1138 gün tutuklu kaldıktan sonra tahliye olan ancak bir hafta sonra 13 Kasım 2019’da yeniden tutuklanarak Silivri Cezaevi’ne gönderilen gazeteci ve yazar Ahmet Altan’ın yeni yazısı yayımlandı.
Tekrar gözaltına alınıp tutuklanmadan önce Altan’ın Fransız Le Monde gazetesi için kaleme alındığı yazının Türkçesi P24Blog‘da yayımlandı.
İşte Ahmet Altan’ın 21 Kasım 2019 tarihinde Le Monde‘da yayımlanan “Üç Cam Kutu” başlıklı yazısı:
Üç cam kutu
AHMET ALTAN
Avukat görüşmeleri yan yana dizilmiş cam kutular içinde yapılır hapishanede. Bir avukat görüşünde, sol tarafımdaki kutunun içinde bir seri katil, sağ tarafımdaki kutuda ise bir mafya reisi vardı. Dünyanın herhangi bir “yüksek güvenlikli hapishanesinde” bir seri katille bir mafya reisine rastlayabilirsiniz ama seri katil-romancı-mafya reisi üçlemesine bir arada rastlayabilmek için sanırım bazı özel ülkelere gitmek gerekir. Tabii romancının yerinde bir solcu avukat, bir Kürt politikacı, dindar bir gazeteci, toplumsal sorumluluğunun farkında bir işadamı, devrimci bir öğrenci de olabilir. Hepsi aynı ilginç üçlemeyi yaratır. Hepsi de aynı tür ülkelerin hapishanesinde bulunur.
“Hapishanemizde” epeyce mafya reisi vardı, avukat görüşünde, revir kuyruğunda rastladıklarımla selamlaşır, uzaktan işaretle hal hatır sorardım. Hapishanede herkes birbirine selam verirdi zaten. Bir kısmımız adam vurmak gibi, bir kısmımız yazı yazmak gibi ağır suçlar işlemiş, sonunda aynı yerde buluşmuş insanlardık, hayatın dışına atılmak gibi ortak bir kaderi paylaşıyorduk, kimse kimseden selamını esirgemezdi. Sadece seri katile selam veren kimseye rastlamadım. O da kimseye bakmazdı zaten.
Babam, insanların genellikle hapishane edebiyatıyla ilgilenmediklerini söylerdi, birkaç istisna dışında bu doğru bir gözlem bence ama bir romancı darbecilere “subliminal mesaj gönderme” suçlamasıyla göz altına alınıp, askerî bir darbeyi desteklediği iddiasıyla önce ağırlaştırılmış müebbete sonra da on buçuk yıl hapse mahkûm edilince bu maceranın nasıl bir şey olduğuna dair bir merak oluşuyor.
Üç yıl hapis yattıktan sonra “dışarı” çıktım.
Dışarda geçirdiğim birkaç gün içinde yaşananlara, tepkilere, gelişmelere, söylenenlere baktığımda, hayatın hapishaneyle tımarhaneden ibaret olabileceğine dair bir duyguya kapıldım.
“Lumpenizm” diyebileceğimiz garip bir ideoloji çeşitli kılıklar içinde sanki “dışarıya” egemen olmuş, alt düzey bir delilik toplumun dokularına nüfuz etmişti. Toplumda entellektüel “hiyerarşi” altüst edilmiş, en zekâsız ve yeteneksiz olanlar en çok konuşma hakkını ele geçirmişti. Zekâ, yetenek, bilgi, yaratıcılık aşağılanıyordu, insanlığın en korkunç sorularından biri olan “sen vatanını ne kadar çok seviyorsun” sorusu herkesin toplum içindeki yerini belirliyordu. Herkes vatanını çok seviyordu, deli gibi seviyordu, ölesiye seviyordu, bunun kanıtı da “vatanını çok sevdiğini” bağırarak söylemekti. Kimin daha çok vatanını sevdiğine ise iktidar karar veriyordu.
Bu dehşet verici yarışta aklını ve mantığını kaybetmeyenlere yer yoktu.
Mantıklı her itiraz, hukuka ve insanların hakları olduğuna duyulan inanç yarış dışı kalmaya yetiyordu. Edebiyat küçümseniyordu, yetenek küçümseniyordu, yaratıcılık küçümseniyordu, hayat küçümseniyordu, ölüm yüceltiliyordu, cehalet yüceltiliyordu, iktidara sadakat yüceltiliyordu. Lumpenler, bayraklarını her yana dikmişlerdi.
Üstelik işin daha da ürkütücü yanı bunun uluslararası bir düzeye tırmanabilmiş olmasıydı. Birçok ülkede Lumpenist bir çılgınlık dört nala gidiyordu. Entellektüel düzey ve zekâ gerilerken intikam, şiddet ve düşmanlık artıyordu. Yazarlar, sanatçılar, bilimciler, aydınlar, kara gömlekliler kalabalığı içinde bir köşeye doğru itiliyordu. “Vatana” yazar değil, asker lazımdı. Soru sormayan, itiraz etmeyen, emre uyan askerler.
Bu acıklı durumu, teknolojik gelişmeye ayak uyduramayanların öfkesiyle, ekonomik gelişmelerle, yeni bir çağın başlamasında duyulan korkuyla açıklayanlar var, büyük ihtimalle söyledikleri de doğru. Ama ben insanlığın manik depresif bir yapısı olduğunu, dönem dönem bir çıldırma nöbetine girdiğini, ancak böyle nöbetlerden sonra iyileşebildiğini düşünüyorum. İnsanlık, uzaya gidecek bir akılla “milliyetçilik” türünden akılsızlığı aynı bünyede taşımanın zorlayacılığını böyle sinir krizleri geçirerek atlatmaya çalışıyor.
Dünyanın her yanında yazarlar az çok birbirine benzediği gibi dünyanın her yanında milliyetçiler de az çok birbirlerine benziyorlar. Hepsi kendi milletlerinin en değerli millet olduğunu iddia ediyor ve hiçbiri bütün milletlerin aynı anda nasıl “en değerli” olabileceğini hiç sormuyorlar. Sanırım ortak ahmaklık bu soruyu sormamakla başlıyor.
Okuyucularından çok daha yaşlı bir yazar olarak tecrübelerime dayanarak şunu söyleyebilirim ki bu yaşanan cinnetin tek panzehiri milliyetçiliğe karşı çok kararlı ortak bir tavır almaktır. Yaşanan cinnetten bunalan herkesin milliyetçiliği reddeden bir çizgide buluşarak, kendi ülkesinde yüksek sesle milliyetçiliğin insanlığın en büyük zehiri olduğunu, bu zehirden içen toplumların mutlaka hastalanacağını hatırlatması gerekiyor.
Milliyetçilik bir yağ lekesi gibi bütün dünyaya yayılıyor. Yeteneksizlik, adaletsizlik, nefret, düşmanlık, yolsuzluk kendini “vatanını ne kadar seviyorsun” sorusunun ardına saklıyor.
Onlar her yerdeler.
Bazı ülkelerde bu soruyu güvenle ve sertçe soruyorlar, bazı ülkelerde bu soruyu rahatça soracakları günü bekliyorlar. Milliyetçilik bir radyasyon bulutu gibi her ülkeye sızıyor, çoğalıp büyüyor.
Kumsalda isimli bir film seyretmiştim, bir atom bombası saldırısından sonra bir kumsalda radyasyonun bulundukları bölgeye gelmesini bekleyen bir grup insanı anlatıyordu. Büyük bir pankart asmışlardı. Üstünde “hâlâ zaman var” yazıyordu. Filmin sonunda herkes öldü sadece pankart kaldı.
Çevrenize bakarsanız, siz de bu pankartları göreceksiniz.
“Hâlâ zaman var.”
Na kadar zaman var?
Yazarlar, sanatçılar, aydınlar, bilimciler ve özellikle hukukçular, “hâlâ zaman varken” bu lumpen milliyetçilik saldırısına karşı ortak bir direnç göstermezse, milliyetçilik radyasyonu her kumsala ulaşır, hiçbir yerde güvenli bir toprak parçası kalmaz.
Dünyanın her ülkesinde cam kutular bulunuyor.
Bir tarafta bir seri katil, bir tarafta bir mafya reisi olabilir. Ortadaki kutuya bakın. Orada bir yazar görmemenin en güvenli yolunun ne olduğunu kendinize sorun. Bazı dönemlerde ortadaki kutuda sadece yazarlar oturmaz, lumpenizme karşı çıkan her dürüst insan o kutuda oturabilir.
Fransız aydınları başka ülkelerdeki birçok aydınla birlikte bana çok yardım etti. Bu hem bir teşekkür hem de bir daha yardıma muhtaç kalmamak için yapmak zorunda olduklarımızı bir daha kendimize hatırlatma yazısı.
Hâlâ zaman var.
O zamanı iyi kullanmak lazım. Geriye sadece bir pankart kalmasın diye.
[Kronos.News] 21.11.2019
AKP’li ailelerin lüks yaşamını ifşa eden ‘AKP Çocukları’ hesabı askıya alındı
Sosyal medya hesabı olan ‘AKP Çocukları’ adlı hesap partiye yakın muhafazakar çevrenin lüks yaşam tarzlarını ifşa ediyor. Paylaşımların gündem olmasının ardından ‘AKP Çocukları’ hesabı askıya alındı.
BOLD – AKP’ye yakın muhafazakar ailelere ait, son günlerde sosyal medyada yayılan gösterişli mevlit, düğün, kına gecesi ve nişan videoları gündemi oldukça meşgul etti. Ekonomik krizin derinleştiği son günlerde, artan toplu intihar haberlerinin ardında ortaya çıkan görüntüler büyük tepki topladı.
Twitter’da AKP’ye yakın ailelerin lüks yaşamını ifşa eden ‘AKP Çocukları’ adlı bir hesap olduğu ortaya çıktı. Hesapta iktidara yakınlığı fotoğraf ve görüntülerle belgelenen ailelerin çocuklarına ait lüks yaşam tarzları gözler önüne seriliyor. Geçen Nisan açılan hesap kısa sürede 11 bin takipçiye ulaştı. Şuana kadar yapılan paylaşımlarda, milyonluk araçları olan muhafazakar çevrenin, yat partileri, şatafatlı kına geceleri, düğün ve çeşitli organizasyonlarından kesitler yer alıyor.
Hesabın sosyal medyada ve sözlüklerde gündem olmasının ardından hesap askıya alındı.
[BoldMedya] 21.11.2019
BOLD – AKP’ye yakın muhafazakar ailelere ait, son günlerde sosyal medyada yayılan gösterişli mevlit, düğün, kına gecesi ve nişan videoları gündemi oldukça meşgul etti. Ekonomik krizin derinleştiği son günlerde, artan toplu intihar haberlerinin ardında ortaya çıkan görüntüler büyük tepki topladı.
Twitter’da AKP’ye yakın ailelerin lüks yaşamını ifşa eden ‘AKP Çocukları’ adlı bir hesap olduğu ortaya çıktı. Hesapta iktidara yakınlığı fotoğraf ve görüntülerle belgelenen ailelerin çocuklarına ait lüks yaşam tarzları gözler önüne seriliyor. Geçen Nisan açılan hesap kısa sürede 11 bin takipçiye ulaştı. Şuana kadar yapılan paylaşımlarda, milyonluk araçları olan muhafazakar çevrenin, yat partileri, şatafatlı kına geceleri, düğün ve çeşitli organizasyonlarından kesitler yer alıyor.
Hesabın sosyal medyada ve sözlüklerde gündem olmasının ardından hesap askıya alındı.
[BoldMedya] 21.11.2019
AKP’nin şımarık çocukları!
AKP’lilerin çocuklarinin lüks yaşamini kare kare ifşa ettiler. Sosyal medyada da “akp çocuklari” isimli bir hesap açildi. Hesapta, AKP’li ya da AKP’li isimlerin yakinlari olduklari iddia edilen kişilerin lüks yaşantilarina ilişkin paylaşimlar yapiliyor.
[BoldMedya] 21.11.2019
[BoldMedya] 21.11.2019
KHK’lı direnişçi Alev Şahin: Cemaatin direnme kültürü yok; sol teslim bayrağını çekmiş ama biz halka güveniyoruz [Cevheri Güven]
Düzce’de 2,5 yıldır sokakta tek başına direnen mimar Alev Şahin’le KHK’lıların sessizliği, sol, cemaat, KESK ve kişisel hikayesi üzerine konuştuk.
BOLD – 15 Temmuz sürecinde 150 bine yakın insan kamudan ihraç edildi ancak sadece 10 kişi sokakta kesintisiz eylem yapıyor. KHK’lı Mimar Alev Şahin bunlardan biri. İki buçuk yıllık eylem deneyiminde Alev Şahin’in gözlemlerini, KHK’lıların sessizliğinin korku dışındaki nedenlerini, üyesi olduğu KESK sendikasının yönetiminin sokağa çıkmayışını ve kendi kişisel hikayesini konuştuk. Deprem bölgesi Düzce’de beton firmalarını denetleyen Şahin, ceza kestiği cemaat iftiracısı bir beton firmasının “cemaatle bağımızı kestiğimiz için üstümüze geliyor” suçlamasına maruz kalmış, sosyalist gelenekten gelen bir isim.
YAPILMASI GEREKEN TEK ŞEY DİRENMEK
KHK’yla ihraç edilen kamu çalışanlarının sesini sokağa taşıyan ilk örnekler Nuriye Gülmen, Semih Özakça ve Acun Karadağ gibi örnekler oldu. Haftasonu Ankara’ya ailesini ziyarete gittiğinde bu eylemleri de ziyaret eden Alev Şahin henüz o tarihlerde görevinden ihraç edilmemişti:
“6 Ocak 2017’de 679 sayılı KHK’yla atıldım, 30 Ocak’ta başladım direnişe. Yüksel Caddesi’nde, Nuriye Gülmen, Semih Özakça’yla, Acun Karadağ’la başlamış bir direniş vardı. Ben de haftasonlarını ailemle geçiriyordum. Gittiğim zamanlar onların yanına uğruyordum. Gittiğimde düşünüyordum; bu furya, bu dalga bana da vurursa, beni de işten atarlarsa, yapılması gereken tek şey bu, direnmek diye düşünüyordum.
Bir gece yarısı televizyonda yeni kararname altyazısı geçti. Atılmışım. Ailemin evine gideli birkaç saat olmuştu. Nasıl söyleyeceğimi düşündüm. Sonra oturup konuştuk, ‘Yüksel Caddesindekiler ne yapıyorsa ben de Düzce’de onu yapacağım’ dedim.”
“BENİ, İŞTEN ATANLAR OKUTMADI”
“İşten atanlar okutmadı beni, ailem emek verdi. Zengin bir ailenin çocuğu değilim. Ailem saçını süpürge yaptı tabiri caizse. Mimarlık da öyle kitaptan diploma alacağınız bölüm değil. Malzeme almak maket yapmak gerekiyor. Yeri geldiği zaman ödev teslimleri için, proje teslimleri için para harcamanız gereken bir bölüm. Ben her yaz ya da okul zamanı çalışıyordum. Ailemin gönderdiği yetmiyordu ve onlara ekstra yük olmamak için garsonluk da yapıyordum, anket de yaptım, özel matematik dersi de verdim. Öyle okudum.
Yani adımı listelere yazıp beni atanlar okutmadı beni. Siz kimsiniz tavrıydı benim direnişim. Siz oturduğunuz saraylardan beni atamazsınız.”
“SİZİ İADE EDECEKLER DİYEREK SOKAĞA ÇIKACAK KESİMİ ELDE TUTTULAR”
“KHK’lı 10 kişiyiz direnen sanırım. KHK’lıların sessizliği tek başına korkuyla açıklanamaz. KESK’e bağlı sendikalardan yaklaşık 5 bin kişi atıldı. Geri kalan 140 bin kişilik büyük kesimin Cemaat üyesi olduğu söyleniyor. İlk başlarda “sesinizi çok çıkarmayın, zaten seçim geliyor, döneceksiniz, dönünce şu kadar para alırsınız’ deniyordu. Bunlar kulağımıza geliyordu, sendika ortamlarında da. Olmayan bir umut empoze ediliyordu. Onunla birlikte insanlar beklemeye başladı. Niye sokağa çıkalım, niye direnelim, zaten iade edileceğiz diye düşündüler.. Toplu para alma hikayeleri.
Sonra baktık, sendikadan arkadaşlarımız nohut pilav satıyorlar, birleşmiş lokanta açmışlar vs. Bu süreç böyle geçince insanlar geçinmenin yollarını aramaya başladılar. Böyle bir yıl geçti. Baktılar seçim de geçti ama hiçbir şey değişmedi. İlk atılmanın öfkesiyle bir şeyler yapılmadıkça, üzerinden zaman geçtikçe daha zor oluyor.
İktidar tarafından sokağa çıkana baskıyla, gözaltıyla korku empoze ediliyordu. Ama diğer taraftan da, ‘fazla göze batmayın zaten döneceksiniz, biz A partisiyiz onlarla görüşüyoruz, biz B partiyisiyiz onlarla görüşüyoruz, seçimden sonra iade edileceksiniz’ diye tuttular sokağa çıkma potansiyeli olan kesimi.”
“CEMAATTE DİRENME KÜLTÜRÜ YOK SOL KESİM TESLİM BAYRAĞI ÇEKMİŞ”
“Şimdi bakıyoruz üç yıl oldu. Ölümler, kanser vakaları, kalp krizleri arttı. İntiharlar arttı. İnsanlar sosyal ölüme terkedildiklerini yeni yeni farkettiler. Cemaat dediğimiz kesimin zaten direnme diye kültürü yok. Sol kesimden atılanlar ise teslimiyet bayrağı çekmiş durumdalar. Öyle olunca bizim sokakta yaptığımız aslında normal koşullarda baktığımızda çok da ekstrem, acayip eylemler değil. Ama OHAL’de sokağa çıkılmaz dendiğinde, 30 gün gözaltı süreleri, gözaltına alınanların ağzı burnu dağıtılmış fotoğrafları, stadyumlara çıplak elleri arkadan kelepçeli görüntüleri içerisinde, bunları göze alıp sokağa çıkıyorum demek bambaşka bir şeydi. Bunları göze alıyorum demek çok güçlü bir duruştu. Yüksel direnişçilerinin duruşu buydu.”
“KESK YÖNETİMİ BEŞ GÜN SOKAĞA ÇIKSAYDI”
“Direnmek isteyen insanların geçim kaygıları var. Üç yıldır sokaktayım. KESK yönetiminin tek yaptığı iş destek ücretleri-şimdi onu da övmüş gibi olmayayım- Sokaklarda olsaydı KESK yönetimi biz çoktan dönmüştük. 5 bin kişiyle biz beş gün sokaklarda dursaydık Ankara’da çoktan dönmüştük işimize. Ama tek yaptığı şey şu; atılan herkese belli bir miktarda dayanışma ücreti yatırıyor. Bu öyle sizin hayatınızı kurtaracak bir miktar değil. Direnen insan aç kalmıyor. Üç yıldır sokaklardayım.
Eskisi gibi yaşamıyorum, insan minimumda da yaşayabiliyormuş. Şunu alayım şunu giyeyim diye bize dayatılan tüketim kültürünün dışına çıktığınız zaman büyük paralara ihtiyacınız kalmıyor. İnsanların çoluk çocukları var anlıyorum tabi, özellikle karı koca atılanlar. Ama insanlar benim gibi 7 gün direnmek zorunda değiller, haftada iki saat yaparsınız ama yaparsınız yani. Direnmenin önünde maddi koşullar engel değil. Siz o dünyanın maddi koşullarını değiştirebilirsiniz.”
Mimar Alev Şahin, ihraç edilmeden önce şantiyede çalışırken
“KALİTESİZ BETON, ÜSTÜMÜZE GELİYOR’A DÖNÜŞTÜ”
Sosyalist bir gelenekten gelen ve KESK üyesi hatta işkolunda ik temsilcisi olan Alev Şahin’in ihracından 1 yıl sonra eline bir belge geçer. Bu belge sonrası eylemlerini AKP İl Başkanlığı önüne taşımaya karar veriyor:
“Kamudaki atılmadan önceki görevim yapı malzemelerini denetlemekti. Beton firmaları da bunlardan biri. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı denetim listelerini gönderiyordu. Düzce deprem bölgesi olduğu için daha çok betona önem vermemiz üzerine bir program geliyordu. Biz de onu uyguluyorduk.
Beton üreticileri çok alışkın değil bu kadar sık ve sıkı denetlenmeye. Bizim aldığımız betonun bir numune olabilmesi için o an şantiyeye dökülen beton olması lazım. Dökülen betondan mavi kaplara usulüne göre numuneyi alırsınız, bir gece şantiyede bekler hareket etmemesi lazım. Ertesi gün bakanlığın su havuzuna koyarsınız ve orada kalır. 28 gün sonra beton firması sahibi de gelir. Numune tutanağında da onun imzası vardır. Birlikte kırım deneyini yaparız. Bir makinenin içinde gerçekleşir bu. Kırım makinesinde numuneye depremde göreceği yükü yüklersiniz. Çıkan değerler numunenin kalitesini belirler.
Kırım testinde olması gereken değerlerin altındaysa beton, o firmaya bir para cezası öngörüyor yasalar. Ben bir firmaya üç kez ceza kesmişim. Sonra o da cemaat dosyasına sokulmuş.
Cemaatten yargılanan biri, kendi dosyasında benim ismimi görüyor. Bu kız Düzce’de şu karda kışta soğukta oturan kız değil mi deyip benimle ilgili kısmı bana ulaştırdı. İfade de şöyle, ‘Alev Şahin isimli kişi Çevre Şehircilik’te çalışmaktadır, ben cemaatle bağımı kesince üst üste Çevre Şehircilik İl Müdürlüğü’nden cezalar almaya başladım vs..’
Şöyle bir imaj çiziyor; Alev Şahin sıkı bir cemaatçi, kendisi de cemaatle bağını kesince ben devletin gücünü kullanarak ona üst üste cezalar kesmişim.
Oysa benim cemaatle bağım yok, olamaz da ama diyelim ki var, kırım testinin nasıl yapıldığını anlattım, makinede ve firmanın da şahitliğinde. Benim DİSK üyesi olduğumu da söylüyor. Aslında KESK üyesiyim. Ankara’da örgüt eylemlerine filan katıldığımı da ekliyor.”
“DİRENME TALİMATINI TOPRAĞIN ALTINDA KALANLARDAN ALDIM”
“Düzce deprem bölgesi, iki kere büyük deprem geçirdi. 18 bin civarı kişi öldü yüzbinlerce kişi yaralandı. Deprem bana mimar olmaya karar verdiren şeydir. Tam liseyi bitirip meslek tercihi eşiğindeyken, depremden etkilenmiş bir gençtim. Bana dosyalarda ‘direnme talimatını nereden aldın’ diye soruyorlar. Ben direnme talimatını Düzce’de toprağın altında kalanlardan aldım. Benim onlara verilmiş bir sözüm var. Mesleğimi seçerken, Düzce’yi seçerken bilinçli olarak seçip geldim.”
“DEVLETİN BÜNYESİ BENİ KABUL ETMEDİ ATTI”
“Çalışırken müteahhitlerin şikayetleri ile denetim görevimden alındığım oluyordu, bir yıl şantiyelere çıkartılmadığım oldu, mobbing davaları da açtım. Şubeden şubeye sürgünler de yaşadım. Yarın bir depremde bir bina yıkılsa, arkanızda yap et diyen amirlerin hiçbirini göremezsiniz. Siz imzayı atmışsanız sizi bağlar. Ranttan değil emekten yanaydım, halktan yana mesleğimi yapmaya çalıştım her zaman. Devlet canlı bir organizma gibi, oraya alnımın akıyla girdim ama meslek etiğim, çalışma tarzım bünyesine uygun gelmeyince beni yabancı madde gibi algılayıp attı.”
“MAHKEMELERİN HEPSİNİ KONTROL EDEMEYİNCE OHAL KOMİSYONUNU KURDULAR”
“İhraç olunca idare mahkemesine başvurmuştum, sonra OHAL Komisyonu’nu çıkardılar. Oraya başvurduk. Daha dün baktım OHAL Komisyonu’nun internet sayfasına. Hala inceleme devam ediyor yazıyor. Beni bir gecede atanlar 3 yıldır hummalı inceleme içindelermiş gibi bir hava yaratıyorlar. Oysa bunlar oyalama süreçleri.
Kendi mahkemelerine güvenmiyorlar, tüm mahkemeleri ve kararlarını belki kontrol altına alamıyorlar, o yüzden kendi belirledikleri 7 kişinin eline tüm kararname dosyalarını yığdılar. Onlar da bekletiyor.”
Alev Şahin, çoğu kez kötü muameleyle gözaltına alındı.
“KARA KIŞA BASKIYA DAYANAMAZ SANDILAR”
“İlk zamanlar sokağa kim çıksa gözaltına alınıyordu. Düzce’de ben oturuyordum. Önce dayanamaz diye düşündüler kara, kışa, yağmura. O zaman Ocak çok soğuk. Düzce’de bu tip eylemler hep parlamış sönmüş. Sonra ben bahsettiğim Beton firmasının belgesine ulaştığım zaman ve o firma sahibinin aynı zamanda Düzce AKP yönetiminde olduğunu öğrenince, yani birinci yılın ardından AKP binasının önüne gitmeye başladım Perşembe günleri.
