Çağın en mağdur ve mazlumundan...[Safvet Senih]

Evet çağımızın en mağdur ve mazlumu zâttan, gadir ve zulümlerin en şiddetlisine maruz kalmış sevdiklerine gerçekten büyük moral kaynağı olan mesajları sizlere takdim etmek istiyorum… Şöyle diyor: 

* YE'SE DÜŞMEYE gerek yok, TEVECCÜHE çokça ihtiyaç var. İNÂYET, SEBEPLERİN TAMAMEN SUKÛT ETTİĞİ ANDA ZUHÛR EDER. Bu süreçte Allah SAĞLAM ve ÇÜRÜKLERİ ayırıyor.

* MELE-İ ALÂNIN MAKAMLARI ARASINDA YERLERİ VAR.

GAYBUBETTE MAĞDURİYET yaşayanlar, MEDRESE-İ YUSUFİYE'dekiler, Nezd-i Uluhiyette MELE-İ ALÂNIN SAKİNLERİ ARASINDA MAKAMLARI ÇOK ÂLÎ yerdedir.

* SÜREÇ BİTECEK İNŞAALLAH Bu sürecin BİTMEYECEĞİNE inanmak APTALLIKTIR! (Bunu 3 defa tekrar etti) ASLA ÜMİDİNİZİ kaybetmeyin.
Hiç beklemediğiniz bir anda ALLAH etrafı YEMYEŞİL EDEREK güzellikler lütfedecek inşâallah.

* AKIBETLERİ ASRA İBRET OLACAK!
HİÇ AMA HİÇ ŞÜPHENİZ OLMASIN!!! Eline çakı bile almamış mâsum insanları terörist ilan edenlerin, milletin mallarını çalanların, ana sütleri gibi helal mülklerine çökenlerin ÂKİBETLERİ BU ASRA İBRET OLACAK...

* Firavunların akıbeti hep aynı olmuştur. Dün nasıl Hz. Musa’yı kovalarken boğulmuşsa, bugün de O'nun (A.S) yolundakileri kovalayanlar boğulacaktır.

* "ALLAH BU HİZMETİ ZAYİ ETMEYECEKTİR"

Şimdiye kadar lütfettiği nîmeti, biz ahde vefa gösterirsek tamamlayacaktır.. HİZMET SEFİNESİNİ SAHİL-İ SELAMETE ÇIKARACAKTIR inşâallah.. Çok dua etmek lazım.. EMNİYETLİ SAHİLLERE SEFİNENİN İÇİNDE ULAŞABİLMEK İÇİN.. Cenâb-ı Hakk lütfetsin.

* İnsan HİÇBİR zaman ümidini yitirmemeli; aksine HEP ÜMİTLİ OLMALIDIR. Bazen hiçbir şey yapılamasa bile, kişinin ümitli olması yeter ve BU KADARI BİLE ONA SEVAP kazandırır..

* Evet, AKTİF SABIR gibi, AKTİF ÜMİT.. Siz tavuğu, yumurtalarının üzerine abanmış yatarken gördüğünüzde, bu hayvan, miskin miskin yumurtaların üzerinde yatıp duruyor dersiniz. Oysa o, aktif bir sabır örneği sergilemektedir. Aktif sabırla YARIŞ ATLARI GİBİ olmalıyız. Yerlerinde durur gözükürken bile ÖYLE GERİLİM içindedirler Kİ, KAPI AÇILIR AÇILMAZ OK GİBİ FIRLARLAR.İNSANLARA MORAL KAYNAĞI OLMAK LAZIM

* Gamı tasayı bırak, iraden canlı ise! Ümit kaynağı ol, olabilirsen herkese.. KÂSE KÂSE ÜMİT sunmalısınız çevrenize.. Hususiyle ümitlerin darbelendiği bir dönemde en ÖNEMLİ BABAYİĞİTLİK, başkalarına ÜMİT KAYNAĞI OLMAKTIR.

* Endişeniz olmasın!!! Allah sizi, siz fark etmeden siyânet eder. Tersine dönen bir âlemde, ÖNÜNÜZE bir "HIZIR" ÇIKARIR ve SİZE O'NUNLA İNÂYET EDER.

* İnşaallah bir gün gelecek ŞİMDİLERDE AĞLAYANLAR, O GÜN GÜLECEKLER. Karanlık ruhlar gidecek, bu günkü kâbuslar bitecek ve MUŞTUSU VERİLEN GÜNLER MUTLAKA GELECEK. Bugün size zulmedenler ettiklerini Allah'dan mutlaka bulacaklar...

HÜKÜM VERMEDE ACELE ETMEYİN..

* Bazen içinizden geçer her şey bitti, giden gitti, geriye kaldı işin tortusu, dersiniz, ama bilemezsiniz ki, kalan tortu değilmiş.. bir de bakarsın kalmış geriye cevheri.. Allah, bir özel hal ve derinliğinize bakar, CUP diye düşürdüğünü kuyuya, atası ile HOP diye çıkarır zirveye.. HADİSELERİN CAN YAKICILIĞINA BAKIP ALDANMAYIN..

* Her şeyi NETİCESİ İTİBARIYLE DEĞERLENDİRMEK lazım. Bağ bahçe sulayan, tarla eken birinin yaz-kış onca zorluğa katlanması ve sonunda mahsulü satıp ücretini almasıyla, çektiği zorlukları unutması gibi.. Şimdi çekilen sıkıntılarla siz ahirete bakan yönüyle kazanmış oluyorsunuz..

*Ne mutlu o evleri basılanlara!!! MÜJDELER OLSUN, KADIN ERKEK, ellerine kelepçe vurulanlara!!! Benim ümidim o ki; EFENDİMİZ'İN (SAV) ‘KARDEŞLERİM’ dediği GARİPLER, SİZLERSİNİZ!!!

* Allah TAM ARINDIRMAK istiyor bizleri NE VARSA DÖKÜLSÜN diye sarsıyor .. İnşâallah bitince KAZANILANA karşılık verilen ÇOK UCUZ kalacak İNŞÂALLAH. HİZMETLER HENDESİ KATLANIR İNŞAALLAH.

* Allah ferec buyurduğunda BU KADROLAR Allah’ın izniyle DAHA DA GENİŞLER. Az hava açılınca inşâallah
Allah AÇILIM geniş dairede DAHA DA BEREKETLİ OLUR.. Eskiden kendi kurumlarımızda sıkışmış kalmıştık. İnşallah şimdi daha yaygın girilmiş olur...ALLAH’IN EKSTRA İNAYETİYETİYLE..

* Ye'se düşmeye gerek yok, teveccühe çokça ihtiyaç var. İNÂYET, sebeplerin TAMAMEN SUKÛT ettiği anda ZUHÛR EDER.

* YAKIN BİR GELECEKTE Allah’la vefa münasebetimizi bozmazsak. (Nasr suresindeki gibi) BÜTÜN İHTİŞAMIYLA YAŞANACAK. KANUNİ DÖNEMİNDEKİLER BİLE O GÜZEL GÜNLERE ÖZENECEKLER.

* DUALAR UZAĞI YAKIN EDER.

* DÜŞMEYİN HİMMETTEN, VAZGEÇMEYİN bugüne kadar sergilediğiniz GAYRETTEN... Dua edin, DUALAR UZAĞI YAKIN EDER. Olacak şeylerde meseleyi KAZA bandından ATA bandına çeker. 


[Safvet Senih] 17.6.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Ne olacak bu işin, bu gidişin sonu? [Akif Umut Avaz]

Böyle gitmeyeceği kesin. Peki ahlaksız, izansız, vicdansız, insafsız bu zulüm çarkı nerede duracak? Yoz zalimlerin zulüm katarı nerede duvara toslayacak? Hemen peşinen söyleyeyim, her geçen gün zulüm ivmesini daha da artırıp, yandaşlarına çaktıkları cakayı sürekli cilalayıp hukuksuzluk çıtasını, çapsızlıklarıyla biledikleri pervasızlıklarının çapını birkaç kademe daha yukarı çektiklerine göre önlerinde çok uzun bir süre kalmamış olabilir.

Güçlerinin zirvesinde oldukları zahebiyle azgınlıklarının, taşkınlıklarının, vıcık vıcık görgüsüzlükleriyle sarmaladıkları arsız şımarıklıklarının sınır tanımadığı şu günleri, ileride dönüp baktığımızda, kimbilir belki de mukadder bitişlerinin başladığı tükeniş anları olarak göreceğiz… İçeride ve dışarıda ahlakilik, insanilik, hukukilik, meşruiyet zeminini gün be gün daha fazla yitiriyor ve evet tükeniyorlar…

Ve korkuyorlar, hem de çok korkuyorlar… Korkularından Suriye, Irak, İran, Bulgaristan sınırlarına çektikleri aşılmaz duvarlar gibi kendi çevrelerinde kendilerini hapseden duvarlar örüyorlar. Öylesine amansız bir çıkmaza girdiler ki, kendi elleriyle kendilerini öylesine dermansız bir açmaza soktular ki kendi elleriyle oluşturdukları bir fasit daire içerisinde debelenip duruyorlar. Korkuyorlar… Korkudan şuurlarını yitirip mazlumlara daha fazla gadrettikçe çok daha fazla korkuyorlar.

