Hacc’ın Hatırlattıkları [Mehmet Ali Şengül]

Zaman süratle dönüyor, göz açıp kapamadan yine Hac mevsimi geldi. Milyonlar gözyaşlarıyla Mevla’nın davetine icabet ederek yollara koyuldular.

Her ne kadar bu yıl yine alem-i İslam, hususiyle ülkemiz için hüzünlü bir hac da olsa, Rabbimiz’in emri olan bu vazifeyi mükelleflerin ifâ etmesi gerekmektedir.

Her ibadette olduğu gibi, Hac da Allah (cc) emrettiği için yapılır. Hiç bir şeye alet edilemez, edilmemelidir. Sadece Allah’ın rızası gözetilerek kulluk vazifemizi ifa edip, perişan durumda olan Alem-i İslam’ın yüz karası durumuna düşürülmüş, Ümmet-i Muhammed’in (sav) vahdeti, kardeşliği için, duaların reddedilmediği, nice makbul ibâdın gözyaşı döktüğü o mübarek beldede olanlar orada, bizler de  bu niyetle bulunduğumuz yerlerde ellerimizi açıp dualarımızı bu niyetle yapmalı ve gözyaşı dökmeliyiz. 

Bu duygu, bu niyet ve bu düşünceyle mahşeri sembolize eden Arafat’ta vakfede ve kefene benzeyen ihramlar içinde diğer bütün ibadetleri yaparken, Hâkimler Hâkimi Allah huzurunda olunduğu unutulmamalıdır. 

Bakara suresi 197. ayette, “Hac malum aylardadır. Kim o aylarda haccı ifaya azmederse, bilsin ki hac esnasında ne cinsel yaklaşma, ne günah sayılan davranışlarda bulunma, ne de tartışma ve sürtüşme caiz değildir. Siz hayır olarak her ne yaparsanız, Allah mutlaka onu bilir. Azıklanın ve bilin ki azığın en hayırlısı kötülüklerden korunmadır. Öyleyse bana karşı gelmekten korunun ey akıl sahipleri!” buyrulmaktadır.

O belde-i Mübarek’te yapılacak dualar dünyayı talep etmekten daha ziyade, ahirete müteallik olmalıdır. Hususiyle mağdur, mazlum ve mahkum ehl-i imanın necatı adına gözyaşları döküp, Yüceler Yücesi Allah’a dua ve niyazda bulunulmalıdır.

Bakara suresi 200-201 ve 202 ayetlerinde “... Bazı kimseler, ‘Ey Yüce Rabbimiz, bize vereceğini bu dünyada ver!’ derler. Bunların ahirette nasipleri yoktur.” 
“Bazıları da, ‘Ey Yüce Rabbimiz, bize bu dünyada da iyilik ve güzellik ver, ahirette de iyilik ve güzellik ver ve bizi cehennem ateşinden koru!’ derler.” 
“İşte bunlar kazandıkları şeylerin hayır ve bereketlerini fazlasıyla görürler. Allah hesapları çok çabuk görür.”

Yeryüzü kendisine mescid, Mekke-i Mükerreme mihrab, Medine-i Münevvere Minber, Mü’minlerin en son ve en yüce imamı, bütün insanlığın hatibi, kainatın yaratılış vesilesi Efendimizin (sav) huzuruna çıkarken edeple, derin bir huşu ve huzurla, tefekkür ve tezekkür ile çıkmak, bizler kimiz? Nereden gelip nereye gidiyoruz? Vazifemiz nedir? Dünyayı imar etme adına sınır tanımadan, haram helal demeden keyfimize göre yaşamak mı? Yoksa ölümle sona erecek, muvakkaten misafir olduğumuz şu dünyayı ahiret hayatımız adına bir pazar olarak değerlendirmek mi?

Hüccac, Allah ve Resulü’nün (sav) huzurunda derin bir murakabe ve muhasebede bulunarak, Allah’ın sonsuz Rahmet ve mağfiretinden istifade etmeye sebep ve şefaatçi yapmak üzere, O’nu (sav) Salat-ü Selamlarla selamlayıp, gözyaşları ile günahları yıkamaya çalışmalı, duygu ve düşünceleri  orada bırakarak edeple vedalaşıp ayrılmalıdır. 

Hayatta bir veya birkaç defa Allah’ın lutfettiği, ahiret hayatı adına en büyük kazanç vesilesi olan Hac ve umreyi bir seyahat olarak değil, derin bir ibadet şuuru ve neşvesi içinde; dedikodudan, gıybetten, zamanı israftan, her gün çarşı pazar dolaşmaktan uzak kalarak, fırsatları değerlendirip ve ahiret hayatı adına yatırım yapılmalıdır.

Bu vesileyle şu önemli hususları hatırlatmakta yarar var. O mübarek beldede kimsenin eksik ve kusurunu görmemenin yanında, kendi eksik ve kusurlarımızı telafi etmeyi esas almalıyız. Gayri ihtiyari gözümüze takılan olumsuz hadiseler olursa, tatlı dil güler yüzle kimseyi rencide etmeden, muhataba sevap kazandırma niyetiyle hatırlatma yapılabilir. 

Hac yaptığım bir dönemde yanımda İslam’a yeni adım atmış bir genç vardı. Sarıklı cübbeli, düzgün kıyafetli tanımadığım bir zat, yanımdaki gence, tavaf ve say’dan sonra saçlarını tamamen kestirmediği için, sert bir ifadeyle ‘senin haccın katiyen olmadı’ deyince, gencin müthiş morali bozuldu. Nezaketli ve makul bir ifadeyle o zata müdahalede bulundum. Sonra gence dönüp, ‘Merak etme, inşaallah haccın makbuldür’ deyip gencin elinden tutup ayrılırken; o zat münakaşa havasına girince, ‘Biz buraya kavgaya değil ibadete geldik deyip süratle ayrıldık. Manzaraya şahit olan bir dostumuz daha sonra bize, o zatın bir gün sonra, kendi hata ettiğini anlayarak, özür dilemek için sizleri çok aradığını ifade etti ama, gerçekleşmedi. 

Orada ibadet, zikir, fikir, dua, Kur’an ve ilimle meşgul olarak değerlendirip altın değerindeki zamanı çarşı pazarda hergün katletmemeli... İbadetleri meşru mazeretlerin dışında Harem-i Şeriflerde cemaatle kılmayı ihmal etmemeli... Tavaf ve Say yaparken dünya kelamı konuşmayıp, sanki Efendimizle (sav) hac yapıyor şuuruyla hareket etmeli... Ve Allah’a hesap veriyor şuuru içinde Mevla’yı görüyor gibi gözyaşı dökülmeli, yalvarıp yakarılmalıdır...

Hac, ilk mabed olan Kabe’yi ziyaret ve tavaf, Arafat’ta vakfede bulunmaktır. Aynı zamanda kulun büyük Mahkeme’de hesaba çekilmeden evvel hesabını yaptığı ve halini Allah’a arzettiği mahşeri temsil eden yerdir.

Hac, gönüllerin yıkandığı, ruhların kanatlandığı, vicdanların itminana kavuştuğu yerdir. Allah’ın nice basireti açık kulları vardır ki, orada dünya gözünden silinir, ötelere perdeler açılır. Resulullah (sav) ve Ashab-ı Kiramla buluşulur. Minada, Hz.İbrahim ve Hz.İsmail Efendilerimizle selamlaşırlar.

Mü’min, hiçbir zaman bilhassa orada kalp kırmaz, gönül yıkmaz. Şüheda-i Bedir ve Uhud’la ve bütün Sahabe Efendilerimizle omuz omuza olmanın gayreti içinde bulunur ve bulunmalıdır. 

Rengi, dili ne olursa olsun, hangi ülkeden gelirse gelsin, fakir zengin, genç ihtiyar, hasta sıhhatli  bütün ehli iman kardeşlerimizin Cenab-ı Hakk haclarını mebrur eyleyip,  iki cihan saadetine vesile olması dua ve dileğiyle...

[Mehmet Ali Şengül] 25.8.2017 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com

İtaat Sırrımız [Bârân]

KUL İTAAT EDER DE, ALLAH ECRİN VERMEZ Mİ?
İSYAN EDENLERE DE, DAREYNDE ÇEKTİRMEZ Mİ?

MELEKLER BİR AĞIZDAN ‘’ETAĞNA’’ DEMEZLER Mİ?
BUNU DUYAN ŞEYTANLAR, TOPTAN KAHRETMEZLER Mİ?

ENBİYANIN ŞEREFİ, İTAATTEN GELMEZ Mİ?
ŞÜHEDAYA MAKAMI, YÜCE ALLAH VERMEZ Mİ?

İTAAT ZOR OLSA DA, KULU ÂBÂD ETMEZ Mİ?
ALLAH’A İSYAN ETMEK, KULU BERBÂD ETMEZ Mİ?

İSYAN ETMEKLE ŞEYTAN, HER ŞEYİ KAYBETMEZ Mİ?
TÖVBEKÂR OLAN ÂDEM, TEKRAR GERİ DÖNMEZ Mİ?

ZULÜM DE BİR İSYANDIR, İNSAN OLAN BİLMEZ Mİ?
ALLAH ZALİMİ SEVMEZ, HİÇ AKLINA GELMEZ Mİ?

İSYANLA MEŞGUL KULLAR, SONUNU DÜŞÜNMEZ Mİ?
TÜKETİLEN BU ÖMRÜN, HESABI VERİLMEZ Mİ?

ANALAR VE BABALAR, SAYGIYA HİÇ DEĞMEZ Mİ?
HİZMET EDEN EVLATLAR, CENNETLERE GİRMEZ Mİ?

BU İMTİHAN DÜNYASI, İTAATA DEĞMEZ Mİ?
İSYAN EDEN KULLARI, ALLAH REZİL ETMEZ Mİ?

İTAAT EDEN KULLAR, BAŞA TÂÇ EDİLMEZ Mİ?
MELEKLER DE ONLARA, ÇOKÇA DUA ETMEZ Mİ?

EBEDÎ HAYAT İÇİN,  İTAAT GEREKMEZ Mİ?
İSYANKÂR OLAN RUHLAR, CEZASINI ÇEKMEZ Mİ?

[Bârân] 25.8.2017 [Samanyolu Haber]
baarankara53@gmail.com

Kimin dediği olacak? [Safvet Senih]

“İnsan Denen Meçhul” isimli eseriyle Nobel armağanı kazanan Alexis Carrel diyor ki: 

“Dua, bir kimsenin ortaya koyacağı en güçlü enerji türüdür. Bu,yerçekimi kadar gerçek bir güçtür. Bir doktor olarak, diğer bütün tedaviler tesirsiz kaldıktan sonra hastalıklarını ve melankolilerini dua gayretiyle yenen insanlar gördüm. Dua, radyum gibi ışıklı ve kendi kendini yenileyen bir enerjidir... Dua ederken insanlar, her türlü gücünün hudutsuz kaynağına hitap ederek, kendi sınırlı kudretlerini çoğaltmaya çalışmaktadırlar. Dua ederken, kainatı çevreleyen büyük kudrete bağlanıyoruz. Bu kudretin, bizim istirhamlarımıza tahsis edilmesi için dua ediyoruz. Niyazda bulunurken bile, beşeri noksanlarımız tamamlanmış, kuvvetlenmiş olur ve zinde bir hâl alırız. Dua sırasında ne zaman Allah’ın adını ansak, beden ve ruhça daha iyiye doğru değişiriz. Hiçbir erkek veya kadının, bir an olsa bile dua etmekle, iyi bir netice almaması mümkün değildir.”

