Milli parklar ve koruma altındaki ormanlık alanlarda fotoğraf ve video çekmek için günlük 150 TL para ödemek zorundasınız. Ancak aynı yerlerde piknik yapıp, bütün çöpleri ormana bırakmak bedava! Ormanı plastik atıklar ve çöpleriyle kirletenlere gösterilen müsamaha, profesyonel veya amatör fotoğraf sanatçılarına gösterilmiyor.
Türkiye’de fotoğraf çekimi yapılabilecek ve yüzlerce çeşit endemik bitki ve kuş türü barındıran Kuş Cenneti, Yedigöller, Belgrad ormanları, Maçka Parkı, Yıldız Parkı, Karakuyu gibi onlarca milli park ve ormanlık alanlar mevcut. Söz konusu gezinti yerleri sahip oldukları doğal güzellikleri ve barındırdıkları nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan kuş türleri sebebiyle sadece vatandaşların değil, fotoğraf severlerin de uğrak yerlerinden.
FOTOĞRAF İÇİN GÜNLÜK ÜCRET 150 TL
Milli Parklar Kanunu ve Milli Parklar Yönetmeliği’ne göre milli park, tabiat parkı ve tabiatı koruma alanlarında, profesyonel amaçlı fotoğraf ve film çekimi yasak. Bu alanlarda çekim yapmak isteyenler Tarım ve Orman Bakanlığı’ndan izin almak zorunda. Fotoğraf ve film çekimlerinde uygulanacak ücretler ve süreler ise her yıl başında genel müdürlük tarafından belirleniyor. Buna göre günlük fotoğraf çekimi için ödemeniz gereken tutar 150 TL. 7 gün çekim yapmak isterseniz bu rakam 945 TL’ye çıkıyor. Aylık ise ödemeniz geken para 3 bin 150 lira olarak hesaplanıyor. Süre uzadıkça indirim oranı artıyor.
‘YASSAH HEMŞERİM!’
Yönetmeliğe göre söz konusu alanlarda amatör fotoğraf çekiminin önünde bir engel yok. Altında eski Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’nun imzası bulunan yönetmelikte, “Amatör fotoğraf, film ve video çekimlerinden ücret alınamaz.” deniliyor. Ancak bu işi hobi olarak yapan amatörler bunu ormandaki görevlilere anlatamıyor. Çoğu zaman fotoğrafçılık derneklerine üye olduğunuzu gösteren kimlik kartı bile amatör olarak bu işi yaptığınızı ispat etmeye yetmiyor. Elinizde fotoğraf makinesini gördükleri anda yanınıza gelerek ‘fotoğraf çekmenin yasak’ olduğunu söylüyor ve izin vermiyorlar.
KİRLETENLER AÇISINDAN SORUN YOK
İlgili kanunda, “Her ne suretle olursa olsun, ziyaretçiler ürettikleri çöpleri geri götürmek zorundadırlar. Yaban hayatı tahrip edilemez.” deniliyor. Ancak gezinti yerlerindeki görevliler, ormanları kirleten, doğaya, endemik türlere zarar verenlere gösterdikleri anlayışı amatör fotoğrafçılardan esirgiyor. Yönetmeliği okusa amatör fotoğrafçılara yönelik bir yasak olmadığını görecek. Ama okumuyor. Kanun ve yönetmeliklerin uygulanmasında inanılmaz bir keyfilik var.
FOTOĞRAF ÇEKEREK NASIL ZARAR VEREBİLİRİM!
Amatör olarak kuş fotoğrafçılığı yapan Ömer Güzel, geçtiğimiz hafta yaşadıklarını Tr724’e şöyle anlattı: “Üç arkadaş, Belgrad Ormanları’yla Kemerburgaz arasında bir piknik yerine gittik. Fotoğraf çekimi yaptığımız sırada görevliler geldi ve yasak olduğunu söyledi. Sözde endemik türleri korumak için yasaklamışlar. İzin almamız ve para ödememiz gerekiyormuş. Amaç endemik türleri korumaksa para verince nasıl çekim yapabiliyorum?! Kaldı ki orası halka açık bir piknik alanı. Orada mangal yakanlar, çöplerini bırakıp gidenler ormana, endemik türlere zarar vermiyor ama ben sadece deklanşöre bastığım için zarar veriyorum öyle mi! Anlamsız bir yasak…”
[İlker Doğan] 15..10.2018 [TR724]
Aslı varken taklidine oy yok [Semih Ardıç]
Bavyera (Bayern), Almanya’nın 16 eyaletinden biri. 7 milyona yakın seçmen 14 Ekim Pazar günü Bavyera Meclisi’nde (Landestag) kendilerini 2023 senesine kadar temsil edecek milletvekillerini belirlemek için sandık başına gitti.
Sandıktan çıkan ilk neticelere göre federal hükûmeti teşkil eden üçlü koalisyon seçmenden şiddetli bir tokat yedi.
1957’DEN BU YANA BİR İLK: CSU İKTİDARI KAYBETTİ
Hristiyan Demokratlar (CDU) seçime girmese de iki ortağı Hristiyan Birlik (CSU) ile Sosyal Demokrat Parti (SPD) seçmenin karşısına çıktı.
Yüzde 35,5 oy alan CSU bir evvelki seçime kıyasla yüzde 12’den fazla oy kaybetti. Bu kayıp 1957’den beri devam eden “iktidar” imtiyazının da CSU’nun elinden alınması manasına geliyor. CSU iktidarda olduğu halde ciddi oranda oy kaybetti..
CSU, 2013’te yapılan son eyalet seçiminde yüzde 47,7 oy oranıyla 180 sandalyeden 101’ini kazanmıştı.
SPD de yüzde 11’e yakın geriledi ve yüzde 10 oy alabildi. Seçimin sürpriz partisi Yeşiller (Die Grünen) oldu. Çevreci ve liberal görüşlere sahip Yeşiller’in oy oranı yüzde 10 artarak yüzde 18,5’e yükseldi. Yeşiller adına tarihî bir zafer.
AfD İLK SEÇİMDE YÜZDE 11 OY ALDI
Bavyera’da ilk defa seçime giren Hür Seçmenler (Freie Wähler) ile Almanya için Alternatif Partisi (AfD) yüzde 11 civarında bir oy oranına ulaşarak en az Yeşiller kadar dikkat çekici bir başarıya imza attı.
Hür Demokrat Parti (FDP) oylarını yüzde 1,7 artırsa da seçim barajı olan yüzde 5’i ancak geçebildi. Sol Parti (Die Linke) oylarını artırmasına rağmen baraj altında kaldı.
İlk hesaplamalara göre Bavyera Meclisi’nde CSU 79, Yeşiller 40, Hür Seçmenler 25, AfD 24, SPD 21 ve FDP 11 sandalye kazandı.
MUHAFAZAKÂR SEÇMENİN KALESİ
Almanya’nın güneyinde, Avusturya ve İsviçre ile kara hududunda yer alan Bavyera’da katolik nüfus ekseriyeti teşkil ediyor. Bölgedeki seçmen profili Orta ve Kuzey Almanya’ya kıyasla daha muhafazakâr.
Federal Almanya Başbakanı Angela Merkel’in “açık kapı” siyasetine en fazla itirazın yükseldiği eyaletlerin başında gelen Bavyera’da CSU 61 senedir tek başına iktidardaydı.
Ancak 2013 senesinde kurulan ve ırkçı beyanları ile dikkat çeken AfD eyalette oylarını artırmaya başlayınca CSU da telaşlandı. Partide ırkçı beyanlar giderek öne çıkmaya başladı.
