Seyahat özgürlüğü, tüm yurttaşların yurt içinde ve dışında eğitim, sağlık, gezi, turizm, dini ziyaretler ve diğer çeşitli nedenlerle kullandıkları vazgeçilemez ve engellenemez bir temel insan hakkıdır. Bu evrensel hak dünyada bildirgeler ve sözleşmelerle, Türkiye’de ise Anayasa ile güvence altına alınmıştır.
Anayasa’nın “Yerleşme ve seyahat hürriyeti” başlıklı 23. maddesi şöyledir:“Herkes, yerleşme ve seyahat hürriyetine sahiptir… Seyahat hürriyeti, suç soruşturma ve kovuşturması sebebiyle ve suç işlenmesini önlemek; Amaçlarıyla kanunla sınırlanabilir.Vatandaşın yurt dışına çıkma hürriyeti, ancak suç soruşturması veya kovuşturması sebebiyle hâkim kararına bağlı olarak sınırlanabilir…”
‘İSTEYEN HERKES KENDİ ÜLKESİNİ TERKETMEKTE SERBESTTİR’
AİHS ‘ye Ek 4 No’lu Protokol’ün “Serbest dolaşım özgürlüğü” başlıklı 2. maddesi ise şöyledir: “Bir devletin ülkesi içinde usulüne uygun olarak bulunan herkes, orada serbestçe dolaşma ve ikametgahını seçebilme hakkına sahiptir…Herkes, kendi ülkesi de dahil, herhangi bir ülkeyi terk etmekte serbesttir…”
Gerek Anayasa’nın 23. maddesi ve gerekse de AİHS’e Ek 4 No’lu Protokolü’nün 2. maddesinde bir devletin ülkesi içerisinde seyahat özgürlüğü hakkı yer aldığı gibi, aynı zamanda bir kimsenin bulunduğu devletin ülkesinden ayrılma özgürlüğü hakkı da yer almaktadır. Ülkemizde ve dünyada seyahat özgürlüğü temel bir “insan hakkı” olarak kabul edilmiş ve anayasal garanti altına alınmıştır.
Seyahat özgürlüğü hakkına bir kısıtlama yapılacaksa; özgürlüğü kısıtlanan kişi hakkında suç soruşturma ve kovuşturması bulunmalı ve hâkim kararı ile bu özgürlük kısıtlanmalıdır. (yani ceza hakimince verilmiş adli kontrol kararı ile kısıtlama yapılabilir.)
‘YARGI REFORMU’ SEYAHAT ÖZGÜRLÜĞÜNÜ İHLALE DEVAM EDİYOR
OHAL döneminde sadece suç isnat edilen kişiler için değil, hakkında adli bir soruşturma olup olmadığına bakılmaksızın KHK’lar ile ihraç olan kişilerin, eş ve yakınlarının pasaportları iptal edilmiş pasaport başvuruları reddedilmiştir. Bu uygulama ile Anayasanın 23. Maddesindeki seyahat özgürlüğü hakkı ihlal edilmiş ve halen ihlal edilmeye devam etmektedir. Mevcut taslak kabul edilse dahi ihlal edilmeye devam edecektir.
OHAL dönemindeki bu keyfi yasaklar nedeniyle birçok vatandaşımız illegal yollardan ülkeyi terk etmek zorunda kalmış, bir kısmı yurtdışına giderken Meriç te veya Ege denizinde boğularak yaşamını yitirmiştir. Tedavi olmak, eğitim ve bilimsel çalışmalara katılmak isteyen KHK mağduru aileler yurt dışına gidememişlerdir.( Kansere yakalanan Prof Dr. Haluk Savaş gibi )
Taslak Ek madde 7 de A-B-C olarak pasaport sorununun kaynağına değinilmiş (yani OHAL döneminde düzenlenen ve OHAL sona erdikten sonra kendiliğinden kalkmış olması gereken KHK’lara); son fıkra ile de kimlerin bu düzenlemeden hariç tutulacağı, düzenlemenin kimleri kapsayacağı ifade edilmeye çalışılmış.
KİMLERE PASAPORT VERİLMEYECEK?
Öncelikle kimlerin bu düzenleme kapsamına girmeyeceğini açıklamak gerekirse;
1- Devam etmekte olan herhangi bir adli soruşturma veya kovuşturması bulunanları bu düzenleme kapsamayacaktır.
Somut olarak örneklemek gerekirse; 3 sene önce hakkında bir şekilde soruşturma başlayan ancak hakkında halen herhangi bir karar verilmeyen kişiler pasaport almayacaklardır. Yeni düzenleme bu hali ile Anayasa aykırıdır. Anayasa açıkça hakim kararı aramasına rağmen düzenleme otomatik bir şekilde hakim kararı olmaksızın yasaklama getirmektedir.
2- Devam etmekte olan herhangi bir idari soruşturma veya kovuşturması bulunanları da bu düzenleme kapsamayacak.
Maddenin bu hali ile kabul edilmesi tam bir hukuk katliamıdır. İdari soruşturma ve kovuşturmadan kasıt nedir. Hukuki terminolojiden ihraç kararlarına karşı açılan davalar ve tüm bu süreçler için kullanılan dil idari yargı hukukudur. Düzenleyiciler burada hukuki terminolojiden uzak bir dil kullanarak kanuni boşluğa ve keyfiliğe neden olacaklardır.
Peki kimlerin Pasaport sorunu çözülecek;
Hakkında mahkumiyet haricinde hüküm kurulup bu hükmü kesinleşenler, başvurmaları halinde kolluk birimlerince yapılacak araştırma sonucuna göre İçişleri Bakanlığınca pasaport verilebilir.
Ayrıca KHK’ler ile ihraç olan kişilerin yakınlarının da Anayasa ya aykırı olarak pasaportları iptal edildiği için bu kişilerin de yine gerekli inceleme yapılarak pasaport sahibi olmaları BELKİ mümkün olabilir.
Yani hariç tutulan kısımda değil ve bu şartları da taşıyor olsanız bile yine de pasaport alamayabilirsiniz. Taslak metinde ‘verilir’ şeklinde net bir ifade kullanılmayıp ‘verilebilir’ ifadesi tercih edilerek pasaport verilip verilmemesinde idareye takdir yetkisi tanınmıştır.
BERAAT ETSENİZ BİLE ‘İDARE’ UYGUN GÖRMEZSE PASAPORT YOK
Anayasal olarak seyahat özgürlüğünü kısıtlama yetkisine sahip olan hakim beraat kararı da vermiş olsa, daha önce verilmiş olan yurt dışına çıkış yasağını kaldırmış dahi olsa ;Eğer idare sizde bir ‘İLTİSAK’ görürse yine pasaport mağduriyetiniz devam edecek.
Kısaca diyebiliriz ki anayasal olarak hiçbir vatandaşın pasaport almasında bir engel yok. Mevcut pasaport kanuna göre de bir engel yok, ancak idarenin OHAL döneminde edindiği alışkanlıklar ve uygulamalar devam ediyor.
Taslak metin bu hali ile Anayasal bir hakkın kullanımı önündeki yasakları ortadan kaldırma yerine üç yıldır devam eden keyfiliği yeniden kanuna dökmektedir. Diğer tüm konularda olduğu gibi KHK’lıların pasaport sorunu için de yasal bir düzenlemeye gerek yok. Anayasa’nın lafzi olarak uygulanması dahi tüm sorunları çözümü için yeterlidir.
Pasaportlar ile ilgili bir diğer mesele; Taslak metnin ilk maddesi ise hususi damgalı pasaportların düzenlendiği pasaport kanunu m 14’e eklenmesi düşünülen yeni fıkra. Bu değişikliğin yargının sac ayaklarından biri olan savunma hakkını sağlayan avukat meslektaşlarımız için yerinde bir uygulama olduğunu hatta gecikmiş bir uygulama olduğunu düşünmekle beraber, avukatların mesleklerini yaparken karşılaştıkları- dosya inceleyememe, almış oldukları davalar nedeniyle hapis cezası alma, tutuklanma, söz hakkı, duruşma zabıtlarından suret verilmemesi gibi- sorunların çözümü için bir çalışmanın en kısa zamanda yapılmasını daha elzem buluyorum.
BAKANLIĞIN UYGUN GÖRMEDİĞİ AVUKATLARA DA PASAPORT VERİLMEYECEK
Ayrıca avukatlara hususi pasaport verilmesi 15 yıllık kıdem şartına bağlanmış olduğu gibi, bu kıdeme sahip tüm avukatlara verilmeyeceği, Dışişleri ve Adalet Bakanlıklarının olumlu görüşünün gerektiği belirtilerek, muhalif olan veya iktidarı eleştiren avukatların, baro başkanlarının bu haktan mahrum edilme ihtimali bulunmaktadır. Bu yönüyle de idareye tanınan bu yetki, kötüye kullanılmaya açık olduğu için bu bölümün taslaktan çıkarılması gerektiğini düşünüyorum.
[Kemal Karanfil] 26.9.2019 [Kronos.News]
Prof. Sözbilir: Bugünkü deprem 6.9 şiddetinde deprem üretebilir
İstanbul’da yaşanan 5,8 büyüklüğündeki depremin ve sonrasındaki birçok artçı depreme ilişkin uzmanlardan açıklamalar geldi. AFAD Daire Başkanı Murat Nurlu, bugünkü depremin birkaç gün önce olan depremle aynı fay hattı üzerinde olduğunu söyledi.
AFAD: HASARLI BİNALARA KESİNLİKLE GİRMEYİN
AFAD Daire Başkanı Murat Nurlu, “Bugün yaklaşık 14:00’de geçen gün Silivri’de yaşadığımız Kuzey Anadolu Fayı olarak isimlendirdiğimiz fay üzerinde yine bir deprem meydana geldi. Bu 5.8 büyüklüğündeki depremin derinliği yaklaşık 7 kilometredir. Bu depremin artçıları olacaktır. Hasarlı binalar varsa kesinlikle içeri girmeyin. AFAD Başkanlığı tarafından hasarlar tespit ediliyor. Orta Marmara sırtı üzerinde bu deprem meydana geldi. Bugünkü deprem salı günü olan depremle aynı fay hattı üzerinde gerçekleşti. Şu anda kadar 4 artçı meydana geldi” diye konuştu.
‘6,9 BÜYÜKLÜĞÜNDE DEPREM ÜRETEBİLİR’
Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ) Deprem Araştırma ve Uygulama Merkezi (DAUM) Müdürü Prof. Dr. Hasan Sözbilir, İstanbul’da meydana gelen depreme ilişkin, “Avcılar gibi çürük zemin üzerinde yer alan binalarda hasar oluştuysa yetkililere haber verilmeli ve ona göre davranılmalıdır” dedi. Marmara Denizi içinde kırılmakta olan fayın toplam uzunluğunun 50 kilometre olduğunu ve bu fay parçasının maksimum 6,9 büyüklüğünde deprem üretebileceğini dile getiren Sözbilir, şunları söyledi:
“Fakat İstanbul güneyindeki devam eden parçası ise 70 kilometre uzunluğunda ve bu parça tek başına kırılırsa 7,1 büyüklüğünde deprem üretebilir. Bunun yanındaki fay parçasının toplam uzunluğu 120 kilometre. Bunların tek parça kırılması halinde 7,4 büyüklüğünde depreme neden olabilir.”
‘ARTÇILARIN EN BÜYÜĞÜ 4.3 ŞİDDETİNDE’
İstanbul Teknik Üniversitesi’nden Prof. Dr. Okan Tüysüz, “Marmara 20 yıldır deprem beklentisi olan bir bölge. 4.7’lik bir depremin ardından artçılar sürerken bugünkü deprem meydana geldi. Bunun arkasından da şu ana kadar 4-5 tane artçı meydana geldi. Bunlardan en büyüğü de 4.3 büyüklüğünde. Bunun arkasından 5’e kadar varan artçı depremlerin olması gerekir. Bunlar kısa sürede olabileceği gibi zamana da yayılabilir. Üzerinde deprem beklentisi olan fayın ve çevresindeki fayların meydana getirdiği bir deprem.
‘OLAN BİR DEPREMİN BÜYÜK BİR DEPREMİ ENGELLEMESİ MÜMKÜN DEĞİL’
Bu açıdan da özellikle merak edilen geleceğe yönelik nasıl bir seyir izleyecek sorusunun net bir cevabı yok. O yüzden bu deprem aktivitesini izlememiz gerekiyor. Hangi fay tarafından yaratıldığına dair gözlem evlerinden yayınlanacak bilgileri beklemek lazım. Fay hattının enerjisini azaltmak söz konusu değil çünkü depremler logaritmik olarak değişirler. Yani 4.5’lik bir depremden 31 tane olursa 5,5’luk depremi, bin tane olursa da 6.5’luk bir depremi engeller. Onun enerjisini boşaltır. Dolayısıyla olan bir depremin büyük bir depremi engellemesi ya da onun olmasını engellemesi gibi bir durum söz konusu değil” ifadesini kullandı.
[Kronos.News] 26.9.2019
AFAD: HASARLI BİNALARA KESİNLİKLE GİRMEYİN
AFAD Daire Başkanı Murat Nurlu, “Bugün yaklaşık 14:00’de geçen gün Silivri’de yaşadığımız Kuzey Anadolu Fayı olarak isimlendirdiğimiz fay üzerinde yine bir deprem meydana geldi. Bu 5.8 büyüklüğündeki depremin derinliği yaklaşık 7 kilometredir. Bu depremin artçıları olacaktır. Hasarlı binalar varsa kesinlikle içeri girmeyin. AFAD Başkanlığı tarafından hasarlar tespit ediliyor. Orta Marmara sırtı üzerinde bu deprem meydana geldi. Bugünkü deprem salı günü olan depremle aynı fay hattı üzerinde gerçekleşti. Şu anda kadar 4 artçı meydana geldi” diye konuştu.
‘6,9 BÜYÜKLÜĞÜNDE DEPREM ÜRETEBİLİR’
Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ) Deprem Araştırma ve Uygulama Merkezi (DAUM) Müdürü Prof. Dr. Hasan Sözbilir, İstanbul’da meydana gelen depreme ilişkin, “Avcılar gibi çürük zemin üzerinde yer alan binalarda hasar oluştuysa yetkililere haber verilmeli ve ona göre davranılmalıdır” dedi. Marmara Denizi içinde kırılmakta olan fayın toplam uzunluğunun 50 kilometre olduğunu ve bu fay parçasının maksimum 6,9 büyüklüğünde deprem üretebileceğini dile getiren Sözbilir, şunları söyledi:
“Fakat İstanbul güneyindeki devam eden parçası ise 70 kilometre uzunluğunda ve bu parça tek başına kırılırsa 7,1 büyüklüğünde deprem üretebilir. Bunun yanındaki fay parçasının toplam uzunluğu 120 kilometre. Bunların tek parça kırılması halinde 7,4 büyüklüğünde depreme neden olabilir.”
‘ARTÇILARIN EN BÜYÜĞÜ 4.3 ŞİDDETİNDE’
İstanbul Teknik Üniversitesi’nden Prof. Dr. Okan Tüysüz, “Marmara 20 yıldır deprem beklentisi olan bir bölge. 4.7’lik bir depremin ardından artçılar sürerken bugünkü deprem meydana geldi. Bunun arkasından da şu ana kadar 4-5 tane artçı meydana geldi. Bunlardan en büyüğü de 4.3 büyüklüğünde. Bunun arkasından 5’e kadar varan artçı depremlerin olması gerekir. Bunlar kısa sürede olabileceği gibi zamana da yayılabilir. Üzerinde deprem beklentisi olan fayın ve çevresindeki fayların meydana getirdiği bir deprem.
‘OLAN BİR DEPREMİN BÜYÜK BİR DEPREMİ ENGELLEMESİ MÜMKÜN DEĞİL’
Bu açıdan da özellikle merak edilen geleceğe yönelik nasıl bir seyir izleyecek sorusunun net bir cevabı yok. O yüzden bu deprem aktivitesini izlememiz gerekiyor. Hangi fay tarafından yaratıldığına dair gözlem evlerinden yayınlanacak bilgileri beklemek lazım. Fay hattının enerjisini azaltmak söz konusu değil çünkü depremler logaritmik olarak değişirler. Yani 4.5’lik bir depremden 31 tane olursa 5,5’luk depremi, bin tane olursa da 6.5’luk bir depremi engeller. Onun enerjisini boşaltır. Dolayısıyla olan bir depremin büyük bir depremi engellemesi ya da onun olmasını engellemesi gibi bir durum söz konusu değil” ifadesini kullandı.
[Kronos.News] 26.9.2019
Uzmanlar uyarıyor: İstanbul için risk biraz daha arttı
Uzun zamandır konuşulan “Büyük İstanbul depremi” iddiaları, 5,7’lik sarsıntıdan sonra tekrar gündeme geldi. Uzmanlar, son depremden sonra İstanbul’u bekleyen olası büyük deprem için riskin biraz daha arttığını söylüyor.
BOLD-İstanbul’da yaşanan 5,7 şiddetindeki deprem korku ve paniğe neden oldu. Can kaybının veya yaralının olmadığı sarsıntıda küçük çaplı maddi zararlar meydana geldi. Depremde bazı evler ve binalarda çatlaklıklar olurken Avcılar’daki Merkez Camii’nin minaresi yıkıldı. Son depremden sonra İstanbulluları tekrar uyaran uzmanlar, “Büyük İstanbul depremi” için riskin biraz daha artığını vurguladı.
NACİ GÖRÜR: KEŞKE HAKLI ÇIKMASAYDIM
Bir dönem TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi Başkanı olarak görev yapan ve hâlâ Bilim Akademisi Üyesi Prof. Dr. Naci Görür, İstanbul’da meydana gelen 5,8 büyüklüğündeki depremin ardından haklı çıkmanın üzüntüsünü yaşadığını ifade etti. 24 Eylül’de gerçekleşen deprem hakkında konuşan daha önce konuşan Naci Görür, “Hatırlarsanız bir önceki depremin sıkıntılı olduğunu söylemiş huzursuz olduğumu belirtmiştim. Küçük bir deprem de olsa büyük deprem beklediğimiz fay kolunun batı ucunda olması nedeniyle bu koldaki dinamikleri etkileyebileceğini açıklamıştım. Keşke haklı çıkmasaydım. Sanıyorum şimdi risk daha da artmış olabilir. Hepimiz ve yöneticilerimiz daha da dikkatli olmalıyız. Evimizde gerekli önlemleri almalıyız” dedi.
HASAN SÖZBİLİR: DEVLETİN DEPREME DAHA CİDDİ YAKLAŞMASI GEREKİYOR
Dokuz Eylül Üniversitesi Prof. Dr. Hasan Sözbilir, “İki fay parçasının toplam uzunluğu 120 kilometre. Bunlar tek parça kırılması halinde 7,1 büyüklüğünde bir depreme neden olabilir. Bu nedenle özellikle Avcılar gibi çürük zemin üzerinde yer alan binalarda hasar oluştu. Bu deprem, geçen günlerde 4,7 büyüklüğünde gerçekleşen depremin öncüsüdür. Ana şok niteliğindedir ve artçı şoklar devam edecektir. O nedenle depremde binaları hasar görenler, AFAD yetkililerine haber vermeli. Özellikle 20 yıldır depremle ilgili çok ciddi çalışmalar yapılıyor. AFAD’ın internet sitesinde depremden önce ve sonrasında neler yapılması gerektiği yazılı. Deprem çantası ve evde alınacak önlemler gibi. Devletin de depreme daha ciddi yaklaşması gerekiyor.” Şeklinde konuştu.
OKAN TÜYSÜZ: 20 YILDIR DEPREM BELKENTİSİ OLAN BİR BÖLGE
İstanbul Teknik Üniversitesi Prof. Dr. Okan Tüysüz, “Marmara 20 yıldır deprem beklentisi olan bir bölge. 4.7’lik bir depremin ardından artçılar sürerken bugünkü deprem meydana geldi. Bunun arkasından da şu ana kadar 4-5 tane artçı meydana geldi. Bunlardan en büyüğü de 4,3 büyüklüğünde. Bunun arkasından 5’e kadar varan artçı depremlerin olması gerekir.” dedi.
“Bunlar kısa sürede olabileceği gibi zamana da yayılabilir.” diyen Tüysüz, “Üzerinde deprem beklentisi olan fayın ve çevresindeki fayların meydana getirdiği bir deprem. Bu açıdan da özellikle merak edilen geleceğe yönelik nasıl bir seyir izleyecek sorusunun net bir cevabı yok. O yüzden bu deprem aktivitesini izlememiz gerekiyor. Hangi fay tarafından yaratıldığına dair gözlem evlerinden yayınlanacak bilgileri beklemek lazım. Fay hattının enerjisini azaltmak söz konusu değil çünkü depremler logaritmik olarak değişirler. Yani 4.5’lik bir depremden 31 tane olursa 5,5’luk depremi, bin tane olursa da 6.5’luk bir depremi engeller. Onun enerjisini boşaltır. Dolayısıyla olan bir depremin büyük bir depremi engellemesi ya da onun olmasını engellemesi gibi bir durum söz konusu değil” ifadesini kullandı.
MURAT NURLU: BU DEPREMİN ARTÇILARI OLACAKTIR
AFAD Deprem Dairesi Başkanı Murat Nurlu, “Bugün yaklaşık 14.00’de geçen gün Silivri’de yaşadığımız Kuzey Anadolu Fayı olarak isimlendirdiğimiz fay üzerinde yine bir deprem meydana geldi. Bu 5,8 büyüklüğündeki depremin derinliği yaklaşık 7 kilometredir. Bu depremin artçıları olacaktır. Hasarlı binalar varsa kesinlikle içeri girmeyin. AFAD Başkanlığı tarafından hasarlar tespit ediliyor. Orta Marmara sırtı üzerinde bu deprem meydana geldi. Bugünkü deprem salı günü olan depremle aynı fay hattı üzerinde gerçekleşti. Şu anda kadar 4 artçı meydana geldi” dedi.
HALUK SUCUOĞLU: KUSURLARIN FARK EDİLMESİ İÇİN FAYDALI
ODTÜ Öğretim Üyesi Prof. Dr. Haluk Sucuoğlu bir TV kanalında depreme dair soruları yanıtladı. Sucuoğlu, “Büyük İstanbul depreminin habericisi olarak değil de bunun bağımsız ve yeni bir deprem olduğunu düşünüyorum. Bu deprem, insanların binalarındaki kusurları fark edebilmesi için faydalı olabilir” açıklamasında bulundu.
ÖVGÜN AHMET ERCAN: ‘BEN SENİ UYARIYORUM’ DİYOR
Jeofizik Yüksek Mühendisi Övgün Ahmet Ercan, “Dün, bugün ve iki gün önce aynı yerde Silivri önünde olan 4.7 ve 5.8’lik depremler kabuğu kırmak için yeterli bir güç birikimini sağlamıyor. Ama diyor ki ben ‘Ben seni uyarıyorum. Daha büyük bir depremi yapacağım.’ İşte bu gücün toplanması da hesaplarıma göre 20-25 yıl içinde olabilir” dedi.
[BoldMedya] 26.9.2019
BOLD-İstanbul’da yaşanan 5,7 şiddetindeki deprem korku ve paniğe neden oldu. Can kaybının veya yaralının olmadığı sarsıntıda küçük çaplı maddi zararlar meydana geldi. Depremde bazı evler ve binalarda çatlaklıklar olurken Avcılar’daki Merkez Camii’nin minaresi yıkıldı. Son depremden sonra İstanbulluları tekrar uyaran uzmanlar, “Büyük İstanbul depremi” için riskin biraz daha artığını vurguladı.
NACİ GÖRÜR: KEŞKE HAKLI ÇIKMASAYDIM
Bir dönem TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi Başkanı olarak görev yapan ve hâlâ Bilim Akademisi Üyesi Prof. Dr. Naci Görür, İstanbul’da meydana gelen 5,8 büyüklüğündeki depremin ardından haklı çıkmanın üzüntüsünü yaşadığını ifade etti. 24 Eylül’de gerçekleşen deprem hakkında konuşan daha önce konuşan Naci Görür, “Hatırlarsanız bir önceki depremin sıkıntılı olduğunu söylemiş huzursuz olduğumu belirtmiştim. Küçük bir deprem de olsa büyük deprem beklediğimiz fay kolunun batı ucunda olması nedeniyle bu koldaki dinamikleri etkileyebileceğini açıklamıştım. Keşke haklı çıkmasaydım. Sanıyorum şimdi risk daha da artmış olabilir. Hepimiz ve yöneticilerimiz daha da dikkatli olmalıyız. Evimizde gerekli önlemleri almalıyız” dedi.
HASAN SÖZBİLİR: DEVLETİN DEPREME DAHA CİDDİ YAKLAŞMASI GEREKİYOR
Dokuz Eylül Üniversitesi Prof. Dr. Hasan Sözbilir, “İki fay parçasının toplam uzunluğu 120 kilometre. Bunlar tek parça kırılması halinde 7,1 büyüklüğünde bir depreme neden olabilir. Bu nedenle özellikle Avcılar gibi çürük zemin üzerinde yer alan binalarda hasar oluştu. Bu deprem, geçen günlerde 4,7 büyüklüğünde gerçekleşen depremin öncüsüdür. Ana şok niteliğindedir ve artçı şoklar devam edecektir. O nedenle depremde binaları hasar görenler, AFAD yetkililerine haber vermeli. Özellikle 20 yıldır depremle ilgili çok ciddi çalışmalar yapılıyor. AFAD’ın internet sitesinde depremden önce ve sonrasında neler yapılması gerektiği yazılı. Deprem çantası ve evde alınacak önlemler gibi. Devletin de depreme daha ciddi yaklaşması gerekiyor.” Şeklinde konuştu.
