Somali’de 2 yıl önce şehit edilen Hıdır ve Kemale öğretmen ile tüm dava şehitleri anısına… [Abdullah Gök]

Kur’an’ı Kerim’de Hz. Hud kavmine “Ben bunun karşılığında sizden hiçbir ücret istemiyorum, benim ücretim yaratandan başkasına ait değildir.”(Hud-51) diye seslendiği gibi iki yıl önce şehit olan Hıdır ve Kemale öğretmen de ücretlerini yalnız Huda’dan beklemişlerdi. Yalnızca cenabı Hakkın rızasını hedefleyerek, kendilerini davalarına adamışlardı. Bu davanın ne ilk şehidiydiler, ne de son şehidi olacaklardı.

Herkes bilmezdi onların hikayesini, insanlara hizmet için en önde koşar, fotoğraflarda hep en geride olurlardı, ne kimseden beklentileri vardı, ne de kimseden korkuları. Elbiseleri güzel ahlaktı. Emindiler. Kalpleri bir melek gibi saf ve duru, dilleri de iç derinliklerinin sadık bir tercümanıydı. Yüzleri hep semadaydı.

Rivayet edilir ki Hz. Bediüzzaman vefat ettiğinde üzerinde sadece 15 lira çıkmıştı ve o para da tereke tespit masrafında kullanılmıştı. Dünyada koluna taktığı sepetinden başka malı olmamıştı üstadın, ondan geriye iki eski gömlekle, bir pamuklu hırka kalmıştı. Üstadın adım attığı izleri takip eden Hıdır öğretmen de Somali’ye giderken eşyalarını koyduğu birkaç valizden başka hiç bir şeyi yoktu. Kurşun yağmurunun toplandığı bardaktan şehadet şerbetini yudumlarken, ondan geriye yine ayni o valizlerden başka hiçbir şey kalmamıştı geriye. Yeryüzünde hiç malı mülkü olmamıştı ve bu sayede evini tüm yeryüzüne yayabilmişti. Nazik ve güleryüzlü haliyle gönüllere girmiş, Nil’in taşkın suları gibi heyecanıyla, kara kıtada cennet asa bir bahar için çalışmıştı.

Gülnar öğretmen ise, Türkiye sevdalısı Azeri bir öğretmendi. Irak`ta gönüllüler hareketiyle vazife yaparken çaresiz bir hastalığa yakalanıp, hayata gözlerini yumduğunda 34 yaşındaydı. Kısacık hayatına dünyalar sığdırarak, dünyanın dört bir tarafına meyve tohumları ekebilmişti. Sıdk üzerine bir peygamberin terbiyesi altında yetiştiği için Hz. Meryem’e benziyor olmalıydı. Hüzünlü bir kasım ayında hakka yürüyüp kefen giydiği gün, kardeşi Eflatun Bey’le evlenip dünya evine girmişti Kemale Öğretmen ve Hz Musa gibi: “Ya Rabbi bana lutfedeceğin her türlü nimete muhtacım.” diyerek hicret yoluna düşüp, mahrumiyet çölüne, yokluğun gurbetine Somali’ye gitmişti. Allah ve Resulüne gitmeye niyet etmişti, Allah ve Resulü olmuştu vardığı yer. Seyru süluk yolculuğuna kara kıtada ak gönüllü siyah incilerin gönüllerini hasat ederek çıkmaya karar vermişti. Kurşunlar yağarken üzerlerine, bedenini iki evladına siper etmiş, bir kez daha yaşatmak için yaşamaktan vazgeçmişti. Eşinin: “Bir kez olsun sesimi bile yükseltmedim” dediği Kemale öğretmen yine o çok sevdiği hicret beldesinde, o çok sevdiği öğrencileri arasında yürüdü ruhunun ufkuna. Gülnar öğretmen gibi Kemale öğretmen de 34 yaşındaydı ebediyete uğurlandığı gün. Hz Adem’den beri en büyük imtihanlar davası büyük olanlar içindi, Uhud’da bedeni parça parça edilen şehitler seyyidi Hz Hamza gibi bedeni kurşunlarla parçalanmıştı Kemale öğretmenin. Okul lojmanından başka gidecek evi yoktu, taziye evi bile olmamıştı gurbet diyarında. Mekke fethinden sonra “Ey Allah’ın elçisi, nerede dinlenmek istersiniz?” diye sorulunca, efendimiz acı bir tebessümle baba ocağını hatırlamış ve “Akil bize dinlenecek  ev mi bıraktı.” demişti. Ve günümüzün Akilleri sığdırmamıştı koca dünyaya temiz gönüllü öğretmeni.

Farklı değildi hikayeler, “Dünyayı başıma ateş yapsanız, hakikat-i Kur’aniyeye feda olan bu baş size eğilmeyecektir.” Diyen üstad gibi zulme karşı çıkıp, başını yere eğmemek için  Ege sularında boğulmayı göze alan Hüseyin Maden öğretmenin, yahut Kur’anı Kerim de cahiliye devri anlatılırken “Diri diri toprağa gömülen kız çocuğunun hangi suçla öldürüldüğü sorulduğu zaman… ” (Tekvir, 81/8-9), sorusuna mukabil henüz hangi suçu olduğunu bile bilmeden Meriç nehrinin azgın sularından geçerken ailesiyle beraber ahirete göç eden Ayşe Abdürrezak öğretmenin hikayeleri hep aynıydı.

Sahabe içinde olmak, Allah ve Resulünün mirasına sahip çıkmak demekti. Bu yolun kaderi budur deyip, dava şehitleri olanlar bu sebeple incinmediler dünyanın kahrını ve zorluğunu çekmekten, incinmediler dostların vefasızlığından, incinmediler anadan, babadan, vatandan uzak kalmaktan. İncindilerse terör yaftasına maruz kalmaktan, Hakkın hatırının ufacık bedellere feda edilmesinden, firak-ı dalle iftirasına uğramaktan incindiler. Ciğerleri yandı, içleri kan ağladı ve  vefasızlığın gurbetinde sevdiklerinin gözü önünde eriyip gittiler. Henüz daha Kundaktayken konuşmaya başlayan Hz. İsa’yı kucağında taşıyan Hz. Meryem gibi türlü iftiralar karşısında yalnızca sustular. 40 yıllık dostlarının nefret oklarıyla yaralansalar da Habil olmayı seçip zalim kardeşlerine benzemediler. Firavun ’un sarayında Hz. Asiye olmayı seçip zulme karşı çıkarak, Kuranda Ahzab suresinde övgüyle bahsedilen “Müminler içinde öyle erler vardır ki,” ayetinin muhatabı olmak için sadakat üzerine olup bu uğurda canlarını feda etmeyi göze aldılar.

Yürüdükleri yol Peygamber yoluydu, selefi salihinin yoluydu. Dillerinde hep “Ey yar senden dönmezem” nağmelerinin besteleri vardı.

Bir bîçare âşığım ey Yâr Sen’den dönmezem

Bir cefâkeş aşıkem ey Yâr Senden dönmezem
Hançer ile yüreğimi yar Senden dönmezem
Ger Zekeriya tek beni baştan ayağa yarsalar
Başıma koy erre Neccâr Senden dönmezem
Ger beni yandırsalar, toprağımı savursalar
Külüm oddan çağırsalar Settâr Senden dönmezem. -Nesîmî-


Demişler ve asla gittikleri yoldan geri dönmeyi düşünmemişlerdi.

Hepsinin ruhu şad olsun.

[Abdullah Gök] 7.4.2018 [TR724]

Kosovalı gazeteci Erdoğan’ın Kosova’daki uzun kollarını ve faaliyetlerini anlattı

Gazeteci Erkam Tufan Aytav’ın 30 Dakika programının konuğu olan Kosovalı gazeteci Berat Buzhala, 5 eğitimci ve 1 doktorun mafyavari yöntemlerle Kosovadan kaçırılmasının detaylarını anlattı. Kaçırılma olayının Avrupa Birliği ile iyi ilişkiler kuran ve demokrasisi ve medya özgürlüğü işleyen Kosova için utanç verici olduğunu anlatan Buzhala, olayın perde arkasında olan isimlerin istifa ve görevden almalarla ortaya çıktığını, Cumhurbaşkanı Haşim Taci’nin de bu kişilere desteğinin tartışıldığını anlattı.

Buzhala, kaçırılma hadisesinde Taçi’nin de iyi bildiği bir ekibin olduğunu, son görevden alma ve açılan soruşturmalardan sonra Kosova’da aynı hadisenin bir daha tekrar etmeyeceğine işaret etti.

Kosovalı gazeteci AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Kosova Başkanı Ramuş Haradinaj’ı tehdit etmesini ve Kosova’da eğitimcilerin mafyavari yöntemlerle MİTe teslim edilmesini Kosova halkının tasvip etmediğini aktardı. ‘Erdoğan’ın etkisi yüzde 5-10’u geçmez. Bizim ülkemizde medya özgür, cumhurbaşkanlarını eleştirme hakkımız var. Gazeteler ve yayınlar Türkiye’de olduğu gibi onun elinde değil” diyen  Buzhala, “Arada çok özel ilişkiler olduğu anlaşılıyor. Cumhurbaşkanı Taci, Avrupa ile diğer sorunlarıyla ilgili yeni bir ortak olarak Erdoğan’ı seçmiş gözüküyor. Kosova halkı Türkiye’nin ve halkının değil, diktatörlüğün karşısında” değerlendirmesini yaptı.

Erdoğan rejiminin ve ailesinin Kosova’daki elektrik ve havalimanı ihalelerinde farklı anıldığını kaydeden Buzhala, imamlar üzerinden siyaseti yönlendirme faaliyetinin Kosova’da da hayata geçirilmek istendiğine dikkat çekti. Bunun için rüşvetler dağıtıldığını kaydetti.

İşte o röportajın tamamı:


[TR724] 7.4.2018

Katilin işbirlikçilerine suçüstü [Bülent Korucu]

Eskişehir Osmangazi Üniversitesi, Eğitim Fakültesindeki silahlı saldırıda, Dekan Yardımcısı Mikail Yalçın, Fakülte Sekreteri Fatih Özmutlu ve öğretim görevlileri Serdar Çağlak ile Yasir Armağan öldürüldü. Silahı ile birlikte suçüstü yakalanan zanlı Volkan Bayar’ın hikayesi ve etrafındaki ilişki ağı Türkiye’nin yakın tarihinin özeti gibi. Kurdu sürüye çoban yapmışlar anlayacağınız.

Volkan Bayar’ı tanımlayan cümleleri şöyle sıralayabiliriz:

Her şeyden önce yargı ve YÖK tarafından tescillenen muteber bir muhbir vatandaştır! 103 kişi ile mahkemelik olmuş. Yani Bayar en az bu kadar akademisyenin işini kaybetmesine ve birçoğunun gözaltına alınıp tutuklanmasına sebep olmuş. İhbarı öylesine bağlayıcı ki, berat edenler bile işe dönememiş.