DEVLET BİNALARINA HAÇ İŞARETİ ASILDI
Eyalette Hristiyanlığın kutsal saydığı haç işaretini resmî dairelere asmak mecburi hale getirildi. CSU üyeleri arasında bile uygulama devletin tarafsızlık ilkesine gölge düşüreceği için itirazlar yükseldi.
Merkel hükûmetinde İçişleri Bakanlığı vazifesini ifa eden Horst Seehofer, AfD’ye mağlup olmamak için sınırı göçmenlere kapatacağını açıklamış, hükûmet krizin eşiğinden dönmüştü.
Seehofer’in, “İslam, Almanya’ya ait değildir.” sözüne ortağı Merkel, “İslam, Almanya’ya aittir.” diyerek cevap vermişti.
SEÇMEN HEPSİNİ TERAZİYE KOYDU
Neticede kanunlar, beyanlar ve diğer vaatleri bir arada değerlendiren seçmenlerin bir kısmı “ırkçılığı müdafaa eden, göçmenliğe karşı” duran ve bunu saklama ihtiyacı hissetmeyen AfD’ye meyl etti.
CSU’ya bir nevi “aslı dururken, taklidine niye oy vereyim?” mesajı verildi.
Koalisyonun diğer ortağı SPD ise kendi seçmenini büyük ölçüde kaybetti. SPD seçmeni, sosyal-demokrat çizgiye sahip partisinin Seehofer’in göçmenleri “bütün meselelerin anası” şeklinde tarif eden yaklaşımına göz yummasına tahammül edemedi. Hayal kırıklığı ile yeni arayışa girdi…
SPD’den uzaklaşan seçmenin ekseriyeti Yeşiller çatısı altında toplandı. Yeşiller’in oy artışı ile SPD’nin oy kaybı neredeyse denk. CSU seçmeninin bir kısmı da AfD’yi yeni adres olarak görüyor.
MERKEL’E ZAYIF NOT VERİLDİ
Eyalet seçimi federal hükûmetin güven oylamasına dönüştü. Seçmenin mesajı sadece Bavyera’yı değil Berlin’deki hükûmetin tarz-ı siyaseti üzerinde tesirli olacak.
AfD’nin oylarındaki artış 2017 senesinin eylül ayında yapılan Federal Meclis (Bundestag) seçiminde aldığı yüzde 13’e yakın. Demek ki bu partinin yüzde 13 ila yüzde 17 arasında bir potansiyeli var.
Merkel muhtemelen bu saatten sonra “açık kapı” siyasetini rafa kaldıracak, bunun yerine daha seçici ve kontrollü bir göçmen siyaseti takip etmeyi tercih edecek.
Zira halkın yüzde 20’ye yakınında memnuniyetsizlik sandığa aksetti. Anketlerdeki gerileme birebir teyit edildi.
YEŞİLLER UMUT OLDU
Almanya’da seçmenler meydanı ırkçılara bırakmamak için iktidardaki partilerden umduğunu bulamayınca Yeşiller, FDP ve hatta Hür Seçmenler etrafında kenetleniyor. Merkez partilerin eridiği bir dönemde alternatif partiler içinde liberal, çevreci ve özgürlükçü görüşlere sahip olanların yükselişe geçmesi bir nevi dengeleme vazifesi üstleniyor.
Aksi takdirde meydanı tamamen boş bulan AfD’nin yüzde 30’a doğru ilerlemesi işten bile değil.
Bavyera’da hiç bir parti tek başına iktidar olamayacağına göre muhtemelen CSU ile Yeşiller’in koalisyonu kurulacak.
Başbakan Markus Söder’in Yeşiller ile koalisyona sıcak bakmaması koalisyon müzakerelerinde tarafları ciddi zorluklar beklediğini gösteriyor.
Aşırı milliyetçi, ırkçı ve muhafazakâr dalganın Avrupa’da giderek yükseldiğini teyit eden seçmen davranışı Bavyera seçiminde de müşahede edildi.
Çare ılımlı siyasete inanan herkesin ittifakında mahfuz…
BAVYERA’DA HANGİ PARTİ, NE KADAR OY ALDI*?
Hristiyan Sosyal Birlik (CSU): 35,5 (-12,2)
Yeşiller (Die Grünen): 18,5 (+9,9)
Hür Seçmenler (Frei Wähler): 11,5 (+2,5)
Almanya İçin Alternatif (AfD): 11 (+11)
Sosyal Demokrat Parti (SPD): 10 (-10,6)
Hür Demokrat Parti (FDP): 5 (+1,7)
Sol Parti (Die Linke): 3,5 (+1,4)
Diğer (Sonstige): 5 (-3,7)
(*)Almanya’da 16 eyaletten biri olan Bavyera’da 14 Ekim 2018 Pazar günü yapılan seçimin resmi olmayan ilk sonuçlarıdır. Parantez içindeki oranlar 2013 seçimine göre değişen oy oranlarıdır. AfD ile Hür Seçmenler ilk kez girdikleri seçimde büyük başarı elde etti.
[Semih Ardıç] 15.10.2018 [TR724]
Sandıktan çıkan ilk neticelere göre federal hükûmeti teşkil eden üçlü koalisyon seçmenden şiddetli bir tokat yedi.
1957’DEN BU YANA BİR İLK: CSU İKTİDARI KAYBETTİ
Hristiyan Demokratlar (CDU) seçime girmese de iki ortağı Hristiyan Birlik (CSU) ile Sosyal Demokrat Parti (SPD) seçmenin karşısına çıktı.
Yüzde 35,5 oy alan CSU bir evvelki seçime kıyasla yüzde 12’den fazla oy kaybetti. Bu kayıp 1957’den beri devam eden “iktidar” imtiyazının da CSU’nun elinden alınması manasına geliyor. CSU iktidarda olduğu halde ciddi oranda oy kaybetti..
CSU, 2013’te yapılan son eyalet seçiminde yüzde 47,7 oy oranıyla 180 sandalyeden 101’ini kazanmıştı.
SPD de yüzde 11’e yakın geriledi ve yüzde 10 oy alabildi. Seçimin sürpriz partisi Yeşiller (Die Grünen) oldu. Çevreci ve liberal görüşlere sahip Yeşiller’in oy oranı yüzde 10 artarak yüzde 18,5’e yükseldi. Yeşiller adına tarihî bir zafer.
AfD İLK SEÇİMDE YÜZDE 11 OY ALDI
Bavyera’da ilk defa seçime giren Hür Seçmenler (Freie Wähler) ile Almanya için Alternatif Partisi (AfD) yüzde 11 civarında bir oy oranına ulaşarak en az Yeşiller kadar dikkat çekici bir başarıya imza attı.
Hür Demokrat Parti (FDP) oylarını yüzde 1,7 artırsa da seçim barajı olan yüzde 5’i ancak geçebildi. Sol Parti (Die Linke) oylarını artırmasına rağmen baraj altında kaldı.
İlk hesaplamalara göre Bavyera Meclisi’nde CSU 79, Yeşiller 40, Hür Seçmenler 25, AfD 24, SPD 21 ve FDP 11 sandalye kazandı.
MUHAFAZAKÂR SEÇMENİN KALESİ
Almanya’nın güneyinde, Avusturya ve İsviçre ile kara hududunda yer alan Bavyera’da katolik nüfus ekseriyeti teşkil ediyor. Bölgedeki seçmen profili Orta ve Kuzey Almanya’ya kıyasla daha muhafazakâr.
Federal Almanya Başbakanı Angela Merkel’in “açık kapı” siyasetine en fazla itirazın yükseldiği eyaletlerin başında gelen Bavyera’da CSU 61 senedir tek başına iktidardaydı.