NE GÜVENDE HİSSEDİYOR NE DE BİR DAMLA HUZUR YUDUMLAYABİLİYORLAR

Ettiklerinin eninde sonunda hesabının sorulacağını ve yaptıklarının yanlarına kar kalmayacağını kestirebiliyorlar. Bu yüzden kendilerini ne güvende hissediyor ne de bir damla huzur yudumlayabiliyorlar. Ödleri kopuyor. Gırtlağına kadar suça batmış, ruh ve akıl sağlıkları zedelenmiş paranoyaklar gibi korkuyorlar… Korktukça, masum olduklarını kendilerinin de çok iyi bildikleri mazlum insanlara, korkularının gerekliliğine ve gerçekliğine kendilerini ikna edecek akıl almaz suçlamalar yöneltiyorlar. O suçlamalara uygun zulüm niteliğinde cezalandırmalara gidiyorlar.

İşlerinden güçlerinden, evlerinden aşlarından ettikleri, üstelik olur olmaz bir suçlamayla bir gece yarısı gözaltına alınmayı bekleyen, belki sonrasında işkence görmekten de endişe eden masum ve mazlum insanlardan çok daha fazla korkuyorlar. Çünkü, haksız, hukuksuz, ahlaksız bir zulmün hedefinde ve pençesinde olanlar, hiçbir suçlarının olmadığından eminler. Tüm bu başlarına gelenlerin, uğradıkları haksızlıkların, türlü baskı ve zulümlerin sadece insaniyet namına yapıp ettiklerinden dolayı olduğunu iliklerine kadar hissediyorlar.

SİRK ŞEBEKLİKLERİ VE GEÇİCİ BİR DEVERANIN ŞARLATANLIKLARI  

Yaşananların devlet kılığına bürünmüş bir değer tanımaz, kıymet bilmez, nankör, arsız, azgın ve insanlıktan binasip haydutlar çetesinin işi olduğunu biliyorlar. Soruşturma diye, mahkeme diye önlerine konulan sirk şebekliklerinin, geçici bir devranın şirret şarlatanlıkları olduğunu çok iyi görüyorlar. Tevekkülü kuşanıp başlarına gelenlere örneklik bir vakar içerisinde sabrediyorlar… Taşkınlık göstermiyor, zalimlerinin düçar olduğu paranoyakça öfkeye teslim olmuyorlar.

Ya peki bu zulümleri yapanlar? Tarihe ibret vesikaları olarak geçen aşağılık Firavunları bile geride bırakarak kirli, kanlı ve harami ellerini kundaktakilere, beşiktekilere, ana karnındaki ceninlere uzatacak kadar yoldan çıkmış olan bu zalimler ve onların karakter yoksunu yardakçıları? İşte onlar mukadder ve ibretlik akıbetlerinden korkuyorlar, hakikaten çok korkuyorlar.

Görülmedik haksızlıklar, hukuksuzluklar, keyfilikler, nobranlıklar ve türlü zulümler altında inleyen yüz binler tevekkül ve sabırla hukuk ve insanlık çerçevesinde kalmaya özen gösterirken, aşağılık zalimler ve dünleri bilinmeyen, yarınları olmayan besleme şarlatanları, ellerindekileri mutlaka kaybetmekle kalmayıp, yaptıkları her kepazeliğin bedelini çok ağır ödeyeceklerinden duydukları korkuyla kâbustan bir hayat yaşıyorlar.

BU KADAR BÜYÜK KORKULAR YAŞAYANLAR ASLA İFLAH OLMAZ!

Suçüstü yakalandığı haramilikleri yüzünden ülkeyi ve devleti tarumar edip, yalan, iftira ve mürailikleriyle geniş halk kitlelerini ifsad eden Erdoğan ve Erdoğan’ın tüm azgınlıklarına ortak olan çevresindekileri esir alan tarifi imkânsız bu korkunun yol açtığı türlü tuhaf haller, herkesin gözleri önünde cereyan ediyor. Bu şarlatanlar şürekâsından her ağzını açan, her biri diğerinden daha büyük birer canilik, ahlaksızlık, insanlık dışı suç ve günah olan işkenceden başlayıp suikastle, cinayetle, toplu infazlarla devam ediyor. Benliklerini saran, hastalıklı ruhlarını esir alan korku ve paranoyanın üstesinden gelebilmek için olsa gerek, ellerinde silahlar, bıçaklar, kılıçlarla pozlar veriyor, mezarlıkta geçerken ıslık çalan biçareler gibi kendilerini rahatlatmaya çalışıyorlar. Ama nafile… Bu derece büyük bir korkuya ve tedavisi imkânsız bir paranoyaya düçar olanın iflah olduğu görülmemiştir.

Düşünsenize devlet ellerinde, polis ellerinde, ordu elerinde, istihbarat ellerinde, hukuksuz bir zulüm aygıtına dönüştürdükleri yargı ellerinde, bunlar yetmiyormuş gibi türedi SADAT gibi eli kanlı milis yapılanmaları ile el altından silahlandırdıkları on binlerce fanatik ellerinde ama hala çok kokuyorlar. Hangi düşünceden olursa olsun değişik seviyelerde baskı ve zulüm altında tutulan muhalif kesimlerden hiçbiri, zulümde firavunları sollayan Erdoğan’ın despotik rejimini ve bu ahlak yoksunu düzenin yandaşlarını bir kez olsun tehdit etmezken, sınırsız iktidarın azdırdığı türedi tipler arasında eli kalem tutanından mafyasına, milletvekilinden bürokratına, sokak serserisinden bakanına varıncaya kadar her gün insanları cinayetle, suikastle, katliamla, “ezer geçeriz” efelenmeleriyle tehdit ediyor. Bunun böyle olması cesaretten değil, tam tersine korku ve endişeden kaynaklanıyor. Çok korkuyorlar, emin olun hem de çoook!..

VE ÇOK KORKMALILAR, ÇÜNKÜ…

Ve korkmalılar da… Başkalarından değil, bizzat kendi yapıp ettikleri zulüm, keyfilik ve hukuksuzlukların, masum insanlara gadretmek için uydurdukları suçların eninde sonunda başlarına açacağı belalardan çok korkmalılar.

Yargıda “tuz bile kokmuş” dedirtecek akıl almaz işlere imza atanlar mesela çok korkuyorlar ve korkmalılar da… Hiçbir hukuk sisteminde, hiçbir ceza hukukunda suç olmayan, hayatın normal akışının gerektirdiği doğal eylemlerden dolayı masum insanları “terör örgütü”, “terörist” olmakla suçlayıp abuk sabuk iddianameler yazan karakter yoksunu savcılar da mukadder akıbetlerinden çok korkmalı mesela.

Toplumun en nezih insanları hakkında kanıtsız, delilsiz uydurulan suçlar gerekçesiyle, ömrünü insan yetiştirmekte harcamış öğretmenlerin, hayırsever işadamlarının, yeni doğmuş yapmış kadınların, karnında 8-9 aylık bebeğiyle çocuk bekleyen anne adaylarının, beli bükülmüş dedelerin, ak yazmalı ninelerin gece yarısı kapılarına haydutlar gibi dayanan mesleklerinin yüz karası o polisler de korkmalı mesela.

SUÇ OLMAYAN EYLEMLERDEN SUÇ UYDURANLAR ÇOK KORKMALI MESELA

Suç olmayan eylemlerden suç uydurup masum insanlara zulmeden, hiçbir suçları olmadığını bal gibi bildikleri insanları 5 yıl, 10 yıl, 15 yıl ve hatta müebbet hapis cezalarına çarptıran o yargıç bozuntuları da çocuklarını, torunların nesiller boyu utandıracak mukadder akıbetlerinden çok ama korkmalılar mesela…

Tüm bunların yaşanmasına yol açan, kundaktaki bebekten ölüm döşeğindeki ninelere kadar binlerce masumun ve mazlumun ahını alan Despot Erdoğan ve avenesinin, tabii şayet insanlıktan zerre nasipleri kalmışsa, geceleri gözlerine uyku girmiyordur mutlaka. Bunca zulmü yapanlara doğrusu uyku da haramdır, bir damla huzur da… Uykunun huzurun haram olduğu bu zalimler, yaptıklarının bedelini er ya da geç ama mutlaka çok ağır ödeyeceklerini bilmeli ve bundan çok ama çok korkmalılar mesela…

Hangi gerekçeyle kimlere ne cezalar verdikleri her gün ajanslara düşüyor. Sadece bir tanesini örnek vereyim size de durumun vahametini görün. Zalim Erdoğan’ın ve zulüm rejiminin kepazeliklerinin propagandasını yapan Anadolu Ajansı’nın verdiği şu haberi bir okuyun Allah aşkına! Yıllarca Türkiye’nin en başarılı okullarından biri, eğitimin yüz akı olmasına rağmen hasit ve haydut Erdoğan tarafından kapatılan Yamanlar Koleji’nin tecrübeli öğretmenlerinden Hasan Günay’ın neyle suçlandığını ve aldığı cezayı bir görün. Sonra da “bu devran hiç böyle gider mi?” diye bir sorun kendi kendinize.

