İnandığı Gibi Yaşayan Mü’min [Mehmet Ali Şengül]

Çağımızda iman, korkunç hücum ve taarruzlara maruz kalmıştır. Daha önceki devir ve dönemlerde ise iman, günümüzdeki kadar böylesine büyük tehlikelere maruz kalmamıştı. 
   
Bugün materyalist düşünce hâla bir çok insanın zihnini meşgul etmekte, ‘inandım’ diyenlerde bile imanın gönüllere tam oturmadığı görülmektedir. Bundan dolayı da, Alem-i İslam’da ‘nifak’ın ortalığı kasıp kavurduğu bir gerçektir. 
    
Başta bu yazının sahibi olmak üzere, istisnalar müstesna, milyonlara bâliğ müslümanların büyük çoğunluğunun Allah’a gerçek manada kul olmaktan daha ziyade, Şeytan ve nefs-i emmarenin esiri ve kulu olduğunu görüyor ve bunun ızdırabını vicdanımızda acı acı hissediyoruz.
    
Ortalığı yakan yıkan, mazlum mağdur demeden canlar yakan, zulmü zirvelerde temsil eden Müslümanlara bakıp; İslam’ı tenkit eden insanlar karşısında başımızı aşağıya eğiyor ve hicab duyuyoruz.
    
Tonlarca topraktan az altın çıkması gibi, Kur’an’ın rehberlik yapıp yönlendirdiği, Resulüllah Efendimiz’in (sav) yaşayarak örnek olduğu, ‘Sahabe Modeli’ bir müslüman olmak; yani, imanda kemâle ermiş, niyeti ve ameli hâlis, ilim ve irfanla mücehhez, bakıldığında hal ve hareketleri, tavır ve davranışlarıyla Allah ve Resulullah’ı hatırlatan, İslam’ı sevdiren ve insanları nefret ettirmeyip, müsbet manâda etkileyen bir müslüman olmak, günümüzün şartlarında oldukça zor görünüyor. 
    
İslam hakkında küfür ve dalalet cephesinin  tenkit ederek ortaya koydukları iddiaların ve bir de müslüman kimliğiyle piyasada dolaşanların tavır ve davranışlarının, maalesef gerçek İslam’la ve müslümanlıkla alakasının olmadığı  açıkça görülmektedir.    
     
Günümüzdeki mü’minler de; başta Allah’a iman olmak üzere, bütün iman esaslarını; inandırıcı, ikna edici şekilde hazmedip, inandığı ve hak bildiği davasını yaşayarak, tatlı dil ve güleryüzle insanlara örnek olarak İslam’ın güzelliklerini göstermelidirler.  
      
Mü’min; ben kimim, nereden geldim ve nereye gidiyorum, bu kısa vadeli dünyada vazifem nedir? gibi soruları kendine sorması ve hayatını bu sorulara göre  hazırlaması gerekmektedir. İmanla şereflenmiş mü’minler, bu hususta Kur’an, Sünnet ve Sahabe Hayatını örnek alarak, doğru kaynaklardan iyi beslenmek suretiyle, ‘medenîlere galebe ikna iledir’ prensibini uygulamalıdırlar. 

Bugün insanlar, ölümle sona erecek şu fani dünyanın gayr-ı meşru şeytan saltanatının, nefsinin, menfaat ve çıkarlarının, şan ve şöhretin etkisi altında kaldığından, gerçek manada imanı elde etmede zorlanmaktadırlar. 
    
Böyle bir ortamda, inananların bile imanlarını koruması oldukça zordur. Yırtık büyük, yama küçük kalıyor. Evler karanlık, sokaklar kirli, mektepler devamlı şüphe üretiyor. Mabedler (istisnalar hariç) ölü ruhlu insanlarla dolu... Onun için şekil insanı değil, kalb ve ruh insanı olmak zorundayız.
    
Sürekli başkalarının kusurlarını arayanlar, hayat boyu kusur aramaktan kurtulamazlar. Bugün cinnete tutulmuş, iftirakçılar ve müfteriler gibi hareket edenler ve onları taklit eden müslümanlar var. Onun için, bu durum karşısında aile ve toplumda karşılaşılan uygunsuz tavır ve davranışlara, kalp kırıcı, gönül yıkıcı sözlere karşı müdafaaya geçmemeli; aldanmış olma ihtimallerini hesaba katarak sabredip, onların durumuna düşmemeli ve yangına benzin dökmemeliyiz.

Müminler, kendilerine yapılanlara takılmadan vazifelerini yapmalıdırlar. Zira, Efendimiz’e (sav) ve Sahabe Efendilerimiz’e (r.anhüm), müşrikler ve münafıklar irşad esnasında, ‘hümeze, lümeze’ yapıyorlardı. Yani, insanları arkadan çekiştiriyor, küçük düşürücü tavır ve davranış içinde bulunuyor ve kaş göz hareketleriyle eğlenip, alay ediyorlardı.

Allah Resulü (sav), ‘Allah yolunda tozlanan ayaklara cehennem dokunmaz’ buyurmaktadır. 

Bundan dolayı, başta Peygamberler olmak üzere bütün hak dostları, vazifelerini hakkıyla yapmaya çalışmışlar, hedefledikleri Allah’ın rızasını ve ahiretlerini kazanabilmek ve insanların ölümsüz ve ebedi hayatlarını kurtarabilmek için yürümüşler ve bütün gayretlerini bu işe teksif etmişlerdir. 

İstediğini Allah’tan isteyen, hiçbir zaman mahrum olmaz. Mümin, Allah yolunda olduğu müddetçe şartlar ne kadar ağır olursa olsun, -biiznillah- sırtı yere gelmez. Müslümanlar, keşke, sözleri kadar halleri ve davranışlarıyla da, davalarını anlatabilseler.. İslam’ı hiçbir şeye alet etmeden, beklentiye girmeden, hakkını vererek temsil edebilseler... Yanlışa yanlış ile cevap vermeden, zulme zulümle mukabelede bulunmadan, en olumsuz durumlarda bile konumuna uygun harekette bulunabilseler...

Mü’minler, yangının büyüklüğüne bakıp ümitsizliğe  kapılmamalı, hadiselerin vuku’u anında, kendilerine düşen vazifelerin hakkını vermelidiler. Kavga veya münakaşa ile zaman israfına girmektense, insanlığa yararlı olacak hizmetlerle meşgul olmanın daha hayırlı olacağının şuurunda olmalıdırlar. 

Mü’minler, hizmet adına meşru alternatifler üretmelidirler. İnanmış olmanın, imanın huzurunu duymanın ne kadar güzel olduğunu yaşayarak anlatmalıdırlar.

Ne var ki, yaratılan varlıkların en ekmeli olan insanların, hatta inananların büyük çoğunluğu, insanlara insan olduğu için değer verememekte, imanın güzelliğini, huzurunu tam temsil edememektedirler. Halbuki, herkesi kendi konumunda kabul ederek, tatlı dil-güleryüzle muamelede bulunabilseler, o zaman gönüller kazanılmış ve fethedilmiş olacaktır.