Peygamber Efendimizin (S.A.S.) sahabelerinden olan Ebu Muallak isimli bir zât vardı. Ebu Muallak ticarî ortaklık kuran, dürüst ve takva sahibi bir kimseydi. Bir gün yola çıkmıştı. Karşısına silahlı bir haydut çıktı ve kendisine ‘Neyin varsa, çıkar ver. Seni öldüreceğim!’ dedi. Ebu Muallak, ‘Eğer maksadın mal ise, al götür hepsini’ dedi. Ama haydut, ‘Hayır, ben yalnızca senin canını istiyorum!’  deyince,  Ebu Muallak, ‘Öyleyse, bana izin ver de bir namaz kılayım’ dedi. Haydut, ‘İstediğin kadar namaz kılabilirsin?’ dedi. Ebu Muallak namazını tamamladıktan sonra Allah’a yönelerek üç defa şöyle niyaz etti: ‘Ey kalblerin Sevgilisi, en büyük Arşın Sahibi, ey dilediğini yapan Allah'ım! Ulaşılamayan izzet ve şerefin, olağanüstü saltanatın ve Arşını ihata eden Nurunun hürmetine beni şu hırsız haydutun şerrinden korumanı diliyorum. Ey darda kalanların imdadına yetişen Allahım! Yetiş imdadıma, kurtar beni!’

Ebu Muallak duasını bitirir bitirmez, elindeki mızrağı kulağının hizasında tutan bir süvâri çıkageldi. Süvarî, o haydutu yakaladı ve öldürdü. Ebu Muallak, kendisine dönen süvariye: ‘Sen de kimsin? Kimsin sen? Yoksa Allah, senin vesilenle mi beni bu hayduttan kurtardı?’ dedi. Süvâri şöyle cevap verdi: ‘Ben dördüncü kat semâdanım. Sen ilk duanı yapınca, semânın kapılarının çatırdadığını duydum. İkinci defa dua ettiğinde, gök sâkinlerinin arbedesini işittim. Üçüncü kere dua ettiğini duyunca, ‘Zorda kalan biri dua ediyor’ denildi. Bunu duyduktan sonra, Cenab-ı Hak’tan beni o zâlim adamı öldürmeye memur etmesini niyaz ettim. Allah Taâlâ da, isteğime: ‘Bilesin ki, abdest alıp dört rekat namaz kılan ve bu duayı yapanlara, darda kalsa da, kalmasa da yardım  ederim.’ Buyurdu.” (İbn-i Hacer, el-İsâbe, 4/182)  

Gerçekten tevhîdî bir anlayışla Allah’a yalvaran herkese kapılar açılıyor. Yabancılardan da misal vermek isterim: Mrs. L. G. Beaird, büyük bir fâcia ile karşılaştığı zaman, diz çöküp şu sözleri söylemek suretiyle huzur ve sükûna kavuştuğunun farkına vardı. “Allah'ım! Benim dediğim değil, Senin dediğin olacak.”

Mrs. Beaird’in küçük oğlu menenjit olmuştu. Ümitler yok oluyordu. Doktor kurtulma ihtimalinin dörtte bir olduğunu söylüyordu. Bildikleri başka bir doktor varsa, konsültasyon için çağırmalarını  istedi. Mrs. Beaird diyor ki: “Eve dönerken, kocam, nihayet dayanamadı ve yumruğunu direksiyona vurarak: ‘Bu çocuktan ümidimi kesemem!’ dedi. Siz bir erkeği ağlarken gördünüz mü? Hiç de hoş bir şey değil. Arabayı durdurduk ve meseleyi yeniden görüştükten sonra, bir mabede gidip, şayet Allah, çocuğumuzu almak istiyorsa, onun arzularına tevekkül ile boyun eğeceğimizi söyleyerek dua etmeye karar verdik. Diz çöktüm ve gözyaşları arasında dua ettim: ‘Allahım! Benim dediğim değil, Senin dediğin olacak!’  Bu sözleri mırıldandığım anda, kendimi daha iyi hissetmeye başladım. Uzun süredir hissetmediğim bir huzur duygusu kapladı içimi. Eve gelinceye kadar, yolda hep tekrar ettim: ‘Allahım! Benim dediğim değil, Senin dediğin olacak.’ 
O gece bir haftadan beri ilk defa, derin bir uyku uyudum. Birkaç gün sonra, doktor telefon ederek oğlumuz Baby’in tehlikeyi atlattığını söyledi. Bugün sahip olduğumuz dört yaşındaki sıhhatli yavrumuz için Allah’a şükrediyorum.”

“Bazıları, yani bazı erkekler duayı, niyazı  kadınlar, çocuklar ve din adamlarına mahsus, bir şey telakki ederler. Kendi başlarına mücadele eden “yiğit”  erkekler olduklarını söyleyerek övünürler. Halbuki bilseler ki, nice yiğit erkekler her gün dua ederler ve başarılarının kaynağından bu dua ve niyazlar vardır.”

Çoğumuz duanın edep ve âdâbını bilmiyoruz… Çünkü, kulluğumuzu, küçüklüğümüzü bilmiyor, hâşâ emir verir ki, Allah’tan isteklerde bulunuyoruz. İstediklerimiz olmayınca da bize hiç yakışmayacak şekilde  isyanvârî sözler söylüyoruz. Halbuki biz Cenab-ı Hakk'ın icraatındaki sır ve hikmetleri hiç bilmiyoruz. Onun için şöyle buyruluyor: “Eğer hak ve gerçek, onların, keyiflerine, heva ve heveslerine tâbi olsaydı, göklerin de, yerin de, oralarda yaşayanların da düzenleri bozulur, yıkılıp giderlerdi.” (Müminun Suresi, 23/71)

Elbette Allah’ın dediği olacak!.. Biz Onun icraatındaki derin hikmetleri, sonsuz ilim ve takdirinin nasıl güzellikler  meyve vereceği gerçeğini sınırlı bilgimiz,  dar düşüncelerimiz ve sönük aklımızla kestiremeyiz ki… Elbette her zaman O’nun dediği olacak!.. 
  
[Safvet Senih] 25.8.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Her şey O’ndan [Faik Can]

Cenab-ı Allah hikmetler yurdu olan bu âlemde genellikle neticeleri sebeplere bağlamıştır. Fakat bu sebepler kendilerine bağlanan neticeleri asla yüklenemezler. Hatta onları asla izah da edemezler ama yine de sebepler neticeler için birer mazeret ya da Hocaefendi’nin ifadesiyle “şart-ı âdi” olarak vardır.

İnsan da bu sebeplerden önemli bir tanesidir ama irade ve şuur sahibi olması hasebiyle yaptıklarından sorumludur. Bu yönüyle diğer sebeplerden farklıdır. Aynı zamanda insan fiillerinin ve eserlerinin de failidir. Fail derken vücut veren, yaratan manasını kastetmiyoruz. Zira vücut verme ve yaratma bütün sebeplerin bir arada bulunmasına ve tam bir illetin varlığına bağlıdır. Mesela, herhangi bir otun bile varlığı yerkürenin, toprağın, suyun, havanın, tohumun, güneşin, gece ile gündüzün, mevsimlerin yani yerkürenin düzenli hareketlerinin, güneş sisteminin, kısaca bütün kâinatın varlığına bağlıdır. İnsan bütün bu sebepleri tek başına hazır edemez. O sebeplerin hepsi insandan bağımız olarak vardır ve o şekilde çalışır.

Ayrıca insan bir şey ortaya koyarken o iş için gerekli aletleri, malzemeyi ve kendi bedenini kullanır. Bu ise o aletlerin, malzemelerin ve bedenin bütün organlarının insanın hizmetine musahhar kılınmış ve kullanıma hazır bir şekilde yaratılmış olmasını gerektirir. Yine bütün teşebbüslerinde insanın sağlıklı olması ve kâinatın, eşyanın mevcut konumunu koruyor olması lazımdır. Güneş her gün doğmalı, hava her zamanki gibi temiz olmalı, toprak bereketiyle insana ihtiyaç duyacağı gıdaları bir tablacı gibi takdim etmeli vs… Hâsılı, en basit fiillerinde bile insana düşen pay milyarda bir bile değildir ve insan ancak bu kadarını yapabilir.

Yaptım, ettim, başardım!

İşte insanın “yaptım, ettim, yazdım, anlattım, bitirdim, başardım, tamamladım…” vb ifadelerle kendine atfettiği fiil ve eserlerindeki payı incir çekirdeğinin bütün incir ağacında meydana gelen harikulade işlerdeki payından daha fazla değildir. O ağaçta her bahar mevsiminde yeşillenen binlerce yaprakta, yüzlerce kasayı dolduran muhteşem incirlerde ve her sene biraz daha gelişip serpilen koca ağaçta küçücük incir çekirdeğinin ne kadar müdahalesi vardır! Olan biten her şeyi insanın kendine mâl ederek anlatması, kuru üzüm çubuğunun asmadaki salkım salkım üzümlerin tamamını sahiplenmesi gibi komik bir iddia olur. Kaldı ki incir çekirdeği ve asma çubuğu iradesiz olmaları, dolayısıyla Allah’ın emirlerine tam itaat etmeleri sebebiyle, onlarla hâsıl olan netice insanın eserlerinden çok daha mükemmel olur.

Bir diğer önemli nokta da şudur; insan nefsi hayırdan ziyade şerre meyillidir. Bundandır ki insan Allah rızası istikametinde ortaya koyacağı davranışlarda her zaman ilâhî teyide ve yardıma muhtaçtır. Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) sık sık “Allah’ım Sen’i anmak, Sana hakkıyla şükretmek ve Sana en güzel şekilde ibadet edebilmek hususunda bana yardım et!” diye dua etmesi de bundandır. Bu teyit ve yardım hidayet şeklinde olur. Bu da insanın seviyesine göre bazen kalbe bir ilham veya teşvik gelmesiyle, bazen bir hayırhahın yüreklendirip cesaret vermesiyle ya da insanın hayır için gerekli zemini hazır bulmasıyla olabilir. İnsan, zamanla kalbinde derin bir ibadet iştiyakı duyabilir. Kendisini dua ve evrada karşı tarifsiz bir arzu ve istek içinde hissedebilir. Ya da daha ileri seviyede Efendimiz’in ifade buyurdukları gibi “Namazdan, her türlü cismani zevkten fazla lezzet alacak” şekilde bir kıvama erişebilir. İşte nefsin bütün itirazlarına rağmen hayır için iradesinde bulduğu kuvvet ve iç dünyasında eriştiği seviye insana olan ilahi teyidin neticesidir.

