Ülker Grubu, Boydak Grubu’nun ve İpek Grubu’nun başına gelenlerden sonra yürütebileceği en akıllı stratejilerden birini hayata geçirdi.
Hatırlayalım İstikbal ve Bellona gibi değerli markaları bünyesinde barındıran ve enerji sektöründe faaliyet gösteren Boydaklar Türkiye’nin en görkemli şirketlerinden biriydi. Şirketleri en büyük sanayi şirketi sıralamasında ISO 500 içinde yer alırdı. Ancak 15 Temmuz Darbe Teşebbüsü sonrasında AKP rejimi OHAL kapsamında Boydak Grubu’na el koydu, kayyım atadı. Aileden bir çok isim hâlâ hapiste. Şirketlerin piyasa değeri yerlerde sürünüyor. Yeni bir gelişme, savcılık ailenin mal varlıklarına da el koymak istiyor.
Aynı şekilde Koza İpek Grubu da bilanço açısından mükemmel bir görünüme sahipti. Altın şirketi, petrol arama şirketi, üniversitesi, medyası ve turizm yatırımları vardı. Hatta muhasebe sistemleri o kadar kusursuzdu ki bu bile şüpheli bulunmuştu!
Erdoğan rejimi bu iki grubun paraları ile yandaşlarını finanse ettiği gibi Havuz medyasını reklama boğdu. Hâlâ bu para aktarma işlemi saklamaya bile gerek görmeden sürdürüyor.
Erdoğan’ın ısrarla çökmek istediği şirketlerden biride Ülker’di. 15 Temmuz öncesi Bankasya’yı finanse eden şirketlerden biri olarak suçlanıyordu. Sömürecek yeni şirketler arayan Havuz medyasının yazarları tarafından hedef gösteriliyordu. Ülker’in ulusal ve uluslararası lobi gücü şimdiye kadar kayyım atanmasına mani oldu. Ancak CB’nın vazgeçmediği sadece çökmeyi ertelediği biliniyordu. Erdoğan gücünü biraz daha tahkim ettikten sonra eski defterleri yeniden açacaktı.
Erdoğan, birkaç ay evvel bazı iş adamlarının servetlerini yurt dışına kaçırdığından bunun vatana ihanet olduğundan bahsetmişti. Adres pek çok kişiye göre Ülker Grubu idi. Zaten son süreçte en fazla şirket satan ve yurtdışına yatırım yapan şirketti Ülker.
Grup, medyaya yansıdığı kadarı ile 10 bankaya toplamda 7 milyar dolarlık borcunu yeniden yapılandırıyor. 3 yıl ödemesiz ve 10 yıllık bir vade ile. 3 yıl ödemesiz teklifini normal şartlarda hiçbir kurum yapamaz, cesaret bile edemez. Çünkü bankacılık böyle işlemez, işleyemez. Üstüne üstlük bir de 1 milyar dolarlık sendikasyon kredisi almış. Elindeki şirketlerin bir kısmını iyi fiyattan satan köklü bir şirketin nakite sıkışması pek mantıklı değil. Ayrıca borcuna sadakati ile bilinen Ülker Ailesi’nin gelenekleriyle de bağdaşmıyor.
Şahsi kanaatim bol aksiyonlu bir kaçış hikayesinde yeni bir merhaleye girildi. Ülker gemiyi batırmasa da korsanların cazibesini ortadan kaldıracak ölçüde yaralayıp su almasını sağlayacak bir konuma getiriyor. Artık kayyım atansa bile hükümet yandaşlara kaynak aktarmaktan ziyade kredi borçlarıyla uğraşmak zorunda kalacak ve muhtemelen bilançolara çok büyük zararlar yazacak. Hükümette belki el koydu ve batırdı suçlamasına muhatap olamamak için Ülker planından vazgeçecek. Erdoğan’ın hırsı eğer aklının önüne geçmez ise son seçenekte karar kılınır gibi görünüyor.
Bir diğer önemli nokta Ülker ile aynı kaderi paylaşmaktan çekinen şirketler için de bu bir örnek teşkil ediyor. Ya da 10 bankanın Ülker’e sağladığı sıra dışı imkandan başka gruplarda istifade etmek isteyecek. Hatta bankalarla borç yapılanması isteyen başta inşaat şirketleri olmak üzere pek çok firmanın sırada beklediği biliniyor. Yani orta vadede bankacılık sisteminin dengesini bozabilecek zincirleme bir reaksiyon başlayabilir. El koyma tehdidi ile köşeye sıkıştırılan Ülker kendisi açısından en mantıklı stratejiyi yürütse de olan cumhuriyetin birikimlerine oluyor.
[Harun Odabaşı] 11.2.2018 [Kronos.News]
Afrin Ateşi Türkiye’yi De Yakabilir! [Mahmut Akpınar]
Saddam yönetimindeki Irak ağustos 1990’da Kuveyt’i işgal etti. İşgalin Saddam açısından bir kaç gerekçesi vardı:
Saddam’ı asıl harekete geçiren neden ise Kuveyt’in işgaline ABD’nin ses çıkarmayacağı yönünde aldığı bilgiydi. Saddam, dönemin Bağdat ABD büyükelçisi Glapsie’nin: “Araplar arası işlerde taraf olmayız”[1] sözü üzerine Kuveyt’e girmeye karar verdi.
Saddam’ın Kuveyt’e girmesiyle birlikte kanatimizce hala devam eden Büyük Ortadoğu Projesinin icrasına başlandı. Saddam’ın Kuveyt’e girişi Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesi için start düğmesi oldu.
O dönemde de bugünkü gibi ABD’de Cumhuriyetçiler iktidardaydı. Baba Bush başkanlığında bir batı koalisyonu oluşturuldu. İşgalin tanınmayacağı, buna göz yumulamayacağı söylendi. Ardından BM’den karar çıkarıldı, Irak’a ambargo uygulandı. Batılı güçlerin ve bazı Ortadoğu ülkelerinin katkısıyla (Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan dahil) Saddam güçlerine karşı Çöl Fırtınası Operasyonu başlatıldı. ABD bu operasyonla dünyaya şov yaparak gücünü ve caydırıcılığını gösterdi. Kısa sürede Saddam Kuveyt’ten çekilmek zorunda kaldı. Ama operasyon bununla bitmedi. Irak’ta güneyde Şiiler, kuzeyde Kürtler ayaklandılar ve Sadam’a karşı savaşmaya başladılar. Saddam bu ayaklanmaları kimyasal silahlar dahil hertürlü illegal yöntemle bastırmaya çalıştı. Ölümler, göçler, dramlar yaşandı. Ardından ABD Türkiye’nin de katkılarıyla 36. Paralelin üstünde Kürtleri korumak için uçuşa kapalı bölge oluşturdu. Kuzey Irak’ta defakto Kürt bölgesel yönetim oluştu. Irak merkezi hükümeti zayıfladı. Şiiler güçlendiler.
