Yeniden Yassıada Mahkemeleri! [Ali Emir Pakkan]

Yeniden utanç yargılamaları!

Hidayet Karaca, bir gazeteci, bir özel televizyon (Samanyolu) kanalının genel müdürüydü. Gülen hareketine mensup diye tutuklandı. Silivri zindanında, çile dolduruyor. Ankara'daki mahkemede kendini savunurken, Yassıada'yı hatırlattı.

"Yapılan hukuksuzlukların oradakilerden farkı yok" dedi! 

Hizmet hareketine mensup diye binlerce  kişi tutuklandı, işkence görüyor; iddianamesi yazılanların çıkarıldıkları mahkemelerde ise Yassıada'nın tekrarı yaşanıyor! 

'Mahkemecilik' oyunu! 

27 Mayıs 1960 darbesinden sonra Milli Birlik Komitesi, Demokratları yargılamak için özel bir mahkeme kurdu!  Bu mahkemeler tıpkı Sulh Ceza Hakimlikleri gibi, “tabii hâkim” ilkesine aykırıydı! 

6 Ekim 1960’ta mahkeme başkanlığı görevine Salim Başol getirildi. Başol, Yassıada yargılamalarında peşin hükümlülüğü ve sert tutumuyla dikkatleri çekti. Sanıkları aşağılayıcı sözler sarf ediyordu. İdamla yargılanan Bakan Hasan Polatkan savunma için söz istediği zaman; “On beş dakikadan fazla dinleyemeyiz.” dedi!. Başsavcının tanık olarak gösterdiği Prof. Nail Kubalı’yı ise tam 8 saat konuşturdu. DP'li bir vekilin isyanına, “Sizi buraya tıkan irade böyle istiyor” diye karşılık verdi! 

Sanıklar kendi lehlerine hiçbir delili sunamadı. İncelemenin genişletilmesi istekleri alındı ise de bunlar incelenmeye gerek görülmeksizin reddedildi. Diğer deliller Meclis ve grup zabıtları ile bazılarının hatıra defterlerinden ibaretti. Yassıada belgeleri açıldığında görüldü ki, sanıkların yazılı savunmaları da okunmamıştı! 

Başol ve mahkeme üyeleri, sık sık Devlet Başkanı Cemal Gürsel’i ziyaret etmekten, darbecilerle temas kurmaktan çekinmiyordu.

Yassıada'da, Silivri ve diğer bazı cezaevlerinde olduğu gibi işkence de vardı! Menderes hücre hapsinde tutuldu! Savcı Ömer Altay Egesel, sorgu sırasında ağır hakaretler ediyor, işkenceden çekinmiyordu. 7 tutuklu kötü muameleden hayatını kaybetti. 

Savcı Egesel'in hazırladığı iddianame 1961 Temmuz ayı başlarında okunmaya başlandı. Bu hukuki hiçbir dayanağı olmayan siyasi bir hikâye dizisi, bir hınçname idi. 118 kişi hakkında idam talebinde bulunuldu. Mezarlar çok önceden kazılmıştı! Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu idam edildi.  

Hakim ve savcılar, darbecilerin verdiği ‘mahkemecilik’ görevini başarıyla yerine getirmişlerdi. Heybeliada’dan Savarona gemisine bindirilip Marmara Denizi’nde gezintiye çıkarıldılar. Savarona, Cumhurbaşkanlığı’na tahsis edilmiş bir gemiydi ve protokole tabiydi! Sonra da yargıda önemli görevlere atanarak ödüllendirildiler! 

57 yıl sonra... Yeniden Yassıada mahkemeleri sahne aldı! Bu çadır tiyatrosunu kuran Siyasi İslamcıların adı 27 Mayısçıların yanına yazılacak! Tarihin utanç sayfalarında okunacaklar...

[Ali Emir Pakkan] 22.2.2017 [Samanyolu Haber] aliemirpakkan@gmail.com 

Hasan Naci'nin Vedası-1 [Ebu Abdurrahman]

Bize Pakistan’dan  gelen bir mektup küçük Hasan Naci’nin hikayesini anlatıyor. Sizlere aktarmaya çalışalım: 

Hasan Naci belki Türkiyeli ama, biraz Moğolistanlı, şimdilik Pakistanlı…  Hasan Naci yedi yaşında  ve daha küçük… Ve Pakistan’da… Pakistan’da bugünler hicranlı ve zor günler:  Kadını, erkeği, çoluk çocuğuyla yıllardır buralarda hizmet eden Türk öğretmenlerinin ayrılık ve veda günleri...  Dile kolay tam 21 yılın emeği sıkıntısı ve acı tatlı hatıraları var… Kimi 24 yılını  burada geçirmiş, kimi de 21 yılını. 

İlmek ilmek sevgisini gençliğini ve hayallerini Pakistanlı kardeşleriyle paylaşmıştı.  Çocuklarının gözlerini dünyaya ilk açtıkları yer burasıydı ve burada doğmuşlardı. Kimi Pakistanlı ailelerle hısım olmuş buradan bir hanımefendiyle evlenmiş, acı tatlı nice hatıralarla birlikte, bir yastığa baş koymuşlardı. “Hey gidi günler” diyebilecek kadar uzun bir zaman geçirmişlerdi. Meğerse yaşanacak günler bu günlermiş, hicranlı da olsa şükür edilerek hatırlanacak günler. Ali Bey vizesi uzatılamayıp ayrılacak olan öğretmenlerden idi. Oysa Hasan Naci bunları anlayabilecek kadar büyük değildi. 

Henüz yedi yaşındaydı ve ilkokul birinci sınıfa gidiyordu. Moğolistan’dan gelmişlerdi ve ilk defa okulda sınıf arkadaşları olmuştu. Onlarla çok iyi vakit geçiriyorlardı. Haberi alan Ali bey akşam eve girerken bütün dünyanın derdi tasası omuzuna yüklenmişti. Biliyordu ki bu yol uzundu, geçidi yoktu ve derin sular vardı… Diğer oğlu Ahmet Sami neyse de Hasan Naci çok duygusaldı. Bu olup bitenleri nasıl anlatacaktı? Verecek bir cevap bulmaya çalışıyor ve salondaki kanepeye doğru gidiyordu. Oysa ayrılacakları haberi Hasan Naci’ye babasından önce gelmişti. Hasan Naci’den beklediği soru gelmişti: “Babacığım şimdi biz Pakistan’dan ayrılacak mıyız? Ali Beyin kelimeler gırtlağında düğümlendi, bir şey diyemedi. “İyi ama babacığım ben burayı ve arkadaşlarımı çok seviyorum, ayrılmak istemiyorum” diye devam etti Hasan Naci. Sözün bittiği yerdi ve Ali beyin verecek bir cevabı yoktu. Nasıl anlatabilsin ki yedi yaşındaki bir masuma. Türkiye’den gelen ağzında dinin argümanlarının her türlüsünü makam ve hırsı için kullanan ama kul hakkından, yalandan iftiradan ve ahiret hesabından korkmayın  idarecilerin böyle istediğini.  “Yoksa Türkiye’den gelen amcalar mı böyle istiyormuş?  dedi! İnşaallah Pakistan’a gelemezler diye dua etti Hasan Naci. Ali Bey kanepenin bir kenarında emanet gibi oturuyor ve bugün yaşadıkları bir film şeridi gibi gözünün önünden geçiyordu. 

Evet arkadaşlarıyla gitmeye hazırlanıyorlardı ama nereye? Gidebilecekleri bir anavatanları vardı ama vatan olmaktan çıkmış hakiki Anadolu evlatlarına birer medreseyi yusufiye ve çilehane olmuştu. Gidemezlerdi, canlarından çok sevdikleri özyurtları baba ocaklarına. Başka ülkelere gitmek için ise vize gerekiyordu. Hey gidi günler daha iki gün önce Pakistan’ın aydınlık geleceği olan Pak Türk öğrencileri ile yapacakları urduca şiir yarışması için toplantı yapmışlardı. Allame Muhammed  İkbal’in torunları için daha nice programlar yapmak için fikir işçiliği yapıyorlardı. 