Emniyet teşkilatı açısından güvenilir bir vatandaştır. Zira cinayeti işlediği silahı ruhsatlıdır ve ruhsatı emniyet müdürlükleri vermektedir. Şimdiki il müdürü, meşhur ‘FETÖ’ avcısı eski İstihbarat Daire Başkanı Engin Dinç’in döneminde mi aldı ruhsatı bilmiyoruz. Ancak tehdit ettiği hocalar, emniyetin bütün kademelerine şikayette bulunup sonuç alamadıklarını açıkladı. Psikolojik, nörolojik ve fizyolojik olarak silah almaya engel hali bulunmadığına dair devlet ya da üniversite hastanesinden sağlık raporu getirmek zorunluluğu var. O halde Bayar, bir hastaneden aldığı kapı gibi raporu olan sağlam kafa ve sağlam vücutlu bireydir.

‘Yerli ve milli değerlere dayanan’ bir akademisyendir. Metin Feyzioğlu’nun tepki gösterdiği, barış isteme gafletine düşmüş(!) sözde akademisyenlerden değildir. AKP Genel Başkanı (cumhurbaşkanı) Erdoğan’ın diskur çektiği ‘terörle iltisaklı hocalar’dan olmadığı da ayan beyan ortada. Bunun başka delilleri de var. Bayar’ın iftiralarını anında işleme koyup, hakkındaki şikayetleri sümen altı eden Rektör Hasan Gönen’in tavrını bu minvalde sayabiliriz. 2009’da AKP’den Eskişehir Belediye Başkan adayı olup kazanamayan, rektörlük seçimlerinde ikinci olmasına rağmen atanan Gönen’in elbet bir bildiği olmalı. AKP’nin yan kuruluşu gibi çalışan Eğitim Bir Sen de Bayar’a hüsnü şahadette bulunanlardan. Kendi yayınlarında ona ‘Erdemli bireyler yetiştirme’ konusunda makale bile yazdırmışlar. Memur Sen’in neredeyse bütün kurucuları AKP’de siyasete atıldı, önceki başkanı Ahmet Gündoğdu hâlâ milletvekili ve mevcut başkan Ali Yalçın önümüzdeki seçimde Meclis’e göz kırpıyor. Onların ‘sözde ya da kripto’ akademisyenlerle ne işi olabilir!

Dekan Prof. Dr. Cemil Yücel, katil zanlısı Bayar’ı şöyle anlatıyor: “Akli dengesi yerinde değil, pek çok kişiyi şikayet eden ve korkulan bir insandı.” Bayar’ın öldürmek istediği kişilerden biri olan Dekan Yücel’in cümleleri ülkedeki yaşanılan cinnet halinin tasviri gibi olmuş. “Oluk oluk kan akıtacağını” miting yaparak açıklayan mafya lideri Sedat Peker’e dokunulmadığı ortamda, “Bu iş 24 mermiye bakar” diyen akademisyene göz yumulmasına şaşırıyor musunuz gerçekten? 110 binden fazla kayıp silahın bulunduğu bir memlekette adam üşenmemiş ruhsat almış, daha ne istiyorsunuz! Siz istediğiniz kadar ‘deli’ deyin; adamın akıllı olduğuna dair elinde raporu var. Ahlaki zaaflarından filan bahis açmayın, erdemli birey yetiştirme konusun uzman var karşınızda… Aynı makaleyi Eğitim Sen’in dergisinde yazsa işini kaybederdi. Aktifsen’in dergisinde yazsa üstüne en az 10 yıl hapis yerdi.

MUHBİRDEN VAZGEÇEMEMEK

Bayar’ın muhbirliğine halel gelsin istemezler, aksi halde cezaevlerini boşaltmaları gerekir. Zira çoğu tutuklu böyle adamların ihbarıyla yatıyor. NASA’da çalışan mühendis Serkan Gölge’yi ‘CIA’da çalışıyor’ diye ispiyonlayan köylüsünden de vazgeçmeleri gerekiyor. “Orgeneral Akın Öztürk’le Ankara’da darbe planı yapıp aynı masada yemek yedik” diyen gizli muhbir ‘Kuzgun’ mahkemede aksi ispatlanınca ‘pardon yanlış görmüşüm’ sözleriyle topu taca attı. Ona dönüp “Aynı masada yemek yediğin adamı Hava Kuvvetleri Komutanlığı yapmış bir orgeneralle nasıl karıştırırsın asker?” sorusunu sormayan yargı Volkan Bayar’a niye sorsun!

15 Temmuz’dan dört gün sonra muhbirlik yapın diye talimat yayınlayan YÖK’ün döktüğü timsah gözyaşları hiç inandırıcı değil. Bayar hakkındaki şikayetleri hangi saiklerle, hangi gerekçelerle gözardı ettiklerini açıklamalarını istemek de anlamsız. Herkesin bildiği sırrı açıklayacaklarını beklemek hüsnü kuruntu olur. Bayar’ın ihbar ettiği akademisyenlerin elleri plastik kelepçeli, kollarında iki polisle tek sıra halinde yürütülürken çekilmiş fotoğraf ve görüntülerini kullanmayan gazete televizyon yok gibi. Merak eden baksın. Mağduriyetin yeniden yaşanmaması için paylaşmak istemiyorum. Başkaları değil, hiç olmazsa kendi mensupları o ucube ‘FETÖ’ suçlamasıyla yargılanan Hürriyet, Sözcü ve Cumhuriyet yöneticileri dönüp baksınlar. Eskişehirli akademisyenlerin gözaltı haberlerini kendi çalışanlarınınki gibi mi vermişler.

Değilse (ki değil) önce muhbir sonra katil olan Bayar’ın suçuna ortak olduklarını unutmasınlar. Bu özeleştiriyi yapacaklarına ihtimal veriyor muyum? Hayır. Ama bu soruyu bir gün cevaplamak zorunda kalacaklar, onu biliyorum.

[Bülent Korucu] 7.4.2018 [TR724]

Dünya Türkiye’nin liderliğini konuşuyor [Levent Kenez]

İnternette sitelerin tık alma yöntemlerinden bir tanesi de insanların arama motorlarında yapacağı aramalara yönelik daha önceden hazır metinler bulundurmak. Örneğin, ‘Kurban Bayramı 2018’, ‘Ramazan hangi gün başlıyor’, ‘Beşiktaş’ın, Fenerbahçe’nin/Galatasaray’ın maçı hangi kanalda’ gibi. Bunun benzerini şehit sayıları için de yapmışlar. Afrin ya da Zeytin Dalı operasyonunda kaç şehit olduğunu öğrenmeye çalıştığınızda karşınıza önceden hazırlanmış Milli Piyango sonuçları açıklandı türü metinler geliyor, sadece gün sayısı ve şehit sayısı değişen metinle. İnternet aramalarında önce çıkmak için artık şehit sayıları iddia sonuçları gibi.

Fırat Kalkanı Operasyonu’nda kaç şehit oldu kimse hatırlamıyor. 62 şehit. 3 tanesi Rus uçağının düşürüldüğü tarihin yıl dönümünde Rusların intikam için yaptığı saldırıda hayatını kaybetmişti. Ruslar düşen uçaklarında hayatını kaybeden pilotları için dünyayı ayağa kaldırmış, Türkiye’yi diz çöktürmüştü. Hükümet bütün radar kayıtlarında açıkça görünen bu saldırıyı örtbas etmek için her şeyi yaptı. O zamanın hükümet sözcüsü Numan Kurtulmuş siyasi hayatı boyunca yaptığı gibi bir sürü yalanlar söyleyip olayın nasıl olduğunu araştırdıklarını söylemişti. Halbuki Genelkurmay saldırının Rus Federasyonu’na ait bir uçak tarafından yapıldığını resmen açıklamıştı.

Zeytin Dalı operasyonunda şimdiye kadar kaç şehit verdik? Erdoğan meydanlarda küsuratlı rakamlar söyleyerek yeteri kadar rencide ettiği şehitlerin sayısı şu an için 52.

Hiçbir medeni ülkede bu kadar çok asker kaybı yaşanıp, hiçbir şey olmamış gibi hayata devam edilmez ama burası insan hayatının bir kıymetinin olmadığı bir ülke.

Bekir Bozdağ, 18 ülkede MİT’in yaptığı operasyonlarla övünüyor. Çocuğu kirli rüşvetler, mide bulandırıcı pazarlıklar oysa. PKK’nın elindeki asker ve polisler ile ilgili hiçbir haber okumuyoruz. Neredeyse 3 yıldır PKK’nın elinde rehine olan asker ve polislerin aileleri çalmadık kapı bırakmadılar ama yardımcı olan kimse yok. Neredeyse “ölmeyip canlı yakalandıkları” için fırça yiyecekler.

İşinde gücünde zavallı öğretmen ve doktoru kaçırmakla övünen MİT’in 4 daire başkanı PKK’nın elinde rehin. Bülbül gibi de ötüyorlar. MİT’in yaptığı cinayetleri, hukuksuz işleri, işkenceleri, gizli evleri anlatıyorlar. Ülkede kimse yazıp çizemediği için vatandaş bilmiyor.

Yurt dışındaki Türk diplomatların ve devlete çalışan görevlilerin neredeyse hiçbir saygınlığı kalmadı. Hepsi sebep olacakları skandallar yüzünden yakın takipte. Büyükelçilerin ve konsolosların adeta birer troll olduğu anlaşıldı. Hariciyede adam kaçırmak için para pazarlığı yapan diplomatlar rezilce deşifre oluyor. AKP’nin gizli iş yaptığı çetelere operasyonlar yapılıyor. Yakında sınır dışı edilecek devlet görevlilerinin isimlerini duyacağız.

Yurtdışıdan AKP için kendisini parti militanı gibi görenlere ilk ayarı Hollanda vermişti. Gurbetçilerin sosyal ödemelerinin iptal edileceği açıklandıktan sonra epey sesleri kesildi. Gönüllü sürdürdükleri ajanlık faaliyetlerini bütün devletler yakından takip ediyor. Gariptir hiçbirinin de Türkiye’ye dönmeye niyeti yok.

Türkiye’yi dünyaya kapattıkları zaman bir çok sorunun ortadan kalkacağını sananlar esas o zaman başlayacak sorunların bedelini ödetmeye doğru gidiyor. İhracatın ve ithalatın yarısı Avrupa ile. Ülkeye her yıl girmesi gereken  bir yabancı sermaye gerçeği var. Kanun devleti olmayan herkesin malına bir gecede el konulduğu yabancıların rehine pazarlığı için tutuklandığı bir ülkede kimse yatırım yapmaz. Her gün ülkeden çıkan yabancı şirketlerin haberi çıkıyor. Ekonomiden sorumlu bakan biraz gerçekleri mırıldanınca fırçayı yedi. Yunanistan dibe vurana kadar AB’ye sunduğu istatistiklerde her şey güllük gülistanlıktı. Kriz esnasında gördüler ki kaç tane devlet memuru olduğunu bile bilmiyorlar. Bizdeki durum daha beter çıkacak.

