” demek yerine insanların özel kanallardan edindikleri özel sohbetlere, anlatımlara itibar ediliyor. Gizemli, hususi anlatımlar kaynakların, temel esasların önüne geçiyor. Temel ilkelerle çelişen, makul ve rasyonel olmayan şeyler tercih edilebiliyor. Oysa muhterem Gülen: “Hazreti Peygamber yakazaten görünse ve bana hadislerle bağdaşmayan bir emir verse, Ben: “Ya Resulallah kusura bakma! Bu senin hadislerinde yok! Ben yakazaten gördüğüm sana değil, senin hadislerine tibar ederim” diyor. Ama insanlar kitaplarda olan esaslarla çatışma pahasına sözlü beyanlara önem verebiliyor. Sanırım bizim toplumuzda sözün ayrı bir gücü ve gizemi var.
Sözlü aktarımlar ve paylaşımlar nedeniyle Hizmet Hareketi son dönemde büyük sıkıntılar yaşadı, ağır iptilalara maruz kaldı. Erken uyanan “ben hususi bir ortamda duydum”, “bana dedi ki”, “bir defasında dedi ki” gibi gizem katılmış, mübalağa edilmiş ama me’hazın kutsiyetine yaslanarak söylenen sözlerle insanları iğfal etti. His ve heveslerini tatmin, beklentilerini gerçekleştirmek isteyenler Hocaefendinin şahsına dayandırarak rivayetlerde bulundu. İnsanların o kaynağa güvenini istismar etti. Bazen Kur’an ve Sünnetle bağdaşmayacak, Hizmetin esaslarıyla çatışan şeyler insanlara tebliğ edildi.
Kurgu darbe planı olan 15 Temmuz karesine Hizmet’in sokulmasında ve insanların mağdur edilmesinde bu türden manüplasyonların olduğu mülahazasıyla insanlar artık gizemli ve sürükleyici de olsa sözlü aktarımlara itibar etmek istemiyor. Kur’an ve Sünnette yeri olmayan, yazılı kaynaklarımıza uymayan hikayelere, söylemlere prim vermiyor. Onları ciddiye almıyor, aksine sert şekilde sorguluyor. Şu sıralara herkes yoğurdu üfleyerek yeme, mantık süzgecinden geçirme ve temel kriterlere vurarak alma taraftarı.
AFSV’NİN SON AÇIKLAMALARI YAZILI METİN ORTAYA KOYMA ADINA ÖNEMLİ. HİZMETİ İTHAM ALTINA SOKMAMAK, KİŞİLERİN HATALARINI UMUMA MAL ETMEMEK İÇİN ARTIK YAZILI KURALLAR MANZUMESİNİN ORATAYA KONMASINA İHTİYAÇ VAR. ÇOK GECİKMEDEN HAREKETİN TEMEL İLKELERİ, HEDEFLERİ, YÖNTEMLERİ, SINIRLARI, AÇIK VE NET ŞEKİLDE DÜNYAYA DEKLARE EDİLMELİ.
Gecikmiş olsa da AfSV’nin son açıklamaları yazılı metin ortaya koyma adına önemli. Hizmeti itham altına sokmamak, kişilerin hatalarını umuma mal etmemek için artık yazılı kurallar manzumesinin orataya konmasına ihtiyaç var. Çok gecikmeden Hareketin temel ilkeleri, hedefleri, yöntemleri, sınırları, açık ve net şekilde dünyaya deklera edilmeli. Ondan sonra da kişiler, işleyişler, kurumlar, faaliyetler bu mihenge vurulmalı. Hareket bireysel yorumlardan, indi tefsirlerden, gizemli hikayeleştirmelerden kurtulmalı. Bu yapılmazsa maniplasyonların, senaryoların arkası kesilmeyecektir. İnsanlar da kenara çekilmeyi, hiçbir şeye bulaşmamayı tercih edecektir.
Bildirideki şu cümleler çok hayati:
“Her türlü hizmet faaliyeti kanuni ve ahlaki çerçevede olmak zorundadır, bu konuda taviz verilemez.”
“Şeffafiyet ve hesap verebilirlik konusunda bulunduğumuz toplumun standartları esastır.”
“Karar verici olan, icra rolü üstlenenler; mesuliyet almak, şeffaf olmak ve hesap vermek durumundadır. Şahsi sebeplerden dolayı bu şartları sağlayamayanlar karar verici rolü üstlenmemelidir”
“Yönetici, yönetim kurulu ve hak/söz sahiplerinin (stakeholder) hiçbirinin kurumsal yapılar üzerinde tahakkümü ahlaken kabul edilemez… Bütün karar verici rolleri için dönem süresi ve sayısı belirlenmelidir.”
“Kurumların yönetim kurullarında, liyakat ve çoğulculuk prensibine uygun şekilde farklı kesimlerin temsili esastır. ..pozitif ayrımcılık yaparak bayanlar ve genç neslin yönetim kadrolarında bulunmaları sağlanmalıdır.”
“Kurumsal yapıların gerek yönetim kurullarının teşkili gerekse faaliyet planlarında yerel-genel dengesinin göz ardı edilmemesi gerekir.”
“İnsan kaynaklarının tespiti, geliştirilmesi konusunda objektif, rasyonel ve toplumun şeffafiyet normlarına uygun mekanizmaların kullanılması gerekir.”
“Finansal kaynakların çeşitlendirilmesi ve kollektif şuurla şeffafiyet içerisinde yönlendirilmesi..”
“Hizmet hareketinin her türlü faaliyetinde evrensel ahlaki prensipler, ülke kanun ve mevzuatları, kurum tüzükleri, ve kamuya açık kaynaklarda ifade edilen hizmet prensiplerine uygun hareket esastır.”
Son dönemde yaşanan olaylar ve bunlardan doğan ağır mağduriyetler tabanda bazı sorgulamaları doğurdu. Farklı seviyelerde güven erozyonu oluştu. Aşınmayı durdurmak ve insanlara tekrar motivasyon kazandırmak için temel ilkelerin açık ve net şekilde belirlenip deklera edilmesine ihtiyaç var. AFSV daha geniş ve gelişmiş bir yazılı metni gecikmeden yayımlamalıdır. Sonra bu esaslara uyma konusunda herkes itina göstermeli, yazılı kaynakları dikkate almalıdır. Bu yapılabilirse Hareket art niyetli çabalara karşı kendini garantiye alacak, tabanın ümidini yenileyecek, azmini güçlendirecektir. Demokratik dünyada var olabilmek, yenilenmek ve yaşananları fırsata dönüştürmek için buna ihtiyaç var!
[Mahmut Akpınar] 1.12.2018 [TR724]
Allah ayette açıkça “Aranızda bir anlaşma yaptığınızda onu yazıya dökün” (2-282) dediği halde Müslümanlar yazmayı, akitleri kağıda dökmeyi sevmezler. Konuşarak anlaşmayı tarcih ederler. Dini faaliyetler için biraraya gelen, hayır işleri yapan pek çok dini cemaat, tarikat tamamen sözlü işleyişe dayalı çalışır. Kurdukları vakıfların, derneklerin bir tüzüğü, kuruluş metni vs var ise de onları denetim zamanlarında sıkıntı yaşamamak için kerhen yapmak zorunda oldukları resmi evraktan ibaret görürler. Resmi evrak genelde ihtiyaçlara uydurulur. Katı laikliğin, otoriter uygulamaların olduğu dönemlerde gelişen bu anlayış maalesef demokratik dünyada (EU, USA) dahi değişmeden devam etmektedir.
Cemaat, tarikat yapılarının pek çoğunun günümüz toplumunun ihtiyaçlarını esas alan yazılı kaynakları, temel metinleri yoktur. Asırlar önce yazılmış eserler üzerinden günümüz Müslümanlarının problemlerini çözmeye çalışırlar. Amaçlar, ilkeler, yöntemler, hedefler sözlü talimatlar doğrultusunda belirlenir ve lidere, şeyhe göre değişiklik gösterir. Sözlü talimatlar tabana ulaşana kadar çoğu zaman tanınmayacak bir şekle bürünür. Güven esasına göre çalışan ve dindarların maddi manevi desteğiyle yürüyen bu yapılar yazıya dökülmüş esaslara, ilkelere dayanmadığı için istismara açıktır. Hemen hiçbirinin etkili denetim mekanizması yoktur. Probleme çözüm “yok sayma” veya “örtme” şeklinde tecelli eder. Şeyhin, liderin talimatı kişiye, anlayışına göre yorumlanır ve farklılık gösterir. Yetki ve sorumluluk sınırları net değildir. Yazılı hiç değildir. Bu nedenle mabeyne yakın olan, yüzsüzlük yapan, ötekilere baskın gelen gücünü, etki alanını genişletir.
Cemaat tarikat yapılarında kaynaklar nasıl toplanacak, nasıl harcanacak, kim harcayacak, kararlar kimler tarafından nasıl alınacak ve kimlere nasıl iletilecek, personel atamaları neye göre nasıl olacak ve kimler tarafından yapılacak gibi şeffaflık, hesap verebilirlik için hayati konular sözlü bildirime ve güven esasına göre işler. Bu gruplarda herkesi bağlayan objektif kurallar ve yaptırımlar yoktur. Cazgır, cüretkar olan öne çıkarken, terbiyeli olup geride duranlar yükü çeker. Birilerine katlanılır, ötekilere sabır tavsiye edilir. Eğer tarikatler eskiden olduğu gibi dergahlarda, hücrelerde bir lokma bir hırka ile muttaki hayat yaşanan, mistik ortamlardan ibaret olsaydı bu şekilde devam edilebilirdi. Yaşananlar bir nevi nefis terbiyesine vesile olabilir, sabrı ve tevekkülü geliştirebilirdi. Ama şu anda cemaatler, tarikatler dünyevi, maddi imkanlara, binalara, konumlara sahip ve herhangi bir holdingten geri kalmayacak çatışmalara, rekabetlere sahne oluyor. Dolayısıyla dini hizmet vermek, kamil mümin yetiştirmek amacıyla başlanan bu yapılar sadece bir kısım istihbari kurumların değil, pek çok çıkarcının, egoistin, güç tutkununun da vuruştuğu arena haline dönüşebiliyor. Kurallar ve sınırlar iyi belirlenmezse insanları çürüten, yozlaştıran, fitne fesadın hüküm sürdüğü bir zemin haline gelebiliyor.