Saddam Kuveyt’e güya toprak genişletmek, kendisine itibar kazanadırmak, zaten Irak’ın olan toprakları almak, petrol kuyularını elde etmek vb sebeplerle girmişti. Ama günün sonunda Irak’ın ekonomisi çöktü, ordusu yenildi, toplumu parçalandı. Saddam’ın karizması çizildi. Ülke fiilen parçalandı. Saddam “kahraman”, “muzaaffer”, “Fatih” olmayı umarken dünyaya rezil oldu ve bir delikte bitecek kötü sonu için çıkamayacağı sarmala girdi. “Saddam! Kanım canım sana feda!” diye sokakları inleten yığınlar, yıkılınca Saddam’ın heykelini terlikle döğmeye başladılar.
Sosyal olaylarda birebir aynilik yaşanmaz ama benzerlikler olabilir. Nedense Erdoğan’ın Afrin’e Türk ordusunu sokması bana Saddam’ın Kuveyt’e girmesini hatırlatıyor. Burada da Erdoğan’ın egosu, “Fatih” olma arzusu ve sıkışmışlığı kullanılarak, milletin başarıya açlığı istismar edilerek Türkiye bir batağa çekiliyor diye düşünüyorum. Rusya’nın böyle bir operasyona örtülü onay vermesi ABD büyükelçisinin tutumuna benziyor. Bir önceki yazıda belirttiğimiz üzere Rusya Erdoğan’ı kullanarak NATO’ya, AB’ye hareket çekiyorsa da bu Türkiye’nin boğulmak için çekildiği bir batağa doğru sürüklendiği gerçeğini değiştirmez. Erdoğan ekonomide, siyasette yaşadığı sıkıntılar nedeniyle, kendisini ve ailesini kurtarmak için böyle bir maceraya girmek zorunda olabilir. Anlaşılması zor olan pek çok kesimin böyle bir maceraya istekli davranmasıdır. Toplumun Erdoğan’ın söylemleri arkasından sürüklenmesi ve buradan bir “fetih” çıkacağı gibi bir yanılsama içinde olmasıdır.
Türkiye ve Türk ordusu normal şartlarda Afrin’i alır hatta Fırat’ın doğusuna kadar Suriye’deki alanı kontrol edebilir. Bunda askeri açıdan problem olacağı kanaatinde değiliz. Ancak Afrin-Suriye operasyonunun Türkiye için ABD’nin Vietnamına, Saddamın Kuveyt’ine dönmesi için yeterince sebep var:
Umarız bu operasyon uzun sürmez ve sivillere, Kürtlere zarar vermeden, Türkiye’nin sınırlarını güvene alarak ve en az şehitle biter. Ama Erdoğan bu operasyondan ve ondan doğan söylemlerden bir seçim kazanmadan vazgeçeceğe benzemiyor. Bütün veriler operasyonla kabartılmış milliyetçi-mukaddesatçı hisler üzerine bir baskın-erken seçime uç veriyor. Bütün otoriter kişilikler gibi Erdoğan da savaşla kendi konumunu güçlendirmek, sorgulanmasını bitirmek, muhalifleri sindirmek istiyor.
Ancak eğer operasyon süre uzarsa ve TSK orada bir batağa saplanırsa tıpkı Saddam’ın Kuveytten çekilmekle kurtulamadığı gibi Türkiye de Afrinden çıkmakla bu sarmaldan kurtulamayacaktır. Savaş Türkiye’nin içine taşınacaktır. Bunun üzerine Erdoğan baskıyı, şiddeti artıracak Kürtlere kitlesel kırım yapmaktan çekinmeyecektir. Eğer tabo buraya gelirse Kuveyt benzerliği oluşabilir. BM devreye girebilir, Türkiye’ye ambargo uygulanır. Sivil Kürtlerin haklarını korumak için BM Güvenlik Konseyi bazı kararlar alabilir. Güneydoğu’da uçuşa yasak bölgeler ilan edilebilir ve ülke fiilen bölünebilir.
Afrin operasyonu başlayalı daha 2 hafta oldu. TSK’nın ne başarı elde ettiği tartılır ama pek çok şehit verildi. Ve dünya kamuoyu hızla Türkiye’nin aleyhine konum alıyor.
Afrin’in, Suriye’nin Türkiye için bir batak haline gelmesi, bölünmesine giden bir süreç olması uzak ihtimal değil!
[1] http://www.hurriyet.com.tr/dunya/abd-saddami-kuveyti-isgalde-cesaretlendirmis-16677100
[Mahmut Akpınar] 9.2.2018 [https://mahmutakpinar.wordpress.com]
- Kuveyt suni bir devletti ve zaten Irak’ın parçasıydı; geri alınmalıydı.
- Kuveyt’te bulunan petrol kuyuları Irak altındaki petrolleri çekiyordu ve bu nedenle Irak’a petrolden pay vermeliydi.
- Kuvet Irak İran savaşında Saddam’a destek olmak için borç para vermişti ve bunları geri istiyordu. Saddam ise “ben sizin için savaşatım” diyerek vermek istemiyordu.
Saddam’ı asıl harekete geçiren neden ise Kuveyt’in işgaline ABD’nin ses çıkarmayacağı yönünde aldığı bilgiydi. Saddam, dönemin Bağdat ABD büyükelçisi Glapsie’nin: “Araplar arası işlerde taraf olmayız”[1] sözü üzerine Kuveyt’e girmeye karar verdi.
Saddam’ın Kuveyt’e girmesiyle birlikte kanatimizce hala devam eden Büyük Ortadoğu Projesinin icrasına başlandı. Saddam’ın Kuveyt’e girişi Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesi için start düğmesi oldu.
O dönemde de bugünkü gibi ABD’de Cumhuriyetçiler iktidardaydı. Baba Bush başkanlığında bir batı koalisyonu oluşturuldu. İşgalin tanınmayacağı, buna göz yumulamayacağı söylendi. Ardından BM’den karar çıkarıldı, Irak’a ambargo uygulandı. Batılı güçlerin ve bazı Ortadoğu ülkelerinin katkısıyla (Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan dahil) Saddam güçlerine karşı Çöl Fırtınası Operasyonu başlatıldı. ABD bu operasyonla dünyaya şov yaparak gücünü ve caydırıcılığını gösterdi. Kısa sürede Saddam Kuveyt’ten çekilmek zorunda kaldı. Ama operasyon bununla bitmedi. Irak’ta güneyde Şiiler, kuzeyde Kürtler ayaklandılar ve Sadam’a karşı savaşmaya başladılar. Saddam bu ayaklanmaları kimyasal silahlar dahil hertürlü illegal yöntemle bastırmaya çalıştı. Ölümler, göçler, dramlar yaşandı. Ardından ABD Türkiye’nin de katkılarıyla 36. Paralelin üstünde Kürtleri korumak için uçuşa kapalı bölge oluşturdu. Kuzey Irak’ta defakto Kürt bölgesel yönetim oluştu. Irak merkezi hükümeti zayıfladı. Şiiler güçlendiler.