OKAN TÜYSÜZ: 20 YILDIR DEPREM BELKENTİSİ OLAN BİR BÖLGE
İstanbul Teknik Üniversitesi Prof. Dr. Okan Tüysüz, “Marmara 20 yıldır deprem beklentisi olan bir bölge. 4.7’lik bir depremin ardından artçılar sürerken bugünkü deprem meydana geldi. Bunun arkasından da şu ana kadar 4-5 tane artçı meydana geldi. Bunlardan en büyüğü de 4,3 büyüklüğünde. Bunun arkasından 5’e kadar varan artçı depremlerin olması gerekir.” dedi.
“Bunlar kısa sürede olabileceği gibi zamana da yayılabilir.” diyen Tüysüz, “Üzerinde deprem beklentisi olan fayın ve çevresindeki fayların meydana getirdiği bir deprem. Bu açıdan da özellikle merak edilen geleceğe yönelik nasıl bir seyir izleyecek sorusunun net bir cevabı yok. O yüzden bu deprem aktivitesini izlememiz gerekiyor. Hangi fay tarafından yaratıldığına dair gözlem evlerinden yayınlanacak bilgileri beklemek lazım. Fay hattının enerjisini azaltmak söz konusu değil çünkü depremler logaritmik olarak değişirler. Yani 4.5’lik bir depremden 31 tane olursa 5,5’luk depremi, bin tane olursa da 6.5’luk bir depremi engeller. Onun enerjisini boşaltır. Dolayısıyla olan bir depremin büyük bir depremi engellemesi ya da onun olmasını engellemesi gibi bir durum söz konusu değil” ifadesini kullandı.
MURAT NURLU: BU DEPREMİN ARTÇILARI OLACAKTIR
AFAD Deprem Dairesi Başkanı Murat Nurlu, “Bugün yaklaşık 14.00’de geçen gün Silivri’de yaşadığımız Kuzey Anadolu Fayı olarak isimlendirdiğimiz fay üzerinde yine bir deprem meydana geldi. Bu 5,8 büyüklüğündeki depremin derinliği yaklaşık 7 kilometredir. Bu depremin artçıları olacaktır. Hasarlı binalar varsa kesinlikle içeri girmeyin. AFAD Başkanlığı tarafından hasarlar tespit ediliyor. Orta Marmara sırtı üzerinde bu deprem meydana geldi. Bugünkü deprem salı günü olan depremle aynı fay hattı üzerinde gerçekleşti. Şu anda kadar 4 artçı meydana geldi” dedi.
HALUK SUCUOĞLU: KUSURLARIN FARK EDİLMESİ İÇİN FAYDALI
ODTÜ Öğretim Üyesi Prof. Dr. Haluk Sucuoğlu bir TV kanalında depreme dair soruları yanıtladı. Sucuoğlu, “Büyük İstanbul depreminin habericisi olarak değil de bunun bağımsız ve yeni bir deprem olduğunu düşünüyorum. Bu deprem, insanların binalarındaki kusurları fark edebilmesi için faydalı olabilir” açıklamasında bulundu.
ÖVGÜN AHMET ERCAN: ‘BEN SENİ UYARIYORUM’ DİYOR
Jeofizik Yüksek Mühendisi Övgün Ahmet Ercan, “Dün, bugün ve iki gün önce aynı yerde Silivri önünde olan 4.7 ve 5.8’lik depremler kabuğu kırmak için yeterli bir güç birikimini sağlamıyor. Ama diyor ki ben ‘Ben seni uyarıyorum. Daha büyük bir depremi yapacağım.’ İşte bu gücün toplanması da hesaplarıma göre 20-25 yıl içinde olabilir” dedi.
[BoldMedya] 26.9.2019
Uzmanlar uyarıyor: İstanbul için risk biraz daha arttı
Uzun zamandır konuşulan “Büyük İstanbul depremi” iddiaları, 5,7’lik sarsıntıdan sonra tekrar gündeme geldi. Uzmanlar, son depremden sonra İstanbul’u bekleyen olası büyük deprem için riskin biraz daha arttığını söylüyor.
BOLD-İstanbul’da yaşanan 5,7 şiddetindeki deprem korku ve paniğe neden oldu. Can kaybının veya yaralının olmadığı sarsıntıda küçük çaplı maddi zararlar meydana geldi. Depremde bazı evler ve binalarda çatlaklıklar olurken Avcılar’daki Merkez Camii’nin minaresi yıkıldı. Son depremden sonra İstanbulluları tekrar uyaran uzmanlar, “Büyük İstanbul depremi” için riskin biraz daha artığını vurguladı.
NACİ GÖRÜR: KEŞKE HAKLI ÇIKMASAYDIM
Bir dönem TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi Başkanı olarak görev yapan ve hâlâ Bilim Akademisi Üyesi Prof. Dr. Naci Görür, İstanbul’da meydana gelen 5,8 büyüklüğündeki depremin ardından haklı çıkmanın üzüntüsünü yaşadığını ifade etti. 24 Eylül’de gerçekleşen deprem hakkında konuşan daha önce konuşan Naci Görür, “Hatırlarsanız bir önceki depremin sıkıntılı olduğunu söylemiş huzursuz olduğumu belirtmiştim. Küçük bir deprem de olsa büyük deprem beklediğimiz fay kolunun batı ucunda olması nedeniyle bu koldaki dinamikleri etkileyebileceğini açıklamıştım. Keşke haklı çıkmasaydım. Sanıyorum şimdi risk daha da artmış olabilir. Hepimiz ve yöneticilerimiz daha da dikkatli olmalıyız. Evimizde gerekli önlemleri almalıyız” dedi.
HASAN SÖZBİLİR: DEVLETİN DEPREME DAHA CİDDİ YAKLAŞMASI GEREKİYOR
Dokuz Eylül Üniversitesi Prof. Dr. Hasan Sözbilir, “İki fay parçasının toplam uzunluğu 120 kilometre. Bunlar tek parça kırılması halinde 7,1 büyüklüğünde bir depreme neden olabilir. Bu nedenle özellikle Avcılar gibi çürük zemin üzerinde yer alan binalarda hasar oluştu. Bu deprem, geçen günlerde 4,7 büyüklüğünde gerçekleşen depremin öncüsüdür. Ana şok niteliğindedir ve artçı şoklar devam edecektir. O nedenle depremde binaları hasar görenler, AFAD yetkililerine haber vermeli. Özellikle 20 yıldır depremle ilgili çok ciddi çalışmalar yapılıyor. AFAD’ın internet sitesinde depremden önce ve sonrasında neler yapılması gerektiği yazılı. Deprem çantası ve evde alınacak önlemler gibi. Devletin de depreme daha ciddi yaklaşması gerekiyor.” Şeklinde konuştu.
OKAN TÜYSÜZ: 20 YILDIR DEPREM BELKENTİSİ OLAN BİR BÖLGE
İstanbul Teknik Üniversitesi Prof. Dr. Okan Tüysüz, “Marmara 20 yıldır deprem beklentisi olan bir bölge. 4.7’lik bir depremin ardından artçılar sürerken bugünkü deprem meydana geldi. Bunun arkasından da şu ana kadar 4-5 tane artçı meydana geldi. Bunlardan en büyüğü de 4,3 büyüklüğünde. Bunun arkasından 5’e kadar varan artçı depremlerin olması gerekir.” dedi.
“Bunlar kısa sürede olabileceği gibi zamana da yayılabilir.” diyen Tüysüz, “Üzerinde deprem beklentisi olan fayın ve çevresindeki fayların meydana getirdiği bir deprem. Bu açıdan da özellikle merak edilen geleceğe yönelik nasıl bir seyir izleyecek sorusunun net bir cevabı yok. O yüzden bu deprem aktivitesini izlememiz gerekiyor. Hangi fay tarafından yaratıldığına dair gözlem evlerinden yayınlanacak bilgileri beklemek lazım. Fay hattının enerjisini azaltmak söz konusu değil çünkü depremler logaritmik olarak değişirler. Yani 4.5’lik bir depremden 31 tane olursa 5,5’luk depremi, bin tane olursa da 6.5’luk bir depremi engeller. Onun enerjisini boşaltır. Dolayısıyla olan bir depremin büyük bir depremi engellemesi ya da onun olmasını engellemesi gibi bir durum söz konusu değil” ifadesini kullandı.
MURAT NURLU: BU DEPREMİN ARTÇILARI OLACAKTIR
AFAD Deprem Dairesi Başkanı Murat Nurlu, “Bugün yaklaşık 14.00’de geçen gün Silivri’de yaşadığımız Kuzey Anadolu Fayı olarak isimlendirdiğimiz fay üzerinde yine bir deprem meydana geldi. Bu 5,8 büyüklüğündeki depremin derinliği yaklaşık 7 kilometredir. Bu depremin artçıları olacaktır. Hasarlı binalar varsa kesinlikle içeri girmeyin. AFAD Başkanlığı tarafından hasarlar tespit ediliyor. Orta Marmara sırtı üzerinde bu deprem meydana geldi. Bugünkü deprem salı günü olan depremle aynı fay hattı üzerinde gerçekleşti. Şu anda kadar 4 artçı meydana geldi” dedi.
HALUK SUCUOĞLU: KUSURLARIN FARK EDİLMESİ İÇİN FAYDALI
ODTÜ Öğretim Üyesi Prof. Dr. Haluk Sucuoğlu bir TV kanalında depreme dair soruları yanıtladı. Sucuoğlu, “Büyük İstanbul depreminin habericisi olarak değil de bunun bağımsız ve yeni bir deprem olduğunu düşünüyorum. Bu deprem, insanların binalarındaki kusurları fark edebilmesi için faydalı olabilir” açıklamasında bulundu.
ÖVGÜN AHMET ERCAN: ‘BEN SENİ UYARIYORUM’ DİYOR
Jeofizik Yüksek Mühendisi Övgün Ahmet Ercan, “Dün, bugün ve iki gün önce aynı yerde Silivri önünde olan 4.7 ve 5.8’lik depremler kabuğu kırmak için yeterli bir güç birikimini sağlamıyor. Ama diyor ki ben ‘Ben seni uyarıyorum. Daha büyük bir depremi yapacağım.’ İşte bu gücün toplanması da hesaplarıma göre 20-25 yıl içinde olabilir” dedi.
[BoldMedya] 26.9.2019
BOLD-İstanbul’da yaşanan 5,7 şiddetindeki deprem korku ve paniğe neden oldu. Can kaybının veya yaralının olmadığı sarsıntıda küçük çaplı maddi zararlar meydana geldi. Depremde bazı evler ve binalarda çatlaklıklar olurken Avcılar’daki Merkez Camii’nin minaresi yıkıldı. Son depremden sonra İstanbulluları tekrar uyaran uzmanlar, “Büyük İstanbul depremi” için riskin biraz daha artığını vurguladı.
NACİ GÖRÜR: KEŞKE HAKLI ÇIKMASAYDIM
Bir dönem TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi Başkanı olarak görev yapan ve hâlâ Bilim Akademisi Üyesi Prof. Dr. Naci Görür, İstanbul’da meydana gelen 5,8 büyüklüğündeki depremin ardından haklı çıkmanın üzüntüsünü yaşadığını ifade etti. 24 Eylül’de gerçekleşen deprem hakkında konuşan daha önce konuşan Naci Görür, “Hatırlarsanız bir önceki depremin sıkıntılı olduğunu söylemiş huzursuz olduğumu belirtmiştim. Küçük bir deprem de olsa büyük deprem beklediğimiz fay kolunun batı ucunda olması nedeniyle bu koldaki dinamikleri etkileyebileceğini açıklamıştım. Keşke haklı çıkmasaydım. Sanıyorum şimdi risk daha da artmış olabilir. Hepimiz ve yöneticilerimiz daha da dikkatli olmalıyız. Evimizde gerekli önlemleri almalıyız” dedi.
HASAN SÖZBİLİR: DEVLETİN DEPREME DAHA CİDDİ YAKLAŞMASI GEREKİYOR
Dokuz Eylül Üniversitesi Prof. Dr. Hasan Sözbilir, “İki fay parçasının toplam uzunluğu 120 kilometre. Bunlar tek parça kırılması halinde 7,1 büyüklüğünde bir depreme neden olabilir. Bu nedenle özellikle Avcılar gibi çürük zemin üzerinde yer alan binalarda hasar oluştu. Bu deprem, geçen günlerde 4,7 büyüklüğünde gerçekleşen depremin öncüsüdür. Ana şok niteliğindedir ve artçı şoklar devam edecektir. O nedenle depremde binaları hasar görenler, AFAD yetkililerine haber vermeli. Özellikle 20 yıldır depremle ilgili çok ciddi çalışmalar yapılıyor. AFAD’ın internet sitesinde depremden önce ve sonrasında neler yapılması gerektiği yazılı. Deprem çantası ve evde alınacak önlemler gibi. Devletin de depreme daha ciddi yaklaşması gerekiyor.” Şeklinde konuştu.
OKAN TÜYSÜZ: 20 YILDIR DEPREM BELKENTİSİ OLAN BİR BÖLGE
İstanbul Teknik Üniversitesi Prof. Dr. Okan Tüysüz, “Marmara 20 yıldır deprem beklentisi olan bir bölge. 4.7’lik bir depremin ardından artçılar sürerken bugünkü deprem meydana geldi. Bunun arkasından da şu ana kadar 4-5 tane artçı meydana geldi. Bunlardan en büyüğü de 4,3 büyüklüğünde. Bunun arkasından 5’e kadar varan artçı depremlerin olması gerekir.” dedi.
“Bunlar kısa sürede olabileceği gibi zamana da yayılabilir.” diyen Tüysüz, “Üzerinde deprem beklentisi olan fayın ve çevresindeki fayların meydana getirdiği bir deprem. Bu açıdan da özellikle merak edilen geleceğe yönelik nasıl bir seyir izleyecek sorusunun net bir cevabı yok. O yüzden bu deprem aktivitesini izlememiz gerekiyor. Hangi fay tarafından yaratıldığına dair gözlem evlerinden yayınlanacak bilgileri beklemek lazım. Fay hattının enerjisini azaltmak söz konusu değil çünkü depremler logaritmik olarak değişirler. Yani 4.5’lik bir depremden 31 tane olursa 5,5’luk depremi, bin tane olursa da 6.5’luk bir depremi engeller. Onun enerjisini boşaltır. Dolayısıyla olan bir depremin büyük bir depremi engellemesi ya da onun olmasını engellemesi gibi bir durum söz konusu değil” ifadesini kullandı.
MURAT NURLU: BU DEPREMİN ARTÇILARI OLACAKTIR
AFAD Deprem Dairesi Başkanı Murat Nurlu, “Bugün yaklaşık 14.00’de geçen gün Silivri’de yaşadığımız Kuzey Anadolu Fayı olarak isimlendirdiğimiz fay üzerinde yine bir deprem meydana geldi. Bu 5,8 büyüklüğündeki depremin derinliği yaklaşık 7 kilometredir. Bu depremin artçıları olacaktır. Hasarlı binalar varsa kesinlikle içeri girmeyin. AFAD Başkanlığı tarafından hasarlar tespit ediliyor. Orta Marmara sırtı üzerinde bu deprem meydana geldi. Bugünkü deprem salı günü olan depremle aynı fay hattı üzerinde gerçekleşti. Şu anda kadar 4 artçı meydana geldi” dedi.
HALUK SUCUOĞLU: KUSURLARIN FARK EDİLMESİ İÇİN FAYDALI
ODTÜ Öğretim Üyesi Prof. Dr. Haluk Sucuoğlu bir TV kanalında depreme dair soruları yanıtladı. Sucuoğlu, “Büyük İstanbul depreminin habericisi olarak değil de bunun bağımsız ve yeni bir deprem olduğunu düşünüyorum. Bu deprem, insanların binalarındaki kusurları fark edebilmesi için faydalı olabilir” açıklamasında bulundu.
ÖVGÜN AHMET ERCAN: ‘BEN SENİ UYARIYORUM’ DİYOR
Jeofizik Yüksek Mühendisi Övgün Ahmet Ercan, “Dün, bugün ve iki gün önce aynı yerde Silivri önünde olan 4.7 ve 5.8’lik depremler kabuğu kırmak için yeterli bir güç birikimini sağlamıyor. Ama diyor ki ben ‘Ben seni uyarıyorum. Daha büyük bir depremi yapacağım.’ İşte bu gücün toplanması da hesaplarıma göre 20-25 yıl içinde olabilir” dedi.
[BoldMedya] 26.9.2019
Kandilli’den kritik açıklama: Son 20 yılda böyle hareketlilik görülmedi
İstanbul’da paniğe neden olan 5,7 şiddetindeki depremle ilgili Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi’nden açıklama yapıldı. Açıklamada, son 20 yıldır bölgede böyle bir deprem aktivitesi yaşanmadığı ve vatandaşların dikkatli olması gerektiği uyarısında bulunuldu.
BOLD-İstanbul’un Silivri ilçesinin yaklaşık 20 kilometre açığında meydana gelen 5,7’lik depremin ardından Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi Deprem Araştırma Enstitüsü’nden açıklama geldi. Depremin 13 kilometre derinlikte meydana geldiği ve bölgede son 20 yılda buna benzer bir hareketlilik yaşanmadığı belirtildi.
SON İKİ GÜNDE 60 ADET ARTÇI DEPREM YAŞANDI
Kandilli Rasathanesi Deprem Araştırma Enstitüsü Müdür Yardımcısı Doç. Dr. Aslı Doğru, “Bugün Türkiye saati ile saat 13.59’da Silivri’nin yaklaşık 20 – 25 kilometre güneyinde, Marmara Denizi içinde, İstanbul’a 75 kilometre mesafede 5,7 büyüklüğünde bir deprem meydana gelmiştir.” dedi.
“Deprem 13 kilometre derinlikte oluşmuştur.” diyen Aslı Doğru, “İstanbul ve Tekirdağ’da hissedilmiştir. 24 Eylül 2019’da meydana gelen depremin ardından büyüklüğü 1,5 ile 3,7 arasında değişen yaklaşık 60 adet artçı deprem kaydedilmiştir.” açıklamasında bulundu.
SON 2 SAATE İSE 15 ARTÇI DEPREM YAŞANDI
Silivri açıklarında meydana gelen 5,7’lik depremin ardından yaklaşık 15 tane artçı deprem olduğu ve bunların en şiddetlisinin ise 4,4 büyüklüğünde gerçekleştiğini anlatan Doğru, “Büyüklüğü 4,7 ve 5,7 arasındaki artçılar klasik ana şok – artçı ilişkisinde değildirler. Bundan sonraki süreçte artçıların devam etmesini bekliyoruz. Vatandaşlarımızın, valilik ve AFAD’ın talimatlarını takip etmelerini tavsiye ediyoruz. 1999 yılından beri bütün bilim insanlarının ortak bir görüşü var, Marmara Denizi’nde Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın enerji biriktirdiği yönünde. Dolayısıyla zaten bir Marmara Denizi’nde büyük bir deprem bekliyoruz. Ancak şu an itibarı ile bu depremin, onun öncüsü olduğunu söyleyebilmemiz mümkün değil. Tabi ki herkes teyakkuzda olsun, vatandaşlarımız tedbirli olsun” diye konuştu.
Kandilli Rasathanesi Deprem Araştırma Enstitüsü Yönetim Kurulu Üyesi Doç. Dr. Fatih Doğru, “4,7’lik depremden beri alışılagelmiş ana şok – artçı şok ilişkisine bağlı bir düşüş yaşanmadı. Orta düzeyde devam eden depremler sonrasında böyle bir şey yaşadık. İkinci nokta, son 20 yıldır bölgede buna benzer bir deprem aktivitesi yaşanmamıştı. Bu açıdan temkinli olmamız gerekiyor” dedi.
[BoldMedya] 26.9.2019
BOLD-İstanbul’un Silivri ilçesinin yaklaşık 20 kilometre açığında meydana gelen 5,7’lik depremin ardından Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi Deprem Araştırma Enstitüsü’nden açıklama geldi. Depremin 13 kilometre derinlikte meydana geldiği ve bölgede son 20 yılda buna benzer bir hareketlilik yaşanmadığı belirtildi.
SON İKİ GÜNDE 60 ADET ARTÇI DEPREM YAŞANDI
Kandilli Rasathanesi Deprem Araştırma Enstitüsü Müdür Yardımcısı Doç. Dr. Aslı Doğru, “Bugün Türkiye saati ile saat 13.59’da Silivri’nin yaklaşık 20 – 25 kilometre güneyinde, Marmara Denizi içinde, İstanbul’a 75 kilometre mesafede 5,7 büyüklüğünde bir deprem meydana gelmiştir.” dedi.
“Deprem 13 kilometre derinlikte oluşmuştur.” diyen Aslı Doğru, “İstanbul ve Tekirdağ’da hissedilmiştir. 24 Eylül 2019’da meydana gelen depremin ardından büyüklüğü 1,5 ile 3,7 arasında değişen yaklaşık 60 adet artçı deprem kaydedilmiştir.” açıklamasında bulundu.
SON 2 SAATE İSE 15 ARTÇI DEPREM YAŞANDI
Silivri açıklarında meydana gelen 5,7’lik depremin ardından yaklaşık 15 tane artçı deprem olduğu ve bunların en şiddetlisinin ise 4,4 büyüklüğünde gerçekleştiğini anlatan Doğru, “Büyüklüğü 4,7 ve 5,7 arasındaki artçılar klasik ana şok – artçı ilişkisinde değildirler. Bundan sonraki süreçte artçıların devam etmesini bekliyoruz. Vatandaşlarımızın, valilik ve AFAD’ın talimatlarını takip etmelerini tavsiye ediyoruz. 1999 yılından beri bütün bilim insanlarının ortak bir görüşü var, Marmara Denizi’nde Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın enerji biriktirdiği yönünde. Dolayısıyla zaten bir Marmara Denizi’nde büyük bir deprem bekliyoruz. Ancak şu an itibarı ile bu depremin, onun öncüsü olduğunu söyleyebilmemiz mümkün değil. Tabi ki herkes teyakkuzda olsun, vatandaşlarımız tedbirli olsun” diye konuştu.
Kandilli Rasathanesi Deprem Araştırma Enstitüsü Yönetim Kurulu Üyesi Doç. Dr. Fatih Doğru, “4,7’lik depremden beri alışılagelmiş ana şok – artçı şok ilişkisine bağlı bir düşüş yaşanmadı. Orta düzeyde devam eden depremler sonrasında böyle bir şey yaşadık. İkinci nokta, son 20 yıldır bölgede buna benzer bir deprem aktivitesi yaşanmamıştı. Bu açıdan temkinli olmamız gerekiyor” dedi.
[BoldMedya] 26.9.2019
Evliliğin Gayesi [Safvet Senih]
M. Fethullah Gülen Hocaefendi “Çekirdekten Çınara” kitabında evlilikten gayeyi şöyle ele alıyor:
“Aile, bazı yazarların anladığı gibi bir çocuk yapma fabrikası değildir; o toplumun en hayatî parçası ve milletin de ilk nüvesidir. Dolayısıyla da o, ne bir kuluçka makinesi, ne de cismanî arzuların tatmin vasıtasıdır. O, kutsal bir müessesedir. Kudsiyetin en belirgin çizgisi de NİKAH’tır. Belli prensipler çerçevesinde, meşru bir akitle çiftlerin bir araya gelmesine NİKAH denir ki; bu, hedefi, gayesi belli bir anlaşmadır. Allah, nikah prensipleri için olmayan bir araya gelmelere sîfah ve zina nazarıyla bakar. (…) Gayeli izdivaç, enine boyuna düşünülerek, hissin yanında aklî-mantıkî olan izdivaçtır. Ve evlenmede ‘maksat’ düşünülerek hareket edildiğinden ailede huzur vardır. Neticesi düşünülmeden ve bir gaye gözetilmeden yapılan evliliklerin neticesinde ise, değişik sıkıntılar söz konusudur. Böyle bir yuvada, aile fertleri sürekli huzursuzluk yaşarlar.”
“Din, bir taraftan evlenmeyi meşru kılıp onu teşvik ederken diğer taraftan da meseleyi gaye ile sınırlandırmaktadır. Zaten insanın her işinde ve davranışında bir gaye olmalıdır ki, teşebbüs ve atılımlarında da kararlı olabilsin ve o hedefe ulaşmaya çalışsın. Şayet o bir gaye gözetmiyorsa, mesâisini de tanzim edemez ve hiçbir zaman hedefe ulaşamaz. Buna ‘metod’, ‘usül’ veya gayeyi nazara almanız itibarıyla ‘finalite’ de diyebilirsiniz. Şu bir gerçektir ki, hareket ve davranışlarımızda gaye gözetmiyorsak, başarı şansımızı da büyük ölçüde kaybetmiş sayılırız.