Ancak 2013 senesinde kurulan ve ırkçı beyanları ile dikkat çeken AfD eyalette oylarını artırmaya başlayınca CSU da telaşlandı. Partide ırkçı beyanlar giderek öne çıkmaya başladı.
DEVLET BİNALARINA HAÇ İŞARETİ ASILDI
Eyalette Hristiyanlığın kutsal saydığı haç işaretini resmî dairelere asmak mecburi hale getirildi. CSU üyeleri arasında bile uygulama devletin tarafsızlık ilkesine gölge düşüreceği için itirazlar yükseldi.
Merkel hükûmetinde İçişleri Bakanlığı vazifesini ifa eden Horst Seehofer, AfD’ye mağlup olmamak için sınırı göçmenlere kapatacağını açıklamış, hükûmet krizin eşiğinden dönmüştü.
Seehofer’in, “İslam, Almanya’ya ait değildir.” sözüne ortağı Merkel, “İslam, Almanya’ya aittir.” diyerek cevap vermişti.
SEÇMEN HEPSİNİ TERAZİYE KOYDU
Neticede kanunlar, beyanlar ve diğer vaatleri bir arada değerlendiren seçmenlerin bir kısmı “ırkçılığı müdafaa eden, göçmenliğe karşı” duran ve bunu saklama ihtiyacı hissetmeyen AfD’ye meyl etti.
CSU’ya bir nevi “aslı dururken, taklidine niye oy vereyim?” mesajı verildi.
Koalisyonun diğer ortağı SPD ise kendi seçmenini büyük ölçüde kaybetti. SPD seçmeni, sosyal-demokrat çizgiye sahip partisinin Seehofer’in göçmenleri “bütün meselelerin anası” şeklinde tarif eden yaklaşımına göz yummasına tahammül edemedi. Hayal kırıklığı ile yeni arayışa girdi…
SPD’den uzaklaşan seçmenin ekseriyeti Yeşiller çatısı altında toplandı. Yeşiller’in oy artışı ile SPD’nin oy kaybı neredeyse denk. CSU seçmeninin bir kısmı da AfD’yi yeni adres olarak görüyor.
MERKEL’E ZAYIF NOT VERİLDİ
Eyalet seçimi federal hükûmetin güven oylamasına dönüştü. Seçmenin mesajı sadece Bavyera’yı değil Berlin’deki hükûmetin tarz-ı siyaseti üzerinde tesirli olacak.
AfD’nin oylarındaki artış 2017 senesinin eylül ayında yapılan Federal Meclis (Bundestag) seçiminde aldığı yüzde 13’e yakın. Demek ki bu partinin yüzde 13 ila yüzde 17 arasında bir potansiyeli var.
Merkel muhtemelen bu saatten sonra “açık kapı” siyasetini rafa kaldıracak, bunun yerine daha seçici ve kontrollü bir göçmen siyaseti takip etmeyi tercih edecek.
Zira halkın yüzde 20’ye yakınında memnuniyetsizlik sandığa aksetti. Anketlerdeki gerileme birebir teyit edildi.
YEŞİLLER UMUT OLDU
Almanya’da seçmenler meydanı ırkçılara bırakmamak için iktidardaki partilerden umduğunu bulamayınca Yeşiller, FDP ve hatta Hür Seçmenler etrafında kenetleniyor. Merkez partilerin eridiği bir dönemde alternatif partiler içinde liberal, çevreci ve özgürlükçü görüşlere sahip olanların yükselişe geçmesi bir nevi dengeleme vazifesi üstleniyor.
Aksi takdirde meydanı tamamen boş bulan AfD’nin yüzde 30’a doğru ilerlemesi işten bile değil.
Bavyera’da hiç bir parti tek başına iktidar olamayacağına göre muhtemelen CSU ile Yeşiller’in koalisyonu kurulacak.
Başbakan Markus Söder’in Yeşiller ile koalisyona sıcak bakmaması koalisyon müzakerelerinde tarafları ciddi zorluklar beklediğini gösteriyor.
Aşırı milliyetçi, ırkçı ve muhafazakâr dalganın Avrupa’da giderek yükseldiğini teyit eden seçmen davranışı Bavyera seçiminde de müşahede edildi.
Çare ılımlı siyasete inanan herkesin ittifakında mahfuz…
BAVYERA’DA HANGİ PARTİ, NE KADAR OY ALDI*?
Hristiyan Sosyal Birlik (CSU): 35,5 (-12,2)
Yeşiller (Die Grünen): 18,5 (+9,9)
Hür Seçmenler (Frei Wähler): 11,5 (+2,5)
Almanya İçin Alternatif (AfD): 11 (+11)
Sosyal Demokrat Parti (SPD): 10 (-10,6)
Hür Demokrat Parti (FDP): 5 (+1,7)
Sol Parti (Die Linke): 3,5 (+1,4)
Diğer (Sonstige): 5 (-3,7)
(*)Almanya’da 16 eyaletten biri olan Bavyera’da 14 Ekim 2018 Pazar günü yapılan seçimin resmi olmayan ilk sonuçlarıdır. Parantez içindeki oranlar 2013 seçimine göre değişen oy oranlarıdır. AfD ile Hür Seçmenler ilk kez girdikleri seçimde büyük başarı elde etti.
[Semih Ardıç] 15.10.2018 [TR724]
Henry başladığı yere döndü [Hasan Cücük]
Monaco’da 5 yıllık Leonardo Jardim dönemi sona ererken, koltuğun yeni sahibi Thierry Henry oldu. Fransız futbolunun yıldızlarından olan Henry, teknik adamlık kariyerindeki ilk ciddi sınavına kendisini futbola kazandıran Monaco’da başlamış oldu. 3 yıllık sözleşme imzalayan Henry’nin nasıl bir performans göstereceği merakla bekleniyor.
Thierry Henry, 17 Ağustos 1977’de Paris yakınlarındaki Les Ulis’te doğdu. Bölgenin en belirgin özelliği, ‘sosyal problemlerin’ yaşandığı bir yer olmasıydı. Henry, Fransa doğumlu olmasına karşılık babası Antonio, Guadeloupe; annesi Mary ise Martinique kökenliydi. Her iki ülkenin ortak özelliği, eski bir Fransız sömürgesi olması ve Karayipler’de bulunmasıydı. Sorunlu bir bölgede doğan Henry, 13 yaşındayken kendini Fransa Futbol Federasyonu’nun futbol akademisinde buldu.
Yıldızlaşmasında önemli rol oynayan Arsene Wenger’le yolu 1994’te kesişti. O dönem Monaco’yu çalıştıran Wenger, Henry’deki yeteneği keşfeden ilk isim oldu ve onu Monaco’nun A takımına aldı. Wenger’den sonra göreve gelen Jean Tigana ise Ağustos 1994’te 17 yaşındaki Henry’yi ilk defa lig maçında oynattı. İlk dönemlerde fazla şans bulamasa da gelecek vadeden bir isim olarak kendini gösteren Henry, 1996’da Fransa’da yılın genç oyuncusu seçiliyordu. 1997’de ise Monaco lig şampiyonluğuna ulaşırken Henry attığı 9 golle bu başarıda önemli rol oynuyordu. Monaco, Şampiyonlar Ligi’nde de yarı finale kadar yükseldi. Yarı finalde Juventus’a kaybedilen maçta İtalyan ekibi Henry’yi takibe alıyordu. Fransa Millî Takımı’na da seçilen Henry, Monaco’dakinin aksine sol kanatta görev yapıyordu. Fransa’nın ev sahibi olarak kazandığı 1998 Dünya Kupası’nda Henry daha çok yedek kulübesinde oturmasına karşılık Juventus bu genç yıldızı almak için çalışmalarını sürdürüyordu.