HİZMET HAREKETİ BELKİ CEMAAT-TARİKAT YAPILARI İÇİNDE YAZILI KAYNAKLARA SAHİP, GÜNCEL PROBLEMLERE ÇÖZÜM OLACAK ESERLERİ BULUNAN İSTİSNAİ BİR HAREKET. KUR’AN VE SÜNNET ESASLARI YANINDA BEDİÜZZAMAN’IN ASRIN BAŞINDA YAZDIĞI RİSALE-İ NURLAR VAR.
Bu açıdan Hizmet hareketi belki cemaat-tarikat yapıları içinde yazılı kaynaklara sahip, güncel problemlere çözüm olacak eserleri bulunan istisnai bir Hareket. Kur’an ve Sünnet esasları yanında Bediüzzaman’ın asrın başında yazdığı Risale-i Nurlar var. Muhterem Fethullah Gülen Hoca Efendi’nin her konuda ilkeler, ölçüler ortaya koyduğu yazılı eserleri ortada. Hareket çok zengin bir yazılı külliyata sahip. Ama ona rağmen Harekette de hala sözlü etkileşim güçlü ve işler söze, söyleme dayalı olarak yürüyor. Bir konuda, “kitaplarda ne var, bir bakalım!” demek yerine insanların özel kanallardan edindikleri özel sohbetlere, anlatımlara itibar ediliyor. Gizemli, hususi anlatımlar kaynakların, temel esasların önüne geçiyor. Temel ilkelerle çelişen, makul ve rasyonel olmayan şeyler tercih edilebiliyor. Oysa muhterem Gülen: “Hazreti Peygamber yakazaten görünse ve bana hadislerle bağdaşmayan bir emir verse, Ben: “Ya Resulallah kusura bakma! Bu senin hadislerinde yok! Ben yakazaten gördüğüm sana değil, senin hadislerine tibar ederim” diyor. Ama insanlar kitaplarda olan esaslarla çatışma pahasına sözlü beyanlara önem verebiliyor. Sanırım bizim toplumuzda sözün ayrı bir gücü ve gizemi var.
Sözlü aktarımlar ve paylaşımlar nedeniyle Hizmet Hareketi son dönemde büyük sıkıntılar yaşadı, ağır iptilalara maruz kaldı. Erken uyanan “ben hususi bir ortamda duydum”, “bana dedi ki”, “bir defasında dedi ki” gibi gizem katılmış, mübalağa edilmiş ama me’hazın kutsiyetine yaslanarak söylenen sözlerle insanları iğfal etti. His ve heveslerini tatmin, beklentilerini gerçekleştirmek isteyenler Hocaefendinin şahsına dayandırarak rivayetlerde bulundu. İnsanların o kaynağa güvenini istismar etti. Bazen Kur’an ve Sünnetle bağdaşmayacak, Hizmetin esaslarıyla çatışan şeyler insanlara tebliğ edildi.
Kurgu darbe planı olan 15 Temmuz karesine Hizmet’in sokulmasında ve insanların mağdur edilmesinde bu türden manüplasyonların olduğu mülahazasıyla insanlar artık gizemli ve sürükleyici de olsa sözlü aktarımlara itibar etmek istemiyor. Kur’an ve Sünnette yeri olmayan, yazılı kaynaklarımıza uymayan hikayelere, söylemlere prim vermiyor. Onları ciddiye almıyor, aksine sert şekilde sorguluyor. Şu sıralara herkes yoğurdu üfleyerek yeme, mantık süzgecinden geçirme ve temel kriterlere vurarak alma taraftarı.
AFSV’NİN SON AÇIKLAMALARI YAZILI METİN ORTAYA KOYMA ADINA ÖNEMLİ. HİZMETİ İTHAM ALTINA SOKMAMAK, KİŞİLERİN HATALARINI UMUMA MAL ETMEMEK İÇİN ARTIK YAZILI KURALLAR MANZUMESİNİN ORATAYA KONMASINA İHTİYAÇ VAR. ÇOK GECİKMEDEN HAREKETİN TEMEL İLKELERİ, HEDEFLERİ, YÖNTEMLERİ, SINIRLARI, AÇIK VE NET ŞEKİLDE DÜNYAYA DEKLARE EDİLMELİ.
Gecikmiş olsa da AfSV’nin son açıklamaları yazılı metin ortaya koyma adına önemli. Hizmeti itham altına sokmamak, kişilerin hatalarını umuma mal etmemek için artık yazılı kurallar manzumesinin orataya konmasına ihtiyaç var. Çok gecikmeden Hareketin temel ilkeleri, hedefleri, yöntemleri, sınırları, açık ve net şekilde dünyaya deklera edilmeli. Ondan sonra da kişiler, işleyişler, kurumlar, faaliyetler bu mihenge vurulmalı. Hareket bireysel yorumlardan, indi tefsirlerden, gizemli hikayeleştirmelerden kurtulmalı. Bu yapılmazsa maniplasyonların, senaryoların arkası kesilmeyecektir. İnsanlar da kenara çekilmeyi, hiçbir şeye bulaşmamayı tercih edecektir.
Bildirideki şu cümleler çok hayati:
“Her türlü hizmet faaliyeti kanuni ve ahlaki çerçevede olmak zorundadır, bu konuda taviz verilemez.”
“Şeffafiyet ve hesap verebilirlik konusunda bulunduğumuz toplumun standartları esastır.”
“Karar verici olan, icra rolü üstlenenler; mesuliyet almak, şeffaf olmak ve hesap vermek durumundadır. Şahsi sebeplerden dolayı bu şartları sağlayamayanlar karar verici rolü üstlenmemelidir”
“Yönetici, yönetim kurulu ve hak/söz sahiplerinin (stakeholder) hiçbirinin kurumsal yapılar üzerinde tahakkümü ahlaken kabul edilemez… Bütün karar verici rolleri için dönem süresi ve sayısı belirlenmelidir.”
“Kurumların yönetim kurullarında, liyakat ve çoğulculuk prensibine uygun şekilde farklı kesimlerin temsili esastır. ..pozitif ayrımcılık yaparak bayanlar ve genç neslin yönetim kadrolarında bulunmaları sağlanmalıdır.”
“Kurumsal yapıların gerek yönetim kurullarının teşkili gerekse faaliyet planlarında yerel-genel dengesinin göz ardı edilmemesi gerekir.”
“İnsan kaynaklarının tespiti, geliştirilmesi konusunda objektif, rasyonel ve toplumun şeffafiyet normlarına uygun mekanizmaların kullanılması gerekir.”
“Finansal kaynakların çeşitlendirilmesi ve kollektif şuurla şeffafiyet içerisinde yönlendirilmesi..”
“Hizmet hareketinin her türlü faaliyetinde evrensel ahlaki prensipler, ülke kanun ve mevzuatları, kurum tüzükleri, ve kamuya açık kaynaklarda ifade edilen hizmet prensiplerine uygun hareket esastır.”
Son dönemde yaşanan olaylar ve bunlardan doğan ağır mağduriyetler tabanda bazı sorgulamaları doğurdu. Farklı seviyelerde güven erozyonu oluştu. Aşınmayı durdurmak ve insanlara tekrar motivasyon kazandırmak için temel ilkelerin açık ve net şekilde belirlenip deklera edilmesine ihtiyaç var. AFSV daha geniş ve gelişmiş bir yazılı metni gecikmeden yayımlamalıdır. Sonra bu esaslara uyma konusunda herkes itina göstermeli, yazılı kaynakları dikkate almalıdır. Bu yapılabilirse Hareket art niyetli çabalara karşı kendini garantiye alacak, tabanın ümidini yenileyecek, azmini güçlendirecektir. Demokratik dünyada var olabilmek, yenilenmek ve yaşananları fırsata dönüştürmek için buna ihtiyaç var!
[Mahmut Akpınar] 1.12.2018 [TR724]
Etiketler:
Doç. Dr. Mahmut Akpınar
Ergenekon masalı! (1) [Levent Kenez]
Şeytanın en büyük hilelerinden biri de kendisinin olmadığına inandırmasıdır. Şeytanın varlığına inanan birisinin doğal olarak imanın şartlarından olan gözle görülmeyen diğer metafizik varlıklara ve Allah’a iman etmesi gerekir ki şeytanın işine gelmez.
Şeytanca planlarla işlerini görenler aslında neyin ne olduğunu bilir ama ipi çoktan kaptırdıklarından dolayı artık çok geçtir en konforlu durum artık yokmuş gibi yapmaktır.
Yok dedikleri örgüt, bugün örgüt diye linç edilen grup ile ileride kafa kafaya geleceklerini çoktan görmüştür. İrtica ile mücadele diye başlayan süreç seçilmiş iktidarın devrilmesi ile sonuçlanmış ancak aktörlerin biz bu işi aslında bunları bitirmek için başlatmıştık dedikleri şeyler tam olarak gerçekleşmemiştir. Köylü İslamcılarla, kaçak dedikleri kuran kurslarıyla, milleti söğüşleyen holdingçiklerle, merdiven altı dershanelerle ya da imam hatiplerle uğraşmak kolaydır ama suç atfedemeyecekleri kişilerle uğraşmak için başka bir konjonktüre ihtiyaç vardır.
Derin olduğu kadar aynı zamanda yiyici olan bu yapı tahmin edildiği gibi ülkeyi duvara toslatır ve ülke, tarihindeki en ağır ekonomik krizlerden birisini yaşar. Halk her zaman olduğu gibi cebine dokunduğunda tepki verir ve iktidardaki partileri ve eskimiş yapıları sandığa gömer. Sadece iki parti meclise girebilmiştir.
Hala asker postalının gölgesi siyasettedir. Bugünkü kadar şerefsiz olamasa da güce tapmayı meslek edinmiş medya etkilidir. İktidar olmuşlardır ama askerden köpek gibi korkmaktadırlar. Hocaları gibi askere şirinlikler, o zamanki mevcut medyaya yalakalıklar yaparak, biz değiştik dersimizi aldık diyerek her yerde boncuk dağıtmaktadırlar.