İnsan, kendini sevdirmeden sevilemez. Sevilmeden de sevdiklerini sevdiremez. Onun için mü’minler, sevgi ve yumuşaklığın gücünü kullanarak, kalpler arasında köprüler kurmaya gayret etmelidirler. İmkan ölçüsünde yılana, akrebe bile yardım etmeye çalışmalı, onlarla iyi geçinmeye gayret etmeli ve her zaman sokabileceklerini  hesap etmek suretiyle temkinli, tedbirli ve dikkatli olmalıdırlar.

Her insanın farklı bir kimliği vardır. Paylaşmak ve özgüvenli olmak esas olmalıdır. Gerek kendi nefsî arzularıyla mücadele ederek; gerekse, elinden ve dilinden kimsenin zarar görmeyeceği güvenli insanlar yetiştirerek, dünya barışına katkıda bulunmalı, aynı zamanda insanların  mutluluk ve huzuru elde etmelerine yardımcı olmanın yanında, ahiret saadetlerini kazanmalarına da destek olunmalıdır.

İnanan insan sabrederek, musibetlerin en sıkıntılı anlarını bile aşmasını bilmeli, bu yolla Allah’ın rızasına ulaşacağını  düşünerek hareket etmelidir. Neticede pişman olup nedamet duyacağı, zulüm, gıybet, laf getirip götürme, gayz, kin ve nefret gibi, hiçbir işe tevessül ve tenezzül etmemelidir. 

Keşke herkes kendine bakabilse, kendi eksiklerini görebilse, nerede yanlış yaptığının şuurunda olarak, tehlikelerin tehditle yok edilemeyeceğinin farkında olsa. O zaman -Allah’ın izni ve inayetiyle- bütün engeller aşılmış, gönüllerde sıcak bir atmosfer oluşmuş olacaktır.

Allah (cc), bizleri maceracı olmaktan korusun. Takva, ihlâs, vefa ve sadakat üzere, ifrat ve tefritten uzak, dengeli, örnek insan olmaya, bu yolla hizmet etmeye muvaffak kılsın. Amin.

[Mehmet Ali Şengül] 19.5.2017 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com

Meğer o pilot Kral’mış… [Murat Kâni]

Kraliçe Beatrix’ten 2013 yılında görevi devralan ve Hollanda Kralı olan Willem Alexander’ın tahta oturduktan sonra da pilotluk yapmaya devam ettiği ortaya çıktı.

Schiphol Havaalanında kasket ve KLM Hava Yolları’nın pilot üniformasıyla dolaşan kralı kimse tanımamış. Bazı vatandaşlar, zaman zaman “Ne kadar da Krala benziyor” diye düşüncelerini dile getirmiş. Alexander, bunları duymadan gelmiş.

Hollanda basınına açıklamalarda bulunan Kral Willem Alexander, hobby olarak 21 yıl boyunca aralıksız yaptığı yarı zamanlı işi artık bıraktığını açıkladı. Kral Willem, uçuşlarda yaptığı anonslardan sesini tanıyanların çıktığını ancak ‘olamaz’ deyip sorgulanmadığını belirtti.

UÇUŞLAR EĞLENCELİ İDİ

Kral Willem-Alexander insanların bir uçakta kendisine emanet edildiğini bunu büyük bir sorumluluk ile yerine getirdiğini ifade etti. “Siz bir uçakta uçarken aynı zamanda onlarca yolcunun ve mürettebatın sorumluluğu sende. Bu sorumluluk ile hareket ediyorsun. Bunun sorumluluğu da gerçekten ağır. Bu uçuşlar gerçekten çok eğlenceli idi. Boeing  737 uçağı ile uçmak benim için benim motivasyon ve eğlenceli oldu.” dedi.

[Murat Kâni] 19.5.2017 [TR724]

Beyaz Saray’da beyhude ‘itibar’ arayışı [Erhan Başyurt]

Türk siyasiler için ABD seyahatleri hep önemli olmuştur.

ABD’nin dünya gücü olması, Türkiye’de üslerinin ve bölgede askeri faaliyetlerinin bulunması, askeri ve mali yardımlar yapması ve operasyonel istihbarat üstünlüğü, ABD ziyaretlerini her zaman listenin başına taşımıştır.

***

Türk siyasiler açısından ABD ziyaretleri, meşruiyet, uluslararası destek ve itibarın göstergesidir ayrıca.

ABD’de iyi ağırlanmak, gösterilen itibar, liderler için kendini halkına pazarlama aracıdır.

Bu nedenle, ABD Başkanı tarafından telefonla aranmak bile değerdir…

***

Bunun ‘mefhumu muhalifi’, yani tersten okunuşu şudur:

Türkiye, zayıf bir devlettir.

ABD onayı olmadan dış politika ve askeri alanda adım atamaz.

Siyasiler, zayıflıkları oranında iktidarda kalmak için ABD’nin her dediğini yapmaya açıktır.

***

Hal böyle olunca, ABD ziyaretlerinin başarısını belirleyen şey, siyasi propagandalar ve algı operasyonları değil, ziyaret sonrası yaşanan gelişmelerdir. İcraatlardır…

***

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın en şaşaalı ABD gezisi, Mayıs 2013’te Obama döneminde Blair House’ta ağırlandığı gezi olmuştur.

Ancak, sonradan ortaya çıkmıştır ki, o gezide Obama, Erdoğan’ın da olduğu dar daire özel yemekte, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı Suriye’deki radikal silahlı gruplara verdiği destek nedeniyle “ayak ayak üstüne atıp parmağını sallayarak” azarlamıştır…

Yani görünüşte en parlak ziyaret, gerçekte ise en derin kriz yaşanmıştır.

***

Nitekim bu seyahatin hemen ardından Gezi Olayları başlayınca, dönemin bakanlarından Ertuğrul Günay, kendisiyle aynı uçakta bulunduğu Erdoğan’ın Gezi protestolarının kendisini devirmek için ABD tarafından çıkarıldığından veya desteklendiğinden kaygı duyduğunu anlatmıştır…

***

ABD nezdinde bir liderin itibarı, ülkesinin itibarı ve gücü kadardır.

Türkiye, güçlü potansiyeli olan ama bunları iktidar tarafından heba edilmiş bir devlettir.

Ülke kutuplaştırılmış, seçimlerine hile karışmış, demokrasiyi terk edip ‘Tek Adam’ rejimine geçiş yapılmıştır.

***

“Ortadoğu’da bizden habersiz yaprak uçmaz”, “Bölgesel değil artık küresel oyun kurucuyuz” diye yüksekten atıp tutan iktidar, bugün burnunun dibinde olan gelişmeleri söylene söylene seyretmekle yetiniyor.

Yolsuzluk ve rüşvet soruşturmalarını örtmüş bir iktidar, Suriye’deki radikal silahlı gruplara yardım sağladığı ABD tarafından bilinen MİT Müsteşarı ve kendi askeri tarafından esir alınan bir Genelkurmay Başkanı ile Washington’da ‘itibar’ arayışı, beyhude bir çabadır.