Juventus’ta herkes Henry ve Filippo İnzaghi’nin forvette iyi bir ikili oluşturacağını tahmin ediyordu. Fakat Henry, yeni takımında kanat oyuncusu olarak görev yapıyordu. Alışık olmadığı bir mevkide oynayan Henry için kâbus günleri başlamıştı. Beşli orta sahanın sol kanadında görev yapan Henry, o günleri ’Sol kanatta defansla forvet arasında gidip geliyordum. Sürekli koşmama rağmen alışık olmadığım mevkide kendimi gösteremiyordum.’ diye anlatıyordu. Juventus’ta 1998-99 sezonunda 16 maçta forma şansı bulan Henry, sadece 3 gol atıyordu. Çoğu kez yedek kalıyor, bazı maçlarda ilk 18’e bile giremiyordu.
Herkesin Henry’den umudunu kestiği bir anda sahneye yine Arsene Wenger çıkıyordu. Henry’yi 15 milyon doları bulan bir maliyetle Arsenal’e getiren Wenger’e otoriteler ‘başarısız bir transfere imza atan teknik patron’ gözüyle bakıyordu. Wenger ise yanlış yerde oynatılan Henry’nin özgüveninin yerine gelmesiyle çok başarılı olacağına inanıyordu. Henry, Arsenal’de forvet oynayacağını duyduğunda ‘kendisiyle dalga geçiliyor’ sandı. Arsenal’de o dönemde Suker, Bergkamp ve Kanu gibi kaliteli forvetler bulunuyordu.
Wenger, Henry’yi ısrarla forvette oynattı. 9 lig maçında sadece 2 gol atan Henry, kaçırdığı gollerle herkese saç baş yolduruyordu. Bu zor dönemde Henry en büyük yardımı Wenger ve takımın tecrübeli ismi Martin Keown’dan görüyordu. Henry’den Arsenal’in ünlü golcüsü Ian Wright’ı örnek almasını isteyen Keown, “Wright senin gibi hızlı, teknik ve güçlü oyuncu değil; ama gol atmayı başarıyor. Sen Wright’ten daha iyi olabilirsin.” diyerek ona moral veriyordu. Ian Wright’i göz hapsine alan Henry, onun oyunda fazla gözükmediğini ve defansın arkasına sarkarak gol attığını gözlemliyordu.
Henry’nin dönüm maçı, 28 Kasım 1999’da oynanan Derby maçı oldu. Kendi evindeki bu maçta Arsenal, daha ikinci dakikada 1-0 mağlup duruma düştü. 11 ve 51. dakikalarda iki gol atan Henry, hem takımını galibiyete taşıdı hem de özgüven kazandı. Arsenal’deki ilk sezonunda 17 gol atarak takımın en skoreri oldu. Henry, ikinci sezonunda 24 golle gol kralı olurken Arsenal de lig şampiyonluğuna ulaşıyordu. Artık gerçek kimliğini bulan Henry, başarılarına 2002-03’te İngiltere’de yılın futbolcusu unvanını da ekliyordu.
Son vuruşları yaparken son derece rahat olan Henry, golcülerin çoğunun aksine hücum hattında egoist davranmıyordu. Bu durumu “Gol atmak kadar attırmak da hoşuma gidiyor. Ceza alanında müsait arkadaşıma asist yapmayı çok seviyorum.” diye açıklıyordu. Arsenal’in 2002 ve 2004’te yaşadığı şampiyonlukta büyük pay sahibi olan Henry’yi diğer golcülerden ayıran özelliği, ‘atmak kadar attırmayı da seven bir isim’ olmasıydı. Arsenal’de oynadığı 8 sezona 4 gol krallığı sığdıran ve 2 kez Altın Ayakkabı’nın sahibi olan Henry, Premier Lig’de attığı 229 golle adını Arsenal tarihine altın harflerle yazdırdı.
Henry, 8 yıl top koşturduğu Arsenal’den 25 Haziran 2007’de ayrılarak 24 milyon Euro karşılığında Barcelona’ya transfer oldu. Henry’yi Arsenal’den koparan süreç, başkan yardımcısı David Dein’in istifası ve vatandaşı Patrick Vieira’nın satılmasıyla başladı. Gollerini Barcelona’da atmaya devam eden Henry, Katalan kulübüyle lig, kupa ve Şampiyonlar Ligi sevinci yaşadı. Temmuz 2010’da futbol kariyerini ABD’nin New York Red Bulls takımında devam ettirme kararı alan Henry’nin kariyerinde hem kulüp hem de millî takım düzeyinde tatmadığı başarı kalmadı. Fransa Millî Takım formasını 123 maçta giyip 51 gol attı. Başarılarla dolu kariyerini 2014’te noktaladı. Kariyeri boyunca çıktığı 771 maçta ağları 356 kez havalandırdı.
2016’dan itibaren Belçika milli takımında yardımcı antrönerlik yapmaya başlayan Henry’nin adı geçtiğimiz günlerde ilk olarak Aston Villa ile anıldı. Portekizli Leonardo Jardim’in görevine son verilmesiyle kendini biranda yetiştiği kulüp Monaco’nun başında buldu. Thierry Henry ile anlaşıldığını resmi Twitter hesabından duyuran Monaco, ’Eve geri dönüyor. Daima Monaco’ mesajı ile anlaşmayı takipçileri ile paylaştı. Paylaşımda, Thierry Henry’nin Monaco forması ile çekilmiş eski bir fotoğrafına da yer verildi.
Futbolculuğu başarılarla dolu olan Henry’nin teknik adamlığının nasıl olacağını zaman gösterecek. Önünde bu sahada çok başarılı olmuş iki örnek var; Didier Deschamps ve Zidane. Bakalım Henry’nin hikayesinin bundan sonraki bölümü nasıl yazılacak?
[Hasan Cücük] 15.10.2018 [TR724]
Thierry Henry, 17 Ağustos 1977’de Paris yakınlarındaki Les Ulis’te doğdu. Bölgenin en belirgin özelliği, ‘sosyal problemlerin’ yaşandığı bir yer olmasıydı. Henry, Fransa doğumlu olmasına karşılık babası Antonio, Guadeloupe; annesi Mary ise Martinique kökenliydi. Her iki ülkenin ortak özelliği, eski bir Fransız sömürgesi olması ve Karayipler’de bulunmasıydı. Sorunlu bir bölgede doğan Henry, 13 yaşındayken kendini Fransa Futbol Federasyonu’nun futbol akademisinde buldu.
Yıldızlaşmasında önemli rol oynayan Arsene Wenger’le yolu 1994’te kesişti. O dönem Monaco’yu çalıştıran Wenger, Henry’deki yeteneği keşfeden ilk isim oldu ve onu Monaco’nun A takımına aldı. Wenger’den sonra göreve gelen Jean Tigana ise Ağustos 1994’te 17 yaşındaki Henry’yi ilk defa lig maçında oynattı. İlk dönemlerde fazla şans bulamasa da gelecek vadeden bir isim olarak kendini gösteren Henry, 1996’da Fransa’da yılın genç oyuncusu seçiliyordu. 1997’de ise Monaco lig şampiyonluğuna ulaşırken Henry attığı 9 golle bu başarıda önemli rol oynuyordu. Monaco, Şampiyonlar Ligi’nde de yarı finale kadar yükseldi. Yarı finalde Juventus’a kaybedilen maçta İtalyan ekibi Henry’yi takibe alıyordu. Fransa Millî Takımı’na da seçilen Henry, Monaco’dakinin aksine sol kanatta görev yapıyordu. Fransa’nın ev sahibi olarak kazandığı 1998 Dünya Kupası’nda Henry daha çok yedek kulübesinde oturmasına karşılık Juventus bu genç yıldızı almak için çalışmalarını sürdürüyordu.