Fadıl feda edilerek bir anda başbakan olan reis!
Hiç ummadıkları bir şey olur, önleri açılır meclise giremeyen reisleri, Fadıl feda edilerek bir anda başbakan olur. Mağdur kahraman olmasındansa iktidara gelip gitmesinin çok daha iyi olacağı kararı verilmiştir. Meclisteki diğer parti de plan gereği sesini çıkarmaz.
Çok fazla zaman ve kredileri olmadığı için kavgadan ziyade icraatı hedef alırlar. AB reformları, ekonomiyi düzeltme, ülkedeki gerginliği azaltma, Kürt sorununa siyasi çözüm, Alevi açılımı gibi her kesime yönelik akıllı işler yaparlar. Ve daha önce pek yıldızları barışmayan kesimlerden de destek görürler. Mesele AKP’yi desteklemek ya da desteklememek değildir. Hangi konuda desteklemek ya da hangi konuda karşı çıkmaktır.
İşler iyi gider. Kader imkanlarını altın tepside sunmaktadır. İslam’ın ve demokrasinin uyum içerisinde beraber olacağına dair umutları arttırırlar. Dünya’da da beğeni toplayan ve destek gören bir hükümet haline gelirler. Bugün ana avrat sövdükleri uluslararası yapılar o zaman baştacıdır çünkü onlara karşı yapılan bütün anti demokratik ve militer girişimlere sert tepki vermektedir.
Sefertası ile yemeğini getiren orgeneralden bahsediyorum!
Her türlü prangayı vuran ceberut cumhurbaşkanına karşı en büyük avantajları da askerin siyasete müdahale edip yıpranmasına karşı olan dönemin genelkurmay başkanıdır. Genelkurmay başkanı derken de silah arkadaşları zehirlemesin diye evden sefertası ile kendi yemeğini getiren orgeneralden bahsettiğimizi hatırlatalım.
Yakında cumhurbaşkanı seçimleri vardır ve ordunun başına bunlardan bir tanesinin gelmesi örgütün işine gelmez. Sadece kendi yaptıkları anayasada sistemin anahtarını cumhurbaşkanına vermiş olmaları değildir mesele, kendi atama-matama her şey ile ilgilidir olay. Kendilerinden birisi olmadığı zaman, onlarca yıllık plan bozulabilecektir.
Ve Türkiye’nin en iyi bildiği oyun sahneye sokulur. Şartları olgunlaştırma. Ülke bir anda cinayetlerin, faili meçhullerin, bombalamaların mısır patlağı gibi yaşandığı bir yer haline gelir. İktidardadırlar ama cenazelerde yuhalanmakta, kendi memleketlerinde dahi üstlerine tükürülmektedir. Savcılar düğmeye basılmış gibi dava yağdırmaktadır.
Savcılar, hukukçular demişken, eşinin başı kapalı diye Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmemesi için yapılanlardan sonra biraz onuru olan insanlar piyasada dolaşmaz ama örgüt yok dendi diye bugün sosyal medyada neredeyse çocuklar gibi şenler.
Tatbikatlarda üstlerine hedef alınmakta, asker parolaları ‘şerefsiz başbakan’ diye belirlenmektedir. Karargah çalışmalarında isim isim nereye tıkılacakları ezber edilmektedir. Göreceli demokrat genelkurmay başkanı gitmiş, örgütün darbe yapmak için vakit geldi dediği adamlar bir bir koltuğa oturmaktadır. İlk gelen bunlara bir muhtıra verir. Ama eski alışkanlık işte, aptalca bir iş yapmışlardır. Muhtıranın içinde kutsallara her türlü küfür vardır, geri teper. Muhtıranın hasını sandıkta görürler. Bu adam ile ilgili hiç bir zaman bir şey yapmadıkları gibi madalya ile uğurlarlar.
Bir sonra gelen öncekinin beceriksizliğinden mutlu bir şekilde kendisinin tarihe geçeceğini düşünerek hırslıdır. Anayasa Mahkemesi’ndeki adamlarını karargaha çağırıp parti için kapatma davası açtıracak kadar pervasızdır. O kadar özgüvenlidirler ki ordu hükümete küfür eden siteler kurmakta ve işletmektedir. Kafasına estikçe basın toplantısı düzenlemekte kimin gazına geldiği bilinmez hitap yeteneği varmış gibi alay konusu olsa da tehditler savurmakta, parmağını sallamaktadır.
Örgüte ilk defa ciddi bir şekilde dokunuldu
Tabi çıkan sesin sebebi bellidir. Örgüte ilk defa ciddi bir şekilde dokunulmuştur. Hangi eylemi yapsalar sobelenmektedirler. Toplantılarda yedikleri haltlar önlerine konmakta kem küm etmekten başka bir şey diyememektedirler. Bu çapsız islamcıların becerecekleri bir şey değildir. Çok kolay yiyeceklerini sandıkları hükümeti yiyememişlerdir. Zaten korkar giderler dedikleri adamlara bir anca cesaret gelivermiştir. Yıllarca ülkeye vesayet yaşatanlarla ilk defa hesaplaşma imkanı gelmiş, yapının motoru asker ilk defa sınırlarına çekilebilmiştir. Türkiye tarihinde ilk defa sivillerin yönettiği bir ülke olma imkanı yakalamıştır.
Örgüt gidişatın kötü olduğunu görür. Bu iş oldu, kazandık diye zafer sarhoşu adamlara en çok sevdikleri yerden yaklaşırlar. Güç paylaşılacak bir şey değildir. Sen şimdi bunları bunları başardım diyorsun ama sen de biz de biliyoruz ki sen bunları kendi başına başarmadın. Yarın öbür gün bizi yiyen seni de yer. Senin kirli çamaşırların bizi katlar. Siyasetçi mesajı almıştır. Zaten kurtulmak hep kafasında vardır. Örgütün bunların içlerindeki adamları da devamlı bunları korkutmaktadır. Örgüt şimdiye kadar beceremediği şeyi şimdi daha akıllı yapmaya karar verir. Her türlü şeye teşne İslamcıların eliyle sağdan yaklaşarak….
Devam edecek
[Levent Kenez] 1.12.2018 [TR724]
Şeytanca planlarla işlerini görenler aslında neyin ne olduğunu bilir ama ipi çoktan kaptırdıklarından dolayı artık çok geçtir en konforlu durum artık yokmuş gibi yapmaktır.
Yok dedikleri örgüt, bugün örgüt diye linç edilen grup ile ileride kafa kafaya geleceklerini çoktan görmüştür. İrtica ile mücadele diye başlayan süreç seçilmiş iktidarın devrilmesi ile sonuçlanmış ancak aktörlerin biz bu işi aslında bunları bitirmek için başlatmıştık dedikleri şeyler tam olarak gerçekleşmemiştir. Köylü İslamcılarla, kaçak dedikleri kuran kurslarıyla, milleti söğüşleyen holdingçiklerle, merdiven altı dershanelerle ya da imam hatiplerle uğraşmak kolaydır ama suç atfedemeyecekleri kişilerle uğraşmak için başka bir konjonktüre ihtiyaç vardır.
Derin olduğu kadar aynı zamanda yiyici olan bu yapı tahmin edildiği gibi ülkeyi duvara toslatır ve ülke, tarihindeki en ağır ekonomik krizlerden birisini yaşar. Halk her zaman olduğu gibi cebine dokunduğunda tepki verir ve iktidardaki partileri ve eskimiş yapıları sandığa gömer. Sadece iki parti meclise girebilmiştir.
Hala asker postalının gölgesi siyasettedir. Bugünkü kadar şerefsiz olamasa da güce tapmayı meslek edinmiş medya etkilidir. İktidar olmuşlardır ama askerden köpek gibi korkmaktadırlar. Hocaları gibi askere şirinlikler, o zamanki mevcut medyaya yalakalıklar yaparak, biz değiştik dersimizi aldık diyerek her yerde boncuk dağıtmaktadırlar.
Fadıl feda edilerek bir anda başbakan olan reis!
Hiç ummadıkları bir şey olur, önleri açılır meclise giremeyen reisleri, Fadıl feda edilerek bir anda başbakan olur. Mağdur kahraman olmasındansa iktidara gelip gitmesinin çok daha iyi olacağı kararı verilmiştir. Meclisteki diğer parti de plan gereği sesini çıkarmaz.
Çok fazla zaman ve kredileri olmadığı için kavgadan ziyade icraatı hedef alırlar. AB reformları, ekonomiyi düzeltme, ülkedeki gerginliği azaltma, Kürt sorununa siyasi çözüm, Alevi açılımı gibi her kesime yönelik akıllı işler yaparlar. Ve daha önce pek yıldızları barışmayan kesimlerden de destek görürler. Mesele AKP’yi desteklemek ya da desteklememek değildir. Hangi konuda desteklemek ya da hangi konuda karşı çıkmaktır.
İşler iyi gider. Kader imkanlarını altın tepside sunmaktadır. İslam’ın ve demokrasinin uyum içerisinde beraber olacağına dair umutları arttırırlar. Dünya’da da beğeni toplayan ve destek gören bir hükümet haline gelirler. Bugün ana avrat sövdükleri uluslararası yapılar o zaman baştacıdır çünkü onlara karşı yapılan bütün anti demokratik ve militer girişimlere sert tepki vermektedir.
Sefertası ile yemeğini getiren orgeneralden bahsediyorum!
Her türlü prangayı vuran ceberut cumhurbaşkanına karşı en büyük avantajları da askerin siyasete müdahale edip yıpranmasına karşı olan dönemin genelkurmay başkanıdır. Genelkurmay başkanı derken de silah arkadaşları zehirlemesin diye evden sefertası ile kendi yemeğini getiren orgeneralden bahsettiğimizi hatırlatalım.
Yakında cumhurbaşkanı seçimleri vardır ve ordunun başına bunlardan bir tanesinin gelmesi örgütün işine gelmez. Sadece kendi yaptıkları anayasada sistemin anahtarını cumhurbaşkanına vermiş olmaları değildir mesele, kendi atama-matama her şey ile ilgilidir olay. Kendilerinden birisi olmadığı zaman, onlarca yıllık plan bozulabilecektir.
