Amerika Türkiye’yi bölgenin jandarması göreviyle oyalıyor. Türkiye’yi bölgede bırakarak Rusya’nın güçlenmesinin önüne geçmeyi planlıyor, aksi halde bölgede sadece Türkiye, İran ve Rusya olsaydı, kimse Türkiye’yi oyunun köşesine oturtmazdı.
BOLD – ABD’deki seçimle Ortadoğu’daki gelişmelerin değişeceğini belirten HDP Dış İlişkiler Komisyonu Eş Sözcüsü Hişyar Özsoy, “Türkiye’nin Suriye’de ve Irak’ta üsler kurması tamamen ittihatçı maceradır. Bu politikaların hem AKP’ye hem de Türkiye’ye ağır faturaları olacaktır” dedi.
Mezopotamya Ajansı’na konuşan Özsoy, Amerika’da yapılacak olan genel seçimlerle başta Suriye ve Libya olmak üzere Ortadoğu’da birçok şeyin değişeceğini söyledi. Özsoy, “Belki çok köklü alt üst değişikler olmayacak. Ama kesinlikle Erdoğan’ın lehine değişikler olmayacak” dedi.
ABD’deki seçimlerle beraber birçok seçeneğin gelişeceğine işaret eden Özsoy, seçimi ABD eski Başkan Yardımcısı Joe Biden’in kazanması durumunda Kürtler lehine birçok olumlu sonuçların doğacağını kaydetti. Özsoy, “ABD Başkanı Donald John Trump’ın gidişi durumda hem Türkiye’ye hem de Erdoğan’a yaptırımlar gündeme gelebilir. Belki de Suriye’de asker varlıklarını güçlendirebilirler. Bir sürü seçenek gündeme gelecek. Tabi Erdoğan ‘dostum Trump’ dediği bir arkadaşını kaybedebilir. Kürtlerin de üzerinde yapmış olduğu siyaset zemini önemli oranda değişecektir. Çünkü Biden’in Güney Kürdistan ile şahsi ilişkileri vardı. Trump’tan sonra bölgedeki asıl var olan kurumlar, daha inisiyatifli davranacaklardır. Çünkü Trump bölgeden anlamayan tüccar düşünceli bir kişi. Yani bölgede çok şey değişebilir” ifadelerini kullandı.
BİR KOYUP ÜÇ ALMA HAYAL
Ortadoğu’da politikalarını “fetih” olarak nitelendirdiği Türkiye’nin bunu Suriye’de hayata geçirdiğini ifade eden Özsoy, “Türkiye her ne kadar Suriye’de bazı noktaları işgal etmişse de aslında tam bir iflası yaşıyor. Suriye’de rejim değişikliğinin olmayacağını herkes biliyor. Ona rağmen Türkiye Suriye’deki savaş için birçok yatırım yaptı ama karşılığında hiçbir şey alamadı. Aslında Türkiye Serêkaniyê ve Efrîn’de sadece Kürtlerin kazanımlarını geriletmek istiyor. Türkiye Suriye’de birtakım tavizler verip Libya’da bir takım pozisyon tutmaya gidebilir. NATO dahil birçok güç Suriye ve Libya’ya girip büyük silahlarla yatırımlar yaptılar ama iflas edip çıkmak zorunda kalmışlardır. Türkiye buralara girip ‘Ben bir koyup üç alabilirim’ diyorsa yanılıyor ve bugüne kadar kimse bir koyup üç almamıştır. Amerika’nın 1991 yılındaki Körfez Savaşı’nı biliyoruz. Amerika Irak’ta 20-30 yıl kaldı, hatta 2003 yılında da tekrar girip yüz binlerce asker yığdı ve 4 trilyon dolar harcadı ama iflas etti. Türkiye’nin Suriye’de ve Irak’ta üsler kurması tamamen ittihatçı maceradır. Bu politikaların hem AKP’ye hem de Türkiye’ye ağır faturaları olacaktır” diye konuştu.
ABD TÜRKİYE’Yİ JANDARMA YAPIYOR
Amerika’nın bölgedeki politikalarının çok değişken olduğunu ve ona rağmen denge politikası yürüttüğünü dile getiren Özsoy, Batılı güçlerin ve Amerika’nın özellikle Türkiye’yi “bölgenin jandarması” göreviyle oyaladığını söyledi. Özsoy, NATO ülkesi olmasından kaynaklı Amerika’nın Türkiye’yi bölgede bırakarak Rusya’nın güçlenmesinin önüne geçmeyi planladığına dikkat çekerek, “Aksi halde bölgede sadece Türkiye, İran ve Rusya olsaydı, kimse Türkiye’yi oyunun köşesine oturtmazdı. NATO ve batılı güçler bölgeden çekilirken, Türkiye’ye jandarma görevi veriyor” diye belirtti.
PARTİLER TEK TEK BÖLÜNÜYOR
Türkiye’nin darbe girişimi sonrası ilan ettiği OHAL ile güç toparladığını ve Kürtlere savaş açarak kazanımlarını hedeflediğini dile getiren Özsoy, “Son 5 yıldır tüm politikası Rojava’yı boğmak ve Kürtleri boğmak oldu. MHP, Mehmet Ağar ve Perinçek ile kurulan bu faşist ittifakın amacı da buydu zaten. Ama başaramadılar. Çünkü Kürtlerin direniş geleneği buna izin vermedi. Kürtleri boğacağız diye kendileri paramparça oldu. Görüyorsunuz; MHP ikiye, AKP iktidardayken üçe bölündü derken, şimdi CHP ikiye bölünecek. Neden bölündüler, çünkü sorunları çözmediklerinden dolayı. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ideolojisi, Kürtlerin bütün kazanımlarına dönük düşmanlık olmuştur. Bunu sosyolojik bir tespit olarak ortaya koyuyorum. Bugün bu faşist zihniyette aynen böyle düşünüyor” değerlendirmesinde bulundu.
[Bold Medya] 10.8.2020
Hasta tutuklu Fırat Mercan’ın böbreklerinde hasar oluştu ameliyat kararı verildi
Dört gün önce Silivri Cezaevi’nin içindeki hastaneye götürülen kronik böbrek hastası Fırat Mercan’a doktor ameliyat dedi. Mercan hapse girdiğinde 5 ay yerde yatmak zorunda kalmıştı.
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – 6 Ağustos 2020’de Silivri Cezaevi’nin içindeki hastaneye götürülen kronik böbrek hastası Fırat Mercan’a doktor, “Taşlar artık böbreğine zarar vermeye başlamış. Ameliyat olman gerekiyor.” dedi. Bu hafta içinde heyete tekrar görünecek olan Mercan’ın ameliyat olup olmayacağına heyetin vereceği rapora göre karar verilecek.
Eşinin sağlık durumundan endişelenen ve Bold Medya’ya konuşan Zeynep Mercan, “Eşim böbrek hastası olduğu için 3 ayda bir kontrolü var. O yüzden hastaneye götürmüşler. Ameliyat demiş doktor. Aslında kendisi de biz de ihmal olmadan ameliyat olmasını istiyoruz ama virüsten dolayı korkuyoruz.” dedi.
“AMELİYAT SONRASI İÇİN ENDİŞELİYİZ”
Cezaevlerindeki hastalar koronavirüs salgınından sonra başlayan karantina uygulaması nedeniyle 6 aydır hastaneye gitmek istemiyor. Dönüşte 14 gün tek başına kalmak istemiyorlar. Ameliyat olduktan sonra eşi için de endişelendiklerini ifade eden Zeynep Mercan, “Hastanede kaç gün yatacak, sonra tekrar cezaevine götürecekler. 14 gün karantinaya alınacak. Bakımı nasıl olacak bilmiyoruz. Korkuyoruz. Gerçekten arada kaldık. Hapiste ameliyat olmasa daha mı iyi olur diye aile içinde konuşuyoruz. Biz gerçekten çaresiziz vakit kaybetmeden olsun istiyoruz ama bu virüs koşullarında ve sonrası bakımı için endişeliyiz.” ifadelerini kullandı.
KOĞUŞTA 5 AY YERDE YATMAK ZORUNDA KALDI
Ekim 2019’da hapse giren Fırat Mercan ilk dönemde ranza olmadığı için 5 ay yerde yatmak zorunda kaldı. Bu süreçte sancıları arttı ve yaklaşık bir yılda yeniden ameliyat olacak duruma geldi. Eşinin 2016 yılında böbreklerinden yine ameliyat olduğunu belirten Zeynep Mercan şöyle devam etti:
“O zaman böbreğine stent takıldı. 3 ay kaldı, sonra aldılar. Ameliyat sonrası 15 gün yattı hastanede. Taşlar çok sık enfeksiyon yapıyor. Ameliyatta sonda takılıyor, affedersiniz ondan da enfeksiyon olmuş olabilir. Eşim sık sık antibiyotik kullanırdı. Böbrek ameliyatı ve sonrası steril bakım olması gerekiyor çünkü herkes bilir çok özür dileyerek söylüyorum, ameliyat sonrası sık idrara çıkıyor, böbrek hastaları iyi bilir. Eşim 35 kişilik koğuşta kalıyor. Zaten şu an cezaevleri kalabalık WC’leri kaç kişi kullanmak zorunda kalıyor.”
DOSYASI İSTİNAF AŞAMASINDA
Biyoloji öğretmeni Fırat Mercan, kapatılan Bilecik Anafen Dershanesinde hem müdürlük hem öğretmenlik yapıyordu. Cemaat soruşturmaları kapsamında Ekim 2019’da tutuklandı. 5 yıl dershanede çalıştığı, Bank Asya’ya para yatırdığı ve Bylock kullandığı için Bilecik Ağır Ceza Mahkemesi tarafından Temmuz 2019’da 9 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Mercan’ın dosyası İstinaf Mahkemesi aşamasında.
[Bold Medya] 10.8.2020
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – 6 Ağustos 2020’de Silivri Cezaevi’nin içindeki hastaneye götürülen kronik böbrek hastası Fırat Mercan’a doktor, “Taşlar artık böbreğine zarar vermeye başlamış. Ameliyat olman gerekiyor.” dedi. Bu hafta içinde heyete tekrar görünecek olan Mercan’ın ameliyat olup olmayacağına heyetin vereceği rapora göre karar verilecek.
Eşinin sağlık durumundan endişelenen ve Bold Medya’ya konuşan Zeynep Mercan, “Eşim böbrek hastası olduğu için 3 ayda bir kontrolü var. O yüzden hastaneye götürmüşler. Ameliyat demiş doktor. Aslında kendisi de biz de ihmal olmadan ameliyat olmasını istiyoruz ama virüsten dolayı korkuyoruz.” dedi.
“AMELİYAT SONRASI İÇİN ENDİŞELİYİZ”
Cezaevlerindeki hastalar koronavirüs salgınından sonra başlayan karantina uygulaması nedeniyle 6 aydır hastaneye gitmek istemiyor. Dönüşte 14 gün tek başına kalmak istemiyorlar. Ameliyat olduktan sonra eşi için de endişelendiklerini ifade eden Zeynep Mercan, “Hastanede kaç gün yatacak, sonra tekrar cezaevine götürecekler. 14 gün karantinaya alınacak. Bakımı nasıl olacak bilmiyoruz. Korkuyoruz. Gerçekten arada kaldık. Hapiste ameliyat olmasa daha mı iyi olur diye aile içinde konuşuyoruz. Biz gerçekten çaresiziz vakit kaybetmeden olsun istiyoruz ama bu virüs koşullarında ve sonrası bakımı için endişeliyiz.” ifadelerini kullandı.
KOĞUŞTA 5 AY YERDE YATMAK ZORUNDA KALDI
Ekim 2019’da hapse giren Fırat Mercan ilk dönemde ranza olmadığı için 5 ay yerde yatmak zorunda kaldı. Bu süreçte sancıları arttı ve yaklaşık bir yılda yeniden ameliyat olacak duruma geldi. Eşinin 2016 yılında böbreklerinden yine ameliyat olduğunu belirten Zeynep Mercan şöyle devam etti:
“O zaman böbreğine stent takıldı. 3 ay kaldı, sonra aldılar. Ameliyat sonrası 15 gün yattı hastanede. Taşlar çok sık enfeksiyon yapıyor. Ameliyatta sonda takılıyor, affedersiniz ondan da enfeksiyon olmuş olabilir. Eşim sık sık antibiyotik kullanırdı. Böbrek ameliyatı ve sonrası steril bakım olması gerekiyor çünkü herkes bilir çok özür dileyerek söylüyorum, ameliyat sonrası sık idrara çıkıyor, böbrek hastaları iyi bilir. Eşim 35 kişilik koğuşta kalıyor. Zaten şu an cezaevleri kalabalık WC’leri kaç kişi kullanmak zorunda kalıyor.”
DOSYASI İSTİNAF AŞAMASINDA
Biyoloji öğretmeni Fırat Mercan, kapatılan Bilecik Anafen Dershanesinde hem müdürlük hem öğretmenlik yapıyordu. Cemaat soruşturmaları kapsamında Ekim 2019’da tutuklandı. 5 yıl dershanede çalıştığı, Bank Asya’ya para yatırdığı ve Bylock kullandığı için Bilecik Ağır Ceza Mahkemesi tarafından Temmuz 2019’da 9 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Mercan’ın dosyası İstinaf Mahkemesi aşamasında.
[Bold Medya] 10.8.2020
BİR YUDUM HUZUR (2)
Herkul | 09/08/2020. | HERKUL NAGME
Görüntüyü indirmek için TIKLAYINIZ
M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bugünkü hasbihalinden bir bölüm…
(Not: Sohbet maksadıyla oturulmamıştı ama söz açılınca umumu ilgilendiren kısımları dostlarımızla da paylaşmak istedik.)
[http://herkul.org] 9.8.2020
Görüntüyü indirmek için TIKLAYINIZ
M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bugünkü hasbihalinden bir bölüm…
(Not: Sohbet maksadıyla oturulmamıştı ama söz açılınca umumu ilgilendiren kısımları dostlarımızla da paylaşmak istedik.)
[http://herkul.org] 9.8.2020
Türkiye’ye karşı koalisyon mu oluşuyor?
Ali Dinçer ve Cumali Önal, Doğu Akdeniz’de yaşanan gelişmelere #MERCEK tutuyor. Programda akıllardaki şu sorulara cevap verildi:
10.8.2020 [TR724]
- Mısır-Yunanistan anlaşması ne anlama geliyor? (Türkiye-Libya anlaşmasına karşı bir hamle mi?)
- Körfez ülkelerinden de Kıbrıs ve Yunanistan’la üst düzey temaslar oldu aynı dönemde. Türkiye’ye karşı bir koalisyon mu oluşuyor?
- Türkiye Girit’e yakın bölgede devam ettiği ve Almanya’nın talebiyle askıya aldığı sondaj çalışmalarını anlaşmadan sonra devam ettireceğini açıkladı. Bölgede askeri bir tırmanma tehlikesi var mı?
- Türkiye’de yaşanan kur krizi ve artan ekonomik sıkıntılar ışığında, AKP hükümetinin gerek Libya’da gerek Doğu Akdeniz’de potansiyel bir döviz kaynağı arayışı mı var?
10.8.2020 [TR724]
Selman babasına kavuştu
Beyin kanseri 6 yaşındaki Selman Çalışkan sonunda babasına kavuştu. Selman için doktorlar, ‘artık yapacak bir şey yok’ derken son günlerini babasıyla birlikte geçirme isteği ise bir türlü gerçekleştirilmiyordu.
Aktivist Natali Avazyan’ın girişimleri ile cezaevinde çıkan baba, tutuklu KHK’lı öğretmen Rasim Çalışkan oğluna gecenin ilerleyen saatlerinde kavuştu.
Avazyan bu anı, “Şuraya Mutluluğun Fotoğragını bırakayım. Salman Babasıyla…
Tanrım teşekkür ederim ,beni aracı olarak kullandığın için.” ifadeleriyle paylaştı.
Daha önce yetkililere seslenen anne Emine Çalışkan ise “Selmanım babasını istiyor. Artık zamanı kalmadı. Daha neyi bekliyorsunuz. Son bir kez sarılmasın mı?” demişti.
Anne Çalışkan’ın istediği ise 1. derece yakını hasta olan tutukluların cezasının ertelenmesine dair kanunun uygulanması.
Haziran 2019’da beyin kanseri teşhis konulan Selman Çalışkan, bir yıldır İzmir Tepecik Hastanesinde tedavi görüyordu. 38 aydır Manisa T Tipi Kapalı Cezaevinde kalan baba Rasim Çalışkan, hastalık sürecinde Selman’ı bir kez 5 Ağustos 2019’da görebildi ve yanında sadece 4 saat kalabilmişti.
10.8.2020 [TR724]
Aktivist Natali Avazyan’ın girişimleri ile cezaevinde çıkan baba, tutuklu KHK’lı öğretmen Rasim Çalışkan oğluna gecenin ilerleyen saatlerinde kavuştu.
Avazyan bu anı, “Şuraya Mutluluğun Fotoğragını bırakayım. Salman Babasıyla…
Tanrım teşekkür ederim ,beni aracı olarak kullandığın için.” ifadeleriyle paylaştı.
Daha önce yetkililere seslenen anne Emine Çalışkan ise “Selmanım babasını istiyor. Artık zamanı kalmadı. Daha neyi bekliyorsunuz. Son bir kez sarılmasın mı?” demişti.
Anne Çalışkan’ın istediği ise 1. derece yakını hasta olan tutukluların cezasının ertelenmesine dair kanunun uygulanması.
Haziran 2019’da beyin kanseri teşhis konulan Selman Çalışkan, bir yıldır İzmir Tepecik Hastanesinde tedavi görüyordu. 38 aydır Manisa T Tipi Kapalı Cezaevinde kalan baba Rasim Çalışkan, hastalık sürecinde Selman’ı bir kez 5 Ağustos 2019’da görebildi ve yanında sadece 4 saat kalabilmişti.
10.8.2020 [TR724]
Turizm de dip yaptı! [Yusuf Dereli]
Türkiye, geçtiğimiz hafta yaşanan ‘kur’ şokunun nedenlerini sorguluyor. Kurdaki yükselmenin temel sebebinin ‘kötü yönetim’ olduğu konusunda bütün ekonomistler hem fikir. Erdoğan’ın ‘faiz’ takıntısı TL’ye olan talebi düşürdü. AKP rejiminin, kuru tutmak için MB’nın rezervlerini eritmesi de hiç bir işe yaramadı. Dolar 7,35’i, Euro 8,70’i aştı. Altın tarihi rekorları ardı ardına kırdı. Politika faiz oranı acilen enflasyonun üzerine çıkartılmazsa kurdaki artışın durması mümkün gözükmüyor.
Salgın nedeniyle turizm sektöründe yaşanan kriz de kurun yükselmesine neden olan sebeplerden biri olarak gösteriliyor. 2019 yılının ilk 6 ayında 21 milyon 151 bin ziyaretçi ağırlayan Türkiye’nin toplam turizm geliri yaklaşık 12,5 milyar dolardı. Kültür ve Turizm Bakanlığı 2020 yılı Haziran ayı ziyaretçi verilerini geçtiğimiz günlerde açıkladı. Haziran ayında Türkiye’yi ziyaret eden yabancı sayısı geçtiğimiz yılın aynı ayına göre yüzde 95,96 azalarak, 214 bin 768 olarak kayıtlara geçti.
Geçtiğimiz yıl sadece haziran ayında gelen turist sayısı 5,3 milyondu. Bu yılın ilk 6 ayında gelen turist sayısı ise 5 milyon 7 bin! Elde edilen toplam gelir miktarı 4,5 milyar dolar civarında. İlk 6 aydaki kayıp 8 milyar dolardan fazla. Söz konusu kaybın yıl sonuna kadar 22-23 milyar doları bulacağı tahmin ediliyor.
Türkiye, gelecek yıla kadar vadesi gelen yaklaşık 170 milyar dolarlık dış borcunu çevirmek zorunda. Ülkenin en önemli döviz girdisini, turizm ve ihracat kalemleri oluşturuyor. Salgın sebebiyle turizm gelirleri neredeyse tamamen durmuş durumda. Düşen turizm gelirleri cari açığın da yükselmesine neden oluyor. Türkiye’nin cari işlemler hesabı, mayısta 3 milyar 764 milyon dolar açık verirken, 12 aylık cari açık 8 milyar 244 milyon dolar oldu.
Türkiye’nin turizm geliri, 2019’da 34 milyar 520 milyon 332 bin dolar olarak kayıtlara geçti. Geçtiğimiz yıl toplamda ağırlanan turist sayısı 51,7 milyon. Yine geçtiğimiz yıl ilk 6 ay da 21,5 milyon turist ağırladı ülke. İlk 6 ayda elde edilen gelir miktarı ise 12,5 milyar dolar olarak açıklanmıştı. Ancak ilk vakanın 10 Mart’ta görüldüğü Türkiye’de turizm sektörü neredeyse durma noktasına geldi.
AZALMA YÜZDE 98’E YAKIN
Geçtiğimiz yıl Mayıs ve Haziran aylarında toplam 9,3 milyondan fazla turist geldi… Bu yıl aynı dönemde (mayıs ve haziran) gelen turist sayısı ise resmi rakamlara göre 245 bin bile değil. Kayıp oranı yüzde 98 civarında. Dolayısıyla turizm gelirleri de dip yapmış durumda. Geçtiğimiz yılın ilk 6 ayında 12,5 milyar dolar turizm geliri elde eden Türkiye’ye, bu yıl aynı dönemde 4,5 civarında döviz girdisi oldu.
HEDEF 40 MİLYAR DOLARDI!
Ancak pandeminin etkisi Temmuz ve Ağustos verilerinde daha belirgin olarak görülecek. Dolayısıyla geçtiğimiz yıl yaklaşık 52 milyon turist ağırlayarak, 34,5 milyar dolar geler elde eden Türkiye’nin bu yıl en iyi ihtimalle 25 milyon turist ağırlaması bile başarı olarak gösteriliyor. Geçtiğimiz yılın ikinci yarısındaki turizm geliri 22 milyar dolardı. Bu yıl en iyi ihtimalle rakam 4-5 milyar doları ancak bulabilir. Dolayısıyla geçtiğimiz yıl 34,5 milyar dolar olan turizm gelirinin bu yıl 10-12 milyar dolar bandında kalacağı tahmin ediliyor. Birleşmiş Milletler Dünya Turizm Örgütü (UNWTO), geçtiğimiz haftalarda yaptığı açıklamada, uluslararası turizm faaliyetlerinin yılın genelinde yüzde 60 ile 80 arasında azalacağını açıklamıştı.