Ana okulundaki halılar biraz eskimiş, bilgisayar odasındaki birkaç bilgisayarın tamir edilmesi gerekiyordu. Cuma günü Sindh Eyalet Bakanı uluslararası olimpiyatlarda ödül alan Pak Türk’lü öğrencileri makamında kabul etmişti. Paktürk Okullarının ve Türk öğretmenlerinin yaptıklarından o kadar çok memnundu ki yeni okul açılmasını talep etmişti. Hatta binayı kendilerinin verebileceğini ifade edip özel okullar müdürü bayana dönüp “Karachi’de iki okul binasını Pazartesi günü gösterelim” diye talimat vermişti. Hey Gidi Günler keşke biraz daha acele edip daha önceleri daha çok okul açabilselerdi. Nerden çıkmıştı bu uğursuz haber. Hangi karanlık dehlizlerde hangi karanlık ruhlu insanlar tarafından alınmıştı. Oysa Muhammed  İkbal’in  evlatları için daha yapılacak daha çok iş var, gidilecek çok uzun yollar vardı. Ama ayrılık vakti gelmiş çatmıştı Pakistanlı yarenlerden, dostlardan. Ama Nereye! Bir an da vatansız kalan binlerce mülteci insan gibi hissetti kendini ve ailesini. Oysa vatandaşı olduğu bir ülkesi ve pasaportu vardı, Hey Gidi Günler… 

Sabah arkadaşlarıyla toplanmış ve kendilerini kabul edebilecek veya vize verebilecek elçilik-konsoloslukları ziyaret için karar almışlardı. Ahh bir tanışalardı bu muhabbet fedailerini yollarına güller dökerek karşılarlardı. Pakistan ağlıyordu, kadınıyla-erkeğiyle, yaşlısıyla genciyle. Gazeteler ve TV ler Pak Türk okullarının Türk öğretmenlerini konuşuyorlardı. Söz sırası fedakar Pakistanlı insanlardaydı. Kimi evini açıyor istediğiniz kadar kalabilirsiniz diyor ,kimisi de evlerindeki eşyaları satın alarak destek oluyordu. Bir öğrenci velisi ise evlendiğinde alınan yüzük ve bileziklerini getirip “Biliyorum hazırlıksız olduğunuzu, yola çıkacaksınız lazım olabilir” diyerek civanmertliğini ortaya koyuyordu.. Sınıflarda ders yerine veda türküleri söyleniyor, bütün Paktürklü öğrenciler ağlıyordu. Sadece onlar mı ? Pakistan ağlıyordu gönderilen bu Anadolu yiğitlerine. Bu Muhabbet fedailerini bütün Pakistan konuşuyor ve bağırlarına basıyorlardı. Paktürk Okulunda okuyan Pakistanlı bir kız öğrenci ağlaya ağlaya halsiz düşüyor bayılıp hastaneye kaldırılıyordu. 

Sosyal medyada dolaşan bir videoda küçücük yüreğiyle ağlaya ağlaya kocaman sözler söyleyip insanların bamteline dokunan Lahore Paktürk okulundan bir öğrenci sinelerin kirli paslarını gözyaşına boğuyordu.12 yıldır Türk öğretmenleriyle çalışan, her sabah bir anne şefkatiyle çayını getirirken yanına tost gibi bir şeyler koymayı ihmal etmeyen Şehnaz Bacı, Recep beyin  odasına gelmiş; ağlaya ağlaya bizi bırakıp nereye gidiyorsunuz ” deyince Recep bey hıçkırıklarla:” Vallahi Biz Gitmezdik eğer gönderilmeseydik”  diyebilmişti… Hey gidi günler… Ali Bey sessiz sessiz Hasan Naci’nin sözlerini derdi dağlardan büyük bir baba gibi düşünüyor, dünyalar tatlısı bu masum yavruya verecek bir makul cevap arıyordu. 

[Ebu Abdurrahman] 22.2.2017 [Samanyolu Haber] eabdurrahman@samanyoluhaber.com

Düyun-u Umumiye’den Varlık Fonu’na [Dr. Serdar Efeoğlu]

Türkiye bir süre önce bazı kamu şirketlerinin “Varlık Fonu”na devrilmesini yaşadı. Bu gelişme Türk ekonomisinde çok ciddi sıkıntılar yaşandığının açık bir göstergesi olarak yorumlandı. Milli Piyango ve şans oyunları ile başlayan uygulama; THY, Ziraat Bankası, Borsa İstanbul ve Botaş’la devam etti. Hatta Savunma Sanayi Destekleme Fonu’nun 3 milyar lirası üç ay süreliğine Varlık Fonu’nun yönetimine verildi.

Başta Mahfi Eğilmez olmak üzere konunun uzmanları Varlık Fonu ile ilgili endişelerini dile getirdiler. Eleştirilerin odağında bu uygulamanın Hazine’ye paralel bir yapı oluşturduğu vardı. Hatta Osmanlı’dan Cumhuriyete yaklaşık elli yıla damgasını vuran, “devlet içinde devlet” olarak görülen Düyun-u Umumiye’ye benzediği ve benzer problemler üreteceği ileri sürüldü.

BORÇLARIN GETİRDİĞİ FELÂKET

Osmanlı Devleti’nde alacaklı şirketlerin alacaklarını tahsil etmek amacıyla kurulan “Düyun-u Umumiye İdaresi”, dış borçların bir sonucu olarak ortaya çıkmıştı. Osmanlı Devleti bütçe açıkları ve dış ticaret bilançosunun devamlı açık vermesi, iç borçların savaş masraflarına gitmesi, israfın artması gibi nedenlerle dış borç almak zorunda kaldı. Hazine, 1850-1851 mali yılında maaşları bile ödeyemeyecek duruma düştü. Daha önce “Gâvurdan borç alınmaz” anlayışı ile sıcak bakılmasa da Kırım Savaşı’nın etkisiyle 1854’de “Mısır’ın 60.000 kese altın cizye vergisi” karşılık gösterilerek ilk defa dış borç alındı.

Osmanlı Devleti bundan sonra dış borçlanmayı bir alışkanlığa dönüştürdü ve 1914’e kadar 41 defa borç aldı. Borçlanmalar piyasa şartlarının üzerinde faiz oranıyla gerçekleştiği gibi her borçlanmada devletin bir gelir kalemi karşılık olarak gösterildi. Alınan paranın yüzde 45’i eski borçlara gitti. Ancak yüzde 20’si gerçek ihtiyaçlarda kullanılabildi.

LÜKS SARAYLARIN PARA KAYNAĞI

Alınan borçlarla daha çok saray, konak ve köşk inşası gibi lüks harcamalar yapıldı. Örneğin “itibardan tasarruf olmadığı” yaklaşımıyla 1842-1856 yıllarında inşa edilen Dolmabahçe Sarayı’na 2 milyon 800 bin İngiliz Lirası harcanarak “Hasta Adam’ın dimdik ayakta olduğu” mesajı verilmeye çalışıldı. Bu dönemde saray masrafları ve lüks tüketim, borçların daha da artmasına neden oldu. Aynı yıllarda şehzadelerden biri için ısmarlanan altın kakmalı sofra takımı ve saltanat arabası Fransa İmparatoru III. Napolyon’un bile dikkatini çekmişti.

1875 yılına gelindiğinde Osmanlı maliyesi iyice zor duruma düşerek iflas aşamasına geldi. Osmanlı Devleti’nin borçlarını ödeyemeyecek hale gelmesi üzerine Rus yanlısı olduğundan kendisine “Nedimof” denilen Sadrazam Mahmut Nedim Paşa, 1875 yılında Ramazan Kararnamesi’ni çıkardı. Buna göre borçların faiz ve anaparasının beş yıl süreyle sadece yarısının ödeneceği, diğer kısmın silineceği ilan edildi. Bu durum Osmanlı mali yönetimine güven ve itimadı tamamen yok etti.

Osmanlı Devleti’nin mali iflası, başta İngiltere ve Fransa olmak üzere alacaklı devletlerin büyük tepkisiyle karşılandı. Avrupa gazetelerinde “Türkler bizi dolandırdı, altınlarımızı safahatta harcadılar” tarzında haberler yer aldı. 1876 Nisan’ında ise “moratoryum” kararı alınarak devletin mali iflası kesinleşti. Karar yurt içinde de Galata bankerleri ve Osmanlı Bankası’nın tepkisine yol açtı.

1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı Osmanlı Devleti’ni ekonomik yönden daha büyük sıkıntılara düşürdü. Mağlubiyet üzerine Rusya’ya tazminat ödeme yükümlülüğü getirildi. Bu dönemde alacaklıların ortak bir komisyon vasıtasıyla tahsilâtın yapılmasını teklif etmeleri üzerine Osmanlı Devleti bir komisyon kurulmasını kabul etti. Kurulan Rüsum-u Sitte idaresine pul vergisi, alkollü içkiler vergisi, tütün geliri, bazı yerlerin ipek kozası öşürleri, İstanbul ve çevresinin balık avı gelirleri ve tuz tekeli vergisi Galata Bankerlerine olan iç borçların ödenmesi için tahsis edildi. Ancak İngiltere, Fransa ve diğer alacaklıların buna itirazı üzerine Osmanlı Devleti dış borçların ödenebilmesi için görüşmeyi teklif etti. Bu sırada dış borçlar anapara ve faiz dâhil olmak üzere 252 milyon Osmanlı altın lirası gibi uzun vadede bile ödenmesi mümkün olmayan bir meblağa ulaşmıştı.