Saddam Kuveyt’e güya toprak genişletmek, kendisine itibar kazanadırmak, zaten Irak’ın olan toprakları almak, petrol kuyularını elde etmek vb sebeplerle girmişti. Ama günün sonunda Irak’ın ekonomisi çöktü, ordusu yenildi, toplumu parçalandı. Saddam’ın karizması çizildi. Ülke fiilen parçalandı. Saddam “kahraman”, “muzaaffer”, “Fatih” olmayı umarken dünyaya rezil oldu ve bir delikte bitecek kötü sonu için çıkamayacağı sarmala girdi. “Saddam! Kanım canım sana feda!” diye sokakları inleten yığınlar, yıkılınca Saddam’ın heykelini terlikle döğmeye başladılar.
Sosyal olaylarda birebir aynilik yaşanmaz ama benzerlikler olabilir. Nedense Erdoğan’ın Afrin’e Türk ordusunu sokması bana Saddam’ın Kuveyt’e girmesini hatırlatıyor. Burada da Erdoğan’ın egosu, “Fatih” olma arzusu ve sıkışmışlığı kullanılarak, milletin başarıya açlığı istismar edilerek Türkiye bir batağa çekiliyor diye düşünüyorum. Rusya’nın böyle bir operasyona örtülü onay vermesi ABD büyükelçisinin tutumuna benziyor. Bir önceki yazıda belirttiğimiz üzere Rusya Erdoğan’ı kullanarak NATO’ya, AB’ye hareket çekiyorsa da bu Türkiye’nin boğulmak için çekildiği bir batağa doğru sürüklendiği gerçeğini değiştirmez. Erdoğan ekonomide, siyasette yaşadığı sıkıntılar nedeniyle, kendisini ve ailesini kurtarmak için böyle bir maceraya girmek zorunda olabilir. Anlaşılması zor olan pek çok kesimin böyle bir maceraya istekli davranmasıdır. Toplumun Erdoğan’ın söylemleri arkasından sürüklenmesi ve buradan bir “fetih” çıkacağı gibi bir yanılsama içinde olmasıdır.
Türkiye ve Türk ordusu normal şartlarda Afrin’i alır hatta Fırat’ın doğusuna kadar Suriye’deki alanı kontrol edebilir. Bunda askeri açıdan problem olacağı kanaatinde değiliz. Ancak Afrin-Suriye operasyonunun Türkiye için ABD’nin Vietnamına, Saddamın Kuveyt’ine dönmesi için yeterince sebep var:
- TSK 15 Temmuz gerekçesi ile kurmay kapasitesini %60 oranında kaybetti. Üst düzey ve tecrübeli komutanlarının tamamına yakını tasfiye edildi. Suni ve şişirme terfiller oldu, kifayetsiz insanlar öne çıktı.
- Kuveyt’te olduğu gibi buradada Türkiye’ye karşı giderek yükselen bir UA kamuoyu var. Bir süre sonra Rusya dahil herkes Türkiye’yi “işgalci” görecektir. BM dahil uluslararası kurumlar harekete geçeceklerdir.
- Türkiye’nin ekonomisi uzun süreli bir savaşı yürütecek, buna dayanacak durumda değildir.
- Suriye 50’den fazla silahlı grubun bulunduğu, global ve bölgesel aktörlerin alanda etkin olduğu, kontrolü çok zor bir alan ve TSK burada tutunmaya çalışacak. Pekala pek çok unsur satın alınarak, maniple edilerek mehmetçiğe karşı kullanılabilir ve pek çok şehit verilebilir. Bir süre sonra Suriye (Eski Yemen gibi) kitlesel şehitlerin geldiği bir batağa dönüşebilir
- Türkiye PKK’ya karşı 40 yıldır kendi topraklarında ve egemenlik alanında ciddi başarı elde edemedi. Bir başka ülkede ve dünyanın desteklediği, eline etkili silahlar verdiği, belki tekonolojik-istihbari imkanlar tanıdığı PKK’ya karşı TSK ciddi hasar alabilir. Aslan kediye boğdurulabilir.
- Suriye’de, Afrin’de yapılan operasyon dünyada ve Kürtlerin çoğunda “Kürtlere karşı bir savaş” olarak algılanıyor. Bu operasyon eğer uzarsa PKK bunu Suriye ile sınırlı tutmayacak Güneydoğu’ya hatta tüm Türkiye’ye yayacaktır.
- İçerde sürekli pompalanan Kürt düşmanlığı nedeniyle ulusacılar, milliyetçiler, bazı Kemalistler Erdoğan’a hayranlık besliyor, destek oluyorsa da Kürtlerin ülkeye aidiyeti iyice zayıflamaktadır. İç barış ve toplumsal bütünlik atomize edilmektedir.
- ÖSO gibi şaibeli ve yamalı bohça bir örgütü ortak olarak seçmek ve üstelik ona övgüler yağdırmak ondan kaynaklanan bütün insan hakları ihlallerine, zulümlere, cinayetlere ortak olmak anlamına gelecektir. Zaten üzerinde “teröre destek veren ülke” şaibesi bulunan Türkiye Afrin operasyonu sonrası işgal, insan hakları ihlalleri, sivil ölümleri gibi konularda dünyada çok sıkıntıya girecktir.
- NATO’nun ve AB’nin karşı çıktığı böyle bir operasyonun uzatılması hem NATO hem de AB ile köprülerin atılmasına, demokrasiden bütünüyle kopuşa neden olacak. Türkiye tekmil bir Ortadoğu diktatörlüğüne dönüşecektir.
Umarız bu operasyon uzun sürmez ve sivillere, Kürtlere zarar vermeden, Türkiye’nin sınırlarını güvene alarak ve en az şehitle biter. Ama Erdoğan bu operasyondan ve ondan doğan söylemlerden bir seçim kazanmadan vazgeçeceğe benzemiyor. Bütün veriler operasyonla kabartılmış milliyetçi-mukaddesatçı hisler üzerine bir baskın-erken seçime uç veriyor. Bütün otoriter kişilikler gibi Erdoğan da savaşla kendi konumunu güçlendirmek, sorgulanmasını bitirmek, muhalifleri sindirmek istiyor.
Ancak eğer operasyon süre uzarsa ve TSK orada bir batağa saplanırsa tıpkı Saddam’ın Kuveytten çekilmekle kurtulamadığı gibi Türkiye de Afrinden çıkmakla bu sarmaldan kurtulamayacaktır. Savaş Türkiye’nin içine taşınacaktır. Bunun üzerine Erdoğan baskıyı, şiddeti artıracak Kürtlere kitlesel kırım yapmaktan çekinmeyecektir. Eğer tabo buraya gelirse Kuveyt benzerliği oluşabilir. BM devreye girebilir, Türkiye’ye ambargo uygulanır. Sivil Kürtlerin haklarını korumak için BM Güvenlik Konseyi bazı kararlar alabilir. Güneydoğu’da uçuşa yasak bölgeler ilan edilebilir ve ülke fiilen bölünebilir.