Juventus’ta herkes Henry ve Filippo İnzaghi’nin forvette iyi bir ikili oluşturacağını tahmin ediyordu. Fakat Henry, yeni takımında kanat oyuncusu olarak görev yapıyordu. Alışık olmadığı bir mevkide oynayan Henry için kâbus günleri başlamıştı. Beşli orta sahanın sol kanadında görev yapan Henry, o günleri ’Sol kanatta defansla forvet arasında gidip geliyordum. Sürekli koşmama rağmen alışık olmadığım mevkide kendimi gösteremiyordum.’ diye anlatıyordu. Juventus’ta 1998-99 sezonunda 16 maçta forma şansı bulan Henry, sadece 3 gol atıyordu. Çoğu kez yedek kalıyor, bazı maçlarda ilk 18’e bile giremiyordu.
Herkesin Henry’den umudunu kestiği bir anda sahneye yine Arsene Wenger çıkıyordu. Henry’yi 15 milyon doları bulan bir maliyetle Arsenal’e getiren Wenger’e otoriteler ‘başarısız bir transfere imza atan teknik patron’ gözüyle bakıyordu. Wenger ise yanlış yerde oynatılan Henry’nin özgüveninin yerine gelmesiyle çok başarılı olacağına inanıyordu. Henry, Arsenal’de forvet oynayacağını duyduğunda ‘kendisiyle dalga geçiliyor’ sandı. Arsenal’de o dönemde Suker, Bergkamp ve Kanu gibi kaliteli forvetler bulunuyordu.
Wenger, Henry’yi ısrarla forvette oynattı. 9 lig maçında sadece 2 gol atan Henry, kaçırdığı gollerle herkese saç baş yolduruyordu. Bu zor dönemde Henry en büyük yardımı Wenger ve takımın tecrübeli ismi Martin Keown’dan görüyordu. Henry’den Arsenal’in ünlü golcüsü Ian Wright’ı örnek almasını isteyen Keown, “Wright senin gibi hızlı, teknik ve güçlü oyuncu değil; ama gol atmayı başarıyor. Sen Wright’ten daha iyi olabilirsin.” diyerek ona moral veriyordu. Ian Wright’i göz hapsine alan Henry, onun oyunda fazla gözükmediğini ve defansın arkasına sarkarak gol attığını gözlemliyordu.
Henry’nin dönüm maçı, 28 Kasım 1999’da oynanan Derby maçı oldu. Kendi evindeki bu maçta Arsenal, daha ikinci dakikada 1-0 mağlup duruma düştü. 11 ve 51. dakikalarda iki gol atan Henry, hem takımını galibiyete taşıdı hem de özgüven kazandı. Arsenal’deki ilk sezonunda 17 gol atarak takımın en skoreri oldu. Henry, ikinci sezonunda 24 golle gol kralı olurken Arsenal de lig şampiyonluğuna ulaşıyordu. Artık gerçek kimliğini bulan Henry, başarılarına 2002-03’te İngiltere’de yılın futbolcusu unvanını da ekliyordu.
Son vuruşları yaparken son derece rahat olan Henry, golcülerin çoğunun aksine hücum hattında egoist davranmıyordu. Bu durumu “Gol atmak kadar attırmak da hoşuma gidiyor. Ceza alanında müsait arkadaşıma asist yapmayı çok seviyorum.” diye açıklıyordu. Arsenal’in 2002 ve 2004’te yaşadığı şampiyonlukta büyük pay sahibi olan Henry’yi diğer golcülerden ayıran özelliği, ‘atmak kadar attırmayı da seven bir isim’ olmasıydı. Arsenal’de oynadığı 8 sezona 4 gol krallığı sığdıran ve 2 kez Altın Ayakkabı’nın sahibi olan Henry, Premier Lig’de attığı 229 golle adını Arsenal tarihine altın harflerle yazdırdı.
Henry, 8 yıl top koşturduğu Arsenal’den 25 Haziran 2007’de ayrılarak 24 milyon Euro karşılığında Barcelona’ya transfer oldu. Henry’yi Arsenal’den koparan süreç, başkan yardımcısı David Dein’in istifası ve vatandaşı Patrick Vieira’nın satılmasıyla başladı. Gollerini Barcelona’da atmaya devam eden Henry, Katalan kulübüyle lig, kupa ve Şampiyonlar Ligi sevinci yaşadı. Temmuz 2010’da futbol kariyerini ABD’nin New York Red Bulls takımında devam ettirme kararı alan Henry’nin kariyerinde hem kulüp hem de millî takım düzeyinde tatmadığı başarı kalmadı. Fransa Millî Takım formasını 123 maçta giyip 51 gol attı. Başarılarla dolu kariyerini 2014’te noktaladı. Kariyeri boyunca çıktığı 771 maçta ağları 356 kez havalandırdı.
2016’dan itibaren Belçika milli takımında yardımcı antrönerlik yapmaya başlayan Henry’nin adı geçtiğimiz günlerde ilk olarak Aston Villa ile anıldı. Portekizli Leonardo Jardim’in görevine son verilmesiyle kendini biranda yetiştiği kulüp Monaco’nun başında buldu. Thierry Henry ile anlaşıldığını resmi Twitter hesabından duyuran Monaco, ’Eve geri dönüyor. Daima Monaco’ mesajı ile anlaşmayı takipçileri ile paylaştı. Paylaşımda, Thierry Henry’nin Monaco forması ile çekilmiş eski bir fotoğrafına da yer verildi.
Futbolculuğu başarılarla dolu olan Henry’nin teknik adamlığının nasıl olacağını zaman gösterecek. Önünde bu sahada çok başarılı olmuş iki örnek var; Didier Deschamps ve Zidane. Bakalım Henry’nin hikayesinin bundan sonraki bölümü nasıl yazılacak?
[Hasan Cücük] 15.10.2018 [TR724]
Havadan sudan, dinden imandan [Hakan Zafer]
Türkiye’de olan biteni din ile açıklayamayalı epey oldu. Zaten ortaya çıkan harabe, müteahhidin(!) dinle diyanetle -tahmin ettiğimiz şekliyle dahi- alakası olmadığını gösteriyor. Tamamen olmasa da biraz da bu nedenle, dindar veya dine mesafeli kimselerin, ilgili konularda bile dini anlatıma tepkili duruşları gittikçe artıyor. Buna karşılık, sözü ne yapıp edip dine getirmenin, her konuya kendince dini yaklaşım geliştirme veya eleştiri getirme inadının sorunlu sonuçları var.
–Başka bir şey bilmemek, öğrenmemek. Bilse konuşacak konuşmasına da elindeki, şimdilik lafı sözü olmaya yetiyor. Bu durumun diğer tarafında, dini olana emek vermeden uzmanlaşmak gibi bir tür yağmacılık var.
–Dayatma. İnandığını aşırı sahiplenen kimseler, hedefe kilitlenmiş Stinger füzesi gibi az biraz sıcaklık görünce diğerinin yakasından düşmeme eğilimi gösterir. Karşısındakini bezdirdiğini görmesi uzun sürdüğü için, bu iki kimsenin arasında dini anlatımın yıpranması kaçınılmaz olur.
