Kültür ve tabanca [Can Bahadır Yüce]

“Kültür sözcüğünü duyunca elim silahıma gidiyor” cümlesi Nazi liderlerine atfedilir ama aslında bir edebiyat metninde geçer. Hanns Johst’un bir oyunundaki cümlenin özgün hali şöyle: “Kültür sözcüğünü duyunca Browning’imin emniyetini açarım.” (Nazi sempatizanı yazarın oyunu Hitler’in 44. yaş gününde sahnelenmiş. Naziler devrilince işbirlikçi olmaktan hapis yatan, sonra da unutulup giden yazarın sadece bu cümleyle hatırlanıyor oluşu belki de “kültür”ün bir tür ironisi.)

Kültür meselesi modern diktatörlüklerin asal konularından biri olageldi. Çok bilinen iki örnek: Hitler ve Mussolini emperyal tasarılarının merkezine kültürü yerleştirdiler. Üçüncü Dünya despotlarının aksine, hedeflerine ulaşmakta kültürün ve sanatın çok önemli olduğunu düşünüyorlardı. Hitler’in başarısız bir ressam, Mussolini’nin yeteneksiz bir romancı oluşu bunda etken miydi—o tartışmaya girmiyorum.

Kültür modern zamanlarda bir silaha dönüştü. Nato Thompson geçenlerde yeni baskısı yapılan kitabında* çerçeveyi çiziyor: Bugün dinlediğimiz müzikten gözümüze sokulan reklama, izlediğimiz televizyon dizisinden sosyal medya akışına kadar her şeye nüfuz eden bir olgu kültür. Duygularımızı, eylemlerimizi, dünyayı algılayışımızı biçimlendiriyor. O kadar ki, televizyonun demokrasiyi öldüreceğini söyleyen Popper’ın ürpertici öngörüsü neredeyse çıktı. (Amerika’da bir demagogun “reality TV” yıldızlığından başkanlığa yükselişini başka nasıl açıklamalı?)

Bu tehlikeyi ilk öngören galiba Platon’dur: Sanatçıları ‘devlet’inden kovarken sanatın halkın akıl yürütme becerisini etkileyebileceğini söyler. Sanatın (daha doğrusu kültürün) duyguları yönlendireceğini tahmin eden filozofun endişesiyle günümüzde kültür endüstrisinin kitleleri manipüle edişi arasında koşutluk kurulabilir.

Kültürün iktidar aygıtına dönüşmesi bir tabuyu da yıktı: Aydınlama düşüncesinde öne sürülenin aksine, insanın bir ayağını akla ve mantığa sağlamca basmadığını gördük. Şu son birkaç yılda tanık olduklarımız (‘post-truth’, demagogların yükselişi, halkların gözüyle gördüğüne değil yalanlara inanması) aslında insan doğasının etkilenmeye ne kadar açık olduğunu ortaya koydu. En geniş anlamıyla kültür (televizyon dizilerinden sosyal medyaya) bu etkide başrolü oynuyor.

Gerçi kitlelerden her zaman rasyonel seçimler beklememek gerektiğini tarihten biliyoruz. Marx halkın neden Louis Bonaparte gibi bir tiranın çevresinde kümelendiğini 170 yıl önce sorgulamıştı. Toplumbilimciler emekçi sınıfın niçin dün Britanya’da Thatcher’a, bugün Kansas’ta Trump’a yöneldiği sorusuna hâlâ tatmin edici bir cevap bulamadı.

Türkiye’deyse mesele o kadar karmaşık değil. 16 yıl önce iktidarın ilk icraatlarından biri kültür ve turizm bakanlıklarını birleştirmek olmuştu. “Kültür” ile “turizm”i aynı hizada buluşturmak, bir zihniyet hakkında epey ipucu veriyordu. (Mario Vargas Llosa bir yerde kültür ile turizmi aynı sanan dünya görüşünün sığlığına değinir.) Yıllar sonra gelen “Her alanda başarılı olan iktidarımız ne yazık ki kültür alanında başarıyı yakalayamadı” itirafı, bütün benzer günah çıkarmalar gibi samimiyetsiz olmasının yanında bir gerçeğe de işaret ediyor.

Kültür geçen yüzyılın ilk yarısından bu yana toplumu biçimlendirme aracı olarak kullanılırken, Türkiye İslamcılığının bunu geç keşfetmiş olmasının telaşlı acemiliği ilk bakışta fark ediliyor.

Emek Sineması ve AKM gibi kültürel simgelerden intikam alarak başlayan süreç bugün hamaset dolu televizyon dizilerine evrildi. Türk muhafazakârlığı geç de olsa kitleleri uyuşturmak ve yönlendirmek için kültürü kullanmanın cazibesini keşfetti.

Gezi’yle birlikte zirveye çıkan kültürel ezikliğinin farkına varış, iktidarı çare aramaya itmişti. Gelinen noktada, “kültür”den anladıkları şeyin, adları zevksizlik ve lümpenlikle özdeş sanatçılarla (!) karakol ziyaret etmek olduğunu öğrendik (çünkü bir yandan yığınların gözünü okşamak, bir yandan da muhafazakârlığın son sığınağı olan milliyetçilik ateşini harlamak gerek). “Medeniyet” gibi büyük laflarla taklitçilik bir yere kadar: Kültürden ne anlıyorsanız oraya varırsınız.

Dönüp dolaşıp şu soruya geliyoruz: Kültür sözcüğünü duyunca tabancasının emniyetini açan mı daha tehlikeli yoksa aval aval bakan mı?


* Culture as Weapon: The Art of Influence in Everyday Life, Nato Thompson, Melville House, 2017

[Can Bahadır Yüce] 4.4.2018 [KronosHaber.com]

Hazin sonlu kara listeler... [Safvet Senih]

Yön Dergisinde 3 Aralık 2017’de neşredilen Berkay Akbulut’un “Hollywood 10’lusu: Bir kara listenin hazin sonu” başlıklı yazıdan, bazı bölümleri, yaşadığımız sürece bazı yönlerden benzerlik arz etmesi itibariyle ufak tefek tasarruflarla aktarmak istiyorum:

Amerika’nın İkinci Dünya Savaşına girmesini istemeyen, savaşa girmeden demokrasi yoluyla dünyadaki problemlerin çözülmesini arzu eden bir grup Hollwood sanatçısı, memleketlerinin emperyalist ve vahşî kapitalist gidişatına karşı seslerini yükseltmeye başladılar. Savaş biter bitmez, yetkili merciler bu seslere karşı önlem almakta gecikmediler. Anti Amerikan çalışmaları takip etmek amacıyla kurulmuş olan bir komite, sektör içi muhbirlerin de emeğiyle sesi yükselen bu muhalif sanatçıları FİŞLEYİP LİSTELER  OLUŞTURMUŞ, sonrasında işi daha da ileri götürüp listedeki bu sanatçıların (senaristler, yönetmenler, oyuncular, yapımcılar ve müzisyenler) meslek birliklerinden atılmasına ve uzun yıllar işsiz kalmasına sebep olmuştur. Listelerden birine kıyısından köşesinden giren ARTHUR  MİLLER o dönem hâlâ devam etmekte olan bu cadı avını Amerikan tiyatro tarihinin en iyi metinlerinden biri olan The Crucible (1952) adlı oyunu yazarak belleklere  kazımıştır.
Hollywoot Kara Listesinin içinde ayrı bir grup olan ve en tehlikelileri olarak görülen “Hollywood 10’lusu” nun en yeteneklisi kabul edilen, dolayısıyla en meşhuru da olan senarist Dalton Trumbo’dur. Trumbo, ant-i faşist savaş karşıtı tavrıyla dikkat çeken Johnny Got His Gun (1939) romanını yazar. Gayet sert içerikteki kitap Trumbo’ya prestijli edebiyat ödülleri kazandırır. Ödül aldığı bir törende yaptığı konuşmada “Eğer demokrasi götürmek için oraya savaşa gidiliyor, deniyorsa, bu bir yalandır. Savaşlarda demokrasi yoktur. Askeri bir diktatörlüğün altında çocuklarımızın öldürülmesini istemiyoruz.” demiştir.

Devlet güçlerinin ve ispiyoncu meslektaşların / arkadaşların sayesinde oluşturulan Kara Liste ile Amerika’da komünizmle mücadele  adı altında muhalif antifaşist, özgürlükçü, eşitlikçi (çoğu yazar) ne kadar Hollywood sanatçısı varsa, tek tek fişlenir. Bu cadı avı, 1934’te, ABD içindeki Nazilerin Roosvelt’e karşı faşist darbe yapmasını engelleme amacıyla kurulduğu söylenen Amerikan Karşıtı Çalışmaları Durdurma Komisyonu’nun (HUAC) 1945’den sonra Komünizmle Mücadele Komisyonuna dönüşmesiyle başlar. Yani anti-faşist amaçla kurulduğu söylenen bu komisyon, ülkedeki anti-faşistlerin peşine düşer.

Her iki kıyıda da savaştan galip çıkan ABD’nin ve savaşın sonlanmasına en büyük paya sahip olan Sovyetlerin karşılıklı güçlenmesiyle soğuk savaşın ilk tohumlarının atıldığı bu dönemde ABD, yukarıda bir kısmını örnek verdiğimiz filimlerle alakalı kim varsa, (yazar, yönetmen, oyuncu, yapımcı, müzisyen) kurduğu ÖZEL  MAHKEMELERDE yargılamak için ifadeye çağırır. Komisyonun tavrı başta saldırgan değildir. Bu yüzden, özellikle yapımcılar, filimlerinin ve ekiplerinin arkasında durur, filimlerin büyük birer sanat eseri olduklarını ve hiçbirinin komünist propaganda içermediğini söylerler: 1947’ye gelindiğinde komisyon tavrını sertleştirir. Trumbo başta olmak üzere bazı sanatçılar zorla mahkemeye getirtilir ve kendilerine bir takım sorular sorulur. İşte Kara Liste’de adları “Hollywood 10’lusu” diye anılan bu meşhur topluluk, ortak kararları sonucu hiçbir soruyu cevaplamazlar.

Bu arada o dönem halkın tiyatroyu ciddiye almadığını, asıl meselenin sinema olduğunu düşünen Komisyon tiyatrocularla uğraşmayı  keser. Halkın ciddiye almaması sayesinde Arthur Miller, Tenesse Williams gibi listede adı geçen dev yazarlar yara almadan kurtulurlar. Tam o tarihlerde tiyatrodan sinemaya maddi-manevî büyük beklentilerle geçiş yapmakta olan Elia Kazan ise, arkadaşlarını hiç gözünü kırpmadan, vicdanı sızlamadan jurnalleşmiş, onlardan boşalan koca koltuğa da tek başına zevkle oturmuştur.

Bu sorgulamalar sırasında cevap vermemekte direnen Trumbo ve tayfası Mahkemeye karşı gelmekten tutuklanır, para ve hapis cezasına çarptırılırlar. Trumbo 10 ay hapis yatar.  “Hollywood 10’lusu” , Senaryo Yazarları Birliği (WGA) tarafından da kara listeye alınır ve kuruluşuna emek verdikleri ve bir dönem yöneticilik yaptıkları bu birlikten atılırlar. Bu, senaristlik ehliyetlerinin ellerinden alınması, yani işsiz kalmaları anlamına gelir.

Hapisten çıkan Trumbo kendini ve yol arkadaşlarını “İFÂDE  ÖZGÜRLÜĞÜ  ŞEHİTLERİ” ilan ettiği açıklamalar yapar ve Amerikan entellektüellerini ortadan  ikiye böler. Şiddetli destekçilerinin yanında, olan bitenin doğru olduğunu savunan sağ muhafazalar ve liberal sinemacılar da çoktur. Bu çoğunluğun içinde devlet tarafından meslektaşlarını ispiyonlaması görevi verilen ve bunu seve seve kabul eden John Wayne de vardır. Trumbo, ailesiyle birlikte Meksika’ya yerleşir. Bu büyük yetenekten mahrum kalmak istemeyen yönetmen ve yapımcılar için TAKMA ADLARLA  onlara senaryo yazar. Bu dönemde Roman Holiday (1953) ve The Brave One (1956) senaryolarıyla iki de OSCAR kazanır.

1958 senesine gelindiğinde, sahneye, S. Kubrick gibi devle anlaşıp, Howard Fast’ın SPARTACUS adlı romanını filme uyarlaması için Dalton Trumbo’yu işe alarak yıllardır sürmekte olan bu REZİL BASKIYA ilk ve en büyük darbeyi vuran ve çok yüksek  kariyere sahip olmasına rağmen bunu riske atarak filmin yapımcılığını da üstlenen KİRK DOUGLAS giriyor. Hemen peşinden EXODUS adlı ekip filmi yazması için Trumbo’yla çalışmak isteyen yapımcı / yönetmen OTTO  PREMİNGER geliyor. Her iki film 1960 senesinin kışında jenerikte senarist olarak Dalton Trumbo yazar halde gösterime giriyor. İşte o günler BİR  KARA  LİSTENİN HAZİN  SONU olarak tarihe geçiyor.
Artık arkası çorap söküğü gibi gelir…

Bütün zulümlerin ve gadirlerin sonu işte böyle cesurca mücadeleler neticesinde gelir… Muhbirler, ispiyoncular, iftiracılar, haksız hüküm verenler ve en üstte bunları yönlendirenler de insanlık ve tarih karşısında utançla iki büklüm olurlar. Hak yolda herşeye rağmen işlerine devam edenler de lâyık oldukları şekilde şerefle anılırlar. Önce bizler vicdan sahibi insanlar olarak en baştan yerimizi iyi belleyip, dik durarak insanlığa örnek olmaya çalışmalıyız.

[Safvet Senih] 5.4.2018 [Samanyolu Haber]

Öğrencilerin kaldığı evler Furkan Vakfı’nın yurdu gibi gösterilip mühürleniyor

Alparslan Kuytul’un AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a yönelik muhalif açıklamalarından sonra tutuklanmasında sonra Furkan Vakfı operasyonların hedefi oldu. Adana’da mesken olarak kullanılan öğrenci evleri, hazırlanan belgelerle Furkan Vakfı’nın yurtları gibi gösterilerek mühürleniyor.

Evlerin önüne çok sayıda polis gelerek mühürleme işlemi yapıldığı bilgisine ulaşıldı. Furkan Vakfı ile bağı bulunmayan bu evlerde öğrencilerin ortaklaşa kiralayarak kaldıkları biliniyor.

Evlerini boşaltılması istenirken mağdur edilen ev sahipleri yapılan bu hukuksuz uygulama karşısında tepkilerini ifade ediyor.

[TR724] 5.4.2018

Tümgeneral Yalçın: ‘Yurtta Sulh Konseyi’nde adı olduğu halde aktif görevde olan generaller var’

Kayseri’de görülen darbe girişimi davasında ‘Yurtta Sulh Konseyi’ listesinde, ‘Kayseri sıkıyönetim komutanı’ olarak adı geçen Kayseri Garnizon eski Komutanı Hava Pilot Tümgeneral İsmail Yalçın ile ‘Giresun sıkıyönetim komutanı’ diye listede yer alan Kayseri Jandarma Bölge Komutanlığı Kurmay eski Başkanı Kurmay Albay Emre Fırat, hakim karşısına çıktı.

Kayseri 2’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde ayrı ayrı görülen davalarda, tutuklu sanıklar Kayseri Garnizon eski Komutanı İsmail Yalçın ile Kayseri Jandarma Bölge Komutanlığı Kurmay eski Başkanı Emre Fırat, hazır bulundu. ‘Yurtta Sulh Konseyi’ listesinde ‘Kayseri sıkıyönetim komutanı, belediye başkanı ve vali’ olarak adının geçtiği ileri sürülen İsmail Yalçın, savunmas yaptı.

