Ataklı'nın yazısından ilgili bölüm şöyle:
"Ben 'kabul edemiyorum' diyorum ama saraya yakın bir kaynağım Bahçeli'nin öfkeli çıkışlarından sonra aradı ve 'Sakın şaşırma, seçime az kala çok büyük bir şey olabilir' dedi. Ben de 'Aynı endişeyi taşıyorum, ama dillendirmeye de çok çekiniyorum, çünkü bunu sohbette konuşmak bile çok riskli' karşılığını verdim.
'Yok' dedi Ankaralı dostum 'Sandığın gibi değil. Bu Meral Akşener'i cemaatle vurarak etkisiz hale getirmek için yapılabilir.' Ardından da sesini sanki çok gizli bir şey söyleyecekmiş gibi alçaltarak 'Adil Öksüz'ün nerede olduğunu biliyor musun?' diye sordu. Ne bileyim ben Adil Öksüz'ü.
'Seçime az zaman kala Adil Öksüz bir yerlerden paketlenip getirilmiş gibi gösterilse, sonra itiraflarda bulunup bazı CHP'li siyasetçileri ve özellikle Meral Akşener'i suçlasa ne olur?' diye akla ziyan bir soru daha sordu. Benzer dedikoduları daha önce duymuştum. Ama bunun Akşener'e karşı kullanılacağını duymamıştım. Haberin yeni tarafı bu.
Gerçi daha ilk günden bu yana Adil Öksüz'ün zaten MİT için çalıştığı, darbe için 'provokatör ajanlık' yaptığı, görevi bitince de bilinen bir yerde güvenlik altında tutulduğu söylentilerini duyuyordum. Bu açıdan bakınca bu kişinin sanki yabancı bir ülkede filmlere konu olacak bir operasyonla yakalanıp getirilmesi ile ilgili bir senaryonun kamuoyunda karşılık bulacağı da kesin.''
[Samanyolu Haber] 7.5.2018
Varlık Sebebi Ana ve Baba [Mehmet Ali Şengül]
Varlık sebebi ana ve baba, iki ayrı cesed, ama tek ruh gibidirler. Onlar bir bütünün iki parçasıdır. Allah nesillerin devamını onlara bağlamıştır.
Hz.Allah (cc), Hz. Adem babamız ve Hz.Havva validemizi kıyâmete kadar nesillerin devâmı için yaratmış, kainatın yaratılış vesîlesi Nebîler Sultânı Efendimiz Hz.Muhammed‘in (sav) dünyayı şereflendirmesi adına -lihikmetin- onları tavzîfen dünyâya göndermiştir.
Ana-baba, her ikisi de etten kemikten müteşekkil, hilkatte ve adâlette eşittirler. Ne var ki Allah, mes’uliyet taksiminde babayı dış hayatta, sevk ve idârede, cesarette önde; anneyi iç bünyede, sevgi ve şefkatte, nezâket ve nazâfette, tertip ve düzende önde yaratmıştır.
İslâmiyet ana ve babaya ciddi önem vermektedir. Onların evlatlar üzerinde büyük hukuku olduğunu, Kur’an-ı Mûciz-ül Beyan‘da İsrâ sûresi 23. ve 24. âyetlerde önemine binaen şöyle ifade edilmektedir:
“Rabbin şöyle buyurdu: ‘Allah’tan başkasına ibâdet etmeyin. Anneye ve babaya güzel muâmele edin. Şâyet onlardan her ikisi veya birisi yaşlanmış olarak senin yanında bulunursa, sakın onlara hizmetten yüksünme ve “öff!” bile deme, onları azarlama, onlara tatlı ve gönül alıcı sözler söyle.”
“Şefkatle, tevazu ile onlara kol kanat ger ve şöyle duâ et:
‘Ya Rabbî, onlar küçüklüğümde nasıl beni ihtimamla yetiştirdilerse, ona mükâfat olarak Sen de onlara merhamet buyur!”
Lokman suresi 14. âyette de; “Biz insana, annesine babasına iyi davranmasını emrettik. Zirâ, annesi onu nice zahmetlerle karnında taşımıştır. Sütten kesilmesi de iki yıl kadar sürer. İnsana buyurduk ki: ‘Hem Bana, hem de annene babana şükret! Unutma ki, sonunda Bana döneceksiniz’” buyrulmaktadır.
Babaya nispeten anne himâyeye, korunmaya daha muhtaç olduğundan Peygamber Efendimiz (sav), anneye daha hassas davranılmasını, ona yardım edilmesini ifâde buyurmaktadır.
Hz.Ebû Hureyre (ra) Efendimiz’den (sav) şöyle rivâyet etmiştir:
Bir adam Resûlüllah (sav)’e geldi ve: ‘İnsanlar arasında kendisine en iyi davranmam gereken kimdir?’ Diye sordu. Resûlüllah (sav) şöyle buyurdu:
Annen’dir.
Adam, sonra kimdir Ya Resulüllah? dedi; Efendimiz (sav), ‘Annen’dir’ buyurdu.
Adam, sonra kimdir Ya Resûlüllah (sav)? Diye tekrar sorunca Allah Resûlü (sav) yine; ‘Annen’dir’ buyurdular.
(Dördüncü defa) Ya Resulüllah daha sonra kimdir? Diye sordu.
Allah Resulü; ‘Baban’dır’, buyurdular. (Buhari, Müslim)
Yine Ebû Hureyre (ra) başka bir rivâyette şöyle dedi:
“Bir adam, ‘Ya Resûlüllah! (Tatlı dil, güleryüzle) kendisine güzel sohbet etmeme en hakkı olan kimdir? Diye sordu. Resûlüllah (sav) şöyle buyurdu: ‘Annendir, sonra annendir, sonra annendir, sonra babandır. Sonra da, derece derece yakın olan kimselerdir (yakın akrabalarındır).” (Müslim)
Kadın anadır. Onun makamına kimse yükselemez. Çünkü, başta peygamberler olarak, maddi -manevi en büyük makam sâhiplerinin de anası kadındır. Evlatlarının yetiştirilmesinde, topluma kazandırılmasında ananın emeği büyüktür.
İzdivaç nesil içindir. Aile ağacının en tatlı meyvesi çocuktur. Çocuklar, anne babaya Allah’ın emânetidir. Onlar, kafaları aydın, gönülleri iman, ahlâk, mes’uliyet duygusu ve gelişen dünya şartlarına uyumlu bir şekilde iyi yetiştirilirse; huzur ve güvenin, dünya barışının temsilcileri, aile ve topluma yararlı birer insan olurlar.
Bugün şikâyet edilen, ortalığı yakıp yıkan, şefkat ve merhametten yoksun, kin ve nefret kusarak zulmeden insanlar; ailede, mektepte, sokakta ve toplumda dün ihmal edilen nesillerdir.
İnsan ya yapıcı olur, ya da yıkıcı.. Allah’ın insanda yarattığı potansiyel kabiliyetler; çocukken, anne, baba, öğretmen ve rehberler tarafından, müsbet yöne kanalize edilirse, mâhiyetindeki güzellikler bahar çicekleri gibi ortaya çıkar. İhmal edilip kontrol altına alınmaz ise, anne- baba başta olmak üzere, topluma ve insanlara hayâtı zehir ederler.
Çocukların anne-babaya, topluma ve insanlığa yararlı hâle gelebilmesi, erkan-ı imaniyeye sağlam bir şekilde inanmalarını sağlamakla mümkündür.
Gizli -açık zerre kadar hayır ve şerrin, Allah tarafından kontrol altına alındığı ve bunların âhirette hesâbının sorulacağı güne inanan nesillerdir ki, her türlü haramdan ve günahtan kendilerini koruyacaklardır. Böyle bir îmandan mahrum olan insanlar; inanmış görülseler bile, sınır tanımayacak, haram helal dinlemeyecek, şeytan ve nefsin esâretinden kurtulamayacaklar ve ortalığı yakıp yıkmaktan zevk duyacaklardır.
Böyle insanlar, Bakara sûresinde şöyle anlatılmaktadır:
8 – “Öyle insanlar da vardır ki ‘Allah’a ve âhiret gününe inandık’ derler; Oysa iman etmemişlerdir.”
9 – “Akılları sıra Allah’ı ve iman edenleri aldatmayı kurarlar. Kendilerinden başkasını aldatamazlar da farkında değiller.”
10 –“ Kalplerinde bir hastalık vardır. Allah da onların hastalıklarını daha da ilerletti.”
11 – “Ne zaman onlara: ‘Yeryüzüne fesat saçmayın!’ denilse ‘Biz sadece barışçıyız, ortalığı düzeltmekten başka işimiz yok!’ derler.”
12 – “Gözünüzü açın, bunlar bozguncuların ta kendileridir, lâkin şuurları yok, farkında değiller.”
13 – “Ne zaman onlara: ‘Şu güzel insanların iman ettiği gibi siz de iman edin’ denilse, ‘Yani o beyinsizlerin inandıkları gibi mi inanalım?’ derler. Asıl beyinsizler kendileridir de farkında değiller.”
14 –“ Bunlar iman edenlerle karşılaştıkları vakit, ‘Biz de müminiz’ derler. Fakat şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında da: ‘(Onlara)Emin olun biz sizinle beraberiz, biz onlarla alay ediyoruz’ derler.”
15 – “Allah da kendileriyle alay eder ve azgınlıklarında onlara mühlet verir; böylece onlar bir müddet başıboş dolaşırlar.”
16 – “İşte onlar hidâyeti alacaklarına, dalâlete müşteri oldular. Ama bu, kârlı bir ticaret olmadı, çünkü kâr yolunu tutmadılar”
Münafıkûn sûresi 2. ve 4.âyetlerde de Hz.Allah (cc);
“Onlar yeminlerini kalkan olarak kullanıp insanları Allah’ın yolundan uzaklaştırırlar. Yaptıkları bu iş ne kötü bir iştir!”
“Onları gördüğünde kalıpları, kıyâfetleri senin hoşuna gider, onları beğenirsin. Konuştuklarında sözlerine kulak verirsin. Gerçekte ise onlar, âdeta koltuklarına dayanan, içi boş, ruhsuz kütüklere benzerler. İçleri boş, ödlek olduklarından çıkan her sesten pirelenir, her yeni haberi kendi aleyhlerinde sanırlar. Onlar düşmandır, onlardan sakının! Allah belâlarını versin onların! Nasıl da hakîkatten vazgeçiyorlar” buyurmaktadır.
(Onlar hakkında “Allah belalarını versin!” ifâdesi bedduâ olmayıp, onların cezâya müstahak olduklarının Allah tarafından bildirilmesidir. S.Y.)
Görüldüğü gibi, günümüzün insanı re’fete, şefkate çok muhtaç bir dönem yaşamaktadır. Şefkat, merhamet ayaklar altına alınmış, Allah’ın sanat hârikası olan insana, hayvana bile yapılmayan muâmale yapılmaktadır. İslâm’da ise, kurban keserken bile hayvanlara eziyet verilmemesi tavsiye edilmektedir.
İnsanlar; Allah’dan, peygamberden uzaklaştıkça; ana-baba hukûkunu, büyüklere saygıyı, küçüklere şefkati, sevgi ve merhameti, hatta insanlığını kaybetmektedirler. Bu sebeple dünyânın her yerinde; iyiliği, sevgiyi, merhameti, barışı, insana insan olduğu için değer verip saygı göstermeyi temsil eden gönül insanlarına ihtiyaç var.
[Mehmet Ali Şengül] 7.5.2018 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com
Hz.Allah (cc), Hz. Adem babamız ve Hz.Havva validemizi kıyâmete kadar nesillerin devâmı için yaratmış, kainatın yaratılış vesîlesi Nebîler Sultânı Efendimiz Hz.Muhammed‘in (sav) dünyayı şereflendirmesi adına -lihikmetin- onları tavzîfen dünyâya göndermiştir.
Ana-baba, her ikisi de etten kemikten müteşekkil, hilkatte ve adâlette eşittirler. Ne var ki Allah, mes’uliyet taksiminde babayı dış hayatta, sevk ve idârede, cesarette önde; anneyi iç bünyede, sevgi ve şefkatte, nezâket ve nazâfette, tertip ve düzende önde yaratmıştır.
İslâmiyet ana ve babaya ciddi önem vermektedir. Onların evlatlar üzerinde büyük hukuku olduğunu, Kur’an-ı Mûciz-ül Beyan‘da İsrâ sûresi 23. ve 24. âyetlerde önemine binaen şöyle ifade edilmektedir:
“Rabbin şöyle buyurdu: ‘Allah’tan başkasına ibâdet etmeyin. Anneye ve babaya güzel muâmele edin. Şâyet onlardan her ikisi veya birisi yaşlanmış olarak senin yanında bulunursa, sakın onlara hizmetten yüksünme ve “öff!” bile deme, onları azarlama, onlara tatlı ve gönül alıcı sözler söyle.”
“Şefkatle, tevazu ile onlara kol kanat ger ve şöyle duâ et:
‘Ya Rabbî, onlar küçüklüğümde nasıl beni ihtimamla yetiştirdilerse, ona mükâfat olarak Sen de onlara merhamet buyur!”
Lokman suresi 14. âyette de; “Biz insana, annesine babasına iyi davranmasını emrettik. Zirâ, annesi onu nice zahmetlerle karnında taşımıştır. Sütten kesilmesi de iki yıl kadar sürer. İnsana buyurduk ki: ‘Hem Bana, hem de annene babana şükret! Unutma ki, sonunda Bana döneceksiniz’” buyrulmaktadır.
Babaya nispeten anne himâyeye, korunmaya daha muhtaç olduğundan Peygamber Efendimiz (sav), anneye daha hassas davranılmasını, ona yardım edilmesini ifâde buyurmaktadır.
Hz.Ebû Hureyre (ra) Efendimiz’den (sav) şöyle rivâyet etmiştir:
Bir adam Resûlüllah (sav)’e geldi ve: ‘İnsanlar arasında kendisine en iyi davranmam gereken kimdir?’ Diye sordu. Resûlüllah (sav) şöyle buyurdu:
Annen’dir.
Adam, sonra kimdir Ya Resulüllah? dedi; Efendimiz (sav), ‘Annen’dir’ buyurdu.
Adam, sonra kimdir Ya Resûlüllah (sav)? Diye tekrar sorunca Allah Resûlü (sav) yine; ‘Annen’dir’ buyurdular.
(Dördüncü defa) Ya Resulüllah daha sonra kimdir? Diye sordu.
Allah Resulü; ‘Baban’dır’, buyurdular. (Buhari, Müslim)
Yine Ebû Hureyre (ra) başka bir rivâyette şöyle dedi:
“Bir adam, ‘Ya Resûlüllah! (Tatlı dil, güleryüzle) kendisine güzel sohbet etmeme en hakkı olan kimdir? Diye sordu. Resûlüllah (sav) şöyle buyurdu: ‘Annendir, sonra annendir, sonra annendir, sonra babandır. Sonra da, derece derece yakın olan kimselerdir (yakın akrabalarındır).” (Müslim)
Kadın anadır. Onun makamına kimse yükselemez. Çünkü, başta peygamberler olarak, maddi -manevi en büyük makam sâhiplerinin de anası kadındır. Evlatlarının yetiştirilmesinde, topluma kazandırılmasında ananın emeği büyüktür.
İzdivaç nesil içindir. Aile ağacının en tatlı meyvesi çocuktur. Çocuklar, anne babaya Allah’ın emânetidir. Onlar, kafaları aydın, gönülleri iman, ahlâk, mes’uliyet duygusu ve gelişen dünya şartlarına uyumlu bir şekilde iyi yetiştirilirse; huzur ve güvenin, dünya barışının temsilcileri, aile ve topluma yararlı birer insan olurlar.
Bugün şikâyet edilen, ortalığı yakıp yıkan, şefkat ve merhametten yoksun, kin ve nefret kusarak zulmeden insanlar; ailede, mektepte, sokakta ve toplumda dün ihmal edilen nesillerdir.
İnsan ya yapıcı olur, ya da yıkıcı.. Allah’ın insanda yarattığı potansiyel kabiliyetler; çocukken, anne, baba, öğretmen ve rehberler tarafından, müsbet yöne kanalize edilirse, mâhiyetindeki güzellikler bahar çicekleri gibi ortaya çıkar. İhmal edilip kontrol altına alınmaz ise, anne- baba başta olmak üzere, topluma ve insanlara hayâtı zehir ederler.
Çocukların anne-babaya, topluma ve insanlığa yararlı hâle gelebilmesi, erkan-ı imaniyeye sağlam bir şekilde inanmalarını sağlamakla mümkündür.
Gizli -açık zerre kadar hayır ve şerrin, Allah tarafından kontrol altına alındığı ve bunların âhirette hesâbının sorulacağı güne inanan nesillerdir ki, her türlü haramdan ve günahtan kendilerini koruyacaklardır. Böyle bir îmandan mahrum olan insanlar; inanmış görülseler bile, sınır tanımayacak, haram helal dinlemeyecek, şeytan ve nefsin esâretinden kurtulamayacaklar ve ortalığı yakıp yıkmaktan zevk duyacaklardır.
Böyle insanlar, Bakara sûresinde şöyle anlatılmaktadır:
8 – “Öyle insanlar da vardır ki ‘Allah’a ve âhiret gününe inandık’ derler; Oysa iman etmemişlerdir.”
9 – “Akılları sıra Allah’ı ve iman edenleri aldatmayı kurarlar. Kendilerinden başkasını aldatamazlar da farkında değiller.”
10 –“ Kalplerinde bir hastalık vardır. Allah da onların hastalıklarını daha da ilerletti.”
11 – “Ne zaman onlara: ‘Yeryüzüne fesat saçmayın!’ denilse ‘Biz sadece barışçıyız, ortalığı düzeltmekten başka işimiz yok!’ derler.”
12 – “Gözünüzü açın, bunlar bozguncuların ta kendileridir, lâkin şuurları yok, farkında değiller.”
13 – “Ne zaman onlara: ‘Şu güzel insanların iman ettiği gibi siz de iman edin’ denilse, ‘Yani o beyinsizlerin inandıkları gibi mi inanalım?’ derler. Asıl beyinsizler kendileridir de farkında değiller.”
14 –“ Bunlar iman edenlerle karşılaştıkları vakit, ‘Biz de müminiz’ derler. Fakat şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında da: ‘(Onlara)Emin olun biz sizinle beraberiz, biz onlarla alay ediyoruz’ derler.”
15 – “Allah da kendileriyle alay eder ve azgınlıklarında onlara mühlet verir; böylece onlar bir müddet başıboş dolaşırlar.”
16 – “İşte onlar hidâyeti alacaklarına, dalâlete müşteri oldular. Ama bu, kârlı bir ticaret olmadı, çünkü kâr yolunu tutmadılar”
Münafıkûn sûresi 2. ve 4.âyetlerde de Hz.Allah (cc);
“Onlar yeminlerini kalkan olarak kullanıp insanları Allah’ın yolundan uzaklaştırırlar. Yaptıkları bu iş ne kötü bir iştir!”
“Onları gördüğünde kalıpları, kıyâfetleri senin hoşuna gider, onları beğenirsin. Konuştuklarında sözlerine kulak verirsin. Gerçekte ise onlar, âdeta koltuklarına dayanan, içi boş, ruhsuz kütüklere benzerler. İçleri boş, ödlek olduklarından çıkan her sesten pirelenir, her yeni haberi kendi aleyhlerinde sanırlar. Onlar düşmandır, onlardan sakının! Allah belâlarını versin onların! Nasıl da hakîkatten vazgeçiyorlar” buyurmaktadır.
(Onlar hakkında “Allah belalarını versin!” ifâdesi bedduâ olmayıp, onların cezâya müstahak olduklarının Allah tarafından bildirilmesidir. S.Y.)
Görüldüğü gibi, günümüzün insanı re’fete, şefkate çok muhtaç bir dönem yaşamaktadır. Şefkat, merhamet ayaklar altına alınmış, Allah’ın sanat hârikası olan insana, hayvana bile yapılmayan muâmale yapılmaktadır. İslâm’da ise, kurban keserken bile hayvanlara eziyet verilmemesi tavsiye edilmektedir.
İnsanlar; Allah’dan, peygamberden uzaklaştıkça; ana-baba hukûkunu, büyüklere saygıyı, küçüklere şefkati, sevgi ve merhameti, hatta insanlığını kaybetmektedirler. Bu sebeple dünyânın her yerinde; iyiliği, sevgiyi, merhameti, barışı, insana insan olduğu için değer verip saygı göstermeyi temsil eden gönül insanlarına ihtiyaç var.
[Mehmet Ali Şengül] 7.5.2018 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com
2018, kelimeler ve anlamları [Ali Emir Pakkan]
15 Temmuz: Dünyanın yutmadığı, sahte darbe!
KHK: Her türlü hukuksuzluğun üzerini örtmeye yarayan kılıf.
Kayyım: Akbaba, helal mülke konan leş yiyiciler...
Muhacir: Vatanını terk eden her yaştan ve baştan insan. Kalmaları mümkün olsa gidecek değillerdi.
Esir: Halkındaki suçlamayı bilmeden, delilsiz ve iddianamesiz hapiste tutulanlar.
İşkence: Kadın erkek tanımadan savunmasız insanlara her türlü psikolojik ve fiziki baskıyı yapmak. 2018’de kaç ülkede sistematik işkence var? Türkiye onlardan birincisi.
Zindan: Medrese-i Yusufiye... Her anı dua ile geçirilen mekan. Dünyaya kapalı, Allah’a açık .
Meriç: Nice mazlumların ve mültecilerin mezarı...
Yunanistan: Her türlü rüşvete karşın, biz kabile devleti değiliz bir hukuk devletiyiz diyerek, kendine sığınanları despot rejime iade etmeyen komşu...
Kanada: Can ada.
Almanya: Gurbet ama değil.
Muavenet: Çarşı, pazarlarda soğan satarak, inşaatlarda çalışılarak, evlerde kazak örerek kazanılan gelirlerle geride kalan mazlumlara uzatılan yardım eli.
Firavun: Ölmedi. Ülkeler dolaşıyor.
668: Zindandaki bebekler: Darbeler döneminde bile örneği yok.
1152: cezaevlerindeki hasta tutuklu sayısı.
Dilsiz şeytan: İsimlerinin başında kocaman sıfatlar bulunan ama zulme sessiz kalanlar.
Sulh ceza: İstiklal mahkemelerinin 21. Yüzyıldaki adı!
Siyah transporter: Devletin ( MİT) şehir eşkiyalığına soyunmasının simgesi.
Havuz medyası: Her satırı yalan, her satırı iftira, hükümetin fonladığı paçavralar.
Soykırım: Yahudilerden sonra hizmet hareketi mensuplarının başına gelen.
Cadı avı: Avrupa ve Amerika’da geçtiğimiz çağlarda yaşanan, bugün Anadolu’da süren insan avı.
Ergenekon: Gizliydi artık sahnede.
Perinçek: Erdoğan’ın kasetleri elimde diyen, 15 Temmuz’u bir gün önce haber veren ama dokunulamayan!
İhraç: Anadolu insanının tasfiyesi.
İşte bazı rakamlar...
4238: 15 Temmuz'dan sonra bir gecede ihraç edilen hakim savcı sayısı.
8570: TSK'dan ihraç edilen personel sayısı.
41 000: ihraç edilen öğretmen, akademisyen ve üniversite personel sayısı.
Siyasal İslamcı: İçi farklı, dışı farklı. Dini dünyevi amaçları için kullanan kişi veya parti.
Hizmet hareketi: İyilik hareketi.
F.TÖ: Yüzyılın iftirası.
Çağlayan: Sızıntı’dan sonra gelen. Hedefi tüm insanlık.
Gülen: Hakikatın susmayan sesi.
[Ali Emir Pakkan] 7.5.2018 [Samanyolu Haber]
KHK: Her türlü hukuksuzluğun üzerini örtmeye yarayan kılıf.
Kayyım: Akbaba, helal mülke konan leş yiyiciler...
Muhacir: Vatanını terk eden her yaştan ve baştan insan. Kalmaları mümkün olsa gidecek değillerdi.
Esir: Halkındaki suçlamayı bilmeden, delilsiz ve iddianamesiz hapiste tutulanlar.
İşkence: Kadın erkek tanımadan savunmasız insanlara her türlü psikolojik ve fiziki baskıyı yapmak. 2018’de kaç ülkede sistematik işkence var? Türkiye onlardan birincisi.
Zindan: Medrese-i Yusufiye... Her anı dua ile geçirilen mekan. Dünyaya kapalı, Allah’a açık .
Meriç: Nice mazlumların ve mültecilerin mezarı...
Yunanistan: Her türlü rüşvete karşın, biz kabile devleti değiliz bir hukuk devletiyiz diyerek, kendine sığınanları despot rejime iade etmeyen komşu...
Kanada: Can ada.
Almanya: Gurbet ama değil.
Muavenet: Çarşı, pazarlarda soğan satarak, inşaatlarda çalışılarak, evlerde kazak örerek kazanılan gelirlerle geride kalan mazlumlara uzatılan yardım eli.
Firavun: Ölmedi. Ülkeler dolaşıyor.
668: Zindandaki bebekler: Darbeler döneminde bile örneği yok.
1152: cezaevlerindeki hasta tutuklu sayısı.
Dilsiz şeytan: İsimlerinin başında kocaman sıfatlar bulunan ama zulme sessiz kalanlar.
Sulh ceza: İstiklal mahkemelerinin 21. Yüzyıldaki adı!
Siyah transporter: Devletin ( MİT) şehir eşkiyalığına soyunmasının simgesi.
Havuz medyası: Her satırı yalan, her satırı iftira, hükümetin fonladığı paçavralar.
Soykırım: Yahudilerden sonra hizmet hareketi mensuplarının başına gelen.
Cadı avı: Avrupa ve Amerika’da geçtiğimiz çağlarda yaşanan, bugün Anadolu’da süren insan avı.
Ergenekon: Gizliydi artık sahnede.
Perinçek: Erdoğan’ın kasetleri elimde diyen, 15 Temmuz’u bir gün önce haber veren ama dokunulamayan!
İhraç: Anadolu insanının tasfiyesi.
İşte bazı rakamlar...
4238: 15 Temmuz'dan sonra bir gecede ihraç edilen hakim savcı sayısı.
8570: TSK'dan ihraç edilen personel sayısı.
41 000: ihraç edilen öğretmen, akademisyen ve üniversite personel sayısı.
Siyasal İslamcı: İçi farklı, dışı farklı. Dini dünyevi amaçları için kullanan kişi veya parti.