Rusya ve İran ile oturup Suriye’yi konuşacaktınız madem, Rusya da İran da Suriye’de Esed’i temsil ediyor. Esed ile neden bütün köprüleri yıktınız da çok daha zor ülkelerle muhatap oluyoruz diye soran yok. Milyonlarca mülteci, milyarlarca dolar kayıp ve bugün değişen yapısı ile Suriye bataklığı. İran ve Rusya’nın Suriye’de kazanan Türkiye’in yenilen olduğunu hangi illüzyonla kapatabilirsiniz.

AB’de Türkiye için harcanacak pek bir enerji yok. Mültecilere jandarmalık yapmak için parası verilen bir gardiyan, fason üretim için atölye, mal satılan pazar. Müttefiki ABD ile sorun yaşamanın sadece bir ülke ile sorun yaşamak olduğunu sanacak kadar acınası yorumlar yapılıyor ülkede.

Devletin bütün imkanları, parası, aklı, insan sermayesi bir kişinin ve etrafındaki halkanın  iktidarda kalabilmesi için seferber ediliyor. Bunlar yapılırken de devlet içeride ve dışarıda acınası bir hale geliyor. Geçmişte bunu yapan ülkeler çok büyük krizler, iç karışıklıklar ve telafisi mümkün olmayan kayıplar yaşadı. Türkiye’nin sonu da böyle olacak. Bunu önlemek mümkün değil. Bundan en az zarar görmek için kişisel planlar yapmak kaldı geriye.

[Levent Kenez] 7.4.2018 [TR724]

Metin Feyzioğlu’nun ibretlik hikâyesi… [Hayrettin Yıldız]

Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı’na geldiği günden itibaren tartışmaların odağında olan bir isim Metin Feyzioğlu. Başkanlığını yürüttüğü kurumun savunma mesleğini temsil ediyor olmasından dolayı özellikle son yıllarda iyice gerileyen hukukun üstünlüğü, bağımsız yargı, savunma hakkına erişim ve işkence gibi temel sorunların çözümü adına en önemli aktör olması gereken Metin Feyzioğlu tam tersine bu ilkeleri kendi çıkarları doğrultusunda aşındıran siyasi iktidarın yanında olmuş bir figür. Metin Feyzioğlu hukuk ve özgürlükler karşısında hep devletin yanında refleks gösteren tam bir statükocu olarak karşımıza çıkıyor.

‘İŞKENCE YOK’ SAFSATASI

Özellikle son dönemde Türkiye’de yükselen otoriterleşmeye omuz veren Feyzioğlu’nun bu anti demokratik duruşuna dair birkaç örnek sıralamak gerekirse, işkence görmüş insanlarla ilgili görüntülerin yayınlanmasına rağmen, Amerika’da katıldığı bir toplantıda ‘Türkiye’de işkence yok’ sözlerini sarf edişini baş köşeye koymak gerekir.

Bu sözlerinin baş köşeyi hak etmesinin en önemli nedenlerinden birisi hiç şüphesiz zamanlaması… 15 Temmuz darbe girişiminin hemen akabinde ve işkencelerin yoğun bir şekilde devam ettiği günlerde bu işkenceleri sorgulaması gereken bir kurumun başkanı olarak Feyzioğlu’nun bu sözleri söylemesi işkencecileri ve işkencecilerin arkasındaki siyasi iktidarı rahatlatmış, bu hukuk ve insanlık dışı faaliyetler zemin bulmuştur. Binlerce insan sistematik olarak işkenceye maruz kalmıştır. Feyzioğlu bu işkenceleri meşrulaştırmak suretiyle bu işkenceleri yapanlar kadar bu işkencelerden sorumludur.

Gene aynı Feyzioğlu televizyonlarda polislere işkence yöntemleri öneren AKP’li yazarlara işkencenin açıkça suç olduğu ve hukuken kabul edilemez olduğunu söylemek yerine, bu yöntemlerin  böyle alenen anlatılması durumunda işkenceye uğrayanların mağdur durumuna düşüp bu şekilde lehlerine kamuoyu oluşturacaklarını bunun da aleyhlerine olacağını söyleyerek onlara yol göstermiştir.

CUMHURBAŞKANI ZİYARETİ VE SONRASI

Siyasi iktidarla arasından su sızmayan Feyzioğlu darbenin hemen akabinde Erdoğan’ın sarayına giderek bu süreçte siyasi iktidara her türlü desteği vereceklerini ifade etmiş ve Erdoğan’ı dinledikten sonra, ‘Cumhurbaşkanımızın açıklamalarından sonra yüreğimiz ferahladı’ açıklamasıyla fikir ve eylem birlikteliklerini ilân etmiştir. O günden sonra da siyasi iktidarla hiç fikir ayrılığına düşmemiştir.

Devam edelim: Bu süreçte KHK ile işten atılan yüzbinlerce memurdan ikisi Semih Özakça ve Nuriye Gülmen açlık grevine başlamış ve eylemleri geniş kitleler tarafından destek göremeye başlamıştı, hemen örgüt üyeliği suçlamasıyla tutuklandılar, eylemlerine cezaevinde de devam ettiler. Çok uzun süren açlık grevi neticesinde ölüm riskiyle karşı karşıya kaldılar ama buna rağmen bırakın işlerine iade edilmeyi, tahliye bile edilmediler. Tam da  o günlerde Feyzioğlu gene sahne aldı ve bir hukukçu olarak ölümle pençeleşen bu iki masum insanın haklarını savunacağı yere, ‘Kimse benden Nuriye ve Semih’i evlat edinecek bir sempati içinde olmamı beklemesin’ sözleriyle iktidara payanda oldu.

Adalet yürüyüşünde de karşımıza çıktı Feyzioğlu. Bunalan toplum kesimlerinin, ‘işte muhalefet böyle yapılmalı’ dediği günlerdi, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, ‘Adalet Yürüyüşü’nü başlatmıştı, Enis Berberoğlu’nun haksız yere tutuklanmasından sonra protesto için Ankara’dan İstanbul’a kadar yürüyeceğini beyan etmiş, eylemini başlatmış ve kararlılıkla devam ettirmekteydi. Uzunca zamandır CHP ye yöneltilen etkisiz muhalefet söylemlerinin yerini tebrikler, takdirler almıştı, halk eyleme destek veriyor İstanbul’a doğru gittikçe büyüyen bir kalabalıkla eylem devam ediyordu. Siyasi iktidar bunun kitlesel eylemlere dönüşeceği endişesiyle eylemin önünü almaya çalışıyordu. Hatta bizzat Erdoğan tarafından CHP lideri açıkça tutuklanmakla tehdit edilmişti. Tam bu esnada, Feyzioğlu böyle bir eylemi desteklemediğini, çünkü bir siyasi parti eylemi olduğunu beyan etmişti.

Halbuki kendisi bu partinin hala üyesi ve bir zamanlar partinin en üst yönetim organı olan PM (Parti Meclisi) üyesi idi… Halbuki kendisi 7 Haziran seçimlerinden sonra CHP’yi başarısızlıkla suçlamış ve kurultay yapmaya davet etmişti… Halbuki kendisi 12 Eylül 2010’daki Anayasa referandumunda siyasi bir tavır takınarak siyasal iktidarın aleyhine hayır kampanyası düzenlemişti…

Peki ne olmuştu da sayın Feyzioğlu 15 Temmuz sonrası ortaya çıkan en önemli toplumsal harekete karşı böyle bir tutum takınmıştı, bu tutumun sebebi bir anda hatırlayıverdiği siyaset üstü konumu muydu? Yoksa 15 Temmuz’dan sonraki Saray görüşmesinden sonra bir takım güvenceler mi almıştı?

YURT DIŞINDA ADAM KAÇIRMALARA DESTEK

Geçen günlerde sayın Feyzioğlu gene kameralar karşısında geçip hararetle bir şeyler anlatıyordu. Kendisini tanımasak ülkede yerle bir olmuş hukuk düzenini, işkenceleri, haklarını savunmakla görevli olduğu yüzlerce tutuklu avukatın durumunu eleştirmek üzere orada olduğunu düşünürdük ama nafile! Anlattığı şey Gürcistan’da ‘FETÖ’cü olduğu gerekçesiyle Türkiye’ye iadesi için yargılanan bir öğretmenin bu yargılama neticesinde serbest kalması karşısında hayretini ve üzüntüsünü dile getirmekten ibaretti. Kullandığı ifadeler bırakın bir hukukçuyu, medeni bir insanın kabul edemeyeceği türdendi. Feyzioğlu bu konuşmasında hiç bilmediği, yabancı bir ülkedeki bir yargılama ile ilgili olarak; yargılanan öğretmenin karanlık işlere bulaştığı, aleyhine çok ciddi deliller olduğu ve kesinlikle Türkiye’ye iade edilmesi gerektiğini ifade ediyor ve bu tahliyenin ABD’den gelen iki senatörün mahkemeyi baskı altına almasına bağlıyordu.

Bir hukukçu olarak masumiyet karinesi diye bir şeyden habersiz olamayacağına göre; hem yargılanan kişiyi, hem duruşmayı izleyen senatörleri hem de mahkeme heyetini en ağır şekilde itham etmesi neyle izah edilebilir? Makul bir cevap aklıma gelmiyor ama özel bir motivasyonu olduğu kesin.

Dünya çapında adam kaçırmalarla maruf hukuk tanımazların, Kosova’da 6 insanı tüm hukuk kuralları çiğnenerek haydutlarca kaçırıldığı esnada gene aynı isim vardı Kosava’da: Metin Feyzioğlu. Kosova ayağa kalktı herkes bu hukuksuzluğun kabul edilemeyeceğini dile getirdi, belli ki kendisine verilen görev gereği orda bulunan Feyzioğlu ise bu hukuksuzluğu aynı masada oturdukları mevkidaşı gibi kınaması gerekirken orada da saray yardakçılığına devam etti. Orada bulunma nedeninin oradakileri bu insanlara karşı uyarmak olduğunu söyledi, bu da kendisini teskin etmemiş olacak ki olayı en sert şekilde kınayan Kosova başbakanı ile olan görüşmesini, onu protesto etmek için iptal etti. Gene Kosova başbakanını tehdit eden Tayyip Erdoğan’la eylem birliği içerisinde olduğunu ortaya koydu.

Yani kısacası Feyzioğlu’nun sesi sahibinin sesi.

Türkiye Barolar Birliği gibi ülkenin en büyük hukuk meslek örgütünün başındaki bir kişinin bu ibretlik haline dair anlatılacak o kadar çok şey var ki… Özellikle 15 Temmuz sonrası ortaya çıkan tüm hukuksuzlukların meşrulaştırılmasında ve kanıksanmasında siyasal iktidarla kendi ifadesiyle ‘tam bir uyum’ içerisinde olan ve Türkiye’de hukukun yerle bir edilmesinin baş mimarlarından olan Metin Feyzioğlu’nun bu ibretlik hali kanaatimce bir kitap haline getirilmeli ve gelecek nesillere de ‘bir hukukçu nasıl olmamalı’ temasıyla aktarılmalıdır.