Osmanlı Devleti ile alacaklılar arasında yapılan görüşmeler, 20 Aralık 1881 tarihinde Düyun-u Umumiye İdaresi’nin kurulmasıyla sonuçlandı. Hükümet bu kararları 1882 yılı başında “Muharrem Kararnamesi” ile uygulamaya koydu. Borçlarda yüzde 54 oranında indirim yapılarak ödenecek miktar 141 milyon olarak kabul edildi. Merkezi İstanbul olan, beşi alacaklı yabancı temsilcilerden, bir kişi Galata bankerlerinden ve bir kişi de Osmanlı temsilcisi olmak üzere yedi kişilik bir idare meclisi oluşturuldu.

DEVLET İÇİNDE DEVLET

Düyun-u Umumiye, kendi teşkilatı ile vergileri toplayıp kendi masrafları ve devlet payından sonra kalan miktarı, borçların anaparası ve faiz taksitlerine ayıracaktı. Çalışanları devlet memuru olarak kabul edilecekti. Asıl amaç maliyesini yönetemeyen ve borçlarını ödeyemeyen Osmanlı Devleti’nin gelirlerini toplayıp borçların düzenli olarak ödenmesini sağlamaktı. Bu yönüyle Osmanlı Devleti’nin egemenlik haklarını zedeleyecek şekilde uluslararası mali denetim ortaya çıkıyordu. Merkez olarak kendisi için yaptırılan bugünkü İstanbul Erkek Lisesi binasını kullanmaktaydı.

Düyun-u Umumiye’ye yukarıda söz ettiğimiz altı gelir dışında yeni kalemler de gelir olarak bırakıldı. Düyun-u Umumiye’nin ilk yıldaki geliri, devletin toplam gelirlerinin yüzde 17’sini teşkil ederken 1911-1912’de yüzde 27’sine ulaştı. Bu durum, Osmanlı Devleti’nin ülke ekonomisinin dörtte birinin kontrolünü kaybettiğini göstermektedir.

Düyun-u Umumiye borç ödemelerinin düzene konması yönüyle Osmanlı Devleti’nin itibarına olumlu bir katkı sağladı. Gelirler daha iyi bir şekilde yönetildi ve yapılan demiryolları vasıtasıyla tarım ürünlerinin pazarlara ulaşımı sağlandı. Kalifiye memur yetiştirme yönüyle de örnek oldu.

Diğer taraftan“devlet içinde devlet” olarak ülkeyi “yarı pazar” haline getirdi ve devletin bütçeyi bağımsız bir şekilde kullanmasını engelledi. Birimleriyle Avrupalı devletlerin her türlü bilgiye ulaşmalarına imkân sağlayarak istihbarat zaafına yol açtı ve Batılı devletlerin “ileri karakolu” gibi hareket etti. Kurum, “ikinci bir Maliye Bakanlığı” haline geldi. Memur sayısı sürekli artarak Osmanlı maliyesinden fazla bir sayıya ulaştı.

Düyun-u Umumiye, II. Abdülhamit’in parlamentoyu feshetmesi nedeniyle Meclis tarafından denetlenemediğinden idari ve mali yönden özerk bir kurum olarak varlığını sürdürdü. Dış borç alma ise bundan sonra da sürdü. 1914’e kadar on sekiz defa borç alındı. Ne yazık ki borç sarmalı aynen devam etti. Alınan para bazen sadece önceki borçların karşılığı olarak ödendi.

Lozan Antlaşması ile Osmanlı Devleti’nden kalan borçlar Osmanlı’dan ayrılan devletler arasında paylaştırıldı. Türkiye, 1928 Antlaşması’na göre kendine düşen miktarın 1912 öncesinin yüzde 62’sini, sonraki kısmın da yüzde 76’sını doksan dokuz yıllık bir sürede ödemeyi taahhüt etti. 1929 Dünya Ekonomik Buhranı ile ödemelerde sıkıntılar çıkınca yeni bir ödeme planı yapıldı. Türkiye 2. Dünya Savaşı ile krizler yaşansa da borçların tamamını 1954 yılına kadar ödemeyi başardı. Böylece 1854’de başlayan yüz yıllık dış borçlanma süreci sona erdi.

Bugün Türkiye’nin Düyun-u Umumiye’den alacağı en önemli ders, dış borçlanmanın dikkatli bir şekilde yapılması ve alınan borçların yerli yerinde kullanılmasıdır. Yine borcu borçla kapatma uygulamasına girilmemeli, Hazine garantisi ödemeli otoyol ve köprülerle giderler şişirilmemeli ve “devlet içinde gerçek bir paralel devlet” olan “Varlık Fonu” gibi Sayıştay denetimi dışında kalan kurumlar oluşturulmamalıdır. Özellikle Düyun-u Umumiye örneğinde gördüğümüz türden bütçenin bir kısmını kontrol ettiği halde sorumluluğu bulunmayan kurumların keyfi uygulamalarla faydadan çok zarar getireceği aşikârdır. Hele bu tür kurumların başında ehliyetsiz kişiler olduğunda faturası çok daha ağır olacaktır.

Kaynaklar: B. Özdemir, Osmanlı Devleti Dış Borçları, Ankara, 2009; C. Küçük, T. Ertüzün, “Düyun-u Umumiye”, TDV İslam Ansiklopedisi, C. 10;  M. Çandır, Osmanlı Devleti’nin Dış Borçları, Trakya Üniversitesi SBE Yüksek Lisans Tezi (2010).

[Dr. Serdar Efeoğlu] 22.2.2017 [TR724]

Trump’ın riskli oyunu [Adem Yavuz Arslan]

“Asla unutmayın! Basın düşmandır. Profesörler düşmandır”

‘Bu sözü hangi siyasetçi söylemiştir’ diye bir anket yapılsa kimin birinci olacağını tahmin etmek güç değil.

Onlarca medya kurumunu kapatan, gazetecileri hapse attıran, binlerce akademisyeni ihraç ettiren Tayyip Erdoğan’ın böyle bir ifadesi var mı bilmiyoruz fakat icraatlarına bakarak böyle düşündüğünü söyleyebiliriz.

Ancak bahsettiğim söz 1968-1974 yılları arasında ABD Başkanı olan Richard Nixon’a ait ve 14 Aralık 1972’de Beyaz Saray’da yardımcısı Henry Kissenger’e söylemiş.

Devamında ise medyayı ‘Amerikan halkının düşmanı’ olarak tanımlamış.

TRUMP’IN MEDYAYLA MEYDAN SAVAŞI

40 küsur yıl öncesine ait bir anekdotu aktarmamın nedeni ise Donald Trump’ın medya ile olan savaşı. Kampanya döneminde de medya ile kavga eden, ana akım medyayı hedefe koyan Trump son günlerde vites büyüttü.

Öyle ki sabahın köründe attığı bir tweet’te New York Times, NBCNews, ABC, CBS ve CNN’in ismini vererek ‘yalancılıkla’ suçladı.

Hatta geçtiğimiz Perşembe günü Çalışma Bakanı’nı açıklamak için kameralar karşısına geçen Trump canlı yayında gazetecilerle polemiğe girdi, tartıştı.

Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Flynn’in istifası sonrası yapılan bu basın toplantısı herhalde ABD tarihine geçecektir.

Trump’ın medyayı doğrudan yalancılıkla suçlaması, her birkaç cümlede bir bunu tekrar etmesi trajikomik bir durumdu. Çünkü canlı yayında açıkça ‘doğru olmayan bir bilgiyi’ paylaşan kendisiydi. Yalanı ortaya çıkınca da ‘bana böyle söylediler’ deyip çıktı.

Bu arada toplantıyı izleyen Türk gazeteciler de tebessüm etmiştir.

Zira, Flynn’i istifaya götüren sızıntıya dair Trump’ın tuhaf açıklaması yani ‘sızıntı doğru ama haberler değil’ ifadesi bizdeki ‘şike var ama sahaya yansımadı’ garabetini hatırlattı.

Biz Türk gazetecilere tanıdık gelen diğer konu ise Trump’ın ‘sızıntının kaynağını bulup cezalandıracağım’ demesiydi.