[Yusuf Dereli] 10.8.2020 [TR724]
Salgın nedeniyle turizm sektöründe yaşanan kriz de kurun yükselmesine neden olan sebeplerden biri olarak gösteriliyor. 2019 yılının ilk 6 ayında 21 milyon 151 bin ziyaretçi ağırlayan Türkiye’nin toplam turizm geliri yaklaşık 12,5 milyar dolardı. Kültür ve Turizm Bakanlığı 2020 yılı Haziran ayı ziyaretçi verilerini geçtiğimiz günlerde açıkladı. Haziran ayında Türkiye’yi ziyaret eden yabancı sayısı geçtiğimiz yılın aynı ayına göre yüzde 95,96 azalarak, 214 bin 768 olarak kayıtlara geçti.
Geçtiğimiz yıl sadece haziran ayında gelen turist sayısı 5,3 milyondu. Bu yılın ilk 6 ayında gelen turist sayısı ise 5 milyon 7 bin! Elde edilen toplam gelir miktarı 4,5 milyar dolar civarında. İlk 6 aydaki kayıp 8 milyar dolardan fazla. Söz konusu kaybın yıl sonuna kadar 22-23 milyar doları bulacağı tahmin ediliyor.
Türkiye, gelecek yıla kadar vadesi gelen yaklaşık 170 milyar dolarlık dış borcunu çevirmek zorunda. Ülkenin en önemli döviz girdisini, turizm ve ihracat kalemleri oluşturuyor. Salgın sebebiyle turizm gelirleri neredeyse tamamen durmuş durumda. Düşen turizm gelirleri cari açığın da yükselmesine neden oluyor. Türkiye’nin cari işlemler hesabı, mayısta 3 milyar 764 milyon dolar açık verirken, 12 aylık cari açık 8 milyar 244 milyon dolar oldu.
Türkiye’nin turizm geliri, 2019’da 34 milyar 520 milyon 332 bin dolar olarak kayıtlara geçti. Geçtiğimiz yıl toplamda ağırlanan turist sayısı 51,7 milyon. Yine geçtiğimiz yıl ilk 6 ay da 21,5 milyon turist ağırladı ülke. İlk 6 ayda elde edilen gelir miktarı ise 12,5 milyar dolar olarak açıklanmıştı. Ancak ilk vakanın 10 Mart’ta görüldüğü Türkiye’de turizm sektörü neredeyse durma noktasına geldi.
AZALMA YÜZDE 98’E YAKIN
Geçtiğimiz yıl Mayıs ve Haziran aylarında toplam 9,3 milyondan fazla turist geldi… Bu yıl aynı dönemde (mayıs ve haziran) gelen turist sayısı ise resmi rakamlara göre 245 bin bile değil. Kayıp oranı yüzde 98 civarında. Dolayısıyla turizm gelirleri de dip yapmış durumda. Geçtiğimiz yılın ilk 6 ayında 12,5 milyar dolar turizm geliri elde eden Türkiye’ye, bu yıl aynı dönemde 4,5 civarında döviz girdisi oldu.
HEDEF 40 MİLYAR DOLARDI!
Ancak pandeminin etkisi Temmuz ve Ağustos verilerinde daha belirgin olarak görülecek. Dolayısıyla geçtiğimiz yıl yaklaşık 52 milyon turist ağırlayarak, 34,5 milyar dolar geler elde eden Türkiye’nin bu yıl en iyi ihtimalle 25 milyon turist ağırlaması bile başarı olarak gösteriliyor. Geçtiğimiz yılın ikinci yarısındaki turizm geliri 22 milyar dolardı. Bu yıl en iyi ihtimalle rakam 4-5 milyar doları ancak bulabilir. Dolayısıyla geçtiğimiz yıl 34,5 milyar dolar olan turizm gelirinin bu yıl 10-12 milyar dolar bandında kalacağı tahmin ediliyor. Birleşmiş Milletler Dünya Turizm Örgütü (UNWTO), geçtiğimiz haftalarda yaptığı açıklamada, uluslararası turizm faaliyetlerinin yılın genelinde yüzde 60 ile 80 arasında azalacağını açıklamıştı.
[Yusuf Dereli] 10.8.2020 [TR724]
Çizmek deyince [Yusuf Ziya Ünal]
Merak ediyorum, içinizde bana benzeyen var mı? Bendeniz sahaflardan aldığım yahut arkadaşlarımın ödünç verdiği kitapların altı çizilmişse bundan mutluluk duyarım. Benden evvelki okurunun önemli bulduğu yerlerle kendiminkileri karşılaştırır, kitap içinde ikinci bir kitabı takip etme zevki tadarım.
Kitaplarımın çoğunun altı otoban şeritleri gibidir. Üniversite yıllarımda, altını çizdiğim yerleri müstakil bir deftere geçirme teşebbüsüm olmuştu. Yazık ki o çabam, iki üç kitaptan aktardığım, on beş yirmi sayfayı geçememişti. Şimdilerde hangi yangında kül olduğunu yahut hangi dağın başına attığımı kestiremediğim, o büyük boy kareli defteri uzun seneler sakladım, ara sıra alıntılarıma göz atıp gülümsedim. Böylesi bir iş şimdilerde bana pek makul görünmüyor ama hatırası güzel.
Bugünlerde bazı kitapları tekrar okuyor ve okuduklarımı ne kadar hatırlıyorum, bu kitaptan bana neler kalmış diye kendimi test ediyorum. Epey zevkli bir tecrübe olduğunu söyleyebilirim. Şunu farkettim; aklımda kalan yerlerin hemen hepsi, yıllar önceki ilk okumamda altını çizdiğim yerler. Bu yerler can alıcı olduğu için mi aklımda kalmış, yoksa altını çizdiğim için mi bilemiyorum.
Akademik ve meslekî kitapların altı illa çizilmeliymiş gibi geliyor bana. Çizmediğim zaman anladığımı anlamıyorum. Buna karşın çok önemsediğim ve iki defadan fazla okuduğum kitaplara kalemi hiç değdirmiyorum. Önceki okumalarımdan bu eserlerin kemale erdiğini anlıyor ve kendimi onların akıntısına teslim etmeye gönüllü oluyor, aramıza kalem sokmuyorum. Biliyorum ki hangi cümlesinin altını çizsem ötekilerine haksızlık edeceğim.
ZAMAN ZAMAN İSYAN EDİYORUM…
Şiirlerin altını çizmeye genelde kıyamam. Bu yüzden çok beğendiğim mısraların yanına küçük birer nokta kondurmakla iktifa ederim. Yalnız Mesnevi’yi okuyuşumda bu dediğime riayet edemedim, kitabın altını çizik çizik ettim. Güzelim ciltli Mesnevim epey yıprandı ya, feda olsun.
Eskiden roman ve öykülerden beğendiğim tasvir ve benzetmelerin, yeni duyduğum deyim ve atasözlerinin altını çizerdim. Fakat çizmenin okumayı yavaşlatmasından hoşlanmıyorum. Üstelik insanı elinde kalemle ve oturur vaziyette bulunmaya zorluyor. Oysa uzun okumalarda bunlar kolay değil. Çeşitli vaziyetlerde yatarken, bir araçla yolculuk yaparken hatta yürürken okumak gerekebiliyor. Ben ki bisiklet üzerinde kitap okumuş adamım!
Bu gibi sebeplerden ötürü zaman zaman bu çizme işine isyan edip kalemi bir kenara bıraktığım oluyor. Fakat daha birkaç sayfa ilerlemeden onu yeniden parmaklarımın arasında buluyorum.
ÇİZMEK İYİDİR GÜZELDİR
Ancak bugün bir şey oldu; çizme aleyhinde, rahata düşkün yanıma yandaş bir tez buldum. Çizmek iyidir, güzeldir, hoştur amma insanı tembelliğe alıştırıyor. Okurun o an üzerinde düşünüp kavraması veya kavga etmesi gereken meseleyi erteletiyor. Nasıl olsa altını çizdin, sonra düşünürsün rahatlığına itiyor onu. Şimdi sayfalarda ilerlemeye odaklan, kitabı bir an evvel bitir diyor ona. Hâlbuki metin üzerine düşünme, yazarla didişme, sıcağı sıcağına yapılması gereken bir ameliyedir. Ertelenince kıvamı kaçıyor, soğuyor. Bayat malzemelerle de fikir üretmek kolay olmuyor.
Siz düşüncelerin bir süre askıda kalmasının onları bayatlatmak bir yana, süzerek çerinden çöpünden ayırmaya yaradığını ileri sürerek rahat yanımın bu tezine kulak asmazsanız, anlayışla karşılarım. Zira bendeniz de bilirim ki kitap ile kalem; Âdem ile Havva, Leyla ile Mecnun, çay ile şeker, et ile tırnak gibidir. İsteseniz de bunları ayıramazsınız.
Şunu da bilirim ki, kalemin sadece çizmek için kullanılması ona yapılmış bir haksızlıktır. O, harf ve kelimelerden cümle bahçeleri örmek, paragraf caddeleri açmak, yazı şehirleri kurmak ister. Fosforlu kalemlere pek yüz vermeyişim bu yüzdendir. İnce uçlu renkli kalemlere sözüm yok, onlara eyvallah. Ama kalın uçlu fosforlu kalemler sadece çizmek içindir. Üstelik satırların altını değil, üstünü çizer! Sanırım hiçbir yazar da üstünün çizilmesini istemez. Sınav çalışırken işe yarar olduklarına itirazım yok, benim de çok kahrımı çektiler var olsunlar. Lâkin yazmaya, hele uzun uzun yazmaya gelmezler. Hâlbuki kalemin asıl vazifesi yazmaktır. Kuş uçtukça, at koştukça, su aktıkça mutlu olur; kalemi mutlu eden şey de yazmaktır.
[Yusuf Ziya Ünal] 10.8.2020 [TR724]
Kitaplarımın çoğunun altı otoban şeritleri gibidir. Üniversite yıllarımda, altını çizdiğim yerleri müstakil bir deftere geçirme teşebbüsüm olmuştu. Yazık ki o çabam, iki üç kitaptan aktardığım, on beş yirmi sayfayı geçememişti. Şimdilerde hangi yangında kül olduğunu yahut hangi dağın başına attığımı kestiremediğim, o büyük boy kareli defteri uzun seneler sakladım, ara sıra alıntılarıma göz atıp gülümsedim. Böylesi bir iş şimdilerde bana pek makul görünmüyor ama hatırası güzel.
Bugünlerde bazı kitapları tekrar okuyor ve okuduklarımı ne kadar hatırlıyorum, bu kitaptan bana neler kalmış diye kendimi test ediyorum. Epey zevkli bir tecrübe olduğunu söyleyebilirim. Şunu farkettim; aklımda kalan yerlerin hemen hepsi, yıllar önceki ilk okumamda altını çizdiğim yerler. Bu yerler can alıcı olduğu için mi aklımda kalmış, yoksa altını çizdiğim için mi bilemiyorum.
Akademik ve meslekî kitapların altı illa çizilmeliymiş gibi geliyor bana. Çizmediğim zaman anladığımı anlamıyorum. Buna karşın çok önemsediğim ve iki defadan fazla okuduğum kitaplara kalemi hiç değdirmiyorum. Önceki okumalarımdan bu eserlerin kemale erdiğini anlıyor ve kendimi onların akıntısına teslim etmeye gönüllü oluyor, aramıza kalem sokmuyorum. Biliyorum ki hangi cümlesinin altını çizsem ötekilerine haksızlık edeceğim.
ZAMAN ZAMAN İSYAN EDİYORUM…
Şiirlerin altını çizmeye genelde kıyamam. Bu yüzden çok beğendiğim mısraların yanına küçük birer nokta kondurmakla iktifa ederim. Yalnız Mesnevi’yi okuyuşumda bu dediğime riayet edemedim, kitabın altını çizik çizik ettim. Güzelim ciltli Mesnevim epey yıprandı ya, feda olsun.
Eskiden roman ve öykülerden beğendiğim tasvir ve benzetmelerin, yeni duyduğum deyim ve atasözlerinin altını çizerdim. Fakat çizmenin okumayı yavaşlatmasından hoşlanmıyorum. Üstelik insanı elinde kalemle ve oturur vaziyette bulunmaya zorluyor. Oysa uzun okumalarda bunlar kolay değil. Çeşitli vaziyetlerde yatarken, bir araçla yolculuk yaparken hatta yürürken okumak gerekebiliyor. Ben ki bisiklet üzerinde kitap okumuş adamım!
Bu gibi sebeplerden ötürü zaman zaman bu çizme işine isyan edip kalemi bir kenara bıraktığım oluyor. Fakat daha birkaç sayfa ilerlemeden onu yeniden parmaklarımın arasında buluyorum.
ÇİZMEK İYİDİR GÜZELDİR
Ancak bugün bir şey oldu; çizme aleyhinde, rahata düşkün yanıma yandaş bir tez buldum. Çizmek iyidir, güzeldir, hoştur amma insanı tembelliğe alıştırıyor. Okurun o an üzerinde düşünüp kavraması veya kavga etmesi gereken meseleyi erteletiyor. Nasıl olsa altını çizdin, sonra düşünürsün rahatlığına itiyor onu. Şimdi sayfalarda ilerlemeye odaklan, kitabı bir an evvel bitir diyor ona. Hâlbuki metin üzerine düşünme, yazarla didişme, sıcağı sıcağına yapılması gereken bir ameliyedir. Ertelenince kıvamı kaçıyor, soğuyor. Bayat malzemelerle de fikir üretmek kolay olmuyor.
Siz düşüncelerin bir süre askıda kalmasının onları bayatlatmak bir yana, süzerek çerinden çöpünden ayırmaya yaradığını ileri sürerek rahat yanımın bu tezine kulak asmazsanız, anlayışla karşılarım. Zira bendeniz de bilirim ki kitap ile kalem; Âdem ile Havva, Leyla ile Mecnun, çay ile şeker, et ile tırnak gibidir. İsteseniz de bunları ayıramazsınız.
Şunu da bilirim ki, kalemin sadece çizmek için kullanılması ona yapılmış bir haksızlıktır. O, harf ve kelimelerden cümle bahçeleri örmek, paragraf caddeleri açmak, yazı şehirleri kurmak ister. Fosforlu kalemlere pek yüz vermeyişim bu yüzdendir. İnce uçlu renkli kalemlere sözüm yok, onlara eyvallah. Ama kalın uçlu fosforlu kalemler sadece çizmek içindir. Üstelik satırların altını değil, üstünü çizer! Sanırım hiçbir yazar da üstünün çizilmesini istemez. Sınav çalışırken işe yarar olduklarına itirazım yok, benim de çok kahrımı çektiler var olsunlar. Lâkin yazmaya, hele uzun uzun yazmaya gelmezler. Hâlbuki kalemin asıl vazifesi yazmaktır. Kuş uçtukça, at koştukça, su aktıkça mutlu olur; kalemi mutlu eden şey de yazmaktır.
[Yusuf Ziya Ünal] 10.8.2020 [TR724]
Etiketler:
Yusuf Ziya Ünal
Rejim ideolojisinden arınmak [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Almanya iki savaş arası dönemde yakalandığı NAZİ hastalığını, İkinci Dünya Savaşı’nı kaybedip tümüyle işgal edilince tedavi etmeye başladı. Bu tedavi on yıllar sürdü; halen de etkisi devam ediyor. NAZİ ideolojisi, birçok patolojik unsur içeriyordu. Antisemitizm, ırkçılık, yayılmacılık, toplum mühendisliği gibi NAZİ ideolojisine dayanan politikalar, mucitler, bilim insanları, şairler ve filozoflar ülkesi olarak bilinen Almanya’yı Avrupa ve insanlık tarihinde görülen en sistematik ve acımasız bir soykırımın, Holokost’un 6 milyondan fazla Yahudi Alman vatandaşını, Romanları, bedensel ve zeka engellileri, komünist ve solcuları sistematik bir biçimde katleden, tüm Avrupa’yı ateşe ve yıkıma boğan, dünyayı o güne dek görülmüş en yıkıcı savaşa iten bir saldırgan ülke konumuna düşürdü. Almanlar bu imajın psikolojik etkisini nesillerdir üzerlerinden atmaya çalışıyor. Yaşadıkları travma, modern Alman tarihinin en merkezi kimlik unsuru oldu. Nazi ideolojisinden arınmak (Alm. Entnazifizierung, İng. Denazification), hem Alman devletini ve bürokrasisini, hem Alman politik elitlerini, hem de en önemlisi Alman halkını NAZİ etkisinden ve NAZİ’likten kurtarmak, hem Almanya’nın bugünkü demokratik ülke haline gelmesinde, hem de Avrupa’da barış ve işbirliğinin egemen olmasında kilit rol oynadı.
Bu yazımda NAZİ Almanya’sı ile modern dönem Türkiye arasındaki paralelleri incelemek istiyorum. En başta hemen belirteyim; bu makale Türkiye’nin bir tür NAZİ Almanya’sı olduğunu öne sürmüyor. Sadece otoriter, ırkçı, ötekileştirici, yayılmacı devlet ideolojilerinin halklarına nasıl zarar verdiğini ele alıyor ve bu tür ideolojilerden kurtulmanın gerekliliğine dikkat çekmeyi hedefliyor.
Her şey çok etnisiteli Osmanlı İmparatorluğu’nun modernleşen ve ilerleyen Batı karşısında zayıf düşmesiyle başladı. Tek başarı göstergesi fethettiği topraklardaki hâkimiyetini sürdürmek ve vergi düzeninden elde ettiği gelirlerle çarkları döndürmek olan Osmanlı İmparatorluğu, bilimsel, teknolojik ve sosyal ilerlemeleri sayesinde ekonomik katma değerini misliyle arttıran ve askeri teknolojisi sayesinde görece Osmanlı’nın çok önüne geçen Batı karşısında hızlı bir gerileme sürecine girdi. Bu süreç, Birinci Dünya Savaşı sonunda, Anadolu yarımadası ve doğu Trakya dışındaki tüm İmparatorluk topraklarının yitirilmesiyle sonuçlandı. Osmanlı politik ve kültürel elitleri, tüm gerileme dönemi boyunca Osmanlı devlet ve toplumunu bazı reformlarla dönüştürerek, bu Batılı meydan okumanın önünü almaya çalıştılar. Orduyu ve bürokrasiyi modernize etmeye, eğitimi yaygınlaştırmaya ve kalitesini yükseltmeye, hukuk sistemlerini dünyevileştirmeye ve sekülerleştirmeye başladılar. Modernleşme, 18. yüzyıl sonu ile yirminci yüzyıl başları arasında Avrupalılaşmak demekti. Batı’dan getirilen askerler orduyu modernleştirirken, Batı’ya yollanan öğrenciler ülkelerine geri döndüklerinde sadece kamu yönetimi, bilim ve mühendislik değil, Batı’dan aldıkları yeni yaşam biçimlerini, sanatı, davranış ve düşünceleri de Osmanlı ülkesine getirdiler. Resim, roman, Batı müziği denemeleri, ilk feminist ve sosyalist hareketler, ilk gazeteler ve mecmualar, ilk sendikalar, hümanizmadan ve arkeolojiye, sekülerleşmeden kadın haklarına, birçok yeni akım ve girişim böyle başladı. Benzer süreçler diğer Batılılaşan toplumlarda, Rusya’da, Japonya’da, Çin’de ve Mısır’da da yaşanıyordu.
Bu dönemde en çarpıcı değişim kimliklerdeki değişimdir. Osmanlı’da Osmanlıcılık ve İslamcılık ideolojilerinin sınır bütünlüğünü devam ettirmeye yetmediği görülünce, Türk nasyonalizmine yönelme oldu. Jöntürkler ve İttihat ve Terakki Partisi elitleri, Batı’daki gibi homojen ulus devletlere öykünüyorlardı. Avusturya Macaristan veya Rusya Çarlığı gibi monarşilerin çalkantılarını görüyor, Balkan isyanlarından, Arnavutların ve Arapların Osmanlı’dan kopma eğiliminde olmalarından ürküyorlardı. Çok uluslu Osmanlı İmparatorluğu yirminci yüzyıl başında Balkanlardaki ve Ortadoğu’daki topraklarının çoğunu kaybetmişti. Elde kalan Anadolu ve Rumeli toprakları da aynı çokuluslu yapıyı yansıtıyordu. Anadolu’da Ermeniler, Rumlar ve Kürtler demografik olarak Türklerin homojen bir devlet tahayyüllerinin önündeki en ciddi engellerdi. Bu demografi, İttihatçıların kafalarında olan ulus devlet modeli ile ciddi bir kan uyuşmazlığı içindeydi. Enver, Talat ve Cemal Paşalar, Türkleştirme (asimilasyon) ve etnik temizlik yöntemlerini içeride uygulamayı seçerken, dışarıda da ülkelerini soktukları Birinci Dünya Savaşı’nda ana hedef olarak Rus Çarlığı’ndaki Türkî halkları özgürlüklerine kavuşturmak ve onlarla birleşerek büyük ve eskisinden de güçlü bir Turan imparatorluğu kurmak düşüncesindeydiler. Sarıkamış ve Kafkasya’nın fethi düşüncesinin kökleri bu ideolojiye dayanmaktadır. Böylece Azerbaycan’ı almak, Bakü petrollerini ele geçirmek, kuzeye doğru ilerleyip Rusya’yı bir Türk kılıcıyla bölerek, Kırım ve Volga Tatarları, Başkurtlar, Dağıstanlılar ve diğer Kafkasya Müslüman ve Türkleri, Orta Asya Türklüğü ile çok geniş bir alanda yeni bir imparatorluk kurmak hayali, başlıca motivasyonlarıydı.
