Muhterem Hocaefendi evlatlarımız için ibadette gösterilecek hassasiyet konusunda şunları söylüyor:
“Ailene namazı emret; kendin de ona sabırla devam et. Senden rızık istemiyoruz; (aksine) Biz seni rızıklandırıyoruz. Güzel netice, ancak takvâ iledir.” (Tâ-Hâ, 20/132)
“Hangi şartlar altında olursa olsun anne-baba dinî vazifelerinde kusurda bulunmamalıdırlar ve çocuk, kullukla alâkalı hususlarda hiçbir eksiklik müşahede etmemelidir. Kâinatın Efendisinin (S.A.S.) hiç terk etmediği teheccüd namazı, hususî evrad ve ezkârı, vaktinde ifa etmediğini zaman kazası gerekmediği halde âdeta kaza ederdi. Böylece evin içinde ve dışında başlatılan bir ibadetin hiçbir şekilde terk edilmediği gayet net olarak ortaya konmuş olurdu.
“Sahabi, başlatılan bir ibadetin daha sonraları da devam ettirilmesi gerektiğini çok iyi anlamıştı. O dönemin âbid ve zâhidlerinden sayılan Abdullah bin Amr bin ss, her gün oruç tutmak ve sabaha kadar namaz kılmak istiyordu. Dahası, babası evlendirdiği zaman, günlerce hanımının yanına gitmemişti. Bu durumu hanımı, kayınpederi vasıtasıyla Aleyhissalatü Ve’s-Selâm’a şikayet mâhiyetinde intikal ettirince Abdullah bin Amr İbn-i ss, Allah Rasulünün (S.A.S.) huzuruna gitme mecburiyetinde kalmış ve peygamberime Efendimiz (S.A.S.), hanımının yanına gitmediğinden ötürü ona itapta bulunmuştu. O gün Allah Resulü (S.A.S.) ondan farzların dışındaki ibadetlerini azaltmasını istiyor; o ise daha fazla ibadette ısrar ediyor ve “Daha fazlasını yapabilirim yâ Rasulullah” diyordu. Nihayet Allah Rasulü (S.A.S.) onu, bir gün oruç tutup bir gün yemeğe; gecenin üçte birini yatıp bir diğer üçte birini ihyâ etmeye iknâ etti. Ancak bu muhterem sahabinin, yaşlandığı zaman başka bir sahabeye –Buharî ve Müslim’de şöyle dediğini görüyoruz. “Keşke Rasulü Ekrem’in (S.A.S.) dediğini kabul etseydin. Çünkü yaşlanınca bu şekilde devam ettirmek oldukça zor. Ama yine de nâfile olarak yaptığım şeyleri aksatmak istemiyorum. Beni nasıl bıraktıysan Allah Rasulünün (S.A.S.) öyle bulmasını isterim.” (Ebu Nuaym, Hılye)
“Abdullah bin Amr iyi bir örnektir; insan itiyad haline getirdiği ibadetleri terk etmemelidir. Zaten Allah Rasulü (S.A.S.) de, sahih bir hadislerinde: “İbadetin en faziletlisi az bile olsa, davamlı olandır.” buyuruyor. Şayet gücümüz yetmiyorsa, belli bir süre sonra çocuğun gözünden düşmemek için, farzların dışında yapabileceğimiz miktarla iktifa etmeliyiz. Sadece farzları, sünnetleri yapabiliyorsak, onlarda kusur etmemeliyiz. Şayet teheccüde başlamışsak onu mutlaka devam ettirmeliyiz. Vitr-i vâcibi, çocuğun gözü önünde kılmak icap ediyorsa, öyle yapmalı, gece kalkıp kılınması müessir olacaksa, gece edâ edilmeli. Evvâbin, işrak ve duhâ namazlarını kılıyorsak, aksatmamalıyız; aksatmamalıyız ki, çocuk, “yapılan bu şeyler bazen de terk edilebiliyor” zehabına kapılmasın. Böylece, ibadetlerdeki ciddiyet onun benliğine mâl olsun; mâl olsun da sizin o konudaki kusurlarınızdan dolayı sizi ikaz etsin. Evet “İşraki kılıyor, duhâyı terk ediyorsun babacığım!” diyebilmelidir. Ayrıca, yapılan ibadetler ciddi bir huşû ve olabildiğine bir saygı içinde yerine getirilmelidir ki, çocuğun şuuraltı bu olumlu şeylerle mamur hale gelsin.
“Buraya kadar belirtmeye çalıştığımız hususlar, bizim gibi düşünenler içindir. Evet eğer çocuklarımızın duygulu, hisli, dindar, şuurlu, akıllı ve İslamı öğrenmelerini arzu ediyorsak, bizce bu işin yolu budur. Herşeye kendi yoluyla ulaşılır; böyle yürünürse netice elde edilir. Değişik bir ifade ile; çocuğun doğru yolda bulunmasını ve bir yaşama yöntemi olmasını arzu ediyorsak, bizim de bir yolumuz, yöntemimiz olmalıdır. Düşünce ve davranışlarımız her zaman aynı olmalı ki, çocuk da aynı şeyleri görerek hep aynı şeylerle meşbu bulunsun. Bunların yerine getirilmesinde dünyamızın tanzimi, âhiretimizin elde edilmesi ve çocuğun da dünya – âhiret saadetine mazhariyeti söz konusudur. Gerçi bunlar bir perhiz ve hekim tavsiyesi gibi görünüyor, ama tatbiki can sıkmasa gerek. Sabah-akşam almanız gereken ilaçları, hiç şaşırmadan ve aksatmadan alma gibi bir şey. Böylece siz dengeli bir hayat yaşamış olacak, ölçülü davranacak ve evinize de ölçüyü hâkim kılacaksınız.
“Çocuk, saygı, huşû, ebed ve huzuru –ki bunu yer yer arz etmeye çalışmıştık – bakışınızda, duyuşunuzda, yatışınızda, kalkışınızda hep bunları hissetmeli ve ruhu bunlarla dolmalıdır.
1993’te Amerika’da ilk kamp açıldığında, ilk gelen öğrencilerin bir kısmı edep ve saygıdan çok uzay haldeydiler. Bir tanesine ismini sormuştum, bu orta okul öğrencisi, cevap olarak bana “ARMUT!” dedi. Çok hayret ettim. Sadece bir hafta sonra karşılaştığımızda, bir hafta önce söylediğinden mahcup olmuş edepli, saygılı birisi olarak gördük… Seneler önce İzmir’den Manisa’ya giderken, ormanda bir levha görmüştüm: “AĞAÇ, AĞAÇ İÇİNDE YETİŞİR” diye üzerinde bir yazı vardı. Bunu hep düşündüm. Çocuklar ve gençler, dahil oldukları grupların çok tesirinde kalıyorlardı… Aynı şekilde “GÜLLER GÜL BAHÇESİNDE YETİŞİR, GÜLLER ARASINDA…” mânasına “Ş KİRT, Ş KİRTLER ARASINDA YETİŞİR” demek uygun olur diye düşünmeye başladım.
Daha sonraları Din bilgisi ve Ahlak Dersi öğretmeni olarak mesela namazın önemi üzerine konuyu enine boyuna anlatırken, öğrenciler “Ya hocam siz daha gençsiniz, gerçekten namaz kılıyor musunuz? Namaz, altmışınızı geçtikten sonra düşünülecek bir şey değil mi?” diye bana soruyorlardı. Sonra bakıyordum. Bunu söyleyenlerden bazıları namaza başlamış. Sebep; kendi yaşlarında namaz kılan evlerde kalan gençlerle tanışıp onlarla beraber olmalarıydı.
[Safvet Senih] 19.12.2019 [Samanyolu Haber]
Aşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-46 [Tarık Burak]
Samimi İnsanların Alınteri
“Değirmenin Suyu Nereden Geliyor?”
23 Aralık 1997’te Devlet Bakanı Işılay Saygın ve Zaman gazetesinin imtiyaz sahibi Alaattin Kaya’nın Orgeneral Çevik Bir’le görüşmesinin ardından, Fethullah Gülen Hocaefendi, Bir’e bir mektup yazıp, okulların samimi Anadolu insanının alınteriyle kurulduğunu açıkça ifade etti. Buna rağmen, dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Çevik Bir, 27 Mart 1998’de İstanbul’da sivil kıyafetle katıldığı Robert Koleji Mezunları Derneği’nin gecesinde yaptığı konuşmada, Hocaefendi’nin teşvikiyle açılan okulları kastederek şunları söylüyordu:
“Bunların okullarına tahsis ettikleri paralar, Milli Eğitim Bakanlığı’nın önümüzdeki on sene için eğitime tahsis ettiği paranın üzerinde. Değirmenin suyu nereden geliyor?”
“Değirmenin suyu nereden geliyor?” sorusunu soranların bir bölümü, petrol zengini bazı İslam ülkelerinin de bu faaliyetlere destek verdiği kuşkusunu dile getiriyordu. Ama Orgeneral Bir’in Robert Koleji mezunlarına yaptığı bu konuşmadan üç ay sonra, Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan bir Milli Güvenlik Kurulu raporunda şöyle deniliyordu: “Suudi Arabistan Fralı Fahd, 1997 yılı ramazan ayı içerisinde yardım teklif etti. Gülen bunu kabul etmedi.”
“Değirmenin suyu nereden geliyor?” sorusuna muhatap olanlardan biri de Hocaefendi’yi tanıyan Kasım Gülek’ti. Bir gün yabancı bir diplomat, Hocaefendi’nin öncülük ettiği faaliyetlerin nasıl finanse edildiğini sorunca Gülek, kendi ailesinden örnek verdi. Eşi Nilüfer Gülek, İstanbul’daki 70 dönümlük arazisini Fatih Üniversitesi’ne bağışlamıştı.
Hizmet Değirmenin Suyu Nereden?
Hizmet değirmeni fedakâr Anadolu insanının fedakârlıklarıyla dönüyordu. Milli mücadele ruhuyla vatan sathını aşıp dünya çapında eğitim seferberliğine adanmış Anadolu insanının esnafı, işçisi, memuru, ev hanımı, öğrencisi ve bütün fertlerinin himmetleri ve gayretleriyle işliyordu Hizmet değirmeni. Bu maddi manevi destek arasında zenginlerin ortaya koydukları kadar orta halli veya fakirlerin de ciddi katkıları vardı.
Asr-ı Saadette sahabelerin canları ve mallarıyla nasıl fedakârlıkta bulunduğunu bilmeyenler Hizmet hareketine gönül verenleri de anlamakta zorluk çekiyorlardı. Ya da hayatı sadece bir menfaat dünyası olarak algılayanların, başkası için yaşamanın ne demek olduğunu anlamaları mümkün değildi. Bu yüzden sürekli ‘Değirmenin suyu nereden geliyor?’ gibi sorularla milletin zihninde şüpheler oluşturmaya çalışıyorlardı.
Bunda başarılı olamayınca bu sefer samimi Hizmet gönüllülerini dünyaya ‘terörist’ diye inandırmaya çalıştılar. Fakat, dünya insanlığı elbette ki sürü psikolojisiyle hareket edecek değildi ve ülkelerinin istihbarat servisleri yıllardan beri zaten bu hareketi yakından takip ediyordu. Bu plan da tutmayınca, düzmece bir darbeyle insanlığın huzur ve barışına kendilerini adamış sevdalıları bir soykırımla yok etme; mallarına, okullarına, işlerine… el koyma peşine düştüler.
Değirmenin Suyu Milletin Gönlünden
Fethullah Gülen Hocaefendi, Hizmet hareketinin bütün faaliyetlerinin finans kaynağının samimi Hizmet insanlarının himmetleri olduğunu, yabancılardan asla hiçbir şey kabul edilmediğini farklı zamanlarda çeşitli vesilelerle defalarca anlattı:
“Bu uğurda şu ana kadar yapılan fedakârlıkları görmezden gelerek, yer yer ‘Bu değirmenin suyu nereden?’ diyen insanlar çıkmıştır. Hâlbuki onlar da biliyor ki, ‘bu değirmenin suyu’ Allah’ın izniyle yoklukta varlık cilvesi gösteren milletimizin ruhundan fışkırmaktadır. Zaten bu, şu ana kadar bu milletin çizmiş olduğu tek destan da değildir. Zevsler, Apollolar, Heraklitler… yalanın engin üstûreleri içinde yaşayadursunlar, bu millet asırlardan beri hayata nice destanlar geçirmiştir. Şimdi de, üç asırdır rüyaları görülen bir ‘gaye-i hayal’i, öncekilere denk bir şekilde tekrar gerçekleştirme cehdini göstermektedir Allah’ın izniyle. Böyle bir rüyayı gerçekleştirmede hiç kimsenin de dünya adına herhangi bir beklentisi yoktur. Değil dünya adına bir beklentinin olması, bu mefkûre uğruna uhrevî füyûzât hislerini dahi feda etmeye âmâde olduklarını, onlar defaatle ifade etmişlerdir. Seyyid Nigârî’nin ifadesiyle, ‘Girdik reh-i sevdaya cünûnuz, bize namus lâzım değil.’ deyip yola koyulmuş, hatta bu mevzuda, hiç kimsenin kulak ardı edemeyeceği vilâyete dahi hâhiş duymamışlardır. Mevlâna anlayışıyla, aşkı da şevki de Muhammedî tasmayı boyunlarına takmakla elde etmeye karar kılmışlardır...” (Prizma-3, 2002)
“Sürekli ‘Değirmenin suyu nereden geliyor?’ gibi sorularla milletin zihninde şüpheler hasıl etmeye çalıştılar. Oysa herkes biliyordu ki; bu hizmetler İstiklal Harbi’ndeki fedâkarlığı, bugün bir başka şekilde ortaya koyan milletimizin hizmetleriydi ve kaynağı da onların yürekleriydi. Türkiye’nin bütün köy, kasaba, ilçe ve illerindeki hayırsever insanların desteği vardı bu okulların arkasında. Ülkemizin en gözde üniversitelerinden mezun olarak burs miktarı bir maaşla çalışan gencecik öğretmenlerin alınteri vardı.
Aslında, yurtdışındaki bir okulun öğretmenlerinin, devlet yardımı olarak verilen patatesle altı ay yaşadığını bu soruların sahipleri de biliyorlardı. Belki onlar, o patatesi pişiren aşçının kendi yemeğini evinden getirdiğini de biliyorlardı!.. Parasızlık nedeniyle üç aile bir evde kalanlardan, düğününü yapar yapmaz gerdeğe girmeden okuluna koşan, destanlara malzeme teşkil edecek Anadolu’nun yağız delikanlılarından onlar da haberdardı.
Kaldı ki, devletin istihbarat organları böylesine göz önünde ve sayıları yüzleri aşan eğitim kurumu adına bir başka yerden gelme para iddiaları için bugüne kadar tek bir belgeye, ya da örneğe ulaşamamıştı. Çünkü milletin helal katkılarından başka herhangi bir kaynak yoktu.. değirmen fedakârlık, alınteri, gözyaşı ve fedakâr Anadolu esnafının hayır duygusuyla dönüyordu.
Dünyanın değişik yerlerinde konuyla ilgili yapılan ilmî çalışmalara şöyle bir göz atılırsa, sosyal ve siyasal bilimcilerin şu kanaatte birleştiği görülecektir: Bu ‘Gönüllüler Hareketi’, hiçbir dış güce bağlı olmayan bir sivil toplum hareketidir.
Evet, yerli birkaç kurumu ya da yabancı bir devleti arkasına almadan bir şey yapmaktan aciz olanlar, halkın teveccühünden ve Allah’ın inayetinden başka hiçbir güce dayanmayan bu gönüllüler hareketini anlamakta zorlanabilir. Almadan vermesini bilmeyenler, başta kendi milleti olmak üzere tüm insanlığa hizmet için fedâkarlık yapma duygusunu idrak edemeyebilir. Fakat görülen o ki; benim sadece müşevviki bulunduğum bu gayretlerin bir halk teşebbüsü olduğunu ve ‘değirmeninin suyu’nun da Anadolu’nun tertemiz bağrından geldiğini aslında herkes çok iyi biliyor. Ne var ki, bu Anadolu pınarını istedikleri yöne akıtamayanlar kıskançlık, haset ve kinle onu kurutmaya çalışıyor.” (Kırık Testi, 12.08.2002)
Hizmetin Arkasındaki Dinamizm
“Beklentisizlik hali ve fedakârlık anlayışı, işi son nefesimize kadar ihlas ve samimiyetle götürebilmek adına çok önemli ve hayatî dinamiklerdir. Ehl-i dünya (ve bugün dilsiz şeytanı oynayan hasetçiler, zalimler, münafıklar…) bu dinamikleri bilmediğinden dolayı meseleyi sadece maddeye, paraya hamlediyor ve ortaya çıkan neticeyi bununla anlamaya çalışıyorlar. Hâlbuki fedakârlık ve beklentisizlik öyle bir değerdir ki, maddî ölçüler içinde onun karşılığını bulabilmek mümkün değildir. Evet, gönüllüler hareketini hazmedemeyen, çekemeyen bir kısım ehl-i dünya, ‘Bu işin arkasında şu kadar sermaye, bu kadar sermaye olmalı, yoksa bu çarkın dönmesi mümkün değil!’ anlayışıyla meseleyi yorumluyorlar. Çünkü onlar, adanmışlık ve fedakârlığın neye tekabül ettiğini bilmiyorlar. Almadan vermenin ne demek olduğundan habersizler. Her şeyin rıza istikametinde birer yatırım halinde ortaya konulduğunun ve böylece Cenab-ı Hakk’ın azları çok, birleri bin ettiğinin farkında değiller. Evet, bu dinamikler cennetler kıymetinde bir değere tekabül etmekte; sonsuz kudret ve rahmet sahibi Zât da ona göre bir mükâfat ve semere vermektedir.” (Kırık Testi, 11 Ekim 2010)
“Milletin himmetini ve Allah’ın inayetini bilmiyorlar. Milli mücadeleyi nasıl yorumluyorlar bilemiyorum. O millet kağnı arabalarıyla, öküzü ölünce kadın boyunduruğa koşuluyor ve taşıyor onu. Bu milletin azmini, cehdini, bu milleti kendi değerleriyle, heyecanıyla, ufkuyla hiç tanıyamamışlar. Bu millette yeniden öyle bir hareket ruhu, kendi ruh köküne yeniden ulaşmak üzere öyle bir hareket ruhu meydana gelmişse onu anlamaları çok zor. Bize düşen şey, onu anlatmak…göstermek. Himmet yapanları görün; o zaman göreceksiniz ki bu adamlardan bu çıkar. Bundan sonra bir taraftan hizmet ederken bir diğer taraftan da bu hizmetin nasıl yürüdüğünü, hangi raylar üzerinde yürüdüğünü, hangi dinamoyla yürüdüğünü anlatmamız lazım.
Milletimizi bu ruhuyla tanıyamamış nadanlar bu hizmetin arkasındaki dinamizmi bilemezler, anlayamazlar.”
Hizmet, Milletin Fedakârlıklarıyla Devam Ediyor
“Bu değirmenin suyu nereden geliyor? Bu parça parça başlamış, bir yerde, iki yerde, üç yerde başlamış, Türkiye’nin içinde, Türkiye’nin dışında. Sonra dünyanın değişik yerlerine yayılmış bir eğitim faaliyeti. O öğretmen arkadaşlar Türkiye’de bazı zenginlerin, bazı vakıf ve derneklerin desteğini alarak gitmişler oraya. Oraya gitmişler ama ciddi mağduriyetler yaşamışlar. Her zaman Aydın Bolak abi gözleri dolarak anlatırdı; eksi altmış derece bir ülkede bu arkadaşlar çok defa maaş da alamadan hizmet veriyorlar. Kafası karıştırılan insanlar oturdukları yerde ahkam kesiyorlar; değirmenin suyu nereden? Bana da birisi öyle dedi; bu değirmenin suyu nereden? Bir zaman milli mücadelede bir tarafta öküz, bir tarafta kadın cephane taşıyordu. O nasıl bir güçtü? Ve Allah’ın izniyle, inayetiyle milletin istiklaliyle sonuçlandı o. Dört bir yanda ülkemiz işgal edildiği bir dönemde bu sadece askerin yapacağı iş değildi, millet dört bir yanda öldü ve biz cephelere mekteplerdeki talebeleri döktük. Milletin savaşıydı, ölüm kalım savaşıydı. Elbette toprağı, ülkesi, ülküsü, dini, diyaneti, haysiyeti, namusu için ölecekti. Şerefle öldü ve şehit oldular. Millet istiklal mücadelesinde nasıl döküldü, saçıldı, evindeki kabı kacağı götürdü eritti kasatura yaptırdı, silah yaptırdı; aynen bu dönemde de ‘medenilere galebe ikna iledir’ demiş ve ‘biz ancak eğitimle öğretimle insanların seviyesini yükseltiriz, kavganın önünü de ancak bu yolla alabiliriz’ demiş, dünyanın dört bir yanında gitmiş okul açmışlar bu insanlar. Değirmenin suyu da o. Milleti bir dönemde yeniden bir kere daha istiklalini ona kazandıran güç neyse günümüzde de bu eğitim faaliyetlerinin arkasındaki güç Allah’ın inayet ve keremiyle odur.
Çok defa ben onlardan dinledim ve gözlerim doldu her defasında. Bu arkadaşlar dünyanın dört bir yanına gittiler, üç ay dört ay maaş alamadıkları oldu. Rekabet hissiyle başkaları da resmi - gayri resmi bu işi yapmaya kalkanlar oldu. Biz de yapalım, yapabiliriz bu işi’ dediler. Fakat oraya gidecek insanlar iki bin - üç bin dolar para istediler. Oysaki bu arkadaşlar sadece burs parasıyla gidiyorlardı. Ve orda çokları ikinci bir iş yapıyordu. Tezgahtarlık yapıyorlardı. Gitsinler, araştırsınlar, sorsunlar, görsünler, öğrensinler! Binaların inşaatlarında çalıştılar, hatta oraya giden vakıf ve dernek temsilcileri okulların inşaatlarında, restorasyonunda çalıştılar, doğrudan doğruya amele gibi ırgat gibi çalıştılar o okullarda. Bir hareket böyle olursa o bağımsız hareket demektir. Yoksa diyet ödersiniz, ömür boyu diyet ödersiniz.
Bir hareket doğrudan doğruya Türk milletinin içinden çıksa, o Türk milletinin en gözdesi okullardan çıksa, o okulların düşünce ve himmeti inzimamıyla oluşsa, bir güç kazansa, dünyanın dört bir yanına yayılsa eğer bu bağımsızsa, arkasında Amerika yoksa, Fransa yoksa, Rusya yoksa… bu potansiyel bir tehlikedir. Her gün buna karşı alaka artıyorsa, teveccüh artıyorsa ve bağımsızsa potansiyel bir tehlikedir. Millet aynı zamanda finans olarak da bunu destekliyorsa bu bütün bütün potansiyel bir tehlikedir. Bir meseleyi böyle tehlike görmek, hükümlerini ihtimallere bina etmek demektir. Eğer tehlike böyle oluyorsa Türkiye’de böyle tehlike olmayan kimse yoktur. O zaman herkes tehlikedir. Bağımsız olma onları kuşkulandırıyor. Bağımsız olunca nasıl hareket edeceği belli olmaz diyorlar. Vatanını seven, ülkesinin insanını seven nasıl hareket ediyorsa öyle hareket eder. Ama ihtimallere binaen bir şey söylüyorsanız o mevzuda sizi ikna edecek bir argümanımız yok.
Kaldı ki devlet müfettişleriyle gelip kontrol ediyorlar, defterlere bakıyorlar, girdiye bakıyor, çıktıya bakıyor. Eğer bir yerden bir suyun değirmen suyu değil de öyle damla damla sızması da söz konusu olsa herhalde onu zannediyorum medya lisanıyla gürül gürül halka ilan ederler. Çünkü itibarla oynamaya alışmış bu insanlar böyle bir mesele karşısında rahat durmazlar. Ben biliyorum ki çok defa şöyle dediler; ‘falanda filanda böyle bizim halk nazarında onları sukut ettirecek şeyler bulunmasa bile çevrelerinde ve yakınlarında bulunan insanları yere vurun, onunla batıralım bunları!’ Bu kadar hınçla hareketin üzerine gelen insanlar eğer orada bir karapara meselesi olsaydı, bir değirmen suyu olsaydı bunu çoktan bulur çıkarırlardı.
Bu hareket pek çok faslı müştereki paylaşan insanların bir noktada birleşmesinden ibarettir. Yani aynı duygu, aynı düşünceyi paylaşanlar, takdir edenler, bir yerde bir araya gelmişler; biri diğerini örnek almış, öbürü onu örnek almış, millete mal olmuş bir mesele. Türk toplumunun ruhundaki dehasından doğan bir mesele. Anadolu’nun yetiştirdiği dehadan doğan bir meseledir. Bir millet yapıyor, bir milletin fedakârlıkları yapıyor, o fedakârlıklarla Allah’ın izniyle inayetiyle devam ediyor.” (Bamteli, 5 Eylül 2004)
“Bugüne kadar milletimiz adına ciddi hiçbir şey yapamamış olan ve yarınlar adına da hiçbir şey yapacak gibi görünmeyen, sadece ‘Nerede bir villa kapabilirim?’ hülyalarıyla oturup kalkan kimseler kıskançlıkları sebebiyle iftiralar atıyorlar. Dahası, millet ve vatan uğruna fedakârlığın ne demek olduğunu bilmediklerinden Anadolu insanının bu okulları ne fedakârlıklarla devam ettirdiğini kavrayamıyorlar.
Bu müesseselerin bir şahsa ait olmadığını ‘değirmenin suyu’nun da Anadolu’nun tertemiz bağrından geldiğini belki yüz kere anlattık; fakat, görüyoruz ki, yüz kere daha anlatsak, fedakârlığın manasını ve almadan vermesini bilmeyenler yine de bu büyük hizmeti idrak edemeyecek, manasız bir kıskançlık, haset ve kinle onu kurutmaya çalışacaklar.