[Hayrettin Yıldız] 7.4.2018 [TR724]

Üniversitede neler oluyor? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Hazan yellerinin savurduğu kuru yapraklar gibi savurdunuz Türkiye üniversitelerindeki değerli beyinleri. Yakın dönem Türkiye tarihinde – Osmanlı’nın son dönemleri de dâhil buna – görülmedik biçimde bir beyin göçüne, bir “çıkış’a” şahit olduk son birkaç yılda. Firavun’dan kaçan kölelerin dramı gibi.

Aşina olunmamış şeyler de değildir hani Anadolu’da bunlar. Kıyımdan canını kurtarabilen Ermenilerin hüzünlü hikâyeleri, 6/7 Eylül barbarlığı mağdurlarından bağını-bahçesini, dükkânını-atölyesini terk etmek zorunda kalan zanaatkâr azınlık erbabı ve aileleri, Dersim katliamı mağdurlarının çoluk-çocuğunun Balıkesir’in verimli tarlalarında gündüz-gece boğaz tokluğuna kölelik yaptığı 30’lu yıllar gibi bir dönemdir bu yaşanılanlar. Ya da 1980 sonrası Güneydoğu ve Doğu’da yaşanan köy boşaltmalar, yerinden yurdundan etmeler, kaybolan – veya kaybedile – insanlar. Yakın dönemde bu utanç verici ve gıpgri “devletlû” tarihin,  yakın dönem devlet mekanizmasının uzantısıdır.

Tarif ettiği tipte olmayanın, istediği kalıba girmeyenin reddi ve ötekileştirilmesi üzerine kurulu bir tutumdur bu. Ve her ne kadar etnik, dini, ideolojik vs. türden farklı niteliklerdeki insanları hedefine alsa da, hepimiz biliriz ki devletin ceberutluğuna ve tektipleştirici politikalarına karşı durmaktır esas mesele. Bu nedenle kendi devletine eleştirel ve mesafeli duran aydın, ister sanatçı, ister gazeteci isterse akademisyen veya başka bir şey olsun, hiç fark gözetmeksizin takibata alınır, derdest edilir veya şansı varsa yerini-yurdunu terk ederek canını kurtarabilir.

Halide Edip’lerden Nazım Hikmet’lere binlerce aydın sürekli ya da belirli bir zaman için ülkesini terk etmek zorunda kalmıştır bu topraklarda. Bugün yaşananlar, tüm zamanların en büyük çaplı, kapsamlı, sistematik takibatıdır ve ana hedefinde yine aydınlar vardır. Özellikle üniversitelerdeki dram rakamsal olarak da niteliksel bakımdan da korkunç bir duruma işaret ediyor. Eşi benzeri yoktur bunun. Bakmayın siz yurtdışındaki birbirinden farklı sınıflandırmalarla ufaltılan sayılara. Akademide işini kaybedenler sadece Barış Akademisyenleri veya sol görüşlü öğretim üyelerinden ibaret değil.

BİLDİKLERİMİZ, BUZDAĞININ GÖRÜNEN KISMI

Barış Akademisyenleri bildirisini imzalamış ve başına gelmedik kalmamış, sonunda da KHK ile vatan haini ve terörist olarak damgalanmış bir öğretim üyesi olarak yazıyorum bu satırları. Buz dağının görünen – veya gösterilen – kısmının dışında, yüzeyin altında çok daha büyük bir rakam var. 7,000 ila 8,000 arasında gidip gelen rakamlar gördüm araştırırken. Belki de bundan bile fazla olabilir. Sonuçta kimse işinden şu veya bu nedenle atılan akademisyenlerin hesabını tutmuyor. Zaten herkesin kendi mahallesinin mağduriyetine sahip çıktığı ve diğerlerinin mağduriyetine gözlerini yumduğu bu kutuplaşmış ortamda, tek tük bir iki kişi ve kurum dışında “net rakamı ortaya koyan” ve salt mesleki grup olarak tasnif yapma “âlicenaplığını” gösteren de yok. Dünyada bu rakamlarda yapılan bir takibat var mıdır akademisyenlere yönelik, Hitler dönemindeki Almanya dışında, bilmiyorum.

Bir üniversite hocası kaç yılda yetişir? Ya da bırakın yılını falan, koşulları nedir Türkiye gibi bir ülkede akademisyen olmanın? Akademisyenlerin çoğu 20-25 yıl arası okul eğitimi alır. İlkokul, ortaokul, lise, üniversite, yüksek lisans, doktora, belki de post doktora gibi aşamalardan geçilir, ALES gibi, ÜDS gibi sınavlarla boğuşulur, yurtdışında eğitimin belli bir aşamasını geçirenlerin sayısı azımsanmayacak kadar yüksek orandadır. Yıllarca okuyup-yazılan ve eskilerin değimiyle “dirsek çürütülen” yılların ardından, ders vererek öğrencilerle karşılıklı etkileşim içinde geçen ve deneyim elde edilen altın yıllara paralel olarak, giderek gelişen bir yetkinlik kazanılır meslekte. Hem ders vermek, yani yüksek eğitimin bizzat kendisi, hem de araştırma yapmak ve bu araştırmaların sonuçlarını yayınlamak, işin ayrılmaz parçalarıdır.

Binlerce öğrenci girer hayatına akademisyenin – potansiyelleriyle, yetenekleriyle, sorunlarıyla, imkân ve imkânsızlıklarıyla, binlerce öğrenci! Her birini akşam okuldaki odanızdan eve girerken yanınızda götürürsünüz. Bazen otobüs durağında beklerken, bazen çocuklarınız ve eşinizle kahvaltı masasındayken o öğrencilerin dertleri ve tasaları, bazen muziplikleri ve çoğu zaman olağanüstü yaratıcı fikirleri sizi alır başka diyarlara götürür. Bazen de yayınlayacağınız bir makalenin doğum sancılarıyla kıvranıp durursunuz. Dükkânını kapatıp evine giden, ya da mesaisi sonrası işiyle alakası kalmayan uğraşılarla karşılaştırılamaz akademisyenlik. Tüm yaşama yayılır. Aldığınız maaş – tıpkı ülkenizdeki diğer meslek gruplarındaki insanlarınki gibi – dünya ölçeğinin çok ama çok altındadır. Olsun! Siz yine de dışarıda bir ülkede veya özel sektörde size sunulan teklifleri elinizin tersiyle itmiş, kopamadığınız üniversitenin tozlu ama huzurlu koridorlarında saçlarınızın giderek ağardığının farkına varmışsınızdır, üre ve klor kokan tuvaletlerdeki kırık köşeli aynalarda gördüğünüz kendi yüzünüzden.

Odanıza gelip giden öğrencilerin size edeceği bir iki iltifat, hatta sordukları tek bir akıllı soru, bazen parlak bir yorum veya yaklaşım, bazen de bir kitap veya makalede sizin bir yayınınıza yapılan atıf, yeniden şarj olmanızı sağlar. Tıpkı doğan yeni bir günün tazeliği gibi, her gün yeniden doğar, doğarsınız, ne kadar ezse de sistem sizi. Ama sistem ezmeye doymaz nedense bir türlü.

YEL DEĞİRMENLERİYLE HER DAİM SAVAŞ

Evet, sistem ezer, ezdikçe doymadan. Rektörlük seçimlerinde insan psikolojisinden demokrasinin sosyolojik dinamiklerine kadar birçok çarpıcı gözlemlerde bulunursunuz. Makam-mevki hesaplarının Türk toplumunda ne demek olduğunun ayırtına varırsınız. Bölüm başkanları vardır, devam kontrolü yapan. Bölünmüş ideolojik hizipler vardır, birbirinin altını oyan. Kıskançlıklar vardır, yurtdışı harcırahlarını kendi art niyetleriyle paylaştıran. Dedikodunun, arkadan işler çevirmenin, yüzünüze gülüp arkadan konuşmanın günlük olağan pratikleri, sizi mesleki seçiminizle ilgili bin bir türlü şüpheye ve pişmanlığa götürse de, dedim ya, o küçük mutluluklar sizi her gün sabırla yeninden, yeniden arındırır, arındırır.

Bu aşınma ve arınma arasındaki gidiş gelişlerin güneş ışınları giderek gözünüzün çeperlerinde tezahür eder. Yaşlanmaktasınızdır. Öğrencilerle aranızdaki yaş farlı arttıkça, saçlarınızdaki aklara paralel olarak, sistemin değiştirilemeyeceğini de yavaş-yavaş anlamaya başlarsınız. Hani içerden dönüştürmek amacıyla yola çıktığınız sistem var ya, o. Elem ve karamsarlığa teslim olmadıysanız eğer, bu olumsuz duyguları ve düşünceleri öğrencilerinize yansıtmazsınız. İş ahlakınız, onlara ve kendinize saygınız ve daha bilimum taş devri etik ilkeleri. Yine koridordaki temizlik yapan Mustafa’nın önünde önünüzü ilikler, onunla sizli konuşmaya devam edersiniz, herkes ona sen dese de. Veya çaycı Pakize teyzenin yaptığınız bir iltifata tebessüm etmesinin size gelen aksiyle, yeniden hayatın basit ama anlamlı temelleriyle barışır, alçakgönüllülüğün kibirden her zaman daha güçlü ve bağlayıcı olduğunu kavrarsınız. Öğrencilerin cıvıl-cıvıl sesleri, kütüphanelerin mis kokulu ama az kitaplı okuma salonları, bilgisayarınızın klavyesindeki harf tuşları, iyi dostlarınızdır. Hem onlar ne arkadan konuşmayı bilir, ne ihtirası. Velhasıl günler böyle geçer, aylara, yıllara, on yıllara doğru ilerler, korkutucu bir ritimle. Sanki zaman giderek hızlanmaktadır.

İşte böyle bir üçüncü dünya üniversitesinde, 20-25 yıl ortalama eğitimli, az maaşa talim, yurtdışı tecrübeli, hatta uluslararası seviyede yayınlar yapan veya yapmak için savaşan bu Don Quixote’lar, yel değirmenleriyle savaşmaktan her türlü olumsuzluğa karşın hiç vazgeçmez. Ta ki cahillikten bile güçlü olan hasım, namı diğer ceberut devlet karşınıza dikilene kadar.

TEK AMACINIZ SUSTURMAKTI

Ezip geçtiniz bizi. Sağcı-solcu, bana ne. Ya da Barış Akademisyeni, Cemaatçisi veya ocusu-bucusu. Ezerken sizin umurunuzda bile değildi kimin kim olduğu. Tek amacınız bizi susturmaktı. Biz kim? Size inanmayanlar! Şüphecilik bilimin en temel ilkesidir. Denilene inanmamayı öğretir üniversite zaten. Amacı budur. Üniversite mezunu olmayan diktatörler belki bunu bilmiyordur, kim bilir?

