Mahkum Mektubu. Görülmüştür. [Ercümend Perver]

Sizden ayrılık aklıma geldikçe ürperir, "Allah göstermesin" deyip olasılığına bile rahammül edemezdim. Evveli bilmezdim zorluğunu hasretin. Her akşam beni kızımla balkonda bekleyişler, hayatın rutini olmuştu. Sonra kızımın "Babama illa kapıyı ben açacağım" diye tutturması, ve kapı açılınca; gün boyu yorgunluğumu alan yarım yamalak kelimelerle akşama kadar seninle neler yaptığını anlatması, çoğu zaman seni şikayet etmesi, hele senin leziz yemeklerine rağmen kızımın oyuncak kap kacağıyla oyundan yemek ikram faslı daha mapus damına düşme ihtimali bile beni tedirgin ederdi. 
         
Ey vesile-i neşvem! Ey gülüşü gönlü gülşene çeviren güzel! 
         
Tesbihim tane tane sabrı zikrederken, yine de bazen kopacak oluyor gerilen gönül yayı. Hele kapalı görüş günlerinde kızımın "Baba camı açsana" diyen o çığlığı yokmu; dert sabrın kadehinde bırakmıyor dudak payı. Sonra dönünce koğuşuma efkâr sardıkça sarıyor bütün benliğimi. İsyan olur diye korkuyor, dilimi tutmaya çalışıyorum. Haykırmak istiyorum avazım çıktığı kadar o an. Ama koğuştaki arkadaşların moralini yüksek tutmak için gözyaşlarımı içime akıtıp Necip Fazıl'dan destansı şiirler okuyorum. 

Mehmed'im sevinin başlar yüksekte 
Ölsek de sevinin eve dönsek de 
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte 
Yarın elbet bizim elbet bizimdir 
Gün doğmuş gün batmış ebed bizimdir... 

Ama sen gel de bana sor içimi. Nasıl dilimi dudağımı ısırdığımı. Sarıyor gönlü derdin taburu. Ne batıyor ne yol alıp kurtuluyor hayat denizinde ümit vapuru. “of”lar da caiz olmadığından, tek çare Eyyûb saburu kalıyor bize.  
          
Ey karanlık ve kasvetli gecelerde hayallerini katık yayıp gönlü avuttuğum güzel! 

Duydum ki evde on günlük erzak kalmış. Benden uzaklaşmamak için İstanbul'u terk etmek istemediğini biliyorum. Ama başka çaremiz yoktur bir tanem. Ne olur beni kırma. En kısa zamanda annenlere git. Ziyaretime iki ayda bir gelirsin. Kızımı da açık görüşlere getirirsin. Çünkü ben ona camı açamamayı izah edemem bir tanem. Biliyorum, babanın ve abilerinin sana benim hakkımda tacizkâr sözleri olacaktır. Aldırma bir tanem. Cevap vermeye değmez. Anlayacaklarını bilsen konuş derim. Ama şimdi sukuttan başka çaremiz yok. Yoksa sözümüzün dirhemini yiyen köpek kudurur. Sanmasın kimse sükutumuz ikrardan. Anlayan gönül bulamamaktan bir tanem. Bizi, kalbiyle duyup aklıyla göremeyenler anlayamaz. Mecburiyet olmasa arabamızdan geri vitesi bile kaldırırdık. 
         
Ey başımı dizlerine koyduğumda tüm tasamı alıp huzurun enginlerine yelken açtıran meleğim. 
         
Dirilerin hep helva yediğini sanan ölüleri ikna etmenin zorluğunu biliyorsan, su-i zana sebeb olacak hal ve tavırlardan sakınacaksın. Bini bir para etmez adamlara biri bin paralık hanek edilmez. Çünkü senin vaveylaların onların yanında, çobanın loş vadilerde çektiği uzun havalardan farksızdır. Onların kuytulara çekilip, senin; insafsız dertlerin pençesinde kıvranmanı, panayırda palyaço seyretmekten daha zevkli bulacaklardır. Senden ricam başını dik tut. Ve belli etme kimseye çektiğin acıları. Âlem bilsin ye'ise ekmek yok bizde. Haklı olmanın huzurunu hissetmeye çalış. İnan bir tanem; sanma ki zalimler huzur içinde. Onlar bizim çektiklerimizden kat be kat daha fazla ızdırap çekiyorlar. Hem de "Bir varmış bir yokmuş" mesabesindeki fani dünya zevkleri uğruna. 
           
 Bilir misin bir tanem; Efendimiz (SAV) ne diyor. "Dünya ahirete bakan yönüyle mü'minin cehennemi kafirin cenneti" Kutsi hadisde Allah; "Ben iki saadeti bir arada vermem" diyor. Kişi bu dünyada cenneti yaşar da ahirete bir şey kalır mı? Yalan dünyanın boş işlerine takma kafanı. Senin bir damla gözyaşına değişmem dünyayı. Şimdi dediğim gibi; kızımı yanına al annelere git. Ne olur kızımın yanında üzüntünü belli etme. Biliyorum gizlenmesi muhal bulutla güneşin, çuvalla mızrağın, kılıfla minarenin, tebessümle hüznün. Ama o masumun hepimizden daha fazla morale ihtiyacı var.
         
Biz ki dünyada mutluluğu tehir edilen onunla bir teşehhüt miktarı kadar bile halvet olamayan, raydan çıkmış vuslat trenini son ümit istasyonunda bekleyen, beklerken de vefasızların üstüne yanık türküler yakan, iktidarların icbarlarına itiraz etmiş, sözünü dudaktan, gözünü budaktan esirgememiş, itibar sahiplerinden iltifat görse de; yolda yaya sofrada yavan kalmış, yine de umudunu yitirmemiş, emekleye emekleye menziline ulaşmaya çalışan "İlahi kelimetullahın" boynu tasmalı bendeleriyiz. Yolumuz uzun. Menzilimiz çok. Geçidimiz yok. Hem derin sular, hem şartlar çetin. Ama bilsin dünya âlem bunu; bir o kadar da iman ve ümidimiz tamdır.
Allah'a emanet ol bir tanem. Kal sağlıcakla... 

[Ercümend Perver] 19.12.2016 [Samanyolu Haber]

Sıladan Gurbete [Zeynep Zâhide]

Gözümün nuru, başımın tacı, evimin erkeği, ümit kaynağım, yaşama sevincim neredesin..? 
        
 Neredesin yanımda olduğunda tasamın tastamam silindiği yiğidim. Bugün senden ayrılalı doksan dört gün oldu. Ne zormuş hasretin. Bilmezdim yiğidim. Saklasam da âlemden duygularımı, dik tutmaya çalışsam da zalimlere karşı başımı, nemli gözlerim sana hasretimi ayan ediyor yiğidim. 
        
Ahh! Şimdi yanımda olsaydın. Yine çıksaydık akşamüstleri, akasyaların gölgelediği balkona. Sana ikram ettiğim çayın yanında bana şiirler okusaydın çoşkulu. Bilmiyorum, Mevlam bir daha nasip eder mi o günleri. 
         
Yiğidim! Çekilirmiş her derdin türlü cefası. Biz seninle ne badireler atlattık. Yşrmi dört yıldır seninle aşamayacağımız engelin olmadığını hakkal yâkîn gördüm. Ama sensizlik kırdı kolumu kanadımı. Kaldım ıssız sahralarda. Ekmeksiz susuz kalmaktan betermiş sensiz olmak yiğdim. Kalmadı ne eski ne yeni dost dediklerimiz. Yalanmış insanların teveccühleri. Sahteymiş dostların tebessümleri. 
          
Yiğidim! Sağlığından haberdar olmak, benim için müjdelerin en güzeli. Bizi her daim her halinden haberdar et. 
           
Evimin direği, yaslandığım dağ. Yirmi dört yıldır ilk defa bu kadar ayrı kalıyorum senden. Ayrılığına katlanılacak gibi değil ama; burada kalsaydın seni parmaklıklar arasında görmeye tahammül edemezdim. Hasret hararetini harlayınca ben de bu düşüncelerle teselli ediyorum kendimi. 
           