Türk politik elitleri, daima küçülen Osmanlı İmparatorluğu’nu yine eski ihtişamlı günlerine geri döndürmeye çalıştılar. Çünkü bildikleri tek başarı ölçütü, geniş topraklar üzerinde egemen olmaktı. Oysa Osmanlı İmparatorluğu yirminci yüzyıl başlarında tam bir yarı sömürgeydi. Toplu iğne bile üretemeyen, ekonomisi dışa bağımlı, her şeyi ithal eden, altyapısı çok zayıf, kötü eğitimli ve üretken olmayan bir nüfusu olan, nüfusunun yarısını oluşturan kadınların üretime hiçbir katkı vermediği tipik azgelişmiş bir toplum örneğiydi.
İttihatçılar Birinci Dünya Savaşı’nda Turan’ı fethetme girişimini Anadolu’nun işgaliyle ödediler. Ama bu olana kadar, Anadolu’nun yerlisi olan Ermenileri zorunlu göç ve soykırıma tabi tutarak, etnik temizlik yaptılar. Abdülhamit döneminde yüz binlerce Ermeni topluca katledilirken, İttihatçılar katliamın ölçeğini çok geniş tutular ve Anadolu’yu “Ermenilerden arındırdılar”. Karadeniz Rumları (Pontos) da Süryaniler de benzer bir muameleye tabi tutuldu.
Cumhuriyet kurulduğunda, İttihatçıların nasyonalizmi (Türkçülük) Kemalizm’in altı okundan birini oluşturdu. Ziya Gökalp’ten etkilenen Mustafa Kemal, onun Türkiyecilik, Oğuzculuk ve Turancılık aşamalarından oluşan Türkçülük ideolojisinin Türkiyecilik ayağını gerçekleştirmeye çalıştı. Kemalist kadrolar ittihatçıydı, İttihatçıların B takımıydı, ittihatçı kadroların devamıydı. Elbette kendilerini Cumhuriyet’in ilanıyla beraber yeni güç ilişkilerine göre dönüştürmesini bildiler. Kemalistler İttihatçıların yayılmacı ve hayalci dış politikalarını gerçekçi bir dış politikayla dizginlerken, içeride İttihatçıların izlediği asimilasyoncu ve etnik homojen toplum oluşturmaya yönelik politikaları aynen devam ettirdiler. Hatta daha ileri gittikleri noktalar oldu. İttihatçılar geride Ermeni bırakmamışlardı. Kemalistler Kurtuluş Savaşı’nda Anadolu’da kalan son Rumlara odaklandı, Yunan ordusunun Batı Anadolu’yu işgal etmesi uluslararası kamuoyunun gardını tümüyle düşürdü. Ve böylece Yunan ordusunun mağlubiyetiyle beraber, meşhur “Yunan’ı denize dökme” fiili gerçekleşti. Yunan ordusuyla birlikte Batı Anadolu Rumları yurtlarını yitirdi. Ünlü Yunanlı yazar Dido Sotiriu’nun Benden Selam Söyle Anadolu’ya kitabını herkese tavsiye ederim. Cumhuriyet kurulduktan sonra imzalanan ve gereği yerine getirilen Mübadele Antlaşmaları tümüyle bu İttihatçı-Kemalist homojen ulus devlet kurma amaçlı ideolojinin sonucudur. Varlık vergisi ve 6/7 Eylül Olayları da toplumda gerçekleştirilen endoktrinizasyonun etkilerini göstermeleri bakımından birer göstergedir.
Cumhuriyet, kısa süre sonra, bin 1930’larda homojen ulus karşısındaki esas tehdidi Kürtler olarak saptadı. Kürtleri her ne pahasına olursa olsun asimile etmek, Türkiye Cumhuriyeti’nin en değişmez ideolojik temeli oldu. Sol veya sağ, tüm partilerin üzerinde mutabakata vardığı ana politik yönelim, budur. Kürtlerin milli bilinçlerini engellemek, Kürtçeyi yasaklamak, Kürt çocuklarını Türkleştirmek ve Türk olmalarıyla gurur duymaya şartlandırmak, Kürt olmaktan utanmalarına neden olmak gibi, milli eğitim politikalarını enstrümentalize eden bir strateji takip edildi.
Aynı şekilde, Alevilik de Kemalistler tarafından bir tehdit olarak algılandı. Çünkü Türk etnisitesinin makbul mezhebi Sünni mezhebiydi. İroniktir, dini bir tehdit olarak gören ve onu Diyanet ile kontrol etme yolunu seçen Kemalistler, seküler olmalarına karşın, kültürel aidiyetlerini Türklükten mezhebi nedenlerle ayıran Alevilerin de varlıklarından ciddi rahatsızlık duydu. Çoğu Zaza olan Aleviler, Dersim’de Atatürk’ün evlatlık ve manevi kızı olan Sabiha Gökçen’in de aralarında bulunduğu Hava Kuvvetleri pilotlarınca havadan bombalandı. Kara askeri unsurları da ciddi sayıda Alevi’yi katletti. Kadın ve çocuklar Batı’ya sürüldü. Balıkesir dolaylarında pamuk tarlalarında köle olarak çalıştırıldı. Birçoğu Türkleşti.
Kürtlerin dramı, diğer Anadolu halklarının dramlarından çok da farklı değil. 1960’larda ve 70’lerde Türk devrimcileri tarafından bile ayrı müstakil bir halk olarak kabul görmeyen, devrimci mücadelelerini Türklerle vermek zorunda olduklarına inanılan Kürtler, 1980’lerde Diyarbakır Cezaevi’nde yaşanan işkence ve aşağılanmaların sonunda Türk solundan tümüyle koptu. Türk sağında ise zaten hiçbir işlevleri olmadı. Makbul Kürt, Kürtlüğü reddeden Kürt oldu. Kamran İnan gibi, Turgut Özal gibi, Hikmet Çetin gibi Kürtler, daha doğrusu rejimin diliyle ifade edecek olursak Kürt kökenliler, her ne kadar Türk siyasetinde yer aldıysalar da, asla Kürt olarak değil, Türk olarak bunu yaptılar. Sofistike bir apartheit rejimi Kemalizm’in ustalıkla yürüttüğü, her iktidara derin devletin gerekirse kafasına vurarak kabul ettirdiği bir düstur, adeta bir genel prensip ola geldi. Kürtlerin varlıkları reddedildi. Kürt dilinin Fars etnik gruplarınca etki altına alınan bir Türkçe olduğu, Kürtlerin bir Oğuz Türk boyu olduğu gibi oldukça faşizan iddialar devlet tarafından savunuldu. Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgeler on yıllarca OHAL rejimleri ile idare edildi. Kürt köylülerine insan dışkısı yedirildiği, köylerin boşaltıldığı zamanlar yaşandı. Yakın dönemde Kürtlerin yaşadığı mahalle, kasaba ve köylere ağır silahlarla, PKK-sivil ayrımı gözetilmeden saldırıldı. İnsanlık dışı muamelelerde bulunuldu.
Tüm bu barbarca politikaların dayandığı ideolojik temel, ırkçı Türk milliyetçiliğidir. Ana tema, İttihatçılardan miras alınan homojen toplum oluşturmak idealidir. Bu idealin Bosna’da Sırpların yaptığı etnik temizlikçi mantaliteden bir farkı var mı? Veya NAZİ Almanya’sında uygulanan ırkçı rejimden ana düşüncesi itibarıyla (homojen toplum oluşturmak!) bir farkı var mı?
Türkiye, İttihatçılardan bugüne, bu habis ideoloji ile zehirleniyor. Çocuklara ve gençlere insan olmanın onuru, insan hakları, kardeşlik, eşitlik gibi evrensel değerler öğretmek yerine, aşırı idealize ve manipüle edilen, ötekileştirici, bireysel her türlü farklılığı tehdit olarak gören, insanı değil devleti merkeze alan bir ideoloji endoktrine ediliyor. 1900’lerin başından bugüne, artan bir ivmeyle radikalleşen, tehlikeli bir ideoloji bu!
Türkiye insanı, bu ideolojinin penceresinden dünyaya bakmaya zorlandığı için, Erdoğan ve derin devletin karışımı olan bugünkü otoriter rejimi bu kadar rahatlıkla kabul ediyor. Bu irrasyonel dünya görüşü nedeniyle, mesela Türk lirasının değer yitirmesini bile dış mihraklarla açıklayan bir zavallı yönetimin söylemlerini kabul ediyor. Kemalist, İslamcı, Ülkücü, dindar-seküler, dinci-laikçi, Alevi-Sünni tüm gruplar, “devletin bekası” gibi, “ya devlet başa, ya kuzgun leşe”, “devlete zarar veren odaklar” gibi devleti mitleştiren, komplo teorilerinden beslenen, tarihi, ekonomiyi ve politikayı çarpıtan safsatalara inanıyorlar. Bu ideolojide Türkler hep kurban, Türkler dışındaki tüm milletler, özellikle Hristiyan Batılılar ve Yahudiler hep gözü Türkiye’de olan, Türkiye’nin jeopolitik öneminden dolayı Türkiye’yi bölmek, parçalamak isteyen güçler! Oysa tüm Türkiye’nin toplam ekonomik gücü, dünyada ilk beşe giren bir özel şirket kadar etmiyor. Dünya küreselleşme, uzay çalışmaları, sağlık problemlerinin çözümü, hayat standartlarını ve gelişmişlik seviyesinin yükseltilmesi gibi yönelimler içindeyken, Türkiye gelişmiş ülkelerin yüz yıl önce hallettiği sorunlarla boğuşmak zorunda kalıyor. Türk’e Türk propagandası yapan, yolsuz ve çapsız, hırslı güç arsızlarının cenneti olan Türkiye, insanına hal ettiği yaşam koşullarını sağlayamıyor.
Bu ideolojiden arınmamın zamanı artık gelmedi mi?
Bakın Almanya örneğinde olduğu gibi, eğer ülkenin tüm enerjisi hasmane ve patolojik amaçlar uğruna harcanırsa, sonuçları ne oluyor! Bu ideolojinin bugünkü ekonomik tıkanmışlık ve siyasi otoriterleşme kombinasyonunda, bir kıvılcımla bir tür cambaza bak savaşına neden olması, büyük yıkımları beraberinde getirebilir. Dünyaya meydan okuyan, güçlenmesine dış güçlerce izin verilmeyen mazlum Türkiye söyleminin bugün toplumda ciddi bir karşılığı oluştu. Sanmayın ki bu sadece İslamcıların ve AKP-MHP sempatizanlarıyla ilişkili bir şeydir. Kemalist ulusalcılar, İYİP tabanı da bu algıları paylaşıyor. Aynı 1930’ların başındaki Almanya’da olduğu gibi, sınırlarından memnun olmayan, yayılmacılığı matah bir şey zanneden, aşırı milliyetçi, kinli ve öfkeli bir toplum var. Fakirleşme ve yapısal ekonomik sorunlardan kaynaklı yüksek işsizlik gibi etkilerden dolayı, bu otoriter-yayılmacı ideolojiye açık geniş bir nüfus, 1930’ların Almanya’sındaki gibi, ateşe atlamaya hazır, bekliyor.
Kanımca bu aşırılıktan ve irrasyonellikten kurtulmak, ideolojik bir arınmayla gerçekleşebilir. Türkiye’de bunu Almanya’da yaptıkları gibi yapacak bir dış güç yok. Bu sorunla kendi içinde mücadele etmek zorunda ülke! Fakat sorun şu ki, gözlemlediğim kadarıyla çok küçük bir azınlık grubu dışında, ne iktidar ne de muhalefet tabanında bu değişime hazır bir kitle söz konusu değil. O halde ısrarla bu eleştirileri ve uyarıları yapmaya devam etmek önemli. Evrensel değerlere yakınlaştığımız oranda normalleşmeye de yakınlaşmış olacağız.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 10.8.2020 [TR724]
Bu yazımda NAZİ Almanya’sı ile modern dönem Türkiye arasındaki paralelleri incelemek istiyorum. En başta hemen belirteyim; bu makale Türkiye’nin bir tür NAZİ Almanya’sı olduğunu öne sürmüyor. Sadece otoriter, ırkçı, ötekileştirici, yayılmacı devlet ideolojilerinin halklarına nasıl zarar verdiğini ele alıyor ve bu tür ideolojilerden kurtulmanın gerekliliğine dikkat çekmeyi hedefliyor.
Her şey çok etnisiteli Osmanlı İmparatorluğu’nun modernleşen ve ilerleyen Batı karşısında zayıf düşmesiyle başladı. Tek başarı göstergesi fethettiği topraklardaki hâkimiyetini sürdürmek ve vergi düzeninden elde ettiği gelirlerle çarkları döndürmek olan Osmanlı İmparatorluğu, bilimsel, teknolojik ve sosyal ilerlemeleri sayesinde ekonomik katma değerini misliyle arttıran ve askeri teknolojisi sayesinde görece Osmanlı’nın çok önüne geçen Batı karşısında hızlı bir gerileme sürecine girdi. Bu süreç, Birinci Dünya Savaşı sonunda, Anadolu yarımadası ve doğu Trakya dışındaki tüm İmparatorluk topraklarının yitirilmesiyle sonuçlandı. Osmanlı politik ve kültürel elitleri, tüm gerileme dönemi boyunca Osmanlı devlet ve toplumunu bazı reformlarla dönüştürerek, bu Batılı meydan okumanın önünü almaya çalıştılar. Orduyu ve bürokrasiyi modernize etmeye, eğitimi yaygınlaştırmaya ve kalitesini yükseltmeye, hukuk sistemlerini dünyevileştirmeye ve sekülerleştirmeye başladılar. Modernleşme, 18. yüzyıl sonu ile yirminci yüzyıl başları arasında Avrupalılaşmak demekti. Batı’dan getirilen askerler orduyu modernleştirirken, Batı’ya yollanan öğrenciler ülkelerine geri döndüklerinde sadece kamu yönetimi, bilim ve mühendislik değil, Batı’dan aldıkları yeni yaşam biçimlerini, sanatı, davranış ve düşünceleri de Osmanlı ülkesine getirdiler. Resim, roman, Batı müziği denemeleri, ilk feminist ve sosyalist hareketler, ilk gazeteler ve mecmualar, ilk sendikalar, hümanizmadan ve arkeolojiye, sekülerleşmeden kadın haklarına, birçok yeni akım ve girişim böyle başladı. Benzer süreçler diğer Batılılaşan toplumlarda, Rusya’da, Japonya’da, Çin’de ve Mısır’da da yaşanıyordu.
Bu dönemde en çarpıcı değişim kimliklerdeki değişimdir. Osmanlı’da Osmanlıcılık ve İslamcılık ideolojilerinin sınır bütünlüğünü devam ettirmeye yetmediği görülünce, Türk nasyonalizmine yönelme oldu. Jöntürkler ve İttihat ve Terakki Partisi elitleri, Batı’daki gibi homojen ulus devletlere öykünüyorlardı. Avusturya Macaristan veya Rusya Çarlığı gibi monarşilerin çalkantılarını görüyor, Balkan isyanlarından, Arnavutların ve Arapların Osmanlı’dan kopma eğiliminde olmalarından ürküyorlardı. Çok uluslu Osmanlı İmparatorluğu yirminci yüzyıl başında Balkanlardaki ve Ortadoğu’daki topraklarının çoğunu kaybetmişti. Elde kalan Anadolu ve Rumeli toprakları da aynı çokuluslu yapıyı yansıtıyordu. Anadolu’da Ermeniler, Rumlar ve Kürtler demografik olarak Türklerin homojen bir devlet tahayyüllerinin önündeki en ciddi engellerdi. Bu demografi, İttihatçıların kafalarında olan ulus devlet modeli ile ciddi bir kan uyuşmazlığı içindeydi. Enver, Talat ve Cemal Paşalar, Türkleştirme (asimilasyon) ve etnik temizlik yöntemlerini içeride uygulamayı seçerken, dışarıda da ülkelerini soktukları Birinci Dünya Savaşı’nda ana hedef olarak Rus Çarlığı’ndaki Türkî halkları özgürlüklerine kavuşturmak ve onlarla birleşerek büyük ve eskisinden de güçlü bir Turan imparatorluğu kurmak düşüncesindeydiler. Sarıkamış ve Kafkasya’nın fethi düşüncesinin kökleri bu ideolojiye dayanmaktadır. Böylece Azerbaycan’ı almak, Bakü petrollerini ele geçirmek, kuzeye doğru ilerleyip Rusya’yı bir Türk kılıcıyla bölerek, Kırım ve Volga Tatarları, Başkurtlar, Dağıstanlılar ve diğer Kafkasya Müslüman ve Türkleri, Orta Asya Türklüğü ile çok geniş bir alanda yeni bir imparatorluk kurmak hayali, başlıca motivasyonlarıydı.
Türk politik elitleri, daima küçülen Osmanlı İmparatorluğu’nu yine eski ihtişamlı günlerine geri döndürmeye çalıştılar. Çünkü bildikleri tek başarı ölçütü, geniş topraklar üzerinde egemen olmaktı. Oysa Osmanlı İmparatorluğu yirminci yüzyıl başlarında tam bir yarı sömürgeydi. Toplu iğne bile üretemeyen, ekonomisi dışa bağımlı, her şeyi ithal eden, altyapısı çok zayıf, kötü eğitimli ve üretken olmayan bir nüfusu olan, nüfusunun yarısını oluşturan kadınların üretime hiçbir katkı vermediği tipik azgelişmiş bir toplum örneğiydi.
İttihatçılar Birinci Dünya Savaşı’nda Turan’ı fethetme girişimini Anadolu’nun işgaliyle ödediler. Ama bu olana kadar, Anadolu’nun yerlisi olan Ermenileri zorunlu göç ve soykırıma tabi tutarak, etnik temizlik yaptılar. Abdülhamit döneminde yüz binlerce Ermeni topluca katledilirken, İttihatçılar katliamın ölçeğini çok geniş tutular ve Anadolu’yu “Ermenilerden arındırdılar”. Karadeniz Rumları (Pontos) da Süryaniler de benzer bir muameleye tabi tutuldu.
Cumhuriyet kurulduğunda, İttihatçıların nasyonalizmi (Türkçülük) Kemalizm’in altı okundan birini oluşturdu. Ziya Gökalp’ten etkilenen Mustafa Kemal, onun Türkiyecilik, Oğuzculuk ve Turancılık aşamalarından oluşan Türkçülük ideolojisinin Türkiyecilik ayağını gerçekleştirmeye çalıştı. Kemalist kadrolar ittihatçıydı, İttihatçıların B takımıydı, ittihatçı kadroların devamıydı. Elbette kendilerini Cumhuriyet’in ilanıyla beraber yeni güç ilişkilerine göre dönüştürmesini bildiler. Kemalistler İttihatçıların yayılmacı ve hayalci dış politikalarını gerçekçi bir dış politikayla dizginlerken, içeride İttihatçıların izlediği asimilasyoncu ve etnik homojen toplum oluşturmaya yönelik politikaları aynen devam ettirdiler. Hatta daha ileri gittikleri noktalar oldu. İttihatçılar geride Ermeni bırakmamışlardı. Kemalistler Kurtuluş Savaşı’nda Anadolu’da kalan son Rumlara odaklandı, Yunan ordusunun Batı Anadolu’yu işgal etmesi uluslararası kamuoyunun gardını tümüyle düşürdü. Ve böylece Yunan ordusunun mağlubiyetiyle beraber, meşhur “Yunan’ı denize dökme” fiili gerçekleşti. Yunan ordusuyla birlikte Batı Anadolu Rumları yurtlarını yitirdi. Ünlü Yunanlı yazar Dido Sotiriu’nun Benden Selam Söyle Anadolu’ya kitabını herkese tavsiye ederim. Cumhuriyet kurulduktan sonra imzalanan ve gereği yerine getirilen Mübadele Antlaşmaları tümüyle bu İttihatçı-Kemalist homojen ulus devlet kurma amaçlı ideolojinin sonucudur. Varlık vergisi ve 6/7 Eylül Olayları da toplumda gerçekleştirilen endoktrinizasyonun etkilerini göstermeleri bakımından birer göstergedir.
Cumhuriyet, kısa süre sonra, bin 1930’larda homojen ulus karşısındaki esas tehdidi Kürtler olarak saptadı. Kürtleri her ne pahasına olursa olsun asimile etmek, Türkiye Cumhuriyeti’nin en değişmez ideolojik temeli oldu. Sol veya sağ, tüm partilerin üzerinde mutabakata vardığı ana politik yönelim, budur. Kürtlerin milli bilinçlerini engellemek, Kürtçeyi yasaklamak, Kürt çocuklarını Türkleştirmek ve Türk olmalarıyla gurur duymaya şartlandırmak, Kürt olmaktan utanmalarına neden olmak gibi, milli eğitim politikalarını enstrümentalize eden bir strateji takip edildi.
Aynı şekilde, Alevilik de Kemalistler tarafından bir tehdit olarak algılandı. Çünkü Türk etnisitesinin makbul mezhebi Sünni mezhebiydi. İroniktir, dini bir tehdit olarak gören ve onu Diyanet ile kontrol etme yolunu seçen Kemalistler, seküler olmalarına karşın, kültürel aidiyetlerini Türklükten mezhebi nedenlerle ayıran Alevilerin de varlıklarından ciddi rahatsızlık duydu. Çoğu Zaza olan Aleviler, Dersim’de Atatürk’ün evlatlık ve manevi kızı olan Sabiha Gökçen’in de aralarında bulunduğu Hava Kuvvetleri pilotlarınca havadan bombalandı. Kara askeri unsurları da ciddi sayıda Alevi’yi katletti. Kadın ve çocuklar Batı’ya sürüldü. Balıkesir dolaylarında pamuk tarlalarında köle olarak çalıştırıldı. Birçoğu Türkleşti.