4. Evlenmenin Şartları
Din, izdivaç konusuna, tahminlerin üstünde önem verir. Buna paralel olarak İslâm fıkıhçıları da ‘nikahı’ mühim bir mesele olarak ele almış, konuyla alâkalı ciltlerce kitap yazmış ve hassasiyetle üzerinde durmuşlardır.
a)Farz Olan Evlilik
Zinaya düşme ve haram irtikap etme tehlikesi karşısında bulunan bir kimse, mihir ödeme gücüne ve ailesini geçindirecek kadar nafaka temin etme imkânına sahipse; hatta bazılarına göre oruç da tutamıyorsa onun evlenmesi FARZ’dır. (…) Gayr-i tabiî yollarla izdivaçtan kaçmak, TABİATLA SAVAŞTIR ve böyle bir savaşa kalkışanın yenik düşmesi de kaçınılmazdır.
b)Vacip Olan Evlilik
Şayet evlendiği takdirde mihir ödeme ve aileyi geçindirme gücüne sahip, haram irtikabı söz konusu değil ama sırf bir ENDİŞE olarak bahis mevzuu ise onun evlenmesi de Vacibtir.
c)Sünnet Olan Evlilik
Herhangi bir tehlike söz konusu değil, evlenmeye de arzu ve rağbet varsa, kısaca böyle birinin evlenmesi de Sünnettir.
d)Haram Olan Evlilik
Evlenmekle HARAM irtikap edecek; evini geçindirebilmek için gayr-i meşru kazanç yollarına girecek, irtikâp, ihtilas, rüşvet… gibi haramları işleyecekse, bu insanın evlenmesi de HARAM veya en azından (tahrimen) MEKRUH’tur. Zevcesine zulmedecek kadar dengesiz birisi için de aynı mütalaaları serdedenler vardır.
e)Mekruh Olan Evlilik
Bazılarına göre harama girme, cevir ve zulümde bulunma kat’î değil de ihtimal dâhilinde ise bu durumdaki birinin evlenmesi de MEKRUH’tur.
f)Mübah Olan Evlilik
Helâlinden kazanan, zinaya düşme ihtimali bulunmayan, mihir verecek güçte ve nafakaya da gücü yeten temkinli ve tedbirli birinin izdivacı da Memduh (müstehab) veya MUBAH’tır.
“Şayet bu önemli (EVLİLİK) işi, mantıkî, hissî boşluklara sebebiyet verecek şekilde sağlam esaslara bağlanmazsa, mahkeme kapıları, dul ve sahipsiz kadınlar, ortada kalmış çocuklar bu işin kaçınılmaz sonucu olacaktır. Din, bütün bunların önüne ta baştan bir set koyarak, neticesi bu türlü olumsuzluklara müncer olan bir evliliği, mekruh, haram gibi kategorilerle zabt u rabt altına alır; his ağırlıklı bir meselede akıl, mantık ve muhakeme yolunu öne çıkarır. Bizim burada, vurgulamak istediğimiz husus, evlenmenin çok ciddi bir müessese olduğu, onunla toplumun en önemli unsuru olan AİLE’nin teşekkül ettirildiğinin vurgulanmasıdır. Bu itibarla evlilik düşünülürken ferdin cismâniyetiyle alâkalı alelâde bir durum olarak değil; bütün bir toplumun, hatta top yekün bir milletin saadetini alâkadar eden dînî, millî ve âlemşümul bir mesele olarak düşünülmelidir. Bu konuda ferdin bedenî ve nefsânî durumunu alâkadar eden hususa gelince, bu sadece en büyük gayenin husule gelebilmesi için Allah (c.c.) tarafından insana lütfedilmiş bir prim ve bir bahşiştir. Tabir câizse, bu bir avans olarak değerlendirilmeli ve insanlık neslinin bekası, millî istikbâlimizi bayraklaştıracak yüksek karakterli fertlerin yetiştirilmesi gibi mühim hizmetin peşin mükafatı olarak görülmelidir.
“Doğrusu İslam dini, bu konuya oldukça önem vermektedir denilebilir. Öyle ki, izdivaçta herşey, inceden inceye düşünülecek, bin türlü hesap yapılacak ve hiçbir yanlışlığa meydan vermeyecek şekilde hassas davranılacaktır. davranılacaktır ki, kurulan yuva, yuva yıkımını netice veren sebeplere bina edilmesin.”
Meseleyi bu ölçülere göre ele almak mecburiyetindeyiz.
[Safvet Senih] 26.9.2019 [Samanyolu Haber]
“Aile, bazı yazarların anladığı gibi bir çocuk yapma fabrikası değildir; o toplumun en hayatî parçası ve milletin de ilk nüvesidir. Dolayısıyla da o, ne bir kuluçka makinesi, ne de cismanî arzuların tatmin vasıtasıdır. O, kutsal bir müessesedir. Kudsiyetin en belirgin çizgisi de NİKAH’tır. Belli prensipler çerçevesinde, meşru bir akitle çiftlerin bir araya gelmesine NİKAH denir ki; bu, hedefi, gayesi belli bir anlaşmadır. Allah, nikah prensipleri için olmayan bir araya gelmelere sîfah ve zina nazarıyla bakar. (…) Gayeli izdivaç, enine boyuna düşünülerek, hissin yanında aklî-mantıkî olan izdivaçtır. Ve evlenmede ‘maksat’ düşünülerek hareket edildiğinden ailede huzur vardır. Neticesi düşünülmeden ve bir gaye gözetilmeden yapılan evliliklerin neticesinde ise, değişik sıkıntılar söz konusudur. Böyle bir yuvada, aile fertleri sürekli huzursuzluk yaşarlar.”
“Din, bir taraftan evlenmeyi meşru kılıp onu teşvik ederken diğer taraftan da meseleyi gaye ile sınırlandırmaktadır. Zaten insanın her işinde ve davranışında bir gaye olmalıdır ki, teşebbüs ve atılımlarında da kararlı olabilsin ve o hedefe ulaşmaya çalışsın. Şayet o bir gaye gözetmiyorsa, mesâisini de tanzim edemez ve hiçbir zaman hedefe ulaşamaz. Buna ‘metod’, ‘usül’ veya gayeyi nazara almanız itibarıyla ‘finalite’ de diyebilirsiniz. Şu bir gerçektir ki, hareket ve davranışlarımızda gaye gözetmiyorsak, başarı şansımızı da büyük ölçüde kaybetmiş sayılırız.
4. Evlenmenin Şartları
Din, izdivaç konusuna, tahminlerin üstünde önem verir. Buna paralel olarak İslâm fıkıhçıları da ‘nikahı’ mühim bir mesele olarak ele almış, konuyla alâkalı ciltlerce kitap yazmış ve hassasiyetle üzerinde durmuşlardır.
a)Farz Olan Evlilik
Zinaya düşme ve haram irtikap etme tehlikesi karşısında bulunan bir kimse, mihir ödeme gücüne ve ailesini geçindirecek kadar nafaka temin etme imkânına sahipse; hatta bazılarına göre oruç da tutamıyorsa onun evlenmesi FARZ’dır. (…) Gayr-i tabiî yollarla izdivaçtan kaçmak, TABİATLA SAVAŞTIR ve böyle bir savaşa kalkışanın yenik düşmesi de kaçınılmazdır.
b)Vacip Olan Evlilik
Şayet evlendiği takdirde mihir ödeme ve aileyi geçindirme gücüne sahip, haram irtikabı söz konusu değil ama sırf bir ENDİŞE olarak bahis mevzuu ise onun evlenmesi de Vacibtir.
c)Sünnet Olan Evlilik
Herhangi bir tehlike söz konusu değil, evlenmeye de arzu ve rağbet varsa, kısaca böyle birinin evlenmesi de Sünnettir.
d)Haram Olan Evlilik
Evlenmekle HARAM irtikap edecek; evini geçindirebilmek için gayr-i meşru kazanç yollarına girecek, irtikâp, ihtilas, rüşvet… gibi haramları işleyecekse, bu insanın evlenmesi de HARAM veya en azından (tahrimen) MEKRUH’tur. Zevcesine zulmedecek kadar dengesiz birisi için de aynı mütalaaları serdedenler vardır.
e)Mekruh Olan Evlilik
Bazılarına göre harama girme, cevir ve zulümde bulunma kat’î değil de ihtimal dâhilinde ise bu durumdaki birinin evlenmesi de MEKRUH’tur.
f)Mübah Olan Evlilik
Helâlinden kazanan, zinaya düşme ihtimali bulunmayan, mihir verecek güçte ve nafakaya da gücü yeten temkinli ve tedbirli birinin izdivacı da Memduh (müstehab) veya MUBAH’tır.
“Şayet bu önemli (EVLİLİK) işi, mantıkî, hissî boşluklara sebebiyet verecek şekilde sağlam esaslara bağlanmazsa, mahkeme kapıları, dul ve sahipsiz kadınlar, ortada kalmış çocuklar bu işin kaçınılmaz sonucu olacaktır. Din, bütün bunların önüne ta baştan bir set koyarak, neticesi bu türlü olumsuzluklara müncer olan bir evliliği, mekruh, haram gibi kategorilerle zabt u rabt altına alır; his ağırlıklı bir meselede akıl, mantık ve muhakeme yolunu öne çıkarır. Bizim burada, vurgulamak istediğimiz husus, evlenmenin çok ciddi bir müessese olduğu, onunla toplumun en önemli unsuru olan AİLE’nin teşekkül ettirildiğinin vurgulanmasıdır. Bu itibarla evlilik düşünülürken ferdin cismâniyetiyle alâkalı alelâde bir durum olarak değil; bütün bir toplumun, hatta top yekün bir milletin saadetini alâkadar eden dînî, millî ve âlemşümul bir mesele olarak düşünülmelidir. Bu konuda ferdin bedenî ve nefsânî durumunu alâkadar eden hususa gelince, bu sadece en büyük gayenin husule gelebilmesi için Allah (c.c.) tarafından insana lütfedilmiş bir prim ve bir bahşiştir. Tabir câizse, bu bir avans olarak değerlendirilmeli ve insanlık neslinin bekası, millî istikbâlimizi bayraklaştıracak yüksek karakterli fertlerin yetiştirilmesi gibi mühim hizmetin peşin mükafatı olarak görülmelidir.
“Doğrusu İslam dini, bu konuya oldukça önem vermektedir denilebilir. Öyle ki, izdivaçta herşey, inceden inceye düşünülecek, bin türlü hesap yapılacak ve hiçbir yanlışlığa meydan vermeyecek şekilde hassas davranılacaktır. davranılacaktır ki, kurulan yuva, yuva yıkımını netice veren sebeplere bina edilmesin.”
Meseleyi bu ölçülere göre ele almak mecburiyetindeyiz.
[Safvet Senih] 26.9.2019 [Samanyolu Haber]
Aşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-32 [Tarık Burak]
Hocaefendi, Hep Ümit ve Azimle Yaşadı
“Mehlika Sultan’a Aşık Yedi Genç” şiirinde anlatılan şey, Tanzimat’tan itibaren kendi değerlerinden kopan neslimizin hikâyesiydi. Bu yüzden Türk toplumu, manevi açıdan oldukça fakir, fikir yapısıyla olabildiğine sığ, lider ve aydınları itibariyle sahipsiz ve acınacak haldeydi. Bu durum toplumu ümitsizliğe, isyana itiyordu.
Sızıntı ve Ağlayan Çocuk Fotoğrafı (1979)
1970’li yıllarda üniversite ve liselerde hatta ortaokullarda bile siyasî çatışmalar sahneleniyor, pozitivist, Marksist fikirler ve Darwin Teorisi ile gençlerin dimağları zehirlendikçe zehirleniyordu. Türkiye Öğretmenler Vakfı (TÖV) çatısı altında toplanan bir avuç insan da aynı sıkıntıdan muzdaripti. Fethullah Gülen Hocaefendi, bir an önce harekete geçmenin gereğini vurguluyordu. Önce ‘Zuhur’ isimli bir bülten doğdu. Ancak 5 sayı yayımlanabildi. Çünkü istenilen etkiyi sağlayamıyordu. Hocaefendi daha ötesini, hatta 1960’larda Kemal Ural’ın yayımladığı, Risale-i Nur’dan bölümlerle süslü ve beğeniyle takip ettiği ‘Şule’ dergisinin de daha ilerisini arzuluyordu.
Neticede Hocaefendi’yle birlikte Abdullah Aymaz, Şerafettin Kocaman, Dr. Kudret Ünal ve Mehmet Atalay amatör ruhla yola çıktılar. Kısa sürede derginin muhtevası belirlendi: Başyazı, hayatın inceliklerini sergileyen ilmî makaleler, sonraları ‘Ölçü veya Yoldaki Işıklar’ ismiyle kitaplaşacak özlü sözler; edebî ve tarihî yazılar; zihin bulandıran pozitivist sorulara verilen ruhları rahatlatıcı ilmî cevaplar…
İddiasız, mütevazi bir isim de bulundu dergiye: Sızıntı. Fethullah Gülen Hocaefendi, ilk sayısı Şubat 1979'da çıkan Sızıntı Dergisi'nin başyazılarını ve daha sonra orta sayfa yazılarını yazmaya başladı. İslami değerler ile bilimin verilerinin birbirleriyle çatışmadığını, tam tersine birbirlerini tamamladığını yeni nesillere aktarmayı hedef edinen dergiye Sızıntı adının verilmesinin özel bir anlamı vardı. Sızıntı kelimesi “reşha”dan geliyordu. Dergi, Allah’ın varlığını gösteren gerçeklerin okyanusundan gelen “Sızıntı”lar olacaktı. Bir başka anlatımla, eğer İslam güneşse Sızıntı bu güneşin ışınlarını olduğu gibi yansıtma görevini üstlenmişti. Böyle bir durumda Sızıntı sadece bir yansıtıcıydı, varlığı bile söz konusu edilmemeliydi.
Nasıl ki güneşe dönük su kabarcıkları güneşin ışıklarını yansıtıyorsa ve bu kabarcıkların güneşle ilgisi kesilince yansıma da bitiyorsa, Sızıntı da aynen böyleydi. Derginin yapacağı şey, İslami değerleri bilimsel verilerin desteğiyle sunmaktan ibaretti. Böylece Sızıntı, bilim ve felsefeden kaynaklanan inkârcılığa karşı iman ve maneviyatın simgesi olacak, insanlara Allah’ın varlığını duyuracak, onlara Allah’ı sevdirecekti. Hocaefendi, “Bir gün gelecek kütüphanelerinizi Sızıntı ansiklopedileri dolduracaktır” diyordu.
Sonraki yıllarda Hocaefendi’nin Sızıntı başyazıları da ayrıca kitaplaştırıldı. Bu seriye verdiği isim de anlamlıydı: Çağ ve Nesil.
Sızıntı’nın ilk sayının kapağında ağlayan bir çocuk resmi vardı. Hocaefendi, bu resmin altına İstiklal Marşı şairi Mehmed kif Ersoy’un şu dizelerini yazmıştı:
Merhametin yok diyelim nefsine
Merhamet etmez misin evladına.
İnsana ve yeni nesle verdiği önemden ötürü ilk başyazı 'Bu Ağlamayı Dindirmek İçin Yavru' adını taşıyordu. İlk sayısı 6.000 olarak çıkan ve daha sonra 1 milyon civarında aylık tiraja ulaşan Sızıntı’daki bu ilk başyazısında Hocaefendi, Türk gençliğinin içinde bulunduğu inanç buhranına işaret ederek, “Ağlayan çocuk”la sembolleştirdiği Türk gencine şöyle sesleniyordu:
“Senin için bu yola atıldık. Acılarına ortak olmak ıstıraplarını dindirmek, gönlünü abad etmek için... Bize gönül koyma, vaktinde imdadına yetişemedik (...) Buruk boynun ve mahzun bakışların karşısında kaç defa kaddim büküldü, gözlerim doldu. Her feryadıma senin türkünden bir nağme katıp destanını dile getirmek istedi isem de iniltin içimi yaktı; derdin gözümde büyüdü, içim burkuldu. Hem de sana el uzatmaya utanıyordum... Zira sana, gözümün önünde kıydılar... Beynini söndürürken, kalbini kursağına yedirirken görmüştüm olup bitenleri ve uzatamamıştım günahkâr elimi eline.. Sızlanışına rağmen uzatamamıştım... Kader’in, Faust’un kaderi, ama Mefisto’n kim?.. Kim reva gördü bunları sana?.. Yolların ayrımındasın yavrucuk!.. Şimdi bana müsaade et de şu badirede Bahadır’ın olayım. Mızrabımı senin için vurup, feryadımı ruhuna duyurayım. Bu fırtına ve bu yangında gerektiği an imdadına koşamadığım için de kaldırım taşı gibi şu mücrim (günahkâr) başımı ayaklarının altına koyayım. Ve bütün mücrimler adına senden özür dileyeyim: Bir keyif uğruna varlığına sebebiyet verenleri, etine kemiğine bağlanıp gönlünü unutanları, bir geçici dem için ebediyetine kıyanları, ruhuna hoyratlık aşılayıp sefaletini hazırlayanları affeyle yavrucuk!..”
Sızıntı Bir Boşluğu Doldurdu
‘Sizlere ne kadar dua etsem azdır; sayenizde ailemle kulluğun zirvelerini bulduk. Ancak aynı ölçüde kızıyorum. Niye, büyük oğlum ateist ölmeden önce bize ulaşmadınız?…’
Şubat 1979’da yayın hayatına merhaba diyen Sızıntı’ya gelen okur mektuplarından biri böyle sesleniyordu. Asker emeklisi babanın feryadını okuyan Fethullah Gülen Hocaefendi hıçkırıklara boğuluyordu. O hâliyle arkadaşlarına dönüp “İmanın hangi kalbe, ne zaman gireceği belli değil” diyebiliyordu sadece…
Eylül rüzgârlarına, Şubat soğuklarına, Haziran fırtınalarına, yezidlerin, tiranların kinlerine, nefretlerine aldırmadan hakikat seyrine devam etti Sızıntı. Mütevazi ruhların gayretiyle Meksika’dan Endonezya’ya kadar dünyanın dört bir yanına farklı güçlü seslerle ulaşmaya çalıştı ve o Sızıntı şimdi Çağlayan oldu…
Evet, yaklaşık 40 yıl önce büyük bir ümit ve azimle:
“Sıza sıza göl olur
Akar akar yol olur
Yaradan dileyince
Az; çoklardan bol olur”
diye dua gibi güzel bir temenni ile başlayan Sızıntı, şimdi artık ummanlar dolduran bir “Çağlayan” oldu. Yıllardan beri aka aka oluşan bu gözyaşı gölü artık yol bulup Çağlayanlar misali akmak istiyor her tarafa. Çağlayan’a sadece bir dergi nazarıyla bakmak yanlış olur. O, bu süreçte yaşanan onca şeye rağmen Hizmet’in duruş ve tavrının değişmediğini gösterme azmidir. İnsanlığın önünü aydınlatacak bütün meş’aleleri yeniden tutuşturma gayreti... Herkesin başvuracağı bir güç ve ümit kaynağı…
Asrın Getirdiği Tereddütler (131 soru)
Hocaefendi, toplumun her kesiminden ve her tarafından insanların geldiği Bornova Camii’ndeki sohbetlerinde her türden soruya cevap veriyordu. Bu konuşmalara Hocaefendi’nin o konuşmalarda cevapladığı soruların bir bölümü şöyleydi:
“Allah’ın özü ve nitelikleri nelerdir? Allah bilinebilir ve tarif edilebilir mi? Bazı kimseler niçin ‘Biz Allah’ı görmüyoruz’ diyorlar? Allah her şeyi yarattı, onu kim yarattı? Allah kâinatı yaratmaya neden lüzum gördü ve neden daha önce yaratmadı da sonradan yarattı? Bütün peygamberler Arap Yarımadası’nda ortaya çıktığına göre, peygamber gönderilemeyen diğer kıtalarda yaşayanları inanç ve amel açısından sorumlu tutmak nasıl hak ve adalet olur? Kutuplarda bazen altı ay gece, altı ay gündüz olur. Burada beş vakit farz olan namaz nasıl kılınacak? Allah çok insanlara araba, apartman, mülk, itibar, arkadaş, şan şöhret vermiş. Bazı insanlara da fakirlik, dert, musibet, elem, keder vermiş. Sonraki insanlar çok mu kötü, yoksa Allah öbürlerini çok mu seviyor? Allah niçin kullarını bir yaratmadı da kimisini kör kimisini topal olarak yarattı?”… bunun gibi 131 soru…
Hocaefendi’nin cuma akşamları verdiği bu cevapların 131 tanesi; yıllar sonra Asrın Getirdiği Tereddütler ismiyle dört cilt halinde kitaplaştırıldı.
Bu süreç devam ederken Amerika’da manevi olarak kavrulan Türklere, 1980’li yıllarda Hocaefendi’nin vaaz kasetleri ulaşınca bu ülkedeki insanlar büyük bir ferahlığa kavuştular.
Babrak Karmal'ın Elinden Tutulsaydı
Afganistanlı bir öğrenci olan Babrak Karmal, 1952-1954 yılları arasında burslu olarak Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde okumaya gelmişti.
Fakat bursu kesilince ortada kaldı. Sağa sola başvurdu, hiçbir maddi destek bulamadı. Bir tek el uzatan olmadı. En son Rus Konsolosluğu'nun burs verdiğini öğrenince oraya başvurdu. Onlar kendisine, "Burs veririz ama bir şartımız var. Ankara'da tıpta değil; Moskova'da uluslararası ilişkilerde okuyacaksın." dediler. O da çaresizlikten kabul edip, dedikleri fakülteye gitti. İstedikleri tipte kendisini yetiştirdikten sonra, onu geriye, ülkesi Afganistan'a gönderdiler. Babrak Karmal bürokraside yüksele yüksele, 1979 yılında Afganistan’da zirveye ulaştı. Onu yetiştirenler, zamanı geldiğine inandıkları anda da düğmeye bastılar. Rus ordusu bir türlü giremediği Afganistan'a onun davetiyle girdi. Ve Afganistan için trajik zaman dilimi 1979’da başladı. Sovyet işgaline uğrayan Afgan halkı, bir milyon kayıp verdi, üç milyon Afgan mülteci durumuna düştü. Bir zamanlar Mevlânâ'ları yetiştiren Afganistan'da artık durum içler acısı bir haldeydi.
12 Eylül Öncesi Büyük Sıkıntılar
Fethullah Gülen Hocaefendi, ülkeyi sarsacak büyük umumi hadiselerin sıkıntısını çok önceden ruhunda hissediyordu. Bu hal, büyük zatlara has bir keyfiyetti. Nitekim Bediüzzaman’da da aynı ruh hali vardı. Bu ruh halini şöyle anlatıyor Hocaefendi:
“Tarih hemen hemen 12 Eylül ihtilalinden iki sene kadar önceydi. İşte ta o zamanlarda, bende, büyük hadiselerden önce başlayan sıkıntılar başlamıştı. Antalya'ya giderken geçirdiğim sıkıntı da, bunlardan birisiydi. Yolculuğa çıkmıştık ki, kalbim sıkıştırdı. Biraz moladan sonra tekrar denedik yine aynı şey, İzmir tarafına dönünce kendimi iyi hissediyor, tekrar geriye dönünce de fenalaşıyordum. 'Demek ki, oraya gitmem istenmiyor' dedim ve İzmir'e döndüm.
Zannediyorum yüzüm, gözüm, kaşım her tarafım atıyor ve gözlerimde tikler oluyordu ve hele şiddetli baş ağrıları tahammül edilir gibi değildi. Bilhassa yemeklerden sonra tuhaflaşıyor, bunalıyor, boğuluyor gibi bir hale giriyordum. Tabii bunlar bendeki sıkıntının sadece dışa yansıyan kısımlarıydı. Bir de iç âlemim vardı ki tam patlamaya hazır mağmalar gibiydi! Evet, dayanılmaz ölçüde şiddetli bir sıkıntı içinde bulunuyordum. Arkadaşlar ise sadece dışarıya lav çıkınca muttali oluyorlardı. Ben yemez-içmez ve yer yer sinirlenirsem, onlar, o zaman farkına varıyorlardı. Hiç uyumadığım günler pek çoktu. Bazen kalkıp dolaşıyor ve Rabbime tazarru ve niyazda bulunuyordum. Ve bu arada ciddi bir musibet varmış da buna karşı alakasız kalıp uyuyanlara çok canım sıkılıyordu. 'Niye bu kadar dertsiz ve gamsız bu adamlar', diyordum kendi kendime. Sıkılıyordum ama ne olacağını katiyen kestiremiyordum.. kestiremezdim de; zira, olacağı sadece Allah bilir.
Osman Kara Hocaefendi felç olmuştu. Bu da bana çok dokunmuştu. Osman Kara Hocaefendi kadim bir arkadaşımdı. Ben ta askerden önce Edirne'de bulunurken o ve Salih Özcan Bey, Tekirdağ'da yedek subay olarak askerlik yapıyorlardı. Bir gün beraberce gelip beni ziyaret etmişlerdi. Kendisiyle o gün tanışmış, dost olmuş ve bir daha da irtibatımızı hiç kesmemiştik. Ben İzmir'e geldiğimde o da İzmir'deydi. Karşıyaka'da vaizlik yapıyordu. Daha sonra da Karşıyaka'ya müftü olmuştu. Çok iyi bir dostluğumuz vardı. O evlenmişti. Bazen evine gidip-gelirdim. O da bana sık sık uğrardı. Hele İzmir'deki ilk günlerimde çok yardımını görmüştüm. Adeta bir mihmandar gibi önüme düşmüş, her gideceğim yere beni o götürmüştü...
