Kırım’ın 2014 Mart ayında bir referandum sonucu Rusya ile birleşmesi ve Doğu Ukrayna’daki ayrılıkçılara Rusya desteğinin olduğu iddiası, Moskova ve Batı ilişkilerini sürekli ivmesi artan gerilimli sürece soktu. Bu yıldan sonra Batı ülkeleri tarafından Rusya’ya değişik yaptırımlar başlatıldı. Özellikle ekonomik yaptırımlar kısa vadede Rusya ekonomisi için önemli zorluklar doğurdu. Piyasa dalgalanmalarının yaşanmasına, finansal istikrarsızlığın artmasına, ülkeden sermaye çıkışı artışına, yabancı sermaye girişinin düşmesine neden oldu.
Yaptırımlardan en çok etkilenme makroekonomik göstergelerde, döviz kuru ve enflasyonda olmasının yanında petrol ve gaz üretimini etkilemiş, nükleer ve askeri sanayi ürünlerin satışını düşürmüş ve ayrıca bankacılık sektörüne yansımıştır. Bu yaptırımlar özellikle Rusya ile bağlantılı tüm ülkeleri de derinden etkilemiş, ekonomik anlamda çıkmazlar doğurmuştur. Krizin alanı teritoriyal olarak genişlemiştir.
Yaptırımlar Rusya için olumsuz sonuçlar doğuruyor
Yukarıda bahsedilen ana sebep dışında, 2018 sonbaharında Rusya ve Ukrayna arasında Azak Denizi ve Kerç Boğazı’ndaki egemenlik haklarına ilişkin anlaşmazlığı ve 4 Mart 2018’de İngiltere'nin Salisbury kentinde eski Rus çifte ajan Sergey Skripal ve kızına yönelik suikast girişimini de eklersek Rusya’ya yaptırımların nedenlerini bir araya getirmiş oluruz. Bütün bu olaylar nedeniyle farklı alanlarda yaptırımları görmekteyiz.
Diplomatik Yaptırımlar çerçevesinde, AB üyeleri Rusya’nın Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği (OECD) ve Uluslararası Enerji Ajansı gibi örgütlere katılımına yönelik müzakereleri ve Rusya’yla ikili görüşmeleri askıya aldı. AB ülkelerinin talebi üzerine Rusya, G-8’ler grubundan çıkarıldı.
NATO Genel Sekreteri Anders Rassmusen bütün organizasyonlarının Rusya Federasyonu ile işbirliğini sonlandırdıklarını beyan etti. Avrupa Yatırım Bankası, Rusya'da yeni projelerin finansmanını durdurdu. Rus Ulusal Ticaret Bankasına yaptırım kararı alındı. Ayrıca Kırım ve Sivastopol’e karşı ticaret ve yatırım alanlarında da yaptırım uygulanmaya başlandı; altyapı, ulaştırma, haberleşme ve enerji sektörlerine yatırım yasağı getirildi. AB şirketlerinin Kırım’da gayrimenkul edinmeleri ve yatırım yapmaları yasaklandı. AB seyahat şirketlerinin Kırım’a hava veya deniz yoluyla yolcu taşıması durduruldu.
ABD tarafından da 2014’ten bugüne Rusya’ya benzeri yaptırımlar ayrıca uygulamaya konuldu. ‘Ukrayna’daki demokratik süreçleri ve kurumları hedef alan ve bu ülkenin barışını, güvenliğini, egemenliğini, istikrarını ve toprak bütünlüğünü bozduğu’ iddia edilen kişi ve kuruluşların ABD’deki hesapları dondurulmuş durumda. ABD, Rusya’ya mali yaptırımların yanında enerji ve savunma sanayii alanında da son 5 yılda kapsamı genişletilen yaptırımlar uygulamayı sürdürüyor. Aralık 2016'da Barack Obama yönetimi 35 Rus diplomatı sınır dışı etti ve Rusya'ya ait iki diplomatik misyonu da kapattı. Bu hamlenin gerekçesi ise Rusya’nın ABD'de düzenlenen başkanlık seçimine müdahale ettiğine yönelik iddialardı. Moskova bu suçlamaları da reddediyor.
Rusya bir kez daha batıya direniyor
Genel olarak, yaptırımların Rusya için olumsuz sonuçları olduğu bir gerçek. Yaşam standartlarının düşmesi, üretimin azalması, dış pazarların kaybı, teknolojik gerilemeler, finansal sistemin istikrarsızlaşması, ülke dışında yatırım imkânlarının kısıtlanması fark edilen sonuçlar.
Fakat şunu bilmek gerekiyor ki Brüksel ve Washington’dan gelen bu tepkiler, Moskova’nın 2014’te aldığı karardan vazgeçmesine yol açmadı. Uluslararası yaptırımların amacı ülkeyi kısmen veya tamamen izole etmektir. Ancak Rusya’yı tamamen izole etmek ve yaptırımların uygulanması ABD ve Avrupa’nın amaçlarına aykırı olarak, onların beklemediği sonuçların oluşmasına yol açmışa benziyor. Rusya’yı her şeyden tecrit etme gayretleri Moskova’nın, Çin, Hindistan, İran, Latin Amerika ve Afrika'ya yönelmesini sonuç verdi. Hatta bunu fark eden bazı Avrupa ülkeleri yatırımların etkisini azaltmak için bankacılık sistemini desteklemek, finansal istikrarı sağlamak ve kredi düşüşünü önlemek amacıyla geçici sermaye destek programları yürürlüğe sokmak istediler. Yine bazı Avrupa ülkeleri, Rusya'dan Almanya'ya doğalgaz taşıyacak Nord Stream boru hattı gibi büyük altyapı projelerine yatırım yapan Avrupa şirketlerinin zarar görmesinden endişe etti/ediyor. Almanya eski Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel ve Avusturya Başbakanı Christian Kern, "Avrupa'nın enerji tedariki ABD'nin değil Avrupa'nın meselesidir" diyerek yeni yaptırımların ABD-AB ilişkilerine olumsuz bir boyut katacağını açıkladı.
Çin Ticaret Bakanlığı, geçtiğimiz yılın Aralık ayında, Rusya ve Çin arasındaki ticaret hacminin 100 milyar doları aşarak tarihi bir rekor kırdığını söyledi. Çin'in ticaret ortakları arasında hacim bakımından Rusya'nın ilk sırada yer aldığını hatırlatan bakanlık yetkilisi, Moskova'nın listesinde Çin'in onuncu sırada olduğunu belirtti. Rusya ile Hindistan arasındaki ticari ilişkilerin tarihi ise eskilere dayanıyor. Hindistan, Rus menşeli ürünler için muazzam bir pazar. Rus enerji devi Gazprom ve Hint enerji şirketi GAIL arasında sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) anlaşması yapıldı. Ortak projelerin arasında Su-30MKİ jetleri, T-72M1, T-90C tankları ve daha birçok ürünle ilgili anlaşmalar mevcut.
Batı’nın yaptırımları sonrası Moskova’nın, Ankara ve Tahran ile girdiği diyalog çok iyi bilinen bir gerçek.
Gözüktüğü gibi Rusya, yaptırımların etkisini azaltmak için, kendi çıkarları adına bölgesel işbirliklerini artırdı. AB ve ABD’nin Rusya’ya yada Çin’e karşı yaptırım şeklindeki tutumları Rusya-Çin işbirliği yada Rusya-Türkiye işbirliği şeklinde karşımıza çıktı. Bu durum yeni bloklaşmayı doğurdu.
Rus uzmanlar Kremlin’in uluslararası ilişkilerdeki taviz vermez duruşunun altında Batı'nın, Moskova’dan gelebilecek herhangi bir ödünü zayıflık işareti olarak göreceğine ve tavizle taleplerin artacağına dair kaygısına bağlıyorlar. Rusya'nın tek taraflı taviz vermeyeceğini ve sonuna kadar kendi koşullarını dayatmaya devam edeceğini belirten uzmanlar, Çar Petro’dan bugüne bütün Rusya tarihi boyunca benzer durumlarda Rus halkının devletinin yanında olduğunu belirtiyorlar.
Rusya’ya özgü reçete
Yaptırımlar ve global dalgalanmalar etkisiyle petrol fiyatlarının inişli çıkışlı bir seyir izlediği ortamda, Rusya kendine özgü reçetesiyle ekonomisini ayakta tutuyor. Rusya’nın ekonomisi yeni yeni çeşitleniyor olmasına rağmen petrol ve doğalgazın ülke gelirinde ana eksen olduğu aşikâr. Nitekim ülke gelirinin yüzde 50’sinden fazlası petrol ve doğal gazdan elde ediliyor.
Rusya Ulusal Araştırma Üniversitesi-Enerji Politikaları Merkezi Başkanı Dr. Vitaliy Yermakov, şimdiye kadar Rusya’nın ekonomik krizlere karşı makroekonomik politikasını bazı temel hareketlere dayandırdığına dikkat çekiyor: Rusya’nın mevcut anti-kriz politikası, 2008-2009 yılında yaşadığı resesyona karşı uyguladığı politikasının tamamen zıttı. O dönemde Rusya Merkez Bankası dolar satarak rublenin değerini korumaya çalışmış ve bunun üzerine rezervlerinde 100 milyar dolar civarı bir azalmaya tanık olmuştu. Yermakov, Merkez Bankası’nın petrol fiyatlarının düşük seyrettiği 2014 -2015 döneminde, ekonomik resesyonun başladığı 2014 yılı sonları itibariyle “managed depreciation” (yönetilen devalüasyon) stratejisini uygulamaya koyduğunu ve rublenin korunması için para piyasalarına büyük çaplı müdahaleleri de engellediğini kaydetti. Bu durum, rubleden dolara büyük bir yönelimi durdururken, rubleye yönelik spekülasyonları da aşırı pahalı hale getirdi. Rus hükümeti 2018 yılında da bilinçli olarak zayıf para politikasını uygulamaya başladı. Bu politika Rusya’nın bütçesini rahatlatırken, 2018 yılında petrol fiyatlarının yükselmesiyle federal bütçesinde fazlalık meydana getirdi.
Demografi, yoksulluk ve füzeler
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Şubat ayında yıllık Federal Meclis binasında ulusa sesleniş konuşmasını gerçekleştirdi. Azalan ülke nüfusu, ekonomik veriler, yoksulluk ve sağlık hizmetleri gibi birçok konuya değindi.
Rusya ekonomisinin büyüme oranının 2021'de yüzde 3 hedefini belirtti. Rusya'nın devlet rezervlerinin tarihte ilk defa ülkenin dış borcunun tümünü karşılayabilecek seviyede olduğunu kaydetti. Putin birikmiş olan finansal kaynakları ekonomik istikrarı bozmadan yatırımlar için harcamaya başlayacaklarını da ekledi. Rusya ekonomisine yatırımların 2020'de yüzde 6-7 oranında artmasını beklediğini söyledi. Rusya lideri, ülkenin tarım ihracatınınsa 2024'e kadar yıllık 45 milyar dolara yükselmesini hedeflediklerini belirtti. Askeri yatırımlara da vurgu yapan Putin, "Rusya yeni silahlar geliştirmeye devam edecek. Poseidon tipi uzun menzilli nükleer torpidolarla silahlandırılmış ilk denizaltı bu baharda suya indirilecek. Tsirkon tipi gemi savar füzeler ve yeni savaş gemileri de geliştiriyoruz" ifadelerini kullandı.
Fakat Rusya'da faaliyet gösteren bağımsız araştırma merkezi Levada Center'ın yaptığı araştırmaya göre ülkede artan fiyatlar, düşük gelirler ve istihdam sorunu, Rusların mevcut hükümete yönelik başlıca şikayetleri arasında geliyor.
Araştırmaya katılanların yüzde 57'si, hükümetin artan fiyatlar ve düşen gelirlerle ilgili sorunları çözemediğini söylüyor. Yüzde 46 hükümetin insanlara iş sağlayamayacağına inanıyor, yüzde 43 ise halkın sosyal refahının önemsenmediği görüşünde. Rusların üçte birinden fazlası (yüzde 36) hükümetin mevcut yapısının ekonomideki krizle başa çıkamayacağına inanıyor. Çalışmaya göre katılımcıların yüzde 30'u, kabine için iyi düşünülmüş bir ekonomik kalkınma programının bulunmadığını söylüyor. Öyle ya da böyle, yanıt verenlerin yüzde 53'ü mevcut hükümetin istifasını destekliyor, yüzde 40 ise tam tersi görüşe sahip.
Bölgesel güç ve Doğu Bloku ortaya çıkıyor
Rusya ekonomisinin dış faktörler açısından petrolle ilişkili olmasının yanında, yaptırımlar sonrası farklı alanlarında artık gelişmekte olduğu gözüküyor.
Petrol fiyatlarının da jeopolitik nedenlerden ötürü 60 dolar ve üzeri seviyelerinde seyrettiği bir ortamda bu yaptırımların Rus ekonomisine geçici etki edeceği ve uzun vadeli devam etmeyeceği düşünülüyor. Siyasi bir etki doğurması zaten pek beklenmiyor.
Yaptırımlar yoluyla Rusya’yı cezalandırma ve onu istediğiniz noktaya getirme şekli asırlar boyu tutmayan bir hakikat olarak bugün de tekerrür etmişe benziyor. Yaptırımlar etkisiyle Rusya bölgesel güç olma ve ‘doğu bloku’ oluşturmada sonuç alıcı ilişkilere girmiş bulunuyor.
Demokrasinin gözünü seveyim. Modern zamanların dayattığı siyasi problemleri giderme açısından kullanışlı çareler sunuyor. Beceriksiz siyasilerin dökülüp saçılmalarını derleyip toparlayacak ve ülkeyi sahil-i selamete çıkaracak başka çareler aramaktan kurtuluyorsunuz. Şu an için “Demokrasiden de iyisi olabilir, fazla abartmayalım!” diyerek akildanelik edenlerin kafalarında hiç bir şey yok.
Demokratik kurumlar ve bu kurumların işleyişi krize girdiğinde de tedavi ve ilacı yine demokrasinin içinde saklı; arızalanan, ölümcül hasarlar alan ve can çekişen demokrasinin tedavisi için teklif edilen tek reçete ne? Daha fazla demokrasi. Hani o uzuvları koptuğunda, kendisini tekrar inşa eden, rejenerasyonlarını kendileri yapan hayvanlar var ya aynen öyle!
Öldürmeyen hastalık bünyeyi daha güçlü kılar gerçeği, demokrasi için bire bir geçerli bir kural. Her seçim döneminde öldürücü virüslerle baş etmesi için, demokratik tecrübelerin yeni anti-virüsler geliştirmesi gerekiyor. Geçtiğimiz yüzyıl, bu tür anti-virüs üretimi için oldukça verimli bir dönem oldu.
Demokratik seçimler sonunda diktatörlük ve despot bir idari tarza dümen kıran ülkeler yok değil. Ülke içindeki kargaşa ve problemleri demir yumruk haline dönüşüp, muhalifleri “sürgün ya da ölüm!” tercihine zorlayan iktidar krizleri, ülke vatandaşlarına derin acılar yaşattı. Dolayısıyla, demokrasinin alternatifi, askeri darbeler, oligarşik ya da otokratik tercihler olamayacağı çok pahalı tecrübelerle öğrenildi. Siyasi kargaşalardan iyice bunalan ülke insanlarının, kurtarıcı el zannettikleri despot ve tiranlar, ülkenin birkaç çeyrek asrına mal oldu. Katlandıkları zulümler yetmezmiş gibi, yaşadıkları çağın dışına itilen insanların tek ümitleri, başlarına musallat olan zorbaların bir an önce takdir-i hakk ile defolup gitmelerine kalıyor. Kader-i ilahi, bu tür tiranlar da nedense çok uzun yaşıyor! Devlet malına çökmek ile uzun yaşama arasında ne gibi bir korelasyon olduğunu çözemedik!