Darbe girişimi gecesi İstanbul Moda’da, düğünde olduğunu anlatan Yalçın, “Darbe haberini Moda’da düğündeydik, aldık. Kriz masası oluşturduğumuz sırada ise darbeci askerler tarafından derdest edildik. Telefonlara bakamadım. Silahla başımızda bekliyorlardı. Taner Yıldız ve Kayseri Valisi Süleyman Kamçı aradı; fakat telefonumu açamadım. Daha sonra bizleri gruplara ayırdılar. Beni de Fenerbahçe Orduevi’ne götürdüler” dedi.

‘YURTTA SULH KONSEYİ LİSTESİNDE İSMİMİN OLMASI KOMPLO’

‘Yurtta Sulh Konseyi’ listesinde isminin yer almasıyla ilgili Yalçın, “Darbe girişimine hiçbir şekilde katılmadım. Darbecilerin sözde ‘Yurtta Sulh Konseyi’nde ismimin yazılması benim eylemim değildir. Bana yapılan komplodur. Bu soru, sözde yönetim listesi hazırlayanlara sorulmalıdır. O listede olup, halen hiçbir kovuşturma geçirmeyen ve TSK’da aktif olarak görevine devam eden general ve komutanlar var. Darbeye destek vermedim. Garnizon komutanı vekiline de o gece, ‘darbeye destek vermemesi’ emrini verdim” diye konuştu.

İsmail Yalçın, “‘ByLock’ kullanmadım. Bank Asya’da yakınlarımın dahi hesabı yok. Haksız yere tutukluyum. Meslek hayatım boyunca tek ceza almadım. Hiçbir cemaatten ya da siyasetçiden destek alıp, medet ummadım. Sadece devletimin verdiği görevi yaptım. Gerçeklerin bir an önce ortaya çıkmasını istiyorum. Örgütün parçası olmadığım için vicdanen rahatım. Suçsuz olduğumun bir gün ortaya çıkacağına Allah’a inanır gibi inanıyorum” dedi.

‘BYLOCK RAPORUNU KABUL ETMİYORUM’

‘Yurtta Sulh Konseyi’ listesinde ‘Giresun sıkıyönetim komutanı’ olacağı öne sürülen Emre Fırat ise “Telefonumda 137 ‘ByLock’ bağlantısı olduğu söylenen raporu kabul etmiyorum. O gece emrimizde olan 7 il jandarma komutanıyla görüşerek, ‘Sözde konseyin emirlerini uygulamayın’ emrini verdim” diye konuştu.

Mahkeme heyeti, avukatlarının süre istemesi üzerine Emre Fırat’ın 13 Nisan’da, İsmail Yalçın’ın ise 27 Nisan’da yargılanmasına karar vererek, duruşmayı erteledi.

[TR724] 5.4.2018

Akkuyu’nun ardındaki sır [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Türkiye’nin “nükleer enerji kulübüne dâhil olması” olarak kamuoyuna pazarlanan Akkuyu nükleer enerji santralinin temeli, Erdoğan ve Putin tarafından Salı günü Ankara’daki sarayın bahçesinden uzaktan kumandalı olarak atıldı. Artık içinde eleştirel hiçbir zerre kalmamış olan Türkiye medyası, işin güzelleme ve propaganda kısmına balıklama atlayarak, Türk-Rus işbirliğine ve gelişen stratejik ortaklığa methiyeler düzdü. Ne “tarihi bir ana şahitlik” kaldı, ne de “Türkiye elektrik üretiminin yüzde onunun karşılanacağı müthiş proje” değinmedikleri. “Petrol, doğalgaz ve kömüre dayalı enerji sepetini sağlıklı hale getirmek” gibi söylemler de argümanlar arasındaydı. Akkuyu santralinin iki boyutu var. Birisi nükleer enerji konusu, öteki ise Rusya. Nükleer enerji reaktörleri meselesinde kısa bir giriş yaptıktan sonra, asıl mesele olan Rusya’ya odaklanmak istiyorum bu yazıda.

Nükleer enerji konusu oldukça teknik bir mesele. İşin içinde Türkiye’nin deprem kuşağında olmasından tutun da, coğrafi konumu bakımından güneş ve rüzgar enerjileri açısından son derece şanslı bir ülke olmasına kadar birçok argüman sayılabilir. Diğer yandan meselenin yenilebilir enerji kaynaklarının artık stratejik olarak geleneksel nükleer enerji bazlı elektrik üretimi yapan ülkeler için alternatif haline gelmesi konusuna mutlaka atıfta bulunulmalı. Örneğin Almanya, tüm nükleer enerji reaktörlerini kapatarak tümüyle yenilenebilir ve doğal enerji reaktörlerine yönelme kararı aldı. Avrupa’da bu yönde bir enerji stratejisinin gelecekte daha da yaygınlaşacağı öngörülüyor. Çünkü nükleer enerji hem bu doğal enerji reaktörlerine göre daha ucuz değil artık, hem de olası kazalarda çok ciddi sorunlara yol açıyor. Dahası, nükleer enerji reaktörlerinin başına gelen kazalar sadece bulundukları ülkede değil, ağırlıklı olarak yakın çevresinde, kazanın kapsamına göreyse küresel anlamda da ciddi yıkıcı etkilerde bulunma riski taşıyor. Bunlara ek olarak, nükleer yakıtın depolanması sorunu var ki bu mesele Almanya gibi nükleer güçlerin nükleer enerji stratejisini terk etmeleri yönündeki başlıca neden.

Bir diğer konu – Türkiye gibi bu teknolojiyi dışarıdan ithal edecek ülkeler için geçerli olmak üzere – nükleer enerjinin enerji bağımlılığını azaltmayacağı, aksine arttıracağı. Türkiye bilindiği üzere kendi nükleer teknolojisini üretmiyor, bu teknoloji Rusya tarafından Türkiye’de kuruluyor. İnşa edilecek reaktörde kullanılacak zenginleştirilmiş uranyum Rusya’dan gelecek. Çünkü Türkiye’de uranyum yakıtı yapma teknolojisi yok. Uranyumu yakıt olarak kullanmak için hem uranyum üretmek, hem de uranyum zenginleştirme işlemi yapmak gerekli ki Türkiye’de buna yönelik herhangi bir bilimsel arka plan veya teknolojik birikim mevcut değil. Dolayısıyla Rusya, tıpkı doğal gazda olduğu gibi Türkiye’yi tek yönlü olarak kendisine daha fazla bağımlı hale getirecek. Tüm bunlar, Akkuyu’nun nükleer enerji bakımından eleştirel bir gözle değerlendirilmesine ilişkin başlıklar.

RUSYA’YA ENERJİ BAĞIMLILIĞI

Gelelim Rusya konusuna. Rusya giderek Türkiye üzerinde etkinliğini arttırıyor. Türkiye’nin Rusya’ya enerji bağımlılığı korkunç bir seviyede. Domates ihraç ederek bunu dengelemek mümkün mü? Türkiye Rusya konusunda 1970’lede kuru incir ve kuru üzüm, tütün ve fındık ihraç ederken, gelişmiş ülkelerden makine, ilaç, elektronik ürünler ithal eden gelişmemiş ülke yaklaşımına benzer bir politika uyguluyor. Rusya’ya nükleer enerji santrali yaptırtmak, Rusya’dan ülke tüketimindeki oran olarak çok yüksek oranda doğal gaz ithal etmek, Rusya’nın S-400 anti füze bataryalarını satın almak, Suriye’de Rusya güdümünde bir dış politika izlemek, tüm müttefikler (NATO’nun ve AB ülkelerinin tamamı) Rusya’nın uluslararası arenada takındığı mafya devlet tutumunu protesto eder ve yüzlerce Rus diplomatik personelini sınırdışı ederken Ankara’daki rejimin Rusya ile tarihteki en yakın ilişkileri kurması, son derece ciddi bir sorun olarak ön plana çıkıyor.

Burada söylediğim Türkiye’nin Rusya ile ticari ilişkilerini geliştirmemesi gerektiği falan değil. Elbette Türkiye tıpkı diğer bölgesel ortakları gibi Rusya ile de ikili ekonomik ilişkilerini geliştirmelidir. Fakat burada önemli olan, bu ticari ilişkilerdeki denge. Dış ticaret dengesi konusunda ciddi sorunlar yaşayan Türkiye için bu konu önemli olmalı. Ancak bundan çok daha önemli olan, tek yanlı bağımlılık ilişkisinin Türkiye için çok yaşamsal olan enerji ve güvenlik ilişkilerinde cereyan etmesi. Tarımsal ürünler ya da elektronikte bir yerlere bağımlı olmaya benzemez bu. Enerjide bağımlılık, konu Rusya olduğunda özellikle dikkat edilmesi gereken bir meseledir. Soğuk Savaş sonrasında Rusya, eski Sovyet cumhuriyetlerini enerji kartını kullanarak kendisine nasıl bağımlı hale getirdi, bunu dikkate almak gerekiyor. Ukrayna konusu özellikle çok iyi bir vaka oluşturuyor. Türkiye’nin Rusya-Ukrayna ilişkilerinden alacağı önemli dersler olduğu kanısındayım. Çünkü Rusya, Ukrayna’nın enerji bağımlılığı zafiyetini kendi stratejik amaçları bakımından çok efektif olarak kullandı. Bugün Ukrayna’nın egemenlik alanı olan Kırım, Rusya tarafından işgal ve ilhak edilmiş durumda. Dahası, doğu Ukrayna’da Rus güdümünde iki bölge ortaya çıkmış vaziyette. Bu bölgeler Ukrayna merkezi yönetiminin kontrolünden çıkmış durumdalar. Yani Rusya’nın politikalarıyla Ukrayna kendi topraklarını kontrol altında tutamayan bir devlete dönüştü. Batı’nın inanılmaz desteği de bu konuda artık işe yaramıyor. Ukrayna’nın bölünerek küçülüp sonunda AB ve NATO’ya girerek Rusya karşısında denge kurması ve Rus yayılmacılığına bu yolla engel olması tek olasılık gibi görünüyor. Gürcistan’da da Rusya aynı taktikleri izliyor. Esasında Rusya’nın güney kuşağındaki tüm ülkelere yönelik genel bir Rus stratejisinden söz edilebilir. Orta Asya ve Kafkasya, Rusya’nın arka bahçesi konumunda ve bu bölgelerdeki aktörlerin iç politikaları, Rus faktörü olmadan analiz edilemez. Haritayı açıp Türkiye’nin jeopolitik konumuna bakan herkes, neden yukarıdaki analizi yaptığımı anlar. Türkiye, bulunduğu coğrafi konum bakımından Rusya için hayati önemi haiz bir ülkedir.

RUSYA AÇISINDAN TÜRKİYE

Ruslar, yüzyıllardır Türkiye’nin coğrafi konumu ile kendi güvenliklerini ilişkilendiriyor. Esasında bu çok rasyonel bir tutumdur. Aksi normal olmazdı. Ancak normal olmayan, Türk karar alıcılarının bu gerçeği görmezden gelmesidir. Rusya’ya nükleer reaktör yaptırmak, oraya domates satmaya işte bu nedenle benzemez. Enerji bağımlılığı ve teknolojik bağımlılık, kısa ve orta vade tek yönlü bağımlılık ilişkileri gibi değildir. Uzun erimli, uzun vade stratejik etkileri olacak bir durumdur. Adeta Rusların oyunu yeniden kurdukları bir safhadayız. Bu oyun Birinci Dünya Savaşı’nda bir kez kurulmuş, Türkiye Mustafa Kemal Atatürk’ün stratejik dehasıyla bu oyunu az hasarla atlatmayı becererek, büyük yıkımdan kurtulmuştu. Oyunun bir sonraki etabı, İkinci Dünya Savaşı sonrasında başlayan Soğuk Savaş’ta şekillendi. Türkiye bu yeni oyunda da kendisine güvenli bir yer edindi, güvenliğini sağlamayı başararak varlığını devam ettirebildi. Her iki oyunda da ana düşman kimdi? Birinci Dünya Savaşı esnasında eğer Rusya’da 1917 Ekim Devrimi olmayıp, Ruslar savaşmaya devam etselerdi ne olacaktı? Rusların en önemli stratejik hedefleri Türk toprakları üzerinden Akdeniz’e ulaşmaktı. Çünkü kara gücü olan Rusya, deniz gücü olan İngiltere ve ABD’ye karşı Türkiye üzerinden Doğu Akdeniz-Cebelitarık ekseninde etkin deniz gücü olup, Avrupa kıtasının kontrolünü ve ticaret yolları üzerinde etkin olmayı hedeflemekteydi. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Potsdam Konferansı’nda Sovyetler Birliği’nin Türkiye’nin Boğazlar ve Marmara bölgesinde üs talep etmeleri, doğu vilayetlerini istemeleri de bu bağlamda okunması gereken taleplerdir. Devletler ve yönetimlerin isimleri veya ideolojileri değişir, ama jeopolitik temellere dayanan stratejiler baki kalır. Türkiye de bunun bir istisnası değildir. Peki, o halde tüm bu bariz jeopolitik konstellasyona karşın neden Türkiye ısrarla Rusya’nın peşine takılıyor?

Rusya’ya yanaşmak Batı’dan uzaklaşmak manasına geliyor ve Türkiye’deki bazı çevreler bakımından bu konjonktürel olarak çok önemli. Bakınız strateji uzun erimlidir. Stratejinin değindiğim gibi jeopolitikle derin bir ilişkisi vardır. Jeopolitik gerçeklere dayalı olmayan stratejiler, ülkeleri felakete götürür. Rusya’ya sadece Batı’nın insan hakları ve hukuk devleti normatif çatısından kurtulmak amacıyla yakınlaşmak isteyenler, bunu kendi yaptıkları yanlışların hukuki yaptırımlarından kurtulmak için yapıyor. Yolsuzluğa bulaşan ve suçüstü yakalanan iktidar çevreleri, kurtuluşu hukuku ortadan kaldırmakta buldu. Bunun uzun vadede Batı kulübünde kabul görmeyeceğini, er-geç anayasal düzene ve hukuk devletine yeniden geri dönüleceğini, bunun sonunda ise başlarının hukukla çok büyük derde gireceğini tahmin ediyorlar. Bu durumdan kurtuluşun çaresini Rusya’ya yanaşmakta (ve Batı’dan kopmakta) arıyorlar. Çünkü Rusya’nın Türkiye’ye yönelik insan hakları veya hukuk normlarıyla ilgili bir beklenti içinde olamayacağını gayet iyi hesaplıyorlar. Rusya’nın kendisi hukuk devleti değil ki. Ankara’daki rejimin uluslararası arenadaki hukuksuz operasyonları, adam kaçırmalar, ortadan yok olan insanlar, takibata alınan ve hapsedilen gazeteciler, el konulan özel mülkler ve firmalar, Rusya tüm bunların feriştahını yapan, adeta doktrinini oluşturan bir devlet. İşte bu nedenle Ankara’daki şark kurnazları, akılları sıra Ruslarla stratejik ilişkilere girerek Batı’dan boşalacak güvenliksel ve ekonomik boşlukları doldurmak, bu arada da kendilerini garantiye almak istiyorlar.

BELİRGİN BİR KIRILMA NOKTASI

Rusya çok güçlü bir ülke – elinde nükleer silahları var ve bu onlara Batı karşısında dokunulmazlık sağlıyor. Ekonomik yaptırımlara karşı da ayakta kalmayı başarıyor Rusya. Çünkü yüzölçümü bakımından dünyanın en büyük ülkesi. Fosil enerji kaynakları rezervleri ile en ön sırada olan, üretmediği savaş araç gereci bulunmayan, hantal olmasına karşın kendine yeten bir sanayiye sahip Rusya ile Türkiye’yi mukayese etmek bile çok güç. Türkiye’nin Batı’dan (NATO başta olmak üzere) kopması demek, Rusya’nın son 300 yıldır eline geçen en önemli jeopolitik hediye anlamına gelecek. Özellikle de Ankara’daki yolsuzluğa bulaşmış, kendi siyasal bekalarından başka bir şey düşünmeyen kadro göz önüne alındığında, kaygılar doğan olarak katlanarak artıyor. İşte Akkuyu, bu nedenlerden dolayı son derece belirgin bir kırılma noktasını oluşturuyor. Akkuyu’nun ardındaki sır, işte bu.