Ve Türkiye’nin en iyi bildiği oyun sahneye sokulur. Şartları olgunlaştırma. Ülke bir anda cinayetlerin, faili meçhullerin, bombalamaların mısır patlağı gibi yaşandığı bir yer haline gelir. İktidardadırlar ama cenazelerde yuhalanmakta, kendi memleketlerinde dahi üstlerine tükürülmektedir. Savcılar düğmeye basılmış gibi dava yağdırmaktadır.
Savcılar, hukukçular demişken, eşinin başı kapalı diye Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmemesi için yapılanlardan sonra biraz onuru olan insanlar piyasada dolaşmaz ama örgüt yok dendi diye bugün sosyal medyada neredeyse çocuklar gibi şenler.
Tatbikatlarda üstlerine hedef alınmakta, asker parolaları ‘şerefsiz başbakan’ diye belirlenmektedir. Karargah çalışmalarında isim isim nereye tıkılacakları ezber edilmektedir. Göreceli demokrat genelkurmay başkanı gitmiş, örgütün darbe yapmak için vakit geldi dediği adamlar bir bir koltuğa oturmaktadır. İlk gelen bunlara bir muhtıra verir. Ama eski alışkanlık işte, aptalca bir iş yapmışlardır. Muhtıranın içinde kutsallara her türlü küfür vardır, geri teper. Muhtıranın hasını sandıkta görürler. Bu adam ile ilgili hiç bir zaman bir şey yapmadıkları gibi madalya ile uğurlarlar.
Bir sonra gelen öncekinin beceriksizliğinden mutlu bir şekilde kendisinin tarihe geçeceğini düşünerek hırslıdır. Anayasa Mahkemesi’ndeki adamlarını karargaha çağırıp parti için kapatma davası açtıracak kadar pervasızdır. O kadar özgüvenlidirler ki ordu hükümete küfür eden siteler kurmakta ve işletmektedir. Kafasına estikçe basın toplantısı düzenlemekte kimin gazına geldiği bilinmez hitap yeteneği varmış gibi alay konusu olsa da tehditler savurmakta, parmağını sallamaktadır.
Örgüte ilk defa ciddi bir şekilde dokunuldu
Tabi çıkan sesin sebebi bellidir. Örgüte ilk defa ciddi bir şekilde dokunulmuştur. Hangi eylemi yapsalar sobelenmektedirler. Toplantılarda yedikleri haltlar önlerine konmakta kem küm etmekten başka bir şey diyememektedirler. Bu çapsız islamcıların becerecekleri bir şey değildir. Çok kolay yiyeceklerini sandıkları hükümeti yiyememişlerdir. Zaten korkar giderler dedikleri adamlara bir anca cesaret gelivermiştir. Yıllarca ülkeye vesayet yaşatanlarla ilk defa hesaplaşma imkanı gelmiş, yapının motoru asker ilk defa sınırlarına çekilebilmiştir. Türkiye tarihinde ilk defa sivillerin yönettiği bir ülke olma imkanı yakalamıştır.
Örgüt gidişatın kötü olduğunu görür. Bu iş oldu, kazandık diye zafer sarhoşu adamlara en çok sevdikleri yerden yaklaşırlar. Güç paylaşılacak bir şey değildir. Sen şimdi bunları bunları başardım diyorsun ama sen de biz de biliyoruz ki sen bunları kendi başına başarmadın. Yarın öbür gün bizi yiyen seni de yer. Senin kirli çamaşırların bizi katlar. Siyasetçi mesajı almıştır. Zaten kurtulmak hep kafasında vardır. Örgütün bunların içlerindeki adamları da devamlı bunları korkutmaktadır. Örgüt şimdiye kadar beceremediği şeyi şimdi daha akıllı yapmaya karar verir. Her türlü şeye teşne İslamcıların eliyle sağdan yaklaşarak….
Devam edecek
[Levent Kenez] 1.12.2018 [TR724]
Euro 2016’da kalan oyuncu: Dimitri Payet [Hasan Cücük]
Fransa ev sahipliğini yaptığı Euro 1984 ve 1998 Dünya Kupası’nda mutlu sona ulaşırken hep bir kahramanı vardı. 84’te Michel Platini, 98’de Zidane ülkesine kupayı getiren isimdi. Euro 2016’ya ev sahipliği yapan Fransa’nın yeni kahramanı kim olacaktı?
Oklar Paul Pogba ve Antoine Griezmann’ı gösteriyordu. Özellikle Pogba’yı. Romanya ile oynanan Euro 2016 açılış maçında Pogba ve Griezmann suskun kalırken, sahneye Dimitri Payet çıkıyordu. Asist yaptı ve belkide kupanın en iyi gollerinden birini daha ilk maçta attı. Gözler Payet’e kilitlenmişti. Yaşı genç değildi. 29 yaşındaydı. Peki kimdi bu Payet? Ve bugün nerelerde?
Dimitri Payet’in hayat hikayesi Fransa’nın binlerce kilometre uzaklıktaki Hint Okyanusu’ndaki Reunion ilinde başladı. Futbol topuyla kardeşleri Phillppe ve Saint-Pierroise ile tropikal adanın kumsalında tanışan Dimitri Payet’in ailesinin Fransa’ya göç etmesiyle yeni hayatları başlıyordu. 12 yaşında Le Havre takımda oynaya başlayan Payet, bu dönemde sahadışında problemli bir çocuk olarak dikkat çekti.
16 yaşına geldiğinde kulübü Le Havre, sorumsuz davranışları ve fiziksel zayıflığından dolayı yeteneğine rağmen Payet’in kulüple irtibatını kesiyordu. Tekrar doğduğu adaya dönüp AS Excelsior’da 2 yıl top koşturan Payet’in hayatı Nantes’nin ‘yarı profesyonel’ sözleşme teklifiyle değişiyordu. Futboldan kazandığı geçimini sağlamaya yetmeyince 2005-07 arasında bir mağazada tezgahtar olarak çalışıyordu.
Yeteneği vardı ama uyumsuz biriydi. Profesyonelliğinin ilk yılında Fransızların ünlü kalecisi Fabien Barthez ile kavga ediyordu. Saint Etienne ve Lille’de geçen yılların ardından Payet’in kaderi 2013’te Marsilya’ya transfer olduğunda değişiyordu. Takımın teknik patronu Arjantinli Marcelo Bielsa ‘problem yıldız’ ile yakından ilgileniyordu. Futbola yüzde yüz konsante olduğunda başarılı bir yıldız olarak parlıyordu. Payet, kendini futbola kazandıran isim olarak gördüğü Bielsa’ya hala büyük saygı duymaktadır.
Takvim yaprak Temmuz 2015’i gösterirken, Payet ilk kez Fransa dışına çıkıyordu. Yeni takımının adı West Ham, ödenen bonservis ücreti ise 15 milyon Euro’ydu. West Ham’da gösterdiği performansla Payet herkesin tanıdığı bir isim oluyordu. İlk yılında West Ham formasını lig, kupa ve Avrupa’da 38 maçta giyip, 12 gol ve 14 asistle takımının başarısına katkı sağlıyordu. Daha ilk sezonunda takımın en önemli oyuncusu olarak sivriliyordu. West Ham taraftarına adına beste yapıyor, attığı çalımlar, öldürücü paslar ve kalecileri zor durumda bırakan frikikleri sayesinde daha ilk sezonunda kulüp tarihinin en görkemli oyuncularından biri haline gelmeyi başarıyordu.
West Ham’da gösterdiği harika performansla Euro 2016 kadrosunda yer bulan Payet, attığı 3 golle ülkesinin finale kadar gelmesinde rol oynuyordu. Payet adı artık West Ham’ın taşıyacağı bir isim olmaktan çıkıyordu. Slaven Bilic’in çalıştırdığı West Ham, yıldız oyuncusunu elinden çıkarmak istemiyordu. Payet ise, West Ham defterini çoktan kafasında kapatmıştı. Her fırsatta ayrılmak istediğini dile getirmesi Bilic – Payet ilişkilerini geriyordu. Hırvat hoca, yedek soyundurarak tepkisini ortaya koyoyordu ama uslanmak istemeyen bir Payet vardı. Nitekim ocak 2017’de Payet yeniden eski kulübü Marsilya’nın yolunu tutuyordu. 1,5 yıl önce 15 milyon Euro’ya Payet’i alan West Ham, satarken iki katı bir ücreti kasasına koyuyordu.
Payet, geri döndüğünde Marsilya’nın kralı oluyordu ama Marsilya eski Marsilya değildi. Ligde önlerinde aşmaları imkansız bir PSG vardı. Takım kaptanlığını yapan Payet, geçen sezon Marsilya’nın UEFA Avrupa Ligi’nde finale kadar gelmesinde başrol oynayan oyunculardan biri oldu. Marsilya’nın kendi sahasında oynanan finalde gülen taraf Atletico Madrid oldu. Payetli, Marsilya ise UEFA Avrupa Ligi’ni kazanan ilk Fransız takımı olma şansını kullanamadı.
West Ham’da oynadığı futbolla ‘Upson Park’ın Zidane’ olarak ünlenen Payet, Fransa milli formasını ilk kez 2010’da giymesine karşılık, inişli – çıkışlı formundan dolayı bugüne kadar sadece 38 kez milli sevinci yaşadı. Euro 2016’da gösterdiği performansla dikkatleri üzerine çekti ancak performansının üzerine koyamayınca milli takım aday kadrosunda yer bulsa da forma şansı bulamadı. Son milli maçını Ekim 2017’de Belarus’a karşı oynadı. Yaşadığı sakatlıklarda formunu olumsuz etkiledi. Sakatlığı ve form durumundan dolayı Fransa’nın şampiyon olduğu 2018 Dünya Kupası kadrosunda yer bulamayan Payet, kupayı kazanan arkadaşlarını evinden seyretti. Eric Cantona – Paul Gascoigne karışımı bir futbolcu olarak tanımlanan Payet’in örnek aldığı isimler ise Fransızların ünlü yıldızları David Ginola ve Thierry Henry. Fransa milli takımında Mbappe, Griezmann ve Pogba, Dimitri Payet adını ortaya koydukları futbolla unutturdular. Payet adı Fransa için Euro 2016’da kaldı!