Hiç aklınıza gelmemiştir, önemli bir tercih kavşağı olan ehven-i şerreyn'i (iki kötüden en zararsız ve katlanılabilir olan) seçme durumunda bile demokratik bir reflekste bulunuyoruz. Yani, kötülüğe hayat boyu katlanma ya da onunla yaşama değil, felaket, badire ve krizi atlatana kadarlık bir zaman dilimine rıza. Türkiye'nin siyasi olarak son girdiği kavşaktaki savrulma için daha makul bir öneri yok.
İktidar partisi içinden yeni ifşa ve itiraflar dökülmeye başlayınca, taraflardan ziyade, kendisini iktidarın teorisyeni olarak pazarlayanlar ürküp, korkmaya başladı. Ya hu, size ne oluyor? Her şeyin şeffaf olması, herkes tarafından görünüyor ve değerlendirilebiliyor olması da demokrasinin bir gereği değil mi? Demokrasilerin önemli bir kurumu olan gazetecilik sarı basın kartı sahibi olmak, maçlara bedava girmek, pahalı kokteyl ve resmi kutlamalarda denklanşörlere gülücük atmak ya da memnun bir azınlığın türemesi demek değil.
Hele şu, Saray Beslemesi jakobenlere bir bakın? Demokrasiyi bir kaşıklık irfanları ile sınırlı ve kendilerinin izni kadar kullanılabileceğini düşünüyorlar. Şimdiye kadar iktidar yandaşlığı ile sürdürdükleri teorisyenlik Saray'a ayarlı olduğu için arıza vermiyordu. Ne oldu ise, tahmin ve kehanetler birer birer boşa çıkmaya başladı. İktidar surlarında açılan gedikten boşalmalar devam ediyor. Kulislerde konuşulan erken seçim dedikoduları tartışmalara yeni bir teşni kattı. Araplar arasında meşhur bir söz var; “Hırsızlar birbirine girince, çaldıkları ortaya saçılır!” Seçmen olarak, ortaya dökülecek malzemenin kalitesini merak etmeye hakkımız yok mu? Bırakın ayol, seçmen biraz eğlensin.
Devletin rutin dışı işleri konuşulmaya başlayınca bazılarının ahlak zabıtası kesileceği zaten belli idi. Saray ya da İktidara güçleri yetmeyince, bir zamanlar vekil Başbakanlık yapan zavallı akademisyenin üzerine çullanmayı daha az riskli buluyorlar; “Efendim, bir başbakan sırları ifşa edemez.”, “Onların bildiği kadar, Saray'ın da bildiği var!” ve “Hepsi, Cumhurbaşkanından korkuyor!” tehditlerinin bini bir paraya gidiyor. Güya, iktidarın kirli işlerini ortaya dökme teşebbüslerinin önünü bununla almaya çalışacaklarını düşünüyorlar.
Ferdi hayatların mahremiyetine sözümüz yok. Ancak, devlet imkanları üzerine çullanıp oradan nemalanan saltanat takımının karıştırdığı haltları gizlemek gazetecilik ya da fikir hürriyeti sınırları içinde değerlendirilemez. Demokrasinin kıblesi kabul edilen ABD'de, devlet imkanlarını suistimal eden siyasetçi ve bürokratların deşifre edilmesi özel hayatın korunması sınırları içinde değerlendirilmiyor.
İstanbul Belediye Başkanı'nın ifşa ettiği iktidar yolsuzlukları, başta medya camiası olmak üzere bir çok devletlinin neşesini kaçırdı. Saray'ın tetikçileri, suistimalleri sulandırmak ve küçük göstermek için arabaların markalarına takılmış durumdalar. Siz hiç merak etmeyin, “Ayak takımı Clio'ya biniyor, kodamanlar Alman Mühendislik Harikası, Mercedes, BMW ya da özel üretim Audiler'e” sonucunu çıkarmak için üniversiteli olmaya gerek yok. Havuz medyasının takipçileri bile bu kadar basit bir kıyası yapabilirler. İktidarın bataklığından kötü kokular gelmeye devam edecek gibi bir his alıyorum.
Bir seçim söylentisi arefesinde de önümüzde iki tarafı da birbirinden kirli bir değnek duruyor. Mesele demokratik reflekslerimizle üzerimize bir şey bulaştırmadan vatandaşlık görevimizi yerine getirmekte düğümleniyor. Ehven-i Şerreyn tıkanmışlığından kurtulmanın tek çaresi daha fazla demokrasi talebinde ısrar etmeye bağlı. Muhalefet bunu beceremiyor. Anlaşılan o ki, millet yine bunu kendi irfanı ile halledecek!
Soru: “Çocukluk yıllarımda hatırlarım; imamlar, yatsı namazından sonra camilerde “İnni üridü en üceddide imanen ve nikehan” sözleriyle nikah tazelemesi duası yaparlardı. Bunun bir aslı var mı?” (Rumuz: Yolcu)
Siz “çocukluk yıllarımda hatırlarım..” deyince ben de çocukluk yıllarıma gittim. Babam imamlık vazifesi yapıyordu camilerde. Ve her Cuma gecesi yatsı namazından sonra cemaate soruda ifade ettiğiniz cümle kalıbıyla nikah tazelemesi yaptırıyordu.
Her Cuma gecesi yapıldığı için dua hala aklımda: “Allahümme innî ürîdü en üceddide’l-imane ve’n-nikahe tecdiden bi kavlî lâ ilahe illallah Muhammedun Resulullah - Allah'ım! Ben, “Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur ve Muhammed O’nun elçisidir” sözlerini tekrarlayarak imanımı ve nikahımı yenilemek istiyorum.”
Bir keresinde sormuştum babama, “Baba bunun sünnetti yeri var mı?” diye. Babam da “Yok ama adet işte, cemaat istiyor oğlum!” demişti.
Evet, henüz yazının başında böyle bir adetin ne Kur’an, ne sünnet, ne de sahabe hayatında yerinin olmadığını ifade edelim. Zaten nikah, zamanla eskiyen, tazeliğini yitiren bir akit değildir ki yenilemeye ihtiyaç olsun!
Nikah, karı ile koca arasında yapılan bir akittir. Ve bu akdin, rükünlerine, şartlarına riayet edildiği müddetçe sürekliliği devam eder.
Peki bunu imamlarımız bilmiyorlar mı? Buna rağmen neden bu adeti devam ettiriyorlar?
Elbette biliyorlardır diye düşünüyoruz. Ancak bu nikah tazeleme merasimi, insanların günlük hayatlarında bilerek veya bilmeyerek ağızlarından çıkan ve insanı dinden çıkarması muhtemel olan küfür sözlerinden dolayı iman ve nikaha zarar vermesi ihtimaline binaen yapılıyor.
Zira fıkıh alimlerimizin içtihatlarına göre küfür söz veya fiilleri sahibini dinden çıkartacak seviyede ise şahsın dinden çıkması sebebiyle gerçekleşen durum nikahı da bozuyor.
Çıkış noktası böylesi bir düşünce zeminine oturan nikah tazeleme halkımız tarafından hangi ölçüde bilinmektedir? Bu bir yana, acaba bu içtihadî yaklaşım fıkhın genel-geçer kaideleri çerçevesinde ne kadar isabetlidir?
Bu soruların cevabını Hocaefendi şöyle veriyor:
“Camilerde yapılan nikah ve iman tecdidi gibi aslı esası olmayan ve bir mânâ ifade etmeyen sözlerin müminlere kazandıracağı hiçbir şey yoktur. Hele nikah gibi ciddi bazı esaslara bağlı bir mesele de, “Allahümme innî ürîdü en üceddide’l-imane ve’n-nikahe tecdiden”demek sadece bir tevbe olarak değil söz, dil kaideleri bakımından da tenkide açıktır.
Çünkü adam, “Ben nikahımı ve imanımı yenilemeyi düşünüyorum.” diyor. Yenilediğini de söylemiyor. Yani düşünüyorum ilerde yenileyebilirim, demek istiyor. Allah korusun, bu çok tehlikeli bir ifadedir.
Çünkü bir insan, bilerek veya bilmeyerek kelime-i küfrü telaffuz etmişse hemen anında tecdid-i iman etmesi lazımdır. Bunun yegane çaresi vicdanından gelerek, işlediği bütün günahlara, ciddi bir hissi nedametle arkasını dönüp “Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resulüh”demektir. Bunun ise tehire tahammülü yoktur...” (Asrın Getirdiği Tereddütler, 4. cilt, Tevbe-i nasuh nedir yazısından)
Hasılı bir mümin, gerek bilerek, gerekse bilmeyerek kendisini iman dışına itecek bir söz ağzından çıkmışsa tevbe ve istiğfar edip pişmanlığını dile getirirse tekrar İslâm’a dönmüş olur. Eski hâlini alır. Eski hâlini alınca da eski hâlindeki nikâh da hemen aynen tahakkuk eder.
Boşama sözüyle kopan nikâh gibi yeniden nikâh gerekmez. Kendi imana rücû edince hem imanı, hem de nikâhı yenilenmiş olur. Dolayısıyla nikâh sözlerini söylemeye gerek kalmaz.
İnanmış bir gönül, aranan ve örnek gösterilen bir insan olmalıdır. Allah’ın hoşnut ve râzı olacağı liyâkatli bir insan olunmaz ise, Allah’ın nimetlerinden mahrum kalmanın yanında, âhireti kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kalabilir.
Mü’min içinde bulunduğu şartları fırsatı kaçırmadan çok iyi değerlendirmeli, herkesi imrendirecek şekilde, inandığı ve hak bildiği dâvâsını iyi bir şekilde temsil etmelidir. Kalpleri birbirine rapteden, insanları birbirine yaklaştıran îmandır, sevgi ve samimiyettir. Bunlar yoksa, insanlar o zaman gâyesiz ve hedefsiz hâle gelirler ve onların Haktan uzaklaşıp, yabancılaştıklarını görürüz.
Onun için mü’minler üzerlerine düşen vazifeyi samimiyetle yerine getirmeli, vahdet-i rûhiye içinde ölmüş ruhları ihyâ etme yolunda samimiyetle çalışmalı ve koşmalıdır. Zîrâ Allah yolunda koşarken ölmek, ölümlerin en şereflisi olduğu unutulmamalıdır.
İnanan insan, toprak kadar tevâzu, ağaçlar kadar cömert ve arılar kadar fedâkar olmalıdır. Zirâ, hizmet-i îmaniyye ve Kur’âniyye’nin temelinde uhrevîlik ve adanmışlık esastır. Onun için tenkit edici değil tashih edici olarak, arkadan gelen nesle yol açmalı, neticede eyvah demeyecek bir hayat yaşamalıdır.
Ankebut sûresi 69.âyette; “Bizim uğrumuzda gayret gösterip mücâhede edenlere elbette muvaffakiyet yollarımızı gösteririz. Muhakkak ki Allah iyi davrananlarla beraberdir.” buyrulmaktadır.
Bir defaya mahsus, Allah’ın murâdıyla şu misâfirhâne-i dünyada bulunmakta olan mü’minler, topyekün insanlık için muvâzene unsuru olmak ve güven telkin etmek durumundadırlar.
Bakara sûresi 143.âyette; “Ve işte böylece Biz sizi örnek bir ümmet kıldık ki, insanlar nezdinde Hakk’ın şahitleri olasınız ve Peygamber de sizin hakkınızda şahit olsun...” buyrulmaktadır.
İlim ve teknolojinin başdöndürücü olarak geliştiği, beşerin helâket ve felâketinin sür’atlendiği bir asırda, Allah’ın lütfettiği ilim irfan yuvaları ve sulh adacıklarıyla yola çıkan, doğu batı arasındaki gerginliği yumuşatarak, sulh-u umûmiye -dünya barışına- katkıda bulunmakta olan muhabbet fedâileri, üzerlerine düşeni yapma gayreti içinde olmalıdırlar.
Böylesine hayırlı bir hizmeti temsil eden bu fedâkar insanların, her zaman olduğu gibi bu asırda da yolları kesilmekte ve zor anlar yaşamalarına sebebiyet verilmektedir.
Bakara sûresi 214.âyette; “Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlar öyle ezici mihnetlere, öyle zorluklara dûçar oldular, öyle şiddetle sarsıldılar ki, Peygamber ile yanındaki müminler bile ‘Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?’ diyecek duruma geldiler. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.”
Ankebut sûresi 2.,3., ve 4.âyetlerde; “Müminler sadece ‘İman ettik’ demeleri sebebiyle kendi hallerine bırakılıvereceklerini, imtihana tâbi tutulmayacaklarını mı zannettiler?”
“Biz elbette kendilerinden önce yaşamış olanları denedik. Allah elbette şimdiki mü’minleri de imtihan edip iman iddiasında sâdık olanlarla, (kâzib) samimiyetsiz olanları elbette bilecektir.”
“Kötülükleri işleyenler hükmümüzden kaçıp kurtulacaklarını mı zannettiler? Ne fena hükmediyorlar!”
Şuara sûresi 183 ve 227.âyetlerde de;
“Ülkede bozgunculuk yaparak nizamı bozmayın.”
“Ancak iman edip, güzel ve makbul işler yapanlar, Allah’ı çok zikredip ananlar ve zulme mâruz kaldıktan sonra haklarını savunanlar müstesna! Zâlimler de nasıl bir inkılab ile devrileceklerini, yakında öğrenirler.”
Mü’min sûresi 52.âyette; “O gün zâlimlere mâzeretleri fayda sağlamaz. Onlara sadece lânet vardır! Onlara sadece kötü bir yurt vardır!”
Kamer sûresi 52 ve 53.âyetlerde; “Onların yaptıkları her şey, defterlerde kayıtlıdır. Küçük, büyük her şey, satır satır yazılıdır.”
Muhammed sûresi 23.âyette; “İşte bunlar, Allah’ın lânet edip kulaklarını sağırlaştırdığı, gözlerini kör ettiği kimselerdir.”
Ahkâf sûresi 35.âyette; “O halde ey Resûlüm! O üstün azim sahipleri olan peygamberler nasıl sabrettilerse, sen de öyle sabret. Onlar hakkında azap gelmesi için acele etme! Onlar, tehdit edildikleri azabı gördükleri gün, dünyada gündüzün, sadece bir saatinden daha fazla kalmadıklarını düşüneceklerdir. Bu bir duyurudur. Sözün kısası: ‘Allah’ın yolundan çıkmış güruhtan başkası helâk edilmez’.”
Neml sûresi 50 ve 51.âyetlerde de; “Onlar bir tuzak kurdular, ama tuzaklarına karşı Biz de tuzak kurduk, kendileri farkında olmadan onların tuzaklarını bozduk, onların planlarını altüst ettik.”
“Bak işte onların tuzaklarının âkıbeti nasıl oldu! Biz onları da kendilerine uyan toplumlarını da imha ettik!” buyrulmaktadır.
Önemli olan, gerçek mânâda inanmış mü’minlerin, inandıkları gibi yaşamaları, Kitap ve Sünnet çerçevesinde ve Şûrâ’ya saygılı olarak hayatlarını tanzim etmeleri gerekmektedir.
Ehl-i îman vahdetini korur, îlây-ı kelimetullah yolunda Şûrâ’ya önem vererek ihlâs, samimiyet, vefâ ve sadâkatla hakkı temsil eder, vazifelerini îfâ ederlerse, Allah da onlara inâyet buyurur.
Not: Önemine binaen -Allah izin verirse- gelecek yazımda Şûrâ üzerinde duracağım.