Kürtlerin dramı, diğer Anadolu halklarının dramlarından çok da farklı değil. 1960’larda ve 70’lerde Türk devrimcileri tarafından bile ayrı müstakil bir halk olarak kabul görmeyen, devrimci mücadelelerini Türklerle vermek zorunda olduklarına inanılan Kürtler, 1980’lerde Diyarbakır Cezaevi’nde yaşanan işkence ve aşağılanmaların sonunda Türk solundan tümüyle koptu. Türk sağında ise zaten hiçbir işlevleri olmadı. Makbul Kürt, Kürtlüğü reddeden Kürt oldu. Kamran İnan gibi, Turgut Özal gibi, Hikmet Çetin gibi Kürtler, daha doğrusu rejimin diliyle ifade edecek olursak Kürt kökenliler, her ne kadar Türk siyasetinde yer aldıysalar da, asla Kürt olarak değil, Türk olarak bunu yaptılar. Sofistike bir apartheit rejimi Kemalizm’in ustalıkla yürüttüğü, her iktidara derin devletin gerekirse kafasına vurarak kabul ettirdiği bir düstur, adeta bir genel prensip ola geldi. Kürtlerin varlıkları reddedildi. Kürt dilinin Fars etnik gruplarınca etki altına alınan bir Türkçe olduğu, Kürtlerin bir Oğuz Türk boyu olduğu gibi oldukça faşizan iddialar devlet tarafından savunuldu. Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgeler on yıllarca OHAL rejimleri ile idare edildi. Kürt köylülerine insan dışkısı yedirildiği, köylerin boşaltıldığı zamanlar yaşandı. Yakın dönemde Kürtlerin yaşadığı mahalle, kasaba ve köylere ağır silahlarla, PKK-sivil ayrımı gözetilmeden saldırıldı. İnsanlık dışı muamelelerde bulunuldu.
Tüm bu barbarca politikaların dayandığı ideolojik temel, ırkçı Türk milliyetçiliğidir. Ana tema, İttihatçılardan miras alınan homojen toplum oluşturmak idealidir. Bu idealin Bosna’da Sırpların yaptığı etnik temizlikçi mantaliteden bir farkı var mı? Veya NAZİ Almanya’sında uygulanan ırkçı rejimden ana düşüncesi itibarıyla (homojen toplum oluşturmak!) bir farkı var mı?
Türkiye, İttihatçılardan bugüne, bu habis ideoloji ile zehirleniyor. Çocuklara ve gençlere insan olmanın onuru, insan hakları, kardeşlik, eşitlik gibi evrensel değerler öğretmek yerine, aşırı idealize ve manipüle edilen, ötekileştirici, bireysel her türlü farklılığı tehdit olarak gören, insanı değil devleti merkeze alan bir ideoloji endoktrine ediliyor. 1900’lerin başından bugüne, artan bir ivmeyle radikalleşen, tehlikeli bir ideoloji bu!
Türkiye insanı, bu ideolojinin penceresinden dünyaya bakmaya zorlandığı için, Erdoğan ve derin devletin karışımı olan bugünkü otoriter rejimi bu kadar rahatlıkla kabul ediyor. Bu irrasyonel dünya görüşü nedeniyle, mesela Türk lirasının değer yitirmesini bile dış mihraklarla açıklayan bir zavallı yönetimin söylemlerini kabul ediyor. Kemalist, İslamcı, Ülkücü, dindar-seküler, dinci-laikçi, Alevi-Sünni tüm gruplar, “devletin bekası” gibi, “ya devlet başa, ya kuzgun leşe”, “devlete zarar veren odaklar” gibi devleti mitleştiren, komplo teorilerinden beslenen, tarihi, ekonomiyi ve politikayı çarpıtan safsatalara inanıyorlar. Bu ideolojide Türkler hep kurban, Türkler dışındaki tüm milletler, özellikle Hristiyan Batılılar ve Yahudiler hep gözü Türkiye’de olan, Türkiye’nin jeopolitik öneminden dolayı Türkiye’yi bölmek, parçalamak isteyen güçler! Oysa tüm Türkiye’nin toplam ekonomik gücü, dünyada ilk beşe giren bir özel şirket kadar etmiyor. Dünya küreselleşme, uzay çalışmaları, sağlık problemlerinin çözümü, hayat standartlarını ve gelişmişlik seviyesinin yükseltilmesi gibi yönelimler içindeyken, Türkiye gelişmiş ülkelerin yüz yıl önce hallettiği sorunlarla boğuşmak zorunda kalıyor. Türk’e Türk propagandası yapan, yolsuz ve çapsız, hırslı güç arsızlarının cenneti olan Türkiye, insanına hal ettiği yaşam koşullarını sağlayamıyor.
Bu ideolojiden arınmamın zamanı artık gelmedi mi?
Bakın Almanya örneğinde olduğu gibi, eğer ülkenin tüm enerjisi hasmane ve patolojik amaçlar uğruna harcanırsa, sonuçları ne oluyor! Bu ideolojinin bugünkü ekonomik tıkanmışlık ve siyasi otoriterleşme kombinasyonunda, bir kıvılcımla bir tür cambaza bak savaşına neden olması, büyük yıkımları beraberinde getirebilir. Dünyaya meydan okuyan, güçlenmesine dış güçlerce izin verilmeyen mazlum Türkiye söyleminin bugün toplumda ciddi bir karşılığı oluştu. Sanmayın ki bu sadece İslamcıların ve AKP-MHP sempatizanlarıyla ilişkili bir şeydir. Kemalist ulusalcılar, İYİP tabanı da bu algıları paylaşıyor. Aynı 1930’ların başındaki Almanya’da olduğu gibi, sınırlarından memnun olmayan, yayılmacılığı matah bir şey zanneden, aşırı milliyetçi, kinli ve öfkeli bir toplum var. Fakirleşme ve yapısal ekonomik sorunlardan kaynaklı yüksek işsizlik gibi etkilerden dolayı, bu otoriter-yayılmacı ideolojiye açık geniş bir nüfus, 1930’ların Almanya’sındaki gibi, ateşe atlamaya hazır, bekliyor.
Kanımca bu aşırılıktan ve irrasyonellikten kurtulmak, ideolojik bir arınmayla gerçekleşebilir. Türkiye’de bunu Almanya’da yaptıkları gibi yapacak bir dış güç yok. Bu sorunla kendi içinde mücadele etmek zorunda ülke! Fakat sorun şu ki, gözlemlediğim kadarıyla çok küçük bir azınlık grubu dışında, ne iktidar ne de muhalefet tabanında bu değişime hazır bir kitle söz konusu değil. O halde ısrarla bu eleştirileri ve uyarıları yapmaya devam etmek önemli. Evrensel değerlere yakınlaştığımız oranda normalleşmeye de yakınlaşmış olacağız.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 10.8.2020 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Lig şampiyonluğu, başarı olarak görülmedi [Hasan Cücük]
Her teknik adamın üstesinden geleceği iş değildir, büyük takımları çalıştırmak. Futbolun devleri, beklentilerin altında kalan teknik adamların biletini kesmede hiç tereddüt etmiyor. Bu kervana katılan son isim Maurizio Sarri oldu. Juventus’u şampiyon yapmasına karşılık, Şampiyonlar Ligi’nde Lyon’a elenilmesi Sarri’nin biletini elini verdi.
Futbol topuna dokunmadan teknik adamlığa terfi eden isimlerden biri olan Maurizio Sarri’nin asıl mesleği bankacılıktı. 1990’da hobi olarak Stia takımında antrenörlük yapmaya başladı. 1999’a kadar gündüz bankacı, akşam teknik adamlık hayatını sürdürdü. 1999’da bankacılığı bırakıp teknik adamlığa devam eden Sarri, Haziran 2015’te Napoli’yi çalıştırmaya başladı. 1980’li yılların sonunda Maradonalı kadrosuyla Serie A ve Avrupa’ya damga vuran bir kulüp olan Napoli, ilerleyen yıllarda içine düştüğü ekonomik dar boğazdan dolayı Serie C’ye kadar düşmüştü. Eski ihtişamlı yıllarını mumla aratan Napoli, Sarri’nin gelmesiyle yeniden zirve mücadelesi veren bir ekip oldu.
Sarri’li ilk sezonunda Napoli ligi ikinci sırada bitirerek dikkatleri üzerine çekti. Sarri’nin görev yaptığı 3 yıl boyunca Napoli ligi iki kez ikinci, bir kez de üçüncü sırada bitirdi. Şampiyonluk yarışında Juventus’un bir numaralı rakibinin adı artık Napoli’ydi. 2017’de İtalya’da yılın teknik direktörü seçilen Sarri’nin Temmuz 2018’deki durağı Chelsea oldu. Tek başarı kriterinin, şampiyonluk olduğu Roman Abramovich’in Chelsea’sında Sarri’nin nasıl bir performans ortaya koyacağı merak konusuydu. Zira, Liverpool Jürgen Klopp’la, Manchester City ise Pep Guardiola ile Premier Lig’in zirvesini ablukaya almıştı.
2018-19 sezonunda Premier Lig şampiyonluğu beklendiği gibi City – Liverpool arasında geçerken, Chelsea şampiyonluk yarışında hiç bir varlık gösteremedi. UEFA Avrupa Ligi’nde finale kadar gelmesi Sarri’nin Ada’daki tek başarısı oldu. Finalde Arsenal’i yenerek kupayı müzesine taşımasına rağmen bu kupa Abramovich’i tatmin etmedi. Çünkü, Premier Lig’de hızla City ve Liverpool gerisine düşen bir Chelsea vardı. Ligi 3’uncü sırada bitirmesinin de bir anlamı yoktu. Beklendiği gibi sezonun bitimiyle Sarri’nin bileti kesildi.
2012’den itibaren Serie A’da şampiyonluğun tek adresi olan Juventus’u lig şampiyonluğu artık tatmin etmiyordu. Şampiyonlar Ligi’nde en fazla final kaybeden takım olarak ünlenen Juventus, İspanyol kulüpleri Barcelona ve Real Madrid’in hegomanyasını kabul etmek istemiyordu. 2014-19 arasında 5 yıl üst üste Juventus’u lig şampiyonluğuna taşıyan Massimiliano Allegri’nin biletinin kesilmesinin nedeni Şampiyonlar Ligi’nde gelmeyen başarıydı. 2018’de Devler Ligi uğruna Cristiano Ronaldo kadroya katılmıştı. Çeyrek finalde Ajax’a hem de ilk maçta deplasmanda rakibini yenmesine karşılık, evinde boyun eğmesi Allegri’nin 5 yıllık emeğini çöpe atıyordu. Allegri gönderilirken, yerine Napoli döneminde Juventus’a kafa tutan Sarri getirildi.
Juventus bu sezonda ligde şampiyonluğa ulaştı. Ama ters giden bir şeyler vardı. Cristiano Ronaldo, Dybala, Higuian gibi gol ayaklarına rağmen zorlanan bir Juventus vardı. Dahası Juventus bu sezon İtalya Süper Kupası ve Coppa Italia’yı finalde sırasıyla Lazio ve Napoli’ye kaybetmesi Sarri’ye olan güveni sarstı. Sarri ile 3 yıllık anlaşma imzalanmıştı ama koltukta kalmasının tek yolu Şampiyonlar Ligi’ni kazanmaktan geçiyordu. Lig şampiyonluğu koltuğunu korumaya yetmeyecekti. Nitekim çeyrek final yolunda rakibin Lyon olması, Juventus’u avantajlı kılıyordu. Koronadan dolayı Fransa Ligue 1, 28. haftadan itibaren tescil edilirken Lyon sezonu 7. sırada tamamladı. Juventus’un bir başka avantajı; daha önce hiçbir Fransız ekibine elenmemişti. İlk maçı deplasmanda 1-0 kaybetmesi bile sorun teşkil etmiyordu.
Pandemiden dolayı aylar sonra boş tribünler önünde oynanan maçta Lyon, güçlü rakibiyle başa baş mücadele etti. Cristiano Ronaldo attığı 2 golle üzerine düşeni yaptı ama turu getirmeye yetmedi. Skor tabelasında Juventus’un 2-1 üstünlüğü vardı ama turu Fransız ekibi geçti. Juve için Devler Ligi, o sene de bu sene olmayınca, geriye tek seçenek kalıyordu. Bu seçenek Sarri’nin kovulmasıydı. 61 yaşındaki teknik adam, Serie A’daki bir takımla ilk sezonunda şampiyon olup kovulan ilk teknik adam oldu. Yerine gelen isim ise Juventus’un efsane futbolcularından Andrea Pirlo oldu.
Sarri, Napoli başarısını Chelsea ve Juventus’a kısmen taşıdı. Chelsea ile UEFA Avrupa Ligi’ni, Juventus ile Serie A’yı kazanması bu kulüpleri tatmin etmedi. Başarı çıtası oldukça yüksek bu kulüplere bir beden küçük geldi.
[Hasan Cücük] 10.8.2020 [TR724]
Futbol topuna dokunmadan teknik adamlığa terfi eden isimlerden biri olan Maurizio Sarri’nin asıl mesleği bankacılıktı. 1990’da hobi olarak Stia takımında antrenörlük yapmaya başladı. 1999’a kadar gündüz bankacı, akşam teknik adamlık hayatını sürdürdü. 1999’da bankacılığı bırakıp teknik adamlığa devam eden Sarri, Haziran 2015’te Napoli’yi çalıştırmaya başladı. 1980’li yılların sonunda Maradonalı kadrosuyla Serie A ve Avrupa’ya damga vuran bir kulüp olan Napoli, ilerleyen yıllarda içine düştüğü ekonomik dar boğazdan dolayı Serie C’ye kadar düşmüştü. Eski ihtişamlı yıllarını mumla aratan Napoli, Sarri’nin gelmesiyle yeniden zirve mücadelesi veren bir ekip oldu.
Sarri’li ilk sezonunda Napoli ligi ikinci sırada bitirerek dikkatleri üzerine çekti. Sarri’nin görev yaptığı 3 yıl boyunca Napoli ligi iki kez ikinci, bir kez de üçüncü sırada bitirdi. Şampiyonluk yarışında Juventus’un bir numaralı rakibinin adı artık Napoli’ydi. 2017’de İtalya’da yılın teknik direktörü seçilen Sarri’nin Temmuz 2018’deki durağı Chelsea oldu. Tek başarı kriterinin, şampiyonluk olduğu Roman Abramovich’in Chelsea’sında Sarri’nin nasıl bir performans ortaya koyacağı merak konusuydu. Zira, Liverpool Jürgen Klopp’la, Manchester City ise Pep Guardiola ile Premier Lig’in zirvesini ablukaya almıştı.
2018-19 sezonunda Premier Lig şampiyonluğu beklendiği gibi City – Liverpool arasında geçerken, Chelsea şampiyonluk yarışında hiç bir varlık gösteremedi. UEFA Avrupa Ligi’nde finale kadar gelmesi Sarri’nin Ada’daki tek başarısı oldu. Finalde Arsenal’i yenerek kupayı müzesine taşımasına rağmen bu kupa Abramovich’i tatmin etmedi. Çünkü, Premier Lig’de hızla City ve Liverpool gerisine düşen bir Chelsea vardı. Ligi 3’uncü sırada bitirmesinin de bir anlamı yoktu. Beklendiği gibi sezonun bitimiyle Sarri’nin bileti kesildi.
2012’den itibaren Serie A’da şampiyonluğun tek adresi olan Juventus’u lig şampiyonluğu artık tatmin etmiyordu. Şampiyonlar Ligi’nde en fazla final kaybeden takım olarak ünlenen Juventus, İspanyol kulüpleri Barcelona ve Real Madrid’in hegomanyasını kabul etmek istemiyordu. 2014-19 arasında 5 yıl üst üste Juventus’u lig şampiyonluğuna taşıyan Massimiliano Allegri’nin biletinin kesilmesinin nedeni Şampiyonlar Ligi’nde gelmeyen başarıydı. 2018’de Devler Ligi uğruna Cristiano Ronaldo kadroya katılmıştı. Çeyrek finalde Ajax’a hem de ilk maçta deplasmanda rakibini yenmesine karşılık, evinde boyun eğmesi Allegri’nin 5 yıllık emeğini çöpe atıyordu. Allegri gönderilirken, yerine Napoli döneminde Juventus’a kafa tutan Sarri getirildi.
Juventus bu sezonda ligde şampiyonluğa ulaştı. Ama ters giden bir şeyler vardı. Cristiano Ronaldo, Dybala, Higuian gibi gol ayaklarına rağmen zorlanan bir Juventus vardı. Dahası Juventus bu sezon İtalya Süper Kupası ve Coppa Italia’yı finalde sırasıyla Lazio ve Napoli’ye kaybetmesi Sarri’ye olan güveni sarstı. Sarri ile 3 yıllık anlaşma imzalanmıştı ama koltukta kalmasının tek yolu Şampiyonlar Ligi’ni kazanmaktan geçiyordu. Lig şampiyonluğu koltuğunu korumaya yetmeyecekti. Nitekim çeyrek final yolunda rakibin Lyon olması, Juventus’u avantajlı kılıyordu. Koronadan dolayı Fransa Ligue 1, 28. haftadan itibaren tescil edilirken Lyon sezonu 7. sırada tamamladı. Juventus’un bir başka avantajı; daha önce hiçbir Fransız ekibine elenmemişti. İlk maçı deplasmanda 1-0 kaybetmesi bile sorun teşkil etmiyordu.
Pandemiden dolayı aylar sonra boş tribünler önünde oynanan maçta Lyon, güçlü rakibiyle başa baş mücadele etti. Cristiano Ronaldo attığı 2 golle üzerine düşeni yaptı ama turu getirmeye yetmedi. Skor tabelasında Juventus’un 2-1 üstünlüğü vardı ama turu Fransız ekibi geçti. Juve için Devler Ligi, o sene de bu sene olmayınca, geriye tek seçenek kalıyordu. Bu seçenek Sarri’nin kovulmasıydı. 61 yaşındaki teknik adam, Serie A’daki bir takımla ilk sezonunda şampiyon olup kovulan ilk teknik adam oldu. Yerine gelen isim ise Juventus’un efsane futbolcularından Andrea Pirlo oldu.
Sarri, Napoli başarısını Chelsea ve Juventus’a kısmen taşıdı. Chelsea ile UEFA Avrupa Ligi’ni, Juventus ile Serie A’yı kazanması bu kulüpleri tatmin etmedi. Başarı çıtası oldukça yüksek bu kulüplere bir beden küçük geldi.
[Hasan Cücük] 10.8.2020 [TR724]
Kolaylaştırma, nefret ettirmeme ve din [Ahmet Kurucan]
Geçen haftaki yazımı şu cümlelerle bitirmiştim: “Efendimiz “Zorlaştırın kolaylaştırmayın” demiyor aksine buyuruyor ki: “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.” (Buhari, Edeb, 80.) İsterseniz bir başka yazıda buradan devam edelim ve bu hadisin sebeb-i vürudu, sahabe toplumuna ne dediği ve 14 asır sonra bize ne demek istediğini ele alalım.”
Buraya namazları cem ruhsatından gelmiş, azimet-ruhsat, mütesâhil olma ve mezhep genişliği gibi kavram ve deyimler etrafında dönerek bir sonuca ulaşmıştık. Yalnız gelen okuyucu yorumlarından anladığım, usulüne uygun bir şekilde mezheplerin konu ile alakalı içtihatlarını değişen ve gelişen sosyo-ekonomik-kültürel çevre ekseninde yeniden değerlendirmenin ve buna bağlı olarak yeni içtihadî yaklaşımların ortaya konması kaçınılmaz. Bir başka ifadeyle meselenin Hanefilerin dediği Arafat ve Müzdelife’de ya da diğer mezheplerin söyledikleri güvenlik, yolculuk ve hava muhalefeti gerekçelerinin dışında başka gerekçelerin de devreye girdiğini nazara alıp hükümler üretilmesi gerekiyor.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Bu bağlamda akla ilk gelen şeyler arasında büyük şehir ya da metropol kentlerde yaşayan kişilerin çalışma şartları, mesai düzenlemeleri ve trafik var. Düşünün, elimizde bulunan namazların cem’i ile alakalı fıkhî hükümler, kurucu imamların yaşadığı göçebe ve tarım toplumu şartlarında ve şehirlerin nüfusunun en çok 10 bin kişi olduğu dönemlere ait. Bugün o imamların yaşamış olduğu Bağdat, Kahire, Mekke ve Medine şehirlerinin nüfusu bile milyonlarla ifade ediliyor. Bunlara bir okuyucumuzun “Nüfusun yarıdan çoğunun ateist ve agnostik olduğu bir ülkedeyim. Sonra en yoğun nüfus olan Hristiyanlar arasında Müslümanlara önyargılı bakan insanlar çoğunlukta” cümleleri ile aktardığı toplumsal gerçekliği eklemek lazım. Son okuduğum istatistiklerde Avrupa’da yerleşik Müslüman sayısının 25 milyon, Amerika’da 5 milyon olduğu yazılıyordu. İşte bu farklılıklar benim yeni içtihadî yaklaşımlar kaçınılmaz dememin gerekçesini oluşturuyor. İnşallah bir başka zaman bir-iki yazı ile bu konuyu fıkhî düzlemde ele alırım ama önce şu sözünü verdiğim müjdeleme-nefret ettirme, kolaylaştırma-zorlama meselesine geleyim.
“Kolaylaştırın, zorlaştırmayın! Müjdeleyin, nefret ettirmeyin!” aslında uzun bir hadisin iki kısa cümlesinden ibarettir. Söz konusu bu iki kısa cümle ihtimal anlam bütünlüğüne sahip olduğu ve İslam dininin genel-geçer prensiplerine uygunluk arz ettiği için sebeb-i vürudu nazara alınmadan Müslümanların diline pelesenk olmuştur. Yanlış mı? Hayır, yanlış demiyorum ama önce Allah Resulünün bu beyanı ne zaman, nerede, nasıl, neden ve kime söylediğinin bilinmesi bu cümlelerin özgün ve orijinal anlamını keşf etmemizi sağlayacaktır. Zaten yorum da bu asli mana üzerine yapılmak zorundadır. Bu mana bilinmeden yapılan yorumlar bizi çok uç noktalara savurabilir, Allah resulünün maksadından uzaklaştırabilir.
Aksi bir yaklaşım hadisi zaman, mekân ve insandan bağımsız bir şekilde soyutlayarak ele alma demektir ki bu, zamanla tarih ve toplum bilincini ortadan kaldırır. Hadisleri bağlamsızlaştırır. Nesnel gerçeklikten koparır. Halbuki o hadisler -ki aynı şey ayetler için de geçerlidir- ancak o tarihi sosyal arka plan şartları içinde gerçek anlamını bulur. İşte bu hadis de aşağıda aktaracağım diğer parçaları ile beraber bir bütündür ve oturmuş olduğu tarihsel, siyasal, sosyal ve kültürel bir arka plana sahiptir.