Oysa, değirmenin suyunun nereden geldiğini samimi olarak öğrenmek istiyorlarsa, suyu çıktığı yerden itibaren takip etselerdi; çarkların döndüğü yerden başlayarak kanalı adım adım izleselerdi. Eğer önyargılı değil iseler, onlar da göreceklerdi ki: Bu eğitim faaliyetlerinin arkasındaki güç, bir dönemde milletimize yeniden istiklalini kazandıran gücün ta kendisidir. Bu okullar, İstiklâl Harbi’ndeki fedâkarlığı, bugün bir başka şekilde ortaya koyan milletimizin gönül semereleridir ve kaynağı da onların yürekleridir.” (Kırık Testi, 09 Nisan 2007)
‘Günümüzün karasevdalıları’ diyerek andığımız eğitim gönüllüleri, ‘Bu necip millet kendi yarasını kendisi sarabilecek güçtedir. Öyleyse, sine-i millete müracaat edeceğiz; ama asla başkalarına bağımlı olmayacak ve yabancılara diyet ödeme zilletine düşmeyeceğiz’ diyerek çıktılar yola. Onlar, önce Allah’a dayanarak, sonra da zahirî esbab açısından milletimizin himmetini yanlarına alarak hürriyet soluklaya soluklaya, bağımsızlık yudumlaya yudumlaya yürüdüler ve ömür boyu ellere el açmadılar, kimseye borçlanmadılar.
Olmadığı Halde Veren Hizmet Gönüllüleri
İnfak mevzuu. Allah’ın verdiği şeyi siz de başkalarına vereceksiniz. Elhamdülillah, bugün hala o var. Binlerce insanın ihtiyacını görüyorlar. Ve bunu sırf Allah rızası için yapıyorlar. Allah için veriyor ve karşılığını Allah’tan rıza olarak, rıdvan olarak bekliyorlar. El dar olduğu zaman da vermek. Hiç olmadığı zaman verebilmek. Îsâr ruhu etrafında meseleyi değerlendirebilirsiniz. Olanın vermesi belki bir ölçüde kolay. Fakat olmayanın vermesi oldukça zordur.
“Elinde lahmacun arabası lahmacun satan birisi var. Unutamayacağım her yerde anlatacağım bir insan. İki sene evvel bana geliyor diyor ki; ‘Hocam siz talebelere yer arıyor, onları barındırmak için tehalük gösteriyorsunuz. Ben şu arabacığımla lahmacun sata sata iki kulübecik yaptım. Bu iki kulübecikten bir tanesi bana yeter. Kabul buyurursanız ikincisini içinde talebeler kalsın diye vermek istiyorum.’
Ben Rabbimin rızası istikametinde samimi olarak getirilen bu teklife hayır demedim. Olur dedim. Çünkü benim olur dememle belki affedilmeye hakkı ve liyakati olmayan beni de Rabbim affeder. Onu böyle bir hizmete koşturduğumdan, vesile olduğumdan dolayı benim günahlarımı da affeder. Olur dedim. Fakat onunla doymadı bu. Hayra aç olan bu insan bununla doymadı. Allah’a gönül vermiş bu insan bununla doymadı. Aradan altı - yedi ay geçti. Geldi dedi ki; ‘Hocam evimin kapısının önünde bir bahçe var ya, ben bu bahçeyi bir yurt yapıp da yüz talebeyi barındırmak istiyorum.’
Ben evvela şaşkın şaşkın sokaklarda küçük el arabası ile lahmacun satan bu adamın yüzüne baktım. Bu işi nasıl yapacaksın. Burada hizmeti tekeffül eden arkadaşlar beş altı inşaat yürütüyorlar. Bin talebeye üniversiteye hazırlık kursu verip sahip çıkalım. Bin talebeyi üniversiteye imtihana geldiğinde barındıralım, sahip çıkalım. Binlerce talebeye kursta sahip çıkalım ve çeşitli okullara dağıtalım sahip çıkalım diye yüz yerde yurt yapalım diye tehalük gösteren bu cemaat zaten dopdolu. Nasıl yapacağız bunu? ‘Hocam Allah’ın lutfuyla, bu arabayla ben bu işi yaparım’ diyor. Ve ondan sonra her ay ‘Hocam, yapan arkadaşlara sen kendi elinle ver ne olur bunu.’ Elli bin lira kazanırsa, kırk beş bin lirasını getirir. ‘Beşi bana yeter hocam bunun. Kırk beş bin lirasını hizmete verelim.’ Kırk bin lira kazanırsa, otuz beş bin lirasını getirir. Hiç otuz beş bin lira getirdiğine şahit olmadım.
Aradan sekiz ay veya dokuz ay geçti. O yurdu yaptı. Şimdi boyasını yaptırıyor. Ve camlarını taktırıyor. İşi bitirdi, ferih ve fahur, keyfi yerinde. Üç-beş hafta evvel yanımda kalan bir arkadaşa gelip diyor ki; ‘Kardeş, hocama söylesen acaba giyip kullandığı eski ayakkabılardan var mı? Hiç ayağımda ayakkabı kalmadı. Verse de giysem’ diyor.
Anlıyor musunuz mümini? Anlıyor musunuz Hakk’a gönül vermişi? Ve bunların sayısı bugün binleri çoktan aşmıştır. Yeniden bir sahabe devri başlıyor. Yeniden malını ve canını feda etme devri başlıyor.” (Afyon vaazı, 27 Haziran 1980)
“Bunu kim yapıyor? İş adamları yapıyor, tüccar yapıyor. Hatta böyle kan ter içinde çalışan değişik iş adamları yapıyor. Değişik vesilelerle arz etmiştim: Vatikan’ın diyalogdan sorumlu temsilcilerinden bir tanesi Thomas Michel’dir. Ona tesir eden nedir? Güneydoğu’da bir yere gidiyor. Adam demircilik yapıyor. Yanına sokuluyor. Ona soruyor ‘ne yapıyorsun?’ ‘Çalışma mecburiyetindeyim; çünkü falan yerde bir okula bakıyorum.’ diyor. Bu, milletin ruhunda oluşan öyle bir duygudur ki bir yerde ateş karşısında demiri dövecek, bir yerde fırında çalışacak, bir yerde kendisini helak edecek şekilde başka bir işte bulunacak. Ama elinden avucundan artırdığı şeyle bir yerde bir şey yapmaya çalışacak. İnsanımızın civanmertliğinin örneği. Yine arz ettiğim bir husus; Bozyaka yurdunda himmet yapılmıştı. O gün 70’li yıllarda sadece Türkiye’nin içinde bazı yerler yapılıyordu. İzmir’de, Ankara’da, Kayseri’de yurt vs. dar dairedeydi. Himmette herkes bir şey taahhüt etti. Ben insanımızın o civanmertliğine hep hayran kalmışımdır. Himmet sonrası ben odama gittim. Arkamdan birdenbire birisi geldi. Askeriyeden emekli olmuş, emeklilik parasıyla bir ev almış. Orda vereceği bir şey yokmuş. Kapıyı çaldı, içeriye girdi, ‘Hocam, herkes bir şey verdi, ben veremedim. Evimin anahtarlarını veriyorum’ dedi. (‘Hayır, öyle milletin evinin anahtarını alacak durumda değiliz.’ dedim. İnsan verebileceği bir şey varsa verir. Hatta her şeyini birden de vermez. Sistem işlemeli ki her sene verebilsin. Bütün sistemi anahtarıyla teslim edersen gelecek sene bir şey veremezsin ki!) Bu, öyle bir histir ki Allah’a inanmayınca olmaz bu mesele.” (Bamteli, 15 Aralık 2013)
Hizmet, Milli Seferberlikle Yapılıyor
Binlerce, milyonlarca insan bu hizmete gönül verdi ve onca olumsuzluğa rağmen hala veriyor. Kimisi fiilen işin içinde, kimisi maddeten destek oluyor, kimisi de arkadan kuvve-i maneviyeyi takviye ediyor.
‘Israrla ‘Kimsenin bu mevzuda yardımını, desteğini katiyen kabul etmeyelim. Bu saf Anadolu insanının işidir. Allah’ın izni inayetiyle yapacaklar. Hırsla değil, ihlaslı olursa bu iş başarıya ulaşır’ dedim.’ diyor Hocaefendi. ‘Sonra tebeyyün etti ki Cenabı Hak, böyle dedikoducu bir sürü insanlar çıkacak, ‘bu değirmenin suyu nereden’ diyecek. Bu millete mal olmuş bir mesele. Milletleri adına bu kadarcık fedakârlıkta bulunmadıklarından dolayı mazur görmek lazım; anlayamazlar. Bizim insanımız verdikçe verir, hatta verme tiryakisidir. Onlara ‘Verme!’ deseniz, üzülürler. Ben vermeden mahrum edildiğinden dolayı ağlayan insanlara çok şahit oldum.
İnşallah bir gün, bu meseleye sağından solundan böyle değişik isnatlarda bulunup karalamak isteyen, milletin zihninde onu ademe mahkum etmek isteyen insanlar da insafa gelirler, onlar da omuz verirler, ‘Bu önemli hizmette bizim de katkımız olsun’ derler ve katkıda bulunurlar.”
Anlaşılması Güç Bir Rahatsızlık
Vatikan görüşmesinden sonra, 18 Nisan 1998 günü dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Çevik Bir, bu sefer yanında dört generalle Başbakan Yardımcısı Bülent Ecevit’i Başbakanlık binasında ziyaret etti. Ziyaretin konusu Fethullah Gülen Hocaefendi’ydi. Orgeneral Bir, Türkiye’nin Vatikan Büyükelçisi Altan Güven’in, Papa’yla görüşmeye giden Hocaefendi’yi havaalanında kendi arabasıyla karşılamasından rahatsızdı. Oysa Büyükelçi’ye Hocaefendi’yi karşılaması talimatını veren Ecevit’ti.
Milliyet gazetesinin 22 Haziran 1999 günü yayımladığı bir haber bu görüşmenin perde arkasına ışık tutuyordu. Habere göre Ecevit’e, Hocaefendi aleyhine bilgiler içeren bir brifing sunulmuş, ancak 75 dakika süren bu toplantının ardından Ecevit, “Siz böyle düşünüyorsunuz. Ama ben eskisi gibi düşünmeye devam ediyorum” karşılığını vermişti. Bunun üzerine brifingi verenler izin isteyerek başbakanlıktan ayrılmıştı. Ecevit, Çevik Bir ve onun gibi düşünen komutanlara şöyle diyordu: “Her dindarı potansiyel mürteci gibi görmekle laiklik korunamaz.”
Turgut Özal gibi Bülent Ecevit de Fethullah Gülen Hocaefendi’nin insanlık için büyük projeleri olduğuna inanmıştı. Bu yüzden Bülent Ecevit, Hocaefendi’ye olan desteğini her şart altında sürdürdü. Ecevit, Çankaya Köşkü’nde yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantılarında da Hocaefendi’nin ismi ne zaman gündeme gelse, aynı tutumu sergiledi. Ecevit komutanlara, “Ben Fethullah Gülen’le görüştüm. Çok samimi bir insan. Sizin de görüşmenizi tavsiye ederim” demişti.
Hocaefendi, Bülent Ecevit’i şöyle anlatıyor:
“Bülent Ecevit geliyor. Kritik bir dönem, şubat rüzgârlarının estiği (28 Şubat süreci) bir dönemde geliyor bu insan. Kendisine üst üste brifingler veriliyor. Şimdiye kadar gelmiş devlet adamları içinde çok vardır öyle, hepsini takdirle yâd ederiz; fakat o, hakikaten onurlu hareketleri karşısında saygı duyacağımız tavırlar sergilemiştir. Kendisine anlatılan şeylerin pek çoğu karşısında elinin tersiyle itip ‘Ben bunlarla tatmin olmadım, doğru değil bunlar. Osmanlı döneminde bile yapılmayan şeyler yapılıyor’ demiştir.”
Hocaefendi, 19 Mayıs 2002 günü ABD’de ziyaretçileriyle yaptığı sohbette de Ecevit’i şöyle anıyordu: “Herkesin en küçük meselelerde sarsıldığı, şüpheye düştüğü ve yalana boyun eğdiği bir dönemde bütün ısrarlara ve hilebazlıklara karşı, “Ben tatmin olmadım’ diyenleri tarih kaydetmeli ve geleceğe bir vefa örneği olarak sunmalıdır.”
Devam Edecek…
[Tarık Burak] 19.12.2019 [Samanyolu Haber]
“Değirmenin Suyu Nereden Geliyor?”
23 Aralık 1997’te Devlet Bakanı Işılay Saygın ve Zaman gazetesinin imtiyaz sahibi Alaattin Kaya’nın Orgeneral Çevik Bir’le görüşmesinin ardından, Fethullah Gülen Hocaefendi, Bir’e bir mektup yazıp, okulların samimi Anadolu insanının alınteriyle kurulduğunu açıkça ifade etti. Buna rağmen, dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Çevik Bir, 27 Mart 1998’de İstanbul’da sivil kıyafetle katıldığı Robert Koleji Mezunları Derneği’nin gecesinde yaptığı konuşmada, Hocaefendi’nin teşvikiyle açılan okulları kastederek şunları söylüyordu:
“Bunların okullarına tahsis ettikleri paralar, Milli Eğitim Bakanlığı’nın önümüzdeki on sene için eğitime tahsis ettiği paranın üzerinde. Değirmenin suyu nereden geliyor?”
“Değirmenin suyu nereden geliyor?” sorusunu soranların bir bölümü, petrol zengini bazı İslam ülkelerinin de bu faaliyetlere destek verdiği kuşkusunu dile getiriyordu. Ama Orgeneral Bir’in Robert Koleji mezunlarına yaptığı bu konuşmadan üç ay sonra, Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan bir Milli Güvenlik Kurulu raporunda şöyle deniliyordu: “Suudi Arabistan Fralı Fahd, 1997 yılı ramazan ayı içerisinde yardım teklif etti. Gülen bunu kabul etmedi.”
“Değirmenin suyu nereden geliyor?” sorusuna muhatap olanlardan biri de Hocaefendi’yi tanıyan Kasım Gülek’ti. Bir gün yabancı bir diplomat, Hocaefendi’nin öncülük ettiği faaliyetlerin nasıl finanse edildiğini sorunca Gülek, kendi ailesinden örnek verdi. Eşi Nilüfer Gülek, İstanbul’daki 70 dönümlük arazisini Fatih Üniversitesi’ne bağışlamıştı.
Hizmet Değirmenin Suyu Nereden?
Hizmet değirmeni fedakâr Anadolu insanının fedakârlıklarıyla dönüyordu. Milli mücadele ruhuyla vatan sathını aşıp dünya çapında eğitim seferberliğine adanmış Anadolu insanının esnafı, işçisi, memuru, ev hanımı, öğrencisi ve bütün fertlerinin himmetleri ve gayretleriyle işliyordu Hizmet değirmeni. Bu maddi manevi destek arasında zenginlerin ortaya koydukları kadar orta halli veya fakirlerin de ciddi katkıları vardı.
Asr-ı Saadette sahabelerin canları ve mallarıyla nasıl fedakârlıkta bulunduğunu bilmeyenler Hizmet hareketine gönül verenleri de anlamakta zorluk çekiyorlardı. Ya da hayatı sadece bir menfaat dünyası olarak algılayanların, başkası için yaşamanın ne demek olduğunu anlamaları mümkün değildi. Bu yüzden sürekli ‘Değirmenin suyu nereden geliyor?’ gibi sorularla milletin zihninde şüpheler oluşturmaya çalışıyorlardı.
Bunda başarılı olamayınca bu sefer samimi Hizmet gönüllülerini dünyaya ‘terörist’ diye inandırmaya çalıştılar. Fakat, dünya insanlığı elbette ki sürü psikolojisiyle hareket edecek değildi ve ülkelerinin istihbarat servisleri yıllardan beri zaten bu hareketi yakından takip ediyordu. Bu plan da tutmayınca, düzmece bir darbeyle insanlığın huzur ve barışına kendilerini adamış sevdalıları bir soykırımla yok etme; mallarına, okullarına, işlerine… el koyma peşine düştüler.
Değirmenin Suyu Milletin Gönlünden
Fethullah Gülen Hocaefendi, Hizmet hareketinin bütün faaliyetlerinin finans kaynağının samimi Hizmet insanlarının himmetleri olduğunu, yabancılardan asla hiçbir şey kabul edilmediğini farklı zamanlarda çeşitli vesilelerle defalarca anlattı:
“Bu uğurda şu ana kadar yapılan fedakârlıkları görmezden gelerek, yer yer ‘Bu değirmenin suyu nereden?’ diyen insanlar çıkmıştır. Hâlbuki onlar da biliyor ki, ‘bu değirmenin suyu’ Allah’ın izniyle yoklukta varlık cilvesi gösteren milletimizin ruhundan fışkırmaktadır. Zaten bu, şu ana kadar bu milletin çizmiş olduğu tek destan da değildir. Zevsler, Apollolar, Heraklitler… yalanın engin üstûreleri içinde yaşayadursunlar, bu millet asırlardan beri hayata nice destanlar geçirmiştir. Şimdi de, üç asırdır rüyaları görülen bir ‘gaye-i hayal’i, öncekilere denk bir şekilde tekrar gerçekleştirme cehdini göstermektedir Allah’ın izniyle. Böyle bir rüyayı gerçekleştirmede hiç kimsenin de dünya adına herhangi bir beklentisi yoktur. Değil dünya adına bir beklentinin olması, bu mefkûre uğruna uhrevî füyûzât hislerini dahi feda etmeye âmâde olduklarını, onlar defaatle ifade etmişlerdir. Seyyid Nigârî’nin ifadesiyle, ‘Girdik reh-i sevdaya cünûnuz, bize namus lâzım değil.’ deyip yola koyulmuş, hatta bu mevzuda, hiç kimsenin kulak ardı edemeyeceği vilâyete dahi hâhiş duymamışlardır. Mevlâna anlayışıyla, aşkı da şevki de Muhammedî tasmayı boyunlarına takmakla elde etmeye karar kılmışlardır...” (Prizma-3, 2002)
“Sürekli ‘Değirmenin suyu nereden geliyor?’ gibi sorularla milletin zihninde şüpheler hasıl etmeye çalıştılar. Oysa herkes biliyordu ki; bu hizmetler İstiklal Harbi’ndeki fedâkarlığı, bugün bir başka şekilde ortaya koyan milletimizin hizmetleriydi ve kaynağı da onların yürekleriydi. Türkiye’nin bütün köy, kasaba, ilçe ve illerindeki hayırsever insanların desteği vardı bu okulların arkasında. Ülkemizin en gözde üniversitelerinden mezun olarak burs miktarı bir maaşla çalışan gencecik öğretmenlerin alınteri vardı.
Aslında, yurtdışındaki bir okulun öğretmenlerinin, devlet yardımı olarak verilen patatesle altı ay yaşadığını bu soruların sahipleri de biliyorlardı. Belki onlar, o patatesi pişiren aşçının kendi yemeğini evinden getirdiğini de biliyorlardı!.. Parasızlık nedeniyle üç aile bir evde kalanlardan, düğününü yapar yapmaz gerdeğe girmeden okuluna koşan, destanlara malzeme teşkil edecek Anadolu’nun yağız delikanlılarından onlar da haberdardı.
Kaldı ki, devletin istihbarat organları böylesine göz önünde ve sayıları yüzleri aşan eğitim kurumu adına bir başka yerden gelme para iddiaları için bugüne kadar tek bir belgeye, ya da örneğe ulaşamamıştı. Çünkü milletin helal katkılarından başka herhangi bir kaynak yoktu.. değirmen fedakârlık, alınteri, gözyaşı ve fedakâr Anadolu esnafının hayır duygusuyla dönüyordu.
Dünyanın değişik yerlerinde konuyla ilgili yapılan ilmî çalışmalara şöyle bir göz atılırsa, sosyal ve siyasal bilimcilerin şu kanaatte birleştiği görülecektir: Bu ‘Gönüllüler Hareketi’, hiçbir dış güce bağlı olmayan bir sivil toplum hareketidir.
Evet, yerli birkaç kurumu ya da yabancı bir devleti arkasına almadan bir şey yapmaktan aciz olanlar, halkın teveccühünden ve Allah’ın inayetinden başka hiçbir güce dayanmayan bu gönüllüler hareketini anlamakta zorlanabilir. Almadan vermesini bilmeyenler, başta kendi milleti olmak üzere tüm insanlığa hizmet için fedâkarlık yapma duygusunu idrak edemeyebilir. Fakat görülen o ki; benim sadece müşevviki bulunduğum bu gayretlerin bir halk teşebbüsü olduğunu ve ‘değirmeninin suyu’nun da Anadolu’nun tertemiz bağrından geldiğini aslında herkes çok iyi biliyor. Ne var ki, bu Anadolu pınarını istedikleri yöne akıtamayanlar kıskançlık, haset ve kinle onu kurutmaya çalışıyor.” (Kırık Testi, 12.08.2002)
Hizmetin Arkasındaki Dinamizm
“Beklentisizlik hali ve fedakârlık anlayışı, işi son nefesimize kadar ihlas ve samimiyetle götürebilmek adına çok önemli ve hayatî dinamiklerdir. Ehl-i dünya (ve bugün dilsiz şeytanı oynayan hasetçiler, zalimler, münafıklar…) bu dinamikleri bilmediğinden dolayı meseleyi sadece maddeye, paraya hamlediyor ve ortaya çıkan neticeyi bununla anlamaya çalışıyorlar. Hâlbuki fedakârlık ve beklentisizlik öyle bir değerdir ki, maddî ölçüler içinde onun karşılığını bulabilmek mümkün değildir. Evet, gönüllüler hareketini hazmedemeyen, çekemeyen bir kısım ehl-i dünya, ‘Bu işin arkasında şu kadar sermaye, bu kadar sermaye olmalı, yoksa bu çarkın dönmesi mümkün değil!’ anlayışıyla meseleyi yorumluyorlar. Çünkü onlar, adanmışlık ve fedakârlığın neye tekabül ettiğini bilmiyorlar. Almadan vermenin ne demek olduğundan habersizler. Her şeyin rıza istikametinde birer yatırım halinde ortaya konulduğunun ve böylece Cenab-ı Hakk’ın azları çok, birleri bin ettiğinin farkında değiller. Evet, bu dinamikler cennetler kıymetinde bir değere tekabül etmekte; sonsuz kudret ve rahmet sahibi Zât da ona göre bir mükâfat ve semere vermektedir.” (Kırık Testi, 11 Ekim 2010)
“Milletin himmetini ve Allah’ın inayetini bilmiyorlar. Milli mücadeleyi nasıl yorumluyorlar bilemiyorum. O millet kağnı arabalarıyla, öküzü ölünce kadın boyunduruğa koşuluyor ve taşıyor onu. Bu milletin azmini, cehdini, bu milleti kendi değerleriyle, heyecanıyla, ufkuyla hiç tanıyamamışlar. Bu millette yeniden öyle bir hareket ruhu, kendi ruh köküne yeniden ulaşmak üzere öyle bir hareket ruhu meydana gelmişse onu anlamaları çok zor. Bize düşen şey, onu anlatmak…göstermek. Himmet yapanları görün; o zaman göreceksiniz ki bu adamlardan bu çıkar. Bundan sonra bir taraftan hizmet ederken bir diğer taraftan da bu hizmetin nasıl yürüdüğünü, hangi raylar üzerinde yürüdüğünü, hangi dinamoyla yürüdüğünü anlatmamız lazım.
Milletimizi bu ruhuyla tanıyamamış nadanlar bu hizmetin arkasındaki dinamizmi bilemezler, anlayamazlar.”
Hizmet, Milletin Fedakârlıklarıyla Devam Ediyor
“Bu değirmenin suyu nereden geliyor? Bu parça parça başlamış, bir yerde, iki yerde, üç yerde başlamış, Türkiye’nin içinde, Türkiye’nin dışında. Sonra dünyanın değişik yerlerine yayılmış bir eğitim faaliyeti. O öğretmen arkadaşlar Türkiye’de bazı zenginlerin, bazı vakıf ve derneklerin desteğini alarak gitmişler oraya. Oraya gitmişler ama ciddi mağduriyetler yaşamışlar. Her zaman Aydın Bolak abi gözleri dolarak anlatırdı; eksi altmış derece bir ülkede bu arkadaşlar çok defa maaş da alamadan hizmet veriyorlar. Kafası karıştırılan insanlar oturdukları yerde ahkam kesiyorlar; değirmenin suyu nereden? Bana da birisi öyle dedi; bu değirmenin suyu nereden? Bir zaman milli mücadelede bir tarafta öküz, bir tarafta kadın cephane taşıyordu. O nasıl bir güçtü? Ve Allah’ın izniyle, inayetiyle milletin istiklaliyle sonuçlandı o. Dört bir yanda ülkemiz işgal edildiği bir dönemde bu sadece askerin yapacağı iş değildi, millet dört bir yanda öldü ve biz cephelere mekteplerdeki talebeleri döktük. Milletin savaşıydı, ölüm kalım savaşıydı. Elbette toprağı, ülkesi, ülküsü, dini, diyaneti, haysiyeti, namusu için ölecekti. Şerefle öldü ve şehit oldular. Millet istiklal mücadelesinde nasıl döküldü, saçıldı, evindeki kabı kacağı götürdü eritti kasatura yaptırdı, silah yaptırdı; aynen bu dönemde de ‘medenilere galebe ikna iledir’ demiş ve ‘biz ancak eğitimle öğretimle insanların seviyesini yükseltiriz, kavganın önünü de ancak bu yolla alabiliriz’ demiş, dünyanın dört bir yanında gitmiş okul açmışlar bu insanlar. Değirmenin suyu da o. Milleti bir dönemde yeniden bir kere daha istiklalini ona kazandıran güç neyse günümüzde de bu eğitim faaliyetlerinin arkasındaki güç Allah’ın inayet ve keremiyle odur.