Neyse ki tarih uzun erimli bir şey. Bugün temeli atılan santralin bitirilmesi uzun yıllar alacak. Kim öle kim kala. Türkiye her ne kadar şuursuz bir biçimde kendisini ateşe de atıyor olsa, jeopolitik oyun çok oyunculu bir yapıya sahip. Türkiye’nin Rusya’ya kayması, domino etkisiyle NATO’yu çok zayıflatabilir. Özellikle İkinci Soğuk Savaş dediğimiz yeni mücadelenin başlamış olduğu bu günlerde, yüzlerce Rus diplomatın Batı ülkelerince sınırdışı edildiği, Sovyetoloji sahasının yeniden aktive edildiği, güvenliğin ön plana çıkmaya başladığı son yıllarda Türkiye gibi bir aktörün kolayca Rusya’nın inisiyatifine terk edileceğine doğrusu inanmıyorum. Ne iktidardaki yolsuzluğa bulaşmış İslamcı kadro, ne de perde arkasındaki derin devlet, tek başlarına veya hep beraber jeopolitik oyunu belirleme gücüne sahip değiller. Türkiye’deki siyasal sistem ne olur bilemem. Ama Türkiye’nin Rus uydusu haline gelmesi konusunda son sözün henüz söylenmemiş olduğunun garantisini verebilirim.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 5.4.2018 [TR724]

Anlatmaya gerek yok görüyorsunuz [Levent Kenez]

15 Temmuz sonrası gözaltına alınan ve nezarethanede hayatını kaybeden Gökhan Açıkkollu olayını ortaya çıkaran, zavallı öğretmenin nasıl bir cinayete kurban gittiğini belgeleyen ve ölümüne sebep olan polisleri isimlerine kadar listeleyen gazeteci Bülent Ceyhan’a Metin Göktepe Yazılı Basın Ödülü verilmişti.

Önceki gün Tarık Toros Tr7/24’te hem Ceyhan’ın başarısının hem de ödül komitesinin tercihinin ne anlama geldiğini madde madde harika anlatmıştı ki bu sefer de ödülün geri çekildiği haberi geldi. Toros, “Yok, ben yazımı geri çekmiyorum. Rüzgar ne yönden eserse essin, ödül sahibini ve yerini bulmuştur. Tacı alınsa da haberin kralını yapmıştır Bülent Ceyhan” diyerek bence söylenebilecek her şeyi özetledi. Toros’un bahsettiğim yazısını okumanızı tavsiye ederim.

Gelelim bu son dakika fikir değişikliğinin ne anlattığına. Evrensel Gazetesi’nin ya da ödül komitesinin kötü niyetli olduğunu söyleyemeyiz, öyle olsa ilk başta ödül verilmesine karar vermezlerdi. Mutlaka kendi aralarında olayın nasıl algılanacağını tartışmışlar, malum çevrelerden gelecek itirazları konuşmuşlardır. Ve sonuçta çok sembolik bir karar vererek Gökhan Açıkkollu gibi polisin işkence ile öldürdüğü bir kişinin yaşadıklarının anlatıldığı haberi seçmişler. Herhalde Metin Göktepe adına verilen bir ödül ancak bu kadar doğru bir adrese gidebilirdi. Bir jüri “kim ne derse desin” deyip bu kadar objektif olabilirdi.

Olabilirdi diyorum çünkü sonrasında gelişen olaylar gösteriyor ki mahalle baskısı, ideolojik taassup ve baskılar galip gelmiş ve ödül geri alınmış. Sebep de oldukça teknik, jürideki herkesi rahatlatacak cinsten. Haber daha önce başka bir yerde yayınlanmışmış. Ceza yazmayı kafasına koyan polis memurunun araçta kibrit yok demesi gibi. Çok basit bir araştırma ya da sorgulamayla daha önce çıktı dedikleri haberin İngilizce yayınlanan bir raporun haberi olduğunu, onun dahi Ceyhan tarafından yapıldığını öğrenebilirlerdi. Asla bir intihalin olmadığı bilgisine ulaşmaları birkaç dakikalarını alırdı. O vakit haberi ya da raporu yazan kişi ödülü hak etmiş demektir ki zaten o da Bülent Ceyhan zaten.

Toplumsal barış için çok anlamlı ve empati dolu bir jestin arkasında duramamaları üzüntü verici. Kendilerini teknik sebeplerle hiç avutmasınlar, bunun siyasi bir karar olduğu ihtimali çok baskın. Ödülün ilk açıklandığı anda Fatih Polat’ı taciz edercesine mesaj atanların, Açıkkollu’nun işkence ile öldürülmediğe kadar işi götürenlerin iyi niyetli olmadıkları hatta çok kötü insanlar oldukları kesin. Şebnem Korur Fincancı, AKP ağzıyla işkence ile öldürülmedi terbiyesizliğine çok güzel cevap verdi.

Ulusalcı, Ergenekoncu, Kürt düşmanı OdaTV’nin sol mahallede bu kadar etkin olduğunu gördükten sonra, “sizin derdiniz size yeter” diyerek uzatmıyorum.

Havuzun rahatsız olması doğru bir iş yapıldığına delil. Yine Ceyhan’ın ortaya çıkardığı göreve iade olayının oldukça ses getirmesinden sonra epey yalan haber yazmışlardı. Ne havuzdaki Yeni Mahalleliler ne de giderek tipsizleşen ve ruhen çirkinleşen müsteşar skandalı örtebilmişti.

Şimdi gelelim olayın bir diğer yanına. Bunların gazetelerini kapattık, gazetecilerini hapse attık, bir o kadarını da sürgün ettik ama adamlar hala haber yapıyor ve gündem oluyorlar hazımsızlığıdır. 15 Temmuz’dan hemen önce ve hemen sonrasında 200’e yakın gazete, televizyon, dergi, radyo, internet sitesinin neden kapatıldığının itirafı gibi. Ceyhan’ın geceleri sabaha kadar bir kargo şirketinde fiziki işlerde çalışıp, gündüzleri az bir uykuyla yaptığı habercilik gösterdi ki demek Türkiye’de gerçekten gazeteciler olsa muhabirler görev yapsa kim bilir daha neler çıkacak gün yüzüne. Muhalefetimsi mecraların ya da gazeteci olduklarını iddia edenlerin aslında hiçbir şey yapmadıklarının yüzlerine çarpılmasıdır Ceyhan’ın haberi.

Cüneyt Özdemir’e yapamadığı Reza davası haberlerinden dolayı ödül verilmişti biliyorsunuz. Adem Yavuz Arslan’ın Reza davası süresince yaptığı yayınları ve yazdığı yazıları görünce diyorum ki aradaki sıklet farkı bunların kininin temelini oluşturuyor.

Bir gün inşallah baştan sona küfür dolu Cemaat medyası dizisi yapacağım. Hem bugün bu mecralar kapatıldığı, insanlar hapse atıldığı, sürgün edildiği, kalanlar ağzını açsa hapsi boylayacağını bildikleri için değneksiz gezen ezik halkla ilişkiler gazetecilerine hem de 15 Temmuz sonrası bazılarını saran üzüntü, korku ve yenilmişlik psikolojisi ile özgüvenini kaybedip kimi zaman haksız çıkarımlar yapan ya da sanki batakhanede çalışmış gibi elini yıkamaya çalışanlara. Bugün bu mecralar açık olsa yazı yazmaya devam edecek ya da yazısını yayınlatmak için devreye 50 adam sokacak ama bugün nedense “Özeleştirini ver” diye böğürenlere bugün için ayıracak enerjim ve zamanım yok maalesef.

Velhasıl, son söz, keşke Gökhan Açıkkollu ölmeseydi de bunları hiç konuşmuyor olsaydık. Keşke Metin Göktepe hayatta olsaydı. İkisi için de aynı derece üzüntü ve empatiye ulaştığımız zaman bir şeyler değişecek bunu bir kez daha gördük.

Bir şeyi daha gördük ki iyi gazeteciler her şartta iyi haberler yapar. En büyük ödülü de okuyucular verir. Gökhan Açıkkollu bir semboldür. İleri de onun da adına ödüller olacak, soykırım müzelerinde köşeleri olacak. Onun hikayesini unutturmayan cesur insanlar ve bir cinayeti yüzlerce kilometre uzaktan çalışarak ortaya çıkaran Ceyhan da hep saygıyla hatırlanacak. Bundan daha güzel bir miras olur mu?

[Levent Kenez] 5.4.2018 [TR724]

Hırsızlık hiç bu kadar rağbet görmemişti [Semih Ardıç]

Türkiye’de gazete, dergi, televizyon, internet sitesi ve radyoların tamamına yakını tek sesli hale geldi. Zahiren tarafsız gibi görünse de editör masasını çoktan hükûmet komiserini oturtmuş Doğan Medya Grubu’nun satılması ile muktedirin borazanı medyanın son safhasına geçilmiş oldu.

Potansiyel gazeteciliğin bu kadarcık bile nefes almasına müsaade edilmedi. Aydın Doğan hapşırsa nezleye tutulan medya mahallesi AKP’nin devr-i iktidarında gazetecilik tarihinin en fazla hicap duyulacak haber ve makalelerine imza atıyor.

GAZETECİLER İNSANLARI LİNÇ ETMEK İÇİN EN ÖNDE!

Bin küsur odalı Saray’da mukim Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ı, biraz da mevcudiyeti Saray nezdinde formaliteden ibaret hale gelmiş hükûmeti memnun etmek için birbiri ile yarışan kitlelere taş çıkaran erbab-ı kalem hukuk ihlallerinin, baskı ve zulümlerin artmasını teşvik ediyor.

Hamile kadınların mahpushaneden tahliye edilmesini fazla merhametli buluyorlar. Hapishanede büyümeye mahkum edilen 700’e yakın bebeğin beton zeminde emeklerken diz kısımları delinen pijamaları yürekleri dağlıyor.

Mamafih köşe dönmüş gazeteciler için bu fotoğraflar sadece ‘duygu istismarı’ndan ibaret. Köşe başlarını vicdandan mahrum gazeteciler tutmuşsa başka felaket aramaya lüzum kalmaz.

SÖZCÜ’YÜ ÇIKARAN YAZI İŞLERİ’NİN AĞZININ SUYU AKIYOR

‘Halkın haber alma hürriyeti adına köprüden evvel son çıkış’ diye nitelendiren Sözcü Gazetesi’nden birkaç cümle sebebiyle böyle bir girizgâh yapma ihtiyacı hissettim.

Hizmet Hareketi ile irtibatlı şirket ve şahıslara ait arabaların kapış kapış satıldığını belirten Sözcü muhabir ve editörleri adeta kendinden geçerek yayımlamış haberi.

“TMSF tarafından el konulan 43 ildeki 1019 şirkete ait toplam 780 adet lüks otomobil kapış kapış satıldı. Otomobillere talep patlaması oldu” cümlelerinde bir alkış efekti eksik kalmış.

‘ARABALAR YÜZDE 30 DEĞERİNİN ALTINDA SATILDI’ İTİRAFI

Sözcü, gazetecilik düsturlarına zerre kadar riayet etseydi tek satırını bile sayfaya taşıyamayacağı şu cümleleri haber olarak okumamızı istiyor. “Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nun galerisindeki 780 adet 2016 model Audi marka araçlar açık artırma yöntemi ve teklif alınarak satıldı. Piyasa değeri 139 bin TL ile 330 bin TL arasında değişen binek otomobillere talep patlaması oldu. Audi’lerin satışı, piyasa değerinin yaklaşık yüzde 30 altında yapıldı.

780 adet Audi’den 101 tanesi; Q3, Q5 ve Q7 marka jeeplerden oluştu. Piyasa değeri 330 ila 700 bin TL arasında değişen 101 adetin de tümü satıldı. Lüks seri olan 7 adet Quattro Long model araç da sahiplerini buldu. Tamamı dizel ve otomatik vites olan araçlardan TMSF önemli gelir elde etti.”

TMSF O ARABALARA HANGİ SAİKLE EL KOYDU Kİ ŞİMDİ SATABİLİYOR?

Gazeteciliğin anayasası 5N1K’nın temelinde ‘niçin?’ suâlidir. Sözcü muhabiri Kamil Elibol kapış kapış giden yüzlerce arabaya TMSF’nin niçin el koyduğunun cevabını vermiyor.

Bahsi geçen arabaların sahipleri hırsızlık mı yapmış?

Çiftlik Bank’ın kurucusu 27 yaşındaki Mehmet Aydın gibi piyasadan 1,1 milyar TL toplayıp Uruguay’a mı kaçmış?

Şirketlerin devlete vadesi geçmiş borcu mu var? Bu kadar şirket ve şahısın mülkleri hangi ağır cürme istinaden müsadere edilmiş?

Müsadere edilmediyse niye satılıyor? Madem talep çok niçin rayiç değerin yüzde 30 altında satılıyor?

İşadamlarına ait varlıkların birilerine nasıl peşkeş çekildiğinin itirafı aynı zamanda bu haber.

SÖZCÜ’NÜN PATRONU YURTDIŞINA ÇIKMAK MECBURİYETİNDE KALDI

Sözcü Gazetesi Yazı İşleri masası, patronları Burak Akbay’ın hukuksuzluklar yüzünden yurtdışında ikamet etmek mecburiyetinde kaldığını unutmuş anlaşılan. Akbay yarın Türkiye’ye dönse hapse atılacak.

Ankara’da yazılmış şablon iddianamelerden birinin mağduru olduğu halde Sözcü’nün iktidara şirinlik gösterileri yapması, Hizmet Hareketi’ne iftira ve hakaretlerde en önde yer alması ne hazin!

Haklarında 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsüne destek verdiklerine dair tek delil bulanamamış işadamlarına ait arabaların satış haberi ile Sözcü bu karanlık devrin ibret vesikalarından birine daha imza atmış oldu.

YİYİN EFENDİLER YİYİN!

TMSF Başkanı Muhiddin Gülal da o arabaları almak için birbirini ezen türedi işadamları da kendilerine yakışanı yaptı. Ağlayanın malı üzerinde şen kahkahalar atıyorlar.

Tevfik Fikret bir asır evvel sanki bu güruhu tarif etmiş: “Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin/Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!”

Hangi zaviyeden mütalaa edilirse edilsin yapılan işlem gayr-i meşrudur.

Mülkiyet hakkı, masumiyet karinesi, suçun şahsiliği gibi hukuk binasını ayakta tutan sütunlar Siyasî İslam rozetini yakasına iliştirenler tarafından yerle bir ediliyor.

Olağanüstü Hal (OHAL) sopası olmasa TMSF ne 1.019 şirkete ne o arabalara el koyabilirdi ne de satabilirdi.

Bozacının şahidi Sözcü’ye gelince.

Sözcü ailesi zalime diş kirası ödemenin ne kadar işe yaradığını idrak etmek istiyorsa Aydın Doğan’ın sergüzeşt-i hayatı ortada.

Kendi patronlarının arabalarının, matbaa makinelerinin TMSF marifeti ile kapış kapış satıldığına şahit oldukları gün iş işten geçmiş demektir.

Son ağaç kesildiğinde, son nehir kuruduğunda, son işadamının malı mülkü yağmalandığında, son gazeteye kilit vurulduğunda geriye neyin kalacağını üç vakte herkes anlayacak!