[Hasan Cücük] 1.12.2018 [TR724]
Oklar Paul Pogba ve Antoine Griezmann’ı gösteriyordu. Özellikle Pogba’yı. Romanya ile oynanan Euro 2016 açılış maçında Pogba ve Griezmann suskun kalırken, sahneye Dimitri Payet çıkıyordu. Asist yaptı ve belkide kupanın en iyi gollerinden birini daha ilk maçta attı. Gözler Payet’e kilitlenmişti. Yaşı genç değildi. 29 yaşındaydı. Peki kimdi bu Payet? Ve bugün nerelerde?
Dimitri Payet’in hayat hikayesi Fransa’nın binlerce kilometre uzaklıktaki Hint Okyanusu’ndaki Reunion ilinde başladı. Futbol topuyla kardeşleri Phillppe ve Saint-Pierroise ile tropikal adanın kumsalında tanışan Dimitri Payet’in ailesinin Fransa’ya göç etmesiyle yeni hayatları başlıyordu. 12 yaşında Le Havre takımda oynaya başlayan Payet, bu dönemde sahadışında problemli bir çocuk olarak dikkat çekti.
16 yaşına geldiğinde kulübü Le Havre, sorumsuz davranışları ve fiziksel zayıflığından dolayı yeteneğine rağmen Payet’in kulüple irtibatını kesiyordu. Tekrar doğduğu adaya dönüp AS Excelsior’da 2 yıl top koşturan Payet’in hayatı Nantes’nin ‘yarı profesyonel’ sözleşme teklifiyle değişiyordu. Futboldan kazandığı geçimini sağlamaya yetmeyince 2005-07 arasında bir mağazada tezgahtar olarak çalışıyordu.
Yeteneği vardı ama uyumsuz biriydi. Profesyonelliğinin ilk yılında Fransızların ünlü kalecisi Fabien Barthez ile kavga ediyordu. Saint Etienne ve Lille’de geçen yılların ardından Payet’in kaderi 2013’te Marsilya’ya transfer olduğunda değişiyordu. Takımın teknik patronu Arjantinli Marcelo Bielsa ‘problem yıldız’ ile yakından ilgileniyordu. Futbola yüzde yüz konsante olduğunda başarılı bir yıldız olarak parlıyordu. Payet, kendini futbola kazandıran isim olarak gördüğü Bielsa’ya hala büyük saygı duymaktadır.
Takvim yaprak Temmuz 2015’i gösterirken, Payet ilk kez Fransa dışına çıkıyordu. Yeni takımının adı West Ham, ödenen bonservis ücreti ise 15 milyon Euro’ydu. West Ham’da gösterdiği performansla Payet herkesin tanıdığı bir isim oluyordu. İlk yılında West Ham formasını lig, kupa ve Avrupa’da 38 maçta giyip, 12 gol ve 14 asistle takımının başarısına katkı sağlıyordu. Daha ilk sezonunda takımın en önemli oyuncusu olarak sivriliyordu. West Ham taraftarına adına beste yapıyor, attığı çalımlar, öldürücü paslar ve kalecileri zor durumda bırakan frikikleri sayesinde daha ilk sezonunda kulüp tarihinin en görkemli oyuncularından biri haline gelmeyi başarıyordu.
West Ham’da gösterdiği harika performansla Euro 2016 kadrosunda yer bulan Payet, attığı 3 golle ülkesinin finale kadar gelmesinde rol oynuyordu. Payet adı artık West Ham’ın taşıyacağı bir isim olmaktan çıkıyordu. Slaven Bilic’in çalıştırdığı West Ham, yıldız oyuncusunu elinden çıkarmak istemiyordu. Payet ise, West Ham defterini çoktan kafasında kapatmıştı. Her fırsatta ayrılmak istediğini dile getirmesi Bilic – Payet ilişkilerini geriyordu. Hırvat hoca, yedek soyundurarak tepkisini ortaya koyoyordu ama uslanmak istemeyen bir Payet vardı. Nitekim ocak 2017’de Payet yeniden eski kulübü Marsilya’nın yolunu tutuyordu. 1,5 yıl önce 15 milyon Euro’ya Payet’i alan West Ham, satarken iki katı bir ücreti kasasına koyuyordu.
Payet, geri döndüğünde Marsilya’nın kralı oluyordu ama Marsilya eski Marsilya değildi. Ligde önlerinde aşmaları imkansız bir PSG vardı. Takım kaptanlığını yapan Payet, geçen sezon Marsilya’nın UEFA Avrupa Ligi’nde finale kadar gelmesinde başrol oynayan oyunculardan biri oldu. Marsilya’nın kendi sahasında oynanan finalde gülen taraf Atletico Madrid oldu. Payetli, Marsilya ise UEFA Avrupa Ligi’ni kazanan ilk Fransız takımı olma şansını kullanamadı.
West Ham’da oynadığı futbolla ‘Upson Park’ın Zidane’ olarak ünlenen Payet, Fransa milli formasını ilk kez 2010’da giymesine karşılık, inişli – çıkışlı formundan dolayı bugüne kadar sadece 38 kez milli sevinci yaşadı. Euro 2016’da gösterdiği performansla dikkatleri üzerine çekti ancak performansının üzerine koyamayınca milli takım aday kadrosunda yer bulsa da forma şansı bulamadı. Son milli maçını Ekim 2017’de Belarus’a karşı oynadı. Yaşadığı sakatlıklarda formunu olumsuz etkiledi. Sakatlığı ve form durumundan dolayı Fransa’nın şampiyon olduğu 2018 Dünya Kupası kadrosunda yer bulamayan Payet, kupayı kazanan arkadaşlarını evinden seyretti. Eric Cantona – Paul Gascoigne karışımı bir futbolcu olarak tanımlanan Payet’in örnek aldığı isimler ise Fransızların ünlü yıldızları David Ginola ve Thierry Henry. Fransa milli takımında Mbappe, Griezmann ve Pogba, Dimitri Payet adını ortaya koydukları futbolla unutturdular. Payet adı Fransa için Euro 2016’da kaldı!
[Hasan Cücük] 1.12.2018 [TR724]
Lübbek’te Almanya’nın gelecek onbeş yılını belirleyecek gece [Ebubekir Işık]
Geçtiğimiz hafta pazar günü Almanya’nın kuzeyinde Hamburg’a yakınlığı ile bilinen Lübbek şehrinde Almanya’nın yakın geleceğini belirleme potansiyeli olan bir gece yaşandı. Hatırlanacağı üzere Almanya Şansölyesi Angela Merkel bir daha partisi olan CDU başkanlığı için aday olmayacağını duyurmuştu. Bu açıklamanın üzerine tüm gözler CDU yönetimine çevrilmiş ve Angela Merkel’in koltuğuna oturacak CDU’lunun kim olacağı konusunda birçok spekülasyon yapılmaya başlanmıştı.
Ardından CDU partisinden üç isim Merkel’den boşalacak başkanlık koltuğu için adaylığını açıkladı. Bu üç isim sırasıyla partinin şu an ki genel sekreteri olan Annegret Kramp-Karrenbauer, Merkel’e olan aşırı muhalefeti ile bilinen Jens Spahn ve son on beş yılı siyaset dışında ve iş dünyasının içerisinde geçiren Friedrich Merz. İşte bu üç isim geçtiğimiz hafta pazar günü 19. yüzyılda fabrika olarak kullanılmış daha sonra bir gösteri merkezi haline getirilmiş Lübbek’te bir salonda kozlarını paylaşmak için bir araya geldi.
Geceye geçmeden önce, üç CDU’lunun katılımıyla organize edilen bu toplantı için niçin ‘Almanya’nın gelecek onbeş yılını belirleyecek gece’ ifadesini kullandığımı biraz detaylandırmak istiyorum. Öyle ya da böyle Merkel’den boşalacak CDU başkanlığı için adaylığını açıklayan ve yukarıda isimleri zikredilen üç siyasetçiden biri Almanya Hristiyan Demokratlar Partisi’nin başkanı olacak. Almanya Hristiyan Demokratlar Partisi’nin son 45-50 yıllık siyasi serüvenine baktığımızda, 1973 yılından bu tarafa CDU’nun yalnızca üç lider değiştirdiğini görmekteyiz.
Aynı süreçte Almanya Sosyal Demokratlar Partisi (SPD) onbeş lider değiştirdi. Ne Helmut Kohl, ne Wolfgang Schaueble (15 ay dışında bir muhalefet yaşamadı) ne de Angela Merkel CDU’nun başkanlığını yaptıkları dönemlerde herhangi bir iç muhalefet yaşamadılar. Bu sebeple, CDU’nun son 45-50 yılını baz aldığımızda partinin başına geçen başkanlar parti içi güçlü bir muhalefet yaşamadıkları için ortalama on beş yıl kadar görevlerinde kalmayı başardılar. Bu durum şüphesiz Almanya’nın en güçlü siyasi partisi olan CDU’nun ve başkanlarının uzun süreler Almanya’nın siyasal kaderinde önemli etkiler oluşturmalarına ve bundan sonra da oluşturacakları gerçeğine işaret etmekte.
Lübbek’te ki geceye tekrar dönersek, yukarıda ismi zikredilen üç CDU’lu siyasetçinin partinin geleceği ve ülkenin geleceğine dair birçok konuda farklı fikirler ortaya koymaları beklenirken, Merkel’den boşalacak koltuk için adaylığını açıklayan bu üç siyasetçi kendilerine yöneltilen hemen hemen tüm sorularla alakalı benzer cevaplar verdi. Kimin, hangi adaydan, hangi konuyla alakalı farklı bir tutumunun olduğunu ifade etmek imkânsız olmasa da son derece güç olduğu, Lübbek’te ki geceyi izleyen birçok uzman tarafından da ayrıca dile getirildi.
Her üç adayda kendisine savunma sanayi, Almanya’nın konut sorunu, mülteci meselesi, ekonominin genel gidişatı ve benzeri birçok konuda sorulan sorulara benzer cevaplar vererek, geceye katılan birçok CDU’lu ve bağımsız gözlemciyi şaşırtmayı başardılar.
Geceye dair akılda kalan ve her üç siyasetçinin de titizlikle üzerinde durduğu en önemli konulardan biri Mekel’in mülteci siyasetinden dolayı CDU’da oluşan çatlak oldu. Her üç isim de göreve seçilmeleri durumunda bu çatlağı giderip, CDU’yu tekrar yekpare bir hale getirmek için ellerinden geleni yapacaklarını defaatle ifade ettiler.