Hizmet hareketi: İyilik hareketi.
F.TÖ: Yüzyılın iftirası.
Çağlayan: Sızıntı’dan sonra gelen. Hedefi tüm insanlık.
Gülen: Hakikatın susmayan sesi.
[Ali Emir Pakkan] 7.5.2018 [Samanyolu Haber]
Şeytan Tüyü! [Kadir Gürcan]
Eski Cumhurbaşkanı’nın tekrar siyasi arenaya dönmesi söylentileri beklendiği şekilde neticelendi. Sürpriz, mücizevi bir manevra kuruntu ve bekleyişi çabuk söndü. Malzeme bu. Türk Siyaseti, mevcut iktidarın verdiği ağır tahribat ile yeni bir doğum yapma kabiliyetini bütünüyle yitirdi. 24 Haziran seçimlerinden sonra nur topu gibi bir demokrasimiz olmayacak!
Devlet kadrolarını meşgul edip, kanuni yetkilerle donanımlı olduğu günlerde beceriksizlik ve iş bilmezlik sembolü haline gelen siyasi tiplerin, emeklilikten sonra sürpriz yapabilecekleri ihtimaline hiç prim vermedim. Gelecek vadeden adam yürüyüşünden belli olur derler ya, aynen öyle. Bir önceki Cumhurbaşkanı’nın zihinlerde iz bırakan bir başarısı yok. Parlamadan söndü. Milletin hüsnü zannı ya da iyi niyeti, karaktere yerleşen ürkeklik ve pısırıklığı değiştirmeye yetmiyor. Bu işler ite-kaka olmuyor, canım. Adamın biraz içinden gelmesi lazım. Gönülsüz yapılan aş, ya mide ağrıtır ya da baş.
Hazret’in, kameraların karşısına geçip, iki kelimeden oluşan “Aday değilim!” diyecek netlikte, cesaret ifade eden bir duruşu bile yok. Görev süresinin dolmasından sonra günlük-sıcak siyasete dair kendisi ile alakalı açıklamaları ya basın sözcüsü (Emekli olduktan sonra hala böyle bir kadro neden verilir, onu da anlamak zor!), ya emekli koruma görevlisi ya da eski First Lady yapıyordu. “Ağır davran, delikanlı sansınlar!” devlet adamlığı ciddiyeti olabilir, kim bilir? Ha, bir de, eski arkadaşlığının hatırına, Hazret hakkında konuşmayı vazife bilen, geçtiğimiz sürecin en çok kan kaybeden yazarını unutmayalım. İsmini anmaya bile değmez. Onun hakkında bir yazar “O, mesleki açıdan intihar etti!” demişti. Doğru söylemiş!
Siyaset, öyle ya da böyle, siyasi aktörlerde bir şeytan tüyü arıyor. O olmayınca, seçmen üzerindeki geçici tesirin buharlaşması an meselesi. Bu sadece bizde değil. 2016 seçimlerinde Trump’a Başkanlığı kaptıran Hillary Clinton’ın en büyük problemi kendisini bir türlü sevimli gösterememesiymiş. “Sevimsizlik”, Hillary’nin yüzüne silinmez bir makyaj gibi yapışmış.
Aynı şekilde, Cumhuriyetçi adaylardan olan Ted Cruz için, “Senatoda, herkesin gözü önünde birisi çıkıp Ted’i öldürse, bir kişi bile hakkında görgü şahitliği yapmaz!” denecek kadar kötü ve sevimsiz bir imaj bırakmış. Halbuki ön elemelerde Cumhuriyetçiler için en kuvvetli başkan adaylarından birisi kabul ediliyordu. Halen, New Jersey Valisi olan Chris Cristie’nin de durumu farklı değil. Trump lehine seçimlerden feragat etse de, hem Trump ailesi hem de Beyaz Saray sakinlerinde nefret uyandırmış, “Chris’i kimse sevmez ki!” diye konuşuyorlar.
Eski Cumhurbaşkanı’nın, “İşi sağlama alan, garantici ve riskleri sevmeyen!” özelliği herkesin malumu. Aday olmamasının en büyük sebebi, kucağında bulduğu ilk Cumhurbaşkanlığı gibi bunun da aynı olması gerektiğinde ısrar etmesiymiş. Peki, ortaya koyduğu Cumhuriyet tarihinin en kötü Cumhur Reisliği performansını tekrar etmeyeceğini kim garanti edecek? 2007’deki siyasi aktörlerle, önümüzdeki seçimlerde boy gösterecek siyasi aktörler aynı. Geçtiğimiz on küsur senede bir arpa boyu yol alamayan siyasiler hakkında kanaatlerimizi değiştirmek için, yeterince vakit yok. “Yürü Abdullah!” emrine boyun eğen siyasi yüzleri yeniden keşfetmeye gerek var mı?
Türkiye’de oluşan baskı ve despot idarenin bir türlü ismini koyamayıp, felaketin sağında solunda dolaşarak siyaset yapmaya çalışan döküntü, siyasi kadroların inandırıcı olmaları mümkün değil. Ülkenin önceliklerini, içine düştüğü felaketi, devrile devrile gelen ekonomik krizi anlayamayan kalitesiz ve kalifiyesiz siyasilerin seçimlere yetişebilecek kadar nefesleri olduğuna bile kani değiliz.
Bunların nasıl olup da siyaset yapmaya ikna edildiklerini de bir türlü çözemiyoruz ya! Hani şu bütün milletvekillerinin kendilerini pazarlarken söyledikleri “Aslında benim aklımda siyaset yapmak falan yoktu. Arkadaşlar ‘Ülkenin size ihtiyacı var.’ ısrarlarına dayanamadım!” yapmacık tevazularından bahsediyoruz.
İki aydan az bir süre kalan seçimler için hala kendi sahasında top çevirip zaman israf etmekle siyaset yaptığını zanneden derme-çatma muhalefet, ortak bir aday bile bulamadı. Meğer her biri kendilerinin aday gösterilmesini bekliyormuş. Malum “Memleketin bunlar gibilerine ihtiyacı var (!)”
24 Haziran seçimleri, bir türlü ismini koyamadığımız “Beceriksiz, pısırık, mıymıntı ve kendini pazarlayan...” siyasi aktörler için yeni bir sürpriz barındırmıyor.
[Kadir Gürcan] 7.5.2018 [Samanyolu Haber]
Devlet kadrolarını meşgul edip, kanuni yetkilerle donanımlı olduğu günlerde beceriksizlik ve iş bilmezlik sembolü haline gelen siyasi tiplerin, emeklilikten sonra sürpriz yapabilecekleri ihtimaline hiç prim vermedim. Gelecek vadeden adam yürüyüşünden belli olur derler ya, aynen öyle. Bir önceki Cumhurbaşkanı’nın zihinlerde iz bırakan bir başarısı yok. Parlamadan söndü. Milletin hüsnü zannı ya da iyi niyeti, karaktere yerleşen ürkeklik ve pısırıklığı değiştirmeye yetmiyor. Bu işler ite-kaka olmuyor, canım. Adamın biraz içinden gelmesi lazım. Gönülsüz yapılan aş, ya mide ağrıtır ya da baş.
Hazret’in, kameraların karşısına geçip, iki kelimeden oluşan “Aday değilim!” diyecek netlikte, cesaret ifade eden bir duruşu bile yok. Görev süresinin dolmasından sonra günlük-sıcak siyasete dair kendisi ile alakalı açıklamaları ya basın sözcüsü (Emekli olduktan sonra hala böyle bir kadro neden verilir, onu da anlamak zor!), ya emekli koruma görevlisi ya da eski First Lady yapıyordu. “Ağır davran, delikanlı sansınlar!” devlet adamlığı ciddiyeti olabilir, kim bilir? Ha, bir de, eski arkadaşlığının hatırına, Hazret hakkında konuşmayı vazife bilen, geçtiğimiz sürecin en çok kan kaybeden yazarını unutmayalım. İsmini anmaya bile değmez. Onun hakkında bir yazar “O, mesleki açıdan intihar etti!” demişti. Doğru söylemiş!
Siyaset, öyle ya da böyle, siyasi aktörlerde bir şeytan tüyü arıyor. O olmayınca, seçmen üzerindeki geçici tesirin buharlaşması an meselesi. Bu sadece bizde değil. 2016 seçimlerinde Trump’a Başkanlığı kaptıran Hillary Clinton’ın en büyük problemi kendisini bir türlü sevimli gösterememesiymiş. “Sevimsizlik”, Hillary’nin yüzüne silinmez bir makyaj gibi yapışmış.
Aynı şekilde, Cumhuriyetçi adaylardan olan Ted Cruz için, “Senatoda, herkesin gözü önünde birisi çıkıp Ted’i öldürse, bir kişi bile hakkında görgü şahitliği yapmaz!” denecek kadar kötü ve sevimsiz bir imaj bırakmış. Halbuki ön elemelerde Cumhuriyetçiler için en kuvvetli başkan adaylarından birisi kabul ediliyordu. Halen, New Jersey Valisi olan Chris Cristie’nin de durumu farklı değil. Trump lehine seçimlerden feragat etse de, hem Trump ailesi hem de Beyaz Saray sakinlerinde nefret uyandırmış, “Chris’i kimse sevmez ki!” diye konuşuyorlar.
Eski Cumhurbaşkanı’nın, “İşi sağlama alan, garantici ve riskleri sevmeyen!” özelliği herkesin malumu. Aday olmamasının en büyük sebebi, kucağında bulduğu ilk Cumhurbaşkanlığı gibi bunun da aynı olması gerektiğinde ısrar etmesiymiş. Peki, ortaya koyduğu Cumhuriyet tarihinin en kötü Cumhur Reisliği performansını tekrar etmeyeceğini kim garanti edecek? 2007’deki siyasi aktörlerle, önümüzdeki seçimlerde boy gösterecek siyasi aktörler aynı. Geçtiğimiz on küsur senede bir arpa boyu yol alamayan siyasiler hakkında kanaatlerimizi değiştirmek için, yeterince vakit yok. “Yürü Abdullah!” emrine boyun eğen siyasi yüzleri yeniden keşfetmeye gerek var mı?
Türkiye’de oluşan baskı ve despot idarenin bir türlü ismini koyamayıp, felaketin sağında solunda dolaşarak siyaset yapmaya çalışan döküntü, siyasi kadroların inandırıcı olmaları mümkün değil. Ülkenin önceliklerini, içine düştüğü felaketi, devrile devrile gelen ekonomik krizi anlayamayan kalitesiz ve kalifiyesiz siyasilerin seçimlere yetişebilecek kadar nefesleri olduğuna bile kani değiliz.
Bunların nasıl olup da siyaset yapmaya ikna edildiklerini de bir türlü çözemiyoruz ya! Hani şu bütün milletvekillerinin kendilerini pazarlarken söyledikleri “Aslında benim aklımda siyaset yapmak falan yoktu. Arkadaşlar ‘Ülkenin size ihtiyacı var.’ ısrarlarına dayanamadım!” yapmacık tevazularından bahsediyoruz.
İki aydan az bir süre kalan seçimler için hala kendi sahasında top çevirip zaman israf etmekle siyaset yaptığını zanneden derme-çatma muhalefet, ortak bir aday bile bulamadı. Meğer her biri kendilerinin aday gösterilmesini bekliyormuş. Malum “Memleketin bunlar gibilerine ihtiyacı var (!)”
24 Haziran seçimleri, bir türlü ismini koyamadığımız “Beceriksiz, pısırık, mıymıntı ve kendini pazarlayan...” siyasi aktörler için yeni bir sürpriz barındırmıyor.
[Kadir Gürcan] 7.5.2018 [Samanyolu Haber]
Mayıs 2018 Çağlayan'ı [Abdullah Aymaz]
Çağlayan Dergisinin Mayıs sayısının başyazısı “Kendiyle Yüzleşmede Peygamber Ufku-4” başlığıyla veriliyor. Burada iki peygamberin yüzleşmesi ele alınıyor. Birincisi Yusuf Aleyhisselam… Köle gibi satılmalar, suçlu gibi hapse atılmalar yanında çok ağır imtihanlar veren bu muhlas nebiden alacağımız ibretler var. İkincisi Şuayb Aleyhisselam… Onun tevhidi anlatma ve yayma misyonu yanında ictimaî ve iktisadî spekülasyonlarla mücadelesi ve toplumda ictimaî adaleti tesis etmeye çalşıması, bize üzerinde durulması gereken bilgileri veriyor.
“Bilim ve Yaratılış” yazısında Prof. Dr. Ömer Yıldız, “deizm”e kayabilecek gençlere, hatta bilim insanlarına yol gösterecek ilmî düşüncelerini sergiliyor.
“Beden ve Ruh Münasebetinde Mikropların Rolü” başlıklı yazısında Prof. Dr. Atıf Yorulmaz “Mikrobiyota’nın keşfinden sonra: Mikroorganizma dünyası ile olan münasebetler, insan şahsiyetini tanımlar.” Notunu koyarak, şahsiyet tanımlanmasına yeni bir ufuktan baktırıyor. Geniş bir araştırma mahsülü olan bu yazının bilhassa ülkesini terk etmek mecburiyetinde kalarak başka ülkelere iltica edenler tarafında çok dikkatli okunması, hatta müzâkereli olarak ele alınması çok faydalı olacağı kanaatini taşıyorum.
Prof. Dr. Ömer Serranur’un “Nasıl Renkli Görürüz?” başlıklı yazısında, çeşitli renklerin görünüş izahı yapıldıktan sonra renk körlüğü üzerinde de durulmuş. Netice yine Cenab-ı Hakka dayandırılarak Mülevvin isminin tecellisi olarak bir değerlendirme yapılmış.
Biyografi bölümünde Prof. Dr. Kerim Ahmet Can, “Çileyi Bal Eyleyen Şair Bahtiyar Vahabzade”yi anlatmış. Mücadeleci bir ruha sahip şairin komünist diktatörlük devrindeki ibretli hayatı güzel takdim edilmiş.
M. Fethullah Gülen Hocaefendinin “Kalbin Zümrüt Tepeleri” ne istidrak olarak yazdığı “Farklı Mertebeleriyle Nefis-1” makalesinde, nefsin, emmâre, levvâme, mülheme, râdiye, mardiyye, mutmainne, sâfiye / zâkiye mertebeleri tanıtılmış, sonra da bunlar üzerinde güzel izahlar da getirilmiş.
Mehmet Canpolat “Kitlelerin Aklını Kilitlemek” başlıklı yazısında, kitleler psikolojisini kullanarak algı operasyonları ile kitleleri diktatörlerin nasıl kilitleyip istedikleri yöne sevk ettiklerini anlatıyor.
Hocaefendi yine “Hep Âh İle Geçti” münacâtı ve “Yak Ateşine Kül Olmasın” naatı ile gönlünü konuşturmuş…
Selim Koç’un “Sabah Yakın Değil mi?” şiiri günümüzde bilhassa yaşadığımız sürecin mağdur ve mazlumlarına hitap ediyor.
Kadir Fırtına “Harikulade Bir Tefekkür Tablosu Dikenli Kertenkele” başlıklı yazısıyla, bir tefekkür tablosu olarak dikenli kertenkeleyi bütün orijinal yönleri ile ele almış…
Prof. Dr. Enis Cebeci, “Bir Anadolu Müslümanı Yaman Dede” başlıklı yazısı ile Rum asıllı Diyamendi (Yaman Dede)yi anlatmış. Bu peygamber âşıkı, zâtı, şahsen tanıyan merhum Dr. Ali Kemal Belviranlı’dan da dinlemiştim. Çünkü “Gönül Hûn Oldu Şevkinden Boyandım Yâ Rasûlallah” şiirinin bir bölümünü besteleyip kendisine okumuş. (Her halde Konya’dan bir grup halinde ziyaretine gidip toplu halde okumuşlar.) O kadar heyecanlanmış ki, sonradan evlendiği Türk eşi artık durmalarını istirham edip “Kalbi var!.. Kriz geçirebilir!..” demiş…
Prof. Dr. Said Işık “Bir İmmünoterapi Dersi” başlıklı yazısında immünoterapi’nin kanser tedavisinde yeni bir yöntem olduğunu ve ümit verici bulunduğu anlatılıyor. Yazıya Hocaefendinin görüşleri de eklenmiş…
Tekrar başyazıya dönecek olursak, bilhassa bütün başyazıların tekrar tekrar müzakere edilerek didik didik edilmesi gerekiyor, diye düşünüyorum.
Mesela: “Kuyu dibi, onun (Hz. Yusuf Aleyhisselam) için NUR-U TEVHİD içinde SIRR-I EHADİYET RASATHANESİ hâlini almış; bir köle gibi satılışı, - o köleye canlarımız kurban- vesileleri değerlendirerek zirvedekilerin hayat tarzlarını doğru okuma fırsatını sağlamış; zindan girişi, onun safvet ve derinliğinin görünüp bilinmesine vesile olmuş ve şer gibi görünen hususlar istikbaldeki misyonu adına ona birer basamak haline gelmiştir.” cümlesinde pek çok hikmet sarmalı gizlenmiştir. Çok kısa olarak diyebiliriz ki: Evet kainat tek elden idare ediliyor, vâhidiyet var. Ama herşey tek başına O TEK OLANIN varlığının binlerce delillerine Ehadiyetle üzerinde topluyor. Kuyu dibinde kendisine ilham edilenler enfüsî bir delil olarak pek çok gerçeği anlaması için bir rasathane gibi… Katman katman Mısır hayatının, üstkatındaki saray yaşayışından, kölelerin ve zindandakilerin en altdaki hayat tarzları hakkalyakin bilinmekle ancak o toplumda güzel bir idareci olunabilir. Tevhid dersi vermek için gönüllerine girmesi gereken ve putperest toplumda misyonunu gerçekleştirebilmesi için o katmanları bütün boyut ve tonlarıyla böylece tanımış olan Yusuf Aleyhisselam başına gelenlerin hikmetlerini bilerek hareket etti ve işinde muvaffak oldu. İşte bütün mağdur ve mazlumların ondan alacakları ders ve ibretin bazı parçaları!..
[Abdullah Aymaz] 7.5.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
“Bilim ve Yaratılış” yazısında Prof. Dr. Ömer Yıldız, “deizm”e kayabilecek gençlere, hatta bilim insanlarına yol gösterecek ilmî düşüncelerini sergiliyor.
“Beden ve Ruh Münasebetinde Mikropların Rolü” başlıklı yazısında Prof. Dr. Atıf Yorulmaz “Mikrobiyota’nın keşfinden sonra: Mikroorganizma dünyası ile olan münasebetler, insan şahsiyetini tanımlar.” Notunu koyarak, şahsiyet tanımlanmasına yeni bir ufuktan baktırıyor. Geniş bir araştırma mahsülü olan bu yazının bilhassa ülkesini terk etmek mecburiyetinde kalarak başka ülkelere iltica edenler tarafında çok dikkatli okunması, hatta müzâkereli olarak ele alınması çok faydalı olacağı kanaatini taşıyorum.
Prof. Dr. Ömer Serranur’un “Nasıl Renkli Görürüz?” başlıklı yazısında, çeşitli renklerin görünüş izahı yapıldıktan sonra renk körlüğü üzerinde de durulmuş. Netice yine Cenab-ı Hakka dayandırılarak Mülevvin isminin tecellisi olarak bir değerlendirme yapılmış.
Biyografi bölümünde Prof. Dr. Kerim Ahmet Can, “Çileyi Bal Eyleyen Şair Bahtiyar Vahabzade”yi anlatmış. Mücadeleci bir ruha sahip şairin komünist diktatörlük devrindeki ibretli hayatı güzel takdim edilmiş.
M. Fethullah Gülen Hocaefendinin “Kalbin Zümrüt Tepeleri” ne istidrak olarak yazdığı “Farklı Mertebeleriyle Nefis-1” makalesinde, nefsin, emmâre, levvâme, mülheme, râdiye, mardiyye, mutmainne, sâfiye / zâkiye mertebeleri tanıtılmış, sonra da bunlar üzerinde güzel izahlar da getirilmiş.
Mehmet Canpolat “Kitlelerin Aklını Kilitlemek” başlıklı yazısında, kitleler psikolojisini kullanarak algı operasyonları ile kitleleri diktatörlerin nasıl kilitleyip istedikleri yöne sevk ettiklerini anlatıyor.
Hocaefendi yine “Hep Âh İle Geçti” münacâtı ve “Yak Ateşine Kül Olmasın” naatı ile gönlünü konuşturmuş…
Selim Koç’un “Sabah Yakın Değil mi?” şiiri günümüzde bilhassa yaşadığımız sürecin mağdur ve mazlumlarına hitap ediyor.
Kadir Fırtına “Harikulade Bir Tefekkür Tablosu Dikenli Kertenkele” başlıklı yazısıyla, bir tefekkür tablosu olarak dikenli kertenkeleyi bütün orijinal yönleri ile ele almış…
Prof. Dr. Enis Cebeci, “Bir Anadolu Müslümanı Yaman Dede” başlıklı yazısı ile Rum asıllı Diyamendi (Yaman Dede)yi anlatmış. Bu peygamber âşıkı, zâtı, şahsen tanıyan merhum Dr. Ali Kemal Belviranlı’dan da dinlemiştim. Çünkü “Gönül Hûn Oldu Şevkinden Boyandım Yâ Rasûlallah” şiirinin bir bölümünü besteleyip kendisine okumuş. (Her halde Konya’dan bir grup halinde ziyaretine gidip toplu halde okumuşlar.) O kadar heyecanlanmış ki, sonradan evlendiği Türk eşi artık durmalarını istirham edip “Kalbi var!.. Kriz geçirebilir!..” demiş…
Prof. Dr. Said Işık “Bir İmmünoterapi Dersi” başlıklı yazısında immünoterapi’nin kanser tedavisinde yeni bir yöntem olduğunu ve ümit verici bulunduğu anlatılıyor. Yazıya Hocaefendinin görüşleri de eklenmiş…
Tekrar başyazıya dönecek olursak, bilhassa bütün başyazıların tekrar tekrar müzakere edilerek didik didik edilmesi gerekiyor, diye düşünüyorum.
Mesela: “Kuyu dibi, onun (Hz. Yusuf Aleyhisselam) için NUR-U TEVHİD içinde SIRR-I EHADİYET RASATHANESİ hâlini almış; bir köle gibi satılışı, - o köleye canlarımız kurban- vesileleri değerlendirerek zirvedekilerin hayat tarzlarını doğru okuma fırsatını sağlamış; zindan girişi, onun safvet ve derinliğinin görünüp bilinmesine vesile olmuş ve şer gibi görünen hususlar istikbaldeki misyonu adına ona birer basamak haline gelmiştir.” cümlesinde pek çok hikmet sarmalı gizlenmiştir. Çok kısa olarak diyebiliriz ki: Evet kainat tek elden idare ediliyor, vâhidiyet var. Ama herşey tek başına O TEK OLANIN varlığının binlerce delillerine Ehadiyetle üzerinde topluyor. Kuyu dibinde kendisine ilham edilenler enfüsî bir delil olarak pek çok gerçeği anlaması için bir rasathane gibi… Katman katman Mısır hayatının, üstkatındaki saray yaşayışından, kölelerin ve zindandakilerin en altdaki hayat tarzları hakkalyakin bilinmekle ancak o toplumda güzel bir idareci olunabilir. Tevhid dersi vermek için gönüllerine girmesi gereken ve putperest toplumda misyonunu gerçekleştirebilmesi için o katmanları bütün boyut ve tonlarıyla böylece tanımış olan Yusuf Aleyhisselam başına gelenlerin hikmetlerini bilerek hareket etti ve işinde muvaffak oldu. İşte bütün mağdur ve mazlumların ondan alacakları ders ve ibretin bazı parçaları!..
[Abdullah Aymaz] 7.5.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
AKP’nin slogan yaptığı ‘başörtüsü serbestisi’ kararını alan Danıştay hakimi 22 aydır hücre hapsinde
Okullarda başörtüsü serbestisinin iptali talebini reddeden Danıştay 8. Dairesinin üyelerinden Kasım Davas’ın 22 aydır hücrede tutulduğu öğrenildi.
15 Temmuz’dan sonra haksız şekilde hapsedilen onbinler arasında binlerce hakim-savcı da var. 15 Temmuz’dan sonra tutuklanan hakimlerden biri de Danıştay 8. Dairesinin üyelerinden Kasım Davas. Davas okullarda başörtüsü serbestisinin iptali talebini oybirliğiyle reddeden Danıştay üyelerinden biriydi. Şimdi birilerinin AKP’ye oy verme gerekçelerinden biri olarak ‘başörtüsünü serbest bıraktı’ söylemini kullanmaları Davas’ın söz konusu yasağı reddeden karara attığı imzayı ve 22 aydır devam eden tutukluluğunu hatıra getirdi.
AYLARDIR HÜCREDE
Konuyu sosyal medya hesabından dile getiren Yeni Asya Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Kâzım Güleçyüz şöyle yazdı: “Başörtüsünü AKP serbest bıraktı” diyenlere: Okullarda başörtüsü serbestisinin iptali talebini reddeden Danıştay 8. Dairesinin üyelerinden Kasım Davas (Sungur Ağabeyin damadı) 22 aydır hücre hapsinde.”
AA BÖYLE HABERLEŞTİRMİŞTİ
Danıştay 8. Dairesinin söz konusu kararı 29.4.2015’ta Anadolu Ajansı tarafından şöyle haberleştirilmişti: Çocuğu ortaöğretimde okuyan bir öğrenci velisi, ortaöğretimde başörtüsünü serbest bırakan, Millî Eğitim Bakanlığına Bağlı Okul Öğrencilerinin Kılık ve Kıyafetlerine Dair Yönetmelikte Değişiklik Yapılması Hakkında Yönetmeliğin birinci maddesinin iptali ve yürütmesinin durdurulması istemiyle Danıştay’da dâvâ açtı. Dâvâ dilekçesinde, yönetmeliğin birinci maddesinin, Türk millî eğitiminin gereklerine ve laik eğitim sistemine aykırı olduğu iddia edildi. Davalı Başbakanlık ve Millî Eğitim Bakanlığının savunmalarında özetle, Anayasa’nın “din ve vicdan hürriyeti”ni düzenleyen 24 ve “eğitim ve öğrenim hakkı”nı düzenleyen 42. maddeleri ile uluslar arası sözleşmelere aykırılık taşımayan dâvâ konusu düzenlemenin hukuka uygun olduğu ileri sürüldü. Davayla ilgili ilk incelemesini yapan Danıştay 8. Dairesi, düzenlemenin yürütmesinin durdurulması istemini reddetti. Kararda, dâvâda bu şartların birlikte gerçekleşmediği anlaşıldığından yürütmenin durdurulması isteminin reddine karar verildiği bildirildi.