“DURUŞMADA HERHANGİ BİR PİŞMANLIK GÖSTERMEYEN SANIĞI…”

Perşembe günü verilen ve yoz Erdoğan rejiminin yargıçları eliyle yapılan yüzlerce, binlerce hukuksuzluğun sıradan ve apaçık bir örneği niteliğinde olan “F. sanığına ilk duruşmada 11 yıl hapis cezası” başlıklı haber şöyle.

“İzmir’de F.’ye yönelik soruşturma kapsamında “Silahlı terör örgütü üyesi olmak” suçlamasıyla tutuklu yargılanan sanığa, ilk duruşmada 11 yıl hapis cezası verildi.

İzmir 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki ilk duruşmaya tutuklu sanık Hasan Günay ve avukatı katıldı.

Hakkındaki “Silahlı terör örgütü üyesi olmak” suçlamasını kabul etmeyen sanık Günay, örgütle bağlantısı olduğu gerekçesiyle kapatılan eğitim kurumlarında öğretmen olarak çalıştığını ancak örgütün kriptolu haberleşme programlarını kullanmadığını savundu.

Günay, maaş hesabının kapatılan Bank Asya’da olması nedeniyle bu bankayla çalıştığını ileri sürdü.

İddia makamı, sanığın KHK ile kapatılan eğitim kurumlarında çalışmış olması, ByLock yazışma içeriklerinden sanığın programı kullandığı, çocuklarını FETÖ/PDY’ye bağlı okullarda okuttuğu, örgüt elebaşı Fetullah Gülen’in talimatının ardından kapatılan Bank Asya’ya para yatırdığı hususları değerlendirildiğinde FETÖ/PDY üyesi olduğu anlaşılan sanığın cezalandırılması yönünde mütalaa verdi.

Mahkeme heyeti, duruşma sırasında herhangi bir pişmanlık göstermeyen sanığı önce 7 yıl 4 ay, sonra da 11 yıl hapis cezasına mahkûm etti.”

12 Ekim 2016’dan beri tutuklu olan öğretmen Hasan Günay’ın herhangi bir pişmanlık göstermediği için 7 yıl 4 aydan 11 yıl hapis cezasına çarptırılmasına yol açan vahim suçlarını gördünüz mü?

KESER DÖNER SAP DÖNER, GÜN GELİR HESAP DÖNER…

Yasal olarak eğitim veren “Yamanlar Koleji’nde öğretmen olmak,” yasal bir şekilde eğitim veren “okullara çocuklarını göndermek,” yasal olarak faaliyetlerini sürdüren ve de üstelik hükümetin el koyduğu bir dönemde “Bank Asya’ya para yatırmak,” herkese açık yasal iletişim programı “ByLock kullanmak” ve bunlardan dolayı “herhangi bir pişmanlık göstermemek.”

Elbette ki burada çok net bir suç var. O suç da Despot Erdoğan’dan hükümete, savcılıktan polise, oradan da hâkimlere uzanarak bir suç örgütü hüviyetine bürünerek hareket etmek ve masum insanlar hakkında sistematik ve örgütlü şekilde “suç uydurma” suçu… Peki her gün onlarcası işlenen bu suçlar cezasız mı kalacak dersiniz? Hiç sanmam..

Er ya da geç ama mutlaka bir gün Despot Erdoğan’dan başlayarak hukukun yüz karası bu tür hâkimlere varıncaya kadar masum insanları mahkûm etmek için suç olmayan eylemlerden “suç uydurma” suçu işleyenlerden işledikleri bu suçların hesabı tek tek sorulur. Hiç şüpheniz olmasın ki, keser döner sap döner, gün gelir hesap döner. Bu devran böyle gitmez ve zulüm üzerine kurulu bu düzen sürmez.

Şundan adım kadar eminim ki, bu işin sonu ya oraya varacak ya da tıpkı tarih boyunca kendi zulmü ve ahlaksızlıkları içerisinde boğulmuş, uyarılara hiç kulak asmamış yoz kavimlerin başlarına geldiği gibi bu millet de bir helaket ve felaketle müstehakını bulacaktır. Allah ikincisinden muhafaza buyursun!

[Akif Umut Avaz] 17.6.2017 [TR724]

Bir hayırhâh bulmaya cesaretiniz var mı? [Kemal Ay]

Ramazan Notları – 2

‘Hayırhâh’ kelimesi, Arapça ‘hayr’ kökünden Farsça ‘hâh’ eki ile türetilmiş. ‘Hayrını isteyen’ demek. İlk kez bu kelimeyi duyduğumda kardeşlik hukukundan biraz farklı olduğunu düşünmüştüm. İslam’ın inananlar arası ‘kardeşliği’ tesis eden nasihati, daha ziyade birbirine yardımcı olma, birbiriyle dayanışma içinde olma eksenliydi. “Kendin için istediğini kardeşin için de iste!” Hadis-i Şerif’i bunu anlatıyordu sanki.

İşin tarihsel bir boyutu da vardı. Müslümanlar, İslam’ın ilk döneminde, yani Peygamber Efendimiz’in (sav) hayatı seniyyeleri boyunca ‘azınlıkta’ yaşamışlardı. Bu anlamda ‘dayanışma’, birbirinin hâmisi, yardımcısı olma zaruri bir ihtiyaçtı. Bu dayanışma, sadece dünyayı değil ahreti de kapsadığı ölçüde, ‘hayırhâhlık’ kapısını zorluyordu.

Bir ‘azınlık’ topluluğu içerisinde, dışarıdaki çok sayıda ‘düşman’ varken ‘kardeşlik hukuku’ oluşturmak nispeten kolay görünüyor. Elbette bu durumda bile vesveseler çok olacak, vehimler insanın zihnini bulandıracaktır. Ancak ‘dayanışma’ genelde mağdur durumdakilerin hasletidir.

Fransız İhtilali’nin yaygın sloganı olan ‘özgürlük, eşitlik ve kardeşlik’ üçlemesinin ‘kardeşlik’ kısmı Üç Silahşörler’deki “Hepimiz birimiz için, birimiz hepimiz için!” dayanışmasını çağrıştırır. ‘Zalim ve yozlaşmış krala karşı’ ancak bu kardeşlikle mücadele edilir çünkü.

KARDEŞLİĞİN ÇERÇEVESİ ÇOK DEĞİŞTİ

Ancak topluluklar büyüdükçe, azınlık topluluğundan bir şehir ahalisine dönüştükçe Müslümanların birbirlerini ‘kardeş’ görme imkânlarının da azaldığı, günümüzde hissedilebilen bir husus. Çünkü bu ‘kardeşliğin’ pratik bir karşılığını görmek her zaman mümkün olmuyor. Evler, mahalleler ayrılmış, haberleşme sıklığı azalmış, gündelik hâlden haberdar olmak zorlaşmış. Camide, sohbette, çeşitli bir araya gelmelerde karşılaşıldığında ‘her şey yolunda’ gibi görünüyor muhtemelen.

‘Modern hayatın insanı yalnızlaştırması’ sadece modernitenin bir sorunu zannetmek ahmakça. Modern hayatın kurgusunda ‘insanları yalnızlaştıralım’ diye bir ülkü olduğunu düşünmek de. Bu aslında toplumun büyümesinin, şehirleşmenin ve ‘hayatta kalma odaklı’ bir hayat tarzından, ‘iş ve çalışma odaklı’ bir hayat tarzına geçişle alakalı.

Azınlık topluluğundan yerleşikliliğe geçtikçe, Batılı ya da Doğulu her toplumda ‘yalnızlaşma’ ve ‘uzaklaşma’ görülecektir. Ailelerin farklı coğrafyalara savrulması sadece ‘modernitenin’ kabahati değil. Kalabalıklaşmadan doğan bir ihtiyaç.

CAHİLİYE TOPLUMU DÖNÜŞÜRKEN

Bu noktada ‘hayırhâhlık’ şehirli insanlar arasında doğabilecek bir anlaşmaya dönüşüyor. Ya da ben öyle anlamak istiyorum. Ancak burada yine İslam’ın ‘kardeşlik’ nasihatine dönmek gerekli. Cahiliye döneminde ‘kan bağı’ ile belirlenen toplumsal konum, İslam’ın gelmesiyle bu geleneksel yapıdan uzaklaşıyor. Birbiriyle akrabalık bağları olmayan (hatta düşman kabilelerden olan), hatta sınıfsal olarak da birbirinden çok uzak olan (zengin tüccar ile köle) kimseler bir araya gelip bir ‘kardeşlik hukuku’ oluşturuyor. Tarihsel olarak Müslümanların uzunca bir süre ‘azınlık’ pozisyonunda kalması, bu yeni dokunun kaynaşması için zemin hazırlıyor.