 Ey yüzüne baktıkca neşemin katlandığı , Sevgimin arttığı, Korku ve endişemin zayi olduğu erkeğim. Anlatıp da moralini bozmayım dedim ama, Gidince de bilmeni isterim memleketimizin hâlini. Bombalar patlıyor şehirlerin merkezlerinde. Her gün onlarca fidan düşüyor hayatın baharında toprağa. Ateş salıyor birileri garibanların hanelerine. Sönen ocaklar, yıkılan hayaller, biten umutlar var şimdi çoğrafyamızda. 
          
  Ahh yiğidim! Ne hayallerimiz vardı seninle. Ama ben kaybolan yiten hayallerimiz değil de;  imanın şartlarından biri olan "Ahirete imanın" bu kadar zayıflamasına, hatta olmamasına yanıyorum. Üç günlük dünya için birbirlerini gambazlayan konu komşuları, düne kadar can ciğer arkadaşlarımızın, "Aman bize bir şey olmasın" diye, selamı bile esirgediği, dünya perest bir toplum olmasına tahammül edemiyorum. Hele komşularla kuytularda denk geldiğimizde, "Aslında biz sizin çok iyi insanlar olduğunuzu, sizin hakkınızda söylenenlerin iftira olduğunu da  biliyoruz ama size destek olursak ekmeğimizden oluruz" demeleri yok mu...  işte bu laflar beni daha çok üzüyor. Demek ki bu zavallılar rızkı verenin Rezzak olduğunu idrak edememişler. Yazık, yazık ki ne yazık. 
           
 Ey Rabbin "Vedud" ism-i şerifinin tecelli ettiği, gönlüme taht kuran, rikkat-i kalp sahibi erkeğim. Kızımız günden güne büyüyor. Her gün yeni yeni kelimeler öğreniyor. Ama akşamları her zaman ki geldiğin sokağa bakan pencereden dakikalarca ayrılmıyor. Karanlık iyice çökünce sessizce sokuluyor kollarıma. Senin resmini elinden düşürmüyor. Her akşam resmini öpüp resminle giriyor yatağa. Bazende pencerede bekliyor, gelmeyince huysuzlaşıyor. Kapımızı çalan yok da; bazen kapıcı çöp sormak için zile bastığında çok heyecanlanıyor, babam geldi diye koşuyor kapıya. Seni göremeyince başını öne eğip dönüyor sessizce. 
            
Sen gittin gideli beraber yatıyoruz kızımla. Hasretini hafifletmek için sık sık parka götürüyorum. Diğer çocuklarla biraz oynuyor. Ama bazı çocuklar parka babalarıyla geliyorlar. İşte o zaman çocuk bir garip oluyor. Oyunu bırakıp sessizce babalarıyla oynayan çocukları seyrediyor. Sonra da elimden tutup beni eve doğru çekiyor. "Gidelim" diyor. Parkta oynamaya doymayan çocuk şimdi parkla da teselli olmuyor. Zormuş be hayatım sensizlik zormuş. 
           
 Kızımın yanında gözyaşlarıma hakim olmaya çalışıyorum. Ama onu uyuttuktan sonra, geçiyorum salona, söndürüyorum ışıkları. Ağlıyorum doyasıya. Rahatlıyor insan. Sakinleştikten sonra da sarılıp kızıma uyumaya çalışıyorum. Uyuduğum da söylenemez ama hayatta kalmak için gerektiği kadar dinlenmeye çalışıyorum. 
           
 Biliyorum hayatım senin ne kadar duygusal, ama ondan bin kat da yiğit olduğunu. Bunları seni ağlatmak için değil seninle dertleşmek için, içimi dökmek için yazdım. Üzdüysem affet beni. 
            
Sağlığına dikkat et. Bizi merak etme. Elbet bulunur her derdin çaresi. Sıkma canını. Hani bir şarkı vardı senin sevdiğin. Şimdi onu dinliyorum. "Bu da gelir bu da geçer ağlama" 
             
 Allaha emanet ol. Kal sağlıcakla... 

[Zeynep Zâhide] 19.12.2016 [Samanyolu Haber]

Ayyıldız taksi gelecek, az daha sabır [Tarık Ziya]

İsveç'ten TIR'a yükleyip üç otomobil getirdiler. Üçüne 60 milyon Euro'ya yakın para ödediler. 7 Haziran 2015 genel seçimlerinden evvel dönemin Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fikri Işık, sosyal medya hesaplarından 'müjdeli haber' diye paylaştı. 

Herkesin heyecanı kısa sürdü. Meğer SAAB'ın eski zaman modellerinden biri imiş getirilen arabalar. 

Karoser, motor, şasi, şanzıman ve bilumum aksamı SAAB'a ait bir modeli 'yerli' diye sunmak kolay olmadı. Arabanın dışına renkli kâğıt şeritler çekmek çok vakit aldı. Hayvanat bahçesi müdürüne emanet edilen TÜBİTAK'ın logosunu direksiyona ve dokunmatik ekrana yerleştirmek için tasarımcıların endüstri mühendislerinin yer aldığı kalabalık bir ekip gece mesaiye kaldı. 

SAAB'IN MÜHENDİSLERİ DÜŞÜNEMEDİ!

Şeritli SAAB'ın fotoğrafları medyada arz-ı endam ettiğinde bütün ekip kutlama partisi dahi tertip etti. Onlar bile yeni bir modelin prototipini imal ettiklerine inanmıştı. Emekleri zayi olmamıştı. SAAB'ın mühendis ve tasarımcıları bu kâğıttan şeritleri düşünememişti. Dinamik bir dış görünüme sahipti araba. Spor otomobil meraklıları sipariş için artık sıraya girerdi. 

İşte 'yerli araba' böyle bir rüzgârı arkasına alarak Türkiye'yi teşrif etti.         

Ortalama hafıza ömrünün üç gün olduğu memlekette 2012'de yollarda olacağı söylenen 'yerli araba'nın 2015'te yeniden 'müjde' diye takdim edilmesini ise hiç yadırganmadı. Araba montaj bandından indirilsin de da üç-beş sene geç olsun. Vakitten bol ne var Türkiye'de! 

ARABAYI YOKUŞ AŞAĞI SAL GİTSİN

Bu sefer 27 Mayısçıların sipariş ettiği Devrim otomobilinde olduğu gibi 'depoya yakıt koyduk mu?' derdi de yok. Elektrik ile çalışacak nasıl olsa. Tecrübe sürüşüne çıkmadan evvel şarj edilirse asfaltı ağlatacaktır yerli elektrikli... 

Şarj istasyonu yok veya az... Mühim değil. Benzinli bir arabanın aküsünden takviye alırız. Olmadı yokuş aşağı sal gitsin. Bir iki vurdurduktan sonra marş nasıl alıyormuş görürler. Kahvehaneler işsiz üniversiteden diplomalı gençlerle dolu. Bir el atıverseler memlekete vefa borçlarını ödemiş olurlar.

Dünya devleri Toyota, Ford, Opel, Citroen, Mercedes ve BMW'nin çözemediği pil meselesini nasıl çözdüğümüz sır gibi saklansa da 'elektrikli yerli' iddialı gelecekti. 

Üç vakte kalmaz yola çıkar diyorduk ki Işık'ın halefi Faruk Özlü'nün, "Yerli otomobil imal etmeyeceğiz yerli marka çıkaracağız. Biz yerli araba demedik yerli marka dedik. Yanlış anlaşıldık." sözleri ile sert bir fren yaptık. 

SANAYİDE BOYAT SARIYA TAMAM

Yerli marka üstelik ticari taksi olarak kullanılacakmış. TÜBİTAK logosu ile yan yana 'Ayyıldız' markası, sanayide sarıya da boyattık mı? Belediyeler de taksi şartnamesini değiştirecek ve 'elektrikli yerli'den gayrısı ticarî olamayacak. 

Taksici esnafının eli mahkum Ayyıldız'ı almaya. Almazsa köfte yok. Hatta direnen esnaf, 'terörist' diye hapse bile atılabilir. 

İşte yerli Ayyıldız böylece 2019 senesinde ticarî hale gelecek.  

Sanayi Bakanı'nın araba sevdasının meşakkatli olduğuna dair özlü sözleri israf olmasın. Bizler söyleyince vatana ihanet sayılan sözlerden birini dikkatinize arz ederim: "Yüksek rakamlarda üretim miktarını yakalayabilirsek maliyetlerin düşeceği açık." 