‘Zarrab’ kartını elinde bulunduran ABD’nin PKK’nın uzantısı YPG’ye askeri eğitim ve ağır silah desteği, Süleymaniye'de ‘Türk subayların başına çuval geçirilmesi’ vak'asının her gün tekrarlanmasıdır.

***

Henüz lider kadrosu tespit edilmemiş bir hain darbe girişimini bahane ederek ülkesinde 150 bin masum insanı işten atan, 50 bin masum sivili hapse koyan, basın özgürlüğünü, ifade özgürlüğünü, eğitim ve akademi özgürlüğünü, özel mülkiyetin dokunulmazlığını ihlal eden bir lider, ne kadar itibar sahibi olabilir?

***

Sözün özü şu ki:

Beyaz Saray’ın 50 katı büyüklüğünde ‘itibar’ deyip AK Saray da inşa etseniz, bugün olduğu gibi ülkenizde birliği ve dirliği sağlayamadığınız takdirde, 14 saat uçup Beyaz Saray’da 20 dakika ‘baş başa’ ağırlanmakla avunursunuz…

***

Gerçek şu ki:

Özgürlükler ve demokrasi güvenlik ve barışı, güvenlik ve barış ekonomik kalkınma ve refahı üretir. Ekonomi güçlüyse, ordu da güçlenir. Ülkenin gücü de liderlerin itibarı da ülkenin gelişmişliği ile orantılıdır. Kutuplaşmış, zayıf bir ülkenin gücü ve itibarlı lideri olamaz…

***

İktidar, özgürlükler ve ileri demokrasiden uzaklaşarak, hukukun üstünlüğü ve hesap verilirliği yok ederek, kendi itibarını da ülkenin gücünü de hızla eritmektedir.

Ülkesinde itibarı olmayan bir iktidarın, Beyaz Saray’da itibar arayışı beyhudedir.

[Erhan Başyurt] 19.5.2017 [TR724]

Obradoviç Türk olsaydı [Alper Ender Fırat]

Bir zamanlar futboldaki 3-1’lik Macar Zaferinin 33. veya 34. veya efendim 38. yıl dönümü kutlanırdı. Tek seçicisinden, malzemecisine, stat sorumlusuna kadar adamlar çıkar, maçı anlatırlardı. Bol bol övünürdük, yetmez yeniden övünürdük. Yıllar sonra bir UEFA kupası kazandık. Şimdi onunla övünüyoruz. Önceki gün Galatasaray’ın UEFA kupasını kazanmasının 17. yılını kutladık. Kocaman kocaman adamlar Florya Metin Oktay tesislerinde bir araya geldi ve bu başarının ne kadar önemli ve büyük olduğunu anlattı. Gerçi Hakan Şükür, Arif Erdem gibi kupanın kazanılmasındaki asıl kahramanlar yoktu ama geriye kalan yöneticisinden teknik direktörüne, malzemecisinden, bravo diyerek destek verenlere kadar herkes kutlamalarda bir araya geldi. Bu ulaşılmaz, bu gelmiş geçmiş en büyük futbol olayını kutladı.

ŞARKLININ ÖVÜNMELERİ

Gerçi bu 17 yıl içinde İspanyol Sevilla takımı tam beş kez, Atletico Madrid ve Porto ikişer kere UEFA kupasını kazanmış, hatta Shakthar Donesk, Zenith gibi takımlar bile bu kupayı müzelerine götürmüşlerdi. Ama olsun hiçbir kupa Galatasaray’ın kazandığı kupa kadar güzel değildi. Üstelik daha 17. yılındaydı, 60. yılını bile kutlayacaklardı. Önemli olan övünmek için bir gerekçenin olmasıydı.

Halk Bank’ın voleybol takımı erkeklerde Türkiye şampiyonu oldu. Bir idari yöneticisiyle TV’de röportaj yapıyorlar… Adam takımın ligin başında kötü gittiğini, ama kendisinin göreve gelmesiyle takımı topladığını, onlara ne kadar güvendiğini anlattığını, onlara aşıladığı bu özgüven sayesinde başarının geldiğini anlatıyor. Yani başarının asıl adresi kendisi! Öyle ya, her şey övünmeye endeksli olduğu için küçücük başarıdan kocaman kocaman övünmeler çıkarabilen bir zihin yapısı vardır Şarklı’nın.

OBRADOVİÇ’İN SIRADIŞI BAŞARILARI

Son üç sezondur Avrupa Basketbolunun en önemli organizasyonunda dörtlü finallere kalan Fenerbahçe Basketbol takımında bu başarının arkasındaki isim şüphesiz Sırp hoca Obradoviç. Çok uzun ve başarılarla dolu bir spor geçmişi var Obradoviç’in. Öyle ki, kariyerini ve başarılarını buraya yazmaya başlasak satırlara sığmaz. Oyuncuyken Yugoslavya Milli Takımıyla kazandığı Olimpiyat ikinciliği, Dünya Şampiyonluğu’nun yanı sıra, Partizan kulübeyle Koraç Kupasını müzesine götürdüğünde daha otuzlu yaşların başındaydı. 32 yaşında Partizan ile Avrupa’nın bir numaralı kupasını kaldırdı. Sonra da çeşitli takımlarla bu kupayı tam 7 kez daha kazanacaktı. Çalıştırdığı kulüplerin dörtlü finallere katılma sayısını akılda tutmak bile çok zor. Sırbistan Milli takım hocası olarak kazandığı Avrupa ve Dünya Şampiyonluğu, Avrupa’nın çeşitli kulüpleriyle kazandığı Saporta Kupaları da cabası.

Bildiğiniz gibi Basketbol takım koçluğu futbol hocalığı gibi de değildir, an be an oyuna müdahale etmeyi, maçın her saniyesini oyunculardan çok daha fazla yaşamayı gerektirir. Basketbol koçluğu aslında şapkadan tavşan çıkarmaktır. Saniyeler saatler gibidir, çok hızlı ve doğru karar vermeyi gerektirir.

O BAŞARI BİR ŞARKLININ OLSAYDI

Türk takımları dörtlü finallere bugüne kadar sadece bir kere kalabilmişti. Obradoviç Fenerbahçe’yi çalıştırmaya başladıktan sonra üç kere dörtlü finallere kaldı ve geçen yıl da şampiyonluğu kıl payı kaçırdı. Bu sene de şampiyonluğun en büyük adaylarından birisi. Ama onu televizyon televizyon, gazete gazete dolaşırken sağda solda kasıla kasıla kendini anlatırken görmüyoruz. En önemli başarılardan sonra bile “Mutluyuz ancak Euroleague geride kaldı şimdi Tofaş maçını düşünüyoruz” diyebilen bir anlayışa sahip. Oysa o başarı bir Şarklı hocanın olsaydı ne kadar da güzel övünürdü. Gerçi bir başarıdan sonra vaktinin büyük bir bölümünü muhtemelen kendini anlatmaya ve övünmeye ayıracağı için diğer başarılara vakit bulamazdı.

Obradoviç, Türk olsaydı herkesi aşağılardı, hal-hareket ve tavırlarıyla herkesten ayrıcalıklı olduğunu gösterir, herkesin hatta dünyanın kendisini kıskandığını hem zanneder hem de etrafına böyle hissettirirdi.