Diyorlar ki: “Meşhur Mazhar Osman, hastayı iyice dinlermiş… Arada bir ‘Dediklerinden şu kısımları tam anlayamadım, bir daha söyler misin?’ diye tekrarlatırmış… En sonunda da ‘Tam toparlayabilmem için, baştan sona bir defa daha iyi anlatır mısın?’ deyip hastayı konuşturup iyice sağarmış… Bir nevi cerahatı boşalttırırmış. Hasta bazan ‘Tamam her şeyi anlattım, rahatladım. Bir nevi tedavi oldum!..’ diye sevinirmiş.” Onun bu tarzı kitaplara da geçmiş…
Cenab-ı Hak Mücadele Suresinin başında şöyle buyuruyor: “(Ey Muhammed) Kocası hakkında seninle mücadele edip tartışan ve Allah’a şikayette bulunan KADININ sözünü Allah işitmiştir. Allah, sizin konuşmanızı işitir. Çünkü Allah, işitendir, bilendir.” (58/1)
Elmalılı Hamdi Yazır bu hususta tefsirinde diyor ki: “Rivayetlerden anlaşıldığına göre bu âyetin inmesine sebep olan kadın, Ensar’dan Evs b. Sâmit’in karısı Havle binti Sâlebe idi. Hâdise şöyle meydana gelmişti: Havle’nin kocası olan Evs b. Sâmit –ki, Ubâde b. Sâmit’in kardeşiydi- ihtiyarlamış ve titiz bir yapıya sahip olmuştu. Bir gün karısı kendisinden bir şey istemiş, o da öfkelenip ‘Sen bana anamın sırtı gibisin’ deyivermişti. Buna, zıhâr denilmektedir. Câhiliye âdetlerine göre bir adam karısına bu sözü söylediği zaman karısı ona haram olurdu. (Boşamış sayılırdı) Onu bir daha almazdı. Bu hadise İslâm’da ilk defa meydana gelen bir ZIHAR olmuştu. Derken, Evs, çok geçmeden söylediğine pişman olup Havle’yi çağırmıştı. Ancak Havle, ‘Nefsim (canım) Kudret elinde bulunan Rabbime yemin ederim ki, sen o sözü söyledikten sonra, Allah ve Resulü hükmünü verinceye kadar benim yanıma gelemezsin. Git Resulullah’a danış.’ demişti. Koca, ‘Ben utanırım Resulullah’a bunu soramam’ cevabını vermişti. Bunun üzerine kadın, ‘Ben gider sorarım:’ deyip Resulullah’ın huzuruna vardı; ‘Yâ Resulullah! Evs beni eş olarak seçip evlendiğinde gençtim, caziptim. Ancak yaşım ilerleyip bir çor çocuğum olunca, Evs, beni anası gibi kıldı (zıhar yaptı) ve kimsesiz bırakıverdi. Eğer bana bir çare bulup onunla geçinmemi temin edersen, bunu bana beyan buyur ya Resulullah!’ diye istekte bulundu. Hz. Peygamber Aleyhisselam da ona ‘Ben şimdiye kadar bu konuda bir şeyle emrolunmadım, içtihadım ise, senin ona haram olduğu şeklindedir.’ dedi. Havle, ‘Vallahi o, talak (boşama) zikretmedi’ dedi. Resulullah (S.A.S.) ise ‘Haram olmuşsun’ diye tekrar etti. Ancak kadın ‘Kurbanın olayım nazar buyur ya Resulullah’ dedi. Bu hususta kadın Resulullah ile defalarca mücadelede bulundu. Havle daha sonra da, şikayetini Allah’a arzederek, ‘Allahım! Yalnızlığımın şiddetinden ve bana zor gelecek olan ayrılık acısından Sana şikayette bulunuyorum. Küçük çocuklarım var, onları Evs’e bıraksam zâyi olacaklar, yanıma alsam aç kalacaklar.’ dedi ve başımı göğe kaldırıp ‘Allahım! Sana şikayet ediyorum, Peygamberinin lisanına bir vahiy indir.’ şeklinde yalvardı. Havle henüz oradan ayrılmamıştı ki, hakkında Kur’an âyeti nâzil oldu. Vahyin şiddeti geçtikten sonra, Peygamber Efendimiz (S.A.S.) ‘Yâ Havle müjde!’ dedi ve arkasından ‘Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikayette bulunan kadının sözünü Allah işitmiştir. Allah sizin konuşmanızı işitir. Çünkü Allah, işitendir, bilendir. İçinizde zıhâr yapanların kadınları, onların anaları değildir. Onların anaları ancak kendilerini doğuran kadınlardır. Şüphesiz onlar çirkin ve yalan bir lâf söylüyorlar. Kuşkusuz Allah, affedicidir, bağışlayıcıdır. Kadınlardan zıhâr ile ayrılmak isteyip de sonra söylediklerinden dönenlerin, hanımlarıyla temas etmeden önce bir köleyi hürriyete kavuşturmaları gerekir. Size nasihat ve öğüt olarak verilen budur Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır. Buna imkân bulamayan kimse, temas etmeden önce aralıksız olarak iki ay oruç tutmalıdır. Buna da gücü yetmeyen 60 fakiri doyurur. Bu (hafifletme), Allah’a ve Resulüne iman etmenizden dolayıdır. Bunlar Allah’ın hükümleridir. (Bunları inkâr eden) Kâfirler için acı bir azap vardır.” (Mücadele, 58/ 1-4)
İbnü Ebî Hâtim ve Beyhakî şöyle bir rivayetle nakletmişlerdir ki: “Bir gün Hz. Ömer (r.a.) insanlarla beraber yürürken bu kadın Hz. Ömer’in durmasını istedi, o da durdu ve kadına yaklaşıp elini omuzuna koydu ve onu dikkatle dinledi. Kadın söyleyeceklerini söyleyip gidince, Hz. Ömer’in yanında bulunanlardan birisi ‘Ya Emire’l-Müminin! Şu kocakarının karşısında Kureyş’in adamlarını beklettin.’ dedi. Hz. Ömer, ona ‘Yuh olsun sana, kim o biliyor musun?’ dedi. O da, ‘Hayır bilmiyorum’ deyince, Hz. Ömer, ‘Bu, Allah Taâlanın yedi kat göğün üstünden şikayetini dinlediği kadındır. Bu, Havle binti Sa’lebe’dir. Vallahi geceye kadar gitmeseydi, ihtiyacını bitirmeden ben ayrılmazdım.’ buyurdu.”
Bu hususta Buhari’nin Tarihinde konuyla ilgili naklettiği rivayet şöyledir. Söz konusu kadın Hz. Ömer’e “Dur Ömer!” dedi. O da durdu. Kadın ona oldukça sert sözler söyledi. Oradakilerden birisi, “Ey Emire’l-Müminin, ben bu kadın gibisini görmedim” dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer de: “Nasıl dinlemem ki, onu Allah Taala dinledi ve hakkında ‘Kad semiallahü…’ âyetlerini indirdi.’ dedi.
Buradan bizim anlayacağımız ders, bir derdi olan insan geldiğinde, onu baştan sonuna kadar dinlemenin en iyi tavır olduğudur. İnsanlar konuşurken, sözü ağızlarına basmak, oralı olmamak ise, son derece yanlıştır.
Yeni eğitim öğretim sezonu başlıyor. AKP’nin 17 yıldır iktidarda olduğu dönemde eğitim sistemindeki sorunlar çözülemediği gibi daha da ağırlaştı. Atanamayan öğretmen sorunu çığ gibi büyüyor. Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, geçtiğimiz yıl Eylül ayında öğretmen ihtiyacını 117 bin olarak açıklamıştı. Yine Ziya Selçuk, iki ay sonra rakamı 97 bine düşürdü. Bu yılın mayıs ayında ise öğretmen açığının 92 bin 165 olduğunu söyledi. Ekim 2018’le Mayıs 2019 arasında herhangi bir atama yapılmadan açığın nasıl 25 bin azaldığı merak konusu.
Tatil bitti ve okullarda ilk ders zili çaldı. Milyonlarca öğrenci yeni eğitim ve öğretim dönemine başladı. Ancak eğitim sistemindeki sorunlar olduğu gibi duruyor. AKP rejiminin iktidarda olduğu 17 yılın sonunda eğitimdeki sorunlar azalmadığı gibi daha da ağırlaştı… Eğitimde fırsat eşitliği sağlanamadığı gibi kırsal kesimle şehirler arasındaki fark daha da açılıyor. Ücretli öğretmenlik sistemiyle insanların emekleri bizzat devlet tarafından sömürülüyor. Atanamayan öğretmenler sorunu her yıl katlanarak artıyor.
17 YILDA 15 KEZ SİSTEM DEĞİŞTİ
Eğitim sistemi kelimenin tam anlamıyla yap-boz tahtasına döndü. Sistem bugüne kadar tam 15 kez değişti. En son geçtiğimiz aylarda bakanlığın ‘2019-2023 Stratejik Planı’ çerçevesinde hazırlanan yeni ortaöğretim sistemine göre ders sayıları azaltılırken, seçmeli derslerin sayıları artırıldı. 17 yılda 7 bakan değişti. Her gelen bakan sistemi bir kaç kez değiştirdi. AKP iktidarında hiç bir öğrenci okula başladığı sistemle mezun olamadı!
ATAMA BEKLEYEN ÖĞRETMEN SAYISI 455 BİNE ÇIKTI
2003’de KPSS’ye giren atama bekleyen öğretmen sayısı 127 bindi. Bu rakam bugün ÖSYM verilerine göre 455 bin. Sendikalar ise 500 bin öğretmenin atama beklediğini savunuyor. Atama bekleyen öğretmen sayısı 16 yılda 4 kat artmış.
GENÇ İŞSİZLER ORDUSU: ÖĞRETMENLER
Türkiye genelindeki 92 eğitim fakültesinde her yıl toplam 70 bin öğretmen adayı mezun oluyor. Ancak resmi rakamlara göre KPSS’ye giren 100 öğretmenden sadece 17’sinin ataması yapılabiliyor. Bugün için üniversitelerde öğretmen olmak için okuyanların sayısı 650 binden fazla. Uzmanlar, önümüzdeki 5 yıl içinde atama bekleyen öğretmenlerin sayısının 1 milyonu bulacağını öngörüyor.
117 BİN AÇIK NASIL 92 BİNE DÜŞTÜ?
Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, bir CHP’li milletvekilinin sorusu üzerine öğretmen ihtiyacının eylül 2018 itibariyle 117 bin 403 olduğunu açıklamıştı. Ziya Selçuk, iki ay sonra ise aynı soruyu, bakanlığın öğretmen ihtiyacının 97 bin 31 olduğunu söyleyerek cevapladı. Bakana göre atanmayı bekleyen öğretmen sayısı ise 382 bin 595’di. Yaklaşık 5 ay sonra, Mayıs 2019’da CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu Selçuk’a öğretmen açığının kaç olduğunu sordu. Bu kez Selçuk, “Net öğretmen ihtiyacı 92 bin 165’tir.” dedi.
20 BİN ATAMA AĞUSTOSTA YAPILDI
20 bin sözleşmeli öğretmenin ataması geçtiğimiz ay yapıldı. Bakan’ın rakamı 117 bin olarak açıkladığı Eylül 2018 ile Mayıs 2019 tarihleri arasında ise bir atama yapılmadı. En azından kamuoyuna yansıyan bir atama olmadı. O halde öğretmen açığı 8 ayda nasıl 117 binden 92 binlere düştü? Bu arada son yapılan 20 bin atamayla Türkiye genelindeki öğretmen sayısı yine bakanlık yetkililerinin açıklamalarına göre 924 bine çıkmış oldu.
Modern köleler: Ücretli öğretmenler!
Türk eğitim sisteminin en büyük sorunlarından biri de ‘ücretli öğretmenlik! Devlet resmen öğretmeninin emeğini sömürüyor. Türkiye’de ayda 100 saat derse giren bir ‘ücretli’ öğretmene uygun görülen maaş yaklaşık bin 500 TL! AKP rejimi, ülkenin yarınlarını emanet ettiği öğretmenlere 2 bin 20 lira olan asgari ücretin bile çok altında bir maaşı yeterli görüyor! İktidar temsilcileri, atanamayan öğretmenlerin mağduriyetleri ‘ucuz işgücü’ olarak kullanıyor. Ücretli öğretmene ders saati için uygun görülen ücret 15 TL civarında…
Türk Eğitim-Sen’in araştırmasına göre devlet okullarında yaklaşık 65 bin ücretli öğretmen görev yapıyor. Peki devlet neden bu sistemi tercih ediyor? Çünkü ücretli öğretmenlerin maliyeti, kadrolu öğretmenlerin neredeyse üçte biri kadar. Bir ücretli öğretmenin toplam maliyeti aylık 2 bin 200 lira ile 2 bin 500 lira arasında değişiyor. Kadrolu öğretmenin devlete maliyeti ise 6 bin lirayı geçiyor.
FATMA GÜDÜK: Zor şeyler yaşadık. Hedef gösterildik. KHK’lısınız diye iş, aş vermediler. Bizi bulamayınca oğlumu rehin aldılar, 13,5 ay hapis yatırdılar. Kırgın mısınız derseniz; Kırgın olduğum insanlar var. Hocaefendi ‘affedici olun’ diyor ya buna binaen kimseye beddua etmiyorum. Sadece şu şekilde dua ediyorum; Allah’ım onların gözlerini aç. Hakikati göster onlara.
HASAN GÜDÜK: Ayrılırken Türkiye tarafına defalarca baktım. Bakmamak mümkün mü? Gözlerim doldu. Boğaz Köprüsü’nden geçerken 4-5 defa arkaya dönüp dönüp baktım. Çünkü yıllardır yaşadığım memleketi baskılar ve dışlanmışlıklar nedeni ile terk etmek zorunda kalıyordum. İşlediğimiz bir suç yok ama bütün arkadaşlarım gibi olmayan kendilerinin ürettikleri bir suçlamadan dolayı mağdur edildik.
Türkiye’de 15 Temmuz 2016’da gerçekleşen darbe girişiminin üzerinden üç yıl geçmesine rağmen cadı avı yurt içinde ve yurt dışında devam ediyor. Ancak, muktedirler, insanların her şeyini elinden alsa da umutlarını alamadı. 20 yıllık öğretmenler Hasan Güdük ve eşi Fatma Güdük de tenkil sürecini yaşayan ailelerden biri. Bir gecede yaşanan değişime anlam veremiyorlar. Fatma Hanım, ’’Bizi nasıl bir şeyle suçluyorlar. Bunu kabul etmek mümkün değil. Tüm hayatım boyunca bir defa emniyete gittim. O da pasaport çıkartmak için. Yani onun dışında polisle bir muhataplığımız olmadı. Bir cezamız bile yok. Bulunduğumuz okullarda takdir edilen insanlar idik.’’ diyor. Hasan Bey ise, ülkede yaşanan baskı ve dışlanmışlık dayanılmaz hal aldığında vatanlarını terk etme kararı almalarını gözyaşlarıyla anlatıyor: ’’Boğaz köprüsünden geçerken 4-5 defa arkaya dönüp dönüp baktım. Çünkü yıllardır yaşadığın memleketi belki de bir daha göremeyecektim…’’
Şimdi yeni vatanlarında yeni bir hayatın ilk yıllarını 5 çocuklarıyla birlikte yaşıyorlar. Geleceğe yönelik kaygıları bir tarafa bırakarak yaşadıkları ülkelerde tutunmak için büyük çaba sarfediyorlar. Bulundukları ülkelerin dilini öğrenmek için dil kurslarının yanı sıra, gönüllü olarak gerek okullarda (Basisschool) gerek ise semt evlerinde (Buurthuis) aktif olmayı sürdürüyorlar. Hasan Güdük ve Fatma Güdük öğretmenler, akıllarına dahi gelmeyen ancak son 4 yılda yaşamak zorunda kaldıkları zorlukları ve özgürlüğe uzanan hicret sürecini Tr724’e anlattı.