Şer işleyen insan ise hayra yönelik ilâhî tecellileri ve kendisine verilen hayır temayülünü nefsin şerre olan meyline alet eder. Yemek pişirsin, madenleri eritip insanlığın yararına kullansın, farklı ürünleri üretip istifade etsin diye verilen ateşi insan, ormanları, evleri ve ülkeleri yakmakta kullanırsa şer üretmiş olur. Helal rızık kazanıp fazlasıyla muhtaçlara yardım etsin, hayırlı hizmetlerde harcasın diye kendisine verilen malı, mülkü insanın kumarda, içkide, fuhşiyatta ve zararlı işlerde kullanması da böyledir. Onu işlediği şerre Allah yönlendirmemiştir. Tam tersine şerden sakındırmış, zaman zaman ilâhî azapla tehdit etmiş ve olumsuz örnekleri de göstererek uyarmıştır. Dolayısıyla hayır için yaratılan bir şeyi su-i istimalle veya kötü niyetle şerre kullanan insan, murad-ı ilâhînin rağmına hareket ettiği için yaptığından bizzat sorumludur.

Sana düşen, övünmek değil istiğfar etmektir

İnsan için hayrı dileyen, onu hayra yönlendiren ve hayra orantısız dünyevi uhrevi mükâfatlar veren Allah’tır. Ayrıca insanı bu konuda rehbersiz, kitapsız ve mürşidsiz bırakmamıştır. Çoğu zaman önüne çıkardığı sevimli tevafuklarla O (c.c), insanı şerden kurtarır. Bu sebeple de hayırlar tamamıyla Allah’tandır.

Şu halde, her durumda kendinden sadır olan müspet fiiller ve eserler, bilhassa hayırlar için insan gururlanma ve övünme hakkına sahip değildir. Eğer insan hayırlarını ve güzel davranışlarını kendinden bilirse Allah’a ait bir şeyi gasp etmiş ve onu kıymetten düşürmüş olur. Çünkü bir işin veya eserin onu Cenab-ı Allah’a atfetmekle kazanacağı kıymet, elbette insana atfetmekle kazanacağı kıymetten fazla olacaktır. İnsana düşen, hayırlı işler ve muvaffakiyetler için hiçbir zaman gurur duymak ve övünmek değil, şükretmektir. Bütün hayırların hakkı şükürdür.

Allah’ın kendisini kullanarak ortaya koyduğu hayırlarla tanınmayı, bilinmeyi, alkışlanmayı istemek yerine tevazu, mahviyet ve hacâlet içinde olmak mü’mine en çok yakışandır. Gururlanıp kibirlenmek bir yana, nimet Sahibinin Yüceliği, nimetin büyüklüğü karşısında kendi küçüklüğünün idrakiyle iki büklüm olup yüz yere sürmelidir. İnsanın hakkı methedilmeyi, alkışlanmayı istemek değil, istiğfardır, tevbedir. Çünkü insan hayırların kaynağı olmadığı gibi, Allah’ın her zaman mükemmel olarak bahşedeceği hayırları, kendini işin içine karıştırarak ve istidadındaki başka noksanlıklar sebebiyle noksanlaştırır, onların mükemmeliyetine mani olur. Bu sebeple insan, “ben olmasaydım belki daha mükemmel olurdu” düşüncesiyle nimete karşı hem şükür hem de istiğfar etmelidir. Kendini nefyedip sıfırlayabildiği, sufiyane tabirle “aradan çekilebildiği” müddetçe insan, nimetlere ve hayırlara daha mükemmel vesilelik ve İlâhî tecellilere ayinedarlık yapacaktır.

İddia ve kendini gösterme gayreti, güzellikler üzerinde çirkin ve siyah lekeler oluşturmanın dışında hiçbir işe yaramayacaktır. Mü’min için ortaya konan Nebevî tarifte “Görüldüğü zaman Allah’ı hatırlatır” denmesinin sebebi de bu lekesiz ve kirlenmemiş ayinedarlıktır. Bediüzzaman “Senin kemalin kendini görmede değil, Allah’ı görmededir” sözleriyle nefse haddini ve duracağı yeri bildirmektedir.

[Faik Can] 25.8.2017 [TR724]

Aksakallı terörist mi? [Ahmet Dönmez]

“15 Temmuz 2016 günü 14.00’de Genelkurmay’da yapılacak yıllık terörle mücadele toplantısına katılmak için Özel Kuvvetler Komutanlığı Kışlasından (Oğulbey/Gölbaşı) öğlen sularında ayrıldım. Semih Terzi, öğleden önce babasının rahatsızlığını ifade ederek izin talebinde bulundu. O güne planlı Özel Kuvvetler kurye uçağından istifade ederek gelmesine müsaade ettim.” (Zekai Aksakallı, savcılık ifadesi)

“Alay Komutanı Ümit Tatan, bizim de anlam veremediğimiz bir şekilde Semih Terzi’yi getirmek için havalanan uçağın kalkışını takip etti. Uçuş yasağı hatırlatılmasına rağmen, ‘Bu uçuş için izin aldık. Bunun dışında uçuş olursa bana haber verin’ dedi.” (Pilot Binbaşı Hüseyin Çakıroğlu, ÖKK Etimesgut davasının 6 Şubat 2017 tarihli duruşması)

“Ardından Aksakallı, Ümit Koçak’ı aradı. ‘Birliğe giriş çıkışları durdurun, Semih Terzi haricinde kimseyi içeri almayın’ dedi. Koçak bunu bana iletti.” (Albay Ümit Bak, 7 Haziran 2017, Ankara 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde verdiği ifade)

“Zekai Aksakallı, ‘Semih Terzi hariç hiçbir general içeriye girmeyecek, kışlaya giriş çıkışları kapatın’ emrini verdi.” (Yarbay Mehmet Ali Çelik, 24 Nisan 2017, Ankara 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde verdiği ifade)

“Yüzbaşı Volkan Vural Bal, Zekai Paşa’nın talimat verdiğini, Semih Terzi dışında kimsenin kışlaya alınmayacağını söyledi” (Aksakallı’nın koordinasyon astsubayı Turgay Usanmaz, 6 Haziran 2017, Ankara 14. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki ifadesi)

‘CUMHURİYET TARİHİNDE İLK DEFA BİR GENERAL ÖLDÜRECEĞİZ’

“Eskişehir’deki Birleştirilmiş Hava Hareket Merkezi’ndeki general, Zekai Aksakallı’yı arıyor. ‘Uçakların gelmesi isteniyor’ diyor. O da karşılığında, ‘Türkiye Cumhuriyet tarihinde ilk defa bir general öldüreceğiz’ diyor. Karşısındaki ‘Ne oldu’ diyene kadar telefonu kapatıyor. Bunların önceden planlanmış bir görüntüsü var.” (Özel Kuvvetler’den Kurmay Albay Fatih Yarımbaş, Akıncı Davası’nın 23 Ağustos 2017 tarihli duruşmasındaki ifadesi)

“Ömer Halisdemir’i aradım, 8 kez telefonda görüştüm. Semih Terzi’nin öldürmesi talimatını verdim. ‘Terzi hain’ dedim. Hakkını helal etmesini istedim.” (Zekai Aksakallı, Ankara 14. Ağır Ceza Mahkemesi’ne verdiği yazılı ifade)

“Ömer’e, ‘Sana vatanımız ve milletimiz adına tarihi bir görev veriyorum. Tuğgeneral Terzi vatan haindir, isyancıdır. Onu, karargâha girmeden öldür! Bunun sonunda şahadet var’ dedim.” (Zekai Aksakallı, Sabah Gazetesi, 27 Temmuz 2016)

“Darbeci unsurların tamamı etkisiz hale getirildikten sonra Zekai Paşa birliğe gelerek bana ‘Aslanım, eline sağlık’ diye teşekkür etti.” (Ömer Halisdemir’i şehit eden Yüzbaşı Mihrali Atmaca, Gölbaşı savcılığına verdiği ifade)

“Zekai Paşa geldi, Ömer Halisdemir Başçavuşu alnından öptü, Mihrali Üsteğmeni de darbeyi engellediği için tebrik etti.” (Astsubay Kıdemli Çavuş Harun Topbaş, 22 Şubat 2017, Ankara 14. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki ifadeleri)

‘ÜMİT BAK’I ÖLDÜR DEDİM’

“ÖKK’ya Semih Terzi ile birlikte gelen ve o an için Mihrali üsteğmenin komutasında bulunan tim personeli, bizim Ahmet Kemal yüzbaşı vasıtasıyla kendisine yönelttiğimiz emirleri yerine getirdiler.” (Zekai Aksakallı, Ankara 14. Ağır Ceza Mahkemesi’ne verdiği yazılı ifade)

“Saat 00.55’te Özel Kuvvetler Komutanı makamında koruma nöbetçiliği görevi yapan Ömer Halisdemir ile Koruma Astsubayı Makbul Uluğ vasıtası ile irtibata geçerek Özel Kuvvetler Karargâhı içerisinde darbecilerin başı olan darbeci Albay Ümit Bak ve darbeci Yarbay Mehmet Ali Çelik’in ne yaptıklarını, takip etmesini ve fırsat bulursa etkisiz hale getirmesi talimatını verdim. Ömer Halisdemir’e fırsatını bulması halinde Albay Ümit Bak’ı öldürmesi için talimat verdim.” (Zekai Aksakallı, savcılık ifadesi)

“Hatırladığım kadarıyla saat 02.54 gibi bu kez Ahmet Kemal yüzbaşı bizi doğrudan aradı. Olayı anlattı. Ben de kendisine Semih Terzi’nin, Ümit Bak’ın, Mehmet Ali Çelik’in darbeci olduğunu söyledim. Bunun üzerine Semih Terzi ile birlikte Özel Kuvvetler Komutanlığına helikopterle giden tim içerisinde çok güvendiği personellerin olduğundan bahsetti. Ben de biraz önce ismini zikrettiğim kişilerin etkisiz hale getirilmesi emrini verdim.” (Zekai Aksakallı, Ankara 14. Ağır Ceza Mahkemesi’ne verdiği yazılı ifade)

“Aksakallı’nın bağırmaları hakarete dönüştü, en sonunda ‘Seni öldürtürüm’ dedi.” (Ümit Bak, 7 Haziran 2017, Ankara 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde verdiği ifade)

‘HEPSİNİ VUR, HEPSİNİ’