Türkiye’de yaşanan her skandal sonrası siyasilerin olayın kendisini değil haberin sızmasını sorgulaması ‘hepsi aynı’ dedirtiyor.

MEDYA ÖZGÜRLÜĞÜ ABD’NİN KUTSALLARINDAN

Trump’ın medya ile savaşına dönecek olursak.

Görünen o ki Trump her fırsatta medyayı hedef almaya, onları halkın gözünde itibarsızlaştırmaya çalışacak. Bunu bilinçli yaptığı muhakkak.

Çünkü ABD için basın özgürlüğü adeta tabu olan bir konu.

Nitekim ABD Anayasası’nın ‘first amendment’i ifade özgürlüğü ile ilgilidir ve şöyle der; “Kongre, herhangi bir dini teşvik için veya uygulamasını yasaklamak için, ifade ve basın özgürlüğünü, insanların barışçıl bir şekilde toplanmasını veya devlete sıkıntılarını anlatmasını kısıtlamak için kanun çıkartamaz”.

Aynı zamanda ABD Anayasası’nın mimarlarından olan 4. Başkan James Madison ise basın özgürlüğünü ‘özgürlük kalesinin surları’ olarak tanımlar. (Bu arada James Madison’un ‘başkanlık rejimi ve kuvvetler ayrılığı’ üzerine notlarına bugünlerde özellikle bakmakta fayda var. Erdoğan’ın getirmeye çalıştığı türden bir sistemin nasıl tiranlığa dönüşeceğine dair 1787’de yaptığı uyarılar hala güncel…)

NİXON’IN MEDYAYLA SAVAŞI TERS TEPTİ

ABD tarihinde gazetecilerle kavgaya girişen tek başkan Trump değil.

ABD gazetecilik tarihi hem iyi hem kötü örneklerle dolu. Mesela Richard Nixon dönemi hayli ilginç.

Nixon da tıpkı Trump gibi medya ile kavga etmeyi rutine bindirmiş. Hatta ‘yandaş -havuz medyası’ kurma girişimleri bile olmuş. Gazetecileri fişletmiş, her fırsatta gazetecileri ‘ABD halkının düşmanı’ ilan etmiş.

Fakat Nixon dönemi ABD de basın özgürlüğünün anayasal olarak güçlendirilmesinin dönemi oldu.

ABD yönetiminin Vietnam Savaşı’na dair halka yalan söylediğini ortaya çıkartan meşhur ‘Pentagon Papers’ olayı sonrası ABD yüksek mahkemesi yönetimin sansür girişimlerini durdurdu.

Yüksek mahkeme adeta ders niteliğinde özgürlükçü kararlar aldı.

Nixon’un New York Times’ı ‘tehdit eden’ açıklamaları gazete yönetimini yıldırmadı. Üstelik başta Washington Post olmak üzere diğer gazeteler de New York Times’ın yanında yer aldı.

Başkan Nixon’un sonunu getiren olay ise 1972’de ki Watergate Skandalı oldu. Nixon skandalı örtbas etmek için çok uğraştı ama istifadan kurtulamadı. Yakın çalışma ekibi ise hapsi boyladı.

ROOSEVELT’İN JOSEPH PULİTZER’LE KAVGASI

ABD tarihi ‘başkana kök söktüren’ gazetecilik örnekleri ile dolu.

Bugün ‘medya dünyasının Oscar’ı’ sayılan Pulitzer Ödülleri de böyle bir sürecin ürünü. Dönemin başkanı Roosevelt, Panama Kanalı ile ilgili yolsuzluk haberlerini engellemek için Joseph Pulitzer ile amansız bir savaşa girişti.

Ancak ABD yargısı, Nixon-NYT örneğinde olduğu gibi basın özgürlüğü yönünde karar aldı.

Birçok ABD başkanı medyayı kontrol altına almak, sansür uygulamak istedikçe yargı duvarına çarptı. Medya dünyasının kendi içindeki dayanışması, gazetecilerin meslek etiğine yönelik mücadeleleri de ‘başarı’da ki önemli bir etken.

Mesela Başkan Kennedy’nin ulusal güvenlik gerekçesiyle medyaya sansür uygulama girişimleri gazetecileri uzun bir mücadeleye sokmuş ve sonunda ‘bilgi edinme özgürlüğü’ yasasının çıkmasına zemin hazırlamıştı.

MEDYANIN ALTYAPISI HAYLİ GÜÇLÜ

ABD’li meslektaşların tutumu ise ayrı bir başlık.

Geleneksel olarak ABD medyası ‘sol-liberal’ eğilimlidir ve ‘acımasız’ sayılır. Fikri takip konusunda da başarılılar.

Nezaket sınırlarını aşmadan muhataplarını bayıltacak sorular sorma konusunda mahirler. Mesela muhabirlerin sıkıştıran sorularından bunalan başkan Reagan’ın küfür etmesi buna iyi bir örnek.

Son Flynn örneğinde de olduğu gibi, haberin peşini bırakmayıp her detayı en ince ayrıntısına kadar takip ediyorlar. Gazeteler tecrübeye önem veriyor ve muhabirler çok saygın isimler.

Gazetecilik okullarının ve meslek örgütlerinin güçlü bir geleneği var. Ayrıca siyasilerin hiç de hoşlanmadığı köklü bir ‘kamu yayıncılığı’ var.

KAMU YAYINCILIĞI ‘BAĞIMSIZ’

Yalnız ABD’de ki ‘kamu yayıncılığı’ bizdekinden çok farklı.

Malumunuz, Türkiye’de ki kamu yayıncılığı ‘iktidarın sesi’dir. Hem TRT hem de AA’nın başında Erdoğan’ın danışmanlarının olması ve ‘parti bülteni’ ne dönüşmeleri kimseyi şaşırtmıyor.

ABD’de ise siyasi iktidardan tamamen bağımsız bir kamusal yayıncılık var.

Mesela NPR ülkenin en prestijli radyo ağı ve 900’den fazla yerel kanala içerik sağlıyor. Aynı şekilde PBS de siyasi iktidardan tamamen bağımsız, bağışlarla ayakta kalıyor ve 400’e yakın üye TV’si var.

Bizde ki Meclis TV’nin karşılığı denebilecek C-SPAN ise yine siyasi iktidardan bağımsız.

Reklam ve kaynak sorunu olmayan bu platformlarda gazeteciliğin güzel örneklerini görmek mümkün.

TRUMP’IN SAVAŞI, RİSKLİ BİR TERCİH

Tabi ki böyle kapsamlı bir konuyu tek yazıda analiz etmek mümkün değil. ABD medyasının gücü nereden geliyor, ne tür tarihi ve sosyolojik arka planı var detaylı incelemekte fayda var.

Ancak bu aşamada şunu söylemekte fayda var; Trump siyasi bir manevra yaparak medyaya savaş açtı.

Görünen o ki, bu savaşı büyüterek sürdürecek.

Lakin, hem kendisi, ailesi hem de kurduğu ekip adeta ‘dökülüyor’. Bürokrasi ve o meşhur ‘establishment’ da Trump’a sıcak bakmıyor.

Hal böyle iken siyasilere karşı sert tutumu ile bilinen ve anayasanın geniş bir özgürlük alanı tanıdığı medya ile savaşa girişmek riskli bir tercih.

İlginç günler göreceğimiz kesin.

[Adem Yavuz Arslan] 22.2.2017 [TR724]

İddianame değil ‘İtirafname’ (1) [Erhan Başyurt]

İstanbul Cumhuriyet Savcısı Murat Çağlak’ın çoğu tutuklu 29 gazeteci hakkında kaleme aldığı ve mahkemenin kabul ettiği İddianame’yi büyük bir merakla okudum.

Gazeteci arkadaşlarımızın suçsuz yere, hiçbir delil olmadan, hayali senaryolarla, hukuksuzca suçlandığına içim yana yana bir kez daha şahit oldum.

FUAT AVNİ’Yİ BULAMAYINCA GAZETECİLERİ HEDEF SEÇMİŞ

Savcı, 196 sayfalık İddianame’nin başında soruşturmanın ‘Fuat Avni’ için başlatıldığını ifade ediyor.

96’ncı sayfaya gelindiğinde de “Eş zamanlı değişik mahallerden bilgiler paylaşması nedeniyle tek kişinin bu hesabı kullanmayıp örgüte mal olan anonim hesap haline geldiği sonucuna ulaşılmıştır” diyerek elinde tek somut bir delilin olmadığını itiraf ediyor.