15 TEMMUZ’DAN 1 HAFTA SONRA AÇIĞA ALINDIM
20 sene Türkiye’de Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde öğretmenlik yaptım. 15 Temmuz sonrasında çok farklı durumlar yaşadık. 15 Temmuz’dan bir hafta sonra açığa alındığımızı öğrendik. Çalıştığım okula gittim. Elime açığa alındığımız evrakları verildi. 1 Eylül 2016 tarihinde de ihraç oldum. Benim 5 çocuğum var. Bu süreçte biz nasıl yapacağımızı düşünmeye başladık. Eşim de öğretmen. Fakat ikimizde ihraç olunca geçimimiz sağlamak için kendimize iş aradık. O gün 30 bin öğretmen görevinden atıldı. Herkes ne ile suçlandı ise bizde aynı sebeplerden dolayı ihraç edilmiş olduk. Bu arada bazı eğitimci arkadaşlar ile bir araya geldik. Ortam ve süreç oldukça karışık. Herkes başının çaresine bakar ve uygun işler bulabilirse iyi olur dendi. Biz de bir arkadaş ile birlikte hayatta kalmak için İstanbul’da bir damacana su satış dükkanı aldık. Kaynarca’da olan evimi Ümraniye’ye taşıdım. Allah’tan taşınmışız, çünkü biz evden taşındıktan 15 gün sonra, polisler evi bastı. Yaklaşık 3 ay bu işi yaptık. Fakat devam edemedik. Sonra ise taksi şoförlüğüne başladım. Günlük 12 saat üzerinde iki vardiya halinde çalışıyorduk. İkinci vardiyada benden sonra taksiyi devralan diğer şoför birgün aracı bana devrederken polisin kendisini durdurduğunu ve arama yaptığını söyledi. Bu hadise üzerine taksi işini bıraktım. Sonra üç ay kadar çalışamadım. Zaten iş bulamıyorduk ve sigortasız işlerde çalışıyorduk. KHK ile işten atılanlar bir daha işe alınmıyordu. İşverenler kendilerini riske atıp bizlere iş vermek istemiyorlardı.
AKRABALARIMIN ÇOĞU BİZİMLE İRTİBATINI KOPARDI
Bu şartlar altına ne yaparız diye düşünmeye başladık. Bu arada çok sevdiğim bir arkadaşımın oğlu ,”bulunduğunuz evden çıkarsanız iyi olur, sizi bu evden alabilirler evden ayrılın’’ dedi. Bende meselenin ciddiyetini o zaman kadar gerçekten bilmiyordum. Aranmam dolayısıyla biraz endişelendim doğrusu. Nisan 2017 tarihinde geçici olarak bir akrabamızın evine gittik. Burada 15 gün kadar ailecek kaldık. Diğer akrabalarımız ile fazla görüşmedik. Bizden dolayı onlarında zarar görmesini istemedik. Bazıları bizimle irtibat kurmak istedi. Ama bu sayı çok azdı. İnsanların çoğu bizimle irtibatlarını tamamen kopardı.
EŞİMLE BİRLİKTE ŞARKÜTERİDE TEMİZLİK İŞİNE GİRDİK
Çocuklar mecburen eşyalarını almak için eve gidiyorlardı. Ama eve geldikten beş dakika sonra polisler de geliyordu. Büyük ihtimalle apartmanda yaşayanların ihbarları ile oluyordu bu iş. Olacak gibi değildi. Hemen çocuklardan ayrıldım ve iki ay gaybubette kaldım. Eşimde benim gibi ilahiyatçı ve öğretmen idi. Sonuçta biz mesleğimizi icra etmek için insanlar ile bir araya geldik. Zaman zaman sohbetler ve muhabbetler ettik. Yani yıllarca bunu yaptık. Ama bahsetmiş olduğumuz süreçte bizim yaptıklarımız ne enteresandır ki terör faaliyetleri olarak görülmeye başlandı. O zamana kadar bizi alkışlayan destekleyen insanlar bu defa çok daha başka şeyler söylemeye başladı. Baktım ki suçumuz olmadığı halde peşime takılan bu insanlar eşimin de peşine takılacaklar. Eşimle konuşarak seninde ayrılman lazım dedim. Beraber kararımız neticesinde taksitlerini ödemeye devam ettiğimiz Samsundaki evimizi birine sattık. Daha sonra kiralık bir eve taşındık. 15 gün kaldığımız bu evden tekrar bir eve taşındık. Bu arada zor bir süreç geçirdik. Sonra ben her şeyi geride bırakarak İstanbul’a döndüm. Burada bir süre emlakçılık işi yaptım. Baktım olmuyor tekrar çocuklarımın yanına döndüm. Sonra bir şarküteride işe başladım. Bu arada hanım da yanımda burada işe başladı. 3,5 ay çalıştık.
VURULMA DAHİL HERŞEYİ GÖZE ALDIM VURABİLİRDİ
Bu arada eşim ile ilgili arama ve tutuklama kararı çıkmıştı. Son kontroller ve aramalar neticesinde hanıma artık burada bizim kalma imkanımız kalmadı. Ve doğduğumuz yaşadığımız 20 yıl emek verdiğimiz ülkeyi terk etmek kararı aldık. Aracılar ile buluşup ülkeyi terk etmek istedik. Tarih 19 Kasım 2017 tarihi idi. Bir araba ile sınıra geldik. O günde Allah bir yağmur verdi ki sabahtan akşama kadar yağmur yağdı. Bu yağmur sayesinde sınırdan kolay geçtik. Ama çok felaket bir şekilde ıslandık. Suyun kenarına geldiğimizde botun küçücük ve bizi içine almasının imkansız olduğunu gördük. Eşim çocuklar ve kaçakçı bota bindi. Bot su ile aynı seviyeye geldi. Bende bota binmiş olsam bot batacaktı. Bu botun hep beraber gitmesi imkansız görünüyordu. Ben çocukları bindirdim. Ben ikinci seferde gideyim dedim. Abdürrezzak Ailesi bizden sonra Meriç’ten geçer iken vefat etmişlerdi. Ailecek tanışıyorduk onlarla. Allah rahmet eylesin. Aslında onların başına gelen bizim başımıza da gelebilirdi. Oğlum yüzme biliyordu ama hanım ve iki kızım yüzme bilmiyordu. Bu arada hanım ve çocuklar bota biner binmez bot karadan kurtuldu ve benden uzaklaşmaya başladı. Ben kaldım karada. O sırada bot batsa ben ne yapabilirim diye düşünmeye başladım. Bot gider iken ben de kıyıdan onlara paralel gidebilirim zannıyla biraz ilerledim fakat her taraf dikenli. Geçmek çok zor. Sol tarafa doğru bir yol gördüm. Oradan gideyim dedim. Bir ormanın içerisine girdim. Her taraf ağaçlar ve dikenler ile kaplı. Biraz ilerledim ama ayağımdaki bot paramparça oldu. Bu arada 15 dakika ormanın içinde kaldım. Çocukları göremiyorumdum. Derken onların nehrin ortasında bot ile döne döne ilerlediklerini gördüm. Doğru dürüst yüzme bilen de yok. Allah muhafaza nehre düşmüş olsalar idi! Ormanın içerisinde uğraşırken bir köpek sesi duydum. Köpek benim kokumu almıştı. Havlamaktan her tarafı yıkıyordu. Bağlı olduğu belli. Bana doğru gelmek istiyor, fakat gelemiyor. Ben ilerleyemeyince tekrar suyun kenarına doğru geldim. Kıyıdan çocukların karşı tarafa çıktıklarını gördüm. Karşı kıyıda çok yüksek bir yere varmışlar. Oradan çıkmak istiyorlar ama çıkamıyorlar çantaları yukarı atıyorlar fakat yukarıdan yuvarlanıp çanta tekrar aşağı geliyor. Sonra uğraşa uğraşa çıktılar. Onların karaya çıkması ile ben çok sevindim. Bu arada ben sınırda tek başıma kaldım. Dereye düşmüş 30 metre uzunluğunda bir ağacın üzerine binerek gidebildiğim yere kadar Yunanistan tarafına doğru gittim. Nehrin ortasında kaldım. Ağacın kökü Türkiye tarafında. Ben uç kısmındayım. Ağacın dallarında asıllı 3-4 bot gördüm. Aşağısında Allah-u alem cesetlerde olabilirdi. Ağaçta olmamın sebebi ise jandarma gelse ‘gelmem’ diyecektim. Zaten her şeyi göz önüne almıştım. En fazla beni vurabilirlerdi. Ağacın üstü çok kaygan olduğu için çok zor geçtim. Sonra kaçakçıyı beni alması için beklemeye başladım. Kaçakçı doğrusu botu kullanmasını tam bilmiyordu. Türkiye tarafına da geri gelemiyordu. Ben ona sesleniyorum ama yağmur yağdığı için beni duyamıyordu. Aramızda 200 metre mesafe var. Benim ağaçta olduğumu gördü. Bana aşağı gel diyor. Ben gidemiyorum. Sonra tekrar zorlanarak Türkiye tarafına doğru ağaçtan tutunarak geçmeye başladım. Bu arada köpek yine benim kokumu aldı. Cesaret edemedim geri ağacın ortasına geldim. Kaçakçı bot ile ağacın altına kadar geldi. Nehir çok derin. Yapacak birşey yok ağaçtan bota atladım. Kaçakçıya botun dümenini bana ver dedim. Kaçakçı botu kullanmayı bilmiyordu. Sonra karşıya geçtik ve çocuklarla buluştuk. O yağmur ile ormanın ortasında sırılsıklam ıslandık.
Hasan ve Fatma Güdük, ülkelerini gözyaşları içinde terketmek zorunda kaldığını söyledi.
GÖZYAŞLARI İÇERİSİNDE ARKAMA BAKA BAKA TERK ETTİM ÜLKEMİ
Türkiye tarafına defalarca baktım. Bakmamak mümkün mü? Oraya gelene kadar zaten kaç defa gözlerim doldu. Boğaz Köprüsü’nden geçerken 4-5 defa arkaya dönüp dönüp baktım. Çünkü yıllardır yaşadığın memleketi baskılar ve dışlanmışlıklar nedeni ile terk etmek zorunda kalıyordum. Yani bizim işlediğimiz bir suç yok. Suç olarak ortaya koyabilecekleri hiç bir şey gösteremezler. Ama adamlar bir suç ürettiler. Bütün arkadaşlarım olmayan bir suçtan dolayı mağdur edildiler. Herkes onun kurbanı oldu. Bu yüzden suçsuz çok arkadaşımız Ege denizinde Meriç nehrinde hayatlarını kaybettiler. Bunların hesabını hem bu dünyada hem ahirette verecekler elbet. Gerisini onlar düşünsünler. Ben şahsen şunlara çok üzgünüm ve kırgınım. Yaşadığımız yerlerde, bizi anlatırken öyle pozitif şeyler söylüyorlardı ki, fakat bu hadiselerden sonra bizi terör ile suçladılar. Sizler çok değerli öğretmenlersiniz diye bize övgüler yapanlardan hiç biri 15 Temmuz sonrasında bizleri arayıp sormayı bırakın, arkamızdan çok farklı şeyler konuştuklarını ve söylediklerini duyduk. İnanın bu bizleri çok üzdü. Ama ne yapalım. Kaderimizde bu varmış. Allah Ashab-ı Kirama bir şey nasip etti. Herhalde günümüzdeki insanların da bir takım şeyleri yaşaması lazımdı. Madem inandığın bir davan var idi. Bu davanın gereği olarak ta emin olun bunların hiç bir tanesi bize acı gelmedi. Ben şahsen bunlar ile alakalı çok üzücü şeyler yaşadım, bunu hikaye gibi anlatıyoruz şu anda ama samimi söylüyorum hiç gocunmuyorum. Rabbime sonsuz şükürler olsun. Sağ salim bir şekilde ailemi Hollanda’da toparlamak nasip oldu. Ama gerçekten Türkiye’de ki insanlara çok kırgınım. O da şundan, Bizim gibi insanları tanımalarına rağmen, göz göre göre, daha doğrusu bile bile bu insanları farklı bir yöne doğru sürüklediler. Bu insanların suçlu olmadıklarını çok iyi biliyorlar.”
YUNAN VE TÜRK HALKININ BİRBİRLERİ İLE PROBLEMİ YOK
Karşıya yani Yunan tarafına vardık. Üzerimizden sular akıyor. 3,5 saat yaya yürüdük. Çünkü yolu bilemiyoruz. Nereye gideceğimizi bilmiyoruz. Gidebildiğimiz kadar gidelim dedik. Yalnızız sadece beş kişilik aileyiz. İki çocuğum Türkiye’de kalmıştı. Bu arada yolu bulduk. O yolu bulunca rahatladık. Küçük bir kilise ve küçük bir çocuk gördüm. Burada çocuk bizi görünce içeri kaçtı. Ben de içeri girdim. Adam uzaktan beni gördü. Benim de dilim olmadığı için adam bana ‘merhaba dedi. ‘Biz Türkiye’den geliyoruz. Bir polis çağırsanız bizi buradan alsalar’ dedim. Adam bizim o perişan halimizi görünce çok üzüldü. ‘Oturun size bir kahve yapayım’ dedi. Eşini çağırdı. ‘O Türkçe bilmiyor’ dedi. Burada onların iyiliğine karşı onlara teşekkür ettim. Bende adama kurabiye hediye ettim. Bu arada Yunanlı Dimitri bize bir kilo bal verdi. O soğukta aslında üşüdükte. Atina’ya varınca bir ay hastalandım. Ama Dimitri’nin verdiği bal bana şifa oldu. Yunanlıların bize şunu bunu yaptıkları söylemlerinin politik olduğunu düşünüyorum. Bence Yunan ve Türk halkının birbiri ile problemleri yok. Polis geldi bizi aldı. Bize polis çok iyi davrandı. Karakolda işlemlerimiz yapıldı. Orada iki gün kaldık. Bize sizi Türkiye’ye geri teslim etmeyeceğiz dediler. Bizi serbest bıraktılar. Sonra Dimetoka istasyonuna geldik. Beş saat beklemenin ardından Dedeağaç’a geldik. Sabah 06:40’da Selanik’e gittik. Ardından Atina’ya geçtik. Orada bir kac gün bir arkadaşın evinde kaldık. Atina’dan sonra ben değişik yollardan Hollanda’ya geçtim. Ardından da çocuklarım geldi. İlk defa ailemin tüm fertleri ile bir aradayız. Hiç tanımadığımız insanlar bizleri bağrılarına bastılar. Bizde burada Hollanda’da dil kurslarını takip ediyoruz. Bu ülkeye faydalı olmak istiyoruz.
FATMA GÜDÜK: ÖĞRETMENLİKTEN ATILINCA DALINDAN KOPARILMIŞ BİR ÇİÇEK GİBİ OLDUK
Hasan Güdük beyin idealist bir öğretmen olan eğitimci eşi Fatma Güdük, Milli Eğitim Bakanlığı’nda bu süreçten önce öğretmenlik yaptığını söylüyor. Fatma Hanım ve hikayesini şöyle anlatıyor: “Benim için öğretmenlik çok farklı idi. Öğretmenlikten atılınca dalından koparılmış bir çiçek gibi olduk. Susuz kaldık. Nefesimiz idi bizim öğretmenlik. Aslında bizim için süreç 17-25 Aralık ile başladı. Çalıştığımız okullarda bizlere yönelik mobingler uygulanıyordu. Mesela 15 Temmuz’dan bir ay önce çalıştığım okulun müdürü hoca hanım sizlen için iyi bir militandır deniliyor diyerek bana kinayeli bir şekilde bunu ifade etmişti. Ben de kendilerine nasıl bir eksiklerimizi gördünüz ne yapmışım, mesela hangi yanlışlarımı gördünüz dedim. Biz aslında öğrencilere kendimizi feda ediyorduk. Eşimle beraber aynı yerde çalışıyorduk. Bir nevi gecemizi gündüzümüze katıyorduk. Müdür beye bana ne yapabilirler dedim. Beni sürerler ise doğuya sürerler dedim. Ama şunu bilin dedim. Benim için doğu ve batı fark etmez. Yerin hiç önemi ve değeri yok. Sonuçta mekanları değerli kılan mukimlerdir. Biz nerede olur ise üzerimize düşen öğretmenliğin ve insanlığın gereği ne ise o vazifeyi yaparız.