[Alper Ender Fırat] 19.5.2017 [TR724]

Bir ihanetin öyküsü [Faik Can]

Hicret’in 4. senesiydi. Benî Âmir kabilesinin reisi Ebû Berâ’ Âmir bin Mâlik, Efendimiz’i (sallallahu aleyhi ve sellem) ziyaret maksadıyla Medine’ye geldi. Ebû Berâ, samimi bir insandı ve Müslümanlara dost biriydi. Allah Resûlü, kendisini Müslüman olmaya dâvet etti. Ebû Berâ o anda Müslüman olmadı ama İslâmiyet’e duyduğu alâkadan da vazgeçmedi. Peygamber Efendimiz’e: “Yâ Muhammed! Beni dâvet ettiğin din pek güzel, pek şereflidir. Kavmim benim sözümü dinler. Eğer ashabından bazılarını Kur’an ve Sünneti öğretmek üzere bize gönderecek olursan, ümit ederim ki, davetini kabul ederler” dedi.

Resûl-i Kibriya Efendimiz, bugünkü Suudi Arabistan’ı yöneten Suud ailesinin de dedeleri olan Necid halkına pek güvenmiyordu. Ashabına bir hainlik yaparlar endişesini taşıyordu. “Göndereceğim kişiler hakkında Necid halkından korkarım.” diyerek de bu endişesini izhar etti. Ancak Ebû Berâ’ teminat verdi. “Ben himâyeme aldıktan sonra, Necid halkının onlara dokunması hadlerine mi düşmüş?” dedi.

Ebû Berâ’nın sözüne itimad edilir biri olması, Peygamber Efendimiz’in endişesini giderdi. Sonunda, bazı rivayetlere göre yetmiş kişiden oluşan bir irşad heyeti göndermeye karar verdi. Onlardan altısı muhacir, diğerleri ensardandı. Hepsi de o günün entelektüeli kabul edilen Suffa ehli idi. Tamamı hafız ve âlim sahabilerdi. Başlarına Münzir bin Amr tayin edildi. Peygamber Efendimiz, ayrıca Necid halkına ve reislerine verilmek üzere, heyetle birlikte bir de mektup gönderdi.

ÂMİR BİN TUFEYL VE KABİLESİ

İrşad ve tebliğ heyeti Bi’r-i Maûna denilen mevkie vardı. Burası Medine’nin doğu tarafına düşüyordu ve bir su kuyusu bulunuyordu. Sahabiler burada biraz dinleneceklerdi. Nebiler Serveri’nin mektubunu Necid kabilesi reisi Âmir bin Tufeyl’e götürmek vazifesini, Haram bin Milhan üzerine aldı. Âmir b. Tufeyl, Efendimiz’e garanti veren Âmir b. Malik’in yeğeniydi. Kibirli, otoriter ve zalim biriydi. O kadar eğitimli bir grubun, kabilesine gelmesinden rahatsız olmuştu. Kendi toplumunu eğitmek, onları kâmil insanlık seviyesine çıkarmak ve hakiki insanlık ufkuna ulaştırmaktan başka hiçbir gayesi olmayan bu samimi sahabe topluluğunu hiç istemiyordu. Halkının cahiliye adetleri içinde ahlaksızca bir hayat sürmeleri, otoritesinin devamı açısından onun işine geliyordu. Bu yüzden ne yapıp edip o insanları kendi halkından uzak tutmalıydı. Elçi sahabi mektubu getirip ona teslim etti. Yapacağı şeyi çoktan kararlaştırmış olan zamanının tiranı Âmir, mektubu okuma gereği bile duymadan Haram b. Milhan’ı orada şehid etti.

Âmir bin Tufeyl, bu masum sahabiyi şehid etmekle yetinmedi. Âmiroğullarını heyetteki diğer sahabileri de öldürmek için yardıma çağırdı. Ancak önceden Ebû Berâ, gelecek irşad heyetine dokunmayacaklarına dair söz vermiş bulunduğundan Âmiroğulları bu adamın yardımına yanaşmadılar.

YÜREKLERİ YAKAN HADİSE

Benî Âmir’den yardım konusunda red cevap alan Âmir bu sefer kendisi gibi gözleri ve gönülleri kan ve kinle dolmuş etraftaki Necid’li birkaç kabilenin daha yardımını temin etti. Hep birlikte Maûna kuyusu mevkiinde olup bitenlerden habersiz bekleyen masum öğretmenleri şehid etmek üzere harekete geçtiler.

Bu arada, mektubu götüren sahabinin geciktiğini gören irşad heyeti, dinlendikleri Maûna kuyusu mevkiinden durumu öğrenmek üzere Necid bölgesine doğru yola koyulmuşlardı. Tam o sırada, karşılarında elleri silahlı kalabalık bir müşrik topluluğu buldular. Sahabiler kılıçlarını sıyırarak kendilerini çepeçevre kuşatanlara, “Vallahi bizim sizinle hiçbir işimiz yok. Biz sadece Allah Resûlü’nün verdiği eğitim ve irşad vazifesi için yolumuza gidiyoruz” dediler. Fakat kana susamış müşrikler, bu sözlere aldırış bile etmediler. Kararları kesindi. Kendi topluluklarına eğitim vermek üzere yola çıkan bu hasbi, beklentisiz ve fedakâr sahabileri teker teker şehid edeceklerdi.

Her biri ayrı bir yıldız olan o eğitim ordusu, düşmanın niyetini anlayınca bütün kalbleriyle Rabb-i Rahîm’e teveccüh ettiler. Ellerini açıp şöyle dediler: “Ey Rabbimiz! Burada durumumuzu Allah Resûlüne haber verecek kimsemiz yok. Ne olur, O’na selâmımızı Sen ulaştır! Efendimiz’e ve kavmimize haber ver ki: Biz Nebiler Sultanı’nın müjdelediği şehadete erdik, Rabbimize kavuştuk. Rabbimiz bizden razı oldu ve bizi de başımıza gelen her şeye razı etti.”

Aynı anda Cebrâil (aleyhi’s-selam) bu kahraman sahabilerin selâmını ve durumlarını Resûl-i Kibriyâ Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) ulaştırdı. Allah Resûlü’nün gözleri doldu. Dizleri üzerine doğruldu ve “Aleyhimüsselâm” dedi. Kalbinde buğulaşan hüzne gözyaşları tercüman oluyordu. Orada bulunan ashabına döndü ve talebelerinin maruz kaldıkları felaketi haber verdi. Onlar için mağfiret dilemelerini istedi.

Efendimiz, ashabına bu haberi iletirken irşad heyetinde bulunan sahabilerin bir kaçı müstesna tamamı hain düşman mızraklarıyla delik deşik edilmiş ve şehid olmuşlardı. Kurtulan sahabilerden ikisi, deve gütmeye gitmişlerdi, biri ise öldü sanılarak şehidler arasında terk edilmişti. Develeri güden iki sahabi, bir müddet sonra Bi’r-i Maûna mevkiine dönünce dehşetli manzarayla ürperdiler. Bu yürek yakan sahne karşısında kendine hâkim olamayan biri, müşriklerin arkasına takıldı ve şehid oluncaya kadar onlarla çarpıştı. Diğeri ise esir alındı ancak sonradan serbest bırakıldı. Şehidler arasında öldü diye terk edilen Ka’b bin Zeyd Hazretleri ise müşrikler ayrıldıktan sonra, yaralı olarak Medine’ye geldi.