İkinci perşembeden sonra saldırılar başladı. Önce faşist saldırılar başladı. Polisin saldıranlara müdahalesi olmadı. Ondan sonra eylem yasakları kararı geldi valiliğin. Gözaltına alınıp, gece nezarette tutup, ardından dava açma yöntemleriyle yıldırmaya çalıştılar. Bu davalar hala sürüyor. O da olmayınca, eylem yasağı kararına dayanarak gelip beni fotoğraflayıp, para cezası ön ödeme emri gönderdiler. Onları da ödemedim.
İkinci senede 75 gün süren gözaltı sürecim oldu. Şimdi ise yeni bir şey var. Yine eylem yasağı alıyor vali ama sadece kamu binaları önünde, siyasi parti binaları önünde diye yasak alıyor. Ben her Perşembe AKP binası önüne gittiğimde gözaltına alınıp para cezasıyla cezalandırılıyorum. Ellerindeki bütün zor aygıtlarını kullanıyorlar ama vazgeçmeyeceğim.”
Alev Şahin her perşembe AKP Düzce İl Başkanlığı’nın önünde eylem yapıyor.
“BU YARINLAR ADINA BİR DURUŞ”
Ben üç yıl önce kamuda çalışan bir mimardım. Üç yıldır ise direnişçi oldum. Başka bir şey düşünmüyorum. Nasıl daha büyütebilirim, gazeteler çıkartıyorum burada. Etkinlikler, piknikler, geceler düzenliyoruz. Başka eylemlere desteğe gidiyorum. Bu ekmek mücadelesini nasıl halklaştırabiliriz, nasıl daha çok insanı etkileyebiliriz buna bakıyorum.
Yağmur kurak toprağa yağıyor ve yağmur o toprağın altına indiği zaman hangi tohuma değdiğini, hangi köklere ulaştığını, hangi canlıyı beslediğini bilemiyoruz. Ancak belli zaman sonra etkilerini görebilirsiniz. Yağmadığı zaman da etkilerini görürsünüz belli zaman sonra. Nelerin olmayacağını görebilirsiniz. Bizim direnişlerimiz de böyle. Direniyoruz arkamıza yüzbinler geçsin diye değil. Bu yağmur yağıyor ve bir yıl sonra beş yıl sonra bu yağmurun bu halkta nasıl bir etki bıraktığını, hangi fidanlara durduğunu göreceğiz. Bu yarınlar adına duruş. Düzcenin hafızasına bu direniş kazındı. İnsanlar Düzce’ye geldiklerinde, otogarda indiklerinde beni soruyorlar, ‘Burada bir kadın direniyormuş’ diye. Düzce’ye yeni gelmiş biri bu kentte sora sora beni bulabiliyor. Bu şehrin hafızasına kazınmak önemli. Gözaltına alınıp çıkınca aynı yere gelmem, insanlara, çocuklara, esnafa bir etki oluşturdu. Hiçbirşey doğada yok olmaz, herşey değişir, dönüşür..”
“ZATEN İSTEMEDİKLERİNİ İŞTEN ATMANIN ZEMİNİNİ OLUŞTURUYORLARDI”
Alev Şahin, kamu personel rejimini değiştirmenin iktidarın 15 Temmuz’dan önce de gündeminde olduğunu, 15 Temmuz’un bunun katalizörü olarak kullanıldığını belirtiyor:
“10 Temmuz 2016 tarihli bir gazetede Erdoğan şöyle diyor, ‘Patron çalışmak istemediği işçiyi işten atabiliyor da ben niye çalışmak istemediğim memuru işten atamıyorum? Biz bu 657’yi değiştireceğiz ve çalışmayan, yan gelip yatan memuru çıkartacağız.’ diyor. Personel rejimini değiştireceğini, açıkça çalışmak istemediği memuru kolaylıkla 657’nin tanıdığı iş güvencesini ortadan kaldırarak işten çıkartacağını söylüyor. Ardından da darbe girişimi gerçekleşiyor ve bunun faturası öğretmene, doktora, mimara, mühendise kesilerek, sanki darbeyi bunlar yapmış gibi, attılar hepimizi.
Darbe girişimi bu tasfiyeye uygun bir zemin yarattı. 657’nin iş güvencesi şartlarını hiçe sayan bir zemin yarattı. OHAL kanununda diyor ki, OHAL’de belli haklar askıya alınabilir. Ama şunu da söylüyor, bu haklar OHAL kalktıktan sonra insanların hayatını etkilemeyecek şekilde olmalı diyor. Ama işten atma öyle bir şey değil. OHAL kalktı ama ihraç edilen kamu emekçilerinin OHAL’i bitmedi, bitmiyor.
İktidar kamu rejimini değiştirme adımlarını atıyordu, performans sistemi bir politikaydı, darbe girişimi bu meseleyi kolaylaştıran bir katalizör görevi gördü. Böyle bir fırsat aranıyordu. Tayyip Erdoğan’ın Allah’ın lütfu dediği de sanırım budur. Çünkü mahkeme süreçleri, halkın tepkisi vs. kolayca işten atılmayı zorlaştıracaktı. Ama sen bunlara terörle ilgili dediğin zaman kimse ağzını açamaz ve patır patır hayatlar silinir.
“DİRENMEKTEN VAZGEÇMEM”
Direnişini iki yıldır sürdüren Alev Şahin, daha ne kadar devam edeceği sorusuna net yanıt veriyor:
“Ben işime dönmeden, KHK zulmüyle ilgili iktidar ciddi bir geri adım atmadan bu mücadeleden dönmek gibi bir düşüncem yok.”
[Cevheri Güven] 21.11.2019 [BoldMedya]
BOLD – 15 Temmuz sürecinde 150 bine yakın insan kamudan ihraç edildi ancak sadece 10 kişi sokakta kesintisiz eylem yapıyor. KHK’lı Mimar Alev Şahin bunlardan biri. İki buçuk yıllık eylem deneyiminde Alev Şahin’in gözlemlerini, KHK’lıların sessizliğinin korku dışındaki nedenlerini, üyesi olduğu KESK sendikasının yönetiminin sokağa çıkmayışını ve kendi kişisel hikayesini konuştuk. Deprem bölgesi Düzce’de beton firmalarını denetleyen Şahin, ceza kestiği cemaat iftiracısı bir beton firmasının “cemaatle bağımızı kestiğimiz için üstümüze geliyor” suçlamasına maruz kalmış, sosyalist gelenekten gelen bir isim.
YAPILMASI GEREKEN TEK ŞEY DİRENMEK
KHK’yla ihraç edilen kamu çalışanlarının sesini sokağa taşıyan ilk örnekler Nuriye Gülmen, Semih Özakça ve Acun Karadağ gibi örnekler oldu. Haftasonu Ankara’ya ailesini ziyarete gittiğinde bu eylemleri de ziyaret eden Alev Şahin henüz o tarihlerde görevinden ihraç edilmemişti:
“6 Ocak 2017’de 679 sayılı KHK’yla atıldım, 30 Ocak’ta başladım direnişe. Yüksel Caddesi’nde, Nuriye Gülmen, Semih Özakça’yla, Acun Karadağ’la başlamış bir direniş vardı. Ben de haftasonlarını ailemle geçiriyordum. Gittiğim zamanlar onların yanına uğruyordum. Gittiğimde düşünüyordum; bu furya, bu dalga bana da vurursa, beni de işten atarlarsa, yapılması gereken tek şey bu, direnmek diye düşünüyordum.
Bir gece yarısı televizyonda yeni kararname altyazısı geçti. Atılmışım. Ailemin evine gideli birkaç saat olmuştu. Nasıl söyleyeceğimi düşündüm. Sonra oturup konuştuk, ‘Yüksel Caddesindekiler ne yapıyorsa ben de Düzce’de onu yapacağım’ dedim.”
“BENİ, İŞTEN ATANLAR OKUTMADI”
“İşten atanlar okutmadı beni, ailem emek verdi. Zengin bir ailenin çocuğu değilim. Ailem saçını süpürge yaptı tabiri caizse. Mimarlık da öyle kitaptan diploma alacağınız bölüm değil. Malzeme almak maket yapmak gerekiyor. Yeri geldiği zaman ödev teslimleri için, proje teslimleri için para harcamanız gereken bir bölüm. Ben her yaz ya da okul zamanı çalışıyordum. Ailemin gönderdiği yetmiyordu ve onlara ekstra yük olmamak için garsonluk da yapıyordum, anket de yaptım, özel matematik dersi de verdim. Öyle okudum.
Yani adımı listelere yazıp beni atanlar okutmadı beni. Siz kimsiniz tavrıydı benim direnişim. Siz oturduğunuz saraylardan beni atamazsınız.”
“SİZİ İADE EDECEKLER DİYEREK SOKAĞA ÇIKACAK KESİMİ ELDE TUTTULAR”
“KHK’lı 10 kişiyiz direnen sanırım. KHK’lıların sessizliği tek başına korkuyla açıklanamaz. KESK’e bağlı sendikalardan yaklaşık 5 bin kişi atıldı. Geri kalan 140 bin kişilik büyük kesimin Cemaat üyesi olduğu söyleniyor. İlk başlarda “sesinizi çok çıkarmayın, zaten seçim geliyor, döneceksiniz, dönünce şu kadar para alırsınız’ deniyordu. Bunlar kulağımıza geliyordu, sendika ortamlarında da. Olmayan bir umut empoze ediliyordu. Onunla birlikte insanlar beklemeye başladı. Niye sokağa çıkalım, niye direnelim, zaten iade edileceğiz diye düşündüler.. Toplu para alma hikayeleri.
Sonra baktık, sendikadan arkadaşlarımız nohut pilav satıyorlar, birleşmiş lokanta açmışlar vs. Bu süreç böyle geçince insanlar geçinmenin yollarını aramaya başladılar. Böyle bir yıl geçti. Baktılar seçim de geçti ama hiçbir şey değişmedi. İlk atılmanın öfkesiyle bir şeyler yapılmadıkça, üzerinden zaman geçtikçe daha zor oluyor.
İktidar tarafından sokağa çıkana baskıyla, gözaltıyla korku empoze ediliyordu. Ama diğer taraftan da, ‘fazla göze batmayın zaten döneceksiniz, biz A partisiyiz onlarla görüşüyoruz, biz B partiyisiyiz onlarla görüşüyoruz, seçimden sonra iade edileceksiniz’ diye tuttular sokağa çıkma potansiyeli olan kesimi.”
“CEMAATTE DİRENME KÜLTÜRÜ YOK SOL KESİM TESLİM BAYRAĞI ÇEKMİŞ”
“Şimdi bakıyoruz üç yıl oldu. Ölümler, kanser vakaları, kalp krizleri arttı. İntiharlar arttı. İnsanlar sosyal ölüme terkedildiklerini yeni yeni farkettiler. Cemaat dediğimiz kesimin zaten direnme diye kültürü yok. Sol kesimden atılanlar ise teslimiyet bayrağı çekmiş durumdalar. Öyle olunca bizim sokakta yaptığımız aslında normal koşullarda baktığımızda çok da ekstrem, acayip eylemler değil. Ama OHAL’de sokağa çıkılmaz dendiğinde, 30 gün gözaltı süreleri, gözaltına alınanların ağzı burnu dağıtılmış fotoğrafları, stadyumlara çıplak elleri arkadan kelepçeli görüntüleri içerisinde, bunları göze alıp sokağa çıkıyorum demek bambaşka bir şeydi. Bunları göze alıyorum demek çok güçlü bir duruştu. Yüksel direnişçilerinin duruşu buydu.”
“KESK YÖNETİMİ BEŞ GÜN SOKAĞA ÇIKSAYDI”
“Direnmek isteyen insanların geçim kaygıları var. Üç yıldır sokaktayım. KESK yönetiminin tek yaptığı iş destek ücretleri-şimdi onu da övmüş gibi olmayayım- Sokaklarda olsaydı KESK yönetimi biz çoktan dönmüştük. 5 bin kişiyle biz beş gün sokaklarda dursaydık Ankara’da çoktan dönmüştük işimize. Ama tek yaptığı şey şu; atılan herkese belli bir miktarda dayanışma ücreti yatırıyor. Bu öyle sizin hayatınızı kurtaracak bir miktar değil. Direnen insan aç kalmıyor. Üç yıldır sokaklardayım.
Eskisi gibi yaşamıyorum, insan minimumda da yaşayabiliyormuş. Şunu alayım şunu giyeyim diye bize dayatılan tüketim kültürünün dışına çıktığınız zaman büyük paralara ihtiyacınız kalmıyor. İnsanların çoluk çocukları var anlıyorum tabi, özellikle karı koca atılanlar. Ama insanlar benim gibi 7 gün direnmek zorunda değiller, haftada iki saat yaparsınız ama yaparsınız yani. Direnmenin önünde maddi koşullar engel değil. Siz o dünyanın maddi koşullarını değiştirebilirsiniz.”
Mimar Alev Şahin, ihraç edilmeden önce şantiyede çalışırken
“KALİTESİZ BETON, ÜSTÜMÜZE GELİYOR’A DÖNÜŞTÜ”
Sosyalist bir gelenekten gelen ve KESK üyesi hatta işkolunda ik temsilcisi olan Alev Şahin’in ihracından 1 yıl sonra eline bir belge geçer. Bu belge sonrası eylemlerini AKP İl Başkanlığı önüne taşımaya karar veriyor:
“Kamudaki atılmadan önceki görevim yapı malzemelerini denetlemekti. Beton firmaları da bunlardan biri. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı denetim listelerini gönderiyordu. Düzce deprem bölgesi olduğu için daha çok betona önem vermemiz üzerine bir program geliyordu. Biz de onu uyguluyorduk.
Beton üreticileri çok alışkın değil bu kadar sık ve sıkı denetlenmeye. Bizim aldığımız betonun bir numune olabilmesi için o an şantiyeye dökülen beton olması lazım. Dökülen betondan mavi kaplara usulüne göre numuneyi alırsınız, bir gece şantiyede bekler hareket etmemesi lazım. Ertesi gün bakanlığın su havuzuna koyarsınız ve orada kalır. 28 gün sonra beton firması sahibi de gelir. Numune tutanağında da onun imzası vardır. Birlikte kırım deneyini yaparız. Bir makinenin içinde gerçekleşir bu. Kırım makinesinde numuneye depremde göreceği yükü yüklersiniz. Çıkan değerler numunenin kalitesini belirler.
Kırım testinde olması gereken değerlerin altındaysa beton, o firmaya bir para cezası öngörüyor yasalar. Ben bir firmaya üç kez ceza kesmişim. Sonra o da cemaat dosyasına sokulmuş.
Cemaatten yargılanan biri, kendi dosyasında benim ismimi görüyor. Bu kız Düzce’de şu karda kışta soğukta oturan kız değil mi deyip benimle ilgili kısmı bana ulaştırdı. İfade de şöyle, ‘Alev Şahin isimli kişi Çevre Şehircilik’te çalışmaktadır, ben cemaatle bağımı kesince üst üste Çevre Şehircilik İl Müdürlüğü’nden cezalar almaya başladım vs..’
Şöyle bir imaj çiziyor; Alev Şahin sıkı bir cemaatçi, kendisi de cemaatle bağını kesince ben devletin gücünü kullanarak ona üst üste cezalar kesmişim.
Oysa benim cemaatle bağım yok, olamaz da ama diyelim ki var, kırım testinin nasıl yapıldığını anlattım, makinede ve firmanın da şahitliğinde. Benim DİSK üyesi olduğumu da söylüyor. Aslında KESK üyesiyim. Ankara’da örgüt eylemlerine filan katıldığımı da ekliyor.”
“DİRENME TALİMATINI TOPRAĞIN ALTINDA KALANLARDAN ALDIM”
“Düzce deprem bölgesi, iki kere büyük deprem geçirdi. 18 bin civarı kişi öldü yüzbinlerce kişi yaralandı. Deprem bana mimar olmaya karar verdiren şeydir. Tam liseyi bitirip meslek tercihi eşiğindeyken, depremden etkilenmiş bir gençtim. Bana dosyalarda ‘direnme talimatını nereden aldın’ diye soruyorlar. Ben direnme talimatını Düzce’de toprağın altında kalanlardan aldım. Benim onlara verilmiş bir sözüm var. Mesleğimi seçerken, Düzce’yi seçerken bilinçli olarak seçip geldim.”
“DEVLETİN BÜNYESİ BENİ KABUL ETMEDİ ATTI”
“Çalışırken müteahhitlerin şikayetleri ile denetim görevimden alındığım oluyordu, bir yıl şantiyelere çıkartılmadığım oldu, mobbing davaları da açtım. Şubeden şubeye sürgünler de yaşadım. Yarın bir depremde bir bina yıkılsa, arkanızda yap et diyen amirlerin hiçbirini göremezsiniz. Siz imzayı atmışsanız sizi bağlar. Ranttan değil emekten yanaydım, halktan yana mesleğimi yapmaya çalıştım her zaman. Devlet canlı bir organizma gibi, oraya alnımın akıyla girdim ama meslek etiğim, çalışma tarzım bünyesine uygun gelmeyince beni yabancı madde gibi algılayıp attı.”
“MAHKEMELERİN HEPSİNİ KONTROL EDEMEYİNCE OHAL KOMİSYONUNU KURDULAR”
“İhraç olunca idare mahkemesine başvurmuştum, sonra OHAL Komisyonu’nu çıkardılar. Oraya başvurduk. Daha dün baktım OHAL Komisyonu’nun internet sayfasına. Hala inceleme devam ediyor yazıyor. Beni bir gecede atanlar 3 yıldır hummalı inceleme içindelermiş gibi bir hava yaratıyorlar. Oysa bunlar oyalama süreçleri.
Kendi mahkemelerine güvenmiyorlar, tüm mahkemeleri ve kararlarını belki kontrol altına alamıyorlar, o yüzden kendi belirledikleri 7 kişinin eline tüm kararname dosyalarını yığdılar. Onlar da bekletiyor.”
Alev Şahin, çoğu kez kötü muameleyle gözaltına alındı.
“KARA KIŞA BASKIYA DAYANAMAZ SANDILAR”
“İlk zamanlar sokağa kim çıksa gözaltına alınıyordu. Düzce’de ben oturuyordum. Önce dayanamaz diye düşündüler kara, kışa, yağmura. O zaman Ocak çok soğuk. Düzce’de bu tip eylemler hep parlamış sönmüş. Sonra ben bahsettiğim Beton firmasının belgesine ulaştığım zaman ve o firma sahibinin aynı zamanda Düzce AKP yönetiminde olduğunu öğrenince, yani birinci yılın ardından AKP binasının önüne gitmeye başladım Perşembe günleri.
İkinci perşembeden sonra saldırılar başladı. Önce faşist saldırılar başladı. Polisin saldıranlara müdahalesi olmadı. Ondan sonra eylem yasakları kararı geldi valiliğin. Gözaltına alınıp, gece nezarette tutup, ardından dava açma yöntemleriyle yıldırmaya çalıştılar. Bu davalar hala sürüyor. O da olmayınca, eylem yasağı kararına dayanarak gelip beni fotoğraflayıp, para cezası ön ödeme emri gönderdiler. Onları da ödemedim.
İkinci senede 75 gün süren gözaltı sürecim oldu. Şimdi ise yeni bir şey var. Yine eylem yasağı alıyor vali ama sadece kamu binaları önünde, siyasi parti binaları önünde diye yasak alıyor. Ben her Perşembe AKP binası önüne gittiğimde gözaltına alınıp para cezasıyla cezalandırılıyorum. Ellerindeki bütün zor aygıtlarını kullanıyorlar ama vazgeçmeyeceğim.”
Alev Şahin her perşembe AKP Düzce İl Başkanlığı’nın önünde eylem yapıyor.
“BU YARINLAR ADINA BİR DURUŞ”
Ben üç yıl önce kamuda çalışan bir mimardım. Üç yıldır ise direnişçi oldum. Başka bir şey düşünmüyorum. Nasıl daha büyütebilirim, gazeteler çıkartıyorum burada. Etkinlikler, piknikler, geceler düzenliyoruz. Başka eylemlere desteğe gidiyorum. Bu ekmek mücadelesini nasıl halklaştırabiliriz, nasıl daha çok insanı etkileyebiliriz buna bakıyorum.
Yağmur kurak toprağa yağıyor ve yağmur o toprağın altına indiği zaman hangi tohuma değdiğini, hangi köklere ulaştığını, hangi canlıyı beslediğini bilemiyoruz. Ancak belli zaman sonra etkilerini görebilirsiniz. Yağmadığı zaman da etkilerini görürsünüz belli zaman sonra. Nelerin olmayacağını görebilirsiniz. Bizim direnişlerimiz de böyle. Direniyoruz arkamıza yüzbinler geçsin diye değil. Bu yağmur yağıyor ve bir yıl sonra beş yıl sonra bu yağmurun bu halkta nasıl bir etki bıraktığını, hangi fidanlara durduğunu göreceğiz. Bu yarınlar adına duruş. Düzcenin hafızasına bu direniş kazındı. İnsanlar Düzce’ye geldiklerinde, otogarda indiklerinde beni soruyorlar, ‘Burada bir kadın direniyormuş’ diye. Düzce’ye yeni gelmiş biri bu kentte sora sora beni bulabiliyor. Bu şehrin hafızasına kazınmak önemli. Gözaltına alınıp çıkınca aynı yere gelmem, insanlara, çocuklara, esnafa bir etki oluşturdu. Hiçbirşey doğada yok olmaz, herşey değişir, dönüşür..”
“ZATEN İSTEMEDİKLERİNİ İŞTEN ATMANIN ZEMİNİNİ OLUŞTURUYORLARDI”
Alev Şahin, kamu personel rejimini değiştirmenin iktidarın 15 Temmuz’dan önce de gündeminde olduğunu, 15 Temmuz’un bunun katalizörü olarak kullanıldığını belirtiyor:
“10 Temmuz 2016 tarihli bir gazetede Erdoğan şöyle diyor, ‘Patron çalışmak istemediği işçiyi işten atabiliyor da ben niye çalışmak istemediğim memuru işten atamıyorum? Biz bu 657’yi değiştireceğiz ve çalışmayan, yan gelip yatan memuru çıkartacağız.’ diyor. Personel rejimini değiştireceğini, açıkça çalışmak istemediği memuru kolaylıkla 657’nin tanıdığı iş güvencesini ortadan kaldırarak işten çıkartacağını söylüyor. Ardından da darbe girişimi gerçekleşiyor ve bunun faturası öğretmene, doktora, mimara, mühendise kesilerek, sanki darbeyi bunlar yapmış gibi, attılar hepimizi.
Darbe girişimi bu tasfiyeye uygun bir zemin yarattı. 657’nin iş güvencesi şartlarını hiçe sayan bir zemin yarattı. OHAL kanununda diyor ki, OHAL’de belli haklar askıya alınabilir. Ama şunu da söylüyor, bu haklar OHAL kalktıktan sonra insanların hayatını etkilemeyecek şekilde olmalı diyor. Ama işten atma öyle bir şey değil. OHAL kalktı ama ihraç edilen kamu emekçilerinin OHAL’i bitmedi, bitmiyor.
İktidar kamu rejimini değiştirme adımlarını atıyordu, performans sistemi bir politikaydı, darbe girişimi bu meseleyi kolaylaştıran bir katalizör görevi gördü. Böyle bir fırsat aranıyordu. Tayyip Erdoğan’ın Allah’ın lütfu dediği de sanırım budur. Çünkü mahkeme süreçleri, halkın tepkisi vs. kolayca işten atılmayı zorlaştıracaktı. Ama sen bunlara terörle ilgili dediğin zaman kimse ağzını açamaz ve patır patır hayatlar silinir.
“DİRENMEKTEN VAZGEÇMEM”
Direnişini iki yıldır sürdüren Alev Şahin, daha ne kadar devam edeceği sorusuna net yanıt veriyor:
“Ben işime dönmeden, KHK zulmüyle ilgili iktidar ciddi bir geri adım atmadan bu mücadeleden dönmek gibi bir düşüncem yok.”
[Cevheri Güven] 21.11.2019 [BoldMedya]
Afyon Cezaevinde ilahi söyleyerek işkence yaptılar: “Seher vakti bülbüller, ne de güzel öterler…” [Sevinç Özarslan]
Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklananlara, Afyon Terörle Mücadele polislerinin “Seher vakti bülbüller, ne de güzel öterler” ilahisini söyleyerek elektrikle işkence yaptıkları ortaya çıktı.
BOLD ÖZEL – Mustafa Yıldızdoğan’ın ‘Ölürüm Türkiye’ şarkısıyla işkence yapan Emniyet görevlilerinden sonra ilahiyle işkence yapanların da olduğu anlaşıldı. Nisan 2017’de gözaltına alınan ve Afyonkarahisar Terörle Mücadele Şube Müdürlüğünde 13 gün kalan A.K, hem kendisine hem de nezarethanede tanıştığı bir ilahiyatçıya yapılan işkenceleri anlattı.
Gözaltındayken darp edilerek işkence gören KHK’lı vergi uzmanı A.K., “Beni bir odaya alıp kafamı duvarlara vurarak, yaka paça döverek darp ettiler. Ama Kemal adında birine elektrik verdiler. Vücudundaki lekeleri gördüm. Göğsünün ve göbek deliğinin üzerine elektrik bağlamışlardı. Hastanelerde EKG çekmek için aparat bağlıyorlar ya onun gibi aletler kullanıyorlar. Hem elektrik veriyorlar, hem de “Seher vakti bülbüller, ne de güzel öterler” ilahisini söylüyorlar. Kemal’in kafasına poşet geçirmişler. Bir taraftan nefes alamıyor, diğer taraftan da elektrik şokuna maruz kalıyor” dedi.