Onun birdenbire felç olması beni iyice sarstı. Böyle hadiseler insanda şok tesiri yapar ve şuuraltına yerleşir. Nitekim daha sonra bir kardiyolog kalbimden dolayı beni muayene ederken; 'Yakınlarınızdan birisi yakında felç oldu mu?' dedi. Doktorun psikanaliz yanı da iyiymiş. Ben de 'oldu' demiştim. 'Sizde kalp yok' dedi. Oysa ki, kalpten dolayı gelmiş ve onun için randevu almıştık. -Allah rahmet etsin- randevuyu Eymen Topbaş Bey almıştı. Evet, işte yola çıkacağım güne kadar bunlar olmuştu. Ve biz Ayrancılar'ı geçmiştik ki, kalbim sıkıştırdı. Zaten bunalıyordum. Biraz yürüyelim dedim. Galiba müsaade etmediler. Daha önce birisinden duymuştum, sırtüstü yatıp ayakları yüksekçe bir yere koymanın kalbe faydası olduğunu. Bu mülahaza ile bir parka gidip oradaki banklardan birine uzandım ve ayağımı denilen şekilde bir bankın üzerine koydum. Yanımda Köse Mahmud ve Pekmezci Beyler vardı. Biz bir-iki araba beraberdik. Diğer arkadaşlar şehirlerarası otobüslerle gitmişlerdi. Ve o gidiş işte böyle hadiseli olmuştu. Biraz daha yola devam ettim. Baktım yine sıkışıyorum, 'Artık gelemeyeceğim' dedim. Aydın'da bir eve gidip geceyi orda geçirdik. Sabah namazına kadar istirahat ettim. Sabah namazını kıldıktan sonra geriye dönmeye karar verdik. Adeta İzmir tarafına dönünce kendimi iyi hissediyor, tekrar geriye dönünce de fenalaşıyordum. Teşe'üm doğru değil ama ben şahsen öyle yorumladım; ne bileyim ufkumuz kapalı. 'Demek ki, oraya gitmem istenmiyor.' dedim ve İzmir'e döndüm. Sonra öğrenildi ki, yolda arabaları aramışlar. Muharrem ve Nur Sungur için biraz sıkıntı vermişler. Bülent Ecevit Bey'in orada o gün mitingi varmış. Giden herkesi aramışlar. Tabii bizim orada bulunmamız, yanlış yorumlanabilir, hatta provoke edilebilir ve işi ağırlaştırabilirdi. Hayırlısı öyleymiş; biz o gün Antalya'ya gidememiştik.”
Teröre Karşı İşbirliği Çağrısı (5 Ocak 1980)
AP genel başkanı Süleyman Demirel, CHP genel başkanı Bülent Ecevit'in teröre karşı işbirliği önerisini reddetti. Bu arada iyice gerilen ülkede partiler bir isim üzerinde uzlaşamadığı için 23 Mart 1980’de yapılan turlarda Cumhurbaşkanı seçilemedi. Meclisin, sokaklara ve üniversite koridorlarına yansıması bir başka oluyordu tabii.
Fethullah Gülen Hocaefendi’ye göre Türkiye’nin sorunu, gençlerin “inançsızlık” boşluğuna düşmüş olmasıydı. Nitekim ihtilalden birkaç ay önce 25 Mayıs 1980 günü Denizli’de verdiği vaazda şunları söylemişti:
“Kendi evlatlarınızın okuduğu okullarda siz var mısınız? Okullarınızda okuyan talebelerinizin kafasında sizin dünyanız, bu milletin dünyası, bu milletin mazisi ve geçmişi, Fatih’ler, Yavuz’lar, Kanuni’ler var mı? Senin neslinin kalbinde cami aşkı ve neşesi var mı?.. Değilse şayet, öyle korkunç bir vebal altındasınız ki yeminle söylüyorum, hayatınızın sonuna kadar Kâbe’nin etrafında dönüp dursanız sorumluluktan kurtulamazsınız.”
Binlerce gencin hayatını kaybettiği 12 Eylül öncesindeki toplumdaki kamplaşmalara ve bütün bu olumsuz şartlara rağmen Hocaefendi, ümidini daima muhafaza ediyor ve 10 Ağustos 1980 tarihinde Bursa’da verdiği vaazda şöyle diyordu: “Aziz Müslüman, muhteşem şafak çoktan açmıştır. O şafağın horozları çoktan ötmeye başlamıştır. Filizler çoktan çıkmıştır…”
Hocaefendi’ye göre çok sert bir şekilde ayak sesleri duyulan bu kaosa karşı yeni nesillere aşılanması gereken en önemli şey Peygamber sevgisiydi. O gençlik, Peygamber Efendimiz’in (sav) çizdiği doğrultuda bir hayat sürmeliydi. “İçinizde birlik meydana getirmek için cesetlerinize Hazreti Muhammed’i can yapacaksınız.” diyordu. Bağnazlığın ortadan kalktığı, kardeşlik ruhunun egemen olduğu, tıpkı cennetteki gibi bütün insanların aynı iklimi paylaştığı bir Türkiye ancak böyle ortaya çıkabilirdi. Ve Hocaefendi, kendisini dinleyenlere ağlayarak şu çağrıyı yapmıştı: “Eğer ben o günleri göremezsem bu camilerin kubbeleri altında toplandığınız zaman bu sesimi kulaklarınızda canlandırın.”
Yine Bir İhtalin Ayak Sesleri…
Türkiye’de tırmanan anarşinin ülkeyi bir ihtilale doğru götürdüğünü fark eden Hocaefendi, 5 Eylül’de 1980’de Bornova’da son vaazına çıktı ve buradaki vaazlarını bitirdi. Bu son vaazın konusu ahlaktı. Hocaefendi, insan fıtratının negatif tarafları olan kibir ve ucub üzerinde durdu.
Vaazdan sonra Hocaefendi ve Özal camide görüştüler. Özal, “Türkiye’nin durumunu iyi görmüyorum. Türkiye çok kötüye gidiyor” dedi. Hocaefendi ise, Ege Bölgesi’nde filizlendikten sonra bütün Türkiye’ye yayılmakta olan eğitim kurumlarının gelecek kuşakları yeni bir anarşi dalgasından kurtaracağını düşünüyordu. Özal’a, “Türkiye’de şu anda anarşi var, kargaşa var, ama yine de gelişmelerin genel olarak iyi olacağı kanaatindeyim” karşılığını verdi.
Ümitsizlik ve Bedbinlik
Hocaefendi’ye göre, İkinci Dünya Savaşı’nın yıkılmış Fransası’nda ortaya çıkan bir akım olan varoluşçu yazarların kitapları, Türkiye’de bir dönem boşluğa düşen gençliğin kafasının bulanmasında etkili olmuştu. Bunu, “Varoluşçuluğu sıksanız, içinden inançsızlık damlayacaktır” sözleriyle anlatıyordu. Sartre’da da, Marcus’de de, Camus’de de aynı boşluk vardı. Ümitsizlik ve bedbinlik, yüzyılımızda en görkemli ifadesini varoluşçularda bulmuştu. Onlar için hayat anlamsız bir süreç, varlık anlamsız bir boşluk, intihar bir değer, ölüm tek ve kaçınılmaz gerçekti. Çünkü birey, korkunç savaşların enkazı altında kalmıştı.
O yüzden vaazlarında Allah’ın varlığını anlatırken, bu konuları da sık sık işliyordu.
Hocaefendi, bu yazarların bazı görüşlerine yönelik eleştirilerini, Sızıntı dergisine yazdığı başyazılarda da sürdürdü. Örneğin bazı yazılarına Sartre’dan pasajlar alarak, bunlara cevap verdi. Çünkü dini tamamen sosyal hayattan dışlayan bu felsefenin Türk aydınları üzerinde büyük etkisi olmuştu.
Hocaefendi, Fransa’da ortaya çıkan ve Türk aydınları üzerinde büyük etki yapan bu akımla eşzamanlı olarak Batı dünyasında yaşanan manevi değerlere dönüşe de işaret ediyordu. “Batı’da dine dönüş, Rusya’da komünizmin çözülmesinden önce başladı” diyen Hocaefendi, buna Amerikalı psikiyatr Henry Link’in İkinci Dünya Savaşı’ndan önce 1936’da yazdığı ve satış rekorları kıran Dine Dönüş kitabını örnek gösteriyordu. Link, bu kitabında insanlara kiliseye gitmelerini, maneviyatla ilgilenmelerini tavsiye ediyordu.
Batı dünyasında genel olarak manevi değerlere dönüş yaşanırken, ne var ki Türk aydınları Fransa’da ortaya çıkmış akımın etkisinde kaldı. Dini dışlayan bu akım Türkiye’de özellikle aydınlar ve üniversite gençliği üzerinde etkili olmuştu. Jean Paul Sartre’ın kitaplarını okuyan gençler, “Allah’ı kim yarattı?” sorusunu ortaya atıyorlardı.
Örneğin Cezayir doğumlu “varoluşçu” Fransız yazar Albert Camus’nün 1947’de yayımlanan Veba adlı romanındaki anlatımlar, dinin gerekliliğinin sorgulanmasına yol açıyordu. Cezayir’deki bir veba salgınını konu alan romanın iki kahramanı, vebaya karşı savaş açan dürüst Doktor Bernard ile Rahip Paneloux’tu. Rahip bir vaazında, İncil’in Göç bölümünde anlatılan Mısır’daki vebayı hatırlayıp şöyle diyordu:
‘Allah, Firavun gibi kibirlilere veba felaketiyle diz çöktürdü. Şimdi biz felaketin içindeyiz ve bunu hak ettik. Allah’ın ışığından mahrum bir halde vebanın cehenneminde uzun süre kalacağız.’
Rahibin mesajı şuydu: “Çıkış yolu, Allah’a yönelmektir. Onun bağışlamasıyla bu felaket bitecektir.” Ancak, bir süre sonra rahip ve doktor, vebaya yakalanan bir çocuğun acılar içinde gerçekleşen ölümüne birlikte tanıklık ediyorlar ve bu olayın etkisiyle rahip de doktorun çizgisine geliyordu. En sonunda rahip de vebadan ölüyordu.
Oysa Hocaefendi’ye göre, dünyanın karşı karşıya olduğu asıl veba inançsızlıktı. Evet, inançsızlık veba gibi bir tehlikeli hastalıktı ve insanlığın karşı karşıya bulunduğu problemlerin başında geliyordu. Celal Nuri, Tevfik Fikret, Beşir Fuad gibi Türk aydınlarının ilerleyen yaşlarda sürüklendikleri şey inançsızlık buhranıydı. Hocaefendi, “O dönemde aydınlar arasında bir kriz yaşanmış. Benim gençliğime kadar geldi bu” diyordu. Bu kriz inançsızlıktı ve toplumu ümitsizliğe, isyana itiyordu.
Hocaefendi, 1979’da Profesör İbrahim Canan’ın Sulh Çizgisi isimli kitabına bir önsöz yazarken adeta ihtilali hissetmişti. Türk toplumunda bir “değerler anarşisi” bulunduğunu, dini dışlayan bir hayat felsefesiyle Türkiye’nin, “bin bir curcunanın sürdüğü perişan bir vatan” haline geldiğini vurguluyordu. Sosyoloji ve antropoloji uzmanları “Tarihin hiçbir devrinde, yeryüzünün hiçbir noktasında şimdiye kadar dinsiz bir topluma rastlanmamıştır” gerçeğini tespit etmişken, Türkiye’de bazı aydınlar hâlâ vatan denince “Turancılık”, millet denince “faşistlik”, din denince “gericilik ve irtica” düşüncesine kapılıyordu. Bu, Türk aydınının büyük çelişkisiydi. Çünkü Türk aydını 200 yıldır bir yandan Yahya Kemal’in “Mehlika Sultan’a şık Yedi Genç” şiirindeki sevdalılar gibi Batı’nın peşinden koşarken, diğer yandan bütün güçleriyle aynı Batı’ya “emperyalist” ve “kapitalist” diyerek “onikisinden” kurşun yağdırmaya başlamıştı. “Mehlika Sultan’a şık Yedi Genç” şiirinde anlatılan şey, Tanzimat’tan itibaren kendi değerlerinden kopan bu neslin hikâyesiydi. Bu yüzden Türk toplumu, manevi açıdan oldukça fakir, fikir yapısıyla olabildiğine sığ, lider ve aydınları itibariyle sahipsiz ve acınacak haldeydi.
Türkiye İçin Büyük Bir Ümit Işığı
İhtilalden kısa bir süre önce disk kaymasından yatağa düşen Hocaefendi, 20 gün kadar yattı. Ayağını bile kımıldatamıyordu. İhtilalden az önce enteresan bir şey oldu. Hocaefendi ve arkadaşları bir binanın teras katında bir ramazan gecesi oturuyorlardı. Gökyüzü pırıl pırıldı. Ay, âdeta Türk bayrağındaki şeklini almıştı. Yıldız gelip ayın önünde tıpkı Türk bayrağındaki gibi durmuştu. Ay ve yıldız ne zaman bu şekle bürünse Türk dünyası için ikbal dönemi başlıyordu. Gökyüzündeki bu manzara, ihtilal karanlığına sürüklenen Türkiye için büyük bir ümit ışığıydı.
Hocaefendi’ye göre 12 Eylül, insanın kulak zarını yırtarcasına “geliyorum” diyordu. İhtilalden bir gün önce, 11 Eylül 1980 günü Hocaefendi’nin iki doçent arkadaşı İzmir’de yanındaydılar. Bunlar Suat Yıldırım ve İbrahim Erkul’du. O gün Ankara’dan ziyaretine gelen iki arkadaşı Hocaefendi’ye ihtilal söylentileri olduğunu haber verdiler. Hocaefendi, ihtilalin o gece olacağını düşündü, çünkü ihtilalcilerin önceki hareketlerde olduğu gibi cuma akşamını seçmeleri kuvvetle muhtemeldi.
Devam Edecek…
[Tarık Burak] 26.9.2019 [Samanyolu Haber]
“Mehlika Sultan’a Aşık Yedi Genç” şiirinde anlatılan şey, Tanzimat’tan itibaren kendi değerlerinden kopan neslimizin hikâyesiydi. Bu yüzden Türk toplumu, manevi açıdan oldukça fakir, fikir yapısıyla olabildiğine sığ, lider ve aydınları itibariyle sahipsiz ve acınacak haldeydi. Bu durum toplumu ümitsizliğe, isyana itiyordu.
Sızıntı ve Ağlayan Çocuk Fotoğrafı (1979)
1970’li yıllarda üniversite ve liselerde hatta ortaokullarda bile siyasî çatışmalar sahneleniyor, pozitivist, Marksist fikirler ve Darwin Teorisi ile gençlerin dimağları zehirlendikçe zehirleniyordu. Türkiye Öğretmenler Vakfı (TÖV) çatısı altında toplanan bir avuç insan da aynı sıkıntıdan muzdaripti. Fethullah Gülen Hocaefendi, bir an önce harekete geçmenin gereğini vurguluyordu. Önce ‘Zuhur’ isimli bir bülten doğdu. Ancak 5 sayı yayımlanabildi. Çünkü istenilen etkiyi sağlayamıyordu. Hocaefendi daha ötesini, hatta 1960’larda Kemal Ural’ın yayımladığı, Risale-i Nur’dan bölümlerle süslü ve beğeniyle takip ettiği ‘Şule’ dergisinin de daha ilerisini arzuluyordu.
Neticede Hocaefendi’yle birlikte Abdullah Aymaz, Şerafettin Kocaman, Dr. Kudret Ünal ve Mehmet Atalay amatör ruhla yola çıktılar. Kısa sürede derginin muhtevası belirlendi: Başyazı, hayatın inceliklerini sergileyen ilmî makaleler, sonraları ‘Ölçü veya Yoldaki Işıklar’ ismiyle kitaplaşacak özlü sözler; edebî ve tarihî yazılar; zihin bulandıran pozitivist sorulara verilen ruhları rahatlatıcı ilmî cevaplar…
İddiasız, mütevazi bir isim de bulundu dergiye: Sızıntı. Fethullah Gülen Hocaefendi, ilk sayısı Şubat 1979'da çıkan Sızıntı Dergisi'nin başyazılarını ve daha sonra orta sayfa yazılarını yazmaya başladı. İslami değerler ile bilimin verilerinin birbirleriyle çatışmadığını, tam tersine birbirlerini tamamladığını yeni nesillere aktarmayı hedef edinen dergiye Sızıntı adının verilmesinin özel bir anlamı vardı. Sızıntı kelimesi “reşha”dan geliyordu. Dergi, Allah’ın varlığını gösteren gerçeklerin okyanusundan gelen “Sızıntı”lar olacaktı. Bir başka anlatımla, eğer İslam güneşse Sızıntı bu güneşin ışınlarını olduğu gibi yansıtma görevini üstlenmişti. Böyle bir durumda Sızıntı sadece bir yansıtıcıydı, varlığı bile söz konusu edilmemeliydi.
Nasıl ki güneşe dönük su kabarcıkları güneşin ışıklarını yansıtıyorsa ve bu kabarcıkların güneşle ilgisi kesilince yansıma da bitiyorsa, Sızıntı da aynen böyleydi. Derginin yapacağı şey, İslami değerleri bilimsel verilerin desteğiyle sunmaktan ibaretti. Böylece Sızıntı, bilim ve felsefeden kaynaklanan inkârcılığa karşı iman ve maneviyatın simgesi olacak, insanlara Allah’ın varlığını duyuracak, onlara Allah’ı sevdirecekti. Hocaefendi, “Bir gün gelecek kütüphanelerinizi Sızıntı ansiklopedileri dolduracaktır” diyordu.
Sonraki yıllarda Hocaefendi’nin Sızıntı başyazıları da ayrıca kitaplaştırıldı. Bu seriye verdiği isim de anlamlıydı: Çağ ve Nesil.
Sızıntı’nın ilk sayının kapağında ağlayan bir çocuk resmi vardı. Hocaefendi, bu resmin altına İstiklal Marşı şairi Mehmed kif Ersoy’un şu dizelerini yazmıştı:
Merhametin yok diyelim nefsine
Merhamet etmez misin evladına.
İnsana ve yeni nesle verdiği önemden ötürü ilk başyazı 'Bu Ağlamayı Dindirmek İçin Yavru' adını taşıyordu. İlk sayısı 6.000 olarak çıkan ve daha sonra 1 milyon civarında aylık tiraja ulaşan Sızıntı’daki bu ilk başyazısında Hocaefendi, Türk gençliğinin içinde bulunduğu inanç buhranına işaret ederek, “Ağlayan çocuk”la sembolleştirdiği Türk gencine şöyle sesleniyordu:
“Senin için bu yola atıldık. Acılarına ortak olmak ıstıraplarını dindirmek, gönlünü abad etmek için... Bize gönül koyma, vaktinde imdadına yetişemedik (...) Buruk boynun ve mahzun bakışların karşısında kaç defa kaddim büküldü, gözlerim doldu. Her feryadıma senin türkünden bir nağme katıp destanını dile getirmek istedi isem de iniltin içimi yaktı; derdin gözümde büyüdü, içim burkuldu. Hem de sana el uzatmaya utanıyordum... Zira sana, gözümün önünde kıydılar... Beynini söndürürken, kalbini kursağına yedirirken görmüştüm olup bitenleri ve uzatamamıştım günahkâr elimi eline.. Sızlanışına rağmen uzatamamıştım... Kader’in, Faust’un kaderi, ama Mefisto’n kim?.. Kim reva gördü bunları sana?.. Yolların ayrımındasın yavrucuk!.. Şimdi bana müsaade et de şu badirede Bahadır’ın olayım. Mızrabımı senin için vurup, feryadımı ruhuna duyurayım. Bu fırtına ve bu yangında gerektiği an imdadına koşamadığım için de kaldırım taşı gibi şu mücrim (günahkâr) başımı ayaklarının altına koyayım. Ve bütün mücrimler adına senden özür dileyeyim: Bir keyif uğruna varlığına sebebiyet verenleri, etine kemiğine bağlanıp gönlünü unutanları, bir geçici dem için ebediyetine kıyanları, ruhuna hoyratlık aşılayıp sefaletini hazırlayanları affeyle yavrucuk!..”
Sızıntı Bir Boşluğu Doldurdu
‘Sizlere ne kadar dua etsem azdır; sayenizde ailemle kulluğun zirvelerini bulduk. Ancak aynı ölçüde kızıyorum. Niye, büyük oğlum ateist ölmeden önce bize ulaşmadınız?…’
Şubat 1979’da yayın hayatına merhaba diyen Sızıntı’ya gelen okur mektuplarından biri böyle sesleniyordu. Asker emeklisi babanın feryadını okuyan Fethullah Gülen Hocaefendi hıçkırıklara boğuluyordu. O hâliyle arkadaşlarına dönüp “İmanın hangi kalbe, ne zaman gireceği belli değil” diyebiliyordu sadece…
Eylül rüzgârlarına, Şubat soğuklarına, Haziran fırtınalarına, yezidlerin, tiranların kinlerine, nefretlerine aldırmadan hakikat seyrine devam etti Sızıntı. Mütevazi ruhların gayretiyle Meksika’dan Endonezya’ya kadar dünyanın dört bir yanına farklı güçlü seslerle ulaşmaya çalıştı ve o Sızıntı şimdi Çağlayan oldu…
Evet, yaklaşık 40 yıl önce büyük bir ümit ve azimle:
“Sıza sıza göl olur
Akar akar yol olur
Yaradan dileyince
Az; çoklardan bol olur”
diye dua gibi güzel bir temenni ile başlayan Sızıntı, şimdi artık ummanlar dolduran bir “Çağlayan” oldu. Yıllardan beri aka aka oluşan bu gözyaşı gölü artık yol bulup Çağlayanlar misali akmak istiyor her tarafa. Çağlayan’a sadece bir dergi nazarıyla bakmak yanlış olur. O, bu süreçte yaşanan onca şeye rağmen Hizmet’in duruş ve tavrının değişmediğini gösterme azmidir. İnsanlığın önünü aydınlatacak bütün meş’aleleri yeniden tutuşturma gayreti... Herkesin başvuracağı bir güç ve ümit kaynağı…
Asrın Getirdiği Tereddütler (131 soru)
Hocaefendi, toplumun her kesiminden ve her tarafından insanların geldiği Bornova Camii’ndeki sohbetlerinde her türden soruya cevap veriyordu. Bu konuşmalara Hocaefendi’nin o konuşmalarda cevapladığı soruların bir bölümü şöyleydi:
“Allah’ın özü ve nitelikleri nelerdir? Allah bilinebilir ve tarif edilebilir mi? Bazı kimseler niçin ‘Biz Allah’ı görmüyoruz’ diyorlar? Allah her şeyi yarattı, onu kim yarattı? Allah kâinatı yaratmaya neden lüzum gördü ve neden daha önce yaratmadı da sonradan yarattı? Bütün peygamberler Arap Yarımadası’nda ortaya çıktığına göre, peygamber gönderilemeyen diğer kıtalarda yaşayanları inanç ve amel açısından sorumlu tutmak nasıl hak ve adalet olur? Kutuplarda bazen altı ay gece, altı ay gündüz olur. Burada beş vakit farz olan namaz nasıl kılınacak? Allah çok insanlara araba, apartman, mülk, itibar, arkadaş, şan şöhret vermiş. Bazı insanlara da fakirlik, dert, musibet, elem, keder vermiş. Sonraki insanlar çok mu kötü, yoksa Allah öbürlerini çok mu seviyor? Allah niçin kullarını bir yaratmadı da kimisini kör kimisini topal olarak yarattı?”… bunun gibi 131 soru…
Hocaefendi’nin cuma akşamları verdiği bu cevapların 131 tanesi; yıllar sonra Asrın Getirdiği Tereddütler ismiyle dört cilt halinde kitaplaştırıldı.
Bu süreç devam ederken Amerika’da manevi olarak kavrulan Türklere, 1980’li yıllarda Hocaefendi’nin vaaz kasetleri ulaşınca bu ülkedeki insanlar büyük bir ferahlığa kavuştular.
Babrak Karmal'ın Elinden Tutulsaydı
Afganistanlı bir öğrenci olan Babrak Karmal, 1952-1954 yılları arasında burslu olarak Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde okumaya gelmişti.
Fakat bursu kesilince ortada kaldı. Sağa sola başvurdu, hiçbir maddi destek bulamadı. Bir tek el uzatan olmadı. En son Rus Konsolosluğu'nun burs verdiğini öğrenince oraya başvurdu. Onlar kendisine, "Burs veririz ama bir şartımız var. Ankara'da tıpta değil; Moskova'da uluslararası ilişkilerde okuyacaksın." dediler. O da çaresizlikten kabul edip, dedikleri fakülteye gitti. İstedikleri tipte kendisini yetiştirdikten sonra, onu geriye, ülkesi Afganistan'a gönderdiler. Babrak Karmal bürokraside yüksele yüksele, 1979 yılında Afganistan’da zirveye ulaştı. Onu yetiştirenler, zamanı geldiğine inandıkları anda da düğmeye bastılar. Rus ordusu bir türlü giremediği Afganistan'a onun davetiyle girdi. Ve Afganistan için trajik zaman dilimi 1979’da başladı. Sovyet işgaline uğrayan Afgan halkı, bir milyon kayıp verdi, üç milyon Afgan mülteci durumuna düştü. Bir zamanlar Mevlânâ'ları yetiştiren Afganistan'da artık durum içler acısı bir haldeydi.