Elektrikli otomobili yüksek adetlerde kim imal etmiş ve satabilmiş ki biz bunda muvaffak olalım?

Bunu da yanlış anlamış olabilir miyiz? Kesinlikle 'yerli arabamız yollarda' ilanlarını yanlış anladığımız gibi bunu da yanlış anlamışızdır. 

Az daha sabır. Gelecek Ayyıldız otomobil... Az kaldı.

[Tarık Ziya] 19.12.2016 [Samanyolu Haber]

Mutlu ve sağlıklı bir hayat için [Yavuz Alp]

Sosyal medyada izlediğim bir video içeriğini sizlerle paylaşmak istiyorum. İçeriği şöyle özetleyebiliriz; Harvard Tıp Fakültesi 75 yıl süren bir araştırma yapmış; 750 kişi ile başlayan çalışma 60 kişi hayatta kalana kadar devam etmiş. Araştırmada cevabı aranan soru 'İnsanları hayatı boyunca sağlıklı ve mutlu yapan şey nedir?'

Burada durup, bu soruya cevap arasak veya insanlara sorduğumuzu düşünsek alacağımız cevaplar çok farklı olsa bile, herşeyin maddeyle ilişkilendirildiği günümüzde zengin olmak ve meşhur olmak en başlarda yer alacaktır.

Nitekim yapılan başka bir araştırmada hayattaki en büyük hedefleri sorulduğunda katılımcıların yüzde 80'i zengin olmak, ikinci hedefleri sorulduğunda da yüzde 50' si meşhur olmak demiş.

Ama Harvard Tıp Fakültesi'nin araştırma sonucu bu değilmiş. İnsanları hayatları boyunca sağlıklı ve mutlu yapan şey; iyi ve samimi sosyal ilişkilermiş.

Şimdi gelin bugün her yönüyle yok edilmeye çalışılan Hizmet hareketinin başından beri Türkiye'de ve daha geniş anlamda Dünya'da yapmaya çalıştığı işlere baktığımızda göreceğimiz şey Harvard'ın 75 yıllık araştırmasının sonunda çıkan sonuçla aynıdır. Yani hiç bir menfaat gözetmeksizin herkesle iyi ve samimi sosyal ilişkiler kurmak veya kurulmasına vesile olmak.

Türkiye'de hizmete gönül veren insanlara baktığınızda -başka ortamlarda bir arada olması imkansız gibi görünen- her kesimden insanın rahatlıkla samimane bir araya geldiğini ve çok samimi dostluklar kurduklarını görürsünüz.

Dünya genelinde baktığınızda da benzer tabloyu müşahade edersiniz, yani farklı dinlerden, farklı kültürlerden insanların hizmet çatısı altında dostane bir araya geldiklerini görürsünüz.

Hatta bir adım daha ileri giderek, dünyanın her tarafından insanları gezi grupları organize ederek Türkiye'ye götürmüş, ülkemizin fiziki güzelliklerine hayran olan bu insanları hizmet gönüllüleri bazı günler evlerinde misafir etmiş, menfaat beklentisi olmadan samimane yapılan bu ve benzeri davranışlar kalıcı dostlukların kurulmasına vesile olmuştur.

Hizmet hareketi ayrılıkları, farklılıkları konuşmak yerine hep ortak noktaları gözetmiş, her kesimden insanlar da hiç tereddüt etmeden gelip katılmış, böylece menfaat ve çıkar ilişkisine dayanmayan samimane dostluklar kurulmuştur.

'Aç açabildiğin kadar sineni, ummanlar gibi olsun, inançla geril ve insana sevgi duy; kalmasın alaka duymadığın ve el uzatmadığın mahzun gönül...' ifadeleri hizmet erlerinin parolası olmuştur, bir başka ifadeyle Yunus'ça söyleyecek olursak 'Yaradılanı sev yaradandan ötürü...'

Şimdi ey hizmeti bitirmeye çalıştığını sananlar, aynı zamanda onların yaptıklarına sessiz kalarak onlara destek olanlar, hizmet sevdalılarına yaptığınız bu zulümlerle menfaatsiz, samimane dostlukların kurulmasına engel oluyor, insanları kutuplaştırıp toplumun huzurunu bozup, dostluk değil düşmanlık tohumları saçıyorsunuz.

Tedavisi yıllar sürecek, ne yaralar açtığınızı yılların tecrübeli gazetecisi Emin Çölaşan yazısının bir bölümünde şöyle özetliyor.

'İlginç bir ülkede yaşıyoruz..

Vatandaşlarının en az yüzde 95'inin her sabah mutsuzluğa uyandığı, o gün nelerin olacağını bilemediği, geleceğine umutla bakamadığı, yarınından endişe duyduğu ve sorumlulardan hesap soramadığı ülke!..

Nereden nerelere geldik!'

[Yavuz Alp] 19.12.2016 [Samanyolu Haber]

Terörün ‘mesai saati’ yok! [Kadir Gürcan]

Başkanlık, Dolar, Şenghay Beşlisi, Mülteci Meselesi gibi suni ve fantazi meselelere gırtlağımıza kadar gömülmüşken, bir hafta içinde vefat sayısının rekoru zorladığı iki terör saldırısıyla gerçek gündeme döndük. Beceriksizliği müsellem siyasi kudretin Subh u mahşer’i hatırlatan patlamardan başka bir şeyle kendisine gelmesi neredeyse imkansız.

Bu patlama ve katliamlar, iktidar şehvetleriyle tükenmiş bir siyasi iradenin bütün icraatlarına üst yazı olarak şöyle kaydedilecek: “Başkanlığı konuştukları yıllar Türkiye’nin en kanlı günleriydi!” Ülke gündemlerinden koparak meydana getirdikleri her boşluk, ölüm, felaket ve acı ile dolduruluyor.

Ütopik hayallerin gölgesinde “Tek  adamlık” rüyaları gören siyasi aktörlere terör kendisini büyük tahribatlarla hatırlatıyor. Bu adeta bir meydan okuma. İki sene önce gerçekleştirilen Ankara Saldırısı, ardından İstanbul Havalimanı patlaması terörün metropolleri indiğinin sinyalleriydi. Terör örgütü adeta “Terör ve terör örgütü arıyorsanız, işte biz buradayız!” diyor. Ülkenin atardamarlarında güvenlik zaaflarıyla malul kolluk kuvvetlerinin, geri kalan yetmiş küsür il’de asayişe vaziyet etmesi mümkün değildi. Pazar günkü İstanbul Saldırısı daha aydınlatılamadan, bir başka saldırının Kayseri’de gerçekleşmesi, bunun en canlı delili. 

Ciddi görünmek için bıyık da bırakan İçişleri Bakanı, Pazar günü, kameralar önünde, “Yarından (!) tezi yok hadlerini bildireceğiz!” diyerek ne kadar bozulduğunu, sinirlendiğini, vatan-millet-toprak konusunda ne derece hassas olduklarını beyan buyurmuşlardı. Ne talihsizlik ki, bu ciddi(!) tehditlerin daha mürekkebi kurumadan Kayseri’de başka bir patlama gerçekleşti. Sayın Bakan, bütün enerjilerini geçen hafta tüketmişlerdi. Bakalım şimdi ne diyecekler!

Sayın Bakan’ın hamaset çeşnisi bol beyanatındaki mantıksızlıkları es geçsek bile “Neden yarın’ı bekliyorsunuz?” demekten kendimizi alamıyoruz. Tam otuz senedir, terör örgütüne haddini bildirecek “yarın” hiç gelmedi. Doğru; devlet sistemi Hafta Sonu tatilinden feragat etmez, edemez. Mecbur Pazartesi mesai saatini beklemek zorunda. Ya terör ne zaman izin yapıyor? Bir kaç yıl önceye kadar, kar-kış olunca terör azalıyor gibi, dağ-şehir efsaneleri üretiliyordu. Global Isınma dedikoduları, Türkiye’de terörün baharını on iki aya çıkarmış olmasın.