YAŞADIĞIMIZ ACILARIN TARİFİ YOK
Kısa bir süre önce tahliye olan A.K. (36) “Yaşadığımız acıların tarifi yok” diyerek gördükleri işkenceleri Bold Medya’ya anlattı:
Kütahya Dumlupınar Üniversitesi İdari Bilimler Fakültesinden mezunum. Ocak 2017’de 679 sayılı KHK ile ihraç edildim. Bir şehirde vergi uzmanı olarak çalışıyordum. 2017 Nisan ayında gözaltına alındım, 8 Mayıs 2017’de tutuklandım. Bir ifadede adım geçtiği için örgüt üyesi olmakla suçlanıyordum. Biri gidip adımızı vermiş.
26 Nisan’da gözaltına alındık. Bizi Afyon Emniyet Müdürlüğüne götürdüler. Nezaret karanlık kasvetli bir ortam. Büyük bir nezaret. Herkes birbiriyle tanışıyor, konuşuyoruz tabi ister istemez. Sorguya çekilmeyi bekliyoruz. Ne olacak ne bitecek diye. O anda kimsenin işkenceden haberi yok.
A.K.’nın kimliği ve fotoğrafı güvenlik gerekçesiyle gizlenmiştir.
BANA NE OLDUĞUNU KESİNLİKLE SORMAYACAKSINIZ
İlk önce Barış diye bir çocuğu götürdüler ilk. İsminizi okuyorlar, alıyorlar sizi yukarıya götürüyorlar. Barış yukarıya çıktıktan sonra aşağıya geldiğinde çok kötüydü. Vücudunda bir şey yoktu ama yüzü yüz ifadesi çok kötüydü. Hayırdır ne oldu, diyoruz anlatmak istemiyor. Herkes sorunca arkadaşlar bana ne olduğunu kesinlikle bir daha sormayacaksınız dedi. Herkes sustu.
TEM şubenin içine ilk girdiğimizde zaten duvara yüzümüzü döndürüyorlar. Orada hakaretler başladı. İşte imamlar geldi diye dalga geçiyorlar. Ellerimiz kelepçeli. Etrafımıza bakamıyoruz. Kafamızı kaldıramıyoruz. Etrafınıza baktığınızda da gelip ya kafanızı duvara vuruyorlar ya da orada rencide edici söylemlerde bulunuyorlar.
SARI SAÇLI BİR KADIN POLİS VARDI, SÖYLEDİKLERİNİ UNUTAMIYORUM
Sarı saçlı bir kadın vardı. Sarışın, göbekli, kilolu… Sürekli bana aileme, eşime, çocuklarıma küfür etti. Af buyurun ….. şunun bususunuz… yok analarınızı bilmem ne, karılarınızı bilmem ne gibi hakaretler, yakası açılmamış küfürler. O kadını hiç unutmuyorum. Onca hakareti duyunca psikolojik olarak çöküyorsunuz.
Barış’tan sonra, yaklaşık 8-9 saat, biz yukarıya çıktık. Bir saat yüzüm duvara dönük, başım eğik bir vaziyette bekledim. Oturabilir miyim deyince.. “Lan sen kimsin? Oturacaksın, bir de terbiyesiz terbiyesiz oturmak istiyor şuna bak dedi. Oturtacağım ben seni bir yere gibi” ağır bir cümle kullandı.
YAKAMDAN TUTUP DUVARA VURMAYA BAŞLADILAR
Beni bir odaya aldılar. İçeriye girdim. Kamerayı yukarıya doğru çevirmişlerdi. Nasıl anlatsam… O anı yaşıyor gibiyim şu an. Duygulanıyorum… Yakamdan tuttu beni duvara vurmaya başladı, sonra kafamdan, saçlarımdan tuttu. Odaya 15 Temmuz gecesi Emniyet Daire Başkanlığında şehit düşmüş birinin fotoğrafını asmışlardı. Kanlar içinde yerde yatan biri. Kafamdan tuttu, beni fotoğrafa yaklaştırdı. Bunu siz yaptınız, onu siz öldürdünüz diye yumruk atmaya, tekmelemeye başladılar. İki yakanızdan tutup iyice duvara vuruyor.
Sonra bir sandalyeye oturttular. Onu tanıyor musun? Bunu tanıyor musun? diye sordular. Benim araba plakama kadar her şeyi biliyorlardı. Fişlenmişim yani. Ben vergi uzmanlığından önce 4-5 yıl polis olarak çalışmıştım, 2007-2012 arasında. O yüzden polislere şu anda sizin yaptığınız işkenceye girer. İşkence zaman aşımına uğramaz. Beni dövdünüz mahvettiniz dedim. Biz sana daha hiçbir şey yapmadık, sen arkadaşlarının halini gör dediler.
BARO AVUKATI, YAPABİLECEĞİM BİR ŞEY YOK DEDİ
Barodan bir avukat eldi. O halimi gördü. Beni dövüyorlar dedim. Yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Nasıl yok, yüzüme baksanıza dedim. Yapacağımız bir şey yok. Şu anda sizin durumunuz bu, dedi. Ben aşağıya indikten sonra birkaç arkadaş yukarıya çıktı. Onları başka bir odaya götürmüşler. Kemal isminde biri vardı. Orası, bağırdığın zaman duyulmayacak, ses geçirmez bir oda mıydı bilemiyorum ama işkence odası olduğundan eminiz.
ODAYA GİRER GİRMEZ…
Kemal odaya girer girmez kafasına poşeti geçiriyorlar. Nefes alamıyor. Yere yıkıyorlar. Tekmeliyorlar. Dövüyorlar. Sonra sandalyenin üzerine oturtuyorlar. Kemal anlat diyorlar. O da diyor ki ne anlatayım? Biz senin her şeyini biliyoruz, sen de anlatacaksın diyorlar. Sonra elektrik veriyorlar. Ben kendim gördüm, göğsünün ve göbek deliğinin üzerinde lekeler vardı. Hastanelerde EKG çekmek için aparat bağlıyorlar ya onun gibi aletleri kullanıyorlar. Hem elektrik veriyorlar, hem de “Seher vakti bülbüller / ne de güzel öterler” ilahisini söylüyorlar. O esnada Kemal’in kafasında poşet varmış. Bir taraftan nefes alamıyor, diğer taraftan da elektrik şokuna maruz kalıyor.
Kemal nefessiz kalmış, o an öleceğim zannettim dedi. Poşete delik açmışlar. Biliyorlar yani ne zaman açacaklarını. Sonra nefes almaya başladım diyor. Kemal, Barış yaklaşık 13 gün işkence gördüler. Kemal, ilahiyatçı bir arkadaştı. 3-4 kişiye böyle ağır işkenceler yaptılar. Bize yapılan işkence darp işkencesiydi. Bu arkadaşları hastaneye götürmediler. Krem verdiler. Kemal ile daha sonra aynı cezaevinde karşılaştık, o zaman anlattı bunları. Sonra Kemal’i başka yere götürdüler, irtibatımız koptu. Abdurrahman adında bir çocuğa da işkence yaptılar.
HÜCREYE KOYDULAR
Nezarette 13 gün yattım, 12 yazmışlar resmi evrakta ama 13 gün yattık. Ondan sonra tutukladılar. Afyon Cezaevine gönderildik. Hücreye koydular. Bizimle beraber alınan arkadaşların çoğunu hücreye attılar. Gerekçesini de doluluk olarak gösterdiler. 28 saat filan hücrede kaldık. Hücre pis kokan, kabir gibi karanlık bir yerdi. Işık var ama benimki bozuktu, sonradan yaptılar, sabun bile yok, hiçbir şey yok. Büyük travmalar yaşadık. Sonra normal koğuşa geçtik. Orada 2,5 yıl kaldım. Kısa bir süre önce çıktım. Mahkeme 7,5 yıl ceza verdi. İstinaf 6 yıl 3 aya düşürüp onayladı. Dosyam şu anda Yargıtay sürecinde.
DOKTOR DARP RAPORU YAZAMAM DEDİ
Gözaltındayken rapor için hastaneye götürdüler. Doktora darp izlerini gösterdim. Darp raporu yazamayız dedi. Yani doktorlar göre göre darp raporu yazmadılar. Zaten polisler dibimizde duruyorlardı. Korkudan yazdırmıyorlar.
GÖZÜMÜZÜN ÖNÜNDE HAMİLE KADINI YAKA PAÇA ALDILAR
Benimle birlikte gözaltına alınan biri vardı. Onun hamile eşini de hepimizin gözü önünde bağırta bağırta gözaltına aldılar. Şöyle oldu: Kadın, eşi gözaltına alınınca hastaneye gidiyor, orada belki kocamı görürüm diye. İki türbanlı kadındılar. Onun hakkında da yakalama kararı varmış. Afyon Devlet Hastanesinin acil servisinde ‘bu bunun eşi dediler, onun da yakalaması var diyerek aldılar. Biz gördük bütün bu olayı. Ellerini tuttular kadının, millet şaşırdı zaten ne oluyor diye. Sus konuşma diyerek ellerini arkadan bağladılar. Kadın çığlık atıyor orada. Karga tulumba arabanın içine götürdüler. Kadın bağırıyordu, “Ben hamileyim” diye ama kime ne diyorsun…
O EMNİYET MÜDÜRÜ ARABASINDA ÖLÜ BULUNDU
Afyon TEM’in o dönemdeki müdürü intihar etmiş, diye duyduk geçenlerde. Arabada ölü bulundu, diye haberler çıktı. Bana işkence yapanın adı Mehmet’ti. Bir de Talat diye biri vardı.
İŞTE O İLAHİNİN SÖZLERİ
Seher vakti bülbüller nede güzel öterler
Açınca tüm çiçekler birlikte zikrederler
Aman Allah Ya Allah dertlere derman Allah
Gönüle şifa veren La İlahe İllallah
Akşam olur giderler boyun büker çiçekler
Kimbilir ne söylerler feryad eder bülbüller
Aman Allah Ya Allah dertlere derman Allah
Gönüle şifa veren La İlahe İllallah
Sen Allah-ı seversen Allah seni sevmez mi
Emrince hizmet etsen Hak ecrini vermez mi
Aman Allah Ya Allah dertlere derman Allah
Gönüle şifa veren La İlahe İllallah
Sen Rıza kapısında aman Allahım dersen
O Alemler Sultanı Lebbeyk Kulum demez mi
Aman Allah Ya Allah dertlere derman Allah
Gönüle şifa veren La İlahe İllallah
[Sevinç Özarslan] 21.11.2019 [BoldMedya]
BOLD ÖZEL – Mustafa Yıldızdoğan’ın ‘Ölürüm Türkiye’ şarkısıyla işkence yapan Emniyet görevlilerinden sonra ilahiyle işkence yapanların da olduğu anlaşıldı. Nisan 2017’de gözaltına alınan ve Afyonkarahisar Terörle Mücadele Şube Müdürlüğünde 13 gün kalan A.K, hem kendisine hem de nezarethanede tanıştığı bir ilahiyatçıya yapılan işkenceleri anlattı.
Gözaltındayken darp edilerek işkence gören KHK’lı vergi uzmanı A.K., “Beni bir odaya alıp kafamı duvarlara vurarak, yaka paça döverek darp ettiler. Ama Kemal adında birine elektrik verdiler. Vücudundaki lekeleri gördüm. Göğsünün ve göbek deliğinin üzerine elektrik bağlamışlardı. Hastanelerde EKG çekmek için aparat bağlıyorlar ya onun gibi aletler kullanıyorlar. Hem elektrik veriyorlar, hem de “Seher vakti bülbüller, ne de güzel öterler” ilahisini söylüyorlar. Kemal’in kafasına poşet geçirmişler. Bir taraftan nefes alamıyor, diğer taraftan da elektrik şokuna maruz kalıyor” dedi.
YAŞADIĞIMIZ ACILARIN TARİFİ YOK
Kısa bir süre önce tahliye olan A.K. (36) “Yaşadığımız acıların tarifi yok” diyerek gördükleri işkenceleri Bold Medya’ya anlattı:
Kütahya Dumlupınar Üniversitesi İdari Bilimler Fakültesinden mezunum. Ocak 2017’de 679 sayılı KHK ile ihraç edildim. Bir şehirde vergi uzmanı olarak çalışıyordum. 2017 Nisan ayında gözaltına alındım, 8 Mayıs 2017’de tutuklandım. Bir ifadede adım geçtiği için örgüt üyesi olmakla suçlanıyordum. Biri gidip adımızı vermiş.
26 Nisan’da gözaltına alındık. Bizi Afyon Emniyet Müdürlüğüne götürdüler. Nezaret karanlık kasvetli bir ortam. Büyük bir nezaret. Herkes birbiriyle tanışıyor, konuşuyoruz tabi ister istemez. Sorguya çekilmeyi bekliyoruz. Ne olacak ne bitecek diye. O anda kimsenin işkenceden haberi yok.
A.K.’nın kimliği ve fotoğrafı güvenlik gerekçesiyle gizlenmiştir.
BANA NE OLDUĞUNU KESİNLİKLE SORMAYACAKSINIZ
İlk önce Barış diye bir çocuğu götürdüler ilk. İsminizi okuyorlar, alıyorlar sizi yukarıya götürüyorlar. Barış yukarıya çıktıktan sonra aşağıya geldiğinde çok kötüydü. Vücudunda bir şey yoktu ama yüzü yüz ifadesi çok kötüydü. Hayırdır ne oldu, diyoruz anlatmak istemiyor. Herkes sorunca arkadaşlar bana ne olduğunu kesinlikle bir daha sormayacaksınız dedi. Herkes sustu.
TEM şubenin içine ilk girdiğimizde zaten duvara yüzümüzü döndürüyorlar. Orada hakaretler başladı. İşte imamlar geldi diye dalga geçiyorlar. Ellerimiz kelepçeli. Etrafımıza bakamıyoruz. Kafamızı kaldıramıyoruz. Etrafınıza baktığınızda da gelip ya kafanızı duvara vuruyorlar ya da orada rencide edici söylemlerde bulunuyorlar.
SARI SAÇLI BİR KADIN POLİS VARDI, SÖYLEDİKLERİNİ UNUTAMIYORUM
Sarı saçlı bir kadın vardı. Sarışın, göbekli, kilolu… Sürekli bana aileme, eşime, çocuklarıma küfür etti. Af buyurun ….. şunun bususunuz… yok analarınızı bilmem ne, karılarınızı bilmem ne gibi hakaretler, yakası açılmamış küfürler. O kadını hiç unutmuyorum. Onca hakareti duyunca psikolojik olarak çöküyorsunuz.
Barış’tan sonra, yaklaşık 8-9 saat, biz yukarıya çıktık. Bir saat yüzüm duvara dönük, başım eğik bir vaziyette bekledim. Oturabilir miyim deyince.. “Lan sen kimsin? Oturacaksın, bir de terbiyesiz terbiyesiz oturmak istiyor şuna bak dedi. Oturtacağım ben seni bir yere gibi” ağır bir cümle kullandı.
YAKAMDAN TUTUP DUVARA VURMAYA BAŞLADILAR
Beni bir odaya aldılar. İçeriye girdim. Kamerayı yukarıya doğru çevirmişlerdi. Nasıl anlatsam… O anı yaşıyor gibiyim şu an. Duygulanıyorum… Yakamdan tuttu beni duvara vurmaya başladı, sonra kafamdan, saçlarımdan tuttu. Odaya 15 Temmuz gecesi Emniyet Daire Başkanlığında şehit düşmüş birinin fotoğrafını asmışlardı. Kanlar içinde yerde yatan biri. Kafamdan tuttu, beni fotoğrafa yaklaştırdı. Bunu siz yaptınız, onu siz öldürdünüz diye yumruk atmaya, tekmelemeye başladılar. İki yakanızdan tutup iyice duvara vuruyor.
Sonra bir sandalyeye oturttular. Onu tanıyor musun? Bunu tanıyor musun? diye sordular. Benim araba plakama kadar her şeyi biliyorlardı. Fişlenmişim yani. Ben vergi uzmanlığından önce 4-5 yıl polis olarak çalışmıştım, 2007-2012 arasında. O yüzden polislere şu anda sizin yaptığınız işkenceye girer. İşkence zaman aşımına uğramaz. Beni dövdünüz mahvettiniz dedim. Biz sana daha hiçbir şey yapmadık, sen arkadaşlarının halini gör dediler.
BARO AVUKATI, YAPABİLECEĞİM BİR ŞEY YOK DEDİ
Barodan bir avukat eldi. O halimi gördü. Beni dövüyorlar dedim. Yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Nasıl yok, yüzüme baksanıza dedim. Yapacağımız bir şey yok. Şu anda sizin durumunuz bu, dedi. Ben aşağıya indikten sonra birkaç arkadaş yukarıya çıktı. Onları başka bir odaya götürmüşler. Kemal isminde biri vardı. Orası, bağırdığın zaman duyulmayacak, ses geçirmez bir oda mıydı bilemiyorum ama işkence odası olduğundan eminiz.
ODAYA GİRER GİRMEZ…
Kemal odaya girer girmez kafasına poşeti geçiriyorlar. Nefes alamıyor. Yere yıkıyorlar. Tekmeliyorlar. Dövüyorlar. Sonra sandalyenin üzerine oturtuyorlar. Kemal anlat diyorlar. O da diyor ki ne anlatayım? Biz senin her şeyini biliyoruz, sen de anlatacaksın diyorlar. Sonra elektrik veriyorlar. Ben kendim gördüm, göğsünün ve göbek deliğinin üzerinde lekeler vardı. Hastanelerde EKG çekmek için aparat bağlıyorlar ya onun gibi aletleri kullanıyorlar. Hem elektrik veriyorlar, hem de “Seher vakti bülbüller / ne de güzel öterler” ilahisini söylüyorlar. O esnada Kemal’in kafasında poşet varmış. Bir taraftan nefes alamıyor, diğer taraftan da elektrik şokuna maruz kalıyor.
Kemal nefessiz kalmış, o an öleceğim zannettim dedi. Poşete delik açmışlar. Biliyorlar yani ne zaman açacaklarını. Sonra nefes almaya başladım diyor. Kemal, Barış yaklaşık 13 gün işkence gördüler. Kemal, ilahiyatçı bir arkadaştı. 3-4 kişiye böyle ağır işkenceler yaptılar. Bize yapılan işkence darp işkencesiydi. Bu arkadaşları hastaneye götürmediler. Krem verdiler. Kemal ile daha sonra aynı cezaevinde karşılaştık, o zaman anlattı bunları. Sonra Kemal’i başka yere götürdüler, irtibatımız koptu. Abdurrahman adında bir çocuğa da işkence yaptılar.
HÜCREYE KOYDULAR
Nezarette 13 gün yattım, 12 yazmışlar resmi evrakta ama 13 gün yattık. Ondan sonra tutukladılar. Afyon Cezaevine gönderildik. Hücreye koydular. Bizimle beraber alınan arkadaşların çoğunu hücreye attılar. Gerekçesini de doluluk olarak gösterdiler. 28 saat filan hücrede kaldık. Hücre pis kokan, kabir gibi karanlık bir yerdi. Işık var ama benimki bozuktu, sonradan yaptılar, sabun bile yok, hiçbir şey yok. Büyük travmalar yaşadık. Sonra normal koğuşa geçtik. Orada 2,5 yıl kaldım. Kısa bir süre önce çıktım. Mahkeme 7,5 yıl ceza verdi. İstinaf 6 yıl 3 aya düşürüp onayladı. Dosyam şu anda Yargıtay sürecinde.
DOKTOR DARP RAPORU YAZAMAM DEDİ
Gözaltındayken rapor için hastaneye götürdüler. Doktora darp izlerini gösterdim. Darp raporu yazamayız dedi. Yani doktorlar göre göre darp raporu yazmadılar. Zaten polisler dibimizde duruyorlardı. Korkudan yazdırmıyorlar.
GÖZÜMÜZÜN ÖNÜNDE HAMİLE KADINI YAKA PAÇA ALDILAR
Benimle birlikte gözaltına alınan biri vardı. Onun hamile eşini de hepimizin gözü önünde bağırta bağırta gözaltına aldılar. Şöyle oldu: Kadın, eşi gözaltına alınınca hastaneye gidiyor, orada belki kocamı görürüm diye. İki türbanlı kadındılar. Onun hakkında da yakalama kararı varmış. Afyon Devlet Hastanesinin acil servisinde ‘bu bunun eşi dediler, onun da yakalaması var diyerek aldılar. Biz gördük bütün bu olayı. Ellerini tuttular kadının, millet şaşırdı zaten ne oluyor diye. Sus konuşma diyerek ellerini arkadan bağladılar. Kadın çığlık atıyor orada. Karga tulumba arabanın içine götürdüler. Kadın bağırıyordu, “Ben hamileyim” diye ama kime ne diyorsun…
O EMNİYET MÜDÜRÜ ARABASINDA ÖLÜ BULUNDU
Afyon TEM’in o dönemdeki müdürü intihar etmiş, diye duyduk geçenlerde. Arabada ölü bulundu, diye haberler çıktı. Bana işkence yapanın adı Mehmet’ti. Bir de Talat diye biri vardı.
İŞTE O İLAHİNİN SÖZLERİ
Seher vakti bülbüller nede güzel öterler
Açınca tüm çiçekler birlikte zikrederler
Aman Allah Ya Allah dertlere derman Allah
Gönüle şifa veren La İlahe İllallah
Akşam olur giderler boyun büker çiçekler
Kimbilir ne söylerler feryad eder bülbüller
Aman Allah Ya Allah dertlere derman Allah
Gönüle şifa veren La İlahe İllallah
Sen Allah-ı seversen Allah seni sevmez mi
Emrince hizmet etsen Hak ecrini vermez mi
Aman Allah Ya Allah dertlere derman Allah
Gönüle şifa veren La İlahe İllallah
Sen Rıza kapısında aman Allahım dersen
O Alemler Sultanı Lebbeyk Kulum demez mi
Aman Allah Ya Allah dertlere derman Allah
Gönüle şifa veren La İlahe İllallah
[Sevinç Özarslan] 21.11.2019 [BoldMedya]
Az kaldı, hak yerini bulacak!
SAMANYOLUHABER- Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti tarafından 27 Eylül 2016’da keyfi bir kararla Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) devredilen Boydak Holding’in yönetim kurulu başkanvekili Mustafa Boydak hukuksuzlukların eninde sonunda biteceğini kaydetti.
Mustafa Boyrak terör ya da şiddete bulaştıklarına dair tek delil bile bulunmadığı halde yaklaşık dört yıldır Ankara Sincan Kapalı Cezaevi’nde tutuklu bulunan Hacı Boydak (ağabeyi), Memduh Boydak’ı (kardeşi) ve Şükrü Boydak (amcasının oğlu) ziyaret etti.
MUSTAFA BOYDAK: AZ KALDI, HAK YERİNİ BULACAK
Ziyarete dair izlenimi şahsi Twitter hesabında paylaşan Boydak, “Kardeşlerimi ziyaret edebilmenin rahatlığı başka. Şartlar zor olsa da sevgi varsa hiç sorun değil.” dedi.
Üç duayen işadamının demir parmaklıkların ardında da geleceğe dair planlara odaklandığını aktaran Boydak, “Büyük iş insanı her yerde vizyonunu konuşturur. Bugün dinlediklerim inanılmazdı. Kafa yoruyorlar. Az kaldı hak yerini bulacak.” ifadelerini kullandı.
“AH KARDEŞİM NEREDESİN!”
Mustafa Boydak, 15 Kasım’da şahsi Twitter hesabında, “Ah kardeşim neredesin?” diyerek Memduh Boydak’a olan hasretini dile getirmişti.
Boydak, “Allah aşkına şu fotoğrafa bakın. Yanımda bulunan kardeşim Memduh silahlı terör örgütü yöneticisi imiş.Tek suçu sıfırdan üniversite kurup, sıfır borçla yönetmesidir.” ifadelerini kullanmıştı.
Boydak, isim vermeden Abdullah Gül ve Ahmet Davutoğlu’nun ima ederek, “Bugün Üniversitesi ile dertlenenlere kapak olsun.” dedi.
Halkbank, AKP'den istifa ederek yeni parti kurma çalışmaları için kolları sıvayan Davutoğlu'nun kurucusu olduğu Şehir Üniversitesi'nin bütün mal varlığına ve banka hesaplarına haciz kararı aldırmıştı.
Haciz kararı sebebiyle Üniversitenin maaşları, elektrik, doğalgaz, telefon ve su faturalarını ödeyemediği belirtiliyor.
[Samanyolu Haber] 21.11.2019
Mustafa Boyrak terör ya da şiddete bulaştıklarına dair tek delil bile bulunmadığı halde yaklaşık dört yıldır Ankara Sincan Kapalı Cezaevi’nde tutuklu bulunan Hacı Boydak (ağabeyi), Memduh Boydak’ı (kardeşi) ve Şükrü Boydak (amcasının oğlu) ziyaret etti.
MUSTAFA BOYDAK: AZ KALDI, HAK YERİNİ BULACAK
Ziyarete dair izlenimi şahsi Twitter hesabında paylaşan Boydak, “Kardeşlerimi ziyaret edebilmenin rahatlığı başka. Şartlar zor olsa da sevgi varsa hiç sorun değil.” dedi.
Üç duayen işadamının demir parmaklıkların ardında da geleceğe dair planlara odaklandığını aktaran Boydak, “Büyük iş insanı her yerde vizyonunu konuşturur. Bugün dinlediklerim inanılmazdı. Kafa yoruyorlar. Az kaldı hak yerini bulacak.” ifadelerini kullandı.