“00.55’de şehit Ömer Halisdemir’le irtibat kuruyor ve bundan sonra vur emirleri başlıyor. İşte oradaki Mehmet Ali Çelik’i vur diyor, Harekât Şube Başkanını (Ümit Bak) vur diyor. Ve bu vur emirleri çok yerde devam ediyor. Zırhlı Birlikleri arıyor. Orada ne olduğunu bilmesi imkânsız ama oradaki tuğgenerali vur diyor. Genelkurmay’daki bir koruma astsubayını arıyor. Astsubay diyor ki; ‘Komutanım burada birçok insan var, ÖKK personeli geldi, ne yapalım?’ diyor. ‘Hepsini vur’ diyor. Astsubay ‘Ama yanlarında Genelkurmay Başkanı ve ikinci başkan var’ diyor. Aksakallı ‘Olsun sen hepsini vur’ diyor. Yani böyle bir karışık ortama ‘herkesi vur’ diyor. Silopi’yi arıyor orada görev yapan bir astsubaya Kurmay Başkanın vur diyor. Bu olayları daha çok büyütür. Tutuklatma imkânı varken ve tutukladığınız zaman o insandan her şeyi öğrenme imkânın varken, vurdurulması benim uygun bulmadığım bir davranıştır. Vur emri yaklaşık 40-50 kişiyi kapsıyor.” (Fatih Yarımbaş, Akıncı Davası’nın 23 Ağustos 2017 tarihli duruşmasındaki ifadesi)

“Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı’nın koruması Makbul Uluğ’a ulaşıp, durumumuzu söyledim. Zekai Paşa telefonu alıp, Abdurrahim Aksoy (Yaşar Güler’in koruma müdürü binbaşı), Mehmet Partigöç (Personel Daire Başkanı tuğgeneral), Vahit Güllü (Özel Kuvvetler tim komutanı üsteğmen) ve diğer şüphelileri vurmamızı söyledi. Zekai Paşa’nın sorgusuz sualsiz infaz emirlerine defalarca tanık oldum. Ben ısrarla, ‘Eğer operasyon yapmayı düşünüyorsanız, biz de buradan harekete geçelim’ dedim ama o vurmamız gereken şahısların isimlerini sayıp kapattı. Zekai Paşa’ya gece boyunca bilgi verdiğimiz halde ertesi güne kadar operasyon yapmamıştır.” (Genelkurmay 2. Başkanı Yaşar Güler’in koruması Kıdemli Üstçavuş Uğur Kent, Ankara 17. Ağır Ceza Mahkemesi’nce görülen Genelkurmay Çatı Davası 20’inci celsesi)

“Zekai Aksakallı Paşa seni nasıl ismen Yaşar Güler’in korumalığına seçtiyse beni de 2013’de Diyarbakır’da Yaşar Güler’in koruması olarak atadı. İsmen güvenerek atadığı kişi için daha sonra infaz emrini verebiliyor.” (Abdurrahim Aksoy, Ankara 17. Ağır Ceza Mahkemesi’nce görülen Genelkurmay Çatı Davası 20’inci celsesinde Uğur Kent’e hitaben söylediği sözler)

‘YAPTIĞI İŞKENCELERİ ANLATAMAM, EŞİM SALONDA’

“Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı ve Alay Komutanı Ümit Tatan’ın emri ile iki gün bize işkence yapıldı. Ters kelepçe takılıp, ayaklarımız koli bantla bağlandıktan sonra beton zeminde bekletildik. İki gün hiç yemek verilmedi. Şişe kapağı ile birkaç kez su verildi. Silah arkadaşlarımız bizi polise teslim ederken, ‘Gereğini yaparsınız’ dediler. Onlar da ‘Merak etmeyin şırıngayla kan alacağız’ dediler. Emniyette herkes bir köşede inliyordu. Bundan sonrasını anlatmayacağım çünkü eşim de salonda” (Pilot Binbaşı Mehmet Sağlam, ÖKK Etimesgut davasının 6 Şubat 2017 tarihli duruşması)

“2 Ağustos günü Genelkurmay Başkanlığı’na normal mesai için gittiğimde genel sekreterin odasına alındım. Burada Özel Kuvvetler Komutanı Korgeneral Zekai Aksakallı ile 3 personeli vardı. Aksakallı, ‘Görüntülerin elimde, bağlantılarını anlat. Bu olaylara karışmışsın’ diyerek beni sıkıştırmaya başladı. ‘Ya idam edileceksin ya da serbest kalacaksın’ diyerek beni tehdit etti. Genelkurmay Başkanlığı içindeki ifademi ölüm tehdidi altında verdim.” (Genelkurmay protokol personeli Üsteğmen Kübra Yavuz, savcılık ifadesi)

“Zekai Paşa geldi, Ümit Bak’a küfretti, Semih Terzi’nin öldüğünü söyledi. Bana ilk işkenceye başlayan Zekai Paşa’dır. Beni eşim ve kızlarımın namusuyla tehdit ettiler, eden Zekai Aksakallı’dır.” (Aksakallı’nın koordinasyon astsubayı Turgay Usanmaz, Ankara 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen 6 Haziran 2017 tarihli duruşmadaki sözleri)

ANCAK BİR PKK’LI TERÖRİST BU KADAR ASKER ÖLDÜRMEYE AZMEDERDİ

Bütün bunlar, 2. Kolordu Komutanlığı’na atanan Zekai Aksakallı’nın marifetleri. Hani şu 15 Temmuz gecesini gizli bir yerde ‘eşini teskin ederek’ geçiren ‘kahraman’.

O gece oturduğu yerden önüne gelene infaz emirleri vermiş. Semih Terzi’yi vurdurtmuş, onu vuran Ömer Halisdemir’i şehit edeni de tebrik etmiş. O saat itibariyle kimi, neye göre öldürtmek istediği ayrı bir yazı konusu. Ancak PKK’lı bir terörist olsa herhalde Türk Silahlı Kuvvetleri’nde bu kadar üst düzey askerin infazı için mücadele edebilirdi. Bir de emirlerini dinletebilse demek TSK’da tam bir kıyım yaptıracakmış. Kim adına ve hangi hesapla elini bu kadar kana buladı acaba?

Bir “Cindrella Man” olarak “15 Temmuz kahramanlığı rüyasını” aylarca yaşadı. Fakat gece yarısı gongu çaldığında, bir balkabağı üzerinde kanlı elleriyle kalakalan bir katilden başkası değil o.

[Ahmet Dönmez] 25.8.2017 [TR724]

Türkiye’deki tek adam diktası nasıl bir rejim (2) [Mehmet Efe Çaman]

Bütün medeni dünyayla kavgalı bir rejim var Türkiye’de. Medeni dünyadan kastım, demokratik hukuk devletleri. Çok karmaşık değil: evrensel değerleri benimseyen kendi anayasasını ve yasalarını ciddiye alan, uygulayan, bu yasaları uygularken herkese eşit mesafede duran, hesap verebilen bir siyasi iktidarı, bürokrasisi olan devletler hukuk devleti olarak niteleniyor. Bunlar 19. ve 20. yüzyılın meseleleri. Modern zamanlarda ileri demokrasiler çok daha sofistike konularla ilgileniyor.

Çok değil, daha dört-beş yıl öncesine kadar Türkiye Avrupa Birliği’nin Kopenhag Kriterleri olarak adlandırılan siyasi koşulları asgari ölçülerde de olsa yerine getirmeyi başarmış bir hukuk devletiydi. Dahası, toplumun büyük çoğunluğu Avrupa projesinin arkasındaydı ve reform sürecini destekleyen vatandaşlar, desteklemeyenlerden çok daha fazlaydı. Türkiye demokratikleşiyordu ve benim gibi bu projeye destek veren insanların hiç biri artan demokratikleşmenin paradoksal bir biçimse bizi bir diktatörlüğe götürdüğünü göremiyordu. Eski sistemin 1982 Anayasası ile kurduğu veto rejimi (William Hale) – yani askeri ve bürokratik vesayet – demonte edilirken, yerine eklemlenen parçaların daha fazla demokrasi ve özgürlük getireceğinden emindik.

Fakat yine son 200 yıllık modernleşme ve demokratikleşme maceramızın değişmeyen hastalığı olan devleti ele geçirme stratejisi baskın çıktı ve olanlar oldu. İktidara kim gelirse gelsin Türkiye’de devlet içinde kendi görüşünün yapılanmasını ister. Dolayısıyla diğer dünya görüşlerinden olan kamu görevlilerini azaltmaya ve kendi gibi düşünen (kendine sadık ve yakın olan) kamu görevlilerinin sayısını arttırmaya çalışır. Daha önce vurguladığım neo-patrimonializm (devlet kaynaklarının sadakat saplamak üzere yandaşlara akışının sağlanması) bu işi kolaylaştırır.

ERDOĞAN’IN REİSLİĞİ ÜZERİNE İNŞA EDİLEN MEKANİZMA

AKP de daha önceki iktidarlar gibi bu yolu benimsedi. Kendine bağlı bir siyasetçi, bürokrat, kolluk gücü, yargı ve son olarak da ordu tesis etmeyi amaçlıyorlardı. Fakat diğer tarihsel örneklerden çok farklı olarak, AKP içindeki diğer “özgül ağırlığı” olan odakları elimine ve tasfiye ederek partiyi mutlak bir şekilde ele geçiren Erdoğan, karizmatik bir lider profili ile kendi kişisel diktatörlüğünü sağlamak yolunda çok yok kat etti. 17/25 Aralık ile yargıyı, 15 Temmuz ile de askeriyeyi tümüyle kendine bağlı ve sadık hale getirdi. Bu konjonktürel bir bağımlılık elbette. Tamamen Erdoğan’ın reisliği üzerine inşa edilen bir mekanizma.

Ancak gün geçtikçe kurumsallaşıyor, ahtapot gibi daha fazla alana el atarak hâkimiyetinin yoğunluğunu ve gücünü arttırıyor. Tepeden tabana güç hiyerarşisine hiç yabancı olmayan Türkiye toplumu yadırgamıyor olan biteni. Mutlak güç tek kişide toplandı ve her geçen gün ağırlığını daha fazla hissettiriyor. Bu sistem sadece kısa dönemde değil, orta ve uzun vadede de belirleyiciliğini koruyabilir. Geçtiğimiz yıl Yarına Bakış’taki bir yazımda Post-Erdoğan döneminin otomatikman bir normalleşme (ve akabinde yeniden demokrasiye dönüş) anlamına gelmeyeceğini vurgulamıştım. Anayasa değişikliğinin 2019 yılında yürürlüğe girmesi ve bugünkü fiili rejimin hukuki manada da yerleşmesi ile beraber artık buna çok daha fazla inanıyorum.

Anayasal düzenin ortadan kaldırıldığı ve tüm anayasal erkin tek adamın iki dudağı arasından çıkacak bir söze indirgendiği bir rejim, hukuk tekniği ve siyaset bilimine göre demokratik olamaz. Seçim mekanizmasının hala kâğıt üzerinde de olsa mevcut olması, daha önce de vurgulamıştım, bir siyasi sistemin demokratik olarak nitelenmesi için yeterli değildir. Bu giderek dünyada da bu şekilde nitelenmeye başladı. Dahası, uluslararası toplum, Türkiye’deki yönetim için artık “rejim” terimini kullanıyor. Bu şekilde olan yönetimler genellikle ortada bir sistemin olmadığı diktatörlüklerdir. Bu tür yönetimlerde tüm devlet organları şekilseldir. Muhalefet de dâhildir buna, yargı (mahkemeler) da, medya da.