Terör örgütü iş yoğunluğundan, taşeron bir ekibe bile mesai yaptırıyor. Örgüt, büyük ihaleleri (Batı’lı ülkelerle sınır ötesi operasyonlara katılma türünden, mevcut iktidarın uzak tutulduğu işler!) bizzat kendisi yapıp, Türkiye içindeki geniş tahribatlı terör eylemlerini çömezlerine paslıyor. Hükümet ve iktidar sözcülerinin işleri daha da zorlaşacak. PKK, İŞİD derken, şimdi bir de TAK diye bir örgüt çıktı. Bundan sonraki saldırıları bu üçü arasında pay ederek icrayı hükümet yapacaklar. Yarın başka bir taşeron örgüt çıkarsa onu da listeye dahil ederler. Ha üç olmuş ha beş! İktidar sözcülerine, Pazartesi-Cuma meşgalesi çıksın yeter. Hafta sonlarına dokunmayın: Maç seyredecekler, piknik yapacaklar, Sayın Cumhurbaşkanı’na boş kaleye şut çektirip, küçük çapta eğlenecekler...

Kendilerini 2017’de gerçekleşeceğine kesin  gözüyle baktıkları “başkanlık” hayaline kaptıran, Saray Eşrafı ve maaşlı gazeteci-yazar takımı, astrolog ve falcılara kehanet sipariş ediyorlardı. İstanbul metropolünde 44 cana mal olan patlama karşısında afallayan müneccim ve falcı takımı şaşkınlığını üzerine atamadan, Kayseri katliamı önlerindeki İskambil kağıtlarını dağıttı. Onlar da çaresiz; yeni bir ay ya da güneş tutulması falan da yok ki, kağıtları tekrar dizebilsinler. 

Suni gündemlerin yorgunluğuyla gözleri mahmurlaşan hükümet ve iktidar sözcülerinin her olay arkasından “Yayın Yasağı” ile kamufle gayretleri de işe yaramıyor. Zavallı hükümet sözcüsü “Olayı fazla büyük göstermeyin!” ricası dilenecek kadar acınası durumda. 

Hakikat şu; yara, pansuman ve ilaç tutmayacak kadar derin, yırtık yama ile gizlenemeyecek derecede kangren olmuş durumda. Terör örgütünün Şehir merkezlerinde gerçekleştirdiği saldırılar arkasından, güvenlik güçlerinin dağ-bayır eşkıyasına verdikleri abartılı tahribat(!) rakamlarının medyaya servisi adetten idi. Nedense geçtiğimiz hafta bu tür rakamlara pek rastlamadık. Belki onlar da “Her hafta vermeyelim, on beş günde bir versek de olur!” diye düşünüyor olabilirler. 

Kayseri faciası da Cumartesi günü gerçekleşti. Sayın İçişleri Bakanı birilerine haddini bildirmek için yine Pazartesi Mesai saatini mi, yoksa Salı Günü Parti Genel Kurulu’nu mu bekler, artık kendileri takdir etsin. Nasıl olsa değişen bir şey yok. Bu arada medya silahşör ve beslemeleri adet olduğu üzere, terör ve terör örgütüne lanet okumaya devam edebilirler...

[Kadir Gürcan] 19.12.2016 [Samanyolu Haber]

Zor zamanlar geliyor gibi ama... [Abdullah Aymaz]

9 Aralık 2016 Cuma günü namazına gittim. Mescid çok temizdi ve düzenli idi. Genç imam bir saat sürecek olan hutbesine başladı. Konu tevazu ve kibir üzerine idi. Hatip Karun ile ilgili âyetleri okuyor ve İngilizce izah ediyordu: “Yoldan sapanlardan biri olan Karun, Musa’nın ümmetinden olup, onlara karşı böbürlenerek zulmetmişti. Ona hazineler dolusu öyle bir servet vermiştik ki, o hazinelerin anahtarlarını bile güçlü kuvvetli bir bölük zor taşırdı. Halkı ona ‘Servetine güvenip şımarma, böbürlenme! Zira Allah böbürlenenleri sevmez! Allah’ın sana ihsan ettiği bu servetle ebedî âhiret yurdunu mâmur etmeye gayret göster, ama dünyadan da nasibini unutma. Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de insanlara iyilik et. Sakın ülkede nizamı bozmak peşinde olma! Çünkü Allah bozguncuları sevmez.’ demişti. Karun ise, ‘Ben bu servete ilmim ve becerim sayesinde kavuştum.’ dedi. Peki, şunu bilmiyor muydu ki, Allah, daha önce, kendisinden daha güçlü ve serveti daha fazla olan kimseleri helâk etmişti. Ama suç işlemeyi meslek edinen sicillilere, artık suçları hakkında soru sorulmaz. (…) Derken Biz Karun’u da, sarayını da yerin dibine geçirdik. Ne yardımcıları, Allah’a karşı kendisine yardım edip onu kurtarabildi, ne de kendi kendisini savunabildi.” (Kasas Suresi, 28/76-81) 

Hutbeyi huşû ile dinlerken, birisi dikkatimi bölüp benim biraz sola doğru kaymamı istedi. Ben, tam dizlerinden problemleri olduğu için sandalyelerde oturanların bitişiğinde bulunuyorum. Sol tarafa çekilince, boş bıraktığım yere bir sandalye getirip yerleştirdiler. Hemen oraya resmi giyimli birisi gelip oturdu. O da hutbeyi dikkatle dinlemeye başladı. Genç, dinç bir görüntüsü vardı. Normalde diz problemi olmamalıydı. Bir ara dikkat ettim; ayak ayak üstüne atmak istedi ama hemen toparlandı, oturuşunu düzeltti. İçimden ‘Herhalde bu, Müslüman olmak isteyen birisi…  Namazdan sonra, cemaatin içinde şehadet kelimesini getirecek galiba’ diye geçirdim. Biz farza başladığımızda, o hâlâ oturuyor ve sağa-sola bakıyordu. Zaten namaza durmuş bir hâli de yoktu. Tabiî pek bir mânâ veremedim.

Namaz bitince, imam onu yanına  çağırıp mikrofonu eline verdi. O, cemaate selam verdikten sonra; “Ben bu şehrin baş savcısıyım!” diye konuşmaya başlayınca kim olduğunu anladım. “Bu toplumda, Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Musevîler olarak bizim hepimiz bir arada, beraber bu ülkenin insanlarıyız. Beraberliğimizi güçlü tutmaya mecburuz. Sanki, zor zamanlar geliyor gibi… Bilemem artık, dört  sene mi sürer, daha fazla mı sürer!.. Bunları şunun için söylüyorum: Öğrendim ki, okulda bir kızımızın baş örtüsüne el uzatılmış… Benim kızımda okula gidiyor. Boynunda Davut Yıldızı vardı, baktım onu çıkarıyor. Niye, diye sordum, arkadaşının baş örtüsüne dokundukları gibi ona da saldırırlar diye endişe ediyor. Ona, korkmamasını söyledim. Okulda, baş örtülü arkadaşlarıyla, meseleyi diğer arkadaşlarına anlatmışlar, bütün sınıf bunların yanında yer almış. ‘O saldırganı okuldan attırıncaya kadar uğraşacağız; hepimiz sizin yanınızdayız’ diyerek destek vermişler. Siyasîler kendi aralarında bölünebilirler ama biz bölünmeyeceğiz. Bizim görevimiz, sizin haklarınızı savunmak  ve sizleri korumak. Hiç korkmayın. İstediğiniz zaman hiç çekinmeden yanıma gelin… (Bizimle namaz kılan birisini göstererek) Bu, benim yardımcım. Bir Müslüman… Beni bulamazsanız hemen onu arayıp, onun yanına gelin… Biz böylece bu zor ve sıkıntılı günleri beraber aşacağız!..” dedi. 

Cemaat dikkatle dinlediler  ve bu kanun adamının, camilerine kadar gelip, böyle bir konuşma yapmasından çok memnun oldular… “Adâlet mülkün temelidir” sözü Hz. Ömer (R.A.) aittir. Kur’an’ın dört esasından birisinin de makâsıd-ı  Kur’aniyeden olarak ADÂLET  olduğunu biliyoruz. Hak ve adâletin olmadığı bir yerde toplumun huzura kavuşması da mümkün değildir. Keşke bu konuşmayı ülkemizin Baş Savcıları yapıp gereğini yerine getirebilselerdi…   

[Abdullah Aymaz] 19.12.2016 [Samanyolu Haber] aaymaz@samanyoluhaber.com

Dünyanın utanç tablosu: 10 bin kayıp göçmen çocuk, tecavüz ve ölümler… [Haber-İnceleme: Mehmet Dinç]

Savaşlar, çatışmalar, iç karışıklıklar ve ardından göç… 18 Aralık Uluslararası Göçmenler Günü vesilesiyle yayınlanan raporlardaki veriler çocukların hayatlarının nasıl çalındığını bir kez daha gözler önüne serdi. Tr724 olarak dünyanın utanç tablosunu resmi veriler ışığında toparladık.