Çok defa ben onlardan dinledim ve gözlerim doldu her defasında. Bu arkadaşlar dünyanın dört bir yanına gittiler, üç ay dört ay maaş alamadıkları oldu. Rekabet hissiyle başkaları da resmi - gayri resmi bu işi yapmaya kalkanlar oldu. Biz de yapalım, yapabiliriz bu işi’ dediler. Fakat oraya gidecek insanlar iki bin - üç bin dolar para istediler. Oysaki bu arkadaşlar sadece burs parasıyla gidiyorlardı. Ve orda çokları ikinci bir iş yapıyordu. Tezgahtarlık yapıyorlardı. Gitsinler, araştırsınlar, sorsunlar, görsünler, öğrensinler! Binaların inşaatlarında çalıştılar, hatta oraya giden vakıf ve dernek temsilcileri okulların inşaatlarında, restorasyonunda çalıştılar, doğrudan doğruya amele gibi ırgat gibi çalıştılar o okullarda. Bir hareket böyle olursa o bağımsız hareket demektir. Yoksa diyet ödersiniz, ömür boyu diyet ödersiniz.
Bir hareket doğrudan doğruya Türk milletinin içinden çıksa, o Türk milletinin en gözdesi okullardan çıksa, o okulların düşünce ve himmeti inzimamıyla oluşsa, bir güç kazansa, dünyanın dört bir yanına yayılsa eğer bu bağımsızsa, arkasında Amerika yoksa, Fransa yoksa, Rusya yoksa… bu potansiyel bir tehlikedir. Her gün buna karşı alaka artıyorsa, teveccüh artıyorsa ve bağımsızsa potansiyel bir tehlikedir. Millet aynı zamanda finans olarak da bunu destekliyorsa bu bütün bütün potansiyel bir tehlikedir. Bir meseleyi böyle tehlike görmek, hükümlerini ihtimallere bina etmek demektir. Eğer tehlike böyle oluyorsa Türkiye’de böyle tehlike olmayan kimse yoktur. O zaman herkes tehlikedir. Bağımsız olma onları kuşkulandırıyor. Bağımsız olunca nasıl hareket edeceği belli olmaz diyorlar. Vatanını seven, ülkesinin insanını seven nasıl hareket ediyorsa öyle hareket eder. Ama ihtimallere binaen bir şey söylüyorsanız o mevzuda sizi ikna edecek bir argümanımız yok.
Kaldı ki devlet müfettişleriyle gelip kontrol ediyorlar, defterlere bakıyorlar, girdiye bakıyor, çıktıya bakıyor. Eğer bir yerden bir suyun değirmen suyu değil de öyle damla damla sızması da söz konusu olsa herhalde onu zannediyorum medya lisanıyla gürül gürül halka ilan ederler. Çünkü itibarla oynamaya alışmış bu insanlar böyle bir mesele karşısında rahat durmazlar. Ben biliyorum ki çok defa şöyle dediler; ‘falanda filanda böyle bizim halk nazarında onları sukut ettirecek şeyler bulunmasa bile çevrelerinde ve yakınlarında bulunan insanları yere vurun, onunla batıralım bunları!’ Bu kadar hınçla hareketin üzerine gelen insanlar eğer orada bir karapara meselesi olsaydı, bir değirmen suyu olsaydı bunu çoktan bulur çıkarırlardı.
Bu hareket pek çok faslı müştereki paylaşan insanların bir noktada birleşmesinden ibarettir. Yani aynı duygu, aynı düşünceyi paylaşanlar, takdir edenler, bir yerde bir araya gelmişler; biri diğerini örnek almış, öbürü onu örnek almış, millete mal olmuş bir mesele. Türk toplumunun ruhundaki dehasından doğan bir mesele. Anadolu’nun yetiştirdiği dehadan doğan bir meseledir. Bir millet yapıyor, bir milletin fedakârlıkları yapıyor, o fedakârlıklarla Allah’ın izniyle inayetiyle devam ediyor.” (Bamteli, 5 Eylül 2004)
“Bugüne kadar milletimiz adına ciddi hiçbir şey yapamamış olan ve yarınlar adına da hiçbir şey yapacak gibi görünmeyen, sadece ‘Nerede bir villa kapabilirim?’ hülyalarıyla oturup kalkan kimseler kıskançlıkları sebebiyle iftiralar atıyorlar. Dahası, millet ve vatan uğruna fedakârlığın ne demek olduğunu bilmediklerinden Anadolu insanının bu okulları ne fedakârlıklarla devam ettirdiğini kavrayamıyorlar.
Bu müesseselerin bir şahsa ait olmadığını ‘değirmenin suyu’nun da Anadolu’nun tertemiz bağrından geldiğini belki yüz kere anlattık; fakat, görüyoruz ki, yüz kere daha anlatsak, fedakârlığın manasını ve almadan vermesini bilmeyenler yine de bu büyük hizmeti idrak edemeyecek, manasız bir kıskançlık, haset ve kinle onu kurutmaya çalışacaklar.
Oysa, değirmenin suyunun nereden geldiğini samimi olarak öğrenmek istiyorlarsa, suyu çıktığı yerden itibaren takip etselerdi; çarkların döndüğü yerden başlayarak kanalı adım adım izleselerdi. Eğer önyargılı değil iseler, onlar da göreceklerdi ki: Bu eğitim faaliyetlerinin arkasındaki güç, bir dönemde milletimize yeniden istiklalini kazandıran gücün ta kendisidir. Bu okullar, İstiklâl Harbi’ndeki fedâkarlığı, bugün bir başka şekilde ortaya koyan milletimizin gönül semereleridir ve kaynağı da onların yürekleridir.” (Kırık Testi, 09 Nisan 2007)
‘Günümüzün karasevdalıları’ diyerek andığımız eğitim gönüllüleri, ‘Bu necip millet kendi yarasını kendisi sarabilecek güçtedir. Öyleyse, sine-i millete müracaat edeceğiz; ama asla başkalarına bağımlı olmayacak ve yabancılara diyet ödeme zilletine düşmeyeceğiz’ diyerek çıktılar yola. Onlar, önce Allah’a dayanarak, sonra da zahirî esbab açısından milletimizin himmetini yanlarına alarak hürriyet soluklaya soluklaya, bağımsızlık yudumlaya yudumlaya yürüdüler ve ömür boyu ellere el açmadılar, kimseye borçlanmadılar.
Olmadığı Halde Veren Hizmet Gönüllüleri
İnfak mevzuu. Allah’ın verdiği şeyi siz de başkalarına vereceksiniz. Elhamdülillah, bugün hala o var. Binlerce insanın ihtiyacını görüyorlar. Ve bunu sırf Allah rızası için yapıyorlar. Allah için veriyor ve karşılığını Allah’tan rıza olarak, rıdvan olarak bekliyorlar. El dar olduğu zaman da vermek. Hiç olmadığı zaman verebilmek. Îsâr ruhu etrafında meseleyi değerlendirebilirsiniz. Olanın vermesi belki bir ölçüde kolay. Fakat olmayanın vermesi oldukça zordur.
“Elinde lahmacun arabası lahmacun satan birisi var. Unutamayacağım her yerde anlatacağım bir insan. İki sene evvel bana geliyor diyor ki; ‘Hocam siz talebelere yer arıyor, onları barındırmak için tehalük gösteriyorsunuz. Ben şu arabacığımla lahmacun sata sata iki kulübecik yaptım. Bu iki kulübecikten bir tanesi bana yeter. Kabul buyurursanız ikincisini içinde talebeler kalsın diye vermek istiyorum.’
Ben Rabbimin rızası istikametinde samimi olarak getirilen bu teklife hayır demedim. Olur dedim. Çünkü benim olur dememle belki affedilmeye hakkı ve liyakati olmayan beni de Rabbim affeder. Onu böyle bir hizmete koşturduğumdan, vesile olduğumdan dolayı benim günahlarımı da affeder. Olur dedim. Fakat onunla doymadı bu. Hayra aç olan bu insan bununla doymadı. Allah’a gönül vermiş bu insan bununla doymadı. Aradan altı - yedi ay geçti. Geldi dedi ki; ‘Hocam evimin kapısının önünde bir bahçe var ya, ben bu bahçeyi bir yurt yapıp da yüz talebeyi barındırmak istiyorum.’
Ben evvela şaşkın şaşkın sokaklarda küçük el arabası ile lahmacun satan bu adamın yüzüne baktım. Bu işi nasıl yapacaksın. Burada hizmeti tekeffül eden arkadaşlar beş altı inşaat yürütüyorlar. Bin talebeye üniversiteye hazırlık kursu verip sahip çıkalım. Bin talebeyi üniversiteye imtihana geldiğinde barındıralım, sahip çıkalım. Binlerce talebeye kursta sahip çıkalım ve çeşitli okullara dağıtalım sahip çıkalım diye yüz yerde yurt yapalım diye tehalük gösteren bu cemaat zaten dopdolu. Nasıl yapacağız bunu? ‘Hocam Allah’ın lutfuyla, bu arabayla ben bu işi yaparım’ diyor. Ve ondan sonra her ay ‘Hocam, yapan arkadaşlara sen kendi elinle ver ne olur bunu.’ Elli bin lira kazanırsa, kırk beş bin lirasını getirir. ‘Beşi bana yeter hocam bunun. Kırk beş bin lirasını hizmete verelim.’ Kırk bin lira kazanırsa, otuz beş bin lirasını getirir. Hiç otuz beş bin lira getirdiğine şahit olmadım.
Aradan sekiz ay veya dokuz ay geçti. O yurdu yaptı. Şimdi boyasını yaptırıyor. Ve camlarını taktırıyor. İşi bitirdi, ferih ve fahur, keyfi yerinde. Üç-beş hafta evvel yanımda kalan bir arkadaşa gelip diyor ki; ‘Kardeş, hocama söylesen acaba giyip kullandığı eski ayakkabılardan var mı? Hiç ayağımda ayakkabı kalmadı. Verse de giysem’ diyor.
Anlıyor musunuz mümini? Anlıyor musunuz Hakk’a gönül vermişi? Ve bunların sayısı bugün binleri çoktan aşmıştır. Yeniden bir sahabe devri başlıyor. Yeniden malını ve canını feda etme devri başlıyor.” (Afyon vaazı, 27 Haziran 1980)
“Bunu kim yapıyor? İş adamları yapıyor, tüccar yapıyor. Hatta böyle kan ter içinde çalışan değişik iş adamları yapıyor. Değişik vesilelerle arz etmiştim: Vatikan’ın diyalogdan sorumlu temsilcilerinden bir tanesi Thomas Michel’dir. Ona tesir eden nedir? Güneydoğu’da bir yere gidiyor. Adam demircilik yapıyor. Yanına sokuluyor. Ona soruyor ‘ne yapıyorsun?’ ‘Çalışma mecburiyetindeyim; çünkü falan yerde bir okula bakıyorum.’ diyor. Bu, milletin ruhunda oluşan öyle bir duygudur ki bir yerde ateş karşısında demiri dövecek, bir yerde fırında çalışacak, bir yerde kendisini helak edecek şekilde başka bir işte bulunacak. Ama elinden avucundan artırdığı şeyle bir yerde bir şey yapmaya çalışacak. İnsanımızın civanmertliğinin örneği. Yine arz ettiğim bir husus; Bozyaka yurdunda himmet yapılmıştı. O gün 70’li yıllarda sadece Türkiye’nin içinde bazı yerler yapılıyordu. İzmir’de, Ankara’da, Kayseri’de yurt vs. dar dairedeydi. Himmette herkes bir şey taahhüt etti. Ben insanımızın o civanmertliğine hep hayran kalmışımdır. Himmet sonrası ben odama gittim. Arkamdan birdenbire birisi geldi. Askeriyeden emekli olmuş, emeklilik parasıyla bir ev almış. Orda vereceği bir şey yokmuş. Kapıyı çaldı, içeriye girdi, ‘Hocam, herkes bir şey verdi, ben veremedim. Evimin anahtarlarını veriyorum’ dedi. (‘Hayır, öyle milletin evinin anahtarını alacak durumda değiliz.’ dedim. İnsan verebileceği bir şey varsa verir. Hatta her şeyini birden de vermez. Sistem işlemeli ki her sene verebilsin. Bütün sistemi anahtarıyla teslim edersen gelecek sene bir şey veremezsin ki!) Bu, öyle bir histir ki Allah’a inanmayınca olmaz bu mesele.” (Bamteli, 15 Aralık 2013)
Hizmet, Milli Seferberlikle Yapılıyor
Binlerce, milyonlarca insan bu hizmete gönül verdi ve onca olumsuzluğa rağmen hala veriyor. Kimisi fiilen işin içinde, kimisi maddeten destek oluyor, kimisi de arkadan kuvve-i maneviyeyi takviye ediyor.
‘Israrla ‘Kimsenin bu mevzuda yardımını, desteğini katiyen kabul etmeyelim. Bu saf Anadolu insanının işidir. Allah’ın izni inayetiyle yapacaklar. Hırsla değil, ihlaslı olursa bu iş başarıya ulaşır’ dedim.’ diyor Hocaefendi. ‘Sonra tebeyyün etti ki Cenabı Hak, böyle dedikoducu bir sürü insanlar çıkacak, ‘bu değirmenin suyu nereden’ diyecek. Bu millete mal olmuş bir mesele. Milletleri adına bu kadarcık fedakârlıkta bulunmadıklarından dolayı mazur görmek lazım; anlayamazlar. Bizim insanımız verdikçe verir, hatta verme tiryakisidir. Onlara ‘Verme!’ deseniz, üzülürler. Ben vermeden mahrum edildiğinden dolayı ağlayan insanlara çok şahit oldum.
İnşallah bir gün, bu meseleye sağından solundan böyle değişik isnatlarda bulunup karalamak isteyen, milletin zihninde onu ademe mahkum etmek isteyen insanlar da insafa gelirler, onlar da omuz verirler, ‘Bu önemli hizmette bizim de katkımız olsun’ derler ve katkıda bulunurlar.”
Anlaşılması Güç Bir Rahatsızlık
Vatikan görüşmesinden sonra, 18 Nisan 1998 günü dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Çevik Bir, bu sefer yanında dört generalle Başbakan Yardımcısı Bülent Ecevit’i Başbakanlık binasında ziyaret etti. Ziyaretin konusu Fethullah Gülen Hocaefendi’ydi. Orgeneral Bir, Türkiye’nin Vatikan Büyükelçisi Altan Güven’in, Papa’yla görüşmeye giden Hocaefendi’yi havaalanında kendi arabasıyla karşılamasından rahatsızdı. Oysa Büyükelçi’ye Hocaefendi’yi karşılaması talimatını veren Ecevit’ti.
Milliyet gazetesinin 22 Haziran 1999 günü yayımladığı bir haber bu görüşmenin perde arkasına ışık tutuyordu. Habere göre Ecevit’e, Hocaefendi aleyhine bilgiler içeren bir brifing sunulmuş, ancak 75 dakika süren bu toplantının ardından Ecevit, “Siz böyle düşünüyorsunuz. Ama ben eskisi gibi düşünmeye devam ediyorum” karşılığını vermişti. Bunun üzerine brifingi verenler izin isteyerek başbakanlıktan ayrılmıştı. Ecevit, Çevik Bir ve onun gibi düşünen komutanlara şöyle diyordu: “Her dindarı potansiyel mürteci gibi görmekle laiklik korunamaz.”
Turgut Özal gibi Bülent Ecevit de Fethullah Gülen Hocaefendi’nin insanlık için büyük projeleri olduğuna inanmıştı. Bu yüzden Bülent Ecevit, Hocaefendi’ye olan desteğini her şart altında sürdürdü. Ecevit, Çankaya Köşkü’nde yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantılarında da Hocaefendi’nin ismi ne zaman gündeme gelse, aynı tutumu sergiledi. Ecevit komutanlara, “Ben Fethullah Gülen’le görüştüm. Çok samimi bir insan. Sizin de görüşmenizi tavsiye ederim” demişti.
Hocaefendi, Bülent Ecevit’i şöyle anlatıyor:
“Bülent Ecevit geliyor. Kritik bir dönem, şubat rüzgârlarının estiği (28 Şubat süreci) bir dönemde geliyor bu insan. Kendisine üst üste brifingler veriliyor. Şimdiye kadar gelmiş devlet adamları içinde çok vardır öyle, hepsini takdirle yâd ederiz; fakat o, hakikaten onurlu hareketleri karşısında saygı duyacağımız tavırlar sergilemiştir. Kendisine anlatılan şeylerin pek çoğu karşısında elinin tersiyle itip ‘Ben bunlarla tatmin olmadım, doğru değil bunlar. Osmanlı döneminde bile yapılmayan şeyler yapılıyor’ demiştir.”
Hocaefendi, 19 Mayıs 2002 günü ABD’de ziyaretçileriyle yaptığı sohbette de Ecevit’i şöyle anıyordu: “Herkesin en küçük meselelerde sarsıldığı, şüpheye düştüğü ve yalana boyun eğdiği bir dönemde bütün ısrarlara ve hilebazlıklara karşı, “Ben tatmin olmadım’ diyenleri tarih kaydetmeli ve geleceğe bir vefa örneği olarak sunmalıdır.”
Devam Edecek…
[Tarık Burak] 19.12.2019 [Samanyolu Haber]
Mukaddes Vazife -2 [Mehmet Ali Şengül]
Maddî-mânevî hizmet-i îmâniye ve Kur’âniye’nin sorumluluğunu, kaderin sevkiyle omuzlayan başta dâvây-ı İslâm’ı temsil eden büyük zâtlar, şahs-ı mânevî olarak dâvâya sahip çıkıp destek olan, hâdim, kardeş, dost, taraftar, A’dan Z’ye ne kadar hâlis, muhlis, fedâkar kadın-erkek, yaşlı-genç, kahraman kardeşlerimiz ve ehl-i îman varsa; bugün bunlar tarihte eşine az rastlanan büyük imtihana tâbi tutulmuş durumdadırlar.
Cenâb-ı Hak Ahkâf sûresi 13. ve 14.âyetlerde; “Onlar ki, ‘Rabbimiz Allah’tır’ deyip, sonra da dürüst hareket ederler, işte onlara korku ve endişe yoktur, onlar kendilerini üzecek hiçbir durumla da karşılaşmazlar.”
“Onlar cennetlik olup, yaptıkları güzel işlere karşılık olarak ebedî kalmak üzere o cennetlere girerler” buyurmaktadır.
O büyük zâtlar ve iman şuuruyla şereflenmiş ehl-i imanın en büyük ızdırâbı, sıkıntısı; hizmete, dine yapılan tahribatlardır. Neslin îmandan, Kur’ân’dan mahrum bırakılmasıdır.
Elli yıllık kader birliğimiz olan, yaratılış gayesinin şuurundan mahrum insanlığın iman zâfı yaşamasının sıkıntısını vicdanında duyan zât; ‘İğnesiz bütün dişlerimi çekseler, bütün âile efrâdımın hepsi birden ölseler, bunların ıztırâbı dâvây-ı İslâm’a, ülkeye, insanımıza ve dünyâ barışına yapılan tahrip kadar beni üzmez’ buyurmaktadır.
Şayet tanıyabildim ise, o zât –elhak- doğru söylüyor. O’nun derdi; dünyâdan daha ziyâde insanların ebedî hayâtlarını yâni; âhiretlerini kurtarmaları için onlara destek olma gayreti içinde bulunmaktır.
Basiretler kör ise, vücut sarayına pencere olarak yerleştirilen gözler görmez. İnsanlar, hakîkati göremeyince o zaman, iman dâvâsı tehlike arzeder.
Bundan dolayı böylesine hayırlı, faydalı bir hizmete bilerek veya bilmeyerek engel olmak isteyenlere mukâbil, Allah’ın bütün dünyâda lütfettiği fırsatları, insanlık hayrına, dünyâ barışına katkıda bulunma gayreti içinde kullanmak bize düşmektedir. Neticede hükmü vermek, mührü basmak Rabbbimiz’e aittir.
Mutlak hâkim Allah’dır. Hükmü verecek O’dur. Kâinatta hiçbir şey başıboş değildir, tesâdüfe yer yoktur. Murâd-ı İlâhi olmadan hiçbirşey olmaz. Olup biten zorluklar elbette ehl-i imanı üzer ama, mü’min Allah’dan (cc) daha çok şefkatli, merhametli olmaya kalkar ise, O’nun (cc) işine müdahale etmiş olur ve sorumlu duruma düşebilir.
‘Büyük başarılar, çekilen çile ve ızdırâplar neticesidir. Cereme ganimet ölçüsündedir. Müslümanlığı çok ucuza elde ettik. Allah Resûlü’nün (sav) iltifâtının bedeli çok pahalıdır. Yolunda olanlar, bunu hiçbir an unutmamalıdırlar. Sokaklar çirkef akarken, Allah’ın âhiret ve cennet kokan îmana ve Kur’an’a hizmet etme kapısını açıp, buyurun demesi ne büyük bir lütuftur. Bunun hakkını vermek mü’minlere düşüyor’.***
Herkes fânidir. Mü’minler, gelecek nesle ârızasız bu dâvâyı emânet etmekle mükellefdirler. Dünyâya yenilmeden, dünyâyı elinin tersiyle itemiyorlarsa, Allah’la irtibatları o ölçüdedir.
Allah (cc), her devirde Dâr-ün Nedve’lere mukâbil, Dâr-ül Erkam’lar lütfetmiştir. Birinde sürekli fitne, fesât, yakıp yıkmak, kendi çıkarları ve rahatları adına mazlumları ezmek ve zulmetmek vardır.
Diğerinde ise; şefkât, merhamet, hayır, yümün ve bereket, aynı zamanda ortalığı yakıp yıkan, fitne ve fesât çıkaranlara karşı ıslahçı rol oynamak vardır.
Allah (cc), îman ve Kur’an hâdimlerine Dâr-ül Erkam ruhunu temsil ettirmektedir. İnsanlar için cennete giden yolları açmak, Cehenneme giden yolları tıkamak, kullarıyla Allah arasındaki engelleri kaldırmak, bütün insanları yaratılış gâyesine uygun, hakîki insanlık seviyesine yükseltmek fırsatını vermiştir.
Gelecek nesiller, böylesine sabır ve sebât içinde duruşunuza, Allah’a olan tevekkül ve teslimiyetle, Resûlullah’a olan muhabbet ve bağlılıkla yapmış olduğunuz insanlık hizmetinize hayran kalacak, sizleri hayırla yâd edecektir.
Hz.İbrahim (as) emr-i ilâhi ile Hz.Hâcer anamızı ve müstakbel peygamber Hz.İsmâil’i (as), ıssız, sessiz, kimsesiz, kayaların arasında sıcak çöl olan Mekke’ye bırakmıştı. Yemek yok, su yok.. Bir kadın ve bir çocuk.. Onları Allah’a emânet edip ayrılmıştı..
Hz.Hacer vâlidemiz, ‘Yâ İbrahim, bizi bırakıp nereye gidiyorsun!’ diyerek seslenmiş; o büyük Nebî (as), şefkât galebe çalar endişesiyle geriye dönüp bakmamıştı. Bunun üzerine annemiz; ‘Yâ İbrahim! O’nun emri ise, yolun açık olsun. O bize sâhip çıkar’ deyip Allah’a teslim olmuştu.
Hz.İsmâil (as) çocuktu. Hz.İbrahim (as); ‘Oğlum, rüyamda seni kurban ederken gördüm’ demesine mukâbil Hz.İsmâil; ‘Babacığım, O’nun emrini uygula! Beni sabredenlerden bulacaksın’ deyip, Allah’a ve babasına teslim olmuştu.
Bugün de, bâzılarının hürriyetleri ellerinden alındı. Bâzıları, anne-babasına, eşine, çocuklarına hasret durumda. Cenâzelerine bile katılma şansına sâhip değiller.
Buna rağmen mü’minler, âile efradlarını, yakınlarını Allah’a havâle edip, O’na (cc) teslim ve tevekkül içinde hizmetlerine devam edecekler. Zirâ, bu mukaddes vazifenin sorumluluğunu yerine getirenlerin, başlarına gelen bu sıkıntılara karşı, vefâlı olma ve karşılığını Allah’dan beklemeleri için sabretmeleri gerekmektedir.
[Mehmet Ali Şengül] 19.12.2019 [Samanyolu Haber]
Cenâb-ı Hak Ahkâf sûresi 13. ve 14.âyetlerde; “Onlar ki, ‘Rabbimiz Allah’tır’ deyip, sonra da dürüst hareket ederler, işte onlara korku ve endişe yoktur, onlar kendilerini üzecek hiçbir durumla da karşılaşmazlar.”
“Onlar cennetlik olup, yaptıkları güzel işlere karşılık olarak ebedî kalmak üzere o cennetlere girerler” buyurmaktadır.
O büyük zâtlar ve iman şuuruyla şereflenmiş ehl-i imanın en büyük ızdırâbı, sıkıntısı; hizmete, dine yapılan tahribatlardır. Neslin îmandan, Kur’ân’dan mahrum bırakılmasıdır.
Elli yıllık kader birliğimiz olan, yaratılış gayesinin şuurundan mahrum insanlığın iman zâfı yaşamasının sıkıntısını vicdanında duyan zât; ‘İğnesiz bütün dişlerimi çekseler, bütün âile efrâdımın hepsi birden ölseler, bunların ıztırâbı dâvây-ı İslâm’a, ülkeye, insanımıza ve dünyâ barışına yapılan tahrip kadar beni üzmez’ buyurmaktadır.
Şayet tanıyabildim ise, o zât –elhak- doğru söylüyor. O’nun derdi; dünyâdan daha ziyâde insanların ebedî hayâtlarını yâni; âhiretlerini kurtarmaları için onlara destek olma gayreti içinde bulunmaktır.
Basiretler kör ise, vücut sarayına pencere olarak yerleştirilen gözler görmez. İnsanlar, hakîkati göremeyince o zaman, iman dâvâsı tehlike arzeder.
Bundan dolayı böylesine hayırlı, faydalı bir hizmete bilerek veya bilmeyerek engel olmak isteyenlere mukâbil, Allah’ın bütün dünyâda lütfettiği fırsatları, insanlık hayrına, dünyâ barışına katkıda bulunma gayreti içinde kullanmak bize düşmektedir. Neticede hükmü vermek, mührü basmak Rabbbimiz’e aittir.