12 Eylül Öncesi Büyük Sıkıntılar
Fethullah Gülen Hocaefendi, ülkeyi sarsacak büyük umumi hadiselerin sıkıntısını çok önceden ruhunda hissediyordu. Bu hal, büyük zatlara has bir keyfiyetti. Nitekim Bediüzzaman’da da aynı ruh hali vardı. Bu ruh halini şöyle anlatıyor Hocaefendi:
“Tarih hemen hemen 12 Eylül ihtilalinden iki sene kadar önceydi. İşte ta o zamanlarda, bende, büyük hadiselerden önce başlayan sıkıntılar başlamıştı. Antalya'ya giderken geçirdiğim sıkıntı da, bunlardan birisiydi. Yolculuğa çıkmıştık ki, kalbim sıkıştırdı. Biraz moladan sonra tekrar denedik yine aynı şey, İzmir tarafına dönünce kendimi iyi hissediyor, tekrar geriye dönünce de fenalaşıyordum. 'Demek ki, oraya gitmem istenmiyor' dedim ve İzmir'e döndüm.
Zannediyorum yüzüm, gözüm, kaşım her tarafım atıyor ve gözlerimde tikler oluyordu ve hele şiddetli baş ağrıları tahammül edilir gibi değildi. Bilhassa yemeklerden sonra tuhaflaşıyor, bunalıyor, boğuluyor gibi bir hale giriyordum. Tabii bunlar bendeki sıkıntının sadece dışa yansıyan kısımlarıydı. Bir de iç âlemim vardı ki tam patlamaya hazır mağmalar gibiydi! Evet, dayanılmaz ölçüde şiddetli bir sıkıntı içinde bulunuyordum. Arkadaşlar ise sadece dışarıya lav çıkınca muttali oluyorlardı. Ben yemez-içmez ve yer yer sinirlenirsem, onlar, o zaman farkına varıyorlardı. Hiç uyumadığım günler pek çoktu. Bazen kalkıp dolaşıyor ve Rabbime tazarru ve niyazda bulunuyordum. Ve bu arada ciddi bir musibet varmış da buna karşı alakasız kalıp uyuyanlara çok canım sıkılıyordu. 'Niye bu kadar dertsiz ve gamsız bu adamlar', diyordum kendi kendime. Sıkılıyordum ama ne olacağını katiyen kestiremiyordum.. kestiremezdim de; zira, olacağı sadece Allah bilir.
Osman Kara Hocaefendi felç olmuştu. Bu da bana çok dokunmuştu. Osman Kara Hocaefendi kadim bir arkadaşımdı. Ben ta askerden önce Edirne'de bulunurken o ve Salih Özcan Bey, Tekirdağ'da yedek subay olarak askerlik yapıyorlardı. Bir gün beraberce gelip beni ziyaret etmişlerdi. Kendisiyle o gün tanışmış, dost olmuş ve bir daha da irtibatımızı hiç kesmemiştik. Ben İzmir'e geldiğimde o da İzmir'deydi. Karşıyaka'da vaizlik yapıyordu. Daha sonra da Karşıyaka'ya müftü olmuştu. Çok iyi bir dostluğumuz vardı. O evlenmişti. Bazen evine gidip-gelirdim. O da bana sık sık uğrardı. Hele İzmir'deki ilk günlerimde çok yardımını görmüştüm. Adeta bir mihmandar gibi önüme düşmüş, her gideceğim yere beni o götürmüştü...
Onun birdenbire felç olması beni iyice sarstı. Böyle hadiseler insanda şok tesiri yapar ve şuuraltına yerleşir. Nitekim daha sonra bir kardiyolog kalbimden dolayı beni muayene ederken; 'Yakınlarınızdan birisi yakında felç oldu mu?' dedi. Doktorun psikanaliz yanı da iyiymiş. Ben de 'oldu' demiştim. 'Sizde kalp yok' dedi. Oysa ki, kalpten dolayı gelmiş ve onun için randevu almıştık. -Allah rahmet etsin- randevuyu Eymen Topbaş Bey almıştı. Evet, işte yola çıkacağım güne kadar bunlar olmuştu. Ve biz Ayrancılar'ı geçmiştik ki, kalbim sıkıştırdı. Zaten bunalıyordum. Biraz yürüyelim dedim. Galiba müsaade etmediler. Daha önce birisinden duymuştum, sırtüstü yatıp ayakları yüksekçe bir yere koymanın kalbe faydası olduğunu. Bu mülahaza ile bir parka gidip oradaki banklardan birine uzandım ve ayağımı denilen şekilde bir bankın üzerine koydum. Yanımda Köse Mahmud ve Pekmezci Beyler vardı. Biz bir-iki araba beraberdik. Diğer arkadaşlar şehirlerarası otobüslerle gitmişlerdi. Ve o gidiş işte böyle hadiseli olmuştu. Biraz daha yola devam ettim. Baktım yine sıkışıyorum, 'Artık gelemeyeceğim' dedim. Aydın'da bir eve gidip geceyi orda geçirdik. Sabah namazına kadar istirahat ettim. Sabah namazını kıldıktan sonra geriye dönmeye karar verdik. Adeta İzmir tarafına dönünce kendimi iyi hissediyor, tekrar geriye dönünce de fenalaşıyordum. Teşe'üm doğru değil ama ben şahsen öyle yorumladım; ne bileyim ufkumuz kapalı. 'Demek ki, oraya gitmem istenmiyor.' dedim ve İzmir'e döndüm. Sonra öğrenildi ki, yolda arabaları aramışlar. Muharrem ve Nur Sungur için biraz sıkıntı vermişler. Bülent Ecevit Bey'in orada o gün mitingi varmış. Giden herkesi aramışlar. Tabii bizim orada bulunmamız, yanlış yorumlanabilir, hatta provoke edilebilir ve işi ağırlaştırabilirdi. Hayırlısı öyleymiş; biz o gün Antalya'ya gidememiştik.”
Teröre Karşı İşbirliği Çağrısı (5 Ocak 1980)
AP genel başkanı Süleyman Demirel, CHP genel başkanı Bülent Ecevit'in teröre karşı işbirliği önerisini reddetti. Bu arada iyice gerilen ülkede partiler bir isim üzerinde uzlaşamadığı için 23 Mart 1980’de yapılan turlarda Cumhurbaşkanı seçilemedi. Meclisin, sokaklara ve üniversite koridorlarına yansıması bir başka oluyordu tabii.
Fethullah Gülen Hocaefendi’ye göre Türkiye’nin sorunu, gençlerin “inançsızlık” boşluğuna düşmüş olmasıydı. Nitekim ihtilalden birkaç ay önce 25 Mayıs 1980 günü Denizli’de verdiği vaazda şunları söylemişti:
“Kendi evlatlarınızın okuduğu okullarda siz var mısınız? Okullarınızda okuyan talebelerinizin kafasında sizin dünyanız, bu milletin dünyası, bu milletin mazisi ve geçmişi, Fatih’ler, Yavuz’lar, Kanuni’ler var mı? Senin neslinin kalbinde cami aşkı ve neşesi var mı?.. Değilse şayet, öyle korkunç bir vebal altındasınız ki yeminle söylüyorum, hayatınızın sonuna kadar Kâbe’nin etrafında dönüp dursanız sorumluluktan kurtulamazsınız.”
Binlerce gencin hayatını kaybettiği 12 Eylül öncesindeki toplumdaki kamplaşmalara ve bütün bu olumsuz şartlara rağmen Hocaefendi, ümidini daima muhafaza ediyor ve 10 Ağustos 1980 tarihinde Bursa’da verdiği vaazda şöyle diyordu: “Aziz Müslüman, muhteşem şafak çoktan açmıştır. O şafağın horozları çoktan ötmeye başlamıştır. Filizler çoktan çıkmıştır…”
Hocaefendi’ye göre çok sert bir şekilde ayak sesleri duyulan bu kaosa karşı yeni nesillere aşılanması gereken en önemli şey Peygamber sevgisiydi. O gençlik, Peygamber Efendimiz’in (sav) çizdiği doğrultuda bir hayat sürmeliydi. “İçinizde birlik meydana getirmek için cesetlerinize Hazreti Muhammed’i can yapacaksınız.” diyordu. Bağnazlığın ortadan kalktığı, kardeşlik ruhunun egemen olduğu, tıpkı cennetteki gibi bütün insanların aynı iklimi paylaştığı bir Türkiye ancak böyle ortaya çıkabilirdi. Ve Hocaefendi, kendisini dinleyenlere ağlayarak şu çağrıyı yapmıştı: “Eğer ben o günleri göremezsem bu camilerin kubbeleri altında toplandığınız zaman bu sesimi kulaklarınızda canlandırın.”
Yine Bir İhtalin Ayak Sesleri…
Türkiye’de tırmanan anarşinin ülkeyi bir ihtilale doğru götürdüğünü fark eden Hocaefendi, 5 Eylül’de 1980’de Bornova’da son vaazına çıktı ve buradaki vaazlarını bitirdi. Bu son vaazın konusu ahlaktı. Hocaefendi, insan fıtratının negatif tarafları olan kibir ve ucub üzerinde durdu.
Vaazdan sonra Hocaefendi ve Özal camide görüştüler. Özal, “Türkiye’nin durumunu iyi görmüyorum. Türkiye çok kötüye gidiyor” dedi. Hocaefendi ise, Ege Bölgesi’nde filizlendikten sonra bütün Türkiye’ye yayılmakta olan eğitim kurumlarının gelecek kuşakları yeni bir anarşi dalgasından kurtaracağını düşünüyordu. Özal’a, “Türkiye’de şu anda anarşi var, kargaşa var, ama yine de gelişmelerin genel olarak iyi olacağı kanaatindeyim” karşılığını verdi.
Ümitsizlik ve Bedbinlik
Hocaefendi’ye göre, İkinci Dünya Savaşı’nın yıkılmış Fransası’nda ortaya çıkan bir akım olan varoluşçu yazarların kitapları, Türkiye’de bir dönem boşluğa düşen gençliğin kafasının bulanmasında etkili olmuştu. Bunu, “Varoluşçuluğu sıksanız, içinden inançsızlık damlayacaktır” sözleriyle anlatıyordu. Sartre’da da, Marcus’de de, Camus’de de aynı boşluk vardı. Ümitsizlik ve bedbinlik, yüzyılımızda en görkemli ifadesini varoluşçularda bulmuştu. Onlar için hayat anlamsız bir süreç, varlık anlamsız bir boşluk, intihar bir değer, ölüm tek ve kaçınılmaz gerçekti. Çünkü birey, korkunç savaşların enkazı altında kalmıştı.
O yüzden vaazlarında Allah’ın varlığını anlatırken, bu konuları da sık sık işliyordu.
Hocaefendi, bu yazarların bazı görüşlerine yönelik eleştirilerini, Sızıntı dergisine yazdığı başyazılarda da sürdürdü. Örneğin bazı yazılarına Sartre’dan pasajlar alarak, bunlara cevap verdi. Çünkü dini tamamen sosyal hayattan dışlayan bu felsefenin Türk aydınları üzerinde büyük etkisi olmuştu.
Hocaefendi, Fransa’da ortaya çıkan ve Türk aydınları üzerinde büyük etki yapan bu akımla eşzamanlı olarak Batı dünyasında yaşanan manevi değerlere dönüşe de işaret ediyordu. “Batı’da dine dönüş, Rusya’da komünizmin çözülmesinden önce başladı” diyen Hocaefendi, buna Amerikalı psikiyatr Henry Link’in İkinci Dünya Savaşı’ndan önce 1936’da yazdığı ve satış rekorları kıran Dine Dönüş kitabını örnek gösteriyordu. Link, bu kitabında insanlara kiliseye gitmelerini, maneviyatla ilgilenmelerini tavsiye ediyordu.
Batı dünyasında genel olarak manevi değerlere dönüş yaşanırken, ne var ki Türk aydınları Fransa’da ortaya çıkmış akımın etkisinde kaldı. Dini dışlayan bu akım Türkiye’de özellikle aydınlar ve üniversite gençliği üzerinde etkili olmuştu. Jean Paul Sartre’ın kitaplarını okuyan gençler, “Allah’ı kim yarattı?” sorusunu ortaya atıyorlardı.
Örneğin Cezayir doğumlu “varoluşçu” Fransız yazar Albert Camus’nün 1947’de yayımlanan Veba adlı romanındaki anlatımlar, dinin gerekliliğinin sorgulanmasına yol açıyordu. Cezayir’deki bir veba salgınını konu alan romanın iki kahramanı, vebaya karşı savaş açan dürüst Doktor Bernard ile Rahip Paneloux’tu. Rahip bir vaazında, İncil’in Göç bölümünde anlatılan Mısır’daki vebayı hatırlayıp şöyle diyordu:
‘Allah, Firavun gibi kibirlilere veba felaketiyle diz çöktürdü. Şimdi biz felaketin içindeyiz ve bunu hak ettik. Allah’ın ışığından mahrum bir halde vebanın cehenneminde uzun süre kalacağız.’
Rahibin mesajı şuydu: “Çıkış yolu, Allah’a yönelmektir. Onun bağışlamasıyla bu felaket bitecektir.” Ancak, bir süre sonra rahip ve doktor, vebaya yakalanan bir çocuğun acılar içinde gerçekleşen ölümüne birlikte tanıklık ediyorlar ve bu olayın etkisiyle rahip de doktorun çizgisine geliyordu. En sonunda rahip de vebadan ölüyordu.
Oysa Hocaefendi’ye göre, dünyanın karşı karşıya olduğu asıl veba inançsızlıktı. Evet, inançsızlık veba gibi bir tehlikeli hastalıktı ve insanlığın karşı karşıya bulunduğu problemlerin başında geliyordu. Celal Nuri, Tevfik Fikret, Beşir Fuad gibi Türk aydınlarının ilerleyen yaşlarda sürüklendikleri şey inançsızlık buhranıydı. Hocaefendi, “O dönemde aydınlar arasında bir kriz yaşanmış. Benim gençliğime kadar geldi bu” diyordu. Bu kriz inançsızlıktı ve toplumu ümitsizliğe, isyana itiyordu.
Hocaefendi, 1979’da Profesör İbrahim Canan’ın Sulh Çizgisi isimli kitabına bir önsöz yazarken adeta ihtilali hissetmişti. Türk toplumunda bir “değerler anarşisi” bulunduğunu, dini dışlayan bir hayat felsefesiyle Türkiye’nin, “bin bir curcunanın sürdüğü perişan bir vatan” haline geldiğini vurguluyordu. Sosyoloji ve antropoloji uzmanları “Tarihin hiçbir devrinde, yeryüzünün hiçbir noktasında şimdiye kadar dinsiz bir topluma rastlanmamıştır” gerçeğini tespit etmişken, Türkiye’de bazı aydınlar hâlâ vatan denince “Turancılık”, millet denince “faşistlik”, din denince “gericilik ve irtica” düşüncesine kapılıyordu. Bu, Türk aydınının büyük çelişkisiydi. Çünkü Türk aydını 200 yıldır bir yandan Yahya Kemal’in “Mehlika Sultan’a şık Yedi Genç” şiirindeki sevdalılar gibi Batı’nın peşinden koşarken, diğer yandan bütün güçleriyle aynı Batı’ya “emperyalist” ve “kapitalist” diyerek “onikisinden” kurşun yağdırmaya başlamıştı. “Mehlika Sultan’a şık Yedi Genç” şiirinde anlatılan şey, Tanzimat’tan itibaren kendi değerlerinden kopan bu neslin hikâyesiydi. Bu yüzden Türk toplumu, manevi açıdan oldukça fakir, fikir yapısıyla olabildiğine sığ, lider ve aydınları itibariyle sahipsiz ve acınacak haldeydi.
Türkiye İçin Büyük Bir Ümit Işığı
İhtilalden kısa bir süre önce disk kaymasından yatağa düşen Hocaefendi, 20 gün kadar yattı. Ayağını bile kımıldatamıyordu. İhtilalden az önce enteresan bir şey oldu. Hocaefendi ve arkadaşları bir binanın teras katında bir ramazan gecesi oturuyorlardı. Gökyüzü pırıl pırıldı. Ay, âdeta Türk bayrağındaki şeklini almıştı. Yıldız gelip ayın önünde tıpkı Türk bayrağındaki gibi durmuştu. Ay ve yıldız ne zaman bu şekle bürünse Türk dünyası için ikbal dönemi başlıyordu. Gökyüzündeki bu manzara, ihtilal karanlığına sürüklenen Türkiye için büyük bir ümit ışığıydı.
Hocaefendi’ye göre 12 Eylül, insanın kulak zarını yırtarcasına “geliyorum” diyordu. İhtilalden bir gün önce, 11 Eylül 1980 günü Hocaefendi’nin iki doçent arkadaşı İzmir’de yanındaydılar. Bunlar Suat Yıldırım ve İbrahim Erkul’du. O gün Ankara’dan ziyaretine gelen iki arkadaşı Hocaefendi’ye ihtilal söylentileri olduğunu haber verdiler. Hocaefendi, ihtilalin o gece olacağını düşündü, çünkü ihtilalcilerin önceki hareketlerde olduğu gibi cuma akşamını seçmeleri kuvvetle muhtemeldi.
Devam Edecek…
[Tarık Burak] 26.9.2019 [Samanyolu Haber]
Maarif vakfına var, okullara yok! [İlker Doğan]
Hizmet Hareketi’ne ait yurt dışındaki okulları gasp etmek için kurulan Maarif Vakfına kendi bütçesinden milyonlarca lira aktaran Milli Eğitim Bakanlığı, konu Türkiye’deki okullar olunca para bulamıyor. İstanbul’da okulların çoğunda temizlik görevlisi yok. Okul müdürlerinin öğretmenlerin kullanması için talep ettiği masa ve sandalyeler bile ‘ödenek olmadığı’ gerekçesiyle alınmıyor. Velilere, ‘sakın okullara para vermeyin’ diyen MEB görevlileri, okul müdürlerine ise ‘Ödenek yok, velileri incitmeden paralarını alın’ talimatı veriyor. MEB yöneticileri tam anlamıyla tiyatro oynuyor!
AKP rejimi iktidarda olduğu 17 yılda eğitim sistemini tam anlamıyla yerle bir etti. Sorunlar azalmadığı gibi daha da ağırlaştı… Eğitimde fırsat eşitliği sağlanamadı. Kırsal kesimle şehirler arasındaki fark daha da açılıyor. Atanamayan öğretmenlerin sayısı 455 bine çıktı. AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında bu sayı 125 bin civarındıydı. 2019 YKS’de 15 bin öğrenci ‘sıfır’ çekti, 2.4 milyon adaydan yaklaşık 629 bini ilk oturumda elendi! Bugün Türkiye’deki ortaokullarda yazı yazmasını bilmeyen öğrenciler var!Sistem bugüne kadar tam 15 kez değişti. AKP iktidarında hiç bir öğrenci okula başladığı sistemle mezun olamadı!
TAŞIMALI SİSTEME 2,5 MİLYAR TL
MEB’in, taşımalı eğitimdeki ısrarı Sayıştay’ın denetimlerine takıldı. Birgün Gazetesi’nde yayınlanan Sayıştay’ın, ‘MEB 2018 Yılı Denetim Raporu’na göre, mevcut pansiyonların doluluk oranlarının düşük olmasına karşın taşımalı eğitim kapsamına alınan öğrenci sayısı katlanarak arttı. Bakanlığın hesaplarını inceleyen Sayıştay denetçileri, 2013 yılında 825 bin 90 olan taşımalı eğitim kapsamındaki öğrenci sayısının 2018 yılında 1 milyon 338 bin 672’ye yükseldiğini belirtti. Taşımalı eğitim için MEB’in kasasından çıkan tutar da 2013 yılından 2018 yılına kadar iki buçuk kat arttı. Rapora göre, Bakanlık 2018 yılında taşımalı eğitim için 2.5 milyar TL harcadı.
MAARİF VAKFINA 498 MİLYON TL AKTARILMIŞ
AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın talimatı ile Hizmet Hareketi’ne ait yurt dışındaki okulları gasp etmek için MEB’in bütçesinden kurulan Maarif Vakfı’na aktarılan para da Sayıştay’ın incelemelerine takıldı. Raporda, söz konusu vakfa Bakanlık bütçesinden 2016, 2017 ve 2018 yıllarında toplam 498 milyon TL’nin denetimsiz olarak aktarıldığını belirtildi.
OKULLARA FARKLI, VELİLERE FARKLI!
Konu Hizmet Hareketi’nin yurt dışındaki okullarının gasp edilmesi olduğunda kesenin ağzını açan MEB, Türkiye’deki devlet okullarına ise para bulamıyor! Okulların çoğunun hizmetli kadrosu boş. Okullar okul aile birlikleri adı altında kurdukları derneklerle temizlikçi ve diğer giderlerini karşılamaya çalışıyor.
BİZE GELİNCE ÖDENEK YOK!
İstanbul’da görevli bir okul müdürü yaşadıklarını Tr724’e şöyle anlattı; “Yıllardır tek kuruş yardım almadık. Öğretmenlerimizin masa, sandalye ve dolap ihtiyaçlarını bile ‘bütçe yok, ödenek yok’ diyerek karşılamıyorlar. Bizim okulumuzun hizmetli kontenjanı 12. Ancak 1 hizmetli bile atanmadı. Kendimiz bulduk, okul aile birliği derneği üzerinden maaşını ödüyoruz. Temizlik malzemesi bile gelmiyor. Onu da kendimiz alıyoruz.”
VELİLERE BAŞKA, BİZE BAŞKA KONUŞUYORLAR
Türkiye’de her yıl tekrarlanan ‘zorunlu bağış’ sıkıntısı bu yıl da yaşandı. Devlete vergisini ödeyen insanlar çocuklarını devlet okuluna kaydettirmek için ‘para’ vermek zorunda kaldı. Okul müdürü bu konuda da çok dertli: “Kamuoyuna ‘para vermeyin’ diyorlar, bizimle yaptıkları toplantılarda ‘velileri incitmeden para toplayın. Bizden ödenek beklemeyin’ diyorlar. Velilerden para toplamazsa okulun temizlik malzemelerini nasıl alacağız? 2 yıldır yöneticiyim. Daha bir kuruş para gelmedi MEB’ten… Ne yapacağımızı şaşırdık!”
[İlker Doğan] 26.9.2019 [TR724]
AKP rejimi iktidarda olduğu 17 yılda eğitim sistemini tam anlamıyla yerle bir etti. Sorunlar azalmadığı gibi daha da ağırlaştı… Eğitimde fırsat eşitliği sağlanamadı. Kırsal kesimle şehirler arasındaki fark daha da açılıyor. Atanamayan öğretmenlerin sayısı 455 bine çıktı. AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında bu sayı 125 bin civarındıydı. 2019 YKS’de 15 bin öğrenci ‘sıfır’ çekti, 2.4 milyon adaydan yaklaşık 629 bini ilk oturumda elendi! Bugün Türkiye’deki ortaokullarda yazı yazmasını bilmeyen öğrenciler var!Sistem bugüne kadar tam 15 kez değişti. AKP iktidarında hiç bir öğrenci okula başladığı sistemle mezun olamadı!
TAŞIMALI SİSTEME 2,5 MİLYAR TL
MEB’in, taşımalı eğitimdeki ısrarı Sayıştay’ın denetimlerine takıldı. Birgün Gazetesi’nde yayınlanan Sayıştay’ın, ‘MEB 2018 Yılı Denetim Raporu’na göre, mevcut pansiyonların doluluk oranlarının düşük olmasına karşın taşımalı eğitim kapsamına alınan öğrenci sayısı katlanarak arttı. Bakanlığın hesaplarını inceleyen Sayıştay denetçileri, 2013 yılında 825 bin 90 olan taşımalı eğitim kapsamındaki öğrenci sayısının 2018 yılında 1 milyon 338 bin 672’ye yükseldiğini belirtti. Taşımalı eğitim için MEB’in kasasından çıkan tutar da 2013 yılından 2018 yılına kadar iki buçuk kat arttı. Rapora göre, Bakanlık 2018 yılında taşımalı eğitim için 2.5 milyar TL harcadı.
MAARİF VAKFINA 498 MİLYON TL AKTARILMIŞ
AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın talimatı ile Hizmet Hareketi’ne ait yurt dışındaki okulları gasp etmek için MEB’in bütçesinden kurulan Maarif Vakfı’na aktarılan para da Sayıştay’ın incelemelerine takıldı. Raporda, söz konusu vakfa Bakanlık bütçesinden 2016, 2017 ve 2018 yıllarında toplam 498 milyon TL’nin denetimsiz olarak aktarıldığını belirtildi.
OKULLARA FARKLI, VELİLERE FARKLI!
Konu Hizmet Hareketi’nin yurt dışındaki okullarının gasp edilmesi olduğunda kesenin ağzını açan MEB, Türkiye’deki devlet okullarına ise para bulamıyor! Okulların çoğunun hizmetli kadrosu boş. Okullar okul aile birlikleri adı altında kurdukları derneklerle temizlikçi ve diğer giderlerini karşılamaya çalışıyor.
BİZE GELİNCE ÖDENEK YOK!
İstanbul’da görevli bir okul müdürü yaşadıklarını Tr724’e şöyle anlattı; “Yıllardır tek kuruş yardım almadık. Öğretmenlerimizin masa, sandalye ve dolap ihtiyaçlarını bile ‘bütçe yok, ödenek yok’ diyerek karşılamıyorlar. Bizim okulumuzun hizmetli kontenjanı 12. Ancak 1 hizmetli bile atanmadı. Kendimiz bulduk, okul aile birliği derneği üzerinden maaşını ödüyoruz. Temizlik malzemesi bile gelmiyor. Onu da kendimiz alıyoruz.”