CDU, Almanya’nın geleceği ve üç aday
Bu üç aday arasında Almanya’da ki genel siyasi meselelere dair bakış noktasında çok büyük farklar olmasa da, Merkel konusunda bir takım görüş farklılıklarının olduğunu ifade etmek yanlış olmayacaktır. Partinin genel sekreteri ve üç adaydan biri olan Kramp-Karrenbauer geçen hafta pazar günü Lübbek’te yaptığı konuşmada Merkel’in mültecileri Almanya’ya kabul etmesinin ilk günleri olan 2015 güzüne işaret ederek ‘2015 güzünü nasıl yargılamamız gerektiğini tekrar oturup konuşmak durumundayız’ ifadesini kullanarak, parti içerisinde Merkel karşıtlarına en üst perdeden bir mesaj göndermiş oldu.
Diğer bir aday Friedrich Merz ise Merkel’i özellikle ekonomi politikası üzerinde eleştirmekten geri durmadı ve konuşmassı boyunca CDU’yu tekrar yüzde 40’lara taşıma sözü verdi. Halihazırdaki Alman siyasetinin konfigürasyonu düşünüldüğünde, bu hedefin imkânsız olmasa da son derece zor olduğu açık. Diğer taraftan, son on beş yılını iş dünyasında geçirmiş ve büyük paralar kazanmış biri olarak Merz, son günlerde Alman basınının dilinden hiç düşmemekte ve kendisinin aleyhinde hemen her gün Almanya ana akım medyasında bir çok olumsuz habere rastlamak mümkün.
Son aday ve partide muhafazakâr kanadın sürekli eleştirilerine maruz kalan Jens Spahn özellikle Merkel’e karşı en sert eleştirileri yapan aday olarak göze çarptı. Spahn’ın geçen hafta pazar akşamı yapılan toplantıdaki temel mesajı, CDU’nın büyük bir oy kitlesini aşırı sağ eğilimleri ve yabancı düşmanlığı ile bilinen Alternative Für Deutschland partisine kaptırmasının altında ki yegâne sebebin Merkel ve onun mülteci politikası olduğu argümanıydı. Kendisinin göreve seçilmesi durumunda, Merkel’in parti içerisinde Mülteci meselesi üzerinden oluşturduğu bu. Çatlağı mülteci meselesini ve siyasetini revize etmek suretiyle gidereceği sözü verdi.
[Ebubekir Işık] 1.12.2018 [TR724]
Ardından CDU partisinden üç isim Merkel’den boşalacak başkanlık koltuğu için adaylığını açıkladı. Bu üç isim sırasıyla partinin şu an ki genel sekreteri olan Annegret Kramp-Karrenbauer, Merkel’e olan aşırı muhalefeti ile bilinen Jens Spahn ve son on beş yılı siyaset dışında ve iş dünyasının içerisinde geçiren Friedrich Merz. İşte bu üç isim geçtiğimiz hafta pazar günü 19. yüzyılda fabrika olarak kullanılmış daha sonra bir gösteri merkezi haline getirilmiş Lübbek’te bir salonda kozlarını paylaşmak için bir araya geldi.
Geceye geçmeden önce, üç CDU’lunun katılımıyla organize edilen bu toplantı için niçin ‘Almanya’nın gelecek onbeş yılını belirleyecek gece’ ifadesini kullandığımı biraz detaylandırmak istiyorum. Öyle ya da böyle Merkel’den boşalacak CDU başkanlığı için adaylığını açıklayan ve yukarıda isimleri zikredilen üç siyasetçiden biri Almanya Hristiyan Demokratlar Partisi’nin başkanı olacak. Almanya Hristiyan Demokratlar Partisi’nin son 45-50 yıllık siyasi serüvenine baktığımızda, 1973 yılından bu tarafa CDU’nun yalnızca üç lider değiştirdiğini görmekteyiz.
Aynı süreçte Almanya Sosyal Demokratlar Partisi (SPD) onbeş lider değiştirdi. Ne Helmut Kohl, ne Wolfgang Schaueble (15 ay dışında bir muhalefet yaşamadı) ne de Angela Merkel CDU’nun başkanlığını yaptıkları dönemlerde herhangi bir iç muhalefet yaşamadılar. Bu sebeple, CDU’nun son 45-50 yılını baz aldığımızda partinin başına geçen başkanlar parti içi güçlü bir muhalefet yaşamadıkları için ortalama on beş yıl kadar görevlerinde kalmayı başardılar. Bu durum şüphesiz Almanya’nın en güçlü siyasi partisi olan CDU’nun ve başkanlarının uzun süreler Almanya’nın siyasal kaderinde önemli etkiler oluşturmalarına ve bundan sonra da oluşturacakları gerçeğine işaret etmekte.
Lübbek’te ki geceye tekrar dönersek, yukarıda ismi zikredilen üç CDU’lu siyasetçinin partinin geleceği ve ülkenin geleceğine dair birçok konuda farklı fikirler ortaya koymaları beklenirken, Merkel’den boşalacak koltuk için adaylığını açıklayan bu üç siyasetçi kendilerine yöneltilen hemen hemen tüm sorularla alakalı benzer cevaplar verdi. Kimin, hangi adaydan, hangi konuyla alakalı farklı bir tutumunun olduğunu ifade etmek imkânsız olmasa da son derece güç olduğu, Lübbek’te ki geceyi izleyen birçok uzman tarafından da ayrıca dile getirildi.
Her üç adayda kendisine savunma sanayi, Almanya’nın konut sorunu, mülteci meselesi, ekonominin genel gidişatı ve benzeri birçok konuda sorulan sorulara benzer cevaplar vererek, geceye katılan birçok CDU’lu ve bağımsız gözlemciyi şaşırtmayı başardılar.
Geceye dair akılda kalan ve her üç siyasetçinin de titizlikle üzerinde durduğu en önemli konulardan biri Mekel’in mülteci siyasetinden dolayı CDU’da oluşan çatlak oldu. Her üç isim de göreve seçilmeleri durumunda bu çatlağı giderip, CDU’yu tekrar yekpare bir hale getirmek için ellerinden geleni yapacaklarını defaatle ifade ettiler.
CDU, Almanya’nın geleceği ve üç aday
Bu üç aday arasında Almanya’da ki genel siyasi meselelere dair bakış noktasında çok büyük farklar olmasa da, Merkel konusunda bir takım görüş farklılıklarının olduğunu ifade etmek yanlış olmayacaktır. Partinin genel sekreteri ve üç adaydan biri olan Kramp-Karrenbauer geçen hafta pazar günü Lübbek’te yaptığı konuşmada Merkel’in mültecileri Almanya’ya kabul etmesinin ilk günleri olan 2015 güzüne işaret ederek ‘2015 güzünü nasıl yargılamamız gerektiğini tekrar oturup konuşmak durumundayız’ ifadesini kullanarak, parti içerisinde Merkel karşıtlarına en üst perdeden bir mesaj göndermiş oldu.
Diğer bir aday Friedrich Merz ise Merkel’i özellikle ekonomi politikası üzerinde eleştirmekten geri durmadı ve konuşmassı boyunca CDU’yu tekrar yüzde 40’lara taşıma sözü verdi. Halihazırdaki Alman siyasetinin konfigürasyonu düşünüldüğünde, bu hedefin imkânsız olmasa da son derece zor olduğu açık. Diğer taraftan, son on beş yılını iş dünyasında geçirmiş ve büyük paralar kazanmış biri olarak Merz, son günlerde Alman basınının dilinden hiç düşmemekte ve kendisinin aleyhinde hemen her gün Almanya ana akım medyasında bir çok olumsuz habere rastlamak mümkün.
Son aday ve partide muhafazakâr kanadın sürekli eleştirilerine maruz kalan Jens Spahn özellikle Merkel’e karşı en sert eleştirileri yapan aday olarak göze çarptı. Spahn’ın geçen hafta pazar akşamı yapılan toplantıdaki temel mesajı, CDU’nın büyük bir oy kitlesini aşırı sağ eğilimleri ve yabancı düşmanlığı ile bilinen Alternative Für Deutschland partisine kaptırmasının altında ki yegâne sebebin Merkel ve onun mülteci politikası olduğu argümanıydı. Kendisinin göreve seçilmesi durumunda, Merkel’in parti içerisinde Mülteci meselesi üzerinden oluşturduğu bu. Çatlağı mülteci meselesini ve siyasetini revize etmek suretiyle gidereceği sözü verdi.
[Ebubekir Işık] 1.12.2018 [TR724]
‘Sürgün’ hayatlar; Şair Nazım, Sanatçı Kaya, Öğretmen Yasin! [Enes Cansever]
Gurbette biten ‘Sürgün’ hayatları sizinle paylaşmak istiyorum.
Düşünceleri farklı; sürgünleri, acı hatıraları ve ayrılık türküleri aynı olan kitlelerden bahsediyorum.
Hani şu geçmiştekilere “Komünist”, dünkülere ”Bölücü/ Kürtçü ”, bugünkülere ise; “terörist” diyen, aynı devletin standart zekalı ve sabit kafalıları var ya…
Şair’e de sanatçıya da, öğretmene de tek etiket: “Vatan haini”
Sondan başlayayım…
Binlerce muhacirden biri olan Yasin Öğretmen’in ter-ü taze hikayesini sizlerle paylaşarak, coğrafyamızın son bir asırlık trajedisinin değişmezliğine dikkat çekmek istiyorum…
Yasin Karaman’ın hüzünlü hayat hikayesi, Anadolu’da halen yaşanan ve memleket ötesine taşan binlerce acıdan biridir.
Yasin’in son yolculuğunda, annesinin Fransa’daki Aix En Provence Müslüman Mezarlığı’na kadar taşıdığı ‘Kürtçe ağıt’ adeta memleket evladının bir kaderi gibi.
Yasin Öğretmen, binlerce eğitimci gibi; üniversiteden mezun olur olmaz Erzincan’dan Hicret yoluna çıkar, önce kavurucu sıcakların kıtası Afrika’ya, ardından da Fransa’nın Akdeniz sahil şehri Marsilya’ya uğradıktan sonra ebedi yolculuğa devam eder.