Ne yani, gördüklerimizi ret mi etseydik? Anayasanın ortadan kalktığı ortamda anayasa varmış gibi mi yapsaydık! Ne yani, kapatılan – ve çöreklenilen – gazeteleri, okulları, işinden atılan meslektaşları, dostları, hapse tıkılan hocaları yok mu saysaydık? Ne yani, bombalanan köyleri, kasabaları, mahalleri, yerlerde günlerce yatan anaların ölmüş bedenlerini alıp cenazesini kıldıramayan ve kaldıramayan evlatların dramını görmese miydik? Nehirlerde, denizlerde aileleriyle beraber boğulan, göç edeceğim derken dünyadan ve yaşamından olan insancıkları görmese miydik? Yolsuzlukların tapelerine aldığınız sahte raporlara, ortaya attığınız akla ziyan teorilere ve bunların üzerine inşa edilen saçma sapan, tutarsız ve mantıksız, adeta aklımızla alay eden senaryolarınıza eyvallah mı deseydik? Suçumuz IQ’larımızın veya izzetimizin toplumsal ortalamanın üzerinde olması mıydı, geri kamış bir ülkede? Az gelişmiş ülkelerin zeki çocuklarının kaderi bu mudur, söylesenize!

Osman Gazi Üniversitesi’nde yaşanan trajedinin arkasında yatan toplumsal histeriyi, politik ajitasyonu, kasıtlı azmettirmeyi görmeyelim mi? Ortaya atılan kavramsallaştırmanın insanları nasıl kışkırttığını ve güvensizleştirdiğini, bunun sosyal psikolojik travmasını görmezden mi gelelim? Masumluğa edilen tecavüzün üniversiteleri nasıl bir cadı kazanına dönüştürdüğünü görmüyor mu gözleriniz? Asistanların bu ortamda mesleki sosyalleşmelerini yaşamasından, bunu normal addetmelerinden de mi ürkmüyorsunuz hiç! Yeni nesil böyle olacak ama. Bu doktrinle yetiştiriyor, böyle dejenere ediyorsunuz. O yetersiz, sığ, yanlı, sahibinin sesi kadrolarınızı yığıyorsunuz üniversitelere, üniversiteliklerinden çıkartmak pahasına! Türkiye bilimini bitiriyorsunuz. Dahası, şahsiyetsizleştirdiğiniz akademisyenlerin bilimsel yetersizlikten bile daha vahim sonuçları olacağının farkında bile değilsiniz. Yazıklar olsun! Üç yüz yıllık Osmanlı-Türk aydınlanmasının üzerine inşa edilen bir bilim sınıfını tarumar ettiniz, ülkenin tüm kurumlarına yaptığınız gibi. Yaptığınızın onda birini 1980 darbesi yapmadı! O çok eleştirdiğiniz cumhuriyet, hiç kimseyi böyle kitle halinde işinden çıkartmadı. Açlığa mahkûm ettiğiniz ilmiye, bugün ya hapiste, ya sokakta geçim derdinde, ya da yurtdışında. Kına yakın: sizin gibi cahil, vatanını zerre sevmeyen, üçkâğıtçı şahsiyetsizlere kaldı diye ülke. Artık devlet malını daha sorunsuzca yiyebilirsiniz!

Hüzünlenmemek elde değil. Sadece taş binalardan ibaret değil ki üniversiteler. Onları akademi yapan içindeki güzel insanlardı. Öğrencisi, hocası, idari personeli ve diğer personeliyle, karşınıza her an “insan çıkan”, “insana ve doğaya dair” her şeyin tartışıldığı, konuşulduğu, Türkiye’nin beyniyle doğrudan bağlantılı bir kurumdu üniversite. Bunu yıktınız. Hüznüm budur. Yapması zor olanın nasıl da kolayca bozulduğunun tipik bir örneğidir. Hallaç pamuğu gibi attığınız, savurup ülke dışına fırlattığınız, kalanlarının inşaatta amelelik bile yapamadığı, ailece sefalete mahkûm edildiği, çöken, ağlayarak çöken Türkiye akademisidir. Bu manzara, her şeyden daha hüzünlü, acı ve dramatiktir. Nasıl bir belaymışsanız siz, verdiğiniz hasarın telafisi yok. Dokunduğunuz her şeye zarar veriyorsunuz. Elinizin değdiği yerde, ayağınızın bastığı toprakta ot yetişmiyor! Akademiyi yok eden, Türkiye’nin kanseri! Ne zaman kurtulacak Türkiye sizden!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 7.4.2018 [TR724]

Efsane ile gerçek arasında büyüklere masallar [Bülent Keneş]

Bir varmış bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, pireler berber, develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken ıssız ışıksız yoksul hanelerde kulaktan kulağa söylenen, herkesin can kulağıyla dinleyip kendilerine fer peyledikleri bir menkıbe anlatılıp dururmuş.

Menkıbe bu ya, güya Hz. Musa ile Hızır Aleyhiselam haftanın belirli günlerinde, bugün Samandağı’nda adına Hızır Aleyhiselam Makamı denilen yerde, buluşup sohbet ederler, içtimai ve dini konuları ele alırlarmış. İşte yine böyle buluştukları günlerden birinde önlerinden bir kalabalık geçiyormuş. Kalabalıkta feryat figan ağlayanların haddi hesabı yokmuş. Karalar bağlamış kalabalığın önünde genç ve güzel bir kız, arkasında ise köyün tüm ahalisi varmış.

Hızır Aleyhiselam ile Hz Musa tabii bu durum karşısında çok meraklanmışlar. Kalabalığa yaklaşıp neden ağladıklarını sormuşlar.

Köylüler “Aman, ne siz sorun ne de biz söyleyelim,” diye başlamışlar dertlerini söylemeye, başlarındaki püsküllü belayı anlatmaya…

Demişler ki “Her sene köyümüzün en güzel kızını denizden çıkan ejderhaya kurban olarak veriyoruz. Ejderha kendisine verdiğimiz bu kurban karşılığında bize bir yıl boyunca ilişmiyor. Böylece rahat ediyoruz. Ama bir yıl tamamlanınca yine geliyor.”

PARÇASI OLANA AB-I HAYAT OLACAK BİR MÜCADELE

Hızır Aleyhiselam, duyduklarına çok üzülmüş ve kaşlarını çatarak “Olmaz öyle şey!” demiş. “Sakın ha bir daha böyle bir şey yapmayın. Şimdi ben de sizinle beraber geleceğim ve Allah’ın inayetiyle bu sorunu halledeceğim,” diye eklemiş.

Birlikte deniz kenarına gitmişler. Kabaran deniz yükselmiş, yükselmiş ve bir süre sonra tıpkı önceki yıllarda olduğu gibi bütün korkunçluğuyla dev gibi ejderha görünüvermiş. Ejderha sadece ailesinin gözbebeği değil köyün en kıymetlisi olan genç kızı almak üzereyken, Hızır Aleyhiselam kılıcını şöyle bir sallamasıyla ejderhanın bir kolunu vücudundan ayırıvermiş.

Dediklerine göre Yaradanı’na sığınıp kılıcı öyle bir aşkla çalmış ki Hızır Aleyhiselam, ejderhanın kesik kolu o şiddetle Lübnan’ın Bahalbek dağlarına kadar uçmuş. Hatta dağlara çarpınca çarptığı yerden muazzam bir su fışkırmış. İşte o su coşmuş coşmuş ve bugün adına Asi dediğimiz nehri oluşturmuş.

Menkıbe bu ya, tek kolu kopan ejderha Hızır Aleyhiselam’a yalvar yakar olmuş. Yok yok sandığınız gibi değil. Aman falan dilememiş. “Bir daha vur ki öleyim,” demiş. Meğersem Hızır Aleyhiselam kılıcıyla bir kez daha vuracak olsaymış, ejderhanın kesik kolu yerine gelecekmiş. Belki de “Bu bana Allah’ın bir lütfu” diyecek ve daha da güçlenip adileşecek, zalimleşecekmiş. Allah’ın bahşettiği basireti ve ferasetiyle Hızır Aleyhiselam bunu bildiği için oyuna gelmemiş ve kılıcını ejderhaya tekrar vurmamış. Bu sayede ejderha acı içinde can çekişerek kıvrana kıvrana olduğu yere yığılmış ve oracıkta ölmüş.

Dediklerine göre bu hadiseyle yola revan olan Asi’nin suyu bir ab-ı hayat olmuş. O sudan ilk içen Hızır Aleyhiselam ölümsüzlüğe kavuşmuş. O günden sonra dara düşenlere, zor durumda olanlara Allah tarafından yardım için görevlendirilmiş…

BU YAZININ ŞİFRELERİNİ ÇÖZMEK HAVUZ MAHLUKLARININ GÖREVİ

Bugün ülkeye musallat olan canavarın her gün en kıymetlilerimizden yüzlerce masumu kapıp hayatlarını harcadığı gibi değil, masum insanlara senede sadece sene bir kez ilişen bu ejderhanın akibetine dair “menkıbeyi durduk yere şimdi niye anlattın?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Bilmem, aklıma geldi anlatıverdim işte. Sakın ola ki, bu söylediğimle yetinmeyin. N’olur n’olmaz, yazı yayınlandıktan sonra bir gözünüz hep havuz medyasında olsun.

Bu menkıbeyi anlatmamın aklımın ucundan geçmeyecek, sizinse asla tahmin edemeyeceğiniz binbir türlü sebebini, amacını, gizli ya da subliminal mesajını menkıbede geçen her bir kelimenin şifrelerini hafiye işi bir maharetle deşifre ettiklerini hayranlık içerisinde görerek öğrenebilirsiniz(!) Hadi ama havuz mahlukları, eminim ki yapabilirsiniz. Size ettiğim bunca iltifattan sonra umarım beni mahçup etmezseniz…

İkinci meselimiz ise bir meselden ziyade bir efsane… İzine farklı kimliklerle ve ufak tefek değişikliklerle bir çok kültürde rastlamak mümkün. Firdevsi’nin Şehnamesi’ne giren türü de var, Asya’nın değişik coğrafyalarında birbirinden farklı isimler ve motiflerle anlatılan türü de.

ŞER VE KÖTÜLÜĞÜN OĞLU, HAYIR VE İYİLİĞİN DÜŞMANI

Neyse lafı daha fazla uzatmadan yeni bir dönemin, yeni bir günün başlangıcı olarak da kabul edilen, özellikle Kürtlerin kendilerine bir milli kimlik ve aidiyet oluşturmak için dört elle sarıldıkları bir versiyonu da bulunan o meşhur efsanemize dönelim. Kadim İran mitolojisinde şeytani bir figür olan Dahhak, Zerdüştlerin kutsal kitabı Avesta’ya göre, kötülüğün sembolü Ehrimen’in öz be öz oğluymuş. İşte Ehrimen’in bu şerir veledi, dualite gereği, iyiliğin sembolü Ahura Mazda’nın amansız bir düşmanıymış.