–Her şeyi dine atfedecek kadar alaka kurma yetmezliği. Bu durum, karşısındakinin inanmaya verdiği emeğe saygı duymayan, işi dinle hesaplaşmaya çeviren kimselere gün doğumu gibidir. Sorunlu dindarlık örneklerinin bu tür kimseler için marş dinamosu işlevi görmesinden anlaşılan, bu grubun bir niteliği de hesaplaşmanın icrası için “biri, bir çiğlik yapsa da…” diye pusuda beklemek olur. Nedense, bu kimselerin rüzgârına kattıklarının ayağına taktığı aykırılık kelepçeleriyle, mesafe aldırma illüzyonu oluşturan garip bir cazibeleri var.
*****
Ne yani, din iman meseleleri ne olacak, din de mi konuşmayalım?
Dini dikkatleri yabana atmadan konuşmanın mümkün olduğu yerde, konu başlıkları dinli-dinsiz diye seçilmez. Pekâlâ, başka konular da konuşabiliriz. Hem inandığımız din mi bize sus diyor yoksa biz mi kendimizi baskılıyoruz?
Bir de adam bozmacılar var. Kendi motivasyonu yerindeyse değmeyin beyimize, susturamayacağı ağız kalmaz. İlla şevke gelecek değil ya. Hem din iman bahisleri açmanın, etraf kontrolü ve saygı toplama gibi cazibeleri de var. İyi olduğunuz alanla konuyu sınırlandırırsanız, iyi olmadığınızı ortaya çıkaracak her türlü sahadan uzaklaşmış, diğer sahalardan etrafa adam toplayınca, haliyle onlara göre daha iyi başlamış olursunuz. Bu durumun en yıpratıcı tarafı, kimsenin bilgisinden, görgüsünden istifade edememek ve kendini yeterli gördüğü için yeni ile tanışamamak olur. Böyle zamanlarda, eski kalma gıcırtılarının çaresi, kendini abartmamak olur.
Bizde sorun, konuşmak değil, susamamak gibi gözüküyor. Kaldı ki bildiğimiz din, müntesiplerini susturmak yerine, konuşandan nerede susacağını öğrenmesini bekler. Başkalarını susturmak isteyenlerin işine gelen noktalar da yok değil. Çünkü dini söylemlerle baskı kurup susturmak çok daha hızlı gelişir. Bu hızlı susan, konuşmayan, çoğu zaman sorumluluktan kaçan kızdığımız bireylerin öyle bir tarafı var ki eğer hakkaniyetten yana nasibiniz azalıyorsa saygı bile duyabilirsiniz. Saygıyı hak edip etmediğine karar vermek gibi bir sorunu kucağımıza bırakan bu taraf, dini baskılama görmeleri sebebiyle, konuşarak, inandığı dine muhalefet ettiğini düşünme ihtimalleridir. Yani, karşımızdaki suskunu duyamayınca yansıması, kendince dini dikkat sergileyen birinin gölgesi gibi duvarımıza düşebilir. Bu durumdaki, “gölgedir; tavrı, edası çözülemiyor” diyen birini suçlamak ne kadar doğru olur?
Sonuç
Ne yapıp edip dağılan cesaretimizi toplayarak inandığımız dinin anlam dünyasına açılmak için o dinin kavramlarını kullanmaktan utanmamalıyız. Gördüğünüz gibi, dert çekmeye merakımızdan mıdır nedir, onun da derdi sırtımıza biniyor maalesef…
[Hakan Zafer] 15.10.2018 [TR724]
–Başka bir şey bilmemek, öğrenmemek. Bilse konuşacak konuşmasına da elindeki, şimdilik lafı sözü olmaya yetiyor. Bu durumun diğer tarafında, dini olana emek vermeden uzmanlaşmak gibi bir tür yağmacılık var.
–Dayatma. İnandığını aşırı sahiplenen kimseler, hedefe kilitlenmiş Stinger füzesi gibi az biraz sıcaklık görünce diğerinin yakasından düşmeme eğilimi gösterir. Karşısındakini bezdirdiğini görmesi uzun sürdüğü için, bu iki kimsenin arasında dini anlatımın yıpranması kaçınılmaz olur.
–Her şeyi dine atfedecek kadar alaka kurma yetmezliği. Bu durum, karşısındakinin inanmaya verdiği emeğe saygı duymayan, işi dinle hesaplaşmaya çeviren kimselere gün doğumu gibidir. Sorunlu dindarlık örneklerinin bu tür kimseler için marş dinamosu işlevi görmesinden anlaşılan, bu grubun bir niteliği de hesaplaşmanın icrası için “biri, bir çiğlik yapsa da…” diye pusuda beklemek olur. Nedense, bu kimselerin rüzgârına kattıklarının ayağına taktığı aykırılık kelepçeleriyle, mesafe aldırma illüzyonu oluşturan garip bir cazibeleri var.
*****
Ne yani, din iman meseleleri ne olacak, din de mi konuşmayalım?
Dini dikkatleri yabana atmadan konuşmanın mümkün olduğu yerde, konu başlıkları dinli-dinsiz diye seçilmez. Pekâlâ, başka konular da konuşabiliriz. Hem inandığımız din mi bize sus diyor yoksa biz mi kendimizi baskılıyoruz?
Bir de adam bozmacılar var. Kendi motivasyonu yerindeyse değmeyin beyimize, susturamayacağı ağız kalmaz. İlla şevke gelecek değil ya. Hem din iman bahisleri açmanın, etraf kontrolü ve saygı toplama gibi cazibeleri de var. İyi olduğunuz alanla konuyu sınırlandırırsanız, iyi olmadığınızı ortaya çıkaracak her türlü sahadan uzaklaşmış, diğer sahalardan etrafa adam toplayınca, haliyle onlara göre daha iyi başlamış olursunuz. Bu durumun en yıpratıcı tarafı, kimsenin bilgisinden, görgüsünden istifade edememek ve kendini yeterli gördüğü için yeni ile tanışamamak olur. Böyle zamanlarda, eski kalma gıcırtılarının çaresi, kendini abartmamak olur.
Bizde sorun, konuşmak değil, susamamak gibi gözüküyor. Kaldı ki bildiğimiz din, müntesiplerini susturmak yerine, konuşandan nerede susacağını öğrenmesini bekler. Başkalarını susturmak isteyenlerin işine gelen noktalar da yok değil. Çünkü dini söylemlerle baskı kurup susturmak çok daha hızlı gelişir. Bu hızlı susan, konuşmayan, çoğu zaman sorumluluktan kaçan kızdığımız bireylerin öyle bir tarafı var ki eğer hakkaniyetten yana nasibiniz azalıyorsa saygı bile duyabilirsiniz. Saygıyı hak edip etmediğine karar vermek gibi bir sorunu kucağımıza bırakan bu taraf, dini baskılama görmeleri sebebiyle, konuşarak, inandığı dine muhalefet ettiğini düşünme ihtimalleridir. Yani, karşımızdaki suskunu duyamayınca yansıması, kendince dini dikkat sergileyen birinin gölgesi gibi duvarımıza düşebilir. Bu durumdaki, “gölgedir; tavrı, edası çözülemiyor” diyen birini suçlamak ne kadar doğru olur?
Sonuç
Ne yapıp edip dağılan cesaretimizi toplayarak inandığımız dinin anlam dünyasına açılmak için o dinin kavramlarını kullanmaktan utanmamalıyız. Gördüğünüz gibi, dert çekmeye merakımızdan mıdır nedir, onun da derdi sırtımıza biniyor maalesef…
[Hakan Zafer] 15.10.2018 [TR724]
“Bana indirdiğin her hayra muhtacım, Allahım!” [Ahmet Kurucan]
Başlıktaki cümle Kasas suresi 23. ayetindeki bir cümlenin literal manası.
“Rabbi innî lime enzelte ileyye min hayrin fakîr.”