‘Fuat Avni’ hesabına ulaşamayan savcı, hesabın takip ettiği veya ‘Fuat Avni’nin tweetlerinden RT yapan veya haber yapan gazetecileri kendisine hedef seçmiş.

Aralarında hiçbir iltisak olmayan, hiyerarşik bir yapı bulunmayan, şiddet içeren veya suç teşkil eden tek bir haber veya tweetleri dahi bulunmayan gazetecileri aynı ‘silahlı terör örgütü üyesi’ ilan etmiş…

Savcı ya ‘Fuat Avni’yi bulamayınca beceriksizliğini örtmek için soruşturmayı ilgisiz şekilde genişletmiş ya da siyasi bir talimatla hiç alakasız gazetecileri tutuklamak için bu soruşturmayı mazeret olarak kullanmış. Sebep hangisi olursa olsun ortada büyük bir hukuksuzluk var…

SAVCININ DAYANAĞI McARTHY’NİN CADI AVI

Gazetecileri suçlayabilmek için savcı,  İddianame’nin girişinde tutuklu gazetecilerle hiç ilgisi olmayan bir ‘silahlı terör örgütü’ anlatıyor ve Emre Uslu, Önder Aytaç, Tuncay Opçin ve Fuat Avni’nin attığı yine tutuklu gazetecilerle ilgisiz tweetleriyle medyada bir suç ağı oluşturmaya çalışıyor.

Normal gazetecilik faaliyetlerini silahlı terör örgütü gibi gösterebilmek için de ‘basın özgürlüğü sınırsız değildir’ tezini savunuyor.

Dayandığı hukuki gerekçe ise, 1950’li yılların sonunda ABD’de ‘komünistlere’ yönelik yaşanan ‘McArthysim’ yani ünlü ‘Cadı Avı’.

O dönem ABD Yüksek Mahkemesi’nin ‘açık ve mevcut tehlike’ halinde düşüncenin sınırlanabileceği yönünde karar aldığını belirtiyor.

Savcı bu tezini güçlendirmek için de 1960 ve 1980 darbesi sırasındaki yargı kararlarını da emsal gösteriyor.

SAVCIYA GÖRE ÖRGÜT SİLAHLI EYLEMLERİNE 2007’DE BAŞLAMIŞ

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ‘aleniyet kazanan bilginin yayılması suç sayılamaz’ maddesine İddianame’ de yer vermesine rağmen savcı, ne kadar özgür düşünce ve gazetelik faaliyeti varsa suç ilan etmiş.

Savcı, gazetecilerin üyesi olduğunu iddia ettiği silahlı terör örgütünün eylemlerini “Kumpas yolunu da seçerek Ergenekon, Balyoz, Poyrazköy, İzmir Askeri Casusluk, Tahşiye, Selam Tevhid, MİT Tırları ve 17/25 Aralık gibi soruşturmalara girişmiş, 15 Temmuz darbe kalkışmasında bulunmuş…” şeklinde sıralıyor.

Yani, silahlı terör örgütün başlangıcını 2007’deki Ergenekon operasyonlarına götürüyor.

Ancak tutuklu gazeteciler dışında, bu konularda haber yapan ve yazılar kaleme alan ‘yandaş gazetecileri’, operasyonlara sayfalar dolusu yer veren ‘yandaş medya’ gruplarını, bu davalarda şikâyetçi olarak yer alan AKP ve davaların her aşamasına sahip çıkan ‘AKP’li siyasileri’ yok sayıyor.

‘Hukuk önünde eşitlik’ temel ilkesi açık şekilde ihlal edilmiş…

MİLYONLARCA TÜRK TERÖR ÖRGÜTÜ ÜYELİĞİYLE SUÇLANABİLİR

Savcı Çağlak, silahlı terör örgütü üyeleri için “Skype, Tango, Kakao, Viber, Line, WhatsApp, ByLock gibi şifreli programları kullanmaktalar” diyor.

Tüm bu programları kullanan milyonlarca Türk ve milyarlarca dünya insanını da potansiyel terörist haline getiriyor.

29 sanıktan sadece iki gazetecinin ByLock kullandığını iddia eden savcı, onların hangi mesajlarının terör suçu oluşturduğu bilgisine de yer vermiyor.

Savcı elinin tamamen boş olduğunu İddianame’deki şu satırlarla özetliyor: “Konya haberde çıkan ‘İtirafçılar FETÖ’nün nasıl yapılandığını anlattı’ itirafçı A.K.’nin ifadesine göre…”

Kim bu itirafçı, neden yerel bir gazetenin haberi 29 gazetecinin terör suçuyla yargılanmasına delil oluyor?

İtirafların doğruluğunu teyit eden tek bir mahkeme kararı yokken, gazetecilere suçlama için bu ‘iftiralar’ hukuksuz şekilde istismar ediliyor…

SAVCIYA GÖRE KURBAN VE ZEKÂT TOPLAMAK SUÇ!

Savcı, sürekli 28 Şubat mağduriyetini oy devşirmek için kullanan ‘Siyasal İslamcı’ AKP iktidarında, dini faaliyetleri silahlı terör suçu olarak gösteriyor.

Mahkemenin kabul ettiği İddianame’ye göre, STK’lar aracılığıyla YARDIM toplamak, KURBAN toplamak, fakir öğrencileri okutmak için BURS toplamak, ZEKÂT ve kurban toplamalarında topluma duyuru da bulunmak suç…

KEMALETTİN ÖZDEMİR NEDEN TUTUKLU DEĞİL?

Savcı herkesin merak ettiği ‘Madem silahlı terör örgütü, silahlar nerede?’ sorusunun cevabını de bulmuş (!)

“Silahlı Terör Örgütü için herkesin silahlı olması gerekmez, devlet içindeki silahlı kadrolarının bulunması yeterli…” hükmünü veriyor. Bunun için de TSK ve Emniyet’te devletin kendilerine silah tahsis ettiği mensuplarının varlığını yeterli görüyor.

İddianamede, “Örgütün silahlı mahrem kanadını kuran Kemalettin Özdemir” diye çok net bir suçlamaya yer veren Savcı Çağlak, bu ağır suça rağmen Kemalettin Özdemir’in neden tutuklu olmadığına, hatta hakkında tek bir suçlama bile yapılmadığına izahat getirmiyor.

Savcı açık açık “Silahlı eylem yok ama yapılabilir…” diyor.

İyi de her insan cinayet işleyebilir, o zaman herkesi cinayetten tutuklamak mı gerekiyor?

‘MUHTEREM’ SAVCI SUÇ UYDURUYOR!

Medya mensuplarını silahlı terör örgütü üyeliği ve eylemi ile suçlayabilmek için savcı bir kez daha mantığın sınırlarını zorluyor ve tarih yazıyor (!)

“Cebir ve şiddet eylemlerinin bir kısmı yayınlar aracılığıyla medya üzerinden gerçekleştirilmiştir” hükmünü veriyor…

Haberlerde, ‘Muhterem Fethullah Gülen’ denilmesini silahlı terör örgütü suçu sayıyor.

‘Muhterem’ denilerek, dünyanın tanıdığı, Türkiye’nin yetiştirdiği güzide din âlimlerinden Gülen Hocaefendi’ye ‘saygınlık’ kazandırmak amaçlandığını iddia ediyor.

AKP’li bakanların eli kanlı terör örgütü liderine ‘Sayın’ diye hitap ettiklerini ve bu söylemi suç olmaktan çıkaran bir yasa çıkardıklarını gözardı eden savcı, AKP’li bakanların da halka açık programlarda ‘Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ ifadesini kullandıklarını ve aynı “suçu” işlediklerini görmezden geliyor. .

Medya mensupları için, “İftira, yalan ve karamalarla, toplumun doğru ve gerçek haber alma hakkını engellemiştir…” diyen savcı, aslında tam da bugün ‘yandaş medya’nın gerçekleştirdiği suçu tarif ediyor ve geleceğe İddianame yazıyor.

O ORGANİZASYONLARDA KONUŞAN SİYASİLER DE SUÇLU MU?

Medyanın haberleri ile “Silahlı terör örgütünü iyilik meleği gibi gösterdiğini ve devletin soruşturmalar yoluyla örgüte eziyet ettiği propagandası yaptığını, örgütün düzenlediği organizasyonları topluma ulaştırdıklarını…” ileri sürüyor.

O organizasyonların tamamı söz konusu dönemde yasal izinle gerçekleştirildiği gibi, o organizasyonların çoğunda dönemin Cumhurbaşkanı, Başbakanı, bakanları ve belediye başkanları konuşmalar yapıp takdirlerini dile getirmişti.