Denilenlere göre, Dahhak, Hükümdar Cemşid’den sonra İran’dan Turan’a uzanan geniş topraklara hükmeden bir hükümdar olmuş. Ancak, zulmü ve kötülüğü ahlak edinen Dahhak’ın omuzunda, gel zaman git zaman, ejderha ve yılan başlarına benzer iki kemik çıkmış. Dönemin hekimleri kötü ve çirkin Dahhak’ı daha da çirkinleştirmekle kalmayıp acıdan kıvrım kıvrım kıvrandırarak iyice çekilmez bir mahluka dönüştüren bu marazın çaresini bir türlü bulamamış.

Dahhak’ın halinin şer ve şeytanlık için büyük bir fırsat oluşturduğunu gören Şeytan, meseleye doğrudan el atmaya karar vermiş. Derhal bir hekim kılığına girerek Dahhak’ı ziyaret etmiş. Dahhak’a kendisine dayanılmaz acılar veren derdinin çaresinin yılan ve ejderha başı gibi çıkan kemiklerin üzerine genç insan beyni sürmek olduğunu söylemiş.

Şeytan’a kulak veren Dahhak, düçar olduğu marazın tedavisi için her gün iki genci öldürtmeye başlamış. Öldürttüğü gençlerin beyinlerini çıkarttırarak kemiklerin fırladığı yarasının üzerine sürmüş. Ağrılarına iyi geldiğini görünce de her gün iki delikanlıyı öldürerek beyinlerini kendisine getirmeleri için adamlar görevlendirmiş.

BİRAZ GÜCE HAYRANLIKLARINDAN, BİRAZ KORKULARINDAN…

Biraz güce hayranlıklarından, biraz korkudan kendisine adeta tapınan sadık adamları Dahhak’ın talimatlarını bir süre harfiyen yerine getirmiş. Ancak, zamanla alet oldukları bu kötülüğe, bu zulme daha fazla dayanamamışlar. Her gün yakalanan iki delikanlıdan birini kimseye çaktırmadan serbest bırakmışlar. Gizliden salıverdikleri her delikanlının yerine bir koyun kesip beynini öldürdükleri öteki delikanlının beynine katarak Dahhak’a vermişler.

Dahhak’ın zulmünden kurtulan gençler terk-i diyar edip güvenli bir bölgede toplanmış. Zamanla evlenip çoğalmışlar. Dahhak’ın hastalığının tedavisi uğruna o güne kadar 17 oğlunu kaybeden Demirci Kawa, bu gençlere liderlik etmiş. Demirci Kawa, geriye kalan tek oğlunu ne pahasına olursa olsun Dahhak’ın adamlarına vermemekte kararlıymış.

Dahhak’ı devirmek için bir plan yapmış. Demirci dükkanında gece gündüz kılıçlar, kalkanlar hazırlamış. Dahhak’ın elinden kurtulmuş gençleri bir güzel eğitmiş. Hep birlikte 20 Mart’ı 21 Mart’a bağlayan gece sarayını kuşatıp onu devirmişler. O geceyi ateşin etrafında elden ele meşale tutarak kutlamışlar. Bu günü zulme karşı isyana, özgürlüğe, mücadeleye ve halka adamışlar… Yani efsanemiz nesiller boyunca anlatılacak bir efsane olmayı hak edecek şekilde mutlu bir sonla bitmiş.

Masallar bir yana ama bugün gerçek dışı gibi gözüken efsanelerin herbirinin özünde bir gerçekliğe karşılık geldiğini düşünmüşümdür hep. Öyle bir gerçeklik ki sözlü kültürün hakim olduğu çağlarda kulaktan kulağa nesiller boyunca anlatıla anlatıla, her nesilde biraz daha abartıla abartıla tarihi bir vetire olmaktan çıkıp mitolojik bir uydurma havasına bürünmüşler.

Günümüzün Dahhak’ı Erdoğan ve biraz güce hayranlıklarından, biraz korkularından çevresinde toplanarak en aşağılık zulümlerine ibadet şevkiyle alet olan kulları belki binlerce yıl önce yaşamış olsalardı, sonunun farklı olmayacağından hiç şüphe duymayacağımız bu korkunç sürecin hikayesi de birkaç nesil sonra bir efsaneye dönüşebilirdi. Dilden dile, kulaktan kulağa dünyayı dolaşıp gerçeklikten mitoloji alanına geçiş yapabilirdi.

BUGÜN ŞERLER, BELALAR GİBİ MÜCADELE DE UMUMİLEŞTİ

Dertler, şerler ve belalar gibi mücadelenin de umumileştiği bu devirde yaşanan canavarlıklar karşısında verilen mücadelenin tek bir farkı varsa o da Hızır Aleyhiselam ve Demirci Kawa gibi tek bir kurtarıcının olmamasıdır. Ama şüphesiz ki, bu durum devrin Dahhak’ının ya da Dahhaklarının akıbetinin farklı olacağı anlamına gelmiyor. Kawa’nın su verip çelikleştirdiği keskin kılıçlarının, kavi kalkanlarının yerini bugün şiddete asla yönelmese de acıların çelikleştirdiği bir direniş iradesi almış durumda. Neticede, sıklıkla tekrarladığımız gibi, küfür devam eder ama zulüm asla devam etmez. Bütün mesele, ibretlik sonunu dört gözle beklediğimiz bu zulmün devam edemez hale ne zaman geleceğinde.

Belki anlattıklarımız menkıbe ve efsane ama anlatılanlara birer metafor gibi yaklaşıp bu anlatılanların bugün sabrımızı zorlayan dayanılmaz zulümlerle benzerliklerini görmezden gelemeyiz. Yılda bir kez denizden çıkarak köyün en güzelini kapan o ejderha ile gırtlağına kadar günah okyanuslarına batıp debelenmekle kalmayıp sağlam bir eğitim ve terbiyeden geçerek toplumun en güzideleri haline gelenlere gözünü dikerek yüzbinlercesini perişan eden günümüzün aç gözlü canavarı arasında doğrusu pek bir fark göremiyorum. Dediğim gibi o edjderha ile Erdoğan canavarı arasında şayet bir fark varsa o da zulmün azıyla yetinip sözüne sadık kalan ejderhanın yanında Erdoğan’ın zevkle irat ettiği en aşağılık zulümlerde bile hiçbir sınır tanımamasıdır.

Yoksa sözkonusu efsane ve menkıbelerle bugün yaşananlar arasındaki benzerlikler farklarından çok daha fazladır. Mesela, yine Hızır menkıbesiyle bugün yaşananlar arasına illa bir fark daha koyacaksak, o da kendi masalsı devrinin zalim canavarına karşı cesaretle mücadele edip ödülünü ab-ı hayata kavuşarak alan Hızır Aleyhiselam’ın tek başılığının aksine bugün canavarın zulümlerine karşı Hızır Aleyhiselam’ın görevini azimle, sabırla, sebatla, tahammül ve mazlumlar arası dayanışmayla ve yokluk içerisindeyken bile muavenetten geri durmayarak yerine getiren milyonluk bir kitlenin olmasıdır.

HERKES DESTANINI YAZMAKLA, MENKIBESİNİ İNŞA ETMEKLE MEŞGUL

Hızır Aleyhiselam’ın ejderhaya galibiyetinin mükafaatı yer yüzünün her köşesinde imdad isteyene yetiştiği için hayırla yad edilen bir ölümsüzlükken, başlarına ne gelirse gelsin kendilerini kendileri yapan duruşlarını bozmadan bu devrin canavarına karşı mücadele edenlerin mükafatlarının da çok farklı olmayacağından eminim. Hızır Aleyhiselam kendi destanını yazıp kendi menkıbesinin satırlarını inşa ederken, bugün de yüzbinlerce insan zulüm altındayken bile dünyanın dört bir tarafına muavenet ve iyilik taşıma gayretinden bir lahza geri duymayarak kendi destanını yazmak ve kendi menkıbesini inşa etmekle meşgul.

Günahlarının ve zulümlerinin nişanesi olarak Dahhak’ın omuzlarında çıkan yılan ve ejderha başı şeklindeki kemiklere mukabil işlediği günahların, ana karnındaki, kundaktaki bebeklere kadar ilişen zulümlerin her biri için bugün Erdoğan’ın kafasında bir kemik çıkacak olsaydı şayet, emin olun ki dünyanın tüm ren geyiklerinin toplamından çok daha fazla boynuzla dolaşması gerekirdi. Neticede Ehrimen’in sülbünden geldiğinden şüphe duyulmayacak modern çağın bu Dahhak’ının kulağına da Hayrettin Karamanlar kılığına girmiş şeytanlar fısıldıyor ve ülkenin en umut veren seciyelerine, en parlak beyinlerine onu musallat ediyorlar.

Günümüzün Dahhak’ı, efsun yiyen ruhları bedenlerini terkeden zavallı kalabalıkların hiçbir hayat belirtisi göstermeyen cansız ve umarsız gözleri önünde ülkenin en ahlaklı, en parlak, en medeni ve en iyi yetişmiş güzide evlatlarından onlarcasını, bazen yüzlercesini istinasız her gün kapıp kapıp zindanlara tıkıyor. Doğru dürüst bir tedrisat yüzü görmemişliğin, sağlam bir aile terbiyesi almamışlığın verdiği doğal magandalıkla ahlaklı, karakterli ve iyi yetişmiş kimi görse anında musallat oluyor. Çevrelerine kendisi gibileri topluyor, kendisi gibi yoz ve paçozlardan güç devşiriyor.

ÇORAKLAŞMIŞ ÜLKEDE GERİYE KALANLARI GÖRÜYORSUNUZ İŞTE

Onbinlerce öğretmeni, binlerce akademisyeni, işlerinin ehli meslek erbablarını, yılların tecrübesine sahip kamu görevlilerini, savcılarını, hakimlerini, gazetecilerini, askerlerini, polislerini, bulundukları yere helal kazançlarıyla, alınlarının teriyle gelmiş en temiz iş adamlarını doymak bilmez bir canavar gibi yiyip bitiriyor. İyilik adına ne varsa adeta şeytani bir değirmen gibi öğütüyor. Okulları kapatıyor, üniversiteleri yok ediyor, şirketlere çöküyor. Anadolu’nun bin yıllık fiili ve kavli duası olan en güzide müesseseleri, o müesseselere ruh veren en temiz insanları tarumar ediyor.

Sedat Laçinerler, Abdulkadir Civanlar, Uğur Kömeçoğlular, Mehmet Altanlar, Ahmet Turan Alkanlar, Mümtaz’er Türköneler gibi toplumun en sağlam karakterlerini, en cevval nice beyinlerini günah ve zulümleriyle büyüttüğü sayısız boynuzlarının acısına bir çare olarak zindanlarda çürütüyor. Zindanlarda çürüttüklerinden çok daha fazlası belki yaşanmaz hale getirdiği ülkeyi terkedip başka diyarlara gidiyor.