DEMOKRATİK ÜLKELERDE BÖYLE SUÇLAMALAR OLMAZ
Süreçte bir hafta içerisinde 10 kilo birden verdim. Yemiyorduk, içmiyorduk. Daha doğrusu nefes alamıyorduk. Ne yapacağımızı bilemiyoruz. Eşim ile okuldan gerekçeli kararı alınca malum, olmayan uydurma bir örgütün üyesi olmak, Zaman Gazetesi abonesi ve Bankasya hesabı iliştirilmişti. Aslında hiçbir demokratik ülkelerde böyle bir suçlamalar görmedim. Zaten listeler önceden hazırlanmış. Öyle söylenmesi de aslında bunun bir itirafı idi. Tabii ki biz saf insanlarız. Böyle şeyleri düşünmediğimiz için, herkesi kendimiz gibi zannediyorduk. Biz Hocaefendi’den böyle edep ve terbiye görmüştük. İnsana saygı ve sevgiyi evrensel değerleri Hocaefendi bize kazandırdı. Yani biz insan için yaşamayı, insan için fedakarlık yapmayı biz bu evrensel hizmet hareketinde gördük. Kardeşliği öğrendik. Yani başkası için yaşamayı öğrendik. Sonuçta biz yaşantımızı buna endeksledik. İnsanlara katkılı olmak için ne yapabiliriz. Daha doğrusu faydalı olmaları adına her şeyleri ile ilgileniyorduk. Dolayısıyla o çocuklar okusunlar. İnsanlığa, devletine milletine, anasına ve babasına faydalı olsunlar. Kardeşlik saygı ve sevgi içerisinde yaşantılarını sürdürmelerini istiyorduk. Bizi nasıl bir şeyle suçluyorlar. Bunu kabul etmek mümkün değil. Tüm hayatım boyunca bir defa emniyete gittim. O da pasaport çıkartmak için. Yani onun dışında polisle bir muhataplığımız olmadı. Bir cezamız bile yok. Bulunduğumuz okullarda takdir edilen insanlar idik. Okul yönetimi ile hiçbir sorunumuz olmadı.
Eşim Hasan beye aynen şunları söyledim; Bu noktada hukuki olarak ne yapabiliriz onu araştıralım. Sonra bir takım davalar açtık. Fakat kendinizi savunma hakkınız yok. Göstermelik bir hayatın içerisindeyiz. İş yok elde bir şey yok. 5 tane bakmakla yükümlü olduğunuz çocuğunuz var. Hiç bir yere sığamazsınız. Gerçekten zor. Dolayısıyla neler yapabiliriz derdine düştük. Sonuçta rızkı veren Allah’tır. Başkası versin biz de yiyelim diye bir düşüncemizde olmadığı için, rızkımızı aramaya çalıştık. Çünkü baştan karar alınmıştı. Artık o ülkede bize ve bizim gibi insanlara hayat hakkı yoktu. Çünkü senin boynunda bir KHK yaftası asılmıştı. Sen dışlanmışsın. Seni tecrit ediyorlar. Komşuların ve akrabaların sana farklı gözle bakabiliyorlar. ”
YER DEĞİŞTİRDİK FAKAT YAKAMIZI BIRAKMADILAR
Benim yüzde 75 engelli annem var. Bir alet ile yürüyor. Onu ayağımıza getirmek zorunda kaldım. Benim o kadar ağrıma gitmişti ki anamın bayramda elini öpemedim. Annem bile benim bu durumlarımdan tecride uğradı. Çok ağırıma gidiyor kolay şeyler değil. Bulunduğumuz yerden taşındık. Çocuklarımız okullarından oldular. Düzenimiz bozuldu. Arkadaş ortamımız kayboldu. Zaten işiniz yok tecrit ortasındasınız. Başka ortama geçtik. Fakat orada da yakamızı bırakmadılar. Neden senin hakkında arama kararı çıkarılmış denilerek mahalle baskısına maruz kalıyoruz. Çocuklardan biri bir taraftan üniversite sınavlarına hazırlanıyor, diğeri teog sınavına. Ev dağılmış. Biz kalabalık bir aile olduğumuz için yani 7 nüfusla kimin yanına gidebilirsiniz. Hasan bey gaybubette ben çocuklar ile baş başa kaldım. Parçalanmış bir şekilde hayatımız böyle devam etmeye başladı. Baktık olacak gibi değil benim hakkımda da tutuklama çıkar diye düşünüyorduk. Eski evimizden bir kaç eşya daha alalım diye düşündük. Ama komşular tarafından ihbar edilmişiz. Anahtarlar değiştirilmiş. İki polis aracı geldi. Eşimi sordular yok gitti dedim. Kardeşim geldi. Bizde kalıyorlar ben ilgileniyorum dedi. Ben orada kriz geçirdim. Şeker hastasıyım. Sonra eşyalara baktılar siz kaçıyorsunuz dedi polis. Ben ise eşyalar yukarıda gidin bakın dedim. Bundan sonra eşyalarınızı da alamazsınız dediler. Hayatımızda polis ile muhatap olmadığımız için onları görünce korkuyorsunuz tabi.
İNSANLIK İÇİN UĞRAŞTIK, ÖTESİ YOK
Biz önceden ev istediğimiz zaman herkes evini verebiliyordu. Çünkü memur idik. Ama 15 Temmuz sonrası hepsi sıfırlanmıştı. Çünkü insanlar size farklı bir göz ile bakıyorlar. Farklı yerlere geçtik. Sonra bir yere daha gittik. Bu arada eşyamız yok. İkinci elden bir kaç eşya aldık. Bu eşyalar ile ev kurduk. Ben geriye dönüp baktığımızda kesinlikle şurada bir hata yapıldığına inanmıyorum. Hizmetin hiç bir hatası olmadı. Bu nokta da haksız ithamları kabul etmiyorum. Biz insanlar ve insanlık için uğraştık. Bunun ötesi yok. Sevgi, barış, hoşgörü ve diyalog dedik. sen ne düşünürsen düşün o önemli değil. Sen insansın. Biz insana Allah’ın yarattığı değerli bir kul olarak baktık. Böyle bakan zihniyetin insanlara kötülük yapma ihtimali olamaz. Biz bir gecede terörist ilan edildik. En acısı budur. Kırgın mısınız derseniz. Kırgın olduğum insanlar var. Hocaefendi affedici olun diyor ya buna binaen kimseye beddua etmiyoruz. Sadece şu şekilde dua ediyorum. Allah’ım onların gözlerini aç. Hakikati göster onlara Yarabbi diye dua ediyorum. Zor şeyler yaşadık. hedef gösterildik. KHK’lısınız diye size iş vermiyorlar.”
BİZE YAPILANLAR HASETTEN KAYNAKLANIYOR
Özlüyoruz ülkemizi, akrabalarım var. Türkiye bizim için bir cehenneme dönmüştü. Sürekli peşimizde polisler dolaşıyordu. Eşim evimize gizli gizli geliyordu. Biz ne yaptık bunlara. İnanın ki hiç bir şey yok. İnsanlıktan başka bir şey yapmadık. Haset öyle bir şey ki insanı çığırından çıkarıyor. Bize yapılanlar hasetten kaynaklıyor. Çocuklarımız da bizimle beraber yıprandılar. Düzenli okullarına gidemediler. İnanın ki ben bunu anlatmaya bir kelime bulamıyorum.
Ülkeyi terk etme kararı aldığımızda, inanın kızların son gün haberleri oldu. Özellikle büyük kızım kendine bir hedef koymuştu. ‘Ben doktor olacağım. Neden böyle oluyor.’ diye sorgulamalar yaptı. 19 Kasım 2017 günü karşıya geçerken Türkiye’ye doğru baktım. (Ağlıyor) Hiç bir insan durup dururken vatanını terk eder mi? Ama yaşama hakkımız yoktu ki. Özgürlüğümüz yoktu. Tabii ki baktık ama yapılacak bir şey yoktu. Bitmişti her şey artık geride kalmıştı. Çünkü bize orada hayat hakkı yoktu. Hayat hakkı yoksa, yeni bir hayata yolculuk lazımdı. Şunu söyleyeyim. Şunu itiraf edeyim. Şu yaşadığımız sıkıntılara ve çilelere rağmen aynı hizmetin içinde olurmuydunuz derseniz, inanır ki olurdum. Hiç bir şekilde pişman değilim. Çünkü ben yanlış bir şey yapmadım. Kardeşlerimin hiç birisi yanlış bir şey yapmadı. Bunu söylemek istiyorum. Bizi bunu öğreten Hocaefendi de yanlış bir şey yapmadı. Yapan kimse onlar cezalarını çeksinler. İnanın insanlar içeride ve cezaevinde kan ağlıyorlar. Boyunlarına takılan KHK saçmalığından dolayı insanlar kan ağlıyorlar.
İKİ ÇOCUĞUMU AĞLAYARAK GERİDE BIRAKTIM
Türkiye’de mevcut hükümete muhalif isen sana hayat hakkı yok. O zat gibi düşünür isen her şey var sana. Ama biz öyle olamayız. Biz dürüstlüğü gördük. Biz insanlığı gördük. İnsana faydalı olmayı gördük. Bunun ötesinde bir şey yok. Biz çalmadık, çırpmadık. Kimseyi aldatmadık… Aldandık. Bize bu zulmü yapanlara aldandık. Kesinlikle biz kimseyi aldatmadık. Karşıya geçerken yağmur yağıyor. Aslında gidiyoruz ama dua ile gidiyoruz. Oradan nasıl çıktığımızı bilmiyoruz. Bu arada iki tane evladımı da Türkiye’de ağlaya ağlaya geride bıraktım. Eşime sen git evlatlarım burada dedim. O da senin hakkında da tutuklama var. Birlikte çıkmalıyız dedi. Bottan geriye doğru ağlaya ağlaya bakarak, iki evladımı geride bırakıp Yunanistan tarafına geçtik. Ama içim hep kan ağladı.
Fatma Hanım ve çocuklarıyla birlikte Avrupa’ya geçmek için uğraşırken, Atina’da da zor günler geçirdiğini söylüyor.
FANUS KIRILDIĞI ZAMAN BİZ GERÇEK HAYATLA TANIŞTIK
Aslında bu süreçte şunu anladık. Biz hizmet mensupları olarak çok temizmişiz. Biz bir fanus içerisinde herkesi kendimiz gibi zannetmişiz. Fanus kırıldığı zaman biz gerçek hayatla tanıştık biz. Aslında çok farklı insanları da gördük. İnsanlar rahatlıkla yalan söylüyorlar. Rahatlıkla aldatabiliyorlar. Bunları da gördük ve yaşadık. Demek ki o yolu çıkmamız gerekiyordu. Allah-u Teala bizi sevk ediyordu. Bizi Zodyak bir bot bekliyor ve bununla karşıya geçeceğiz zannediyordum. Çünkü hayatımızda böyle bir şey başımıza gelmemişti. Meğer botu elimizde götürüyormuşuz. Hiç farkında değilim. Orada botu şişirdiler. İlkönce tereddüt ediyorsunuz. Fakat Cenab-ı Allah bir inayet indiriyor. Belki o inayet ve o yardım olmasa oradan geçilmez. Ben ve çocuklarım yüzme bilmiyor. Ayşe ve eşi iyi bir yüzücü idi. (Abdurrezzak ailesi) Fakat hayatları nehirde son buldu. Uzunca bir mücadelenin ardından döne döne karşıya geçtik. Sırt çantalarımız ıslandı. Su botla aynı seviyede. Kıyıya yanaşamadık. O arada ben bir dalı tuttum. Öylelikle karşıya geçtik. Biz geçtik. Hasan bey için dua ettik. Sonrasında o da yanımıza geldi.
ALLAH’IN İNAYETİ OLMASA TÜRKİYE’DE ÇILDIRIRSINIZ
Bize Allah’tan başka kimse yardım etmedi ve edemezdi de. Allah’ın inayeti olması o sıkıntılar ızdıraplar içerisinde Türkiye’de çıldırırsınız. O cehennemin içerisinde yaşamak gerçekten kolay değil. Yunanistan halkı bize kucak açtı. Allah onlara inşallah maddi manevi refah versin. Çünkü bize kucak açtılar. Ben şeker hastası olduğum için bana özel muamele yaptılar. Allah bizi hiç bir zaman yalnız bırakmadı. Atina’ya vardık. Artık mülteci gömleğini giydik. O kimlik sizin kimliğiniz oluyor. Yunanistan’da bir yıla yakın kaldım. Eşim gittiği zaman evin süresi bitmişti. Ben Atina’da 3 aile ile birlikte kaldım. Kızlar ile ben denedim olmadı. Eşim ile oğlum denedi onlar Atina’dan Hollanda’ya gittiler. Bu arada bizi iki aile yanlarına kabul ettiler. Onlar ile çok güzel kardeşlik ortamımız oldu. Atina’da ameliyat oldum. Atina’da ki arkadaşlarım bana çok yardımcı oldular.
Özgürlük o kadar önemli bir nimetmiş ki anlatamam. Bu arada ben Atina’da iken büyük oğlumu gözaltına aldılar. 15 gün boyunca haber alamadık. Bir tanesi dışarıda bir tanesi gözaltında biri babası ile Hollanda’da biz kızlar ile Atina’dayız. Aile olarak dörde parçalanmışız. Oğlum beni aradı. Anne sınavım var bana dua et dedi. Daha sonra sınavın nasıl geçtin dedim. Anne sınavı bırak polisler eve gelmişler dedi. Bende ağlamaya başlayınca bana dua et dedi. Oğlum kimsen yok nereye gideceksin dedim. Allah var dedi. Arkadaşlarım var dedi. Sonra camiye giderim dedi. Camilerde kapanıyor gece vakitleri dedim. Babanı ara dedim. Hapisten çıktıktan sonra bana anne polisler beni aradığında kimseye gitmedim. Allah’ım sana geliyorum diye camiye gittim dedi. Orada abdest alırken polisler aramış camideyim demiş. Oğlum hakkındaki iddia saçma sapan. İddialar malum uydurma… o kelime ve bizlerden dolayı tutuklamışlar. Ben bunu okuyunca şok geçirdim. Anne ve babasından dolayı bir çocuk içeriye atılır mı? hangi hukukta ve hangi ülkede var. Ayette ‘Kimse kimsenin günahını çekmez’ Böyle birşey hiç bir insani kural ve demokratik ülkede olamaz. Anne babası aranıyor diye o çocuğu alıp sen cezaevinde 13,5 ay yatıramazsın. Bu bir zalimlik ve zulümdür. Benim oğlum 19 yaşında cezaevine girdi. O daha ana kuzusu idi. İki yıl ayrı kaldık. Çıktıktan sonra o da bizim yanımıza geldi. Oğlum da pişman olacağım bir şey yapmadım dedi. Onun alınması beni çok yıprattı. Bunların
hepsini kendiniz yaşıyorsunuz. Atina’da kardeşlerim çok büyük destek oldular. Bir taraftan da dışarıdaki çocuğu düşünüyorum. O da 18 yaşında idi. Her yere sığınamıyorsunuz. Ondan da endişe ediyordum. Oğlum ile hep rüyalarda buluştuk. Gerçekten zor oldu. Biz Medreseyi Yusufi’yeyi göremedik. Ama oğlum M.Emin gördü. Orada kadınlar ve 800’ü aşkın bebekler var. Orada zor koşullarda büyüyorlar. Bu zalimliktir. Zulümdür. Şunu sormak istiyorum. Darbeyi öğretmenler mi yapmışlar. Allah aşkına biz kalemden başka bir şey tutmayız. Bıçağı bile dikkatli kullanılırız. Biz insanlara zarar gelmesin diye dua ederiz. Biz insanlara nasıl zarar verebiliriz. Nasıl yani bu hale geldik. Bu insanların hiç mi içleri acımıyor. Gözleri açılmaz. Bu kadar zulmü görüp te nasıl etkilenmiyorlar.