[TR724] 7.5.2018
15 Temmuz’dan sonra haksız şekilde hapsedilen onbinler arasında binlerce hakim-savcı da var. 15 Temmuz’dan sonra tutuklanan hakimlerden biri de Danıştay 8. Dairesinin üyelerinden Kasım Davas. Davas okullarda başörtüsü serbestisinin iptali talebini oybirliğiyle reddeden Danıştay üyelerinden biriydi. Şimdi birilerinin AKP’ye oy verme gerekçelerinden biri olarak ‘başörtüsünü serbest bıraktı’ söylemini kullanmaları Davas’ın söz konusu yasağı reddeden karara attığı imzayı ve 22 aydır devam eden tutukluluğunu hatıra getirdi.
AYLARDIR HÜCREDE
Konuyu sosyal medya hesabından dile getiren Yeni Asya Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Kâzım Güleçyüz şöyle yazdı: “Başörtüsünü AKP serbest bıraktı” diyenlere: Okullarda başörtüsü serbestisinin iptali talebini reddeden Danıştay 8. Dairesinin üyelerinden Kasım Davas (Sungur Ağabeyin damadı) 22 aydır hücre hapsinde.”
AA BÖYLE HABERLEŞTİRMİŞTİ
Danıştay 8. Dairesinin söz konusu kararı 29.4.2015’ta Anadolu Ajansı tarafından şöyle haberleştirilmişti: Çocuğu ortaöğretimde okuyan bir öğrenci velisi, ortaöğretimde başörtüsünü serbest bırakan, Millî Eğitim Bakanlığına Bağlı Okul Öğrencilerinin Kılık ve Kıyafetlerine Dair Yönetmelikte Değişiklik Yapılması Hakkında Yönetmeliğin birinci maddesinin iptali ve yürütmesinin durdurulması istemiyle Danıştay’da dâvâ açtı. Dâvâ dilekçesinde, yönetmeliğin birinci maddesinin, Türk millî eğitiminin gereklerine ve laik eğitim sistemine aykırı olduğu iddia edildi. Davalı Başbakanlık ve Millî Eğitim Bakanlığının savunmalarında özetle, Anayasa’nın “din ve vicdan hürriyeti”ni düzenleyen 24 ve “eğitim ve öğrenim hakkı”nı düzenleyen 42. maddeleri ile uluslar arası sözleşmelere aykırılık taşımayan dâvâ konusu düzenlemenin hukuka uygun olduğu ileri sürüldü. Davayla ilgili ilk incelemesini yapan Danıştay 8. Dairesi, düzenlemenin yürütmesinin durdurulması istemini reddetti. Kararda, dâvâda bu şartların birlikte gerçekleşmediği anlaşıldığından yürütmenin durdurulması isteminin reddine karar verildiği bildirildi.
[TR724] 7.5.2018
Kar Maskeli polisler Furkan Vakfı’nı bastı: Kur’an ve hadis kitaplarını aradı
Adana başta olmak üzere 10 ilde, Furkan Eğitim ve Hizmet Vakfı’na yönelik düzenlenen operasyonda 23 kişi gözaltına alındı. Vakıftaki içinde Kur’an-ı Kerim’ler ile Hadis kitaplarının da olduğu birçok kitap kar maskeli polisler tafaından didik didik edildi.
Adana İl Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nün, kayyum atanan Furkan Eğitim ve Hizmet Vakfı’na yönelik daha önce düzenlediği operasyonlarda el konulan doküman ve dijital materyallerin detaylı incelemesi sonucu kayıt dışı para akışının yönetilmesiyle ilgili yeni bilgilere ulaştığı iddia edildi.
Adana başta olmak üzere İstanbul, Ankara, Elazığ, Samsun, Gaziantep, Konya, İzmir, Hatay ve Kahramanmaraş’ta şafak vakti çok sayıda adrese eş zamanlı operasyon düzenlendi.
Özel harekat ekiplerinin de katıldığı operasyonda, vakfın il yöneticileri ile mali işleri yöneten sorumlular oldukları öne sürülen 23 kişi gözaltına alındı.
[TR724] 7.5.2018
Adana İl Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nün, kayyum atanan Furkan Eğitim ve Hizmet Vakfı’na yönelik daha önce düzenlediği operasyonlarda el konulan doküman ve dijital materyallerin detaylı incelemesi sonucu kayıt dışı para akışının yönetilmesiyle ilgili yeni bilgilere ulaştığı iddia edildi.
Adana başta olmak üzere İstanbul, Ankara, Elazığ, Samsun, Gaziantep, Konya, İzmir, Hatay ve Kahramanmaraş’ta şafak vakti çok sayıda adrese eş zamanlı operasyon düzenlendi.
Özel harekat ekiplerinin de katıldığı operasyonda, vakfın il yöneticileri ile mali işleri yöneten sorumlular oldukları öne sürülen 23 kişi gözaltına alındı.
[TR724] 7.5.2018
Ahmet Turan Alkan cezaevinde ‘Sağ Yanım’ adlı roman yazdı: Bizi majestelerinin hukuku yargılıyor
Cezaevlerindeki tutuklu gazetecilerle görüşen avukat Mehmet Ali Başaran, Ahmet Turan Alkan’ın cezaevinde Sağ Yanım adlı bir roman yazdığını, “Bizi majestelerinin hukuku yargılıyor.” dediğini aktardı.
Cezaevlerindeki tutuklu gazetecilerle görüşen avukat Mehmet Ali Başaran kişisel blogunda izlenimlerini paylaştı.
Ahmet Turan Alkan’ın cezaevinde Sağ Yanım adlı bir roman yazdığını haber veren Başaran, “Ayrılırken şöyle bir cümle kullandı, yazmam için: Bizi majestelerinin hukuku yargılıyor.” ifadelerini aktardı.
Başaran’ın avukat arkadaşı Selim Murutoğlu ile Silivri 9 No’lu Cezaevi’ndeki gözlemlerini ve görüşmelerini şöyle anlattı:
“Mehmet Altan, Ali Bulaç, Ahmet Turan Alkan, Selçuk Kozağaçlı ve Ahmet Altan ile görüştük. Osman Kavala’yı da avukatı ile “çok acayip bir hal içinde” gördük.
Bu isimlere ilişkin tek tek ve kısa kısa değerlendirme yapmadan önce genel vaziyet ve gidişata ilişkin birkaç kelam etmem gerekiyor:
Türkiye’de yargı yok. Hukuk askıda. Dahası, başta anayasa olmak üzere kanunlar uygulanmıyor. Yargı, onu kontrolü altında tutan küçük bir azınlık hariç tüm kesimler açısından güvenilmez bir mekanizma. İstikrarlı bir biçimde zulüm üretmeye devam ederken son sürüm OHAL’le birlikte iyice şirazeden çıktı. Yargı cephesinde artık ne ilke kaldı, ne sabite. Kimin ne yaptığı belli değil. Kimse hiçbir şeyi öngöremiyor. Hukuk güvenliği söz konusu değil.
Türkiye’de yargının ahvalini özetleyen bir gösterge olarak hâlihazırda önümüzde duran devasa Silivri Cezaevi Yerleşkesi, adeta bir yargısız infazlar kampı, hukuksuz kararlar mezarlığı. Binlerce insan haksız yere özgürlüğünden olmuş. Çok ağır esaretler yaşanıyor. Kimler ölüyor, kimler sakat kalıyor, kaç bin insan resmi evraklar arasında can çekişiyor, kaç bin insan soluksuz kalıyor, haksız yere evlatlarından kopartılan anneler-babalar, yetim kalan çocuklar…. Bunlar istatistik olarak bile değer taşımıyor, gündeme gelmiyor, getirilemiyor.
Türkiye’de artık daha fazla sürdürülemez görünen bu hukuksuzluk çağı ne zaman son bulur bilemem lakin acilen bir düzenleme ve onarıma gidilmesi gerektiği ortada. Yoksa toplum bu yargı’nın altında kalacak.
Görüştüğümüz isimlerden Mehmet Altan’ın içinde bulunduğu hal ibretlik. Kendi yargı macerasını “baştan aşağı bir rezalet” olarak tanımlıyor.
Anayasa Mahkemesi’nin ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kendisi lehine verdiği kararlara rağmen Mehmet Altan hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi. 21 aydır hukuka aykırı bir biçimde hapiste tutulan gazetecinin suç işlediğine dair somut bir delil yok. Eski tarihli bazı gazete yazıları var, zorlaya zorlaya “delil” haline getirilen.
Mehmet Altan’ın dosyasına hukuk ulaştığında beraat edeceğine inanıyorum. Kendisine yüklü miktarda tazminat da ödenecektir.
Ali Bulaç’ı hasta, yorgun ve kırgın bir halde gördük. “Yeryüzünün lanetlileri”nden biri gibi muamele gördüğünü anlatıyor.
“Bana destek olanların yüzde doksanı sol ve laik kesimden” derken yaşadığı hayal kırıklığı gözlerinden okunuyor.
“Alparslan Kuytul bana sahip çıktı, Allah razı olsun” diyor.
Zaman Gazetesi’ndeki 6 yazısı dolayısıyla hakkında 3 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis (artı) 15 yıl hapis cezası talep ediliyor. Akıl alır gibi değil. 10-11 Mayıs’ta karar duruşması var.
Cezaevinde deizm ve ateizmle ilgili bir kitap yazıyor, günlük tutuyor. 67 yaşında olan, pek çok sağlık sorunu bulunan, hukuk ve insaf dışı bir ithamla tutuklu yargılanan Ali Bulaç asla bu muameleyi hak etmiyor. Bugün önemli mevkilerde bulunan arkadaşları, eski dostları, talebeleri ona yapılan zulmü seyrediyorlar ne yazık ki.
Ayrılırken, “Müslümanlardan dua bekliyorum” diyor.
Ahmet Turan Alkan hakkında da müebbet hapis (artı) 15 yıl hapis cezası isteniyor. “Delil” olarak da eski yazılarından 15 tanesi seçilmiş! Ekranlardaki halinden çok daha zayıf gördük kendisini. Cezaevinde “Sağ Yanım” adlı bir roman yazmış. Derin bir kararlılık ve vakarlı bir hüzün var yüzünde. Kısa sürdü görüşmemiz. Ayrılırken şöyle bir cümle kullandı, yazmam için:
“Bizi majestelerinin hukuku yargılıyor.”
Ahmet Turan Alkan’ın da beraat edeceğine inanıyorum.
Selçuk Kozağaçlı, Çağdaş Hukukçular Derneği Başkanı. Altı aydır tutuklu. Halis Bayancuk haftada bir yalnızca bir saatliğine bir insanla görüşme hakkına sahipken, ona bu minicik hak da tanınmıyor. Lakin bir insan bu kadar mı hayat dolu, özgüvenli ve muhabbet sahibi olur! En uzun görüşmeyi kendisiyle gerçekleştirdik. Böyle bir meslektaşla tanışmak benim için çok kıymetli oldu. Derin bir bilgi ve birikim sahibi. Muhatabı ile aynı hizadan konuşan, son derece cana yakın bir insan.
Ahmet Altan’ın mahkemedeki savunmasına ilişkin bir yazı yazmış ve bir tahminde bulunmuştum 23 Haziran 2017 tarihinde*. Altan’ın basına da yansımış olan “yargılayanları yargılayan” savunması 15’den fazla dile çevrilmiş ve İtalya’da kitap olarak yayınlanmış.
Tırnak içindeki mahkeme Ahmet Altan’a ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası vermişti. Kararı ciddiye almaz ve umursamaz görünüyor. Haklılığına olan yüzde yüz inancından alıyor gücünü. Uzak olmayan bir gelecekten umutlu ve beraat edeceğine inanıyor.
Türkiye’nin hapishaneleri yazar, çizer, şair, gazeteci dolu. Ahmet Altan da bir kitap yazmış içerde daha şimdiden. Edebi-felsefi bir deneme kitabı.
“Rutubet gibi yayılan bir şey oldu Türkiye’de: Hukuksuzluk” diyor.
Bir görüşmeden çıkıp diğeri için beklerken Osman Kavala’yı gördük. Avukatı ile görüşüyordu. İki adımlık görüşme odasında bir de gardiyan bulunuyordu. Yetmezmiş gibi tepede de bir kamera kayıttaydı.
Böyle bir manzaranın olduğu ülkede hukuk devleti masallarına, adalet bakanlığına ne gerek var Allah aşkına!”
[TR724] 7.5.2018
Cezaevlerindeki tutuklu gazetecilerle görüşen avukat Mehmet Ali Başaran kişisel blogunda izlenimlerini paylaştı.
Ahmet Turan Alkan’ın cezaevinde Sağ Yanım adlı bir roman yazdığını haber veren Başaran, “Ayrılırken şöyle bir cümle kullandı, yazmam için: Bizi majestelerinin hukuku yargılıyor.” ifadelerini aktardı.
Başaran’ın avukat arkadaşı Selim Murutoğlu ile Silivri 9 No’lu Cezaevi’ndeki gözlemlerini ve görüşmelerini şöyle anlattı:
“Mehmet Altan, Ali Bulaç, Ahmet Turan Alkan, Selçuk Kozağaçlı ve Ahmet Altan ile görüştük. Osman Kavala’yı da avukatı ile “çok acayip bir hal içinde” gördük.
Bu isimlere ilişkin tek tek ve kısa kısa değerlendirme yapmadan önce genel vaziyet ve gidişata ilişkin birkaç kelam etmem gerekiyor:
Türkiye’de yargı yok. Hukuk askıda. Dahası, başta anayasa olmak üzere kanunlar uygulanmıyor. Yargı, onu kontrolü altında tutan küçük bir azınlık hariç tüm kesimler açısından güvenilmez bir mekanizma. İstikrarlı bir biçimde zulüm üretmeye devam ederken son sürüm OHAL’le birlikte iyice şirazeden çıktı. Yargı cephesinde artık ne ilke kaldı, ne sabite. Kimin ne yaptığı belli değil. Kimse hiçbir şeyi öngöremiyor. Hukuk güvenliği söz konusu değil.
Türkiye’de yargının ahvalini özetleyen bir gösterge olarak hâlihazırda önümüzde duran devasa Silivri Cezaevi Yerleşkesi, adeta bir yargısız infazlar kampı, hukuksuz kararlar mezarlığı. Binlerce insan haksız yere özgürlüğünden olmuş. Çok ağır esaretler yaşanıyor. Kimler ölüyor, kimler sakat kalıyor, kaç bin insan resmi evraklar arasında can çekişiyor, kaç bin insan soluksuz kalıyor, haksız yere evlatlarından kopartılan anneler-babalar, yetim kalan çocuklar…. Bunlar istatistik olarak bile değer taşımıyor, gündeme gelmiyor, getirilemiyor.
Türkiye’de artık daha fazla sürdürülemez görünen bu hukuksuzluk çağı ne zaman son bulur bilemem lakin acilen bir düzenleme ve onarıma gidilmesi gerektiği ortada. Yoksa toplum bu yargı’nın altında kalacak.
Görüştüğümüz isimlerden Mehmet Altan’ın içinde bulunduğu hal ibretlik. Kendi yargı macerasını “baştan aşağı bir rezalet” olarak tanımlıyor.
Anayasa Mahkemesi’nin ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kendisi lehine verdiği kararlara rağmen Mehmet Altan hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi. 21 aydır hukuka aykırı bir biçimde hapiste tutulan gazetecinin suç işlediğine dair somut bir delil yok. Eski tarihli bazı gazete yazıları var, zorlaya zorlaya “delil” haline getirilen.
Mehmet Altan’ın dosyasına hukuk ulaştığında beraat edeceğine inanıyorum. Kendisine yüklü miktarda tazminat da ödenecektir.
Ali Bulaç’ı hasta, yorgun ve kırgın bir halde gördük. “Yeryüzünün lanetlileri”nden biri gibi muamele gördüğünü anlatıyor.
“Bana destek olanların yüzde doksanı sol ve laik kesimden” derken yaşadığı hayal kırıklığı gözlerinden okunuyor.
“Alparslan Kuytul bana sahip çıktı, Allah razı olsun” diyor.
Zaman Gazetesi’ndeki 6 yazısı dolayısıyla hakkında 3 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis (artı) 15 yıl hapis cezası talep ediliyor. Akıl alır gibi değil. 10-11 Mayıs’ta karar duruşması var.
Cezaevinde deizm ve ateizmle ilgili bir kitap yazıyor, günlük tutuyor. 67 yaşında olan, pek çok sağlık sorunu bulunan, hukuk ve insaf dışı bir ithamla tutuklu yargılanan Ali Bulaç asla bu muameleyi hak etmiyor. Bugün önemli mevkilerde bulunan arkadaşları, eski dostları, talebeleri ona yapılan zulmü seyrediyorlar ne yazık ki.
Ayrılırken, “Müslümanlardan dua bekliyorum” diyor.
Ahmet Turan Alkan hakkında da müebbet hapis (artı) 15 yıl hapis cezası isteniyor. “Delil” olarak da eski yazılarından 15 tanesi seçilmiş! Ekranlardaki halinden çok daha zayıf gördük kendisini. Cezaevinde “Sağ Yanım” adlı bir roman yazmış. Derin bir kararlılık ve vakarlı bir hüzün var yüzünde. Kısa sürdü görüşmemiz. Ayrılırken şöyle bir cümle kullandı, yazmam için:
“Bizi majestelerinin hukuku yargılıyor.”
Ahmet Turan Alkan’ın da beraat edeceğine inanıyorum.
Selçuk Kozağaçlı, Çağdaş Hukukçular Derneği Başkanı. Altı aydır tutuklu. Halis Bayancuk haftada bir yalnızca bir saatliğine bir insanla görüşme hakkına sahipken, ona bu minicik hak da tanınmıyor. Lakin bir insan bu kadar mı hayat dolu, özgüvenli ve muhabbet sahibi olur! En uzun görüşmeyi kendisiyle gerçekleştirdik. Böyle bir meslektaşla tanışmak benim için çok kıymetli oldu. Derin bir bilgi ve birikim sahibi. Muhatabı ile aynı hizadan konuşan, son derece cana yakın bir insan.
Ahmet Altan’ın mahkemedeki savunmasına ilişkin bir yazı yazmış ve bir tahminde bulunmuştum 23 Haziran 2017 tarihinde*. Altan’ın basına da yansımış olan “yargılayanları yargılayan” savunması 15’den fazla dile çevrilmiş ve İtalya’da kitap olarak yayınlanmış.
Tırnak içindeki mahkeme Ahmet Altan’a ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası vermişti. Kararı ciddiye almaz ve umursamaz görünüyor. Haklılığına olan yüzde yüz inancından alıyor gücünü. Uzak olmayan bir gelecekten umutlu ve beraat edeceğine inanıyor.
Türkiye’nin hapishaneleri yazar, çizer, şair, gazeteci dolu. Ahmet Altan da bir kitap yazmış içerde daha şimdiden. Edebi-felsefi bir deneme kitabı.
“Rutubet gibi yayılan bir şey oldu Türkiye’de: Hukuksuzluk” diyor.
Bir görüşmeden çıkıp diğeri için beklerken Osman Kavala’yı gördük. Avukatı ile görüşüyordu. İki adımlık görüşme odasında bir de gardiyan bulunuyordu. Yetmezmiş gibi tepede de bir kamera kayıttaydı.
Böyle bir manzaranın olduğu ülkede hukuk devleti masallarına, adalet bakanlığına ne gerek var Allah aşkına!”
[TR724] 7.5.2018
Krizin ayak sesleri [Semih Ardıç]
İki büyük şirket 4 Mayıs Cuma günü İstanbul İstinye sırtlarında Boğaz’a nazır Borsa İstanbul’un kapısından döndü.
Şirketlerden biri lüks marka perakendesinin yüzde 37’sini elinde bulunduran Beymen idi. Beymen’de hisselerin ekseriyeti Boyer Holding’e ait.
Diğer şirket ise hazır giyimde orta gelir grubuna hitap eden DeFacto. Her ikisi de hisselerinin bir kısmını satışa çıkarmıştı. Talep toplama safahatının bitmesi bekleniyordu.
BU HAFTA BORSA’DA GONG MERASİMİ OLACAKTI
Umdukları gibi gitseydi bu hafta içinde gong çalma merasimi ile hisse senedi piyasasına ‘merhaba’ diyeceklerdi.
Amma velakin doların 4,30 TL’ye tırmandığı, Standard&Poor’s’un Türkiye’nin kredi notunu Bangladeş, Vietnam ve Makedonya ile aynı seviyeye indirdiğini açıkladığı bir haftada iki şirket, yatırımcıları ikna edemedi.
IMF’nin ‘4 risk var’ ikazı da piyasalardaki belirsizliğin tuzu biberi oldu. Hisselere talep gelmeyince cuma akşamı peş peşe açıklamalar geldi.
BEYMEN 300 MİLYON DOLAR GELİR BEKLİYORDU
Boyner Perakende, Kamuyu Aydınlatma Platformu’na (KAP) yapılan açıklamada Beymen’in halka arzına dair hayal kırıklığını şöyle dile getirdi: “Yönetim Kurulumuz gelişen ülkeler finansal piyasalarında son dönemde yaşanan aşırı dalgalanmaların etkisiyle, yeterli talebin oluşmaması sebebiyle Beymen Mağazacılık A.Ş. hisselerinin halka arzını daha ileri bir tarihte değerlendirmek üzere iptal etmiştir.”
Açıklamada geçen ‘ileri tarihe ertelemiştir’ tabiri idare-i maslahattan… O defter kapandı ve kolay kolay açılmayacak.
Beymen halka arzdan 300 milyon dolar gelir elde etmeyi ve bunlarla döviz kredilerini ödemeyi planlıyordu. Aynı husus DeFacto için de geçerliydi.
İş Yatırım’ın konsorsiyum liderliğinde DeFacto’nun halka arzında 3-4 Mayıs tarihlerinde, 12,50-15,00 TL fiyat aralığında talep toplanacaktı. Ek satış dahil yüzde 29,81 hissesi halka arz edilecek işlem kapsamında yaklaşık 68,5 milyon adet hisse yatırımcılara satılacaktı.
DEFACTO’NUN PİYASA DEĞERİ 3,45 MİLYAR TL
Belirlenen fiyat aralığına göre şirketin piyasa değeri 2,87 milyar ile 3,45 milyar TL arasında hesaplanıyordu. Halka arz edilecek payların yüzde 20’si yerli, yüzde 80’i ise yabancı yatırımcılara ayrılmıştı.
Tezgâhtaki malın alıcısı çıkmayınca hepsi kâğıt üstünde kaldı.
Reis-i cumhurdan ekonomiden mesul bakanlara kadar devletin zirvesini işgal eden zevat hem IMF hem de Standard&Poor’s (S&P) gibi dünyada sermaye hareketlerinin deniz feneri hükmündeki beynel-milel kuruluşları tahkir ve tahfif ede dursun şirketler tabir-i caizse kan kusuyor.
Türkiye ekonomisi devalüasyon sularında yavaş yavaş batıyor. Yabancılar risk görmese 2005, 2006 ve 2007 seneleri gibi krizin yaralarının sarılmaya çalışıldığı dönemlerde bile koştuğu bir pazara bugün niye koşmasın?
‘MÜFLİS TÜCCAR’ ALGISI KALICI HALE GELİYOR
Bütçe açıkları ve yüksek cari açıklarla seneden seneye katlanan borçlanma ihtiyacı Türkiye namına ‘müflis tüccar’ algısını kuvvetlendirdi.
Tedbir almak bir tarafa mali disiplinden uzaklaşılıyor, seçim kazanmak uğruna evdeki son gümüşler de üç kuruşa satılıyor.
Yatırımcının iştahsız hali Beymen ve DeFacto ile mahdut kalmayabilir.
9-10 Mayıs’ta Ülker’in Şok için talep toplayacak. Son dakikada gelen iki iptal haberi Şok üzerinde de baskı teşkil edecektir.
Medicalpark halka arzında olduğu gibi belli fonlara ölü fiyatına toplu satış yapılmaması halinde Şok da Borsa’nın kapısından dönebilir.
Murat Ülker bankalara olan 6 milyar dolar kredi borcunu 30 Mart itibarıyla uzun vadeye yaymıştı.
Bankalarla mutabakata varılan ödeme planında Şok’un halka arzından elde edilecek gelirin bir kısmı ile şirkete sermaye takviyesi yapılacağı, artanı ile Yıldız Holding’e (Ülker) olan borcun kapatılacağı belirtilmişti.
Piyasaların anlık değiştiği, iniş-çıkışların sertleştiği bir zaman diliminde halka arzda Beymen ve DeFacto’nun artçı sarsıntılarının Şok’a kadar uzanmayacağını söylemek kolay değil.
PİYASANIN TÜRKİYE HASSASİYETİ ZİRVEDE
Savunma sanayiinde kamunun en iddialı şirketi ASELSAN’ın şubat ayında halka arza muvaffak olamaması fazla dikkat çekmedi.
Hal-i hazırda dünyada yatırımcıların ‘neler oluyor?’ diyerek dikkat kesildiği Türkiye’de yaprak kıpırdasa anında haber oluyor. Zira piyasada hassasiyet eşiği Türkiye’nin aleyhine değişti.
Borsa (hükûmetlerin manipüle etmediği ve serbest piyasa kurallarının cari olduğu hallerde) bir piyasanın en parlak vitrinlerinden kabul edililir.
O vitrindeki mallara müşterinin talep göstermesi kadar göstermemesi de ekonominin hariçten nasıl göründüğü hakkında ortalama bir fikir verir. Son senelerde Enerjisa haricinde elle tutulur bir halka arz olmadı. Bilakis Borsa’da işlem gören bazı tahtalar kapatıldı. Geçen hafta Bimeks ile Nurol GYO’nun hisseleri işleme ‘geçici olarak’ kapatıldığı ilan edilse de Bimeks artık tabeladan ibaret bir şirket.
BIST BAŞKANI, AA’YA BAŞKA BİR YERDEKİ BORSAYI ANLATTI!
24 Haziran 2018 Pazar günü yapılacak seçime kadar benzer vak’a sayısı artsa da BIST Başkanı Himmet Karadağ ‘hükûmete zararı dokunur’ saikiyle bunları örtbas etmenin yollarını arayacaktır.