ALLAH RESÛLÜ’NÜN BEDDUÂSI

Ashabının âlimlerinden olan bu seçkin topluluğun haince bir suikaste kurban gitmesi Allah Resûlü’nün günlerce gözyaşı dökmesine sebep olmuştu. Enes bin Mâlik, “Resûlullahın Bi’r-i Maûna’da şehid edilen ashaba yanıp üzüldüğü kadar hiçbir kimseye, hiçbir şeye yanıp üzüldüğünü görmedim” der.

Bu yapılan herhangi bir saldırı ve öldürme hadisesi değildi. Gözünü iktidar hırsı bürümüş kibir abidesi Necid lideri her biri ayrı kıymette entelektüel ve âlim olan seçkin bir topluluğa kıymıştı. Hem kendi toplumunun cahil kalmasına sebebiyet vermiş hem de bütün insanlığa faydası olacak bir grubu yok etmişti. Efendimiz, bu ihaneti affetmedi. Haberi aldığı gecenin sabah namazında ikinci rekâtın rükûundan doğrulunca ellerini açtı ve arkasında ashabı “âmin” diyecek şekilde şu bedduâda bulundu:

“Allah’ım! Mudar kabilelerini kahr u perişan eyle. Allah’ım! Onların yıllarını Yusuf Peygamberin kıtlık yılları gibi çetin yap, başlarına bela ve musibet yağdır. Allah’ım! Lihyanoğullarını, Adal, Kare, Zi’b, Rı’l, Zekvan ve Usayya kabilelerini sana havale ediyorum. Zira onlar Allah’a ve Resûlüne ihanet ettiler.” Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), bu bedduâsına bir ay boyunca, sabah ve akşam namazlarının son rekâtlarında rükûdan kalkınca devam etti. Sahabe-i Kiram da “Âmin” dediler. Fahr-i Kâinatın bu duâsı kabul olundu. Bir müddet sonra adı geçen bölgede kıtlık, kuraklık başladı. Hayvanlar telef oldu, yağışlar, sular kesildi, her taraf yanıp kavruldu.

İnsanlara iyiliği, güzelliği öğretmekten, onlara insan olmanın erdemini belletmekten başka dertleri olmayan masumları yok etmek en büyük ihanettir. Bu ihanete Rahmet Peygamberi her gün namazlarında beddua ederek karşılık vermiştir. Kendini eğitime adamış güzel insanların mallarına, canlarına, özgürlüklerine kasteden zalim ve hainlere beddua etmek Nebevî bir sünnettir. “Allah onları kahretsin, birliklerini, dirliklerini bozsun. Masum insanlar aleyhine ürettikleri komplolarını başlarına dolasın. Onları tez zamanda avaneleriyle birlikte yerin dibine geçirsin. Daha fazla zulmetmelerine Allah fırsat vermesin. Dünyada hüsran, ahirette azap ile onların karşılıklarını versin…” diye her namazdan sonra ellerimizi açıp dua etmek, hem sünnettir hem de mazlumlara, masumlara ve mağdurlara karşı vefamızın gereğidir.

[Faik Can] 19.5.2017 [TR724]

Türkiye’nin PYD ısrarına dair aşırı bir yorum [Kemal Ay]

Mike Flynn’le ilgili son skandalı duymuşsunuzdur. Türkiye lehine lobi yapmak için AKP hükümetine yakın Hollanda merkezli bir şirketten para alan emekli General Flynn, Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak çalıştığı dönemde, IŞİD’e yönelik Rakka operasyonunu veto etmiş. Donald Trump’ın henüz koltuğa oturmadığı ama seçimi kazandığı o günlerde, Obama yönetiminin onaylayıp Trump ekibine gönderdiği operasyon detaylarında, Rakka’ya Suriye’deki Kürt militanlar (PYD) işbirliği ile bir atak tasarlandığı görülüyor. Ancak Flynn, kendisine, para musluğunu açan (belli ki 530 bin dolarlık anlaşma, ilk etaptı) AKP hükümetinin PYD hassasiyetine ters olacağı için bu konuda inisiyatif almış.

Aradan geçen zaman içerisinde Pentagon’un Rakka Operasyonu konusunda görüşleri netleşmiş olacak ki, geçenlerde Trump, Türkiye’ye rağmen PYD’ye ağır silahlar verilmesini onayladı. Bu hikâyede iki temel soru var: (1) ABD neden Türkiye’ye rağmen PYD’yi kullanmak istiyor? (2) Türkiye’nin, PYD ısrarının sınırları neler?

CIA-PENTAGON ÇEKİŞMESİ

Amerika’da özellikle Suriye konusunda istihbarat topluluğu (CIA) ile ordu (Pentagon) arasında görüş ayrılıkları olduğu uzunca zamandır biliniyor. Beşşar Esad’ın eninde sonunda devrileceğini ve bugünün ‘muhalifleri’ olarak bilinen Özgür Suriye Ordusu’nun (ÖSO) Suriye’de önemli bir ‘güç’ olacağını kestiren CIA, bütün Suriye dış politikasını ÖSO ve ona bağlı olarak da Türkiye üzerinden götürmeyi tavsiye ediyordu. Barack Obama bu tavsiyeyi uzunca bir süre dinledi. Ancak Türkiye ile birlikte başlayan eğit-donat gibi projeler ÖSO’nun sahada ne kadar zayıf ve elemanlarının da ‘radikalizme’ ne kadar yakın olduğunu gösterdi. Hele ki ABD’nin önceliği Esad’ı devirmekten IŞİD’le mücadeleye dönünce, ÖSO’yla hareket edilemeyeceği görülmüş oldu.

Bu arada Türkiye’nin Fırat Kalkanı Operasyonu, o amaçla başlamamış olsa bile, Türk ordusunun ‘kabiliyetini’ test etme imkânı sundu Amerika’ya. Hem Rusya’yla hem de ABD’yle koordineli çalışan Türk ordusunun, maalesef, IŞİD’e karşı o kadar da başarılı olamadığı tespit edildi. Üstelik Türkiye’nin sahada aktif olmasını Rusya ve İran istemiyordu. Eğer Suriye konusunda ABD’nin Rusya ve İran’ı da ikna edeceği bir ‘planı’ olacaksa, Türkiye’den ziyade PYD ile çalışması gerekliydi. Dahası, PYD coğrafyayı daha iyi bilen bir silahlı güce sahipti ve IŞİD’e karşı Kobani’deki savaşı, dünya kamuoyunda da daha ‘ikna edici’ görülüyordu.