[Semih Ardıç] 5.4.2018 [TR724]

Yeni başlayanlar için Facebook skandalı (8) [Naci Karadağ]

Çıkan kısmın özeti: Sosyal medya artık modern insan hayatının bir parçası. Sabahın erken vakti kargalar bile uyanmadan ‘günaydın’ mesajı attığımız ‘uykusu kaçanlar’ etiketiyle sabahlara kadar geyiklediğimiz bu mecranın toplumların kaderini etkileyebilecek insanların elinde nasıl bir silaha dönüştüğünü Amerikan başkanlık seçimlerinde gördük. Bu yazı dizisi Facebook isimli sosyal medya mecrasının üyelerini nasıl sermayeye dönüştürüp, seçimleri etkileyebilecek kadar

Skandalın ortaya çıkmasından hemen sonra Facebook, CA ile ortaklığını bitirdiğini açıkladı. Büyük ihtimalle The Guardian and The New York Times’ta çıkan ve skandalı başlatan haberler öncesinde birileri onlara haber uçurmuştu. Aynı günlerde, CA’nın sahibi ve CEO’su da askıya alındı. Geri kalmamak için, tüm bunların ortasındaki Kogan da “iki şirket de beni günah keçisi olarak kullandı” diyordu.

Zuckerberg olağanüstü saf haliyle şu iddiada bulunuyordu: “Hayır, bir güvenlik açığı olmadı, tüm veriler normal yollardan gitti!”

Aslında kendi sözleriyle kendini ele veriyordu Facebook’un sahibi. Eğer aksini söylese belki anlaşılabilir bir savunma olurdu. Yani ortaya çıkıp “Ruslar bizi hackleyip bilgileri almışlar” deseydi daha az zarar görecekti belki!

Kısa süre sonra izin filan meselesinin de aldatmaca olduğu ortaya çıkacaktı. Çünkü izin konusunda herhangi bir prosedür filan uygulamamıştı Facebook.

İzin konusu da yalan. Mahkemede haklı çıkarlar ama hiç kimsenin aklına ve vicdanına uygun bir izin prosedürü yok. ABD ve Avrupa dışındaki neredeyse hiçbir ülkede internet kullanıcı hakları konusunda herhangi bir yasal düzenleme olmadığı için Facebook bu konuda dilediği gibi at oynatıyor. Dolayısıyla ülkemiz de dahil, parayı bastıran herkes bu mecradan istediği dataları alabiliyor.

Hayalet Profil!

Burada çok enteresan bir nokta daha var. Diyelim ki hayatınızda hiç Facebook hesabınız olmadı. Bu bile yeterli değil onların bilgi bankasına girmemek için. Hayalet Profil denen bir kavram var Facebook’ta. Facebook Audience Network sayesinde, anlaşmalı olan başka yerlerdeki aktivitelerinizden çekilen bölük pörçük bilgiler bir şekilde birleştirilip yapay zeka sayesinde hiç kimsenin bilmeyeceği bir gizli profiliniz oluşturulmuş olabilir. Siz, ‘Ben kullanmıyorum’ diye rahat rahat gezinirken, birileri şifresini sizin dahi bilmediğiniz bir profilinizi kullanıyor olabilir. Siz kendi adınıza açılan hesaba giriş yapamıyorsunuz ama siyasetçiler, reklamcılar, araştırma şirketleri diledikleri gibi girip çıkabiliyorlar…

Facebook kullananlar ise bireysel kimliklerini çoktan onlara teslim etmiş durumda. Siz bir gün hesabınızı silseniz bile çok anlam ifade etmiyor artık. Çünkü artık tüm bilgilerinizle Facebook’un malısınız… Belki de gelecek seçimde sizin de profilinizin bulunduğu datalar seçimleri etkileyecek!

Hadi diyelim Facebook’tan bir şekilde kurtuldunuz. Ya diğerleri?

Google ya da Apple… Olmadı Amazon, o da olmadı Cloud ile size büyük hizmet veren sanal diskler… Hepsi aynı yetkiye sahip… Modern insan yakasını çoktan bu şirketlere kaptırmış durumda…

#deleteFacebook

Bütün bu hengameden sonra, koskocaman bir #deleteFacebook – Facebook’u sil hareketi başladı. Hatta eleştiri dalgasına Elon Musk da katılınca bir Türk kullanıcı ona mention atarak, “Adamsan Space X’in Facebook sayfasını sil” dedi. Elon Musk da bu resti gördü ve kendi özel hesabı da dahil, tüm şirketlerinin hesaplarını iptal etti ama batılıların dediği gibi “Too Late Baby” idi durum. Kaldı ki Musk Facebook’u sildi ama şirketin başarılarını büyük bir keyifle Instagram’da paylaşmaya devam ediyor.

Ve bomba bir iddia var: Facebook’un sahibi Mark Zuckerberg 2020 seçimlerinde ABD Başkanlığına hazırlanıyor. Düşünsenize, 50 milyon kullanıcının bilgileriyle Trump gibi bir arızalı adamı başkan yapabilen sistem, 2 milyar profille neler yapmaz!

Ünlü distopik dizi Black Mirror bile masum kalıyor bu olup bitenlerin karşısında. Ve yaşanmış olanlar yaşanabileceklerin karşısında devede kulak kadar bile değil ne yazık ki!

Eminim bu olup bitenleri başta AKP trolleri olmak üzere, seçim kampanyası yönetenlerin hemen hepsi takip ediyor. Misal ilk genel seçimlerde birisi kapılarını çalıp, “ver 10 milyon dolar sana seçmenlerinin yüzde 70’inin mezhebini, tercihlerini, gelirlerini, siyasi görüşlerini verelim” dese Saray bunu geri çevirebilir mi? Bizim paramızla satın alıp, seçim manipülasyonunun en kralını yaparlar!

Elbette “Ne gerek var bunlara, iki kedi ile trafo patlatıp direkt olarak sandıkları değiştirirler” diyenler de olabilir.

Haksız da sayılmazlar üstelik…

Ya da tam tersi olsa. Misal AKP, Facebook’u çağırıp “sayfalarınızda diğer parti paylaşımlarını göstermeyin!” diye baskı yapıp, bunun için vergi affından, ticari bir takım izinlere kadar pek çok şeyi koz olarak kullansa Facebook buna direnir mi sizce?

Kesin çözüm ne peki?

Belki çok absürt olacak ama John Carpenter’in 1981 yapımı sarsıcı filmi New York’tan Kaçış’ın kahramanı Snake’in dediği gibi “Çekin fişleri prizden!”

Allah hiçbir zalimin eline tırnak bile vermesin!

Amin…

[Naci Karadağ] 5.4.2018 [TR724]

Kırmızı fularlı kız ve hayatın bir takım gerçekleri [Kemal Ay]

Karmakarışık bir hikâyenin kahramanı Ayşe Deniz Karacagil. Türkiye’yi yönetenler ya da yönetmeye talip olanlar bu karmaşıklığı anlamaya yanaşmadıkça, çokça benzerini göreceğimiz bir hikâye bu.

Onu herkes Antalya’daki Gezi eylemlerinde tanıdı. Kırmızı fularıyla yürüyüş yapıyordu ve polis tarafından gözaltına alındı. Tutuklandığında henüz 16 yaşındaydı. Savcının hazırladığı iddianamede şunlarla suçlandı: ‘Kamu malına zarar vermek’, ‘kamu görevlisine karşı direnmek’, ‘toplantı gösteri ve yürüyüş kanununa muhalefet’, ‘terör örgütü üyeliği’ ve ‘kanuna aykırı toplantı veya gösteri yürüyüşleri düzenlemek’…

O tarihte bir örgüt üyeliği yoktu ancak ‘kırmızı fular’ delil kabul edildi. 24 yıldan 98 yıla kadar hapis cezası istendi. 120 gün hapiste kaldı. 7 Şubat 2014’te tahliye edildi. 22 Mayıs’ta ise PKK’ya katıldığı haberi geldi.

YÖRÜK AYŞE DENİZ, NASIL PKK’LI OLDU?

Peki bu süreç nasıl gelişmişti? Avukatı Hakan Evcin, durumu şöyle açıklıyor: “Genç bir kızı sadece yürüdü ve kırmızı fular taktı diye 98 yılla yargılıyorsanız, sonuca da şaşırmazsınız. Ayşe Antalya’da DHKP-C’li bir kişiyle aynı koğuşta kalırken, hiçbir disiplin cezası almaksızın Alanya’ya sürüldü. Alanya’da da tamamı PKK’lılardan oluşan bir koğuşa gönderildi. Biz cezaevi yönetimine itirazda bulunduk ancak kabul edilmedi. Deniz bu esnada koğuşta Kürtçe öğrendi, onlarla dertleşti ve en sonunda da isyan etti. Böyle olacağı belliydi.”

Ayşe Deniz, sosyalist bir ailenin kızı. İstanbul’daki Gezi Parkı eylemleriyle, Anadolu’dakilerin farkı, oralarda hâlihazırda örgütlü grupların sokakta olmasıydı. İstanbul, daha karışıktı. Nitekim Ayşe Deniz’in annesi Nuray Erçağan, 1 Kasım 2015’teki seçimler için HDP’den milletvekili adayı oldu. Kendisini doğrudan HDP’li olarak tanımlamasa da, HDP’nin ‘Türkiyelileşme misyonunu’ benimsemişti.

Türkiye’de gündem olabildiğince hızla değiştiği için şimdilerde pek hatırlamıyor olabilirsiniz ama Ayşe Deniz’in dağa çıktığı günlerde AKP ile PKK arasında bir çözüm süreci işliyordu. Yine aynı dönemde HDP, Türkiye’deki sol-sosyalist grupların desteğini topluyor, etnik bir parti olmaktan bir kitle partisine dönüşmenin hesaplarını yapıyordu. Bu çabasının karşılığını 7 Haziran 2015’teki seçimlerde aldı. Barajı geçerek, başta iktidar olmak üzere herkesi şaşkına uğrattı.

Yine aynı dönemde PKK’nın Suriye kolu olan PYD’nin silahlı milisleri YPG, IŞİD’e karşı savaşıyordu. Ülkenin kuzeyinde kantonlar oluşturarak bir Kürt otonomisi oluşturmanın yolu, burayı tamamen kontrol etmekten geçiyordu ve Eylül 2014’le Şubat 2015 arasında YPG’nin Kobani’deki direnişi, özellikle Batı medyasında bir ‘destan’ olarak anlatılacaktı. Öyle ki ünlü kadın dergisi Marie Claire, YPG’nin kadın direnişçileriyle röportaj yaparak onları dünyaya tanıttı.

‘ROJAVA DEVRİMİ’NİN BÜYÜSÜ

Türkiye’deki sosyalist çevrelerde ‘Rojava devrimi’ anlatılır oldu. Sadece Kürt gençleri değil, çok sayıda farklı etnik gruptan sosyalist genç Suriye’ye savaşa gitti. Kürtlerin neredeyse bir asırdır devam eden ‘kendi kendini yönetim’ hayalinin bir aşamasıydı bu. Suriye Rejimine karşı olmasa da, IŞİD’e karşı mücadeleyle oluşturulan yeni bir ‘direniş miti’ etrafında, YPG saflarını dünyanın her tarafından ‘direnişçiler’ doldurdu. Onlardan biri Türkiye’nin yürüttüğü Afrin operasyonunda hayatını kaybeden İzlandalı Haukur Hilmarsson’du mesela. YPG saflarında kadın ve erkeklerin birlikte savaşması, Kürtlerin kontrol ettiği bölgelerde seküler hayat tarzının öne çıkarılması, popülaritesini arttırıyordu Rojava devriminin.

İngiliz Kimberley Taylor’ın günlüğü, oradaki havayı da yansıtması bakımından önemli. İdeolojik olarak devrime inananların yanı sıra, ailesi zorla evlendirmek istediği için evden kaçarak YPG’ye katılan kadınların hikâyelerini de bulmak mümkün. Kimberley, bunun yaygın bir tema olduğunu söylüyor, Ortadoğu’daki kadınların karşılaştıkları şartların onları bu türlü radikal seçimlere itebildiğini anlatıyor.

AMA KURŞUNLAR GERÇEK…

Nitekim annesine göre Ayşe Deniz’in seçimi de öyle. Bir röportajında, “Deniz dağa çıkmasını ‘kırmızı fular taktığı’ için 98 yılla yargılanmasına mı bağlıyorsunuz?” sorusuna şöyle cevap veriyor mesela: “Sadece buna bağlı değil. Deniz’in Kandil’e gitmesi birçok şeye bağlı. O tesadüfler, olasılıklar onun böyle bir şey yapmasına karar verdi.” Avukatının dediği gibi Ayşe Deniz’i ‘endoktrine eden’ bir ortam da var. Alanya’da PKK’lılarla aynı koğuşta kalması, yaşadığı adaletsizliğin çok daha genel bir ‘kötülüğün’ sonucu olduğuna ikna olması.

Bunun için dağa çıkılır mı? Isparta doğumlu, yörük kızı Ayşe Deniz liseyi bitirmişti, üniversiteye gitmedi. PKK’nın televizyonu Sterk TV’de verdiği röportajı dinlediğinizde, biraz da çocukça bir ‘ideolojik koşullanmaya’ sahip olduğunu görebilirsiniz. Kandil’deki eğitiminden sonra Rojava’ya geçerken annesine gönderdiği mektup da, bu kabuğun altında ‘bambaşka bir hayat mümkündü’ parıltısını taşıyor: “Bu name, elinize geçtiğinde ben Rojava topraklarına varmış olacağım… Oraya enternasyonalizmi savunan bir insan olarak gidiyorum. Aynı Deniz Gezmişler gibi… İyi biliyoruz ki, biz gibi insanlar TC kimliğinde yazanlardan ibaret değiliz. Hiçbir zaman da o kalıba sığmadık. Yok edilen insanlardan önce yok edilen ‘insanlığı uyandırmak’ sizden ricamdır … Kız kardeşimle denize para atarken benim tuttuğum dilek size geri dönebilmekti. Ve öyle ya da böyle bedenim size geri dönecektir.”

Bugün Deniz Gezmiş deyince tüyleri diken diken olacak, fakat Ayşe Deniz’in hikâyesine burun kıvıracak binlerce Türkiye vatandaşı vardır. Ekşi Sözlük’te Ayşe Deniz Karacagil başlığını, ya da sosyal medyada onun hakkında neler dendiğini okursanız, ne demek istediğimi anlarsınız muhtemelen. Posterlerdeki ideallerle hayatın gerçekleri arasında hiç ummayacağınız kadar farklı çatallanmalar mevcut. Bu karmaşıklığı akıl almıyor fakat insanlar bununla yaşamaya devam ediyor.

EVRENSEL BİR KARMAŞANIN İÇİNDE

PKK, dünyada pek örneği kalmamış türden bir sol terör örgütü. Ortadoğu’da muadillerinin çoğu İslamcı çizgiye kaydı yahut İslamcı çizgideki başka örgütler tarafından yok edildi. Hâlen Avrupa’da 1960’lardan kalma küçük, marjinal gruplar mevcut. Ancak gerilla savaşı, bambaşka bir konsept. Hele YPG’nin Suriye’de başarmaya çalıştığı şey, şu an gerilla savaşının bir sonraki aşaması olarak görülüyor. Bu uğurda ABD ile ‘ortaklık’ dert edilmiyor bile. En son Kuzey Irak Özerk Kürt Bölgesi’nde Mesut Barzani’nin bağımsızlık referandumu kumarı, YPG deneyimini Kürtler açısından daha ‘umut vaat eder’ konuma yükseltti. Ancak Türkiye’nin Afrin operasyonu, Kürtler arasında yeniden bir umutsuzluk dalgasının fitilini ateşlemiş durumda. Hele Türkiye Münbiç’e ve Sincar’a ilerlemek ister ve ABD-Rusya bu konuda sessiz kalırsa, konu daha da karmaşık bir hâl alacak.