Karadağ, Beymen ve DeFacto’nun halka arzının iptal edildiği gün devletin ajansı AA’ya bambaşka bir Borsa tasvir etmişti.
Karadağ gibi Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) taraftarlığını saklama ihtiyacı hissetmeyen ekonomi bürokratlarının yatırımcıdan sakladığı ‘moral bozucu’ haberlerin sayısı o kadar fazla ki!
Seçimden kim galip çıkarsa çıksın o haberlerle yüzleşildiğinde iş işten geçmiş olacak.
BIST 100 endeksi ‘partili cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği’ seçiminin 24 Haziran 2018 Pazar günü yapılacağının açıklandığı 15 Nisan’dan bu yana yüzde 8’e yakın düştü. Kan kaybının ne vakit duracağı şimdilik meçhul!
Aynı dönemde TL, dolara mukabil 30 kuruşa yakın geriledi.
REFORMA GELİNCE ‘SEÇİMDEN SONRA’
Şirketler böylesine ağır bir buhrandan geçerken Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek hâlâ kendisinin de inanmadığı cümleleri kurabiliyor.
Şimşek, “İnanıyorum ki seçimlerden sonra Türkiye’de normalleşme çok hızlı bir şekilde gelecek. Çünkü terör örgütleriyle mücadelede başarı var. Tehdit azaldığı ölçüde Türkiye hızlı şekilde normalleşecek” diyor.
Şimşek, seçimi müteakip Türkiye’de siyaset eksenli risklerin bugüne nazaran artacağının farkında olduğu halde ve bunun piyasalar için en büyük tehdit manasına geldiğini bilmiyor olamaz.
Siyaset bezirganlığı ile yatırımcının gözünün içine baka baka yalan söylüyor.
Reform için niye seçimi bekliyorsunuz?
Dilediğiniz kanunu bir gecede çıkaracak Meclis ekseriyeti elinizde. O kadar KHK’nın içine iki reform paketi atmak aklınıza gelmedi mi?
Reform için niye seçimi bekliyorsunuz?
Yatırımcı, Beymen ve DeFacto misalinde olduğu gibi ‘bu içi boş sözlere karnımız tok’ mesajını veriyor.
İktidar sahipleri kabul etmek istemese de herkes biliyor geminin su aldığını, herkes biliyor kaptanın yalan söylediğini…
[Semih Ardıç] 7.5.2018 [TR724]
Şirketlerden biri lüks marka perakendesinin yüzde 37’sini elinde bulunduran Beymen idi. Beymen’de hisselerin ekseriyeti Boyer Holding’e ait.
Diğer şirket ise hazır giyimde orta gelir grubuna hitap eden DeFacto. Her ikisi de hisselerinin bir kısmını satışa çıkarmıştı. Talep toplama safahatının bitmesi bekleniyordu.
BU HAFTA BORSA’DA GONG MERASİMİ OLACAKTI
Umdukları gibi gitseydi bu hafta içinde gong çalma merasimi ile hisse senedi piyasasına ‘merhaba’ diyeceklerdi.
Amma velakin doların 4,30 TL’ye tırmandığı, Standard&Poor’s’un Türkiye’nin kredi notunu Bangladeş, Vietnam ve Makedonya ile aynı seviyeye indirdiğini açıkladığı bir haftada iki şirket, yatırımcıları ikna edemedi.
IMF’nin ‘4 risk var’ ikazı da piyasalardaki belirsizliğin tuzu biberi oldu. Hisselere talep gelmeyince cuma akşamı peş peşe açıklamalar geldi.
BEYMEN 300 MİLYON DOLAR GELİR BEKLİYORDU
Boyner Perakende, Kamuyu Aydınlatma Platformu’na (KAP) yapılan açıklamada Beymen’in halka arzına dair hayal kırıklığını şöyle dile getirdi: “Yönetim Kurulumuz gelişen ülkeler finansal piyasalarında son dönemde yaşanan aşırı dalgalanmaların etkisiyle, yeterli talebin oluşmaması sebebiyle Beymen Mağazacılık A.Ş. hisselerinin halka arzını daha ileri bir tarihte değerlendirmek üzere iptal etmiştir.”
Açıklamada geçen ‘ileri tarihe ertelemiştir’ tabiri idare-i maslahattan… O defter kapandı ve kolay kolay açılmayacak.
Beymen halka arzdan 300 milyon dolar gelir elde etmeyi ve bunlarla döviz kredilerini ödemeyi planlıyordu. Aynı husus DeFacto için de geçerliydi.
İş Yatırım’ın konsorsiyum liderliğinde DeFacto’nun halka arzında 3-4 Mayıs tarihlerinde, 12,50-15,00 TL fiyat aralığında talep toplanacaktı. Ek satış dahil yüzde 29,81 hissesi halka arz edilecek işlem kapsamında yaklaşık 68,5 milyon adet hisse yatırımcılara satılacaktı.
DEFACTO’NUN PİYASA DEĞERİ 3,45 MİLYAR TL
Belirlenen fiyat aralığına göre şirketin piyasa değeri 2,87 milyar ile 3,45 milyar TL arasında hesaplanıyordu. Halka arz edilecek payların yüzde 20’si yerli, yüzde 80’i ise yabancı yatırımcılara ayrılmıştı.
Tezgâhtaki malın alıcısı çıkmayınca hepsi kâğıt üstünde kaldı.
Reis-i cumhurdan ekonomiden mesul bakanlara kadar devletin zirvesini işgal eden zevat hem IMF hem de Standard&Poor’s (S&P) gibi dünyada sermaye hareketlerinin deniz feneri hükmündeki beynel-milel kuruluşları tahkir ve tahfif ede dursun şirketler tabir-i caizse kan kusuyor.
Türkiye ekonomisi devalüasyon sularında yavaş yavaş batıyor. Yabancılar risk görmese 2005, 2006 ve 2007 seneleri gibi krizin yaralarının sarılmaya çalışıldığı dönemlerde bile koştuğu bir pazara bugün niye koşmasın?
‘MÜFLİS TÜCCAR’ ALGISI KALICI HALE GELİYOR
Bütçe açıkları ve yüksek cari açıklarla seneden seneye katlanan borçlanma ihtiyacı Türkiye namına ‘müflis tüccar’ algısını kuvvetlendirdi.
Tedbir almak bir tarafa mali disiplinden uzaklaşılıyor, seçim kazanmak uğruna evdeki son gümüşler de üç kuruşa satılıyor.
Yatırımcının iştahsız hali Beymen ve DeFacto ile mahdut kalmayabilir.
9-10 Mayıs’ta Ülker’in Şok için talep toplayacak. Son dakikada gelen iki iptal haberi Şok üzerinde de baskı teşkil edecektir.
Medicalpark halka arzında olduğu gibi belli fonlara ölü fiyatına toplu satış yapılmaması halinde Şok da Borsa’nın kapısından dönebilir.
Murat Ülker bankalara olan 6 milyar dolar kredi borcunu 30 Mart itibarıyla uzun vadeye yaymıştı.
Bankalarla mutabakata varılan ödeme planında Şok’un halka arzından elde edilecek gelirin bir kısmı ile şirkete sermaye takviyesi yapılacağı, artanı ile Yıldız Holding’e (Ülker) olan borcun kapatılacağı belirtilmişti.
Piyasaların anlık değiştiği, iniş-çıkışların sertleştiği bir zaman diliminde halka arzda Beymen ve DeFacto’nun artçı sarsıntılarının Şok’a kadar uzanmayacağını söylemek kolay değil.
PİYASANIN TÜRKİYE HASSASİYETİ ZİRVEDE
Savunma sanayiinde kamunun en iddialı şirketi ASELSAN’ın şubat ayında halka arza muvaffak olamaması fazla dikkat çekmedi.
Hal-i hazırda dünyada yatırımcıların ‘neler oluyor?’ diyerek dikkat kesildiği Türkiye’de yaprak kıpırdasa anında haber oluyor. Zira piyasada hassasiyet eşiği Türkiye’nin aleyhine değişti.
Borsa (hükûmetlerin manipüle etmediği ve serbest piyasa kurallarının cari olduğu hallerde) bir piyasanın en parlak vitrinlerinden kabul edililir.
O vitrindeki mallara müşterinin talep göstermesi kadar göstermemesi de ekonominin hariçten nasıl göründüğü hakkında ortalama bir fikir verir. Son senelerde Enerjisa haricinde elle tutulur bir halka arz olmadı. Bilakis Borsa’da işlem gören bazı tahtalar kapatıldı. Geçen hafta Bimeks ile Nurol GYO’nun hisseleri işleme ‘geçici olarak’ kapatıldığı ilan edilse de Bimeks artık tabeladan ibaret bir şirket.
BIST BAŞKANI, AA’YA BAŞKA BİR YERDEKİ BORSAYI ANLATTI!
24 Haziran 2018 Pazar günü yapılacak seçime kadar benzer vak’a sayısı artsa da BIST Başkanı Himmet Karadağ ‘hükûmete zararı dokunur’ saikiyle bunları örtbas etmenin yollarını arayacaktır.
Karadağ, Beymen ve DeFacto’nun halka arzının iptal edildiği gün devletin ajansı AA’ya bambaşka bir Borsa tasvir etmişti.
Karadağ gibi Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) taraftarlığını saklama ihtiyacı hissetmeyen ekonomi bürokratlarının yatırımcıdan sakladığı ‘moral bozucu’ haberlerin sayısı o kadar fazla ki!
Seçimden kim galip çıkarsa çıksın o haberlerle yüzleşildiğinde iş işten geçmiş olacak.
BIST 100 endeksi ‘partili cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği’ seçiminin 24 Haziran 2018 Pazar günü yapılacağının açıklandığı 15 Nisan’dan bu yana yüzde 8’e yakın düştü. Kan kaybının ne vakit duracağı şimdilik meçhul!
Aynı dönemde TL, dolara mukabil 30 kuruşa yakın geriledi.
REFORMA GELİNCE ‘SEÇİMDEN SONRA’
Şirketler böylesine ağır bir buhrandan geçerken Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek hâlâ kendisinin de inanmadığı cümleleri kurabiliyor.
Şimşek, “İnanıyorum ki seçimlerden sonra Türkiye’de normalleşme çok hızlı bir şekilde gelecek. Çünkü terör örgütleriyle mücadelede başarı var. Tehdit azaldığı ölçüde Türkiye hızlı şekilde normalleşecek” diyor.
Şimşek, seçimi müteakip Türkiye’de siyaset eksenli risklerin bugüne nazaran artacağının farkında olduğu halde ve bunun piyasalar için en büyük tehdit manasına geldiğini bilmiyor olamaz.
Siyaset bezirganlığı ile yatırımcının gözünün içine baka baka yalan söylüyor.
Reform için niye seçimi bekliyorsunuz?
Dilediğiniz kanunu bir gecede çıkaracak Meclis ekseriyeti elinizde. O kadar KHK’nın içine iki reform paketi atmak aklınıza gelmedi mi?
Reform için niye seçimi bekliyorsunuz?
Yatırımcı, Beymen ve DeFacto misalinde olduğu gibi ‘bu içi boş sözlere karnımız tok’ mesajını veriyor.
İktidar sahipleri kabul etmek istemese de herkes biliyor geminin su aldığını, herkes biliyor kaptanın yalan söylediğini…
[Semih Ardıç] 7.5.2018 [TR724]
O iş öyle olmuyor! [Levent Kenez]
Evet şöyle olmuş olsaydı çok şık ve anlamlı olurdu:
Laikçi ve muhafazakarların pek sempati ile bakmadığı, 28 Şubat’ı desteklemiş CHP’nin Alevi lideri Kılıçdaroğlu ile İslamcı, 28 Şubat’ın mağduru olmuş partinin Sivas katliamında belediye başkanı olan lideri Karamollaoğlu birlikte meydanda halkı selamlıyor. Hemen yanlarında milliyetçi partiden ayrılmış ve kendi partisini kurmuş ülkücü olduğunu her zaman söyleyen Akşener ile Kürt siyasi hareketinin partisi HDP’nin eşbaşkanı Pervin Buldan da beraber yan yana onları dinliyor.
Sembolik anlamı çok fazla olan bu tablonun oluşmamış olmasından dolayı HDP’yi destekleyen liberal ve solcu aydınlar Millet ittifakına tepki gösteriyorlar ve Kürtleri dışlayan bir ittifakın eksik olduğunu söylüyorlar. Ancak yapılması gereken ittifak seçimlerde değil, parlamento oluştuktan sonra. 7 Haziran’daki hatayı tekrar etmemek olmalı.
Bu kişilerin olması gerekenle sahadaki gerçeklik arasındaki farkı ıskaladıklarını düşünüyorum. En son genel seçimde seçmenin yüzde 65’inin İslamcı ve milliyetçi partilere oy verdiğini nasıl görmezden geliyorlar anlamak mümkün değil. Yani iktidarın oy potansiyeli olarak gördüğü seçmen kitlesinin son seçimdeki tercihi bu. Ve HDP’nin imajının Twitter’daki dar bir kitleden oldukça farklı olduğunu unutuyorlar.
HDP’nin Millet ittifakında yer almamış olması hem ittifak için hem de HDP için en mantıklısı olduğunu düşünüyorum.
1- Muhalefetin karşısında hiçbir kutsalı olmayan bir iktidar ve bu iktidarın elinde de muazzam bir propaganda makinesi var. “PKK ile işbirliği yaptılar”, “PKK’nın ipine sarıldılar” yok daha aklınıza gelebilecek bir sürü iftira ve hakaret ile Erdoğan’ın arayıp da bulamayacağı bir malzeme sağlanacaktı. Erdoğan’ın meydanlarda “ya PKK ya biz” basitliğine kuracağı bir argüman vereceklerdi. Diyecekseniz bu ve benzerlerini zaten yapıyor. Ancak HDP’nin kurumsal olarak ittifakın içinde yer alması bu kirli propagandaya göreceli bir somutluk katacaktı
2- Bu seçim 7 Haziran benzeri bir tablo çıkarabilir. Ve yeni oyuncu Akşener ve ekibi ekseriyetle MHP’den ayrılmış bir kadro. Bu kadronun seçimin kaderine etki edeceği tek hal şart MHP’nin ne kadar oyunu alacağı ve AKP’den gayri memnun oyların bu partiye kayıp kaymayacağı ile ilgili. AKP ile birlikte olmaktan rahatsız olan MHP seçmenin en birinci tercihi olacak Akşener’in HDP ile ittifak yapmış olmasının götürüsü getirisinden daha fazladır.
3- HDP için en iyisi olmuştur. Çünkü HDP tabanı ve Demirtaş’a sempati ile bakan kesimin 7 Haziran seçim başarısındaki en büyük itici gücü HDP’nin barajı geçip geçemeyeceği olmuştu. Barajı geçemediği takdirde sadece meclis dışı değil güneydoğudaki bütün vekillerin AKP’ye kalacağı ile sahadaki en dinamik kampanyayı yürütmüşlerdi. Bu sefer Demirtaş yok ancak Demirtaş’ın hapiste tutsak olması eğer iyi değerlendirilebilirse önemli bir psikolojik unsura, duygusal bir yönlenmeye ve ikna edici argümana dönüşebilir. Baraj kaygısı yaşayan HDP, 1 Kasım’da ve referandumda kendisini tercih etmeyen ama 7 Haziran’da kendisine oy vermiş seçmenlerini yeniden kazanabilir. Kürt siyasi hareketine çok dahil olmamış ya da sempati ile bakmayan ama HDP’nin baraj altında kalmasına da gönlü razı olmayan ciddi bir Kürt ve Türk kitle var.
3- CHP’nin çerçevesi belli bir potansiyeli var ve ilk turda Muharrem İnce CHP’nin hinterlandını toparlayabilecek ve AKP’lilerin de antipatik bulmayacakları bir aday. Oy oranının 1 Kasım’daki yüzde 25’ten aşağı olmayacağını düşünüyorum. Muhalefet blokunda esas iş İYİ Parti, Saadet ve HDP’nin performanslarına kalıyor.
4- İYİ Parti’nin içinde Ergenekon artıklarının, kafatasçı milliyetçilerin ve işkenceci katil potansiyelli kişilerin olduğu doğrudur. Bunun karşısında HDP de çiçek çocuklardan oluşan, en çevreci, en feminist, en demokrat, en sosyalist, en özgürlükçü, en barışçı, en en en kişilerin partisi de değildir. Bir süredir HDP ve Demirtaş sempatizanı sosyal medya kitlesinin sergilediği bu sanal illüzyon saha ile örtüşmemektedir. HDP’nin yerel yönetimlere sahip olduğu zamanlarda ve yerlerde nasıl kadrolaştığını ve siyasallaştığını hiç bahsetmeyelim, belediyede görevli zannedilen kişilerin gerçek vazifelerini de. En çevreci partinin belediyelerinin olduğu yerlerde sokakları çöp götürdüğünü de. HDP’nin nasıl ihale dağıttığını da. PKK’nın sahada olduğu seçimlerde devletin AKP için yaptığı gibi ev ev dolaşıp nasıl insanları tehdit ettiğini HDP ve türevleri dışında oy çıkarsa başına neler geleceğini söylediklerini de. Bölgede silme HDP çıkan sandık sayısının silme AKP çıkan sandık sayısından az olmadığını da not düşelim. PKK’nın haklar ve özgürlüklerden başka bir derdi olmayan demokrasi savaşçıları olduğunu da söylemeyelim isterseniz. PKK’nın faili meçhul sayısı devletinkinden az değildir. O yüzden klavye başında evrensel değerler dersi verenlerin gazına da pek gelmemek lazım.
5- HDP muhalif ittifaka çakmak yerine, siyasetteki en mağdur parti olduğunu, seçilmiş vekil ve belediye başkanlarının nasıl görevlerinden alınıp hapse atıldığını ve barajı geçtiği takdirde seçimlere nasıl etki edeceğine yoğunlaşsa çok daha iyi olacak. Muhalefet ittifakının da Cumhur ittifakının da kendisine yönelik kurulduğunu belirten ve merkeze kendilerini aldıkları söylemden ziyade 7 Haziran’dakine benzer neşeli ve pozitif bir kampanya sinyali vermeleri bu açıdan sevindirici. Demirtaş sadece Kürtler için değil Türkler için de bir şans; Türkiye için bir şans. Bütün ülkeye yönelik siyaset ve pozitif mesajlar bu yüzden çok önemli.
6- Hileli olduğunu bilsek de elimizdeki somut veri son referandumda evet verenler yüzde 52. Bu yüzde 52’lik bloktan 4 muhalefet partisi de oy alabilecek potansiyelde. Erdoğan’ın bunu bilip gittikçe agresifleşen psikolojisine oynamak varken şimdiden ikinci tura kalırsa Kürtler neden şuna oy versin gibi enerjiyi düşüren çıkışlar anlamsız. Kaldı ki eğer ikinci tura kalırsa Muharrem İnce Kürtler için kötü bir aday değildir. Meclis’te dokunulmazlıkların kaldırılmasına hayır oyu vermiş olması önemlidir. Demirtaş’ı ziyaret edecek olması da siyasi bir hamle olsa da değersiz değildir.
7- 1 Kasım ile 7 Haziran ile arasındaki değişimin Twitter aydınlarında pek anlamı olmadığını görüyorum. AKP, 7 Haziran’da meclis çoğunluğunu kaybetmişti. 1 Kasım’a kadar giden yolda yaşanan kanlı olaylar neticesinde bütün olayların sorumlusu Erdoğan iken Erdoğan bunu hükümette istikrarsızlık olarak sunmayı başarmış ve AKP’nin oyu 4,8 milyon artmıştı. Bu oyun geldiği yerler 1,8 milyon MHP’den, 900 bin oy HDP’den, 364 bin oy Saadet-BBP’den ve çok garip 1 Kasımda 1,1 milyon(!) artan seçmenin ezici tercihi tercihi de AKP olmuş. Seçimin kaderini etkileyecek bu yüzen oylar.
Kanun tanımayan, kirli, zalim ve katil bir hükümetten sandık yoluyla kurtulmak mümkün olacaksa; daha kalabalık olduğunu bildiğimiz hükümet karşıtlarının bu kez 7 Haziran’dan farklı davranarak tek dertlerinin ülkede değişim olması gerekiyor.
[Levent Kenez] 7.5.2018 [TR724]
Laikçi ve muhafazakarların pek sempati ile bakmadığı, 28 Şubat’ı desteklemiş CHP’nin Alevi lideri Kılıçdaroğlu ile İslamcı, 28 Şubat’ın mağduru olmuş partinin Sivas katliamında belediye başkanı olan lideri Karamollaoğlu birlikte meydanda halkı selamlıyor. Hemen yanlarında milliyetçi partiden ayrılmış ve kendi partisini kurmuş ülkücü olduğunu her zaman söyleyen Akşener ile Kürt siyasi hareketinin partisi HDP’nin eşbaşkanı Pervin Buldan da beraber yan yana onları dinliyor.
Sembolik anlamı çok fazla olan bu tablonun oluşmamış olmasından dolayı HDP’yi destekleyen liberal ve solcu aydınlar Millet ittifakına tepki gösteriyorlar ve Kürtleri dışlayan bir ittifakın eksik olduğunu söylüyorlar. Ancak yapılması gereken ittifak seçimlerde değil, parlamento oluştuktan sonra. 7 Haziran’daki hatayı tekrar etmemek olmalı.
Bu kişilerin olması gerekenle sahadaki gerçeklik arasındaki farkı ıskaladıklarını düşünüyorum. En son genel seçimde seçmenin yüzde 65’inin İslamcı ve milliyetçi partilere oy verdiğini nasıl görmezden geliyorlar anlamak mümkün değil. Yani iktidarın oy potansiyeli olarak gördüğü seçmen kitlesinin son seçimdeki tercihi bu. Ve HDP’nin imajının Twitter’daki dar bir kitleden oldukça farklı olduğunu unutuyorlar.
HDP’nin Millet ittifakında yer almamış olması hem ittifak için hem de HDP için en mantıklısı olduğunu düşünüyorum.
1- Muhalefetin karşısında hiçbir kutsalı olmayan bir iktidar ve bu iktidarın elinde de muazzam bir propaganda makinesi var. “PKK ile işbirliği yaptılar”, “PKK’nın ipine sarıldılar” yok daha aklınıza gelebilecek bir sürü iftira ve hakaret ile Erdoğan’ın arayıp da bulamayacağı bir malzeme sağlanacaktı. Erdoğan’ın meydanlarda “ya PKK ya biz” basitliğine kuracağı bir argüman vereceklerdi. Diyecekseniz bu ve benzerlerini zaten yapıyor. Ancak HDP’nin kurumsal olarak ittifakın içinde yer alması bu kirli propagandaya göreceli bir somutluk katacaktı
2- Bu seçim 7 Haziran benzeri bir tablo çıkarabilir. Ve yeni oyuncu Akşener ve ekibi ekseriyetle MHP’den ayrılmış bir kadro. Bu kadronun seçimin kaderine etki edeceği tek hal şart MHP’nin ne kadar oyunu alacağı ve AKP’den gayri memnun oyların bu partiye kayıp kaymayacağı ile ilgili. AKP ile birlikte olmaktan rahatsız olan MHP seçmenin en birinci tercihi olacak Akşener’in HDP ile ittifak yapmış olmasının götürüsü getirisinden daha fazladır.
3- HDP için en iyisi olmuştur. Çünkü HDP tabanı ve Demirtaş’a sempati ile bakan kesimin 7 Haziran seçim başarısındaki en büyük itici gücü HDP’nin barajı geçip geçemeyeceği olmuştu. Barajı geçemediği takdirde sadece meclis dışı değil güneydoğudaki bütün vekillerin AKP’ye kalacağı ile sahadaki en dinamik kampanyayı yürütmüşlerdi. Bu sefer Demirtaş yok ancak Demirtaş’ın hapiste tutsak olması eğer iyi değerlendirilebilirse önemli bir psikolojik unsura, duygusal bir yönlenmeye ve ikna edici argümana dönüşebilir. Baraj kaygısı yaşayan HDP, 1 Kasım’da ve referandumda kendisini tercih etmeyen ama 7 Haziran’da kendisine oy vermiş seçmenlerini yeniden kazanabilir. Kürt siyasi hareketine çok dahil olmamış ya da sempati ile bakmayan ama HDP’nin baraj altında kalmasına da gönlü razı olmayan ciddi bir Kürt ve Türk kitle var.
3- CHP’nin çerçevesi belli bir potansiyeli var ve ilk turda Muharrem İnce CHP’nin hinterlandını toparlayabilecek ve AKP’lilerin de antipatik bulmayacakları bir aday. Oy oranının 1 Kasım’daki yüzde 25’ten aşağı olmayacağını düşünüyorum. Muhalefet blokunda esas iş İYİ Parti, Saadet ve HDP’nin performanslarına kalıyor.
4- İYİ Parti’nin içinde Ergenekon artıklarının, kafatasçı milliyetçilerin ve işkenceci katil potansiyelli kişilerin olduğu doğrudur. Bunun karşısında HDP de çiçek çocuklardan oluşan, en çevreci, en feminist, en demokrat, en sosyalist, en özgürlükçü, en barışçı, en en en kişilerin partisi de değildir. Bir süredir HDP ve Demirtaş sempatizanı sosyal medya kitlesinin sergilediği bu sanal illüzyon saha ile örtüşmemektedir. HDP’nin yerel yönetimlere sahip olduğu zamanlarda ve yerlerde nasıl kadrolaştığını ve siyasallaştığını hiç bahsetmeyelim, belediyede görevli zannedilen kişilerin gerçek vazifelerini de. En çevreci partinin belediyelerinin olduğu yerlerde sokakları çöp götürdüğünü de. HDP’nin nasıl ihale dağıttığını da. PKK’nın sahada olduğu seçimlerde devletin AKP için yaptığı gibi ev ev dolaşıp nasıl insanları tehdit ettiğini HDP ve türevleri dışında oy çıkarsa başına neler geleceğini söylediklerini de. Bölgede silme HDP çıkan sandık sayısının silme AKP çıkan sandık sayısından az olmadığını da not düşelim. PKK’nın haklar ve özgürlüklerden başka bir derdi olmayan demokrasi savaşçıları olduğunu da söylemeyelim isterseniz. PKK’nın faili meçhul sayısı devletinkinden az değildir. O yüzden klavye başında evrensel değerler dersi verenlerin gazına da pek gelmemek lazım.