Suriye’de zulümden kaçan milyonlarca insanın ilk hedefi Avrupa. Avrupa için ise bu insanlar sayılardan ibaret. Akdeniz’in soğuk suları on binlerce insanın hayallerini suya düşürdü. Daha nerede yaşadığını, neyin savaşının verildiğini, kimin hangi emelleri olduğunu bilmeden, kendini vatansız, kimliksiz, sahipsiz bulan çocuklar acıyı en çok hissedenler oldu. Ortadoğu kan gölüne dönerken yaz, kış demeden Avrupa’nın yolunu tutanların, dünyanın dikkatini çekmesi için Aylan bebeğin cansız bedeninin sahile vurması gerekti.

Avrupa’ya ulaşmak aslında bir şey ifade etmiyor. Avrupa Polisi Europole’un açıkladığı rapor şok etkisi yapacak düzeydeydi ama o da rakamlarda kaldı. Eurpole Avrupa 10 bin çocuğun kayıp olduğunu raporlaştırdı. Alman federal Emniyet teşkilatı (BKA) da rakamı doğrular nitelikte, 8 bin 991 çocuğun Almanya’da kaybolduğunu duyurdu. Ardından birçok ülkede tecavüz, cinsel istismar, çocuk yaşta evlendirme haberleri.

Uluslararası kurumlar olayın ciddiyetinin farkında fakat çözüm yok

Cinsel istismara maruz kalan sahipsiz, savunmasız ve korumasız çocuklar hayatları boyunca üzerlerinden atamayacakları psikolojik travmalar yaşıyor. Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi, Avrupa Parlamentosu gibi birçok ülkede yaptırım gücü olan uluslararası kurumlar, göçmen çocuklarla ilgi bir dizi bildiri yayınlasa da nafile. Avrupa Konseyi durumun ciddiyetine binaen Mart ayından 47 üye devleti bağlayıcı nitelikte acil eylem planı hazırladı ve hükümetlere ulaştırdı. Çocuk göçmenlerin belirlenmesi, durumlarının iyileştirilmesi, refakatsiz çocuklara sığınma evi ve koruyucu sağlanması veya özel dikkat gösterilmesi hükümetlerden defalarca talep edildi.

‘Bu çocukları muhafaza etmek ahlaki bir zorunluluk’

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Thorbjorn Jagland , göçmenlerle ilgi üye devletlere gönderdiği yazıda 300 bin çocuğun ailesi yanında olmadan Avrupa’ya ulaştığı belirterek, çocukların şiddet, istismar, insan tacirleri ve sömürü ağına düşmesini engelleme konusunda hassasiyet göstermeleri gerektiğini iletti. Jagland “Mülteci krizi insan tacirleri için bir cennet oldu. Binlerce çocuk Avrupa’nın göbeğine sadece savaştan kaçmak için geliyor. Bu çocukları muhafaza etmek ahlaki bir zorunluluktur.”  ifadelerini kullandı.

UNICEF: 20 bin çocuk İtalya’ya ulaştı ama…

Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF), Çoğunluğu batı Afrikalılardan oluşan İtalya’ya deniz yoluyla 20 bin çocuğun ulaştığını açıkladı. Daha acı olanı ise İtalya’ya ulaşabilen çocukların 12 bin 300’ü refakatsız, yani annesi babası veya birinci dereceden yakını bulunmuyor. Yani eğer ilgili devletler himayesine alıp yeterli koruma sağlanmazsa bu çocuklar, insan tacirlerinin veya fuhuş çetelerinin eline düşüyor.

Akdeniz’de hayatını kaybedenlerin sayısı ise net olarak bilinmiyor. 2016 yılından Akdeniz’de boğularak hayatını kaybeden göçenlerin sayısı ise 3 bin 100 olarak tahmin ediliyor. 144 bin göçmen ise İtalya’ya ulaşabildi. UNICEF İtalya’ya ulaşan 10 çocuktan 9’unun refakatsiz olduğunu ifade etti.

Danimarka’da ve İtalya’da göçmen çocuklara cinsel istismar

Danimarka’da , Tüllebolle Çocuk Merkezinin, iki kadın çalışanın erkek çocuklara cinsel istismar uygulaması sebebiyle kapandığı iddia edildi. Olaydan sonra Mülteciler Direktörü Sisi Eibye’de görevden alındı. İtalya’da ise kimsesiz çocuk sığınmacıların kaldığı merkezde görevli iki kişi, yaşları 15 ile 17 arasında değişen erkek çocuklara yönelik cinsel istismar görüntülerinin ortaya çıkmasından sonra, merkez kapatıldı.

Fuhşa zorlanan göçmen çocuklar

Savaştan veya zulümden kaçma, ailesiz evsiz vatansız kalmak göçmen çocukların çektiği tek sıkıntı değil. Rahat ve huzur içinde yaşayabileceklerini düşündükleri şehirlerde, cinsel istismara, tecavüze uğrayan, fuhşa zorlanan küçük bedenler de var.

İskandinav ülkelerde küçük yaşat evlendirilen kız çocukları

Suriye başta olmak üzere Ortadoğu ülkelerinden çatışma, iç savaş ve yoksulluktan kaçan on binlerce kişinin sığındığı İskandinav ülkelerindeki bazı barınma merkezlerinde, küçük yaşta evlendirilen kız çocuklarının kendilerinden yaşça büyük eşleriyle birlikte yaşaması çocuk istismarı tartışmalarını beraberinde getirdi. Zira beraberinde sadece kendisinde yaşça büyük ‘koca’ları olan çok sayıda kız çocuğu İskandinav ülkelerinde kamplarda kalıyor. O ülkelerden biri olan ve 31 bin sığınmacının yaşadığı.

Norveç’te 16 yaşından küçük 10 kız çocuğu evlendirildikleri erkeklerle birlikte yaşıyor. Üstelik bu çocuklardan dördü şimdiden çocuk sahibi olmuş. Norveç Göçmenlik Müdürlüğü’nden (UDİ) Heidi Vibeke Pedersen “İltica başvurusunda bulunan küçük yaştaki çocuklardan bazıları ülkeleri, aileleri ve arkadaşlarını geride bırakmış; bazılarının birlikte seyahat edebileceği ve Norveç’te güvenebileceği tek kişi partneri” sözleriyle uygulamayı savundu.

Çocuk hakları aktivistleri ise küçük yaştaki kız çocuklarının evlendirildikleri erkeklerle birlikte kalmalarına izin verilmesine sert tepki verdi. Reuters’a konuşan Norveç Çocuk Ombudsmanı Camilla Kayed, “Çocukların, yetişkinler için oluşturulan tesislere yerleştirilmesi kabul edilemez.” olarak yorumladı.

Norveç’te 3 yasındaki çocuğa tecavüz iddiası

6 Ocak 2016’da Forus Akuttınnkvartering Sığınma Merkezinde 3 yasındaki erkek çocuğa tecavüz edildiği iddiası ile soruşturma başlatıldı. Norveç emniyet yetkilisi olayın korkunç olduğunu nitelendirerek henüz bir şüphelinin olmadığını ifade etti. Annesiyle birlikte hastaneye kaldırılan çocuğu birden fazla kişinin tecavüz etmiş olabileceğini belirtildi.

UNICEF’in raporuna göre, insan kaçakçılarına güvenmek zorunda kalan çocukların şiddet ve cinsel istismara maruz kaldığı, hatta İtalya’ya hamile halde ulaşan kız çocuklarının olduğu belirtiliyor. İnsan tacirlerinin şiddet uyguladığı çocukların ise vurularak öldürüldüğü belirtiliyor.