Mutlak hâkim Allah’dır. Hükmü verecek O’dur. Kâinatta hiçbir şey başıboş değildir, tesâdüfe yer yoktur. Murâd-ı İlâhi olmadan hiçbirşey olmaz. Olup biten zorluklar elbette ehl-i imanı üzer ama, mü’min Allah’dan (cc) daha çok şefkatli, merhametli olmaya kalkar ise, O’nun (cc) işine müdahale etmiş olur ve sorumlu duruma düşebilir.
‘Büyük başarılar, çekilen çile ve ızdırâplar neticesidir. Cereme ganimet ölçüsündedir. Müslümanlığı çok ucuza elde ettik. Allah Resûlü’nün (sav) iltifâtının bedeli çok pahalıdır. Yolunda olanlar, bunu hiçbir an unutmamalıdırlar. Sokaklar çirkef akarken, Allah’ın âhiret ve cennet kokan îmana ve Kur’an’a hizmet etme kapısını açıp, buyurun demesi ne büyük bir lütuftur. Bunun hakkını vermek mü’minlere düşüyor’.***
Herkes fânidir. Mü’minler, gelecek nesle ârızasız bu dâvâyı emânet etmekle mükellefdirler. Dünyâya yenilmeden, dünyâyı elinin tersiyle itemiyorlarsa, Allah’la irtibatları o ölçüdedir.
Allah (cc), her devirde Dâr-ün Nedve’lere mukâbil, Dâr-ül Erkam’lar lütfetmiştir. Birinde sürekli fitne, fesât, yakıp yıkmak, kendi çıkarları ve rahatları adına mazlumları ezmek ve zulmetmek vardır.
Diğerinde ise; şefkât, merhamet, hayır, yümün ve bereket, aynı zamanda ortalığı yakıp yıkan, fitne ve fesât çıkaranlara karşı ıslahçı rol oynamak vardır.
Allah (cc), îman ve Kur’an hâdimlerine Dâr-ül Erkam ruhunu temsil ettirmektedir. İnsanlar için cennete giden yolları açmak, Cehenneme giden yolları tıkamak, kullarıyla Allah arasındaki engelleri kaldırmak, bütün insanları yaratılış gâyesine uygun, hakîki insanlık seviyesine yükseltmek fırsatını vermiştir.
Gelecek nesiller, böylesine sabır ve sebât içinde duruşunuza, Allah’a olan tevekkül ve teslimiyetle, Resûlullah’a olan muhabbet ve bağlılıkla yapmış olduğunuz insanlık hizmetinize hayran kalacak, sizleri hayırla yâd edecektir.
Hz.İbrahim (as) emr-i ilâhi ile Hz.Hâcer anamızı ve müstakbel peygamber Hz.İsmâil’i (as), ıssız, sessiz, kimsesiz, kayaların arasında sıcak çöl olan Mekke’ye bırakmıştı. Yemek yok, su yok.. Bir kadın ve bir çocuk.. Onları Allah’a emânet edip ayrılmıştı..
Hz.Hacer vâlidemiz, ‘Yâ İbrahim, bizi bırakıp nereye gidiyorsun!’ diyerek seslenmiş; o büyük Nebî (as), şefkât galebe çalar endişesiyle geriye dönüp bakmamıştı. Bunun üzerine annemiz; ‘Yâ İbrahim! O’nun emri ise, yolun açık olsun. O bize sâhip çıkar’ deyip Allah’a teslim olmuştu.
Hz.İsmâil (as) çocuktu. Hz.İbrahim (as); ‘Oğlum, rüyamda seni kurban ederken gördüm’ demesine mukâbil Hz.İsmâil; ‘Babacığım, O’nun emrini uygula! Beni sabredenlerden bulacaksın’ deyip, Allah’a ve babasına teslim olmuştu.
Bugün de, bâzılarının hürriyetleri ellerinden alındı. Bâzıları, anne-babasına, eşine, çocuklarına hasret durumda. Cenâzelerine bile katılma şansına sâhip değiller.
Buna rağmen mü’minler, âile efradlarını, yakınlarını Allah’a havâle edip, O’na (cc) teslim ve tevekkül içinde hizmetlerine devam edecekler. Zirâ, bu mukaddes vazifenin sorumluluğunu yerine getirenlerin, başlarına gelen bu sıkıntılara karşı, vefâlı olma ve karşılığını Allah’dan beklemeleri için sabretmeleri gerekmektedir.
[Mehmet Ali Şengül] 19.12.2019 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Mehmet Ali Şengül
41 yıllık unutulmaz acı: Maraş Katliamı
Maraş Katliamı, 19 Aralık’ta başlayıp 24 Aralık 1978’e kadar sürdü. Devlete göre anne karnındaki bebekten yaşlı ninelere kadar 111 insan katledildi. Ancak gerçek hiç de öyle değil…
BOLD – 19 Aralık’tan 1 hafta önce Maraş’taki Çiçek Sineması’na bir film vizyona girdi; Cüneyt Arkın’ın başrolünü oynadığı Güneş Ne Zaman Doğacak filmi…
Film, Sovyetler Birliği’nde Türkmen bir ailenin yaşadığı siyasi ve ekonomik sorunları anlatıyordu. Rus düşmanlığını körükleyen, milliyetçi vurgularıyla dikkat çeken film, sabah 11.00’den gece 12.00’ye kadar sürekli oynuyordu.
Filmin gösterildiği Çiçek Sineması’na 19 Aralık 1978’de ses bombası atıldı. Ülkücülerin gözde filminin oynatıldığı sinemanın, komünistler tarafından bombalandığı öne sürüldü. Bir süredir konuşulagelen Alevilerin Sünnilere saldıracağı ve camileri bombalayacağı iddialarını inandırıcı hale getiren bir gelişme yaşanmıştı.
İKİ ÖĞRETMEN SİLAHLA ÖLDÜRÜLDÜ
Ahval’den Dicle Eşiyok’un aktardığına göre Maraş’ta gerilim hızla yükselirken 21 Aralık’ta öğle saatlerinde sol görüşlü Alevi öğretmenler Hacı Çolak ve Mustafa Yüzbaşıoğlu, esrarengiz bir silahlı saldırı sonucu öldürüldü. 22 Aralık’ta öğretmenlerin cenazelerinin getirildiği camide bulunan sağcı bir grup, ölenlerin cenaze namazının kılınmasını engelledi. Aynı günün gecesinde ise Ülkücüler, Sünni mahallelerinde ertesi gün solcu Alevilerin silahlı saldırı yapacağı yalanını yaydı. Herkes silahlanmıştı.
KIYIM BAŞLATTILAR
Kahramanmaraş’ta yaşanan olaylar, 23 Aralık’a gelindiğinde solcular ve Alevilere dönük bir kıyıma dönüştü. Resmi rakamlara göre 7 gün süren olaylarda 111 insan öldürüldü. Alevilere ait 200’ün üzerinde ev yakıldı, 100’e yakın iş yeri tahrip edildi. Evrensel’in aktardığına göre ise Dev Savaş davası sanığı ve devletin Maraş Katliamı’ndan sorumlu tuttuğu Hamit Kapan, ölü sayısının çok daha fazla olduğuna dikkat çekti. Kapan, “Hastane morgunda ölenlerin ayak uçlarına numara veriyorlardı. En son 1306’yı gördük” dedi.
ASIL FAİLLERDEN HESAP SORULMADI
Kapan, olayların ardından gözaltına alındı ve tam 210 gün işkenceye maruz kaldı. Maraş Katliamı’ndan kendisinin sorumlu tutulduğunu, idamla yargılandığını söyleyen Kapan, 12.5 yıl ceza aldı. O dönem ajan kılıklı tiplerin sağ grupların içerisinde yer aldığını ifade eden Kapan, ülke genelinde faili meçhul cinayet işleyenlerin Maraş’ta serbestçe gezebildiklerini vurguladı. “Kamu görevlilerine ihmalden dava açılması lazımdı. Ancak açılmadı. Birçok kez başvurdum ama açmadılar. Asıl faillerden hesap sorulmadı” dedi.
[BoldMedya] 19.12.2019
BOLD – 19 Aralık’tan 1 hafta önce Maraş’taki Çiçek Sineması’na bir film vizyona girdi; Cüneyt Arkın’ın başrolünü oynadığı Güneş Ne Zaman Doğacak filmi…
Film, Sovyetler Birliği’nde Türkmen bir ailenin yaşadığı siyasi ve ekonomik sorunları anlatıyordu. Rus düşmanlığını körükleyen, milliyetçi vurgularıyla dikkat çeken film, sabah 11.00’den gece 12.00’ye kadar sürekli oynuyordu.
Filmin gösterildiği Çiçek Sineması’na 19 Aralık 1978’de ses bombası atıldı. Ülkücülerin gözde filminin oynatıldığı sinemanın, komünistler tarafından bombalandığı öne sürüldü. Bir süredir konuşulagelen Alevilerin Sünnilere saldıracağı ve camileri bombalayacağı iddialarını inandırıcı hale getiren bir gelişme yaşanmıştı.
İKİ ÖĞRETMEN SİLAHLA ÖLDÜRÜLDÜ
Ahval’den Dicle Eşiyok’un aktardığına göre Maraş’ta gerilim hızla yükselirken 21 Aralık’ta öğle saatlerinde sol görüşlü Alevi öğretmenler Hacı Çolak ve Mustafa Yüzbaşıoğlu, esrarengiz bir silahlı saldırı sonucu öldürüldü. 22 Aralık’ta öğretmenlerin cenazelerinin getirildiği camide bulunan sağcı bir grup, ölenlerin cenaze namazının kılınmasını engelledi. Aynı günün gecesinde ise Ülkücüler, Sünni mahallelerinde ertesi gün solcu Alevilerin silahlı saldırı yapacağı yalanını yaydı. Herkes silahlanmıştı.
KIYIM BAŞLATTILAR
Kahramanmaraş’ta yaşanan olaylar, 23 Aralık’a gelindiğinde solcular ve Alevilere dönük bir kıyıma dönüştü. Resmi rakamlara göre 7 gün süren olaylarda 111 insan öldürüldü. Alevilere ait 200’ün üzerinde ev yakıldı, 100’e yakın iş yeri tahrip edildi. Evrensel’in aktardığına göre ise Dev Savaş davası sanığı ve devletin Maraş Katliamı’ndan sorumlu tuttuğu Hamit Kapan, ölü sayısının çok daha fazla olduğuna dikkat çekti. Kapan, “Hastane morgunda ölenlerin ayak uçlarına numara veriyorlardı. En son 1306’yı gördük” dedi.
ASIL FAİLLERDEN HESAP SORULMADI
Kapan, olayların ardından gözaltına alındı ve tam 210 gün işkenceye maruz kaldı. Maraş Katliamı’ndan kendisinin sorumlu tutulduğunu, idamla yargılandığını söyleyen Kapan, 12.5 yıl ceza aldı. O dönem ajan kılıklı tiplerin sağ grupların içerisinde yer aldığını ifade eden Kapan, ülke genelinde faili meçhul cinayet işleyenlerin Maraş’ta serbestçe gezebildiklerini vurguladı. “Kamu görevlilerine ihmalden dava açılması lazımdı. Ancak açılmadı. Birçok kez başvurdum ama açmadılar. Asıl faillerden hesap sorulmadı” dedi.
[BoldMedya] 19.12.2019
MİT’in 18 eski çalışanı Ankara TEM’de işkence görüyor [Cevheri Güven]
Ankara’da gözaltında olan ve işkence gördükleri belirtilen kişilerin tamamının MİT çalışanı olduğu ortaya çıktı. H.Ç.’nin avukatı dün Emniyette yaşananları anlattı.
BOLD – Ankara’da 18 Aralık sabahı gözaltına alınan ve savcılık tarafından “Başbakanlık eski çalışanları” olarak açıklanan 27 kişinin, Milli İstihbarat Teşkilatından(MİT) ihraç personel olduğu ve gözaltı sürecinde yoğun baskıya maruz kaldıkları öğrenildi.
Ankara Emniyeti Terörle Mücadele Şubesinde gözaltında bulunanların avukatlarının verdiği bilgiye göre, gözaltının ilk günü tehdit, hakaret ve psikolojik işkenceyle geçti.
Gözaltında bulunan eski MİT çalışanı H.Ç.’nin avukat eşinin verdiği bilgiye göre, gözaltında bulunanlar ilk gün 22.30’da ‘mülakata’ alındı ve yan yana dizili şişeler gösterilerek tecavüzle tehdit edildiler.
“KORKMUŞ VE PANİK HALDEYDİ”
H.Ç.’yi iki kez ziyaret ettiğini belirten avukat eşi, ilk görüşmesini dün yaptığını, her şeyin normal olduğunu, ancak gece yapılan sorgunun ardından bugünkü görüşmesinde kocasını panik halde gördüğünü anlattı:
“Eşim ihraç olduktan herhangi bir soruşturma, kovuşturma geçirmemişti. Görüştüğümde, paniklemiş ve korkmuştu. Normalde emniyette avukat görüşme odaları, kapalı ve kamera bulunmayan odalar ama Ankara Terörle Mücadele Şubesi’nde öyle değil. Odaların iki tarafı full cam. Dışarıdaki ses içeri geliyor, içerideki ses de dışarıya gidiyordur. Eşim, ‘burası iyi değil’ diyerek anlatmaya başladı. Akşam 22.30’da onunla aynı durumda olan 7 kişiyi almışlar, TEM’in içinde başka bir yere götürmüşler. Yarımşar saatlik ‘mülakat’ dedikleri görüşme yapmışlar. Yarım saatlik görüşmenin tamamında hakaret ve tehdit edilmişler. Eş üzerinden tehdit edilmiş, bu kısmın detayını vermedi sanırım bu kısım onu çok incitti. Aile üzerinden, annesi üzerinden tehdit ve hakaretler edilmiş.
‘Burada seni bıraksak dahi sivilde alırız, seni almak için illa arama kararına gözaltı kararına ihtiyacımız yok’ gibi şeyler söylemişler.”
“BU ŞİŞELERİ SİZİN İÇİN HAZIRLADIK”
“Sonra yan yana dizilmiş şişeler göstermişler. ‘Bak bu şişeyi senin için yağladık. Bugün sana merhaba diyoruz, yarın ne yapacağımızı tahmin edersin.’ şeklinde tehdit edilmiş. İtilip kakılma şeklinde muameleler yapılmış. Şuan mevcut durumda darp ve şiddet görmemiş. Psikolojik işkence var ancak ‘akıllı ol konuş’ şeklinde tehdit edilip ‘yarın yine görüşürüz’ denilerek yarın işkenceye başlanacağı ima edilmiş. Bu geceki sorguda neler yapılabileceği konusunda endişeliyim. Daha önce Dışişleri Bakanlığı eski çalışanlarında da aynı şeyler olmuş ve yaşadıkları ağır işkenceleri Ankara Barosu kayda geçirip rapor haline getirmişti.”
ANKARA BAROSU İNCELEME BAŞLATTI
Avukatlar, müvekkillerinin yaşadıklarıyla ilgili Ankara Barosu’na bilgi verdikleri, Baro İnsan Hakları Kurulu’na gözaltındaki kişilerle görüşebilmeleri için yetki verildiği öğrenildi.
Gözaltına alınan kişilerin, Ankara Terörle Mücadele Müdürlüğü’nün Eskişehir yolundaki kampüsünün nizamiyeye göre son kısımdaki binasında tutuldukları belirtiliyor.
18 KİŞİ GÖZALTINDA
18 Aralık sabahı 27 eski Başbakanlık çalışanı hakkında gözaltı kararı çıkartıldığına ilişkin açıklama yapıldı. 27 kişinin Başbakanlık değil MİT personeli olduğu öğrenildi. Gözaltına alınabilen 18 kişinin OHAL döneminde MİT’ten ihraç personel olduğu belirtiliyor. Aralarında istihbarat elemanı ve yardımcı personel olarak çalışanların bulunduğu ifade ediliyor. Gözaltıların cemaat soruşturması kapsamında yapıldığı belirtiliyor.
MİT çalışanlarının yargılanması için Ankara’da 34. Ağır Ceza Mahkemesi kuruldu. Sadece bir kurum personeline özel mahkeme kurulması, hukukçuların eleştirilerine neden oldu. 2019 yılı Şubat ayında kaçırılan ve 6 ay işkence yapıldıktan sonra Emniyet’e teslim edilen 6 kişi de bu mahkemede yargılanmaya başlandı.
[Cevheri Güven] 19.12.2019 [BoldMedya]
BOLD – Ankara’da 18 Aralık sabahı gözaltına alınan ve savcılık tarafından “Başbakanlık eski çalışanları” olarak açıklanan 27 kişinin, Milli İstihbarat Teşkilatından(MİT) ihraç personel olduğu ve gözaltı sürecinde yoğun baskıya maruz kaldıkları öğrenildi.
Ankara Emniyeti Terörle Mücadele Şubesinde gözaltında bulunanların avukatlarının verdiği bilgiye göre, gözaltının ilk günü tehdit, hakaret ve psikolojik işkenceyle geçti.
Gözaltında bulunan eski MİT çalışanı H.Ç.’nin avukat eşinin verdiği bilgiye göre, gözaltında bulunanlar ilk gün 22.30’da ‘mülakata’ alındı ve yan yana dizili şişeler gösterilerek tecavüzle tehdit edildiler.
“KORKMUŞ VE PANİK HALDEYDİ”
H.Ç.’yi iki kez ziyaret ettiğini belirten avukat eşi, ilk görüşmesini dün yaptığını, her şeyin normal olduğunu, ancak gece yapılan sorgunun ardından bugünkü görüşmesinde kocasını panik halde gördüğünü anlattı:
“Eşim ihraç olduktan herhangi bir soruşturma, kovuşturma geçirmemişti. Görüştüğümde, paniklemiş ve korkmuştu. Normalde emniyette avukat görüşme odaları, kapalı ve kamera bulunmayan odalar ama Ankara Terörle Mücadele Şubesi’nde öyle değil. Odaların iki tarafı full cam. Dışarıdaki ses içeri geliyor, içerideki ses de dışarıya gidiyordur. Eşim, ‘burası iyi değil’ diyerek anlatmaya başladı. Akşam 22.30’da onunla aynı durumda olan 7 kişiyi almışlar, TEM’in içinde başka bir yere götürmüşler. Yarımşar saatlik ‘mülakat’ dedikleri görüşme yapmışlar. Yarım saatlik görüşmenin tamamında hakaret ve tehdit edilmişler. Eş üzerinden tehdit edilmiş, bu kısmın detayını vermedi sanırım bu kısım onu çok incitti. Aile üzerinden, annesi üzerinden tehdit ve hakaretler edilmiş.
‘Burada seni bıraksak dahi sivilde alırız, seni almak için illa arama kararına gözaltı kararına ihtiyacımız yok’ gibi şeyler söylemişler.”
“BU ŞİŞELERİ SİZİN İÇİN HAZIRLADIK”
“Sonra yan yana dizilmiş şişeler göstermişler. ‘Bak bu şişeyi senin için yağladık. Bugün sana merhaba diyoruz, yarın ne yapacağımızı tahmin edersin.’ şeklinde tehdit edilmiş. İtilip kakılma şeklinde muameleler yapılmış. Şuan mevcut durumda darp ve şiddet görmemiş. Psikolojik işkence var ancak ‘akıllı ol konuş’ şeklinde tehdit edilip ‘yarın yine görüşürüz’ denilerek yarın işkenceye başlanacağı ima edilmiş. Bu geceki sorguda neler yapılabileceği konusunda endişeliyim. Daha önce Dışişleri Bakanlığı eski çalışanlarında da aynı şeyler olmuş ve yaşadıkları ağır işkenceleri Ankara Barosu kayda geçirip rapor haline getirmişti.”
ANKARA BAROSU İNCELEME BAŞLATTI
Avukatlar, müvekkillerinin yaşadıklarıyla ilgili Ankara Barosu’na bilgi verdikleri, Baro İnsan Hakları Kurulu’na gözaltındaki kişilerle görüşebilmeleri için yetki verildiği öğrenildi.
Gözaltına alınan kişilerin, Ankara Terörle Mücadele Müdürlüğü’nün Eskişehir yolundaki kampüsünün nizamiyeye göre son kısımdaki binasında tutuldukları belirtiliyor.
18 KİŞİ GÖZALTINDA
18 Aralık sabahı 27 eski Başbakanlık çalışanı hakkında gözaltı kararı çıkartıldığına ilişkin açıklama yapıldı. 27 kişinin Başbakanlık değil MİT personeli olduğu öğrenildi. Gözaltına alınabilen 18 kişinin OHAL döneminde MİT’ten ihraç personel olduğu belirtiliyor. Aralarında istihbarat elemanı ve yardımcı personel olarak çalışanların bulunduğu ifade ediliyor. Gözaltıların cemaat soruşturması kapsamında yapıldığı belirtiliyor.
MİT çalışanlarının yargılanması için Ankara’da 34. Ağır Ceza Mahkemesi kuruldu. Sadece bir kurum personeline özel mahkeme kurulması, hukukçuların eleştirilerine neden oldu. 2019 yılı Şubat ayında kaçırılan ve 6 ay işkence yapıldıktan sonra Emniyet’e teslim edilen 6 kişi de bu mahkemede yargılanmaya başlandı.
[Cevheri Güven] 19.12.2019 [BoldMedya]
Mahkemenin iadeye ret kararı Romen basınında: Erdoğan’ın uzun kolu Romanya’ya yetişmedi [Necdet Çelik]
Türk öğretmen için Ankara’dan gelen iade talebi, dün Romanya yargısınca ‘bir kahve içimi’ süresinde reddedildi. Olaya geniş yer veren medya organları, insan haklarından taviz vermemenin göstergesi olarak gördüğü yargı kararını alkışladı.
Radio France İnternational’de yayımlanan yorum, ‘Erdoğan’ın uzun kolu Romanya’ya ulaşmadı’ başlığını taşıyor. Bölge ülkelerinde Ankara’nın başarılı olduğu iade ve kaçırma olaylarına atıf yapan gazeteci Ovidiu Nahoi’ye göre, son bir yılda, Erdoğan’ın terörist dediği iki kişiyi iade etmeyen Romanya, şu net mesajı veriyor: ‘Türkiye, NATO içinde dost ve müttefik bir ülke olmaya devam ediyor, ancak Romanya Avrupa değerlerine bağlı kalıyor.’
Araştırmacı gazetecilik forumu G4media, Türk öğretmen Büşra Şen için verilen ret kararında yer alan şu cümleye dikkat çekiyor: ‘’Yapılan inceleme sonucunda iade talebinin, insan haklarını çiğneyen politik ve sosyal nedenlerle yapıldığına hükmedilmiştir.’’
Libertatea gazetesi ise, suçun işlendiği tarihe dair avukatın dikkat çektiği detayı alıntılamış. İade talepnamesinde, suçun 28 Mart 2018’de işlendiğinin yazılı olduğunu belirten avukat Nicoleta Cristea, ‘’Müvekkilim teröristlikle suçlandığı tarihte Bükreş’teki okulunda ders veriyordu. İfadesi alınmadan suç uydurulup dosya oluşturulmuş.’’ tespitini yapıyor.
ERDOĞAN’IN ÇALDIĞINA ROMANYA OYNAMIYOR
Bazı medya organları karara dair çarpıcı yaklaşımlarda bulundu. Ülkenin en çok okunan gazetesi Adevarul, ‘Erdoğan’ın çaldığına Romanya oynamıyor’ başlığıyla, yargının Ankara’nın talebine boyun eğmediğine vurgu yaptı.
Expres media adlı site, ‘’Romanya, genç öğretmeni Erdoğan’ın pençesinden kurtardı.’’ başlığını kullandığı haberinde, Büşra Şen’in ‘’Beni göndermediğiniz için teşekkür ederim’’ sözlerini öne çıkardı.
Podul.ro sitesi, ‘Hak yerini buldu, diktatör Erdoğan öğretmeni yakalayamayacak’ başlığını kullanırken, bir başka haber mecrası, ‘’Türkiye’nin avladıklarını Romanya koruyor’’ başlığıyla duyurdu.
TELEVİZYONLAR ANA HABERDE VERDİ
Dün gündemi alt üst eden olaya televizyonlar da geniş yer ayırdı. Antena 1 ana haber bülteninde yaşananlar, ‘’Erdoğan rejiminin terörizmle suçladığı öğretmeni, Romanya yargısı vermedi. Genç öğretmen Romanya’da rahatça kalabilir.’ Şeklinde özetlendi.
Digi 24 televizyonu, geçen yıl Kişinev havaalanında deport edilmek istenen Turgay Şen’e atıfla, ‘’Erdoğan, düşman gördüğü kişinin kızını da teröristlikle suçluyor.’’ yorumunda bulundu.
MOLDOVA BASINI DA İLGİLİ
Moldova basını da Bükreş’teki olaya ilgisiz kalmadı. Birçok gazete, o dönem ülkedeki Orizont okulları genel müdürlüğü yapan Turgay Şen’in 31 Mart 2018’de havaalanında yaşadıklarını hatırlatarak, Şen ailesinin Erdoğan’ın zulmünden kurtulamadığı değerlendirmesinde bulundu.
Mahkeme konusu insan hakları olunca, sivil toplum kuruluşu Declic de tepkisiz kalmadı. Kuruluş, sayfasından yayımladığı mesajında, Büşra öğretmenle dayanışma sergiledi.
[Necdet Çelik] 19.12.2019 [TR724]
Radio France İnternational’de yayımlanan yorum, ‘Erdoğan’ın uzun kolu Romanya’ya ulaşmadı’ başlığını taşıyor. Bölge ülkelerinde Ankara’nın başarılı olduğu iade ve kaçırma olaylarına atıf yapan gazeteci Ovidiu Nahoi’ye göre, son bir yılda, Erdoğan’ın terörist dediği iki kişiyi iade etmeyen Romanya, şu net mesajı veriyor: ‘Türkiye, NATO içinde dost ve müttefik bir ülke olmaya devam ediyor, ancak Romanya Avrupa değerlerine bağlı kalıyor.’