“Gerçekleştiği dönemde yasal olan bir eylem, sonradan suç ilan edilemez” ilkesi evrensel hukuk kuralıdır.

Savcı illa hukuku ayaklar altına alacaksa, o dönem bu organizasyonlarda konuşan ve meşrulaştıran siyasileri de, haberi yapan gazeteciler gibi tutuklamalı değil mi?

REKLAMDAKİ BEBEK, 9 AY 10 GÜN SONRA DOĞAN DARBEYMİŞ!

Savcı Çağlak, senaristlere taş çıkartan bir komplo teorisine de yer veriyor.

“15 Temmuz 2016’daki başarısız darbe girişiminden tam 9 ay 10 gün önce yani 5 Ekim 2015’te Zaman Gazetesi’nin reklam filminde, siren seslerinin duyulduğu bir kent merkezinin kuş bakışı görüntüsünden sonra bir bebek gülümsemesinin ekrana geldiği görülmektedir. Bu tesadüfî olmayan bir darbe mesajıdır…”

Reklamdaki bebek, 9 ay 10 gün sonra doğan darbeymiş! Gel de bu kadar sağlam bir delilin ‘silahlı terör örgütü eylemi’ olduğuna inanma (!)

Savcı, darbeyi 9 ay 10 gün önce haber verdiğini iddia ettiği Zaman’a darbeden 4 ay önce el konulduğunu, bunu bile engelleyemeyenlerin darbenin zamanını tayin ettiklerini iddia ediyor.

YASADIŞI DİNLEME KAYDI VE HAYAL ÜRÜNÜ DİZİLER ‘DELİL’

İddianame’de, yargılanan gazetecilerle uzaktan yakından ilgisi olmayan Hidayet Karaca ile Gülen arasında geçtiği iddia edilen, yasadışı olarak kaydedilip suç işleyerek yayınlanan, evrensel ve ulusal hukukumuza göre delil teşkil etmeyen bir dinleme kaydına da gazetecilere yönelik suç üretmek için yer veriliyor.

İddianamedeki sanıklarla yine uzaktan yakından ilgisi olmayan Samanyolu TV’de yayınlanan ‘Tek Türkiye’ ve ‘Şefkat Tepe’ dizilerinde yer alan tamamen hayal ürünü ifadelerin de ‘örtülü suç talimatı’ olduğunu ve gazetecilerin buna göre yayın yaptıklarını iddia ediyor.

SAVCIYA GÖRE HÜKÜMETTE MUTA NİKÂHI YAPANLAR VAR!

Savcı buradan hareketle, ‘Muta Nikâhı-Geçici Nikâh’ aleyhinde yapılan yayınları suç sayıyor…

Gültekin Avcı’nın, İran’ın muta nikâhını casusluk için kullandığı iddiasını, tutuklu polislerin ‘Acemler yazıyor, uşakları oynuyor’ şeklindeki sözlerinin televizyonlarda yayınlanması terör eylemi olarak sıralıyor.

Savcıya göre bu yayınların amacı, “Bazı hükümet üyeleri ile bürokratların muta nikâhı ile yaşayıp İran ajanlığı yaptığı yönündeki muhtemel operasyonlara hazırlık…”

Bu tespitler somut bir bilgiye dayanarak Savcı tarafından yapılıyorsa vahim, Savcı hükümet üyelerine ‘muta nikâhı’ iftirası atıyorsa çok daha vahim bir vaziyet söz konusu…

HİÇ VAR OLMAYAN BİR GAZETEDEN SUÇ UYDURMAK!

Savcı suçlamalarına zemin hazırlamak için, “Özgür Bugün ile birlikte Özgür Millet gazetelerinin de yasadışı olarak Zaman’ın matbaalarında basıldığı” iddiasında bulunuyor…

Bu bilgilerin de hiçbiri gerçeği yansıtmıyor.

Özgür Bugün gazetesi basın savcılığından izin ile yayın yapan yasal süreli yayındı.

İddianın aksine, ‘Özgür Millet’ diye bir gazete hiçbir zaman olmadı, hiçbir zaman da basılmadı…

Matbaa da Zaman’ın değil, Zaman’ı da basan Feza AŞ’nindi…

Matbaa da yasadığı değil, yasal olarak basım yapıyordu ve basılan ilk 6 sayının 3’er adet kopyaları Bakırköy Basın Savcısı’na düzenli olarak teslim edilmişti…

Ortada suç da, suçlamaya gerekçe bir husus da yok ama 29 gazeteci arkadaşımız ‘silahlı terör örgütü’ suçlamasıyla yargılanıyor ve çoğu yok yere aylardır hapiste maddi ve manevi işkenceye tabi tutuluyor.

[Erhan Başyurt] 22.2.2017 [TR724]

Sıra holdinglere geldi [Semih Ardıç]

Sabancı Holding ve Doğan Yayın Holding’de patrondan sonraki en imtiyazlı koltuklar boşaldı. Zafer Kurtul ve Soner Gedik aynı gün Üst Seviye Yönetici (CEO) görevlerinden istifa etti. Her iki tecrübeli ismin istifasında holdinglere kadar uzanan siyasî baskının payı olduğu iddiası gülüp geçilecek kadar basit bir iddia değil.

Mülkiyet hakkının, teşebbüs hürriyetinin isminin bile hoş bir hatıradan ibaret olması, hükümete yan gözle bakan patronun hapsi boylaması, şirketlere el konulması ve şirketlerin sahip olduğu varlıkların partiden referanslı isimlere haraç mezat satılması artık vaka-i adi sayılıyor. Servet transferi, AKP’nin Varlık Vergisi, ahbap çavuş kapitalizmi veya Saray’ın Türkiye Aile Şirketi (AŞ) modeli… Kavramların yerleşmesi vakit alacak. İleri demokrasiler olan Avrupa Birliği ve Amerika’dan bakıldığında hayretler içinde kalmamak ne mümkün? 21. asırda Hülagüleşmekten hicap duymayanları demokrasi ve hukukun ikame edileceği vakte kadar zabıtlara geçirmek lazım.

BÜTÜN ŞİRKETLER TÜRKİYE AŞ’YE BAĞLANACAK

Ekonomiyi tek adama bağlama projesinin müteşebbis safhasına gelindi. Serbest piyasayı, hukuk devletini, bağımsız kurumları, Ticaret Kanunu’nu sıfırlama pervasızlığını şu ana dek en iyi tarif eden kavram Türkiye AŞ. Doymak bilmeyen bir iştahla başkalarına ait sermayeyi yakınlarına aktarıyorlar. 15 Temmuz 2016’da kendilerine lütfedilen yolda güle oynaya yürüyorlar. Ekonominin tamamı Saray’a bağlandıkça Türkiye AŞ, tsunami misali önüne çıkan her şeyi haritadan silecek. Kehanet ya da fütüristik bir tasavvurdan bahsetmiyorum.

Şirketlere deli gömleği biçildi. Kamulaştırma bile yapılanların yanında çok zarif kalır. Daha iki hafta evvel Hazine, Hazine-i Hassa (Özel Hazine) oluverdi. Milletin canına okuyan garantili ihalelere rağmen doymak bilmeyen hısım-akraba işadamlarına Hazine’yi kefil göstermek için yapılan işleme Varlık Fonu (TVF) ismi verilmesinin hakikatte karşılığı yok. Zira kuruluş ve işleyiş esaslarına bakıldığında TVF’nin dünyadaki emsalleri ile müşterek tek noktası bile bulunamadı. TVF bana, ‘Evde kalan son gümüş takımlarını satıp kumar borcunu ödemeye çalışan mirasyedi’yi hatırlatıyor.

78 milyona adına Hazine’nin mülkiyetinde tutulan 2,3 milyon metrekare arazi, Ziraat Bankası, Borsa İstanbul AŞ, BOTAŞ ve PTT’nin yanı sıra halka açık, amma velâkin Hazine payının da bulunduğu THY, Türk Telekom ve Halkbank gibi milyarlarca lira kıymeti haiz varlıklar, Paralel Hazine’ye bir gecede devredildi. Böylece servet transferinin kamu ayağı tamamlandı. Sırada özel sektör var…

ESRARENGİZ TİPLER PATRONLARI ZİYARET EDİYOR!

AKP hükümeti, Saray’ın ‘Türkiye AŞ’ hayaline kavuşması için elinden geleni ardına koymayacak. Zafer Kurtul ve Soner Gedik’in sürpriz istifaları, en büyük grupların bile kasanın anahtarını artık Ankara’ya teslim etmeye başladığına işaret ediyor.