Bana sorarsanız Ayşe Deniz, Sterk TV röportajında bahsettiği ‘okulu bitir, evlen, işe gir, mülk edin’ döngüsünü sorgulayarak başladığı ideolojik yolculuğunu, bir başka döngünün, farklı biçimde işleyen ama yine insan öğüten çarkların arasında sonlandırdı. Ama bu Ayşe Deniz’in yolunun oraya nasıl düştüğünü anlama çabasını yok eden bir gerekçe değil. Muhtemelen kendi bildiği yolda, kendinden emin bir şekilde veda etti hayata. Onu, modern hayatın ‘sıkıcı’ döngülerinin daha cazip olduğuna ikna edemeyen bizler kaybettik belki de.

Nasıl ikna edebilelim ki? Ayşe Deniz’in ölümünden sonra yaşanan manzarayı, 15 Temmuz’dan sonra ‘FETÖ’ gerekçesiyle hapse atılan, sonra beraat eden ve hâlen ailenin avukatı olan Hakan Evcin anlatsın: “Geçtiğimiz aylarda Antalya 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada, Suriye’de ölen Ayşe Deniz Karacagil’e hapis cezası verilmişti. Gerekçesi ise halen nüfus kayıtlarında ‘yaşıyor’ gözükmesiydi. Bu kez 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde ise Suriye’de çatışmada ölen Ayşe Deniz Karacagil’in cenazesine katılan anne ve babası yargılandı. Bir mahkeme kızın öldüğünü kabul etmiyor ve ceza veriyor. Diğer mahkeme kız öldüğü için cenazeye katılan anne ve babaya ceza vermek istiyor. Bu nasıl iş anlaşılır gibi değil.”

[Kemal Ay] 5.4.2018 [TR724]

İnsan gerçekliği ve çoğunluk [Veysel Ayhan]

Gangster/soygun filmlerinin en iyilerinden biri “Heat/Büyük Hesaplaşma”dır. Filmde, Al Pacino polis müdürü, Robert De Niro soyguncu çetenin reisidir.

Her filmde olduğu gibi seyirci filmin başından itibaren kendini soyguncu kadrosuyla özdeşleştirir ve yakalanmalarını istemez. Yapılan hırsızlığa taraftar olur. Bankanın kolaylıkla soyulmasını, Robert De Niro’nun kız arkadaşıyla paraları alıp kaçmasını ister. Seyirci, Al Pacino’yu da sever ama hırsızları yakalamasını istemez. Hemen her soygun filmi böyle izlenir. Bu, filmin başından itibaren kahramanlarla özdeşleşmenin sonucudur. Seyirci yanlış veya doğru, kahramanının her yaptığını onaylar. Soygun planının kusursuz bir şekilde işlemesini ister.

‘Adalet’i değil ‘duygu’larını tercih eder. Eğer filmde hırsız çetesi, bir zümreyi linç etmeye kalkarsa buna bile destek olabilir. “Vur, vur, vur…” der, şiddet ve zulmü onaylar.

Bu durum, hayali bir hikayeyi izlerken insanın gösterdiği duygusal tavır.

Duygusallık ve tarafgirlik bir başka şekliyle futbol takımı tutarken yaşanır. Bütünleşilen takımın her yaptığı onaylanır: Şikeyi hoş görmek, imkan olsa hakemi satın almak, ofsayttan atılan golü “keşke görmeseler” demek normalleşir. Vicdan ve adalet, duygulara emanet edildiğinde sonuç bu olur. Hisler, akli melekeleri esir alır.

Bir başka ilginç durum insanların zeka, kabiliyet ve teşebbüs yeteneği oranlandığında ortaya çıkar. Keşfetmek, yenilik yapmak, öncü olmak, liderlik yapmak yani lokomotif olmak gibi yetenekler maalesef nadirdir. Bu oran yüzde 10-15’i geçmez. Liderlik ve öncülük yeteneği insanların sadece bu diliminde görülür. Geri kalan yüzde 90’ın büyük kısmı hadiseleri genellikle seyreder. Keşiflere, teşebbüslere; liderin ‘devrim’lerine veya ‘darbe’lerine destek olur, onların peşine takılır. Liderin peşine takılmakla kalmaz gördüğü hakkında karar vermeyi bile peşine takıldığı azınlığa bırakır. Toplumun eğitim düzeyi bu yüzdeyi bir miktar aşağı veya yukarı çeker. Bu sayısal çoğunluk eşya ve hadiseleri kendi aklıyla isimlendirmez. ‘Karar’ı inandıkları insanın sözlerine bırakır.

Mesela, ‘beyaz’ bir cismi gösterseniz onun beyazlığına kendi aklıyla karar vermez. İnandığı biri “Bu beyazdır” derse inanır. Hatta o kişi “Hayır bu beyaz değil siyahtır. Işıktan öyle görünüyor” dese ona inanır. Veya denizi gösterseniz ne olduğuna karar vermez, inandığı birinin “Bu denizdir” demesini bekler. Ancak o zaman inanır. Eğer ona “Hayır orası deniz değil, gördüğün illüzyon” denseydi ona inanırdı. Bu büyük kitle, genelde gördüğüne değil ‘inandığı insanın söylediğine’ göre karar verir. İnsanın psiko-sosyolojik gerçekliği kabul etmek istemesek de bu. Kitlelerin yönlendirenler, demokrasi ve insan haklarına saygılı, evrensel hukuk kaidelerine bağlı ise bu yönelişin mahzuru olmaz.

TÜRKİYE GERÇEĞİNE GELECEK OLURSAK…

Siyasi bir lider, ‘kara’yı, illüzyonla ‘ak’ gösterebiliyor. Yalanları, tartışılmaz hakikatler gibi sunabiliyor. Hırsızları ve rüşvetçileri yakalamanın ‘hükümete darbe’ olduğuna milyonlarca insanı inandırabiliyor. Halkın yolsuzluklara duyarsız kalması hatta inanmamasının bu tür sebepleri var. Sokak röportajlarında halka soruluyor “Yolsuzluklar hakkında ne düşünüyorsun?” Cevap: “Olur mu canım, falanlar asla yapmaz.” Veya “Yalandır inanmıyorum.” E ama ses bantları var, dediğinizde “Doğru olsa bile zekattır o, zenginler fakirlere versin diye vermişlerdir.”

Ayakkabı kutuları, milyonlarca dolar? “İnanmam onlar yapmaz.” Veya “Bu şerefli insanlara iftira atılıyor” cevapları geliyor. Son noktada şu var: “RTE’nin eliyle PKK’ya silah verdiğini görsem de şüphe etmem. Zira bir planı olduğunu bilirim.” Bu ‘kesin inanç’ın sebebi 16 yıldır inanıp oy verdikleri bir partiyi tüm benlikleriyle benimsemeleri ve o hareketle bütünleşmeleri.

“Sıfırlama” tapelerine inanmak istemezler. Çünkü Erdoğan’ın masumiyetine inanıp teslim olmuşlardır. Belki de Erdoğan, bunun farkında olduğu için her türlü yalan ve iftirayı atmaktan kaçınmıyor. Çünkü halk kendine inanmaktadır. Atılan iftiraları neredeyse medyanın tamamı yayınlıyor. Yalanlar tekzip edilse bile bu kitleye ulaşmıyor.

Yüzde 90 böyle. Peki bu illüzyonları ve yalanları yukarıda ifade ettiğimiz yüzde 10-15’lik kitle görmüyor mu? Görüyor. Bu kitlenin yarısı deha, zeka ve kabiliyetlerini kullanıp AKP yandaşlığıyla devleti ve halkı sömürüyor. (M. Cengiz olayını hatırlayalım) Diğer farkında olan kısım ile Erdoğan zaten ilgilenmiyor. O kitleyi çoktan kaybetti. Çevresinde tek bir entelektüel kalmadı. Aklı başında yazar kalmadı. Çevresinde kümelenen sanatçıların tamamı  ise iktidardan nemalanan kırk yıl öncenin şöhretleri. Bunların ya kendisi veya damadı veya çocuğu bir şekilde “besleniyor.” Mesela “Kimse baskı altında değil, bilakis herkes fazla özgür.” diyen Hülya Koçyiğit’in (71) damadına “Plajına günde ortalama 40 bin kişinin gittiği Konyaaltı Sahil projesi verildi (30 büfe, 26 şezlong-şemsiye alanı, 40 işyeri, iki kafe, bir çay bahçesi).

Bu sebeplerle yolsuzluk ve rüşvet dosyaları kapatıldığında, hukuk kuralları çiğnendiğinde, cadı avları yapıldığında, yüzlerce insan iddianame hazırlanmadan zindanlara atıldığında halk yine oy vermeye devam edebiliyor.

Kulaklarıyla duydukları halde Erdoğan’ın her ihaleden 10 milyon komisyon -bazılarından her ay- aldığına inanmadılar.

Kulaklarıyla duydukları halde Erdoğan’ın, Bilal’in ve damat Berat’ın sıfırladığı milyonlara, sıfırlayamadığı kısmıyla aldıkları villalara inanmadılar.

Fotoğraflarını gördükleri halde IŞİD’e giden bombalara, silahlara inanmadılar.

GÖRDÜKLERİ HALDE BUNLARA İNANMADILAR AMA…

Ama hayatında karakola gitmemiş eline çakı almamış insanların terörist olduğuna hemen inanıverdiler.

Erdoğan iftira atınca gariban öğretmenlerin, 80 yaşındaki yaşlı amcanın, ayakları tutmayan teyzelerin “darbeci” olduğuna kanaat getirdiler.

Hamile kadınların, mantı açan teyzelerin, kermes düzenleyen ev hanımlarının terör örgütü üyesi olduklarına inandılar.

Ve bu inançla Erdoğan’ın kadın-erkek on binlerce masuma yaptığı zulümde haklı olduğunu düşünüyorlar.

O sebeple de yüzlerce kadına ters kelepçe takılmasına, bebeklerin annelerinden ayrılmasına 9 aylık hamile kadının hücreye atılmasına, o rezil ortamda kendi başına doğum yapmasına sessiz kalıyorlar.

Gördüklerine değil hayallerine inandılar.

O nedenle Erdoğan rahatlıkla Afrin’den Türkiye’ye yönelik hiç bir tehdit olmadığı halde başkomutan pozu için TSK’yı savaşa soktu.

Afrin’de verilen 50 şehitle bir şeyler elde edildiğini sandılar.

Orada bombalarla katledilen sivil halkı umursamadılar.

Yağmacı ve tecavüzcü ÖSO çeteleriyle Türk ordusunun ortak hareket etmesini yadırgamadılar.

Cumhurbaşkanı danışmanı müteahhit “50 küsur şehit verdik ama suriye ve Irak’ta ihaleleri Türk müteahhitler alacak.” dediğinde veya:

“Rusya izin verdi de Afrin için uçak ve İHA’ları uçurabildik” dediğinde ne olduğunu anlayamadılar o sebeple de:

“Afrin’den bir şey anlamadık reis bizi Membiç’e götür” diyebildiler.

Bu toplumsal illüzyonu bozacak bir sebep ortalıkta görünmüyor, Allah’ın inayetinden başka.

(Darbe Oyunu – İlk söz, güncellenmiş hali)

[Veysel Ayhan] 5.4.2018 [TR724]

Çocuğunuzun kalp sağlığı için bu 10 belirtiyi gözden kaçırmayın!

Kalp hastalıkları genellikle ileri yaş hastalığı olarak bilinse de, gençler ve çocuklarda azımsanmayacak kadar fazla görülüyor. Yeni doğan bebeklerde doğumsal kalp hastalıkları ön plandayken, daha büyük çocuklarda enfeksiyonlar ve genetik yolla geçen rahatsızlıklar, kalp hastalıklarına yol açabiliyor. Çocuk Kardiyolojisi Uzmanı Prof. Dr. Naci Öner, çocuklarda kalp hastalıklarının belirtilerine karşı ebeveynlerin dikkatli olması gerektiğini söylüyor.

1 – Hızlı ve zorlu soluk alıp verme: Zatürre veya ateş gibi bir rahatsızlar olmadan yaşa göre hızlı soluk alıp verme, burun kanadı solunumu, yardımcı solunum kaslarının kullanılmasına bağlı kaburga aralarının içe doğru yer değiştirmesi çocuklarda kalp hastalığının önemli göstergesidir. Dakika solunum sayısı; Yeni doğan döneminde 60, Süt çocukluğunda 40, Büyük çocukta 30, Gençlerde 20’nin üzerindeyse ve beraberinde ateş, akciğer hastalıkları yoksa çocuk doktoru aracılığıyla çocuk kardiyolojisi doktoruna başvurmak gerekebilir.

2 – Morarma (Siyanoz): Çocuklar heyecanlandığında, soğukta veya banyo sırasında özellikle ağız çevresi, parmak uçlarında morarma olabilmektedir.

3 – Çarpıntı: Kalp atımının çocuk tarafından fazlaca hissedilmesi ve rahatsızlık vermesidir. Çarpıntı, ritm bozukluğu belirtisi olabileceği gibi kansızlık, tiroid hormon düzensizliği, kalp hastalıkları, enfeksiyon hastalıklarında da görülmektedir. Devamlı çarpıntı hissinde mutlaka çocuk kardiyoloğu tarafından değerlendirilmelidir.

4 – Kalp atımının aşırı hızlı, aşırı yavaş veya düzensiz olması: Çocuklarda göğüs duvarı ince olduğundan kalp atımları ebeveynlerce hissedilebilmektedir. Yaş küçüldükçe kalp daha hızlı atar. Özellikle uykuda kalbin hızlı atması kalp hastalığı veya ritm bozukluğunu gösterebilmektedir.

5 – Kalpte üfürüm duyması: Çocukluk yaş grubunun herhangi bir döneminde her 2 çocuktan birinde kalpte üfürüm duyulabilmektedir. Ebeveynlerin bu üfürüm sesini duymaları mümkün olmayabilmektedir.

6 – Göğüs ağrısı: Çocuğun göğüs sol kısmında ağrı-sıkışıklık hissi bazen kalple ilgili ciddi hastalıklara işaret edebilmektedir.

7 – Uzamış ateş: Beş günden fazla süren ve antibiyotiklere cevap vermeyen ateş, ülkemizde de sık görülen Kawasaki hastalığı ile ilgili olabilmektedir.

8 – Büyüme gelişme geriliği, çabuk yorulma, aşırı halsizlik:Kalp yetersizliği olan çocuklar soluk, halsiz ve arkadaşlarına göre daha çabuk yorulmaktadır.

9 – Eklem ağrısı ve şişliği: Kalp kapaklarını tutarak, hasar veren akut romatizmal ateş ilk olarak eklem ağrısı ve şişliğiyle kendini gösterebilmektedir.

10 – Göğüs grafisinde kalbin büyük olması: Çocuk doktoru veya aile hekimi tarafından tespit edilen göğüs grafisi bozukluklarının mutlaka ekokardiyografi ile değerlendirilmesi gerekmektedir.

[TR724] 5.4.2018

Real Madrid, Juventus’un kabusu oldu [Hasan Cücük]

Şampiyonlar Ligi çeyrek finali, erken bir finale sahne oldu. Geçen yılın iki finalisti Real Madrid ve Juventus bu kez çeyrek final kurasında karşı karşıya geldi. İki finalistten biri bu sezon çeyrek finalde evine dönecekti. La Liga’dan ümidini kesen Real Madrid için tek hedef Şampiyonlar Ligi’ydi. Üst üste 7. şampiyonluğuna ilerleyen Juventus ise hem geçen yılın rövanşını almak hem de Serie A şampiyonluklarını Şampiyonlar Ligi ile taçlandırmak istiyordu. İlk buluşma sonrasında ortaya ilginç bir tablo çıktı. Çekişmeli geçmesi beklenen tur maçları, Real Madrid’in deplasmandaki ezici galibiyetiyle ilk 90 dakikada neredeyse sona erdi.