Araştırmacı gazetecilik forumu G4media, Türk öğretmen Büşra Şen için verilen ret kararında yer alan şu cümleye dikkat çekiyor: ‘’Yapılan inceleme sonucunda iade talebinin, insan haklarını çiğneyen politik ve sosyal nedenlerle yapıldığına hükmedilmiştir.’’
Libertatea gazetesi ise, suçun işlendiği tarihe dair avukatın dikkat çektiği detayı alıntılamış. İade talepnamesinde, suçun 28 Mart 2018’de işlendiğinin yazılı olduğunu belirten avukat Nicoleta Cristea, ‘’Müvekkilim teröristlikle suçlandığı tarihte Bükreş’teki okulunda ders veriyordu. İfadesi alınmadan suç uydurulup dosya oluşturulmuş.’’ tespitini yapıyor.
ERDOĞAN’IN ÇALDIĞINA ROMANYA OYNAMIYOR
Bazı medya organları karara dair çarpıcı yaklaşımlarda bulundu. Ülkenin en çok okunan gazetesi Adevarul, ‘Erdoğan’ın çaldığına Romanya oynamıyor’ başlığıyla, yargının Ankara’nın talebine boyun eğmediğine vurgu yaptı.
Expres media adlı site, ‘’Romanya, genç öğretmeni Erdoğan’ın pençesinden kurtardı.’’ başlığını kullandığı haberinde, Büşra Şen’in ‘’Beni göndermediğiniz için teşekkür ederim’’ sözlerini öne çıkardı.
Podul.ro sitesi, ‘Hak yerini buldu, diktatör Erdoğan öğretmeni yakalayamayacak’ başlığını kullanırken, bir başka haber mecrası, ‘’Türkiye’nin avladıklarını Romanya koruyor’’ başlığıyla duyurdu.
TELEVİZYONLAR ANA HABERDE VERDİ
Dün gündemi alt üst eden olaya televizyonlar da geniş yer ayırdı. Antena 1 ana haber bülteninde yaşananlar, ‘’Erdoğan rejiminin terörizmle suçladığı öğretmeni, Romanya yargısı vermedi. Genç öğretmen Romanya’da rahatça kalabilir.’ Şeklinde özetlendi.
Digi 24 televizyonu, geçen yıl Kişinev havaalanında deport edilmek istenen Turgay Şen’e atıfla, ‘’Erdoğan, düşman gördüğü kişinin kızını da teröristlikle suçluyor.’’ yorumunda bulundu.
MOLDOVA BASINI DA İLGİLİ
Moldova basını da Bükreş’teki olaya ilgisiz kalmadı. Birçok gazete, o dönem ülkedeki Orizont okulları genel müdürlüğü yapan Turgay Şen’in 31 Mart 2018’de havaalanında yaşadıklarını hatırlatarak, Şen ailesinin Erdoğan’ın zulmünden kurtulamadığı değerlendirmesinde bulundu.
Mahkeme konusu insan hakları olunca, sivil toplum kuruluşu Declic de tepkisiz kalmadı. Kuruluş, sayfasından yayımladığı mesajında, Büşra öğretmenle dayanışma sergiledi.
[Necdet Çelik] 19.12.2019 [TR724]
Trump azledildi şimdi ne olacak? Türkiye’ye yaptırımlar ne zaman hayata geçecek?
Adem Yavuz Arslan ve Abdülhamit Bilici ile Gündem Özel yeni bölümüyle yayında…
-Amerika’da gündem Trump’ın azli. Temsilciler Meclisi onay verdi, şimdi ne olacak?
-Türkiye’ye yaptırım paketi Senato’dan da geçti. Peki yaptırımlar ne zaman hayata geçecek
-Yandaşlarda yargılanma paniği
-17-25 Aralık Dosyası kapanmıyor
[TR724] 19.12.2019
-Amerika’da gündem Trump’ın azli. Temsilciler Meclisi onay verdi, şimdi ne olacak?
-Türkiye’ye yaptırım paketi Senato’dan da geçti. Peki yaptırımlar ne zaman hayata geçecek
-Yandaşlarda yargılanma paniği
-17-25 Aralık Dosyası kapanmıyor
[TR724] 19.12.2019
Ankara Emniyeti’nde en 46 kişiye işkence: ‘Karanlık odada çıplak halde cinsel taciz”
İşkence merkezine dönen Ankara Emniyeti ile ilgili konuşan TBMM İnsan Hakları Komisyonu Üyesi HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, gözaltında bulunan en az 46 kişinin avukatlarından ve eşlerinden, işkence yapıldığına dair bilgi aldığını aktardı.
Eski Adalet Bakanlığı çalışanlarının işkenceye maruz kaldığı iddiaları ile ilgili meclise soru önergesi vermeye hazırlanan Gergerlioğlu, İçişleri Bakanlığını ivedilikle açıklama yapmaya çağırdı.
Ankara Emniyet Müdürlüğü’nde gözaltında tutulanlara işkence yapıldığı iddiaları tekrar gündemde.
Euronews’e konuşan Kocaeli milletvekili, şu ana kadar herhangi bir yetkili kurumdan cevap alamadıklarını da belirtti: “İçişleri Bakanlığının bir an evvel açıklama yapması lazım ama maalesef polis devleti olmuşuz, hukuk devleti olmaktan çıkmışız. Açıklama yapma ihtiyacı hissetmiyorlar. İddialar ağır, olmadığına dair açıklama yap o zaman… Onu da yapmıyorlar, gayet rahatlar.”
‘Cinsel taciz de yapılmış, çıplak haldeyken’
Gergerlioğlu’nun euronews’e aktardıklarına göre konu Ankara Barosu tarafından da mercek altında. Baroya bağlı avukatların işkence gördüğü belirtilen kişilerle görüştüğünü söyleyen milletvekili, iddiaların ayrıntılarına da değindi.
Avukatlardan alınan bilgilere göre gözaltındakiler yaşadıklarını utanarak anlattı. Gergerlioğlu, “Gözaltındakilerin çırılçıplak soyularak dövüldükleri söyleniyor. Karanlık bir odaya alınarak cinsel taciz de yapılmış, çıplak haldeyken” diye konuştu.
İşkenceyi belgeleyen rapora İnsan Hakları Komisyonundan yanıt: İhlal yoktur
İddiaların vahim olduğunun altını çizen Gergerlioğlu, geçen mayıs ayında ortaya çıkan işkence vakasına ilişkin gelişmelere de değindi.
“Haziran ayında Ankara Emniyet Müdürlüğü’ndeki işkencelerle ilgili İnsan Hakları Komisyonuna dilekçe vermiştik. Maalesef geçtiğimiz gün herhangi bir ihlal yoktur diye bize dönüş yapıldı.” diyen Gergerlioğlu, bu yanıtın insan hakları adı verilen meclis komisyonu tarafından verilmesinin çok üzücü olduğunu söyledi.
Gergerlioğlu “Düşünün haziran ayında bir işkence iddiası var. Ankara Barosu raporlamış ‘işkence var’ diyor. Ardından tekrar işkenceler oluyor, tekrar soruyorsunuz ve bakıyorsunuz ki ‘ihlal yok’ yanıtı gelmiş. Ardından yeniden işkenceler oluyor. Bu bir pervasızlığı fütursuzluğu gösteriyor.”
[TR724] 19.12.2019
Eski Adalet Bakanlığı çalışanlarının işkenceye maruz kaldığı iddiaları ile ilgili meclise soru önergesi vermeye hazırlanan Gergerlioğlu, İçişleri Bakanlığını ivedilikle açıklama yapmaya çağırdı.
Ankara Emniyet Müdürlüğü’nde gözaltında tutulanlara işkence yapıldığı iddiaları tekrar gündemde.
Euronews’e konuşan Kocaeli milletvekili, şu ana kadar herhangi bir yetkili kurumdan cevap alamadıklarını da belirtti: “İçişleri Bakanlığının bir an evvel açıklama yapması lazım ama maalesef polis devleti olmuşuz, hukuk devleti olmaktan çıkmışız. Açıklama yapma ihtiyacı hissetmiyorlar. İddialar ağır, olmadığına dair açıklama yap o zaman… Onu da yapmıyorlar, gayet rahatlar.”
‘Cinsel taciz de yapılmış, çıplak haldeyken’
Gergerlioğlu’nun euronews’e aktardıklarına göre konu Ankara Barosu tarafından da mercek altında. Baroya bağlı avukatların işkence gördüğü belirtilen kişilerle görüştüğünü söyleyen milletvekili, iddiaların ayrıntılarına da değindi.
Avukatlardan alınan bilgilere göre gözaltındakiler yaşadıklarını utanarak anlattı. Gergerlioğlu, “Gözaltındakilerin çırılçıplak soyularak dövüldükleri söyleniyor. Karanlık bir odaya alınarak cinsel taciz de yapılmış, çıplak haldeyken” diye konuştu.
İşkenceyi belgeleyen rapora İnsan Hakları Komisyonundan yanıt: İhlal yoktur
İddiaların vahim olduğunun altını çizen Gergerlioğlu, geçen mayıs ayında ortaya çıkan işkence vakasına ilişkin gelişmelere de değindi.
“Haziran ayında Ankara Emniyet Müdürlüğü’ndeki işkencelerle ilgili İnsan Hakları Komisyonuna dilekçe vermiştik. Maalesef geçtiğimiz gün herhangi bir ihlal yoktur diye bize dönüş yapıldı.” diyen Gergerlioğlu, bu yanıtın insan hakları adı verilen meclis komisyonu tarafından verilmesinin çok üzücü olduğunu söyledi.
Gergerlioğlu “Düşünün haziran ayında bir işkence iddiası var. Ankara Barosu raporlamış ‘işkence var’ diyor. Ardından tekrar işkenceler oluyor, tekrar soruyorsunuz ve bakıyorsunuz ki ‘ihlal yok’ yanıtı gelmiş. Ardından yeniden işkenceler oluyor. Bu bir pervasızlığı fütursuzluğu gösteriyor.”
[TR724] 19.12.2019
Zorunlu yokluk [Melike Kelebek]
Gözünüzü kapatın ve hayal edin.
Varsınız…
Aynaya bakıyorsunuz, yorgun da olsa bir simanız var..
Gülebiliyor, ağlayabiliyorsunuz…
Elleriniz sıcacık..
Sesiniz, buğulu bir türküye eşlik edebiliyor…
Ruhunuz deseniz her gün var oluşunuza dair binbir sancıyı çekiyor. Varım diyor… Kabzdan basta sürekli kuşak değiştiriyor…
Ama hayatınızdaki herşey yokmuşşunuz gibi olmak zorunda…
Ya da nasıl desek, olmasanız varlığınızı belli etmeseniz sizin için daha hayırlı olacak gibi…
Nasıl bir denklemden mi bahsediyorum?
Varlık ve yokluk denkleminde… Zorunlu Yokluktan..
Resimlerde yoksunuz.
Bu anı kalıcı kılalım diyemezsiniz; çünkü yok olmalısınız… Her var olduğunuz yer ve beraberinizdeki kişiler, size dair olan tehditleri üzerine çekebilir…
Sevdiklerinizin yanında yoksunuz; çünkü temasınız onlara da size de zararlı olabilir…
Evde sarma sarılsa sizi çağıramazlar, küçük kardeşiniz varsa, yüzünüzü unutması muhtemeldir.
En sevdiğiniz kuzeninizin düğününde yoksunuz. Sevdiklerinizle aranızda bir sokak, bir otobüs bile olsa yoksunuz…Bayram da zaten yoksunuz… Hayat emaresi göstermemek zorundasınız…
Mesleğiniz de yoksunuz…Okulunuzda eğitiminizde, doktorsanız mesela hastahanenizde yoksunuz…
Sokakta yürürsünüz; ama ne kimseyi tanımak, ne de kimse tarafından tanınmak istersiniz. Artık kimseyle göz göze gelmeden yürümeniz gerekir…
Kimse tanımasın, simanızı görenler unutsun istersiniz…Belki yüzünde güller açan, her gördüğüne selam veren biriydiniz kim bilir… Şimdi dört duvar içinde sesinizden gülüşünüzden ve hıçkırıklarınızdan yalnız bir yankı kalır…
Doğrusu pek de çıkmazsınız olduğunuz yerden…
Çıksanız, hava yerine endişe soluklarsınız. Tıkanırsınız çünkü..Her bakıştan ürker, her sesten irkilirsiniz…
Biri adınızı, birkaç yıl öncenizi hatırlasa; varlık sancınız, başka bir sancıya dönüşebilir bilirsiniz…
Teknoloji çağındasınızdır; ama bir telefon numaranız veya internetiniz yoktur…
Ne bir adresiniz, ne de posta kutunuz …Var olan herşey kısıtlı ve isimsizdir size dair…
Bir yeriniz ağırsa kendi doktorunuz olmalısınız, başınız dönse oturmak geçmesini beklemek zorundasınız. ”Aman doktor!” deme şansınız yoktur…
Dostlarla artık hasretliksinizdir…Herkesin hissesine bı hicret bir göç düşmüştür…Kalanları da görmek, onlarla görüşmek çok zordur…İyi olsun yeter dersiniz…
Komşuluk hakkınız yoktur… Aşure yapıp dağıtamazsınız…
Ya bir evin içinde pencere önünde dışarıyı seyretmeye mahkumsunuzdur yada perdeyi bile açmasanız hayrınızadır…
Eğer perdenizi açabiliyorsaniz; pencereniz en yakın arkadaşınız olur…
Ağaçtan düşen yaprakları pencerenin önüne konan kuşları öyle yakından tanırsınız ki.Tabiatin bir parçası hissedersiniz kendinizi bazen yalnız bir çınar ağacı bazen serpile serpile sallanan bir kavak sanırsınız kendinizi. Onlar da varlık bulup onlar olup rüzgarda savrulursunuz hayallerinizle…
Aslında pek hayal de kuramazsınız doğrusu… Ertesi gün idam edilecek bir mahkum gibi yaşarsınız yarın da şunu yapayım diyemezsiniz sabaha karşı ansızın bir zil sesi çalmayacağının garantisi yoktur çünkü..
Uykularınız yarım yamalaktır
Sık sık kabuslarla bölünür…
Bazen hiç uyku tutmaz sabah ezanı ile kapatırsınız gözünüzü güneş doğdu zalimler karanlığı sever deyip rahatlarsınız…
Günlük tutamazsınız mesela bir acınızı kaleme alsanız yakayı ele verirseniz başka kayıtlara nasıl geçirilir tahmin bile edemezsiniz.Aleyhinizde kendi acılarınızdan delil bırakmak istemezsiniz…
Güzel defterlerin bir hükmü yoktur sizin için haliyle güzel kalemlerin de…
Aslında Sizin kapınız açıktır ve dahi gönlünüz de tüm insanlara ..
Ama çaresizce sıkı sıkı kapatmak kilit üstüne kilit takmak zorunda kalmışsınızdır; olur da biri zulüm namına çalar diye…
Geçen mevsimleri pencerenizden izlersiniz bitti diye sevinseniz mi iyi yoksa geçen zaman için dövünmek mi gerek bilemezsiniz.Siz hep seyredersiniz.. Gidenleri uğurlarsınız…
Bir enkazın içinde kalmışsınızdır..
Hatıralar hep yüzünüze çarpar mekanlar sabittir ama oradaki soluklar mütebessim simalar yoktur artık..
Yeteri kadar narkoz verilmemiş bir hasta gibi ameliyatın ortasında açmışsınızdır gözünüzü acıyı kesiyi iliklerinize kadar hissedersiniz…
Etrafınızdakilere halinizi anlatmaya mecaliniz yoktur anlatsanız da anlamazlar zaten..
Kendinize gelin artık demek istersiniz ama nafiledir… Ortada ne insanlık ne vicdan kalmamıştır artık…
Hasılı Mekke de kalmışsınızdir siz…
Zulüm solukları , tüm sıcaklığı ile arkanizdadir…
Kendiniz olamazsınız derdinizi ifade edemezsiniz…
Ah edip ağyarı agah edemezsiniz…
Bir gün Mekkenin yeniden gönüllere taht kuracağı anı beklersiniz…
Bilirsiniz mü’minin Allah’ın yardımını beklemesi de ibadettir…
Ve hamd edersiniz…
Bir pencere den olsun yeryüzünü ve gökyüzünü görmeye hasret kardeşleriniz gelir aklınıza…
Bir pencereden olsun tabiatın renklerini görmek isteyen binler… Yada daha renkleri bile taniyamamis masum yavrular…
Kelebek Ailesi
[Melike Kelebek] 19.12.2019 [TR724]
Varsınız…
Aynaya bakıyorsunuz, yorgun da olsa bir simanız var..
Gülebiliyor, ağlayabiliyorsunuz…
Elleriniz sıcacık..
Sesiniz, buğulu bir türküye eşlik edebiliyor…
Ruhunuz deseniz her gün var oluşunuza dair binbir sancıyı çekiyor. Varım diyor… Kabzdan basta sürekli kuşak değiştiriyor…
Ama hayatınızdaki herşey yokmuşşunuz gibi olmak zorunda…
Ya da nasıl desek, olmasanız varlığınızı belli etmeseniz sizin için daha hayırlı olacak gibi…
Nasıl bir denklemden mi bahsediyorum?
Varlık ve yokluk denkleminde… Zorunlu Yokluktan..
Resimlerde yoksunuz.
Bu anı kalıcı kılalım diyemezsiniz; çünkü yok olmalısınız… Her var olduğunuz yer ve beraberinizdeki kişiler, size dair olan tehditleri üzerine çekebilir…
Sevdiklerinizin yanında yoksunuz; çünkü temasınız onlara da size de zararlı olabilir…
Evde sarma sarılsa sizi çağıramazlar, küçük kardeşiniz varsa, yüzünüzü unutması muhtemeldir.
En sevdiğiniz kuzeninizin düğününde yoksunuz. Sevdiklerinizle aranızda bir sokak, bir otobüs bile olsa yoksunuz…Bayram da zaten yoksunuz… Hayat emaresi göstermemek zorundasınız…
Mesleğiniz de yoksunuz…Okulunuzda eğitiminizde, doktorsanız mesela hastahanenizde yoksunuz…
Sokakta yürürsünüz; ama ne kimseyi tanımak, ne de kimse tarafından tanınmak istersiniz. Artık kimseyle göz göze gelmeden yürümeniz gerekir…
Kimse tanımasın, simanızı görenler unutsun istersiniz…Belki yüzünde güller açan, her gördüğüne selam veren biriydiniz kim bilir… Şimdi dört duvar içinde sesinizden gülüşünüzden ve hıçkırıklarınızdan yalnız bir yankı kalır…
Doğrusu pek de çıkmazsınız olduğunuz yerden…
Çıksanız, hava yerine endişe soluklarsınız. Tıkanırsınız çünkü..Her bakıştan ürker, her sesten irkilirsiniz…
Biri adınızı, birkaç yıl öncenizi hatırlasa; varlık sancınız, başka bir sancıya dönüşebilir bilirsiniz…
Teknoloji çağındasınızdır; ama bir telefon numaranız veya internetiniz yoktur…
Ne bir adresiniz, ne de posta kutunuz …Var olan herşey kısıtlı ve isimsizdir size dair…
Bir yeriniz ağırsa kendi doktorunuz olmalısınız, başınız dönse oturmak geçmesini beklemek zorundasınız. ”Aman doktor!” deme şansınız yoktur…
Dostlarla artık hasretliksinizdir…Herkesin hissesine bı hicret bir göç düşmüştür…Kalanları da görmek, onlarla görüşmek çok zordur…İyi olsun yeter dersiniz…
Komşuluk hakkınız yoktur… Aşure yapıp dağıtamazsınız…
Ya bir evin içinde pencere önünde dışarıyı seyretmeye mahkumsunuzdur yada perdeyi bile açmasanız hayrınızadır…
Eğer perdenizi açabiliyorsaniz; pencereniz en yakın arkadaşınız olur…
Ağaçtan düşen yaprakları pencerenin önüne konan kuşları öyle yakından tanırsınız ki.Tabiatin bir parçası hissedersiniz kendinizi bazen yalnız bir çınar ağacı bazen serpile serpile sallanan bir kavak sanırsınız kendinizi. Onlar da varlık bulup onlar olup rüzgarda savrulursunuz hayallerinizle…
Aslında pek hayal de kuramazsınız doğrusu… Ertesi gün idam edilecek bir mahkum gibi yaşarsınız yarın da şunu yapayım diyemezsiniz sabaha karşı ansızın bir zil sesi çalmayacağının garantisi yoktur çünkü..
Uykularınız yarım yamalaktır
Sık sık kabuslarla bölünür…
Bazen hiç uyku tutmaz sabah ezanı ile kapatırsınız gözünüzü güneş doğdu zalimler karanlığı sever deyip rahatlarsınız…
Günlük tutamazsınız mesela bir acınızı kaleme alsanız yakayı ele verirseniz başka kayıtlara nasıl geçirilir tahmin bile edemezsiniz.Aleyhinizde kendi acılarınızdan delil bırakmak istemezsiniz…
Güzel defterlerin bir hükmü yoktur sizin için haliyle güzel kalemlerin de…
Aslında Sizin kapınız açıktır ve dahi gönlünüz de tüm insanlara ..
Ama çaresizce sıkı sıkı kapatmak kilit üstüne kilit takmak zorunda kalmışsınızdır; olur da biri zulüm namına çalar diye…
Geçen mevsimleri pencerenizden izlersiniz bitti diye sevinseniz mi iyi yoksa geçen zaman için dövünmek mi gerek bilemezsiniz.Siz hep seyredersiniz.. Gidenleri uğurlarsınız…
Bir enkazın içinde kalmışsınızdır..
Hatıralar hep yüzünüze çarpar mekanlar sabittir ama oradaki soluklar mütebessim simalar yoktur artık..
Yeteri kadar narkoz verilmemiş bir hasta gibi ameliyatın ortasında açmışsınızdır gözünüzü acıyı kesiyi iliklerinize kadar hissedersiniz…
Etrafınızdakilere halinizi anlatmaya mecaliniz yoktur anlatsanız da anlamazlar zaten..
Kendinize gelin artık demek istersiniz ama nafiledir… Ortada ne insanlık ne vicdan kalmamıştır artık…
Hasılı Mekke de kalmışsınızdir siz…
Zulüm solukları , tüm sıcaklığı ile arkanizdadir…
Kendiniz olamazsınız derdinizi ifade edemezsiniz…
Ah edip ağyarı agah edemezsiniz…
Bir gün Mekkenin yeniden gönüllere taht kuracağı anı beklersiniz…
Bilirsiniz mü’minin Allah’ın yardımını beklemesi de ibadettir…
Ve hamd edersiniz…
Bir pencere den olsun yeryüzünü ve gökyüzünü görmeye hasret kardeşleriniz gelir aklınıza…
Bir pencereden olsun tabiatın renklerini görmek isteyen binler… Yada daha renkleri bile taniyamamis masum yavrular…
Kelebek Ailesi
[Melike Kelebek] 19.12.2019 [TR724]
Ya Jean-Marc Bosman olmasaydı [Hasan Cücük]
Avrupa futbolu 15 Aralık 1995’de bir daha eskisi gibi olmayacak bir yola giriyordu. Avrupa Adalet Divanı’nın birlik vatandaşlarının serbest dolaşımla ilgili verdiği karar futbolu yakından ilgilendiriyordu. Kararın çıkmasını sağlayan isim Belçikalı futbolcu Jean-Marc Bosman’dı. Kariyeri oldukça sıradan geçen bir isim olan Bosman’ın 5 yıllık hukuk mücadelesi sonlanırken, futbol literatürüne Bosman Kuralı yerleşiyordu.
Takvim yaprakları 1990 yılını gösteriyordu. Avrupa futbolunun seyrini değiştirecek isim olan Jean-Marc Bosman’ın sözleşmesi formasını giydiği takım RFC Liege’de bitiyordu. Fransa Ligue 2 takımlarından Dunkerque, sözleşmesi biten Bosman’ı transfer etmek kulübüne müracaat etti. O yıllarda geçerli olan kurala göre, oyuncunun sözleşmesi bitmiş olsa da serbest kalamıyorlardı. Dunkerque’in teklifini reddeden RFC Liege, Bosman’a yeni teklifinde alacağı ücreti büyük oranda düşürdü. Alacağı ücret yüzde 60 oranında düşen Bosman, bu duruma isyan edip Dunkerque takımıyla anlaştı. RFC Liege ise sözleşmesi bittiği halde Bosman için Dunkerque kulübünden sözleşme feshi için 800 bin dolar istedi.
Ekonomik durumu iyi olmayan Dunkerque’in bu rakamı ödemesine imkan yoktu. Dunkerque’in kiralama isteğini de geri çeviren Belçika kulübü, Bosman’ı kadro dışı bırakıp, para cezasına çarptırdı. Bu gelişmeler devrim niteliğindeki bir değişimin fitilini ateşledi. Jean-Marc Bosman, kararı Avrupa Adalet Divanı’na taşımaya karar verdiğinde 5 yıl sürecek bir hukuk mücadelesi start alıyordu.
Bosman, bir Avrupa Birliği (AB) vatandaşı olarak Roma Antlaşması’nın kendine sağladığı seyahat ve çalışma özgürlüğünün kısıtlandığını savunuyordu. Yıllar süren hukuk mücadelesi nihayet 15 Aralık 1995’te karara bağlandı. Avrupa Adalet Divanı, Bosman’ı haklı buldu. Bosman’ın bir AB vatandaşı olarak temel haklarının ihlal edildiğine kanaat getirildi ve sözleşmesi sona eren futbolcuların transfer bedeli olmadan başka bir takımla anlaşmalarının önü açıldı. Karara göre oyuncular sözleşmelerinin bitimine altı ay kala istedikleri kulüplerle transfer görüşmesi gerçekleştirerek başka bir takıma gidebileceklerdi.