Çoraklaşmış ülkede geriye ise perşembe günü Eskişehir Osman Gazi Üniversite’sinde 4 akademisyeni katleden yoz ve paçoz insan müsveddeleri, müfteriliği ve muhbirliği iş edinmiş karakter fukaraları ve kifayetsiz muhterisler kalıyor. Yani Erdoğan’ın talimatlarını ilahi emir gibi gören, sözünden asla çıkmayan, onun tam arzuladığı nitelikteki katıksız, yontulmamış, milli ve yerliliğin en ham halinde bulunan devrin mebzul miktardaki makbul vatandaşları…

YERYÜZÜ CENNETİ KURMA PEŞİNDE OLANLARA MUSALLAT OLDULAR

Ne yazık ki, yurdunu yuvasını geride bırakıp bin boynuzlu canavardan kaçanlar da kurtulamıyor. Bir yeryüzü Cehennemi’ne çevirdiği ülkede giriştiği zulümler yetmezmiş gibi on yıllardır dünyanın dört bir tarafına dağılarak bir yeryüzü Cennet’i kurma peşinde olanlara da musallat oluyor. Kirli parasıyla, kirli ilişkileriyle devşirdiği isimler üzerinden iyilik için çırpınan insanlara gittikleri yerleri de dar etmek için elinden geleni ardına koymuyor. Kitap, kalem, öğretmen görünce kırmızı görmüş boğa gibi çıldırıyor, okul, eğitim görünce eğitim düşmanı Boko Haram gibi deliriyor.

Özellikle maddi ve manevi gelişmişlikte geri kalmış ülkelerde ne yapıp edip kendisi gibi yoz ve paçoz yetkililer buluyor, onları rüşvetlerle, türlü vaatlerle satın alarak oralarda eğitimle, okulla uğraşanların başına bela oluyor. Son olarak Kosova ve Gabon örneklerinde olduğu gibi, dünyanın eğitime ve muavenete en muhtaç yerlerine el uzatanların ellerini kırmak için her türlü şeytanlığı deniyor. Adi bir mafya, hoyrat bir çete gibi bu insanları takip ediyor, kaçırıp Türkiye’de işkencehanelere tıkıyor. Sonra da çıkıp çok matah bir iş yapmış gibi 18 ülkeden 80 eğitimciyi kaçırmakla övünüyor.

En resmi ağızlar, hiç utanıp sıkılmadan öğretmen kaçırmaların devam edeceğini gururla anlatırken, medya havuzuna doldurdukları karakter yoksunu tetikçileri daha da ileri gidiyor. Küçük şarlatanlar, salya akıta akıta, yurtdışında olanlara nasıl suikastler yapılacağını anlatıyor. Öyle ki, bin yıllık bir geleneğe yaslanmakla övünen devleti İstanbul varoşlarının bitirimhanelerine çevirmiş durumdalar.

NETİCEDE NİYET HAYIR, AKIBET HAYIR

Yok hayır, ne ejderhalar menkıbelerde kaldı ne canavarlar masallarda. Ne Dahhakların sonu geldi, ne de Ehrimenlerin. Görmüyor musunuz ülkenin beynini, izzetini, haysiyetini bugününü ve geleceğini kemirerek semiren bin boynuzlu şeytanlar şaşalı makam araçlarıyla ortalıkta fink atıyor. Ejderhalar, canavarlar, Dahhaklar, Nemrutlar, Firavunlar halen (haşa) Allah’la kudret, şeytanla şer yarıştırıyor.

Reel ile sürrealin, masal ile hikayenin, efsane ile tarihin, menkıbe ile gerçeğin içiçe geçtiği bu bu ifritten devirde yine de hiç kimse ne Hızırlardan ne de Demirci Kawalardan umudunu kesmiş değil. Neticede inanılıyor ki, niyet hayır olduğu için akıbet de hayır olacaktır…

Gökten üç elma düşmüş. Biri anlatanın/yazanın, diğeri dinleyenin/okuyanın, üçüncüsü ise umudu hep dipdiri, mücadele bayrağını sımsıkı tutanın başına…

[Bülent Keneş] 7.4.2018 [TR724]

Beyin sağlığı için yapmanız gerekenler var!

Sağlıklı bir beyin için anne karnında başlayan süreç ömür boyu devam ediyor. Tüketilen besinlerden uyku düzenine, gün içindeki etkinliklerden spora hatta içten bir gülümsemeye kadar birçok nokta beyin sağlığı için önem taşıyor. Beyin Sinir ve Omurilik Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. İlhan Elmacı, beyin sağlığının korunması için önemli tavsiyelerde bulunuyor.

– Beyin gelişimi destekleyen gıdaları tüketin

Muz ve kuru baklagiller: B vitamini içeren muz, kuru baklagiller, et, balık, yağsız süt, yoğurt ve yeşil yapraklı sebzelerin tüketilmesi önemli. Hafıza ve zeka gelişimi bakımından B vitamini önemli bir yer tutar.

Balık: Omega 3 bakımından zengin balık belirli aralıklarla mutlaka tüketilmeli.

Kaju ve yer fıstığı: E vitamini bakımından zengin ceviz, fındık, kaju, yer fıstığı, ay çekirdeği, susam, keten tohumu yiyin.

Üzüm ve çilek: Dopamin salgılanmasını sağlayan üzüm problem çözme yeteneğini artırır. Yüksek oranda antioksidan içeren çilek, yaban mersini gibi meyveler ile domates, havuç gibi sebzeler belleği geliştirerek beyni korur.

– Kahveden vazgeçmeyin

Kahvenin içinde bulunan ve beyinde uyarıcı görev yapan kafeinin konsantrasyon ve uyanıklığı yükselten özelliği de vardır.

– Hayatınızda özel anları artırın

Dinlenen müzik, sevilen bir arkadaşla zaman geçirilmesi hatta zevkle tüketilen bir yemek bile mutluluk sağlayan birçok hormonun salgılanmasını harekete geçirir.

– Beyninize 4 mevsimi yaşatın

Beynin kendisini en fazla yenilediği zaman dilimi olan uyku anında elektro manyetik etki yapabilecek cep telefonu, televizyon gibi ürünlerin kişinin yakınında olmamalı. Kaliteli bir uyku ile bir ilkbahar havasında güne başlayan beyin mevsimlere benzetilirse gün içinde 4 mevsimi de yaşaması gerekir.

– Bulmaca çözün

Bulmaca çözmenin beyin sağlığı ve hafıza için önemli. Gün içinde gerçekleştirilen sosyal aktiviteler hafızaya bulmaca çözmekten çok daha iyi gelir. Sokağa çıkmayı, sosyal ortama girmeyi, arkadaşlarla zaman geçirmeyi, aile ziyaretlerine gitmeyi ihmal etmeyin.

– Sporsuz olmaz

Demans, Alzheimer, Parkinson gibi hastalıklardan kaçınmak için düzenli egzersizi hayatın bir parçası haline getirin.

Kan dolaşımı üzerinde olumlu etkileri olan spor, kan ile daha sağlıklı çalışan beynin gelişimine de olumlu yönde etki yapar.
Yön tayin etme, hafıza, bilinçli düşünme, plan yapma, dikkat, dürtülerin kontrolü, problem çözme ve birden fazla işle uğraşmaya kadar pek çok konuda işlevi olan beyin bölgeleri spor sayesinde aktive olur.

[TR724] 7.4.2018

Ne öcü ne cici; Bildiğin DÖVİZ [Semih Ardıç]

ABD Doları için ‘psikolojik eşik’ haline gelen 4 Türk Lirası’nı (TL) her an geçebileceğine dair ikaz ve tespitlere kulak tıkandığı için artık kur için 4,10-4,25 TL arası konuşuluyor.

4 TL eşiğinin üzerinde geçen her gün dolarda çıtayı yukarıya çıkarıyor.

Bu esnada hükûmet ve Saray cenahında tek gündem var o da seçim. Devletin bütün imkânları erken ya da vaktinde yapılacak seçimde Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan’ı resmen ‘partili cumhurbaşkanı’ olarak koltuğa oturtmak için seferber ediliyor.

YÜZDE 7,4 BÜYÜME HAFTASINDA DOLAR UÇTU

Erdoğan’ın ihtirasını fiilî başkanlık bile tatmin etmiyor.

Döviz artmış, vatandaşın cebindeki para mum gibi erimiş, geçim derdi ve işsizlik yüzünden insanlar cinnetin eşiğine gelmiş… Bunların iktidar cenahında zerre kadar ehemmiyeti yok.

Ekonomide yüzde 7,4 rekor (!) büyüme rakamı haricinde elle tutulur tek veri olmadığı gibi o  verinin nasıl elde edildiği artık sır değil. TÜİK’in ilan ettiği sempatik büyümeye TÜİK’ten gayrı inanan olmadı.

Böylesine rekor bir rakam açıklandığı hafta TL, Dolar ve Euro’ya mukabil yüzde 7’ye yakın eridi. Dünyada Çin’i bile geçtiği söylenen büyüme için ne kadar muhteşem bir karşılama merasimi oldu değil mi?

KIRMIZI ETE YÜZDE 10, SÜT YÜZDE 30 ZAM YAPILDI

Döviz fiyatlarının yeniden tırmanışa geçmesi nisan, mayıs ve haziran aylarında hem enflasyonu hem de faizleri yükseltecek.

Hem çift hane hem de katılaşan enflasyon, komisyon marifeti ile düşürülebilir mi? Şu ana dek Gıda Enflasyonu için tesis edilen komisyonun ne derece muvaffak olduğu ortada.

Sadece 2018 senesinin ilk üç ayında kırmızı et fiyatı yüzde 10 (et ithalatına rağmen), süt ve süt ürünlerinin fiyatı yüzde 30 arttı. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) sempatik hesaplamasına göre bile gıdada bir senelik enflasyon yüzde 12’ye yaklaştı.

ALGI EKONOMİSİNİN KARŞILIĞI YOK

Algı ekonomisinin hakikatte karşılığı olmaz. Türkiye her zaviyeden ‘riskli’ bulunuyor.

Borcu artırmaktan başka netice vermeyen, tek marifeti tüketmek olan mevcut iktisadî modelin iflas ettiğini hükûmet ne vakit idrak edecek?

Moody’s kredi notumuzu 8 Mart’ta çöp seviyesinden de aşağı indirdiğine ‘bize bir şey olmaz’ diyen ekonomi bakanlarımız niçin iki kelam etmiyor? ‘El mi yaman, bey mi yaman!’ bir ay geçmeden anladık.

Yiğit Bulut neredesin? Hani dolar 3,30 TL’ye inecekti?

‘Dolar alan yanar’ vecizesinin müellifi Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan değil miydi?

Meşhur vecize de ‘bu hayvan pazarında dolar geçmez’ afişi asarken geçimini ithal saman ve Angus ile temin eden Aksaraylı besiciler de unutuldu.