Peki, bu insanları ne bir araya getiriyor? Elbette aynı duygu ve düşüncede olmak. Hayatı benzer koşullarda yaşamak, benzer sıkıntılar çekmek, benzer amaçlara sahip olmak. Ancak şehirleşmenin bir sonraki aşaması olan küreselleşmeyle birlikte, dünyada çok çeşitli kültürlerde Müslümanlar olduğu anlaşıldığında, durum bir kat daha zorluk kazanıyor. Kültürün zamanla dinin özündeki ‘hayatın amacı’ duygusunu körelttiğini, İslam’ın ilk zamanlarındaki o ‘tazeliğin’ kaybolduğunu görmek mümkün.

Buna bir de tarihsel farklılıklar, çatışmalar, karakter zaafları eklenebilir. Böylece karşımıza, ‘kardeşlik hukukunun’ yeniden tanımlanması gerekliliği çıkıyor.

KARDEŞLİK Mİ, DOSTLUK MU?

Hayırhâhlığın felsefî karşılığı bu sebeple ‘dostluk’ kavramının içinde daha da belirginleşiyor. Akrabalık bağlarına sahip olmadan, belki aynı şehirde, aynı kültürde bile büyümeden, sırdaş ve yoldaş olabilmek… Bu noktadaki dostluk, ‘kardeşlik hukukunu’ da içine alarak, günümüzdeki birey merkezli yaşama dâhil edilebilir hâle geliyor.

Birey merkezli yaşamayı negatif ve pozitif yanlarıyla ele almak mümkün. Aklınıza çok kez negatif çağrışımlar geleceği için pozitif olanına bakalım: Evvela kişinin kendi ihtiyaçlarını kendi çabalarıyla giderebilmesi, ‘bağımlı’ olmaması, onu özgürleştirir. İkinci aşamada kişi, kendisiyle ilgili ‘bilinç’ sahibi olduğunda, daha tutarlı bir ‘şahsiyet’ (karakter) edinebiliyor. Etrafındaki insanlarla kurduğu ilişkiyi de bu ‘sabite’ ekseninde, bir güven duygusu içinde kurabiliyor. Hiç kimseye güvenmeyen insanların, evvela bu ‘şahsiyet’ inşasında başarısız olduğu, uzmanların yorumu.

Farklı kültürlerle, farklı karakterlerle anlaşabilmeyi başaran ve kendi içinde ‘karakterini’ (duygu ve düşünce dünyasını, hayattaki amacını) kurgulayabilen kişi, bir adım sonrasında ‘muhasebe duygusu’ ile yaşamayı öğrenerek, inşa ettiği yapıyı sürdürebilmeyi keşfediyor.

MUHASEBE DUYGUSU YETERLİ DEĞİL

Ancak muhasebe duygusunun her daim ‘içeriden’ beslenebilmesi mümkün değil. Hele ki burada bir başka etken daha karşımıza çıkarken: Farklı kültürler, farklı insanlarla birlikte yaşarken, hayatın da çok hızlı bir şekilde akıp gitmesi, insanın durup düşünmeye vakti dahi olmaması gibi etkenler, ‘muhasebe duygusu’nun altını oyan unsurlar. Bu noktada insan yapmakta olduğu işlerin ‘dışarıda nasıl algılandığı’ ile tatmin olur. Bir nevi ‘muhasebeyi’ ilkeler ve prensipler ile değil, dışarıdaki algı etrafında örgüler ve hata eder.

Burada hayırhâh, zihindeki bir ses olmaktan çıkarak, insanın gerçek dünyadaki ‘aynası’ olarak iş görebilir. Çünkü insan, duygusal tepkimelere çok açık bir varlık olarak, ‘etrafın teveccühüne’ kapılmaya karşı çok hassastır. Kendisini eleştirenler varsa bile o, etraftan çekip çıkardığı birkaç ‘olumlu hissiyata’ tutunarak yaptığının ‘doğru’ olduğuna dair kanaatini pekiştirebilir.

GÜNLÜK HAYATIN HER ANINDA

Somutlaştıralım: Bir gazetecisiniz ve haftalık periyotta köşe yazısı yazıyorsunuz. Okurlarınız var, şöyle veya böyle size tepki veriyor. Ancak okurlarınız sizin iç dünyanızı çok tanımıyor, belki ‘iyi’ gördükleri şeyler aslında nefsinizin hırıltıları, belki ‘kötü’ dedikleri, doğruya daha yakın. O teveccühe bakarak çizilen haritada insan evvela kendini kandırmış oluyor. Hayırhâh bir ‘okur’ edinmek, bir dostun görüşlerini, okurların hissiyatından önceye koymak, ihtimal ki daha isabetli.

‘Köşe yazısı’ eli yüzü düzgün, belirli filtrelerden geçmiş bir metin gibi düşünülebilir. Ancak artık insanlar siber âlemde benzer şekilde sayısız iz bırakıyor. Bir Twitter ya da Facebook hesabı olan insan, her gün oralarda bir ‘amel’ işliyor. O amelin neye tekabül ettiğini ‘like’ sayıları mı, yoksa iç dünyayla girişilmiş sağlam bir muhasebenin mi belirleyeceği sorusunun cevabı sanıyorum bellidir.

Bu sebeple ‘hayırhâhların’ iyi iletişimde olunan, hemen her konuda açık sözlü olacağına güvenilen ve ‘çıkar birliği ile’ bağlanmamış ‘dostlardan’ oluşması da önem kazanıyor. Hz. Ömer’in meşhur kıssadaki sözlerine dayanacaksak, ‘bir insanı gerçekten tanımanın’ gecesini gündüzünü bilme, alışveriş yapma ve birlikte yolculuk etme gibi kriterleri var. Hayırhâhlığın da önceliği ‘tanıma’dır. Hatta belki de çocukluğuna kadar vakıf olma, karakter gelişiminin izlerini bilme de dâhil edilebilir. Belki de günümüzde bu yüzden insanlar ‘hayırhâh’ bulma adına ‘gelip geçici dostluklara’ değil de, hayat hikâyesini sonuna kadar dinleyip ilke ve prensipler çerçevesinden meseleyi yorumlayabilen psikologlara gidiyorlar.

CESARETİNİZ VAR MI?

Ancak her daim psikologlara ‘ihtiyaç duymayabiliyor’ insan. Hızlı kararlar verdiği, sürekli adım attığı anlarda, diyelim ki sürekli konuştuğu, tweet attığı, sağda solda pot kıra kıra verip veriştirdiği bir ortamda, daha ‘acil müdahalelerde’ bulunacak ‘hayırhâhlar’ gerekiyor. “Kardeşim, bu yaptığın yanlış” dediğinde, akan suların duracağı, “Hakikaten ne yapıyorum ben?” diyerek insanın iç muhasebesini yenileyeceği kimselere ihtiyaç görülüyor.

Tabi bir de işin şu yönü var: Eğer artık insanlar size ufacık da olsa nasihat etmekten çekinir hâle gelmiş, sizi ‘hep haklı’ pozisyonda bırakır olmuşsa, vay halinize. Demek ki tartışmalarınızda hakkı ortaya çıkarmak için değil, haklı çıkmak için laf sallıyorsunuz. Zira iyi bir ‘hayırhâh’ edinebilmenin en önemli ayağı, insanın evvela kendine karşı dürüst olmasıdır.

Madem Ramazan dinin daha hassasiyetle ele alındığı bir kutlu dilim. Hem madem “din nasihattir”. Başta kendim olmak üzere sormuş olayım: Bir hayırhâhınız var mı? “Dostum beni şöyle ciddi bir inceleyip eksiklerimi, kusurlarımı, yanlışlarımı söyler misin?” diyebileceğiniz birileri var mı? Yahut böyle bir talepte bulunacak cesaretiniz var mı?

[Kemal Ay] 17.6.2017 [TR724]

Cemaat 15 Temmuz’un neresinde (3) [Ahmet Dönmez]

Dünkü yazıyı şöyle bitirmiştik: “Hanefi Avcı’nın Hrant Dink’in öldürülmesiyle ilgili yaptığı benzetmede olduğu gibi, birileri ısrarla odayı ısıtmaya çalışıyordu. Böylelikle birileri de ceketlerini çıkarmaya zorlanıyordu. 3 yıl boyunca oda cehennem sıcaklığına ulaştırıldı. Peki birileri ceketini çıkaracak mıydı? 15 Temmuz akşamı darbeye kalkışan askerler onlar mıydı?”

Bu sorular hiç kuşkusuz üzerinde uzun yıllar çalışılan ve adım adım sahneye konulan bir büyük tuzağı, bir büyük komployu ima ediyor.

Ancak “Tilki tuzağa lanet okur; kendisine değil” diye bir söz vardır. Bunu da hatırda tutarak nihayet 15 Temmuz akşamına gelelim.

“O askerler onlar mıydı?”