1962’DEN BU YANA YENİLMİYORDU

Juventus, Eylül 2011’de açılan yeni stadı Allianz’da oynadığı Avrupa maçlarında yenilmez armada olmuştu adeta. Sahasında oynadığı 32 Avrupa maçta sadece Bayern Münih’e yenilmiş, sonra oynadığı 27 maçta bir daha mağlubiyet yüzü görmemişti. Serie A’da bitime 8 hafta kala en yakın takipçisi Napoli’nin 4 puan önünde liderliğini sürdüren Juventus, sahasında 3-1 yendiği Milan maçından önce oynadığı 10 karşılaşmada kalesini gole kapatma başarısı gösterdi. Bu maçlarda 19 da gol attı. Dahası Juventus, Real Madrid’le evinde oynadığı son 7 Avrupa kupası maçının 6’sını kazanmıştı. Real Madrid’in kazandığı maçı bulmak için 1961-62 sezonuna kadar gitmek gerekiyordu.

Kral Kupası’ndan elenen Real Madrid, ligde lider Barcelona’nın 13 puan gerisinde. Aradaki farkın kapanması imkansız durumda. Bir ara ligde ilk 4 dışında kalıp, Şampiyonlar Ligi biletini alamama tehlikesi bile yaşadı bu sezon. Ancak son 9 haftanın 8’inde sahadan 3 puanla ayrılarak ligdeki yerini garantiye aldı. Lig ve kupa hedeflerinden kopan Real Madrid’in tek hedefi Şampiyonlar Ligi. Son 16 turunda PSG’yi her iki maçta da yenerek abonesi olduğu Şampiyonlar Ligi’nin bu yıl da favorisi olduğunu gösterdi.

İSTATİSTİKLER JUVENTUS’TAN YANAYDI

Real Madrid – Juventus buluşması ilk kez 1961-62 sezonunda Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nda oldu. Juventus’u deplasmanda 1-0 yenen Real Madrid evinde aynı skorla yenilince ikili tarafsız bir sahada turu geçmek için tekrar karşı karşıya geldi. Paris’te oynanan maçı 3-1 kazanan Real Madrid adını yarı finale yazdırdı. 2002-03 Şampiyonlar Ligi yarı final buluşmasında da adını finale yazdıran Real Madrid oldu. İki takım 2014-15 sezonunda yine yarı finalde karşılaşmış, bu kez finale çıkan taraf İtalyan ekibi olmuştu.

İki takım iki kez Şampiyonlar Ligi finalinde karşılaşırken, her iki mücadeleden mutlu ayrılıp kupayı kaldıran taraf Real Madrid oldu. İlk olarak 1998’de rakibini 1-0 yenerek kupayı müzesine götürdü. Son kez ise 2017 finalinde 4-1’lik skorla mutlu sona ulaştı.

Bu yılki çeyrek final eşleşmesine kadar iki takım 19 maçta karşılaşırken, İtalyan ekibi 8, İspanyol ekibi ise 9 maçta üstünlük sağladı. İki maçta ise taraflar beraberliği bozamadı. Juventus özellikle evinde oynadığı maçlarda Real Madrid’e karşı ezici bir üstünlük kurmuştu. 1961-62 sezonundaki o karşılaşmadan sonra Madrid ekibine karşı evinde mağlubiyet almadı. Her iki takım da 19 maçta 22 gol attı.

İstatistikler Juventus’tan yanaydı. İki takım da formdaydı. Ancak hiç kimse 20. buluşmada 3-0’lık skor çıkacağını tahmin etmiyordu. Kroos ve Kovacic’in direkten dönen şutları, Ronaldo’nun kaçırması daha zor pozisyonu gol olsaydı İtalyan ekibi tarihi bir hezimet yaşamış olacaktı. Yine de 3-0’lık skor tarihi bir yenilgi oldu.

RONALDO… RONALDO… RONALDO…

Ronaldo için ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Şampiyonlar Ligi’nde oynadığı maçlarda üst üste 10 gol atarak bu alanda rekoru 9 maçla elinden bulunduran Ruud van Nistelroy’u geride bıraktı. 10 maçlık serisine geçen sezon Juventus ile oynadıkları finalde başlayan Ronaldo, bu sezon tüm grup maçlarında APOEL, Borussia Dortmund ve Tottenham’a, son 16 turunda da Paris Saint-Germain’e iki mücadelede de gol atmayı başarmıştı. Yerden 2 metre 27 santim zıplayarak attığı röveşata golü Şampiyonlar Ligi’nin unutulmaz gollerinden biri oldu. Ronaldo, Şampiyonlar Ligi maçlarında İtalyan ekibine ve dünyanın en iyi kalecilerinden biri olarak gösterilen Gianluigi Buffon’a karşı gol yollarında etkili performansıyla dikkati çekti. Portekizli futbolcu, Juventus ile oynadıkları son 6 maçta 9 kez fileleri havalandırmayı başardı. Ronaldo, İtalyan file bekçisinin koruduğu kaleye çektiği son 10 isabetli şutun 9’unda gol sevinci yaşadı.

Taraflar çeyrek finalin rövanşında bir hafta sonra Madrid’de karşılaşacak. İlk maçın skoru sonucu ortaya koyuyor. Elbette futbolda her şey olabilir ama tek ümidi Şampiyonlar Ligi olan Real Madrid’i geçmek çok ama çok zor.

[Hasan Cücük] 5.4.2018 [TR/24]

Türkiye’nin Suriye’deki ilerleyişi ‘maliyetli bir barış sürecini’ tetikler mi? [Ebubekir Işık]

2011 yılında başlayan ve varlığı bugüne değin devam etmekte olan Suriye iç savaşı aslında etkileri bakımından Türkiye’nin yakın dönem Kürt siyasetini, diğer bir tabir ile çözüm sürecini ciddi anlamda etkilemiş bir hadise olarak karşımızda durmakta.

Suriyeli Kürtlerin ülkelerinin kuzeyinde yaşadıkları üç bölge (Cezire, Kobani ve Afrin kantonları) arasında bir devamlılık sağlama adına gerçekleştirdikleri askeri ve diplomatik manevralar 2015 ve özellikle 2016 yılında önemli sonuçlar doğurdu. Aynı dönem, Türkiye’de 2015 Haziran seçimlerinden sonra çözüm sürecinin fiilen sona ermesi ve tekrar 90’lı yıllarda olduğu gibi Kürt siyasetinin güvertesine güvenlik bürokrasisinin atanmasıyla, Türkiye’nin Kürt siyasetini Erdoğan sonrası dönemde bile derinden sarsacak bir dizi hadise ortaya çıktı.

Bu hadiselerden ilki Erdoğan yönetiminin sivil yerleşim alanlarını gözetmeksizin doğu ve güneydoğu Anadolu’da başlattığı askeri operasyonlar silsilesinin Kürtlerin önemli bir kısmının artık memleketin eşit bir yurttaşı olamayacağını ve Kürtlerin doğuştan gelen haklarının kabulünün mümkün görünmediği gerçeği ile duygusal bir kopuşu tetikledi. Diğer önemli bir gelişme ise, PKK’nın Türkiye ve Suriye’de ki elde edebileceği kazanımlar üzerinden bir tercihte bulunarak, Türkiye’yi kazanımlar açısından ‘riskli’, fakat Suriye’yi ise kazanımlar açısından daha bakir ve elverişli görmesi oldu. Bu sebeple, PKK Türkiye’de ki terör eylemlerini önemli ölçüde azaltıp, her zamankinden daha fazla Suriye’nin kuzeyine konuşlanarak, burada YPG ile ortak savunma hatları kurmaya başladı.

Zeytin Dalı Operasyonu ve PKK’nın Türkiye’ye Dönüşü

Türkiye’nin Erdoğan liderliğinde başlattığı ve Afrin’in YPG savaşçılarından alınması ile sonuçlanan Zeytin Dalı Operasyonu, PKK ve YPG’nin 2011 yılından bu tarafa Suriye’nin kuzeyinde elde ettikleri kazanımları açısından son derece önemli bir tehdit olarak kabul edilmekte. Özellikle, Afrin’in gerek PKK ve gerek se de Abdullah Öcalan açısından simgesel önemi düşünüldüğünde, PKK’nın motivasyon olarak da Suriye’de son derece ağır bir yara aldığını ifade edebiliriz.

Fakat, unutmamak gerekir ki PKK’nın Türkiye’de ki kadrosunun önemli bir kısmını Suriye’nin kuzeyine kaydırma gerekçelerinden birisi orada elde edeceği kazanımların Türkiye’ye kıyasla daha kolay gerçekleşebilecek olmasıydı. Bugün, kapsamı Afrin’in de ötesine genişletilen Zeytin Dalı Operasyonu ile önemli kayıplar yaşayan PKK, tekrar askeri varlığının önemli bir kısmını Türkiye’ye kaydırma planları yaptığını PKK’ya yakın kaynaklardan anlamaktayız. Keza, PKK savaş kadrolarını Suriye’nin kuzeyine kaydırırken YPG varlığının oradaki savaşı tek başına bertaraf edemeyeceği argümanından yola çıkarak hareket etmişti. Ancak, son tahlilde gerek PKK’nın gerekse de YPG’nin beraber hareket etseler dahi güçlü bir NATO ordusu ile kısa ve orta vadede mücadele edemeyecekleri netlik kazanınca, Türkiye güvenlik bürokrasisinin ilgi ve alakasını en azından Suriye’nin kuzeyinden kısmen dağıtmak için PKK’nın tekrar Türkiye sathına dönüş yapacağı haberleri PKK’ya yakın medya kaynaklarında da daha sıklıkla ifade edilmeye başladı.

PKK’nın Türkiye’ye Dönüşü Maliyetli Bir Barış Sürecini Doğurabilir

PKK’nın Suriye’de ve Irak’taki kadrolarını tekrar Türkiye’ye yönlendirmesi şüphesiz önümüzdeki dönemde şiddet ve ölüm hadiselerinde ciddi bir artışın yaşanmasına sebep olacaktır. Benzer şekilde, PKK’nın Türkiye güvenlik güçleri ile karşı karşıya gelmesi Kürt siyasetinin önemli bileşenlerinden olan HDP ve Demokratik Bölgeler Partisi’nin (DBP) seslerinin iyice kısılması sonucunu da otomatik olarak doğuracaktır.

Fakat, 1984 yılından bu tarafa defaatle anlaşıldığı üzere Kürt siyasal hareketinin arkasında ki halk desteği düşünüldüğünde, Türkiye’nin PKK’yı askeri yöntemlerle ortadan kaldıramayacağı son derece açık. Benzer şekilde, PKK gibi terör eylemleri ile asimetrik yöntemler kullanan bir grubun disiplinli bir NATO üyesi ordu ile baş etmesi bir çok askeri uzman tarafından imkansıza yakın bir ihtimal olarak ifade edilmekte.  Bu sebeple, iki tarafın kısa dönemde olmasa da orta vadede kuvvetle muhtemel tekrar masaya oturmak isteyeceğini ön görmek yanlış olmayacaktır.

Ancak, iki tarafın çözüm masasına gelmelerine kadar büyük ihtimalle Türkiye ordusu kapsamını genişlettiği Zeytin Dalı Operasyonu süresince Suriye’de maalesef bir çok insan kaybı yaşayacak. Bununla birlikte, belki de sayısız sivil ve güvenlik görevlisi PKK’nin ilgisini önemli ölçüde tekrar Türkiye’ye çevirmesiyle ortaya çıkacak terör hadiselerinden ötürü hayatını kaybedecek.

[Ebubekir Işık] 5.4.2018 [TR724]

Hasan Cücük: Bugün eleştirdiklerimizi zamanında çıkıp yüksek sesle söylesek daha anlamlı olurdu.

The Circle’da kısa bir zaman önce kendisiyle mülakat yaptığımız gazeteci Ahmet Dönmez, Erdoğan’a sorduğu bir soru ile daha tanınır hale gelmişti. Benzer biçimde, kıdemli gazeteci Hasan Cücük de Danimarka’da bir basın toplantısında dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e sorduğu soru ile dikkatleri üzerine çekti. Orda, akıllarda kalan, Hasan Bey’in sorusuna verilen geçiştirmeli yanıt değil de, Danimarka Cumhurbaşkanı’nın hayretler içinde Abdullah Gül’e bakakalması olmuştu.
Twitter alemi netameli bir evren. Orda benim de Hasan Bey’le bir anım olacak. Üç dört yıl kadar önce (2013 ila 2018 yılları arasında adeta bir zaman kayması yaşadığımı farkettim şu an) yazdığım bir twite cevap vermişti Hasan Bey. Ben de mukabelede bulununca, artçı birkaç polemikal twit daha takip etti. Tam da bu esnada, Amerika’da mukim sevdiğim bir büyüğüm aradı ve Hasan Bey’den söz etti bana. Kendisinin nasıl ve ne kadar iyi biri olduğundan… O gün bugün, kendisine referans olan bu büyüğümün adesesinden bakarım Hasan Bey’e.

O, sanırım gurbetin kendisindeki Anadolu hallerini değiştiremediği kimselerden. Sesinden, yüzünden bunu çıkarabiliyoruz. Yazdıklarından da, bir şeyler yapabilmek için koşuşturan haza bir Hizmet gönüllüsü olduğunu. ‘Süvarinin de küheylanın da yetim’ olduğu şimdilerde insanların yardımına koşan, onların derdiyle dertlenen biri. Yaşadığı coğrafyada Hizmet adına pek çok ilklere imza atmış, temsil keyfiyeti olan, sahada ve aktif biri…

Ömrünün çoğu Dünya’nın en müreffeh ülkelerinden birinde geçmiş. Olaylara, Batılı yaşamdan devşirdiği deneyimden beslenerek sunduğu perspektif çok mühim. Sadece Danimarka’yla ilgili değil, tüm Avrupa ilgili özgün gözlemleri var. Okuyacaksınız aşağıda.

Bu yaz, Avrupa’ya gidersem bir şekilde kendisiyle görüşmek istediklerimden…

Alka Superliga. Lyngby Boldklub vs. Silkeborg IF. Anders Kjaerbye/Scanpix

Kendinizi tanıtır mısınız?

Sıradan biri olarak sıradan bir hayat yaşadım. Anadolu’nun su ve elektriği olmayan toprak bir damda (ev) dünyaya geldim. Bir gurbetçi çocuğuyum. Babam ben doğmadan 3 yıl önce Danimarka’ya işçi olarak gitmiş. İlkokul 3’ü köyde okudum. O yıllara dair hatırladığım, sık sık değişen öğretmenlerimiz ve 5 sınıfın bir arada olmasıydı. İlkokul 4 ve 5’i taşındığımız ilçede okudum. Köyümün adı Abdallı, ilçemiz ise Şarkışla. Köyde yokluğun her çeşidi vardı. Fakir bir köydü. Bakallın bile olmadığı bir yerdi. Babam yurtdışındaydı ama paranızın olması bir şey ifade etmiyordu. Kış geldi mi, ilçe ile irtibatınız kesiliyordu.

Hayatımın dönüm noktası lise 1’de oldu. Ortaokul 2’ye kadar ilçede okuduktan sonra İstanbul’a taşındık. Bir yakınımızın da tavsiyesiyle Hizmet’le yolum lise 1’de kesişti. Anadolu’dan İstanbul’a gelen bir ‘taşralı’ olarak ilk başlarda utangaçlık vardı. Derslerim iyi olmasından dolayı arkadaş çevrem kısa sürede oluştu. Ancak Anadolu’dan kalma o mahcubiyet kısa sürede yerini ‘yırtıklığa’ bıraktı. Bazen kendimi bile tanımakta zorlanıyordum ama bu yeni yaşam tarzı da hoşuma gitmiyor değildi hani.

Lise 1’de Hizmet yurdunda kalmaya başladığımda eylül ayıydı. Bir ikindi namazı için meşhur Çamlıca Yurdu’nun camisinde elimi açıp, ‘Allahım şu insanlar gibi olmak istiyorum’ diye dua ettiğimi dün gibi hatırlarım.