Hz. Peygamber (sas) hicretin 9. yılında Muaz b. Cebel’i, Ebu Musa el-Eş’ari ile birlikte Yemen’e gönderir. Muaz’ın görev yeri Yukarı Yemen, Ebu Musa’nın Aşağı Yemendir. Her ikisi de elçi, İslam dinini anlatacak mübelliğ, zekât toplama memuru ve mahkeme hakimidir. Onlar yeni görev yerlerine gitmeden önce Allah Resulü (sas) her ikisine de Yemen’deki görevleri ile alakalı tembihatlarda bulunmuş, emirler vermiştir. Mesela altın-gümüş, hayvan ve zirai mahsullerin zekât nisabını ve oranını söylemiştir. Davaları karara bağlama usulü ile alakalı yönlendirici tavsiyelerde bulunmuştur. İnsanları İslam’a davet etmek, mazlumun duasından sakınmak, her yerde ve her zaman Allah’a karşı sorumluluk duygusu ile hareket etmek, kötülüklerin arkasından güzel amel yapmak, insanlara güzel ahlakla davranmak Hz. Peygamberin yaptığı diğer tavsiyeler cümlesindendir.
Rivayetlere göre Efendimiz şehrin dışına kadar elçilerini uğurlamış ve bu esnada söz konusu ettiğimiz beyanını işte bu uğurlama esnasında söylemiştir. Demiştir ki: “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın! Müjdeleyin, nefret ettirmeyin! Birbirinizle anlaşın, iyi geçinin, ihtilâfa düşmeyin!”
“Birbirinizle anlaşın, iyi geçinin, ihtilâfa düşmeyin!” tembihinin Yemen’in iki yeni elçisi, mübelliği, zekât memuru ve hakimleri olan Muaz ve Ebu Musa’ya bir tembih olarak yapılmasını anlamak kolay. Aynı toprak parçası üzerinde iki elçinin birbirleri ile anlaşamamaları, tefrikaya düşmeleri idari bir zafiyet doğurur. Bu zafiyet otorite boşluğu meydana getirir. Tabiat ise boşluk kaldırmaz ve toplumda düzen yerine kaos hâkim olur. Nitekim Yemen’de peygamberlik iddiası ile ortaya çıkan Esvedu’l Ansi’nin sebebiyet verdiği kargaşanın ortadan kaldırılmasında Muaz b. Cebel bizzat rol almış ve etkili olmuştur. Buradan hareketle Allah Resulünün iki elçisine “Birbirinizle anlaşın, iyi geçinin, ihtilâfa düşmeyin!” uyarısında bulunması üzerinde ayrıca düşünülebilir.
Pekâlâ “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın! Müjdeleyin, nefret ettirmeyin!” tembihatı neden yapılıyor? Hiç şüphesiz bu tavsiye, dini tebliğ esnasında takınmaları gerekli olan tavra işaret olduğu gibi gerek zekât toplama gerekse hakimlik görevlerini yerine getirirken tercih etmeleri gereken bir prensibe vurgudur. Hicaz yarımadasının en uç yerinde yerini alan, lehçe farklılığı mahfuz aynı dil konuşulsa da farklı kültürel unsurlara sahip bir ülke Yemen. Yeni bir din ile tanışacak çokları. Bu dinin öğretilerinden hareketle eski inançlarını terk edecekler. Gündelik yaşamlarını değiştirecekler. İçki örneğinde olduğu gibi belki eski alışkanlıklarına son verecekler. Yani bir taraftan inanç ve zihniyet öte taraftan pratik hayatlarında köklü bir değişim ve dönüşüme maruz kalacaklar. Bunun sabahtan akşama olmasını beklemek doğru mudur? Bu beklenti ile işin içine girilirse dayatmalar ve zorlamalar beraberinde gelmez mi?
Kur’an’ın nüzulüne şahit olma, Hz. Peygamber’in nübüvvet sofrasının etrafa salmış olduğu meltemlerden istifade etmiş iki kişi olarak Muaz ve Ebu Musa’nın hayatlarının merkezinde İslam dini ve o dinin hayatı kuşatan kurallarını eksiksiz yerine getirme vardır. Bu anlaşılabilir ve kabul edilebilir bir durum. Pekâlâ ya muhataplarından da aynı seviyeye hem de hemen gelmelerini beklemeleri doğru mudur? Yanlış anlaşılmasın onlar böyle bir düşünce içindelerdi demiyorum. Belki de bunun idraki içinde böylesi bir tavra girmeyeceklerdi. Fakat Allah Resulünün bu beyanı onların düşüncelerini pekiştirmiş eğer aksi düşüncede ise ta’dil etmiş olmaz mı?
Sorularla devam edebilir ve onlarca izah edici beyanlarda bulunabilirim. Zaten sorulara dikkat ettiyseniz günümüzde birçoklarının din algısını ve bu algıyı kendi çocuklarımız başta olmak üzere üçüncü şahıslara anlatmada içine düştüğümüz zihniyet yanlışını görebilirsiniz.
Maksadımın anlaşıldığı ümidiyle son söz olarak şunu söyleyeyim; insan din için değildir, din insan içindir. Halbuki kategorik bir yaklaşım sergileyip “halk İslam’ı” adını vereceğim yerde duran milyonlarca Müslüman bugün tam tersini düşünüyor ve insanın din için olduğuna inanıyor. Dini kimliklerimiz, insanî kimliklerimizin üstüne çıkartılıyor. Evrensel ahlaki prensipler yanlış din algısı altında unutuluyor. İşte bu yanlış algı, kimlik sıralamasında yapılan değişiklik de bizi hem de Müslüman olarak insanlıktan uzaklaştırıyor. Halbuki yıllar önce Hocaefendinin vecize misal sözünde dediği gibi “Biz önce insan sonra Müslümanız!”
Genellemelere gitmem doğru olmaz. Her fert tek tek dönsün kendi vicdanına sorsun, endam aynasının önüne geçip: “Ben önce insan mıyım yoksa önce Müslüman mıyım” sorusunu sorarak kendini sorgulasın. İmanın Allah nezdindeki yeri mahfuz, sözün geldiği şu aşamada kendimi şöyle demekten alamıyorum; insan olarak yaratıldığı halde insanî ve ahlâkî değerlerle gerçek kimlik ve kişiliğini bulamayan birisi Müslüman olsa ne olur olmasa ne olur?
Son bir yazı ile bu husustaki düşüncelerimi paylaşmaya devam edeceğim.
[Ahmet Kurucan] 10.8.2020 [TR724]
Buraya namazları cem ruhsatından gelmiş, azimet-ruhsat, mütesâhil olma ve mezhep genişliği gibi kavram ve deyimler etrafında dönerek bir sonuca ulaşmıştık. Yalnız gelen okuyucu yorumlarından anladığım, usulüne uygun bir şekilde mezheplerin konu ile alakalı içtihatlarını değişen ve gelişen sosyo-ekonomik-kültürel çevre ekseninde yeniden değerlendirmenin ve buna bağlı olarak yeni içtihadî yaklaşımların ortaya konması kaçınılmaz. Bir başka ifadeyle meselenin Hanefilerin dediği Arafat ve Müzdelife’de ya da diğer mezheplerin söyledikleri güvenlik, yolculuk ve hava muhalefeti gerekçelerinin dışında başka gerekçelerin de devreye girdiğini nazara alıp hükümler üretilmesi gerekiyor.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Bu bağlamda akla ilk gelen şeyler arasında büyük şehir ya da metropol kentlerde yaşayan kişilerin çalışma şartları, mesai düzenlemeleri ve trafik var. Düşünün, elimizde bulunan namazların cem’i ile alakalı fıkhî hükümler, kurucu imamların yaşadığı göçebe ve tarım toplumu şartlarında ve şehirlerin nüfusunun en çok 10 bin kişi olduğu dönemlere ait. Bugün o imamların yaşamış olduğu Bağdat, Kahire, Mekke ve Medine şehirlerinin nüfusu bile milyonlarla ifade ediliyor. Bunlara bir okuyucumuzun “Nüfusun yarıdan çoğunun ateist ve agnostik olduğu bir ülkedeyim. Sonra en yoğun nüfus olan Hristiyanlar arasında Müslümanlara önyargılı bakan insanlar çoğunlukta” cümleleri ile aktardığı toplumsal gerçekliği eklemek lazım. Son okuduğum istatistiklerde Avrupa’da yerleşik Müslüman sayısının 25 milyon, Amerika’da 5 milyon olduğu yazılıyordu. İşte bu farklılıklar benim yeni içtihadî yaklaşımlar kaçınılmaz dememin gerekçesini oluşturuyor. İnşallah bir başka zaman bir-iki yazı ile bu konuyu fıkhî düzlemde ele alırım ama önce şu sözünü verdiğim müjdeleme-nefret ettirme, kolaylaştırma-zorlama meselesine geleyim.
“Kolaylaştırın, zorlaştırmayın! Müjdeleyin, nefret ettirmeyin!” aslında uzun bir hadisin iki kısa cümlesinden ibarettir. Söz konusu bu iki kısa cümle ihtimal anlam bütünlüğüne sahip olduğu ve İslam dininin genel-geçer prensiplerine uygunluk arz ettiği için sebeb-i vürudu nazara alınmadan Müslümanların diline pelesenk olmuştur. Yanlış mı? Hayır, yanlış demiyorum ama önce Allah Resulünün bu beyanı ne zaman, nerede, nasıl, neden ve kime söylediğinin bilinmesi bu cümlelerin özgün ve orijinal anlamını keşf etmemizi sağlayacaktır. Zaten yorum da bu asli mana üzerine yapılmak zorundadır. Bu mana bilinmeden yapılan yorumlar bizi çok uç noktalara savurabilir, Allah resulünün maksadından uzaklaştırabilir.
Aksi bir yaklaşım hadisi zaman, mekân ve insandan bağımsız bir şekilde soyutlayarak ele alma demektir ki bu, zamanla tarih ve toplum bilincini ortadan kaldırır. Hadisleri bağlamsızlaştırır. Nesnel gerçeklikten koparır. Halbuki o hadisler -ki aynı şey ayetler için de geçerlidir- ancak o tarihi sosyal arka plan şartları içinde gerçek anlamını bulur. İşte bu hadis de aşağıda aktaracağım diğer parçaları ile beraber bir bütündür ve oturmuş olduğu tarihsel, siyasal, sosyal ve kültürel bir arka plana sahiptir.
Hz. Peygamber (sas) hicretin 9. yılında Muaz b. Cebel’i, Ebu Musa el-Eş’ari ile birlikte Yemen’e gönderir. Muaz’ın görev yeri Yukarı Yemen, Ebu Musa’nın Aşağı Yemendir. Her ikisi de elçi, İslam dinini anlatacak mübelliğ, zekât toplama memuru ve mahkeme hakimidir. Onlar yeni görev yerlerine gitmeden önce Allah Resulü (sas) her ikisine de Yemen’deki görevleri ile alakalı tembihatlarda bulunmuş, emirler vermiştir. Mesela altın-gümüş, hayvan ve zirai mahsullerin zekât nisabını ve oranını söylemiştir. Davaları karara bağlama usulü ile alakalı yönlendirici tavsiyelerde bulunmuştur. İnsanları İslam’a davet etmek, mazlumun duasından sakınmak, her yerde ve her zaman Allah’a karşı sorumluluk duygusu ile hareket etmek, kötülüklerin arkasından güzel amel yapmak, insanlara güzel ahlakla davranmak Hz. Peygamberin yaptığı diğer tavsiyeler cümlesindendir.
Rivayetlere göre Efendimiz şehrin dışına kadar elçilerini uğurlamış ve bu esnada söz konusu ettiğimiz beyanını işte bu uğurlama esnasında söylemiştir. Demiştir ki: “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın! Müjdeleyin, nefret ettirmeyin! Birbirinizle anlaşın, iyi geçinin, ihtilâfa düşmeyin!”
“Birbirinizle anlaşın, iyi geçinin, ihtilâfa düşmeyin!” tembihinin Yemen’in iki yeni elçisi, mübelliği, zekât memuru ve hakimleri olan Muaz ve Ebu Musa’ya bir tembih olarak yapılmasını anlamak kolay. Aynı toprak parçası üzerinde iki elçinin birbirleri ile anlaşamamaları, tefrikaya düşmeleri idari bir zafiyet doğurur. Bu zafiyet otorite boşluğu meydana getirir. Tabiat ise boşluk kaldırmaz ve toplumda düzen yerine kaos hâkim olur. Nitekim Yemen’de peygamberlik iddiası ile ortaya çıkan Esvedu’l Ansi’nin sebebiyet verdiği kargaşanın ortadan kaldırılmasında Muaz b. Cebel bizzat rol almış ve etkili olmuştur. Buradan hareketle Allah Resulünün iki elçisine “Birbirinizle anlaşın, iyi geçinin, ihtilâfa düşmeyin!” uyarısında bulunması üzerinde ayrıca düşünülebilir.
Pekâlâ “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın! Müjdeleyin, nefret ettirmeyin!” tembihatı neden yapılıyor? Hiç şüphesiz bu tavsiye, dini tebliğ esnasında takınmaları gerekli olan tavra işaret olduğu gibi gerek zekât toplama gerekse hakimlik görevlerini yerine getirirken tercih etmeleri gereken bir prensibe vurgudur. Hicaz yarımadasının en uç yerinde yerini alan, lehçe farklılığı mahfuz aynı dil konuşulsa da farklı kültürel unsurlara sahip bir ülke Yemen. Yeni bir din ile tanışacak çokları. Bu dinin öğretilerinden hareketle eski inançlarını terk edecekler. Gündelik yaşamlarını değiştirecekler. İçki örneğinde olduğu gibi belki eski alışkanlıklarına son verecekler. Yani bir taraftan inanç ve zihniyet öte taraftan pratik hayatlarında köklü bir değişim ve dönüşüme maruz kalacaklar. Bunun sabahtan akşama olmasını beklemek doğru mudur? Bu beklenti ile işin içine girilirse dayatmalar ve zorlamalar beraberinde gelmez mi?
Kur’an’ın nüzulüne şahit olma, Hz. Peygamber’in nübüvvet sofrasının etrafa salmış olduğu meltemlerden istifade etmiş iki kişi olarak Muaz ve Ebu Musa’nın hayatlarının merkezinde İslam dini ve o dinin hayatı kuşatan kurallarını eksiksiz yerine getirme vardır. Bu anlaşılabilir ve kabul edilebilir bir durum. Pekâlâ ya muhataplarından da aynı seviyeye hem de hemen gelmelerini beklemeleri doğru mudur? Yanlış anlaşılmasın onlar böyle bir düşünce içindelerdi demiyorum. Belki de bunun idraki içinde böylesi bir tavra girmeyeceklerdi. Fakat Allah Resulünün bu beyanı onların düşüncelerini pekiştirmiş eğer aksi düşüncede ise ta’dil etmiş olmaz mı?
Sorularla devam edebilir ve onlarca izah edici beyanlarda bulunabilirim. Zaten sorulara dikkat ettiyseniz günümüzde birçoklarının din algısını ve bu algıyı kendi çocuklarımız başta olmak üzere üçüncü şahıslara anlatmada içine düştüğümüz zihniyet yanlışını görebilirsiniz.
Maksadımın anlaşıldığı ümidiyle son söz olarak şunu söyleyeyim; insan din için değildir, din insan içindir. Halbuki kategorik bir yaklaşım sergileyip “halk İslam’ı” adını vereceğim yerde duran milyonlarca Müslüman bugün tam tersini düşünüyor ve insanın din için olduğuna inanıyor. Dini kimliklerimiz, insanî kimliklerimizin üstüne çıkartılıyor. Evrensel ahlaki prensipler yanlış din algısı altında unutuluyor. İşte bu yanlış algı, kimlik sıralamasında yapılan değişiklik de bizi hem de Müslüman olarak insanlıktan uzaklaştırıyor. Halbuki yıllar önce Hocaefendinin vecize misal sözünde dediği gibi “Biz önce insan sonra Müslümanız!”
Genellemelere gitmem doğru olmaz. Her fert tek tek dönsün kendi vicdanına sorsun, endam aynasının önüne geçip: “Ben önce insan mıyım yoksa önce Müslüman mıyım” sorusunu sorarak kendini sorgulasın. İmanın Allah nezdindeki yeri mahfuz, sözün geldiği şu aşamada kendimi şöyle demekten alamıyorum; insan olarak yaratıldığı halde insanî ve ahlâkî değerlerle gerçek kimlik ve kişiliğini bulamayan birisi Müslüman olsa ne olur olmasa ne olur?
Son bir yazı ile bu husustaki düşüncelerimi paylaşmaya devam edeceğim.
[Ahmet Kurucan] 10.8.2020 [TR724]
Etiketler:
Ahmet Kurucan
İYİ Parti’yi HDP ile ikna edecekler [Alper Ender Fırat]
Saray; İyi Partiyi ve dolayısıyla Meral Akşener’i yeni partneri olarak seçti; seçilenin kabul etmeme şansı yok. Bundan sonra yapılacak olan Akşener’in Saray’a biatının haklı gerekçelerinin oluşturulmasıdır.
İYİ Parti’nin Cumhur İttifakı’na davet edilmesi haberini ilk duyduğumda bundan sonra korkarım ki daha çok şehit haberi duyacağız diye düşünmüştüm. Bir de HDP’nin, Öcalan’a yapışık siyaset yapması eklenirse, İYİ Parti mecburen(!) ‘Cumhur İttifakı’nın yanına gitmesinde ne yapsın’ olacaktır. Bu politikanın etkili olabilmesi için, HDP’nin Öcalan kelimesinin geçtiği cümleleri daha yüksek sesle söylemeye başlaması beklenirdi, nitekim öyle de oldu.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Önce Bahçeli’nin, sonra da Recep T. Erdoğan’ın, İYİ Parti’yi Cumhur ittifakına davet etmesinin hemen ardından, HDP Parti sözcüsü Ebru Günay bir bahane bularak Öcalan’ı konu alan bir basın toplantısı düzenledi ve hep Öcalan’ı konuştu. ‘Türkiye’yi şu an içine düştüğü krizler kuyusundan çıkaracak kişinin Öcalan olduğunu’ söylediği konuşmasında, İmralı’dan ses geldikçe toplumda sağduyunun, diyalog ve aklıselim duygularının güç kazandığını söyledi. Bu konuşmanın dumanı tüterken bir de Öcalan konulu sosyal medya etkinliği düzenlediler. Bazı HDP’li vekillerin ön ayak olduğu bu TT çalışmasında Öcalan’ın olmazsa olmazlığını her twitte vurguladılar HDP milletvekilleri.
HDP, Öcalan’a tutunup, onunla kendini yapışık hale getirdikçe, İYİ Partiye cephe değiştirme bahanesi veriyor. Zamanlaması manidar bu çıkışın tesadüf olduğunu kimse iddia etmesin. Bütün Türkiye’yi kapsayan politikalarını Selahattin Demirtaş hapsederek etkisiz hale getirenler, HDP’nin Öcalan’la yapışık siyasetinin önünü açıyorlar. HDP, Öcalan’a yapıştıkça marjinalize oluyor, Demirtaş’la yakaladığı rüzgarın kesilmesine, diğer bütün partiler için siyasi bir rakip olmaktan çıkmasına neden oluyor. Aynı zamanda muhalefet bloğunu parçalıyorlar.
PKK’nın her seçim döneminde ortaya çıkıp AKP kazanmasın yoksa biz biteriz türünden laflar ederek, rejimin ekmeğine yağ sürmesi gibi, HDP de İYİ Parti’nin Saray’a yanaşmasına gerekçe sunuyor, aracılık ediyor. Seçim öncesinde Osman Öcalan’ı devlet televizyonunda konuşturan, Abdullah Öcalan’ın mektubunu getirecek aracıyı İmralı’ya gönderen akıl, yine Kürtleri yalnızlaştırmak ve ötekileştirmek için devrede.
Son dönem Türkiye siyaset kurumunun, Recep T. Erdoğan’ı iktidarda tutmak için kurgulandığını, MHP’nin İYİ Partiye yaptığı davette bir kere daha gördük. Saray Rejiminin ayakta kalması için diğer aktörler üzerlerine düşen görevi bihakkın gerine getiriyorlar.
Saray’ın teklifine İYİ Parti ve Meral Akşener, kapalı kapılar ardından sevinç çığlıkları atıyor ancak tabanın tepkisini yönetebilmek adına istemiyormuş gibi yapıyor. Gitmek zorunda kalmak istiyor ve bunun için de HDP’nin kovalamasına şiddetle ihtiyaç duyuyorlar. HDP daha çok Öcalan’ı gündeme getirecek, Allah muhafaza daha çok şehit istemeye istemeye(!) Saray’a taşınacak.
Görünürde MHP, İYİ Parti, HDP birbirlerine taban tabana zıt gibi duruyor; konuştuklarında can düşmanı filan zannediyorsunuz. Ancak günün sonunun Saray’ın ya da onun arkasındaki güç neyse onun arzularını gerçekleştiren birer aparattan başka bir şey olmadıkları ortaya çıkıyor.
Toplumsal muhalefet yürekleri pır pır ederek birbirlerine soruyor Meral Akşener Saray’ın davetini kabul edecek mi? Kimse de asla gitmez demiyor diyemiyor.
CHP dahil bütün partilerin gönlünde Saray yatıyor ve ona gerdan kırarak muhalefet rolü oynuyorlar. Günün birinde, hatta yakın bir zamanda beni da çağırabilir, o yüzden can sıkan muhalefet yapmayayım hesabı görüyorlar.