İHALEYİ PYD KAZANDI AMA

Trump yönetimi devralınca, Rakka Operasyonu konusunda bir çeşit ‘ihale’ açıldı. Artık inisiyatif Pentagon’daydı ve uzun zamandır sahada müdahale etmek isteyen Amerikan ordusu, işbirliği yapacağı aktörle ilgili kesin tercihini yapmak istiyordu. Bu ihaleye PYD, ‘hepsine varım’ (all-in) diyerek katıldı. Türkiye ise ÖSO’yu da masaya çekmek için ağırlığını ÖSO’nun oluşturacağı bir ‘askerî operasyon’ önerdi. Pentagon başından beri sahada PYD ile birlikte olunması gerektiğini savunduğu için Trump’ı muhtemelen PYD’li opsiyona ikna etti.

Erdoğan, ABD seyahatinden tamamen eli boş mu döndü? Pek değil. Evet, meşruiyeti için o fotoğrafı vermesi önemliydi ama Trump’ın bile meşruiyetinin hayli tartışmalı olduğu bir Batı ekseninde, o fotoğrafın da çok önemi yok. Gelgelelim, AKP dış politikası şu sıralar, PYD ile PKK arasındaki iletişimi denetleyebilmek ve PYD’ye verilen ABD desteğinin PKK’nın işine yaramasını engellemek için Irak’ın Sincar bölgesinde etkinlik peşinde. Muhtemelen önümüzdeki süreçte Sincar bölgesine yönelik göstermelik operasyonlara ABD pek ses etmeyecektir. Ne zamana kadar? PYD eğer sahada etkinliğini ispatlar ve IŞİD’e karşı savaşta kendi propaganda araçlarıyla dünya kamuoyu desteğini alabilirse, bu durumda Türkiye’nin Suriye ve Irak’ın kuzeyindeki etkinliğini ciddi şekilde baltalama imkânı bulacaktır. Uzun vadeli bir politika gibi görünebilir ama ABD desteğinin PYD için ölüm-kalım meselesi olduğunu unutmamak gerekir.

IŞİD, TÜRKİYE’NİN MESELESİ Mİ?

Gelelim ikinci soruya. Türkiye gerçekten de PYD’nin güçlenmesinden, uluslararası meşruiyet kazanmasından PKK ilişkisi sebebiyle mi karşı çıkıyor? Evet, görünürde hayli makul bir senaryo. Suriye’nin kuzeyinde PKK’yla doğrudan ilişkili bir örgütün otonom bölge elde etmesi, silahlı güçlerini ‘meşru’ kıyafete büründürmesi, 30 küsur yıldır Güneydoğu’da PKK ile çarpışan Türkiye için ‘tehlikeli’ olabilir.

Ancak bu ‘tehlike’ aniden anlaşılmış değil muhtemelen. PKK ile yürütülen müzakereler sırasında PYD lideri Salih Müslim’le Ankara’da defalarca görüşen AKP’nin Kürt milletvekilleri, istihbarat ekibi, o sıralarda PYD’nin PKK ile ilişkili olduğunu biliyordu. Hatta çok büyük ihtimal Abdullah Öcalan’la da müzakere edilen bir plan dâhilinde görüşülüyordu PYD lideriyle. Beşşar Esad, ülkenin kuzeyini Kürtlere bırakırken Türkiye’nin bundan ‘memnun olmayacağını’ düşünmüştü ancak ilginç bir şekilde PYD’nin politikaları Ankara’da şekillenmeye başlamıştı.

Sonra o acayip şey oldu. Çözüm süreci bitti, yani fiilen PKK’ya yakın Kürt hareketinin (ya da içinden bir grubun) AKP’ye verdiği politik destek (bu anlaşılır bir şeydir ve meşrudur) sona erdi. Ardından Türkiye bir anda PYD’den ‘büyük tehlike’ olarak bahsetmeye başladı. Hatta bu uğurda, ABD ile ilişkiler sınırlandırıldı. ‘Nokta koymaya’ filan yeltenildi. Bunun dengesi olarak da Irak’ta Mesut Barzani’yle kurulan ‘yakın dostluk ilişkisi’ konuldu. Yani mesele ‘Kürt düşmanlığı’ değil Türkiye’nin ‘çıkarlarıydı’.

Buraya kadar bile makul bir hikâye. Ancak gerek Kobani savunması sırasında Kürtlere takınılan tavırda, gerekse Türkiye içindeki IŞİD yapılanmalarına karşı gösterilen müsamahada görülen bir detay var ki, kafamı en çok kurcalayan da o. Yazının başındaki Flynn hikâyesinde de aynı şey var. Türkiye bölgede IŞİD’e yönelik büyük çaplı operasyonların çoğunda ‘engelleyici’ konumunda görünüyor.

SURİYE İÇ SAVAŞI NEDEN BİTMİYOR?

Bir aşırı tahminde bulunayım: Suudi Arabistan ve Katar’la kurduğu işbirliğinin konularından birisi de Suriye’deki radikal terör örgütlerinin (Sünni İslamcılar) ‘geleceği’ ve bu geleceğin ABD ya da Rusya gibi ‘dış aktörlere’ değil Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye gibi ‘yerli aktörlere’ bağlı olması arzu ediliyor. Bu ‘yerli aktörler’ ne kadar yerli? Orası tartışmalı elbette. ABD ve İngiltere’nin ‘muhafazakârlarının’ ısrarla Suudi Arabistan ve Türkiye’yi ‘koltuk altında’ tutma çabalarının Rusya-Çin eksenine karşı bir hamle olduğunu bile düşünebilirsiniz. Yani doğrudan IŞİD’e göz yummuyorlar ancak Körfez ülkelerinin IŞİD gibi örgütleri desteklemesi hususunda ‘şimdilik’ susuyorlar. (Tarihten biliyoruz ki bu türlü riski yüksek siyasî yatırımlar, feci sonuçlara gebe.)

Nitekim 19. yüzyılın sonlarında da İngiliz muhafazakârları Osmanlı’nın bölünmesinden değil ilelebet payidar olmasından yanaydı. Rusya’ya karşı Osmanlı’yı kolluyorlardı. Hatta II. Abdülhamit dönemindeki Ermeni meselesinde bu sebeple kısmen sessiz kalmışlardı. Ancak şanssızlık o ki, Birinci Dünya Savaşı yıllarında Liberaller iktidardaydı.

MUHAFAZAKÂRLARIN DÜNYASI

Bugün de benzer şekilde İngiliz ve Amerikan muhafazakârları bölgede bir denge oluşturmak üzere AKP Türkiye’sini desteklemeyi sürdürüyor (Trump’ı neden canhıraş destekledi AKP?). Rusya ve İran’ın hatta Çin’in bölgede hâkimiyet kurmasını, engellemeye çalışıyor. Diyeceksiniz ki o zaman Erdoğan, nasıl oluyor da Rusya’ya yanaşabiliyor? Birincisi, nabız yokluyor, sınırlarını öğrenmeye çalışıyor. İkincisi, bu ‘muhafazakâr’ Batı paktı, Türkiye’nin uzun vadede kendilerinin kontrolünde olduğunu düşünerek, karşı tarafın ‘niyetlerini’ öğrenmek üzere Türkiye’yi bir nevi deneme tahtası olarak kullanıyor.