“AH KARDEŞİM NEREDESİN!”
Mustafa Boydak, 15 Kasım’da şahsi Twitter hesabında, “Ah kardeşim neredesin?” diyerek Memduh Boydak’a olan hasretini dile getirmişti.
Boydak, “Allah aşkına şu fotoğrafa bakın. Yanımda bulunan kardeşim Memduh silahlı terör örgütü yöneticisi imiş.Tek suçu sıfırdan üniversite kurup, sıfır borçla yönetmesidir.” ifadelerini kullanmıştı.
Boydak, isim vermeden Abdullah Gül ve Ahmet Davutoğlu’nun ima ederek, “Bugün Üniversitesi ile dertlenenlere kapak olsun.” dedi.
Halkbank, AKP'den istifa ederek yeni parti kurma çalışmaları için kolları sıvayan Davutoğlu'nun kurucusu olduğu Şehir Üniversitesi'nin bütün mal varlığına ve banka hesaplarına haciz kararı aldırmıştı.
Haciz kararı sebebiyle Üniversitenin maaşları, elektrik, doğalgaz, telefon ve su faturalarını ödeyemediği belirtiliyor.
[Samanyolu Haber] 21.11.2019
Tahliye Olmadan Önceki Son Dua Saatinde Ettirdiğim Dua [Ali Turna]
DUALARIMIZ ELİMİZDE KALAN SON ÇARE
Dua saati aslında bizim için sadece külli bir duaydı. Diğer türlü duasız bir anımız yoktu zaten. Her namaz sonrası, derdimizin zirve yaptığı her an, her Kur’an okuma sonrası yani dua için zaman yoktu ve yalvarabileceğimiz ve yardım isteyebileceğimiz tek merci o olduğu için duanın zamanı ve şekli yoktu. Hali arz ile zaten 24 saat dua yapıyorduk, dilimiz döndüğü kadarıyla da her fırsatta ellerimizi açıyor ve duaya başlıyorduk. Duanın ne büyük bir güç, ne rahatlatıcı bir hal olduğunu anlatamam. O son düşüşte, kimsenin olmadığı anki yapılan samimi dua, inanarak yapılan tüm hücrelerinle seslenişin sanırım kayıtsız kalmıyordu. İstemenin de bir adabı illaki olmalıydı. Çocuk annesinden meme isterken nasıl ağlıyorsa öyle istenmeliydi. Samimiydik ve içtendik. Gece yapılan dua saati, toplu yalvarma gibiydi Allah’a. Belki içimizdeki bir günahsızın yüzü suyu hürmetine Allah kabul eder diye düşünürdük.
Tahliye olmadan önceki son pazar dua saati sırası bizdeydi ve o duayı burada yazmak isterim.
“Ey tevbe ve istiğfarla affına sığınıp pişman olarak yalvaran kullarının sevgilisi sana yalvarıyoruz.
Ey acizlik ve ihtiyaç içinde olanlara rızık ve zenginlik veren, bütün sahip olduklarımızı sana sunuyoruz.
Ey keder ve ümitsizliğe düşenlerin sıkıntılarını rahmetiyle gideren, biz aciz kullarınız, çok aciziz. Bize yardım et, bizi ümitsizliğe düşürme bize keder verme Allah’ım.
Ey üzüntülü ve gayet hüzünlü olanlara ferahlık ve rahatlık veren Allah’ım, bu hüzünlü arkadaşlarımızın hüzünlerini gider, hapisteki arkadaşlarımıza ferahlık ver Allah’ım.
Ey günahkârlara layık oldukları cezalarını tehir ile kendilerine sabır gösterip tövbelerine fırsat veren tevbe ediyoruz Allah’ım tövbelerimizi kabul et Allah’ım.
Ey dara düşüp çaresiz kalanlara her darlık anlarında imdat eden muğis dara düştük, hapse düştük, çaresiz kaldık yardım et Allah’ım.
Ey musibet ve azaptan korkan kullarının ağlamalarını gören ve kendilerine imdat eden Allah’ım, gözyaşlarımızı içimize akıtarak ağlıyoruz bize yardım et Allah’ım.
Ey nadim olup rahmetine sığınanların pişmanlıklarını gören af ve kabulüne mazhar kılan,
Ey tövbe edip kendisinden af dileyenlerin özrünü kabul eden,
Belki kırdık, belki bir şeyleri döktük, koşarken bir şeylere çarptık, nefsimize uyduk, yanlış yollara saptığımız oldu ama asla isyan etmedik bizi affeyle Allah’ım.
Ey yeryüzünde fesat çıkaranların işini düzeltmeyen Allah’ım, bize bu tuzağı kuranları, bize bu zulmü yapanları sana havale ediyoruz Allah’ım.
Mahkemeye gidip boynu bükük dönen arkadaşlarımızın mazlumluk halini sana sunuyoruz ve bu haksız yere yapılan ithamları sana havale ediyoruz Allah’ım.
Ey kullarının büyük-küçük bütün hatalarını bağışlayan, Ey bütün mahlûkatının üzerindeki belaları gideren,
Ey dertli ve mazlumların şikâyetlerini işiten, onlara cevap veren Allah’ım,
Mazlumuz, hüzünlüyüz, dertliyiz ve dilenecek başka kapımız yok.
Kapına geldik, yüz sürmeye geldik, af dilemeye geldik, affa layık olmasak da bizi affet Allah’ım. Bize yardım et Allah’ım. Bize bir çıkış ver Allah’ım.
Ey ordular göndererek nihayetsiz askerleriyle makbul kullarına imdat eden, çok aciziz, savunmasızız, zayıf düştük, mahpusa düştük, yetiş Allah’ım.
Ey her türlü esarete son verip, esirleri hürriyetine kavuşturup salıveren, bizi salıver Allah’ım, esaretimizi sonlandır Allah’ım, hürriyetimize kavuştur Allah’ım.
Ey kullarının günahlarını affeden ve onların güzel ve ihlaslı amellerinden hoşnut olarak kendilerinden razı olan Allah’ım, şu kırık dökük ama samimi olan ibadetlerimizi kabul et Allah’ım. İbadetlerimizi artır Allah’ım. İbadetlerimizi huşu içinde yapmayı nasip et Allah’ım.
Ey zorluk ve darlık zamanımızda bizim yegâne teminatımız ve desteğimiz,
Ey musibetlere çatıp çaresiz kaldığımız her anda tek ümit kaynağımız,
Ey yalnızlık, korku ve endişe anımızda en şefkatli yakınımız,
Ey gurbet ve yalnızlık anımızda biricik dostumuz ve yoldaşımız yalnız kaldık Allah’ım.
Ey bize sayısız nimetleri bahşeden,
Ey sıkıntılı zamanlarımızda üzerimizden gam ve kederi kaldırıp bizi sevinçlere boğan,
Ey yardıma muhtaç olduğumuz her anda imdadımıza yetişen, yetiş Allah’ım.
Ey dilediği hususta, dilediği gibi hükmeden hükmünü ver Allah’ım,
Dualarınız olmasaydı ne ehemmiyetiniz vardı buyuruyorsun. Ellerimizi açtık tüm samimi duygularımızla kapına geldik, yalvarmaya geldik, dilenmeye geldik, bizi boş çevirme Allah’ım. Bizi boynu bükük bırakma Allah’ım.
Günahlarımız çoktu, belki tam anlamıyla sana kul olamadık. Biz aciziz, biz bir hiçiz ama sana isyan etmedik. Senin adına bir şeyler yapmaya çalıştık. Birilerinin zararı dokundu bize, çocuklarımız boynu bükük kaldı, küçük çocuklarımız babasız kaldı, eşlerimiz dul kaldı, kalpleri kırık kaldı, dualarımızı kabul et, bizi affet ve bizi sevdiklerimize kavuştur Allah’ım. Yarın açık görüş için gelen ailelerimizi kazasız belasız buraya ve kazasız belasız evlerine kavuştur Allah’ım. Geride bıraktıklarımıza sahip çık Allah’ım.
Ey Rahim Sultanımız kasım efendiler efendisinin gönlünde pek kıymetliydi. Kasımın masumiyetinin hürmetine bütün çocukların ve çocuklarımızın masumiyetlerinin hürmetine ya Rab senden istiyor dileniyoruz. Bu çocukları daha fazla yetim bırakma Allah’ım. Bizleri tez zamanda yavrularımıza kavuştur Allah’ım. Bekâr olan arkadaşlara da tez zamanda hürriyetlerine kavuşup hayırlı izdivaçlar ve hayırlı evlatlar nasip et Allah’ım.
Sen olmasaydın ben bu kâinatı yaratmazdım, sırrına mazhar olan efendiler Efendisi, sevgililer sevgilisini bize göster Allah’ım. Ve görmeden sevdiğimiz, görmeden tanıyıp sevdalandığımız Efendimizin yüzü suyu hürmetine bizlere yardım et Allah’ım.
Madden kapalı, manen açık olan bu paslı kapıyı bizlere de gerçek manasıyla açılmasını nasip et Allah’ım. Kalp kapılarımızın da manaya dair sırlarına açılmasını nasip eyle Allah’ım.
Aciziz, kimsesiziz dertliyiz, kederliyiz, hüzünlüyüz, çaresiziz, ifadelerin kifayetsiz kaldığı noktadayız Allah’ım yardım et.
Ya ilahelalemin veya ekremelekremin,
Dualarımızı kabul buyur, bizi kendine kul kabul et. Dualarımızı Hz. Yunus peygamberin duasıyla, Hz. Yakup peygamberin duasıyla, Hz. Adem efendimizin duasıyla, Hz. Musa peygamberimizin duasıyla, Efendimizin dualarıyla beraber kabul buyur.
Yalvarmalarımızı çorak toprakların yağmur dilenmesiyle beraber kabul et Allah’ım.
Tevbelerimizi Bişri Hafi’nin, İbrahim Ethem’in tevbeleriyle beraber kabul et. Bizi affet. Arkamızda bıraktığımız çocuklarımızı boynu bükük bırakma, onlara Kur’an ahlakıyla ahlaklı, senin yolunda güzel bir hayat nasip eyle. Eşlerimize sabır ver, işlerini kolaylaştır. Annelerimize, babalarımıza sağlık ver, hayırlı ömür nasip et ve hapishanede mahsur kalmış bu güzel arkadaşlarımıza toplu çıkış nasip eyle. Mahkemesi gelenleri de tahliye ile sonuçlandır, ailelerine kavuşmalarını sağla Allah’ım.
Senin yolunda samimane koştururken hapse düşen bu arkadaşlarımıza buradan kurtulduktan sonra senin yolunda harcayacakları zenginlikleri ver Allah’ım.
Namerde muhtaç bırakma Allah’ım.
Dualarımızı Cevşen duasıyla, Sekine duasıyla, dua-ı ismi azam ile tahmidiye ile tüm peygamberlerin duaları ile tüm evliyaların, esfiyaların , mübarek zatların dualarıyla beraber kabul et Allah’ım.
Amin…”
*Yukarıda okuduğunuz satırların yazarı Türkiye'deki cadı avının kurbanlarından ismi bizde saklı bir esnaf. İçeride aldığı notları çıkınca yazdı ve bu notların her gün bir bölümünü Samanyoluhaber.com'da yayımlıyoruz.
[Ali Turna] 21.11.2019 [Samanyolu Haber]
Dua saati aslında bizim için sadece külli bir duaydı. Diğer türlü duasız bir anımız yoktu zaten. Her namaz sonrası, derdimizin zirve yaptığı her an, her Kur’an okuma sonrası yani dua için zaman yoktu ve yalvarabileceğimiz ve yardım isteyebileceğimiz tek merci o olduğu için duanın zamanı ve şekli yoktu. Hali arz ile zaten 24 saat dua yapıyorduk, dilimiz döndüğü kadarıyla da her fırsatta ellerimizi açıyor ve duaya başlıyorduk. Duanın ne büyük bir güç, ne rahatlatıcı bir hal olduğunu anlatamam. O son düşüşte, kimsenin olmadığı anki yapılan samimi dua, inanarak yapılan tüm hücrelerinle seslenişin sanırım kayıtsız kalmıyordu. İstemenin de bir adabı illaki olmalıydı. Çocuk annesinden meme isterken nasıl ağlıyorsa öyle istenmeliydi. Samimiydik ve içtendik. Gece yapılan dua saati, toplu yalvarma gibiydi Allah’a. Belki içimizdeki bir günahsızın yüzü suyu hürmetine Allah kabul eder diye düşünürdük.
Tahliye olmadan önceki son pazar dua saati sırası bizdeydi ve o duayı burada yazmak isterim.
“Ey tevbe ve istiğfarla affına sığınıp pişman olarak yalvaran kullarının sevgilisi sana yalvarıyoruz.
Ey acizlik ve ihtiyaç içinde olanlara rızık ve zenginlik veren, bütün sahip olduklarımızı sana sunuyoruz.
Ey keder ve ümitsizliğe düşenlerin sıkıntılarını rahmetiyle gideren, biz aciz kullarınız, çok aciziz. Bize yardım et, bizi ümitsizliğe düşürme bize keder verme Allah’ım.
Ey üzüntülü ve gayet hüzünlü olanlara ferahlık ve rahatlık veren Allah’ım, bu hüzünlü arkadaşlarımızın hüzünlerini gider, hapisteki arkadaşlarımıza ferahlık ver Allah’ım.
Ey günahkârlara layık oldukları cezalarını tehir ile kendilerine sabır gösterip tövbelerine fırsat veren tevbe ediyoruz Allah’ım tövbelerimizi kabul et Allah’ım.
Ey dara düşüp çaresiz kalanlara her darlık anlarında imdat eden muğis dara düştük, hapse düştük, çaresiz kaldık yardım et Allah’ım.
Ey musibet ve azaptan korkan kullarının ağlamalarını gören ve kendilerine imdat eden Allah’ım, gözyaşlarımızı içimize akıtarak ağlıyoruz bize yardım et Allah’ım.
Ey nadim olup rahmetine sığınanların pişmanlıklarını gören af ve kabulüne mazhar kılan,
Ey tövbe edip kendisinden af dileyenlerin özrünü kabul eden,
Belki kırdık, belki bir şeyleri döktük, koşarken bir şeylere çarptık, nefsimize uyduk, yanlış yollara saptığımız oldu ama asla isyan etmedik bizi affeyle Allah’ım.
Ey yeryüzünde fesat çıkaranların işini düzeltmeyen Allah’ım, bize bu tuzağı kuranları, bize bu zulmü yapanları sana havale ediyoruz Allah’ım.
Mahkemeye gidip boynu bükük dönen arkadaşlarımızın mazlumluk halini sana sunuyoruz ve bu haksız yere yapılan ithamları sana havale ediyoruz Allah’ım.
Ey kullarının büyük-küçük bütün hatalarını bağışlayan, Ey bütün mahlûkatının üzerindeki belaları gideren,
Ey dertli ve mazlumların şikâyetlerini işiten, onlara cevap veren Allah’ım,
Mazlumuz, hüzünlüyüz, dertliyiz ve dilenecek başka kapımız yok.
Kapına geldik, yüz sürmeye geldik, af dilemeye geldik, affa layık olmasak da bizi affet Allah’ım. Bize yardım et Allah’ım. Bize bir çıkış ver Allah’ım.
Ey ordular göndererek nihayetsiz askerleriyle makbul kullarına imdat eden, çok aciziz, savunmasızız, zayıf düştük, mahpusa düştük, yetiş Allah’ım.
Ey her türlü esarete son verip, esirleri hürriyetine kavuşturup salıveren, bizi salıver Allah’ım, esaretimizi sonlandır Allah’ım, hürriyetimize kavuştur Allah’ım.
Ey kullarının günahlarını affeden ve onların güzel ve ihlaslı amellerinden hoşnut olarak kendilerinden razı olan Allah’ım, şu kırık dökük ama samimi olan ibadetlerimizi kabul et Allah’ım. İbadetlerimizi artır Allah’ım. İbadetlerimizi huşu içinde yapmayı nasip et Allah’ım.
Ey zorluk ve darlık zamanımızda bizim yegâne teminatımız ve desteğimiz,
Ey musibetlere çatıp çaresiz kaldığımız her anda tek ümit kaynağımız,
Ey yalnızlık, korku ve endişe anımızda en şefkatli yakınımız,
Ey gurbet ve yalnızlık anımızda biricik dostumuz ve yoldaşımız yalnız kaldık Allah’ım.
Ey bize sayısız nimetleri bahşeden,
Ey sıkıntılı zamanlarımızda üzerimizden gam ve kederi kaldırıp bizi sevinçlere boğan,
Ey yardıma muhtaç olduğumuz her anda imdadımıza yetişen, yetiş Allah’ım.
Ey dilediği hususta, dilediği gibi hükmeden hükmünü ver Allah’ım,
Dualarınız olmasaydı ne ehemmiyetiniz vardı buyuruyorsun. Ellerimizi açtık tüm samimi duygularımızla kapına geldik, yalvarmaya geldik, dilenmeye geldik, bizi boş çevirme Allah’ım. Bizi boynu bükük bırakma Allah’ım.
Günahlarımız çoktu, belki tam anlamıyla sana kul olamadık. Biz aciziz, biz bir hiçiz ama sana isyan etmedik. Senin adına bir şeyler yapmaya çalıştık. Birilerinin zararı dokundu bize, çocuklarımız boynu bükük kaldı, küçük çocuklarımız babasız kaldı, eşlerimiz dul kaldı, kalpleri kırık kaldı, dualarımızı kabul et, bizi affet ve bizi sevdiklerimize kavuştur Allah’ım. Yarın açık görüş için gelen ailelerimizi kazasız belasız buraya ve kazasız belasız evlerine kavuştur Allah’ım. Geride bıraktıklarımıza sahip çık Allah’ım.
Ey Rahim Sultanımız kasım efendiler efendisinin gönlünde pek kıymetliydi. Kasımın masumiyetinin hürmetine bütün çocukların ve çocuklarımızın masumiyetlerinin hürmetine ya Rab senden istiyor dileniyoruz. Bu çocukları daha fazla yetim bırakma Allah’ım. Bizleri tez zamanda yavrularımıza kavuştur Allah’ım. Bekâr olan arkadaşlara da tez zamanda hürriyetlerine kavuşup hayırlı izdivaçlar ve hayırlı evlatlar nasip et Allah’ım.
Sen olmasaydın ben bu kâinatı yaratmazdım, sırrına mazhar olan efendiler Efendisi, sevgililer sevgilisini bize göster Allah’ım. Ve görmeden sevdiğimiz, görmeden tanıyıp sevdalandığımız Efendimizin yüzü suyu hürmetine bizlere yardım et Allah’ım.
Madden kapalı, manen açık olan bu paslı kapıyı bizlere de gerçek manasıyla açılmasını nasip et Allah’ım. Kalp kapılarımızın da manaya dair sırlarına açılmasını nasip eyle Allah’ım.
Aciziz, kimsesiziz dertliyiz, kederliyiz, hüzünlüyüz, çaresiziz, ifadelerin kifayetsiz kaldığı noktadayız Allah’ım yardım et.
Ya ilahelalemin veya ekremelekremin,
Dualarımızı kabul buyur, bizi kendine kul kabul et. Dualarımızı Hz. Yunus peygamberin duasıyla, Hz. Yakup peygamberin duasıyla, Hz. Adem efendimizin duasıyla, Hz. Musa peygamberimizin duasıyla, Efendimizin dualarıyla beraber kabul buyur.
Yalvarmalarımızı çorak toprakların yağmur dilenmesiyle beraber kabul et Allah’ım.
Tevbelerimizi Bişri Hafi’nin, İbrahim Ethem’in tevbeleriyle beraber kabul et. Bizi affet. Arkamızda bıraktığımız çocuklarımızı boynu bükük bırakma, onlara Kur’an ahlakıyla ahlaklı, senin yolunda güzel bir hayat nasip eyle. Eşlerimize sabır ver, işlerini kolaylaştır. Annelerimize, babalarımıza sağlık ver, hayırlı ömür nasip et ve hapishanede mahsur kalmış bu güzel arkadaşlarımıza toplu çıkış nasip eyle. Mahkemesi gelenleri de tahliye ile sonuçlandır, ailelerine kavuşmalarını sağla Allah’ım.
Senin yolunda samimane koştururken hapse düşen bu arkadaşlarımıza buradan kurtulduktan sonra senin yolunda harcayacakları zenginlikleri ver Allah’ım.
Namerde muhtaç bırakma Allah’ım.
Dualarımızı Cevşen duasıyla, Sekine duasıyla, dua-ı ismi azam ile tahmidiye ile tüm peygamberlerin duaları ile tüm evliyaların, esfiyaların , mübarek zatların dualarıyla beraber kabul et Allah’ım.
Amin…”
*Yukarıda okuduğunuz satırların yazarı Türkiye'deki cadı avının kurbanlarından ismi bizde saklı bir esnaf. İçeride aldığı notları çıkınca yazdı ve bu notların her gün bir bölümünü Samanyoluhaber.com'da yayımlıyoruz.
[Ali Turna] 21.11.2019 [Samanyolu Haber]
Güzel Örnek Olma [Safvet Senih]
M. Fethullah Gülen Hocaefendi çocuklara örnek olma konusunda şöyle diyor:
“Yetiştirme durumunda olduğumuz çocuklarımıza karşı duygularımız, düşüncelerimiz, sözlerimiz, kalbî hayatımız, davranışlarımız hep örnek olma hedefine bağlanmalıdır. Evet onların mükemmel şekilde yetişmesini istiyorsak, bu hususa fevkalâde dikkat etmek zorundayız. Meselâ, onların namaz kılmalarını arzu ediyorsak, namazı gözlerinin önünde mükemmel bir ihtimam ile eda etmeli, Allah’a karşı edebin sınırları konusunda tavrımızı ortaya koymalıyız. Hep doğru söylemeli ve yalandan uzak durmalıyız. Onların uygunsuz söz söylemelerini arzu etmiyorsak, o evin içinde, uygunsuz hiçbir söz söylememeli ve onların hâfıza lügatlarına uygunsuz kelimeler katiyen yazılmamalıdır. Aziz olmalarını, namuslu yaşamalarını, ırzımız kadar başkalarının ırzına, namusuna karşı hassas olmalarını düşünüyorsak, aynı vaziyetin o evin içinde yaşanmasını sağlamalı ve bu işin ilk kahramanları biz olmalıyız.
“Kur’an-ı Kerim okumalarını, Kur’an’ın hakikatlerini âşina olmalarını istiyorsak, o evin içinde sabah akşam, hem de onların duyacağı şekilde Kur’an müzakere etmeli, Kur’an’ın o muallâ mevkiine ihtiram göstermeliyiz ki, onları çelişkiye itmeyelim.
“Binaenaleyh söz, duygu, kalbî heyecanlar ve davranışlar evde en müessir eğitim esaslarıdırlar ve mutlaka değerlendirilmelidirler. Yoksa meseleyi sadece, başkasına havale ederek ‘Şuna bir şeyler anlatın’ demeye bağlarsanız çocuğa hiçbir şey anlatamazsınız.”
Bazı insanlar lokomotif gibidir, vagon hükmündekileri hemen peşlerine takarlar. Kendi iradesiyle iyi ve güzel işler yapmak isteyenlerin kendinden motorlu olmaya gayret etmesi ve neticede lokomotif olması gerekmektedir.
Bir çocuklar topluluğunda bir çocuk ağlarsa, diğer çocuklar da ağlamaya başlarlar. Büyük insanlar içinde bile bir kişi esnerse, diğerleri de esneme isteği duyarlar. Yani bazı şeyler bulaşıcıdır. Aynen salgı hastalıklarda da durum böyledir…
Üstad Hazretleri, talebelerinden Vanlı Molla Hamid Ağabeye, “Kardeşim bazı insanlar vardır, tırpanları almış ekinleri biçenleri yanına gelirler. Gelin oturup bir sigara içelim derler, meşgul edip gayretlerini kırarlar. Ama bazı insanlar da vardır, tembel tembel oturanların yanlarına gelir tırpanı, orağı eline alır ‘Haydi gelin biraz iş yapalım deyip herkesi gayrete getirirler. İşte bunlar ehli gayret mübarek insanlardır. Molla Hamid! Ah bir bilsen gayrete getirip iyi ve güzel işler yaptırmak o mahşer ne kadar fayda verecek!. Ah bir bilsen bir dakika boş durmazsınız!..” diye ikaz ediyor…
Bir arkadaşımız anlattı: “Bir ilk okulda iken evimize yakın Hizmetin evi vardı; üniversite talebeleri kalıyordu. Biz mahallelimizdeki yaşıtlarımızla çok gürültü yapardık. Sokakta top v.s. oynardık. Ağabeyler bize tahammül ederlerdi. Sonra ortaokul seviyesine gelince bizimle ilgilenmeye başladılar. Bir ağabeyimiz bizleri İstanbul’un tarihi mekanlarını ve müzelerini gezdiriyordu. Bir mekandan çıktık hemen, çok hızlı giden arabaların geçip durduğu yolla karşılaştık. Bazı arkadaşlar yolun ortasına fırlamışlardı. Ağabeyin bizlere bir şey olmaması için yolun ortasına, bizim önümüze bir atlayışı vardı ki, bir annenin evlatlarını korumak için arabaların önüne atlayışı gibiydi. Senelerce bu manzara gözlerimin önünden gitmedi ve hâfızamdan silinmedi!.. Beni bu Hizmete ve Hizmet mensuplarına bağlayan en güçlü bağ işte bu olaydır. Ne anlatılırsa anlatılsın bu kadar tesir etmezdi…
Özbekistan’da Hizmet vermiş Batı Trakyalı bir arkadaş demişti ki: Özbekistan’da büyük iç karışıklığı yaşanmaktaydı. İnsanlar birbirini sokak ortasında öldürüyorlardı. Hacı Kemal Erimez Ağabeyin şeker, tansiyon ve kalb rahatsızlıkları vardı. Onun için Özbek idareciler, ‘Ne olur Hacı Ata’yı tek başına bırakmayız? Yolun ortasında yığılıp kalabilir!..’ diye ikaz ettiler. Buna rağmen nasıl çıkardı, göz-kaş arası nasıl ortadan kaybolur hiç bilemezdik. Bir de bakarsınız, devletin üst konumundaki zatlardan birisiyle okula çıkıp gelmiş. Hiç dili yok… Nasıl anlaşırdı bilemiyorum. Tarzanca tavırlarla onları konuşa konuşa okulumuza getirir. Hizmeti tanıtırdı… Seneler sonra kendi kendime ‘Bu kadar ülkeler dolaştım. İngilizce öğretmenliği yaptım, Boğaziçi mezunuyum. Artık memleketime gideyim, bir İngilizce kursu açıp rahatıma bakayım,’ diye düşündüm, bir Hacı Kemal Ağabey hatırıma geldi. Bu Ağabeyin dağlar dolu zeytinlikleri vardı… Çok zengindi… Yalılar satın alıp çoluk çocuğuyla keyfine, zevkine bakabilirdi. Ömrünün son anına, enerjisinin son damlasına kadar hep Hizmette geçti. Eşinin ve sevgili kızının son demlerinde yanlarında değil, Hizmet için gurbet ellerde idi. ‘Yazıklar olsun bana’ diyerek vazgeçtim.