Fiyaskoyu unutturmakta son derece mahirler.

ERDOĞAN’DAN YENİ VECİZELER: KUR AŞAĞI-KUR YUKARI. GEÇİN BU İŞLERİ

AKP’nin yerli ve millî algı ekonomisinin vitrin süsleri saymakla bitmez. Dolarını bozdurup çorba ve çiğ köfteyi bedavaya getiren eski gol kralı Tanju Çolak’ı yad edip geçtim bu faslı.

Ne de olsa tek başına Erdoğan üstesinden geliyor dış mihrakların. Kimseye bırakmıyor algı sahnesinde baş rol oyunculuğunu. Yeni bir vecize telif etti: “Kur aşağı-kur yukarı. Geçin bu işleri. Döviz kurunu öcü gibi kullanarak milletimizin kafasını karıştırmayın.”

Eskiler ‘mugalata’ derdi. Erdoğan mugalata taktiği ile ekonominin aşil topuğunu unutturmak istiyor.

Oysa döviz ne öcü ne de cicidir. Kur sadece sizin paranızın ederini ifade eden bir nevi terazidir, mikyastır.

Enflasyonunuz, tasarruflarınızın millî gelire oranı, döviz fazla ya da açığınız, borç tutarınız, bütçe açık ya da fazlanız başta olmak üzere bütün ederinizi teraziye koyarlar ve çıkan ağırlık kadar köfte verirler.

AKP’NİN TL İÇİN TEDAVİ REÇETESİ HÂLÂ YOK

Türk Lirası tarihinin en kıymetsiz günlerinde mum gibi erirken öcü-cici meyanında tecahül-i arifaneler tedavi reçetesi değildir.

6 Nisan itibarıyla ABD Doları TL’ye mukabil 1 haftada yüzde 6,40, geçen yıl nisan ayına kıyasla yüzde 9,90, AKP’nin iktidara geldiği 3 Kasım 2002’ye göre yüzde 138 arttı.

Algı ekonomisinde trol zihniyeti bu iflasa, “TL yerinde duruyor, dolar artıyor. Tamamen ABD’nin meselesi. Bine ne!” diyebiliyor.

Oysa toplam kamu borç stoku 878,4 milyar TL (231,9 milyar dolar). Toplam iç borç stoku 535,4 milyar TL (141,7 milyar dolar). Toplam dış borç stoku 341,0 milyar TL (90,2 milyar dolar.

Türkiye’nin yarısını satsak ödeyemeyeceğimiz kadar borçluyuz. Brüt borç stoğu 434 milyar dolar.

ÖZEL SEKTÖR BANKALARI ZORDA BIRAKABİLİR

Özel sektörün borç tablosu da ilave edildiğinde manzaranın vahameti daha berrak hale geliyor: Reel sektörün net döviz açığı 221.5 milyar dolar. Üstelik borcun 186.1 milyar doları yurtiçi bankalara.

Borçların ödemesi aksadığında ne olacak? Tek kelime ile felaket. O ihtimalin tahakkuk etmesi halinde 2001 kriz çok basit kalır. Bankalar bu kredileri dışarıdan borç alarak tahsis etti. Bankaların yurtdışına kısa vadeli borçları ise 68.4 milyar dolara yükseldi.

Borçluluk bu kadar yüksek olduğu halde milyar dolarlık köprü, havalimanı, nükleer santral, şehir hastaneleri gibi Hazine garantili projeler devam ediyor.

Arka fonda alkış sesleri, ıslıklar, düdükler, tezahüratlar…

‘ÇILGIN PROJE’ DİYEREK 30-40 SENE İPOTEK ALTINA ALINDI

Mamafih projelerin içi hepimizi yakıyor. Projelerin verdiği sevincin açılış ya da temel atma günü ile mahdut kaldığını Osmangazi ve Yavuz Sultan Selim köprüleri, Avrasya Tüneli ve yeni havalimanlarında iliklerimize kadar hissediyoruz.

81 milyonun gelirine 30-40 sene müddetince devam edecek bir ipotek konuldu. Gelecek nesillerde o projelerin borç yükünün altına girecek.

İşletmecilerin cebine Hazine’den milyarlarca lira aktarılıyor. İktidara yakın müteahhitlerin cebine sadece bu sene köprü, otoyol projelerinden 1,7 milyar TL aktarılacak.

DÖVİZ ARTTIĞINDA YENİ ZAMLARA, İLAVE VERGİLERE HAZIR OLUN

Birilerinin cebini şişirmek için tesis edilmiş nizamın suyu nereden karşılanacak? Tabii ki vatandaşın cebinden…

Hep olduğu gibi vergi oranları artar, faiz oranı, döviz kuru yükselir.

Olmayan paralarla kanal da açabilirsiniz, teşvik ismi altında şirketlere para da yağdırabilirsiniz. Bu tamamen sizin tercihiniz. Dilediğinizi yapmakta hürsünüz.

Kış  ortasında kapısını çaldığınız karınca da size buğday verip vermemekte hürdür.

[Semih Ardıç] 7.4.2018 [TR724]

İlk şampiyonlar belli oluyor [Hasan Cücük]

Bu hafta sonu Avrupa’nın 5 büyük liginden 2’sinde şampiyonun kim olduğunu öğrenme imkanımız olacak. Premier Lig’de Manchester City, Bundesliga’da Bayern Münih ligin bitimine haftalar kala, şampiyonluklarını ilan etme şansına sahipler. Bunun için City’nin United’ı, Bayern’in ise deplasmanda Augsburg’u yenmesi gerekiyor. Fransa Ligue 1’de ise PSG kazanır, en yakın takipçisi Monaco kaybederse şampiyon belli olmuş olacak.

PREMİER LİG’DE TARİH YAZABİLİR

İngiltere Premier Lig’in 32. haftası dev bir derbiye sahne olacak. Manchester şehrinin iki takımı City ve United kozlarını paylaşacak. Derbi heyecanının yanında bu maçın sonucu 2017-18 İngiltere Premier Lig şampiyonunu belli edebilir. 31 haftada 84 puan toplayan City ile 68 puan toplayan United’ın buluşmasında sahadan 3 puanla ayrılan Guardiola’nın talebeleri olursa yeni bir tarih yazılacak. Manchester City, bitime 6 hafta kala şampiyonluğunu ilan edip, Premier Lig tarihine şampiyonluğunu en erken ilan eden takım olarak geçecek.

Premier Lig’de son 11 yılın 7’sinde şampiyonluğun adresi Manchester şehri oldu. Özellikle Alex Ferguson döneminde Liverpool’un ligdeki hegemonyasını yıkan Manchester United, uzun süre ligde rakipsiz kalmıştı. Ferguson’un emekliye ayrılmasıyla zirveden uzak kalan bir United çıktı karşımıza. Bu sezon Mourinho yönetiminde şampiyonluk için oldukça iddialı olmalarına karşılık bu kez de karşılarına Josep Guardiola engeli çıktı. City’deki ikinci sezonunda yenilmez bir armada oluşturan Guardiola, kimilerine göre Premier Lig tarihinin en başarılı takımını kurdu. Şampiyonlar Ligi çeyrek final ilk maçında deplasmanda Liverpool’a 3-0 yenilerek taraftarlarını şoke eden City, United’ı geçip şampiyonluğunu ilan ederek kendini affettirmek isteyecek.

2008’de Arap sermayesi tarafından satın alındıktan sonra ligi domine eden takımlarından biri olan City’nin, ilk şampiyonluğunu 1936-37 sezonunda yaşadıktan sonra ikinci şampiyonluğu için 30 yıl beklemesi gerekiyordu. Paranın gücünü arkasına aldıktan sonra 2012 ve 2014’te şampiyonluk yaşayan City, Guardiola’nın göreve gelmesiyle birlikte farklı bir kimliğe büründü. Barcelona ve Bayern Münih’te geçirdiği 7 yılda 6 şampiyonluk yaşayan Guardiola, Ada’daki ilk yılında şampiyonluktan uzak kalmıştı. Bu sezon yaptığı nokta transferler, oynattığı oyun ve sistemle rakiplerine sahayı dar eden Josep Guardiola bunun meyvesini bitime 6 hafta kala şampiyon olarak almak istiyor.

HEYNCKES YİNE BAŞARABİLİR Mİ?

Almanya Bundesliga’da şampiyon adayları yazılırken ilk sıra daima Bayern Münih’indir. Toplamda 27 şampiyonluğu bulunan Bayern Münih’ten sonra en çok şampiyonluk kazanan takımın 9 şampiyonlukla FC Nürnberg olması neden Bavyera ekibinin daimi favori olduğunu göstermeye yetiyor. Son 5 yılı üst üste zirvede tamamlayan Bayern Münih, Carlo Ancelotti ile başladığı sezonda Şampiyonlar Ligi’nde PSG’ye farklı yenilince ortalık karışmıştı. Ancelotti gönderilirken, takım 4 yıl önce emekliye ayrılan yaşlı kurt Jupp Heynckes’e emanet edilmişti. Sezona fırtına gibi başlayan Dortmund’un teklediği Bundesliga’da, Bayern Münih Heynckes’le kendine gelirken üst üste galibiyetlerle önce zirveyi ele geçirdi ardından puan farkını arttırdı.

Bundesliga’da 28 hafta sonunda Bayern Münih 69 puan toplarken, en yakın takipçisi Schalke 04’ün 52 puanı var. Bayern Münih bu hafta deplasmanda Augsburg’u yenerse bitime 5 hafta kala şampiyonluğunu ilan etmiş olacak. Jupp Heynckes, 2013’te emekliye ayrılıp giderken bir sezonda Bundesliga ve Şampiyonlar Ligi şampiyonluğunun yanı sıra Almanya kupasını da kazanmıştı. 4 yıl aradan sonra döndüğü eski takımında ilk hedefine ulaşmış olacak. Almanya kupasında yarı finale yükselen Bayern Münih, Şampiyonlar Ligi çeyrek final ilk maçında deplasmanda Sevilla’yı 2-1 yenerek yarı final yolunda büyük avantaj sağladı. Şayet Heynckes bu sezonu da 3 kupa ile kapatırsa tarihi bir başarıya imza atmış olacak.

Fransa Ligue 1’de bu hafta şampiyonun belli olması için PSG’nin kazanması en yakın takipçisi Monaco’nun kaybetmesi gerekiyor. Yani PSG’nin tek başına kazanması şampiyonluğunu ilan etmeye yetmiyor. 31 hafta sonunda PSG’nin 83, Monaco’nun 67 puanı var. PSG, Saint-Etienne deplasmanında kazanır, Monaco sahasında Nantes’e kaybederse Paris temsilcisi geçen sezon kaptırdığı şampiyonluğunu rakibinden almış olacak. Bunlar gerçekleşmez ihtimaller değil ancak bu hafta Fransa Ligue 1’de şampiyonun olması beklenmiyor.

[Hasan Cücük] 7.4.2018 [TR724]