Bir kere AKP cenahına bakılacak olursa Akın Öztürk’ten İstinye’de sivillerin üzerine tank süren askere kadar o gece kalkışmaya katılan herkes Cemaat’tendi. Hazırlanan büyük tasfiye operasyonu için taktiğin böyle olması onlar için zaruriydi. Etrafı kalın çizgilerle çekilmiş, ince hesaplamalar ve analizlere ihtiyaç duymayan, hassas tartmayan, ‘şuna değdi buna değmedi’ hesabı gerektirmeyen bir mantıkla yaklaşmaları gerekiyordu. Aksi takdirde işin içinden çıkamazlardı. Hadiseye bütüncül bakmaları lazımdı. Arada kurunun yanında yaşlar yanacaksa da yapacak bir şey yoktu. ‘Bu bir savaştı’. Mecelle’nin ‘Def-i mazarrat celb-i menafiden evladır’ ya da ‘Zarar-ı âmmın def-i içün zarar-ı hâss ihtiyar olunur’ düsturunca vicdanları rahat olabilirdi. Zaten Hayrettin Karaman Hocaları da buna fetva vermişti: “Kamuya (ve bu arada ümmete) ait zararı önlemek için bir şahıs, bölge veya gruba ait zarar göze alınır, sineye çekilir.”

‘DARBECİ GENERALLERİN ÇOĞU KEMALİSTTİ’ İTİRAFI

Ne zaman ki Hürriyet, 25 Şubat 2017 tarihinde ‘Karargâh rahatsız’ manşetini attı; o zaman yandaşlar da herkesin bildiği ama söylemenin işlerine gelmediği bir gerçeği yüksek sesle haykırmaya başladılar: “15 Temmuz’da aslında generallerin çoğu Kemalist askerlerdi!”

Sabah yazarı Rasim Ozan Kütahyalı, 27 Şubat tarihli köşe yazısında, 15 Temmuz’da sadece cemaate yakın isimlerin değil Kemalistlerin de olduğunu ama devletin bilinçli olarak suçu cemaate yıktığını itiraf etti.  Kütahyalı, 5 Marttaki yazısında da “Darbecilerin önemli bir kısmı ve özellikle üst tabakanın çoğunluğu biyografik istihbarat açısından incelendiğinde Fetullahçı asla değildir. Bunu Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün ilgili birimleri de kesin olarak tespit etmektedir. Mesela İlker Başbuğ da bu gerçeği bilmektedir. Ordumuzdaki her dürüst subay bu hakikati bilmektedir.” ifadelerini kullandı.

22 Mart’ta “15 Temmuz’un anti-FETÖ unsurları” başlıklı yazısında da Kurmay Albay Erdal Toğaç gibi azılı Cemaat düşmanı komutanların da darbeye katıldığını yazdı. Toğaç’ın görevli olduğu Azerbaycan’dan özel olarak darbeye destek vermek için Türkiye’ye geldiğini ve darbeye katıldığını kaydetti. Kütahyalı, “15 Temmuz ihanetinin içinde Toğaç gibi yüzlerce klasik darbeci ve hatta anti-FETÖ’cü olduğu net kanıtlanabilecek subay vardır. Maalesef gerçek budur.” ifşaatında bulundu.

Benzer yorumlar Cem Küçük’ten de geldi. Cem Küçük, 28 Şubat’ta A Haber’deki bir programda, “15 Temmuz’daki kritik konumdaki generallerin çoğu Kemalistti” dedi. 15 Temmuz’un 1 numarası olduğu söylenen Akın Öztürk, 2. Ordu Komutanı Orgeneral Âdem Huduti ve Genelkurmay Personel Başkanı Korgeneral İlhan Talu dâhil general kadrosunun Kemalist olduğunu belirtti. TGRT’teki bir başka programda da ‘devlet büyüklerinin’ kendisine 15 Temmuz girişimine Kemalist askerlerin de katıldığını söylediğini aktardı.

‘O GECE 3 AYRI GRUP VARDI’

Bunlar, TSK ve MİT’in tepesinde görev yapmış isimlerin değerlendirmeleri ile örtüşen itiraflardı. Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, 1 Ağustos 2016 tarihli CNN Türk canlı yayınında darbe girişiminde 3 ayrı grubun bulunduğunu ama ana omurgasını cemaatin oluşturduğunu öne sürmüştü.

Eski MİT Müsteşarı Emre Taner, 9 Kasım 2016 tarihinde TBMM 15 Temmuz Komisyonu’na verdiği ifadede, “15 Temmuz, sadece ve sadece FETÖ’nün ve grubunun anlayışıyla realize edilmiş bir faaliyet olamaz. FETÖ’nün boyu kısa kalır” dedi. Bu açıklamalar, eski Genelkurmay Bilgi Destek Daire Başkanı Dursun Çiçek’in darbeden 4 ay önceki tespitleri ile örtüşüyordu. Çiçek, 4 Mart 2016 tarihinde katıldığı bir CNN Türk canlı yayınında, “Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki Cemaatçilerin oranı yüzde 10” demişti. 23 Mart’ta Hürriyet’ten Ahmet Hakan’a verdiği röportajda da, “Genelkurmay’daki bu yüzde 10’luk yapı darbe yapabilir mi?” sorusuna, “Ben buna güler geçerim. Ordudaki Fethullahçıların darbe yapma gücü sıfır” cevabını vermişti.

DÜNYADAN GELEN RAPORLAR: ARKASINDA GÜLEN YOK AMA İÇİNDE CEMAATÇİLER VAR

Avrupa Birliği (AB) istihbarat merkezi Intcen’in 15 Temmuz raporu da bu istikametteydi. 24 Ağustos tarihli rapor, 17 Ocak 2017’de İngiliz The Times gazetesi tarafından haberleştirildi. Rapora göre darbenin arkasında bizatihi Fethullah Gülen yoktu. Silahlı Kuvvetler içerisindeki bütün unsurlar darbeye katılmıştı. “Bu darbenin arkasında Gülenciler, Kemalistler, AKP muhalifleri ve fırsatçılar vardı. Gülen’in kendisinin bu girişimde bizzat rol oynamış olma ihtimali düşük” deniyordu.

Norveçli gazeteci Kjetil Stormark, 25 Ocak 2017 tarihinde aldrimer.no isimli sitede NATO kaynaklarına dayandırdığı ilginç bir haber kaleme aldı. Yazıda, ‘darbenin Erdoğan tarafından tezgahlandığı’ iddia ediliyordu. Stormark, “NATO’daki baskın değerlendirme çok açık: Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan kendisine karşı bu darbeyi gerçekleştirdi.” deniyordu.

3 gün sonra ABD’li analist Gareth H. Jenkins, “Darbenin arkasında Gülen’in olduğu kanıtlanamadı. Şüphesiz, eğer bir kanıt bulunmuş olsaydı, Türk yetkililer bunu kamuoyu ile paylaşırlardı” diye yazdı.

Alman Federal Haberalma Servisi BND’nin başkanı Bruno Kahl, 18 Mart 2016 tarihinde Der Spiegel dergisine, “Erdoğan bizi ikna etmek için çok uğraştı ama 15 Temmuz’un arkasında Gülen’in olduğuna dair kanıtlar göremedik” çıkışı yaptı. Yüksek Askeri Şura’da (YAŞ) geniş bir tasfiye dalgasının gelmekte olduğuna atıf yapan Kahl, “Bu yüzden ordunun bazı kesimleri sıra kendilerine gelmeden darbe yapmak istedi” yorumunda bulundu. Bu kapsama, sadece Gülen sempatizanlarını değil farklı kesimlerden askerleri dâhil ediyordu.

1 gün sonra, ABD Temsilciler Meclisi İstihbarat Komitesi Başkanı Devin Nunes, Fox TV’den Chris Wallace’ın programında “Gülen’in darbeye karıştığı yönünde kanıt görmedik” dedi.

5 gün sonra İngiliz Parlamentosu Dış İlişkiler Komisyonu (FCO)’nun raporu geldi. Bu raporda da “Darbenin Gülenciler tarafından gerçekleştirildiğine dair delil yok” denildi. Fakat, ”Darbedeki bazı kişiler Gülenci olsa da, Türkiye’deki Gülen destekçilerinin ve kuruluşlarının sayısı düşünüldüğü zaman, bu Gülenciler ya da liderlerinin darbeyi yönettiği anlamına gelmiyor” notu da düşüldü. İngiltere Büyükelçisi Richard Moore da 30 Temmuz 2016’da, “Hükümetin bu darbe girişiminde Gülencilerin yer aldığına ilişkin açıklamalarını kabul etmekte bir zorluk yaşamıyorum” demişti. İngiltere Avrupa ve ABD’den Sorumlu Devlet Bakanı Alan Duncan da 28 Ocak 2016’da, darbe girişiminin arkasında Gülen cemaatinin olduğunu iddia eden bir konuşma yapmıştı.