BİZLER HOLLANDA’DA KALICIYIZ
Burada insanlar çok değerli. Buradaki insanlar güler yüzlü. Birbirlerine selam veriyorlar. Beni bunlar çok etkiledi. Bizler burada önümüze bakacağız. Hollandacayı öğreneceğiz. Biz de bu ülkeye faydalı ol maya çalışacağız. Gayretli olacağız. Biz başkasından bir şeyler bekleyen insanlar değiliz. Böyle de yetişmedik. Mesleğimiz ile ilgili ne yapabileceksek yapmaya çalışacağız. Hollandalılara yaşadıklarımızı anlatınca hüzünleniyorlar. Böyle bir şeyin olmasına inanamıyorlar. Türkiye’de normal bir hukuk, demokratik bir ülke olmadığı için bu insanlara garip geliyor. Biz bunları yaşadık. Halen de yaşamaya devam ediliyor. Ailemizin tüm fertleri burada. 7 kişiyiz. Rabbime ne kadar şükretsek az. Tamamen mutluluğuz var mı yok. Bir yanımız buruk. Türkiye’deki kardeşlerimizin durumları ortada. Bu kardeşlerimizin gözyaşları dinecek ki bizimki de dinsin. Biz onlara dua ediyoruz. İnşallah rabbim onların sıkıntılarını gidersin inşallah. Biz burada yolumuza bakacağız. Bu insanlar en zor zamanlarımızda bize kucak açtılar. Bunu yapmaya çalışacağız. İyileşme olur ise ziyarete gideriz. Fakat burada kalıcıyız.
Ömrünün son demlerinde Baki kabristanlığında iken uzaklara dalar Efendimiz ve Ebu Hureyre’nin rivayetine göre“Kardeşlerimi görmeyi ne kadar da çok isterdim, onları ne kadar da çok özledim“ der hicranla. Bu ibare sahabiyi biraz kıskandırsa da bu ifadenin muhtemel muhataplarını da bir o kadar şad etmelidir aslında.
Efendimizin başka bir yerde verdiği ip uçlarıyla hafızalarda az-çok şekillenen bu grup yine O’nun ifadesiyle “Onlar sonra gelecekler, kendisini görmedikleri halde O’na iman edecekler.“ Ayrıca onlara mahşer günü peygamberler ve şehitler de gıpta edecekler. Yine bir gün Ebu Zerr hazretleriyle otururken yine gamlanır Efendiler Efendisi:
Ya Eba Zerr benim niçin gamlandığımı, ne düşündüğümü ve neyi özlediğimi biliyor musun?” der.
Eba Zerr: “Bilmiyoruz ya Resulallah, Gamını ve düşünceni bize haber ver” der.
Resulullah (a.s) derin bir “Aaah!” çekerek şöyle devam eder: “İştiyakım benden sonraki kardeşlerime kavuşmak içindir. Onların durumları Enbiyaların durumları gibidir. Onlar şühedaların menzilesindedirler. Onlar babalarından ve kardeşlerinden sadece Allahu Teâla’nın rızasını kazanmak için ayrı düşerler. Malı Allah için terk ederler. Nefislerini tevazu ile hor hakir ederler. Şehevata ve dünya füzuliyatına rağbet etmezler. Allah’ın beytlerinden bir beytde muhabbetullahtan dolayı mahrum ve mahzun olarak toplanırlar, kalplerini Allah’a verirler. Ruhları Allah’a bağlı, onları bilmek Allah’a ait. Onların birinin hastalanması bir sene ibadetten efdal olur.”
Eğer istersen anlatayım ya Eba Zerr?
-İsterim ya Resulallah.
“Onlardan birisi öldüğü zaman Allah indindeki şereflerinden dolayı semada ölenler gibidirler.”
Eğer istersen daha anlatayım ya Eba Zerr?
-İsterim ya Resulallah.
“Onlardan birisi elbisesindeki bir böcekten müteezzi olduğu vakit ona Allah indinde yetmiş Hacc ve gazve ecri ve İsmail zürriyyetinden kırk köle azad etmiş sevabı verilir, onlardan da her birisi on iki bin kişiye muadildir.”
Eğer istersen daha ziyade edeyim ya Eba Zerr?
-Evet, ya Resulallah.
“Onlardan birisi ehlini hatırlayıp da gamlandığı vakit her bir nefesine bir derece yazılır.”
Eğer istersen daha anlatayım ya Eba Zerr?
-Evet, ya Resulallah.
“Onlardan birisinin arkadaşları arasında iki rek’at namaz kılması, Nuh (a.s.)’ın Cebel-i Lübnan da, bin yıl ibadet ettiği gibi ibadet eden bir adamın ibadetinden daha efdaldir.”
İstersen daha ziyade edeyim ya Eba Zerr?
-İsterim ya Resulallah.
“Onlardan birisinin tesbihi kıyamet gününde bütün dünya dağları kadar altın tasadduk edip de gelen bir kimsenin ecrinden daha fazladır.”
İstersen daha sayayım ya Eba Zerr?
-Evet, ya Resulallah dedim. Mefhar-i Mevcudat Efendimiz(s.a.v) saymaya devam etti:
“Onlardan birine bir kere nazar etmen, Allah indinde Beytullah’a nazar etmenden daha sevimlidir, ona nazar eden Allah’a nazar etmiş gibidir. Onun sevindirdiği kimse Allah’ın sevindirdiği bir kimse gibidir. Onu it’am eden, Allah’a it’am etmiş gibidir.”
İstersen anlatayım ya Eba Zerr?
-Evet, ya Resulullah.
“Onların yanına, günahlarda ısrar ede ede hantallaşmış bir topluluk oturunca, Allah onları nazar-ı rahmeti ile nazar edip, günahlarını onların hürmetine afv etmeden kalkmazlar.”
Ya Eba Zerr! Onların gülmeleri ibadettir, şakalaşmaları tespihtir, uykuları ise sadakadır. Allah onlara her gün yetmiş kere nazar eder. Ben bunlara müştakım ya Eba Zerr.
Resulullah (s.a.v) bitkin bir şekilde saçlarını düzeltti, sonra başını kaldırdı, ağlıyordu. Gözyaşları gözlerinden inci taneleri gibi dökülürken bir kere daha “Allah” diyerek “Onlara müştakım, onlara kavuşmak istiyorum” dedi ve sonra Efendimiz(s.a.v) şöyle buyurdu: “Allah’ım! Onları muhafaza et, muhaliflerine karşı onlara yardım et, kıyamette gözümü onlarla nurlandır.”
Ne büyük nimet, ne büyük devlet değil mi? Adeta çekilen tüm sıkıntıların yükünü alıyor insanın omzundan eğer muhatabı olabilirsek hakkıyla anlatılanların bu hadisde. Tabi bunun da şartı var bize bakan yönüyle.
Kısaca özetlenecek olursa durumları Enbiyaların durumu gibi olacak bu talihlilerin. Yani onların çektiği tüm sıkıntıları bir bir çekecekler belli ki. Buna hazırlıklı olmak gerekli evvela. Ki bunların en hafifleri iftira, hicret, zulüm, hor ve hakir görülme, toplumsal baskı, şiddet ve dahası.
Sonra ayrı düşmek diyardan, anadan ve babadan, hatta sahip olduğun maldan mülkten de. Kimileri için belki de evlad-ı iyaldan. Bu şartlarda bile bir yerlerde Allah adına toplanmaya devam ederler. O menzilin neresi olduğu mühim değil, Allah beytlerinden bir beyt işte. Bu bir gaybubet evi, bir kamp odası veya adına ‘Heim’ denilinen geçici konaklama merkezi de olabilir bu günlerde..
Bu kişiler bu süreçte hasta olabilirler, ne gam onlara ki hastalıkları bir sene ibadet yerine sayılmış. Hastalığı bu süreçte ilerler de vefat ederlerse, Allah nezdinde meleklerle müsavi hale gelirler. Sinek kanadı kadar zarara uğratılırlarsa hacc, gazve veya köle azat etmeye denk mükâfatlar bulurlar.
Şayet geride özlem duyacakları birilerini bırakmışlarsa ve dönem dönem de onların hicranları gelip gelip sinelerine oturursa, her nefeslerine bir derece yazılır yine Mevlanın katında. Kalkar bir de kederlerini ibadete verip sahiplerine içlerini arz edip iki rekât namaz kılarlarsa daha öncekilerin bin yıllık ibadetinden artık bir semere kar kalır yanlarına. Her bir tespihleri dünya dağlarından daha fazla tasadduk edip de elde edilen ecirden daha da fazla.
Onlara nazar etmek Beytullah’a nazar etmekten daha sevimli Allah indinde. Hatta kendisine nazar etmekle eş değer bir de. Onlarla oturup kalkana arınma müjdesi verilmiş günahlarından ayrıca. Hatta bu zümre öyle bir zümredir ki, gülmelerine, şakalaşmalarına, uykularına hatta aldıkları nefeslerini bile ödüllendirmiş katında Mevla. Yetinmemiş bununla da, Allah her gün yetmiş defa nazar ettiğini de belirtmiş o has kullarına ayrıca.
Ve Efendimiz tekrardan inleyip dua etmiş bu ahir zaman kullarına. Ne kadar da önemli bir müjde. Şimdi böyle bir tablo karşısında, nerede olduğunu, neden buralarda olduğunu ve burada olmakla aslında nelere mazhar olduğunu bilenler için ne gam ne tasa..
Bu seçkin yolun hakkını vermeli sabırla. Şu manzara karşısında şikâyet edilebilecek bir an var mı Allah aşkına? Üzülsen kazanıyorsun, ağlasan kazanıyorsun, gülsen kazanıyorsun, şakalaşsan kazanıyorsun, hatta bu yoldayken ölsen dahi kazanıyorsun… Şikayet ne haddimize, bu tabloya layık olmaya bakmak lazım sadece.
Elhamdülillahi ala külli hal, sival küffri ved dalal…
Hollanda’sız bir Dünya kupası veya Avrupa şampiyonası kulağa pek hoş gelmiyor. Ancak bu hem Euro 2016’da hem de 2018 Dünya Kupası’nda gerçeğe dönüştü. Uzun bir aradan sonra futbolseverler futbolun ‘Turuncu’ rengi Hollanda’sız bir uluslararası turnuva seyretti. Euro 2020, Hollanda için ayağa kalkma fırsatıydı. Ama işleri kolay değildi. Umutları ise oldukça güçlüydü. Nedeni oldukça çoktu.
1988 – 2014 arasındaki dünya kupası ve Avrupa şampiyonlarının değişmez demirbaş ülkelerinin başında Hollanda geliyordu. Bu süreçte sadece 2002 Dünya Kupası’na katılma şansı elde edemişlerdi. 1988’de Avrupa şampiyonu olan Portakallar, katıldığı turnuvalarda genelde ilk dört içinde yer buldu. 2010 Dünya Kupası’nda finale kadar yükselirken, İspanya’ya boyun eğmişlerdi. 4 yıl sonra Brezilya’da ise üçüncü oldular. Sonra Hollanda milli takımının üzerine kabus çöktü. Önce Fransa’nın ev sahipliğini yaptığı Euro 2016 biletini kaçırdılar. Euro 2016 şokunun üzerine 2018 Dünya Kupası hüsranı eklendi. Üst üste iki uluslararası turnuvayı Hollanda evinde seyretmek durumunda kalıyordu. Euro 2020 bileti de kaçarsa, Hollanda futbolu derin bir krizin içine girmiş olacaktı.
UEFA Uluslara Ligi’nde Almanya ve Fransa’nın yer aldığı gruptan lider çıkan Hollanda, krizden çıkışın sinyallerini vermişti. Portekiz’in ev sahipliğini yaptığı UEFA Uluslar Ligi finalinde yarı finalinde İngiltere engelini 3-1’lik skorla geçen Hollanda, finalde ev sahibi ülkeye kaybetmişti. Ancak ortaya konan futbol taraftarın yeniden milli takım etrafında kenetlenmesini sağlamıştı. Bu birlikteliğin oluşmasında bir numaralı etken Ronald Koeman’dan başkası değildi.
56 yaşındaki Ronald Koeman, şubat 2018’de milli takımın başına geçtiğinde kaos hakimdi. İki uluslararası turnuvayı ıskalamış milli takımda oyuncular arasında gruplaşmalar had safhadaydı. Hollanda futbolunun efsanelerinden olan Koeman, ülkenin önde gelen kulüpleri Ajax, PSV, Feyenoord, AZ Alkmaar ve Vitesse’de görev yapmış, yurt dışında ise Everton, Benfica, Valencia ve Southampton tecrübeleriyle herkesin saygı duyacağı bir kariyer ve futbol bilgisine sahipti. Milli formayı 78 maçta terleten Koeman’ın kenar yönetimine gelmesiyle ümitler yeniden yeşeriyordu. Önce huzuru sağlayan Koeman, kopmuş olan seyirci – milli takım bağını yeniden kuruyordu. UEFA Uluslar Ligi başarısı Euro 2020 hayalini güçlü kılıyordu.
Grupta en güçlü rakipleri şüphesiz Almanya idi. 2018 Dünya Kupası’nda büyük bir şoka imza atıp gruptan çıkamayan Almanya da tıpkı Hollanda gibi yeniden yapılanma aşamasındaydı. Euro 2020 yolunda ilk maçında Beyaz Rusya’yı 4-0’lık skorla geçen Portakallar, ikinci maçında sahasında Almanya’ya 90. dakikasında kalesinde gördüğü golle 3-2 mağlup oldu. İki maçta alınan 3 puan, Hollanda’yı Almanya deplasmanında 3 puana mecbur bırakıyordu.
2019 yılı Hollanda futbolu için harika geçmişti. Çoğunluğu yerli genç oyunculardan kurulu Ajax, Şampiyonlar Ligi’nde tarih yazıp adını yarı finale kadar yazdırmayı başarmıştı. Frenkie de Jong ve Mathjis de Ligt ortaya koydukları futbolla Avrupa’nın gözde kulüplerinin listesine girmiş, ilki Barcelona, ikincisi ise Juventus’a transfer olarak başarılarını taçlandırdı. Yine Hollanda futbolunun bir başka önemli ismi Virgil van Dijk, Liverpool formasıyla dünyanın en iyi savunmacılarından biri oldu. Takımının Şampiyonlar Ligi’ni kazanmasında önemli rol oynayan savunmacı, UEFA tarafından Avrupa’da yılın futbolcusu seçildi.