Afrika Mali’de öğretmenlik yaptığı okulu, sıcak yuvası haramiler tarafından gasp edilince çaresiz Fransa’ya iltica eder.
Hastalanınca, uzun süren tedaviler başlar.
Amansız hastalık bırakmaz yakasını ve yorgun bedeni ruhunu ufkuna yürür.
Bu gencecik fidanı, Yasin’i ve aynı kaderin izini sürenleri anlatmak niyetim: Sürgünler, acı hatıralar, herc-ü merçler…
Dünden bugüne zorba yönetimler, tahakkümler, kadın, erkek, çocuk, bebek demeden muhalifini ezme hevesleri…
Hükmetme sevdasıyla kardeşlerini, yavrularını gözlerini kırpmadan boğduranlardan, bugünkü zorbalara geldik.
Ya benimsin, ya da kara toprağın zihniyeti…
Yasin Öğretmenleri kavuran ateş, çok can yaktı, yakmaya devam ediyor.
Zaman zaman tempo düşüren ama bitmeyen eziyet, bizim toprakların kaderi sanki.
Zorba zihniyet, önce hedef belirliyor, hedefini şeytanlaştırıyor.
Sonra da her türlü kötülüğün faili haline getiriyor hedeflediklerini.
Türlü komplolarla devre dışı bırakmaya çalışıyor.
Kardeşlerini katledenler hangi vicdan rahatlığıyla bunu yaptılarsa, onlar da aynı vicdan rahatlığıyla yapıyorlar bunları.
Yani dünden bugüne miras yaptıkları…
Ha, bir de şöyle oluyor: Nasılsa dönem dönem hafif bir merhamete geliyor bu çark, yarım ağızlı özürler dileniyor, iade-i itibarlardan bahsediliyor. Ama bu durum uzun sürmüyor, tekrar fabrika ayarlarına dönülüyor ve zulüm çarkı tekrar dönüyor.
İki ileri, bir geri, sağa sola çalkalanıp gidiyoruz.
Eller yol bulup medeniyetler inşa ederken; dünya yıldızı ülkelerini yeni yıldızlarla süsleme derdindeyken, biz bu yalpalamayla bir yere varmaya çalışıyoruz.
Demokrasi, huzur, barış, esenlik, yüksek milli gelir, refah…
Belki, kim bilir hangi bahara?
Günah defterimiz kabardıkça kabarıyor, karanlık sayfalara yeni sayfalar ekliyoruz.
27 yaşındaki Yasin Öğretmen, ne demiş biliyor musunuz?
“Dirimi istemeyen ülkeme, cesedimi de emanet etmeyin.”
Bu masumlara nasıl bir kin beslediniz ki, Yasin’i, Yasinleri böylesine kırdınız?
Gözü dünyayı, dünya malını görmemiş, bütün hayali güzel insanlar yetiştirmek ve onlara güzel bir hayat sunmak olan bu insanlar kime ne yaptı ki?
Aktörler değişti, uygulamalar değişmedi. Hep birileri kurban oldu. Ortadan kaldırılması gereken bir hedef olmaksızın, devamı mümkün görünmeyen bir sistem kurulmuştu tarihi yarımadada.
‘Düşmanım sen benim hızımsın’ diye hamasetle büyütülmüştü bugünkü muktedirler.
Haset, kin üzerinde yükselen iktidarlar; beri yanda, sürgünler, baba ocağına hasret geçen uzun, upuzun yıllar ve bir avuç seveninin katılımıyla musalla taşındaki son yolculuklar…
ŞAİR NAZIM’IN 67 YIL ÖNCE YAŞADIĞI FİLMİN TEKRARI…
Şair Nazım, 10 yılı aşkın bir süre hapis yattı, o bir komünistti, ortadan kaldırılması gereken bir hedefti.
Çareyi ülkeyi terk etmekte buldu.
İstanbul ve ülke özlemi onu kasıp kavurdu, gurbette can verdi.
Onu bahtiyar kılan memleket türkülerini, doya doya dinleyemedi.
Farklı düşünce takipçisi nice vatan evladı, Nazım’la aynı kaderi paylaştı.
Yüce menfaatleri için her urbaya bürünen ceberrut yapı, düşünce farkı gözetmeksizin, iktidarı için tehlikeli gördüklerini bertaraf etmeye çalıştı, çalışıyor…
Yetmedi kamplara böldü yavrularını.
Bu kamplar; ırklar kampı, inanç kampı, siyasi taraftarlık kampı olarak şekillendi ve vatan evladı birbirinin kurdu haline getirildi.
Gidenlerin geride bıraktıkları, bu yanda onlara hasret ömür sürenler de ayrı bir bahis.
Nazım’ın Piraye’si, Münevver”i ve Memed’i…
Ahmet Kaya’nın Gülten’i, Melis’i ve Çiğdem’i…
Yasin Öğretmenin kendisi gibi öğretmen eşi Büşra ve geride bıraktığı evlatları Muhsin’i…
Nazım Hikmet, Memet’ine şu satırlarla seslenir Varna‘dan:
Karşı yaka memleket,
sesleniyorum Varna’dan,
işitiyor musun? Memet! Memet!
Karadeniz akıyor durmadan,
deli hasret, deli hasret,
oğlum, sana sesleniyorum,
işitiyor musun? Memet! Memet!”
Ahmet Kaya, bir CD hazırlığı yaptığını, ana dili Kürtçe bir şarkı da okuyacağını söylediğinde linçe maruz kalmış, hain ilan edilmiş, çar naçar türkülerinin, şarkılarının kaynağı toprakları terk etmişti. O da Yasin Öğretmen gibi Paris’te can vermiş, ecnebi topraklarında toprağın bağrında yatıyor.
Yaşarken ne çok acı biriktirmişti Ahmet Kaya, içi yanmış, haykırmıştı. Bugün de yüreği yanan geniş kitleler de onunla aynı acıyı haykırmıştı:
“Başıma neler geldi sana diyemedim
Beni kaç kere dövdüler,
Adını söylemedim of of of of
Yıkılsın evin.”
Bu haykırış ve duyulmayan sızlanışlar bugün de devam ediyor, belki de daha büyük…
‘Hoşçakalın gözüm’ isimli albümünün kayıtlarını yaparken kalbine yenik düşmüş ve aramızdan ayrılmıştı, 18 yıl önce, Yasin Öğretmenin de hayatını kaybettiği yine bir Kasım ayında. Sol görüşe sahip “Bölücü bir Kürt!” olmasına rağmen, en katı sağcılar ve taassubu en hassas kitleler bugün büyük bir hasretle, hüzünle şarkılarında kendilerini buluyor. Zira şarkılarında sınıfsal, etnik, siyasal ve inanç açısından çeşitli baskılarla dışlanmış ve ezilmiş kitlelerin sesiydi. Karanlık ellerin kurbanı, meçhulü belli failleri bulunmayan mağdurların aileleri olan ‘Cumartesi Anneleri’ne de, 28 Şubat’tın gözü yaşlı başörtülü genç hanımlarına da destek vermişti.
Kaya’nın yıllar önce söylediği ‘Beni bul Anne’ şarkısı, Yasin Öğretmenlere, zindanlarda tutsaklara, işkence görenlere ve dünyanın dört bir yanına dağılmış ve parçalanmış aile fertlerine de hitaben söylenmişti sanki. Önceki gün oğlunu Fransa’da son yolculuğa uğurlarken evladının tabutuna sarılıp dizlerinin üstüne yığılıp kalan Yasin öğretmenin annesi de bu şarkılarda gezip duran anne gibiydi.
Beni bul Anne!
“Dün gece gördüm düşümde
Seni özledim anne
Elin yine ellerimde
Gözlerin ağlamaklı
Gözyaşlarını sildim anne
Camlar düştü yerlere
Elim elim kan içinde
Yanıma gel yanıma anne
İki yanımda iki polis
Ellerim kelepçede
Beni bul beni bul anne…”
YASİNLER, GÖZKHANLAR, HÜSEYİNLER, MALİKLER, AYŞELER VE CEMAL UŞŞAKLAR…
Fazla söze ne hacet, adresi, kimliği, dini sorulmaz mazlumun. Zira aynı kaderde buluşur onlar, benzerlik arz eder yaşanılanlar.
Yasin Öğretmen, Erzincan’da eğitimini tamamlar tamamlamaz, dünyadaki nefreti azalmak, barış adacıklarında yeni fidelikler oluşturmak için, önce Afrika Gine’ye daha sonra da Mali’ye öğretmen olarak hicret eder.
Afrika, Gine, Mali, binbir zorluklarla inşa edilenler, haramilikler, gasplar…
Pasaportsuz geçen günler,
Çaresiz Fransa seyahati…
Amansız hastalık ve öteye yolculuk.
Yasinler, Gökhanlar, Hüseyinler, Haliller, Malikler, Ayşeler ve Cemal Uşşak onlarcası… Emin diyarlar, emin melikler için göç olup yola dizilenler, bir nefeslik yöre arayanlar, barış adalarını kurmak için çırpınırken, Ege’de ve Meriç’in derinliklerinde hakka yürüyenler….
Son söz:
Hayata başka başka pencerelerden baktılar, düşünceleri, bakışları farklı farklıydı onların…
Lakin boyun bükmediler, bel bağlamadılar, zora talip oldular, menfaate dudak büktü, oralı olmadılar…
Dertliydi onlar, dert aşığın mihnetiydi, dert emanetti…
[Enes Cansever] 1.12.2018 [TR724]
Düşünceleri farklı; sürgünleri, acı hatıraları ve ayrılık türküleri aynı olan kitlelerden bahsediyorum.
Hani şu geçmiştekilere “Komünist”, dünkülere ”Bölücü/ Kürtçü ”, bugünkülere ise; “terörist” diyen, aynı devletin standart zekalı ve sabit kafalıları var ya…
Şair’e de sanatçıya da, öğretmene de tek etiket: “Vatan haini”
Sondan başlayayım…
Binlerce muhacirden biri olan Yasin Öğretmen’in ter-ü taze hikayesini sizlerle paylaşarak, coğrafyamızın son bir asırlık trajedisinin değişmezliğine dikkat çekmek istiyorum…
Yasin Karaman’ın hüzünlü hayat hikayesi, Anadolu’da halen yaşanan ve memleket ötesine taşan binlerce acıdan biridir.