5- HDP muhalif ittifaka çakmak yerine, siyasetteki en mağdur parti olduğunu, seçilmiş vekil ve belediye başkanlarının nasıl görevlerinden alınıp hapse atıldığını ve barajı geçtiği takdirde seçimlere nasıl etki edeceğine yoğunlaşsa çok daha iyi olacak. Muhalefet ittifakının da Cumhur ittifakının da kendisine yönelik kurulduğunu belirten ve merkeze kendilerini aldıkları söylemden ziyade 7 Haziran’dakine benzer neşeli ve pozitif bir kampanya sinyali vermeleri bu açıdan sevindirici. Demirtaş sadece Kürtler için değil Türkler için de bir şans; Türkiye için bir şans. Bütün ülkeye yönelik siyaset ve pozitif mesajlar bu yüzden çok önemli.
6- Hileli olduğunu bilsek de elimizdeki somut veri son referandumda evet verenler yüzde 52. Bu yüzde 52’lik bloktan 4 muhalefet partisi de oy alabilecek potansiyelde. Erdoğan’ın bunu bilip gittikçe agresifleşen psikolojisine oynamak varken şimdiden ikinci tura kalırsa Kürtler neden şuna oy versin gibi enerjiyi düşüren çıkışlar anlamsız. Kaldı ki eğer ikinci tura kalırsa Muharrem İnce Kürtler için kötü bir aday değildir. Meclis’te dokunulmazlıkların kaldırılmasına hayır oyu vermiş olması önemlidir. Demirtaş’ı ziyaret edecek olması da siyasi bir hamle olsa da değersiz değildir.
7- 1 Kasım ile 7 Haziran ile arasındaki değişimin Twitter aydınlarında pek anlamı olmadığını görüyorum. AKP, 7 Haziran’da meclis çoğunluğunu kaybetmişti. 1 Kasım’a kadar giden yolda yaşanan kanlı olaylar neticesinde bütün olayların sorumlusu Erdoğan iken Erdoğan bunu hükümette istikrarsızlık olarak sunmayı başarmış ve AKP’nin oyu 4,8 milyon artmıştı. Bu oyun geldiği yerler 1,8 milyon MHP’den, 900 bin oy HDP’den, 364 bin oy Saadet-BBP’den ve çok garip 1 Kasımda 1,1 milyon(!) artan seçmenin ezici tercihi tercihi de AKP olmuş. Seçimin kaderini etkileyecek bu yüzen oylar.
Kanun tanımayan, kirli, zalim ve katil bir hükümetten sandık yoluyla kurtulmak mümkün olacaksa; daha kalabalık olduğunu bildiğimiz hükümet karşıtlarının bu kez 7 Haziran’dan farklı davranarak tek dertlerinin ülkede değişim olması gerekiyor.
[Levent Kenez] 7.5.2018 [TR724]
‘Bu sıcakta nasıl çalışılır?’ diyenler için 7 öneri…
Havaların ısınmasıyla birlikte insanlar sokağa çıkmaya başladı. Ancak tatil de henüz gelmedi. Hâlâ sınavları olan öğrenciler ve çalışmak zorunda kalan emekçiler var. Ramazan’ın da yaklaşmasıyla birlikte, zorlu bir sürece girdiğimiz söylenebilir.
Yapılması gereken işlere odaklanmak ve bu arada hava şartlarının dezavantajlarını minimuma indirebilmek için bazı ufak detaylara dikkat etmek gerekir. İşte bazı önerileri:
– Susuz kalmamaya dikkat edin. Sıcak havaların üzerimizdeki en büyük etkilerinden biri, kışın vücudumuzun edindiği alışkanlıkların bir anda değişmek zorunda kalması. Vücudu dinç tutabilmek ve metabolizmayı fazla zorlamamak için bol su içmek gerekiyor. Böylece vücut kendini bırakmamış olurken, yapılacak şeylere konsantre olmak da kolaylaşıyor.
– Taze sebze ve meyve tüketmeye çalışın. Yaz günleri yeme içme alışkanlığını bir miktar değiştirmekte fayda var. Çok sıcak ve ağır yemekler vücut dengesini alt üst edebiliyor. Hâli hazırda yorgun düşmüş beden, bir de midedeki sindirimle uğraşınca kendini tamamen bırakabiliyor. Kahve yerine salatalık tüketmek de benzer şekilde dinçlik veriyor.
– Günün en sıcak saatlerinde güneşle doğrudan temastan kaçının. Evdeyseniz perdeleri güneşe karşı kapatın. Eğer mecbursanız güneş kremi kullanmayı düşünebilirsiniz. Ona da imkân yoksa, sık aralıklarla gölgede dinlenmek iyi gelecektir. Bu arada yüzünüze ve boyun bölgenize zaman zaman su çarpmak, sizi hayata döndürebilir.
– Hafif kıyafetlerin yanı sıra nefes alan ayakkabı tercihi yaz için daha uygun.
– Vantilatörler işe yaramıyor gibi görünebilir ancak kapalı mekânlarda çok iş görüyorlar. Öte yandan, özellikle plazalardaki klimalar çok sayıda sağlık problemine yol açabiliyor.
– Eğer öğrenciyseniz, ya da freelance iş yapıyorsanız evde çalışmak yerine havalandırmasına güvendiğiniz kütüphaneleri tercih edebilirsiniz.
– Daha planlı olmaya çalışın. Yaz günlerinde insanı en çok yoran şeylerden biri de, plansızlık ve gereksiz vakit israfıdır. Bu sebeple de önceden tasarlayarak hareket etmek bilhassa yaz günlerinde hayat kurtarıcı.
[TR724] 7.5.2018
Yapılması gereken işlere odaklanmak ve bu arada hava şartlarının dezavantajlarını minimuma indirebilmek için bazı ufak detaylara dikkat etmek gerekir. İşte bazı önerileri:
– Susuz kalmamaya dikkat edin. Sıcak havaların üzerimizdeki en büyük etkilerinden biri, kışın vücudumuzun edindiği alışkanlıkların bir anda değişmek zorunda kalması. Vücudu dinç tutabilmek ve metabolizmayı fazla zorlamamak için bol su içmek gerekiyor. Böylece vücut kendini bırakmamış olurken, yapılacak şeylere konsantre olmak da kolaylaşıyor.
– Taze sebze ve meyve tüketmeye çalışın. Yaz günleri yeme içme alışkanlığını bir miktar değiştirmekte fayda var. Çok sıcak ve ağır yemekler vücut dengesini alt üst edebiliyor. Hâli hazırda yorgun düşmüş beden, bir de midedeki sindirimle uğraşınca kendini tamamen bırakabiliyor. Kahve yerine salatalık tüketmek de benzer şekilde dinçlik veriyor.
– Günün en sıcak saatlerinde güneşle doğrudan temastan kaçının. Evdeyseniz perdeleri güneşe karşı kapatın. Eğer mecbursanız güneş kremi kullanmayı düşünebilirsiniz. Ona da imkân yoksa, sık aralıklarla gölgede dinlenmek iyi gelecektir. Bu arada yüzünüze ve boyun bölgenize zaman zaman su çarpmak, sizi hayata döndürebilir.
– Hafif kıyafetlerin yanı sıra nefes alan ayakkabı tercihi yaz için daha uygun.
– Vantilatörler işe yaramıyor gibi görünebilir ancak kapalı mekânlarda çok iş görüyorlar. Öte yandan, özellikle plazalardaki klimalar çok sayıda sağlık problemine yol açabiliyor.
– Eğer öğrenciyseniz, ya da freelance iş yapıyorsanız evde çalışmak yerine havalandırmasına güvendiğiniz kütüphaneleri tercih edebilirsiniz.
– Daha planlı olmaya çalışın. Yaz günlerinde insanı en çok yoran şeylerden biri de, plansızlık ve gereksiz vakit israfıdır. Bu sebeple de önceden tasarlayarak hareket etmek bilhassa yaz günlerinde hayat kurtarıcı.
[TR724] 7.5.2018
Cerrahpaşa bölünemez! [Naci Karadağ]
Fahrenheit 451 isimli ünlü distopik kitapta yazar Ray Bradbury, romanına şu cümleyle girer: “Yakmak bir zevkti!”
Çin İmparatoru Tsin Che Hoang Ti, ülkesindeki kitapları yok ederken bunu insanların mutluluğu için yaptırdığını ileri sürüyordu.
Cümleyi tersten okuyunca, cehaletin mutluluk olduğunu o zaman fark edildiğini söylemek mümkün.
Tarih boyunca tüm totaliter rejimlerin ortak özelliklerinden biri de kitaba ve eğitime olan düşmanlıktır.
Goebbels propagandanın piriydi ama en büyük özelliği kitap düşmanı olmasıydı…
İnsanlık kadar eskidir kitaba, bilime, eğitime düşmanlık.
Persepolis Kütüphanesi yakıldığında Hz. İsa nebinin doğmasına daha 300 seneden fazla zaman vardı. O meşhur Cleopatra, Sezar’ın kendisine hediye ettiği Bergama Kütüphanesi’nin kitaplarını hamamda su ısıtmak için aylarca yaktırdı… Bradbury, İskenderiye Kütüphanesi’nin yakıldığını öğrendiğinde henüz 9 yaşındaydı ve hüngür hüngür ağlamıştı.
Aşağı yukarı aynı dönemlerde Çin İmparatoru Tsin Che Hoang Ti, kitaba düşmanlığının sebebini şu cümleyle açıklıyordu: “Bilgi insanlığa kötülük getirir!” Neron aradan 100 yıl bile geçmeden Kartaca Kütüphanesini alevler içinde bırakarak barbarlığın coğrafyası olamayacağını kanıtladı.
Nasîrüddin Tûsî, Hülagu’nun, Bağdat’ı istilasından sonra, 36 kütüphaneyi kül ettirdiği, bu sebeple Dicle’nin aylarca kapkara bir su olarak aktığını yazar!
Ximenes, bir kardinal ve Şarlman’dı. Hitler’in dünyaya gelmesine çok az zaman kalmıştı. Haçlı ordusu Arapları İspanya’dan kovduktan sonra Endülüs Kütüphanesi’ni kül ettiler. Ximenes, Granada’nın Bab-ür-remle meydanında yakma festivalleri tertip ediyordu. Bu barbarlık şöleninden geriye sadece üç beş kitap kaldı!
Bilim insanı fizikçi Pierre Curie, “Endülüs Kütüphanesi’nden otuz kadar kitap kurtuldu, onlarla atomu parçaladık. Eğer yakılan bir milyon kitabın yarısı kurtulmuş olsaydı, şu anda galaksiler arasında geziyor olurduk,” demiştir.
Naziler kitap yakma olayını birer festivale çeviriyor, içkiler, danslar eşliğinde imha ediyorlardı kitapları.
12 Eylül rejimi de her zalim ve zorba iktidar gibi kitap, bilim, film, eğitim düşmanıydı… İslami Tıp Kongresi diye bir organizasyon var. 1984 yılının Eylül ayında İstanbul’da toplandılar ve alkışlar eşliğinde tepsi içinde tıp kitapları yaktılar. 12 Eylül rejiminin imha ettiği kitap sayısının ağırlığını biliyoruz: 40 Ton.
İşin acı kısmı ise şuydu: Tarih boyunca tüm bu barbarlık gösterilerinde kalabalıkları oluşturanlar, alkıştan avuçlarını patlatanlar, mest olup çığlık atanlar arasında hiç de azımsanmayacak kadar bilim adamı, yazar, çizer, entelektüel vardı!
Kötülüğün yerleşmesi için sadece kötülerin varlığı yeterli değildir.
Kötülük ancak iyilerin suskunluğuyla yükselir ve çıkarcıların desteğiyle kalıcı hale gelir.
Tıpkı günümüz Türkiye’sinde olduğu gibi.
Kötülüğü sürdürülebilir kılan kavramlar ise korku, menfaat ve ‘bana ne’ciliktir.
Bu gıdalarla beslenir tüm kötülükler!
Cerrahpaşa bölünemez!
Eyvallah…
Bölünmesin de…
Ama ülke bölündü kardeşim…
Aileler bölündü.
Bölünmek ne kelime, parçalandı, imha edildi…
Toplumdaki farklılıkların arasına mayınlı alanlar döşendi.
Türkiye şu anda fiili olarak üç ayrı parçaya bölünmüş durumda.
Bir tarafta etnik, bir tarafta dinsel, bir tarafta ise seküler kaygılarla üst kimlik oluşturan kitleler toplumu oluşturuyor.
Hani hiç haz etmem ama sanki bir üst akıl bir takım çıkarcıları, sıradan hırsızları, arsızları, menfaatperestleri kullanarak Türkiye’yi en az üçe bölme projesini uygulamaya koşmuş durumda.
Belki de artık sonlarına geldiler bu projenin…
12 Eylül Askeri rejimi boyunca binden fazla film yasaklandı. 25 bine yakın dernek kapatıldı. 4 bin öğretmen, 150’ye yakın akademisyen, 47 hâkim işten atıldı.
Bugünkü rakamlara bakıldığında Cuntacı rejimin devede kulak bile olamadığını görüyoruz.
Sadece bir kalemde imha edilen kitap ağırlığı 147 ton olan gün var.
Kıyma makinalarında kıyılan eserlerin haddi hesabı yok.
Ansiklopedi maddelerini silmeye kadar vardırdılar işi.
Bütün bunları bırakın eleştirmeyi, azılı iktidar karşıtları bile cemaat düşmanlığıyla alkış tuttu bu olup bitenlere!
En az 15 üniversite kapatıldı.
Mahkemesiz, sorgusuz, sualsiz, suçlamasız, bilmem nesiz KHK ile kapısına kilit vuruldu…
64 bin öğrenci sokağa atıldı, gelecekleri çalındı…
Bunlar yüksek tahsil rakamları.
Lise ve orta okul düzeyinde ise tablo çok daha vahim..
Eğitimde kalitesizleşmeyi temel politika olarak belirleyen iktidar, adeta iyi yetişmiş bir nesil istemiyor. Biat eden, sorgulamayan, çıkarcı bir jenerasyonu inşa edebilmek için canla başla çalışıyor.
Her semtte beş imam hatip lisesi bu zihniyetin bir ürünü olsa gerek.
Mille Eğitim Bakanlığı müsteşarını dinlediniz mi geçen gün?
Kapattığı okul sayısıyla övünen bir müsteşar Neron zamanında değil günümüzde yaşıyor!
30 bin öğretmeni işten atmışlar, 2 bin 500 özel okul kapatmışlar…
7 bin 500 akademisyenin işine son verildi, çoğu hapse atıldı.
Türkiye’den CERN deneyine giden tek bilim adamı olan Boğaziçili profesörü bir ihbar mektubuyla aylarca hapiste tuttular, kimsenin ‘gık’ı çıkmadı. Kapatılan eğitim kurumu sayısı 3 bini buldu. Cebinde 1 dolar var diye NASA’da çalışan bilim adamını zindana atan bir ülkeyiz biz!
Sokakta kalan öğrenci sayısı yüzbinleri aştı…
Yakılan kitap sayısını bilmiyoruz bile!
AKP iktidarının ve Tayyip Erdoğan’ın ileride anılacak en büyük özelliklerinden biri de yok ettiği kitap sayısı olacak.
Çünkü tarihte eşi benzeri olmayan bir rekoru ele geçirmeyi başardılar.
Organize olmuş cahillik, bilimi, eğitimi, yetişmiş insanı yok ediyor ve bununla övünüyor!
Bütün bu barbarlık ve yok ediciliğe karşı çıkan bir tek akademisyen, vicdanlı bir entelektüel duydunuz mu?
Kimseden çıt çıkmadı…
Çok basit ve kadim bir felsefeydi onların ki: Bize dokunmayan yılan bin yaşasın.
Ancak tarih boyunca hiçbir yılanın sadece bir kez zehirlediği görülmemiştir.
Çünkü doğasında vardı zehir saçmak!
Yıllardır her kurum ve kuruluş adım adım yok edildi, ele geçirildi…
TÜBİTAK’ından, YÖK’üne, vakıflarından tüm kuruluşlarına kadar.
Şimdi sıra üniversitelere gelmiş durumda.
Üç aylık avukatı hâkim olarak atamak kolay. Nasıl olsa hukuk diye bir şey kalmadı ülkede.
Ancak cahil bir iktidarın yandaş akademisyen yetiştirmesi kolay değil.
Bir sürü üfürükten üniversite adı altında ticarethane açmakla akademik hayat canlı tutulamaz, yaşatılamaz. Bunu çok iyi bildikleri için köklü eğitim kuruluşlarını yok etmeye başladılar. Boğaziçi’ne saldırmalarının sebebi budur. ODTÜ’ye de…
Şimdi İstanbul üniversitesini bölerek yok etme planı yürürlükte…
Canım hocalarım video klip hazırlamışlar.
Gerçekten etkileyici ve hepsi söylediklerinde haklı…
“Cerrahpaşa’ya Dokunma” diyorlar…
Çok romantik, çok içli bir film çekmişler.
Ama mesele benim okuluma dokunma diyerek çözülmez, çözülmeyecek…
Başarılı eğitim kurumlarına saçma sapan gerekçelerle müfettiş yollanıp çöp sepetinin çapı küçük diye cezalar kesilirken, tabelalarına saldırılırken, kitaplar kıyılırken, üniversitelere kilit vurulup öğrencileri sokaklara atılırken çekilecekti bu klipler!
Hasılı kelam: Ba’de Harab-ül Basra!
[Naci Karadağ] 7.5.2018 [TR724]
Çin İmparatoru Tsin Che Hoang Ti, ülkesindeki kitapları yok ederken bunu insanların mutluluğu için yaptırdığını ileri sürüyordu.
Cümleyi tersten okuyunca, cehaletin mutluluk olduğunu o zaman fark edildiğini söylemek mümkün.
Tarih boyunca tüm totaliter rejimlerin ortak özelliklerinden biri de kitaba ve eğitime olan düşmanlıktır.
Goebbels propagandanın piriydi ama en büyük özelliği kitap düşmanı olmasıydı…
İnsanlık kadar eskidir kitaba, bilime, eğitime düşmanlık.
Persepolis Kütüphanesi yakıldığında Hz. İsa nebinin doğmasına daha 300 seneden fazla zaman vardı. O meşhur Cleopatra, Sezar’ın kendisine hediye ettiği Bergama Kütüphanesi’nin kitaplarını hamamda su ısıtmak için aylarca yaktırdı… Bradbury, İskenderiye Kütüphanesi’nin yakıldığını öğrendiğinde henüz 9 yaşındaydı ve hüngür hüngür ağlamıştı.
Aşağı yukarı aynı dönemlerde Çin İmparatoru Tsin Che Hoang Ti, kitaba düşmanlığının sebebini şu cümleyle açıklıyordu: “Bilgi insanlığa kötülük getirir!” Neron aradan 100 yıl bile geçmeden Kartaca Kütüphanesini alevler içinde bırakarak barbarlığın coğrafyası olamayacağını kanıtladı.
Nasîrüddin Tûsî, Hülagu’nun, Bağdat’ı istilasından sonra, 36 kütüphaneyi kül ettirdiği, bu sebeple Dicle’nin aylarca kapkara bir su olarak aktığını yazar!
Ximenes, bir kardinal ve Şarlman’dı. Hitler’in dünyaya gelmesine çok az zaman kalmıştı. Haçlı ordusu Arapları İspanya’dan kovduktan sonra Endülüs Kütüphanesi’ni kül ettiler. Ximenes, Granada’nın Bab-ür-remle meydanında yakma festivalleri tertip ediyordu. Bu barbarlık şöleninden geriye sadece üç beş kitap kaldı!
Bilim insanı fizikçi Pierre Curie, “Endülüs Kütüphanesi’nden otuz kadar kitap kurtuldu, onlarla atomu parçaladık. Eğer yakılan bir milyon kitabın yarısı kurtulmuş olsaydı, şu anda galaksiler arasında geziyor olurduk,” demiştir.
Naziler kitap yakma olayını birer festivale çeviriyor, içkiler, danslar eşliğinde imha ediyorlardı kitapları.
12 Eylül rejimi de her zalim ve zorba iktidar gibi kitap, bilim, film, eğitim düşmanıydı… İslami Tıp Kongresi diye bir organizasyon var. 1984 yılının Eylül ayında İstanbul’da toplandılar ve alkışlar eşliğinde tepsi içinde tıp kitapları yaktılar. 12 Eylül rejiminin imha ettiği kitap sayısının ağırlığını biliyoruz: 40 Ton.
İşin acı kısmı ise şuydu: Tarih boyunca tüm bu barbarlık gösterilerinde kalabalıkları oluşturanlar, alkıştan avuçlarını patlatanlar, mest olup çığlık atanlar arasında hiç de azımsanmayacak kadar bilim adamı, yazar, çizer, entelektüel vardı!
Kötülüğün yerleşmesi için sadece kötülerin varlığı yeterli değildir.
Kötülük ancak iyilerin suskunluğuyla yükselir ve çıkarcıların desteğiyle kalıcı hale gelir.
Tıpkı günümüz Türkiye’sinde olduğu gibi.
Kötülüğü sürdürülebilir kılan kavramlar ise korku, menfaat ve ‘bana ne’ciliktir.
Bu gıdalarla beslenir tüm kötülükler!
Cerrahpaşa bölünemez!
Eyvallah…
Bölünmesin de…
Ama ülke bölündü kardeşim…
Aileler bölündü.
Bölünmek ne kelime, parçalandı, imha edildi…
Toplumdaki farklılıkların arasına mayınlı alanlar döşendi.
Türkiye şu anda fiili olarak üç ayrı parçaya bölünmüş durumda.
Bir tarafta etnik, bir tarafta dinsel, bir tarafta ise seküler kaygılarla üst kimlik oluşturan kitleler toplumu oluşturuyor.
Hani hiç haz etmem ama sanki bir üst akıl bir takım çıkarcıları, sıradan hırsızları, arsızları, menfaatperestleri kullanarak Türkiye’yi en az üçe bölme projesini uygulamaya koşmuş durumda.
Belki de artık sonlarına geldiler bu projenin…
12 Eylül Askeri rejimi boyunca binden fazla film yasaklandı. 25 bine yakın dernek kapatıldı. 4 bin öğretmen, 150’ye yakın akademisyen, 47 hâkim işten atıldı.
Bugünkü rakamlara bakıldığında Cuntacı rejimin devede kulak bile olamadığını görüyoruz.
Sadece bir kalemde imha edilen kitap ağırlığı 147 ton olan gün var.
Kıyma makinalarında kıyılan eserlerin haddi hesabı yok.
Ansiklopedi maddelerini silmeye kadar vardırdılar işi.
Bütün bunları bırakın eleştirmeyi, azılı iktidar karşıtları bile cemaat düşmanlığıyla alkış tuttu bu olup bitenlere!
En az 15 üniversite kapatıldı.
Mahkemesiz, sorgusuz, sualsiz, suçlamasız, bilmem nesiz KHK ile kapısına kilit vuruldu…
64 bin öğrenci sokağa atıldı, gelecekleri çalındı…
Bunlar yüksek tahsil rakamları.
Lise ve orta okul düzeyinde ise tablo çok daha vahim..
Eğitimde kalitesizleşmeyi temel politika olarak belirleyen iktidar, adeta iyi yetişmiş bir nesil istemiyor. Biat eden, sorgulamayan, çıkarcı bir jenerasyonu inşa edebilmek için canla başla çalışıyor.
Her semtte beş imam hatip lisesi bu zihniyetin bir ürünü olsa gerek.
Mille Eğitim Bakanlığı müsteşarını dinlediniz mi geçen gün?
Kapattığı okul sayısıyla övünen bir müsteşar Neron zamanında değil günümüzde yaşıyor!
30 bin öğretmeni işten atmışlar, 2 bin 500 özel okul kapatmışlar…
7 bin 500 akademisyenin işine son verildi, çoğu hapse atıldı.
Türkiye’den CERN deneyine giden tek bilim adamı olan Boğaziçili profesörü bir ihbar mektubuyla aylarca hapiste tuttular, kimsenin ‘gık’ı çıkmadı. Kapatılan eğitim kurumu sayısı 3 bini buldu. Cebinde 1 dolar var diye NASA’da çalışan bilim adamını zindana atan bir ülkeyiz biz!
Sokakta kalan öğrenci sayısı yüzbinleri aştı…
Yakılan kitap sayısını bilmiyoruz bile!
AKP iktidarının ve Tayyip Erdoğan’ın ileride anılacak en büyük özelliklerinden biri de yok ettiği kitap sayısı olacak.
Çünkü tarihte eşi benzeri olmayan bir rekoru ele geçirmeyi başardılar.
Organize olmuş cahillik, bilimi, eğitimi, yetişmiş insanı yok ediyor ve bununla övünüyor!
Bütün bu barbarlık ve yok ediciliğe karşı çıkan bir tek akademisyen, vicdanlı bir entelektüel duydunuz mu?
Kimseden çıt çıkmadı…
Çok basit ve kadim bir felsefeydi onların ki: Bize dokunmayan yılan bin yaşasın.
Ancak tarih boyunca hiçbir yılanın sadece bir kez zehirlediği görülmemiştir.
Çünkü doğasında vardı zehir saçmak!
Yıllardır her kurum ve kuruluş adım adım yok edildi, ele geçirildi…
TÜBİTAK’ından, YÖK’üne, vakıflarından tüm kuruluşlarına kadar.
Şimdi sıra üniversitelere gelmiş durumda.
Üç aylık avukatı hâkim olarak atamak kolay. Nasıl olsa hukuk diye bir şey kalmadı ülkede.
Ancak cahil bir iktidarın yandaş akademisyen yetiştirmesi kolay değil.
Bir sürü üfürükten üniversite adı altında ticarethane açmakla akademik hayat canlı tutulamaz, yaşatılamaz. Bunu çok iyi bildikleri için köklü eğitim kuruluşlarını yok etmeye başladılar. Boğaziçi’ne saldırmalarının sebebi budur. ODTÜ’ye de…
Şimdi İstanbul üniversitesini bölerek yok etme planı yürürlükte…
Canım hocalarım video klip hazırlamışlar.
Gerçekten etkileyici ve hepsi söylediklerinde haklı…
“Cerrahpaşa’ya Dokunma” diyorlar…
Çok romantik, çok içli bir film çekmişler.
Ama mesele benim okuluma dokunma diyerek çözülmez, çözülmeyecek…
Başarılı eğitim kurumlarına saçma sapan gerekçelerle müfettiş yollanıp çöp sepetinin çapı küçük diye cezalar kesilirken, tabelalarına saldırılırken, kitaplar kıyılırken, üniversitelere kilit vurulup öğrencileri sokaklara atılırken çekilecekti bu klipler!