Adalet Divanı’nın kararı sadece bu kadar değildi. O yıllarda AB vatandaşı oyuncular ‘yabancı’ statüsünde oynuyordu. Mahkeme, AB vatandaşı olan sporcuların AB ülkelerinde yabancı statüsünde yer alamayacağına hükmetti ve bu sporcuların üye ülkelerde çalışmalarının yabancı sınırlaması adı altında kısıtlanamayacağını vurguladı. Artık Avrupa futbolu için hiçbir şey eskisi olmayacaktı. Bosman Kuralı’yla futbolcuların kulüplere karşı pozisyonları güçlendi. Hakları arttı.
Ancak Bosman Kuralı sadece oyuncuların elini güçlendirmedi. Ekonomik olarak güçlü olan kulüpler, bonservis ücreti olarak ödeyecekleri rakamın bir kısmını transfer edecekleri oyuncuya bonus olarak ödeme yolunu seçip, takımlarıyla sözleşme yenilemelerinin önüne geçti. Portekiz, Hollanda, Belçika liglerinde sivrilen genç oyuncular İngiltere, Almanya, İtalya ve İspanya liginin güçlü takımlarına Bosman Kuralı’nı kullanıp sözleşmesi biten gençleri renklerine bağladı. 1995’ten önce Ajax, Kızılyıldız, Steaua Bükreş, Marsilya, Hamburg, Nottingham Forest, Feyenoord, Celtic gibi Avrupa şampiyonları ortaya çıkmışken kuralın uygulamaya konulmasından bu yana sürpriz olarak nitelendirilebilecek tek şampiyonun Jose Mourinho’nun FC Porto’su oldu.
Bosman Kuralı’nın ilk önemli transferleri olarak kayıtlara 1996’da Juventus’tan Chelsea’ya bedelsiz giden ünlü İtalyan forvet Gianluca Vialli ve Real Madrid’den Barcelona’ya giden Luis Enrique oldu. Futbol dünyasına damga vuran birçok yıldız Bosman Kuralı’nı kullanıp, yeni takımlarına bedelsiz olarak gitti. Geriye dönüp baktığımızda 24 yılda yüzlerce futbolcu bonservis bedeli ödenmeden Bosman Kuralı sayesinde kulüp değiştirdi.
Philippe Cocu (1998 PSV – Barcelona), Edwin Van Der Sar (1999 Ajax – Juventus), Steve McManaman (1999 Liverpool – Real Madrid), Roberto Baggio (2000 İnter – Brescia), Sol Campbell (2001 Tottenham – Arsenal), Jay-Jay Okacha (2002 PGS – Bolton), Cafu (2003 Roma – Milan), Esteban Cambiaso (2004 Real Madrid – İnter), Henrik Larsson (2004 Celtic – Barcelona), Michael Ballack (2006 Bayer Münih – Chelsea), David Beckham (2007 Real Madrid – LA Galaxy), Raul (2010 Real Madrid – Schalke 04), Andrea Pirlo (2011 Milan – Juventus), Paul Pogba (2012 Manchester United – Juventus), Kingsley Coman (2014 PSG – Juventus), Robert Lewandowski (2014 Borussia Dortmund – Bayern Münih), Sami Khedira (2015 Real Madrid – Juventus), Dani Alves (2016 Barcelona – Juventus) ve Aron Ramsey (2019 Arsenal – Juventus) Bosman Kuralı sayesinde bonservis ücreti ödenmeden kulüp değiştiren yıldız oyuncular oldular. Bosman Kuralı olmasaydı bu isimler muhtemelen eski takımlarında oynayacaktı veya yüksek bonservis ödenerek ödenerek transfer edilecekti.
[Hasan Cücük] 19.12.2019 [TR724]
Takvim yaprakları 1990 yılını gösteriyordu. Avrupa futbolunun seyrini değiştirecek isim olan Jean-Marc Bosman’ın sözleşmesi formasını giydiği takım RFC Liege’de bitiyordu. Fransa Ligue 2 takımlarından Dunkerque, sözleşmesi biten Bosman’ı transfer etmek kulübüne müracaat etti. O yıllarda geçerli olan kurala göre, oyuncunun sözleşmesi bitmiş olsa da serbest kalamıyorlardı. Dunkerque’in teklifini reddeden RFC Liege, Bosman’a yeni teklifinde alacağı ücreti büyük oranda düşürdü. Alacağı ücret yüzde 60 oranında düşen Bosman, bu duruma isyan edip Dunkerque takımıyla anlaştı. RFC Liege ise sözleşmesi bittiği halde Bosman için Dunkerque kulübünden sözleşme feshi için 800 bin dolar istedi.
Ekonomik durumu iyi olmayan Dunkerque’in bu rakamı ödemesine imkan yoktu. Dunkerque’in kiralama isteğini de geri çeviren Belçika kulübü, Bosman’ı kadro dışı bırakıp, para cezasına çarptırdı. Bu gelişmeler devrim niteliğindeki bir değişimin fitilini ateşledi. Jean-Marc Bosman, kararı Avrupa Adalet Divanı’na taşımaya karar verdiğinde 5 yıl sürecek bir hukuk mücadelesi start alıyordu.
Bosman, bir Avrupa Birliği (AB) vatandaşı olarak Roma Antlaşması’nın kendine sağladığı seyahat ve çalışma özgürlüğünün kısıtlandığını savunuyordu. Yıllar süren hukuk mücadelesi nihayet 15 Aralık 1995’te karara bağlandı. Avrupa Adalet Divanı, Bosman’ı haklı buldu. Bosman’ın bir AB vatandaşı olarak temel haklarının ihlal edildiğine kanaat getirildi ve sözleşmesi sona eren futbolcuların transfer bedeli olmadan başka bir takımla anlaşmalarının önü açıldı. Karara göre oyuncular sözleşmelerinin bitimine altı ay kala istedikleri kulüplerle transfer görüşmesi gerçekleştirerek başka bir takıma gidebileceklerdi.
Adalet Divanı’nın kararı sadece bu kadar değildi. O yıllarda AB vatandaşı oyuncular ‘yabancı’ statüsünde oynuyordu. Mahkeme, AB vatandaşı olan sporcuların AB ülkelerinde yabancı statüsünde yer alamayacağına hükmetti ve bu sporcuların üye ülkelerde çalışmalarının yabancı sınırlaması adı altında kısıtlanamayacağını vurguladı. Artık Avrupa futbolu için hiçbir şey eskisi olmayacaktı. Bosman Kuralı’yla futbolcuların kulüplere karşı pozisyonları güçlendi. Hakları arttı.
Ancak Bosman Kuralı sadece oyuncuların elini güçlendirmedi. Ekonomik olarak güçlü olan kulüpler, bonservis ücreti olarak ödeyecekleri rakamın bir kısmını transfer edecekleri oyuncuya bonus olarak ödeme yolunu seçip, takımlarıyla sözleşme yenilemelerinin önüne geçti. Portekiz, Hollanda, Belçika liglerinde sivrilen genç oyuncular İngiltere, Almanya, İtalya ve İspanya liginin güçlü takımlarına Bosman Kuralı’nı kullanıp sözleşmesi biten gençleri renklerine bağladı. 1995’ten önce Ajax, Kızılyıldız, Steaua Bükreş, Marsilya, Hamburg, Nottingham Forest, Feyenoord, Celtic gibi Avrupa şampiyonları ortaya çıkmışken kuralın uygulamaya konulmasından bu yana sürpriz olarak nitelendirilebilecek tek şampiyonun Jose Mourinho’nun FC Porto’su oldu.
Bosman Kuralı’nın ilk önemli transferleri olarak kayıtlara 1996’da Juventus’tan Chelsea’ya bedelsiz giden ünlü İtalyan forvet Gianluca Vialli ve Real Madrid’den Barcelona’ya giden Luis Enrique oldu. Futbol dünyasına damga vuran birçok yıldız Bosman Kuralı’nı kullanıp, yeni takımlarına bedelsiz olarak gitti. Geriye dönüp baktığımızda 24 yılda yüzlerce futbolcu bonservis bedeli ödenmeden Bosman Kuralı sayesinde kulüp değiştirdi.
Philippe Cocu (1998 PSV – Barcelona), Edwin Van Der Sar (1999 Ajax – Juventus), Steve McManaman (1999 Liverpool – Real Madrid), Roberto Baggio (2000 İnter – Brescia), Sol Campbell (2001 Tottenham – Arsenal), Jay-Jay Okacha (2002 PGS – Bolton), Cafu (2003 Roma – Milan), Esteban Cambiaso (2004 Real Madrid – İnter), Henrik Larsson (2004 Celtic – Barcelona), Michael Ballack (2006 Bayer Münih – Chelsea), David Beckham (2007 Real Madrid – LA Galaxy), Raul (2010 Real Madrid – Schalke 04), Andrea Pirlo (2011 Milan – Juventus), Paul Pogba (2012 Manchester United – Juventus), Kingsley Coman (2014 PSG – Juventus), Robert Lewandowski (2014 Borussia Dortmund – Bayern Münih), Sami Khedira (2015 Real Madrid – Juventus), Dani Alves (2016 Barcelona – Juventus) ve Aron Ramsey (2019 Arsenal – Juventus) Bosman Kuralı sayesinde bonservis ücreti ödenmeden kulüp değiştiren yıldız oyuncular oldular. Bosman Kuralı olmasaydı bu isimler muhtemelen eski takımlarında oynayacaktı veya yüksek bonservis ödenerek ödenerek transfer edilecekti.
[Hasan Cücük] 19.12.2019 [TR724]
Gençler dinden uzaklaşıyor mu? [Yavuz Altun]
KONDA’nın Genel Müdürü Bekir Ağırdır, bir süredir T24’ün YouTube kanalında gazeteci Murat Sabuncu ile birlikte “Sayıların Dili” isimli bir program yapıyor. Uzun yıllardır anket işinde olan KONDA’nın çalışmaları, Türkiye’de toplum yapısını ve eğilimlerini anlamak için bulunmaz değerde. Zira bu türlü çalışmalar olmaksızın toplumdaki genel eğilimlerle ilgili konuşmak, sezgisel kalıyor. Ağırdır’ın sağladığı veriler, bizi daha akılcı bir noktaya götürme potansiyele sahip.
Geçen haftanın konusu, gençlerin dindarlığıydı. Ağırdır ve Sabuncu, KONDA’nın 2008 ve 2018’de yaptığı iki araştırmadan yola çıkarak gençlerin (18-29 yaş aralığı) dindarlığının nereden nereye geldiğini konuşuyordu. Farklı nesiller, aynı sorular.
İlk tespit, Türkiye’de seçmen nüfusunun yaklaşık 3’te 1’ini oluşturan gençler arasında günlük ibadetlerini yerine getirenlerin oranının azaldığıydı. Oruç tutanlar yüzde 74’ten 58’e, namaz kılanlarsa 27’den 24’e gerilemiş. Başörtülü genç kadınların oranı yüzde 58’den 50’ye düşmüş. Kendisini “dindar muhafazakâr” olarak tanımlayanlar eskiden gençlerin yüzde 25’iyken, şimdi 15’ine kadar inmiş.
Sansasyonel olsun, muhalifler hemen RT’lesin ve tıklasın diye pek çok haber kaynağı, bu görüşmeyi şu şekilde haberleştirdi: “Dindar nesil projesi çöktü, gençler arasında dindarlık azalıyor.” Bilhassa hem dindar hem de muhalif kimseler, Erdoğan’la dindarlığın azalması arasında bağ kurup, kendilerini rahatlatmış olabilir.
Gelgelelim, Ağırdır’ın konuşmasını dinlerseniz, meselenin sadece 2012’de Erdoğan’ın ağzından çıkan “dindar nesil projesi” ile ilgili olmadığını anlayabilirsiniz.
Ağırdır’a göre, dindarlığın gerilemesinin en belirgin sebebi şu: Metropolleşme. Türkiye bir iç göç ülkesi, özellikle de gençler için. Yerelde kendi kendini besleyen istihdam sistemleri gelişmediği için, gençler daha büyük şehirlere gidiyor, hem eğitim hem de iş fırsatları için. Bugün İstanbul’un nüfusunun genel nüfusun 5’te 1’ine yaklaşması sürpriz değil.
Bu metropolleşme – elbette sadece İstanbul’la kısıtlı değil – geleneksel taşradan farklı olduğu gibi, 1970’lerin 80’lerin şehirlerinden de farklı bir yapı. Ağırdır’a göre metropol öncesi, “monolitik (tekçi) kültür” idi, fakat artık bu yerlerde insanlar farklı kültürler ve ahlak biçimlerini bir arada barındıran bir ağ içinde yaşıyorlar.
İkinci bir mesele, İnternet. Onun da etkileri benzer. “Ahlakî ve kültürel referansların çoğu artık din değil,” diyor Ağırdır. Yıllarca konuştuğumuz “farklı fikirlerin bir arada yaşayabilmesi” meselesi artık bir zorunluluk. Çünkü metropolde aynı hayat tarzı etrafında örgülenmiş bir “mahalle” bile bulmak zor. Sosyal medyada her ne kadar kendi yankı odalarımızı oluşturup, sadece benzer fikirdekilerle etkileşim içinde olsak da, İnternet karşımıza neyin çıkacağını her zaman kestiremeyeceğimiz bir mekân.
Peki, bütün bunlar ne anlama geliyor?
Ağırdır’ın önemli bir tespiti var: Metropolleşme ve İnternet çağıyla birlikte geleneksel aile yapısı dağılıyor, mahalle ağı yok oluyor, dolayısıyla gelenekleri muhafazakâr bir alanda yeniden üretmek zorlaşıyor.
Artık gelenekler, dinî pratiklerin koruyucusu değiller. Bilakis, gelenekler hemen her gün yeni tıkanıklıklar yaşıyor. Değişip dönüşen hayatın içinde, geleneksel yapılar da – mesela akrabalık ilişkileri, komşuluk, mahalle baskısı – fonksiyonlarını yitiriyor. Tek bir kanaldan bilgi edinmek, tek bir “cemaat” içinde yaşamak geçen yüzyılda kalmış bir hayat biçimi.
Bu da, ayıp/günah kavramlarının farklılaşmasına yol açıyor, artık ortak ve tek bir ahlaktan bahsedemez hâle geliyoruz.
Gençler, önceki kuşaklara nazaran daha “çelişkili” bir hayat yaşıyor. Instagram’daki başörtülü kadın influencer’lar (bir çeşit alternatif moda ikonları) evvelden düşünülemez bir şeydi belki de. Dindarlığın ya da muhafazakârlığın önceki nesilleri alıkoyduğu şeyler, bugünkü kuşaklar için gayet olağan. Birçok kimse el yordamıyla, kendine yeni hayat biçimleri kuruyor.
Elbette “gençlere” bakan “yaşlılar,” bunu bir bozulma olarak yorumluyor.
Diyanet’in birkaç ay önce aile kurumunun önemine dikkat çekmek için topluma “internetle değil ailenizle vakit ayırın” mesajı içeren kamu spotları yayınlaması boşuna değil. Erdoğan’ın son aylardaki konuşmalarında en çok üzerinde durduğu konuların başında, “modern, yalnız hayat” eleştirisi var. “Geleneğin bekçileri” her yerde olduğu gibi alışkanlıkların değişmemesi için çırpınıyor.
Ama hayat, kendi gerekliliklerini dayatıyor ve dayatmaya da devam edecek. Türkiye’de dindar bir iktidarın yozlaşmasına tanık olan Müslümanlar artık seküler hayatı “ahlaksızlıkla” ya da “yalnızlık” ve “toplumsal çürüme” gibi kavramlarla eleştirecek konumda değil. Bilakis modern, Batılı hayat her zamankinden daha imrenilesi bir konumda.
Bilgi kaynaklarının çeşitlenmesi, insanları (bilhassa dindarları) daha önce karşılaşmadıkları zihinsel problemlerle karşılaştıracak. Farklı ahlakî yargılara sahip insanlarla dostluk ettikçe, kendi “hoşgörü” sınırlarımızı da test etmiş olacağız. “Farklı” kavramını yeniden tanımlamak gerekecek. Belki de kendimizi bir anda “farklı” kategorisi içinde bulacağız. Artık her günümüzü “çoğunlukta” olduğumuz ortamlarda geçirmeyeceğiz. Bu, Türkiye’deki hemen her kesimde kırılmalara yol açabilir.
Hele bir de şu son dönemde Türkiye’den çıkmak zorunda kalmış, “yabancı” yerlerde yeniden kök salmaya çalışıyorsanız, bu dönüşüm sizin için daha da sarsıcı olacaktır.
Bu noktada Bekir Ağırdır’ın metropolleşmeyle ilgili bir diğer tespitine göz atmakta fayda var: Lümpenleşme (bayağılaşma). Yani bir anlamda temsil ettiğini düşündüğü şeyin bir karikatürüne dönüşme.
Ağırdır, lümpenleşme kavramına atıf yaparken TV’lerde boy gösteren bir takım “vaizlerin” gençleri dinden soğuttuğunu belirtiyor. Nitekim “dindar nesil projesi” de genel kapsamı itibariyle bir grup yaşı başı almış, günün gelişmelerinden bîhaber insanın hiç tanımadığı gençleri, yalnızca kendi zihinlerinde tanımlanmış dinî değerleri yaşamaya çağırmaktan ibaret.
Gençlerin dindarlıktan uzaklaşmaları, yalnızca Türkiye’ye özgü bir olgu değil. Ortadoğu’da, yani Arap dünyasında da, dinden uzaklaşma yaygınlaşıyor. Bunu, yakın zamanda çeşitli Arap ülkelerinde görülen sokak hareketlerinin kültürel referanslarından da anlamak mümkün.
2011’de Mısır’daki, Tunus’taki gençlerin nasıl daha kozmopolit bir gündemi varsa, aylardır Irak’ta, Lübnan’da sokağı dolduran gençler de daha çok seküler değerlerden dem vuruyor. Din, birçokları için aileden başlamak üzere baskıyı, kısıtlanmayı, ikiyüzlülüğü, yolsuzluğu ve şiddeti çağrıştırıyor.
Bu hareketler, bugünden yarına toplumları dönüştüremeyebilir. Ama ABD’de Barack Obama’nın 2008’de Beyaz Saray’a yerleşmesini mümkün kılan toplumsal dinamiklerin 1960’lardaki sivil protestolarla başladığını söyleyebiliriz. Yani bugün “politik tavır” olarak önemsenmeyen hareketler, yarın bir siyasete dönüşebilir.
Gençlerin dinden uzaklaştığı, “dindar mahallelerde” yakın zamanda çokça tartışıldı. Ateizm ve deizmin yaygınlaştığı, gençlerin “dindar rol modeller” bulmakta zorlandığı konuşuldu. Dinî temsil iddiasındaki kimselerin çelişkili tavırları, iktidara gelen dindar grupların kötü sınavlar vermesi dile getirildi.
Buna ek olarak “dindar mahallelerin” önde gelenlerinin, içinde bulundukları politik kargaşadan ötürü gençlerin karşı karşıya oldukları problemlerle ilgilenmeyi öteledikleri söylenebilir. Ama bu iyimser yorum. Kötümser yoruma göreyse, bu kimseler zamanı ıskalıyor.
Her teknolojik sıçramayla birlikte toplumsal yapılar yıkılıp yeniden kuruluyor. Bu esnada insanların kimliklerini oluşturan yapıtaşları, yeniden yorumlanıp kendilerine bu yeni dünyada bir yer buluyorlar. Bu kaçınılmaz. Dönüşümü doğru anlayıp genç nesillerini travmalardan koruyabilen “elitler” gelecek adına doğru işler yapıyor demektir.
ABD, Kanada ya da bazı Avrupa ülkelerinde birkaç nesildir ikâmet eden Müslüman topluluklardaki değişimi izlemek, bu konuda ilham verici olabilir.
21. yüzyılda “din” ortadan kalkmayacak. Ama onu kimliklerimizin “sağlıklı, fonksiyonel” bir parçası kılmak, dindarların elinde: Günün ihtiyaçlarını doğru anlayarak, zamanın ve değişimin karmaşıklığına kulak kabartarak ve en önemlisi ötekileştirmeden, kırıp dökmeden, dinin vaat ettiklerine yaraşır bir temsille. Aksi hâlde dindar gençler, yaralı kimlikleriyle zor günler geçirecektir.
[Yavuz Altun] 19.12.2019 [TR724]
Geçen haftanın konusu, gençlerin dindarlığıydı. Ağırdır ve Sabuncu, KONDA’nın 2008 ve 2018’de yaptığı iki araştırmadan yola çıkarak gençlerin (18-29 yaş aralığı) dindarlığının nereden nereye geldiğini konuşuyordu. Farklı nesiller, aynı sorular.
İlk tespit, Türkiye’de seçmen nüfusunun yaklaşık 3’te 1’ini oluşturan gençler arasında günlük ibadetlerini yerine getirenlerin oranının azaldığıydı. Oruç tutanlar yüzde 74’ten 58’e, namaz kılanlarsa 27’den 24’e gerilemiş. Başörtülü genç kadınların oranı yüzde 58’den 50’ye düşmüş. Kendisini “dindar muhafazakâr” olarak tanımlayanlar eskiden gençlerin yüzde 25’iyken, şimdi 15’ine kadar inmiş.
Sansasyonel olsun, muhalifler hemen RT’lesin ve tıklasın diye pek çok haber kaynağı, bu görüşmeyi şu şekilde haberleştirdi: “Dindar nesil projesi çöktü, gençler arasında dindarlık azalıyor.” Bilhassa hem dindar hem de muhalif kimseler, Erdoğan’la dindarlığın azalması arasında bağ kurup, kendilerini rahatlatmış olabilir.
Gelgelelim, Ağırdır’ın konuşmasını dinlerseniz, meselenin sadece 2012’de Erdoğan’ın ağzından çıkan “dindar nesil projesi” ile ilgili olmadığını anlayabilirsiniz.
Ağırdır’a göre, dindarlığın gerilemesinin en belirgin sebebi şu: Metropolleşme. Türkiye bir iç göç ülkesi, özellikle de gençler için. Yerelde kendi kendini besleyen istihdam sistemleri gelişmediği için, gençler daha büyük şehirlere gidiyor, hem eğitim hem de iş fırsatları için. Bugün İstanbul’un nüfusunun genel nüfusun 5’te 1’ine yaklaşması sürpriz değil.
Bu metropolleşme – elbette sadece İstanbul’la kısıtlı değil – geleneksel taşradan farklı olduğu gibi, 1970’lerin 80’lerin şehirlerinden de farklı bir yapı. Ağırdır’a göre metropol öncesi, “monolitik (tekçi) kültür” idi, fakat artık bu yerlerde insanlar farklı kültürler ve ahlak biçimlerini bir arada barındıran bir ağ içinde yaşıyorlar.
İkinci bir mesele, İnternet. Onun da etkileri benzer. “Ahlakî ve kültürel referansların çoğu artık din değil,” diyor Ağırdır. Yıllarca konuştuğumuz “farklı fikirlerin bir arada yaşayabilmesi” meselesi artık bir zorunluluk. Çünkü metropolde aynı hayat tarzı etrafında örgülenmiş bir “mahalle” bile bulmak zor. Sosyal medyada her ne kadar kendi yankı odalarımızı oluşturup, sadece benzer fikirdekilerle etkileşim içinde olsak da, İnternet karşımıza neyin çıkacağını her zaman kestiremeyeceğimiz bir mekân.
Peki, bütün bunlar ne anlama geliyor?
Ağırdır’ın önemli bir tespiti var: Metropolleşme ve İnternet çağıyla birlikte geleneksel aile yapısı dağılıyor, mahalle ağı yok oluyor, dolayısıyla gelenekleri muhafazakâr bir alanda yeniden üretmek zorlaşıyor.
Artık gelenekler, dinî pratiklerin koruyucusu değiller. Bilakis, gelenekler hemen her gün yeni tıkanıklıklar yaşıyor. Değişip dönüşen hayatın içinde, geleneksel yapılar da – mesela akrabalık ilişkileri, komşuluk, mahalle baskısı – fonksiyonlarını yitiriyor. Tek bir kanaldan bilgi edinmek, tek bir “cemaat” içinde yaşamak geçen yüzyılda kalmış bir hayat biçimi.
Bu da, ayıp/günah kavramlarının farklılaşmasına yol açıyor, artık ortak ve tek bir ahlaktan bahsedemez hâle geliyoruz.
Gençler, önceki kuşaklara nazaran daha “çelişkili” bir hayat yaşıyor. Instagram’daki başörtülü kadın influencer’lar (bir çeşit alternatif moda ikonları) evvelden düşünülemez bir şeydi belki de. Dindarlığın ya da muhafazakârlığın önceki nesilleri alıkoyduğu şeyler, bugünkü kuşaklar için gayet olağan. Birçok kimse el yordamıyla, kendine yeni hayat biçimleri kuruyor.
Elbette “gençlere” bakan “yaşlılar,” bunu bir bozulma olarak yorumluyor.
Diyanet’in birkaç ay önce aile kurumunun önemine dikkat çekmek için topluma “internetle değil ailenizle vakit ayırın” mesajı içeren kamu spotları yayınlaması boşuna değil. Erdoğan’ın son aylardaki konuşmalarında en çok üzerinde durduğu konuların başında, “modern, yalnız hayat” eleştirisi var. “Geleneğin bekçileri” her yerde olduğu gibi alışkanlıkların değişmemesi için çırpınıyor.
Ama hayat, kendi gerekliliklerini dayatıyor ve dayatmaya da devam edecek. Türkiye’de dindar bir iktidarın yozlaşmasına tanık olan Müslümanlar artık seküler hayatı “ahlaksızlıkla” ya da “yalnızlık” ve “toplumsal çürüme” gibi kavramlarla eleştirecek konumda değil. Bilakis modern, Batılı hayat her zamankinden daha imrenilesi bir konumda.