[Alper Ender Fırat] 10.8.2020 [TR724]
İYİ Parti’nin Cumhur İttifakı’na davet edilmesi haberini ilk duyduğumda bundan sonra korkarım ki daha çok şehit haberi duyacağız diye düşünmüştüm. Bir de HDP’nin, Öcalan’a yapışık siyaset yapması eklenirse, İYİ Parti mecburen(!) ‘Cumhur İttifakı’nın yanına gitmesinde ne yapsın’ olacaktır. Bu politikanın etkili olabilmesi için, HDP’nin Öcalan kelimesinin geçtiği cümleleri daha yüksek sesle söylemeye başlaması beklenirdi, nitekim öyle de oldu.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Önce Bahçeli’nin, sonra da Recep T. Erdoğan’ın, İYİ Parti’yi Cumhur ittifakına davet etmesinin hemen ardından, HDP Parti sözcüsü Ebru Günay bir bahane bularak Öcalan’ı konu alan bir basın toplantısı düzenledi ve hep Öcalan’ı konuştu. ‘Türkiye’yi şu an içine düştüğü krizler kuyusundan çıkaracak kişinin Öcalan olduğunu’ söylediği konuşmasında, İmralı’dan ses geldikçe toplumda sağduyunun, diyalog ve aklıselim duygularının güç kazandığını söyledi. Bu konuşmanın dumanı tüterken bir de Öcalan konulu sosyal medya etkinliği düzenlediler. Bazı HDP’li vekillerin ön ayak olduğu bu TT çalışmasında Öcalan’ın olmazsa olmazlığını her twitte vurguladılar HDP milletvekilleri.
HDP, Öcalan’a tutunup, onunla kendini yapışık hale getirdikçe, İYİ Partiye cephe değiştirme bahanesi veriyor. Zamanlaması manidar bu çıkışın tesadüf olduğunu kimse iddia etmesin. Bütün Türkiye’yi kapsayan politikalarını Selahattin Demirtaş hapsederek etkisiz hale getirenler, HDP’nin Öcalan’la yapışık siyasetinin önünü açıyorlar. HDP, Öcalan’a yapıştıkça marjinalize oluyor, Demirtaş’la yakaladığı rüzgarın kesilmesine, diğer bütün partiler için siyasi bir rakip olmaktan çıkmasına neden oluyor. Aynı zamanda muhalefet bloğunu parçalıyorlar.
PKK’nın her seçim döneminde ortaya çıkıp AKP kazanmasın yoksa biz biteriz türünden laflar ederek, rejimin ekmeğine yağ sürmesi gibi, HDP de İYİ Parti’nin Saray’a yanaşmasına gerekçe sunuyor, aracılık ediyor. Seçim öncesinde Osman Öcalan’ı devlet televizyonunda konuşturan, Abdullah Öcalan’ın mektubunu getirecek aracıyı İmralı’ya gönderen akıl, yine Kürtleri yalnızlaştırmak ve ötekileştirmek için devrede.
Son dönem Türkiye siyaset kurumunun, Recep T. Erdoğan’ı iktidarda tutmak için kurgulandığını, MHP’nin İYİ Partiye yaptığı davette bir kere daha gördük. Saray Rejiminin ayakta kalması için diğer aktörler üzerlerine düşen görevi bihakkın gerine getiriyorlar.
Saray’ın teklifine İYİ Parti ve Meral Akşener, kapalı kapılar ardından sevinç çığlıkları atıyor ancak tabanın tepkisini yönetebilmek adına istemiyormuş gibi yapıyor. Gitmek zorunda kalmak istiyor ve bunun için de HDP’nin kovalamasına şiddetle ihtiyaç duyuyorlar. HDP daha çok Öcalan’ı gündeme getirecek, Allah muhafaza daha çok şehit istemeye istemeye(!) Saray’a taşınacak.
Görünürde MHP, İYİ Parti, HDP birbirlerine taban tabana zıt gibi duruyor; konuştuklarında can düşmanı filan zannediyorsunuz. Ancak günün sonunun Saray’ın ya da onun arkasındaki güç neyse onun arzularını gerçekleştiren birer aparattan başka bir şey olmadıkları ortaya çıkıyor.
Toplumsal muhalefet yürekleri pır pır ederek birbirlerine soruyor Meral Akşener Saray’ın davetini kabul edecek mi? Kimse de asla gitmez demiyor diyemiyor.
CHP dahil bütün partilerin gönlünde Saray yatıyor ve ona gerdan kırarak muhalefet rolü oynuyorlar. Günün birinde, hatta yakın bir zamanda beni da çağırabilir, o yüzden can sıkan muhalefet yapmayayım hesabı görüyorlar.
[Alper Ender Fırat] 10.8.2020 [TR724]
Etiketler:
Alper Ender Fırat
2020’yi atlatamazlar [Tarık Toros]
Mühim olan buzdolabı değil,
O dolabın dolması.
Gelin görün ki,
Taban öyle bakmıyor.
“İktidara geldiğimizde
şu kadar buzdolabı satılıyordu,
şimdi şu kadar satılıyor”
..sözlerinin kitlede bir karşılığı var.
Olmasa söylenmez.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
47 yaşındayım.
Kendimi bildim bileli evimizde hep buzdolabı oldu.
Televizyon yoktu, film izlemeye komşuya giderdik.
Sonra, elden düşme bir tane aldık.
Yıllar sonra, renkli televizyon çıktı.
O da çok sonra evimize girmiştir.
Özal bunun propagandasını yapardı.
Erdoğan yalnız değil, anlayacağınız.
**
Yaşadığım ülke İngiltere’de…
Kiralık veya satılık bir evde beyaz eşya standart.
Yani evin demirbaşı, olmak zorunda.
Zannederim,
Bunun kopyalanmadığı ülkelerde…
Buzdolabı üzerinden siyaset hep devam edecek.
**
Muhalefetin bu edebiyatına katkısı olacak mı, bilinmez.
Üzerinde çalışmalılar.
Çünkü, iktidarın bu yılı atlatması güçleşiyor.
Doğrudur;
Son 7 senedir, hacıyatmaz gibi tüm olumsuzluklardan yırttılar.
Gelgelelim,
2020’nin ikinci yarısı için aynı şey pek geçerli değil.
Bu seneyi atlatamazlar çünkü:
Destek gün geçtikçe eriyor.
Ayasofya bile tabanı konsolide etmedi.
TL başaşağı giderken Erdoğan ikinci cumayı da orada kıldı, nafile.
Muhalefet farkında:
Akşener yurt turuna çıktı.
Babacan ve Davutoğlu boş durmuyor.
CHP, yönetimdeki Ergenekon süreci artıklarını temizledi.
Kasada para bitti:
Libya’dan başka kaynak yok, bakanlar sürekli orada.
Dış destek bitti, alternatif katkı gelmiyor.
Ülkede satacak bir şey kalmadı.
Ege, Suriye, Kıbrıs, Doğu Akdeniz gibi konularda Türkiye yalnız.
Diplomasi yapamıyor.
**
2020’yi atlatamazlar!
Bu bir kehanet değil.
Realite.
Düşük olasılık da olsa…
Bir “lütuf” yakalayıp demir yumrukla ülkeyi idare edebilirler.
Olabilir bu.
Lakin ihtimal zayıftır.
Esasen bitmiş bir iktidardı, AKP rejimi.
2016, 15 Temmuz.
4 sene daha nefes aldırdı sadece.
İçeride ve dışarıda müttefik buldu.
Zulmü katladı.
Suçu kesinleşti.
Son kullanım süresi doldu:
Gidecekler.
**
Mesele, artık Erdoğan veya AKP değil.
Sonrasının nasıl şekilleneceği, dizayn olacağı…
Yani.
Geleceğin inşası.
[Tarık Toros] 10.8.2020 [TR724]
O dolabın dolması.
Gelin görün ki,
Taban öyle bakmıyor.
“İktidara geldiğimizde
şu kadar buzdolabı satılıyordu,
şimdi şu kadar satılıyor”
..sözlerinin kitlede bir karşılığı var.
Olmasa söylenmez.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
47 yaşındayım.
Kendimi bildim bileli evimizde hep buzdolabı oldu.
Televizyon yoktu, film izlemeye komşuya giderdik.
Sonra, elden düşme bir tane aldık.
Yıllar sonra, renkli televizyon çıktı.
O da çok sonra evimize girmiştir.
Özal bunun propagandasını yapardı.
Erdoğan yalnız değil, anlayacağınız.
**
Yaşadığım ülke İngiltere’de…
Kiralık veya satılık bir evde beyaz eşya standart.
Yani evin demirbaşı, olmak zorunda.
Zannederim,
Bunun kopyalanmadığı ülkelerde…
Buzdolabı üzerinden siyaset hep devam edecek.
**
Muhalefetin bu edebiyatına katkısı olacak mı, bilinmez.
Üzerinde çalışmalılar.
Çünkü, iktidarın bu yılı atlatması güçleşiyor.
Doğrudur;
Son 7 senedir, hacıyatmaz gibi tüm olumsuzluklardan yırttılar.
Gelgelelim,
2020’nin ikinci yarısı için aynı şey pek geçerli değil.
Bu seneyi atlatamazlar çünkü:
Destek gün geçtikçe eriyor.
Ayasofya bile tabanı konsolide etmedi.
TL başaşağı giderken Erdoğan ikinci cumayı da orada kıldı, nafile.
Muhalefet farkında:
Akşener yurt turuna çıktı.
Babacan ve Davutoğlu boş durmuyor.
CHP, yönetimdeki Ergenekon süreci artıklarını temizledi.
Kasada para bitti:
Libya’dan başka kaynak yok, bakanlar sürekli orada.
Dış destek bitti, alternatif katkı gelmiyor.
Ülkede satacak bir şey kalmadı.
Ege, Suriye, Kıbrıs, Doğu Akdeniz gibi konularda Türkiye yalnız.
Diplomasi yapamıyor.
**
2020’yi atlatamazlar!
Bu bir kehanet değil.
Realite.
Düşük olasılık da olsa…
Bir “lütuf” yakalayıp demir yumrukla ülkeyi idare edebilirler.
Olabilir bu.
Lakin ihtimal zayıftır.
Esasen bitmiş bir iktidardı, AKP rejimi.
2016, 15 Temmuz.
4 sene daha nefes aldırdı sadece.
İçeride ve dışarıda müttefik buldu.
Zulmü katladı.
Suçu kesinleşti.
Son kullanım süresi doldu:
Gidecekler.
**
Mesele, artık Erdoğan veya AKP değil.
Sonrasının nasıl şekilleneceği, dizayn olacağı…
Yani.
Geleceğin inşası.
[Tarık Toros] 10.8.2020 [TR724]
"Türkiye'de testler %40 doğru, yazı tura atsanız daha tutarlı olur"
Koronavirüs pandemisinin başlangıcından bu yana Sağlık Bakanlığı’nın test stratejisi tartışılıyor. Sağlık Bakanlığı’nın yerli kit üreten 12 firma olmasına karşın tek bir firmayla anlaşması, kitlerin alım sürecinde yolsuzluk yapıldığı iddiası ve yurt dışındaki yetkili laboratuvarlarda PCR testlerinin doğruluğunun yüzde 40’larda kaldığının iddia edilmesi krize neden oldu.
Test kiti tartışması nedeniyle bakanlığa bağlı kurumlarda görev yapan 4 bürokrat istifa ederken bir bürokrat görevden alındı. Bilim insanları, bakanlığın tartışmalara son vermek için testlerin duyarlılığını, pozitif ve negatif kestirim gücünü net olarak açıklaması gerektiğini belirtti.
"Özellikle bulanık tutuluyor"
Cumhuriyet'ten Sibel Bahçetepe'nin haberine göre Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Saltık, tartışmaları değerlendirirken “Kit konusu özellikle bulanık tutuluyor. Bir duyum geliyor ‘yüzde 40 duyarlıklı testi bıraktık, ilgili daire başkanını görevden aldık, Bakanlıkta soruşturmalar sürüyor’ deniyor. Başka duyum alıyoruz; ‘O testi artık kullanmıyoruz, yüzde 93’lerde duyarlığı olan başka bir testi kullanıyoruz’ deniyor. Sahada çalışan değişik dallarda ve kurumlardaki meslektaşlarımızdan farklı, hatta çelişen bilgiler alıyoruz, kimse durumu net olarak bilmiyor. Gerçeği öğrenmek için kamu otoritesinin, Sağlık Bakanlığı’nın gecikmeden açıklama yapması gerekir” dedi.
"600 bin hastanın resmen ilan edilmiş olması gerekirdi"
“Bildiğimiz kadarıyla ihaleye giren iki firmadan birinin önerdiği testin duyarlığı yüzde 90’ın üzerinde ancak yandaş olan ve yüzde 40 duyarlığı olan firmaya ihale verilmiş, duyumlar üzerinden bunu paylaşıyoruz” diyen Saltık, salgınla mücadelenin böyle yapılamayacağını anlattı. Testin duyarlığının ne düzeyde olduğundan emin olunması gerektiğini anımsatan Saltık, şöyle devam etti: “Yüzde 40 duyarlığı (hastaları yakalama gücü) olan bir testi kullanmak yerine, yazı - tura atsanız doğru tanı koyma şansınız daha yüksek, yüzde 50 oranında olur; oysa bu test yüzde 60 yanıltıyor! Salgının ortasında, 88 milyon insanın yaşadığı bir ülkede hazin bir ironi. ‘Test negatif’ diyerek evlerine gönderdiniz, kayıtlara geçmediniz, eğer şimdi kayda giren 240 bin olguyu 100 gerçek hastanın yüzde 40’ı kabul ederseniz, bunun üzerine 360 bin hasta daha eklemeniz gerekir o ‘yeteneksiz test’ yüzünden atladığınız. 600 bin hasta resmen ilan edilmiş olması gerekirdi Türkiye’de...”
"Net bilgi verilmedi"
Türk Klinik Mikrobiyoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları Derneği’nden (KLİMİK) Prof. Dr. Özlem Kurt Azap ise PCR testlerine ilişkin özetle şu bilgileri paylaştı: “Test kiti ile ilgili sıkıntılar birçok tartışmaya konu edildi. Dünyada en iyi koşullarda testin duyarlılığının yüzde 50-60’larda olduğunu biliyoruz. Şimdi yüzde 40 açıklamasından sonra bakanlıktan bir başka açıklama yapıldı. Dendi ki testin duyarlılığı yüzde 91. Bu kafa karışıklığına yol açıyor. Yüzde 91 diye açıklanan oran dış kalite kontrol sonuçları dediğimiz şey. Dış kalite elbette ki önemli. Ama testin duyarlılığı için dış kalite kontrol sonuçlarını paylaşmak testin gerçek duyarlılığını söylemek anlamına gelmiyor. Bir tarafta yüzde 40 diye bir oran var, diğer tarafta yüzde 91 diye bir oran var. Buradaki doğru bilgiyi Sağlık Bakanlığı yetkililerinin açıklaması gerekiyor.”
10.8.2020 [Samanyolu Haber]
Test kiti tartışması nedeniyle bakanlığa bağlı kurumlarda görev yapan 4 bürokrat istifa ederken bir bürokrat görevden alındı. Bilim insanları, bakanlığın tartışmalara son vermek için testlerin duyarlılığını, pozitif ve negatif kestirim gücünü net olarak açıklaması gerektiğini belirtti.
"Özellikle bulanık tutuluyor"
Cumhuriyet'ten Sibel Bahçetepe'nin haberine göre Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Saltık, tartışmaları değerlendirirken “Kit konusu özellikle bulanık tutuluyor. Bir duyum geliyor ‘yüzde 40 duyarlıklı testi bıraktık, ilgili daire başkanını görevden aldık, Bakanlıkta soruşturmalar sürüyor’ deniyor. Başka duyum alıyoruz; ‘O testi artık kullanmıyoruz, yüzde 93’lerde duyarlığı olan başka bir testi kullanıyoruz’ deniyor. Sahada çalışan değişik dallarda ve kurumlardaki meslektaşlarımızdan farklı, hatta çelişen bilgiler alıyoruz, kimse durumu net olarak bilmiyor. Gerçeği öğrenmek için kamu otoritesinin, Sağlık Bakanlığı’nın gecikmeden açıklama yapması gerekir” dedi.
"600 bin hastanın resmen ilan edilmiş olması gerekirdi"
“Bildiğimiz kadarıyla ihaleye giren iki firmadan birinin önerdiği testin duyarlığı yüzde 90’ın üzerinde ancak yandaş olan ve yüzde 40 duyarlığı olan firmaya ihale verilmiş, duyumlar üzerinden bunu paylaşıyoruz” diyen Saltık, salgınla mücadelenin böyle yapılamayacağını anlattı. Testin duyarlığının ne düzeyde olduğundan emin olunması gerektiğini anımsatan Saltık, şöyle devam etti: “Yüzde 40 duyarlığı (hastaları yakalama gücü) olan bir testi kullanmak yerine, yazı - tura atsanız doğru tanı koyma şansınız daha yüksek, yüzde 50 oranında olur; oysa bu test yüzde 60 yanıltıyor! Salgının ortasında, 88 milyon insanın yaşadığı bir ülkede hazin bir ironi. ‘Test negatif’ diyerek evlerine gönderdiniz, kayıtlara geçmediniz, eğer şimdi kayda giren 240 bin olguyu 100 gerçek hastanın yüzde 40’ı kabul ederseniz, bunun üzerine 360 bin hasta daha eklemeniz gerekir o ‘yeteneksiz test’ yüzünden atladığınız. 600 bin hasta resmen ilan edilmiş olması gerekirdi Türkiye’de...”
"Net bilgi verilmedi"
Türk Klinik Mikrobiyoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları Derneği’nden (KLİMİK) Prof. Dr. Özlem Kurt Azap ise PCR testlerine ilişkin özetle şu bilgileri paylaştı: “Test kiti ile ilgili sıkıntılar birçok tartışmaya konu edildi. Dünyada en iyi koşullarda testin duyarlılığının yüzde 50-60’larda olduğunu biliyoruz. Şimdi yüzde 40 açıklamasından sonra bakanlıktan bir başka açıklama yapıldı. Dendi ki testin duyarlılığı yüzde 91. Bu kafa karışıklığına yol açıyor. Yüzde 91 diye açıklanan oran dış kalite kontrol sonuçları dediğimiz şey. Dış kalite elbette ki önemli. Ama testin duyarlılığı için dış kalite kontrol sonuçlarını paylaşmak testin gerçek duyarlılığını söylemek anlamına gelmiyor. Bir tarafta yüzde 40 diye bir oran var, diğer tarafta yüzde 91 diye bir oran var. Buradaki doğru bilgiyi Sağlık Bakanlığı yetkililerinin açıklaması gerekiyor.”
10.8.2020 [Samanyolu Haber]
Bilim İnsanları sıcak havalarda uyardı: Trafikte aracın camlarını açık tutmayın!
Surrey Üniversitesi’nce yapılan ve türünde ilk olan çalışmaya göre dünyanın en yoksul şehirlerindeki araç sürücüleri, araç içinde orantısız bir hava kirliliğine maruz kalıyor çünkü aracı havalandırmak için çoğunlukla pencere açmayı tercih ediyorlar.
Dünya Sağlık Örgütü’ne (WHO) göre, hava kirliliğinin her sene dünya çapında yedi milyon insanın ölümüne sebep olduğu ve 10 kişiden dokuzunun yüksek seviyelerde kirletici içeren hava soluduğu tahmin ediliyor.
Science of the Total Environment bülteninde yayımlanan bir çalışmada, Surrey Üniversitesi’nin Küresel Temiz Hava Araştırma Merkezi’nin (GCARE) önderliğinde toplanan küresel bir araştırma takımı, dünya çapındaki 10 farklı şehirde işe gidip gelenlerin maruz kaldığı hava kirliliği seviyelerini araştırmış. Bu şehirler ise Bengladeş’in Daka şehri, Hindistan’ın Çennay şehri, Çin’in Guangzo şehri, Kolombiya’nın Medellin şehri, Brezilya’nın Sao Paulo şehri, Mısır’ın Kahire şehri, Irak’ın Süleymaniye şehri, Etiyopya’nın Addis Ababa şehri, Malavi’nin Blantire şehri ve Tanzanya’nın Dar es Selam şehriymiş.
Araştırma takımı, sabah ve akşamleyin trafiğin en yoğun olduğu saatlerde ve gün ortasında trafiğin yoğun olmadığı saatlerde araçların içerisindeki PM2.5 ve PM10 parçacıklara maruz kalma seviyelerini incelemiş. Bilim insanları; sürücüler devir daim sistemleri kullandığında, fanları kullandığında ve yalnızca pencereleri açtığında kirliliğe maruz kalma seviyesinin nasıl değiştiğini ölçmüş.
Çalışmada, dünyanın en fakir şehirlerinden bazılarında yaşayan sürücülerin, araç içinde en yüksek seviyede hava kirliliğine maruz kaldıkları keşfedilmiş. Şehir ve kullanılan araç modelinden bağımsız olarak; pencerelerin açık olduğu bir düzende en yüksek hava kirliliğine maruz kalınmış. Bunu ise sırasıyla fanların açılması ve devir daim sisteminin kullanılması takip etmiş. Trafiğin yoğun olmadığı saatlerde pencereler açık durduğu zaman kirliliğe maruz kalma seviyesi, sabah ve akşam trafiğin en yoğun olduğu saatlere göre sırasıyla yüzde 91 ve yüzde 40 daha düşük olmuş. Çalışmada ayrıca araçtaki yolcuların, pencereler açık olduğu zaman, toplam yolculuğun üçte bir oranına kadar kirliliğinin en yüksek olduğu merkezlere maruz kaldıkları bulunmuş.
Çalışmada devir daim sistemini çalıştıran sürücülerin, araba penceresini açan kişilere kıyasla zararlı parçacıklara yaklaşık yüzde 80 daha az maruz kaldıkları bulunmuş. Araba kabin filtreleri, ince parçacıklara kıyasla kirliliği ortadan kaldırmada daha etkili bulunmuş. Yani eğer yeni arabalarda daha verimli filtreler olsaydı, işe araçla gidip gelen kişilerin kirliliğe maruz kalma oranları genel olarak düşebilirmiş.
10.8.2020 [Samanyolu Haber]
Dünya Sağlık Örgütü’ne (WHO) göre, hava kirliliğinin her sene dünya çapında yedi milyon insanın ölümüne sebep olduğu ve 10 kişiden dokuzunun yüksek seviyelerde kirletici içeren hava soluduğu tahmin ediliyor.