Bütün bu değerlendirmelere baktığımızda aslında 15 Temmuz’un arkasında tek başına Gülen cemaati yoktu. Bununla beraber Gülen sempatizanları büsbütün darbe girişiminin dışında da değildi. Ahmet Altan ve Murat Belge gibi kategorik olarak cemaat düşmanı olmayan liberal yazarlardan da bu yönde yorumlar gelmişti. Ahmet Altan, tutuklanmadan önce 21 Temmuz 2016’da Yunanistan’ın Ethnos gazetesi için kaleme aldığı bir yazıda, darbe girişimini İtalyan parodilerine benzetmekle beraber, “Biz bu darbe girişminde ilk kez, ‘muhafazakâr-dindar’ bir grup askerin belkemiğini oluşturduğu bir darbenin, ‘muhafazakâr’ bir hükümeti hedef aldığına şahit olduk. Bu, daha önce asla görülmemiş bir şeydi. İlk kez, başka görüşteki subaylardan da destek alan ‘dindar’ bir grup, dindar bir hükümetle kanlı bir çatışmaya girdi.” diye yazdı.

GÜLEN: HİZMET’E İHANET ETTİLER

Bütün bu değerlendirmelerin hülasası olarak, karşımızda cevaplanması gereken çok önemli bir takım sorular bulunuyor. Cemaat, bu darbenin içinde ne kadar var? Cemaat içinden ne kadar asker bu kalkışmaya dâhil oldu? Bunlar kendi başlarına mı inisiyatif aldılar yoksa Gülen’den bir talimat mı geldi?

Fethullah Gülen, darbe girişiminin hemen ertesi günü aralarında CNN ve CBS’in de bulunduğu bir grup yabancı gazetecinin sorularını cevapladı. Gülen, darbe girişiminde Hizmet’e sempati duyanların da bulunabileceği gerçeğini inkar etmedi. Ancak araya kalın bir çizgi çekerek bu kişilerin Hizmet’in ideallerine ihanet etmiş olduğunun altını çizdi. Bazılarını, kandırılmış ‘safderunlar’ olarak niteledi. Satır aralarına dikkat edilirse önemli mesajlar taşıyan şu sözleri sarfetti: “Belki böyle ‘bizden gibi görünen’ ama onlara yakın bir tanesi, o üç beş subayı tahrik ederek öyle film gibi, senaryo gibi bir şey yaptı, yani öyle de olabilir. Çünkü kendileri de ifade buyurdukları gibi ‘İşimiz kolaylaştı, nasıl olsa bu işe adı karışan herkesi artık çok rahatlıkla atabiliriz, ne Genelkurmay Başkanı’na ne kuvvet komutanlarına sormaya ihtiyaç yok’ demek suretiyle biraz bu senaryo onlar tarafından hazırlandı. Sanki böyle ‘bizden bir arkadaş gibi’, o üç beş tane safderun insanı böyle maceraya sürükledi gibi geliyor. Yoksa meselenin mantığı yok, yaptıkları şeylerin mantığı yok. Tiyatro gibi bir şey yani.”

15 Temmuz darbe girişiminden 10 gün sonra New York Times’a yazdığı makalede de, “Eğer Hizmet gönüllüsü gibi görünen birisi bilerek veya kandırılarak böyle bir darbe kalkışmasının parçası olmuşsa benim inandığım değer ve düşüncelere ihanet etmiştir” dedi. Gülen, her ne sebeple olursa olsun bu girişimde yer alanları ‘ihanetle’ suçluyordu. Yani ‘kandırılmış’ olsalar bile.

Gülen, 31 Temmuz’da da CNN International’da Fareed Zakaria’nın sunduğu GPS programında, darbe talimatını kendisinin verdiğine dair bir kanıt ortaya konulması halinde asılmaya bile razı olacağını vurguladı.

“Eğer bir telefon konuşması varsa, bu ithamlarının onda biri bile doğruysa, ‘Doğru söylüyorlar. Bırakın beni alsınlar. Bırakın beni assınlar’ derim. Kimseyle tek bir kelime konuşmadım” diye meydan okudu.

Bütün bu genel hatırlatmaları yaptıktan sonra artık bir sonraki yazıdan itibaren daha somut bir şekilde ‘Cemaat 15 Temmuz’un neresinde?’ sorusuna eğileceğiz.

[Ahmet Dönmez] 17.6.2017 [TR724]

Mevsimlerin sahibi… [Bekir Salim – Babacanlar]

Köyün birinde kuraklık var… Köylüler durmadan yağmur duasına çıkıyorlar ama tek damla düşmüyor. Son ümit, komşu köyün hocasıyla bir dua daha… Daha dua bitmeden rahmet kapıları açılıyor…  Bir yağmur bir yağmur… Ahâli hocanın etrafını sarıyor, övgüler, yüceltmeler; eline eteğine yüz sürmeler; sen şöylesin sen böylesin… Hoca da şaşkın! Ne olduğunun farkında bile olmayan garibim bu abartılı medhüsena karşısında kanatlanıyor:

“İsterseniz biraz da kar serpiştireyim!”

Firavunca duygular insanın mayasında var demek ki! Azıcık bir güce vasıl olan kendinde bir şeyler vehmetmeye başlıyor; aczini ve fakrını unutuyor. Allah muhafaza buyursun böyle bir akıbetten…

Daha önce de böyle densizlikleri çok duyduk. Tövbe etmek yerine aynı küfür gayyasına tekrar be tekrar atlamayı tercih ediyorlar.

Ne demek Allah aşkına;” Günler, aylar, yıllar gelip geçecek ama o bekledikleri bahar hiç gelmeyecek!”

Etrafındaki samimiyetsiz,  menfaatçi dalkavukların uçurmasıyla kendini kaybedenler anlar mı bilmem ama, ben vazifemi yapıp hatırlatayım: 

“Mevsimlere hükmeden Kadir-i Zülcelâl var,
Sen arzu etmesen de gene gelecek bahar…”

*****

Ramazandır; tatsız konuları bırakalım da bir ramazan gecesi rahmetli Rasim Ağabeyle gasp edilip kapatılan Fetih Kolejinin sahnesinde yaptığımız tebessümlük doğaçlama atışmaya kulak verelim:

BEKİR SALİM:

Ya Rab, yüzümüze bak,
İnayetsiz bırakma.
Bizi aç susuz bırak,
Adaletsiz bırakma. 

RASİM KÖROĞLU:

Hey Allah’ım Bekir’i,
Asaletsiz bırakma.
Zengin ile fakiri,
Merhametsiz Bırakma. 

BEKİR SALİM:

Attırıyor tasımı,
Sevmem korkak hasımı,
Karşımdayken Rasim’i,
Cesaretsiz bırakma. 

RASİM KÖROĞLU:

Şu kulların düşkünü,
Yıkar kendi köşkünü,
Bekir gibi şaşkını,
Ferasetsiz bırakma. 

BEKİR SALİM:

Tut O’ nun elini de,
Aydınlat yolunu da,
Bu Rasim kulunu da,
İbadetsiz bırakma. 

RASİM KÖROĞLU:

Kin bürümüş gözünü,
Acı söyler sözünü,
Nursuzların yüzünü,
Meymenetsiz bırakma.

BEKİR SALİM:

Şeytana uyanları,
Hep sövüp sayanları,
İnsanım diyenleri,
Zarafetsiz bırakma. 

RASİM KÖROĞLU:

Nasip et hoş fikiri,
Yapsın biraz zikiri,
Şu davulcu Bekir’i,
Klarnetsiz bırakma. 

BEKİR SALİM:

Kafa yok Rasim Bey’ de,
Aklı, fikri goy goy’ da,
Sen O’ nu Bakırköy’de ,
Tababetsiz bırakma. 

RASİM KÖROĞLU:

Palavra atıcıyı,
Haramı yutucuyu,
İnsafsız satıcıyı,
Rekabetsiz bırakma. 

BEKİR SALİM:

Hiç kalmamış arları,
Bulanmış nazarları,
Yalancı yazarları,
Hidayetsiz bırakma. 

RASİM KÖROĞLU:

Mey içip kananları,
Mevla’yı ananları,
Aşk ile yananları,
Hararetsiz bırakma. 

BEKİR SALİM:

Yürekler sızı sızı,
Mağfiret eyle bizi,
Ne olur duamızı,
İcabetsiz bırakma. 

RASİM KÖROĞLU:

Söz adamın kanunu,
Herkes görüyor bunu,
Zulmün getir sonunu,
Nihayetsiz bırakma. 

BEKİR SALİM:

İnsanı şayiasız,
Hizmetleri riyasız,
Ülkeyi camiasız,
Cemaatsiz bırakma. 

RASİM KÖROĞLU:

Demokrasi çok sesli,
Siyasetçiler uslu,
Bizi temiz, namuslu,
Siyasetsiz bırakma. 

BEKİR SALİM:

Sil artık gözlerini,
Kabul et nazlarını,
Salimin sözlerini,
İsabetsiz bırakma. 

RASİM KÖROĞLU:

Rasim’in son sözleri,
Güldür Rabbim yüzleri,
Mahşer günü bizleri,
Şefaatsiz bırakma.