Hasılı kelam: Ba’de Harab-ül Basra!
[Naci Karadağ] 7.5.2018 [TR724]
Vurun Bobo Bebeğe [Hakan Zafer]
Vay arkadaş!
Sizce de ilginç değil mi döveni, söveni bol olmasına bol fakat kahramanı da buna doğru orantılı şekilde bol bir döneme denk gelişimiz? Duyuyor belki de seçemiyorduk. Ya da konduramıyor, dönüp kendimizi ikna ediyorduk. Maksadım doğduğum toprağı kötülemek asla değil ama takdir edersiniz ki nerede bir arsız, hak bilmez, hödük varsa ödül alacak hale geldi. Vicdanına eli değen yok. İrfanı diline vurmuş, “ne pahasına olursa artık…” diyerek kendi mazisine yaraşan tavırlar sergileyecek kimse kalmayınca kafası da karışmıyor değil insanın. Bu noktada, kendindense eğer her şeyi kutsayan tayfanın argüman seçmede çabukluğu ile arada kalmanın titrekliği tartılınca da hata ediyoruz. “Öyle değil mübarek” korosunun baritonları, hâkimiyeti her daim elde tutmaya çalışıyor maalesef.
Peki, neden bu kadar hızla cılkı çıktı toplumun?
Bu hıza inat, yavaş yavaş irdelememiz gerekiyor. Fakat kabalığın her alanda baskın hale gelmesinde sosyal öğrenmenin çok etkisi olduğu kanısındayım. Sınırları, ilke ve tecrübeleri bir anda yıkıp geçecek şekilde içinde yaşadığımız toplumun etkisi altında kalıyor, ilmine (hadi yok diyelim), irfanına göre davranmaz hale geliyoruz.
Gidilebilse, elimizdeki en hızlı uzay aracıyla bile dört, beş yılda ancak gidebileceğimiz bir gezegen az yerinden oynadı diye huylarımızı, iş-aşk hayatımızı darmadağın edebileceğine inanıyoruz tamam da komşunun sahtekârı, bakkalın üçkâğıtçısı, arkadaşın yalancısı, akrabanın hasetçisi, iş arkadaşının iftiracısı, akşama kadar kulağımızı dolduran eften püften gaflet ne olacak?
Asıl doğduğu, yaşadığı yer, oksijeni beraber tükettikleri etkiler insanı. Bu yoldan burçlar hesaplarsak, bu etkileri bir de yorumlamaya kalkarsak vay geldi başımıza.
***
Albert Bandura’nın meşhur “Sosyal Öğrenme” kuramında bir Bobo Bebek deneyi var.
Deneyde bir işbirlikçi kişi, Bobo adı verilen, çocukların vurarak patlatamayacakları şekilde yapılmış, palyaço şekli verilmiş plastik bir bebeğe saldırıyor. Sert ve saldırgan sözlerle tekme tokat hatta elinde çekiçle bebeğe vurmaya başlıyor. Kaldırıp yere çalıyor, odanın diğer tarafına fırlatıyor, ağızını yüzünü çekiştiriyor. İşbirlikçi modelin Bobo’ya yaptıkları çocuklara izlettiriliyor. Daha sonra çocukların canları başka bir şeye sıkılınca, Bobo Bebeğin olduğu odaya alınıyor. Bazı çocukların modelin saldırgan davranışlarını neredeyse aynı biçimde taklit ettikleri, bir kısmının da uzak durup saldırganlaşmadıkları gözleniyor. Deneyin ikinci aşaması, uslu duran çocuklara yönelik tasarlanıyor. Bu defa saldırganlığa ödül konuluyor. Bu durumda, uslu uslu duran çocukların da ödül alabilmek için saldırganlaştığı gözlemleniyor.
Saldırgan davranışlar öğrenilir mi, evet ama gördük, gözledik, öğrendik diye de her davranışı yapmak zorunda değiliz. Bizim mazlumlarımız, Bandura’nın Bobo Bebeğine benziyor. Önce biri çıkıyor tüm gücü ve araçlarıyla ilkesiz ve ahlaksızca saldırıyor. Sonra sorgulamayı bir türlü kendine yakıştıramamış kimseler, kendilerine verilen ilk fırsatta, her fırsatta saldırmaya başlıyor. Hatta saldırmaz, aklı, irfanı, inancı, vicdanı var dediğiniz uslu kimseler deneydeki gibi ödül düzeneğiyle karşılaşınca onlar da çekici eline alıp başlıyor mazlum Bobolara vurmaya.
Şahsi kanaatim, öfkelenmenin, bir insan için en sert sınanma başlıklarından olduğu yönünde. Hele de durduk yere öfkelenmediğini söylüyorsa. Mutlaka altı dolduruluyor. Yetmiyor, öfkesine sebep göstereceği ne varsa yüceltip parlatıyor. Bizde ciladan bol ne var! Vatan, din, ırk, ideoloji, artık hangisi günün vitrinindeyse…
[Hakan Zafer] 7.5.2018 [TR724]
Sizce de ilginç değil mi döveni, söveni bol olmasına bol fakat kahramanı da buna doğru orantılı şekilde bol bir döneme denk gelişimiz? Duyuyor belki de seçemiyorduk. Ya da konduramıyor, dönüp kendimizi ikna ediyorduk. Maksadım doğduğum toprağı kötülemek asla değil ama takdir edersiniz ki nerede bir arsız, hak bilmez, hödük varsa ödül alacak hale geldi. Vicdanına eli değen yok. İrfanı diline vurmuş, “ne pahasına olursa artık…” diyerek kendi mazisine yaraşan tavırlar sergileyecek kimse kalmayınca kafası da karışmıyor değil insanın. Bu noktada, kendindense eğer her şeyi kutsayan tayfanın argüman seçmede çabukluğu ile arada kalmanın titrekliği tartılınca da hata ediyoruz. “Öyle değil mübarek” korosunun baritonları, hâkimiyeti her daim elde tutmaya çalışıyor maalesef.
Peki, neden bu kadar hızla cılkı çıktı toplumun?
Bu hıza inat, yavaş yavaş irdelememiz gerekiyor. Fakat kabalığın her alanda baskın hale gelmesinde sosyal öğrenmenin çok etkisi olduğu kanısındayım. Sınırları, ilke ve tecrübeleri bir anda yıkıp geçecek şekilde içinde yaşadığımız toplumun etkisi altında kalıyor, ilmine (hadi yok diyelim), irfanına göre davranmaz hale geliyoruz.
Gidilebilse, elimizdeki en hızlı uzay aracıyla bile dört, beş yılda ancak gidebileceğimiz bir gezegen az yerinden oynadı diye huylarımızı, iş-aşk hayatımızı darmadağın edebileceğine inanıyoruz tamam da komşunun sahtekârı, bakkalın üçkâğıtçısı, arkadaşın yalancısı, akrabanın hasetçisi, iş arkadaşının iftiracısı, akşama kadar kulağımızı dolduran eften püften gaflet ne olacak?
Asıl doğduğu, yaşadığı yer, oksijeni beraber tükettikleri etkiler insanı. Bu yoldan burçlar hesaplarsak, bu etkileri bir de yorumlamaya kalkarsak vay geldi başımıza.
***
Albert Bandura’nın meşhur “Sosyal Öğrenme” kuramında bir Bobo Bebek deneyi var.
Deneyde bir işbirlikçi kişi, Bobo adı verilen, çocukların vurarak patlatamayacakları şekilde yapılmış, palyaço şekli verilmiş plastik bir bebeğe saldırıyor. Sert ve saldırgan sözlerle tekme tokat hatta elinde çekiçle bebeğe vurmaya başlıyor. Kaldırıp yere çalıyor, odanın diğer tarafına fırlatıyor, ağızını yüzünü çekiştiriyor. İşbirlikçi modelin Bobo’ya yaptıkları çocuklara izlettiriliyor. Daha sonra çocukların canları başka bir şeye sıkılınca, Bobo Bebeğin olduğu odaya alınıyor. Bazı çocukların modelin saldırgan davranışlarını neredeyse aynı biçimde taklit ettikleri, bir kısmının da uzak durup saldırganlaşmadıkları gözleniyor. Deneyin ikinci aşaması, uslu duran çocuklara yönelik tasarlanıyor. Bu defa saldırganlığa ödül konuluyor. Bu durumda, uslu uslu duran çocukların da ödül alabilmek için saldırganlaştığı gözlemleniyor.
Saldırgan davranışlar öğrenilir mi, evet ama gördük, gözledik, öğrendik diye de her davranışı yapmak zorunda değiliz. Bizim mazlumlarımız, Bandura’nın Bobo Bebeğine benziyor. Önce biri çıkıyor tüm gücü ve araçlarıyla ilkesiz ve ahlaksızca saldırıyor. Sonra sorgulamayı bir türlü kendine yakıştıramamış kimseler, kendilerine verilen ilk fırsatta, her fırsatta saldırmaya başlıyor. Hatta saldırmaz, aklı, irfanı, inancı, vicdanı var dediğiniz uslu kimseler deneydeki gibi ödül düzeneğiyle karşılaşınca onlar da çekici eline alıp başlıyor mazlum Bobolara vurmaya.
Şahsi kanaatim, öfkelenmenin, bir insan için en sert sınanma başlıklarından olduğu yönünde. Hele de durduk yere öfkelenmediğini söylüyorsa. Mutlaka altı dolduruluyor. Yetmiyor, öfkesine sebep göstereceği ne varsa yüceltip parlatıyor. Bizde ciladan bol ne var! Vatan, din, ırk, ideoloji, artık hangisi günün vitrinindeyse…
[Hakan Zafer] 7.5.2018 [TR724]
‘Bir Arda Turan vardı’ dememek için [Hasan Cücük]
Arda Turan, Türk futbolunun gözbebeği bir isimdi. Galatasaray formasıyla tanıdık. Kiralık gittiği Manisaspor’da rüştünü ispat edip döndü. Yuvasında yıldızlaştı. 20’li yaşlarının henüz başında kaptanlık pazı bandını takan Arda, kısa sürede sadece Galatasaray’ın değil Türk futbolunun tartışmasız yıldızı oldu. Ünü artık ülke sınırlarını aşmıştı. 2011’de yuvadan uçtu. Takımı Atletico Madrid’di. Ülkece gururumuzdu. Performansı parmak ısırttı. 2015’te Barcelona’ya gitti.. Dünya yıldızları arasında ‘bizim’ Arda da olacaktı. Ümitler fazla sürmeden yerini hayal kırıklığına bıraktı. Düşüşü çok hızlı oldu. Şimdi Başakşehir’de kiralık oynuyor. Futbolu değil agresifliğiyle gündem oluyor.
Arda Turan, geçen yıl Mart ayında verdiği bir röportajında yeterince saygı görmediğinden şikayet ediyordu:
‘İnsanlar sürekli ‘Her yerde Arda var’ diyor. Tabi ki ben olacağım. Yüzyıllık tarihe baksınlar. Kaç tane Arda Turan var. Ben buralardan gidince Barcelona’ya, Atletico Madrid’e kaç oyuncu gelecek göreceğiz. Hak ettiğim saygıyı görmek istiyorum.’
İnsan söylerken bir an duraklar. Kendinden bahsederken, ‘Arda Turan gibisi 100 yılda bir gelir,’ demek dile kolay.
BARCELONA’DA İŞLER İYİ GİTMEYİNCE
Ayakları susunca Arda Turan’ın çenesi açılmıştı. Barcelona’da kadroya girmekte zorlanıyordu. 2016-17 sezonunda Barcelona formasıyla La Liga, Şampiyonlar Ligi, İspanya Kral Kupası ve İspanya Süper Kupası’nda toplam 30 maça çıktı. Ligde 3 toplamda ise 13 gol atan Arda Turan, 20 maçta ilk 11’de yer bulabildi. 40 milyon Euro bonservis ödenen bir oyuncu için bu performans oldukça düşük. Barcelona yönetimi Arda’nın kulüpte bir geleceği olmadığını görmüş oldu böylece. 20 milyon Euro’luk bir bedel biçip taliplilerini bekledi ama kimse Arda için Barcelona’nın kapısını çalmadı. En istekli kulüp eski takımı Galatasaray’dı. Onların da 20 milyon Euro verecek ne imkânı ne de isteği vardı. Galatasaray, kiralık yöntemiyle ucuza kapatmak istiyordu. Yıllık ücretinin 8 milyon Euro olması, Galatasaray’a kiralık olarak da gelmesinin önünü tıkamıştı.
Arda Turan, futbolda tıkandıkça, kendince etrafa ‘ders vermeye’ devam etti. Haziran 2017’de gazeteci Bilal Meşe’ye, milli takım uçağında sinkaflı küfürlerle saldırdı. ‘Bilal Meşe sana diyorum, Fatih Terim ve Yıldırım Demirören sen anla’ demişti adeta. Sonrasında milli takım kampından ayrılıp, artık milli formayı giymeyeceğini deklare etti.
Barcelona elden çıkarmak için uğraştığı Arda’yı satamayınca mecburen kulüpte tuttu. Teknik patron Valverde, Arda’yı resmi maçlarda sahaya sürmediği gibi ilk 18’e bile almak istemiyordu. Koca bir yarım sezon geride kalırken bir dakika bile oynamamış bir Arda vardı.
BAŞAKŞEHİR’DE ELİNE FIRSAT GEÇTİ AMA
Derken sürpriz bir biçimde Ocak ayındaki ara transferde Başakşehir’e geldi. Şampiyonluğa oynayan Başakşehir için taze bir kuvvet olması bekleniyordu. Ama o da olmadı. Vasatı aşamadı. ‘Arda ölmedi’ deyip herkese kalitesini göstermek istiyordu. Hırs yapınca hatalar peş peşe gelecekti. Kötü performansla birlikte hırslandı. Hakemlerle başı derde girdi. Sivasspor maçında 90+2’de yenilen golün etkisiyle faul yerine taç veren yan hakem Erdinç Sezertam’a itirazda bulunurken fiziksel temasta bulununca kırmızı kart yedi ve sezonu kapattı.
Manzara üzüntü vericiydi. Birkaç hafta önce eski takımı Galatasaray’a karşı oynanan maçta oyundan çıkarken tribünlere karşı küfür etmesi kameralara yansımıştı. ‘Goruyup, kollanan’ takımda oynadığı için cezadan yırtmıştı. Ama artık bardak taşmıştı. Benzer eylemi yapan Trabzonspor’lu Engin Baytar’a federasyon 11 maç ceza vermişti. Şimdi gözler federasyonun Arda’ya keseceği cezada olacak.
GENÇLERE ÖRNEK OLDUĞUNU UNUTMAMALI
Arda Turan 31 yaşında. Önünde futbol oynayabileceği en az 3-4 yıl var. Kendisi için sarf ettiği ‘100 yılda bir gelir’ sözü aşırı abartılı olsa da, gerçekten de Arda’lar kolay yetişmiyor. Arda Turan’ın şimdi kafasını iki elinin arasında alıp ‘nerede hata yapıyorum’ diye düşünmesi lazım. Futbolu en azından iyi bir şekilde noktalamak için elinde fırsat var. Aynı zamanda bir rol model olduğunu unutmaması lazım. Yüzbinlerce genç onu örnek alıyor. Bunun hakkını vermeli. Elbette Barcelona’da zor bir süreçten geçti. Oynamamanın sıkıntısıyla morali bozuldu. Profesyonel davranmalı. Yeniden başlayıp, sadece futbola odaklanmalı. Son yıllarda internette küçük bir arama yapınca Arda’nın futbolundan ziyade magazin ve siyasi söylemleriyle, çıkardığı olaylarla gündem olduğunu görüyoruz.
Arda Turan saygı bekliyor. Önce bu saygıyı kendine göstermeli. Yoksa hem Arda’ya hem de Türk futboluna yazık olur. Arda’yı kaybetmek kolay ama kabul edelim Arda yetiştirmek kolay değil. Ama eğer saygı bekliyorsa, önce saygı göstermeli.
[Hasan Cücük] 7.5.2018 [TR724]
Arda Turan, geçen yıl Mart ayında verdiği bir röportajında yeterince saygı görmediğinden şikayet ediyordu:
‘İnsanlar sürekli ‘Her yerde Arda var’ diyor. Tabi ki ben olacağım. Yüzyıllık tarihe baksınlar. Kaç tane Arda Turan var. Ben buralardan gidince Barcelona’ya, Atletico Madrid’e kaç oyuncu gelecek göreceğiz. Hak ettiğim saygıyı görmek istiyorum.’
İnsan söylerken bir an duraklar. Kendinden bahsederken, ‘Arda Turan gibisi 100 yılda bir gelir,’ demek dile kolay.
BARCELONA’DA İŞLER İYİ GİTMEYİNCE
Ayakları susunca Arda Turan’ın çenesi açılmıştı. Barcelona’da kadroya girmekte zorlanıyordu. 2016-17 sezonunda Barcelona formasıyla La Liga, Şampiyonlar Ligi, İspanya Kral Kupası ve İspanya Süper Kupası’nda toplam 30 maça çıktı. Ligde 3 toplamda ise 13 gol atan Arda Turan, 20 maçta ilk 11’de yer bulabildi. 40 milyon Euro bonservis ödenen bir oyuncu için bu performans oldukça düşük. Barcelona yönetimi Arda’nın kulüpte bir geleceği olmadığını görmüş oldu böylece. 20 milyon Euro’luk bir bedel biçip taliplilerini bekledi ama kimse Arda için Barcelona’nın kapısını çalmadı. En istekli kulüp eski takımı Galatasaray’dı. Onların da 20 milyon Euro verecek ne imkânı ne de isteği vardı. Galatasaray, kiralık yöntemiyle ucuza kapatmak istiyordu. Yıllık ücretinin 8 milyon Euro olması, Galatasaray’a kiralık olarak da gelmesinin önünü tıkamıştı.
Arda Turan, futbolda tıkandıkça, kendince etrafa ‘ders vermeye’ devam etti. Haziran 2017’de gazeteci Bilal Meşe’ye, milli takım uçağında sinkaflı küfürlerle saldırdı. ‘Bilal Meşe sana diyorum, Fatih Terim ve Yıldırım Demirören sen anla’ demişti adeta. Sonrasında milli takım kampından ayrılıp, artık milli formayı giymeyeceğini deklare etti.
Barcelona elden çıkarmak için uğraştığı Arda’yı satamayınca mecburen kulüpte tuttu. Teknik patron Valverde, Arda’yı resmi maçlarda sahaya sürmediği gibi ilk 18’e bile almak istemiyordu. Koca bir yarım sezon geride kalırken bir dakika bile oynamamış bir Arda vardı.
BAŞAKŞEHİR’DE ELİNE FIRSAT GEÇTİ AMA
Derken sürpriz bir biçimde Ocak ayındaki ara transferde Başakşehir’e geldi. Şampiyonluğa oynayan Başakşehir için taze bir kuvvet olması bekleniyordu. Ama o da olmadı. Vasatı aşamadı. ‘Arda ölmedi’ deyip herkese kalitesini göstermek istiyordu. Hırs yapınca hatalar peş peşe gelecekti. Kötü performansla birlikte hırslandı. Hakemlerle başı derde girdi. Sivasspor maçında 90+2’de yenilen golün etkisiyle faul yerine taç veren yan hakem Erdinç Sezertam’a itirazda bulunurken fiziksel temasta bulununca kırmızı kart yedi ve sezonu kapattı.
Manzara üzüntü vericiydi. Birkaç hafta önce eski takımı Galatasaray’a karşı oynanan maçta oyundan çıkarken tribünlere karşı küfür etmesi kameralara yansımıştı. ‘Goruyup, kollanan’ takımda oynadığı için cezadan yırtmıştı. Ama artık bardak taşmıştı. Benzer eylemi yapan Trabzonspor’lu Engin Baytar’a federasyon 11 maç ceza vermişti. Şimdi gözler federasyonun Arda’ya keseceği cezada olacak.
GENÇLERE ÖRNEK OLDUĞUNU UNUTMAMALI
Arda Turan 31 yaşında. Önünde futbol oynayabileceği en az 3-4 yıl var. Kendisi için sarf ettiği ‘100 yılda bir gelir’ sözü aşırı abartılı olsa da, gerçekten de Arda’lar kolay yetişmiyor. Arda Turan’ın şimdi kafasını iki elinin arasında alıp ‘nerede hata yapıyorum’ diye düşünmesi lazım. Futbolu en azından iyi bir şekilde noktalamak için elinde fırsat var. Aynı zamanda bir rol model olduğunu unutmaması lazım. Yüzbinlerce genç onu örnek alıyor. Bunun hakkını vermeli. Elbette Barcelona’da zor bir süreçten geçti. Oynamamanın sıkıntısıyla morali bozuldu. Profesyonel davranmalı. Yeniden başlayıp, sadece futbola odaklanmalı. Son yıllarda internette küçük bir arama yapınca Arda’nın futbolundan ziyade magazin ve siyasi söylemleriyle, çıkardığı olaylarla gündem olduğunu görüyoruz.
Arda Turan saygı bekliyor. Önce bu saygıyı kendine göstermeli. Yoksa hem Arda’ya hem de Türk futboluna yazık olur. Arda’yı kaybetmek kolay ama kabul edelim Arda yetiştirmek kolay değil. Ama eğer saygı bekliyorsa, önce saygı göstermeli.
[Hasan Cücük] 7.5.2018 [TR724]
Âlim ve itaat | Bir paratoner olarak âlim (2) [Faruk Erguvanlı]
Bir önceki yazı da peygamber varisi alimlerin İslam Dini’nin doğru okunup, doğru yaşanması ve doğru temsilindeki yeri üzerinde durmuş, alimlere itaatin emredildiğini söylemiştik. Bu yazıda alimlere itaat konusunu ele almaya çalışacağız.
Kur’an, “ulu’l-emre itaati” emretmektedir: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre de itaat edin. Eğer Allah’a ve âhirete iman ediyorsanız, hakkında ihtilâfa düştüğünüz meseleyi Allah’a ve Resulüne arz ediniz. Böyle yapmanız hem daha hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir” (Nisa, 4/59). Ayette itaat edilmesi emredilen “Ulu’l-emr” in umerâ (yöneticiler), ulema veya her ikisi olduğu yönünde yaklaşımlar olsa da mesele iyice tahkik edildiğinde ulu’l-emr’in alimler olduğu görülür.
Yöneticiler olduğunu söyleyenler, Peygamber Efendimiz’in yönetici ve ordu komutanlarına itaati emreden (Buhari, ahkam, 4; Müslim, imare, 36) hadisleri esas almışlardır. Tabii o dönemdeki komutanların pek çoğunun dini bilen kimseler oldukları ve aynı zamanda onların alim sıfatına sahip oldukları da göz önüne alınmalıdır.
Burada üzerinde dikkatle durulması gereken bir nokta vardır. O da yöneticiye itaati emreden hadislerin mutlak manada itaati emretmediği; bilâkis bunun Allah ve Resulüllah’ın emirlerine uygun olma, muhalif olmama ve dinin çizdiği meşru dairede yer almayla kayıtlanmış olmasıdır (Buhari, cihad, 108; Müslim, imare, 43).
Bazıları, “Herhalükârda itaat etmek gerekir” diyerek Übade b. Samit’in rivayet ettiği, “Biz Allah Resulü’ne hoşlansak da hoşlanmasak da itaat etmek üzere biat ettik” hadisini delil getirmektedirler. Burada “Hoşlansak da hoşlanmasak da itaat etmekle emr olunduk.” ifadesi meşru dairede olup da nefse ağır gelen şeylerdir. Yoksa isyanda, günahta haramda itaat demek değildir. Nitekim aynı sahabiye Hudayr b. Sülemî, Peygamber Efendimiz’den bu hadisi rivayet ettiğini söyleyerek “Amirimin her söylediğini yaparsam benim durumum ne olur?” diye sorunca Hz. Übade b. Samit şu cevabı vermiştir: “Ayaklarından tutulur cehenneme atılırsın. Hadi bakalım amirin gelsin de seni cehennemden kurtarsın da görelim” (Kurtubi, İstizkar, 5/15; Temhid, 23/277).
Üstad Bediüzzaman bu can alıcı noktayı şu şekilde ifade etmiştir: “İstibdad, zulüm ve tahakkümdür. Meşrutiyet, adalet ve şeriattır. Padişah, Peygamberimizin emrine itaat etse ve yoluna gitse halifedir. Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa, Peygambere tâbi olmayıp zulüm edenler, padişah da olsalar haydutturlar” (Divan-ı Harb-i Örfi, s. 15).
Nitekim Osmanlı hukuki metinlerinde bu mesele şu şekilde ifade edilmiştir: “Emr-i sultânîyle nâmeşrû olan nesne meşrû olmaz.”
Dolayısıyla yöneticilere itaati emreden hadislerin mutlak olmayıp “meşruiyet” ile kayıtlanması da dinin meşruiyet dairesini belirleyen âlimlere müracaat edilmesini gerektirir.
Nitekim, “ulu’l-emr”in kim olduğu bir başka ayette şu şekilde bildirilmiştir: “(Emniyet ve korku ile ilgili bir haber geldiğinde) onu, Peygambere ve içlerinden ulul’emr olanlara arz etselerdi elbette bu kimseler delillerden hareketle mesele hakkındaki doğru hükmü anlar ve bilirlerdi” (Nisa, 4/83). Bu zikredilen ayette “ulu’l-emr”, istinbat yani dinin temel kaynaklarından hüküm çıkarma kabiliyet ve donanımında olan insanlar olarak vasıflandırılmaktadır ki bunlar da âlimlerdir.
Diğer taraftan “ulu’l-emr”e itaati emreden (Nisa, 4/59) ayetinin devamında “Eğer Allah’a ve âhirete iman ediyorsanız, hakkında ihtilâfa düştüğünüz meseleyi Allah’a ve Resulüne arz ediniz,” buyrulmaktadır. Bu da bir problem veya anlaşmazlık halinde Kur’an ve Sünnet’e dolayısıyla da bu iki kaynağı çok iyi bilen ulemaya müracaat ile gerçekleşebilir.
Ayrıca dinin doğru anlaşılıp yaşanmasında alimleri referans gösteren Tevbe, 9/122; Nahl, 16/43; Maide, 5/62 gibi ayetler de “ulu’l-emr”in ulema olduğunu göstermektedir.
Bediüzzaman Hazretlerinin yaklaşımıyla insanları hak yola irşad eden mürşitlerin ruhu ve kalbi Allah’tan gelen feyzin kendilerini takip edenlere yansıdığı bir ayna gibidir. Bu aynanın kırılmaması muhafaza edilmesi gerekir (17. Lem’a, 13. Nota).