İki ülke, 12 ay içinde 3 kez karşı karşıya gelmiş ve bu karşılaşmaların birini Almanya kazanırken birini de Hollanda kazanmış, biri de beraberlikle sonuçlanmıştı. Bu maçlarda toplamda 12 kez gol atılmıştı. Euro 2020 yolundaki maça Hamburg’un Volkspark Stadı ev sahipliği yapacaktı. Bu statta Almanya son yenilgisini 1988 Avrupa Şampiyonası’nda almıştı. Yenilgiyi yarı finalde alırken, ülkenin adı Hollanda idi. Almanya’yı 2-1 yenip adını finale yazdıran Hollanda’da gollerin birini bugün milli takımı çalıştıran Ronald Koeman atmıştı. Yarı finalde ev sahibi Almanya engelini aşan Hollanda finalde Sovyetler’i yenerek tarihinin en büyük uluslararası başarısına imza atmıştı.
İlk devreyi Serge Gnabry’nin attığı golle Almanya önde kapatırken, Hollanda ikinci devre bulduğu 4 golle güçlü rakibini 4-2 yenip 3 puanın sahibi oldu. Volkpark Stadı’nda Panzerlere 21 yıl sonra ilk yenilgisini tattıran Hollanda, 3 puanın çok ötesinde olan bir maçı kazandı. Almanya’ya kaybettiğinde Euro 2020 rüyası şimdiden bitmiş olacaktı. Kuzey İrlanda, grupta 4 maçta topladığı 12 puanla lider ama grubun güçlü takımları Almanya ve Hollanda ile henüz oynamadı. Gruptaki sıralamayı Almanya, Hollanda ve Kuzey İrlanda’nın aralarındaki maçlar belirleyecek. Hollanda’nın bu yarışta olması için Almanya’yı hem de deplasmanda mutlak yenmesi gerekiyordu. Portakallar, aradığı skoru ikinci devre bulduğu 4 golle elde etti. İki turnuva molasından sonra Hollanda yeniden futbol sahnesinde yerini alıyor. Doğrusu Hollanda’sız bir turnuva renksiz oluyordu.
İrlandalı MMA (Mixed Martial Artist) dövüşçüsü Canor McGregor kelimenin tam anlamıyla bulaşık bir sporcu. Eski dostu ve son düşmanı Habib Nurmuhammedov maçı öncesi parayı bastırıp çektirdiği Ben Geleceğim belgeselinin finalinde bozuk ağzı ile önüne gelene saydırırken, kendisiyle yapılan röportajların tamamında alemin kralı olduğunu üzerine basa basa söyleyip hadsizliğin çıtasını epey yukarılara çekiyordu; “Beni İsa bile yenemez!”
Hatırlarsınız “Bu gemiyi tanrı bile batıramaz” denilen Titanic’in akıbetini.
Yaklaşık bir sene önce McGregor hayatının hatasını yaptı ve Dağıstanlı Habib Nurmuhammedov ile unvan maçı yapmayı kabul etti.
Yalnız maç öncesi tarafların karşılıkla külhanbeyi tavrıyla açıklamaları olayı öyle bir noktaya taşıdı ki, mesele İslam-Hıristiyanlık çatışmasını bile aşıp İnanç/Ateizm kapışmasına dönüştü. Şüphesiz bu kepaze durumda en büyük vebal İrlandalı dövüşçünündü.
Karşılıklı atışmalar ve McGregor’un hadsizliklerinin tavan yapmasıyla (Habib’in otobüsüne sandalye ile saldırmaya kadar vardırdı işi) MMA maçı çok farklı bir konuma geldi. MMA deyip geçmeyin ismindeki “Mixed” yani karma, yani Allah ne verdiyse dalmak anlamına geliyor. Diğer stilize sporlar gibi doğru düzgün kuralı bile yok. Bir kafesin içine girip ‘Allah yarattı’ demeden girişiyorsunuz rakibe ve hemen her maç ortalık kan gövdeyi götürene kadar devam ediyor. Ne kadar spor denilir bilemiyorum.
Her neyse.. Habib çıktıkları maçta McGregor’u döve döve pes ettirdi. Ancak ne kadar zoruna gitmişse, hakimin galibiyetini ilan etmesiyle bile yüreği soğumadı, önce McGregor’un üzerine yürüdü, yerde yenilmiş halde duran İrlandalı küstah adam her ne kadar “Bu bir iş” filan dediyse de yırtamadı. Kafese atlayan Habib’in ekibinden bazıları McGregor’u dövmeye devam etti. Habib ise kafesin duvarına tırmanıp İrlanda ekibinden en uyuz olduğunun üzerine Wang Yu gibi atladı. Çarşı karıştı tabi.
McGregor can havliyle kaçtı, Habib zorlukla sakinleştirildi. O gün kemeri verilmedi ama sonra unvan kemerini aldı Habib. Ancak Nevada Komisyonu maçtan sonra toplanarak her iki sporcuya da ceza verdi. Maçtan McGregor 3 milyon Dolar, Habib ise 2 Milyon Dolar alacaktı. Komisyon İrlandalının alacağı parayı kesmezken, Dağıstanlı sporcunun 500 bin dolarına kesik attı. Habib 9 ay, McGregor ise 6 ay müsabakalardan men edildi.
İrlandalı sevimsiz adam maçtan sonra da boş durmadı, bir birahanede yaşlı bir adamı yumruklayarak kendi milletinin de nefretini kazanınca bir süre kayıplara karıştı. “Habib maçına kırık ayakla, ayağım şiş çıktım” gibi saçma bahanelerle kulp bulmaya kalkması iyice gözden düşmesine neden oldu.
Aslında Habib Nurmuhammedov önüne gelen bir fırsatı tepmişti. Rakibini yendikten sonra, “Evet bu bir profesyonel maç ve bir maç için bu kadar aşağılık olmaya hiç gerek yoktu” diyerek herkesin gönlünü kazanabilirdi. Yine de basın toplantısında “Babam bana fena kızacak” diyerek herkesten özür diledi. Fena halde provoke edildiğini kabul etti.
McGregor bu maç sonrasında ısrarla rövanş istedi ama Habib tarafı “Sen önce adam ol” diyerek bu kapıyı hala sıkı sıkı kapalı tutuyor. İrlandalı boksör haklı zira maçtan reklam gelirleriyle beraber neredeyse 100 milyon dolar kazandığı söyleniyor. Açıkçası hiç de fena olmayan bir para bu!
Sırası gelmişken dövüş sporlarının nasıl paralar kazandırdığını örneklemek bağlamında size yine bir (normal) boksör olan Floyd Mayweather’dan bahsetmek isterim. İrlandalı McGregor’u evire çevire 10 raund pataklayan bu adam o maçtan reklam gelirleriyle beraber tamı tamına 285 milyon dolar kazanmıştı. Habib’in menajeri olaylı maç sonunda kendilerine meydan okuyan Mayweather’a “Herhalde parası tükendi” diye ret cevabı veriyordu ama bu sporcunun servetinin 1 milyar dolardan fazla olduğu biliniyordu. 48 maçlık bir kariyere sahip olan sporcunun 88 tane otomobili bile bir ömrü rahat geçirmesine yeterliydi aslında. Mayweather da tıpkı Habib gibi yenilgisiz bir dövüşçüydü.
Ancak Dağıstanlı şampiyon kendisine yapılan meydan okumalardan ilginç bir ismi tercih etti; Amerikalı Dustin Poirier…
Genç yaştan beri MMA ile uğraşan Dustin ilginç bir karakter. Aslında klasik dövüş sporcusu profiline de pek uymuyor. Onunla ilgili yapılan bir başka belgesel Fightville (2011) İrlandalının kibir kokan paralı yapımından çok farklı bu nedenle. Poirier bir son maçında başka bir şampiyon olan Max Holloway’ın ağzını burnunu kırarak geçici şampiyonluk kemerini takmıştı.
Tam bir samuray kültürü hayranı olan Fransız kökenli Amerikalı sporcu bedenine bu kültürün dövmelerini yaptıracak kadar sempatisi vardı Bushido’ya. Ancak Dustin’in esas özelliği yardımseverliğiydi. Genç yaştan beri çıktığı her maç sonunda kullandığı eldiven ve diğer malzemeleri (dövüş kiti) açık artırmada satıp ihtiyaç sahiplerine veriyordu.
Eşiyle beraber kurduğu Good Fight Foundation ise yardımlarını kıtalar arası boyutlara taşıyordu. Birazdah bahsini edeceğim Habib maçı sonrası yaptığı basın toplantısında sporu bırakmama gerekçelerinden biri olarak ünlü spor malzemesi markası Everlast ile yaptığı yardım kampanyaları düzenleme anlaşmasını gösterdi. Dustin sadece memleketi Luisiana’da değil, tüm Amerika’da, hatta dünyada bilinen önemli yardım markalarından biriydi artık.
Habib ile maça çıkacağı kesinleşen Poririer’in maç öncesi tüm magazincilerin körüklemesiyle giriştikleri ortamı gerginleştirme cabalarına 30 yaşındaki sporcu asla yüz vermediği gibi, ağır başlılığıyla Habib tarafını da sükunete teslim etmişti. Habib de başından itibaren Poirier’e saygı duyduğunu her fırsatta dile getiriyordu.
Ve önceki Cumartesi gecesi Abudabi’de beklenen maç gerçekleşti. Enteresan bir gece yaşandı. Habib, tıpkı McGregor gibi Poirier’i de yenmeyi başardı. Önce kendisini ani bir şekilde ensesinden kıskıvrak yakalayan Poirier’in bayıltıcı baskısından kurtuldu, ardından boynuna kelepçe atarak pes ettirdi.
Dustin’in ağır başlılığı maça o kadar damgasını vurmuştu ki, Habib galibiyetine sevindiği kadar Poirier’i onurlandırmayı da ihmal etmedi. Gitti kucaklaştı, elini kaldırdı, sarıldı ve teselli etti. Poirier ise inanılmaz üzgündü. Kafeste kendisine uzatılan mikrofona gözyaşları içinde “Beni destekleyenleri yüz üstü bıraktığım için üzgünüm” dedi. Ve niyetini belli etti, artık bırakmayı düşündüğünü ağzından kaçırdı yanındakilere.
Maçtan sonraki basın toplantısında ise daha sakindi ve bir süre kafasını dinlemek istediğini açıkladı. Doğal olarak gelen rövanş soruları karşısında gözyaşlarını tutamıyordu ve insanlara yardım etmeye devam edeceğini söyledi. Uganda’da açtıkları kuyulardan, temiz su kaynaklarından, sağlık tesislerinden bahsetti. Everlast ile yaptıkları ortaklık ile daha çok insana yardım götürmeye devam edeceğini açıkladı.
Piyanist Fazıl Say’ın Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’la buluşma fotoğrafı, Türkiye’de son yıllarda yaşananın bir özetiydi. Beyaz Türklerle, Siyasal İslamcıların zoraki birlikteliklerinin tecessüm etmiş hali gibiydi. Erdoğan beden diliyle zafer kazanıp surlara bayrak dikmiş komutan mesajı veriyordu. Normal tokalaşma yerine sağ eliyle tokalaşırken sol elini bir kaç kere muhatabın eline vurarak, üstünlüğünü ihsas ediyordu. Teşbihte hata olmaz; Say ise ağaya zorla gelin giden köyün güzeli havasındaydı. Normal şartlarda aynı ortamda bulunmayacağı, elini sıkmayacağı birisine kerhen katlanmak zorunda kaldığını fazlasıyla belli ediyordu.
Beyaz Türklerin, bırakın bir Siyasal İslamcıyı, ortalama bir müslümanla bile aynı ortamı paylaşmalarına pek şahit olmazdık. Güya Siyasal İslamcılarla mücadele adı altında samimi dindarlara karşı yaptıkları ters tepti ve iktidarı altın tepside sundular. Bugün şerrinden emin olmak için sahte gülücüklerle verdikleri beraberlik pozu yanıltmasın, ilk tökezlemede bu zoraki birliktelik sona erecek. Erdoğan’a karşı toplumsal muhalefet yükselince Say’ı da tekrar muhalif saflarında görmeye başladık. Kaz Dağları protestocularına konser vermesi bu bağlamda zikredilebilir. İstanbul Büşükşehir Belediyesini böylesine ezici bir sonuçla Ekrem İmamoğlu kazanmasaydı, Kaz Dağları konseri gerçekleşir miydi? Sizi bilmem ama benim cevabım kesinlikle hayır.
Say, hak etmediği bir siyasi kimlikle anılıyor; sol/seküler muhalefetin hayallerinde o, Ahmet Şık’ın piyano çalabilen versiyonu. 17 yıldır kamu kaynaklarını bonkörce kullanmasına rağmen kültür alanında var olamayışın ezikliğini yaşayan AKP ise Say’ın Uğur Işılak’a dönüşmesini umuyor. Bu çelişkinin kaynağı bizzat Say ve onun ikircikli tavırları. Peki hangisi gerçeğe daha yakın? Bence ikisi de değil; Fazıl Say kendine özgü bir çizgide yürüyor. Rüzgarın yönüne ve şiddetine göre yelkenleri indiriyor. O rüzgara ihtiyacı yok ama korkularının yönlendirmesiyle savruluyor. En büyük düşmanı gördüğü AKP’ye, bazen yanında durarak, bazen muhalefet ederek güç katıyor. Beyaz Türklerin her iki tavrını da Erdoğan tabanına iyi satıyor. Ömer Hayyam’ın bir beyitini paylaştığı twitinden dolayı aldığı hapis cezası hayatının dönüm noktalarından biri diyebiliriz. Ertelenen ceza amacına ulaştı, Say’ı hizaya çekti.
Sanatçı Ruktay Aziz’in “Cumhurbaşkanı bir Mozart bir Beethoven dinlesin. Belki iyi gelir” önerisini bile ‘faşistlik’ olarak niteleyen Erdoğan’ın konserine gitmesi ve ona marş siparişi vermesi tartışmayı ateşlemişti. Say’ın AKP Lideriyle samimi pozları; mahallesinde tepki, karşı mahallede ‘yeni bir Dombra’mız mı oluyor?’ hüsnü kuruntusu doğurdu.
Say, iktidara karşı konumunu belirlerken güç parametrelerine bakıyor. Tek belirleyici olmasa bile sonuca etki eden faktör güç. Erdoğan’ın göreceli zayıf olduğu, gücü paylaşmak zorunda kaldığı ve bu yüzden demokrat göründüğü günlerdeki muhalefeti çok sertti. Erdoğan otoriterleştikçe, kontrollü muhalefet ve ardından teslim bayrağı geldi. Sadece iki referandum sırasındaki tepkilerine bakmamız farkı görmemize yeter. 2010 yılındaki halk oylamasına sunulan paket eleştirilecek yönleriyle birlikte kuşkusuz 2017’dekinden çok daha demokrattı. O sebeple pek çok liberal ve sol aydın ‘yetmez ama evet’ diyerek destek verdi. Say ise tam tersine ilkine alabildiğine sert tavır koydu. Uluslararası medyaya verdiği mülakatlarda ülkeyi terkedeceğini, Türkiye’nin İranlaştığını anlattı ve ‘bizi mollalar mı yönetecek?’ diye sordu. Erdoğan’ın tehditlerinin kriminal boyutlara ulaştığını ve ‘faşizme dönüştüğünü’ öne sürüyordu.
2017 Referandumuna verdiği tepki ‘naif’ nitelemesini hak eden cinstendi. Erdoğan’ın ülkenin tapusunu üzerine yaptığı oylama öncesi üç cılız soruyla geçiştirdi muhalefetini.
“1- Tek adam, tek sistem konusunu tek isme bağdaştırdınız ve bu da tüm demokratik şartları zorlamıyor mu?
2- Sistemin getirdiği hukuksuzlukların hepsi bir yana, tüm maddeleri okudunuz mu? Daha üniversite okumamış, askere gitmemiş, aşk yaşamamış, dünyayı anlamamış bir yaşta, filmlere +18 uyarısının getirildiği bir sembolde, siz gerçekten samimi misiniz 18 yaşında birinin milletin vekili olması konusunda?