Afrin operasyonu başlayalı daha 2 hafta oldu. TSK’nın ne başarı elde ettiği tartılır ama pek çok şehit verildi. Ve dünya kamuoyu hızla Türkiye’nin aleyhine konum alıyor.
Afrin’in, Suriye’nin Türkiye için bir batak haline gelmesi, bölünmesine giden bir süreç olması uzak ihtimal değil!
[1] http://www.hurriyet.com.tr/dunya/abd-saddami-kuveyti-isgalde-cesaretlendirmis-16677100
[Mahmut Akpınar] 9.2.2018 [https://mahmutakpinar.wordpress.com]
Vietnam’dan Afrin’e medya [Turan Görüryılmaz]
“Mülkün temeli olan yargıçlar, özgür basına demokrasimizdeki en değerli görevi yerine getirmesi adına sağlanması gereken korumayı sağladı. Basın, hükümete değil millete hizmet etmekle yükümlüdür”.
Tam 47 sene önce…
ABD yüksek mahkemesinin basın özgürlüğü ile ilgili verdiği tarihi karar.
Neredeyse 50 sene olmuş.
Bugün o kararın altına imza atan yargıçlarla, o kararın alınması için bedel ödemeyi göze alan gazeteciler tarihe onurlu duruşları ile geçtiler… Karşısında olanlar ise çöp.
Steven Spielberg’in son filmi “The Post” u seyrettim.
Yıl 1971… ABD derin devletinin Vietnam Savaşı konusunda halkı manipüle ettiğini ortaya koyan Pentagon Papers (Pentagon Belgeleri)’nin basına sızdırılması ve New York Times ile Washington Post gazetelerinin o belgeleri yayınlanmasının öyküsü kısaca.
Film eleştirisi ya da övgüsü yapmayacağım.
Ama yıllar önceki bu basın özgürlüğü mücadelesinin bugün bize anlattığı çok şey var.
Afrin operasyonu, AKP’nin yanlışlar ve sırlarla dolu Suriye politikası, yolsuzluklar, hak ihlalleri ve bunları yazan-çizen-konuşan gazetecilerin tutuklanması veya baskıyla susturulması.
Film bizi, ABD’nin 1945-1967 yılları arasında Vietnam’a siyasi-askeri müdahalesini konu alıyor.
Bir tarafta, “devletin prestijini korumak” amacıyla savaşı sürdüren iktidar, diğer tarafta çocuklarını binlerce kilometre ötede savaşmaya, ölmeye gönderen Amerikan halkı… Ve her şeyi ortaya koyan gizli belgeler.
Gazetecilik işte burada başlıyor…
1971’de belgeler The New York Times’ın birinci sayfasında. Ortalık ayağa kalkıyor. Halk ilk kez gerçeklerden haberdar oluyor. Dönemin Başkanı Nixon, Federal Mahkeme aracılığıyla Times’a yayın yasağı getiriyor…
Basın susmuyor. Boyun eğmiyor. O belgeleri bu kez Washington Post gazetesi yayınlıyor.
ABD yönetimi, Times ve Post gazetelerini vatana ihanetle suçluyor… Nasıl tanıdık geldi mi?
Yüce Divan’a intikal eden olay, tarihe geçen o emsal kararla yani basının zaferi ile sonuçlanıyor.
“Mülkün temeli olan yargıçlar, özgür basına demokrasimizdeki en değerli görevi yerine getirmesi adına sağlanması gereken korumayı sağladı. Basın, hükümete değil millete hizmet etmekle yükümlüdür”.
O gün tutuklanmayı göze alan ABD basın tarihinin ilk kadın yöneticisi Katharine Meyer “Kay” Graham, belki de tarihi değiştiriyor. Washington Post’un baş editörü Ben Bradlee’yi de unutmamak gerek. Yöresel bir gazete olan Washington Post, o günden sonra ABD’nin en önde gelen ulusal yayın organlarından biri haline geliyor.
Filmde, o cesur kadın medya patronu şöyle diyor; “her zaman mükemmel değiliz ama önemli olan devam etmektir, mesleğimizin gereği bu…”.
Evet devam etmek.
Her şeye rağmen.
Hükümetlere, başkanlara, siyasetçilere değil; her koşulda halka hizmet eden gazeteciler olmaya devam edecek. Bugün Türkiye’de tutuklu 200’den fazla gazeteci arkadaşımız bu bedeli özgürlükleri ile ödemeye devam ediyor.
[Turan Görüryılmaz] 9.2.2018 [Kronos.News]
Tam 47 sene önce…
ABD yüksek mahkemesinin basın özgürlüğü ile ilgili verdiği tarihi karar.
Neredeyse 50 sene olmuş.
Bugün o kararın altına imza atan yargıçlarla, o kararın alınması için bedel ödemeyi göze alan gazeteciler tarihe onurlu duruşları ile geçtiler… Karşısında olanlar ise çöp.
Steven Spielberg’in son filmi “The Post” u seyrettim.
Yıl 1971… ABD derin devletinin Vietnam Savaşı konusunda halkı manipüle ettiğini ortaya koyan Pentagon Papers (Pentagon Belgeleri)’nin basına sızdırılması ve New York Times ile Washington Post gazetelerinin o belgeleri yayınlanmasının öyküsü kısaca.
Film eleştirisi ya da övgüsü yapmayacağım.
Ama yıllar önceki bu basın özgürlüğü mücadelesinin bugün bize anlattığı çok şey var.
Afrin operasyonu, AKP’nin yanlışlar ve sırlarla dolu Suriye politikası, yolsuzluklar, hak ihlalleri ve bunları yazan-çizen-konuşan gazetecilerin tutuklanması veya baskıyla susturulması.
Film bizi, ABD’nin 1945-1967 yılları arasında Vietnam’a siyasi-askeri müdahalesini konu alıyor.
Bir tarafta, “devletin prestijini korumak” amacıyla savaşı sürdüren iktidar, diğer tarafta çocuklarını binlerce kilometre ötede savaşmaya, ölmeye gönderen Amerikan halkı… Ve her şeyi ortaya koyan gizli belgeler.
Gazetecilik işte burada başlıyor…
1971’de belgeler The New York Times’ın birinci sayfasında. Ortalık ayağa kalkıyor. Halk ilk kez gerçeklerden haberdar oluyor. Dönemin Başkanı Nixon, Federal Mahkeme aracılığıyla Times’a yayın yasağı getiriyor…
Basın susmuyor. Boyun eğmiyor. O belgeleri bu kez Washington Post gazetesi yayınlıyor.