VELİLERE BAŞKA, BİZE BAŞKA KONUŞUYORLAR
Türkiye’de her yıl tekrarlanan ‘zorunlu bağış’ sıkıntısı bu yıl da yaşandı. Devlete vergisini ödeyen insanlar çocuklarını devlet okuluna kaydettirmek için ‘para’ vermek zorunda kaldı. Okul müdürü bu konuda da çok dertli: “Kamuoyuna ‘para vermeyin’ diyorlar, bizimle yaptıkları toplantılarda ‘velileri incitmeden para toplayın. Bizden ödenek beklemeyin’ diyorlar. Velilerden para toplamazsa okulun temizlik malzemelerini nasıl alacağız? 2 yıldır yöneticiyim. Daha bir kuruş para gelmedi MEB’ten… Ne yapacağımızı şaşırdık!”
[İlker Doğan] 26.9.2019 [TR724]
Zirvenin beklenmedik sahipleri! [Hasan Cücük]
Almanya’da Bayern Münih’in, İtalya’da Juventus’un, İspanya’da Barcelona veya Real Madrid’in şampiyon olmadığı son sezonu hatırlamak için biraz gerilere gitmek gerekiyor. 2019-20 futbol sezonunun henüz başındayız. Ancak Süper Lig dahil olarak Avrupa’nın büyük liglerinin liderlik koltuklarında sürpriz takımlar oturuyor. Henüz sezonun başı ama bakarsınız kurulu düzene başkaldıran beklenmedik bir takım şampiyon olur. Tıpkı 2015’te Premier Lig’de Leicester City veya 2010’da Bursaspor’un şampiyon olduğu gibi.
Geçen sezonu topladığı 44 puanla 9. sırada bitiren Alanyaspor bu sezona müthiş başladı. Beşiktaş ve Trabzonspor’un peş peşe puanlar kaybettiği, Galatasaray’ın deplasman fobisinin devam ettiği sezonda Alanyaspor, sezona 4 büyükler arasında en iyi başlangıç yapan Fenerbahçe’yi yenerek başarısının tesadüfi olmadığını ortaya koydu. Erol Bulut’un öğrencileri 5 maç sonunda topladığı 13 puanla liderlik koltuğunda iki haftadır oturuyor. Bu haftayı yenilgiyle kapatsa bile averajla koltuğunda oturmaya devam edecek. Geçen sezon 34 maçta 44 puan toplayan Alanyaspor, bu hafta 5 maç sonunda 13 puana ulaştı. Alanyaspor, geride kalan 5 haftada diğer 17 takım yenilgiyle tanışırken namağlup tek takım olma özelliğinide elinde bulunduruyor. Sezonun henüz başı olduğunu bir kez daha hatırlatıp, notumuzu düşelim; Alanyaspor bu hızla giderse ‘peri masalı’nın kahramanı olur.
Bundesliga’yı nasıl bilirsiniz? sorusuna ‘Bayern Münih’ten ibaret biliriz’ cevabını rahatlıkla verebiliriz. Cevapta abartı yok. Zira son 7 yılda şampiyonun adı hep Bayern Münih oldu. Bundesliga’nın 61 yıllık tarihinde Bayern Münih 28 kez şampiyonluk yaşadı. Diğer takımların şampiyonluktan ziyade ikincilik mücadelesi verdiği Bundesliga’da bu sezon liderlik koltuğunda sürpriz var. Bu sürprizin adı RB Leipzig. Hoffenheim’de gösterdiği performansla dikkatli üzerine çeken henüz 32 yaşındaki Julian Nagelsmann’i sezon başında geldiği RB Leipzig ile sıradışı sonuçlar almaya devam ediyor. Julian Nagelsmann’ın öğrencileri 5 maçta 13 puan toplayıp liderlik koltuğuna kuruldu. Kalesinde gördüğü 3 golle Bundesliga’da en az gol yiyen takım olan RB Leipzig’in takipçileri ise bildik isimler; Bayern Münih ve Dortmund. Bayern 11, Borussia Dortmund ise 10 puan topladı. Bayern Münih’i şampiyonluk koltuğundan edecek tek takım olarak Borussia Dortmund öne çıkıyordu. Bu sezon RB Leipzig’de yarışta olursa Bayern’in işi biraz zor olacak.
Bundesliga için yaptığımız benzetmenin aynısını Serie A içinde yapmak mümkün. Bundesliga nasıl Bayern Münih’ten ibaret ise, Serie A da Juventus demek. Son 8 yılda şampiyonluğun adresi olan Juventus’un bu yıl iki güçlü rakip var. Biri Carlo Ancelotti diğeri Antonio Conte. İtalya’nın son dönemde yetiştirdiği en başarılı teknik adamlar olan Conte İnter’le, Ancelotti ise Napoli ile Juventus’un rakibi oldu. Serie A’da ilk 4 hafta sonunda İnter yoluna kayıpsız devam etti. 12 puana ulaşan İnter, 2010’dan sonra kayıplara karıştığı Serie A’da uzun bir aradan sonra şampiyonluk yarışında ben de varım dedi. Keza Napoli’de Ancelotti ile son yıllarda devam eden çıkışını şampiyonlukla süslemek istiyor. Sezon sonunda İnter veya Napoli şampiyon olursa Serie A’da bir devrin sonu gelmiş olacak.
La Liga’da şampiyonluğun adresi uzun yıllardır Barcelona veya Real Madrid oluyor. Araya 2014’te bir kez Atletico Madrid girdi. Bu sezona Barcelona ve Real Madrid sancılı başladı. Son iki yılın şampiyonu Barcelona deplasmanlarda peş peşe puanlar kaybetti. Real Madrid ise Barcelona’ya göre daha iyi bir görüntü çizdi. La Liga’nın zirvesinde ise Granada ve Athletic Bilbao bulunuyor. Granada maç fazlasıyla lider. Asıl çıkışı yapan Athletic Bilbao oldu. Sadece İspanya’nın Bask bölgesinden oyuncuları kadrosunda bulunduran Ahtletic Bilbao geride kalan 5 haftada sadece 1 gol yeme başarısı göstererek savunması ile dikkatleri üzerine çekti.
Portekiz Liga NOS’a bu sezon yükselen Famalicao liderlik koltuğuna oturarak Avrupa liglerinde en büyük sürprizi yaptı. Portekiz denince akıllara ilk sırada gelen FC Porto, Benfica ve Sporting Lizbon’u geride bırakan Famalicao, 16 puan ile zirvede yer alıyor. Ligin yeni ekibi Famalicao, 6 haftada 13 gol atarken kalesinde ise 6 gol gördü. Famalicao, ligde Boavista ile beraber namağlup olan iki takımdan birisi olma özelliğini de taşıyor. Şampiyonluğun doğal adaylarından Benfica ve Porto 15 puanla 2 ve 3’üncü sırayı paylaşırken, Sporting Lizbon 8 puanla 8’inci sırada yer alıyor.
İngiltere Premier Lig’de ilk 6 hafta sonunda yarışın geçen yıl olduğu gibi Manchester City ile Liverpool arasında geçeceği şimdiden belli oldu. City’nin kaybettiği puanlar sürpriz olurken, Liverpool bir kasırga gibi esmeye devam ediyor. 29 yıldır şampiyonluğa hasret Liverpool’da tek hedef Premier Lig şampiyonluğu. Geçen yıl Şampiyonlar Ligi’ni kazanan Liverpool, Jürgen Klopp yönetiminde yılların hasretini dindirmek istiyor. Lige 6’da 6 yaparak 18 puan ile müthiş bir başlangıç yapan Kırmızılar, en yakın rakibi Manchester City ile arasındaki puan farkını şimdiden 5’e çıkarmış durumda. Geçen sezon 97 puan toplayan Liverpool, City’nin 98 puan toplamasıyla dramatik bir sezon finaline imza atmıştı.
[Hasan Cücük] 26.9.2019 [TR724]
Geçen sezonu topladığı 44 puanla 9. sırada bitiren Alanyaspor bu sezona müthiş başladı. Beşiktaş ve Trabzonspor’un peş peşe puanlar kaybettiği, Galatasaray’ın deplasman fobisinin devam ettiği sezonda Alanyaspor, sezona 4 büyükler arasında en iyi başlangıç yapan Fenerbahçe’yi yenerek başarısının tesadüfi olmadığını ortaya koydu. Erol Bulut’un öğrencileri 5 maç sonunda topladığı 13 puanla liderlik koltuğunda iki haftadır oturuyor. Bu haftayı yenilgiyle kapatsa bile averajla koltuğunda oturmaya devam edecek. Geçen sezon 34 maçta 44 puan toplayan Alanyaspor, bu hafta 5 maç sonunda 13 puana ulaştı. Alanyaspor, geride kalan 5 haftada diğer 17 takım yenilgiyle tanışırken namağlup tek takım olma özelliğinide elinde bulunduruyor. Sezonun henüz başı olduğunu bir kez daha hatırlatıp, notumuzu düşelim; Alanyaspor bu hızla giderse ‘peri masalı’nın kahramanı olur.
Bundesliga’yı nasıl bilirsiniz? sorusuna ‘Bayern Münih’ten ibaret biliriz’ cevabını rahatlıkla verebiliriz. Cevapta abartı yok. Zira son 7 yılda şampiyonun adı hep Bayern Münih oldu. Bundesliga’nın 61 yıllık tarihinde Bayern Münih 28 kez şampiyonluk yaşadı. Diğer takımların şampiyonluktan ziyade ikincilik mücadelesi verdiği Bundesliga’da bu sezon liderlik koltuğunda sürpriz var. Bu sürprizin adı RB Leipzig. Hoffenheim’de gösterdiği performansla dikkatli üzerine çeken henüz 32 yaşındaki Julian Nagelsmann’i sezon başında geldiği RB Leipzig ile sıradışı sonuçlar almaya devam ediyor. Julian Nagelsmann’ın öğrencileri 5 maçta 13 puan toplayıp liderlik koltuğuna kuruldu. Kalesinde gördüğü 3 golle Bundesliga’da en az gol yiyen takım olan RB Leipzig’in takipçileri ise bildik isimler; Bayern Münih ve Dortmund. Bayern 11, Borussia Dortmund ise 10 puan topladı. Bayern Münih’i şampiyonluk koltuğundan edecek tek takım olarak Borussia Dortmund öne çıkıyordu. Bu sezon RB Leipzig’de yarışta olursa Bayern’in işi biraz zor olacak.
Bundesliga için yaptığımız benzetmenin aynısını Serie A içinde yapmak mümkün. Bundesliga nasıl Bayern Münih’ten ibaret ise, Serie A da Juventus demek. Son 8 yılda şampiyonluğun adresi olan Juventus’un bu yıl iki güçlü rakip var. Biri Carlo Ancelotti diğeri Antonio Conte. İtalya’nın son dönemde yetiştirdiği en başarılı teknik adamlar olan Conte İnter’le, Ancelotti ise Napoli ile Juventus’un rakibi oldu. Serie A’da ilk 4 hafta sonunda İnter yoluna kayıpsız devam etti. 12 puana ulaşan İnter, 2010’dan sonra kayıplara karıştığı Serie A’da uzun bir aradan sonra şampiyonluk yarışında ben de varım dedi. Keza Napoli’de Ancelotti ile son yıllarda devam eden çıkışını şampiyonlukla süslemek istiyor. Sezon sonunda İnter veya Napoli şampiyon olursa Serie A’da bir devrin sonu gelmiş olacak.
La Liga’da şampiyonluğun adresi uzun yıllardır Barcelona veya Real Madrid oluyor. Araya 2014’te bir kez Atletico Madrid girdi. Bu sezona Barcelona ve Real Madrid sancılı başladı. Son iki yılın şampiyonu Barcelona deplasmanlarda peş peşe puanlar kaybetti. Real Madrid ise Barcelona’ya göre daha iyi bir görüntü çizdi. La Liga’nın zirvesinde ise Granada ve Athletic Bilbao bulunuyor. Granada maç fazlasıyla lider. Asıl çıkışı yapan Athletic Bilbao oldu. Sadece İspanya’nın Bask bölgesinden oyuncuları kadrosunda bulunduran Ahtletic Bilbao geride kalan 5 haftada sadece 1 gol yeme başarısı göstererek savunması ile dikkatleri üzerine çekti.
Portekiz Liga NOS’a bu sezon yükselen Famalicao liderlik koltuğuna oturarak Avrupa liglerinde en büyük sürprizi yaptı. Portekiz denince akıllara ilk sırada gelen FC Porto, Benfica ve Sporting Lizbon’u geride bırakan Famalicao, 16 puan ile zirvede yer alıyor. Ligin yeni ekibi Famalicao, 6 haftada 13 gol atarken kalesinde ise 6 gol gördü. Famalicao, ligde Boavista ile beraber namağlup olan iki takımdan birisi olma özelliğini de taşıyor. Şampiyonluğun doğal adaylarından Benfica ve Porto 15 puanla 2 ve 3’üncü sırayı paylaşırken, Sporting Lizbon 8 puanla 8’inci sırada yer alıyor.
İngiltere Premier Lig’de ilk 6 hafta sonunda yarışın geçen yıl olduğu gibi Manchester City ile Liverpool arasında geçeceği şimdiden belli oldu. City’nin kaybettiği puanlar sürpriz olurken, Liverpool bir kasırga gibi esmeye devam ediyor. 29 yıldır şampiyonluğa hasret Liverpool’da tek hedef Premier Lig şampiyonluğu. Geçen yıl Şampiyonlar Ligi’ni kazanan Liverpool, Jürgen Klopp yönetiminde yılların hasretini dindirmek istiyor. Lige 6’da 6 yaparak 18 puan ile müthiş bir başlangıç yapan Kırmızılar, en yakın rakibi Manchester City ile arasındaki puan farkını şimdiden 5’e çıkarmış durumda. Geçen sezon 97 puan toplayan Liverpool, City’nin 98 puan toplamasıyla dramatik bir sezon finaline imza atmıştı.
[Hasan Cücük] 26.9.2019 [TR724]
Bir Eylül Mersiyesi [M.Nedim Hazar]
Bitiyordu Eylül ve biz biliyorduk ki, Ekim ağlaktı birçok aydan daha fazla. Eylül sıkıntılıydı hep, biriktirirdi hüznü içinde ve bir türlü boşalamazdı ki bu yüzden bizleri kederden kedere vururdu günler boyu. Bir yağsa, rahatlayacaktı Eylül ama bulutlar dillerini çözdüğünde Eylül gitmiş oluyordu ne yazık ki!
Ekim yağmurlarla gelirdi hep… Yağmur ekerdi bulutlar toprağa bu günlerde…
Ve garipti insan, ağlayan buluttu ama şiiri yağmura yazıyorduk nedense hep.
Eylüle varmak ve ondan ayrılmak içinde tuhaf bir hüzünden oyuk bırakır insanın. Ve ben her eylülde (çünkü daha iyisini yazamadım henüz) aynı satırları okur okur hüzünlenirim.
Şöyle derim hep:
Mevsim Eylül dedi mi, ayaklanır hislerim…
Serin bir mağara gölgesinde sabır taşı çatlatacak kadar dingin ve sakin damla damla biriken billur pınarlar gibi parıldar derinlerimdeki duygularım. Ve ben her Eylül ayrılıkları hatırlar, tekrar kanarım.
Gerçi ayrılıklar artık eskisi kadar hasar veremiyor bana. Belki bünye alışkanlık yaptı, belki kabullendi asi ruhum.
Asla şikâyetçi de değilim aslında. Çünkü her giden bir boşluk bırakırken ardından, yeni ve -kalışlar kadar olmasa da- güzel hasletlere gebe bırakabiliyor bellekleri.
Sözgelimi hayaller ile sıkı fıkı oluyor sevdalı insan. Ducasse’nin Moldoror’u, Atay’ın Olric’i gibi kendine musahhar bir hizmetkâra dönüşebiliyor hayaller.
Ve bilir misin; hayalin kadar randevusuna sadık kimse yoktur. Ne zaman gözümü kapasam karşımdasın.
Biliyorum en fazla bir ömürlük uzunluğu olacak bu hasretin. Böylesi bir sevdaya, bir ömür, mesafe mi yani?
Sonra… Sonra teselliler anlamsızlaşıyor mesela… ‘Hayat devam ediyor’ sözü de tam olarak doğru değil, hayat hasrete dönüşüyor, bir noktadan sonra.
Şu doğru olabilir belki; sevdayı hayata dönüştürebilirsen devam eder ancak ve o zaman boyu kısa gelir ömrün, ürkütücülüğü kalmaz ölümün. Bir de zorluğu var tabii ayrılığın.
Gidişin bana başka yeni meziyetler kazandırdı. Sözgelimi yine; hayallerden yeni hayatlar inşa edebiliyorum artık. Umudun harcıyla karıyorum hasreti, içine bol miktarda gözyaşı döküyorum, mermer gibi sağlam yeni hayallerim oluyor. Büsbütün kötü değil hani.
Bir duvarını mutlaka eksik bırakıyorum hayallerimin, bir gün döneceksin umuduyla.
Sonra yorgun düşüyor ve ‘bırak’ diyorum, ‘bırak aramıza yalnızlık girsin!’
Ve sen… Benden uzakta, ola ki gezinirken bir yerlerde…
Yorgun bir düş görürsen, bil ki benden düşmüştür.
Eylül geceleri tuhaf oluyor, Eylül sabahları uzak…
Ezanlarla beraber bekliyorum seni, aynı kararlılıkta ve aynı karanlıkta.
Gece ki, en çok hüzün damlatıyor tavan çatlaklarından…
Bir kalemde siliyorum gözyaşlarımı.
Bir kalem de unutturmuyor seni.
Bir şair geliyor sonra başucuma, yastığımın altına iliştiriyor bilmediğim kelimeleri: “Yaşamak… Ne acayip iştir ki… Bu ne mene gidiştir ki…” Fırlıyorum kalk borusunu duymuş siper süvarisi gibi; “He he hey de Tarantababu He he hey, yaşamak ne güzel şey!”
Bölüyor paslı bir bıçak gibi gecelerimi şair…
Yüzeyinde gölgeler besleyen duvarlarda cansız yatıyor elbiselerim.
Gülüşün geliyor yine, eski bir çaydanlığın eğimli burnundan tüten bir süt buğusu gibi kıvrılarak süzülüyor odama…
Bana ‘nasılsın’ diye sorma, ağlıyorum yine!
Karanlıktan korkmuyorsam, hayalinle olduğum içindir.
Gitmen ‘olmaman’ demek değil, kalırken olmayanlara nasıl anlatayım ki bunu?
Zaman çok zalim; haftalar, aylar, yıllar… Sırayla ısırıyorlar… Ne çok zehir varmış saatin akrebinde?
Ayrılık anlaşılır bir şey, mesafelere de… Mesafeyi merhametsiz yapan sevdanın büyüklüğü..
Ne kadar uzaksan o kadar yakınlaşmam lazım kendime, bunu temrin olarak belledim. Bir dua bırak mermer avlusuna güzergâhının, belki bir garip yolcu susuzluğunu giderir!
Acı büyütmüyorsa ruhumuzu anlamı kalır mı yaralarımızın? Ve gerçeğe yaklaştırmıyorsa bizi günahlarımız, neye yarardı ki gözyaşlarımız!
Sonra soğuk terler dökülüyor duvarlardan…
Bir sela sızıyor rüyalarımdan, avuçlarımda ettiğim duaların sızısıyla uyanıyorum.
Bak şiir yazdırdı bana yokluğun, her nakaratı suskunluk.
Böyle sulu sepken ağlamak için, yağmurlar gibi Eylül’ü mü beklemeliydim!
[M.Nedim Hazar] 26.9.2019 [TR724]
Ekim yağmurlarla gelirdi hep… Yağmur ekerdi bulutlar toprağa bu günlerde…
Ve garipti insan, ağlayan buluttu ama şiiri yağmura yazıyorduk nedense hep.
Eylüle varmak ve ondan ayrılmak içinde tuhaf bir hüzünden oyuk bırakır insanın. Ve ben her eylülde (çünkü daha iyisini yazamadım henüz) aynı satırları okur okur hüzünlenirim.
Şöyle derim hep:
Mevsim Eylül dedi mi, ayaklanır hislerim…
Serin bir mağara gölgesinde sabır taşı çatlatacak kadar dingin ve sakin damla damla biriken billur pınarlar gibi parıldar derinlerimdeki duygularım. Ve ben her Eylül ayrılıkları hatırlar, tekrar kanarım.
Gerçi ayrılıklar artık eskisi kadar hasar veremiyor bana. Belki bünye alışkanlık yaptı, belki kabullendi asi ruhum.
Asla şikâyetçi de değilim aslında. Çünkü her giden bir boşluk bırakırken ardından, yeni ve -kalışlar kadar olmasa da- güzel hasletlere gebe bırakabiliyor bellekleri.
Sözgelimi hayaller ile sıkı fıkı oluyor sevdalı insan. Ducasse’nin Moldoror’u, Atay’ın Olric’i gibi kendine musahhar bir hizmetkâra dönüşebiliyor hayaller.
Ve bilir misin; hayalin kadar randevusuna sadık kimse yoktur. Ne zaman gözümü kapasam karşımdasın.
Biliyorum en fazla bir ömürlük uzunluğu olacak bu hasretin. Böylesi bir sevdaya, bir ömür, mesafe mi yani?
Sonra… Sonra teselliler anlamsızlaşıyor mesela… ‘Hayat devam ediyor’ sözü de tam olarak doğru değil, hayat hasrete dönüşüyor, bir noktadan sonra.
Şu doğru olabilir belki; sevdayı hayata dönüştürebilirsen devam eder ancak ve o zaman boyu kısa gelir ömrün, ürkütücülüğü kalmaz ölümün. Bir de zorluğu var tabii ayrılığın.
Gidişin bana başka yeni meziyetler kazandırdı. Sözgelimi yine; hayallerden yeni hayatlar inşa edebiliyorum artık. Umudun harcıyla karıyorum hasreti, içine bol miktarda gözyaşı döküyorum, mermer gibi sağlam yeni hayallerim oluyor. Büsbütün kötü değil hani.
Bir duvarını mutlaka eksik bırakıyorum hayallerimin, bir gün döneceksin umuduyla.
Sonra yorgun düşüyor ve ‘bırak’ diyorum, ‘bırak aramıza yalnızlık girsin!’
Ve sen… Benden uzakta, ola ki gezinirken bir yerlerde…
Yorgun bir düş görürsen, bil ki benden düşmüştür.
Eylül geceleri tuhaf oluyor, Eylül sabahları uzak…
Ezanlarla beraber bekliyorum seni, aynı kararlılıkta ve aynı karanlıkta.
Gece ki, en çok hüzün damlatıyor tavan çatlaklarından…
Bir kalemde siliyorum gözyaşlarımı.
Bir kalem de unutturmuyor seni.
Bir şair geliyor sonra başucuma, yastığımın altına iliştiriyor bilmediğim kelimeleri: “Yaşamak… Ne acayip iştir ki… Bu ne mene gidiştir ki…” Fırlıyorum kalk borusunu duymuş siper süvarisi gibi; “He he hey de Tarantababu He he hey, yaşamak ne güzel şey!”
Bölüyor paslı bir bıçak gibi gecelerimi şair…
Yüzeyinde gölgeler besleyen duvarlarda cansız yatıyor elbiselerim.
Gülüşün geliyor yine, eski bir çaydanlığın eğimli burnundan tüten bir süt buğusu gibi kıvrılarak süzülüyor odama…
Bana ‘nasılsın’ diye sorma, ağlıyorum yine!
Karanlıktan korkmuyorsam, hayalinle olduğum içindir.
Gitmen ‘olmaman’ demek değil, kalırken olmayanlara nasıl anlatayım ki bunu?
Zaman çok zalim; haftalar, aylar, yıllar… Sırayla ısırıyorlar… Ne çok zehir varmış saatin akrebinde?
Ayrılık anlaşılır bir şey, mesafelere de… Mesafeyi merhametsiz yapan sevdanın büyüklüğü..
Ne kadar uzaksan o kadar yakınlaşmam lazım kendime, bunu temrin olarak belledim. Bir dua bırak mermer avlusuna güzergâhının, belki bir garip yolcu susuzluğunu giderir!
Acı büyütmüyorsa ruhumuzu anlamı kalır mı yaralarımızın? Ve gerçeğe yaklaştırmıyorsa bizi günahlarımız, neye yarardı ki gözyaşlarımız!
Sonra soğuk terler dökülüyor duvarlardan…
Bir sela sızıyor rüyalarımdan, avuçlarımda ettiğim duaların sızısıyla uyanıyorum.
Bak şiir yazdırdı bana yokluğun, her nakaratı suskunluk.
Böyle sulu sepken ağlamak için, yağmurlar gibi Eylül’ü mü beklemeliydim!