Science of the Total Environment bülteninde yayımlanan bir çalışmada, Surrey Üniversitesi’nin Küresel Temiz Hava Araştırma Merkezi’nin (GCARE) önderliğinde toplanan küresel bir araştırma takımı, dünya çapındaki 10 farklı şehirde işe gidip gelenlerin maruz kaldığı hava kirliliği seviyelerini araştırmış. Bu şehirler ise Bengladeş’in Daka şehri, Hindistan’ın Çennay şehri, Çin’in Guangzo şehri, Kolombiya’nın Medellin şehri, Brezilya’nın Sao Paulo şehri, Mısır’ın Kahire şehri, Irak’ın Süleymaniye şehri, Etiyopya’nın Addis Ababa şehri, Malavi’nin Blantire şehri ve Tanzanya’nın Dar es Selam şehriymiş.
Araştırma takımı, sabah ve akşamleyin trafiğin en yoğun olduğu saatlerde ve gün ortasında trafiğin yoğun olmadığı saatlerde araçların içerisindeki PM2.5 ve PM10 parçacıklara maruz kalma seviyelerini incelemiş. Bilim insanları; sürücüler devir daim sistemleri kullandığında, fanları kullandığında ve yalnızca pencereleri açtığında kirliliğe maruz kalma seviyesinin nasıl değiştiğini ölçmüş.
Çalışmada, dünyanın en fakir şehirlerinden bazılarında yaşayan sürücülerin, araç içinde en yüksek seviyede hava kirliliğine maruz kaldıkları keşfedilmiş. Şehir ve kullanılan araç modelinden bağımsız olarak; pencerelerin açık olduğu bir düzende en yüksek hava kirliliğine maruz kalınmış. Bunu ise sırasıyla fanların açılması ve devir daim sisteminin kullanılması takip etmiş. Trafiğin yoğun olmadığı saatlerde pencereler açık durduğu zaman kirliliğe maruz kalma seviyesi, sabah ve akşam trafiğin en yoğun olduğu saatlere göre sırasıyla yüzde 91 ve yüzde 40 daha düşük olmuş. Çalışmada ayrıca araçtaki yolcuların, pencereler açık olduğu zaman, toplam yolculuğun üçte bir oranına kadar kirliliğinin en yüksek olduğu merkezlere maruz kaldıkları bulunmuş.
Çalışmada devir daim sistemini çalıştıran sürücülerin, araba penceresini açan kişilere kıyasla zararlı parçacıklara yaklaşık yüzde 80 daha az maruz kaldıkları bulunmuş. Araba kabin filtreleri, ince parçacıklara kıyasla kirliliği ortadan kaldırmada daha etkili bulunmuş. Yani eğer yeni arabalarda daha verimli filtreler olsaydı, işe araçla gidip gelen kişilerin kirliliğe maruz kalma oranları genel olarak düşebilirmiş.
10.8.2020 [Samanyolu Haber]
Erdoğan neden 15 milyar dolar fazla söyledi?
Ekonomideki kötü gidişatın sorumlularından olarak gösterilen Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak'ın döviz krizi ve eşlik eden sorunlarla ilgili kamuoyunu ve piyasaları tatmin edici bir açıklama yapmaması, eleştirileri de beraberinde getiriyor. Erdoğan'ın Ayasofya önünde yaptığı "105 milyarlık rezervimiz var" sözü ise ayrı bir facia.
Bu tutumu, 10 Ağustos tarihli, "Ufacık 15 milyar dolarlık yanlışlık!" başlıklı yazısında dile getiren Sözcü Gazetesi yazarı Murat Muratoğlu, "Ekonomide ortalık yangın yeri… Ülke ekonomisinden sorumlu Berat Albayrak, çıkıp açıklama yapma gereği bile duymuyor belli ki! Keyfini mi bozacak şimdi? Neyse ki sorumluluk hissine sahip bir kayınpederi var. O çıkıp açıklama yapıyor. Hiç değilse konuşurken paydaş, eşgüdüm, bağlam gibi kelimeleri kullanıp ruhlar aleminden bildirmiyor. Somut veriler paylaşıyor" tepkisini gösterdi.
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın açıkladığı verilerin sorunlu olduğunu, "İyi güzel de sıkıntı var açıkladığı somut verilerde… Maalesef onlar da gerçekleri yansıtmıyor" satırlarıyla aktaran Muratoğlu, yazısının devamında şu yorumu yaptı:
"Ülkeyi yöneten Cumhurbaşkanı'nın en azından Merkez Bankası döviz rezervlerinin ne kadar olduğunu bilmesi gerekmez mi? Kendisinin onlarca danışmanı var. Ne işe yararlar? Yanlış anlamasınlar, gidip de '105 milyar dolar rezervimiz' var lafını düzeltsinler demiyorum. 'Toplam 305 milyar dolar rezervimiz var' dese yine yerler. Yalnız bir tavsiyem olacak. Sallarken, genelde küsuratlı sayılar verilir ki inandırıcı olsun. Artık bunu da öğreten ben olmayayım ne olursun! Çıkacak, önce bir iki saniye sessiz kalacak, hafif gözlerini kısacak ki; bu ortama düşünüyormuş havası versin. Sonrasında; 'Arkadaşlar bugün merkez bankamızın 104 milyar 879 milyon 453 bin 201 dolar rezervi vardır. Müsterih olun!' diyecek."
Muratoğlu, gerçekte Merkez Bankası'nın ne kadar dövizi olduğu ile ilgili ise, "Öncelikle 105 milyar dolar falan değil! Merkez Bankası'nın açıklamasına göre rezervimiz 90 milyar 245 milyon dolar… Merkez Bankası'nın Cumhurbaşkanı'nı zor durumda bırakmak için yalan söylemesi bir diğer ihtimal! Kim insanları yanıltıyor çıkıp açıklasınlar! Artık nasıl bir para mevhumları varsa 15 milyar dolar gibi ufacık bir yanlışlık yapmışlar!" satırlarını kaleme aldı.
Ancak MB verilerinin de gerçeği yansıtmadığını kaydeden Muratoğlu, şu verileri paylaştı:
"İşin ilginci Merkez Bankası'nın açıklaması da gerçeği yansıtmıyor! Brüt rezervden bahsediyor. Tablonun tamamını paylaşsa, gerçekten çok fena… Şöyle ki; Merkez Bankası'nın rezervleri arasında munzam karşılığı adı verilen vatandaşın bankalara yatırdığı paraların bir kısmı da var. Yani emanet paralar… Bunun anlamı bankaya yatırdığınız 1.000 doların 220 doları Merkez Bankası'nın kasasına giriyor. Merkez Bankası onları da kendi parası gibi farz ediyor. Net ne kadar derseniz, temmuz sonu itibarıyla 26.5 milyar dolar! Yok artık! Gerçekten o kadar düşük mü” derseniz, “keşke” diye cevap veririm. Nitekim “swap” diye bir mekanizma var. Bankaların ellerindeki dövizi bir süreliğine alıp yerine Türk Lirası verip değiş tokuşa gidiyorlar. Geçici olarak bilançoyu makyajlıyorlar. Tabii ki unutmamız gereken, Çin ve Katar'dan swap yoluyla gelen 16 milyar dolar… Ha işte bu değiş tokuş miktarı da haziran ayında 58.9 milyar dolar… Bu meblağının net rezervde ne işi var? Onu da düşersek, rezervlerimizin son hali, şeffaf olmadığı için görebildiğimiz kadarıyla eksi 32.4 milyar dolar…Anlayacağınız Erdoğan'ın açıkladığı 105 milyar dolar nerede, Merkez Bankası'nın açıkladığı 90 milyar nerede, gerçekler nerede? Anlayacağınız durumumuz hiç yoktan kötü… “Oğlum ülkenin hiç rezervi kalmamış” demek için bile 32.4 milyar dolar bulmamız gerekli…"
10.8.2020 [Samanyolu Haber]
Bu tutumu, 10 Ağustos tarihli, "Ufacık 15 milyar dolarlık yanlışlık!" başlıklı yazısında dile getiren Sözcü Gazetesi yazarı Murat Muratoğlu, "Ekonomide ortalık yangın yeri… Ülke ekonomisinden sorumlu Berat Albayrak, çıkıp açıklama yapma gereği bile duymuyor belli ki! Keyfini mi bozacak şimdi? Neyse ki sorumluluk hissine sahip bir kayınpederi var. O çıkıp açıklama yapıyor. Hiç değilse konuşurken paydaş, eşgüdüm, bağlam gibi kelimeleri kullanıp ruhlar aleminden bildirmiyor. Somut veriler paylaşıyor" tepkisini gösterdi.
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın açıkladığı verilerin sorunlu olduğunu, "İyi güzel de sıkıntı var açıkladığı somut verilerde… Maalesef onlar da gerçekleri yansıtmıyor" satırlarıyla aktaran Muratoğlu, yazısının devamında şu yorumu yaptı:
"Ülkeyi yöneten Cumhurbaşkanı'nın en azından Merkez Bankası döviz rezervlerinin ne kadar olduğunu bilmesi gerekmez mi? Kendisinin onlarca danışmanı var. Ne işe yararlar? Yanlış anlamasınlar, gidip de '105 milyar dolar rezervimiz' var lafını düzeltsinler demiyorum. 'Toplam 305 milyar dolar rezervimiz var' dese yine yerler. Yalnız bir tavsiyem olacak. Sallarken, genelde küsuratlı sayılar verilir ki inandırıcı olsun. Artık bunu da öğreten ben olmayayım ne olursun! Çıkacak, önce bir iki saniye sessiz kalacak, hafif gözlerini kısacak ki; bu ortama düşünüyormuş havası versin. Sonrasında; 'Arkadaşlar bugün merkez bankamızın 104 milyar 879 milyon 453 bin 201 dolar rezervi vardır. Müsterih olun!' diyecek."
Muratoğlu, gerçekte Merkez Bankası'nın ne kadar dövizi olduğu ile ilgili ise, "Öncelikle 105 milyar dolar falan değil! Merkez Bankası'nın açıklamasına göre rezervimiz 90 milyar 245 milyon dolar… Merkez Bankası'nın Cumhurbaşkanı'nı zor durumda bırakmak için yalan söylemesi bir diğer ihtimal! Kim insanları yanıltıyor çıkıp açıklasınlar! Artık nasıl bir para mevhumları varsa 15 milyar dolar gibi ufacık bir yanlışlık yapmışlar!" satırlarını kaleme aldı.
Ancak MB verilerinin de gerçeği yansıtmadığını kaydeden Muratoğlu, şu verileri paylaştı:
"İşin ilginci Merkez Bankası'nın açıklaması da gerçeği yansıtmıyor! Brüt rezervden bahsediyor. Tablonun tamamını paylaşsa, gerçekten çok fena… Şöyle ki; Merkez Bankası'nın rezervleri arasında munzam karşılığı adı verilen vatandaşın bankalara yatırdığı paraların bir kısmı da var. Yani emanet paralar… Bunun anlamı bankaya yatırdığınız 1.000 doların 220 doları Merkez Bankası'nın kasasına giriyor. Merkez Bankası onları da kendi parası gibi farz ediyor. Net ne kadar derseniz, temmuz sonu itibarıyla 26.5 milyar dolar! Yok artık! Gerçekten o kadar düşük mü” derseniz, “keşke” diye cevap veririm. Nitekim “swap” diye bir mekanizma var. Bankaların ellerindeki dövizi bir süreliğine alıp yerine Türk Lirası verip değiş tokuşa gidiyorlar. Geçici olarak bilançoyu makyajlıyorlar. Tabii ki unutmamız gereken, Çin ve Katar'dan swap yoluyla gelen 16 milyar dolar… Ha işte bu değiş tokuş miktarı da haziran ayında 58.9 milyar dolar… Bu meblağının net rezervde ne işi var? Onu da düşersek, rezervlerimizin son hali, şeffaf olmadığı için görebildiğimiz kadarıyla eksi 32.4 milyar dolar…Anlayacağınız Erdoğan'ın açıkladığı 105 milyar dolar nerede, Merkez Bankası'nın açıkladığı 90 milyar nerede, gerçekler nerede? Anlayacağınız durumumuz hiç yoktan kötü… “Oğlum ülkenin hiç rezervi kalmamış” demek için bile 32.4 milyar dolar bulmamız gerekli…"
10.8.2020 [Samanyolu Haber]
İşsizlik mi? Yok öyle bir şey! [Turhan Bozkurt]
Boğaziçi Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi gibi Türkiye'nin en itibarlı üniversitelerini bitiren 3 gençten birinin iş bulamadığı kalanların da ekseriyetinin 2 bin 324 TL asgari ücrete razı olduğu biliniyor. Yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgını kronik işsizliği içinden çıkılmaz hâle getirirken, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) nisandan sonra mayıs ayında da işsiz sayısının azaldığını iddia etti.
TURHAN BOZKURT | ANALİZ- Türkiye İstatistik Kurumu'na (TÜİK) göre, mayıs döneminde 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsiz sayısı geçen yılın aynı dönemine göre 331 bin kişi azalarak 3 milyon 826 bine indi. İşsizlik oranı 0,1 puan artış ile 12,9 olarak gerçekleşti.
Geçen yılın aynı dönemine göre istihdam edilen insan sayısı 2 milyon 411 bin azaldı. Tarım dışı işsizlik oranı 0,2 puanlık artış ile yüzde 15,2 oldu.
İstihdam edilenlerin sayısı geçen yılın aynı dönemine kıyasla 2 milyon 411 bin kişi azalarak 25 milyon 858 bin kişiye indi. İstihdam oranı ise 4,7 puanlık azalış ile yüzde 41,4 oldu.
İstihdam oranı ve istihdam edilenlerin sayısı rekor seviyede azalırken işsiz sayısının 331 bin kişi azalması "sözün bittiği yer" olarak nitelendiriliyor.
Tarımda 308 bin, sanayide 274 bin, inşaatta 206 bin, hizmette 1 milyon 622 bin kişi işsiz kalırken diğer tarafta işgücüne katılım oranı da düştü.
İSTİHDAM AZALIRKEN İŞSİZ SAYISI NASIL AZALIYOR?
İşgücü 2020 yılı mayıs döneminde geçen yıla göre 2 milyon 742 bin kişi azalarak 29 milyon 684 bin kişiye geriledi. İşgücüne katılma oranı ise 5,3 puanlık azalış ile yüzde 47,6 mertebesine indi.
TÜİK eleştirilere, "2020 yılı II. döneminde toplam kamu istihdamı 2019 yılının aynı dönemine göre yüzde 4,3 oranında artarak 4 milyon 767 bin kişi oldu." diyerek cevep verebilir.
Ancak kamunun istihdam içindeki payının yüzde 8 civarında olduğu dikkate alındığında kriz döneminde kamuda çalışan sayısının artması ile işsizlikteki düşüş arasında birebir irtibat kurulamayacağının altı çiziliyor.
TÜİK istihdamda 4-5 puanlık düşüşe rağmen işsiz sayısının azaldığını iddia etti.
SALGINDA BİLE İŞSİZLİĞİ DÜŞÜRDÜK
Koronvirüs salgınının ilk dalgasında günlük vak'a sayılarının 3 binin üzerine çıktığı nisan-mayıs aylarında işsiz sayısının azaldığına "yandaş" iktisatçılar ve yandaş gazeteciler haricinde kimse inanmıyor.
TÜİK'e kalsa 15-64 yaş grubunda işsizlik yüzde 13,2, tarım dışı işsizlik yüzde 15,3. Koronavirüs salgını sebebiyle 1.200 TL aylık mukabilinde ücretsiz izne gönderilenlerin sayısı 1,7 milyon. 3,5 milyon kişi de kısa çalışma ödeneği alıyor.
5,2 milyon kişinin ekseriyeti işten çıkarma yasağı kalktığında fiilen işsiz kalacak. Geniş tanımlı verilere göre mayıs itibarıyla gerçek işsizlik yüzde 23.
Hükûmet TÜİK'e yolu açıyor, TÜİK de iktisat tarihine geçecek dahiyane formülleri ile krizde bile işsizliği düşürmeyi başarıyor.
[Turhan Bozkurt] 10.8.2020 [Samanyolu Haber]
TURHAN BOZKURT | ANALİZ- Türkiye İstatistik Kurumu'na (TÜİK) göre, mayıs döneminde 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsiz sayısı geçen yılın aynı dönemine göre 331 bin kişi azalarak 3 milyon 826 bine indi. İşsizlik oranı 0,1 puan artış ile 12,9 olarak gerçekleşti.
Geçen yılın aynı dönemine göre istihdam edilen insan sayısı 2 milyon 411 bin azaldı. Tarım dışı işsizlik oranı 0,2 puanlık artış ile yüzde 15,2 oldu.
İstihdam edilenlerin sayısı geçen yılın aynı dönemine kıyasla 2 milyon 411 bin kişi azalarak 25 milyon 858 bin kişiye indi. İstihdam oranı ise 4,7 puanlık azalış ile yüzde 41,4 oldu.
İstihdam oranı ve istihdam edilenlerin sayısı rekor seviyede azalırken işsiz sayısının 331 bin kişi azalması "sözün bittiği yer" olarak nitelendiriliyor.
Tarımda 308 bin, sanayide 274 bin, inşaatta 206 bin, hizmette 1 milyon 622 bin kişi işsiz kalırken diğer tarafta işgücüne katılım oranı da düştü.
İSTİHDAM AZALIRKEN İŞSİZ SAYISI NASIL AZALIYOR?
İşgücü 2020 yılı mayıs döneminde geçen yıla göre 2 milyon 742 bin kişi azalarak 29 milyon 684 bin kişiye geriledi. İşgücüne katılma oranı ise 5,3 puanlık azalış ile yüzde 47,6 mertebesine indi.
TÜİK eleştirilere, "2020 yılı II. döneminde toplam kamu istihdamı 2019 yılının aynı dönemine göre yüzde 4,3 oranında artarak 4 milyon 767 bin kişi oldu." diyerek cevep verebilir.
Ancak kamunun istihdam içindeki payının yüzde 8 civarında olduğu dikkate alındığında kriz döneminde kamuda çalışan sayısının artması ile işsizlikteki düşüş arasında birebir irtibat kurulamayacağının altı çiziliyor.
TÜİK istihdamda 4-5 puanlık düşüşe rağmen işsiz sayısının azaldığını iddia etti.
SALGINDA BİLE İŞSİZLİĞİ DÜŞÜRDÜK
Koronvirüs salgınının ilk dalgasında günlük vak'a sayılarının 3 binin üzerine çıktığı nisan-mayıs aylarında işsiz sayısının azaldığına "yandaş" iktisatçılar ve yandaş gazeteciler haricinde kimse inanmıyor.
TÜİK'e kalsa 15-64 yaş grubunda işsizlik yüzde 13,2, tarım dışı işsizlik yüzde 15,3. Koronavirüs salgını sebebiyle 1.200 TL aylık mukabilinde ücretsiz izne gönderilenlerin sayısı 1,7 milyon. 3,5 milyon kişi de kısa çalışma ödeneği alıyor.
5,2 milyon kişinin ekseriyeti işten çıkarma yasağı kalktığında fiilen işsiz kalacak. Geniş tanımlı verilere göre mayıs itibarıyla gerçek işsizlik yüzde 23.
Hükûmet TÜİK'e yolu açıyor, TÜİK de iktisat tarihine geçecek dahiyane formülleri ile krizde bile işsizliği düşürmeyi başarıyor.
[Turhan Bozkurt] 10.8.2020 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Turhan Bozkurt
Yazlık Saray'ı savaş gemisi koruyor
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ailesi ile birlike Kurban Bayramı'ndan bu yana Muğla'nın Marmaris ilçesi sınırları içindeki Okluk Koyu'nda inşâ ettirdiği Yazlık Saray'da tatil yapıyor. Saray'ın 12 mil açığında savaş gemisi, hemen yakınında ise Sahil Güvenlik'e ait bir korvet 24 saat nöbet tutuyor. Saray'ın etrafında ormanlık sahada 4 metre yüksekliğinde kilometrelerce uzunluğunda duvar örüldü. Duvarın üzerinde dikenli teller var. Belli mesafelerde nöbet kulelerinde nöbetçi bulunduruluyor. T24 yazarı Hasan Cemal, Erdoğan ailesinin Yazlık Saray saltanatını kaleme aldı.
SAMANYOLUHABER- T24 yazarı Hasan Cemal bugün yayımlanan makalesinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Okluk Koyu'nda 330 milyon TL'ye inşâ ettirdiği Yazlık Saray'ın etrafında kuş uçurtulmadığına dikkati çekti.
Tekne ile mavi yolculuğa çıktığını belirten gazeteci Cemal, Okluk Koyu'nda savaş gemisinin nöbet tuttuğunu aktardı: "Karşımda bir savaş gemisi... Okluk Koyu'na bakıyor. En son 2018 yılı ağustos ayında gitmiştim. Kaptan'a soruyorum 'Okluk Koyu'na, Yazlık Saray'ın oraya gidemeyecek miyiz?' Cevap olumsuz: 'Başımıza bir bela almayalım Hasan Abi..."
"UYARI MESAJINI HEMEN YİYORSUN"
"10-12 mil uzaklıktaki savaş gemisinden ayrı olarak, bir de kocaman sahil muhafaza bekliyor koyun girişinde... Kazara bunların üstüne doğru dümen kırarsan, uyarı mesajını hemen yiyorsun." diyen Cemal, "Eskiden mavi yolculuk tekneleri Okluk Koyu'ndan sularını alır, alışverişlerini yapardı. Orman içinde yürüyüşlere çıkılırdı. Bunlar yok artık, Okluk Koyu halka kapatıldı." ifadelerini kullandı.
Cemal üç yıl önce yayımlanan makalesinden Okluk Koyu'na örülen duvarı anlattığı bölümü iktibas etti: "Masmavi bir denizin kıyısında, yemyeşil bir cennetin ortasında heyula gibi yükselen bir duvar... Yılan gibi kıvrılıyor. Tepeye doğru gözden kayboluyor. Üç buçuk-dört metre boyunda. Üstüne dikenli teller çekilmiş. Projektörlü gözetleme kuleleri duvarı daha da itici yapıyor. Duvarın yanında sekiz on metrelik
toprak bir boşluğu telden bir yüksek duvar tamamlıyor."