[Safvet Senih] 21.11.2019 [Samanyolu Haber]
“Yetiştirme durumunda olduğumuz çocuklarımıza karşı duygularımız, düşüncelerimiz, sözlerimiz, kalbî hayatımız, davranışlarımız hep örnek olma hedefine bağlanmalıdır. Evet onların mükemmel şekilde yetişmesini istiyorsak, bu hususa fevkalâde dikkat etmek zorundayız. Meselâ, onların namaz kılmalarını arzu ediyorsak, namazı gözlerinin önünde mükemmel bir ihtimam ile eda etmeli, Allah’a karşı edebin sınırları konusunda tavrımızı ortaya koymalıyız. Hep doğru söylemeli ve yalandan uzak durmalıyız. Onların uygunsuz söz söylemelerini arzu etmiyorsak, o evin içinde, uygunsuz hiçbir söz söylememeli ve onların hâfıza lügatlarına uygunsuz kelimeler katiyen yazılmamalıdır. Aziz olmalarını, namuslu yaşamalarını, ırzımız kadar başkalarının ırzına, namusuna karşı hassas olmalarını düşünüyorsak, aynı vaziyetin o evin içinde yaşanmasını sağlamalı ve bu işin ilk kahramanları biz olmalıyız.
“Kur’an-ı Kerim okumalarını, Kur’an’ın hakikatlerini âşina olmalarını istiyorsak, o evin içinde sabah akşam, hem de onların duyacağı şekilde Kur’an müzakere etmeli, Kur’an’ın o muallâ mevkiine ihtiram göstermeliyiz ki, onları çelişkiye itmeyelim.
“Binaenaleyh söz, duygu, kalbî heyecanlar ve davranışlar evde en müessir eğitim esaslarıdırlar ve mutlaka değerlendirilmelidirler. Yoksa meseleyi sadece, başkasına havale ederek ‘Şuna bir şeyler anlatın’ demeye bağlarsanız çocuğa hiçbir şey anlatamazsınız.”
Bazı insanlar lokomotif gibidir, vagon hükmündekileri hemen peşlerine takarlar. Kendi iradesiyle iyi ve güzel işler yapmak isteyenlerin kendinden motorlu olmaya gayret etmesi ve neticede lokomotif olması gerekmektedir.
Bir çocuklar topluluğunda bir çocuk ağlarsa, diğer çocuklar da ağlamaya başlarlar. Büyük insanlar içinde bile bir kişi esnerse, diğerleri de esneme isteği duyarlar. Yani bazı şeyler bulaşıcıdır. Aynen salgı hastalıklarda da durum böyledir…
Üstad Hazretleri, talebelerinden Vanlı Molla Hamid Ağabeye, “Kardeşim bazı insanlar vardır, tırpanları almış ekinleri biçenleri yanına gelirler. Gelin oturup bir sigara içelim derler, meşgul edip gayretlerini kırarlar. Ama bazı insanlar da vardır, tembel tembel oturanların yanlarına gelir tırpanı, orağı eline alır ‘Haydi gelin biraz iş yapalım deyip herkesi gayrete getirirler. İşte bunlar ehli gayret mübarek insanlardır. Molla Hamid! Ah bir bilsen gayrete getirip iyi ve güzel işler yaptırmak o mahşer ne kadar fayda verecek!. Ah bir bilsen bir dakika boş durmazsınız!..” diye ikaz ediyor…
Bir arkadaşımız anlattı: “Bir ilk okulda iken evimize yakın Hizmetin evi vardı; üniversite talebeleri kalıyordu. Biz mahallelimizdeki yaşıtlarımızla çok gürültü yapardık. Sokakta top v.s. oynardık. Ağabeyler bize tahammül ederlerdi. Sonra ortaokul seviyesine gelince bizimle ilgilenmeye başladılar. Bir ağabeyimiz bizleri İstanbul’un tarihi mekanlarını ve müzelerini gezdiriyordu. Bir mekandan çıktık hemen, çok hızlı giden arabaların geçip durduğu yolla karşılaştık. Bazı arkadaşlar yolun ortasına fırlamışlardı. Ağabeyin bizlere bir şey olmaması için yolun ortasına, bizim önümüze bir atlayışı vardı ki, bir annenin evlatlarını korumak için arabaların önüne atlayışı gibiydi. Senelerce bu manzara gözlerimin önünden gitmedi ve hâfızamdan silinmedi!.. Beni bu Hizmete ve Hizmet mensuplarına bağlayan en güçlü bağ işte bu olaydır. Ne anlatılırsa anlatılsın bu kadar tesir etmezdi…
Özbekistan’da Hizmet vermiş Batı Trakyalı bir arkadaş demişti ki: Özbekistan’da büyük iç karışıklığı yaşanmaktaydı. İnsanlar birbirini sokak ortasında öldürüyorlardı. Hacı Kemal Erimez Ağabeyin şeker, tansiyon ve kalb rahatsızlıkları vardı. Onun için Özbek idareciler, ‘Ne olur Hacı Ata’yı tek başına bırakmayız? Yolun ortasında yığılıp kalabilir!..’ diye ikaz ettiler. Buna rağmen nasıl çıkardı, göz-kaş arası nasıl ortadan kaybolur hiç bilemezdik. Bir de bakarsınız, devletin üst konumundaki zatlardan birisiyle okula çıkıp gelmiş. Hiç dili yok… Nasıl anlaşırdı bilemiyorum. Tarzanca tavırlarla onları konuşa konuşa okulumuza getirir. Hizmeti tanıtırdı… Seneler sonra kendi kendime ‘Bu kadar ülkeler dolaştım. İngilizce öğretmenliği yaptım, Boğaziçi mezunuyum. Artık memleketime gideyim, bir İngilizce kursu açıp rahatıma bakayım,’ diye düşündüm, bir Hacı Kemal Ağabey hatırıma geldi. Bu Ağabeyin dağlar dolu zeytinlikleri vardı… Çok zengindi… Yalılar satın alıp çoluk çocuğuyla keyfine, zevkine bakabilirdi. Ömrünün son anına, enerjisinin son damlasına kadar hep Hizmette geçti. Eşinin ve sevgili kızının son demlerinde yanlarında değil, Hizmet için gurbet ellerde idi. ‘Yazıklar olsun bana’ diyerek vazgeçtim.
[Safvet Senih] 21.11.2019 [Samanyolu Haber]
İhraç Albay Halis Tunç: Yurt dışı görevindeydim, 15 Temmuz akşamı hain, terörist ilan edildim [Basri Doğan]
Hollanda Devlet Televizyonu NOS’ta Eenvaandag programına konuk olan eski Albay Halis Tunç, “Tüm hayatım boyunca ülkeme hizmet ettim ve 15 Temmuz akşamı hain ilan edildim. Ülkeme dönemeyerek hale getirildim. Başka ülkeye gitmek zorunda bırakıldım.” dedi.
Gazeteci Sjoerd Fennema’nın sorularını cevaplayan ihraç Halis Tunç, NATO’nun, Türkiye ile Batı arasında gittikçe derinleşen uçurumdan endişe duyması gerektiğine işaret etti. “NATO ile şuan çalışan herkes şüpheli” saptamasında bulundu.
Yunanistan’daki Türk Büyükelçiliği’nde ‘Deniz Ataşesi’ olarak görev yaparken hükümet tarafından ’hain ve terörist’ ilan edildiğine işaret eden Tunç, televizyonlarda onlarca okul ve çalışma arkadaşının tutuklandığını, işkenceye maruz kaldığını gördükten sonra ülkesine geri dönmemeye karar verdiğini söyledi. Sığınma talebinde bulunmanın kendisi açısından hayatı boyunca aldığı en zor karar olduğunu vurguladı.
Eski Albay Halis Tunç, bir zamanlar Türk Deniz Kuvvetlerinde yükselen bir yıldızdı. Eğer Türkiye’deki bu darbe girişimi gerçekleşmemiş olsaydı belki de şuan amiral rütbesine terfi ederek kariyerine devam edecekti. Fakat 15 Temmuz 2016 gecesi gerçekleşen darbe girişimi sonrası her şey onun için değişti.
“Allah’ın büyük lütfu” böyle tanımlamıştı darbe girişimini Türkiye Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan. Peki neden? Tunç’a göre darbe, ülkenin bütün kurumlarında ‘temizlik’ yapabilmek için en küçük ayrıntısına kadar düşünülerek kurgulanmış kusursuz bir bahane. Bunun en büyük delili ise ‘darbeden iki gün sonra TSK’daki subayların yüzde 80’inin darbeyle ilişkilendirerek, terörist ilan edilip ihraç edilmesi. Tunç, soruyor: ”Darbeden hemen sonra iki gün içinde bu kadar ismi nasıl belirlediler?”
İhraç Albay Halis Tunç, Hollanda’nın NOS televizyonuna konuştu.
ORDUNUN OMURGASI KIRILDI
Darbe girişiminden 3 yıl sonra Türk Silahlı Kuvvetlerinin tamamen tanınmaz hale geldiğinin altını çizen Tunç, ordunun mevcut durumuna ilişkin şu bilgileri verdi: “Batı yanlısı, yüksek eğitim almış veya NATO da çalışan herkes ordudan ihraç edilmiş durumda ve şu an NATO’da çalışan ve iyi İngilizce konuşan herkes de şüpheli konumunda. NATO’nun, bir zamanlar NATO ve batı ile uyum içinde çalışan Türk ordusunun NATO ve Batı ile arasında genişleyen uçurumdan dolayı endişe etmesi gerekir. Türk ordusunun beyni ve omurgasını teşkil eden kurmay subayların yüzde 95’i halihazırda ordudan ihraç edilmiş durumda. Siyaseten tarafsız duruşa sahip kurmay subaylar, Türkiye’nin kurucusu Atatürk’ün idealindeki modern, laik batı değerlerini destekleyen profesyonel askerlerdi. Türk ordusunda liyakatlerini kanıtlamış güzide subayların yerini, siyasetçilere sadakatleri baz alınarak seçilen ve çok kısa eğitim sürecine tabi tutularak mezun edilen kalite ve tecrübeden yoksun yeni nesil subaylar aldı.”
HARBİYELİLERİN NE SUÇU VAR!
15 Temmuz’un Türk Silahlı Kuvvetleri’nde bir tasfiye operasyonu olduğuna inanığını belirten eski Albay Halis Tunç, şunları anlattı: ”Toplamda sayıları yaklaşık 15 bin kadar olan 17/18 yaş grubundaki Hava, Kara ve Deniz Kuvvetleri askeri öğrencilerinin yüze 100’ü okuldan atıldı. Eğitim kampında bulunan ve askeri kural gereği telefonları birlik içerisinde kendilerinden alındığı için darbeden bihaber olan 257 Hava Harp Okulu öğrencisi darbeye iştirak ettikleri gerekçesiyle ömür boyu hapisle cezalandırıldılar. Bu çocuklar Silahlı Kuvvetlerin geleceğiydi. Şimdi bütün öğrencilerin hepsinin gerçekten hain ve terörist olduklarına mı inanalım?”
ALEYHİMDE HERHANGİ BİR SUÇLAMA YOK
Kendisinin tamamen masum olduğunu kanıtlayabileceğini kaydeden Tunç, ”Geri dönüp masumiyetimi kanıtlamak için dava açmak istedim, bana verilen bütün emirleri itaatle yerine getirdim, asla ihanet etmedim. Tüm hayatım ülkeme hizmetle geçti. Ve birdenbire hainmişim gibi ülkeme dönmeyerek başka ülkeye gitmek zorunda bırakıldım. Kendim aleyhinde halen herhangi bir suçlama getirilmiş değil. Maalesef görünen o ki, Türk halkının çoğunluğu Erdoğan’ın tarafından anlatılanlarını inanıyor.” şeklinde konuştu.
ELEŞTİRİ YOK, GERÇEK YOK
Türk halkının paralel bir evrende yaşatıldığına işaret eden Tunç’a göre, ”medyanın yüzde 90’u Erdoğan’ın kontrolünde. Bütün karşı görüşlü gazeteciler, eğitimciler ve hakimler tutuklandı, ihraç edildi veya şantajla tehdit ediliyor. Bu nedenle bazıları gerçeği söylemeye cesaret edemezken, bazıları da gerçeği maalesef bilmiyor. İnsanlar artık neye inanacakları konusunda kararsızlar. Hollanda’da yaşıyor olsalar dahi durum değişmiyor.” Tunç, NOS’un röportaj talebini de bu sebeple kabul ettiğini vurguladı: ”Benim ve ailem için bir risk oluşturduğunu bilmeme rağmen, sizin aracılığınızla gerçekleri toplumla paylaşma nedenim de bundan dolayıdır.”
TÜRKİYE NATO’DAN ÇIKMAMALI
”NATO’nun yapması gereken son şey Türkiye’yi NATO’dan çıkarmak olmalıdır” diyen Halis Tunç, şu değerlendirmelerde bulundu: “NATO, Türkiye’de hukukun üstünlüğünü, demokrasiyi ve insan haklarını destekleyen herkesin yaşam çizgisidir. Hayatımın 25 yılı boyunca bu insani değerleri korumak ve geliştirmek için hizmet ettiğim Türkiye, aynı şekilde halen benim yaşam amacımdır. Çünkü çocuklarım ve gelecek nesillerin, bu insani değerlerin var olduğu dünyada özgür ve onurlu bir hayat sürmelerini istiyorum. Bu değerler aynı zamanda NATO’nun da temel değerleridir. NATO, Türkiye’nin stratejik ortağı olması gerekçesine sığınarak, Erdoğan yönetiminin çağdaş değerler aleyhine uygulamaya koyduğu politikaları görmezden gelmemesi gerekir. Aksine Türkiye’nin bu değerlere geri dönmesi için gerekli mekanizmaları işletmelidir.”
[Basri Doğan] 21.11.2019 [TR724]
Gazeteci Sjoerd Fennema’nın sorularını cevaplayan ihraç Halis Tunç, NATO’nun, Türkiye ile Batı arasında gittikçe derinleşen uçurumdan endişe duyması gerektiğine işaret etti. “NATO ile şuan çalışan herkes şüpheli” saptamasında bulundu.
Yunanistan’daki Türk Büyükelçiliği’nde ‘Deniz Ataşesi’ olarak görev yaparken hükümet tarafından ’hain ve terörist’ ilan edildiğine işaret eden Tunç, televizyonlarda onlarca okul ve çalışma arkadaşının tutuklandığını, işkenceye maruz kaldığını gördükten sonra ülkesine geri dönmemeye karar verdiğini söyledi. Sığınma talebinde bulunmanın kendisi açısından hayatı boyunca aldığı en zor karar olduğunu vurguladı.
Eski Albay Halis Tunç, bir zamanlar Türk Deniz Kuvvetlerinde yükselen bir yıldızdı. Eğer Türkiye’deki bu darbe girişimi gerçekleşmemiş olsaydı belki de şuan amiral rütbesine terfi ederek kariyerine devam edecekti. Fakat 15 Temmuz 2016 gecesi gerçekleşen darbe girişimi sonrası her şey onun için değişti.
“Allah’ın büyük lütfu” böyle tanımlamıştı darbe girişimini Türkiye Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan. Peki neden? Tunç’a göre darbe, ülkenin bütün kurumlarında ‘temizlik’ yapabilmek için en küçük ayrıntısına kadar düşünülerek kurgulanmış kusursuz bir bahane. Bunun en büyük delili ise ‘darbeden iki gün sonra TSK’daki subayların yüzde 80’inin darbeyle ilişkilendirerek, terörist ilan edilip ihraç edilmesi. Tunç, soruyor: ”Darbeden hemen sonra iki gün içinde bu kadar ismi nasıl belirlediler?”
İhraç Albay Halis Tunç, Hollanda’nın NOS televizyonuna konuştu.
ORDUNUN OMURGASI KIRILDI
Darbe girişiminden 3 yıl sonra Türk Silahlı Kuvvetlerinin tamamen tanınmaz hale geldiğinin altını çizen Tunç, ordunun mevcut durumuna ilişkin şu bilgileri verdi: “Batı yanlısı, yüksek eğitim almış veya NATO da çalışan herkes ordudan ihraç edilmiş durumda ve şu an NATO’da çalışan ve iyi İngilizce konuşan herkes de şüpheli konumunda. NATO’nun, bir zamanlar NATO ve batı ile uyum içinde çalışan Türk ordusunun NATO ve Batı ile arasında genişleyen uçurumdan dolayı endişe etmesi gerekir. Türk ordusunun beyni ve omurgasını teşkil eden kurmay subayların yüzde 95’i halihazırda ordudan ihraç edilmiş durumda. Siyaseten tarafsız duruşa sahip kurmay subaylar, Türkiye’nin kurucusu Atatürk’ün idealindeki modern, laik batı değerlerini destekleyen profesyonel askerlerdi. Türk ordusunda liyakatlerini kanıtlamış güzide subayların yerini, siyasetçilere sadakatleri baz alınarak seçilen ve çok kısa eğitim sürecine tabi tutularak mezun edilen kalite ve tecrübeden yoksun yeni nesil subaylar aldı.”
HARBİYELİLERİN NE SUÇU VAR!
15 Temmuz’un Türk Silahlı Kuvvetleri’nde bir tasfiye operasyonu olduğuna inanığını belirten eski Albay Halis Tunç, şunları anlattı: ”Toplamda sayıları yaklaşık 15 bin kadar olan 17/18 yaş grubundaki Hava, Kara ve Deniz Kuvvetleri askeri öğrencilerinin yüze 100’ü okuldan atıldı. Eğitim kampında bulunan ve askeri kural gereği telefonları birlik içerisinde kendilerinden alındığı için darbeden bihaber olan 257 Hava Harp Okulu öğrencisi darbeye iştirak ettikleri gerekçesiyle ömür boyu hapisle cezalandırıldılar. Bu çocuklar Silahlı Kuvvetlerin geleceğiydi. Şimdi bütün öğrencilerin hepsinin gerçekten hain ve terörist olduklarına mı inanalım?”
ALEYHİMDE HERHANGİ BİR SUÇLAMA YOK
Kendisinin tamamen masum olduğunu kanıtlayabileceğini kaydeden Tunç, ”Geri dönüp masumiyetimi kanıtlamak için dava açmak istedim, bana verilen bütün emirleri itaatle yerine getirdim, asla ihanet etmedim. Tüm hayatım ülkeme hizmetle geçti. Ve birdenbire hainmişim gibi ülkeme dönmeyerek başka ülkeye gitmek zorunda bırakıldım. Kendim aleyhinde halen herhangi bir suçlama getirilmiş değil. Maalesef görünen o ki, Türk halkının çoğunluğu Erdoğan’ın tarafından anlatılanlarını inanıyor.” şeklinde konuştu.
ELEŞTİRİ YOK, GERÇEK YOK
Türk halkının paralel bir evrende yaşatıldığına işaret eden Tunç’a göre, ”medyanın yüzde 90’u Erdoğan’ın kontrolünde. Bütün karşı görüşlü gazeteciler, eğitimciler ve hakimler tutuklandı, ihraç edildi veya şantajla tehdit ediliyor. Bu nedenle bazıları gerçeği söylemeye cesaret edemezken, bazıları da gerçeği maalesef bilmiyor. İnsanlar artık neye inanacakları konusunda kararsızlar. Hollanda’da yaşıyor olsalar dahi durum değişmiyor.” Tunç, NOS’un röportaj talebini de bu sebeple kabul ettiğini vurguladı: ”Benim ve ailem için bir risk oluşturduğunu bilmeme rağmen, sizin aracılığınızla gerçekleri toplumla paylaşma nedenim de bundan dolayıdır.”
TÜRKİYE NATO’DAN ÇIKMAMALI
”NATO’nun yapması gereken son şey Türkiye’yi NATO’dan çıkarmak olmalıdır” diyen Halis Tunç, şu değerlendirmelerde bulundu: “NATO, Türkiye’de hukukun üstünlüğünü, demokrasiyi ve insan haklarını destekleyen herkesin yaşam çizgisidir. Hayatımın 25 yılı boyunca bu insani değerleri korumak ve geliştirmek için hizmet ettiğim Türkiye, aynı şekilde halen benim yaşam amacımdır. Çünkü çocuklarım ve gelecek nesillerin, bu insani değerlerin var olduğu dünyada özgür ve onurlu bir hayat sürmelerini istiyorum. Bu değerler aynı zamanda NATO’nun da temel değerleridir. NATO, Türkiye’nin stratejik ortağı olması gerekçesine sığınarak, Erdoğan yönetiminin çağdaş değerler aleyhine uygulamaya koyduğu politikaları görmezden gelmemesi gerekir. Aksine Türkiye’nin bu değerlere geri dönmesi için gerekli mekanizmaları işletmelidir.”
[Basri Doğan] 21.11.2019 [TR724]
Ahmet Altan’ın tekrar tutuklanmadan önce kaleme aldığı o yazı: “Üç cam kutu”
Tahliye edildikten sonra hukuksuz bir şekilde tekrar tutuklanan gazeteci Ahmet Altan tutuklanmadan önce Fransız Le Monde gazetesinin talebi üzerine bir yazı kaleme aldı. Altan’ın tutuklanma tarihi olan 13 Kasım 2019’dan önce yazılan yazının Fransızca çevirisi bugün Le Monde yayınlandı.
P24Blog’da yazının aslını, Ahmet Altan’ın isteğiyle eş zamanlı olarak yayınladı. İşte Ahmet Altan’ın Platform24.org‘da yayınlanan o yazısı;
Üç cam kutu
Toplumda entellektüel “hiyerarşi” altüst edilmiş, en zekâsız ve yeteneksiz olanlar en çok konuşma hakkını ele geçirmişti
Avukat görüşmeleri yan yana dizilmiş cam kutular içinde yapılır hapishanede. Bir avukat görüşünde, sol tarafımdaki kutunun içinde bir seri katil, sağ tarafımdaki kutuda ise bir mafya reisi vardı. Dünyanın herhangi bir “yüksek güvenlikli hapishanesinde” bir seri katille bir mafya reisine rastlayabilirsiniz ama seri katil-romancı-mafya reisi üçlemesine bir arada rastlayabilmek için sanırım bazı özel ülkelere gitmek gerekir. Tabii romancının yerinde bir solcu avukat, bir Kürt politikacı, dindar bir gazeteci, toplumsal sorumluluğunun farkında bir işadamı, devrimci bir öğrenci de olabilir. Hepsi aynı ilginç üçlemeyi yaratır. Hepsi de aynı tür ülkelerin hapishanesinde bulunur.
“Hapishanemizde” epeyce mafya reisi vardı, avukat görüşünde, revir kuyruğunda rastladıklarımla selamlaşır, uzaktan işaretle hal hatır sorardım. Hapishanede herkes birbirine selam verirdi zaten. Bir kısmımız adam vurmak gibi, bir kısmımız yazı yazmak gibi ağır suçlar işlemiş, sonunda aynı yerde buluşmuş insanlardık, hayatın dışına atılmak gibi ortak bir kaderi paylaşıyorduk, kimse kimseden selamını esirgemezdi. Sadece seri katile selam veren kimseye rastlamadım. O da kimseye bakmazdı zaten.
Babam, insanların genellikle hapishane edebiyatıyla ilgilenmediklerini söylerdi, birkaç istisna dışında bu doğru bir gözlem bence ama bir romancı darbecilere “subliminal mesaj gönderme” suçlamasıyla göz altına alınıp, askerî bir darbeyi desteklediği iddiasıyla önce ağırlaştırılmış müebbete sonra da on buçuk yıl hapse mahkûm edilince bu maceranın nasıl bir şey olduğuna dair bir merak oluşuyor.