Ulu’l-emre itaati emreden ayetin zahiri, idarecilere ve alimlere itaati emretse de yöneticilere itaatin de onların Kur’an ve Sünnet’e uygun icraatlarda bulunmaları şartına bağlanmasından ötürü esas “ulu’l-emr”in ulema olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim müfessirlerin kahir ekseriyeti “ulu’l-emr”den muradın ulema olduğunu ifade etmişlerdir.
Peygamber vârisi bu alimler, Kur’an, Sünnet ve sahabî anlayış ve temsilini sistematize ederek herkesin rahat gidebileceği bir yol güzergâhına kavuşturmuşlardır. Tarihe bakıldığında kendilerine itaat edilmesi emredilen bu alimleri, dünyevi imkanlar, makam, mevki gibi en cazip teklifler; sürgün, zindan, işkence ve hayatına son verme gibi en korkunç bela ve musibetler hak ve hakikati seslendirmeden, temsilden alıkoyamamıştır. Onlar hayatlarını, Allah’ın mesajı ile insanların tanışmasına, buluşmasına ve yaşayarak derinleşmesine adamışlardır.
Dünyada ahirette hesap verme şuuru ile ve rıza-yı ilahî eksenli yaşayan bu alimler, zaman zaman gücü, kuvveti temsil edenlerin mezalimine de maruz kalmışlardır. Bunun sebebi de yöneticilerin dinin ruhuna, özüne uymayan icraatlarına karşı alimlerin sessiz kalmasını veya desteklemesini veya meşruiyet elbisesi giydirmelerini talep etmelerine karşılık, ulemanın kabul etmeyerek dinin onur ve haysiyetini koruyan bir duruş ortaya koymalarıdır. Bu yönüyle de gerçek alimler din ve toplum için hem bir sigorta hem de bir paratoner vazifesi görmektedirler.
Kur’an’ın itaat edilmesini emrettiği bu insanlar en zor şartlarda bile çizgilerini değiştirmemişlerdir. Bundan ötürü Ebû Hanife, saygısızca hırpalanmış, zindanlara atılmış ve inim inim inletilmiştir. Ahmet bin Hanbel, dinin bir meselesinin hakkaniyetini korumak için dik durmuş ve yıllarca âdi bir insan gibi tartaklanmış ve bayağılardan bayağı işkencelere maruz bırakılmıştır. Yöneticinin tahakkümünü kabul etmeyen İmam Buharî sürgünde ölmüş. Serahsî, koca kâmûsunu hapsedildiği kuyu dibinde telif etmek zorunda kalmıştır. Üstad Bediüzzaman Hazretleri zindanlarda, sürgünlerde dayanılması zor meşakkatlere maruz kalmıştır. “Yolsuzlukları, hukuksuzlukları ve hırsızlıkları onaylarsak ahiretimizi berbad ederiz” inancıyla hareket eden bu insanlar, Müslümanlığı temsil ettiğini iddia eden yöneticilerden bile çok korkunç zulümler görmüşlerdir. Görmüşler ama dinin tahrip edilmesinin, genetik yapısıyla oynanmasının önünde çok güçlü bir bariyer oluşturmuşlardır.
İslam’da ilmin fazileti, onun, Allah’a kurbet kazanmak, sevap elde etmek, O’nun haşyeti ile dolu bir hayat yaşamak, marifetullaha ulaşmak, gönderdiği mesajın ruhunu kavramak ve ona göre hayatını disipline etmek, Yüce Yaratıcı ile insanları buluşturmak, yanlış yolda gidenleri hak yola irşat etmek gibi dinin hedef gösterdiği hedefe götürmesi yönünde değerlendirilmesine bağlıdır. Dinin gösterdiği hedeflere götürmeyen ilim faziletli olmadığı gibi onun dinin ruhuna uymayan bir hayata alet edilmesi de fazilet kazandırması bir yana pek korkunç bir vebali sırtına yükletmektedir. Zira böyle birisi sadece kendisine zarar vermekle kalmamakta pek çok insanın ifsat edilmesine de sebebiyet vermektedir.
Dünden bugüne sahip oldukları ilimleri dünyevi makam, mevki menfaat elde etmek için hukuksuzluklara, zulümlere alet ederek heder edenler de olmuştur. Bunlar kendilerine, yakınlarına değişik imkânlar temin edebilmek için değişik demagojilerle gayrimeşru icraatlara meşruîyet kazandırmaya çalışmışlardır.
Sonraki yazı: İlmin suiistimali
[Faruk Erguvanlı] 7.5.2018 [TR724]
Kur’an, “ulu’l-emre itaati” emretmektedir: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre de itaat edin. Eğer Allah’a ve âhirete iman ediyorsanız, hakkında ihtilâfa düştüğünüz meseleyi Allah’a ve Resulüne arz ediniz. Böyle yapmanız hem daha hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir” (Nisa, 4/59). Ayette itaat edilmesi emredilen “Ulu’l-emr” in umerâ (yöneticiler), ulema veya her ikisi olduğu yönünde yaklaşımlar olsa da mesele iyice tahkik edildiğinde ulu’l-emr’in alimler olduğu görülür.
Yöneticiler olduğunu söyleyenler, Peygamber Efendimiz’in yönetici ve ordu komutanlarına itaati emreden (Buhari, ahkam, 4; Müslim, imare, 36) hadisleri esas almışlardır. Tabii o dönemdeki komutanların pek çoğunun dini bilen kimseler oldukları ve aynı zamanda onların alim sıfatına sahip oldukları da göz önüne alınmalıdır.
Burada üzerinde dikkatle durulması gereken bir nokta vardır. O da yöneticiye itaati emreden hadislerin mutlak manada itaati emretmediği; bilâkis bunun Allah ve Resulüllah’ın emirlerine uygun olma, muhalif olmama ve dinin çizdiği meşru dairede yer almayla kayıtlanmış olmasıdır (Buhari, cihad, 108; Müslim, imare, 43).
Bazıları, “Herhalükârda itaat etmek gerekir” diyerek Übade b. Samit’in rivayet ettiği, “Biz Allah Resulü’ne hoşlansak da hoşlanmasak da itaat etmek üzere biat ettik” hadisini delil getirmektedirler. Burada “Hoşlansak da hoşlanmasak da itaat etmekle emr olunduk.” ifadesi meşru dairede olup da nefse ağır gelen şeylerdir. Yoksa isyanda, günahta haramda itaat demek değildir. Nitekim aynı sahabiye Hudayr b. Sülemî, Peygamber Efendimiz’den bu hadisi rivayet ettiğini söyleyerek “Amirimin her söylediğini yaparsam benim durumum ne olur?” diye sorunca Hz. Übade b. Samit şu cevabı vermiştir: “Ayaklarından tutulur cehenneme atılırsın. Hadi bakalım amirin gelsin de seni cehennemden kurtarsın da görelim” (Kurtubi, İstizkar, 5/15; Temhid, 23/277).
Üstad Bediüzzaman bu can alıcı noktayı şu şekilde ifade etmiştir: “İstibdad, zulüm ve tahakkümdür. Meşrutiyet, adalet ve şeriattır. Padişah, Peygamberimizin emrine itaat etse ve yoluna gitse halifedir. Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa, Peygambere tâbi olmayıp zulüm edenler, padişah da olsalar haydutturlar” (Divan-ı Harb-i Örfi, s. 15).
Nitekim Osmanlı hukuki metinlerinde bu mesele şu şekilde ifade edilmiştir: “Emr-i sultânîyle nâmeşrû olan nesne meşrû olmaz.”
Dolayısıyla yöneticilere itaati emreden hadislerin mutlak olmayıp “meşruiyet” ile kayıtlanması da dinin meşruiyet dairesini belirleyen âlimlere müracaat edilmesini gerektirir.
Nitekim, “ulu’l-emr”in kim olduğu bir başka ayette şu şekilde bildirilmiştir: “(Emniyet ve korku ile ilgili bir haber geldiğinde) onu, Peygambere ve içlerinden ulul’emr olanlara arz etselerdi elbette bu kimseler delillerden hareketle mesele hakkındaki doğru hükmü anlar ve bilirlerdi” (Nisa, 4/83). Bu zikredilen ayette “ulu’l-emr”, istinbat yani dinin temel kaynaklarından hüküm çıkarma kabiliyet ve donanımında olan insanlar olarak vasıflandırılmaktadır ki bunlar da âlimlerdir.
Diğer taraftan “ulu’l-emr”e itaati emreden (Nisa, 4/59) ayetinin devamında “Eğer Allah’a ve âhirete iman ediyorsanız, hakkında ihtilâfa düştüğünüz meseleyi Allah’a ve Resulüne arz ediniz,” buyrulmaktadır. Bu da bir problem veya anlaşmazlık halinde Kur’an ve Sünnet’e dolayısıyla da bu iki kaynağı çok iyi bilen ulemaya müracaat ile gerçekleşebilir.
Ayrıca dinin doğru anlaşılıp yaşanmasında alimleri referans gösteren Tevbe, 9/122; Nahl, 16/43; Maide, 5/62 gibi ayetler de “ulu’l-emr”in ulema olduğunu göstermektedir.
Bediüzzaman Hazretlerinin yaklaşımıyla insanları hak yola irşad eden mürşitlerin ruhu ve kalbi Allah’tan gelen feyzin kendilerini takip edenlere yansıdığı bir ayna gibidir. Bu aynanın kırılmaması muhafaza edilmesi gerekir (17. Lem’a, 13. Nota).
Ulu’l-emre itaati emreden ayetin zahiri, idarecilere ve alimlere itaati emretse de yöneticilere itaatin de onların Kur’an ve Sünnet’e uygun icraatlarda bulunmaları şartına bağlanmasından ötürü esas “ulu’l-emr”in ulema olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim müfessirlerin kahir ekseriyeti “ulu’l-emr”den muradın ulema olduğunu ifade etmişlerdir.
Peygamber vârisi bu alimler, Kur’an, Sünnet ve sahabî anlayış ve temsilini sistematize ederek herkesin rahat gidebileceği bir yol güzergâhına kavuşturmuşlardır. Tarihe bakıldığında kendilerine itaat edilmesi emredilen bu alimleri, dünyevi imkanlar, makam, mevki gibi en cazip teklifler; sürgün, zindan, işkence ve hayatına son verme gibi en korkunç bela ve musibetler hak ve hakikati seslendirmeden, temsilden alıkoyamamıştır. Onlar hayatlarını, Allah’ın mesajı ile insanların tanışmasına, buluşmasına ve yaşayarak derinleşmesine adamışlardır.
Dünyada ahirette hesap verme şuuru ile ve rıza-yı ilahî eksenli yaşayan bu alimler, zaman zaman gücü, kuvveti temsil edenlerin mezalimine de maruz kalmışlardır. Bunun sebebi de yöneticilerin dinin ruhuna, özüne uymayan icraatlarına karşı alimlerin sessiz kalmasını veya desteklemesini veya meşruiyet elbisesi giydirmelerini talep etmelerine karşılık, ulemanın kabul etmeyerek dinin onur ve haysiyetini koruyan bir duruş ortaya koymalarıdır. Bu yönüyle de gerçek alimler din ve toplum için hem bir sigorta hem de bir paratoner vazifesi görmektedirler.
Kur’an’ın itaat edilmesini emrettiği bu insanlar en zor şartlarda bile çizgilerini değiştirmemişlerdir. Bundan ötürü Ebû Hanife, saygısızca hırpalanmış, zindanlara atılmış ve inim inim inletilmiştir. Ahmet bin Hanbel, dinin bir meselesinin hakkaniyetini korumak için dik durmuş ve yıllarca âdi bir insan gibi tartaklanmış ve bayağılardan bayağı işkencelere maruz bırakılmıştır. Yöneticinin tahakkümünü kabul etmeyen İmam Buharî sürgünde ölmüş. Serahsî, koca kâmûsunu hapsedildiği kuyu dibinde telif etmek zorunda kalmıştır. Üstad Bediüzzaman Hazretleri zindanlarda, sürgünlerde dayanılması zor meşakkatlere maruz kalmıştır. “Yolsuzlukları, hukuksuzlukları ve hırsızlıkları onaylarsak ahiretimizi berbad ederiz” inancıyla hareket eden bu insanlar, Müslümanlığı temsil ettiğini iddia eden yöneticilerden bile çok korkunç zulümler görmüşlerdir. Görmüşler ama dinin tahrip edilmesinin, genetik yapısıyla oynanmasının önünde çok güçlü bir bariyer oluşturmuşlardır.
İslam’da ilmin fazileti, onun, Allah’a kurbet kazanmak, sevap elde etmek, O’nun haşyeti ile dolu bir hayat yaşamak, marifetullaha ulaşmak, gönderdiği mesajın ruhunu kavramak ve ona göre hayatını disipline etmek, Yüce Yaratıcı ile insanları buluşturmak, yanlış yolda gidenleri hak yola irşat etmek gibi dinin hedef gösterdiği hedefe götürmesi yönünde değerlendirilmesine bağlıdır. Dinin gösterdiği hedeflere götürmeyen ilim faziletli olmadığı gibi onun dinin ruhuna uymayan bir hayata alet edilmesi de fazilet kazandırması bir yana pek korkunç bir vebali sırtına yükletmektedir. Zira böyle birisi sadece kendisine zarar vermekle kalmamakta pek çok insanın ifsat edilmesine de sebebiyet vermektedir.
Dünden bugüne sahip oldukları ilimleri dünyevi makam, mevki menfaat elde etmek için hukuksuzluklara, zulümlere alet ederek heder edenler de olmuştur. Bunlar kendilerine, yakınlarına değişik imkânlar temin edebilmek için değişik demagojilerle gayrimeşru icraatlara meşruîyet kazandırmaya çalışmışlardır.
Sonraki yazı: İlmin suiistimali
[Faruk Erguvanlı] 7.5.2018 [TR724]
Muharrem İnce’nin fiziği ve Erdoğan’ın kimyası [Veysel Ayhan]
Yeni tartışma, CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce’nin seçimde ne kadar oy alacağı. Siyasetle ilgili tahmin yapmak her türlü kural ihlalinin serbest olduğu bir zeminde mümkün değil. Yapılacak tahminler, hakemin satın alındığı futbol maçı için yorum yapmaya benzer. Ama kesin olan bir şeyler var:
Hatırlarsanız Deniz Baykal, hitabetiyle Erdoğan’ı oldukça rahatsız etmişti. Her salı grup toplantılarında Erdoğan’ı yerin dibine batırıp batırıp çıkarıyordu. Sonra bir kasetle koltuğundan oldu. Baykal, gidişine sebep olan komplo için Erdoğan’ı işaret etmişti.
Sonra Kılıçdaroğlu geldi. Ve CHP, bir anda Erdoğan için “kılçıksız lüfer”e döndü.
Bir tarafta ağzı bozuk, yasa ve ahlak tanımaz bir mafya babası, diğer yanda kibarlık ve nezaketini bozmayan, devlet terbiyesi almış bir insan.
Dolayısıyla Erdoğan her durumda ‘atı alıp Üsküdar’ı geçti.
Sahte oylarla Ankara’da Mansur Yavaş’ı ekarte ettirdi. Atı alıp Üsküdar’ı geçti.
16 Nisan 2017 Referandum’unu kaybettiği halde kazandı. Atı alıp Üsküdar’ı geçti.
Anayasanın tüm maddelerini paspas yaptı. Atı alıp Üsküdar’ı geçti.
Medyaya çöktü. Atı alıp Üsküdar’ı geçti.
Peki, Muharrem İnce ne yapacak?
Eski Çalışma Bakanı Yaşar Okuyan, KRT’de Çağlar Cilara’nın programında “Dinsizin hakkından imansız gelir” deyip şunları ekliyor: “Erdoğan’a çağrı yapıyorum. Bak hemşehrim, sen Muharrem İnce’yi tanımazsın. Muharrem İnce, kolay yutulur lokma değil. Eleştirilerini bir seviyede tut o seviyenin altına düşme vallahi seni evirir çevirir, sandığın dibine gömer.”
İnce’nin ilk söylemleri Okuyan’ı doğruluyor. İnce, Erdoğan’ın çok canını sıkacağa benziyor.
DİPLOMA
Erdoğan’ın en rahatsız olduğu konu diplomasının olmayışı. Bunun farkında.
1982’de kurulan Marmara Üniversite’inden 1981 yılında mezun olmayı başarmış!
1982’de dekan olan Ömer Faruk Batırel’in adı, 1981’de mezun olan Erdoğan’ın diplomasının altında var.
Diploma numarası 8345. Marmara Üniversite’sinden kendisinden 4 yıl sonra 1985’te mezun olmuş bir öğrencinin diploma nosu 2620. Yani diploması yüzde yüz sahte.
Böyle onlarca delil var.
Yumuşak karnı bu.
İnce, işe doğru yerden yani tam buradan başlamış. Yalova mitinginde şöyle diyor:
“Soruyorlar [cumhurbaşkanlığını] sen yapabilir misin? Sana güvenebilir miyiz? Bak anlatayım. 3 Kasım 2002’de milletvekili oldum. Sayın Erdoğan daha o zaman milletvekili değildi. O Mart 2003’te oldu. Yani kıdemse, ben ondan 5 ay daha kıdemliyim. (…) Gizli oturumlara katıldım. 1 Mart tezkeresinde oradaydım. Grup başkanvekili oldum. Sonra benim diplomam var! Daha ne olsun?”
Bu Erdoğan’ı çıldırtacak bir davranış. Ki ilk tepkisi şu oldu: “Üniversite yıllarım hep siyasette geçti.” Erdoğan tepki gösterdiğinde muvazenesini kaybediyor. Prompter’den gözünü ayırdığında “kendine zarar veriyor.” Kendi sözüyle üniversite okumadığını itiraf etmiş. Yani “tamam üniversiteye gitmedim ama sor ki neden! Çünkü siyaset yaptım.”
TRT
İnce’nin bir başka doğru hedefi TRT. BBC Türkçe’ye verdiği beyanatta şunları diyor:
“TRT’ye kızıyorum. TRT, 80 milyonun elektrik faturasından pay alıyor. Ana muhalefetin cumhurbaşkanı adayını açıklamasını vermiyor. TRT böyle devam ederse CHP’nin tüm milletvekilleri ile birlikte oraya gideceğim. Bu, tehdit değil hakkımı istiyorum. Kimseye hakkımı yedirmem.”
Sonra Balıkesir’de devam etti:
“Eğer (TRT) bugünki görüntüleri de görmezse hafta içi 130 milletvekili ile TRT’ye geliyorum haberiniz olsun kaçmayın sonra… Bu son uyarım, bir daha uyarmayacağım. TRT babanızın çiftliği değildir. TRT 80 milyonundur.”
Tüm CHP milletvekillerinin TRT’yi basması, hakkını araması TRT’yi AKP’nin çiftliği yapmış Erdoğan’ı çıldırtacaktır. 130 milletvekilinin bağımsız bir devlet kuruluşu olan TRT’ye gitmesi, orada oturma eylemi yapması tüm dünya kanallarında haber olacaktır. Bu, ister istemez TRT yayınlarını etkileyecektir.
Muharrem İnce’nin Yalova’da düzenlediği ilk mitingi NTV, CNN Türk ve Habertürk de yayınlamadı. İnce’nin bu “penguen kanalları” için de planı var:
“AKP’nin ilçe kongrelerini bile canlı yayınlayan televizyon kanalları dün Yalova’daki muhteşem mitingimizi canlı yayınlamadı. Bu medya düzeniyle de çarpışa çarpışa geleceğiz. Saray talimatıyla muhalefete medya ambargosu devam ederse mitinglerimizi TV kanallarının önünde yaparız!”
Hatırlarsanız Habertürk ve NTV’nin önünde yapılan protestolar sonrası bu kanallar Gezi’yi haber yapmaya başlamıştı.
KÜRT SEÇMENLER
HDP’nin cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş, CHP milletvekili Enis Berberoğlu ve onlarca milletvekili hapiste. İnce, Erdoğan’dan yenen “dokunulmazlık golü” konusunda partisinden farklı düşünmüş:
“Ben dokunulmazlıklar konusunda partimle ayrı düştüm. Ben inandığımı yaptım. Kürtlerin hoşuna gitmesi için yapmadım.” diyor ve Erdoğan’a çağrı yapıyor: “Demirtaş’ı hapiste tutma, gel erkekçe yarışalım.” Sonra Demirtaş’ı hapiste ziyaret edeceğini söylüyor.
Ayrıca Roboski katliamının sanıklarını yargılatmayı vadediyor. Ki bu önemli bir adım.
Kürt sorununu “samimiyetle, parlamentoda, yalan söylemeyerek ve cesur adımlarla çözeceğini” söylüyor.
Bunlar CHP’yi aşan söylemler. Bunları duyan Erdoğan yakında bir anda Kürtleri sevmeye başlayabilir!
ERDOĞAN’IN KUTSALI: SARAY
Erdoğan’ın en büyük kutsalı Saray. 15 Temmuz tiyatrosunda Saray az biraz bombalansaydı, tiyatrosunun inandırıcılığı artacaktı. Ama Erdoğan’ın gönlü sadece bahçenin uzak bir duvarının bombalanmasına izin verdi. Yerdeki gazoz şişesini isabetle vurabilen F16’lar 450 bin metrekarelik Saray’ı ıskaladı.
İnce’nin Saray planı da orijinal:
“Allah’ın izni, milletin isteği ile 24 Haziran’da cumhurbaşkanıyım. Sarayı bu ülkenin en akıllı evlatlarına vereceğim, bilim yuvası yapacağım.” … “İyi bir emlakçı arıyordum, satacaktım orayı ama… Orayı üniversite yapacağım. Cumhurbaşkanı olarak Atatürk’ün oturduğu Çankaya Köşkü’nde oturacağım.”
Saray’ı terk etmenin hayali bile Erdoğan’ı çileden çıkarır.
Selahattin Demirtaş’ın hapiste tutulma sebebi Erdoğan’ın kimyasını bozan sözlerdi. Şimdi benzer sözler Muharrem İnce’den geliyor.
İnce’nin konuşmalarını TV’ler vermeyebilir ama emin olsun en sadık takipçisi Erdoğan olacaktır. Dinledikçe çıldıracak çıldırdıkça saçmalayacaktır. Tekerine tekme yemiş bisiklet gibi art arda yalpalayacaktır. Nitekim başladı.
KENDİNE OY VERENLERİ MÜNAFIK İLAN ETTİ!
Kendine oy verecek olanları eğer AKP’ye oy vermeyeceklerse münafık ilan etti:
“Oyumu cumhurbaşkanına vereceğim ama AK Parti’ye vermeyeceğim diyenler münafık çetesidir” dedi.
Dengesizleşmesini eski dava arkadaşı Abdullatif Şener, şöyle aktarmış:
“Erdoğan’a oy verenler münafık sayılırmış. Eğer Ak Partiye oy vermezlerse. Kim söylüyor bunu? -Sn Erdoğan söylüyor. Nerede söylüyor? -Kayseri mitinginde. Ne zaman söylüyor? -Bugün. Tövbe, tövbe Ya Rabbi! Reise oy vermek, hiç münafıklık olur mu? Allah beterinden korusun!”
Muharrem İnce ne yapar ne yapmaz; cumhurbaşkanı olur olmaz başka mesele. Ama Erdoğan’ı çıldırtacağı kesin.
Eh bu da muhalefet için fena kazanç sayılmaz.
TRAFOYA YİNE KEDİ GİRECEK Mİ?
Kılıçdaroğlu’nun sandıklara sahip çıkmada sabıkası oldukça kötü.
Muharrem İnce ise 2014’te Yalova’da sandığa sahip çıkmış milletvekilliğini söke söke almıştı.
Bu sebeple 24 Haziran seçimleri için Erdoğan’ın bir başka kabusu İnce’nin trafolara kedi sokmaması yani Üsküdar’dan atı alıp kaçmasına mani olması olacaktır.
Bunun ötesinde İnce’nin seçilme şansı, söylemlerine ve tüm toplumu kucaklayıcılığına bağlı.
Ama daha şimdiden peşin kazanç Erdoğan için tüm muhalefetin “kılçıksız lüfer” olduğu dönemin bitmesi.
[Veysel Ayhan] 7.5.2018 [TR724]
Hatırlarsanız Deniz Baykal, hitabetiyle Erdoğan’ı oldukça rahatsız etmişti. Her salı grup toplantılarında Erdoğan’ı yerin dibine batırıp batırıp çıkarıyordu. Sonra bir kasetle koltuğundan oldu. Baykal, gidişine sebep olan komplo için Erdoğan’ı işaret etmişti.
Sonra Kılıçdaroğlu geldi. Ve CHP, bir anda Erdoğan için “kılçıksız lüfer”e döndü.
Bir tarafta ağzı bozuk, yasa ve ahlak tanımaz bir mafya babası, diğer yanda kibarlık ve nezaketini bozmayan, devlet terbiyesi almış bir insan.
Dolayısıyla Erdoğan her durumda ‘atı alıp Üsküdar’ı geçti.
Sahte oylarla Ankara’da Mansur Yavaş’ı ekarte ettirdi. Atı alıp Üsküdar’ı geçti.
16 Nisan 2017 Referandum’unu kaybettiği halde kazandı. Atı alıp Üsküdar’ı geçti.
Anayasanın tüm maddelerini paspas yaptı. Atı alıp Üsküdar’ı geçti.
Medyaya çöktü. Atı alıp Üsküdar’ı geçti.
Peki, Muharrem İnce ne yapacak?
Eski Çalışma Bakanı Yaşar Okuyan, KRT’de Çağlar Cilara’nın programında “Dinsizin hakkından imansız gelir” deyip şunları ekliyor: “Erdoğan’a çağrı yapıyorum. Bak hemşehrim, sen Muharrem İnce’yi tanımazsın. Muharrem İnce, kolay yutulur lokma değil. Eleştirilerini bir seviyede tut o seviyenin altına düşme vallahi seni evirir çevirir, sandığın dibine gömer.”
İnce’nin ilk söylemleri Okuyan’ı doğruluyor. İnce, Erdoğan’ın çok canını sıkacağa benziyor.
DİPLOMA
Erdoğan’ın en rahatsız olduğu konu diplomasının olmayışı. Bunun farkında.
1982’de kurulan Marmara Üniversite’inden 1981 yılında mezun olmayı başarmış!