3- Sistemin dayattığı en enteresan konu bu sisteme destek veren MHP’nin kendini eritmek istemesi. Bunu mu istiyordu MHP seçmeni? Hayli şaşırtıcı.”
Tepkilerdeki orantısızlık bir Fazıl Say klasiği; molla benzetmesi nerede, 18 yaşındakinden vekil mi olur naifliği nerede? Otoriterlik arttıkça muhaliflik sulanıyor.
FEYZİOĞLU GİBİ…
Fazıl Say, Erdoğan’la yakınlaşmasını Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu’nunkilere benzer cümlelerle savunuyor. Onun yargı reformu dediği yerleri müzikle değiştirmiş gibi.
Say, “Hayatta hatalar yapılabilinir, Erdoğan da yapar, Say da yapar, insanız hata yaparız, hatadan dönmek hatayı düzeltmek ise erdemdir, insani bir durumdur… Sayın Erdoğan’ın taziye telefonundaki ses tonunda da sezinledim, bir uzlaşı kapısı aralanmak istiyordu.” yumuşak geçişinden sonra aldığı tavizleri sıralayarak duruşunu meşrulaştırmaya çalışıyor.
“Ben bu uzlaşı kapısının aralandığını hissettim, bu ilk buluşmanın Beştepe’de değil, benim konserimde olması gerektiğini direttim, KHK’dan haksız yere mesleğinden edilmiş müzisyen dostlarımın hayatını kurtardık bu süreçte; ayrıca “kültür kurulu” diye bir devlet yapılanmasını yanlış bulduğumu da direttim.” 150 bin insanı işsiz bırakan bir hukuksuzlukla topyekün mücadele yerine iki üç sanatçıyı daha doğrusu vaziyeti kurtarmak… tıpkı Feyzioğlu gibi. O da Saray müdavimliğini aç avukatlara bağlıyor.
Say’ın çok sert tepki gösterdiği iki açıklamasına bakıyorum, sanatçı egosu ve öfkesi ağır basıyor. Mesela “Çankaya’daki davete bile beni çağırmadılar. Böyle giderse, bir kızım var, onu da alır yurtdışına giderim” demişti. Ya da Somali’ye çağırılmadığında şunları söylemişti: “Sanatçı kişi ile ünlü kişi arasındaki ayrımı bilemeyen bir iktidar olması ne acı. Ne kötü bir örnek. Onlar bu ayrımı anlayana kadar gerçek sanatçılar onlara asla yanaşmayacaktır. Soruyorlar, hayır, başbakan beni davet etmedi heyete, CHP davet etti onu da ben reddettim”
Somali’ye Başbakan’la birlikte giden ‘ünlü’ kişilerden Sertap Erener’e tepkisi ego parantezini doğruluyor: “Amy Winehouse’a tavsiye ettiği beynin binde biri Sertap’da olsaydı, Somali’de yardımı, partizan rant olarak değil vicdan dedi diye yapardı! Bazıları bedenen ölür, bazıları ruhen.”
Say, sıradışı bir terkibi başarmak istiyor. Muhalif olacak ama bedel ödemeyecek; yakın duracak ama yandaş yaftası yemeyecek! Bir diktatöre karşı özgürlüğü savunmayıp sarı sendikacılık oynayan birine sanatçı değil ünlü kişi denir. Kimse kızmasın Say’ın yazılarındaki tanımlamalardan bu sonuç çıkıyor.
Sahi Erdoğan’ın sipariş ettiği marşları 29 Ekim’e yetiştirecek mi; Saray’daki konserinin tarihi belli oldu mu? Belki Orhan Gencebay’la birlikte çıkarlar sahneye… Erdoğan, Kibariye veya Muazzez Ersoy’u ister, Fazıl Say, Gencebay’a ikna eder; sonra da bunu ‘onu yola getirdim’ diye anlatır. Daha önce oldu yine olmaması için bir sebep yok!
ÇIKAN KISMIN ÖZETİ
‘Dönüşüm’ bir bilim kurgu romanı değil; ekonomik gücün toplumsal ilişkileri belirleme ve dönüştürme gücünü analiz eder. Kafka, Metamorfoz’u bugünün Türkiyesinde yazsaydı hayal gücüne fazla iş düşmezdi. 85 yaşındaki Sisi Bingöl’e ya da yeni doğum yapmış lohusa kadınlara eziyet etmekten haz alan bir ‘Yeni Türkiye’ var karşımızda. Kabuğunun üstüne sırt üstü yuvarlanmış ve bir türlü ayağa kalkamıyor.
Kafka değilim, ama bir portreler dizisi yapmayı düşünüyorum. Yakın tarihte iz bırakmış isimleri kişisel tanıklıklarımla birlikte ele almak istiyorum. Toplumsal dönüşümün fotoğrafını çekmenin kolay yolu temsil kabiliyeti yüksek örnekleri masaya yatırmak. Pek çoğu Kafka’nın Metamorfoz’da anlattığı türden dönüşümler yaşadığından ilginç tablolar ortaya çıkıyor. Gregor Samsa’lar; onları dönüştüren ortamlar ve yeni normalleri doğuran saikler birlikte ele alındığında bir çok soru cevabını buluyor; resimdeki boşluklar doluyor.
İçimden gök gürültüsü gibi haykırmak geliyor berbat yüzlerinize, “Kardeşim, yeter artık!” diye. Keşke duysa tüm Türkiye birkaç dakikalığına da olsa! Bizleri bir çekmeceye tıkıştırdınız, asılsız suçlamalarla. O da yetmedi, çoluk çocuğumuzu, eşimizi, anne babamızı, kardeşlerimizi de takibata aldınız, bizlerle beraber fişlediniz, kamuda çalışıyorsa bizim gibi KHK ile ihraç ettiniz, özel sektörde çalışıyorsa işverenine baskı yaparak işinden ettiniz, okuyorsa okulundan attırdınız! Yetmedi, bizler gibi gıyabında “yargıladınız”, savunma bile almadan mahkûm ettiniz.
Çoğumuzu gözaltına alıp aylarca mahkemeye çıkartmadınız, balık gibi üst üste iğrenç havasız yataksız pislik ortamlarda perişan ettiniz. İşlediğimizi iddia ettiğiniz “suçun” ne olduğunu açıklamadığınız gibi, bu “suçun” yasalarda belirtilmemiş olmasıyla falan ilgilenmediniz. “Gücümüz var, istediğimizi yaparız!” diyerek onlarca değil, yüzlerce değil, binlerce değil, on binlerce değil, yüz binlerce değil!
Milyonlarca insanı apaçık, anayasayı ve yasaları ihlal ederek, herkesin gözü önünde, gizlemeden-saklamadan, yüzünüz bir an bile kızarmadan, dünya ne der diye bile sormadan, memleketin taraf olduğu uluslararası akitleri çiğnemek pahasına, memleketin demokrasi ve özgürlükler standartlarını sıfırlayarak takibata aldınız, mağdur ettiniz!
Bu mağduriyetlerin giderilmesi olanaksız, çünkü kimimiz öldü işkence hanelerinizde, kimimiz fiziksel veya mental olarak sakatlandı. Kimimiz yollara vurdu, kaçtı kurtuldu, kimimiz nehirlerde ve denizlerde boğuldu, kıyıya vurdu! Kaçanlar geride sadece yurtlarını, mal-mülklerini, akrabalarını bırakmadı; anılarını ve geçmişlerini de bıraktı!
Ölenlerimizin mezar yerlerini çok gördünüz, hainler mezarlığına cenaze namazsız gömdünüz. İşkence yaparak bağırsaklarını patlattığınız zavallıları, kafasını duvarlara vurarak aklını aldığınız askerleri, kızına-karısına tecavüz etmekle tehdit edip konuşmalarını önlediğiniz kaçırılmış garibanları, soğukta üzerindeki paltoyu ve kazağı soydurduğunuz küçük Kürt kızını, tecavüze uğrayan Kur’an kursu çocuklarını unutacağımızı mı sanıyorsunuz?
Haykırmak geliyor içimden, gök gürültüsü gibi berbat yüzünüze: yeter gayrı be! Siz bu yapılanlar yanınıza kar kalır mı sanıyorsunuz? Kontrol ettiğiniz fosseptik medyasıyla sabah akşam şeytanlaştırdığınız ve insan olmaktan gelen haklarını gasp ettiğiniz masum mağdurların ahı çıkmaz mı sanıyorsunuz! Yarım milyon insanın “işlemden geçtiği” bir aparat kurdunuz. Aile bireyleriyle beraber dört milyona yakın mağdur yarattınız. İnsanları aç bıraktınız! Onurlarını, izzetlerini ayaklarınızla çiğnediniz! Yalan söylediniz, iftira attınız, karaladınız, toplumdan tecrit ettiniz. Pasaportlarını ellerinden aldınız, emeklilik haklarını gasp ettiniz, sağlık güvencesinden mahrum bıraktınız!
En temel insan haklarını ihlal ederek bu insanların avukat hakkına, kendilerini savunmalarına bile engel oldunuz! Onları savunan avukatları da “Fetö’cülükle” suçladınız, avukatlık yaptırmadınız, tehdit ettiniz, olmadı hapse tıktınız! İçeride sefil-perişan ettiğiniz tutsaklara yardım toplayanları bile fişlediniz, haklarında soruşturma başlatarak gözdağı verdiniz! Anneleri bebekleriyle hapsettiniz, hamile kadınların düşük yapmasına neden oldunuz, yeni doğum yapan anneleri doğumun hemen ardından doktor raporlarına karşın hayata yeni gözlerini açmış minicik bebekleriyle beraber yüzlerce kilometre uzaktaki hapishanelere “naklettiniz!”. Uzak diyarlarda üçüncü dünya ülkelerinde yaşayan insanları çeşitli yollarla kaçırdınız. Ne lanet bir yönetim, ne hukuksuz bir rejim, ne kanun tanımaz eşkıyalarmışsınız siz be! Siz Moğol istilasından ve Ermeni’lerin katledilmesinden sonra bu topraklara gelen en büyük kötülüksünüz!
Hukukla, anayasayla, yasalarla bağınız o kadar kopuk ki, ne taraf olunan bağlayıcı uluslararası antlaşmaların, ne devletin direği anayasanın, ne mülkün temeli kanunların bir geçerliliği kaldı hükmünüz altında. Ekin tarlasına dadanan çekirge sürüsü gibi, hayata dair ne varsa tüketiyor, tüketiyor, tüketiyorsunuz! Bu ülkenin yetiştirdiği en iyi hocaları, en iyi doktorları, en iyi askerleri, en iyi bilim insanlarını, en iyi yazarları, en iyi gazetecileri içeri tıktınız. Hak arayan Kürdü, zulme karşı imza toplayan akademisyeni, köşe yazısı yazan gazeteciyi, müvekkilini savunan avukatı, Anayasa Mahkemesi yargıcı olan hukukçuyu, kendi halinde öğretmeni, kermes yapan ev kadınını, Amerikalı Protestan din adamını, profesyonel Basketbolcuyu, ülkenizde binlerce askeri, nükleer silahları, uçakları ve onlarca askeri üssü bulunan ABD’yi, Ermeni yazar-çizerleri, LGBT kimliğini ve birey haklarını savunanları, feministleri ve komünistleri, Açık Toplumcuları ve AB taraftarlarını, aklınıza geleni, tutabildiğinizi-tutamadığınızı – tüm bu kitleyi aynı suçla suçlayacak kadar manyakça tezler ortaya attınız! Interpol’e kadar üye olunan tüm uluslararası örgütleri bu şizofrenik ve izansız, dahası hiçbir delile dayanmayan bomboş suçlamalarla araçsallaştırdınız! Onlara da illallah dedirtip, zaten eriyen ülke imajını Kuzey Kore seviyelerine kadar düşürdünüz! Bu arada cukkaları ihmal etmeden, tam teçhizat vergi parazitliğine ve nitelikli dolandırıcılığa, organize uluslararası kara para işine ve cihatçı manyakların finansmanına, yurt içinde ve yurt dışında yemediğiniz nane kalmadı! Yine de korkmadan, çekinmeden “durmak yok, yola devam” dediniz! Sizi destekleyen milyonlara din-iman-Allah-Peygamber diyerek yaptıklarınızı meşru göstermeyi başardınız. Arkanızdaki derin işbirlikçilerinin bir dediklerini iki etmeden, on yıllarca tabanınıza ve bu millete anlattığınız hikâyenin tam tersini yapmaya razı oldunuz! Değerlerinizi, arkadaşlarınızı, dünya görüşünüzü, halkınızı, tüyü bitmemiş yetimi sattınız! Herkesi yalanlarınızdan oluşan bir diskura, bir absürt hikayeye, bir sürreal sanal gerçekliğe inandırdınız!
Merak ediyorum: nasıl bu kadar iyi rol yapıyorsunuz siz be! Benim babam aktördü, bilirim kolay değildir hayali bir senaryoya göre yüz ifadesi ve ses tonu oturtmak. Üstelik siz bunu yedi-yirmi dört yapıyorsunuz! Sabah uyanıp aynaya baktığınızda hiç mi isyan etmez ruhunuz sizin? Eşiniz, oğlunuz, kızınız, torununuz, dostlarınız, hatta adamlarınız bilirken yalan söylediğinizi, nasıl olur da kendinize saygıyı kaybetmezsiniz! Merak ediyorum, bu nasıl varoluştur diye! Ve bu yalana kulluk eden, üç kuruş maaşa bu berbatlıkları rejiminin zulüm maşalığı rolünü severek, büyük bir motivasyonla oynayan kadrolar: Sizler nasıl bakıyorsunuz eşlerinizin, çocuklarınızın, annenizin-babanızın yüzüne!
Haykırmak geliyor be yüzünüze gök gürültüsü gibi: yeter artık! Size hakaret etmem, sizin kendinize hakaret etmenizdendir, her nefes alış verişinizde! İnsan doğarak insan olmaz, yaşadığında insan olmayı seçebilir, bir opsiyon olarak! Öz saygı gereklidir. Değerler manzumesi lazımdır! Başkalarını etkilemek için değil ama! Gerçekten, içten gelerek, iyi olmaya gayret etmek! Bundan bahsetmekteyim! Hiç mi bir öğretmenin nasihati, annenizin hayır duası, okuduğunuz bir kitabın kahramanından ruhunuza geçen asillik, bir kediyi okşamanın onda yarattığı minnet, ne bileyim, ekmeğin kokusuna saygı, yapılan yanlışlıktan sonra yüzü kızartan naif çocukluk parçacığı duygu – hiç biri mi yok aynı anda bunların sizde? Nasıl insansınız kardeşim siz? Sadece iki ayaklı doğarak değil, insan olmayı seçerek insan olsaydınız, yine de bu zulmü yapar mıydınız yoksa? Nerede başlar-nerede biter insan olmak amacının bir yerlerde yitip gitmesi! Yeter artık diyorum, siz duymuyorsanız da, sizin dediklerinizi yapanlara! Bitirdiğiniz sadece devlet falan değil! Yoksa inanın bunca dil dökmez, yerin dibine batsın derdim sadece! Ama esas bitirdiğiniz iyi insan olma gayretidir, bu topraklarda! Ne olur yapmayın artık! Çocuğunuzun, annenizin, sevdiğiniz birinin yüzüne bakın ve kendiniz olun! Çünkü hala inanmak istiyorum, bir yerlerde bir iyilik zerreciği kalmıştır birilerinin yüreğinde diye! O gün geldi artık çünkü bence. Geçen her gün, geri dönüşü imkânsız noktaya biraz daha yaklaştırıyor Türkiye’yi. Kopacak büyük fırtınada sizi küçük çıkarlarınız da kurtarmayacak. Yazık olacak bu ülkeye, insanlarına!