Üç yıl hapis yattıktan sonra “dışarı” çıktım.
Dışarda geçirdiğim birkaç gün içinde yaşananlara, tepkilere, gelişmelere, söylenenlere baktığımda, hayatın hapishaneyle tımarhaneden ibaret olabileceğine dair bir duyguya kapıldım.
“Lumpenizm” diyebileceğimiz garip bir ideoloji çeşitli kılıklar içinde sanki “dışarıya” egemen olmuş, alt düzey bir delilik toplumun dokularına nüfuz etmişti. Toplumda entellektüel “hiyerarşi” altüst edilmiş, en zekâsız ve yeteneksiz olanlar en çok konuşma hakkını ele geçirmişti. Zekâ, yetenek, bilgi, yaratıcılık aşağılanıyordu, insanlığın en korkunç sorularından biri olan “sen vatanını ne kadar çok seviyorsun” sorusu herkesin toplum içindeki yerini belirliyordu. Herkes vatanını çok seviyordu, deli gibi seviyordu, ölesiye seviyordu, bunun kanıtı da “vatanını çok sevdiğini” bağırarak söylemekti. Kimin daha çok vatanını sevdiğine ise iktidar karar veriyordu.
Bu dehşet verici yarışta aklını ve mantığını kaybetmeyenlere yer yoktu.
Mantıklı her itiraz, hukuka ve insanların hakları olduğuna duyulan inanç yarış dışı kalmaya yetiyordu. Edebiyat küçümseniyordu, yetenek küçümseniyordu, yaratıcılık küçümseniyordu, hayat küçümseniyordu, ölüm yüceltiliyordu, cehalet yüceltiliyordu, iktidara sadakat yüceltiliyordu. Lumpenler, bayraklarını her yana dikmişlerdi.
Üstelik işin daha da ürkütücü yanı bunun uluslararası bir düzeye tırmanabilmiş olmasıydı. Birçok ülkede Lumpenist bir çılgınlık dört nala gidiyordu. Entellektüel düzey ve zekâ gerilerken intikam, şiddet ve düşmanlık artıyordu. Yazarlar, sanatçılar, bilimciler, aydınlar, kara gömlekliler kalabalığı içinde bir köşeye doğru itiliyordu. “Vatana” yazar değil, asker lazımdı. Soru sormayan, itiraz etmeyen, emre uyan askerler.
Bu acıklı durumu, teknolojik gelişmeye ayak uyduramayanların öfkesiyle, ekonomik gelişmelerle, yeni bir çağın başlamasında duyulan korkuyla açıklayanlar var, büyük ihtimalle söyledikleri de doğru. Ama ben insanlığın manik depresif bir yapısı olduğunu, dönem dönem bir çıldırma nöbetine girdiğini, ancak böyle nöbetlerden sonra iyileşebildiğini düşünüyorum. İnsanlık, uzaya gidecek bir akılla “milliyetçilik” türünden akılsızlığı aynı bünyede taşımanın zorlayacılığını böyle sinir krizleri geçirerek atlatmaya çalışıyor.
Dünyanın her yanında yazarlar az çok birbirine benzediği gibi dünyanın her yanında milliyetçiler de az çok birbirlerine benziyorlar. Hepsi kendi milletlerinin en değerli millet olduğunu iddia ediyor ve hiçbiri bütün milletlerin aynı anda nasıl “en değerli” olabileceğini hiç sormuyorlar. Sanırım ortak ahmaklık bu soruyu sormamakla başlıyor.
Okuyucularından çok daha yaşlı bir yazar olarak tecrübelerime dayanarak şunu söyleyebilirim ki bu yaşanan cinnetin tek panzehiri milliyetçiliğe karşı çok kararlı ortak bir tavır almaktır. Yaşanan cinnetten bunalan herkesin milliyetçiliği reddeden bir çizgide buluşarak, kendi ülkesinde yüksek sesle milliyetçiliğin insanlığın en büyük zehiri olduğunu, bu zehirden içen toplumların mutlaka hastalanacağını hatırlatması gerekiyor.
Milliyetçilik bir yağ lekesi gibi bütün dünyaya yayılıyor. Yeteneksizlik, adaletsizlik, nefret, düşmanlık, yolsuzluk kendini “vatanını ne kadar seviyorsun” sorusunun ardına saklıyor.
Onlar her yerdeler.
Bazı ülkelerde bu soruyu güvenle ve sertçe soruyorlar, bazı ülkelerde bu soruyu rahatça soracakları günü bekliyorlar. Milliyetçilik bir radyasyon bulutu gibi her ülkeye sızıyor, çoğalıp büyüyor.
Kumsalda isimli bir film seyretmiştim, bir atom bombası saldırısından sonra bir kumsalda radyasyonun bulundukları bölgeye gelmesini bekleyen bir grup insanı anlatıyordu. Büyük bir pankart asmışlardı. Üstünde “hâlâ zaman var” yazıyordu. Filmin sonunda herkes öldü sadece pankart kaldı.
Çevrenize bakarsanız, siz de bu pankartları göreceksiniz.
“Hâlâ zaman var.”
Na kadar zaman var?
Yazarlar, sanatçılar, aydınlar, bilimciler ve özellikle hukukçular, “hâlâ zaman varken” bu lumpen milliyetçilik saldırısına karşı ortak bir direnç göstermezse, milliyetçilik radyasyonu her kumsala ulaşır, hiçbir yerde güvenli bir toprak parçası kalmaz.
Dünyanın her ülkesinde cam kutular bulunuyor.
Bir tarafta bir seri katil, bir tarafta bir mafya reisi olabilir. Ortadaki kutuya bakın. Orada bir yazar görmemenin en güvenli yolunun ne olduğunu kendinize sorun. Bazı dönemlerde ortadaki kutuda sadece yazarlar oturmaz, lumpenizme karşı çıkan her dürüst insan o kutuda oturabilir.
Fransız aydınları başka ülkelerdeki birçok aydınla birlikte bana çok yardım etti. Bu hem bir teşekkür hem de bir daha yardıma muhtaç kalmamak için yapmak zorunda olduklarımızı bir daha kendimize hatırlatma yazısı.
Hâlâ zaman var.
O zamanı iyi kullanmak lazım. Geriye sadece bir pankart kalmasın diye.”
[TR724] 21.11.2019
P24Blog’da yazının aslını, Ahmet Altan’ın isteğiyle eş zamanlı olarak yayınladı. İşte Ahmet Altan’ın Platform24.org‘da yayınlanan o yazısı;
Üç cam kutu
Toplumda entellektüel “hiyerarşi” altüst edilmiş, en zekâsız ve yeteneksiz olanlar en çok konuşma hakkını ele geçirmişti
Avukat görüşmeleri yan yana dizilmiş cam kutular içinde yapılır hapishanede. Bir avukat görüşünde, sol tarafımdaki kutunun içinde bir seri katil, sağ tarafımdaki kutuda ise bir mafya reisi vardı. Dünyanın herhangi bir “yüksek güvenlikli hapishanesinde” bir seri katille bir mafya reisine rastlayabilirsiniz ama seri katil-romancı-mafya reisi üçlemesine bir arada rastlayabilmek için sanırım bazı özel ülkelere gitmek gerekir. Tabii romancının yerinde bir solcu avukat, bir Kürt politikacı, dindar bir gazeteci, toplumsal sorumluluğunun farkında bir işadamı, devrimci bir öğrenci de olabilir. Hepsi aynı ilginç üçlemeyi yaratır. Hepsi de aynı tür ülkelerin hapishanesinde bulunur.
“Hapishanemizde” epeyce mafya reisi vardı, avukat görüşünde, revir kuyruğunda rastladıklarımla selamlaşır, uzaktan işaretle hal hatır sorardım. Hapishanede herkes birbirine selam verirdi zaten. Bir kısmımız adam vurmak gibi, bir kısmımız yazı yazmak gibi ağır suçlar işlemiş, sonunda aynı yerde buluşmuş insanlardık, hayatın dışına atılmak gibi ortak bir kaderi paylaşıyorduk, kimse kimseden selamını esirgemezdi. Sadece seri katile selam veren kimseye rastlamadım. O da kimseye bakmazdı zaten.
Babam, insanların genellikle hapishane edebiyatıyla ilgilenmediklerini söylerdi, birkaç istisna dışında bu doğru bir gözlem bence ama bir romancı darbecilere “subliminal mesaj gönderme” suçlamasıyla göz altına alınıp, askerî bir darbeyi desteklediği iddiasıyla önce ağırlaştırılmış müebbete sonra da on buçuk yıl hapse mahkûm edilince bu maceranın nasıl bir şey olduğuna dair bir merak oluşuyor.
Üç yıl hapis yattıktan sonra “dışarı” çıktım.
Dışarda geçirdiğim birkaç gün içinde yaşananlara, tepkilere, gelişmelere, söylenenlere baktığımda, hayatın hapishaneyle tımarhaneden ibaret olabileceğine dair bir duyguya kapıldım.
“Lumpenizm” diyebileceğimiz garip bir ideoloji çeşitli kılıklar içinde sanki “dışarıya” egemen olmuş, alt düzey bir delilik toplumun dokularına nüfuz etmişti. Toplumda entellektüel “hiyerarşi” altüst edilmiş, en zekâsız ve yeteneksiz olanlar en çok konuşma hakkını ele geçirmişti. Zekâ, yetenek, bilgi, yaratıcılık aşağılanıyordu, insanlığın en korkunç sorularından biri olan “sen vatanını ne kadar çok seviyorsun” sorusu herkesin toplum içindeki yerini belirliyordu. Herkes vatanını çok seviyordu, deli gibi seviyordu, ölesiye seviyordu, bunun kanıtı da “vatanını çok sevdiğini” bağırarak söylemekti. Kimin daha çok vatanını sevdiğine ise iktidar karar veriyordu.
Bu dehşet verici yarışta aklını ve mantığını kaybetmeyenlere yer yoktu.
Mantıklı her itiraz, hukuka ve insanların hakları olduğuna duyulan inanç yarış dışı kalmaya yetiyordu. Edebiyat küçümseniyordu, yetenek küçümseniyordu, yaratıcılık küçümseniyordu, hayat küçümseniyordu, ölüm yüceltiliyordu, cehalet yüceltiliyordu, iktidara sadakat yüceltiliyordu. Lumpenler, bayraklarını her yana dikmişlerdi.
Üstelik işin daha da ürkütücü yanı bunun uluslararası bir düzeye tırmanabilmiş olmasıydı. Birçok ülkede Lumpenist bir çılgınlık dört nala gidiyordu. Entellektüel düzey ve zekâ gerilerken intikam, şiddet ve düşmanlık artıyordu. Yazarlar, sanatçılar, bilimciler, aydınlar, kara gömlekliler kalabalığı içinde bir köşeye doğru itiliyordu. “Vatana” yazar değil, asker lazımdı. Soru sormayan, itiraz etmeyen, emre uyan askerler.
Bu acıklı durumu, teknolojik gelişmeye ayak uyduramayanların öfkesiyle, ekonomik gelişmelerle, yeni bir çağın başlamasında duyulan korkuyla açıklayanlar var, büyük ihtimalle söyledikleri de doğru. Ama ben insanlığın manik depresif bir yapısı olduğunu, dönem dönem bir çıldırma nöbetine girdiğini, ancak böyle nöbetlerden sonra iyileşebildiğini düşünüyorum. İnsanlık, uzaya gidecek bir akılla “milliyetçilik” türünden akılsızlığı aynı bünyede taşımanın zorlayacılığını böyle sinir krizleri geçirerek atlatmaya çalışıyor.
Dünyanın her yanında yazarlar az çok birbirine benzediği gibi dünyanın her yanında milliyetçiler de az çok birbirlerine benziyorlar. Hepsi kendi milletlerinin en değerli millet olduğunu iddia ediyor ve hiçbiri bütün milletlerin aynı anda nasıl “en değerli” olabileceğini hiç sormuyorlar. Sanırım ortak ahmaklık bu soruyu sormamakla başlıyor.
Okuyucularından çok daha yaşlı bir yazar olarak tecrübelerime dayanarak şunu söyleyebilirim ki bu yaşanan cinnetin tek panzehiri milliyetçiliğe karşı çok kararlı ortak bir tavır almaktır. Yaşanan cinnetten bunalan herkesin milliyetçiliği reddeden bir çizgide buluşarak, kendi ülkesinde yüksek sesle milliyetçiliğin insanlığın en büyük zehiri olduğunu, bu zehirden içen toplumların mutlaka hastalanacağını hatırlatması gerekiyor.
Milliyetçilik bir yağ lekesi gibi bütün dünyaya yayılıyor. Yeteneksizlik, adaletsizlik, nefret, düşmanlık, yolsuzluk kendini “vatanını ne kadar seviyorsun” sorusunun ardına saklıyor.
Onlar her yerdeler.
Bazı ülkelerde bu soruyu güvenle ve sertçe soruyorlar, bazı ülkelerde bu soruyu rahatça soracakları günü bekliyorlar. Milliyetçilik bir radyasyon bulutu gibi her ülkeye sızıyor, çoğalıp büyüyor.
Kumsalda isimli bir film seyretmiştim, bir atom bombası saldırısından sonra bir kumsalda radyasyonun bulundukları bölgeye gelmesini bekleyen bir grup insanı anlatıyordu. Büyük bir pankart asmışlardı. Üstünde “hâlâ zaman var” yazıyordu. Filmin sonunda herkes öldü sadece pankart kaldı.
Çevrenize bakarsanız, siz de bu pankartları göreceksiniz.
“Hâlâ zaman var.”
Na kadar zaman var?
Yazarlar, sanatçılar, aydınlar, bilimciler ve özellikle hukukçular, “hâlâ zaman varken” bu lumpen milliyetçilik saldırısına karşı ortak bir direnç göstermezse, milliyetçilik radyasyonu her kumsala ulaşır, hiçbir yerde güvenli bir toprak parçası kalmaz.
Dünyanın her ülkesinde cam kutular bulunuyor.
Bir tarafta bir seri katil, bir tarafta bir mafya reisi olabilir. Ortadaki kutuya bakın. Orada bir yazar görmemenin en güvenli yolunun ne olduğunu kendinize sorun. Bazı dönemlerde ortadaki kutuda sadece yazarlar oturmaz, lumpenizme karşı çıkan her dürüst insan o kutuda oturabilir.
Fransız aydınları başka ülkelerdeki birçok aydınla birlikte bana çok yardım etti. Bu hem bir teşekkür hem de bir daha yardıma muhtaç kalmamak için yapmak zorunda olduklarımızı bir daha kendimize hatırlatma yazısı.
Hâlâ zaman var.
O zamanı iyi kullanmak lazım. Geriye sadece bir pankart kalmasın diye.”
[TR724] 21.11.2019
KHK ile ihraç edilen astsubay, kıdem tazminatı davasını kazandı
TSK bünyesinde 25 yıla yakın çalışan ve emeklilik süresinin dolmasına bir yıl kala kanun hükmünde kararnameyle (KHK) ihraç edilen astsubay Mehrali Yılmaz, Sosyal Güvenlik Kurumu’na (SGK) karşı açtığı emekli ikramiyesi davasını kazandı. Kararın, benzer durumda olan çok sayıda KHK’lıyı ilgilendirdiği ifade edildi.
Diken’nin haberine göre, 28 Temmuz 1992’de TSK bünyesine girip Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nda astsubay olarak görev yapan Yılmaz, 29 Nisan 2017’de çıkan KHK ile ihraç edildi. İhraç işlemi dışında, Yılmaz ile ilgili herhangi bir işlem veya soruşturma açılmadı.
Yılmaz, emeklilik süresi dolmaya bir yıl kala ihraç edildiği için sigortalı bir işe girdi. Yılmaz, prim gün sayısını doldurunca SGK’ya emeklilik işlemleri için başvurdu. Yapılan başvuru sonrası Yılmaz 4 Temmuz 2018 itibariyle emekli oldu.
Emeklilik işlemi sonrası Yılmaz’a emekli aylığı bağlandı. Yılmaz, emekli ikramiyesinin ödenmesi için de SGK’ya başvurdu ancak olumsuz yanıt aldı. SGK, Yılmaz’ın hizmet birleştirmesi talebini geri çevirdi.
Bu karar sonrası Yılmaz konuyu yargıya taşıdı. SGK’ya karşı Ankara 9. İdare Mahkemesi’nde dava açıldı. Dava dilekçesinde, Yılmaz’a emekli ikramiyesinin verilmesi talep edildi. SGK adına yapılan savunmadaysa “Kıdem tazminatını hak etmeyecek şekilde görevi son bulanlara emekli ikramiyesi ödenmesi mümkün değil. Dava konusu işlem hukuka ve mevzuata uygun… Davanın reddine karar verilsin” denildi.
Mahkeme yapılan yargılama sonrası Yılmaz’ın talebini haklı bularak, SGK’nın yaptığı işlemin hukuka uygun olmadığı kaydedildi.
Karara ilişkin konuşan Mehrali Yılmaz’ın avukatı Mehmet Erkan Akkuş, benzer durumda on binlerce insanın varolduğunu belirterek şöyle konuştu:
“KHK ile ihraç edilen bu kişiler, prim gün sayıları dolmadığı için farklı işlerde çalışmaya başladı. Bu emekli ikramiyesi, insanların emekli sandığı için kesilen primlerin bedeli olarak ödenir. Eğer hizmet yılı, yaş ve prim günü şartı varsa ise ödenmesi gerekiyor. Hukuki şartlar mevcut ise bu ikramiyenin ödememe asıl hukuka ve hakka aykırıdır.”
[TR724] 21.11.2019
Diken’nin haberine göre, 28 Temmuz 1992’de TSK bünyesine girip Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nda astsubay olarak görev yapan Yılmaz, 29 Nisan 2017’de çıkan KHK ile ihraç edildi. İhraç işlemi dışında, Yılmaz ile ilgili herhangi bir işlem veya soruşturma açılmadı.
Yılmaz, emeklilik süresi dolmaya bir yıl kala ihraç edildiği için sigortalı bir işe girdi. Yılmaz, prim gün sayısını doldurunca SGK’ya emeklilik işlemleri için başvurdu. Yapılan başvuru sonrası Yılmaz 4 Temmuz 2018 itibariyle emekli oldu.
Emeklilik işlemi sonrası Yılmaz’a emekli aylığı bağlandı. Yılmaz, emekli ikramiyesinin ödenmesi için de SGK’ya başvurdu ancak olumsuz yanıt aldı. SGK, Yılmaz’ın hizmet birleştirmesi talebini geri çevirdi.
Bu karar sonrası Yılmaz konuyu yargıya taşıdı. SGK’ya karşı Ankara 9. İdare Mahkemesi’nde dava açıldı. Dava dilekçesinde, Yılmaz’a emekli ikramiyesinin verilmesi talep edildi. SGK adına yapılan savunmadaysa “Kıdem tazminatını hak etmeyecek şekilde görevi son bulanlara emekli ikramiyesi ödenmesi mümkün değil. Dava konusu işlem hukuka ve mevzuata uygun… Davanın reddine karar verilsin” denildi.
Mahkeme yapılan yargılama sonrası Yılmaz’ın talebini haklı bularak, SGK’nın yaptığı işlemin hukuka uygun olmadığı kaydedildi.
Karara ilişkin konuşan Mehrali Yılmaz’ın avukatı Mehmet Erkan Akkuş, benzer durumda on binlerce insanın varolduğunu belirterek şöyle konuştu:
“KHK ile ihraç edilen bu kişiler, prim gün sayıları dolmadığı için farklı işlerde çalışmaya başladı. Bu emekli ikramiyesi, insanların emekli sandığı için kesilen primlerin bedeli olarak ödenir. Eğer hizmet yılı, yaş ve prim günü şartı varsa ise ödenmesi gerekiyor. Hukuki şartlar mevcut ise bu ikramiyenin ödememe asıl hukuka ve hakka aykırıdır.”
[TR724] 21.11.2019
Mafya polisler sahada! [İlker Doğan]
AKP rejimi, Türkiye’yi tam anlamıyla ‘mafya’ devletine dönüştürdü. İnsanlar evlerinin önünde hem de polisler tarafından kaçırılıp, fidye isteniyor! Rezaletin son örneği İzmir’de yaşandı. Sözde ‘f.tö’ soruşturması şüphelisi Adem Özdaman, 16 Kasım gecesi eli silahlı ve maskeli 5 kişi tarafından kaçırıldı. Kaçıranlar, 1 saat sonra aileyi arayarak yüklü miktarda para istedi. Telefondaki haydutlar, Özdaman’ın eşine, “Elimizde 100 kişilik liste var!” diyordu. Ailenin avukatı Abdi Yaşar, durumu Jandarma İstihbarat’a bildirdi. Aralarında iki polisin de bulunduğu haydutlar, aileyle pazarlık yaptıkları sırada suçüstü yakalanarak gözaltına alındı.
Arkadaşlarının gözaltına alınması üzerine aileye bir video gönderen çete, ‘şikayetinizi çekin, kocanızı bırakalım’ dedi. Tutanakla şikayetten vazgeçilmiş gibi yapıldı. Ve Adem Özdaman gece yarısı 04.00 sıralarında eli yüzü kanlı bir şekilde evinin iki sokak arkasına bırakıldı. Ancak rezalet sadece çete elemanlarının yaptıklarıyla sınırlı kalmadı. Sırf mağdur olan Adem Özdaman’ı bırakmamak için emniyette apar topar ‘uyuşturucu kullanmak’ suçundan işlem yapıldı, gözaltı kararı çıkarıldı. Silahlı kişilerce kaçırılan, darp edilen, ailesiyle tehdit edilen Özdaman, dosyada ‘şüpheli’ haline getirildi. Özdaman dün akşam saatlerinde adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. Avukatı, müvekkilinin Manisa Akıl ve Ruh Sağlığı Hastanesi’ne yatırılacağını duyurdu.
Türkiye’de son 100 yılın insanlık suçları işleniyor. Hem de bütün kamuoyunun gözlerinin önünde. İnsanlar güpe gündüz eli silahlı kişilerce kaçırılıyor, aylarca işkence ediliyor. Aylar sonra o insanlar emniyette bulunuveriyor.
Ancak artık bu rezalet bir adım daha öteye taşındı! İzmir’de sözde ‘f.tö’ soruşturması şüphelisi Adem Özdaman, 16 Kasım gecesi 23.00 sıralarında babasının evinin bulunduğu sokakta eli silahlı ve maskeli 5 kişi tarafından kaçırıldı. Aralarında 1’i asayiş, diğeri TEM şubeden iki polisin de bulunduğu haydutlar daha sonra Özdaman’ın ailesini aradı. Aileden yüklü miktarda para istendi. Özdaman’ın eşi hemen avukatları Abdi Yaşar’a ulaştı. Avukat, durumu İzmir Emniyet Müdürlüğü’ne bildirdi ancak hiç bir sonuç alamadı. Duruma tepkisini sosyal medya hesabı üzerinden gösteren Yaşar, “Dün gece f.tö şüphelisi müvekkilim mafya tarafından kaçırıldı. İzmir Emniyet Müdürlüğü neden birşey yapmıyorsun?” ifadelerini kullandı.
EMNİYET’E GİTME, BİZ SENİ GÖRÜYORUZ!
Avukat Abdi Yaşar’ın aktardığına göre Adem Özdaman’ı kaçıran ve aralarında polis müdürlerinin de bulunduğu haydutlar, gece yarısı 03.00 sıralarında aileyi arayarak tehdit etti. Haydutların, kaçırdıkları kişinin babasını telefonla arayarak, “Boşuna emniyete gitme. Biz seni görüyoruz.” dedi.
ELİMİZDE 100 KİŞİLİK LİSTE VAR!
Haydutlar, Adem Özdaman’ın eşini aradığında söyledikleri yaşanan ve gelecekte yaşanması muhtemel kaçırılma olaylarına da ışık tutuyor. Şöyle diyor haydutlar Özdemen’ın eşine; “Elimizde 100 kişilik liste var!”
Bundan sonra yaşananları Avukat Abdi Yaşar şöyle anlatıyor; “Olayı haber alır almaz derhal asayiş şube, terörle mücadele, jandarmayı aradım. Adem beyin eşini ve kardeşini oraya yönlendirdim. Jandarma Karakolu’nda tam 5 saat boyunca resmi işlemlerin bitmesini beklediler. Herhangi bir netice alamadık.
İŞİ KÖKTEN ÇÖZECEĞİZ!
“Müvekkilimi kaçırdıktan 1 saat sonra babasını arayıp yüklü miktarda para istediler. Aileye ses kaydı yaptırdım. Dün (17 Kasım) öğlen saatlerinde birisi müvekkilimin yaşlı babasını aradı. ‘Biz adem’in işini kökten çözeceğiz. 3 önemli adam getiriyorum. Bu adamlar sizin işinizi çözecek’ dediler. Müvekkilin babası beni aradı. ‘Benim de gelmem koşuluyla kabul et’ dedim.”
FİDYE PAZARLIĞINDA GÖZALTI
“O arada Jandarma İstihbarat’a gittim. Durumu anlattım. Savcı ve Jandarma’dan onay aldıktan sonra aile ile adamlarla görüşmeye gittik. Görüşme de 1 tanesi kadın olmak üzere 5 kişi vardı. Bana polis olduklarını ve Adem’i bulacaklarını söylediler. Gelen şahıslardan biri sosyal inceleme de polis müdürü, biri asayiş şubede müdür, diğeri de Karşıyaka Emniyet Müdürü’yüm dedi. Para konuşulmaya başlandığı anda ayağa kalktım. Jandarmaya istihbarat gözaltı işlemi yaptı.”