[M.Nedim Hazar] 26.9.2019 [TR724]
Zan ve dil afeti [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]
Hucurat Suresinde (12): “Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının; çünkü bazı zanlar günahtır. Gizlilikleri araştırmayın, birbirinizin gıybetini yapmayın” deniyor. Hazreti Peygamber: “Zandan kaçınınız, zira zannın çoğu yalandır” (Buhari, Müslim, Tirmizi) buyuruyor. Gıybet şüphe götürmez bir günah ve sosyal hayatı zehirleyen hastalıklardan. Müslim’de geçen bir hadis: “Kişiye her duyduğunu söylemesi yalan/günah olarak yeter” diyor. Buhari’de geçen başka bir hadiste Allah Resulü: “Kim bana, iki çene ve apış arası mevzuunda söz verir, kefil olursa, ben de ona cennet için kefil olurum.” der. Bütün bunlardan anlıyoruz ki gelişigüzel konuşmak, araştırmadan bir haberi yaymak, gıybet etmek, insanları su-i zanna sevkedecek paylaşımlar yapmak ağır vebali olan şeyler. Dini, ahlaki kaynaklardan bir müminin diline mukayyet olması, insanlar hakkında dikkatle konuşması, ifadelerinin hakikate uygun olması gerektiğini anlıyoruz. Gıybet, itham, iftira içeren konuları kasten yaymanın çok daha büyük vebal getireceği izahtan varestedir.
Günümüzde bilgiye ulaşmak ve yaymak bir telefona bakıyor. Ama bilgi kirliliğine maruz kalmak, asılsız haberlerle zihinlerin iğfal edilmesi de çok kolay. İnternet ortamı yararlı bilgiler yanında ithamların, iftiraların, dedikoduların, yalanların aktığı bir mecra. Herhangi bir kişi milyonlara ulaşacak bir yalanı bir kaç dakika içinde elindeki cihazdan yayabiliyor. Eğer dikkatli değilseniz; vicdani-ahlaki kaygılarınız yoksa, bir sürü kirli bilgiye hem maruz kalırsınız, hem de katkıda bulunursunuz.
Sosyal medya icat oldu, gazeteciliğin temel ilkeleri 5N1K (Ne? Nasıl? Neden? Nerede? Ne Zaman?) bozuldu. Dedikodu, asılsız malumat adeta sel olup cep telefonlarımıza ve zihnimize akıyor; bizi meşgul ediyor, zehirliyor. Zira sosyal medya üzerinden zanda bulunmak, gıybet etmek, iftira atmak çok kolay ve maliyetsiz. İnsanların onurunu itibarını zedeleyen, kişilik haklarına saldıran paylaşımlar yapmak parmaklarınızın ucunda. Müstear hesaplar üzerinden yazanlar çok daha ilkesiz ve pervasız olabiliyor. Zira kendilerine hesap sorulması, fatura çıkarılması neredeyse imkansız. Tanımadığınız kişilere ait hesaplar veya trol hesaplar çok rahat hayatınızı alt üst edecek paylaşımlar yapabiliyor. Müminlerden bazıları, hiçbir delili, mesnedi olmayan iddiaları, hem de Müslüman kardeşleri hakkında “hüküm” haline getirip paylaşıyor. “Zerre miskal hayır işleyen ahirette onu görür, zerre miskal şer işleyen de onu” (Zilzal 7-8) hükmünü bilmesine rağmen: “ya öyle değilse, ya yanılıyorsam!” diye bir kaygı duymuyor bazı Müslümanlar. Bir mümine iftira atmanın, onu tekfir etmenin, ihanetle suçlamanın kendisine dönüp, imanına zarar vereceğini düşünmüyorlar. Gıybeti, iftirayı meslek edinmiş ve bunun karşılığında para alan trollerden bu tür şeyleri işitmek de elbette yaralıyor insanı. Ama aynı davaya inanmış, beraber koşturmuş, eğitimli insalardan da kardeşleri hakkında iftira, itham içeren özensiz paylaşımlar görmek insanı yıkıyor; umutsuzluğa sevkediyor.
Hazreti Peygamber bir savaşta kelime-i şehadet getirdiği halde düşmanı öldüren Üsame Bin Zeyd’i defalarca levmediyor. “Kalbini mi yardın? Nereden biliyordun gerçekten iman etmediğini?” diye defalarca kızgınlığını ifade ediyor. Üsame bin Zeyd “keşke o zamana kadar Müslüman olmamış olsaydım da o vebali işlemeseydim” diye ömrü boyunca büyük pişmanlık duyuyor.
Orada olan nedir?
Bir savaş yaşanıyor. Sizi öldürmek için o meydana gelmiş, silahlı kişiler var. Savaş kıyasıya devam ederken, bir müşrik tam öldürüleceği anda kelime-i şehadet getiriyor. Üsame bu şehadetin samimi olmadığına hükmederek o kişiyi öldürüyor.
Medyada ve sosyal medyada Müslüman olduğu iddiasındaki kişiler, gruplar hiçbir delil, mesnet olmaksızın İslami hizmetleriyle maruf, dünyanın her yerine ulaşmış, pek çok kimsenin hidayetine vesile olmuş, ülkede muhafazakar, dürüst, inançlı nesiller yetiştirmiş bir Alim’i ve bir kesimi “zanlarına”, gazete paçavralarına dayanarak “İsrail uşağı”, “gizli Yahudi” “haham”, “rahip”, “kafir”, “ajan” “vatan haini!” ilan ediyorlar. Üstelik de bunu 100 yılın en büyük, en fecaat yolsuzluk vakasını örtbas etmek için yapıyorlar.
Hadi birilerinin kurtarması gereken bir kuyruğu var; darda. Bu zor hali yalan dolanla, itham iftira ile atlatması gerekiyor. Peki “Müslümanım” diyenler, din adamı vasfıyla ortalıkta dolaşanlar, ilahiyatçılar, hocalar, cemaat/tarikat öncüleri… Kur’an ve Sünnet ölçülerine göre düşünmesi, temkinli olması gerekenler bu kervana neden katılıyor? “Ya söylenenler doğru değilse, ya adamlar masumsa, milyonlara atılan itham ve iftiraların dünyada utancını, ahirette vebabilini nasıl taşırız?” diye düşünmüyor musunuz? Yarın hakikatler ortaya çıktığında bir koltuk için, birkaç küçük menfaat kazanım, arsa, rant vs için bu mahcubiyeti nasıl taşıyacaksınız?
Suçun şahisiliği prensibinin modern hukukta ve İslam hukukunda olduğunu bildiğiniz halde milyonlarca masumu linç etmekten, suçlamaktan ar etmiyor musunuz? Yaşatılan zulme sükut etmenin dahi sizi dilsiz şeytan yaptığının farkında değil misiniz?
Maalesef kendini dindar olarak tanımlayanlar arasında her türden zan, gıybet, itham, iftira gırla gidiyor. Oysa İslam barış/selamet diniydi. “Mümin, elinden ve dilinden diğer müminlerin, insanların emin olduğu, zarar görme kaygısı taşımadığı” kimseydi.
Nerde bu müminler?
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 26.9.2019 [TR724]
Günümüzde bilgiye ulaşmak ve yaymak bir telefona bakıyor. Ama bilgi kirliliğine maruz kalmak, asılsız haberlerle zihinlerin iğfal edilmesi de çok kolay. İnternet ortamı yararlı bilgiler yanında ithamların, iftiraların, dedikoduların, yalanların aktığı bir mecra. Herhangi bir kişi milyonlara ulaşacak bir yalanı bir kaç dakika içinde elindeki cihazdan yayabiliyor. Eğer dikkatli değilseniz; vicdani-ahlaki kaygılarınız yoksa, bir sürü kirli bilgiye hem maruz kalırsınız, hem de katkıda bulunursunuz.
Sosyal medya icat oldu, gazeteciliğin temel ilkeleri 5N1K (Ne? Nasıl? Neden? Nerede? Ne Zaman?) bozuldu. Dedikodu, asılsız malumat adeta sel olup cep telefonlarımıza ve zihnimize akıyor; bizi meşgul ediyor, zehirliyor. Zira sosyal medya üzerinden zanda bulunmak, gıybet etmek, iftira atmak çok kolay ve maliyetsiz. İnsanların onurunu itibarını zedeleyen, kişilik haklarına saldıran paylaşımlar yapmak parmaklarınızın ucunda. Müstear hesaplar üzerinden yazanlar çok daha ilkesiz ve pervasız olabiliyor. Zira kendilerine hesap sorulması, fatura çıkarılması neredeyse imkansız. Tanımadığınız kişilere ait hesaplar veya trol hesaplar çok rahat hayatınızı alt üst edecek paylaşımlar yapabiliyor. Müminlerden bazıları, hiçbir delili, mesnedi olmayan iddiaları, hem de Müslüman kardeşleri hakkında “hüküm” haline getirip paylaşıyor. “Zerre miskal hayır işleyen ahirette onu görür, zerre miskal şer işleyen de onu” (Zilzal 7-8) hükmünü bilmesine rağmen: “ya öyle değilse, ya yanılıyorsam!” diye bir kaygı duymuyor bazı Müslümanlar. Bir mümine iftira atmanın, onu tekfir etmenin, ihanetle suçlamanın kendisine dönüp, imanına zarar vereceğini düşünmüyorlar. Gıybeti, iftirayı meslek edinmiş ve bunun karşılığında para alan trollerden bu tür şeyleri işitmek de elbette yaralıyor insanı. Ama aynı davaya inanmış, beraber koşturmuş, eğitimli insalardan da kardeşleri hakkında iftira, itham içeren özensiz paylaşımlar görmek insanı yıkıyor; umutsuzluğa sevkediyor.
Hazreti Peygamber bir savaşta kelime-i şehadet getirdiği halde düşmanı öldüren Üsame Bin Zeyd’i defalarca levmediyor. “Kalbini mi yardın? Nereden biliyordun gerçekten iman etmediğini?” diye defalarca kızgınlığını ifade ediyor. Üsame bin Zeyd “keşke o zamana kadar Müslüman olmamış olsaydım da o vebali işlemeseydim” diye ömrü boyunca büyük pişmanlık duyuyor.
Orada olan nedir?
Bir savaş yaşanıyor. Sizi öldürmek için o meydana gelmiş, silahlı kişiler var. Savaş kıyasıya devam ederken, bir müşrik tam öldürüleceği anda kelime-i şehadet getiriyor. Üsame bu şehadetin samimi olmadığına hükmederek o kişiyi öldürüyor.
Medyada ve sosyal medyada Müslüman olduğu iddiasındaki kişiler, gruplar hiçbir delil, mesnet olmaksızın İslami hizmetleriyle maruf, dünyanın her yerine ulaşmış, pek çok kimsenin hidayetine vesile olmuş, ülkede muhafazakar, dürüst, inançlı nesiller yetiştirmiş bir Alim’i ve bir kesimi “zanlarına”, gazete paçavralarına dayanarak “İsrail uşağı”, “gizli Yahudi” “haham”, “rahip”, “kafir”, “ajan” “vatan haini!” ilan ediyorlar. Üstelik de bunu 100 yılın en büyük, en fecaat yolsuzluk vakasını örtbas etmek için yapıyorlar.
Hadi birilerinin kurtarması gereken bir kuyruğu var; darda. Bu zor hali yalan dolanla, itham iftira ile atlatması gerekiyor. Peki “Müslümanım” diyenler, din adamı vasfıyla ortalıkta dolaşanlar, ilahiyatçılar, hocalar, cemaat/tarikat öncüleri… Kur’an ve Sünnet ölçülerine göre düşünmesi, temkinli olması gerekenler bu kervana neden katılıyor? “Ya söylenenler doğru değilse, ya adamlar masumsa, milyonlara atılan itham ve iftiraların dünyada utancını, ahirette vebabilini nasıl taşırız?” diye düşünmüyor musunuz? Yarın hakikatler ortaya çıktığında bir koltuk için, birkaç küçük menfaat kazanım, arsa, rant vs için bu mahcubiyeti nasıl taşıyacaksınız?
Suçun şahisiliği prensibinin modern hukukta ve İslam hukukunda olduğunu bildiğiniz halde milyonlarca masumu linç etmekten, suçlamaktan ar etmiyor musunuz? Yaşatılan zulme sükut etmenin dahi sizi dilsiz şeytan yaptığının farkında değil misiniz?
Maalesef kendini dindar olarak tanımlayanlar arasında her türden zan, gıybet, itham, iftira gırla gidiyor. Oysa İslam barış/selamet diniydi. “Mümin, elinden ve dilinden diğer müminlerin, insanların emin olduğu, zarar görme kaygısı taşımadığı” kimseydi.
Nerde bu müminler?
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 26.9.2019 [TR724]
Etiketler:
Doç. Dr. Mahmut Akpınar
Yargı paketi değil boyalı eşek! [Bülent Korucu]
Evvel zaman içinde adı lazım değil bir ülkede, çok maharetli bir hırsız varmış. En büyük zevki çaldığı eşeği boyayıp sahibine geri satmakmış. Yanında bağımsız rolü yapan, arada eşeğin kusurunu söylüyor ayağına pazarlığı kızıştıran adamlar da bulunurmuş. Hatta bazen söylediğini onaylamaya dünden razı bilirkişiler de katılırmış ekibe.
AKP’li Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün hazırladığı ‘Yargı reformu paketi’ tartışmalarını izlerken gözümde hep bu pazar sahnesi canlanıyor. İnsanların en temel haklarını çalanlar, bir kısmını -o da canlarının istediğine- geri vermek için milleti borçlu çıkarıyor. Muhalefet rolündeki partiler de ‘eşeğin aslında yetersiz olduğunu ama herşeye rağmen para verip alınabileceğini’ anlatıyor. Prof. Dr. Bahri Öztürk ve Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu benzeri uzmanlar ise eşeğin babasının şampiyon bir yarış atı olduğunu, görüntüsünün yanıltmaması gerektiğini dile getiriyor.
Alın size eşeğimizin boyanmış hali: Pasaportu devlet tarafından çalınanlara; ‘haklarında soruşturma yoksa, beraat etmişse, takipsizlik almışsa ya da cezasını tamamlamışsa ‘başvurmaları halinde kolluk birimlerince yapılacak araştırma sonucuna göre İçişleri Bakanlığınca pasaport verilebilir’ imiş!
“Vatandaşın yurt dışına çıkma hürriyeti, ancak suç soruşturması veya kovuşturması sebebiyle hâkim kararına bağlı olarak sınırlanabilir.” diyor Anayasa. Bugüne kadar kanun bile yoktu, kafalarına göre el koymuşlardı pasaportlara; şimdi anayasaya aykırı kanun çıkararak yapmak istiyorlar. Hem de hakimin masum dediğine bile İçişleri Bakanlığı isterse verecek. Hak gaspına kanun teminatı getiriyor, hırsızı karakolda işe alıyorlar.
Gelelim pazarlık kızıştıran yancılara. CHP Genel Başkan Yardımcısı Muharrem Erkek’e göre, hakkında soruşturma bulunmayan, soruşturma olup da takipsizlik kararı verilmiş olan ve davası görülüp beraat etmiş olan tüm KHK’lıların göreve iade edilmesi şart. KHK denen ucube hiçbir medeni hukuk sisteminde yeri olmayan peşin ceza uygulaması. ‘Suçu mahkeme kararıyla kesin hükme bağlanana kadar herkes masumdur’ ilkesi, ceza hukukunda giriş cümlelerindendir. Şimdi ‘suçsuzluğunu ispat edenler masumdur’ noktasına geldik. Bunu da alabilirsek bayram etmemiz gerekiyor. Yancılar öyle diyor.
Bilirkişi de farklı değil, şu cümleler Bahri Öztürk’ün; “OHAL döneminde pasaportu geri alımlar önemli bir mevzu. Eğer haklarında iddianame yoksa ve haklarında soruşturma yoksa pasaportları iade edilecek. Herkes mağduriyetin farkında. İnsanlarımızı rahatlatacak çok ciddi düzenlemeler var. En önemli temennimiz uygulama..”
Evet eşek sizin, üstüne para istiyorlar ama hiç eşeğinizin olmamasından iyidir! Dedikleri tam da bu.
Öztürk arada baklayı ağzından çıkarmış aslında: Önemli olan uygulama. Hakim ve savcılar, mübaşirlerin bile bildiği temel hukuk normlarını ellerindeki kitapta yazmadığı için uygulamıyor değiller. Bu düzenleme ‘Büyük birader’in irade beyanı dışında anlam taşımıyor. “Teba çok huzursuz çaldıklarımızdan birazını geri verelim” tavsiyelerine uymuş gibi yapıyor. Oysa talimatı açık; verin ama çok da şımartmayın, kepçeyle aldıklarımızı kaşıkla verirken sapıyla gözlerini oymayı ihmal etmeyin. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın hukukla barışma şansı yok. Sadece akan makyajını siliyor.
Gazetecilere bağışladıkları şeyler de aynı minvalde. ‘Haber sınırlarını aşmayan veya eleştiri aracıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmayacak’mış. Cebinde kalem, evinde daktilo çıkanlara da bir şey demezler herhalde! Bir de temyiz için Yargıtay’a da gitme hakkı verilecek. Cezaevine daha geç girecek gazeteciler. Hepsi bu…
Katiller, hırsızlar ceza indirimi alacak ama yardım derneğine SMS ile 5 lira yardım yapan kalp cerrahı ‘terörist’ damgasıyla yatmaya devam edecek. Çeteler dışarı, öğretmenler içeri politikası tamgaz sürecek.
CHP, REİS BEY’İ OYNATMALI…
Tam bu tartışmaların ortasında CHP’li İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Necip Fazıl Kısakürek’in Reis Bey isimli piyesini repertuardan çıkardığı haberi geldi. Ekrem İmamoğlu’nun sözcüsü Murat Ongun’un açıklamasına göre AKP’li belediye zamanında da çok fazla sergilenmemiş oyun. O kadar Necip Fazıl edebiyatı yapmalarına rağmen bu tercihleri şaşırtıcı değil. AKP’lilerin adalet ve merhamet gibi kelimeleri duymak istememesi normal; kendilerine yakışan bu. İmamoğlu’nun yerinde olsam oyunu repertuara geri alır, AKP üye kartını gösterene de bedava yaparım.
[Bülent Korucu] 26.9.2019 [TR724]
AKP’li Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün hazırladığı ‘Yargı reformu paketi’ tartışmalarını izlerken gözümde hep bu pazar sahnesi canlanıyor. İnsanların en temel haklarını çalanlar, bir kısmını -o da canlarının istediğine- geri vermek için milleti borçlu çıkarıyor. Muhalefet rolündeki partiler de ‘eşeğin aslında yetersiz olduğunu ama herşeye rağmen para verip alınabileceğini’ anlatıyor. Prof. Dr. Bahri Öztürk ve Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu benzeri uzmanlar ise eşeğin babasının şampiyon bir yarış atı olduğunu, görüntüsünün yanıltmaması gerektiğini dile getiriyor.
Alın size eşeğimizin boyanmış hali: Pasaportu devlet tarafından çalınanlara; ‘haklarında soruşturma yoksa, beraat etmişse, takipsizlik almışsa ya da cezasını tamamlamışsa ‘başvurmaları halinde kolluk birimlerince yapılacak araştırma sonucuna göre İçişleri Bakanlığınca pasaport verilebilir’ imiş!
“Vatandaşın yurt dışına çıkma hürriyeti, ancak suç soruşturması veya kovuşturması sebebiyle hâkim kararına bağlı olarak sınırlanabilir.” diyor Anayasa. Bugüne kadar kanun bile yoktu, kafalarına göre el koymuşlardı pasaportlara; şimdi anayasaya aykırı kanun çıkararak yapmak istiyorlar. Hem de hakimin masum dediğine bile İçişleri Bakanlığı isterse verecek. Hak gaspına kanun teminatı getiriyor, hırsızı karakolda işe alıyorlar.
Gelelim pazarlık kızıştıran yancılara. CHP Genel Başkan Yardımcısı Muharrem Erkek’e göre, hakkında soruşturma bulunmayan, soruşturma olup da takipsizlik kararı verilmiş olan ve davası görülüp beraat etmiş olan tüm KHK’lıların göreve iade edilmesi şart. KHK denen ucube hiçbir medeni hukuk sisteminde yeri olmayan peşin ceza uygulaması. ‘Suçu mahkeme kararıyla kesin hükme bağlanana kadar herkes masumdur’ ilkesi, ceza hukukunda giriş cümlelerindendir. Şimdi ‘suçsuzluğunu ispat edenler masumdur’ noktasına geldik. Bunu da alabilirsek bayram etmemiz gerekiyor. Yancılar öyle diyor.
Bilirkişi de farklı değil, şu cümleler Bahri Öztürk’ün; “OHAL döneminde pasaportu geri alımlar önemli bir mevzu. Eğer haklarında iddianame yoksa ve haklarında soruşturma yoksa pasaportları iade edilecek. Herkes mağduriyetin farkında. İnsanlarımızı rahatlatacak çok ciddi düzenlemeler var. En önemli temennimiz uygulama..”
Evet eşek sizin, üstüne para istiyorlar ama hiç eşeğinizin olmamasından iyidir! Dedikleri tam da bu.
Öztürk arada baklayı ağzından çıkarmış aslında: Önemli olan uygulama. Hakim ve savcılar, mübaşirlerin bile bildiği temel hukuk normlarını ellerindeki kitapta yazmadığı için uygulamıyor değiller. Bu düzenleme ‘Büyük birader’in irade beyanı dışında anlam taşımıyor. “Teba çok huzursuz çaldıklarımızdan birazını geri verelim” tavsiyelerine uymuş gibi yapıyor. Oysa talimatı açık; verin ama çok da şımartmayın, kepçeyle aldıklarımızı kaşıkla verirken sapıyla gözlerini oymayı ihmal etmeyin. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın hukukla barışma şansı yok. Sadece akan makyajını siliyor.
Gazetecilere bağışladıkları şeyler de aynı minvalde. ‘Haber sınırlarını aşmayan veya eleştiri aracıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmayacak’mış. Cebinde kalem, evinde daktilo çıkanlara da bir şey demezler herhalde! Bir de temyiz için Yargıtay’a da gitme hakkı verilecek. Cezaevine daha geç girecek gazeteciler. Hepsi bu…
Katiller, hırsızlar ceza indirimi alacak ama yardım derneğine SMS ile 5 lira yardım yapan kalp cerrahı ‘terörist’ damgasıyla yatmaya devam edecek. Çeteler dışarı, öğretmenler içeri politikası tamgaz sürecek.
CHP, REİS BEY’İ OYNATMALI…
Tam bu tartışmaların ortasında CHP’li İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Necip Fazıl Kısakürek’in Reis Bey isimli piyesini repertuardan çıkardığı haberi geldi. Ekrem İmamoğlu’nun sözcüsü Murat Ongun’un açıklamasına göre AKP’li belediye zamanında da çok fazla sergilenmemiş oyun. O kadar Necip Fazıl edebiyatı yapmalarına rağmen bu tercihleri şaşırtıcı değil. AKP’lilerin adalet ve merhamet gibi kelimeleri duymak istememesi normal; kendilerine yakışan bu. İmamoğlu’nun yerinde olsam oyunu repertuara geri alır, AKP üye kartını gösterene de bedava yaparım.
[Bülent Korucu] 26.9.2019 [TR724]
Mahkeme, Kraliçe’nin kararını nasıl iptal eder? [Tarık Toros]
İngiltere Başbakanı Boris Johnson, Avrupa Birliği’nden çıkış sürecinde parlamentonun ayak bağı olmasını istemedi.
Yasal hakkını kullanarak parlamentoyu tatil etmeye karar verdi.
Fakat bir şartla:
Bunu Kraliçe’ye onaylatması gerekiyordu.
Kraliçe 2. Elizabeth, Başbakan’ın gerekçelerini kabul ederek İngiliz Parlamentosu’nun 5 haftalığına tatile girmesini onayladı.
Muhalefet kararı Yüksek Mahkeme’ye götürdü.
“Atı alan Üsküdar’ı geçmeden” hukuk devreye girdi.
Çünkü, geciken adalet adalet değildir.
Mahkeme saatlerce tarafları dinledi, TV’ler baştan sona bunu canlı yayımladı.
Ve konu 1 hafta gibi bir sürede karara bağladı.
Önceki gün, 11 üye oy birliği ile “karar hukuksuz” dedi.
Ve 14 Ekim’e kadar askıya alınan parlamento dün tekrar toplandı.
**
Başa dönelim.
Burada 17 Ocak 2019’da kaleme aldığım, “Birleşik Krallık AB’den sert çıkışa yürüyor” başlıklı yazıda, yeni başlayanlar için süreci tane tane anlatmıştım.
**
Devamla 9 ay sonra gelinen nokta şudur:
Yalan propaganda ile AB’den çıkış referandumunda kamuoyunu etkileyen aktörler sahaya sert biçimde döndü.
Sürecin mimarı Nigel Farage, Brexit Partisi’ni kurdu, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde zafer kazandı.
Asılsız bilgilerle kampanya yapan Boris Johnson, sonunda başbakan oldu.
Misyonu:
Ülkeyi 31 Ekim’de anlaşmasız AB’den koparmak.
Brüksel’e gidiyor filan ama…
AB yetkililerinin oralı olduğu yok.
Dönemin İngiliz hükümetiyle bir anlaşma metninde uzlaşıldı ve bir yıldır bundan geri adım atmadılar.
İngiliz Parlamentosu bu anlaşmayı üç kez reddetti.
Johnson’ın elinde imkan olsa…
Önümüzdeki 5 haftayı ışık hızıyla geçmek ve 1 Kasım sabahına uyanmak isterdi.
Erken seçim istedi, muhalefet destek vermedi.