Libya’da fuhşa zorlanan çocuklar, İtalya’ya hamile ulaşan çocuklar, şiddete maruz kalan, insan tacirleri tarafından kaçırılan 10binlerce çocuk, insanlığın ayıbı

Fransa’nın Calais kampında 7 yaşındaki çocuk tecavüze uğradı

Fransa’nın en sorunlu kamplarından birisi olan İngiltere sınırındaki Clais kampının bir bolümü ise yakın zamanda yıkıldı ve göçmenler dağıtıldı. Merkezi İngiltere’de bulunan Help Refugees UK (göçmenlere yardım) örgütü, Calais’deki kampının dağıtılmasının ardından aileleri olmayan en az 129 çocuğun akıbetinin bilinmediğini açıklarken Fransa hükümetini suçladı.

Help Refugees örgütü, hükümetlerin duyarsızlığını eleştirirken Calasis kampından 6 ay içinde 7 erkek çocuğun tecavüze uğradığını duyurdu. Calais kampının diğer bölümlerinden yaşamaya devam eden 294 kimseniz çocuğun aynı akıbeti yaşamaması için uyarıda bulundu.

Nizip Mülteci kampından 30 erkek çocuk tecavüze uğradı

İnsanlık dışı aşağılık durumlar sadece Avrupa’da yaşanmıyor,  3 milyon mülteciye ev sahipliği yapan Türkiye’de de benzer olaylar yaşanıyor. Nisan ayından Nizip’te bulunan mülteci kampından yaşları 8 ila 12 arasında değişen 30 erkek çocuğa 3 ay boyunca tecavüz edildiği ortaya çıktı. Sığınmacı kamplarından çalışan E.E isimli şahsın 1,5 2 TL’ye cinsel istismarda bulunduğu ortaya çıktı. Suçlamayı doğrulayan E.E eylül ayında cezaevine gönderildi. E.E ile birlikte birçok kişi hakkında da soruşturma yürütülüyor.

Bugün bir kez daha kâğıt üzerinde göçmenler günü kutlanacak. Çocuk hakları aktivistleri küçük yaşta evlendirilen, tecavüze veya cinsel istismara uğrayan çocuklar için ayağa kalkacak, fakat yaşanan insanlık dışı olaylar bir türlü dinmiyor, kesin çözümler bulunamıyor.

[Mehmet Dinç] 19.12.2016 [TR724]

Bir Ankara muh(a)birinin fısıltıları [BERAT’IN KUTUSU] [TR724]

Wikileaks’ın yayınladığı Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak’ın maillerinden ilginç ayrıntılar çıkmaya devam ediyor. Sabah Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Yahya Bostan’ın, başbakanlık muhabirliği döneminde Turkuvaz Medya Grubu CEO’su Serhat Albayrak için muhbirlik yaptığı ortaya çıktı.

Aydın Doğan’ın damadı ve CEO’su M. Ali Yalçındağ’ın kendi grubu için yaptığı ispiyonculuğu, Yahya Bostan da mesai arkadaşları için yapmış. Görev yaptığı Sabah Ankara bürosunda yaşananları neredeyse an be an Albayrak’a ‘uçuran’ Bostan, amirlerini ve muhabir arkadaşlarını fişlemiş. Ankara’daki diğer bazı gazeteciler için de ‘bilgi notları’ yazmış. Bostan, damat Berat Albayrak ve ağabeyi Serhat’ın adeta Ankara’daki ‘gözü-kulağı’ gibi hareket etmiş. Bir ‘haberci’den çok, ‘haber elemanı’ gibi çalışmış. Bunun karşılığında önce Ankara Haber Müdürü yapılan Bostan, geçen yıl da yazı işleri müdürlüğüne terfi ettirilerek ödüllendirilmişti.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan ve Albayrak kardeşlerle arkadaşlığı bilinen Bostan, adeta ‘özel bir misyonla’ Ankara’da görevlendirilmiş. ‘Abi’ diye hitap ettiği Serhat Albayrak’la yazışmalarından, bu net bir şekilde anlaşılıyor. Bostan’a adeta ‘gölge temsilcilik’ ya da ‘paralel temsilcilik’ ihdas edilmiş.

Sabah Ankara Temsilcisi Okan Müderrisoğlu ve dönemin Haber Müdürü Mutlu Çölgeçen başta olmak üzere bütün büro ile ilgili istihbar ettiği bilgileri İstanbul’a paslaması da bu yüzden. Sadece gazetenin bürosuyla ilgili dedikoduları değil, Başbakanlık bürokrasisinde ve Ankara’da neler olduğunu da yeri geldikçe paylaşmış. Örneğin bir başbakanlık bürokratı ile görüşmeden önce Serhat Albayrak’a bilgi veriyor. “Çıktıktan sonra konuştuklarımızı size yazarım” diyor. Attığı twitlerde, Selam-Tevhit’de kendisinin de telefonlarının dinlendiğini, bunun ahlaksızlık olduğunu haklı olarak dile getiren Bostan’ın samimiyetsizliği maillerde göze çarpıyor. Büroda olup bitenleri, özel fiş notları ile birlikte patrona postalaması pek etik değerlerle örtüşmüyor.

“NUMAN KURTULMUŞ’LA İLGİLİ İSTEDİĞİNİZ ÖZEL BİLGİLER VAR MI?”

16 Şubat 2011 tarihli e-postasında, “Bu arada Ankara’da artık yalnız yaşamıyorum abi” diye müjde veren Bostan, devamında bir gazeteciye yakışmayacak angajmanlara giriyor: “Mevlüt Çavuşoğlu’nun basın danışmanı (başbakanlık basın müşavirliği kadrosundan) A.Ü ile eve çıktık. Geçici bir süre Numan Kurtulmuş’un özel kalem müdürü F.T de (Adı Selam-Tevhid dosyasında geçmişti-Tr724) bizimle kalıyor. Numan Kurtulmuş’la ilgili istediğiniz özel bilgiler olursa size aktarabilirim. Onun dışında Numan Bey’le ilgili elime bilgi geçtikçe de size yazacağım”

Acaba Bostan, ev arkadaşı F.T’den Numan Kurtulmuş’la ilgili ne tür bilgiler öğrendi ve neleri patronuna yetiştirdi? Hangi bilgileri paylaştı?

“B.A’NIN AHLAK ANLAYIŞI YOK”

Yahya Bostan’ın, bir dönem beraber başbakanlık muhabirliği yaptığı Habertürk’ten BA ile ilgili yorumları da dikkat çekici. 9 Ağustos 2011 tarihli ‘Ankara’dan iki önemli not’ başlıklı mail’de şunları paylaşıyor: “BA, ki sürekli güven bunalımı yaratan birisi olduğunu siz daha iyi biliyorsunuz, yeni bakanlardan birisine basın müşaviri olmak için gizli görüşmeler yürütüyormuş. Hayati Yazıcı onu basın danışmanı olarak yanına alacakmış. Başbakanlıkta bu kadar güven kaybetmiş bir kişinin nasıl olup da basın müşaviri olarak değerlendirilmek istendiğini anlayamıyorum. Üstelik bu kişi ciddi kişilik problemleri olan birisi. Bir doğrusu, çizgisi, ahlak ve dürüstlük anlayışı yok.”

“ÇÖLGEÇEN’İN ANLATTIKLARINI BEN SİZE GEÇERİM”

15 Nisan 2011 tarihli mail’inde, Haber Müdürü Mutlu Çölgeçen’i evinde ziyaret edecekleri bilgisini verdikten sonra, “Akşam bayağı şey anlatır. ben de bunları size geçerim.” diyor. 29 Nisan 2011’de, muhabir H.A ile ilgili olarak, “H. abi bildiğiniz milli görüşçüdür, bizdendir, sağlamdır.” değerlendirmesinde bulunuyor.

3 Haziran 2011 tarihli, ‘Üç önemli not’ başlıklı mailde, “Okan bey 3 gündür psikolojik olarak tam tabiriyle ‘çökmüş’ durumda. Kendisini ilk defa böyle görüyorum. Kafası önünde yürüyor. Bahçeye çıkıp uzun uzun volta atıyor. İlk defa odasından hiç çıkmıyor. Dün hiç çıkmadı.” şeklinde gözlemler paylaşıyor.