Bir noktaya değinmeden geçmeyip, Hizmet yurdunda kalıyordum ama Nurcu’lardan nefret ediyordum. Artık nasıl bir şartlanmışlıksa Nurcu’ların insan olmayacağını düşünüyordum. Yurtta bunu dile getirdiğimde arkadaşlar bana gülüyordu. Aradan 6 gibi kısa süre geçince nefret ettiğim insanlardan biri olmuştum. İlginçti, hayatımda hiç Nurcu ile karşılaşmamıştım ama nefret ediyordum!
Yurt ortamı hayatımın en güzel yıllarıydı. Hakikaten Hizmet’in yüzünü ilk orada tanıdım. Hocaların ve belletmenlerin fedakarlıklarına şahit oldum. Benim için Hizmet, Allahın büyük lütfuydu. Yolum Hizmetle kesişmese çok farklı yerde olurdum. Olumsuz anlamda.

 Şu anda neredesiniz? Ne işle meşgulsunuz?

25 yılı aşkındır Danimarka’dayım. Hayatım gazetecilikle geçti. Zaman Avrupa’nın ilk muhabirlerinden biriydim. Uzun yıllar meslekte kalan bir kaç arkadaştan biri oldum. Eğitim Fakültesi’ne gittim ama bitirmedim. İki yıl öğretmenlik yaptım. Bana uygun olmadığını görünce bıraktım. Gazetecilik virüsü bir kere bulaşmıştı. Kolay kolay bırakmıyordu. Ben de seviyordum. Danimarka gibi küçük bir ülkede olup da gazetecilikte zinde kalmak zordu. Zaten seyrettiğim futbolda kendimi geliştirip, İstanbul merkez için spor haberleri yaptım.

Sadece futbolla ilgili yazmadım elbette. Bir ülkede tek muhabir olunca tüm konuları yazmak durumunda kalıyordunuz. 2000 yılında Danimarka’da ilk aylık Türkçe gazete olarak Bahar’ı çıkarmaya başladım. Adeta tek kişilik kadroydum. Yayın yönetmeniydim ama haber yazıyordum, reklam alıyordum, reklamları hazırlıyordum ve mizanpajı yapıyordum. Bugün ilk sayıları hatırladığımda bozuk mizanpajına gülmeden kendimi alamıyorum. İş yükü ağırdı ama severek yapıyordum.

Mart 2009’da Zaman İskandinavya’yı çıkarmaya başladık. Günlük başlayan yayınımız yaklaşık bir yıl sonra haftalık olmaya başladı. Tirajımız günlük çıkarmanın maliyetini karşılamadığı için böyle bir karar aldık. 25 yıllık gazetecilikten sonra malum 15 Temmuz darbe kumpası bizi de vurdu. Yayınlarımız gelen tehditler, düşen okur sayısından dolayı kapandı. Şuan işsizim. Bir grup arkadaşın kurduğu TR724’de spor yazıyorum.

TR724 hakkında bilgi verebilir misiniz? Nasıl kuruldu, kimler calışıyor, amaçları, finans meseleleri?

Altını çizmek istediğim TR724’in idari kadrosunda değilim. İdari kadrosu var mı sorusuna da herhalde yok cevabı veririm. Benden spor yazmamı Ekim 2016’da rica ettiklerinde kabul ettim. Gazetecilikten kopmak istemiyordum. Avrupa’nın 8 değişik ülkesinde Zaman çıkıyordu, ama 15 Temmuz sonrası hepsi hızlı bir şekilde kepenk indirdi. 25 yıllık Avrupa’da geçmişi olan bir yayın kurumunun bu kadar kolay pes etmesini doğru kabullenmekte zorlanıyorum. Avrupa’da yaşayanlar olarak Türkiye’deki Hizmet’in 17/25 Aralık sonrası yaşadıklarını okumak ve anlamakta zorlandık. Hiçbir B planı yapmadık. Türkiye’nin 3 yıl yaşadığı süreçle biz ilk kez 15 Temmuz’dan sonra karşılaşınca abondene olduk. Şuan olayın şokundan hala çıkamadık.

Yeniden TR724 konusuna dönecek olursam. İlk başlarda arkadaşlar bulundukları yerlerden ve ailelerinin hala Türkiye’de olmasından dolayı müstear isimle yazıyordu. Benim de müstearla yazmamın uygun olacağını söylediler. Zira hakkımda gözaltı kararı çıkmış ve hedef isimlerden biriydim. Şu an herkes kendi adıyla yazdığı için kadronun kimlerden oluştuğuna söylemeye gerek yok. Finansını kim yapar bilmiyorum. Ben e-gazeteye abone olarak ve tanıdıklarımdan rica ederek katkı sağlamaya çalışıyorum.

Danimarka’da  Hizmet Hareketi nasıl? Katkıları ve karşılaştığı güçlükler nelerdir?

Batı Avrupa’da ilk Hizmet’in okulunun açıldığı yer Danimarka’dır. Ağustos 1993’te Özel HAY Okulu açıldı. Danimarka’da Hizmet’in ilginç bir hikayesi var. Görevli hiçbir abi gelmeden bir grup genç Hocaefendi’nin vaaz kasetlerini dinleyerek Cemaat’in ilk halkasını oluşturmuş. O gün bu işe omuz verenler aynı iştiyakla devam ediyorlar. Hakikaten fedakarlık adına destan yazıyorlar. 1987’de bir villa satın almışlar. Taksidini ödemek için haftasonları gazete dağıtmışlar. Keza o dönemde hiçbir abi ekonomik bağımsızlığı olmayan anne- babasıyla beraber kalan, fabrikalarda çalışanlarmış. En yaşlısı 27, en genci 16 olan 20’e yakın abinin tohumları attığı Hizmet, 1993’te ilk meyvesini veriyordu. Bugün okul sayısı 10’un üzerinde bulunuyor. Maalesef, Türkiye’deki zihniyetin buradaki uzantıları öğrenci velilerine baskı kurarak çocuklarının okullardan alınmasını sağladı. Bundan dolayı ekonomik sebeplerden dolayı okullarımızdan kapanan oldu.

Hizmet okulları Danimarka’da Türk toplumunun eğitimine ciddi katkı sağladı. 1993’te okul açtığımızda ülke çapında 34 üniversitte, 105 lise öğrencisi Türk vardı. Sadece HAY Okulu aradan geçen 25 yılda 1500’e yakın öğrenciyi liseye gönderdi. Pizzacı ve manav olmaktan başka çıkış yolu olmayan Türklere yeni bir vizyon kazandırdı.

Sadece eğitim alanında değil, bir çok sahada Hizmet örnek programlar yaptı. Mesela, 2002’de kurulan Diyalog Forum bünyesinde 2009’da Ortak Akıl Platformu oluşturduk. Amacımız Türkiye kökenli politikacıları biraya getirip, hem Türklerin hem de Danimarka’nın sorunlarını tartışmak ve çözüm yolları bulmaktı. Daha önce benzer girişimler olmuş ancak,  yürümemişti. Sebebi, kim başkan olacak olunca bir kaç buluşma sonrası girişim akim kalmıştı. Biz ise başkanlığın olmadığı herkesin kendini ifade ettiği bir platform kurduk. Ayrım yapmadan ülkede bulunan 30 küsür politikacıya davet gönderdik. 8 kişiyle başlayan Ortak Akıl Platformu toplantıları 28 kişiye kadar ulaştı. Farklı partilerde siyaset yapan, dünya görüşü olarak birbiriyle zıt insanları ortak masa etrafında buluşturduk. Önyargıların yıkılmasını sağladık. Nisan 2012’de Ankara’ya 15 kişilik bir heyetle gidip AKP’den Hüseyin Çelik’le, CHP’den Gürsel Tekin’le, MHP’den Oktay Vural’la ve HDP’den Altan Tan’la görüşüp Danimarka’da yaşayan Türklerin, Türkiye’den çözülmesi gereken sorunlarını ilettik. Tüm partilerin ortak kanaati, Avrupa’dan ilk kez bir heyet gelip, sorunları dile getiriyor oldu. Danimarka’da ise Eğitim bakanıyla görüşüğ Türkçenin bazı okullarda seçmeli ders olmasının önünü açtık ve emeklilerin bir seferde 6 ay izin yapmasını sağladık.

Sıradan salonlarda program yapan Türkler, Hizmetle 5 yıldızlı otellerde program yapmayı gördü. İşte son 2 yıldır biz piyasan çekildik. İşte meydan. Arkanızda devletin gücü de var. Buyurun program yapın… Örneğin, biz Danimarka Meclis’inde 4 yıl üst üste iftar programı yaptık. Haydi buyurun yapın. Bırakın iftar programını Meclis’te bir program düzenleyin.

Avrupa’da Hizmet Hareketi’ni nasıl değerlendiriyorsunuz? Genel itibariyle…

Alka Superliga. Lyngby Boldklub vs. Silkeborg IF. Anders Kjaerbye/Scanpix
Avrupa’da Hizmet, Türkiye’deki herhangi bir ilinin izdüşümü gibi gelişti. Türkiye’de olan Hizmet yapılanmasının benzerini Avrupa’ya taşıdık. Hedef kitle olarak Türkleri seçtik. Türkiye’den tek farkı Avrupa yapılanmasının ’diyalog faaliyetleri’ oldu. Ancak diyaloga yeterince önem verildi mi? Doğrusu buna gönül rahatlığıyla evet demem zor. Biraz da kerhen diyalog yaptık. ’Herkes diyalogçu’ gibi sahaya yansıması ve gerçekliği olmayan bir slogan geliştirdik.

Avrupa’da Hizmet 30 yılı aşkın bir zamandır olmasına karşılık, burada yetişen gençlere görevler vermedik. Hala karar merciinde Türkiye’den tayinle gelenler bulunuyor. Hocaefendi’nin ’Gittiğiniz ülkelerde idareyi kısa zamanda yerlilere terk edin’ tavsiyesini maalesef Avrupa’da görmedik. Türkiye’den gelenlerle, Avrupa’da yetişen arasında bir nevi kuşak çatışması yaşadık. Türkiye’den gelenler, Avrupalıda yetişenleri ’aşırı kuralcı, esnek düşünmeyen’ olarak tanımlarken, Avrupa’da yetişenler Türkiye’den gelenleri, ’Kuralları bilmeyen, burayı Türkiye gibi sananlar’ olarak gördü. Her iki tarafında haklı olduğu yerler vardı ancak ortak noktada buluşma imkanı da yok değildi.

Bir örnek vereyim: Yukarıda bahsettiğim Danimarka’da açılan ilk okulumuz olan HAY Okulu’nun binası küçük gelince yeni bir binaya ihtiyaç oldu. Dönemin Kopenhag Büyükşehir Belediye Başkanı Jens Krammer Mikkelsen, okulu ziyaret ettiğinde bu konu dile getirildi. Bir öğrenci velimiz ’Gördüğün gibi okulun kapasitesi bu kadar. Daha çok öğrenciye hizmet vermek istiyoruz ama siz yardımcı olmuyorsunuz’ dediğinde siz binayı bulun ben yardımcı olacağım sözünü verdi. Binayı bulduk ama bir sorun vardı. Bina imar planında sanayi bölgesinde gözüküyordu. Bölgenin sanayi ile bir alakası yoktu, ama yıllar önce çizilen imar planında böyle kalmıştı. Binayı alıp imzayı attık. Belediye başkanı ’Dışarıya bir çivi çakmayın ama içeride istediğiniz düzenlemeyi yapın. Biz konuyu çözeceğiz’ dedi. Meclis’teki tanıdık milletvekillerine konuyu açtık. Bir vekil ’Bu konu masa önünden çözülecek bir konu değil. Masa arkasında çözmemiz gerekir’ dedi. Yani rutin prosedürle çözülmez demek istiyordu. Kısaca belediye ve mecliste yaptığımız görüşmeler sonunda 800 yıllık Kopenhag tarihinde ilk kez bir bina için bölgenin imar planı değişti. Normal şartlarda böyle bir şey sözkonusu olmazdı. Ama isteyince olmuyor değildi!

İşte kuşak çatışması dediğim budur. Türkiye’den gelen birine göre imar planı değiştirmek belediye başkanının bir imzasına bakar, Avrupa’da yetişen içinse kanunda ne yazıyorsa o olur. Ortak nokta ise uğraşırsan 11 ayda plan değişir.

Maalesef Avrupa Hizmeti olarak sadece Türkleri hedef kitle seçtik. Yaptığımız tüm faaliyetler Türklere yönelikti. Dil bilmeyen, geldiği ülkede en fazla 4-5 yıl kalmayı düşünenlerin günü kurtarma adına yaptıkları faaliyetlerin faturasını bugün net olarak görüyoruz. Bazen bulunduğum bölgede öyle toplantılara şahit oluyordum ki, sorumlu kişiler ne yaşadıkları ülkenin dilini ne de kültürünü biliyordu. Sağdan soldan kulaktan duyma bilgilere birazda kendi tecrübelerinden harmanlayarak yaşadıkları ülke analizleri yapıyorlardı. Dinleyenler saygıdan dolayı ses etmiyordu ama körün fili tarafi gibi analizler ortaya çıkıyordu!

Ekipçilik olayı işin ayrı bir boyutu. Nedense benzer isimlerin aynı isimlerle çalışma özelliği vardı. Gelirken zaten ekibiyle geliniyordu. Bugün geriye baktığımda bu insanlar için kötü niyetli diyemem. Ancak tayin olduğu ülkede ’ölmeyi’ değil 4-5 yıla dönmeyi düşüncesi onları verimli kılmıyordu. Uzun vadeli planlar yapmaya gerek duymuyorlar. 4-5 yıl durumu idare eden işler yapılıyordu. Bugün bunun faturasını ağır ödüyoruz. Her giden arkasında enkaz bırakıyor. Böyle isimler için tayin bir nevi mükafat oluyor. Gideni kimse hatırlamıyor ama faturayı arkada kalanlar ödüyor. Artık özellikle tayinler konusunda bir başarı kriteri olması lazım. Tamam yeni bir ülkeye gitmek fedakarlık ama görev vermede fedakarlık tek başına yeterli olmamalıdır.

Avrupa’da şartların bize sunduğu imkanları yeterince değerlendiremedik. Büyük fırsat kaçırdık. Gelen muhacirlerle Avrupa’da Hizmet’in bir kaç yıl içinde çehresinin değişeceğine inanıyorum. Artık büyük kitleye hedeflenmiş bir Hizmet var. Elbette niyet sadece Türklere yönelik hizmet değildi ama ’hazır müşteri’ olunca ekstra bir çaba sarfetmeden olanla yetinmenin faturasını bugün acı şekilde ödüyoruz. Dün bizim programlarımızda birinci sıraya oturmak için yarışanlar, bugün bize hakarette ilk sırada yer alıyor.

Bu konuda bir hayal kırıklığımda burada yetişen arkadaşlar. Evet, yeterince ’adam yerine’ konup, vazife verilmedi. Ama bugün bu arkadaşların pasifliğini içime sindiremiyorum. Evde yangın çıkmış, herkesin eline su kovasını alıp koşması gerektiği günlerde ufak-tefek takıntıların esiri olup, geride durmayı… gerisini getirmeyim.

Hizmet medyası?

Hizmet medyası derken ben iki cepheden bakacağım: Türkiye ve Avrupa.

Bugün geçmişe dönük bazı eleştiler yaparken devrin şartlarını bilmek gerekiyor. Bugünün şartlarıyla geçmişi değerlendirdiğinizde veya araba iyi giderken ses etmeyip kaza yapınca ahkam kesmeyi doğru bulmuyorum. Şuanda Hizmet’te günah keçisi olarak ilk sıraya medya oturtulmuş durumda. 1980’li yılların ortamını düşünmek gerekir. Elinizde tek Sızıntı dergisi var. Sağın devasa kalemlerinin kapısını aşındırıyorsun, bir kez dergiden bahsetsin diye. Adınız ’mürteciye’ çıkmış. Keza, Hizmet’in ilk medyası olan Zaman’ı kurucuları Hizmet mensupları değildi. Kurulup idare edilemeyince Hizmet devreye girmiştir.