ŞİKAYETTEN VAZGEÇİN, EŞİNİZİ BIRAKALIM!
“Bu arada müvekkilin eşine bir tane video geldi. ‘İfadenizi cekin, bizden şikayetçi olmayın. Eşinizin sizin haberiniz olmadan evden ayrıldığını karakola gidip bildirirseniz eşinizi bırakacağız’ diyorlardı. Hemen Jandarma ile konuyu paylaştım. Tutanak ile şikayetten vazgeçilmiş gibi yaptık.”
DARP EDİLMİŞ HALDE SOKAĞA BIRAKTILAR
“Gece 04.00 sıralarında müvekkil eli yüzü kanlı şekilde müvekkilin evinin iki sokak arkasına bırakıldı. Müvekkilin yanında uyuşturucu kullanmışlar, darp etmişler. Ama genel olarak sağlığı iyiydi. Polis ve diğer 4 kişi şu anda gözaltında ama diğerleri hala serbest dolaşıyorlar.”
‘Mağdur’ hakkında gözaltı kararı
İzmir’deki rezalet haberde anlatılanlarla sınırlı kalmadı. Adem Özdaman’ın avukatıyla görüşmesi kısıtlandı. Ardından mağdur olan Özdaman’ı bırakmamak için hakkında ‘uyuşturucu kullanmak’tan soruşturma açıldı ve gözaltı kararı çıkarıldı. Karara itiraz etmek için adliyeye giden Avukat Ertan Güngör, ‘nöbetçi savcıyı’ bulamadı. Güngör, adliyede nöbetçi savcı olmadığını çektiği görüntüyle belgeledi.
Avukat Abdi Yaşar, yaşananlara tepkisini şu sözlerle gösterdi: “OHAL fiilen hala devam mı ediyor! Avukat ile görüşmeyi kısıtlamak neyin nesidir. Müvekkilin dosyasına neden kısıtlama getiriyorsunuz? Delillerinin görmediğimiz sorulara neden cevap veriyoruz?”
‘MAĞDUR’KEN ‘ŞÜPHELİ’ OLDU!
“Mağdur olan müvekkilimi sırf gözaltında tutabilmek adına uyuşturucu kullanma suçundan ek soruşturma açıp, ‘şüpheli’ konumuna da düşürdüler. İşin ucunu ve olayı farklı yere çekmeye çalışmak gerçeği değiştirmez. Kaçıranları siz bulamaz iseniz kim bulacak? Biz, müvekkilimin yanında uyuşturucu kullandıklarını, piskolojisinin yerinde olmadığını söylememize rağmen dün gece hastaneden çıkardılar. Doktorlarla ilgili de suç duyurusunda bulunacağız.’
[İlker Doğan] 21.11.2019 [TR724]
Arkadaşlarının gözaltına alınması üzerine aileye bir video gönderen çete, ‘şikayetinizi çekin, kocanızı bırakalım’ dedi. Tutanakla şikayetten vazgeçilmiş gibi yapıldı. Ve Adem Özdaman gece yarısı 04.00 sıralarında eli yüzü kanlı bir şekilde evinin iki sokak arkasına bırakıldı. Ancak rezalet sadece çete elemanlarının yaptıklarıyla sınırlı kalmadı. Sırf mağdur olan Adem Özdaman’ı bırakmamak için emniyette apar topar ‘uyuşturucu kullanmak’ suçundan işlem yapıldı, gözaltı kararı çıkarıldı. Silahlı kişilerce kaçırılan, darp edilen, ailesiyle tehdit edilen Özdaman, dosyada ‘şüpheli’ haline getirildi. Özdaman dün akşam saatlerinde adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. Avukatı, müvekkilinin Manisa Akıl ve Ruh Sağlığı Hastanesi’ne yatırılacağını duyurdu.
Türkiye’de son 100 yılın insanlık suçları işleniyor. Hem de bütün kamuoyunun gözlerinin önünde. İnsanlar güpe gündüz eli silahlı kişilerce kaçırılıyor, aylarca işkence ediliyor. Aylar sonra o insanlar emniyette bulunuveriyor.
Ancak artık bu rezalet bir adım daha öteye taşındı! İzmir’de sözde ‘f.tö’ soruşturması şüphelisi Adem Özdaman, 16 Kasım gecesi 23.00 sıralarında babasının evinin bulunduğu sokakta eli silahlı ve maskeli 5 kişi tarafından kaçırıldı. Aralarında 1’i asayiş, diğeri TEM şubeden iki polisin de bulunduğu haydutlar daha sonra Özdaman’ın ailesini aradı. Aileden yüklü miktarda para istendi. Özdaman’ın eşi hemen avukatları Abdi Yaşar’a ulaştı. Avukat, durumu İzmir Emniyet Müdürlüğü’ne bildirdi ancak hiç bir sonuç alamadı. Duruma tepkisini sosyal medya hesabı üzerinden gösteren Yaşar, “Dün gece f.tö şüphelisi müvekkilim mafya tarafından kaçırıldı. İzmir Emniyet Müdürlüğü neden birşey yapmıyorsun?” ifadelerini kullandı.
EMNİYET’E GİTME, BİZ SENİ GÖRÜYORUZ!
Avukat Abdi Yaşar’ın aktardığına göre Adem Özdaman’ı kaçıran ve aralarında polis müdürlerinin de bulunduğu haydutlar, gece yarısı 03.00 sıralarında aileyi arayarak tehdit etti. Haydutların, kaçırdıkları kişinin babasını telefonla arayarak, “Boşuna emniyete gitme. Biz seni görüyoruz.” dedi.
ELİMİZDE 100 KİŞİLİK LİSTE VAR!
Haydutlar, Adem Özdaman’ın eşini aradığında söyledikleri yaşanan ve gelecekte yaşanması muhtemel kaçırılma olaylarına da ışık tutuyor. Şöyle diyor haydutlar Özdemen’ın eşine; “Elimizde 100 kişilik liste var!”
Bundan sonra yaşananları Avukat Abdi Yaşar şöyle anlatıyor; “Olayı haber alır almaz derhal asayiş şube, terörle mücadele, jandarmayı aradım. Adem beyin eşini ve kardeşini oraya yönlendirdim. Jandarma Karakolu’nda tam 5 saat boyunca resmi işlemlerin bitmesini beklediler. Herhangi bir netice alamadık.
İŞİ KÖKTEN ÇÖZECEĞİZ!
“Müvekkilimi kaçırdıktan 1 saat sonra babasını arayıp yüklü miktarda para istediler. Aileye ses kaydı yaptırdım. Dün (17 Kasım) öğlen saatlerinde birisi müvekkilimin yaşlı babasını aradı. ‘Biz adem’in işini kökten çözeceğiz. 3 önemli adam getiriyorum. Bu adamlar sizin işinizi çözecek’ dediler. Müvekkilin babası beni aradı. ‘Benim de gelmem koşuluyla kabul et’ dedim.”
FİDYE PAZARLIĞINDA GÖZALTI
“O arada Jandarma İstihbarat’a gittim. Durumu anlattım. Savcı ve Jandarma’dan onay aldıktan sonra aile ile adamlarla görüşmeye gittik. Görüşme de 1 tanesi kadın olmak üzere 5 kişi vardı. Bana polis olduklarını ve Adem’i bulacaklarını söylediler. Gelen şahıslardan biri sosyal inceleme de polis müdürü, biri asayiş şubede müdür, diğeri de Karşıyaka Emniyet Müdürü’yüm dedi. Para konuşulmaya başlandığı anda ayağa kalktım. Jandarmaya istihbarat gözaltı işlemi yaptı.”
ŞİKAYETTEN VAZGEÇİN, EŞİNİZİ BIRAKALIM!
“Bu arada müvekkilin eşine bir tane video geldi. ‘İfadenizi cekin, bizden şikayetçi olmayın. Eşinizin sizin haberiniz olmadan evden ayrıldığını karakola gidip bildirirseniz eşinizi bırakacağız’ diyorlardı. Hemen Jandarma ile konuyu paylaştım. Tutanak ile şikayetten vazgeçilmiş gibi yaptık.”
DARP EDİLMİŞ HALDE SOKAĞA BIRAKTILAR
“Gece 04.00 sıralarında müvekkil eli yüzü kanlı şekilde müvekkilin evinin iki sokak arkasına bırakıldı. Müvekkilin yanında uyuşturucu kullanmışlar, darp etmişler. Ama genel olarak sağlığı iyiydi. Polis ve diğer 4 kişi şu anda gözaltında ama diğerleri hala serbest dolaşıyorlar.”
‘Mağdur’ hakkında gözaltı kararı
İzmir’deki rezalet haberde anlatılanlarla sınırlı kalmadı. Adem Özdaman’ın avukatıyla görüşmesi kısıtlandı. Ardından mağdur olan Özdaman’ı bırakmamak için hakkında ‘uyuşturucu kullanmak’tan soruşturma açıldı ve gözaltı kararı çıkarıldı. Karara itiraz etmek için adliyeye giden Avukat Ertan Güngör, ‘nöbetçi savcıyı’ bulamadı. Güngör, adliyede nöbetçi savcı olmadığını çektiği görüntüyle belgeledi.
Avukat Abdi Yaşar, yaşananlara tepkisini şu sözlerle gösterdi: “OHAL fiilen hala devam mı ediyor! Avukat ile görüşmeyi kısıtlamak neyin nesidir. Müvekkilin dosyasına neden kısıtlama getiriyorsunuz? Delillerinin görmediğimiz sorulara neden cevap veriyoruz?”
‘MAĞDUR’KEN ‘ŞÜPHELİ’ OLDU!
“Mağdur olan müvekkilimi sırf gözaltında tutabilmek adına uyuşturucu kullanma suçundan ek soruşturma açıp, ‘şüpheli’ konumuna da düşürdüler. İşin ucunu ve olayı farklı yere çekmeye çalışmak gerçeği değiştirmez. Kaçıranları siz bulamaz iseniz kim bulacak? Biz, müvekkilimin yanında uyuşturucu kullandıklarını, piskolojisinin yerinde olmadığını söylememize rağmen dün gece hastaneden çıkardılar. Doktorlarla ilgili de suç duyurusunda bulunacağız.’
[İlker Doğan] 21.11.2019 [TR724]
Gitti Mauricio geldi Mourinho [Hasan Cücük]
Premier Lig’de beklenen ancak ses getiren teknik adam değişimi nihayet gerçekleşti. Bu değişiklik futbolda dün olmadığını bir kez daha gösterdi. Yine Alex Ferguson’un emekliye ayrılmasıyla ‘kovulması imkansız teknik adam’ cümlesinin de futbol literatüründen çıktığına bir kez daha şahit olduk. Tottenham, Arjantinli teknik adam Mauricio Pochettino’nun görevine son verirken, takımı Jose Mourinho’ya emanet etti. Pochettino’nun gitmesiyle Tottenham’da bir dönem de kapandı.
Dünyanın bir numaralı ligi olarak gösterilen İngiltere Premier Lig’de takımlar Top 6 ve diğerleri olarak ikiye ayrılıyor. 20 takımlı ligde Top 6 takımları Manchester City, Chelsea, Arsenal, Manchester United, Liverpool ve Tottenham’dır. Sezon sonunda puan tabelasının ilk 6 sırasında genelde bu takımlar vardır. Hedefleri şampiyonluk olan bu takımların bir diğer hedefi ligi ilk 4 içinde bitirmektir. Bu Şampiyonlar Ligi bileti demektir. Son yıllarda Manchester United ve Arsenal düşüş yaşarken, yükselen takım Tottenham’dı. Bunda hiç şüphesiz takımı 27 Mayıs 2014’den itibaren çalıştırmaya başlayan Mauricio Pochettino’nun rolü büyüktü.
Tottenham’ı Top 6 içine dahil eden Pochettino’nun tarihi başarısı geçen yıl gelen Şampiyonlar Ligi finali oldu. Hem de hiç transfer yapmadan. Stadı yapım aşamasında olduğundan oyuncu alımına kaynak ayıramayan Tottenham’ın 2018-19 sezonunu ilk 4’te tamamlaması ve Devler Ligi’nde finale kalması beklenmiyordu. Pochettino hem takımını sezon sonunda ilk 4 içinde tuttu hem de Şampiyonlar Ligi’nde finale geldi. Final yolunda Manchester City ve Ajax’ı eledi. Mayıs ayında tarihi başarıya imza atan bir takımın hocası olarak omuzlara alınan Pochettino aradan geçen 6 ay içinde gözden düşüp, bileti kesildi.
Sezona Aston Villa galibiyetiyle başlayan Tottenham, ikinci hafta deplasmanda son iki yılın şampiyonu Manchester City ile berabere kalarak bu sezonda ne denli iddialı olduğunu ortaya koydu. Ancak 3. hafta sahasında Newcastle’ye yenilerek ilk kötü sinyali verdi. Ardından gelen inişli çıkışlı maçlara Şampiyonlar Ligi’nde sahasında Bayern Münih’e 7-2 kaybettiği tarihi hezimet eklendi. Bir İngiliz takımımın Avrupa kupalarında aldığı en farklı mağlubiyeti tadan Tottenham ile mayıs ayında Şampiyonlar Ligi finali oynayan Tottenham’ın aynı olduğuna inanmak imkansızdı. Ligin son 5 haftasında galibiyeti unutan bir Tottenham ortaya çıkınca değişim kaçınılmaz oldu.
Harry Kane, Dele Alli, Min-Son, Christian Eriksen gibi kalburüstü oyuncuları kadrosunda barındıran Tottenham’ı yaşanan sakatlıklar güçsüz düşürdü. Kaleci Loris’in kolunun kırılması, Eriksen’in takımdan ayrılmak istemesine rağmen izin çıkmaması Tottenham’ın kurulu düzenine darbe vurdu. Ligde 12. hafta sonunda Tottenham’ın puan tabelasındaki yerini bulmak için oldukça aşağılara ta 14. sıraya kadar inmek gerekiyordu. Alınan sadece 3 galibiyet vardı. 5 beraberlik ve 4 yenilgiyle toplanan 14 puan Tottenham kalitesindeki bir takıma yakışmıyordu. Pochettino, 2014-15 sezonunda göreve geldiği Tottenham’ın başında toplam 293 resmi maça çıkan Pochettino, 160 galibiyet, 60 beraberlik ve 73 mağlubiyet aldı. 1,84 puan ortalaması yakaladı. Tottenham’la 5 sezon geride bırakan Arjantinli teknik adam, bu sezon 17 resmi maçta 5 galibiyet, 7 beraberlik, 5 de mağlubiyet elde etti.
Kulüp başkanı Daniel Levy, Arjantinli hocanın görevine son verirken, “Bu kararı almak hiç kolay olmadı. Geçtiğimiz sezonun sonunda ve bu sezonun başından itibaren aldığımız sonuçlar hayal kırıklığı yaşattı. Kulübü düşünerek böyle bir karar aldık. Kendisi ve ekibi tarihimiz için her zaman önemli bir yere sahip olacak.” cümlelerini kullandı. Pochettino’nun görevine son veren Tottenham daha 24 saat geçmeden yeni teknik direktörünü açıkladı. Tottenham, Premier Lig’i yakından tanıyan Jose Mourinho ile 2022-23 sezonu sonuna kadar anlaştı. Başkan Levy, Mourinho için “Jose işinin en iyilerinden biri. Engin bir tecrübeye sahip ve müthiş bir taktisyen. Çalıştığı her kulüpte kazanmayı başardı. Soyunma odasına enerji getireceğine inanıyoruz” ifadesini kullandı.
Tottenham, Pochettino’nun biletini keserken kulüp kasasından tazminat olarak yaklaşık 20 milyon pound çıkacak. 47 yaşındaki Arjantinlinin yeni takımı hakkında spekülasyonlar da hemen başladı. Adı güçlü şekilde Bayern Münih’le anılıyor. Niko Kovac’ın görevine geçtiğimiz haftalarda son veren Bayern Münih takımı yardımcı hoca Hansi Flick’e emanet etmişti. Bayern yönetimi, geçtiğimiz günlerde yapılan başkanlık seçiminde Flick’in en azından sezon sonuna kadar takımın başında kalacağını duyurmuştu. Sportif direktör Hasan Salihamidzic’in Pochettino’nun büyük bir hayranı olduğu ve geçmişte bir tanışıklıklarının olduğu belirtiliyor. Bayern’e yakın olan Bild gazetesi, Alman ekibinin sezon sonunda takımı Pochettino’ya emanet edeceğini yazdı. Yine Pochettino’nun Unai Emery’den beklediği verimi alamayan Arsenal’in başına geçeceği de yazılıyor. Hangisinin doğru olduğunu zaman gösterecek. Şuan ki gerçek ise; Tottenham’da 5 yıllık Pochettino dönemi bitti hem de geçen sezon Şampiyonlar Ligi’ndeki tarihi başarıya rağmen…
[Hasan Cücük] 21.11.2019 [TR724]
Dünyanın bir numaralı ligi olarak gösterilen İngiltere Premier Lig’de takımlar Top 6 ve diğerleri olarak ikiye ayrılıyor. 20 takımlı ligde Top 6 takımları Manchester City, Chelsea, Arsenal, Manchester United, Liverpool ve Tottenham’dır. Sezon sonunda puan tabelasının ilk 6 sırasında genelde bu takımlar vardır. Hedefleri şampiyonluk olan bu takımların bir diğer hedefi ligi ilk 4 içinde bitirmektir. Bu Şampiyonlar Ligi bileti demektir. Son yıllarda Manchester United ve Arsenal düşüş yaşarken, yükselen takım Tottenham’dı. Bunda hiç şüphesiz takımı 27 Mayıs 2014’den itibaren çalıştırmaya başlayan Mauricio Pochettino’nun rolü büyüktü.
Tottenham’ı Top 6 içine dahil eden Pochettino’nun tarihi başarısı geçen yıl gelen Şampiyonlar Ligi finali oldu. Hem de hiç transfer yapmadan. Stadı yapım aşamasında olduğundan oyuncu alımına kaynak ayıramayan Tottenham’ın 2018-19 sezonunu ilk 4’te tamamlaması ve Devler Ligi’nde finale kalması beklenmiyordu. Pochettino hem takımını sezon sonunda ilk 4 içinde tuttu hem de Şampiyonlar Ligi’nde finale geldi. Final yolunda Manchester City ve Ajax’ı eledi. Mayıs ayında tarihi başarıya imza atan bir takımın hocası olarak omuzlara alınan Pochettino aradan geçen 6 ay içinde gözden düşüp, bileti kesildi.
Sezona Aston Villa galibiyetiyle başlayan Tottenham, ikinci hafta deplasmanda son iki yılın şampiyonu Manchester City ile berabere kalarak bu sezonda ne denli iddialı olduğunu ortaya koydu. Ancak 3. hafta sahasında Newcastle’ye yenilerek ilk kötü sinyali verdi. Ardından gelen inişli çıkışlı maçlara Şampiyonlar Ligi’nde sahasında Bayern Münih’e 7-2 kaybettiği tarihi hezimet eklendi. Bir İngiliz takımımın Avrupa kupalarında aldığı en farklı mağlubiyeti tadan Tottenham ile mayıs ayında Şampiyonlar Ligi finali oynayan Tottenham’ın aynı olduğuna inanmak imkansızdı. Ligin son 5 haftasında galibiyeti unutan bir Tottenham ortaya çıkınca değişim kaçınılmaz oldu.
Harry Kane, Dele Alli, Min-Son, Christian Eriksen gibi kalburüstü oyuncuları kadrosunda barındıran Tottenham’ı yaşanan sakatlıklar güçsüz düşürdü. Kaleci Loris’in kolunun kırılması, Eriksen’in takımdan ayrılmak istemesine rağmen izin çıkmaması Tottenham’ın kurulu düzenine darbe vurdu. Ligde 12. hafta sonunda Tottenham’ın puan tabelasındaki yerini bulmak için oldukça aşağılara ta 14. sıraya kadar inmek gerekiyordu. Alınan sadece 3 galibiyet vardı. 5 beraberlik ve 4 yenilgiyle toplanan 14 puan Tottenham kalitesindeki bir takıma yakışmıyordu. Pochettino, 2014-15 sezonunda göreve geldiği Tottenham’ın başında toplam 293 resmi maça çıkan Pochettino, 160 galibiyet, 60 beraberlik ve 73 mağlubiyet aldı. 1,84 puan ortalaması yakaladı. Tottenham’la 5 sezon geride bırakan Arjantinli teknik adam, bu sezon 17 resmi maçta 5 galibiyet, 7 beraberlik, 5 de mağlubiyet elde etti.
Kulüp başkanı Daniel Levy, Arjantinli hocanın görevine son verirken, “Bu kararı almak hiç kolay olmadı. Geçtiğimiz sezonun sonunda ve bu sezonun başından itibaren aldığımız sonuçlar hayal kırıklığı yaşattı. Kulübü düşünerek böyle bir karar aldık. Kendisi ve ekibi tarihimiz için her zaman önemli bir yere sahip olacak.” cümlelerini kullandı. Pochettino’nun görevine son veren Tottenham daha 24 saat geçmeden yeni teknik direktörünü açıkladı. Tottenham, Premier Lig’i yakından tanıyan Jose Mourinho ile 2022-23 sezonu sonuna kadar anlaştı. Başkan Levy, Mourinho için “Jose işinin en iyilerinden biri. Engin bir tecrübeye sahip ve müthiş bir taktisyen. Çalıştığı her kulüpte kazanmayı başardı. Soyunma odasına enerji getireceğine inanıyoruz” ifadesini kullandı.
Tottenham, Pochettino’nun biletini keserken kulüp kasasından tazminat olarak yaklaşık 20 milyon pound çıkacak. 47 yaşındaki Arjantinlinin yeni takımı hakkında spekülasyonlar da hemen başladı. Adı güçlü şekilde Bayern Münih’le anılıyor. Niko Kovac’ın görevine geçtiğimiz haftalarda son veren Bayern Münih takımı yardımcı hoca Hansi Flick’e emanet etmişti. Bayern yönetimi, geçtiğimiz günlerde yapılan başkanlık seçiminde Flick’in en azından sezon sonuna kadar takımın başında kalacağını duyurmuştu. Sportif direktör Hasan Salihamidzic’in Pochettino’nun büyük bir hayranı olduğu ve geçmişte bir tanışıklıklarının olduğu belirtiliyor. Bayern’e yakın olan Bild gazetesi, Alman ekibinin sezon sonunda takımı Pochettino’ya emanet edeceğini yazdı. Yine Pochettino’nun Unai Emery’den beklediği verimi alamayan Arsenal’in başına geçeceği de yazılıyor. Hangisinin doğru olduğunu zaman gösterecek. Şuan ki gerçek ise; Tottenham’da 5 yıllık Pochettino dönemi bitti hem de geçen sezon Şampiyonlar Ligi’ndeki tarihi başarıya rağmen…
[Hasan Cücük] 21.11.2019 [TR724]
Bir türkünün öyküsü [M.Nedim Hazar]
Ergenekon’un ülkemize armağan ettiği yalapşap tarihçilerin koçbaşlarından biri nice zamandır aşı/sağlıklı beslenme vesaire gibi konularda tam bir zihin bulamacı çalışmaları yaparak kendine yeni ekmek alanı olarak buraları açmayı deniyor.
Meselenin gündeme gelmesi enteresan bir vesileyle olduğu için konuyu daha bütüncül ve ideolojinin bulanık bataklığına saplanmadan ele almakta fayda var sanırım.
Hatırlarsınız; 20 Ocak 2018’de Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ve Suriye Millî Ordusu (SMO) grupları tarafından Suriye’nin Halep ilinin Afrin ilçesi ile Azez ilçesine bağlı Tel Rıf’at kentine yönelik başlattığı askerî harekât başlattı ve buna “Zeytin dalı harekatı” denildi. Türkiye, harekâtın amacının ülkenin varlığına tehdit olarak gördüğü ve terör örgütü olarak tanımladığı PKK, KCK, PYD-YPG ve Irak ve Şam İslam Devleti’ni (IŞİD) bölgeden uzaklaştırmak, sınır hattının ve bölgedeki halkın güvenliğini sağlamak ve kontrol altına almak olduğunu bildirdi. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Afrin’e yönelik harekât sonrasındaki hedefin Menbiç olduğunu açıkladı.
26 Mart 2018’e kadar Bülbül, Cinderes, Mabatlı, Raco, Şeran ve Şeyh Hadid belde merkezleri ile 282 köy, 6 köy altı yerleşim, stratejik 23 dağ veya tepe, 1 baraj, 1 havaalanı ve 1 üssün de dahil olduğu 50 stratejik nokta; toplam 332 bölge Türk Silahlı Kuvvetleri ve Suriye Millî Ordusu tarafından kontrol altına alındı. 18 Mart’ta Afrin kent merkezi, 24 Mart 2018’de ise Afrin ilçesinin tamamının ele geçirilmesi ile harekât, Türk Silahlı Kuvvetleri ve Suriye Millî Ordusu’nun askerî zaferi ile sonuçlandı.