“HAZ.A, TEHLİKELİ YERLERE KAYIYOR”

8 Ağustos 2011’de gönderdiği ‘büro notları 1: mutlu çölgeçen ve temsilcilik’ konulu mail de dikkat çekici. Çölgeçen’in temsilciliğe oynadığına dair uzun uzun gözlemlerini ve değerlendirmelerini paylaşıyor. ‘Hırs gözünü bürüdü’ yorumları yapıyor. Bir gün sonraki ’büro notları 2’ konulu devam maili’nde de 4 muhabirin durumunu masaya yatırmış. Bunlar M.N, Haz.A, H.A ve D.G… Haz.A için şu notları aktarmış: “Yaklaşımı açısından oldukça sorunlu bir tip. Maliye bakanlığının yaptığı haberler nedeniyle kendisine kapısını kapattığı bir gerçek. Kürt sorununa yaklaşımı da haber kaynakları neredeyse tamamen BDP-PKK çizgisindekilerden oluştuğu için tehlikeli yerlere kayabiliyor. Haber kaynağı olarak çoğunlukla PKK’ya yakınlığıyla bilinen ANF Fırat haber ajansını kullanıyor. Bu yüzden yaptığı haberler sorun teşkil edebiliyor. H., haberleri ve yorumlarında PKK çizgisinden dışarı pek çıkamıyor.”

YAHYA’NIN SEPETİ

12 Ağustos 2011 tarihli ‘istediğiniz isimlerle ilgili bir kaç not’ başlıklı e-postada da Ankara büroya alınması düşünülen 4 muhabirle ilgili görüşlerini iletiyor. E.G için “Bizim ‘sepet’e de düşmüyor” diyor. ‘Sepet’ tabir ettiği, bir ruhdaşlık ve fikirdaşlık. Ankara büroda, M.A.B., M.N, H.A gibi Milli Görüşçü muhabirleri o ‘sepetin’ içine atmış. Onların önünü açmak için de özel çabalar sarfetmiş. Bunların dışındaki muhabirler ise ‘kazan dışı’.

“B.’DE SAVRULMA GÖRÜYORUM”

Akşam Gazetesi muhabiri H.K için “H.K ile ilgili çevreden toplayabildiğim bilgi ‘sol tandanslı olmasına rağmen piyasadaki diğer gazetecilere nazaran daha ılımlı olduğu’ yönünde.” yazmış. B.Ç içinse, “Parlayamamasının bir nedeni de kavrama yetisinin güçlü olmaması. Yani bir gazetecide olması beklenen parlak zeka, girişimci ruh kendisinde yok. Dünyaya bakışının nasıl olduğuna gelince, apolitik olduğunu düşünüyorum. Bir kez kendisini ofise bırakan insanları görmüştüm. İçerisinde başörtülü kadınların da olduğu bir arabada gelmişti. Yani ‘sepete’ girebilir düşüncesi uyandırıyordu. Ancak son zamanlarda kendisinde bir savrulma görüyorum. Dünyaya bakışıyla ilgili düşünce sistematiği gelişmediği için zihni her tarafa yatabiliyor. Bu da bende güvensizlik yaratıyor.”

Not: Yahya Bostan’ın fişlediği kişilerin isimleri haberde Tr724 tarafından kodlanmıştır.  

[TR724] 19.12.2016

Halep, Cizre, Kayseri… [Haber-Yorum: Kemal Ay]

İnsanı rüyalarla ilgili çokça düşünmeye sevk eden Inception (2010) isimli filmde, hani şu Leonardo Di Caprio’nun başrolünde olduğu, Christopher Nolan’ın yönettiği filmde yani, bir insanın rüyada olup olmadığını anlaması için kendine basit bir test yapması gerektiği anlatılıyordu. Basit bir soru. Şu: “Buraya nasıl geldim?”

Eğer kişi, oraya nasıl geldiğini hatırlamıyorsa, büyük ihtimalle bir rüyanın içindeydi. Gerçekten de rüyalarda böyle olmaz mı? Hele de bir kâbussa. Bir anda insan kendini büyük bir stres altında hisseder. İçine nasıl düştüğünü bilemediği bir durumda debelenir durur. Öyle ki, kan ter içinde uyanır ve rüya etkisini bir süre daha gösterebilir.

“Buraya nasıl geldik?”

Eğer toplu hâlde bir rüya görmüyorsak yahut bazı filmlerde olduğu gibi bu yaşananlar içimizden birisinin rüyası değilse, oturup uzun uzun bunu tartışmamız gerekiyor. Yaşanan her olayda, başımıza gelen her durumda “Ne oldu da bu noktaya vardık?” diye sormak zorundayız.

Zira Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sında da işlediği gibi, otoriter rejimler aslında bizleri “bilgisiz” bırakmazlar, “aşırı bilgi” pompalayarak bizi bir çeşit ideolojik körlüğün içine hapsederler. İdeolojik körlük de, başını ve sonunu kaçırdığınız bir ‘an’ın içinde yaşamak demektir. Tıpkı bir rüya gibi. Rüyalarla ideolojilerin vaat ettiği cennetler birbirine yapısal olarak çok benzerler.

Halep rüyası/kâbusu

Halep’te mesela neler olup bittiği böyle bir rüya sahnesine benziyor. Herkesin anlattığı başka. Körlerin fil tarifi gibi. Suriye’ye yakın kaynaklar Halep’in “özgürleştirildiğinden” bahsediyor size mesela. Cihatçılar arasında yaşayan sivillerin nasıl da Suriye Ordusu askerlerine sarılarak sevindiklerini gösteren görüntüler paylaşıyor.

Birleşmiş Milletler’e bakıyorsunuz, daha ilk gününde Halep’e girişin 82 sivilin katledildiğini duyuruyor. Türkiye’nin de taraf olduğu Özgür Suriye Ordusu’na yakın haber kaynakları, sosyal medyada “Bu son olabilir” diyerek duygusal mesajlar paylaşıyor. “Halep’te vahşet” içerikli görüntülerin bir kısmının propaganda maksatlı uydurulduğunu görünce ama, canınız sıkılıyor.

Suriye ve Rus yanlısı gazeteciler hemen bu ‘sahte haberleri’ gündeme getirip Halep’in emperyalizmin elinden kurtarıldığını haykırıyor. Suriye içindeki cihatçı grupların vahşetini anlatıyor onlar da. Oysa Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’a sorulduğunda, basitçe, “Bu bir savaş” sözünü işitiyorsunuz.

Sizin kurbanınız hangisi?

Türkiye’de ise herkesin favori bir ‘kurbanı’ var. Soğuk Savaş ayrımları hâlen sürüyor. Amerikancılar ve anti-emperyalistler sanki daha önce büyük yıkımlara sebebiyet vermemiş gibi, dipdiri ideolojik masallarında yaşıyor. Herkes, kendi politik angajmanına göre, bir ‘kurban’ seçmiş ve diğerlerini pek görmüyor. Levent Gültekin’in dediği gibi Halep’e ağıt yakanlar Cizre’yi görmüyor.

‘Suriye bizim iç meselemiz’ miydi?

Çünkü ortada bir kâbus hâli var. 2011’de başlayan Suriye iç savaşına, dünyadaki hiçbir meseleye olmadığımız kadar angaje olduk çünkü. Daha ilk günden, “Esad’ın 6 aylık ömrü kaldı” dedik, Ortadoğu’ya nizam vermeye kalkıştık, Mısır’da Mursî’yi, Tunus’ta Gannuşi’yi ve Suriye’de de yine benzeri bir yönetimi iktidara getirince “Ortadoğu’da bizden habersiz yaprak kımıldamayacak” zannettik. “Suriye bizim iç meselemiz” dediğinde liderlerimiz, “Bir dakika, neden öyle olsun?” diyemedik.

Bu, belirli bir iktidar odağının peşinde sürüklenenlerin gördüğü rüyaydı. Suriye’de iç savaşa açık destek verirken İran’la ve Rusya’yla işbirliği de yapanların rüyasıydı. Bu noktaya nasıl gelindiğinin bir önemi yoktu. Şu anda “82 Halep” diyecek kadar özümsenen Halep elden gitmekteydi ve topyekûn bir ‘seferberlik’ hâli uygun görülmekteydi. Orada yaşanan ‘acı’, kalplerini dağlıyor sanabilirsiniz uzaktan bakınca. İçlerinde gerçekten samimi olanlar da vardır muhakkak. Ama daha ötesinde, bir ‘güç mücadelesi’nin yansıması olanlar. “Bizim kabilenin” savaşı bu.