ABD yönetimi, Times ve Post gazetelerini vatana ihanetle suçluyor… Nasıl tanıdık geldi mi?
Yüce Divan’a intikal eden olay, tarihe geçen o emsal kararla yani basının zaferi ile sonuçlanıyor.
“Mülkün temeli olan yargıçlar, özgür basına demokrasimizdeki en değerli görevi yerine getirmesi adına sağlanması gereken korumayı sağladı. Basın, hükümete değil millete hizmet etmekle yükümlüdür”.
O gün tutuklanmayı göze alan ABD basın tarihinin ilk kadın yöneticisi Katharine Meyer “Kay” Graham, belki de tarihi değiştiriyor. Washington Post’un baş editörü Ben Bradlee’yi de unutmamak gerek. Yöresel bir gazete olan Washington Post, o günden sonra ABD’nin en önde gelen ulusal yayın organlarından biri haline geliyor.
Filmde, o cesur kadın medya patronu şöyle diyor; “her zaman mükemmel değiliz ama önemli olan devam etmektir, mesleğimizin gereği bu…”.
Evet devam etmek.
Her şeye rağmen.
Hükümetlere, başkanlara, siyasetçilere değil; her koşulda halka hizmet eden gazeteciler olmaya devam edecek. Bugün Türkiye’de tutuklu 200’den fazla gazeteci arkadaşımız bu bedeli özgürlükleri ile ödemeye devam ediyor.
[Turan Görüryılmaz] 9.2.2018 [Kronos.News]
Yardımcı Doçentlik Hakkında [Mehmet Yekta Eraltay]
Geçtiğimiz günlerde üniversitelerde yardımcı doçent kadrosunun kaldırılması ve doktorasını bitiren akademisyenlerin doğrudan doçentliğe başvuru yapabilmesinin önünün açılması gündeme geldi. Bu bağlamda YÖK süreç hakkında bir soru-cevap yayımladı ve akla gelebilecek sorulara cevap verdi: http://yok.gov.tr/web/guest/yrd-docentligin-kaldirilmasi-ve-docentlik-surecleri
YÖK'ün yayınladığı metni incelediğimizde yapılan değişikliğin aslında bir değişiklik olmadığını ve yapılması gereken daha köklü değişiklikler olduğunu anlamamız zor olmasa gerek.
Öncelikle hemen söylemek gerekir ki 'Yardımcı Doçentlik' aslında kalkmıyor sadece göz boyamak için ismi değişiyor, yeni ismi de "Doktor Öğretim Görevlisi" olarak tespit edilmiş. Aslında hiç yeni isim bulma zahmetine girmeden eski ismi ile devam edilseydi daha iyi olurdu çünkü isim değişikliği ile bir şeylerin değişmeyeceğini akademi dünyasında olan bizler zaten biliyoruz. İsim değişikliği yapmadan doğrudan yapılmak istenen değişiklikler pekala yapılabilirdi.
Esas düzeltilmesi gereken konulardan bir tanesi 'öğretim görevlisi' ve 'öğretim üyesi' farkının giderilmesi olacaktır. Yayımlanan metinden anladığımıza göre bu ayrım devam edecektir. Metinde "Mevcut öğretim görevlileri öğretim üyesi statüsünde değildir. “Doktor Öğretim Görevlisi” ise öğretim üyesi statüsünde olacaktır. Dolayısıyla iki kadro birbirinden farklıdır." yazılmıştır. Eğer doktor öğretim görevlisi öğretim üyesi statüsünde olacaksa isminde niye öğretim görevlisi yazmaktadır. Pozisyonun ismi yaptığı işi yansıtması daha uygun değil midir? Bunun yanında henüz doçent olamamış birisinin doçentlerin statüsünde olması bir çelişki oluşturmayacak mıdır? Buna bozulan doçent hocalarımız olacaktır mutlaka.
Yine metinden öğrendiğimiz önemli bir değişiklik ise doçent olmak için sözlü sınavın kaldırılmasıdır. Belki de bu değişikliğin en olumlu tarafı doçentlik sözlü sınavının kaldırılacak olmasıdır. Yeni düzenlemede Üniversiteler Arası Kurul (ÜAK) eser incelemesi yapacak ve adayın doçentliğe uygun olduğuna dair bir belge verecektir, bundan sonra üniversiteler gerekli doçentlik kadrosunu açıp bu belge sahiplerinden akademisyenleri doçentlik kadrosuna atama yapıp doçent yapabilecektir. Bu aynı zamanda ÜAK'ın doçentlik hakkındaki bazı yetkilerinin üniversite senatolarına devri demektir. Senatolar ek şartlar isteyebilecektir ki istenecek şartlar arasında 'sözlü sınav' olması durumunda ne olacaktır belli değildir. Kaldı ki sözlü yapılamaz yazılsa bile bizim sistemi bilen herkes gayri resmi sözlülerin yapılacağından emin olduklarını belirtmektedirler.
Bir diğer üzerinde durulması gereken konu ise yabancı dil barajıdır. Yabancı dili yeterli seviyede bilmeyen birisinin global anlamda yetkin bir akademisyen olamayacağı açıktır. Zaten bugünkü bilimsel sıralamalarda üniversitelerimizin gerilerde olması bir yönüyle akademisyenlerimizin yeterli şekilde yabancı dil bilmiyor olmasındandır. Yaptığım hakemliklerde yazılan İngilizceleri gördükçe bu kanaatim güçlenmektedir. Metinden anladığımıza göre yabancı dil notu 55'den az olmayacak şekilde senatolarca belirlenecektir. Hemen belirteyim ki akademisyen olmak isteyenler için 55 düşük bir limittir. Bana göre doçent olmak için en az 70, profesör olmak için ise en az 80 limit olmalıdır. Doktora yeterliğe girmek için veya doktor ünvanı almak için de en az 65 limit olmalıdır. Ve bu konuda asla taviz verilmemelidir.
Konu hakkında yazılacak daha fazla noktalar var ama şimdilik bu kadar ile yetinelim. Şimdi bu konu hakkında kendi fikrimi maddeler halinde kısa kısa yazmaya çalışayım.
1. Dünyada en yüksek akademik seviye 'doktora'dır. Bunun dışındaki diğer ünvanlar tecrübe, makam, maaş ve yetki gibi idari durumları belirtmek içindir. Onun için eğer 'Türkiye Cumhuriyeti en yüksek akademik seviye olarak doktorayı kabul eder.' şeklinde bir kanun maddesi birçok problemimizi çözecektir. Aslına bakarsanız doktora unvanına sahip kişiler hangi makam ve seviyede olursa olsun akademik olarak aynı seviyede olmalıdır.
2. İdari ve akademik pozisyonlara başvuru yapmak için 'doktora' unvanı yeterli olmalıdır. Mesela, rektör olmak için illa ki 'Prof.' unvanı istemenin mantığı yoktur.