Bilgi kaynaklarının çeşitlenmesi, insanları (bilhassa dindarları) daha önce karşılaşmadıkları zihinsel problemlerle karşılaştıracak. Farklı ahlakî yargılara sahip insanlarla dostluk ettikçe, kendi “hoşgörü” sınırlarımızı da test etmiş olacağız. “Farklı” kavramını yeniden tanımlamak gerekecek. Belki de kendimizi bir anda “farklı” kategorisi içinde bulacağız. Artık her günümüzü “çoğunlukta” olduğumuz ortamlarda geçirmeyeceğiz. Bu, Türkiye’deki hemen her kesimde kırılmalara yol açabilir.
Hele bir de şu son dönemde Türkiye’den çıkmak zorunda kalmış, “yabancı” yerlerde yeniden kök salmaya çalışıyorsanız, bu dönüşüm sizin için daha da sarsıcı olacaktır.
Bu noktada Bekir Ağırdır’ın metropolleşmeyle ilgili bir diğer tespitine göz atmakta fayda var: Lümpenleşme (bayağılaşma). Yani bir anlamda temsil ettiğini düşündüğü şeyin bir karikatürüne dönüşme.
Ağırdır, lümpenleşme kavramına atıf yaparken TV’lerde boy gösteren bir takım “vaizlerin” gençleri dinden soğuttuğunu belirtiyor. Nitekim “dindar nesil projesi” de genel kapsamı itibariyle bir grup yaşı başı almış, günün gelişmelerinden bîhaber insanın hiç tanımadığı gençleri, yalnızca kendi zihinlerinde tanımlanmış dinî değerleri yaşamaya çağırmaktan ibaret.
Gençlerin dindarlıktan uzaklaşmaları, yalnızca Türkiye’ye özgü bir olgu değil. Ortadoğu’da, yani Arap dünyasında da, dinden uzaklaşma yaygınlaşıyor. Bunu, yakın zamanda çeşitli Arap ülkelerinde görülen sokak hareketlerinin kültürel referanslarından da anlamak mümkün.
2011’de Mısır’daki, Tunus’taki gençlerin nasıl daha kozmopolit bir gündemi varsa, aylardır Irak’ta, Lübnan’da sokağı dolduran gençler de daha çok seküler değerlerden dem vuruyor. Din, birçokları için aileden başlamak üzere baskıyı, kısıtlanmayı, ikiyüzlülüğü, yolsuzluğu ve şiddeti çağrıştırıyor.
Bu hareketler, bugünden yarına toplumları dönüştüremeyebilir. Ama ABD’de Barack Obama’nın 2008’de Beyaz Saray’a yerleşmesini mümkün kılan toplumsal dinamiklerin 1960’lardaki sivil protestolarla başladığını söyleyebiliriz. Yani bugün “politik tavır” olarak önemsenmeyen hareketler, yarın bir siyasete dönüşebilir.
Gençlerin dinden uzaklaştığı, “dindar mahallelerde” yakın zamanda çokça tartışıldı. Ateizm ve deizmin yaygınlaştığı, gençlerin “dindar rol modeller” bulmakta zorlandığı konuşuldu. Dinî temsil iddiasındaki kimselerin çelişkili tavırları, iktidara gelen dindar grupların kötü sınavlar vermesi dile getirildi.
Buna ek olarak “dindar mahallelerin” önde gelenlerinin, içinde bulundukları politik kargaşadan ötürü gençlerin karşı karşıya oldukları problemlerle ilgilenmeyi öteledikleri söylenebilir. Ama bu iyimser yorum. Kötümser yoruma göreyse, bu kimseler zamanı ıskalıyor.
Her teknolojik sıçramayla birlikte toplumsal yapılar yıkılıp yeniden kuruluyor. Bu esnada insanların kimliklerini oluşturan yapıtaşları, yeniden yorumlanıp kendilerine bu yeni dünyada bir yer buluyorlar. Bu kaçınılmaz. Dönüşümü doğru anlayıp genç nesillerini travmalardan koruyabilen “elitler” gelecek adına doğru işler yapıyor demektir.
ABD, Kanada ya da bazı Avrupa ülkelerinde birkaç nesildir ikâmet eden Müslüman topluluklardaki değişimi izlemek, bu konuda ilham verici olabilir.
21. yüzyılda “din” ortadan kalkmayacak. Ama onu kimliklerimizin “sağlıklı, fonksiyonel” bir parçası kılmak, dindarların elinde: Günün ihtiyaçlarını doğru anlayarak, zamanın ve değişimin karmaşıklığına kulak kabartarak ve en önemlisi ötekileştirmeden, kırıp dökmeden, dinin vaat ettiklerine yaraşır bir temsille. Aksi hâlde dindar gençler, yaralı kimlikleriyle zor günler geçirecektir.
[Yavuz Altun] 19.12.2019 [TR724]
17 Aralık 2013 ve otoriterleşen Türkiye [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
17 Aralık 2013 tarihinden bu yana altı yıl geçti. Bu süre içinde gelişmekte olan bir demokrasinin çöküşüne tanık olduk. 2013 yılına kadar devletin çeşitli birimlerinde meydana gelen çürümenin nasıl habisleştiğini ve var olan yapıyı nasıl iflah olmaz bir biçimde sardığını gördük. Ekonomiden insan haklarına, akademiden yargıya, medyadan eğitime, Türkiye’deki en kritik alanların bu çöküşün etkisiyle sıfırlandığını biliyoruz. Sıfırlanmak! Sanırım 17 Aralık 2013 tarihinden sonra internete düşen ve dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’la oğlu Bilal Erdoğan arasında geçen telefon konuşmasında kullanıldığından bu yana, sıfırlamak kavramı daha dip bir anlam kazandı.
Erdoğan’ın oğluna “paraları sıfırladın mı?” diye sorması, oğlu Bilal’in ona “henüz sıfırlayamadık babacığım!” diye yanıt vermesi, efsaneleşti. İnanın bu efsanenin bir sembol olarak ileride bu dönemi anlatan tarih kitaplarında yer aldığını göreceğiz. 17 Aralık sonrasında bir türlü sıfırlanamayan milyarlar, devletin tümüyle sıfırlanmasıyla, yani sıfırı tüketerek dibe vurmasıyla sonuçlandı. Bugün o sıfırlanan devletin, daha da eksiye geçerek düşüşüne tanıklık ederken, yeni bir 17 Aralık yazısı çerçevesinde gelin neler oldu, özellikle politik sistem bakımından değerlendirmeye çalışalım.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⬇️
17 Aralık Erdoğan’ın sadece imajını değil, pazarlık gücünü de sıfırladı. 17 Aralık öncesinde iyi kötü hala demokrasi ve insan haklarını iyileştirmede kısmen umut vaat eden bir AKP vardı. Şimdi sol cenahtaki dostlarım hemen itiraz etmesin ve önce düşünsünler. AKP ve Erdoğan, 2002’de iktidara geldiğinde, Türkiye Avrupa Birliği uyum sürecinde yavaş ilerleyen bir ülkeydi. 1999’daki Helsinki Zirvesi’nde Kopenhag Ölçütlerine uyacağını deklare eden Ankara, idam cezasını kaldırmak gibi önemli temel adımları atmış da olsa, özellikle azınlık hakları ve derin demokratikleşme reformları konusunda son derece çekimser ve ağırdan hareket ediyordu. AKP iktidarı, AB sürecine sahip çıkarak bunu değiştirdi. Türkiye hızlı bir biçimde AB müktesebatını kendi yasalarına adapte etmeye başladı. İşte 17 Aralık 2013’lere kadar süren bu süreç, bugün tümüyle geriye çevrilmiş durumda. Hatta Türkiye demokrasisi 2002’de AKP’nin iktidara geldiğinde başladığı yerin çok daha gerisinde. Bu geri gidiş, şöyle oldu. 2013’lere kadar demokratikleşme yavaşladı, ama geriye gidiş başlamamıştı. Gezi ve 17 Aralık sonrasında, ciddi bir serbest düşüş başladı. 15 Temmuz’a kadar devletin mimarisi tahrip oldu. 15 Temmuz’dan sonra toplumun biyokimyası bozuldu. Yani çürüme devleti toptan kapsama alanına aldı. Ve sonunca toplumsal kılcal damarlara varıncaya kadar, yapısal ve beşeri tüm alanları etkisine aldı. Bunu bir kanser olarak nitelersek, metastazlar mikro-hücresel düzeylere kadar indi. Erdoğan’ın pazarlık gücü derken, daha önce “Kemalist derin devlete” direnen bir profil çizen Erdoğan’ın, 17 Aralık’tan sonra bu direnme gücünün tükenmesini kast ediyorum. Her ne kadar moral üstünlüğü çok önceden, yolsuzluklara bulaşınca, elinden kaçırmış da olsa, bu durum 17 Aralık 2013’te ifşa olup ortalığa saçılınca, dışarıdan algılandığı ölçüde “moral üstünlük” Erdoğan ve AKP’nin elinden gitti. Ergenekon diye özetleyebileceğimiz Kemalist derin yapılar, Erdoğan ve AKP üzerinde etkin konuma ulaştı. Özellikle 17 Aralık sonrasında patlayan yolsuzluklar kanalizasyonundan dolayı büyük oy kaybına uğrayan AKP, bir de bu süreçte HDP’nin ülke ulusal barajını aşarak önemli bir sayıda parlamentoya girişiyle birlikte, MHP ve diğer nasyonalist odakların (ulu-sol ve Avrasyacılar) yörüngesine girdi. Çünkü iktidarı kaybetmemek için tek yol buydu.
Böylelikle, yolsuzluklarla beraber peyda olan kanserli yapı, ülkeyi geometrik hızla sararak, bugünkü korkunç politik, ekonomik, sosyal ve etik dibe vuruşu beraberinde getirdi. Erdoğan ve yakın çevresi, iktidar kaybının Yüce Divan ve dolayısıyla da demir parmaklıklar arkasına düşmek manasına geleceğini görmüşlerdi. Hukuk, can düşmanlarıydı bu nedenle! İşte 17 Aralık 2013’le Erdoğan, siyaset ve bürokrasideki kullarıyla birlikte yargı sürecine müdahil olurken, “paralel devlet” ve “uluslararası operasyon” gibi güvenlikleştirici kavramları kullanarak, güçler ayrılığını bitirdi. Yargının fethi böylece gerçekleşmiş oldu. Dolayısıyla hukukun zorlayıcılığını sağlayan kolluk gücü, başta polis ve jandarma, ötesinde istihbarat birimleri, yürütmenin (iktidarın) kontrolüne girdi. Yargısal süreçlerde polisin mahkemelerin (yargının) emrinde olması ve yürütmenin (siyasi iktidarın) bu sürece müdahil olamayacağı gerçeği, anayasayı ihlal ederek, ortadan kaldırıldı.
Bunlar olurken, Ergenekoncular apar topar hapisten çıkartıldı. “Orduya kumpas” çarkıyla beraber, AKP daha önce vesayetin ortadan kaldırılmasında baş aktörken, şimdi artık vesayet odaklarının güdümüne, hatta kontrolü altına girmişti. Tek amaçları, Erdoğan ve yakın çevresini korumaktı. Bu süreç başlayınca, AKP’deki ağır topların kimyası da bozuldu. Sadakatle şahsiyetin çatışmasını elbette ikincisi kazanamayacaktı. İslamcı kolektif aidiyetlerin bireyselliğe üstünlüğü, soldaki gibi “merkez otoriteye” itiraz mekanizmasını gündeme getiremezdi. Kol kırılır yen içinde türü bir tutumla, Arınç, Davutoğlu ve Gül başta, bu yolsuzluklara ve gidişata sempatik bakmayan kim varsa, durumu kabullenmeyi seçti böylece. Artık İslamcılık, Türk nasyonalizminin yıkayıcı-aklayıcı gücünü de arkasına alarak, zamanında kafa tuttukları odakların ne kadar kirli planı varsa, onların yılmaz ve istekli savunucuları oldular. Kürtleri sattılar ve Hendek Savaşları denen alçak sivil katliamlarını gerçekleştirdiler. Böylece Barış Süreci’ni oldum olası bitirmek isteyen Ergenekoncu derin devletçi yapılar, CHP’deki ulusalcılar, MHP ve diğer nasyonalist kesimlerin istedikleri oldu. Bahçeli bu sayede daha önce “17 Aralık’ın hesabını sormaya ve “Erdoğan’ı Yüce Divan’a göndermeye” ant içerken, bir anda sıkı bir Erdoğan destekçisi oluverdi. Perinçekler, CHP’deki ulusalcı kesim ve diğer müttefikler, daha önce eleştirdikleri AKP’nin bu “yola gelmiş” şeklinden pek memnundular doğrusu. Bu nedenle “paralel devlet” söyleminin ipine tutunmak ödününü vermekte beis görmediler. Bilakis, ileride bakarız icabına türü bir ertelemeyle, önce devleti “kurtarmak” sonra AKP’nin icabına bakmak türü bir stratejiye yöneldiler. Gerçekçiydi esasında bu yaklaşım.
15 Temmuz: final! 15 Temmuz’la beraber, istedikleri dönüşümün daha da hızlandırılması için düğmeye bastılar. Kimler bunu yaptı falan bunu şu an için bir kenara bırakalım. Çünkü spekülatif olur. Sonuçta şuna bakmalı. Bir cinayet işlendiğinde, dedektifler araştırmaya “motifleri inceleyerek” başlıyor. Yani, bundan kim bir yarar sağladı sorusu sorulmalı. Bu yarar güç/iktidar eksenli ya da ekonomik eksenli olabilir. Veya intikam ya da ideolojik türden motifler de! Fakat buna girmeden, 15 Temmuz 2016 sonrasında Türkiye’de otoriter bir rejimin inşasında, bu 17 Aralık soruşturmalarıyla başlayan sürecin çok merkezi ve kilit bir rol oynadığı gerçeğini tespit etmek gerekiyor. Bu yapılmadan, tüm bağlantılar ve ittifaklar anlaşılmaz kalır. Bugünkü “rejim koalisyonunu” analiz etmek için, 17 Aralık 2013’e bakmak, bu milattan sonra olan olayları kümülatif ve büyük resmi görmeye çalışarak okumaya çalışmak, sanırım olması gereken analitik tutum içinde önem verilmesi gereken bir enstrüman olacaktır.
17 Aralık, sansasyonel tarafları bir kenara, 2000’li yılların Susurluk’udur. Bugünkü toplumsal gerçeklik, 17 Aralık’tan 15 Temmuz’a uzanan hat üzerinde inşa edildi.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 19.12.2019 [TR724]
Erdoğan’ın oğluna “paraları sıfırladın mı?” diye sorması, oğlu Bilal’in ona “henüz sıfırlayamadık babacığım!” diye yanıt vermesi, efsaneleşti. İnanın bu efsanenin bir sembol olarak ileride bu dönemi anlatan tarih kitaplarında yer aldığını göreceğiz. 17 Aralık sonrasında bir türlü sıfırlanamayan milyarlar, devletin tümüyle sıfırlanmasıyla, yani sıfırı tüketerek dibe vurmasıyla sonuçlandı. Bugün o sıfırlanan devletin, daha da eksiye geçerek düşüşüne tanıklık ederken, yeni bir 17 Aralık yazısı çerçevesinde gelin neler oldu, özellikle politik sistem bakımından değerlendirmeye çalışalım.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⬇️
17 Aralık Erdoğan’ın sadece imajını değil, pazarlık gücünü de sıfırladı. 17 Aralık öncesinde iyi kötü hala demokrasi ve insan haklarını iyileştirmede kısmen umut vaat eden bir AKP vardı. Şimdi sol cenahtaki dostlarım hemen itiraz etmesin ve önce düşünsünler. AKP ve Erdoğan, 2002’de iktidara geldiğinde, Türkiye Avrupa Birliği uyum sürecinde yavaş ilerleyen bir ülkeydi. 1999’daki Helsinki Zirvesi’nde Kopenhag Ölçütlerine uyacağını deklare eden Ankara, idam cezasını kaldırmak gibi önemli temel adımları atmış da olsa, özellikle azınlık hakları ve derin demokratikleşme reformları konusunda son derece çekimser ve ağırdan hareket ediyordu. AKP iktidarı, AB sürecine sahip çıkarak bunu değiştirdi. Türkiye hızlı bir biçimde AB müktesebatını kendi yasalarına adapte etmeye başladı. İşte 17 Aralık 2013’lere kadar süren bu süreç, bugün tümüyle geriye çevrilmiş durumda. Hatta Türkiye demokrasisi 2002’de AKP’nin iktidara geldiğinde başladığı yerin çok daha gerisinde. Bu geri gidiş, şöyle oldu. 2013’lere kadar demokratikleşme yavaşladı, ama geriye gidiş başlamamıştı. Gezi ve 17 Aralık sonrasında, ciddi bir serbest düşüş başladı. 15 Temmuz’a kadar devletin mimarisi tahrip oldu. 15 Temmuz’dan sonra toplumun biyokimyası bozuldu. Yani çürüme devleti toptan kapsama alanına aldı. Ve sonunca toplumsal kılcal damarlara varıncaya kadar, yapısal ve beşeri tüm alanları etkisine aldı. Bunu bir kanser olarak nitelersek, metastazlar mikro-hücresel düzeylere kadar indi. Erdoğan’ın pazarlık gücü derken, daha önce “Kemalist derin devlete” direnen bir profil çizen Erdoğan’ın, 17 Aralık’tan sonra bu direnme gücünün tükenmesini kast ediyorum. Her ne kadar moral üstünlüğü çok önceden, yolsuzluklara bulaşınca, elinden kaçırmış da olsa, bu durum 17 Aralık 2013’te ifşa olup ortalığa saçılınca, dışarıdan algılandığı ölçüde “moral üstünlük” Erdoğan ve AKP’nin elinden gitti. Ergenekon diye özetleyebileceğimiz Kemalist derin yapılar, Erdoğan ve AKP üzerinde etkin konuma ulaştı. Özellikle 17 Aralık sonrasında patlayan yolsuzluklar kanalizasyonundan dolayı büyük oy kaybına uğrayan AKP, bir de bu süreçte HDP’nin ülke ulusal barajını aşarak önemli bir sayıda parlamentoya girişiyle birlikte, MHP ve diğer nasyonalist odakların (ulu-sol ve Avrasyacılar) yörüngesine girdi. Çünkü iktidarı kaybetmemek için tek yol buydu.
Böylelikle, yolsuzluklarla beraber peyda olan kanserli yapı, ülkeyi geometrik hızla sararak, bugünkü korkunç politik, ekonomik, sosyal ve etik dibe vuruşu beraberinde getirdi. Erdoğan ve yakın çevresi, iktidar kaybının Yüce Divan ve dolayısıyla da demir parmaklıklar arkasına düşmek manasına geleceğini görmüşlerdi. Hukuk, can düşmanlarıydı bu nedenle! İşte 17 Aralık 2013’le Erdoğan, siyaset ve bürokrasideki kullarıyla birlikte yargı sürecine müdahil olurken, “paralel devlet” ve “uluslararası operasyon” gibi güvenlikleştirici kavramları kullanarak, güçler ayrılığını bitirdi. Yargının fethi böylece gerçekleşmiş oldu. Dolayısıyla hukukun zorlayıcılığını sağlayan kolluk gücü, başta polis ve jandarma, ötesinde istihbarat birimleri, yürütmenin (iktidarın) kontrolüne girdi. Yargısal süreçlerde polisin mahkemelerin (yargının) emrinde olması ve yürütmenin (siyasi iktidarın) bu sürece müdahil olamayacağı gerçeği, anayasayı ihlal ederek, ortadan kaldırıldı.
Bunlar olurken, Ergenekoncular apar topar hapisten çıkartıldı. “Orduya kumpas” çarkıyla beraber, AKP daha önce vesayetin ortadan kaldırılmasında baş aktörken, şimdi artık vesayet odaklarının güdümüne, hatta kontrolü altına girmişti. Tek amaçları, Erdoğan ve yakın çevresini korumaktı. Bu süreç başlayınca, AKP’deki ağır topların kimyası da bozuldu. Sadakatle şahsiyetin çatışmasını elbette ikincisi kazanamayacaktı. İslamcı kolektif aidiyetlerin bireyselliğe üstünlüğü, soldaki gibi “merkez otoriteye” itiraz mekanizmasını gündeme getiremezdi. Kol kırılır yen içinde türü bir tutumla, Arınç, Davutoğlu ve Gül başta, bu yolsuzluklara ve gidişata sempatik bakmayan kim varsa, durumu kabullenmeyi seçti böylece. Artık İslamcılık, Türk nasyonalizminin yıkayıcı-aklayıcı gücünü de arkasına alarak, zamanında kafa tuttukları odakların ne kadar kirli planı varsa, onların yılmaz ve istekli savunucuları oldular. Kürtleri sattılar ve Hendek Savaşları denen alçak sivil katliamlarını gerçekleştirdiler. Böylece Barış Süreci’ni oldum olası bitirmek isteyen Ergenekoncu derin devletçi yapılar, CHP’deki ulusalcılar, MHP ve diğer nasyonalist kesimlerin istedikleri oldu. Bahçeli bu sayede daha önce “17 Aralık’ın hesabını sormaya ve “Erdoğan’ı Yüce Divan’a göndermeye” ant içerken, bir anda sıkı bir Erdoğan destekçisi oluverdi. Perinçekler, CHP’deki ulusalcı kesim ve diğer müttefikler, daha önce eleştirdikleri AKP’nin bu “yola gelmiş” şeklinden pek memnundular doğrusu. Bu nedenle “paralel devlet” söyleminin ipine tutunmak ödününü vermekte beis görmediler. Bilakis, ileride bakarız icabına türü bir ertelemeyle, önce devleti “kurtarmak” sonra AKP’nin icabına bakmak türü bir stratejiye yöneldiler. Gerçekçiydi esasında bu yaklaşım.
15 Temmuz: final! 15 Temmuz’la beraber, istedikleri dönüşümün daha da hızlandırılması için düğmeye bastılar. Kimler bunu yaptı falan bunu şu an için bir kenara bırakalım. Çünkü spekülatif olur. Sonuçta şuna bakmalı. Bir cinayet işlendiğinde, dedektifler araştırmaya “motifleri inceleyerek” başlıyor. Yani, bundan kim bir yarar sağladı sorusu sorulmalı. Bu yarar güç/iktidar eksenli ya da ekonomik eksenli olabilir. Veya intikam ya da ideolojik türden motifler de! Fakat buna girmeden, 15 Temmuz 2016 sonrasında Türkiye’de otoriter bir rejimin inşasında, bu 17 Aralık soruşturmalarıyla başlayan sürecin çok merkezi ve kilit bir rol oynadığı gerçeğini tespit etmek gerekiyor. Bu yapılmadan, tüm bağlantılar ve ittifaklar anlaşılmaz kalır. Bugünkü “rejim koalisyonunu” analiz etmek için, 17 Aralık 2013’e bakmak, bu milattan sonra olan olayları kümülatif ve büyük resmi görmeye çalışarak okumaya çalışmak, sanırım olması gereken analitik tutum içinde önem verilmesi gereken bir enstrüman olacaktır.
17 Aralık, sansasyonel tarafları bir kenara, 2000’li yılların Susurluk’udur. Bugünkü toplumsal gerçeklik, 17 Aralık’tan 15 Temmuz’a uzanan hat üzerinde inşa edildi.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 19.12.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Muhalefet kaynatıldığı kazana odun taşıyor! [Erhan Başyurt]
İktidar, hayali bir silahlı terör örgütü uydurdu. Sonra da buna ‘Allah’ın lütfu…’ dedikleri kanlı darbe kumpasıyla libas giydirdi.
Tek bir silahlı eylemi olmayan, tek bir silahı olmayan, tek bir şiddet eylemi olmayan 562 bin insan hakkında ‘silahlı terör örgütü’nden yargı soruşturması yapıldı.
150 bin insan ‘silahlı terör örgütü’ ile ‘iltisaklı’ olmak suçlamasıyla işinden atıldı.
263 bin insan gözaltına alındı.
26 bini kadın 91 bin insan tutuklandı.
Halen, hayalet silahlı terör örgütü suçlamasıyla 27 bin insan hapis yatıyor.
850 bebek anneleriyle birlikte demir parmaklıkların ardında…
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⬇️
Kimse demiyor ki;
“91 bin silahlı terör örgütü üyesi tutuklandı ise, bunların neden tek bir eylemi yok?’’
Ellerinde silah değil, çakı değil bile yok! Başkalarının camına tek bir taş bile atmamışlar…
Efsunlanmış gibi, kitleler müthiş bir gayretle ateşe odun taşıma peşinde…
İktidar, ‘mankurtlaştırdığı’ bu geniş kitlelerin keyfini sürüyor.
Ekonomiyi batırıyor, yolsuzluk yapıyor, lüks içinde israfın zirvesinde yaşıyor.
Ülkeyi itibarsızlaştırdı, savaşı oyun sanıyor… Bir Suriye’ye bir Libya’ya doğru ülkeyi sürüklüyor…
Rejimi değiştirdi, Tek Adam Rejimi inşa etti…
Muhalefet de, ‘efsunlanmış’ kitleler de mutabakat içinde hiçbir şey olmuyormuş gibi iktidarın hayal söylemleri ile avunuyor…
***
İktidar, HDP’ye tarihin en büyük hukuksuz operasyonlarını yapıyor.
Şehirlere tanklarla müdahale ediyor, Kürtçe’yi yasaklıyor, HDP’li vekilleri ve partilileri tutukluyor, HDP’li seçilmiş başkanları görevden alıyor…
HDP’li vekiller halen, ‘FETÖ’cü polisler bu soruşturmayı yapmıştı’, ‘FETÖ’den tutuklanan askerler bu operasyonları’ yapmıştı gibi akla ziyan savunmalar peşindeler.
Oysa o dönem de şimdi de iktidar aynı…
O zaman da şimdi de emri veren, soruşturma ve operasyonları yürüten ve yönlendiren sivil iradeyi kimse suçlamıyor ya da suçlamaya cesaret edemiyor…
İktidarın hayali söylemlerine destek vererek, kendilerini kurtarmaya çalışıyorlar, ama beyhude çırpındıkça daha da batıyorlar…
İktidarın ekmeğine yağ sürüp, her türlü hukuksuzluğu icraya devam etmesi için yeni kredi açıyorlar.