‘Jeopolitik önemimiz’ tatlı görünen acı bir meyve. II. Abdülhamit dönemini diriltmek isteyenler, o dönemde Avrupalı güçler arasındaki siyasî manevralarda Osmanlı’nın neler kaybettiğine de bir bakar umarım.

[Kemal Ay] 19.5.2017 [TR724]

Diktatörleri Tanıma Klavuzu [Veysel Ayhan]

Diktatörler tüm diktatörlerin akıbetini bilir ama ders almaz. Hitler’in intiharı, Saddam’ın feci sonu, Kaddafi’nin linç edilmesi, Çavuşesko’nun infazı…

Hiçbir son, bir başka diktatöre ibret olmaz. Peki neden?

Çünkü diktatörün akıl ve mantığı normal insanınki gibi çalışmaz. Mekanizma başkalaşır, değerler farklılaşır, bakış açıları değişir.

HER DİKTATÖRÜN 6 BELİRGİN ÖZELLİĞİ VARDIR

1- Halkına şiddet ve zulüm uygular. Diktatörün hayat suyu ve gıdası şiddettir. Tüm gücü elde ettiğinde bile yumuşamaz. Yumuşamasını bekleyenler, her gece eve geldiğinde ev sakinlerine şiddet uygulayan babayı yatıştırmaya çalışan ev sakinleri gibidirler. Şiddet uygulayan baba aslında korku içindedir. Ruhunda bin bir korku deveran eder. Evin içini şiddetiyle kontrol altında tuttuğunu düşünür. Ama sürekli otoritesini kaybedeceğinden korkar. Korktukça, otoriterliğini artırır. Dört elle sarıldığı bu şiddete, her anlamda mecburdur. Markette vatandaşa dayak atar, işçileri “nankör” diye azarlar, yaslı anneleri yuhalatır, memurları fırçalar, bakanlarını tokatlar danışmanlarını tekme tokat uçaktan atar. Ne annelerin feryadını duyar ne de bebeklerin ağlamasını.

Sürekli “Ey, ey!” niye naralar. Kin ve nefret onun bünyesi için C ve D vitamini gibi bir şeydir. Düşmansız ayakta duramaz. Bazen üst akıl, ABD, Rusya: bazen AB, Almanya, faiz lobisi; kimi zaman da yerli düşmanlar.

2- Megolomandır. Büyüklük kuruntusu içindedir. Kendisine gerçekte olmayan üstün nitelikler yakıştırır. Narsisttir. Kendine aşıktır. Allah’a ait nitelikleri kendinde görmeye başlar. “Rahmetimiz gazabımızı geçer” der. Bunu gaf sananlar boşuna düzeltmesini bekler. Halkın yüzde ellisini karşısında bulunca “Peygamberimiz dahi herkesi kucaklayamadı!” gibi hezeyanlara girer. Kendisine yapılan üstünlük yakıştırmalarını yalanlamaz. Etrafındaki şakşakçılar “Allah’ın bütün vasıflarına sahiptir!” dediği zaman bundan rahatsız olmaz. Söyleyeni kınamaz. “Peygamber gurura kapıldı” diyen meczubu kendisine hakaret ettiği tarihe kadar aynı bakanlıkta tutar.

3- Her diktatör aynı zamanda bir Hubris hastasıdır. “Herhangi bir insanın egosu zirveye tırmanır, muazzam bir kibirlilik, mutlak bir yanılmazlık dürtüleri o şahısta had safhaya varırsa bu durumu hekimler hubris olarak tanımlar. Yani iktidar sarhoşluğu!”

Bir tahterevallide yaşarlar. Ya yukarıdadırlar veya aşağıda. Kendisinden çok güçlü birini görünce kuyruk sallayan mütevazi bir kedi olurlar. Aşağıdakilere ise kükreyip pençeleyen mağrur bir aslan olurlar.  Gücü yettiklerini sürekli aşağılayıp küçümserler.

4- Hatalı olabileceğini asla düşünmez.  Yapılan hataları kesinlikle başkaları yapmıştır. Suriye’yi Davutoğlu’na yıktığı gibi her hatayı bir başkasının sırtına yükler. Kendisi hatadan âridir. Dolayısıyla hatalarını dile getirmeye cesaret edenleri cezalandırır, uzaklaştırır. Çevresine korku salarak sadakatı sağlar. Biri kalkıp kazara “Uçuruma doğru gidiyorsun!” ikazı yaptığında tedbir almayı asla düşünmez böylece sonunu hızlandırır.

Kendisini uyaran arkadaşlarını çevrelerinden uzaklaştırır. Beraber yola çıktığı isimleri teker teker tasfiye eder. Yalnız kalır ama buna “değerli yalnızlık” der. Bu yalnızlığı da karşısındakilerin yanlışlarına bağlar. Etraflarına daha çok kendilerini onaylayacak kişileri toplar. Zaten sorun kesinlikle kendilerinde değil, dışarıdadır, ötekindedir. Karşıt görüşler ve fikirler diktatör için günah-ı kebair hükmündedir.

5- İç dünyaları çarpık olduğundan sürekli yalan söylerler. Yalanlarını tekzip ettirmemek için her yola başvururlar. Bu yalanlarını sürekli tekrarlayarak halkı inandırırlar. Söyledikleri yalana bir süre sonra kendileri de en içten biçimde inanırlar. Her bir diktatör aslında Mitomani hastasıdır. Olmasını istediklerini, olmuş gibi hayal eder. Bu hayale birkaç yalan tekrarından sonra inanır.

6- Diktatörde empati ve sevgi olmaz. Her şey kendisidir.  Bu nedenle karşısındakinin duygularını, düşünceleri, isteklerini ve en kötüsü acılarını duymaz. Karşısındakilerin isteklerini çoğu zaman kendisine yönelik bir tehdit olarak görür. Kendileri ve yakınları dışında hiç bir şeye sevgi duymazlar. Kimseyi sevemezler. O nedenle hayatını kaybeden şehitler, eylemciler, çocuklar onlar için sayısal rakamlardır.

Türkiye, yukarıdaki özelliklerin tamamını siyaset ve bürokraside taşıyan bir kadronun idaresinde yol alıyor. Bunu bilip ona göre yol almak, plan yapmak ve dua etmekten başka çare görünmüyor.

[Veysel Ayhan] 19.5.2017 [TR724]

Havuzun dibi delik olunca… [Analiz: Semih Ardıç]

Dolar, Türk Lirası’na mukabil bir günde 8 kuruş birden kıymet kazanıyor (18 Mayıs’ta 3,64 TL’ye kadar çıktı) ve birileri hâlâ istikrardan bahsediyor. Kendimizi avutmaya devam edelim. Büyük fonlar, Haziran’da ABD’de faizler daha da arttığında esecek fırtınanın provasını yapıyor. Amerika mahreçli iniş çıkışlarda bünyesi en zayıf ekonomilerin başında Türkiye geliyor.