Yasin’in son yolculuğunda, annesinin Fransa’daki Aix En Provence Müslüman Mezarlığı’na kadar taşıdığı ‘Kürtçe ağıt’ adeta memleket evladının bir kaderi gibi.
Yasin Öğretmen, binlerce eğitimci gibi; üniversiteden mezun olur olmaz Erzincan’dan Hicret yoluna çıkar, önce kavurucu sıcakların kıtası Afrika’ya, ardından da Fransa’nın Akdeniz sahil şehri Marsilya’ya uğradıktan sonra ebedi yolculuğa devam eder.
Afrika Mali’de öğretmenlik yaptığı okulu, sıcak yuvası haramiler tarafından gasp edilince çaresiz Fransa’ya iltica eder.
Hastalanınca, uzun süren tedaviler başlar.
Amansız hastalık bırakmaz yakasını ve yorgun bedeni ruhunu ufkuna yürür.
Bu gencecik fidanı, Yasin’i ve aynı kaderin izini sürenleri anlatmak niyetim: Sürgünler, acı hatıralar, herc-ü merçler…
Dünden bugüne zorba yönetimler, tahakkümler, kadın, erkek, çocuk, bebek demeden muhalifini ezme hevesleri…
Hükmetme sevdasıyla kardeşlerini, yavrularını gözlerini kırpmadan boğduranlardan, bugünkü zorbalara geldik.
Ya benimsin, ya da kara toprağın zihniyeti…
Yasin Öğretmenleri kavuran ateş, çok can yaktı, yakmaya devam ediyor.
Zaman zaman tempo düşüren ama bitmeyen eziyet, bizim toprakların kaderi sanki.
Zorba zihniyet, önce hedef belirliyor, hedefini şeytanlaştırıyor.
Sonra da her türlü kötülüğün faili haline getiriyor hedeflediklerini.
Türlü komplolarla devre dışı bırakmaya çalışıyor.
Kardeşlerini katledenler hangi vicdan rahatlığıyla bunu yaptılarsa, onlar da aynı vicdan rahatlığıyla yapıyorlar bunları.
Yani dünden bugüne miras yaptıkları…
Ha, bir de şöyle oluyor: Nasılsa dönem dönem hafif bir merhamete geliyor bu çark, yarım ağızlı özürler dileniyor, iade-i itibarlardan bahsediliyor. Ama bu durum uzun sürmüyor, tekrar fabrika ayarlarına dönülüyor ve zulüm çarkı tekrar dönüyor.
İki ileri, bir geri, sağa sola çalkalanıp gidiyoruz.
Eller yol bulup medeniyetler inşa ederken; dünya yıldızı ülkelerini yeni yıldızlarla süsleme derdindeyken, biz bu yalpalamayla bir yere varmaya çalışıyoruz.
Demokrasi, huzur, barış, esenlik, yüksek milli gelir, refah…
Belki, kim bilir hangi bahara?
Günah defterimiz kabardıkça kabarıyor, karanlık sayfalara yeni sayfalar ekliyoruz.
27 yaşındaki Yasin Öğretmen, ne demiş biliyor musunuz?
“Dirimi istemeyen ülkeme, cesedimi de emanet etmeyin.”
Bu masumlara nasıl bir kin beslediniz ki, Yasin’i, Yasinleri böylesine kırdınız?
Gözü dünyayı, dünya malını görmemiş, bütün hayali güzel insanlar yetiştirmek ve onlara güzel bir hayat sunmak olan bu insanlar kime ne yaptı ki?
Aktörler değişti, uygulamalar değişmedi. Hep birileri kurban oldu. Ortadan kaldırılması gereken bir hedef olmaksızın, devamı mümkün görünmeyen bir sistem kurulmuştu tarihi yarımadada.
‘Düşmanım sen benim hızımsın’ diye hamasetle büyütülmüştü bugünkü muktedirler.
Haset, kin üzerinde yükselen iktidarlar; beri yanda, sürgünler, baba ocağına hasret geçen uzun, upuzun yıllar ve bir avuç seveninin katılımıyla musalla taşındaki son yolculuklar…
ŞAİR NAZIM’IN 67 YIL ÖNCE YAŞADIĞI FİLMİN TEKRARI…
Şair Nazım, 10 yılı aşkın bir süre hapis yattı, o bir komünistti, ortadan kaldırılması gereken bir hedefti.
Çareyi ülkeyi terk etmekte buldu.
İstanbul ve ülke özlemi onu kasıp kavurdu, gurbette can verdi.
Onu bahtiyar kılan memleket türkülerini, doya doya dinleyemedi.
Farklı düşünce takipçisi nice vatan evladı, Nazım’la aynı kaderi paylaştı.
Yüce menfaatleri için her urbaya bürünen ceberrut yapı, düşünce farkı gözetmeksizin, iktidarı için tehlikeli gördüklerini bertaraf etmeye çalıştı, çalışıyor…
Yetmedi kamplara böldü yavrularını.
Bu kamplar; ırklar kampı, inanç kampı, siyasi taraftarlık kampı olarak şekillendi ve vatan evladı birbirinin kurdu haline getirildi.
Gidenlerin geride bıraktıkları, bu yanda onlara hasret ömür sürenler de ayrı bir bahis.
Nazım’ın Piraye’si, Münevver”i ve Memed’i…
Ahmet Kaya’nın Gülten’i, Melis’i ve Çiğdem’i…
Yasin Öğretmenin kendisi gibi öğretmen eşi Büşra ve geride bıraktığı evlatları Muhsin’i…
Nazım Hikmet, Memet’ine şu satırlarla seslenir Varna‘dan:
Karşı yaka memleket,
sesleniyorum Varna’dan,
işitiyor musun? Memet! Memet!
Karadeniz akıyor durmadan,
deli hasret, deli hasret,
oğlum, sana sesleniyorum,
işitiyor musun? Memet! Memet!”
Ahmet Kaya, bir CD hazırlığı yaptığını, ana dili Kürtçe bir şarkı da okuyacağını söylediğinde linçe maruz kalmış, hain ilan edilmiş, çar naçar türkülerinin, şarkılarının kaynağı toprakları terk etmişti. O da Yasin Öğretmen gibi Paris’te can vermiş, ecnebi topraklarında toprağın bağrında yatıyor.
Yaşarken ne çok acı biriktirmişti Ahmet Kaya, içi yanmış, haykırmıştı. Bugün de yüreği yanan geniş kitleler de onunla aynı acıyı haykırmıştı:
“Başıma neler geldi sana diyemedim
Beni kaç kere dövdüler,
Adını söylemedim of of of of
Yıkılsın evin.”
Bu haykırış ve duyulmayan sızlanışlar bugün de devam ediyor, belki de daha büyük…
‘Hoşçakalın gözüm’ isimli albümünün kayıtlarını yaparken kalbine yenik düşmüş ve aramızdan ayrılmıştı, 18 yıl önce, Yasin Öğretmenin de hayatını kaybettiği yine bir Kasım ayında. Sol görüşe sahip “Bölücü bir Kürt!” olmasına rağmen, en katı sağcılar ve taassubu en hassas kitleler bugün büyük bir hasretle, hüzünle şarkılarında kendilerini buluyor. Zira şarkılarında sınıfsal, etnik, siyasal ve inanç açısından çeşitli baskılarla dışlanmış ve ezilmiş kitlelerin sesiydi. Karanlık ellerin kurbanı, meçhulü belli failleri bulunmayan mağdurların aileleri olan ‘Cumartesi Anneleri’ne de, 28 Şubat’tın gözü yaşlı başörtülü genç hanımlarına da destek vermişti.
Kaya’nın yıllar önce söylediği ‘Beni bul Anne’ şarkısı, Yasin Öğretmenlere, zindanlarda tutsaklara, işkence görenlere ve dünyanın dört bir yanına dağılmış ve parçalanmış aile fertlerine de hitaben söylenmişti sanki. Önceki gün oğlunu Fransa’da son yolculuğa uğurlarken evladının tabutuna sarılıp dizlerinin üstüne yığılıp kalan Yasin öğretmenin annesi de bu şarkılarda gezip duran anne gibiydi.
Beni bul Anne!
“Dün gece gördüm düşümde
Seni özledim anne
Elin yine ellerimde
Gözlerin ağlamaklı
Gözyaşlarını sildim anne
Camlar düştü yerlere
Elim elim kan içinde
Yanıma gel yanıma anne
İki yanımda iki polis
Ellerim kelepçede
Beni bul beni bul anne…”
YASİNLER, GÖZKHANLAR, HÜSEYİNLER, MALİKLER, AYŞELER VE CEMAL UŞŞAKLAR…
Fazla söze ne hacet, adresi, kimliği, dini sorulmaz mazlumun. Zira aynı kaderde buluşur onlar, benzerlik arz eder yaşanılanlar.
Yasin Öğretmen, Erzincan’da eğitimini tamamlar tamamlamaz, dünyadaki nefreti azalmak, barış adacıklarında yeni fidelikler oluşturmak için, önce Afrika Gine’ye daha sonra da Mali’ye öğretmen olarak hicret eder.
Afrika, Gine, Mali, binbir zorluklarla inşa edilenler, haramilikler, gasplar…
Pasaportsuz geçen günler,
Çaresiz Fransa seyahati…
Amansız hastalık ve öteye yolculuk.
Yasinler, Gökhanlar, Hüseyinler, Haliller, Malikler, Ayşeler ve Cemal Uşşak onlarcası… Emin diyarlar, emin melikler için göç olup yola dizilenler, bir nefeslik yöre arayanlar, barış adalarını kurmak için çırpınırken, Ege’de ve Meriç’in derinliklerinde hakka yürüyenler….
Son söz:
Hayata başka başka pencerelerden baktılar, düşünceleri, bakışları farklı farklıydı onların…
Lakin boyun bükmediler, bel bağlamadılar, zora talip oldular, menfaate dudak büktü, oralı olmadılar…
Dertliydi onlar, dert aşığın mihnetiydi, dert emanetti…
[Enes Cansever] 1.12.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)