İnsan hakları ve hukuk konusunda, bir mağdur olarak en çok hassas olması beklenen HDP bile böyleyse gerisini siz düşünün…
***
CHP çıkıyor, ‘FETÖ’nün siyasi ayağına operasyon neden yapılmadı?’ diyor.
İktidar cevap veriyor, ‘CHP, FETÖ’nün yuvası oldu…’
CHP liderinin danışmanları, CHP’li vekiller, CHP’li belediye başkanları tutuklanıyor.
AKP sözcüsü çıkıp, ‘Biz içimizdeki FETÖ’cüleri seçim süreçlerinde temizledik… AKP’den ayrılanlara bakın…’ diyor.
Ancak iş muhalefete gelince, destek verdikleri hayali örgüt ve söylemleri üzerinden, tutuklamalar yapılıyor.
CHP’li Genel Başkan Yardımcısı halen aynı telden çalıyor, ‘’Devlet başka türlü arınamazdı… İşkence yok…’’ diyor.
Muhalefetin ‘ağzındaki sakız’ hayali bir örgüt, muhalefeti yok etmek, sindirmek, susturmak ve AKP’nin değirmenine su taşımak için kullanılıyor.
Muhalefet efsunlanmış gibi iktidarın kitlesel insan hakları kıyımlarını, hayal edip gerçekleştiremedikleri kadro temizliğini tamamlansın diye, bumerang gibi gelip kendisini de biçtiğini gördüğü halde elleri çatlarcasına alkışlıyor.
***
Gezi Eylemleri nedeniyle haksız yere ‘darbe’ suçlamasıyla tutuklu Osman Kavala bile, hakkındaki AİHM kararını uygulamayan iktidara seslenirken, ‘’Hakkımdaki soruşturmaları FETÖ’den tutuklanan polisler yapmıştı…’’ diyebiliyor.
Düşünün iki yılı aşkın süredir keyfi şekilde özgürlüğünüzden alı konulmuşsunuz, AİHM tahliye edilmenizi talep ediyor, buna rağmen ‘esir’ veya ‘rehine’ olarak tutuluyorsunuz, ama iktidarı değil olmayan hayali silahlı terör örgütünü suçlayarak kurtulmayı umuyorsunuz…
Beyhude bir çaba değil de nedir?
***
Burada yanlış anlaşılmalara izin vermemek için bir not düşmek de fayda var…
15 Temmuz kanlı darbe girişimine (gerçek, komplo veya tiyatro fark etmeksizin) iştirak edenlerin tamamının ayrım gözetilmeden delil karartılmadan yargılanmasına, Cemaat içerisinde iddia edildiği gibi bu suça karışanlar veya başka eylemlerle hukuk dışına çıkanlar varsa onların da hukuk önünde hesap vermelerine destek veriyorum.
Yargılamalar öncesi ve sırasında masumiyet ve suçun şahsiliği ilkesinin işletilmesi, adil yargılama ve savunma hakkına saygı duyulması, uzun tutukluluk ile keyfi cezalandırmaya gidilmemesi ve yargının da suç uydurarak değil delillendirip kanuna uygun bağımsız karar vermesi gerektiğini savunuyorum.
Cemaat’e yöneltilen ‘’silahlı terör örgütü’’ iddiası ise, nereden bakarsanız bakın, yüzyılın yalanlarından ve hukuk katliamlarından birisidir…
Ne 15 Temmuz, ne de Cemaat’e yöneltilen ‘soru çaldılar’ tarzı suçlamalar, masumları da kapsayacak şekilde kitlesel kıyımların bir mazereti yapılamaz.
Masum insanlar, kadınlar, bebekler ‘’alnı secdeye değenleri kamudan başka türlü tasfiye edemezdik…’’ gibi hukuksuz amaçlar ve 28 Şubat’ın ‘’yeşil sermayeyi bitirmek…’’ gibi hukuksuz emelleri için yargı eliyle linç edilemez ve kanuni hakları gasp edilemez.
Kanunsuz suç olmaz… Kitlesel insan hakları kıyımları için sonradan suç uydurmalar ve fişlemelere dayalı keyfi linçlere, hangi ulvi gerekçe mazeret yapılırsa yapılsın karşıyım…
Yoksa suç varsa, ceza olmalıdır. Cemaat içinde veya dışında, hiç kimse hukukun üstünde değildir. Aynı şekilde AKP de derin yapılar da hukukun üstünde değildir…
Ne var ki, karşımızda iktidarı 17/25 Aralık soruşturmasından, ‘derin yapıları’ Ergenekon, Balyoz ve JİTEM soruşturmalarından kurtarmak için oluşturulan bir ‘’ahlaksız koalisyon’’ var.
Bu ‘koalisyonun’ masum insanlara ‘rövanş’ mantığı ile muhalefetin de hoşuna giden söylemler eşliğinde hukuk katliamları yapmasına, sebep ne olursa olsun hoşgörü ile bakamayız.
Masum bir insanın temel haklarının katledilmesi suçtur…
Cinayet kim işlerse işlesin, hangi gerekçe ile işlerse işlesin cinayettir!
***
Şimdi, iktidarın dümen suyunda seyreden muhalefetin başını iki elinin arasına alıp düşünmesi ve yanıt bulması gereken bazı temel sorular var.
– İktidarın hayali terör örgütü söylemlerine verilen destek, baltayı kendi ayaklarına vurmak ve rejimin ayaklarının altından sezdirmeden çekilmesi dışında bir amaca hizmet ediyor mu?
– İktidarın hukuksuzluklarına ve hukuksuz söylemlerine verilen destek, mağdur kitlelerin kendilerine oy vermesini sağlar mı? Yoksa sandıktan umutsuz şekilde bir kenara çekilip tepkilerini sandığa yansıtmalarını mı engeller?
Muhalefetin olanları anlaması için bir soruya daha cevap bulması gerek:
– Neden sadece CHP ve HDP’liler tutuklanıyor da, sadece savcılar onlara işlem yapıyor da, AKP’li tek bir isim hakkında görevden alınsa bile ihraç edilmiş olsa bile dava açılmıyor veya açılamıyor?
***
Kimse, ‘’ama Cemaat da zamanında bu iktidara destek vermişti…onlar da insan haklarına duyarlı değildi’’ gibi hukuksuzluklara desteğe kılıf aramasın…
İnsan hakları ve hukuk, bir karşılık beklenmeden, menfaat gözetilmeden hukukun üstünlüğü ve insan olmanın gereği olarak savunulur.
Cemaat zamanında bu hataları işlemiş bile olsa, bugün onlara yapılanlara göz göre sessiz kalmak, kitlesel insan hakları kıyımlarına bile bile arka çıkmak, onların hatalarını tekrarlamanın ötesinde suçun parçası olmaya eşdeğerdir.
***
Muhalefet, iktidarın hayali örgüt propagandasına destek vererek, aslında kendi varlığını inkar ediyor ve iktidarın kendilerine yaptığı sistematik operasyonlara katkı sağlıyor.
Efsunlanmış gibiler… İçerisinde kendilerinin de olduğu kaynayan bir kazanın altına sürekli odun taşımanın mantığı ve izahı olamaz…
[Erhan Başyurt] 19.12.2019 [TR724]
Tek bir silahlı eylemi olmayan, tek bir silahı olmayan, tek bir şiddet eylemi olmayan 562 bin insan hakkında ‘silahlı terör örgütü’nden yargı soruşturması yapıldı.
150 bin insan ‘silahlı terör örgütü’ ile ‘iltisaklı’ olmak suçlamasıyla işinden atıldı.
263 bin insan gözaltına alındı.
26 bini kadın 91 bin insan tutuklandı.
Halen, hayalet silahlı terör örgütü suçlamasıyla 27 bin insan hapis yatıyor.
850 bebek anneleriyle birlikte demir parmaklıkların ardında…
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⬇️
Kimse demiyor ki;
“91 bin silahlı terör örgütü üyesi tutuklandı ise, bunların neden tek bir eylemi yok?’’
Ellerinde silah değil, çakı değil bile yok! Başkalarının camına tek bir taş bile atmamışlar…
Efsunlanmış gibi, kitleler müthiş bir gayretle ateşe odun taşıma peşinde…
İktidar, ‘mankurtlaştırdığı’ bu geniş kitlelerin keyfini sürüyor.
Ekonomiyi batırıyor, yolsuzluk yapıyor, lüks içinde israfın zirvesinde yaşıyor.
Ülkeyi itibarsızlaştırdı, savaşı oyun sanıyor… Bir Suriye’ye bir Libya’ya doğru ülkeyi sürüklüyor…
Rejimi değiştirdi, Tek Adam Rejimi inşa etti…
Muhalefet de, ‘efsunlanmış’ kitleler de mutabakat içinde hiçbir şey olmuyormuş gibi iktidarın hayal söylemleri ile avunuyor…
***
İktidar, HDP’ye tarihin en büyük hukuksuz operasyonlarını yapıyor.
Şehirlere tanklarla müdahale ediyor, Kürtçe’yi yasaklıyor, HDP’li vekilleri ve partilileri tutukluyor, HDP’li seçilmiş başkanları görevden alıyor…
HDP’li vekiller halen, ‘FETÖ’cü polisler bu soruşturmayı yapmıştı’, ‘FETÖ’den tutuklanan askerler bu operasyonları’ yapmıştı gibi akla ziyan savunmalar peşindeler.
Oysa o dönem de şimdi de iktidar aynı…
O zaman da şimdi de emri veren, soruşturma ve operasyonları yürüten ve yönlendiren sivil iradeyi kimse suçlamıyor ya da suçlamaya cesaret edemiyor…
İktidarın hayali söylemlerine destek vererek, kendilerini kurtarmaya çalışıyorlar, ama beyhude çırpındıkça daha da batıyorlar…
İktidarın ekmeğine yağ sürüp, her türlü hukuksuzluğu icraya devam etmesi için yeni kredi açıyorlar.
İnsan hakları ve hukuk konusunda, bir mağdur olarak en çok hassas olması beklenen HDP bile böyleyse gerisini siz düşünün…
***
CHP çıkıyor, ‘FETÖ’nün siyasi ayağına operasyon neden yapılmadı?’ diyor.
İktidar cevap veriyor, ‘CHP, FETÖ’nün yuvası oldu…’
CHP liderinin danışmanları, CHP’li vekiller, CHP’li belediye başkanları tutuklanıyor.
AKP sözcüsü çıkıp, ‘Biz içimizdeki FETÖ’cüleri seçim süreçlerinde temizledik… AKP’den ayrılanlara bakın…’ diyor.
Ancak iş muhalefete gelince, destek verdikleri hayali örgüt ve söylemleri üzerinden, tutuklamalar yapılıyor.
CHP’li Genel Başkan Yardımcısı halen aynı telden çalıyor, ‘’Devlet başka türlü arınamazdı… İşkence yok…’’ diyor.
Muhalefetin ‘ağzındaki sakız’ hayali bir örgüt, muhalefeti yok etmek, sindirmek, susturmak ve AKP’nin değirmenine su taşımak için kullanılıyor.
Muhalefet efsunlanmış gibi iktidarın kitlesel insan hakları kıyımlarını, hayal edip gerçekleştiremedikleri kadro temizliğini tamamlansın diye, bumerang gibi gelip kendisini de biçtiğini gördüğü halde elleri çatlarcasına alkışlıyor.
***
Gezi Eylemleri nedeniyle haksız yere ‘darbe’ suçlamasıyla tutuklu Osman Kavala bile, hakkındaki AİHM kararını uygulamayan iktidara seslenirken, ‘’Hakkımdaki soruşturmaları FETÖ’den tutuklanan polisler yapmıştı…’’ diyebiliyor.
Düşünün iki yılı aşkın süredir keyfi şekilde özgürlüğünüzden alı konulmuşsunuz, AİHM tahliye edilmenizi talep ediyor, buna rağmen ‘esir’ veya ‘rehine’ olarak tutuluyorsunuz, ama iktidarı değil olmayan hayali silahlı terör örgütünü suçlayarak kurtulmayı umuyorsunuz…
Beyhude bir çaba değil de nedir?
***
Burada yanlış anlaşılmalara izin vermemek için bir not düşmek de fayda var…
15 Temmuz kanlı darbe girişimine (gerçek, komplo veya tiyatro fark etmeksizin) iştirak edenlerin tamamının ayrım gözetilmeden delil karartılmadan yargılanmasına, Cemaat içerisinde iddia edildiği gibi bu suça karışanlar veya başka eylemlerle hukuk dışına çıkanlar varsa onların da hukuk önünde hesap vermelerine destek veriyorum.
Yargılamalar öncesi ve sırasında masumiyet ve suçun şahsiliği ilkesinin işletilmesi, adil yargılama ve savunma hakkına saygı duyulması, uzun tutukluluk ile keyfi cezalandırmaya gidilmemesi ve yargının da suç uydurarak değil delillendirip kanuna uygun bağımsız karar vermesi gerektiğini savunuyorum.
Cemaat’e yöneltilen ‘’silahlı terör örgütü’’ iddiası ise, nereden bakarsanız bakın, yüzyılın yalanlarından ve hukuk katliamlarından birisidir…
Ne 15 Temmuz, ne de Cemaat’e yöneltilen ‘soru çaldılar’ tarzı suçlamalar, masumları da kapsayacak şekilde kitlesel kıyımların bir mazereti yapılamaz.
Masum insanlar, kadınlar, bebekler ‘’alnı secdeye değenleri kamudan başka türlü tasfiye edemezdik…’’ gibi hukuksuz amaçlar ve 28 Şubat’ın ‘’yeşil sermayeyi bitirmek…’’ gibi hukuksuz emelleri için yargı eliyle linç edilemez ve kanuni hakları gasp edilemez.
Kanunsuz suç olmaz… Kitlesel insan hakları kıyımları için sonradan suç uydurmalar ve fişlemelere dayalı keyfi linçlere, hangi ulvi gerekçe mazeret yapılırsa yapılsın karşıyım…
Yoksa suç varsa, ceza olmalıdır. Cemaat içinde veya dışında, hiç kimse hukukun üstünde değildir. Aynı şekilde AKP de derin yapılar da hukukun üstünde değildir…
Ne var ki, karşımızda iktidarı 17/25 Aralık soruşturmasından, ‘derin yapıları’ Ergenekon, Balyoz ve JİTEM soruşturmalarından kurtarmak için oluşturulan bir ‘’ahlaksız koalisyon’’ var.
Bu ‘koalisyonun’ masum insanlara ‘rövanş’ mantığı ile muhalefetin de hoşuna giden söylemler eşliğinde hukuk katliamları yapmasına, sebep ne olursa olsun hoşgörü ile bakamayız.
Masum bir insanın temel haklarının katledilmesi suçtur…
Cinayet kim işlerse işlesin, hangi gerekçe ile işlerse işlesin cinayettir!
***
Şimdi, iktidarın dümen suyunda seyreden muhalefetin başını iki elinin arasına alıp düşünmesi ve yanıt bulması gereken bazı temel sorular var.
– İktidarın hayali terör örgütü söylemlerine verilen destek, baltayı kendi ayaklarına vurmak ve rejimin ayaklarının altından sezdirmeden çekilmesi dışında bir amaca hizmet ediyor mu?
– İktidarın hukuksuzluklarına ve hukuksuz söylemlerine verilen destek, mağdur kitlelerin kendilerine oy vermesini sağlar mı? Yoksa sandıktan umutsuz şekilde bir kenara çekilip tepkilerini sandığa yansıtmalarını mı engeller?
Muhalefetin olanları anlaması için bir soruya daha cevap bulması gerek:
– Neden sadece CHP ve HDP’liler tutuklanıyor da, sadece savcılar onlara işlem yapıyor da, AKP’li tek bir isim hakkında görevden alınsa bile ihraç edilmiş olsa bile dava açılmıyor veya açılamıyor?
***
Kimse, ‘’ama Cemaat da zamanında bu iktidara destek vermişti…onlar da insan haklarına duyarlı değildi’’ gibi hukuksuzluklara desteğe kılıf aramasın…
İnsan hakları ve hukuk, bir karşılık beklenmeden, menfaat gözetilmeden hukukun üstünlüğü ve insan olmanın gereği olarak savunulur.
Cemaat zamanında bu hataları işlemiş bile olsa, bugün onlara yapılanlara göz göre sessiz kalmak, kitlesel insan hakları kıyımlarına bile bile arka çıkmak, onların hatalarını tekrarlamanın ötesinde suçun parçası olmaya eşdeğerdir.
***
Muhalefet, iktidarın hayali örgüt propagandasına destek vererek, aslında kendi varlığını inkar ediyor ve iktidarın kendilerine yaptığı sistematik operasyonlara katkı sağlıyor.
Efsunlanmış gibiler… İçerisinde kendilerinin de olduğu kaynayan bir kazanın altına sürekli odun taşımanın mantığı ve izahı olamaz…
[Erhan Başyurt] 19.12.2019 [TR724]
Uçurtma düşmanları [M.Nedim Hazar]
Minik Alper henüz 9 aylıkken annesiyle beraber hapse atıldı. Ve 5 yıla yakın hapishanede yaşadı. Hapishanede yaşayıp hapishanenin ne olduğunu bilememek tuhaf bir durum değil mi?
Alper öyleydi.
Çünkü başka dünyası yoktu ve hayatı mahpustan ibaret görüyordu. Hayvanları, bitkileri tanımıyordu. Hiç araba görmemişti mesela.
Minik Alper bir gün hapishanenin avlusunda tek başına oynarken gökyüzünde bir şey gördü. Garipti, rüzgâra inat sanki yukarı tırmanıyor ve uzun kuyruğu salınırken tuhaf bir tıslama sesi çıkarıyordu. Ürktü küçük çocuk ve koşarak hapishaneden içeri girdi. İçerde bir süredir dostluk kurduğu genç tutuklu Feride vardı. Feride’ye gördüğü şeyi sordu. Kuş gibi bir şeydi ama kuş değildi belli ki. Elinden tutup zorla avluya çıkardı genç kızı.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⬇️
Çıktıklarında hayal kırıklığı yaşadı, çünkü gökyüzünde uçan şey kaybolmuştu. Feride’ye tarif etti hayatında ilk kez gördüğü o nesneyi. Feride eline bir tebeşir parçası alıp hapishanenin avlusuna kocaman bir uçurtma çizdi.
Uçurtma o günden sonra Alper’in hayali oldu.
Bir süre sonra serbest kalan Feride Alper’e dışarıdan hapishanenin üstünde uçurtma uçuracağına dair söz verdi.
Ve öyle de yaptı…
Fakat hapishane müdürü binanın üzerinde uçan bu masum şeyin gizli mesajlar taşıyan bir aracı olduğuna inandı ve askerlere, ateş ederek uçurtmayı düşürme emri verdi.
Yazar Feride Çiçekoğlu’nun 12 Eylül döneminde yaşadığı gerçek olaylara dayanarak kaleme aldığı Uçurtmayı Vurmasınlar isimli hikaye kitabının gerçek boyutu böyle.
Daha sonra bu eser Yeşilçam’ın usta ismi Tunç Başaran tarafından filme alındı ve pek çok festivalde ödüle boğuldu.
Büyük usta Başaran, önceki gün 81 yaşında hayata veda etti.
Bir süre önce iktidarın medyası Başaran’a bir şekilde “Uçurtmayı Vurmasınlar politik film değildi” diyerek epey eleştiri almasına neden olsa da, Türk sinemasının en önemli yönetmenlerinden birini yitirdik.
Bugün kendisi de yönetmenlik yapan Alper, bir söyleşisinde hapishane anılarını anlatırken en çok canını yakan anlardan birinin simit yediği zamanlar olduğunu söylüyor. Meğer, hapishane ve emniyette Alper’in annesine işkence yapılırken, askerler küçük çocuğa simit ısmarlıyorlarmış.
Sadece bu durum bile geçmişin zalimlerinin bugünkülerden nispeten daha insaflı olduğunu gösteriyor. Bugün hapishanedeki masum insanların çocukları rehin tutulurken, bırakınız simit ısmarlamayı tam tersine “Annenin-babanın yerini söylemezsen seni yetiştirme yurduna göndeririz” diye tehdit ediyorlar.
Bugün Türkiye cezaevlerinde 703 bebek anneleriyle beraber çok ağır koşullar altında yaşamaya çalışıyor. 350’den fazla cezaevinde yaklaşık 17 bin kadın çile dolduruyor. Bu çocukların çoğu anne karnındayken cezaeviyle tanışmak zorunda kalanlar. Ve belki çoğu kişi farkında değil belki ama bu insanların çoğu insanlık dışı ortamlarda yaşamak zorunda. Su verilmiyor, ısıtılmıyor, kırılan camlar onarılmıyor, yemekleri yerde yemek zorunda kalıyorlar. 5 kişilik koğuşlarda onlarca kişi yaşamaya çabalıyor. İktidar yeni cezaevleri yapmakla övünüyor, gelecek yıl en az yirmi tane daha hizmete girmiş olacak ve bu yeni nesil cezaevleri o kadar insanlık dışı inşa edildi ki uçurtmalara bakacak bir avlusu bile yok.
Üstüne üstlük paranoyada, akıl dışılıkta tarihteki en psikolojisi bozuk iktidara taş çıkarak bir güruh var milletin tepesinde. Hani hapishanelerin üzerinde bir uçurtma görülse anında İHA’larla filan bombalanır emin olun…
Uçurtmaya, gökyüzüne, özgürlüğe düşman bir zihniyetin elinde inliyor memleket. Allah rahmet eylesin Tunç başaran, kalemine sağlık Feride Çiçekoğlu…
[M.Nedim Hazar] 19.12.2019 [TR724]
Alper öyleydi.
Çünkü başka dünyası yoktu ve hayatı mahpustan ibaret görüyordu. Hayvanları, bitkileri tanımıyordu. Hiç araba görmemişti mesela.
Minik Alper bir gün hapishanenin avlusunda tek başına oynarken gökyüzünde bir şey gördü. Garipti, rüzgâra inat sanki yukarı tırmanıyor ve uzun kuyruğu salınırken tuhaf bir tıslama sesi çıkarıyordu. Ürktü küçük çocuk ve koşarak hapishaneden içeri girdi. İçerde bir süredir dostluk kurduğu genç tutuklu Feride vardı. Feride’ye gördüğü şeyi sordu. Kuş gibi bir şeydi ama kuş değildi belli ki. Elinden tutup zorla avluya çıkardı genç kızı.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⬇️
Çıktıklarında hayal kırıklığı yaşadı, çünkü gökyüzünde uçan şey kaybolmuştu. Feride’ye tarif etti hayatında ilk kez gördüğü o nesneyi. Feride eline bir tebeşir parçası alıp hapishanenin avlusuna kocaman bir uçurtma çizdi.
Uçurtma o günden sonra Alper’in hayali oldu.
Bir süre sonra serbest kalan Feride Alper’e dışarıdan hapishanenin üstünde uçurtma uçuracağına dair söz verdi.
Ve öyle de yaptı…
Fakat hapishane müdürü binanın üzerinde uçan bu masum şeyin gizli mesajlar taşıyan bir aracı olduğuna inandı ve askerlere, ateş ederek uçurtmayı düşürme emri verdi.
Yazar Feride Çiçekoğlu’nun 12 Eylül döneminde yaşadığı gerçek olaylara dayanarak kaleme aldığı Uçurtmayı Vurmasınlar isimli hikaye kitabının gerçek boyutu böyle.
Daha sonra bu eser Yeşilçam’ın usta ismi Tunç Başaran tarafından filme alındı ve pek çok festivalde ödüle boğuldu.
Büyük usta Başaran, önceki gün 81 yaşında hayata veda etti.
Bir süre önce iktidarın medyası Başaran’a bir şekilde “Uçurtmayı Vurmasınlar politik film değildi” diyerek epey eleştiri almasına neden olsa da, Türk sinemasının en önemli yönetmenlerinden birini yitirdik.
Bugün kendisi de yönetmenlik yapan Alper, bir söyleşisinde hapishane anılarını anlatırken en çok canını yakan anlardan birinin simit yediği zamanlar olduğunu söylüyor. Meğer, hapishane ve emniyette Alper’in annesine işkence yapılırken, askerler küçük çocuğa simit ısmarlıyorlarmış.
Sadece bu durum bile geçmişin zalimlerinin bugünkülerden nispeten daha insaflı olduğunu gösteriyor. Bugün hapishanedeki masum insanların çocukları rehin tutulurken, bırakınız simit ısmarlamayı tam tersine “Annenin-babanın yerini söylemezsen seni yetiştirme yurduna göndeririz” diye tehdit ediyorlar.
Bugün Türkiye cezaevlerinde 703 bebek anneleriyle beraber çok ağır koşullar altında yaşamaya çalışıyor. 350’den fazla cezaevinde yaklaşık 17 bin kadın çile dolduruyor. Bu çocukların çoğu anne karnındayken cezaeviyle tanışmak zorunda kalanlar. Ve belki çoğu kişi farkında değil belki ama bu insanların çoğu insanlık dışı ortamlarda yaşamak zorunda. Su verilmiyor, ısıtılmıyor, kırılan camlar onarılmıyor, yemekleri yerde yemek zorunda kalıyorlar. 5 kişilik koğuşlarda onlarca kişi yaşamaya çabalıyor. İktidar yeni cezaevleri yapmakla övünüyor, gelecek yıl en az yirmi tane daha hizmete girmiş olacak ve bu yeni nesil cezaevleri o kadar insanlık dışı inşa edildi ki uçurtmalara bakacak bir avlusu bile yok.
Üstüne üstlük paranoyada, akıl dışılıkta tarihteki en psikolojisi bozuk iktidara taş çıkarak bir güruh var milletin tepesinde. Hani hapishanelerin üzerinde bir uçurtma görülse anında İHA’larla filan bombalanır emin olun…
Uçurtmaya, gökyüzüne, özgürlüğe düşman bir zihniyetin elinde inliyor memleket. Allah rahmet eylesin Tunç başaran, kalemine sağlık Feride Çiçekoğlu…
[M.Nedim Hazar] 19.12.2019 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