TÜRKİYE’DEKİ SİSTEME ‘REJİM’ DENMESİ TESADÜF DEĞİL

Bu rejim giderek konsolide oluyor. O konsolide oldukça, eski sistemin kurumları da daha fazla eriyor. Özellikle 15 Temmuz sonrası kapatılan askeri liseler ve Harp Akademisi, Ordu ve Emniyet’te yaşanan KHK depremi, keyfi atama düzensizlikleri, devletin tüm bürokratik kadrolarında yaşanan acımasız tırpanlama ve gözü kara kadrolaşma, rejimin daha da yerleşik ve kalıcı olmasına yarıyor. Uluslararası toplumun bu türden bir siyasi sisteme “rejim” demesi tesadüfü değil, bilakis son serece anlaşılır bir şey. Çünkü bu yapıda hiçbir şey önceden tahmin edilemiyor, ekonomiden dış politikaya, askeri ilişkilerden istihbarat paylaşımına, insan haklarından taraf olunan uluslararası sözleşme ve mutabakatlara dek hiçbir konuda böyle bir rejimle işbirliği sürdürülebilir bir zemine sahip değil. Bu özellikleri ile rejim sadece kendi vatandaşları için değil, uluslararası toplum için de bir istikrarsızlık merkezi ve devamlı tehlike arz ediyor.

Interpol işbirliğini hukuksuz takibatlar için suiistimal eden, NATO istihbaratlarını üçüncü taraflarla paylaşan, uluslararası hukuku ihlal ederek cihatçı fanatik teröristlere silah ve mühimmat tedarik eden, müttefiklerini (ABD ve Almanya’yı) darbe destekçiliği ile, terörist destekçiliği ile suçlayan, bir çok Avrupa ülkesinin iç işlerini pervasızca karıştırmaktan çekinmeyen, Batı düşmanlığını, Antisemitizmi, Hıristiyan düşmanlığını sürekli pompalayan rejim var. Kendi verdiği pasaportları tanımayan, yabancı gazetecileri, din adamlarını, insan hakları aktivistlerini hukuksuzca hapse atan, her adımı ile tüm demokratik değerleri içeride ve dışarıda ayaklar altına alan bir haydut devlet türetti bu rejim. Yurt içinde ve dışında adam kaçıran, hapishanelerinde hukuksuzca içeride tuttuğu tutukluların en temel ve acil tıbbi ihtiyaçlarını karşılatmayan ceberut ve haydut bu rejim, maalesef Türkiye’nin tüm standart endekslerinde küme düşmesine sebep oldu.

NORMALLEŞMEYİ ÖNGÖREBİLMEK İÇİN REJİMİ ANLAMAK GEREKİR

Muhalefet 2019 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden medet umuyor. Kılıçdaroğlu Erdoğan’ı TV düellosuna davet ediyor. Meral Akşener etrafına toparladığı bir avuç eski MHP’li tarafından Cumhurbaşkanı adayı olarak lanse ediliyor. Hala demokrasinin işlediğine inanıyor olmalılar! Ya da rejimin kendilerine biçtiği rolü benimsemiş durumdalar. Halkın gazını almak, muhalefet varmış izlenimi oluşturmak gibi işlevleri mi yerine getiriyorlar? Referandum seçim güvenliğinin ortadan kalktığını gösterdi. Milyonlarca onaysız oy pusulası geçerli sayıldı ve sonuçlar bu şekilde belirlendi. Bunu muhalefet göremiyor mu? Bir diğer soru, rejimin dilini kullanmaları. Berberoğlu, Sözcü ve Cumhuriyet için bile “FETÖ” diyen bir rejimin dilini kullanıp kendilerinin dışındakileri “FETÖ’cü” olmakla suçlamaları, ileride derin devletin duruma el koyacağı ümidinden mi kaynaklanıyor yoksa? Bu soruların yanıtını zaman gösterecek. Bildiğimiz, mevcut haliyle muhalefet rejimin bir aparatı görünümünde. MHP’yi saymaya bile gerek duymuyorum zaten.

Türkiye’de rejimin daha ne kadar süreceği ve normalleşme olması için izlenmesi gerek stratejilerin neler olduğu gibi soruları yanıtlayabilmek için, rejimin niteliklerini ve işleyiş mekanizmalarını ele almaya devam etmemiz lazım. Bu sorulara cevaplar aramayı diğer yazılarda sürdüreceğim.

[Mehmet Efe Çaman] 25.8.2017 [TR724]

Akşener’den Erdoğan çıkar mı? [Bülent Korucu]

Meral Akşener’in başını çektiği siyasi hareket partileşme aşamasına geldi. Ülkedeki muhalefet boşluğu kolayca başarılı olabilecekleri intibası bırakıyor. Ancak Akşener ve arkadaşlarının işi sanıldığı kadar kolay değil. AKP’nin kuruluş günleriyle kıyaslamak doğru verilere ulaşmamıza yardımcı olacak. Artı ve eksilerini sıraladığımızda karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor.

Öncelikle şu tespiti yapalım: Her darbe yeni bir partiye ya da lidere ebelik ediyor. 12 Mart Muhtırasından sonra Bülent Ecevit’in İsmet Paşa’yı devirip liderlik koltuğuna oturması, 12 Eylül’ün engelleme çabalarına rağmen Turgut Özal’ın ANAP’ı iktidara taşıması gibi, 15 yıldır ülkeyi yöneten AKP ve Tayyip Erdoğan’da hiç kuşkusuz 28 Şubat’ın çocuğu. Etki, içinden çıktığı partiler Refah ve Fazilet’in kapatılmasıyla sınırlı da değil. Necmettin Erbakan’ın hataları ve siyasi iklim de ‘Yenilikçiler’in işini kolaylaştırdı.

Erbakan’ın 28 Şubat öncesindeki tavırları merkez seçmenin açtığı kredinin tükenmesine yol açtı. Müdahaleye zemin hazırlamakla suçlandı. Darbe dönemindeki çelişkiler ise kendi tabanını küstürdü. Bilhassa dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e yeniden seçilmenin yolunu açacak ‘5 artı 5’ Anayasa değişikliğine verdiği destek bardağı taşıran damla oldu. Bülent Arınç’ın direnişiyle Demirel’in projesi suya düştü. Bu, aynı zamanda AKP’nin doğumunun habercisiydi. Siyasi konjonktürün müsaitliği yanında yaşanan ağır ekonomik kriz, mevcut partilerin cezalandırılması ve AKP’nin önünün açılmasını sağladı.

15 TEMMUZ BAHÇELİ’Yİ BİTİRECEK

Akşener’in önündeki fırsat da benzerlikler taşıyor. Ekonomi 2002 şartlarına hızla gidiyor. Terörle mücadelede inisiyatif örgütlerde, istedikleri anda büyük şehirlerde bile eylem yapabiliyorlar. Siyasette büyük boşluk var. MHP, büyüme potansiyeli en yüksek parti. HDP dışındaki bütün partilerin seçmenlerinde ikinci tercih olarak öne çıkıyor. Herhangi bir sebeple AKP ve CHP’ye oy vermeyecek seçmen MHP’ye yöneliyor.

Devlet Bahçeli ise böylesi bir imkanı heder ediyor. 15 Temmuz’dan sonra Erdoğan’a tam biat etmiş hali tabanından onay almadı. Demirel’i kurtarmak isteyen Erbakan gibi onun da Erdoğan’ı kurtarma operasyonu hezimete uğradı. Kılpayı geçen 16 Nisan değişiklikleri Bahçeli için alarm ziliydi. Şaibeli 2 milyondan fazla oy olmasa Erdoğan’ı tek adam yapan anayasanın red aldığını herkes biliyor. Bahçeli, biatın karşılığını Tuğrul Türkeş’i bakanlık koltuğundan indirmekle ve avukatını HSK üyesi yapmakla aldı. Ama asıl Pirus Zaferi, delege iradesini mahkeme marifetiyle hiçe sayıp kurultayı yaptırmamasıydı. Erdoğan’ın kontrolündeki yargı kırk dereden su getirerek MHP kongresine müdahale etti. Bu muhaliflerin hükmen galibiyeti olarak kayıtlara geçti.

Bahçeli’nin daha büyük hatası ise Akşener’in hedef alan yandaş medya saldırılarından medet umması. Evli torun sahibi bir kadının namusuna uzanan kirli operasyona sessiz kalarak çaresizliğini ilan etti. Aynı zamanda hem MHP tabanında hem de merkez seçmende Akşener’in kredisini yükselten bu iki girişim Erdoğan’ın da en büyük hatalarıydı. MHP kongrelerine müdahale ve damadının televizyonundaki bel altı saldırılar Erdoğan karşıtlarında Akşener’in popülaritesini yükseltti.

KADROLAR HEYECAN UYANDIRMIYOR

Kadro kıyaslaması açısından bakıldığında Akşener’in hareketi 2002’deki AKP’nin gerisinde görünüyor. Erdoğan sonradan saf dışı bıraksa da yola daha renkli, çoğulcu ve kitleleri tatmin eden bir kadroyla çıkmıştı. Akşener, daha sonra zenginleştirmezse bu kadroyla ancak Bahçeli’nin yerine geçebilir, içeride yapamadığını başka partide yapar.

Kadro dediğimiz şey sadece vitrin malzemesi değil. AKP’nin çıkıştaki vaatleri, önerdiği politikalar ve söylemleri kitle partisi haline gelmeyi sağladı. O söylemlere inandırıcılık katan ise ekipte yer alan isimlerdi. Yoksa Erdoğan aynı söylemleri tekrarlayıp dursa o sonucu alamazdı. MHP’nin ikiz kardeşi ile bu iş olmaz. Kadroda Durmuş Yılmaz gibi yıpranmamış isimlerin yanına farklı kitlelerin ilgisini çekecek eklemeler yapılmalı. Ertuğrul Günay, Nesrin Nas eskilerden akla gelenler. Henüz siyasete girmemiş başarılı bürokrat ve iş adamları listede yer almalı.

Bir de çok iyi hukukçular olmalı. Mücadelenin önemli bir ayağı yerel ve uluslararası hukuk olacak. 16 Nisan bize Erdoğan’ın yapabileceklerinin sınırı olmadığını gösterdi. Fikirlerinin bir çoğuna katılmasam da Ümit Özdağ’ın o günkü mücadelesini takdir ettiğimi belirtmeliyim. O direnç CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nda olsa sonuç değişebilirdi.15 Temmuz’dan sonra bütün kurumları rehin alan Erdoğan, 11 üyeli Yüksek Seçim Kurulu’nun üç üyesini tutuklatarak kendini garantiye aldı. Kanuna ve o zamana kadarki uygulamasına rağmen mühürsüz oylarla ilgili kabul kararı YSK’yı bitirdi. Siyasette var olmak isteyenler bu gerçeği göz önünde bulundurmak zorunda.