3. Peki akademisyenler arasında bir sıralama olmayacak mıdır? Tabii ki olacaktır, şöyle olabilir mesela: Araştırma Görevlisi, Yardımcı Doçent, Doçent, Profesör, eski sistem yani. Ama görev tanımlarını değiştirebilirsiniz. Örneğin araştırma görevlileri ders verebilirler gibi.
4. Unvan kullanımlarında da değişiklik yapmak şarttır. 'Dr.' bir unvandır ve kullanılır ama 'Doç.' veya 'Prof.' gibi ünvanları kullanamazsınız. Bunların yerine de 'Dr.' ünvanı kullanılır zira 'Dr.' en yüksek akademik unvandır, diğerleri ancak tecrübe ve maaş gibi farklılıkları gösterir. İlgilisine not: Yazılı ve görsel basında ünvanlar kullanılırken mesela (Prof. Dr. Ad Soyad) yerine sadece (Dr. Ad Soyad) kullanılmalıdır. [İlgilisine ikinci not: Ülkemizde uzman enflasyonu vardır. Eğer uzmanlığı bir akademik durum olarak değerlendirirsek-ki öyle yapmanın iyi tarafları da vardır- olur olmaz yerde xyz Uzmanı ifadelerini kullananlar hakkında idari ve cezai işlem yapılmalıdır.]
5. Doçent olmak için nasıl bir prosedür varsa aynı prosedür Profesör olmak için de olmalıdır. Hatta profesör olmak için istenecek şartlar doçentlikten fazla olmalıdır.
6. Buna benzer değişiklikler yapılırken idari olarak da bazı değişiklikler yapılmalıdır, mesela üniversiteleri 'devlet' ve 'vakıf' üniversiteleri olarak ayırmaya gerek yoktur. Yükseköğretim Kurumları diyerek bütün hepsi için tek tanım kullanılmalıdır. Bu bağlamda devlet üniversitelerinin de artık bir 'Yönetim Kurulu' tarafından yönetilmesi durumu tartışılmaya başlanmalıdır.
Yükseköğretim alanı geniş araştırmaların yapılması gereken önemli bir alandır. Gözlemlerime ve tecrübelerime dayanarak yazabileceğim çok şey var ama şimdilik bu kadar ile yetinelim. Bir sonraki yazımı da akademisyenlerin mecburi hizmeti hakkında yazmaya çalışacağım.
[Mehmet Yekta Eraltay] 11.2.2018 [Samanyolu Haber]
myeraltay@samanyoluhaber.com
YÖK'ün yayınladığı metni incelediğimizde yapılan değişikliğin aslında bir değişiklik olmadığını ve yapılması gereken daha köklü değişiklikler olduğunu anlamamız zor olmasa gerek.
Öncelikle hemen söylemek gerekir ki 'Yardımcı Doçentlik' aslında kalkmıyor sadece göz boyamak için ismi değişiyor, yeni ismi de "Doktor Öğretim Görevlisi" olarak tespit edilmiş. Aslında hiç yeni isim bulma zahmetine girmeden eski ismi ile devam edilseydi daha iyi olurdu çünkü isim değişikliği ile bir şeylerin değişmeyeceğini akademi dünyasında olan bizler zaten biliyoruz. İsim değişikliği yapmadan doğrudan yapılmak istenen değişiklikler pekala yapılabilirdi.
Esas düzeltilmesi gereken konulardan bir tanesi 'öğretim görevlisi' ve 'öğretim üyesi' farkının giderilmesi olacaktır. Yayımlanan metinden anladığımıza göre bu ayrım devam edecektir. Metinde "Mevcut öğretim görevlileri öğretim üyesi statüsünde değildir. “Doktor Öğretim Görevlisi” ise öğretim üyesi statüsünde olacaktır. Dolayısıyla iki kadro birbirinden farklıdır." yazılmıştır. Eğer doktor öğretim görevlisi öğretim üyesi statüsünde olacaksa isminde niye öğretim görevlisi yazmaktadır. Pozisyonun ismi yaptığı işi yansıtması daha uygun değil midir? Bunun yanında henüz doçent olamamış birisinin doçentlerin statüsünde olması bir çelişki oluşturmayacak mıdır? Buna bozulan doçent hocalarımız olacaktır mutlaka.
Yine metinden öğrendiğimiz önemli bir değişiklik ise doçent olmak için sözlü sınavın kaldırılmasıdır. Belki de bu değişikliğin en olumlu tarafı doçentlik sözlü sınavının kaldırılacak olmasıdır. Yeni düzenlemede Üniversiteler Arası Kurul (ÜAK) eser incelemesi yapacak ve adayın doçentliğe uygun olduğuna dair bir belge verecektir, bundan sonra üniversiteler gerekli doçentlik kadrosunu açıp bu belge sahiplerinden akademisyenleri doçentlik kadrosuna atama yapıp doçent yapabilecektir. Bu aynı zamanda ÜAK'ın doçentlik hakkındaki bazı yetkilerinin üniversite senatolarına devri demektir. Senatolar ek şartlar isteyebilecektir ki istenecek şartlar arasında 'sözlü sınav' olması durumunda ne olacaktır belli değildir. Kaldı ki sözlü yapılamaz yazılsa bile bizim sistemi bilen herkes gayri resmi sözlülerin yapılacağından emin olduklarını belirtmektedirler.
Bir diğer üzerinde durulması gereken konu ise yabancı dil barajıdır. Yabancı dili yeterli seviyede bilmeyen birisinin global anlamda yetkin bir akademisyen olamayacağı açıktır. Zaten bugünkü bilimsel sıralamalarda üniversitelerimizin gerilerde olması bir yönüyle akademisyenlerimizin yeterli şekilde yabancı dil bilmiyor olmasındandır. Yaptığım hakemliklerde yazılan İngilizceleri gördükçe bu kanaatim güçlenmektedir. Metinden anladığımıza göre yabancı dil notu 55'den az olmayacak şekilde senatolarca belirlenecektir. Hemen belirteyim ki akademisyen olmak isteyenler için 55 düşük bir limittir. Bana göre doçent olmak için en az 70, profesör olmak için ise en az 80 limit olmalıdır. Doktora yeterliğe girmek için veya doktor ünvanı almak için de en az 65 limit olmalıdır. Ve bu konuda asla taviz verilmemelidir.
Konu hakkında yazılacak daha fazla noktalar var ama şimdilik bu kadar ile yetinelim. Şimdi bu konu hakkında kendi fikrimi maddeler halinde kısa kısa yazmaya çalışayım.