[Bekir Salim] 17.6.2017 [TR724]

İstanbul’un silueti kaç imam hatip eder? [Semih Ardıç]

İstanbul Zeytinburnu sahilinde üçüz binalar. En küçük dairenin 700 bin liradan satıldığı projenin ismi 16:9. Güzeller güzeli İstanbul’u beton çölüne döndüren binlerce projeden biri gibi görünse de teferruatı ‘neredesin vicdan’ dedirtiyor. Silueti katleden bu binaların sahibi Mesut Toprak, Reis-i cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın liseden sınıf arkadaşı. Danıştay’ın ‘silueti bozan katlar tıraşlanacak’ kararı şu ana kadar tatbik edilmedi.

Siluet tartışmaları kendisine sual edildiğinde Erdoğan, “Sahibiyle konuştum. (Mesut Toprak) Tıraşlayın dedim. Ama hiçbir şey yapmadılar. O yüzden çok kırıldım, 5 yıldır konuşmuyorum.” demişti. Erdoğan’ın teşrik-i mesaide bulunduğu dava arkadaşlarıyla paylaştığı o sözlerin üzerinden de hayli vakit geçti.

Ecdat yadigârı Sultanahmet Camii’nin muhteşem minareleri arasına hançer gibi saplanan ucube gökdelenlere kimse dokunmadı ya da dokunamadı. Mahkemenin hükmü bile bir mana ifade etmedi. Maşeri vicdanı Erdoğan’ın ‘küstüm’ sözü ile teselli bulduğuna kanaat getirmiş olmalılar ki Danıştay kararı idare (Şehircilik Bakanlığı ile İstanbul Büyükşehir ve Zeytinburnu belediyeleri) tarafından kale alınmadı.

O GÖKDELENLER TIRAŞLANMAYACAK. NOKTA!

Siyasî İslam’ın yılmaz müdafii Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) o gökdelenlerin tıraşlanmayacağını 16 Haziran 2017 itibarıyla tescil etmiş oldu. Zira o binaları inşa eden işadamı Mesut Toprak, Erdoğan ile beraber okuduğu Fatih semtindeki imam hatip lisesinin tadilat masraflarını üstlendi. Okulun ismi de Recep Tayyip Erdoğan Anadolu İmam Hatip Lisesi olarak değiştirildi.

Okulun nihai halini görmeye gelen Erdoğan’a küstüğü ve dahi konuşmadığı arkadaşı Mesut Bey eşlik etti. Erdoğan, solunda İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, sağında Toprak ile yan yana yürürken tadilat çalışmaları hakkında malumat edindi. Türkiye’nin dört bir tarafından malzemeler kullanılmış. Mesut Bey masraftan kaçmamış.

Bütün o davalar, küskünlükler, mimarlardan, tarihçilerden gelen itirazlar böylece tatlıya bağlandı. İstanbul’un siluetine karşılık mevcut bir okulun tadilatı! Nasıl kârlı bir iş değil mi?

MÜTEAHHİTLER ENDİŞE ETMESİN, TATLIYA BAĞLANIR

Bundan böyle her müteahhit aynı güzergâhı takip edebilir. Müteahhitlerin 1983’te çıkarılan 2960 Sayılı Boğaziçi İmar Kanunu’nu fazla ciddiye almalarına lüzum kalmadı. Zeytinburnu’nun Boğaz’la alakası olmayabilir, amma velâkin Sultanahmet Camii siluetine rağmen oraya o ucube binaların dikilebilmiş olması Boğaziçi’ni de İstanbul’un elde kalan son yeşil alanlarını da yüksek katlı binalarla işgal etmek için can atan müteahhitlere cesaret veriyor. Beylikdüzü’nde 50 kat yapacağına Boğaz kıyısında üç kat yerine beş kat fazladan yapmanın daha yüksek rant sağladığını bilenler biliyor.

Güya Boğaziçi İmar Kanunu da İmar Kanunu da Boğaziçi’nde tarihî ve tescilli eserler dışında yapılaşmayı yasaklıyor. Güya siluet muhafaza altında. Boğaz görünümünün muhafazası maksadıyla yapı yükseklikleri bazı yerlerde 2, bazı yerlerde ise 3 katı geçemiyordu.

Kanunda değişiklik yapıp yüksekliği 12,5 metre olan 4 katlı binaların 5 kata, yüksekliği 15,50 metre olan 5 katlı binaların 6 kata çıkarılabilmesine imkân tanıyan AKP iktidarında tam bir imar talanı yaşanıyor. Kendi değiştirdikleri kanuna bile uymadılar. Emsallere riayet edilseydi ne siluet bozulacak ne de yeşil alanlar bu kadar azalacaktı.

ERDOĞAN’IN HAYIRSEVER İŞADAMI OLDUYSAN TAMAM

Erdoğan’ın Yeni Türkiyesi’nde köşeyi dönmenin formülü basit: En nadide arazileri işgal et. AKP’li isimlerin tamamen hissi teveccüh ve teşvikleri sayesinde 1’e 8 emsalle dik gökdelenleri. Mahkeme yık dese bile endişeye mahal yok. Bir imam hatip tadilatı ya da inşaatının bir kısmını üstlen, mevzu tatlıya bağlanır. Sadece hayırseverlikte kusur işleme. Yardımı nerede, ne vakit, ne kadar ve kime vereceğini unutma kâfi!

Oruçlu oldukları günde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde öğretim üyesi olan milletvekillerinin emekli aylığı haricinde üniversitelerden de maaş almasına imkân veren kanunu geçiren AKP’lilerin nezdinde hangi siluetin hangi kıymet ifade eden bir mirasın karşılığı kaldı ki! Emekli bin 500 lira ile maişet mücadelesi verirken emekliliklerinde alacakları 7-8 bin lira aylığı az bulan AKP mebusları kendilerini ikinci bir maaş kapısı araladı. Oruç tuttukları kesin de orucun onları tutup tutmadığı meçhul!

Paraya tahvil olunabilen her şey mubah. İslamî ahlaktan vazgeçtik siyasî ahlakın semtine uğrayamayacak kadar tefessüh etmiş zevattan ahlaklı, dürüst ve hakkaniyet sahibi olmalarını bekliyoruz.

Anlaşıldı ki merhum Sultan Ahmet’in inşaatında taş taşıdığı o muhteşem camiin minarelerinin ortasına hançer saplamak zannedildiği kadar külfetli bir iş değilmiş. Erdoğan küsmüştü, barıştı. Mesele kalmadı. Durmak yok, ecdat mirasını yağmaya devam…

[Semih Ardıç] 17.6.2017 [TR724]

Nasıl başbakansın daha bir televizyonu kapattıramıyorsun! [Hasan Cücük]

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın olaylı Washington ziyaretinin yankıları devam ediyor. Bu gidişle hem Türkiye hem de ABD açısından unutulmaz bir ziyaret olarak tarihe geçecek. Washington’daki Türk büyükelçiliği rezidansı önündeki Kürt protestoculara Erdoğan’ın koruma ve yandaşlarının saldırmasıyla çıkan kavga sonunda polisin soruşturmasıyla 2 Türk tutuklanmıştı. Olayın peşini bırakmaya niyetli olmayan ABD, kavgaya karışan 12 koruma hakkında da tutuklama kararı çıkarttı. Erdoğan doğal olarak (!) karara tepki gösterip, “Bu nasıl yasa, bu nasıl hukuk? Siyasi ve hukuki mücadelemizi vereceğiz” dedi.

TEKMELENEN SOMALI MADENCİ SUÇLU BULUNMUŞTU

ABD’nin korumalar hakkında tutuklama kararı vermesi, Erdoğan’ın son yıllarda Türkiye’de uygulamaya koyduğu hukuk anlayışına ters düşüyor elbette. Türkiye’de özellikle iktidar kanadı ve Erdoğan’ın çevresindeki suçlular ödüllendirilirken, masumlar suçsuz yere zindana konuyor. Adaletin mülkün temeli olarak görüldüğü demokratik ve hukuk devletlerinde yasal izin alıp, yasal sınırları içinde gösteri yapanlara saldıranlar cezalandırılırken, Türkiye’de tam tersi oluyor.

Hatırlayalım, Soma’daki maden faciası sonrası bölgeye giden Erdoğan, 301 arkadaşlarını kaybeden madencilerin protestosuyla karşılaşmıştı. Başbakan danışmanı Yusuf Yerkel, eylem sırasında polislerin yere yatırdığı madenci Erdal Kocabıyık’ı tekmeleşmişti. Burası Türkiye olduğu için tekme atan değil, tekme yiyen suçlu bulunmuştu. Yerkel, bir haftalık rapor alırken, madenci Kocabıyık tazminatsız işten çıkarılmıştı. Hukuk garabeti devam etmiş, Kocabıyık başbakanlık konvoyundaki araçlara tekme savurmaktan mahkeme tarafından 548 TL para cezasına çarptırılmıştı. İşte Erdoğan’ın ABD’den beklediği de bu ‘hukuk’tu!

DANİMARKA İLE ROJ TV KRİZİ

Aslında Erdoğan’ın hukuk anlayışındaki garabet son yıllara mahsus değil. Kafasındaki hukuk anlayışı çok önceleri şekillenmişti. Ama şurası kesin; son 4 yıldaki kadar hukuk tanımaz değildi. Veya kendi ifadesiyle ‘üstünlerin hukuku’ anlayışını tam olarak uygulamıyordu.