GENÇ PARTİ ROLÜ MHP’DE

MHP görüntüde bile olsa AKP’nin yanından çekildiğinde, Cem Uzan’ın Genç Parti’sinin rolüne bürünmesi kaçınılmaz. AKP’ye gitmeyen her oy onu aşağıya çeker. 16 Nisan Referandumunda yaklaşık 2 buçuk milyon şaibeli oy vardı. Normal seçimde o kadarı yetmeyecek, Erdoğan fazlasına ihtiyaç duyacak. Bahçeli, AKP ile birlikte seçime girmek zorunda kalabilir. Bu da operasyonu sanıldığı kadar kolaylaştırmaz zira seçmenin önünde alternatif bulunacak.

Akşener nereden oy alır? Mağdur ama mağrur kadın profili kadın seçmene sıcak gelir. Erdoğan’ın stepnesi olmaktan hoşlanmayan milliyetçilerden ve ‘o gitsin de gerisi önemli değil’ şeklinde gözünü karartanlardan kesin alır. Ama bunlar yetmez. ‘Akşener’den bir Erdoğan çıkar mı?’ sorusunun cevabını arayanlar sonucu belirler. Meral Hanım, Erdoğanlaşmayacağına ikna edebilirse Erdoğan’ı yenebilir.

[Bülent Korucu] 25.8.2017 [TR724]

Sanki küçük bir Ramazan: Zilhicce’nin ilk on günü [Cemil Tokpınar]

Ramazanın yarısından sonra başlayan ayrılık hüznü, Kadir Gecesi’nden sonra artar, son teravih ve son oruçla birlikte zirveye çıkar. Artık rahmet ve mağfiret ayı bitmekte, bire bin verilen geceler veda etmektedir. Maneviyata duyarlı nice mümin gözyaşı döker, hatta bayramı buruk geçirir.

Şevval ayında tutulan altı oruç acılı yüreklerimizi bir derece teskin eder. Sanki Ramazan’ın küçük bir uzantısını yaşarız. Kurban Bayramı’ndan önceki Zilhicce’nin ilk on günü ise, Ramazan’daki bol sevaplı ve çok feyizli ibadetlerden ayrılan mahzun gönüllerimize adeta bir ‘teselli armağanı’dır. “Keşke Ramazan biraz uzun olsaydı…” ya da “Ah, Ramazan’ı hakkıyla ihya edebilseydim…” diye yanan gönüllerimize muhteşem bir fırsattır bu on gece.

Kur’an-ı Kerim’de Fecr Sûresinin başında, “On geceye yemin olsun ki…” ifadeleriyle bahsedilen bu on gecenin ne muazzam bir hazine olduğunu ne yazık ki hakkıyla bilemiyoruz. Bazı kaynaklarda bu on gecenin Ramazan’ın son on günü veya Muharrem’in onuncu gününe (Aşure Günü’ne) kadar olan on gün olduğu kayıtlı olsa da genel görüş ve kabul, bu mübarek on günün Zilhicce ayının ilk on günü olduğudur.

Kamerî ayların 12’ncisi olan Zilhicce ayı, İslâm’ın beş esasından biri olan hac ibadetinin yerine getirildiği umumi af ve bağışlanma ayıdır. İşte bu mübarek ayın yukarıda da ifade ettiğimiz birinden onuna kadar olan zaman dilimi “leyâli-i aşere”, yani on mübarek gecedir. 10. gün Kurban Bayramı’nın ilk günüdür.

İşte bu günlerin kıymetini anlatan Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) muhteşem müjdesi:

“Allah’a ibadet edilecek günler içinde Zilhicce’nin ilk on gününden daha sevimli günler yoktur. O günlerde tutulan her günün orucu bir senelik oruca, her gecesinde kılınan namazlar da Kadir Gecesi’ne denktir.” (Tirmizi, Savm: 52; İbn-i Mâce,Sıyam: 39)

Demek ki bugünlerde tutulan bir oruç, 360 gün oruca bedeldir. Rabbimizin rahmet ve bereketi o kadar coşmaktadır ki, bir günlük oruca bir yıllık oruç sevabı vermektedir. Böyle güzel ve tatlı bir müjdeye ilgisiz kalmak mümkün mü? Bu gecelerin Kadir Gecesi’ne benzetilmesi ise ayrı bir güzelliktir. Çünkü Kadir Gecesi bin aydan hayırlıdır ve 83 yıllık ibadete bedeldir. Yine Efendimizden (s.a.v.) harika bir teşvik cümlesi:

“Allah indinde Zilhicce’nin ilk on gününde yapılan amellerden daha kıymetlisi yoktur. Bugünlerde tesbihi, tahmidi, tehlili ve tekbiri çok söyleyin!” (Abd b. Humeyd, Müsned: 1/257)

Tesbih, Sübhânallah; tahmid, Elhamdülillah; tehlil, Lâilâ heillallah; tekbir ise Allahuekber demektir. Tesbih, tahmid ve tekbirin namazın çekirdekleri hükmünde olduğunu düşünürsek, bugünlerde nafile namazları arttırmanın ne kadar büyük sevap olduğunu anlayabiliriz.

Yukarıdaki hadisi destekleyen şöyle bir rivayet daha vardır: “Günlerden hiçbiri yoktur ki onlarda yapılan bir iş Zilhicce’nin ilk on gününde yapılan işten daha faziletli ve yüce olup, Allah’a daha sevimli gelsin…” (Tirmizî, Savm: 52; Darimî, Savm: 52)

İbn-i Abbas’ın şu rivayeti ise, bugünlerdeki ibadetin cihattan bile faziletli olduğunu gösteriyor:

Resûlullah Aleyhissalâtü Vesselam şöyle buyurdu:

— Allah katında içinde bulunduğumuz şu günler (Zilhicce’nin ilk on günün)deki salih amelden daha sevimli (salih amelin bulunacağı) başka günler yoktur.

Sahabeler, sordular:

— Yâ Resûlallah, Allah yolunda cihat da mı?

Resûlullah (s.a.v.) cevap verdi:

— Evet, Allah yolunda cihat da. Meğer ki bir adam canıyla ve malıyla cihada çıkıp da kendisine ait mal ve candan hiçbir şeyi geri getiremez olursa, o başka. (İbn-i Mâce, Sıyam: 39; İbn-i Hâcer, 5: 119)

Buna göre, ancak cihada çıkıp malını feda edip kendisi de şehit olan kimsenin ameli bu on gündeki amelden faziletlidir.

Bugünlerde oruç tutup, gündüzünü ve gecelerini de ibadetle geçirmek hem affa hem de büyük sevaplar elde etmeye vesile olur.

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri de, yukarıdaki hadislerden hareketle bu günlerin fazileti hakkında şöyle demektedir:

“Bu on gece, Kur’an-ı Azimüşşan’ın “Ve’l-fecri veleyâlin aşrin” (Fecr: 1) kasemi ile, onlara verdiği ehemmiyete binaen o geceler Leyle-i Kadir ve Beraat ve Mi’rac nev’inde büyük kıymetleri var. Çünkü: Hac sırrıyla bütün âlem-i İslâm namına her taraftan gelen binler hacıların bütün kâinatla alâkadarane bir tarzdaki makbul hasenatlarına ve ümmet-i Muhammed’e (s.a.v.) hakkında ettikleri dualarına, o gecelerde amâl-i sâliha ile meşgul olan müminler hissedâr oluyorlar.”

AREFE: UMUMÎ AF GÜNÜ

Bu on gün içinde Arefe gününün yeri ise bambaşkadır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Arefe günü tutulan oruç hakkında şöyle buyurmaktadır:

“Arefe günü tutulan oruç, geçmiş bir senenin ve gelecek senenin günahlarına kefaret olur.” (Tergîb ve Terhîb Trc, 2. 457)

Hz. Ebu Bekir’in oğlu Abdurrahman Arefe günü kardeşi Hz. Âişe’nin (r.anha) huzuruna girdi. Hz. Âişe oruçlu olduğu için hararetten dolayı üzerine su dökülüyordu. Abdurrahman ona:

— Orucunu boz, dedi. Hz. Âişe:

— Resûlullahın (s.a.v.) “Arefe günü oruç tutmak, kendisinden önceki senenin günahlarına kefaret olur” dediğini işittiğim hâl de iftar mı edeyim?, dedi. (Tergîb ve Terhîb Trc, 2. 458)

“Kefaret olur”, günahları örter, affettirir demektir. Bizim gibi neredeyse bir günah denizinde yüzen ahir zaman Müslümanları için bundan daha büyük bir müjde olabilir mi? İşte af ve mağfiret fırsatı!

Başka bir rivayette ise Hz. Âişe (r.anha) şöyle demiştir:

— Arefe gününün orucu bin gün oruç tutmak gibidir. (Tergîb ve Terhîb Trc., 2. 460)

Demek ki, bir günlük arefe orucu, üç yıllık normal günlerde tutulan oruç sevabına denktir.

Efendimiz (s.a.v.) bugünün faziletini şöyle anlatır:

— Arefe günü gelince, Yüce Allah rahmetini saçar. Hiçbir gün o günde olduğu kadar insan cehennemden azat olunmaz. Kim Arefe günü gerek dünya ve gerekse ahiret ile ilgili olarak Allah’tan bir şey isterse, Allah onun dileğini karşılar.

Yine konuyla ilgili bir hadis şöyledir:

“Arefe gününden daha faziletli bir gün yoktur. Allahu Teâlâ o gün, yer ehli ile meleklere karşı övünür ve (Arafat’taki hacıları kast ederek) şöyle buyurur:

— Kullarıma bir bakın. Saçları başları dağınık, toz toprak içinde her uzak ilden bana geldiler. Bu hâlleri ile onlar, rahmetimi ümit etmekteler, azabımdan dahi korkmaktalar. Şahit olunuz, onları bağışladım. Onların yerlerini cennet eyledim.

Melekler derler ki:

— Onların arasında biri var ki; yalancıktan bu işi yapar.

Falan kadın da öyle.

Allahu Teâlâ şöyle buyurur:

— Onları da bağışladım.

Arefe günü olduğu kadar, hiçbir gün cehennemden daha çok azat edilen olmaz.”

Bu arada şunu hatırlatalım: Hadislerde zikredilen Zilhicce’nin ilk on gününden maksat ilk dokuz günüdür. Çünkü Zilhicce’nin onuncu günü Kurban Bayramı’nın birinci günüdür. Bugün oruçlu olmak caiz değildir; ancak o gün de ibadet günüdür. Müstehap olan oruç, Kurban Bayramı’ndan önceki ilk dokuz gündür. On geceye ise, Kurban Bayramı’nın gecesi dâhildir. Çünkü geceler önce gelmektedir.