1. Dünyada en yüksek akademik seviye 'doktora'dır. Bunun dışındaki diğer ünvanlar tecrübe, makam, maaş ve yetki gibi idari durumları belirtmek içindir. Onun için eğer 'Türkiye Cumhuriyeti en yüksek akademik seviye olarak doktorayı kabul eder.' şeklinde bir kanun maddesi birçok problemimizi çözecektir. Aslına bakarsanız doktora unvanına sahip kişiler hangi makam ve seviyede olursa olsun akademik olarak aynı seviyede olmalıdır.
2. İdari ve akademik pozisyonlara başvuru yapmak için 'doktora' unvanı yeterli olmalıdır. Mesela, rektör olmak için illa ki 'Prof.' unvanı istemenin mantığı yoktur.
3. Peki akademisyenler arasında bir sıralama olmayacak mıdır? Tabii ki olacaktır, şöyle olabilir mesela: Araştırma Görevlisi, Yardımcı Doçent, Doçent, Profesör, eski sistem yani. Ama görev tanımlarını değiştirebilirsiniz. Örneğin araştırma görevlileri ders verebilirler gibi.
4. Unvan kullanımlarında da değişiklik yapmak şarttır. 'Dr.' bir unvandır ve kullanılır ama 'Doç.' veya 'Prof.' gibi ünvanları kullanamazsınız. Bunların yerine de 'Dr.' ünvanı kullanılır zira 'Dr.' en yüksek akademik unvandır, diğerleri ancak tecrübe ve maaş gibi farklılıkları gösterir. İlgilisine not: Yazılı ve görsel basında ünvanlar kullanılırken mesela (Prof. Dr. Ad Soyad) yerine sadece (Dr. Ad Soyad) kullanılmalıdır. [İlgilisine ikinci not: Ülkemizde uzman enflasyonu vardır. Eğer uzmanlığı bir akademik durum olarak değerlendirirsek-ki öyle yapmanın iyi tarafları da vardır- olur olmaz yerde xyz Uzmanı ifadelerini kullananlar hakkında idari ve cezai işlem yapılmalıdır.]
5. Doçent olmak için nasıl bir prosedür varsa aynı prosedür Profesör olmak için de olmalıdır. Hatta profesör olmak için istenecek şartlar doçentlikten fazla olmalıdır.
6. Buna benzer değişiklikler yapılırken idari olarak da bazı değişiklikler yapılmalıdır, mesela üniversiteleri 'devlet' ve 'vakıf' üniversiteleri olarak ayırmaya gerek yoktur. Yükseköğretim Kurumları diyerek bütün hepsi için tek tanım kullanılmalıdır. Bu bağlamda devlet üniversitelerinin de artık bir 'Yönetim Kurulu' tarafından yönetilmesi durumu tartışılmaya başlanmalıdır.
Yükseköğretim alanı geniş araştırmaların yapılması gereken önemli bir alandır. Gözlemlerime ve tecrübelerime dayanarak yazabileceğim çok şey var ama şimdilik bu kadar ile yetinelim. Bir sonraki yazımı da akademisyenlerin mecburi hizmeti hakkında yazmaya çalışacağım.
[Mehmet Yekta Eraltay] 11.2.2018 [Samanyolu Haber]
myeraltay@samanyoluhaber.com
Türkiye; Sessiz Film! [Kadir Gürcan]
Afrin Operasyonu her geçen gün daha lokal, daha sıradan bir Ortadoğu hadisesi olarak soğumaya devam ediyor. Verilen şehit sayısı ve çatışmaların yer yer şiddetlenmesi gündem olarak dünyanın dikkatini çekmeye yeterli değil. Perakende can kayıpları, belli bir yekünü bulmayınca ilgi çekmiyor. Güney sınırımızdaki patlama, çatlama ve roket tahribatlarına rağmen, Türkiye ciddiye alınmayan, kısa metrajlı sessiz film haline düşmeye mahkum.
Yanlış hesap yapmaktan bir türlü kurtulamayan iktidar, bu kez de yalnız başına başlattığı lüzumsuz bir operasyonu bir süre sonra durdurmak zorunda kalacak. TSK şimdiden ağır kayıplar verildiğini açıklıyor. Hiç kimsenin, Türkiye menfaatleri hatırına kendisini tehlikeye atmaya niyeti yok. İktidar tek başına başlattığı savaşı, sonuçlarına katlanarak sürdürmek zorunda. Coğrafik avantajın eskisi kadar getirisi olmadığını birileri anlasa iyi olacak.
Elinde iyi kartlar tuttuğuna inanan ülkelerin, global oyunlarda, bu avantajları yerinde ve zamanında kullanabilecek irade ve iktidarlara sahip olması gerekiyor. “Strateji şart. Uluslararası münasebetlerde duygusallık iş yapmaz!” diye bağırsak da, herkesten daha fazla milliyetçi, herkesten daha kahraman(!) geçinenlerin dinlemeye niyetleri yok.
Operasyonun ilk gününden itibaren zafer naraları atıp, Ortadoğu’ya çeki-düzen vermek için paçalarını çemirenler bile iştahlarını kaybettiler. Gülbanklar eşliğinde başlayan Afrin Operasyonu otuz yıldır süren neticesiz Güneydoğu Sınırı rutinlerine düştü. TSK her gün düşmana verilen zayiat raporlarını güncelliyor. Eskiden de öyle yapıyordu. Afrin yeni bir heyecan getirmedi. Verilen rakamların doğruluğunu test edecek bir mekanizma yok. Ne diyorlarsa o! “Öldürdük!” dedikleri bir terör örgütü lideri, Doğu müttefikimiz Rusya ile sarmaş-dolaş, el üstünde ilgi görüyor.
Bölge ile bizden daha fazla ilgili ve haşır-neşir ülkeler ya “Türkiye, boşuna uğraşıyor! Orada aradığını bulamayacak!” ya da “İşi abartmayın!” diye uyarıda bulunuyorlar. Öyle gönlünüze göre, bir ülkenin ucundan girip öbür başından çıkma keyfiliği gerilerde kaldı. Menzili belli mermiler gibi, mesafenin sonuna boş kovan gibi düşmek her zaman mümkün. Anlayacağınız, dünyanın geldiği durum, size gönlünüze ve iştahınıza göre bir savaş zevki bile yaşatmıyor. Haklı bile olsanız, bu haklılığınızı ifade edebilecek mantıki insicamı bulmanız şart.
1990’da ilk Irak Operasyonundan itibaren bölgede bulunan ABD güçlerinin kuru sıkı tehditlere pabuç bırakacağını zanneden devletli sayısı az değil. “Amerika ile bile savaşırız!” diyen budala siyasetçiler için hususi bir tedavi bulmak gerekiyor. Tedavi olacakları için değil, karantina altında tutulup etraflarına verecekleri zarara mani olmak için.