Hz. Musa cinayet zanlısı olarak aranmaya başlayınca Mısır’ı terk edip Medyen’e doğru yol alıyor.
Medyen’e vardığında insanların hayvanlarını suladığı su kuyularının olduğu bir mekanda bu amaçla oraya gelmiş insanlarla karşılaşıyor.
İki kız dikkatini çekiyor.
Çünkü onlar yanlarında hayvanları olduğu halde kalabalığa karışmıyor, sıraya girmiyor, bir kenarda bekliyorlar.
Hz. Musa gidip onlara bu davranışlarının nedenini soruyor.
Onlar da “Bu insanlar hayvanlarını sulayıp gitmeden biz sulayamıyoruz. Babamız da çok yaşlı.” diyorlar.
Belki kadın oldukları için, belki tacize uğradıkları için, belki su kuyuları kalabalık, itiş-kakış içine girmek istemedikleri için.
Kur’an bu konuda bir detay vermiyor bize.
Bu cevap üzerine kızların hayvanlarını Hz. Musa suluyor, kızlara teslim ediyor ve bir gölgeliğin altına çekilip oturuyor.
Firavun’un adamları tarafından yakalanacağım korkusuyla bin-bir sıkıntı ve endişe içinde günlerdir yollarda olan Hz. Musa yaptığı bu iyilik karşısında kızlardan herhangi bir ücret istemiyor.
Muhataplarından herhangi bir dilek, istek ve talep olmaksızın yaptığı bu iyilik karşısında değil ücret istemek belki teşekkür etmelerini bile beklemiyor.
Ama beri tarafta da en küçük bir ihsana gerçekten muhtaç.
Zaten günlerdir yollarda.
Medyen’e gelmiş ama yatacak kalkacak yeri yok.
Kendisini emniyet ve güven içinde hissedeceği bir tanıdığı yok.
Ve işte bu durumda iken Hz. Musa altına sığındığı gölgelikte Allah’a teveccüh ederek başlıkta zahiri manasını verdiğim duayı yapıyor: “Bana indirdiğin her hayra muhtacım.”
Ne demek bu?
“Bana indireceğin, vereceğin, lütfedeceğin, ihsan buyuracağın her hayra, her iyiliğe, her güzelliğe muhtacım” dese, bir mana ifade edecek.
Nitekim siyak-sibak münasebetini nazara alan nice meal yazarı ayete bu manayı vermiş. “İndirdiğin” yerine “indireceğin” demiş.
Halbuki indirme manasını verdiğimiz “enzelte” geçmiş zaman kipidir.
Meal yazarlarının verdiği mana verilemez demiyorum. Verilebilir.
Geçmiş zaman kipiyle ifadenin böylesi bir konseptte gelecek zaman kipi kullanılmış gibi manaya hamledildiğine deliller de gösterilebilir.
Fakat ayetin geçmiş zaman kipini kullanmasında önemli bir ayrıntı olduğu kanaatindeyim.
En küçük bir iyiliğe muhtaç olduğu anda, isteklerini dile getirmek yerine o ana kadar Allah’ın ihsan ettiği her türlü hayra, her türlü nimete teşekkür ediyor.
Geleceğe yönelik, “bak halimi görüyorsun, bir yudum suya, bir lokma ekmeğe kadar her şeye ama her şeye muhtacım. Bunları bana ver Allah’ım!” demiyor.
O ana kadar verdiklerine teşekkür ediyor.
Belki de gelecek adına açıktan açığa muhtaç olduğu ama açıktan istemediği şeyleri mazideki ihsanlara teşekkür ederek istiyor.
Hz. Musa’nın doğumundan bugüne kadar geçen hayat hikayesinde yaşadıklarını düşünecek olursanız bunun ne kadar önemli olduğu kendiliğinden açığa çıkar.
Ama sadece Hz. Musa mı?
Hayır hepimiz için geçerli bu.
Layık olmadığımız halde şükrünü eda edemediğimiz nice nice nimetleri ihsan etti Allah bugüne kadar olan hayatımızda.
Devamını istiyorsak sebepler planında üzerimize düşeni yapmanın ötesinde verilenlere şükür etmek de öncelikli görevimiz olsa gerek.
İşte Hz. Musa bu duasıyla bence bizlere bunu hatırlatıyor.
Pekâla Allah bu duaya nasıl cevap veriyor?
Aradan çok geçmiyor, o iki kızdan birisi geliyor ve Hz. Musa’ya “Babam senin çağırıyor. Hayvanlarımızı sulamanın ücretini verecek” diyor.
Buna karşılık müstağni bir tavır takınmıyor Hz. Musa.
‘Ben sizin vakit kaybetmenizi istemedim, Allah rızası için yardımda bulundum. Kaldı ki ne yaptım? Bunun için ücret mi talep edilir Allah aşkına! Çok teşekkür ederim demiyor’ ve çağrıya icabet ediyor.
Zira o biliyor ki Allah sebeplerin yaratıcısı olarak sebepler üstü bir şekilde kullarına yardım edebilir ama genelde sebepler dairesinde iş yapar.
Numan Ali Han çok güzel ifade eder bunu. Der ki: “Bazen insanlar size yardım teklif ettiklerinde, o Allah tarafından sizin duanıza bir cevap olarak gelmiş olabilir. Eğer biri size iş teklif ediyorsa ve siz de “Yok ben bu iyiliği kabul edemem diyorsanız, sorarım size niçin Allah’tan yüz çeviriyorsunuz?”
Doğru mu bu yaklaşım?
Muhtaç olduğun, Allah’a dua dua yalvardığın bir anda karşına çıkan yardım tekliflerini reddetme Allah’tan yüz çevirme olarak yorumlanabilir mi?
Bence doğru.
Böyle yorumlamakta mahzur olacağı kanaatinde değilim.
Neden?
Çünkü yukarıda dediğimiz gibi Allah sebepleri kullanarak kullarına ihsanda bulunuyor.
Kaideleri, kuralları, kanunları Kendisi koymuş ve o kurallara uyarak iş yapıyor.
Fakat Kadir Mutlak olarak O, isterse o kuralların dışına çıkarak da iş yapabilir.
Ama unutmamalı, bunlar istisnaidir.
Ali Han bir şey daha diyor: “Hz. Musa sizden daha çok kemal sahibiydi.”
Ben ilave edeyim, Allah’ın Peygamberi olarak çok daha izzetli ve çok daha şerefliydi.
Sıradan bir insan olarak ele alsanız, Firavun’un saraylarında büyümüş saray erkanından birisi olarak onuruna belki de bizden çok daha düşkündü.
Ama o bu yardım teklifini reddetmedi.
“Allah’ın karşısına çıkardığı insanları elinin tersiyle itmedi.”
Zira o biliyordu ki o kızları karşısına çıkaran, o sulama işlemini kendisine, kızların babalarına da o daveti yaptıran Allah’tır ve duaların kabulünün göstergesidir.
O kızların babası kimdi?
Kur’an’ın açık beyanına göre o Allah’ın bir başka peygamberi olan Hz. Şuayp idi.
Karşılaştıklarında ilk iş olarak Hz. Musa başından geçenleri anlattı.
Hz. Şuayp’in yaşanan gerçeklikleri dinledikten sonra Hz. Musa’ya söyledi cümle ise şuydu:
“Korkma! Artık o zalimler topluluğundan kurtuldun.”
Not: Geçen haftanın devamı olacak ayetler arasındaki münasebet, bağlam ve mesaj konularını ele alacağım yazıyı çeşitli sebeplerle kaleme alamadım. İnşallah haftaya.
[Ahmet Kurucan] 15.10.2018 [TR724]
“Rabbi innî lime enzelte ileyye min hayrin fakîr.”