Ayrıca Zilhicce’nin sekizinci gününe “terviye günü” dokuzuncusuna “Arefe günü”; Kurban Bayramı gününe (onuncu güne) “nahr” yani kurban günü, ondan sonraki üç güne de “teşrik günleri” denilmiştir.

Bu on günü hangi ibadetlerle değerlendirmeliyiz?

Her şeyden önce her zaman ve zeminde en vazgeçilmez ibadet olan beş vakit namazı asla ihmal etmemeliyiz. Çünkü hiçbir nafile ibadet farzların yerini tutamaz. Namazlarda cemaate katılmak için gayret etmeli, daha bir dikkat ve huşû ile eda etmeliyiz. Mümkünse bugünlerde oruç tutup zamanımızı Kur’an, istiğfar, salâvat, zikir ve dua ile geçirmeliyiz. Her zaman yapamayanlar bile hiç değilse bugünlerde kuşluk, evvâbîn, teheccüd gibi namazları kılmalı, affa nail olmak için çırpınmalıdır.

Hatta affa ve rızaya nail olmayı hedef kabul ederek, bu on günü sanki Ramazanın son on günüymüş gibi geçirmeliyiz. Buna güç yetiremeyenler, hiç değilse Arefe gününü ve bir gün öncesini oruçla ve ibadetle geçirmelidirler. On gece içinde, bilhassa terviye, arefe ve bayram gecelerini ihya etmenin özel bir yeri vardır.

Arefe günü bin İhlâs Sûresi okumak çok faziletlidir. Çünkü arefe, tevhidin, azamet ve kibriyanın tam hissedilip ilan edildiği gündür. Bunun için Arefe gününün sabah namazında başlayıp bayramın dördüncü gününün ikindi namazına kadar 23 vakit farzlardan sonra teşrik tekbirlerini getirmek vaciptir. Hatta bu tekbirleri on gün içinde müsait oldukça söylemek büyük sevaptır.

Bugünlerde milyonlarca mümin haccetmek için mukaddes topraklara gitmiş, kimi Kâbe’yi tavaf ediyor, kimi ağlayarak dua ediyor, kimi Medine’de Ravza-yı Mutahhara’da gözyaşı döküyor, kimi zikir ve dua ile sa’y ediyor, kimi Makam-ı İbrahim’de gözyaşıyla namaz kılıyor, kimi Mültezem’de af için yalvarıyor… Hepsi kendileri ve müminler için af, mağfiret, rıza, tevfik ve hidayet istiyor. Arefe günü ise, hepsi Arafat’a gelmiş, “Lebbeyk, Allahümme Lebbeyk” sedalarıyla asumanı inletiyor, gözyaşıyla kıldıkları namaz ve ettikleri dua ile Rabbimizin rahmetine sığınıyor.

İşte kendimizi hayalen hacda hissetmek, onları izleyerek kendimizi onların içinde saymak yoluyla manevî bir hâl kazanabiliriz. İnşallah dua ve ibadetlerimizin hacıların yaptıkları ubudiyete dâhil olmasını ümit ederek ibadet edelim.

Şunu da unutmayalım ki, hadislerde verilen müjdelere nail olmak için o günleri nicelik ve nitelik olarak en üst seviyede değerlendirmemiz gerekir. Böylece bambaşka bir hâlete bürünür, ibadetin hazzını yaşar, inşallah Kurban bayramına affedilmiş olarak girebiliriz.

ON GÜNLÜK İHYANIN PÜF NOKTALARI

Birçok insan bugünlerin kıymetini bildiği halde günlük işlerin ve ilişkilerin içinde tam bir ihya programı yapamıyor. Ya unutuyor ya dünya işlerine zaman ayırıyor ya da tam istifade edemiyor. Bunun için şu basit, ama etkili tavsiyelere dikkat edin:

İçinde bulunduğunuz yıl Zilhicce’nin ilk on günü miladî olarak hangi ay ve güne tekabül ediyorsa bunu ajandanıza veya her gün gördüğünüz bir yere not edin.

Bu on gün içinde sizi meşgul edecek misafirlik, yolculuk ve yorucu işlerden uzak durun. Bu tür programları ya öne alın veya erteleyin.

Seçici olmadan maç, dizi, haber izlemek gibi boş ve sizi ilgilendirmeyen işlere zaman ayırmaktan her zaman kaçının; bu on günde ise daha bir titiz olun.

Bugünlerde sağlığınıza özel bir önem verin ki, ibadet ve zikirden geri kalmayın. Ameliyat ve uzun tedavileri bugünlere denk getirmeyin.

Eğer ev hanımı, emekli, yaşlı gibi mesaiye bağlı bir işiniz yoksa bu on günü sanki i’tikâfa girmiş gibi dolu dolu geçirin.

Öğrenci, memur, işçi gibi belirli bir uğraşınız varsa, mümkün olduğu kadar izin ya da tatil günlerinde oruç ve ibadete ağırlık verin.

İş, okul vs. sizi mutlaka meşgul etse bile aralardaki “ölü zamanları” değerlendirin. Bunlardan kastımız, iş ve okula gidip gelirken, teneffüs, sıra bekleme gibi durumlardaki boş zamanlardır. Bu zamanları Kur’an, salâvat, dua, istiğfar ve zikirle değerlendirin.

Yanınızda sürekli küçük ebatlı bir Kur’an veya bir evrad kitabı taşıyın. Boş zamanlarda birkaç sayfa bile okusanız kârdır.

Kur’an okumasını bilmeseniz bile, ezberinizde olan sûreleri defalarca okumanız büyük sevaptır.

Bu on gecede daha az uykuyla idare edin ve uykunuzu kaçıracak çay, kahve gibi içecekleri daha çok tüketin.

On günün tümünde oruçlu olamadıysanız fırsat bulduğunuz gün Cuma’ya denk gelse bile yine oruç tutun. Çünkü başka günlerde tutmaya imkânı olduğu hâlde Cuma günü tutmak mekruhtur.  Öyle bile olsa mekruh, sevabından biraz eksilir demektir. Yoksa hiç tutmayan zaten hiç sevap kazanmamış olur.

Zaman kazanmak için bayramlık ve kurbanlık alış verişini önceden yapmaya çalışın.

[Cemil Tokpınar] 25.8.2017 [TR724]

Gerçekten yeni bir devlete ihtiyaç var! [Alper Ender Fırat]

Recep Tayyip Erdoğan, MHP, CHP ve İşçi Partisi’nin de yardım ve yataklığıyla Türkiye Cumhuriyeti devletini tamamen yıktı. Devlet bir enkaz haline geldi. 16 Nisan Referandumunda bir kere daha anladık ki; bundan sonra AKP haricinde bir partinin seçim kazanarak devleti eski haline getirmesi, onarması ihtimali yok!

Erdoğan devletin bütün kurumlarını partisinin herhangi bir il başkanlığı derecesinde ele geçirdi. Bundan sonra YSK’nın adil bir seçim yapabilmesi ya da başka herhangi bir kurumun bu seçimleri denetleyebilmesi mümkün değil. Böyle giderse kısa bir süre sonra Türkiye’deki seçimler Hüsnü Mübarek’in Mısır’ı ve ya Esed’in Suriye’sindeki seçimler gibi olacak.

Muhalefet, Ayhan Oğan’ın ‘yeni bir Türkiye kuruluyor kurucusu da Recep Tayyip Erdoğan’dır’ sözüne karşılık küçük çığlıklar atıp ‘Ne olur öyle olmadığını söyleyin’ inlemeleriyle basit hezeyanlara girse de Oğan’ın sözlerinin çok ötesinde fiili bir durumla karşı karşıyayız.

Artık bundan sonra Türkiye’nin önünde iki yol var: Ya muhalefetin ‘Hayır, bu kabul edilemez’ tarzı küçük tepkileri eşliğinde Recebizm ideolojisine göre kurgulanmış bu fiili durum yasallaşacak ve herkes cehennemde yaşamayı sineye çekecek ya da hukuk ve adalete göre şekillenmiş yepyeni bir devlet kurulacak.

Bu açıdan baktığımızda, Meral Akşener ve partisi dahil hiçbir partinin AKP’ye karşı seçim kazanabilmesi ihtimali yok. Saray seçimle ilgili bütün tedbirleri alabilecek devlet imkanına sahip durumda. Dolayısıyla Akşener’in bu kördüğümü çözüp her şeyi eski haline getirebilmesi de mümkün görünmüyor.

Aslında ölümü gördüğümüz için bugün sıtmayı arıyor olsak da ülkenin sıtmadan da bir hayli şikayet ettiğini unutmamak lazım.

Türkiye’deki siyaset yapma ve ülke yönetimine talip olma biçimi düzelmedikçe Recep gitmiş Meral ya da Kemal gelmiş bir şey değişmeyecek. Siyasetin finansmanı konusu düzenlenmedikçe ve siyaset yoluyla zenginleşmenin önüne çok sert tedbirlerle geçilmedikçe, Türkiye’nin dünyada saygın ülkeler sınıfında yer almayı başarması mümkün değil.

Evet, hırsızlıkta ve zulümde zıvanadan çıkmış bu parti cehennemin dibine gidecek ama yerine gelenlerin bir müddet sonra ona benzemeyeceğini kimse garanti edemiyor. Türkiye’de siyaset rant dağıtma üzerine kurulu olduğu için iktidara kim gelirse gelsin, bir müddet sonra AKP’leşmesi, ANAP’laşması kaçınılmaz oluyor.

AKP de eski düzeni değiştirme, Batı standartlarında bir demokrasi ve hukuk sistemi getirme vaadiyle iktidara gelmemiş miydi zaten?

Belki bu toprakların genlerinde bir sorun var, her iktidarı kullanan kendini ‘padişah’ vatandaşları ‘kul’, ülkedeki ‘mal ve kaynakları’ da ‘hazine-i hassa’sı olarak görüyor. Siyasetin bütün imkanlarını; kendilerini ve etraflarını zenginleştirmek için kullanıyorlar. Bu düzende bunu engellemek mümkün değil. Böyle bakınca Meral Akşener’in ve partisinin bu şartlarda bir umut olma ihtimali yok. Hem yıkılmış bir devletin sağını solunu tamir etmek, yamalar yapmak onu tekrar hayata döndürebilir mi? Ya da o eski devlet ‘hayata döndürülsün mü’?

Bu toprakların yeni bir siyasi partiden çok yeni bir toplumsal mutabakata, yeni bir devlete, yeni bir kurucu iradeye ihtiyacı var. Hiçbir kimsenin aidiyetinden, inancından ya da kimliğinden dolayı suçlanmadığı, her vatandaşın kendisini birinci sınıf hissettiği ve siyasetin kişisel zenginleşme aracı olmasının kesinlikle önüne geçildiği yeni bir toplumsal mutabakata, yeni bir devlete!