Ankara’dan tehditler savrulanlar, bölgedeki Amerikan Askerlerinin tesirini anlamayacak kadar zafer sarhoşluğuna kapılmış durumdalar. Neredeyse otuz yıldır bölgede asker bulunduran ABD’nin alışılmış blöflerle ürkütüleceğini düşünmek gerçekten ilginç. Menbiç ile alakalı Ankara’dan yükselen tehdide ABD makamları “Oradan ayrılmayı düşünmüyoruz!” cevabıyla karşılık verdi.
Esad yönetimi, bölgedeki ABD müttefiklerine saldırmasının bir günlük bedelini yüz kişilik kayıp ile ödedi. Bu pahalı faturanın sadece Esad’a kesildiğini düşünmeyin sakın.
Afrin Operasyonunu daha ilk günden bölgesel bir problem olarak gören Avrupa ülkelerinin Türkiye ile münasebetlerinde kötüye gidiş ivme kazandı. Önümüzdeki yıllarda AB’ye üye olabilecek ülkeler arasında Türkiye yok. Hollanda, Almanya ve Fransa Türkiye’nin bölgedeki hırçın tavırlarına karşı ilk günden uyarılarda bulunmuşlardı. Neyse, Afrin’den sonra ABD silahları ile donatılmış bir orduyu da Viyana’ya doğru göndermek şart olsun!
ABD’nin Esad güçlerine bir gün içinde verdiği yüz kişilik zayiat, Amerikan filmlerinde yaygın “Bir mermi, bir ceset!” skorunu yeniledi. Üç haftadır, dağ, taş, mağara bombalayan (gazeteler öyle söylüyor!) Türkiye’nin hiç ilgi uyarmaması boşuna değil.
Fazla üzülmeyelim, şimdilik Afrin sayesinde III. Dünya savaşı çıkarmayı başaramasak da, yaşadığımız on yılların en başarısız sessiz film ödülüne namzet bulunuyoruz. Aktörler, senaryo, müzik ve dekor berbat...
[Kadir Gürcan] 11.2.2018 [Samanyolu Haber]
Yanlış hesap yapmaktan bir türlü kurtulamayan iktidar, bu kez de yalnız başına başlattığı lüzumsuz bir operasyonu bir süre sonra durdurmak zorunda kalacak. TSK şimdiden ağır kayıplar verildiğini açıklıyor. Hiç kimsenin, Türkiye menfaatleri hatırına kendisini tehlikeye atmaya niyeti yok. İktidar tek başına başlattığı savaşı, sonuçlarına katlanarak sürdürmek zorunda. Coğrafik avantajın eskisi kadar getirisi olmadığını birileri anlasa iyi olacak.
Elinde iyi kartlar tuttuğuna inanan ülkelerin, global oyunlarda, bu avantajları yerinde ve zamanında kullanabilecek irade ve iktidarlara sahip olması gerekiyor. “Strateji şart. Uluslararası münasebetlerde duygusallık iş yapmaz!” diye bağırsak da, herkesten daha fazla milliyetçi, herkesten daha kahraman(!) geçinenlerin dinlemeye niyetleri yok.
Operasyonun ilk gününden itibaren zafer naraları atıp, Ortadoğu’ya çeki-düzen vermek için paçalarını çemirenler bile iştahlarını kaybettiler. Gülbanklar eşliğinde başlayan Afrin Operasyonu otuz yıldır süren neticesiz Güneydoğu Sınırı rutinlerine düştü. TSK her gün düşmana verilen zayiat raporlarını güncelliyor. Eskiden de öyle yapıyordu. Afrin yeni bir heyecan getirmedi. Verilen rakamların doğruluğunu test edecek bir mekanizma yok. Ne diyorlarsa o! “Öldürdük!” dedikleri bir terör örgütü lideri, Doğu müttefikimiz Rusya ile sarmaş-dolaş, el üstünde ilgi görüyor.
Bölge ile bizden daha fazla ilgili ve haşır-neşir ülkeler ya “Türkiye, boşuna uğraşıyor! Orada aradığını bulamayacak!” ya da “İşi abartmayın!” diye uyarıda bulunuyorlar. Öyle gönlünüze göre, bir ülkenin ucundan girip öbür başından çıkma keyfiliği gerilerde kaldı. Menzili belli mermiler gibi, mesafenin sonuna boş kovan gibi düşmek her zaman mümkün. Anlayacağınız, dünyanın geldiği durum, size gönlünüze ve iştahınıza göre bir savaş zevki bile yaşatmıyor. Haklı bile olsanız, bu haklılığınızı ifade edebilecek mantıki insicamı bulmanız şart.
1990’da ilk Irak Operasyonundan itibaren bölgede bulunan ABD güçlerinin kuru sıkı tehditlere pabuç bırakacağını zanneden devletli sayısı az değil. “Amerika ile bile savaşırız!” diyen budala siyasetçiler için hususi bir tedavi bulmak gerekiyor. Tedavi olacakları için değil, karantina altında tutulup etraflarına verecekleri zarara mani olmak için.
Ankara’dan tehditler savrulanlar, bölgedeki Amerikan Askerlerinin tesirini anlamayacak kadar zafer sarhoşluğuna kapılmış durumdalar. Neredeyse otuz yıldır bölgede asker bulunduran ABD’nin alışılmış blöflerle ürkütüleceğini düşünmek gerçekten ilginç. Menbiç ile alakalı Ankara’dan yükselen tehdide ABD makamları “Oradan ayrılmayı düşünmüyoruz!” cevabıyla karşılık verdi.
Esad yönetimi, bölgedeki ABD müttefiklerine saldırmasının bir günlük bedelini yüz kişilik kayıp ile ödedi. Bu pahalı faturanın sadece Esad’a kesildiğini düşünmeyin sakın.
Afrin Operasyonunu daha ilk günden bölgesel bir problem olarak gören Avrupa ülkelerinin Türkiye ile münasebetlerinde kötüye gidiş ivme kazandı. Önümüzdeki yıllarda AB’ye üye olabilecek ülkeler arasında Türkiye yok. Hollanda, Almanya ve Fransa Türkiye’nin bölgedeki hırçın tavırlarına karşı ilk günden uyarılarda bulunmuşlardı. Neyse, Afrin’den sonra ABD silahları ile donatılmış bir orduyu da Viyana’ya doğru göndermek şart olsun!
ABD’nin Esad güçlerine bir gün içinde verdiği yüz kişilik zayiat, Amerikan filmlerinde yaygın “Bir mermi, bir ceset!” skorunu yeniledi. Üç haftadır, dağ, taş, mağara bombalayan (gazeteler öyle söylüyor!) Türkiye’nin hiç ilgi uyarmaması boşuna değil.
Fazla üzülmeyelim, şimdilik Afrin sayesinde III. Dünya savaşı çıkarmayı başaramasak da, yaşadığımız on yılların en başarısız sessiz film ödülüne namzet bulunuyoruz. Aktörler, senaryo, müzik ve dekor berbat...
[Kadir Gürcan] 11.2.2018 [Samanyolu Haber]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)