Geçenlerde önemli bir işadamı 1990’lara geri dönülmesinden endişe ettiğini anlatırken bir-iki anekdot paylaştı:

“O dönemde devletin içinden birilerinin, ekseriyetle bazı paşaların selamı ile birileri gelirdi. Ya para isterlerdi ya da yakınlarına iş. Bazen yönetim kurullarına üye yapmamız için CV gönderilirdi. İhaleler için de mesajlar gelirdi: Girseniz de ısrar etmeyin. O ziyaret ve telefon görüşmelerinde nazikçe söyleseler de direnmemiz halinde başımıza nahoş işler gelebileceği ima edilirdi. 2002’den sonra o isimler ortadan kayboldu. İmalı ziyaretler son buldu. Fakat bugünlerde tarih sanki tekerrür ediyor. ‘Şunu genel müdür yapın’, ‘bu adamı kovun’ veya ‘falanca bizim ahbabımızdır, onunla ortaklık yapın’ gibi telkinlerden bunaldı patronlar. TÜSİAD üzerindeki baskı günden güne artıyor. Kimse sesini çıkaramıyor.”

İşadamının açtığı kapıdan girelim… Turkcell’i, Türk Telekom’u, THY ve kamu bankalarını adım adım ele geçiren, Saray’ yakın isimleri yönetim kurullarına yerleştiren iktidar, gözünü beyaz Türklerin holdinglerine dikti. Hemen hemen aynı taktiklerle devasa holdinglerde evvela idareyi ele geçirecekler. Kayyım atamadan, TMSF’ye devretmeden zahiren hür ve bağımsız şirketleri diledikleri gibi idare edecekler. Gaspa kılıf bulmada son derece mahir isimlerle çalışıyorlar. Bu yüzden yabancıların olup biteni anlaması uzun sürecek. Ortaklar, küçük yatırımcılar, tedarikçiler, bayiler ve çalışanlara gelince. Onlar Türkiye AŞ yolunda dikkate alınmıyor bile. Zira Saray’ın saadeti söz konusu olduğunda hepsi teferruattan ibaret.

İKİ ÖNEMLİ CEO İSTİFA MI ETTİ? YOKSA…

Zafer Kurtul, Akbank’ta genel müdürlük yapmış kariyeri başarılarla dolu. Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Güler Sabancı’nın rica ve tensibi ile başlamıştı CEO’luğa. Uyumlu ve başarılı bir CEO durup dururken niye istifa etsin? Soner Gedik, Hesap Uzmanlığı’ndan Doğan’a transfer olmuştu. Doğan’a milyarlık vergi cezası kesildiği tarihlerde en ön safta mücadele vermişti.

Grubun önde gelen isimleri köşe bucak kaçarken Gedik, tek başına taşın altına elini koymuştu. Aydın Doğan’ın Gedik’i buna rağmen feda etmesi baskının şiddetini ele veriyor. Yoksa sağ kolunu, en fazla itimat ettiği bir ismi durup dururken niçin kapının önüne koysun?

Diğer holdinglere de benzer baskıların yapıldığı konuşuluyor. Direnenlerin ne kadar direnebileceğini tahmin etmek zor. Maalesef iş âlemini, Sarı İnek hikâyesindeki sürünün akıbeti bekliyor. Aslanlar acıktıkça sıradaki inek feda edilecek.

Gün gelecek, ‘O gün o Sarı İneği (Bank Asya, Boydak, Koza İpek, Naksan, Alfemo vd.) vermeyecektik’ denilecek denilmesine de iş işten geçmiş olacak.

[Semih Ardıç] 22.2.2017 [TR724]

Semih Terzi, emir-komuta zincirinin neresinde? [Anazliz: Ahmet Dönmez]

15 Temmuz davalarının başlaması ile birlikte darbe girişimine dair soru işaretleri de çoğalıyor. Sanıkların mahkemelerde yaptığı açıklamalar, şüpheleri güçlendirirken bazı noktalar da Gordion düğümüne dönüşmeye başladı. Gelinen noktada en kilit hal alan kişilerden biri, şehit Astsubay Ömer Halisdemir tarafından öldürülen dönemin Diyarbakır 1. Özel Kuvvetler Tugayı Komutanı Tuğgeneral Semih Terzi.

Son olarak, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Marmaris’te kaldığı otele operasyon yapan timin başındaki eski Tuğgeneral Gökhan Şahin Sönmezateş’in “Emri Semih Terzi’den aldım. Genelkurmay’ın kararı olduğu söylendi” açıklaması, 15 Temmuz’a farklı bir boyut kazandırdı. Aynı davanın sanıklarından eski Binbaşı Şükrü Seymen’in de aynı adresi işaret etmesi ile birlikte Semih Terzi etrafındaki sis bulutu yoğunlaştı.

Artık hayatta olmayan Terzi’nin iddialara cevap verme şansı yok. Ama gerek eşi gerekse diğer darbe sanıklarının açıklamaları, ortada cevaplanması gereken tuhaf ilişkiler ağı olduğunu gösteriyor. En az onun kadar Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, kuvvet komutanları ve Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı da töhmet altında.

‘AKAR DA AKSAKALLI DA İŞİN İÇİNDE DENDİ’

Muğla 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde başlayan Marmaris davasının ilk gününde konuşan Gökhan Sönmezateş, “Oyuna getirildik. Bize emrin Genelkurmay’dan geldiği söylendi. Emir-komuta zinciri içinde yapıldığını düşündük” dedi. Bunun için de Terzi’yi işaret etti. Sönmezateş, Temmuz ayı sonunda tutuklandığı mahkeme ifadesinde de bazı detaylar vermişti. Darbeci Tuğgeneral, yaşananları şöyle anlatmıştı:

“1 Temmuz’da Milsec adlı güvenli hattan, rutinde olduğu gibi Özel Kuvvetler’den Tuğgeneral Semih Terzi beni aradı. Ülkenin zor günler geçirdiğini, rahatsızlık duyduğunu, benim de onun gibi düşünüp düşünmediğimi sordu. Bana ihtilalden bahsetmedi. Ancak bu jargon bizde ihtilali çağrıştırmaktadır. Ben onun gibi başka kimlerin düşündüğünü, Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı Paşa’nın, Genelkurmay Komutanı’nın, diğer kuvvet komutanlarının da bu düşünceye destek verip vermediklerini sordum. Onların da bu şekilde düşündüklerini söyledi. (…) 13 Temmuz’da aynı güvenli hat üzerinden Semih Paşa yeniden aradı. Bu kalkışmanın geçmiştekilere benzer olacağını, ancak çok hızlı gerçekleşeceğini, Cumhurbaşkanı ve kabine üyelerinin öncelikle alınıp mahkemeye sevk edileceklerini, yargılama konularının da çözüm sürecindeki hatalar, rüşvet iddiaları, IŞİD’in her yere elini kolunu sallayarak gitmesi gibi iddialar olacağını söyledi. Görevimin ne olduğunu açık anlatmasını istedim. Kendisinden o tarihte Cumhurbaşkanı her nerede bulunuyorsa oradan alıp refakatçi olarak Ankara’ya getirmek olduğunu öğrendim.”

‘TÜM KOMUTA KADEMESİ DESTEKLİYOR DİYE DÜŞÜNDÜM’

Sönmezateş, 15 Temmuz gecesi operasyon başladığında da ’emir-komuta içinde hareket edildiği düşüncesinin hâkim olduğunu belirterek şöyle devam etti:

“22.30 civarı emir astsubayımın gelerek, TSK’nın ülke bütününde yönetime el koyduğunun Genelkurmay sitesi üzerinden açıklandığını söyleyince ben işlerin doğal seyrinde gittiğini düşünmeye başladım. Operasyona katılacak MAK ekibi ile Özel Kuvvetler’i bir araya topladım. TSK’nın ülke bütününde yönetime el koyduğunu, bundan sonraki emirlerin Genelkurmay Başkanı tarafından verileceğini duyurdum. Hem Semih Paşa’nın telefondaki sözleri hem de Genelkurmay’ın internet sitesinde yapılan bu açıklama üzerine bende taşlar yerine oturdu ve bu girişimi Genelkurmay Başkanı ile birlikte tüm kuvvet komutanlarının desteklediği düşüncesine kapıldım.”