[Alper Ender Fırat] 25.8.2017 [TR724]

Allah Allah! Metal yorgunluğu da neymiş? [Kemal Ay]

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın AKP’ye dönüşü beraberinde ‘yeniden teşkilatlanma’ gibi bir meseleyi de gündeme getirdi. Yıl sonuna kadar bir ‘güncelleme’ yapılacağından bahsetti Erdoğan. Gerekçesi de ‘metal yorgunluğu’. Tanıdık bir söylem. 2011 seçimleri sırasında ve sonrasında, özellikle Gezi Parkı protestolarına giden yolda çok sık medyada duyduğumuz bir tabirdi ‘metal yorgunluğu’. Tabi o zaman başta Erdoğan olmak üzere bütün bir partiye yöneltilen bir eleştiriydi bu. Oysa şimdi Erdoğan bu eleştiriyi kendisini ‘geriye çekerek’ teşkilatlara yapıyor.

Neden şimdi? Çünkü 2019 genel seçimleri için çalışmalar başladı. Yüzde 50’yi geçmek zorunda Erdoğan. Bunun için MHP ile yaptıkları ittifaka güvenmek istiyor ancak Meral Akşener’in varlığı, bu ittifakı çatırdatabilir. Yani Devlet Bahçeli bu yoldan dönmez belki ama Akşener, belli konularda rahatsız fakat yine de Erdoğan’a yakın duran MHP seçmenine ‘dokunabilir’. Bazıları hâlen Erdoğan’ın 2019 için Kürt seçmene ‘ulaşmaya çalışacağını’ düşünüyor ancak hem MHP hem de Kürt seçmeni bir arada idare edebilmek ciddi maharet ister. Göreceğiz.

Tekrar teşkilatlara dönelim. Belli ki ortada bir ‘rapor’ var. Erdoğan’a da sunulmuş. Bir yenilenme ihtiyacı olduğunu iddia ediyor rapor. ‘Metal yorgunluğu’ laflarının çıkış noktası da burası. Teşkilatlardan sorumlu parti genel yardımcısının iki cümlesi dikkatimi çekti:

AKP’de tartışılmaz ve vazgeçilmez bir kişi vardır, o da Recep Tayyip Erdoğan’dır.
Yorgunluk belirtileri olanlar, ayak uyduramayanlar kendi şahsi çıkarları için siyaset yapmaya çalışanlar önceliği millete hizmet anlayışına çekmek durumundalar.
İlkinin sebebi belli: ‘Olmasaydı, olmazdık!’ Erdoğan’ın yokluğu gibi bir durumda bugün en üst düzey görevlere getirilen isimler, muhtemelen doğru düzgün iş dâhi bulamayacaklar. Çünkü ellerinde ona sadakatten başka bir ‘değer’ yok. O yüzden bütün varlıklarıyla onun kazanması için çabalıyorlar.

İkincisi de aslında ilkinin doğal bir sonucu. ‘Yahu biz niye Erdoğan’ı destekliyoruz?’ soruları sorulması yakındır. Madem ‘şahsi çıkarlar’ için yapılmayacaktı bu siyaset, ne diye Erdoğan’ın ak dediğine ak, kara dediğine kara diyerek kendimizi beş paralık ediyoruz? Demezler tabi şu aşamada çünkü hâlâ ‘Olmasaydı, olmazdık!’ diskuru işliyor.

Mehmet Barlas mı demişti, Erdoğan eleştiri ihtiyacını özeleştiri yaparak karışılıyor, diye! Erdoğan’ın egosunun gölgesinde dinlenen AKP’liler, dışarıya kulaklarını tıkadıkları ve asla kimseden ‘eleştiri’ kabul etmedikleri için ancak Erdoğan’ın ağzından çıkacak bir sözle ‘kendilerine gelebilirlerdi’. Bunu bilen teşkilatlardan sorumlu partililer de Erdoğan’ın ağzına ‘metal yorgunluğu’ lafını yerleştirmeyi uygun gördüler muhtemelen.

Nitekim ilk etapta sonuç da aldılar. Bu lafın akabinde birkaç AKP il sorumlusu istifa ederek ‘başka görevlere hazır olduklarını’ gösterdiler. Ancak çok yaygın bir ‘temizlik’ yapılıp yapılamayacağını bilemiyoruz. Parti içinden haberler veren Abdülkadir Selvi’nin köşe yazısından öğreniyoruz ki, teşkilatların kâhir ekseriyeti bu söylemden rahatsızmış. Muhtemelen aralarında ‘Erdoğan da çaldı ama çalıştı, biz de öyle yapsak olmuyor mu?’ diye düşünen saftirikler de vardır.

Halbuki buna benzer bir ‘temizlik’ meselesini Ahmet Davutoğlu gündeme getirmişti. O zaman da belliydi ki AKP tabanında bu hırsızlık meselesine karşı bir argüman geliştirilemiyordu. Evet, şimdilik kazanıyorlardı ancak yarın bir gün ağır mahcubiyet yaşanma ihtimali, birçok şeyin tadını tuzunu kaçırmaya yeterliydi. Gelgelelim Davutoğlu’nun ‘etik değerler’ çalışması Erdoğan’a çarpmıştı. ‘Şeffaflık’ paketi çıkarmaya çalışan Davutoğlu’na Erdoğan, ‘Böyle giderse görev alacak il ve ilçe başkanı bulamazsın’ deyiverdi. Bugün ‘metal yorgunluğu’ lafının ne farkı var?

Konuyla ilgili en güzel değerlendirmeyi AKP’nin kurucularından Kürt siyasetçi Dengir Mir Mehmet Fırat yapmış:

‘Bu bir metal yorgunluk değil, bir çürüme. Şimdi çürümeyi önlemeye çalışıyorlar. Genel Başkan Recep Tayip Erdoğan çürümenin farkına vardı, kokuyu aldı. Bu bir tuzlama harekâtı. Şimdi zor olan şey çürümeyi önlemek için kullandıkları tuz da kokuyor. O yüzden çürümeyi önlemeleri mümkün değil, bu çürüme devam edecek.’

Erdoğan bütün eleştirilere rağmen, ‘Biz biliriz’ tavrını 7’den 70’e herkese benimsetmiş bir lider. Şimdi tutup hiç hazzetmediği şekilde teşkilatını ‘eleştiriyor’. Hayır haysiyet meselesi deyip karşı çıkmayacaklar, muslukların kesilmesi kaygısı burada bir itirazın oluşmasına sebebiyet verecektir. Yüzde 50’nin üstüne çıkmak için eski küskünleri ‘kazanmayı’ hedeflerken, yeni ‘küskünler’ yaratmanın ne âlemi var değil mi?

[Kemal Ay] 25.8.2017 [TR724]

Don, kaset, atlet ve siyasetin acınası halleri [Erhan Başyurt]

Siyaset menfaatçi ve ilkesiz…

Pragmatist ve makyavelist…

Onun için sonuca götüren her yol mubah…

Duruma göre değişen duruş serbest…

Hal böyle olunca, ‘bel altı vuruşlar’ siyasetçilerin rakiplerini yıpratmak için en çok başvurduğu yöntem haline geliyor.

***

Etnik kimlik, mezhep ve siyasi kimlik temel saldırı malzemesi.

Toplum hele hele kutuplaşmış ve hoşgörüsüz hale gelmişse, ‘ötekileştirme’ etkin bir yıpratma aracına dönüşüyor.

‘O Alevi… O Kürt… O Ermeni… O Dersimli… O Gürcü… O FETÖ’cü… O İŞİD’çi… O PKK’lı…’

***

Bir de ahlak perdesinin arkasına saklanan ‘ahlaksız siyaset’ var.

Menderes’e yönelik kara propaganda da kullanılan ‘don davası’ gibi…

Bugün de ‘kaset’ veya ‘atlet’ söyleminde karşımıza çıkıyor.

‘Onun da kasedi var… Özel değil bu genel hayat… Kaset komplocusunu izledim… Kasedi olduğu için köle gibi biat ediyor… Kasetle geldi kasetle gider…’

‘Atletle resim çektirmek Türk ailesine hakaret… Atatürk’ün atletli resmi var mı?… Atatürk’ün atletli resmi var, şortlusu da var… Onun bari atleti var, umre fotoğrafında senin ihramın açık meme uçların bile görünüyor… Camide namaz kılarken fotoğrafçını da götürüp, din istismarı yapıyorsun…’

***

Siyasette çıta her geçen gün düşüyor.

Popülist söylemler umumi tuvalet fiyatlarına kadar düştü.

‘Liradan 6 sıfır atınca tuvalet ücreti 1 milyondan 1 liraya düştü.  Nereden nereye?’

İyi de fiyat aynı? Bu örneğin nasıl bir karşılığı var?

Sadece ‘sıfır illüzyonu’ var.

Sanki fiyat 1 milyon iken 1 liraya düşmüş gibi…

Oysa 6 sıfır atıldığında, 1 dolar 1,3 lirayken bugün 3,5 lira…

Milli paramız buz gibi erimiş.

1 ABD Doları 6 sıfırla ifade edilirse bugün 3 buçuk milyon lira…

***

Uzun süredir sürüp giden beyhude ve yorucu bu tartışmalar, insanlara gına getirmiş durumda.

Siyasette aslında topyekûn bir ‘metal yorgunluğu’ var…

Parti programları, kalkınma modelleri yarışmıyor.

Projeler tartışılmıyor.

Dış politikalar, iç politik stratejiler masaya yatırılmıyor.

İktidar, kimseyle görüşmüyor, kamuyla paylaşmıyor. İstediği gibi yasa çıkarıp, istediği gibi at oynatıyor.

Muhalefet de, eleştiriyor ama alternatifleri ve kendi modellerini ortaya koymuyor.

***

Bu girdaptan çıkmak kolay değil.

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun açık oturum meydan okuması bu nedenle önemli.

Siyasi parti liderleri, halka açık oturumlar da bir araya gelirlerse, seçmene projelerini sunmak zorunda kalırlar.

Boş söylem ve polemikler yerini icraat ve parti politikası tartışmalarına bırakır.

Seçmen de bir karşılaştırma yapma ve oyunu hiç değilse verilen vaatlere göre belirleme imkânı elde eder.

Nitekim demokratik ülkelerde kararsız seçmenin oyunu belirlemekte, bu tarz liderler açık oturumu ana etken.

***

Son günlerin çok tartışılan Meral Akşener’in parti girişimin başarısı da böyle bir farklılık oluşturup oluşturmayacağına bağlı.

Farklı yelpazeden saygın siyasi isimleri bünyesine katabilecek mi?

Ekonomi kurmayları halka ve ekonomi çevresine güven verecek mi?

Yeni politik açılımlar ve projeler sunabilecek mi?

Dip dalga, tabanın heyecanı, ancak bu 4 alanda başarı ortaya konursa, iktidar alternatifi olmalarına imkân sağlar…

***

Türkiye’de siyasetin ‘don, kaset, atlet, tuvalet’ girdabında çıkması kolay değil.

Seçmen bilinci de maalesef siyasetçinin çabası da yetersiz…

[Erhan Başyurt] 25.8.2017 [TR724]