Hariçte her şey olduğu gibi kalsa bile döviz kurunun kalıcı olarak düşmesi için enflasyonun en az 5 puan gerilemesi ve büyümenin yüzde 5’in fevkinde tahakkuk etmesi şart. Büyümenin yüzde 2’nin altına inmesinden endişe eden hükümetin yaptığı gibi suni biçimde kredi pompalamakla ne enflasyon düşer ne de güdük büyüme derdine derman bulunabilir. Reel sektörün döviz kurundaki artışın altından kalkamayacağı bilindiği halde o günlerde Merkez Bankası’nın elini kolunu bağlayanlar günü birlik hamlelerle ‘nakit buhranını’ aşacaklarını zannede dursun erbab-ı ticaretten sanayiciye kadar hemen herkes döviz borçlarını ödemek için bütün kaynaklarını tüketti. Mamafih iktisadî faaliyet toparlanmadığı için borç yükü azaltılamıyor. Havuzun dibi de delik zaten. Gelen para Saray’ın lüks harcamalarına, troll ve yandaş ordusunu beslemeye kâfi gelmiyor.

30 MİLYAR LİRA YENİ BORÇ BİRİKTİ

Şirketlerin borçluluğunun kamuya bakan veçhesi önümüzdeki aylara dair umutlanmamızı icap ettirecek herhangi bir emare taşımıyor. Gelir İdaresi (Maliye Bakanlığı), firmalardan en fazla alacaklı vaziyette. Vadesinde ödenmemiş vergilerin tahsilâtını artırmak ümidiyle getirilen affın 9 aylık neticeleri hakikaten düşündürücü. Bahse konu dönemde Maliye’nin kasasına 15 milyar lira girdi. O halde kamunun alacak tutarı, 15 milyar lira azalmış olmalı! Maalesef alacak bakiyesi 30 milyar lira arttı. Bir başka ifadeyle aftan faydalanılan dönemde vadesi gelen vergiler de ödenmedi.

Eski Gelir İdaresi Başkan Yardımcısı Bülent Taş’ın ifadesi ile Türkiye’de sıklıkla gündeme getirilen vergi afları ve yeniden yapılandırmalar vergi ödeme motivasyonunu tahrip ediyor. Affın sokaktaki karşılığı maalesef hiç müspet değil. Her af ilan edildiğinde borcunu vaktinde ödeyene ‘enayi’ muamelesi yapılırken, her ne sebeple olursa olsun mükellefiyetini yerine getirmeyene de mükâfat gibi ilave imkânlar takdim ediliyor.

71 MİLYAR LİRA ALACAĞIN AKIBETİ MEÇHUL

Nihai vergi affına rağmen 71 milyar liralık temerrüde düşmüş borcun izahı yok. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarlarında ‘bu son af’ sözlerine rağmen iki senede bir af paketi açıklandı. Haliyle mükellefin alışkanlıkları değişti. Ticarî ahlak bozuldu. Mükellef bu affın da affının geleceğinden o kadar emin ki borcunu ödemiyor. İhtilaflı alacaklar, inceleme safhasındakiler, pişmanlık, matrah artırımı ve kayıt düzeltme dâhil toplam tahsilâtın 15 milyar 174 milyon lirada kalmasında yeni af ihtimalinin payı hafife alınmamalı.

Af sarmalında bocalayan iktidar, günü birlik ve tribüne matuf hamlelerle memlekete vakit kaybettireceğine verginin niye tahsil edilemediği sualine ikna edici cevaplar bulmalı. Toplam vergi gelirlerinin yüzde 70’i Katma Değer Vergisi (KDV) ve Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) gibi dolaylı vergilerden müteşekkil. 100 liralık verginin 70 lirasını ekmekten, telefondan, akaryakıttan toplamak başlı başına bir adaletsizlik. Zengin ya da fakir farkına bakılmıyor ki KDV ödenirken. AKP iktidarı kendinden evvelki hükümetler gibi gelir ya da servet üzerinden daha çok vergi almak yerine dar ve orta gelirlinin gırtlağındaki lokmayı alarak açığı kapatmaya çalışıyor. Enerji, haberleşme başta olmak üzere hane halkının harcamanın temel ihtiyaçlarını gösteren kalemler üzerindeki ekstra dolaylı vergi yükü hafifletilmeli.

‘ALBAYRAK’A VE MEHMET CENGİZ’E AF VARSA BİZE DE OLMALI’

Mehmet Cengiz’in, Albayrak Grubu’nun (Yeni Şafak’ın sahibi olan aile şirketi), Sabah-ATV grubu gibi hükümeti destekleyenlerin borçlarını sıfırlarsanız diğer tarafta bundan haberdar olan firmalar aynı beklenti içine girer, neticede topyekûn vergi ödeme iştiyakı azalır. Vergi tahsilâtının aksamaması için istikrarlı bir ekonominin ve adilane taksimatın ehemmiyetini bir kere daha hatırlatalım…

Federal Almanya’nın 2016 bütçesi 40 milyar Euro fazla verdi. Şimdi fazlalığı nasıl harcayacaklarına karar vermeye çalışıyorlar. Başbakan Angela Merkel, halkın görüşü ne yönde şekillenirse o minvalde hareket edecek. Fazla gelen para ya eğitim başta olmak üzere farklı sahalarda kullanılacak ya da o tutara tekabül edecek şekilde vergi oranlarında indirim yapılacak.

Türkiye’de bırakın bütçe fazlası tutarın nerede harcanacağının halka sorulmasını örtülü ödenek ambalajında bir bakanlığın bütçesinden daha fazla para harcanırken kimse oralı bile değil. Sistem serapa tefessüh etmişse yamayla ayağa kaldırmak mümkün olmuyor. Vergi affı, prim affı, imar affı… Derken aflarla yaşamaya alıştırılıyoruz. Af bağımlılığı hem iktidar hem de mükellef için geçerli.

BAŞKANLIK SEÇİMİNE KADAR AYNI NAKARAT

Halkın, borcunu vaktinde ödeyenlerin rızasını almadan kamunun alacağını silmeyi alışkanlık haline getiren AKP taşıma suyla ekonomiyi döndürmeye çalışacak. Başka çareleri yok. Af çıkarmazlarsa devletin alacağı cebri yollarla tahsil edecek. Böyle bir adıma da cesaret edemiyorlar. Zira icra tebligatı gönderildiğinde başkanlık seçiminde reylerin düşebileceği ‘rey ütme’ ustalarının gözünden kaçmaz.

Haziran’daki aftan da bugüne kadar getirilen aflardan farklı netice çıkmayacak. Af zengini daha zengin yapacak. Fakir daha da fakirleşecek. Bu adaletsizliğin ismine de ‘yeniden yapılandırma’ denilecek. Oysa olup biteni ‘Dürüst Halkı Yeniden Dolandırma’ başlığı daha doğru ifade ediyor.

“Tüyü bitmemiş yetimin hakkı”, “Adalet bunun neresinde?” nevinden sözlerle bu düzene itiraz etmenin manası kalmadı. ‘Hak ve adalet’ kelimelerinin siyasî İslam’ın temsilciliği ile iftihar eden AKP tarafından lügatten silinmesinin üzerinden hayli vakit geçti.

Onun için ‘Dürüst Halkı Yeniden Dolandırma’ paketine hazır olun. AKP üç vakte kalmaz o paketle elini cebinize atar.

[Semih Ardıç] 19.5.2017 [TR724]