Hz. Musa cinayet zanlısı olarak aranmaya başlayınca Mısır’ı terk edip Medyen’e doğru yol alıyor.
Medyen’e vardığında insanların hayvanlarını suladığı su kuyularının olduğu bir mekanda bu amaçla oraya gelmiş insanlarla karşılaşıyor.
İki kız dikkatini çekiyor.
Çünkü onlar yanlarında hayvanları olduğu halde kalabalığa karışmıyor, sıraya girmiyor, bir kenarda bekliyorlar.
Hz. Musa gidip onlara bu davranışlarının nedenini soruyor.
Onlar da “Bu insanlar hayvanlarını sulayıp gitmeden biz sulayamıyoruz. Babamız da çok yaşlı.” diyorlar.
Belki kadın oldukları için, belki tacize uğradıkları için, belki su kuyuları kalabalık, itiş-kakış içine girmek istemedikleri için.
Kur’an bu konuda bir detay vermiyor bize.
Bu cevap üzerine kızların hayvanlarını Hz. Musa suluyor, kızlara teslim ediyor ve bir gölgeliğin altına çekilip oturuyor.
Firavun’un adamları tarafından yakalanacağım korkusuyla bin-bir sıkıntı ve endişe içinde günlerdir yollarda olan Hz. Musa yaptığı bu iyilik karşısında kızlardan herhangi bir ücret istemiyor.
Muhataplarından herhangi bir dilek, istek ve talep olmaksızın yaptığı bu iyilik karşısında değil ücret istemek belki teşekkür etmelerini bile beklemiyor.
Ama beri tarafta da en küçük bir ihsana gerçekten muhtaç.
Zaten günlerdir yollarda.
Medyen’e gelmiş ama yatacak kalkacak yeri yok.
Kendisini emniyet ve güven içinde hissedeceği bir tanıdığı yok.
Ve işte bu durumda iken Hz. Musa altına sığındığı gölgelikte Allah’a teveccüh ederek başlıkta zahiri manasını verdiğim duayı yapıyor: “Bana indirdiğin her hayra muhtacım.”
Ne demek bu?
“Bana indireceğin, vereceğin, lütfedeceğin, ihsan buyuracağın her hayra, her iyiliğe, her güzelliğe muhtacım” dese, bir mana ifade edecek.
Nitekim siyak-sibak münasebetini nazara alan nice meal yazarı ayete bu manayı vermiş. “İndirdiğin” yerine “indireceğin” demiş.
Halbuki indirme manasını verdiğimiz “enzelte” geçmiş zaman kipidir.
Meal yazarlarının verdiği mana verilemez demiyorum. Verilebilir.
Geçmiş zaman kipiyle ifadenin böylesi bir konseptte gelecek zaman kipi kullanılmış gibi manaya hamledildiğine deliller de gösterilebilir.
Fakat ayetin geçmiş zaman kipini kullanmasında önemli bir ayrıntı olduğu kanaatindeyim.
En küçük bir iyiliğe muhtaç olduğu anda, isteklerini dile getirmek yerine o ana kadar Allah’ın ihsan ettiği her türlü hayra, her türlü nimete teşekkür ediyor.
Geleceğe yönelik, “bak halimi görüyorsun, bir yudum suya, bir lokma ekmeğe kadar her şeye ama her şeye muhtacım. Bunları bana ver Allah’ım!” demiyor.
O ana kadar verdiklerine teşekkür ediyor.
Belki de gelecek adına açıktan açığa muhtaç olduğu ama açıktan istemediği şeyleri mazideki ihsanlara teşekkür ederek istiyor.
Hz. Musa’nın doğumundan bugüne kadar geçen hayat hikayesinde yaşadıklarını düşünecek olursanız bunun ne kadar önemli olduğu kendiliğinden açığa çıkar.
Ama sadece Hz. Musa mı?
Hayır hepimiz için geçerli bu.
Layık olmadığımız halde şükrünü eda edemediğimiz nice nice nimetleri ihsan etti Allah bugüne kadar olan hayatımızda.
Devamını istiyorsak sebepler planında üzerimize düşeni yapmanın ötesinde verilenlere şükür etmek de öncelikli görevimiz olsa gerek.
İşte Hz. Musa bu duasıyla bence bizlere bunu hatırlatıyor.
Pekâla Allah bu duaya nasıl cevap veriyor?
Aradan çok geçmiyor, o iki kızdan birisi geliyor ve Hz. Musa’ya “Babam senin çağırıyor. Hayvanlarımızı sulamanın ücretini verecek” diyor.
Buna karşılık müstağni bir tavır takınmıyor Hz. Musa.
‘Ben sizin vakit kaybetmenizi istemedim, Allah rızası için yardımda bulundum. Kaldı ki ne yaptım? Bunun için ücret mi talep edilir Allah aşkına! Çok teşekkür ederim demiyor’ ve çağrıya icabet ediyor.
Zira o biliyor ki Allah sebeplerin yaratıcısı olarak sebepler üstü bir şekilde kullarına yardım edebilir ama genelde sebepler dairesinde iş yapar.
Numan Ali Han çok güzel ifade eder bunu. Der ki: “Bazen insanlar size yardım teklif ettiklerinde, o Allah tarafından sizin duanıza bir cevap olarak gelmiş olabilir. Eğer biri size iş teklif ediyorsa ve siz de “Yok ben bu iyiliği kabul edemem diyorsanız, sorarım size niçin Allah’tan yüz çeviriyorsunuz?”
Doğru mu bu yaklaşım?
Muhtaç olduğun, Allah’a dua dua yalvardığın bir anda karşına çıkan yardım tekliflerini reddetme Allah’tan yüz çevirme olarak yorumlanabilir mi?
Bence doğru.
Böyle yorumlamakta mahzur olacağı kanaatinde değilim.
Neden?
Çünkü yukarıda dediğimiz gibi Allah sebepleri kullanarak kullarına ihsanda bulunuyor.
Kaideleri, kuralları, kanunları Kendisi koymuş ve o kurallara uyarak iş yapıyor.
Fakat Kadir Mutlak olarak O, isterse o kuralların dışına çıkarak da iş yapabilir.
Ama unutmamalı, bunlar istisnaidir.
Ali Han bir şey daha diyor: “Hz. Musa sizden daha çok kemal sahibiydi.”
Ben ilave edeyim, Allah’ın Peygamberi olarak çok daha izzetli ve çok daha şerefliydi.
Sıradan bir insan olarak ele alsanız, Firavun’un saraylarında büyümüş saray erkanından birisi olarak onuruna belki de bizden çok daha düşkündü.
Ama o bu yardım teklifini reddetmedi.
“Allah’ın karşısına çıkardığı insanları elinin tersiyle itmedi.”
Zira o biliyordu ki o kızları karşısına çıkaran, o sulama işlemini kendisine, kızların babalarına da o daveti yaptıran Allah’tır ve duaların kabulünün göstergesidir.
O kızların babası kimdi?
Kur’an’ın açık beyanına göre o Allah’ın bir başka peygamberi olan Hz. Şuayp idi.
Karşılaştıklarında ilk iş olarak Hz. Musa başından geçenleri anlattı.
Hz. Şuayp’in yaşanan gerçeklikleri dinledikten sonra Hz. Musa’ya söyledi cümle ise şuydu:
“Korkma! Artık o zalimler topluluğundan kurtuldun.”
Not: Geçen haftanın devamı olacak ayetler arasındaki münasebet, bağlam ve mesaj konularını ele alacağım yazıyı çeşitli sebeplerle kaleme alamadım. İnşallah haftaya.
[Ahmet Kurucan] 15.10.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)