Tamam elimize eleştiri baltasını alıp Hizmet medyasını dövelim, ama öldürmeden önce az insaf edelim. Şu anki çamur medyasıyla kıyası bile kabil değil Hizmet medyasının. Yayın politikasına benim de ciddi eleştilerim vardı. Örneğin her hafta basma kalıp olarak aynı şeyleri söyleyen partilerin grup toplantılarının haberleştirilmesini anlamsız bulurdum. Muhabir arkadaşlara acırdım.
Ekrem Dumanlı’yı, Hidayet Karaca’yı veya diğer üst düzey isimleri hedefe koymak kolay şimdi. Ama herkes dürüstçe çıkıp şunun hesabını versin, hangi ilin, ilçenin veya beldenin abisi o ilin, beldenin ve ilçenin siyasileriyle içli-dışlı olmadı? Yolsuzluk haberleri neden 17/25 Aralık öncesi girmedi diyenler biraz da bunun nedenini hizmet-siyaset yakın ilişkisinde arasın. Bağımsız gazetecilik yapamadık. Dengeleri gözetmeden işimize odaklanamadık. Hatalarımız var mı? Elbette var. Bugün bunu eleştiren arkadaşlar –bende dahil- zamanında çıkıp elimizi masaya vurup istifa ettik mi? Dışarda eleştirip içerde sustuysak sorumlu birazda biziz. Ha ben söyledim diyen arkadaşlar var. Onlara neden istifa etmedin diye sorarım.  Amacım birilerini döğmek değil. İnsanın olduğu yerde hata olur. Eleştirdiğimiz insanların yerinde olsak acaba biz nasıl davranırdık? Bazen davulun sesi uzaktan kulağa hoş geliyor. Rahmetli Mehmet Ali Birand çok başarılı bir gazeteci ama Milliyet’e yayın yönetmeni olunca göreve ancak bir kaç gün dayanmış biriydi.

Türkiye’ye sık giden biri olarak İstanbul günlerimin çoğunluğu gazetede geçiyordu. Bugün duyduğum eleştirileri o gün de dile getirenler olduğu gibi, toz pembe bir dünyada yaşayanlar da vardı. Bana Avrupa çöküyor ne zaman Türkiye’ye döneceksin diye takılanlar oluyordu. Ben de aylık 12 bin tl maaş verirseniz gelirim deyip ilave ediyordum; Avrupa bugün yerinde dursa, Türkiye bu hızla ilerlese ancak 50 yılda yakalarsınız diyordum. Bugün eleştirdiklerimizi zamanında çıkıp yüksek sesle söylesek daha anlamlı olurdu. Son olarak şu soruya cevap verelim; Hizmet medyası hangi büyük suçu işledi ki, haramice el konuldu. Olsa olsa gazetecilik hatası yapmıştır. Bugünkü çamur medyasıyla kıyaslamıyorum bile. Ayrıca hadi Zaman & STV direk Hizmet medyasıyla ya Koza- İpek? O ne yaptı? Akın İpek, Ankara’dan gelen talimata ’evet’ deseydi, bugünkü medya patronları gibi medyasını Saray’ın emrine verseydi başına bu işler gelir miydi? Hizmet bugün doğru yerde durmanın bedelini ödüyor.

Gelelim Avrupa’daki Hizmet medyasına. Zaman, 1992’de Avrupa’da çıkmaya başladı ama gazeteci yetitiremedik. Çünkü yatırım yapmadık. Bunun vebali hem Avrupadakilerin hem de İstanbul merkezin üzerindedir. Medya olmazsa olmaz deyip muhabire yatırım yapmadık. Gazeteci temsilciliği adı altında ’Hizmet içi bürokrasi’ ürettik. Aslında ’abinin’ yakın mesai arkadaşı olacak, abone temsilciliğinden öte bir vazifesi olmayan temsilciler türedi. Bunlar haber yazmayı basitlik olarak gördüler. Koskoca temsilci haber mi yazar? Ortalık temsilciden geçilmiyordu ama haber yazacak muhabir yoktu. Son dönemde Avrupa’nın 8 farklı ülkesinde Zaman çıkıyordu. Onlarca haber yazan vardı. Şimdi nerdeler? Çünkü çoğunluğu gazeteciliği bir meslek olarak görmedi. Gazetelerin başına hayatında haber yazmamış yayın yönetmenleri getirildi. Nasıl olsa mesleği gazetecilik olmayınca, gazeteler kapanınca daha önceki yaptıklara işlere geri döndüler. İstanbul merkez, bizi Avrupa’daki abilerin insafına bıraktı. Ben gazeteye 1992’den itibaren yazmaya başladım ama maaş almaya 2002’de başladım. Neden? Sebebi basit; günde 2 haber yazmak kaç saat alır? 4 saat diyelim. Günlük 4 saat çalışan için fulltime maaş verilir miydi? İşte maalesef zihniyet buydu. Bakın meydanda bugün yine bizler kaldık. Benim yapacak başka işim yok. Temizlik yapmaktan, pizza yapmaktan gocunmam ama bu mesleğe yıllarımı verdiysem kolay pesetmek istemiyorum. Bırakıp gitmek en kolayı. Dile getirdiğim sorunları Avrupa’da muhabir olupta yaşamayan arkadaş yoktur. Durum son dönemde değişmişti. Ama uzun yılların ihmalinin faturası ağır oldu.

İçerden eleştilerle ilgili değerlendirmeleriniz? Ve Hareket’le ilgili kendi eleştileriniz var mı? Varsa neler?

Son dönemde yapılan içerden eleştilerin tamamını okuyorum. Hiç kimsenin yaptığı eleştiriden dolayı dışlanmasını doğru bulmuyorum. İstifade ettiklerim olduğu gibi, vakit israfı olarak okuduklarım da oluyor. Niyet okuyucu değilim, kimsenin kalbini açıp bakmam sözkonusu değil, ama bazı eleştileri çok sığ buluyorum.

Hizmet, refanslarını dinden alan bir hareket. Hizmet’i ’seküler bir yapı’ olarak görürseniz yaptığınız eleştiler doğrudur. Hocaefendi’yi o zaman bir CEO olarak görmek gerekir. Yolun kaderi diyeceğim kaderci ilan edecekler ama kader benim imanımın bir parçası. Kimse bana bu yolda dünyada cenneti vaat etmedi. Ne yapsak engel olamazdık diyenlerden de değilim ama şimdi Allah aşkına şunun cevabını verin; 17 bin kadın, 700 bebek hangi suçu işledi de hapiste? Geçtim erkekleri. Buna cevap verelim. Akın İpek’in, Boydakların, Nakipoğulları’nın ve daha yüzlercesinin suçunu yazında bilelim.
Hizmet, bu kirli dünyada temiz kalmanın bedelini ödüyor. Doğru yerde durmanın bir bedeli olacak. Kim bilebilirdi; bizimle aynı safta namaza durup, gözyaşı dökenler, Hizmet’e bizden daha çok sahip çıkanların bugünün en büyük zalimi olacağını? Yaşayıp öğrendik. Hakikaten siyasetçi sadece oy ütmeyi düşünürmüş. Acı oldu ama öğrendik.

Yarın bugün yaptığımız eleştilerden ziyade, bu felaket günlerinde neler yaptıklarımız hatırda kalacak. Yangın çıkmış binamızda. Önce yangını söndürelim sonra zaten nerede hata yaptıysak oturup tartışıp, sorumluyu buluruz.

Eleştilerin hedef noktası, bürokrasi oluyor. Hizmet, kavun- karpuz yetiştirmedi. Eğitim faaliyetleri yapacaksın, insan yetiştireceksin sonra bunlar bürokraside görev almasın diyeceksin. Neden? Bunlar başka bir ülkenin vatandaşımı? Sorun Hizmet’te değil sistemde. Türkiye’de Danimarka demokrasisi vardı da Hizmet ’gizli’ yapılanmaya mı gitti? Daha düne kadar askeriden irtica adı altında namaz kılanlar atılmıyor muydu? Türkiye’nin sorunu sadece Hizmet’e mahsus değildi. Hangi Alevi göğsünü gere gere ’Ben Aleviyim’ diyebiliyor bürokraside. Başından beri hep aynı şeyi söylüyorum; kim suç işlediyse hesabı sorulsun. Devlette likayatı olan herkes görev alır. Kim emirleri kanun ve yönetmenliklerden değilde bağlı bulunduğu tarikat, cemaat liderinden alıyorsa hesap sorulsun. Bürokrasi deyince Hizmet’ten olduğu ifade edilen polislerin yaptığı 17/25 Aralık operasyonları geliyor. Bir grup polis, Hizmet’i kayaya çarptı deniliyor. Dosyanın içerğine bakmak lazım. Şuan hala üst düzey bir gazetenin yönetisine bir Avrupa muhabiri 17/25 Aralık’ı sorunca ’Buz gibi yolsuzluk operasyonu, hepsi doğru ama patronun ilişkilerinden dolayı yazamıyoruz’ demiş. Yine Türkiye’de emniyette önemli görevlerde bulunmuş birine sorulduğunda ’Kesinlikle doğru bir operasyon’ demişti.

Sizin eleştiriniz?

Elbette var. Artık ’vazife istenmez verilir, verildiğinde itiraz edilmez’ klişesinin rafa kalkması lazım. Likayat olmazsa olmaz kural olmalı.

Ekipçilik yapanların önü kesilmeli.

Herkes hesap vermeli. Yıllarca aynı koltukta idarecilik yapanlar, başarı grafiğini ortaya koymalıdır. Bir abinin sevdiğim bir sözü var; ’Bu Hizmet’te herkesin yedeği var, Hocaefendi hariç’. Kimse bulunmaz hint kumaşı değil. Hesap verebilir, başarı kriterinin olduğu bir Hizmet ortamı olması lazım. Bölgeciden, okuldaki öğretmene kadar herkes buna dahil olmalıdır.

Hareket’in lider Fethullah Gülen’le ilgili değerlendirmeleriniz nedir?

Fethullah Gülen, benim için Hocaefendi’dir. Hizmet mensupları olarak Hocaefendi’yi son dönemde yalnız bırakıp, vefasızlık ettiğimizi düşünyorum. Dışardan bu kadar zalimce ve alçakça saldırı varken, biz yeterince sahip çıkamadık. Hocaefendi’yi 50 yıldır ortaya koyduğu işler en güzel şekilde anlatıyor. Ancak benim için Hocaefendi’yi farklı kılan bugün acı yüzünü gördüğümüz Türkiye toplumunda pırlanta gibi insanlar yetiştirmesidir. Elbette Hocaefendi de insan. Hatadan beri değil. Ama rica ederim, baltayı alıp dalmadan önce az insaf edelim…

Hareket’in geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Yine kaderci diyecekler bana, ama Allah’ın bitirdiğini kimse bitiremez! Biz kendi içimizde bozulmadıkça yolumuza devam ederiz. Bu dünya imtihan dünyası. Bunu baştan kabul ediyorsak sorun yok. Elbette çekilen acılar yüreğimizi dağlıyor. Hayatımızda tad-tuz kalmadı. Hergün baldıran zehiri içiyoruz.

Hizmet’i farklı kılan aksiyoner olmasıydı. Evet sarsıldık. Evet hasar gördük. Evet kayıplar yaşadık. Hangi suçu işledik ki bunlar başımıza geldi? Biat etseydik gelir miydi? Bence Hizmet işte o zaman biterdi. Bugün Hizmet’i bitirmek için yola çıkanlar, Türkiye’de cemaatleri bitirdi. Hizmet kervanı yoluna devam eder.

Benim derdim, Hizmet’in ne olacağı değil, benim ne olacağım. Ben bana düşen vazifeyi yapma derdindeyim. Kendi hesabımı vereceğim, başkasının değil. Hizmet’in sahibi var. Biz kendi içimizdeki saffet ve samimiyeti koruyup, yeni şartlara göre hareket planı yapıp, geçmişin hatalarını tekrarlamazsak uzun soluklu olarak yolumuza devam ederiz.

Ayrıca bugün Hizmet bir testen geçiyor. Düne kadar söylemlerimiz teoride kalıyordu bugün pratikte gösterdik. Bu baskıya uğrayınca şiddete başvurup- vurmayacağımızdı. Çünkü benzer baskıya maruz kalan hareketler şiddete başvurup, marjinalleşmişti. Hizmet’in bu sınavdan yüz akıyla çıktığına inanıyorum. Bunun sebebi de bizi yetiştiren zatın ortaya koyduğu prensipler ve hayatımıza verdiği yeni yöndür.

15 Temmuz?

Mayıs 2016’da Bakanlar Kurulu kararıyla terör örgütü ilan edilen Hizmet’in ’silahlı’ olduğunu gösterme adına ortaya konmuş, çok başarılı bir projedir.

15 Temmuz olmasa Hizmet’le mücadelede bu kadar hızlı sonuç alamazlardı. Bir haraket kimin işine en çok yarıyorsa, faili onlardır. Hizmet’in darbe yapması için cinnet geçirmesi lazım. Hizmet’ten olup da katılanlar varsa, Hizmet’e ihanet etmişlerdir. Tel tel dökülen bir darbe senaryosu var ortada. İnsan aklına hakaret gibi. Ama kimin umurunda! Zalim, mazlumu yemeyi kafasına koymuş. Benim duruşum net; yerim demokrasinin yanıdır. Farzı muhal Hizmet darbe yapacak olsa, arkadaş yolum burada ayrılıyor derim.
Meriç? 

Ben Sivaslıyım. Kızılırmak bizim için hayat kaynağı olduğu kadar hüzündür. Kızılırmak’ta boğulanlar üzerine onlarca türkü yakılmıştır. Meriç de Hizmet’in Kızılırmak’ı oldu. Özgürlük ile ölüm arasında bir hat artık Meriç.

 Son olarak söylemek istedikleriniz?

Allahın bir lütfu olarak Hizmet’le tanıştım. Hizmet benim hayatıma bir anlam kattı. Bugün bir adım varsa bunu Hizmet’e borçluyum. Dünyaya bin kez gelme imkanım olsa yine Hizmet içinde olmayı tercih ederim. Hayatımda pişmanlıklarım, sadece üzerime düşen vazifeyi yeterince yapamadığımla ilgilidir. Melek misali arkadaşlar tanıdım. Kurtuluşumu bu arkadaşlar arasında olmakta gördüm, görmeye de devam ediyorum. Bizim oralarda gelinler ’Ben bu eve alımla (gelinlik) geldim, salımla çıkarım’ dermiş. Benim için en büyük ödül son nefesi bu daire içinde vermektir.

Bakın 4 yıldır hakkımızda söylenmedik söz kalmadı. İnanın her gece ’Acaba bunlar doğru mu?’ diye muhasebe yaptım. İnanın söylediklerinde tek bir doğru görsem çeker giderdim. Ben ahiretimi kimse için yakmam. Bütün bu olanlara karşı iradi olarak Hizmet cephesinde bulunuyoruz. Şayet bu dedikleri gibiysek ne dünya da ne ahirette yatacak yerimiz yok. Ya peki öyle değilsek? Bize bu iftiraları atanlar bunu biraz düşündük. Çünkü biz değişmedik. Aynıyız. Herkes ama herkes yerin altını düşünerek adımını atsın.

Bugünler elbette geçecek. Yarınlar ne getirir bilinmez ama bizim yeni şartlara gore Hizmet’e devam etmemiz gerekir.

[Engin Sezen, The Circle] 4.4.2018 [http://thecrcl.ca]