İstifa ederse Brexit’te yeni erteleme kaçınılmaz olabilir, muhalefet de bunun için bastırıyor.
**
Özetle:
AB’den çıkma kararının toplumsal desteği kalmadı.
Politik savaşta adeta “yangından mal kaçırma hali” yaşanıyor.
Yegane teselli ise ülkede adil hakimlerin olması.
**
8 asır geriye gidelim.
Henüz Osmanlı kurulmadan 1215’te Kral John, Magna Carta’yı imzaladı.
Bu tarihin ilk anayasasının 39. maddesi hukukun temellerini attı.
Özetle:
-Hiç kimse, yasal biçimde muhakeme edilmeden hapsedilemez, malına mülküne el konulamaz, yasa dışı ilan edilemez, kötü muameleye uğratılamaz.
Magna Carta’nın 40. maddesi de şu:
-Adalet satılamaz, geciktirilemez.
**
İngiltere’de mahkemeler Kraliçe’nin kararını iptal edebilir, “bu karar yok hükmündedir” diyebilir.
Çünkü bu ülke, Magna Carta’nın ülkesidir.
Londra Heathrow havalimanının birkaç kilometre batısına düşen Runnymede çayırlığında imzalanmıştır.
Tahta çıkan her hükümdar bunu onaylamıştır.
Dünya liderliğinin taşları böyle döşenir, kuru gürültüyle değil.
[Tarık Toros] 26.9.2019 [TR724]
Yasal hakkını kullanarak parlamentoyu tatil etmeye karar verdi.
Fakat bir şartla:
Bunu Kraliçe’ye onaylatması gerekiyordu.
Kraliçe 2. Elizabeth, Başbakan’ın gerekçelerini kabul ederek İngiliz Parlamentosu’nun 5 haftalığına tatile girmesini onayladı.
Muhalefet kararı Yüksek Mahkeme’ye götürdü.
“Atı alan Üsküdar’ı geçmeden” hukuk devreye girdi.
Çünkü, geciken adalet adalet değildir.
Mahkeme saatlerce tarafları dinledi, TV’ler baştan sona bunu canlı yayımladı.
Ve konu 1 hafta gibi bir sürede karara bağladı.
Önceki gün, 11 üye oy birliği ile “karar hukuksuz” dedi.
Ve 14 Ekim’e kadar askıya alınan parlamento dün tekrar toplandı.
**
Başa dönelim.
Burada 17 Ocak 2019’da kaleme aldığım, “Birleşik Krallık AB’den sert çıkışa yürüyor” başlıklı yazıda, yeni başlayanlar için süreci tane tane anlatmıştım.
**
Devamla 9 ay sonra gelinen nokta şudur:
Yalan propaganda ile AB’den çıkış referandumunda kamuoyunu etkileyen aktörler sahaya sert biçimde döndü.
Sürecin mimarı Nigel Farage, Brexit Partisi’ni kurdu, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde zafer kazandı.
Asılsız bilgilerle kampanya yapan Boris Johnson, sonunda başbakan oldu.
Misyonu:
Ülkeyi 31 Ekim’de anlaşmasız AB’den koparmak.
Brüksel’e gidiyor filan ama…
AB yetkililerinin oralı olduğu yok.
Dönemin İngiliz hükümetiyle bir anlaşma metninde uzlaşıldı ve bir yıldır bundan geri adım atmadılar.
İngiliz Parlamentosu bu anlaşmayı üç kez reddetti.
Johnson’ın elinde imkan olsa…
Önümüzdeki 5 haftayı ışık hızıyla geçmek ve 1 Kasım sabahına uyanmak isterdi.
Erken seçim istedi, muhalefet destek vermedi.
İstifa ederse Brexit’te yeni erteleme kaçınılmaz olabilir, muhalefet de bunun için bastırıyor.
**
Özetle:
AB’den çıkma kararının toplumsal desteği kalmadı.
Politik savaşta adeta “yangından mal kaçırma hali” yaşanıyor.
Yegane teselli ise ülkede adil hakimlerin olması.
**
8 asır geriye gidelim.
Henüz Osmanlı kurulmadan 1215’te Kral John, Magna Carta’yı imzaladı.
Bu tarihin ilk anayasasının 39. maddesi hukukun temellerini attı.
Özetle:
-Hiç kimse, yasal biçimde muhakeme edilmeden hapsedilemez, malına mülküne el konulamaz, yasa dışı ilan edilemez, kötü muameleye uğratılamaz.
Magna Carta’nın 40. maddesi de şu:
-Adalet satılamaz, geciktirilemez.
**
İngiltere’de mahkemeler Kraliçe’nin kararını iptal edebilir, “bu karar yok hükmündedir” diyebilir.
Çünkü bu ülke, Magna Carta’nın ülkesidir.
Londra Heathrow havalimanının birkaç kilometre batısına düşen Runnymede çayırlığında imzalanmıştır.
Tahta çıkan her hükümdar bunu onaylamıştır.
Dünya liderliğinin taşları böyle döşenir, kuru gürültüyle değil.
[Tarık Toros] 26.9.2019 [TR724]
Yargı reformu için iktidara müthiş öneri paketi ! [Erhan Başyurt]
İktidar, iki yıldır kısmi af veya yargı reform paketi ile kamuoyunu oyalayıp her türlü hukuksuzluğunu devam ettiriyor.
***
Kamuoyuna sızan son yargı reformu taslağına göre;
‘’Suçsuz olduğunu ispat eden KHK’lılar geri dönebilecek…
Hakkında hiçbir suçlama ve soruşturma olmadığı halde pasaportu iptal edilenlere yurt dışına seyahat hakkı geri verilecek…
Şiddet içermeyen fikirler ve eleştiri sınırlarını aşmayan yazılar suç olmaktan çıkarılacak…
Somut delile dayanmayan suçlamalar tutuklama gerekçesi yapılmayacak…’’
***
Bu bir yargı paketi olmaktan çok, evrensel ve temel hukukun nasıl ayaklar altında çiğnendiğinin ve hukukun nasıl keyfi ihlal edildiğinin acı itirafıdır.
Soykırım suçu işlendiğinin kabulüdür.
Utanç tablosudur…
***
Suçlu olduğu hukuken kesinleşene kadar bir insan masumdur, suçsuz sayılır.
Bu en temel insan hakkıdır. Binlerce yıldır hukukun en temel prensibidir.
Kimse suçsuz olduğunu ispat etmekle sorumlu tutulamaz.
Aksine savcılık makamı şahsın suçlu olduğunu somut deliller ile ispat etmekle yükümlüdür. Yargı süreci tamamlanıp suçluluğu kesinleşene kadar da her insan masumdur…
Fişleme yap, suç işle. KHK ile keyfi ihraç et. Üst hukuk yollarını da kapatıp açlığa mahkum et. Sonra da masum olduğunu ispat et diye pişkin pişkin bekle!
Yuhh size…
***
‘’Seyahat özgürlüğü’’, ‘’iltica özgürlüğü’’, Hitler’in kapıları kapatıp Yahudiler’e soykırımı uygulaması üzerine evrensel bir insan hakkı olarak onaylanmış, diktatörlerin kitlesel kıyımlarını önlemek hedeflenmiştir.
Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi diyor ki;
‘’Herkes, kendi ülkesi de dahil olmak üzere, herhangi bir ülkeden ayrılmak ve ülkesine yeniden dönmek hakkına sahiptir…’’
‘’Herkesin zulüm altında başka ülkelere sığınma ve sığınma olanaklarından yararlanma hakkı vardır…’’
Oysa Türkiye’de 15 Temmuz bahanesiyle 550 bin keyfi pasaport keyfi olarak iptal edildi.
Eşine yönelik suçlama yüzünden pasaportu iptal edilenler, anne veya babasına karşılık rehin alınan çocuklar…
Evrensel insan haklarını ihlal et, eşleri esir al, şantaj amaçlı rehine olarak kullan, hem de gasp ettiğin bu hakkı bir lütuf gibi geri vermekten bahset!
Üstelik Anayasa Mahkemesi’nin yasağı kaldıran kararını uygulamamakta ısrar et, sonra da yargı reformu diye katlettiğin bir hakkı geri vermeyi reform diye sat!
İşlenen suç kadar büyük cinayettir bu vicdansızlık!
***
Türkiye’yi dünyanın en büyük gazeteci hapishanesine dönüştür, tüm tarihimiz boyunca yapılan basına sansürü 3 yılda aşacak kıyımlar yap, sonra da ifade ve fikir hürriyetinden bahset!
Yüzleri de kızarmıyor. Utanmıyorlar da…
Şiddet içermeyen fikir, haber alma ve verme hakkı anayasamızda zaten var ama uygulamıyorsunuz.
Dahası Türkiye’nin de altına imza attığı Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde de açık olarak yer alıyor.
Kimi kandırıyorsunuz!
Somut delile dayanmayan tutuklama hakkını, ‘makul şüphe’ yasasıyla siz getirdiniz. 250 bin insanı hapse attıktan sonra, şimdi de kaldırmaktan bahis ediyorlar.
Yazıklar olsun size!
***
Madem katlettikleri evrensel hukuk uygulamalarını lütuf gibi halka satmaya çalışıyorlar, zulme hukuk kılıfı giydirip şimdi de reform diye bize yutturmaya çalışıyorlar…
Onlara ayaklar altında çiğnedikleri ve bir gün ulusal ve uluslararası mecralarda hesap vermek zorunda kalacakları bir kaç evrensel hukuk kuralını ve anayasamızda da yer alan uygulanmayan bazı temel haklarını da biz hatırlatalım…
Belki akıllarına gelir de ‘reform paketi’ne dahil ederler!
***
‘’Hiç kimse keyfi olarak yakalanamaz, tutuklanamaz ve sürgün edilemez…’’
‘’Suç şahsidir. Bir insan eli kanlı cani bile olsa, annesi, babası, eşi, evladı, kız kardeşi suçlanamaz ve cezalandırılamaz…’’
‘’Hiç kimseye işkence yapılamaz, zalimce, insanlık dışı veya onur kırıcı davranışlarda bulunulamaz ve ceza verilemez… İşkence insanlık suçudur. Bu insanlık suçunun zaman aşımı yoktur…’’
‘’Her insan tedavi hakkına sahiptir, mahkum da olsa tedaviden alı konamaz ve yaşam hakkı devletin garantisi altındadır…’’
‘’Kimsenin özel yaşamına, ailesine konutuna ya da haberleşmesine keyfi olarak karışılamaz, şeref ve adına saldırılamaz…’’
‘’Hamile kadınlar son altı ayında, yeni doğum yapmış anneler ilk 6 ayında tutuksuz yargılanırlar…’’
‘’Ayrımcılık ve nefret suçları, zaman aşımı olmayan insanlık suçlarıdır… Hiç kimse, hukuken temin edilmiş olan tüm haklardan, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi nedenlerle, hiçbir gerekçeyle, hiçbir kamu makamı tarafından ayrımcılığa maruz bırakılamaz…’’
‘’Devlet, bir dini gruba, bir sosyal gruba veya etnik gruba kısmen ya da tamamen yok etme amacıyla kitlesel cezalandırma uygulayamaz… Bu soykırımıdır ve zaman aşımı olmayan bir insanlık suçudur…’’
‘’Adil yargılama esastır… Yargının bağımsız ve tarafsız olması, hakimlerin kararlarında özgür olması şarttır… İktidar veya HSK hakim ve savcılara talimat veremez, keyfi cezalandırma da bulunamaz…’’
‘’Savunma hakkı engellenemez… Herkes avukat tutma hakkına sahiptir… Aynı şekilde avukatlar da savunmalarını üstlendiği kişiler nedeniyle tutuklanamaz…’’
‘’Devlet sansür uygulayamaz… Hiçbir medya kuruluşunun yayına ilişkin teçhizatına, matbaasına, yayın aletlerine el koyamaz, keyfi kapatamaz…’’
‘’Şiddet içermeyen fikirler sadece gazeteciler için değil, sıradan insanlar için de sosyal medya veya diğer iletişim platformlarında özgürce dile getirilebilir… İfade ve fikir hürriyeti herkes için geçerlidir…’’
‘’Hiç kimse, işlendiği dönemde yasal olan bir eylem nedeniyle sonradan suçlanamaz… İktidar keyfi olarak suç uyduramaz…’’
‘’Serbest piyasa ekonomisi caridir, devlet özel sektörü keyfi engelleyemez, özel mülkiyetin kutsiyeti vardır, devlet kimsenin malına keyfi el koyamaz… Kayyım atayıp, gasp edemez…’’
‘’Herkes ana dilinde eğitim alma, öğrenme, öğretme hakkına sahiptir…’’
‘’Siyasi partiler ve siyasetçiler, muhalif aydınlar ve gazeteciler yargı eliyle susturulamaz, keyfi olarak hapsedilemez…’’
‘’Herkesin silahsız ve saldırısız toplanma, dernek kurma ve derneğe katılma özgürlüğü vardır…’’
‘’Hiç kimse, milli iradenin ve hukukun üstünde değildir… Hiç kimse ya da hiçbir parti, seçimlere hile karıştıramaz, oy çalamaz, seçim sonuçlarını değiştiremez, milletin iradesine saygısızlık gösteremez…’’
‘’Herkesin çalışma, adaletli ve elverişli koşullarda çalışma ve işsizliğe karşı korunma hakkı vardır…. Herkesin çıkarını korumak için sendika kurma veya sendikaya üye olma hakkı vardır…’’
‘’Kamu ihalelerinden komisyon almak, devletin imkanlarını şahsi çıkarları ve saltanatı için kullanmak, siyasi nüfuzunu kullanarak rüşvet almak… Her şahıs ve her partili için, yönetici için suçtur…’’
***
İktidarın ‘’yargı reform paketi’’ne girmeyi hak eden o kadar çok hukuk ve insan hakları ihlali var ki, tek tek yazmakla bitmez.
Burada en temel ve en yaygın hak ihlallerini özetle kaleme aldık.
İktidar yok ettiği tüm bu hakları iade etmeyi de tumturaklı sözlerle süsleyip, özgürlük lütufları olarak yine tabanına pazarlayabilir…
Bir şeyi garanti edebilirim; iktidar yukarıdaki hak ihlallerini ve sistematik hukuk istismarını durdurursa, siyasi eriyişi, oy erozyonu ve güven kaybını, kan kaybını durdurmayı da başarır.
Yok, evrensel insan hakları ihlallerini sonlandırmayı lütuf gibi sunup, bunu da kısmi olarak gerçekleştirmeyi vadederse, parti içi muhalefet de taban kaybı da hızlanacaktır.
Zira, adalet mülkün temelidir. Mülk, devlet, otorite demektir.
Adalet, huzurun, refahın, ekonominin de olmazsa olmazıdır.
İnsan hakları ihlallerini rutin haline getirmiş bir ülkede, ekonomi de zamanla iktidar da, devlet de çöker!
Aslında kimsenin iktidardan af talebi yok! Yargının bağımsızlığı, anayasa ve evrensel insan haklarının uygulanması talebi var.
Tüm bunlar için de aslında reforma, pakete filan da gerek yok!
Tüm bu haklar zaten anayasamızda, altında imzamız olan Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde mevcut…
Yargıdan elinizi çekin, yargıçlar sadece hukuka bağlı kalarak karar versinler yeter…
Gölge etmeyin yeter, sizden ihsan dileyen yok!!!
[Erhan Başyurt] 26.9.2019 [TR724]
***
Kamuoyuna sızan son yargı reformu taslağına göre;
‘’Suçsuz olduğunu ispat eden KHK’lılar geri dönebilecek…
Hakkında hiçbir suçlama ve soruşturma olmadığı halde pasaportu iptal edilenlere yurt dışına seyahat hakkı geri verilecek…
Şiddet içermeyen fikirler ve eleştiri sınırlarını aşmayan yazılar suç olmaktan çıkarılacak…
Somut delile dayanmayan suçlamalar tutuklama gerekçesi yapılmayacak…’’
***
Bu bir yargı paketi olmaktan çok, evrensel ve temel hukukun nasıl ayaklar altında çiğnendiğinin ve hukukun nasıl keyfi ihlal edildiğinin acı itirafıdır.
Soykırım suçu işlendiğinin kabulüdür.
Utanç tablosudur…
***
Suçlu olduğu hukuken kesinleşene kadar bir insan masumdur, suçsuz sayılır.
Bu en temel insan hakkıdır. Binlerce yıldır hukukun en temel prensibidir.
Kimse suçsuz olduğunu ispat etmekle sorumlu tutulamaz.
Aksine savcılık makamı şahsın suçlu olduğunu somut deliller ile ispat etmekle yükümlüdür. Yargı süreci tamamlanıp suçluluğu kesinleşene kadar da her insan masumdur…
Fişleme yap, suç işle. KHK ile keyfi ihraç et. Üst hukuk yollarını da kapatıp açlığa mahkum et. Sonra da masum olduğunu ispat et diye pişkin pişkin bekle!
Yuhh size…
***
‘’Seyahat özgürlüğü’’, ‘’iltica özgürlüğü’’, Hitler’in kapıları kapatıp Yahudiler’e soykırımı uygulaması üzerine evrensel bir insan hakkı olarak onaylanmış, diktatörlerin kitlesel kıyımlarını önlemek hedeflenmiştir.
Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi diyor ki;
‘’Herkes, kendi ülkesi de dahil olmak üzere, herhangi bir ülkeden ayrılmak ve ülkesine yeniden dönmek hakkına sahiptir…’’
‘’Herkesin zulüm altında başka ülkelere sığınma ve sığınma olanaklarından yararlanma hakkı vardır…’’
Oysa Türkiye’de 15 Temmuz bahanesiyle 550 bin keyfi pasaport keyfi olarak iptal edildi.
Eşine yönelik suçlama yüzünden pasaportu iptal edilenler, anne veya babasına karşılık rehin alınan çocuklar…
Evrensel insan haklarını ihlal et, eşleri esir al, şantaj amaçlı rehine olarak kullan, hem de gasp ettiğin bu hakkı bir lütuf gibi geri vermekten bahset!
Üstelik Anayasa Mahkemesi’nin yasağı kaldıran kararını uygulamamakta ısrar et, sonra da yargı reformu diye katlettiğin bir hakkı geri vermeyi reform diye sat!
İşlenen suç kadar büyük cinayettir bu vicdansızlık!
***
Türkiye’yi dünyanın en büyük gazeteci hapishanesine dönüştür, tüm tarihimiz boyunca yapılan basına sansürü 3 yılda aşacak kıyımlar yap, sonra da ifade ve fikir hürriyetinden bahset!
Yüzleri de kızarmıyor. Utanmıyorlar da…
Şiddet içermeyen fikir, haber alma ve verme hakkı anayasamızda zaten var ama uygulamıyorsunuz.
Dahası Türkiye’nin de altına imza attığı Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde de açık olarak yer alıyor.
Kimi kandırıyorsunuz!
Somut delile dayanmayan tutuklama hakkını, ‘makul şüphe’ yasasıyla siz getirdiniz. 250 bin insanı hapse attıktan sonra, şimdi de kaldırmaktan bahis ediyorlar.
Yazıklar olsun size!
***
Madem katlettikleri evrensel hukuk uygulamalarını lütuf gibi halka satmaya çalışıyorlar, zulme hukuk kılıfı giydirip şimdi de reform diye bize yutturmaya çalışıyorlar…
Onlara ayaklar altında çiğnedikleri ve bir gün ulusal ve uluslararası mecralarda hesap vermek zorunda kalacakları bir kaç evrensel hukuk kuralını ve anayasamızda da yer alan uygulanmayan bazı temel haklarını da biz hatırlatalım…
Belki akıllarına gelir de ‘reform paketi’ne dahil ederler!
***
‘’Hiç kimse keyfi olarak yakalanamaz, tutuklanamaz ve sürgün edilemez…’’
‘’Suç şahsidir. Bir insan eli kanlı cani bile olsa, annesi, babası, eşi, evladı, kız kardeşi suçlanamaz ve cezalandırılamaz…’’
‘’Hiç kimseye işkence yapılamaz, zalimce, insanlık dışı veya onur kırıcı davranışlarda bulunulamaz ve ceza verilemez… İşkence insanlık suçudur. Bu insanlık suçunun zaman aşımı yoktur…’’
‘’Her insan tedavi hakkına sahiptir, mahkum da olsa tedaviden alı konamaz ve yaşam hakkı devletin garantisi altındadır…’’
‘’Kimsenin özel yaşamına, ailesine konutuna ya da haberleşmesine keyfi olarak karışılamaz, şeref ve adına saldırılamaz…’’
‘’Hamile kadınlar son altı ayında, yeni doğum yapmış anneler ilk 6 ayında tutuksuz yargılanırlar…’’
‘’Ayrımcılık ve nefret suçları, zaman aşımı olmayan insanlık suçlarıdır… Hiç kimse, hukuken temin edilmiş olan tüm haklardan, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi nedenlerle, hiçbir gerekçeyle, hiçbir kamu makamı tarafından ayrımcılığa maruz bırakılamaz…’’
‘’Devlet, bir dini gruba, bir sosyal gruba veya etnik gruba kısmen ya da tamamen yok etme amacıyla kitlesel cezalandırma uygulayamaz… Bu soykırımıdır ve zaman aşımı olmayan bir insanlık suçudur…’’
‘’Adil yargılama esastır… Yargının bağımsız ve tarafsız olması, hakimlerin kararlarında özgür olması şarttır… İktidar veya HSK hakim ve savcılara talimat veremez, keyfi cezalandırma da bulunamaz…’’
‘’Savunma hakkı engellenemez… Herkes avukat tutma hakkına sahiptir… Aynı şekilde avukatlar da savunmalarını üstlendiği kişiler nedeniyle tutuklanamaz…’’
‘’Devlet sansür uygulayamaz… Hiçbir medya kuruluşunun yayına ilişkin teçhizatına, matbaasına, yayın aletlerine el koyamaz, keyfi kapatamaz…’’
‘’Şiddet içermeyen fikirler sadece gazeteciler için değil, sıradan insanlar için de sosyal medya veya diğer iletişim platformlarında özgürce dile getirilebilir… İfade ve fikir hürriyeti herkes için geçerlidir…’’
‘’Hiç kimse, işlendiği dönemde yasal olan bir eylem nedeniyle sonradan suçlanamaz… İktidar keyfi olarak suç uyduramaz…’’
‘’Serbest piyasa ekonomisi caridir, devlet özel sektörü keyfi engelleyemez, özel mülkiyetin kutsiyeti vardır, devlet kimsenin malına keyfi el koyamaz… Kayyım atayıp, gasp edemez…’’
‘’Herkes ana dilinde eğitim alma, öğrenme, öğretme hakkına sahiptir…’’
‘’Siyasi partiler ve siyasetçiler, muhalif aydınlar ve gazeteciler yargı eliyle susturulamaz, keyfi olarak hapsedilemez…’’
‘’Herkesin silahsız ve saldırısız toplanma, dernek kurma ve derneğe katılma özgürlüğü vardır…’’
‘’Hiç kimse, milli iradenin ve hukukun üstünde değildir… Hiç kimse ya da hiçbir parti, seçimlere hile karıştıramaz, oy çalamaz, seçim sonuçlarını değiştiremez, milletin iradesine saygısızlık gösteremez…’’
‘’Herkesin çalışma, adaletli ve elverişli koşullarda çalışma ve işsizliğe karşı korunma hakkı vardır…. Herkesin çıkarını korumak için sendika kurma veya sendikaya üye olma hakkı vardır…’’
‘’Kamu ihalelerinden komisyon almak, devletin imkanlarını şahsi çıkarları ve saltanatı için kullanmak, siyasi nüfuzunu kullanarak rüşvet almak… Her şahıs ve her partili için, yönetici için suçtur…’’
***
İktidarın ‘’yargı reform paketi’’ne girmeyi hak eden o kadar çok hukuk ve insan hakları ihlali var ki, tek tek yazmakla bitmez.
Burada en temel ve en yaygın hak ihlallerini özetle kaleme aldık.
İktidar yok ettiği tüm bu hakları iade etmeyi de tumturaklı sözlerle süsleyip, özgürlük lütufları olarak yine tabanına pazarlayabilir…
Bir şeyi garanti edebilirim; iktidar yukarıdaki hak ihlallerini ve sistematik hukuk istismarını durdurursa, siyasi eriyişi, oy erozyonu ve güven kaybını, kan kaybını durdurmayı da başarır.
Yok, evrensel insan hakları ihlallerini sonlandırmayı lütuf gibi sunup, bunu da kısmi olarak gerçekleştirmeyi vadederse, parti içi muhalefet de taban kaybı da hızlanacaktır.
Zira, adalet mülkün temelidir. Mülk, devlet, otorite demektir.
Adalet, huzurun, refahın, ekonominin de olmazsa olmazıdır.
İnsan hakları ihlallerini rutin haline getirmiş bir ülkede, ekonomi de zamanla iktidar da, devlet de çöker!
Aslında kimsenin iktidardan af talebi yok! Yargının bağımsızlığı, anayasa ve evrensel insan haklarının uygulanması talebi var.
Tüm bunlar için de aslında reforma, pakete filan da gerek yok!
Tüm bu haklar zaten anayasamızda, altında imzamız olan Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde mevcut…
Yargıdan elinizi çekin, yargıçlar sadece hukuka bağlı kalarak karar versinler yeter…
Gölge etmeyin yeter, sizden ihsan dileyen yok!!!
[Erhan Başyurt] 26.9.2019 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