Türkiye ile Danimarka arasında Mart 2004’ten itibaren Roj TV krizi yaşanmaya başlanmıştı. Türkiye yayın lisansını Danimarka’dan alan TV kanalının kapatılmasını isterken, Danimarka karar verme yetkisinin mahkemelerde olduğunu belirtip, Türkiye’den delil ve belge istemişti. Uzun bir süreç sonunda Danimarka, Ağustos 2011’de Roj TV’ye sanık sandalyesine oturtup yargıladı. Dava, yirmi yedi duruşmanın ardından Roj TV’nin lisansının iptali ve para cezasıyla sonuçlanmıştı. Bu kısa nottan sonra Erdoğan’ın hukuk anlayışına geri dönelim.

Erdoğan’ın Kasım 2005’teki Danimarka ziyareti oldukça gergin geçti. Kopenhag’da yapılan NATO Parlamenterler Asamblesi toplantısına katılan Erdoğan, dönemin Danimarka başbakanı Anders Fogh Rasmussen ile ikili bir görüşme gerçekleştiriyordu. İkilinin düzenleyeceği ortak basın toplantısı öncesi Erdoğan, salondaki Roj TV muhabirinin çıkarılmasını talep etti. Rasmussen, “Bunu yapamam. Kriz olur, skandal olur” cevabını verince Erdoğan basın toplantısına katılmadan Ankara’ya dönerken, Danimarka Başbakanı tek başına basının önüne çıktı. Rasmussen, Roj TV muhabirinin NATO toplantısı için akredite olduğunu belirtip, akreditesi kabul edilmiş bir basın mensubunu salondan çıkarmasının mümkün olmadığını Erdoğan’a anlatmakta zorlanmıştı.

DANİMARKA BAŞBAKANINA SORU

Danimarka’da görev yapan yabancı basın mensuplarının yılda bir kez ülkenin başbakanı ile yemekli bir toplantıda bir araya gelme geleneği vardır. O günlerde yazılmamak kaydıyla gazeteciler sorular yöneltir. Klasik tabirle oldukça ‘relax’ (rahat) bir ortamda geçer bu buluşmalar. 2007’deki etkinlikte Türk gazeteciler olarak Rasmussen’e Erdoğan’la arasının nasıl olduğunu sorup “Hala küs müsünüz?” demiştik. Rasmussen,  gülümseyerek “Nereden çıkarıyorsunuz küs olduğumuzu. Aramız gayet iyi” diyerek ilave etti:

“Madem sordunuz ben aramızda Kasım 2005’te geçen diyalogu anlatayım. Heyetler halinde karşılıklı görüşme yapıyoruz. Erdoğan bana hitaben ‘Neden Roj TV’yi kapatmıyorsun?’ diye sordu. Ben de ‘Bir başbakan olarak benim televizyon kanalını kapatma yetkim yok’ dedim. Erdoğan’ın cevabı ise oldukça ilginçti: ‘Sen nasıl bir başbakansın daha bir televizyon kanalını kapatamıyorsun.’ Ben toplantıda Danimarka’da başbakanın bir televizyon kanalı veya basın organını kapatma yetkisinin olmadığını anlatamadım. Siz Türkçe biliyorsunuz. Şayet Erdoğan’la karşılaşırsanız bu durumu bir de siz kendi dilinizde anlatın.”

‘BU NASIL HUKUK?’

Erdoğan’a göre bir televizyonu kapatmak, kumandanın tuşuna basmak kadar kolay bir işti. Nitekim kendinde bu hakkı gördüğünü son yıllarda defalarca gösterdi dünyaya. Onlarca TV kanalını, yüzlerce gazeteyi adeta tek bir tuşa basarak kapattırdı. Oysa hukukun hâkim olduğu ülkelerde başbakanın bir basın yayın organını kapatma yetkisi olmadığı gibi, gerekli kurum ve yargıya talimat vermesi söz konusu bile olmuyor. Hâl böyle olunca da gerçek hukukun işlediği durumlarda Erdoğan dönüp “Bu nasıl hukuk?” diyerek tepki gösteriyor.

[Hasan Cücük] 17.6.2017 [TR724]

Durma, yoksa düşersin! [Barbaros J. Kartal]

Enis Berberoğlu’na üzüldüm. Beyefendiydi, medya camiasında sevilen bir insandı. Gazetelerin kapısına kilit vurulmadan önce muhalif gazetelere dayanışma için gelmişti. Medya özgürlüğü için samimi bir uğraş vermişti. İnşallah en kısa sürede özgürlüğüne kavuşur. Zaten öyle olacak gibi, kimse 25 yıl hapis yatacağına inanmıyor. Bu komedinin, sirkin neyse adı artık kabusun mu diyelim bir gün biteceğini biliyor herkes.

Stalin’in meşhur bir sözü var: “Bir kişi ölürse bu trajedidir, milyonlarca kişi ölürse bu bir istatistik olur.” CHP için şimdiye kadar ülkede olan biten istatistikten ibaretti. On binlerce insan komik bahanelerle tutuklanmış, onbinlercesi işini kaybetmiş, evine ekmek götüremiyor. Bunlar CHP için hep klasik, rutin ve sıkıcı basın açıklamalarının ve toplantılarının bir parçası idi. Neyin ne olduğunu bal gibi biliyor olsalar da konformist muhalefetten asla ayrılmadılar. Biraz vicdanları olsa kendilerinin vebal olduğu dokunulmazlık yüzünden HDP’li vekillerin tutuklanmasından dolayı biraz hicap duyarlardı. Ne zaman bir adet örnek olay kendilerine dokundu CHP birden ‘duyar kasma’ kararı aldı.

CHP’yi yerden yere vurmanın bir işe yaramadığını defalarca görünce bununla vakit kaybetmeye gerek yok. Enis Berberoğlu’nun tutuklanması bir şeye sebep oldu… 16 nisan referandumunda Kemal Kılıçdaroğlu’nun seçim gecesi kıyametin koptuğu, aleni bir şekilde, hem de göstere göstere hile yapıldığının belli olduğu zaman sonuçları kabullenip  pısırık  bir açıklama yapıp gitmesinden sonra herkesin ortak görüşü şu idi: Öyle ya da böyle yüzde 50 bir karşı blok var ve bu bloka liderlik yapacak insan Kemal Kılıçdaroğlu değil. Enis Berberoğlu’nun tutuklanması ile sıranın CHP’lilere geldiğinin görünmesinden sonra Kemal Bey öyle bir şey yapmalıydı ki hem kendisine yönelik eleştirilerden kaçabilmeliydi hem de hamle yapabilmeliydi. Kendisini aşacak bir dalga geliyor karşısında duramayacağını anladı ve yürümeye karar verdi. ‘Yetmez ama evet’ diyebileceğimiz bir eylem. Yolda katılımlarla çoşku artar mı? Kemal Bey’in en büyük korkusu bu zaten… Eylem ilerler kontrolden çıkarsa n’aparız alimallah!

Bu sefer olması pek olası değil ama Türkiye için çok net görülen bir şey var. Başta bir diktatör var ve bu şahıs anayasayı tanımıyorum diyor, kendi sözü bu. Seçimlerde hile yapıyor. Hem parti başkanı hem cumhurbaşkanı hem başbakan. Bütün yargı elinde. Bütün kararları o veriyor. Bir insanın yargıda hakkını araması mümkün değil. Yasama-Yürütme-Yargı felç olmuş durumda. Sizce bu felaket gidişatın durması normal yollardan mümkün mü? Ecel dışında bu imkansız. Kimsenin ölüp ölmeyeceğine göre plan yapılamayacağına göre klasik siyasetten, aptal basın toplantılarından ve artık ne söyleneceğinin ezberlendiği Meclis konuşmalarından sıyrılmanın vakti çoktan geçti. Kılıçdaroğlu’nun oluşturacağı enerji aslında kendi geleceğini belirleyecek. Ya artık yeter diyecek sine-i millet diyecek ya da kendisi gidecek.

AKP uzun bir süredir kendisine yakın bazı kesimlerin silahlanmasına ses çıkarmadığı gibi bazılarını el altından kendisi silahlandırdı. Ve bu magandalar bir olay olsa da aletleri denesek diye durmadan ergen mesajlarını yayınlıyor sosyal medyada. Allah korusun bir iç kargaşada ülke Teksas’a dönecek. 15 Temmuz tecrübesinden sonra faturanın CHP’ye kalacağı bir provokasyon şaşırtmaz beni.

Bu arada Kemal Kılıçdaroğlu’na en büyük muhalefeti başka muhalefet lideri Bahçeli yapıyor. Bahçeli enteresan adam ne dese artık şaşırtmıyor. Saray’a iyice kapaklandığını gün be gün izliyoruz. Yahu MHP’de bir tane şahsiyetli bir adam yok mu, biz n’apıyoruz diyecek? Yokmuş demek ki…

[Barbaros J. Kartal] 17.6.2017 [TR724]