MAK subayları ile birlikte Marmaris operasyonuna katılan Özel Kuvvetler timinin başındaki Binbaşı Şükrü Seymen de benzer şeyler söyledi:

“14 Temmuz’da Semih Paşa beni telefonla aradı. 12 kişilik tim seçmemi, daha sonra Gökhan Paşa ile irtibata geçmemi söyledi. Bu emri sorgulamadan yerine getirdim. Cuma günü Gökhan Paşa ile Hava Harp Okulu’nun misafirhanesinde buluştum. Kendisi bana TSK’nın darbe yapacağını söyledi ama bize verilecek görevin ne olduğunu belirtmedi. Silah ve teçhizatları kendisinin temin edeceğini söyledi. Benim yaptığım tek şey Gökhan Paşam ve Semih Paşam tarafından bana verilen görevi yapmaktı. Bize verilen görev, Cumhurbaşkanını sağ salim Ankara’ya götürmekti.”

‘EŞİMİN TELEFONUNDAN BANA MESAJ ATILDI’

Bir başka darbe davasında tutuklu sanık olan Semih Terzi’nin eşi Nermin Terzi ne söylemişti, hatırlayalım. 26 Ocak 2017 tarihinde Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmada konuşan Nermin Terzi, şunları kaydetmişti:

“13 Temmuz’da eşimin telefonundan ‘Nursel Hanım’ı (Zekai Aksakallı’nın eşi) ara, annemin hasta olduğunu söyle ve Ankara’ya gelmemi iste. Mesajı hemen sil.’ mesajı geldi. Eşimin Ankara’ya gelmek için beni aracı kılacağını düşünmediğimden tereddüt ettim. Yine de Nursel Aksakallı’yı aradım, kayınvalidesinin sağlık durumunu sordum. ‘Benim kayınvalidemin de şeker hastalığı var.’ dedim. Ama eşimin Ankara’ya gelmesiyle ilgili bir ifade kullanmadım. İzin mevzusunu konuşmadık. Daha sonra mesajı onun atıp atmadığını anlamak için hemen eşimi aradım. Ona mesajdan hiç bahsetmedim. ‘Nursel Hanım’ı aradım, annemin hasta olduğunu söyledim.’ dedim. O da bana ‘Neden aradın Nursel Hanım’ı? Annem hasta mı ki?’ diye sordu. Bunun üzerine mesajı onun yazmadığını anladım. Bir şekilde biri onun adına yazmış ancak bunu konuşmadım çünkü 24 Temmuz’da Ankara’ya gelecekti, o zaman konuşuruz diye düşündüm.”

Nermin Terzi, eşinin ölüm belgesinde ölüm saatinin 15 Temmuz 2016, saat 23.30 olarak yazıldığını ancak eşinin 16 Temmuz’da kendisine mesaj attığını da öne sürdü. “Nasıl 15 Temmuz’da ölür, 16 Temmuz’da bana mesaj atar?” diye sordu. Bunun ardından ölüm belgesinin sahte olduğundan şüphelendiğini ve belgenin altında doktor olarak imzası olan GATA komutanını araştırdığını anlattı. Kendisi de doktor olan Nermin Terzi, GATA’ya gidip raporu tanzim eden doktoru sorduğunu ama kimsenin tanımadığını aktardı. Daha sonra bir kere de telefonla GATA santralini arayıp o doktorla görüşmek istediğini söylediğini, bu kez de “Burada böyle bir doktor yok” cevabı aldığını paylaştı.

‘AKSAKALLI, UÇUŞ YASAĞINA RAĞMEN TERZİ’Yİ UÇAKLA DİYARBAKIR’DAN GETİRTTİ’

Semih Terzi ile ilgili fotoğrafı daha da karmaşık hale getirense 6 Şubat 2017 tarihli duruşmada, Özel Kuvvetler’e bağlı eski subayların anlatımları oldu. Özel Kuvvetler Komutanlığı Etimesgut Özel Hava Alay Komutanlığında meydana gelen olaylara ilişkin açılan davada yargılanan Pilot Binbaşı Mehmet Sağlam ve eski Binbaşı Hüseyin Çakıroğlu, Semih Terzi’nin o gece bizzat Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı’nın emriyle Diyarbakır’dan özel olarak getirildiğini ileri sürdü. Üstelik 15 Temmuz günü saat 17.30 sularında bizzat Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın emriyle bütün birliklere uçuş yasağı emrinin geçilmesine rağmen.

Aksakallı’nın uçuş yasağına rağmen zorla uçak kaldırtıp Semih Terzi’yi Diyarbakır’dan Ankara’ya getirttiğini ve sonra yine emirle helikopterle Gölbaşı’ndaki Özel Kuvvetler Komutanlığı’na götürttüğünü iddia etti. Kısa süre sonra da orada çıkan bir çatışmayla Semih Terzi’nin öldürüldüğü açıklandı.

‘TATAN’IN O GECEKİ BÜTÜN TELEFON KAYITLARI İNCELENSİN’

O gece Terzi’yi taşıyan helikopteri kullanan Mehmet Sağlam, “Özel Kuvvetler Komutanı Tümgeneral Zekai Aksakallı ve Özel Hava Alay Komutanı Albay Ümit Tatan kesinlikle işin içindeydi, darbeden haberdardılar.” iddiasında bulundu. Her iki isimden de şikâyetçi oldu. Sağlam, “Uçağın Ankara’dan kalkışı, Diyarbakır’a varışı, tekrar oradan havalanıp Ankara’ya gelişi ile ilgili tüm konuşma kayıtlarının incelenmesini istiyorum. Saat 20.00 ile 23.30 arasında Tatan’ın telefon kayıtlarının incelenmesini istiyorum. Kimlerle görüştüğü araştırılsın” talebinde bulundu.

Aynı davada yargılanan Binbaşı Hüseyin Çakıroğlu, olay günü nöbetçi subay olduğunu belirterek şunları dile getirdi:

“Saat 19.30 sıralarında Özel Kuvvetler Komutanlığı’ndan uçuşların yasaklandığı yönünde emir geldi. Alay Komutanı Ümit Tatan, bizim de anlam veremediğimiz bir şekilde Semih Terzi’yi getirmek için havalanan uçağın kalkışını takip etti. Uçuş yasağı hatırlatılmasına rağmen, ‘Bu uçuş için izin aldık. Bunun dışında uçuş olursa bana haber verin’ dedi. 20.45’de beni aradı ve 21.15’de uçağın kalmasını istedi. Zekai Aksakallı ve Ümit Tatan’ın saat 23.30 sıralarına kadar darbe girişiminden haberlerinin olmaması mümkün değil.”

‘OYUNA GETİRİLDİK, TUZAĞA DÜŞÜRÜLDÜK’

Şimdi tekrar başa, Gökhan Şahin Sönmezateş ve Şükrü Seymen’in “Emri Semih Terzi’den aldık” açıklamalarına dönüp parçaları birleştirelim. İddiaya göre Terzi, her iki subaya da “Bu, Genelkurmay’ın emir komuta zinciri içinde yapacağı bir müdahale. Genelkurmay Başkanı da Özel Kuvvetler Komutanı da herekatın içinde” diyor. Aynı Terzi, darbe akşamı Diyarbakır’da. Uçuş yasağına rağmen Özel Kuvvetler Komutanı’nın özel emriyle önce Ankara’ya, sonra da Gölbaşı’na getirtiliyor.

Kısa süre sonra da çatışma yaşanıyor, telsizlere “Ateş edin” emri düşüyor ve Semih Terzi, Ömer Halisdemir tarafından öldürülüyor. Darbenin en önemli menfi figürlerinden biri oluyor. Sonra da Halisdemir şehit ediliyor ve darbenin en önemli kahramanlık sembolü haline geliyor. Buna bir de Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın, Ankara 14. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderdiği soruşturma raporunda, Halisdemir’i şehit eden Üsteğmen Mihrail Atmaca’nın, ayaklanmayı bastıran kahraman askerlerden biri olarak anlatılmasını da ekleyelim.

At izinin it izine karıştığı, oyun içinde oyunun oynandığı, kanlı ve kalleş bir gecenin tek bir parçası bu. O parçanın Marmaris ayağıyla ilgili Sönmezateş’in önceki gün söylediklerini de tekrar hatırlayalım:

“Ankara’dan aldığım emir ile Marmaris’e geldim. Tuzağa düşürüldük. Bütün dünya Cumhurbaşkanı’nın İstanbul’a gittiğini bilirken, biz oraya gönderildik. Oyuna geldik. Çünkü 15 yaşındaki bir çocuk bile böyle bir plan yapmaz. Bu görevi ben yapmış olsaydım, ya görevi başarır ya da görevi kabul etmezdim. Şu andaki hesabım, ‘Bizi kim yanılttı ve (Marmaris’e kalkıştan önce) 4 saat bizi kim bekletti?’ sorusunun cevabını bulabilmek.”

[Ahmet Dönmez] 22.2.2017 [TR724]