1982’de dekan olan Ömer Faruk Batırel’in adı, 1981’de mezun olan Erdoğan’ın diplomasının altında var.
Diploma numarası 8345. Marmara Üniversite’sinden kendisinden 4 yıl sonra 1985’te mezun olmuş bir öğrencinin diploma nosu 2620. Yani diploması yüzde yüz sahte.
Böyle onlarca delil var.
Yumuşak karnı bu.
İnce, işe doğru yerden yani tam buradan başlamış. Yalova mitinginde şöyle diyor:
“Soruyorlar [cumhurbaşkanlığını] sen yapabilir misin? Sana güvenebilir miyiz? Bak anlatayım. 3 Kasım 2002’de milletvekili oldum. Sayın Erdoğan daha o zaman milletvekili değildi. O Mart 2003’te oldu. Yani kıdemse, ben ondan 5 ay daha kıdemliyim. (…) Gizli oturumlara katıldım. 1 Mart tezkeresinde oradaydım. Grup başkanvekili oldum. Sonra benim diplomam var! Daha ne olsun?”
Bu Erdoğan’ı çıldırtacak bir davranış. Ki ilk tepkisi şu oldu: “Üniversite yıllarım hep siyasette geçti.” Erdoğan tepki gösterdiğinde muvazenesini kaybediyor. Prompter’den gözünü ayırdığında “kendine zarar veriyor.” Kendi sözüyle üniversite okumadığını itiraf etmiş. Yani “tamam üniversiteye gitmedim ama sor ki neden! Çünkü siyaset yaptım.”
TRT
İnce’nin bir başka doğru hedefi TRT. BBC Türkçe’ye verdiği beyanatta şunları diyor:
“TRT’ye kızıyorum. TRT, 80 milyonun elektrik faturasından pay alıyor. Ana muhalefetin cumhurbaşkanı adayını açıklamasını vermiyor. TRT böyle devam ederse CHP’nin tüm milletvekilleri ile birlikte oraya gideceğim. Bu, tehdit değil hakkımı istiyorum. Kimseye hakkımı yedirmem.”
Sonra Balıkesir’de devam etti:
“Eğer (TRT) bugünki görüntüleri de görmezse hafta içi 130 milletvekili ile TRT’ye geliyorum haberiniz olsun kaçmayın sonra… Bu son uyarım, bir daha uyarmayacağım. TRT babanızın çiftliği değildir. TRT 80 milyonundur.”
Tüm CHP milletvekillerinin TRT’yi basması, hakkını araması TRT’yi AKP’nin çiftliği yapmış Erdoğan’ı çıldırtacaktır. 130 milletvekilinin bağımsız bir devlet kuruluşu olan TRT’ye gitmesi, orada oturma eylemi yapması tüm dünya kanallarında haber olacaktır. Bu, ister istemez TRT yayınlarını etkileyecektir.
Muharrem İnce’nin Yalova’da düzenlediği ilk mitingi NTV, CNN Türk ve Habertürk de yayınlamadı. İnce’nin bu “penguen kanalları” için de planı var:
“AKP’nin ilçe kongrelerini bile canlı yayınlayan televizyon kanalları dün Yalova’daki muhteşem mitingimizi canlı yayınlamadı. Bu medya düzeniyle de çarpışa çarpışa geleceğiz. Saray talimatıyla muhalefete medya ambargosu devam ederse mitinglerimizi TV kanallarının önünde yaparız!”
Hatırlarsanız Habertürk ve NTV’nin önünde yapılan protestolar sonrası bu kanallar Gezi’yi haber yapmaya başlamıştı.
KÜRT SEÇMENLER
HDP’nin cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş, CHP milletvekili Enis Berberoğlu ve onlarca milletvekili hapiste. İnce, Erdoğan’dan yenen “dokunulmazlık golü” konusunda partisinden farklı düşünmüş:
“Ben dokunulmazlıklar konusunda partimle ayrı düştüm. Ben inandığımı yaptım. Kürtlerin hoşuna gitmesi için yapmadım.” diyor ve Erdoğan’a çağrı yapıyor: “Demirtaş’ı hapiste tutma, gel erkekçe yarışalım.” Sonra Demirtaş’ı hapiste ziyaret edeceğini söylüyor.
Ayrıca Roboski katliamının sanıklarını yargılatmayı vadediyor. Ki bu önemli bir adım.
Kürt sorununu “samimiyetle, parlamentoda, yalan söylemeyerek ve cesur adımlarla çözeceğini” söylüyor.
Bunlar CHP’yi aşan söylemler. Bunları duyan Erdoğan yakında bir anda Kürtleri sevmeye başlayabilir!
ERDOĞAN’IN KUTSALI: SARAY
Erdoğan’ın en büyük kutsalı Saray. 15 Temmuz tiyatrosunda Saray az biraz bombalansaydı, tiyatrosunun inandırıcılığı artacaktı. Ama Erdoğan’ın gönlü sadece bahçenin uzak bir duvarının bombalanmasına izin verdi. Yerdeki gazoz şişesini isabetle vurabilen F16’lar 450 bin metrekarelik Saray’ı ıskaladı.
İnce’nin Saray planı da orijinal:
“Allah’ın izni, milletin isteği ile 24 Haziran’da cumhurbaşkanıyım. Sarayı bu ülkenin en akıllı evlatlarına vereceğim, bilim yuvası yapacağım.” … “İyi bir emlakçı arıyordum, satacaktım orayı ama… Orayı üniversite yapacağım. Cumhurbaşkanı olarak Atatürk’ün oturduğu Çankaya Köşkü’nde oturacağım.”
Saray’ı terk etmenin hayali bile Erdoğan’ı çileden çıkarır.
Selahattin Demirtaş’ın hapiste tutulma sebebi Erdoğan’ın kimyasını bozan sözlerdi. Şimdi benzer sözler Muharrem İnce’den geliyor.
İnce’nin konuşmalarını TV’ler vermeyebilir ama emin olsun en sadık takipçisi Erdoğan olacaktır. Dinledikçe çıldıracak çıldırdıkça saçmalayacaktır. Tekerine tekme yemiş bisiklet gibi art arda yalpalayacaktır. Nitekim başladı.
KENDİNE OY VERENLERİ MÜNAFIK İLAN ETTİ!
Kendine oy verecek olanları eğer AKP’ye oy vermeyeceklerse münafık ilan etti:
“Oyumu cumhurbaşkanına vereceğim ama AK Parti’ye vermeyeceğim diyenler münafık çetesidir” dedi.
Dengesizleşmesini eski dava arkadaşı Abdullatif Şener, şöyle aktarmış:
“Erdoğan’a oy verenler münafık sayılırmış. Eğer Ak Partiye oy vermezlerse. Kim söylüyor bunu? -Sn Erdoğan söylüyor. Nerede söylüyor? -Kayseri mitinginde. Ne zaman söylüyor? -Bugün. Tövbe, tövbe Ya Rabbi! Reise oy vermek, hiç münafıklık olur mu? Allah beterinden korusun!”
Muharrem İnce ne yapar ne yapmaz; cumhurbaşkanı olur olmaz başka mesele. Ama Erdoğan’ı çıldırtacağı kesin.
Eh bu da muhalefet için fena kazanç sayılmaz.
TRAFOYA YİNE KEDİ GİRECEK Mİ?
Kılıçdaroğlu’nun sandıklara sahip çıkmada sabıkası oldukça kötü.
Muharrem İnce ise 2014’te Yalova’da sandığa sahip çıkmış milletvekilliğini söke söke almıştı.
Bu sebeple 24 Haziran seçimleri için Erdoğan’ın bir başka kabusu İnce’nin trafolara kedi sokmaması yani Üsküdar’dan atı alıp kaçmasına mani olması olacaktır.
Bunun ötesinde İnce’nin seçilme şansı, söylemlerine ve tüm toplumu kucaklayıcılığına bağlı.
Ama daha şimdiden peşin kazanç Erdoğan için tüm muhalefetin “kılçıksız lüfer” olduğu dönemin bitmesi.
[Veysel Ayhan] 7.5.2018 [TR724]
Sahip olmak, sahip çıkmak ve sahiplenmek [Ahmet Kurucan]
Sahip olmak sözlüklere bakmaya bile ihtiyaç duymayacak ölçüde, duyulduğu ve okunduğu an zihinlerde hemen hemen aynı mananın çağırışım yaptığı bir kavram. Mülkiyeti merkeze alıyor, sahip olmak. Bu bağlamda sahip, malik anlamını taşıyor. Sonuçları itibariyle de akla getirdiği mana, mülkünde istediği gibi tasarruf hakkına sahip insan. İnsanî ilişkiler düzleminde efendi-köle misali. Sahip olma kavramı kullanılmasa da otoriteryen rejimlerde, kast sistemi ve aşiret uygulamalarının hâkim olduğu toplumlarda örneğini sıkça gördüğümüz türden bir ilişki.
Hukuki perspektiften bakılacak olduğunda, tasarruf hakkı sınırsız değil. Başkalarının hukukuna tecavüz ettiği yerde, hukuki otorite devreye girerek “Bir şeyin maliki, sahibi olman, sana sınırsız tasarruf hakkı vermez. Başkalarının hakkını ihlal edemezsin. Özgürlükte sınırın buraya kadar, daha ötesine yol yok,” der. Sınırın ihlal edilmesi durumunda da cezai yaptırımları devreye koyar.
Sahip çıkmak ve sahiplenmeye gelince, sözlüklerde ikisi de aynı anlama geliyor. Halkımızın kullanışına bakınca zaten bu açıkça görülüyor. “Umursamıyorum!” “Bana ne!”, “Salla başı al maaşı” gibi kavramların anlattığı “Nemelazımcılıktan” çok öte bir yerde duruyor. Ama zaman zaman bu iki kavram “Sahip olmak” ile karıştırılıyor. Sahip çıkma ve sahiplenme, sahip olmaya dönüştüğü andan itibaren tüm iyi niyete rağmen maksadın aksine hizmet edecek sonuçlar doğuruyor.
SAHİP OLMA REFLEKSİ
Bir misal üzerinden izaha çalışayım: Bir üretim fabrikasında işçisiniz diyelim. Yılların verdiği bilgi ve tecrübe birikimiyle ehil bir insansınız. Mesleğinize saygınız ve sevginiz takdire şayan. Üzerinize düşen işi fazlasıyla yapıyor ve el üstünde tutuluyorsunuz. Sizin için ustabaşından patrona kadar herkes “Kendi işi gibi, kendi malı gibi” sahip çıkıyor diyor. Hukukî, ahlâkî, insanî her zaviyeden takdirle karşılanacak bir davranış biçimi. Övgüye layık. Herkes de bunun farkında.
Fakat bir an oluyor ki o işçi yaptığı işle alakalı bir emri yerine getirmiyor. Çünkü
mesleki bilgisine göre yapılması istenilen şey, o üretilen ürüne ve tabii ki kendisinin de içinde bulunduğu kuruma zarar verecek. Onun için itiraz ediyor, kendi görüşü sorulmadığı halde yüksek sesle söylüyor, gerekçelerini anlatıyor. Görüşünün dinlenilmemesi durumunda ısrarcı davranıyor, diretiyor ve ‘hayır’ diyor başka bir şey demiyor. Fakat ısrarlar devam edince de “muhalefet şerhini” düşüp işine devam ediyor. Yap denileni yapıyor. Buraya kadar olan davranışı bize şunu gösteriyor; o işçi karakterine uygun, kendisi hakkında söylenen, “kendi işi gibi, kendi malı gibi” sahip çıkmayı ve sahiplenmeyi delillendiren bir tutum izliyor.
Ama bunun bir adım ötesi daha var; o işçi her şeye rağmen verilen emri yerine getirmiyor. Kendi görüşünün, “Allah’ın emri” olduğuna iman etmişçesine ‘hayır’ diyor ve iş yerini sahibinden ustabaşına kadar hiç kimseyi dinlemeyip bildiğini okuyor. İşte buna “sahiplenme ve sahip çıkma” denemez. Bu olsa olsa “sahip olma” refleksini gösteren bir davranış biçimidir.
AKSİ NETİCELER DOĞURABİLİR
Çoklarına çok basit gibi görünen ve gündelik hayatın tabii akışı içinde karşılaşabileceğimiz bu misali başka bir alana taşıyalım. Yalnız baştan belirteyim, bu alanda sahip çıkmak, sahiplenmek ve sahip olmak kavramları başka şekilde kendini gösterecek ve tam aksi bir netice doğuracak. Şöyle ki; değerlerin, ilkelerin ve prensiplerin merkeze konulduğu ve onları kabullenen insanların gönüllü olarak mesailerini harcayarak gerçekleştirdikleri bir faaliyet alanı düşünelim. Mesela günümüz dünyasının global manada en büyük problemlerinden biri olan ‘çevre’ diyelim. Dünyanın değişik yerlerine dağılmış ve her yerde aynı değerler istikametinde yapılanmalarını gerçekleştiren bu gönüllüler, aralarında kurmuş oldukları network ile birbirileri ile dayanışma içinde çalışıyorlar. Herkes üzerine almış olduğu vazifeye maddi açıdan hayatını idame ettiren işiymiş gibi sahip çıkıyor ve sahipleniyor. Lokal gerçekler üst başlığı etrafında toplayabileceğimiz organizasyon ve buna bağlı olarak kurumsallaşmanın getirdiği belli ölçüde de olsa dikey yapılanma, hukuki ve kanuni gereklilikler, örf ve adet, insan ve imkan potansiyeline göre o değerleri hayata geçirecek projeler üzerinde çalışıyorlar.
Bahsini ettiğimiz lokal gerçeklerin tabii neticesi olarak dikey yapılanmada yerini alanlar tam anlamıyla o değerlerin emanetçileridir. Üstadın ifadesiyle “memer” ama “mazhar” değillerdir. Mülkiyet kavramını kullanacak olursak izafi bir mülkiyete sahiptirler, hakiki mülke değil. Bir gün bu insanlar bir karar alıp o işe gönül verenlerden tatbikini istiyorlar. Fakat istenilen şey; tam da üretim fabrikasındaki işçi misalinde olduğu gibi yanlış sonuçlar doğuracak. Şimdiye kadar gönüllü olarak çevreyi koruma işlerinde cansiperane çalışan kişiler, ‘hayır’ diyorlar. ‘Bu bizim değer, ilke ve prensiplerimize aykırı. Tüzüğümüze aykırı. Örf ve adetimize aykırı. Bunu uygulayamayız.’ Fakat diğerleri ısrarcı davranıyor. Getirilen karşıt argümanlar kale alınmıyor. Bu tutum gösteriyor ki idari kademede bulunan ve tüm itirazlara rağmen gelen tepkileri nazar-ı itibara almayan bu kişiler “memer” değil “mazhar” hatta “masdar” olduklarını düşünüyor, emanetçi olarak bulundukları konumun kendilerine sağladığı yaptırım gücünü hakiki güç ile karıştırıyor, dayatmalarda bulunuyor. Baştan bu yana söylediğimiz kavramlar içinde ‘sahip çıkmıyor’, ‘sahiplenmiyor’, ‘sahibi olduğunu’ zannıyla ve vehmiyle hareket ediyor.
İLKELER, HERKESE AİTTİR
Merhum Nurettin Topçu insanın hareketini belirleyen asıl unsurun sorumluluk olduğu tespitini yapar. Ona göre irade ve ihtiyarı tetikleyen şey sorumluluk duygusudur. Ama bunun harekete geçmesi için de hürriyet ortamına ihtiyaç vardır. İnsan özgür olduğunu hissetmelidir ve gerçekten özgür birey olmalıdır. Bediüzzaman’ın yıllar önce söylediği gibi, “Beşer esir olmak istemediği gibi ecir de olmak istemiyor.” Bunun için de “Kesret içinde vahdet, cemaat içinde ferdiyet” ana umdedir.
İsterseniz yazının ilk paragrafına dönelim ve “Sahip Olma”nın özellikle otoriteryen rejimler, kast sistemi ve aşiret uygulamalarının hakim olduğu toplumlarda insan ilişkileri düzleminde ortaya çıkan bir tür ilişki olduğu tespitini yeniden hatırlayalım. İsterse Kanarya Sevenler Derneği olsun, belli amaçlar etrafında insanları gönüllü yapan ve maddi-manevi fedakârlığa iten şeyler değerlerdir, ilkelerdir, prensiplerdir. Yapılacak işin makuliyetidir. Yayılım alanına bakınca evrenselliğidir. Hiç kimse o değerlerin sahibi değildir. Herkestir o değerlerin sahibi. Dolayısıyla herkesin bu değerlere, o değerlerin hayata taşınmasında üzerine düşen vazifeye, o vazifenin kendisine verdiği hak ve yetkilere sonuna kadar sahip çıkmaya ve sahiplenmeye hakkı vardır ama sahip olmaya, sahibiymiş gibi davranmaya, kendilerini ‘efendi’ başkalarını ‘kul ve köle’ olarak görmeyi netice verecek davranışlara girmeye hakkı yoktur.
Bediüzzaman ile bitirelim: “Ehl-i dünyanın ve maddî tarihin nazarıyla, nev-i beşerin hayat-ı içtimâiyesi noktasında bakılsa, görülüyor ki hayat-ı içtimâiye-i siyâsiye îtibâriyle, beşer, birkaç devri geçirmiş. Birinci devri vahşet ve bedevîlik devri, ikinci devri memlûkiyet devri, üçüncü devri esir devri, dördüncüsü ecîr devri, beşincisi mâlikiyet ve serbestiyet devridir. (…) Beşer, esirlik istemedi, kanıyla parçaladı. Şimdi ecîr olmuştur; onun yükünü çeker, onu da parçalıyor.”
[Ahmet Kurucan] 7.5.2018 [TR724]
Hukuki perspektiften bakılacak olduğunda, tasarruf hakkı sınırsız değil. Başkalarının hukukuna tecavüz ettiği yerde, hukuki otorite devreye girerek “Bir şeyin maliki, sahibi olman, sana sınırsız tasarruf hakkı vermez. Başkalarının hakkını ihlal edemezsin. Özgürlükte sınırın buraya kadar, daha ötesine yol yok,” der. Sınırın ihlal edilmesi durumunda da cezai yaptırımları devreye koyar.
Sahip çıkmak ve sahiplenmeye gelince, sözlüklerde ikisi de aynı anlama geliyor. Halkımızın kullanışına bakınca zaten bu açıkça görülüyor. “Umursamıyorum!” “Bana ne!”, “Salla başı al maaşı” gibi kavramların anlattığı “Nemelazımcılıktan” çok öte bir yerde duruyor. Ama zaman zaman bu iki kavram “Sahip olmak” ile karıştırılıyor. Sahip çıkma ve sahiplenme, sahip olmaya dönüştüğü andan itibaren tüm iyi niyete rağmen maksadın aksine hizmet edecek sonuçlar doğuruyor.
SAHİP OLMA REFLEKSİ
Bir misal üzerinden izaha çalışayım: Bir üretim fabrikasında işçisiniz diyelim. Yılların verdiği bilgi ve tecrübe birikimiyle ehil bir insansınız. Mesleğinize saygınız ve sevginiz takdire şayan. Üzerinize düşen işi fazlasıyla yapıyor ve el üstünde tutuluyorsunuz. Sizin için ustabaşından patrona kadar herkes “Kendi işi gibi, kendi malı gibi” sahip çıkıyor diyor. Hukukî, ahlâkî, insanî her zaviyeden takdirle karşılanacak bir davranış biçimi. Övgüye layık. Herkes de bunun farkında.
Fakat bir an oluyor ki o işçi yaptığı işle alakalı bir emri yerine getirmiyor. Çünkü
mesleki bilgisine göre yapılması istenilen şey, o üretilen ürüne ve tabii ki kendisinin de içinde bulunduğu kuruma zarar verecek. Onun için itiraz ediyor, kendi görüşü sorulmadığı halde yüksek sesle söylüyor, gerekçelerini anlatıyor. Görüşünün dinlenilmemesi durumunda ısrarcı davranıyor, diretiyor ve ‘hayır’ diyor başka bir şey demiyor. Fakat ısrarlar devam edince de “muhalefet şerhini” düşüp işine devam ediyor. Yap denileni yapıyor. Buraya kadar olan davranışı bize şunu gösteriyor; o işçi karakterine uygun, kendisi hakkında söylenen, “kendi işi gibi, kendi malı gibi” sahip çıkmayı ve sahiplenmeyi delillendiren bir tutum izliyor.
Ama bunun bir adım ötesi daha var; o işçi her şeye rağmen verilen emri yerine getirmiyor. Kendi görüşünün, “Allah’ın emri” olduğuna iman etmişçesine ‘hayır’ diyor ve iş yerini sahibinden ustabaşına kadar hiç kimseyi dinlemeyip bildiğini okuyor. İşte buna “sahiplenme ve sahip çıkma” denemez. Bu olsa olsa “sahip olma” refleksini gösteren bir davranış biçimidir.
AKSİ NETİCELER DOĞURABİLİR
Çoklarına çok basit gibi görünen ve gündelik hayatın tabii akışı içinde karşılaşabileceğimiz bu misali başka bir alana taşıyalım. Yalnız baştan belirteyim, bu alanda sahip çıkmak, sahiplenmek ve sahip olmak kavramları başka şekilde kendini gösterecek ve tam aksi bir netice doğuracak. Şöyle ki; değerlerin, ilkelerin ve prensiplerin merkeze konulduğu ve onları kabullenen insanların gönüllü olarak mesailerini harcayarak gerçekleştirdikleri bir faaliyet alanı düşünelim. Mesela günümüz dünyasının global manada en büyük problemlerinden biri olan ‘çevre’ diyelim. Dünyanın değişik yerlerine dağılmış ve her yerde aynı değerler istikametinde yapılanmalarını gerçekleştiren bu gönüllüler, aralarında kurmuş oldukları network ile birbirileri ile dayanışma içinde çalışıyorlar. Herkes üzerine almış olduğu vazifeye maddi açıdan hayatını idame ettiren işiymiş gibi sahip çıkıyor ve sahipleniyor. Lokal gerçekler üst başlığı etrafında toplayabileceğimiz organizasyon ve buna bağlı olarak kurumsallaşmanın getirdiği belli ölçüde de olsa dikey yapılanma, hukuki ve kanuni gereklilikler, örf ve adet, insan ve imkan potansiyeline göre o değerleri hayata geçirecek projeler üzerinde çalışıyorlar.
Bahsini ettiğimiz lokal gerçeklerin tabii neticesi olarak dikey yapılanmada yerini alanlar tam anlamıyla o değerlerin emanetçileridir. Üstadın ifadesiyle “memer” ama “mazhar” değillerdir. Mülkiyet kavramını kullanacak olursak izafi bir mülkiyete sahiptirler, hakiki mülke değil. Bir gün bu insanlar bir karar alıp o işe gönül verenlerden tatbikini istiyorlar. Fakat istenilen şey; tam da üretim fabrikasındaki işçi misalinde olduğu gibi yanlış sonuçlar doğuracak. Şimdiye kadar gönüllü olarak çevreyi koruma işlerinde cansiperane çalışan kişiler, ‘hayır’ diyorlar. ‘Bu bizim değer, ilke ve prensiplerimize aykırı. Tüzüğümüze aykırı. Örf ve adetimize aykırı. Bunu uygulayamayız.’ Fakat diğerleri ısrarcı davranıyor. Getirilen karşıt argümanlar kale alınmıyor. Bu tutum gösteriyor ki idari kademede bulunan ve tüm itirazlara rağmen gelen tepkileri nazar-ı itibara almayan bu kişiler “memer” değil “mazhar” hatta “masdar” olduklarını düşünüyor, emanetçi olarak bulundukları konumun kendilerine sağladığı yaptırım gücünü hakiki güç ile karıştırıyor, dayatmalarda bulunuyor. Baştan bu yana söylediğimiz kavramlar içinde ‘sahip çıkmıyor’, ‘sahiplenmiyor’, ‘sahibi olduğunu’ zannıyla ve vehmiyle hareket ediyor.
İLKELER, HERKESE AİTTİR
Merhum Nurettin Topçu insanın hareketini belirleyen asıl unsurun sorumluluk olduğu tespitini yapar. Ona göre irade ve ihtiyarı tetikleyen şey sorumluluk duygusudur. Ama bunun harekete geçmesi için de hürriyet ortamına ihtiyaç vardır. İnsan özgür olduğunu hissetmelidir ve gerçekten özgür birey olmalıdır. Bediüzzaman’ın yıllar önce söylediği gibi, “Beşer esir olmak istemediği gibi ecir de olmak istemiyor.” Bunun için de “Kesret içinde vahdet, cemaat içinde ferdiyet” ana umdedir.
İsterseniz yazının ilk paragrafına dönelim ve “Sahip Olma”nın özellikle otoriteryen rejimler, kast sistemi ve aşiret uygulamalarının hakim olduğu toplumlarda insan ilişkileri düzleminde ortaya çıkan bir tür ilişki olduğu tespitini yeniden hatırlayalım. İsterse Kanarya Sevenler Derneği olsun, belli amaçlar etrafında insanları gönüllü yapan ve maddi-manevi fedakârlığa iten şeyler değerlerdir, ilkelerdir, prensiplerdir. Yapılacak işin makuliyetidir. Yayılım alanına bakınca evrenselliğidir. Hiç kimse o değerlerin sahibi değildir. Herkestir o değerlerin sahibi. Dolayısıyla herkesin bu değerlere, o değerlerin hayata taşınmasında üzerine düşen vazifeye, o vazifenin kendisine verdiği hak ve yetkilere sonuna kadar sahip çıkmaya ve sahiplenmeye hakkı vardır ama sahip olmaya, sahibiymiş gibi davranmaya, kendilerini ‘efendi’ başkalarını ‘kul ve köle’ olarak görmeyi netice verecek davranışlara girmeye hakkı yoktur.
Bediüzzaman ile bitirelim: “Ehl-i dünyanın ve maddî tarihin nazarıyla, nev-i beşerin hayat-ı içtimâiyesi noktasında bakılsa, görülüyor ki hayat-ı içtimâiye-i siyâsiye îtibâriyle, beşer, birkaç devri geçirmiş. Birinci devri vahşet ve bedevîlik devri, ikinci devri memlûkiyet devri, üçüncü devri esir devri, dördüncüsü ecîr devri, beşincisi mâlikiyet ve serbestiyet devridir. (…) Beşer, esirlik istemedi, kanıyla parçaladı. Şimdi ecîr olmuştur; onun yükünü çeker, onu da parçalıyor.”
[Ahmet Kurucan] 7.5.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)