Suriye İnsan Hakları Gözlemevi verilerine göre harekât boyunca 1584 YPG/PYD ve Suriye Demokratik Güçleri mensubu, 91 Suriye Silahlı Kuvvetleri mensubu asker, 604 Suriye Millî Ordusu askeri ve 85 Türk Silahlı Kuvvetleri personeli hayatını kaybetti. Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından yapılan basın açıklamalarında; 4.608 PKK/YPG/PYD ve IŞİD mensubunun etkisiz hale getirildiği, 320 SMO askeri ile 54 TSK askeri hayatını kaybettiği ve 236 askerin ise yaralandığı açıklandı. SDG kaynakları ile PKK’nın yayın organlarına göre ise; 1648’den fazla SMO ve Türk Silahlı Kuvvetleri personeli hayatını kaybetti, 820 SDG üyesi ve 62 Suriye Silahlı Kuvvetlerine mensup asker yaşamını yitirdi.
Bu arada havuz medyasında çok yer bulmadı ama uluslararası ajanslar ve özellikle Kürt medyası, harekat sırasında önemli bir talan ve yolsuzluk haberini dünya kamuoyuna duyurdular.
Buna göre; TSK ve onların desteklediği ÖSO, Afrin’deki zeytinyağlarını çalıyordu!
Bunu ilk dile getiren Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SOHR) ve İsviçreli milletvekili Bernhard Guhl da olmuştu. Gözlemevi raporunda şöyle diyordu: ‘Zeytin Dalı’ operasyonundaki unsurlar tarafından Afrin kırsalındaki zeytin kompresörlerinden çalındı ve çeşitli pazarlarda satıldı.” Guhl ise “Afrin’de zeytin bahçeleri hem Türk güçleri hem de destekledikleri Cihatçı milisler tarafından yağmalandı. Çaldıkları zeytinyağını İspanya’ya sattılar. Satmaya da devam edecekler” diye konuşmuştu.
Nitekim Bakan Pakdemirli bu iddiaları doğrulayan açıklamalar yaptı.
İki gün önce, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’ndaki Dışişleri Bakanlığı’nın 2020 yılı bütçe görüşmelerinde de konu gündeme geldi. CHP Genel Başkan Yardımcısı Ünal Çeviköz, “Suriye’nin toprak bütünlüğünü, siyasi egemenliğini ve bağımsızlığını Gaziantep merkezli geçici Suriye Hükümeti kurarak, bu oluşumun Başkanını da televizyonlara çıkararak, bu oluşumun Suriye’den alınan diplomalara denklik vermesine izin vererek, Afrin’de ÖSO’nun çaldığı zeytinlerden üretilen zeytinyağlarını Türkiye üzerinden ihraç ederek, Suriye’de fakülte kurarak sağlamak mümkün değildir. Bütün dünya, Suriye’deki askerî varlığımızın giderek azaltılmasını beklerken, görülen odur ki AKP’nin Suriye’den çıkmaya niyeti yoktur. Olsaydı, Suriye toprakları üzerinde Türkiye merkezli olarak kurumsallaşmaya çalışılmazdı” diye konuştu.
Bunun üzerine AKP’den Uğur Aydemir “Afrin’den veya Suriye’den zeytin ve zeytinyağı Türkiye’ye gelmekte midir? Evet, gelmektedir. Orada yaşayan insanlar, Afrin’deki insanlar zeytin üretmektedirler, zeytinyağı üretmektedirler. Eğer biz bunları Türkiye olarak almazsan bunları kim alacak değerli arkadaşlar? Kim alır bunları, kim satar?” diyerek el koymayı itiraf etti.
Öte yandan İspanyol El Poblico gibi gazeteler de Afrin zeytinyağını Erdoğan iktidarının çalıp sattığını açık açık yazdılar.
Kanada medyasına göre Türkiye Afrin’de çöktüğü zeytinyağlarını etiketini bile değiştirmeye ihtiyaç duymadan Türk Malı diye satıyor.
Öte yandan bedelsiz olarak elde edilen bu zeytinyağlarının yerli piyasayı da perişan ettiği ortaya çıktı.
Konunun uzmanları bahsi geçen el koyma/talanın maddi boyutunun 700 milyon doları aştığı iddiasında.
“Gelin nazlanması” da denilen çok hoş bir halk türkümüz var:
“Zeytinyağlı yiyemem aman
Basma da fistan giyemem aman!”
İlk bakışta sağlıklı beslenmeye karşı ve basma/fistan gibi yerellik düşmanı bir algı oluşturan bu türkü, pek çok Anadolu türküsü gibi bambaşka bir hikayeye sahip aslında.
Aslında hemen hepsi birer öyküye sahip olan türkülerimiz var ancak “Gelin nazlanması” diğerlerinden biraz farklı. Zira türkünün öyküsünde aşk, kavuşamama, hüzün, gurbet gibi şeyler yok. Ticari çıkarlar, kandırılmış bir halk ve bu gibi sebeplerle yıllarca sağlıksız bir tüketime mecbur bırakılan insanlar var.
Dillere destan olan bu türkü 2 Kasım 1954’te İhsan Kaplayan kaynak gösterilerek Muzaffer Sarısözen tarafından derlenmiş.
Hikayesine geçmeden önce bir iki tarihsel vakıayı hatırlatmakta yarar var. Malum olduğu üzere 2. Dünya Savaşı sonrasında yürürlüğe Marshall Planı isimli bir plan girmişti.
Marshall Planı esasen, 1947’de önerilen, 1948-1951 yılları arasında da yürürlüğe giren Amerika kaynaklı bir yardım paketiydi. Bu paketten yararlanan ülkeler arasında, Türkiye de dahil tam 16 ülke bulunmaktaydı.
Bir diğer ayrıntı ise Amerika’nın o tarihlerde dünyanın en büyük mısır üreticilerinden biri olmasıydı. Dolayısıyla dünyanın en büyük mısır ihracatçılarının başında geliyordu ABD.
İşte bu ülke enteresan şekilde Marshall Planına bir madde eklemişti: Marshall yardım paketinden faydalanmak isteyen ülkeler “mısırözü yağı alma” ön koşulunu kabul ederler!
Yine ilginç gelişmelerden biri de margarin sektöründe olur. Türkiye tarihinin ilk margarin fabrikası kurulunca, milyonlarca zeytin ağacı kökünden sökülür.
Elimizde kalan çok az miktardaki zeytinyağı da mısır özü yağına karşılık “barter” usulü değiş-tokuş edilir. Ve tıpkı bugün Ergenekon’un aşı benzeri kampanyalarda kullanan uluslararası karteller o dönem, zeytinyağının kanser yaptığına dair inanışı halka empoze etmeye başlar.
Türk halkı bu algı operasyonu ile zeytinyağından nefret ettirilip margarin türü yağları tüketmeye alıştırılmak istenir ve ciddi anlamda muvaffak da olunur aslında.
İşte tam bu esnada sipariş edilen bir türküdür “gelin nazlanması”…
Çok kısa bir süre içerisinde Türk halkı zeytinyağı tüketme alışkanlığından tamamen uzaklaştırılır. Bir zeytin cenneti olan ülke nedense margarin ve Ayçiçek yağına alıştırılmış olur.
İşte bu türkü de o zamandan bugüne miras olarak kalır.
[M.Nedim Hazar] 21.11.2019 [TR724]
Meselenin gündeme gelmesi enteresan bir vesileyle olduğu için konuyu daha bütüncül ve ideolojinin bulanık bataklığına saplanmadan ele almakta fayda var sanırım.
Hatırlarsınız; 20 Ocak 2018’de Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ve Suriye Millî Ordusu (SMO) grupları tarafından Suriye’nin Halep ilinin Afrin ilçesi ile Azez ilçesine bağlı Tel Rıf’at kentine yönelik başlattığı askerî harekât başlattı ve buna “Zeytin dalı harekatı” denildi. Türkiye, harekâtın amacının ülkenin varlığına tehdit olarak gördüğü ve terör örgütü olarak tanımladığı PKK, KCK, PYD-YPG ve Irak ve Şam İslam Devleti’ni (IŞİD) bölgeden uzaklaştırmak, sınır hattının ve bölgedeki halkın güvenliğini sağlamak ve kontrol altına almak olduğunu bildirdi. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Afrin’e yönelik harekât sonrasındaki hedefin Menbiç olduğunu açıkladı.
26 Mart 2018’e kadar Bülbül, Cinderes, Mabatlı, Raco, Şeran ve Şeyh Hadid belde merkezleri ile 282 köy, 6 köy altı yerleşim, stratejik 23 dağ veya tepe, 1 baraj, 1 havaalanı ve 1 üssün de dahil olduğu 50 stratejik nokta; toplam 332 bölge Türk Silahlı Kuvvetleri ve Suriye Millî Ordusu tarafından kontrol altına alındı. 18 Mart’ta Afrin kent merkezi, 24 Mart 2018’de ise Afrin ilçesinin tamamının ele geçirilmesi ile harekât, Türk Silahlı Kuvvetleri ve Suriye Millî Ordusu’nun askerî zaferi ile sonuçlandı.
Suriye İnsan Hakları Gözlemevi verilerine göre harekât boyunca 1584 YPG/PYD ve Suriye Demokratik Güçleri mensubu, 91 Suriye Silahlı Kuvvetleri mensubu asker, 604 Suriye Millî Ordusu askeri ve 85 Türk Silahlı Kuvvetleri personeli hayatını kaybetti. Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından yapılan basın açıklamalarında; 4.608 PKK/YPG/PYD ve IŞİD mensubunun etkisiz hale getirildiği, 320 SMO askeri ile 54 TSK askeri hayatını kaybettiği ve 236 askerin ise yaralandığı açıklandı. SDG kaynakları ile PKK’nın yayın organlarına göre ise; 1648’den fazla SMO ve Türk Silahlı Kuvvetleri personeli hayatını kaybetti, 820 SDG üyesi ve 62 Suriye Silahlı Kuvvetlerine mensup asker yaşamını yitirdi.
Bu arada havuz medyasında çok yer bulmadı ama uluslararası ajanslar ve özellikle Kürt medyası, harekat sırasında önemli bir talan ve yolsuzluk haberini dünya kamuoyuna duyurdular.
Buna göre; TSK ve onların desteklediği ÖSO, Afrin’deki zeytinyağlarını çalıyordu!
Bunu ilk dile getiren Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SOHR) ve İsviçreli milletvekili Bernhard Guhl da olmuştu. Gözlemevi raporunda şöyle diyordu: ‘Zeytin Dalı’ operasyonundaki unsurlar tarafından Afrin kırsalındaki zeytin kompresörlerinden çalındı ve çeşitli pazarlarda satıldı.” Guhl ise “Afrin’de zeytin bahçeleri hem Türk güçleri hem de destekledikleri Cihatçı milisler tarafından yağmalandı. Çaldıkları zeytinyağını İspanya’ya sattılar. Satmaya da devam edecekler” diye konuşmuştu.
Nitekim Bakan Pakdemirli bu iddiaları doğrulayan açıklamalar yaptı.
İki gün önce, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’ndaki Dışişleri Bakanlığı’nın 2020 yılı bütçe görüşmelerinde de konu gündeme geldi. CHP Genel Başkan Yardımcısı Ünal Çeviköz, “Suriye’nin toprak bütünlüğünü, siyasi egemenliğini ve bağımsızlığını Gaziantep merkezli geçici Suriye Hükümeti kurarak, bu oluşumun Başkanını da televizyonlara çıkararak, bu oluşumun Suriye’den alınan diplomalara denklik vermesine izin vererek, Afrin’de ÖSO’nun çaldığı zeytinlerden üretilen zeytinyağlarını Türkiye üzerinden ihraç ederek, Suriye’de fakülte kurarak sağlamak mümkün değildir. Bütün dünya, Suriye’deki askerî varlığımızın giderek azaltılmasını beklerken, görülen odur ki AKP’nin Suriye’den çıkmaya niyeti yoktur. Olsaydı, Suriye toprakları üzerinde Türkiye merkezli olarak kurumsallaşmaya çalışılmazdı” diye konuştu.
Bunun üzerine AKP’den Uğur Aydemir “Afrin’den veya Suriye’den zeytin ve zeytinyağı Türkiye’ye gelmekte midir? Evet, gelmektedir. Orada yaşayan insanlar, Afrin’deki insanlar zeytin üretmektedirler, zeytinyağı üretmektedirler. Eğer biz bunları Türkiye olarak almazsan bunları kim alacak değerli arkadaşlar? Kim alır bunları, kim satar?” diyerek el koymayı itiraf etti.
Öte yandan İspanyol El Poblico gibi gazeteler de Afrin zeytinyağını Erdoğan iktidarının çalıp sattığını açık açık yazdılar.
Kanada medyasına göre Türkiye Afrin’de çöktüğü zeytinyağlarını etiketini bile değiştirmeye ihtiyaç duymadan Türk Malı diye satıyor.
Öte yandan bedelsiz olarak elde edilen bu zeytinyağlarının yerli piyasayı da perişan ettiği ortaya çıktı.
Konunun uzmanları bahsi geçen el koyma/talanın maddi boyutunun 700 milyon doları aştığı iddiasında.
“Gelin nazlanması” da denilen çok hoş bir halk türkümüz var:
“Zeytinyağlı yiyemem aman
Basma da fistan giyemem aman!”
İlk bakışta sağlıklı beslenmeye karşı ve basma/fistan gibi yerellik düşmanı bir algı oluşturan bu türkü, pek çok Anadolu türküsü gibi bambaşka bir hikayeye sahip aslında.
Aslında hemen hepsi birer öyküye sahip olan türkülerimiz var ancak “Gelin nazlanması” diğerlerinden biraz farklı. Zira türkünün öyküsünde aşk, kavuşamama, hüzün, gurbet gibi şeyler yok. Ticari çıkarlar, kandırılmış bir halk ve bu gibi sebeplerle yıllarca sağlıksız bir tüketime mecbur bırakılan insanlar var.
Dillere destan olan bu türkü 2 Kasım 1954’te İhsan Kaplayan kaynak gösterilerek Muzaffer Sarısözen tarafından derlenmiş.
Hikayesine geçmeden önce bir iki tarihsel vakıayı hatırlatmakta yarar var. Malum olduğu üzere 2. Dünya Savaşı sonrasında yürürlüğe Marshall Planı isimli bir plan girmişti.
Marshall Planı esasen, 1947’de önerilen, 1948-1951 yılları arasında da yürürlüğe giren Amerika kaynaklı bir yardım paketiydi. Bu paketten yararlanan ülkeler arasında, Türkiye de dahil tam 16 ülke bulunmaktaydı.
Bir diğer ayrıntı ise Amerika’nın o tarihlerde dünyanın en büyük mısır üreticilerinden biri olmasıydı. Dolayısıyla dünyanın en büyük mısır ihracatçılarının başında geliyordu ABD.
İşte bu ülke enteresan şekilde Marshall Planına bir madde eklemişti: Marshall yardım paketinden faydalanmak isteyen ülkeler “mısırözü yağı alma” ön koşulunu kabul ederler!
Yine ilginç gelişmelerden biri de margarin sektöründe olur. Türkiye tarihinin ilk margarin fabrikası kurulunca, milyonlarca zeytin ağacı kökünden sökülür.
Elimizde kalan çok az miktardaki zeytinyağı da mısır özü yağına karşılık “barter” usulü değiş-tokuş edilir. Ve tıpkı bugün Ergenekon’un aşı benzeri kampanyalarda kullanan uluslararası karteller o dönem, zeytinyağının kanser yaptığına dair inanışı halka empoze etmeye başlar.
Türk halkı bu algı operasyonu ile zeytinyağından nefret ettirilip margarin türü yağları tüketmeye alıştırılmak istenir ve ciddi anlamda muvaffak da olunur aslında.
İşte tam bu esnada sipariş edilen bir türküdür “gelin nazlanması”…
Çok kısa bir süre içerisinde Türk halkı zeytinyağı tüketme alışkanlığından tamamen uzaklaştırılır. Bir zeytin cenneti olan ülke nedense margarin ve Ayçiçek yağına alıştırılmış olur.
İşte bu türkü de o zamandan bugüne miras olarak kalır.
[M.Nedim Hazar] 21.11.2019 [TR724]
GDO’lu gazeteciler ve Baransu [Bülent Korucu]
Ahmet Altan’ın tahliye edilip uslu durmayacağı anlaşıldıktan sonra tekrar tutuklanmasının artçı tartışmaları sürüyor. ‘Bu karar hukuksuz’ demiyeceğim zira hukuk asit kuyusuna atılıp üstüne beton döküleli çok oldu. Tıpkı Güneydoğu’daki binlerce faili belli/meçhuller gibi. Temel hukuk normlarına aykırı da olsa bir kanuna uydursalardı. O bile yok. Artık çaldıkları minareye kılıf uydurma zahmetine katlanmıyorlar. 10 yıl 6 ay hapis cezası verdirdikleri adamın temyiz sürecini dışarıda geçirmesine dahi tahammülleri yok. Zira o dışarıda konuşuyor ve yazıyor. Altan, Ergenekon ve Balyoz gibi darbe yargılamalarının kumpas olduğunu iddia edenleri, sorduğu sorularla açığa düşürüyor, tel tel dökülen senaryonun yamalarını patlatıyor.
Onun deyimiyle birbirini kurtarmak için kolkola giren Erdoğan-Ergenekon koalisyonunun konforunu bozuyor. Onlar da çarpıtılmış bilgilerle intikam alma peşinde. Tutuklanması ya da vefatında Altan’ın en küçük dahli olmadığı halde, Kuddusi Okkır ve Ali Tatar gibi isimlerin acısının arkasına saklanarak ateş ediyorlar. Defalarca cevabı verilmiş soruları bıkıp usanmadan sormaya devam ediyorlar. Psikolojik harp bu herhalde; en büyük yalanı yeterince tekrarlayarak gerçeğe dönüştüreceklerini sanıyorlar.
Darbe haberlerinin çoğuna imza atan Mehmet Baransu ve Taraf Gazetesi de hedefte. En son Mehmet Y. Yılmaz, kendini savunma imkanı olmayan insanlara karşı efelendi. Daha mide bulandırıcı kısmı ise açık gerçekleri tahrif etme cesareti… Yılmaz’a göre ne Baransu gazeteci ne de Taraf gazete.
Mehmet Baransu, 2009 yılında Sedat Simavi Yılın gazetecilik ödülünü almıştı. “O Dört Er Böyle Öldü: Pimini Çekip Bombayı Verdi” haberi Columbia Üniversitesi Medya ve İletişim Program Direktörü Prof. Dr. Anya Schiffrin tarafından derlenen yüzyılın haberleri olarak nitelenen 47 haber arasına da girdi. Sadece bu bilgi bile Yılmaz’ı tekzip etmeye yeter. Ancak asıl önemlisi Altan’ı, Taraf’ı ve Baransu’yu suçlamaya çalışırken yaptığı itiraf.
Milliyet Gazetesi’nde Yayın Yönetmenliği de yapan Yılmaz, “Genelkurmay’ın gizli ibareli belgelerini sen nereden buldun?” diye soruyor. Aynı gafı Baransu’yu cezaevine gönderen mahkeme de yapmış, onu ‘Devletin güvenliğine ilişkin bilgileri temin’ etmekle suçlamıştı. Aynı gerekçeyle yargılaması sürüyor. Tane tane anlatayım. Kumpas olması için belgelerin sahte olması gerekirdi. ‘Kumpas’ diyenler düpedüz yalan söylüyor.
Altan “Ne zamandan beri darbe planları “devletin güvenliğine ilişkin belge” ve “devletin gizli kalması gereken bilgileri” olarak niteleniyor?” Diye sormuş cevabı da kendisi vermişti: hırsızlarla darbeciler hukuktan kurtulmak için kol kola girdiğinden beri…
Altan aynı yazıda ‘askerci’ gazetecilerin cevaplaması gereken kimi soruları sıralamıştı ve o sorular hâlâ cevap bekliyor.
Yılmaz’ın ‘Gizli ibareli belgeleri nereden buldun?’ Sorusunun cevabı çok basit: Leylekler getirdi; tıpkı Johnson Mektubunu Cüneyt Arcayürek’e ya da ‘Türk askerinin başına çuval geçirildi’ haberini Sedat Ergin’e getirdiği gibi. Bu tür haberler bostanda yetişmez, rüyada görülerek yazılmaz. Dünyanın her yerinde yayınlama cesareti olan gazeteciye ulaştırılır.
Bence Baransu’nun en iyi haberlerinden biri de ‘kaçak GDO’lu pirinç’ manşetiydi. Mersin’de ithal edilip askerlere yedirilen pirincin haberi yüzünden operasyonu yapan polislerle beraber ‘hükümete darbeden’ yargılanıyor. Bu yargılama işkencesi 4 yıldır sürüyor. İthalatçı firmanın yetkilileri 7 yıl 3 ay 15’er gün hapis cezası aldı. Yargıtay da kararı onadı ve kesinleşti. Bu arada 2004 yılında AKP’den belediye başkan adayı olan ‘mağdur işadamı’ Mahmut Arslan daha sonra yine kaçakçılıktan suç üstü yakalandı. Ama ne haberini yapanlar ne de yakalayanlar suçlandı.
Ben de GDO’lu gazetecilere Ahmet Altan gibi sorayım: Hükümetin GDO’lu pirinç kaçakçılığı gibi bir görevi mi ya da kaçakçılarla ortaklığı mı var? Yok diyorsanız, kaçakçıyı yakalayan polis, haberini yazan gazeteci nasıl darbeden yargılanır?
[Bülent Korucu] 21.11.2019 [TR724]
Onun deyimiyle birbirini kurtarmak için kolkola giren Erdoğan-Ergenekon koalisyonunun konforunu bozuyor. Onlar da çarpıtılmış bilgilerle intikam alma peşinde. Tutuklanması ya da vefatında Altan’ın en küçük dahli olmadığı halde, Kuddusi Okkır ve Ali Tatar gibi isimlerin acısının arkasına saklanarak ateş ediyorlar. Defalarca cevabı verilmiş soruları bıkıp usanmadan sormaya devam ediyorlar. Psikolojik harp bu herhalde; en büyük yalanı yeterince tekrarlayarak gerçeğe dönüştüreceklerini sanıyorlar.
Darbe haberlerinin çoğuna imza atan Mehmet Baransu ve Taraf Gazetesi de hedefte. En son Mehmet Y. Yılmaz, kendini savunma imkanı olmayan insanlara karşı efelendi. Daha mide bulandırıcı kısmı ise açık gerçekleri tahrif etme cesareti… Yılmaz’a göre ne Baransu gazeteci ne de Taraf gazete.
Mehmet Baransu, 2009 yılında Sedat Simavi Yılın gazetecilik ödülünü almıştı. “O Dört Er Böyle Öldü: Pimini Çekip Bombayı Verdi” haberi Columbia Üniversitesi Medya ve İletişim Program Direktörü Prof. Dr. Anya Schiffrin tarafından derlenen yüzyılın haberleri olarak nitelenen 47 haber arasına da girdi. Sadece bu bilgi bile Yılmaz’ı tekzip etmeye yeter. Ancak asıl önemlisi Altan’ı, Taraf’ı ve Baransu’yu suçlamaya çalışırken yaptığı itiraf.
Milliyet Gazetesi’nde Yayın Yönetmenliği de yapan Yılmaz, “Genelkurmay’ın gizli ibareli belgelerini sen nereden buldun?” diye soruyor. Aynı gafı Baransu’yu cezaevine gönderen mahkeme de yapmış, onu ‘Devletin güvenliğine ilişkin bilgileri temin’ etmekle suçlamıştı. Aynı gerekçeyle yargılaması sürüyor. Tane tane anlatayım. Kumpas olması için belgelerin sahte olması gerekirdi. ‘Kumpas’ diyenler düpedüz yalan söylüyor.
Altan “Ne zamandan beri darbe planları “devletin güvenliğine ilişkin belge” ve “devletin gizli kalması gereken bilgileri” olarak niteleniyor?” Diye sormuş cevabı da kendisi vermişti: hırsızlarla darbeciler hukuktan kurtulmak için kol kola girdiğinden beri…
Altan aynı yazıda ‘askerci’ gazetecilerin cevaplaması gereken kimi soruları sıralamıştı ve o sorular hâlâ cevap bekliyor.
Yılmaz’ın ‘Gizli ibareli belgeleri nereden buldun?’ Sorusunun cevabı çok basit: Leylekler getirdi; tıpkı Johnson Mektubunu Cüneyt Arcayürek’e ya da ‘Türk askerinin başına çuval geçirildi’ haberini Sedat Ergin’e getirdiği gibi. Bu tür haberler bostanda yetişmez, rüyada görülerek yazılmaz. Dünyanın her yerinde yayınlama cesareti olan gazeteciye ulaştırılır.
Bence Baransu’nun en iyi haberlerinden biri de ‘kaçak GDO’lu pirinç’ manşetiydi. Mersin’de ithal edilip askerlere yedirilen pirincin haberi yüzünden operasyonu yapan polislerle beraber ‘hükümete darbeden’ yargılanıyor. Bu yargılama işkencesi 4 yıldır sürüyor. İthalatçı firmanın yetkilileri 7 yıl 3 ay 15’er gün hapis cezası aldı. Yargıtay da kararı onadı ve kesinleşti. Bu arada 2004 yılında AKP’den belediye başkan adayı olan ‘mağdur işadamı’ Mahmut Arslan daha sonra yine kaçakçılıktan suç üstü yakalandı. Ama ne haberini yapanlar ne de yakalayanlar suçlandı.
Ben de GDO’lu gazetecilere Ahmet Altan gibi sorayım: Hükümetin GDO’lu pirinç kaçakçılığı gibi bir görevi mi ya da kaçakçılarla ortaklığı mı var? Yok diyorsanız, kaçakçıyı yakalayan polis, haberini yazan gazeteci nasıl darbeden yargılanır?
[Bülent Korucu] 21.11.2019 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)