Erdoğan ailesinin tatil yaptığı Yazlık Saray'ın 12 mil açığında savaş gemisi, hemen yakınında ise Sahil Güvenlik'e ait bir korvet 24 saat nöbet tutuyor. Ormanın içinde inşâ edilen 4 metrelik duvarın üstünde dikenli teller var.
"SİZLERİ YÜKSEK DUVARLARIN ARKASINA İTEN BU KORKUNUN SEBEBİ NE?"
"Bu kadar korku neden? Saraylarınızla birlikte sizi yüksek duvarların arkasına iten bu korku
nereden kaynaklanıyor?" sorularını yönelten Cemal, "Sizler, yazlık sarayınıza teşrif ettiğiniz
zamanlarda Okluk Koyu tamamen boşaltılıyormuş... Teknelere telsiz talimatı gidiyormuş,
demir alıp koydan çıkmazsanız, hakkınızda soruşturma başlayacak diye... Ayrıca hücum bot benzeri, toplu tüfekli koca bir sahil muhafaza gemisi koyun ağzında boy gösteriyor, etrafta kuş
uçurtmuyormuş... Bu arada dükkanları bomboş kalan lokanta esnafının ağzını bıçak
açmıyormuş..."
HASAN CEMAL: AĞAÇ KATLİAMI İÇİMİ ACITIYOR
Cemal şöyle devam etti: "Elimde dürbün duvarı, dikenli telleri, gözetleme kulelerini seyrediyorum.
Ağaçların arkasında kalan yazlık saraya, yeşilliklerin, ağaçların arasında tepeye doğru devam eden bir inşaata bakıyorum. Yakın zamanda yaşanmış ağaç katliamı ve fotoğrafları içimi acıtıyor."
Turgut Özal'ın Cumhurbaşkanıyken Okluk Koyu'nda arada bir uğradığı son derece mütevazı,
gösterişten uzak yazlığı yüzünden en ağır eleştirilere maruz kaldığına işaret eden Cemal, "O zamanlar kendisine ne kadar haksızlık ettiğimiz aklıma takılıyor. Yazlık Saray 300 odalıymış. Ankara'daki Kışlık Saray 1.150 odalı galiba..."
Hasan Cemal Makalenin sonunda şu satırlara yer verdi:
"Duvarları düşünüyorum.
Soğuk Savaş boyunca dünyayı
Doğu-Batı diye bölen, totalitarizmin
simgesi olan Berlin Duvarı...
1989'da yıkılışı, özgürlüğün
zaferi olarak selamlanmıştı.
Dikenli telleriyle, projektörlü gözetleme
kuleleriyle tepeye doğru yılan gibi
kıvrılan duvar bana başka duvarları da
çağrıştırıyor.
Nazlı Ilıcak'ın, Ahmet Altan'ın,
Selahattin Demirtaş'ın, GültanKışanak'ın,
Enis Berberoğlu'nun, Osman Kavala'nın,
Mümtazer Türköne'nin, Mustafa Ünal'ın,
Sedat Laçiner'in ve daha yüzlerce masum
insanın yattığı o çirkin zindan
duvarları gözümün önüne geliyor.
Özgürlükleri çalan duvarlar...
Hukuku yerle bir eden duvarlar...
İnsan haklarını berhava eden duvarlar...
Ama şunu iyi bilin:
Nasıl korkunun ecele bir faydası yoksa,
bu duvarlar da gün gelecek demokrasi
ve özgürlük aşkıyla yerle bir olacak."
[Samanyolu Haber] 10.8.2020
SAMANYOLUHABER- T24 yazarı Hasan Cemal bugün yayımlanan makalesinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Okluk Koyu'nda 330 milyon TL'ye inşâ ettirdiği Yazlık Saray'ın etrafında kuş uçurtulmadığına dikkati çekti.
Tekne ile mavi yolculuğa çıktığını belirten gazeteci Cemal, Okluk Koyu'nda savaş gemisinin nöbet tuttuğunu aktardı: "Karşımda bir savaş gemisi... Okluk Koyu'na bakıyor. En son 2018 yılı ağustos ayında gitmiştim. Kaptan'a soruyorum 'Okluk Koyu'na, Yazlık Saray'ın oraya gidemeyecek miyiz?' Cevap olumsuz: 'Başımıza bir bela almayalım Hasan Abi..."
"UYARI MESAJINI HEMEN YİYORSUN"
"10-12 mil uzaklıktaki savaş gemisinden ayrı olarak, bir de kocaman sahil muhafaza bekliyor koyun girişinde... Kazara bunların üstüne doğru dümen kırarsan, uyarı mesajını hemen yiyorsun." diyen Cemal, "Eskiden mavi yolculuk tekneleri Okluk Koyu'ndan sularını alır, alışverişlerini yapardı. Orman içinde yürüyüşlere çıkılırdı. Bunlar yok artık, Okluk Koyu halka kapatıldı." ifadelerini kullandı.
Cemal üç yıl önce yayımlanan makalesinden Okluk Koyu'na örülen duvarı anlattığı bölümü iktibas etti: "Masmavi bir denizin kıyısında, yemyeşil bir cennetin ortasında heyula gibi yükselen bir duvar... Yılan gibi kıvrılıyor. Tepeye doğru gözden kayboluyor. Üç buçuk-dört metre boyunda. Üstüne dikenli teller çekilmiş. Projektörlü gözetleme kuleleri duvarı daha da itici yapıyor. Duvarın yanında sekiz on metrelik
toprak bir boşluğu telden bir yüksek duvar tamamlıyor."
Erdoğan ailesinin tatil yaptığı Yazlık Saray'ın 12 mil açığında savaş gemisi, hemen yakınında ise Sahil Güvenlik'e ait bir korvet 24 saat nöbet tutuyor. Ormanın içinde inşâ edilen 4 metrelik duvarın üstünde dikenli teller var.
"SİZLERİ YÜKSEK DUVARLARIN ARKASINA İTEN BU KORKUNUN SEBEBİ NE?"
"Bu kadar korku neden? Saraylarınızla birlikte sizi yüksek duvarların arkasına iten bu korku
nereden kaynaklanıyor?" sorularını yönelten Cemal, "Sizler, yazlık sarayınıza teşrif ettiğiniz
zamanlarda Okluk Koyu tamamen boşaltılıyormuş... Teknelere telsiz talimatı gidiyormuş,
demir alıp koydan çıkmazsanız, hakkınızda soruşturma başlayacak diye... Ayrıca hücum bot benzeri, toplu tüfekli koca bir sahil muhafaza gemisi koyun ağzında boy gösteriyor, etrafta kuş
uçurtmuyormuş... Bu arada dükkanları bomboş kalan lokanta esnafının ağzını bıçak
açmıyormuş..."
HASAN CEMAL: AĞAÇ KATLİAMI İÇİMİ ACITIYOR
Cemal şöyle devam etti: "Elimde dürbün duvarı, dikenli telleri, gözetleme kulelerini seyrediyorum.
Ağaçların arkasında kalan yazlık saraya, yeşilliklerin, ağaçların arasında tepeye doğru devam eden bir inşaata bakıyorum. Yakın zamanda yaşanmış ağaç katliamı ve fotoğrafları içimi acıtıyor."
Turgut Özal'ın Cumhurbaşkanıyken Okluk Koyu'nda arada bir uğradığı son derece mütevazı,
gösterişten uzak yazlığı yüzünden en ağır eleştirilere maruz kaldığına işaret eden Cemal, "O zamanlar kendisine ne kadar haksızlık ettiğimiz aklıma takılıyor. Yazlık Saray 300 odalıymış. Ankara'daki Kışlık Saray 1.150 odalı galiba..."
Hasan Cemal Makalenin sonunda şu satırlara yer verdi:
"Duvarları düşünüyorum.
Soğuk Savaş boyunca dünyayı
Doğu-Batı diye bölen, totalitarizmin
simgesi olan Berlin Duvarı...
1989'da yıkılışı, özgürlüğün
zaferi olarak selamlanmıştı.
Dikenli telleriyle, projektörlü gözetleme
kuleleriyle tepeye doğru yılan gibi
kıvrılan duvar bana başka duvarları da
çağrıştırıyor.
Nazlı Ilıcak'ın, Ahmet Altan'ın,
Selahattin Demirtaş'ın, GültanKışanak'ın,
Enis Berberoğlu'nun, Osman Kavala'nın,
Mümtazer Türköne'nin, Mustafa Ünal'ın,
Sedat Laçiner'in ve daha yüzlerce masum
insanın yattığı o çirkin zindan
duvarları gözümün önüne geliyor.
Özgürlükleri çalan duvarlar...
Hukuku yerle bir eden duvarlar...
İnsan haklarını berhava eden duvarlar...
Ama şunu iyi bilin:
Nasıl korkunun ecele bir faydası yoksa,
bu duvarlar da gün gelecek demokrasi
ve özgürlük aşkıyla yerle bir olacak."
[Samanyolu Haber] 10.8.2020
Bazı Ayetler Üzerine - 1 [Abdullah Aymaz]
“Doğrusu insanlar için kurulan ilk (ibadet) ev(i), elbette Bekke’deki (Mekke’deki) o kutlu ve bütün âlemlere hidayet kaynağı olan binadır. Onda âşikar deliller var; İbrahim’in makamı var. Ona sığınan eminlik bulur. Yoluna gücü yeten her kimsenin o binayı Allah için Hac etmesi insanlar üzerine borçtur. Bunu tanımayan olsa da, Allah bütün âlemlerden müstağnidir.” (İmran / 96)
Mekke’nin adı evvelce (Bekke) idi. Yeryüzünde bir Allah’a ibadet için, ilk tesis edilen bina oradadır. Hz. Adem, Şit ve Nuh Peygamberler tarafından oranın ibadet yeri edinildiği rivayet edilir. (Mirat’ül Harameyn, Eyüp Sabri Paşa I. Cilt 138, 152. Sayfa)
“Hani Biz İbrahim’e binanın yerini göstermiştik. Ona demiştik ki: Bana hiçbirşeyi ortak koşma; evimi tavaf edenlere ve ibadet için duranlar, rüku ve secde edenler için temizle.” (Hac / 26)
“Hani İbrahim ile İsmail, Kâbe temelllerini yükseltirken dua etmişlerdi.” (Bakara / 127)
Carlyle, (Peygamber Sıfatında Kahraman= Kahraman Muhammed) adlı eserinde, Ceciliş, adındaki Romalı tarihçinin Kâbeyi ziyaret ettiğini, onun dünyadaki en eski ve en mukaddes mâbed olduğunu beyan ettiğini yazar. Romalı tarihçi bu eserini miladdan 50 sene evvel yazmıştı. Kur’an’da “Beyt-el-atîk” (Hac 29-33) “eski, atik bina” denmesi Kabe’nin antikite kıymetini ifade eder. Bu kıymet onun sonradan birkaç defa yapılmış olmasıyla değişmez. Çünkü asıl değer, mimari üslûbunda değil, manevi mahiyetindedir.
Tekvin’de Geçen “Beer Scheba” Zemzem Kuyusu olsa gerektir. (Tekvin, 21/15-19)
* * *
“Bu EMİN BELDE’ye (Mekke’ye) yemin olsun ki” (Tîn Suresi, 95/3)
Mekke hakkında “beled-i emin” tabiri kullanılması düşündürücüdür. Çünkü, Kudüs, müteaddit defalar yabancılar tarafından istila edilen ve tahrip edilmiş ve bu suretle Allah’ın gazabına uğramış olmasına karşılık Mekke, Kabe’yi tahrip maksadıyla gelen Habeşîlerden, Allah’ın yardımı ile kurtulmuştu ki, bu kıyas, Allah’ın teveccühünün artık Kudüs’ten Mekke’ye döndüğünü gösterir.
* * *
İslamdaki zekat ve sadakalar… Sosyal Yardımlar…
İspanyalı Vives 1526’da sosyal yardımı, sıradan bir sadaka şeklinde çıkarmıştır. Ondan sonra İngiltere bunu ele almıştır. Vives, bunu Endülüs Müslümanlarından öğrenmiştir.
Hülagu Bağdat’ı alıncaya kadar İslamî hükümetler zekatı toplayıp fakirlere veriyorlardı. O zaman idare gayri Müslimler eline geçince, zekatın direk sadece Müslüman fakirlere verilmesi için fetva verildi.
“Onlar cimrilik ederler. Herkesi cimri olmaya sevk edenler ve Allah’ın kendi kereminden verdiğini gizlerler.” (Nisa / 36)
* * *
“Şarap ve kumarla şeytanın yapmak istediği tek şey, sizin aranıza düşmanlık ve kin sokmaktır…” (Maide Suresi, 5/91)
Rus Dükası Vlademir I. Mevcut dinler hakkında malumat edinmiş ve İslamiyeti makul bulmuş ise de, Kazan tarafından getirttiği hoca, domuz eti ile şaraba cevaz vermediği için, teessüf ederek “Domuz eti ve şarap hayat şartlarındandır. Ruslar onsuz yaşayamaz.” demiş ve İslamiyetten sarf-ı nazar ederek Rum Ortodoksluğunu kabul etmiştir. (M. 977)
Yasak ayeti gelmediği için Uhud şehidleri arasında, gece içki içenler de mevcuttu… Yasak ayeti bu harpten sonra gelmiştir… İnsanların eğitiminde tedrîcilik şarttır… Kur’an 23 senede tamamlanmıştır. Farzlar ve haramlarla ilgili hükümler bir anda gelmemiştir…
* * *
“Ey iman edenler! Şarap, kumar… putlara kesilen sunaklar fal okları, şeytana ait murdar işlerden başka bir şey değildir, bunlardan sakınıp geri durun ki, felâh bulasınız.” (Mâide Suresi, 5/90)
İki sebep: I-Aphrodite devrinden kalma heykellerin cinsi cazibeyi tahrik etmesi, diğeri putperestlerde ve Hind dinlerindeki timsallere, Hristiyan dinindeki İkon’lara tapmanın tek hakikate gölge olmasıdır. Afrika’da altın kıyı yerlileri iyi ruhları celbetmek, fena ruhları kovmak için her tarafı acayip heykellerle doldururlar. Vaktiyle Ka’de’de 360 put vardı… Üstad Bediüzzaman Hazretleri, gölgeli (heykel) ve gölgesiz (resim, fotoğraf) gibi şeyler için ya zalimlerin heykelleri gibi taşlaşmış zulüm, ya riyakârların heykelleri gibi cesetleşmiş riya, ya çıplak kadın heykeli gibi kötü arzuların dondurulmuş şekli veya habîs ruhları çelbedip çeken tılsımdır.” diyor…
* * *
İnsan Hakları ile ilgili âyetler karşısında…
1789’da Fransız ihtilalcileri meşhur 17 maddelik (İnsan Hakları Beyannamesi)ni neşretmeden evvel, başka milletlerin hukuku arasında İslam Hukukunu da incelemişler. Beyannameyi tanzim edenlerden La Fayette, (Lafayette) İslam hukukunun genişliğini ve hürriyetini görünce bu dini neşreden Zata (S.A.S.) hayranlığından: “Ah! İlhastre Arabe, gloire a toi. Tu as trouve’ la Justice elle-meme.” “Ey şanlı Arap! Şeref sana, adaletin ta kendisini bulmuşsun” demişti.
* * *
“Rabbin dileseydi, yer yüzündeki insanların hepsi iman ederdi. Öyle ise sen insanları mümin olsunlar diye zorlar mısın? Hiçbir kimse Allah’ın izni olmadan iman getiremez. Allah, kendisini aklına getirmeyenlerin kalplerini karartır.” (Yunus / 99-101)
“Allah dileseydi, elbette insanlara hep birden hidayet buyururdu.” (Ra’d / 31)
[Abdullah Aymaz] 10.8.2020 [Samanyolu Haber]
Mekke’nin adı evvelce (Bekke) idi. Yeryüzünde bir Allah’a ibadet için, ilk tesis edilen bina oradadır. Hz. Adem, Şit ve Nuh Peygamberler tarafından oranın ibadet yeri edinildiği rivayet edilir. (Mirat’ül Harameyn, Eyüp Sabri Paşa I. Cilt 138, 152. Sayfa)
“Hani Biz İbrahim’e binanın yerini göstermiştik. Ona demiştik ki: Bana hiçbirşeyi ortak koşma; evimi tavaf edenlere ve ibadet için duranlar, rüku ve secde edenler için temizle.” (Hac / 26)
“Hani İbrahim ile İsmail, Kâbe temelllerini yükseltirken dua etmişlerdi.” (Bakara / 127)
Carlyle, (Peygamber Sıfatında Kahraman= Kahraman Muhammed) adlı eserinde, Ceciliş, adındaki Romalı tarihçinin Kâbeyi ziyaret ettiğini, onun dünyadaki en eski ve en mukaddes mâbed olduğunu beyan ettiğini yazar. Romalı tarihçi bu eserini miladdan 50 sene evvel yazmıştı. Kur’an’da “Beyt-el-atîk” (Hac 29-33) “eski, atik bina” denmesi Kabe’nin antikite kıymetini ifade eder. Bu kıymet onun sonradan birkaç defa yapılmış olmasıyla değişmez. Çünkü asıl değer, mimari üslûbunda değil, manevi mahiyetindedir.
Tekvin’de Geçen “Beer Scheba” Zemzem Kuyusu olsa gerektir. (Tekvin, 21/15-19)
* * *
“Bu EMİN BELDE’ye (Mekke’ye) yemin olsun ki” (Tîn Suresi, 95/3)
Mekke hakkında “beled-i emin” tabiri kullanılması düşündürücüdür. Çünkü, Kudüs, müteaddit defalar yabancılar tarafından istila edilen ve tahrip edilmiş ve bu suretle Allah’ın gazabına uğramış olmasına karşılık Mekke, Kabe’yi tahrip maksadıyla gelen Habeşîlerden, Allah’ın yardımı ile kurtulmuştu ki, bu kıyas, Allah’ın teveccühünün artık Kudüs’ten Mekke’ye döndüğünü gösterir.
* * *
İslamdaki zekat ve sadakalar… Sosyal Yardımlar…
İspanyalı Vives 1526’da sosyal yardımı, sıradan bir sadaka şeklinde çıkarmıştır. Ondan sonra İngiltere bunu ele almıştır. Vives, bunu Endülüs Müslümanlarından öğrenmiştir.
Hülagu Bağdat’ı alıncaya kadar İslamî hükümetler zekatı toplayıp fakirlere veriyorlardı. O zaman idare gayri Müslimler eline geçince, zekatın direk sadece Müslüman fakirlere verilmesi için fetva verildi.
“Onlar cimrilik ederler. Herkesi cimri olmaya sevk edenler ve Allah’ın kendi kereminden verdiğini gizlerler.” (Nisa / 36)
* * *
“Şarap ve kumarla şeytanın yapmak istediği tek şey, sizin aranıza düşmanlık ve kin sokmaktır…” (Maide Suresi, 5/91)
Rus Dükası Vlademir I. Mevcut dinler hakkında malumat edinmiş ve İslamiyeti makul bulmuş ise de, Kazan tarafından getirttiği hoca, domuz eti ile şaraba cevaz vermediği için, teessüf ederek “Domuz eti ve şarap hayat şartlarındandır. Ruslar onsuz yaşayamaz.” demiş ve İslamiyetten sarf-ı nazar ederek Rum Ortodoksluğunu kabul etmiştir. (M. 977)
Yasak ayeti gelmediği için Uhud şehidleri arasında, gece içki içenler de mevcuttu… Yasak ayeti bu harpten sonra gelmiştir… İnsanların eğitiminde tedrîcilik şarttır… Kur’an 23 senede tamamlanmıştır. Farzlar ve haramlarla ilgili hükümler bir anda gelmemiştir…
* * *
“Ey iman edenler! Şarap, kumar… putlara kesilen sunaklar fal okları, şeytana ait murdar işlerden başka bir şey değildir, bunlardan sakınıp geri durun ki, felâh bulasınız.” (Mâide Suresi, 5/90)
İki sebep: I-Aphrodite devrinden kalma heykellerin cinsi cazibeyi tahrik etmesi, diğeri putperestlerde ve Hind dinlerindeki timsallere, Hristiyan dinindeki İkon’lara tapmanın tek hakikate gölge olmasıdır. Afrika’da altın kıyı yerlileri iyi ruhları celbetmek, fena ruhları kovmak için her tarafı acayip heykellerle doldururlar. Vaktiyle Ka’de’de 360 put vardı… Üstad Bediüzzaman Hazretleri, gölgeli (heykel) ve gölgesiz (resim, fotoğraf) gibi şeyler için ya zalimlerin heykelleri gibi taşlaşmış zulüm, ya riyakârların heykelleri gibi cesetleşmiş riya, ya çıplak kadın heykeli gibi kötü arzuların dondurulmuş şekli veya habîs ruhları çelbedip çeken tılsımdır.” diyor…
* * *
İnsan Hakları ile ilgili âyetler karşısında…
1789’da Fransız ihtilalcileri meşhur 17 maddelik (İnsan Hakları Beyannamesi)ni neşretmeden evvel, başka milletlerin hukuku arasında İslam Hukukunu da incelemişler. Beyannameyi tanzim edenlerden La Fayette, (Lafayette) İslam hukukunun genişliğini ve hürriyetini görünce bu dini neşreden Zata (S.A.S.) hayranlığından: “Ah! İlhastre Arabe, gloire a toi. Tu as trouve’ la Justice elle-meme.” “Ey şanlı Arap! Şeref sana, adaletin ta kendisini bulmuşsun” demişti.
* * *
“Rabbin dileseydi, yer yüzündeki insanların hepsi iman ederdi. Öyle ise sen insanları mümin olsunlar diye zorlar mısın? Hiçbir kimse Allah’ın izni olmadan iman getiremez. Allah, kendisini aklına getirmeyenlerin kalplerini karartır.” (Yunus / 99-101)
“Allah dileseydi, elbette insanlara hep birden hidayet buyururdu.” (Ra’d / 31)
[Abdullah Aymaz] 10.8.2020 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Abdullah Aymaz
Kaydol:
Yorumlar (Atom)