Suriye’de ‘paralı askerlerini’ (vekâlet savaşları) çarpıştırarak güç savaşı yapan Ortadoğu ülkelerinin ve bu savaşa müdahil olarak güçlü konumlarını sürdürmek isteyen ABD, Rusya ve Çin’in çarpışıp duran çıkarları arasında, romantik bir türkü söylemeye çalışmak, beyhude oysa. ‘Devrim’, bir zalime karşı zalim olduğunu söyleme noktasını çoktan geçti.

Cizre’yi, Sur’u, Mardin’i… görememek

Toplumun gördüğü bir başka kâbus, Güneydoğu’daki operasyonlarda yaşandı, yaşanıyor. PKK’yı ‘temizlemek’ üzere başlatılan askerî operasyonlar hem bölgeyi hem de bütün ülkeyi tehlikeye atacaktı. Bu, belliydi. Suriye’deki ‘maceraların’ bir bedeli vardı. Cihatçı örgütlerle sıkı fıkı olmanın bir bedeli vardı. Terörle ‘topyekûn mücadelenin’ de bir bedeli vardı.

Normal ülkelerde sınır içi ve sınır dışı askerî operasyonlar, azamî dikkatle yürütülür. Bu cerrahî bir durumdur çünkü. Bilinci açık hastaya kalp ameliyatı yapamazsınız. Eğer yoğun bir şiddete başvuracaksa devlet, bunu yoğun tartışmaların ardından ince bir işçilikle sürdürür. Şehirlere bombalar yağdırmak, tankını dilediği coğrafyaya sürmek, halktan aldığı gücün suiistimal edilmesidir. Tıpkı İsrail gibi, sizi ‘sınır tanımayan devlet’ (rogue state) hâline getirir.

ABD, Afganistan’da Sovyetlere karşı desteklediği cihatçı örgütlerin elinden 11 Eylül’ü yaşadı ve bunu, daha da agresif bir askerî harekâtla gidermeye çalıştı. Sonuç? 2003 Irak İşgali, bugünleri doğurdu.

Tarihi umursamamak

Güneydoğu’da yüz binlerce insanı evinden eden, masumların da kanını akıtan askerî operasyonların gerçekten de ‘çözüm’ olacağını düşünmek, tarihi hiç bilmemekten kaynaklanıyor. Tıpkı PKK’nın hâlâ silahla, şiddetle bir şey elde edebileceğini düşünmesi gibi. Türkiye’de bombalar patlatmanın ‘kâbusu derinleştirmekten başka işe yaramayacağını’ göremiyor. Bu arada, HDP’lileri, sivil toplumu ve masumları feda ediyor. Zira buraya nasıl gelindiği umursanmıyor. Anlık, ideolojik körlükler hüküm sürüyor.

Twitter’da @modernmice’ın dediği gibi: “Terör örgütleri mesaj vermek istiyorsa başka yol bulsun. Bizim canımız kıymetli değil. Biz ölünce kimse takmıyor. Mesaj değerimiz yok.” Gerçekten de terör örgütleriyle AKP arasındaki bu ‘kanlı’ iletişim biçimi, masumları, sivilleri, hayat tarzlarını ve geleceğimizi emiyor. Karanlık bir uçuruma doğru sürüklüyor.

Kayseri’deki bomba mesela. 2007’de Hollanda Kraliçesi’ni ağırlayan, ekonomik başarılarıyla Avrupa’da tez konusu hâline gelen Kayseri’de, güpegündüz bir otobüs durağında bomba patlayabiliyor artık. Gaziantep’in ‘IŞİD’in merkezlerinden biri’ hâline gelmesi gibi bir durum bu. “Türkiye Pakistan olmasın” diyen eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün memleketinde artık Pakistan’daki gibi bombalar patlıyor…

Kâbustan uyanmak için

Bu kâbustan uyanmak istiyorsak, buraya bir günde gelmediğimizi anlamamız gerekiyor. Uludere’de 34 köylü öldüğünde, bugün hükümete destek veren, Halep’e ağlayan ve fakat Cizre’ye kılını bile kıpırdatmayan kimseler, “Unutursak kalbimiz kurusun” diyordu hatırlarsanız. Unutuldu. Üstelik hükümet Uludere’de çok sayıda üyesini kaybeden Encü ailesine zulmetmeye devam etti.

İçine düştüğümüz kazanın ateşi yavaş yavaş arttırıldı. Güç ve iktidar gayretiyle düşmanlar çoğaltıldı, köprüler bir bir yıkıldı, çelikten bir çekirdeğe dönüşmekten ve önüne geleni ‘ezip geçmekten’ başka çaresi kalmayan iktidar kendinden olmayan herkesi safdışı etmeyi şiar edindi. Terör örgütleriyle gayrinizamî ilişkiler içine girdi. Topluma nefret tohumları ekti.

Bu kâbusa bir anda düşmedik. Bir anda çıkmamıza da imkân yok. Her şey gözümüzün önünde, yaşandı. Sorumlular da ortada. Yöneticiler, ergenler gibi sağı solu suçlamak yerine yetişkinler gibi sorumluluğu üstlenip gereğini yapmadıkça da çözüm mümkün değil. Sandığın bir şeyleri önleyebileceği, değiştirebileceği günleri geride bıraktık çünkü…

[Kemal Ay] 19.12.2016 [TR724]

Türkiye, Suriye olur mu? [Haber-Analiz: Sefer Can]

AKP’nin derin devlet tarafından sıkıştırıldığı günlerin gözde konularından biri ‘Türkiye Malezya olur mu?’ tartışmasıydı. 367 saçmalığı ile cumhurbaşkanlığı seçiminin kilitlendiği 2007 yılında Hürriyet başını çektiği grup, bu iddiayla epey dövmüştü AKP’yi. Gazeteciler yememiş içmemiş Newyorkta buldukları Malezya başbakanına bile sormuştu konuyu. Adamcağız da ekonomik gelişmişliği kastettiklerini sanarak ‘uğraşırsanız neden olmasın’ anlamında cevaplar vermişti. Halbuki kast edilen İslamcı siyasetin devlete hakim olmasıydı. O günler ve Malezya İslamcılığı çok geride kaldı. Günün tartışması Türkiye Suriye olur mu?

Bu sorunun cevabını da daha önce aramıştık. Hafız Esed’in bir askeri darbeyle kurduğu Baas türü bir devlet ihtimalinden bahsedilirdi. Silahlı güçlerin ve istihbarat örgütünün yönettiği bir ülkeydi kastedilen. Şimdi Suriyeleşme riski hiç olmadığı kadar var. Hem de bütün kötü hallerinin toplamından söz ediyoruz. Esed darbesi öncesindeki istikrarsızlık ve çatışma hali ülkenin üzerinde karabulut gibi dolaşıyor. Esed’den önce de despotik darbe yönetimleri vardı ancak çatışmaları durduramamıştı. Bize de çözüm diye dayatılan Suriye’yedeki despotik, tek adam rejimi. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan şu anda darbeden bile daha fazla Gezi benzeri toplumsal hareketlenmeden korkuyor. Ekonomik krizin tetikleyebileceği toplumsal hoşnutsuzluk ve bunu dışa vurumunu önlemenin yegane yolu demir yumruk. Erdoğan kendisini ömür boyu Başkan yapacak ve sonrasında da ailesinden birilerini iş başına getirecek anayasa için acele ediyor. Durduğu zeminin altından kayma ihtimalinden panikliyor.

YENİ DARBE İHTİMALİ

Son günlerde emekli albay Ahmet Zeki Üçok ve Doğu Perinçek’in başını çektiği yeni darbe söylemi gündeme oturdu. Söz konusu senaryoyu ekibin parçalarından emekli albay Hasan Atila Uğur da iki ay önce dillendirdi. Fakat Erdoğan henüz hazır olmadığından itibar etmediler ve susturuldu. Şimdi ona göre daha muteber sayılabilecek bir adam’ Üçok söylüyor. Bunu ‘Ergenekon Darbe yapacak, zemin yokluyor’ şeklinde yorumlayanlara katılmıyorum. Tabir yerindeyse ‘ısıracak köpek havlamaz’; hazır olun darbe yapacağız demez. Üçok, zaten sosyal medyadaki sözlerine açıklık getirdi. Darbeyi ABD’nin ve kontrolündeki subayların yapacağını ileri sürdü. Büyük tehdit ise FETÖcü diye yaftaladıklarının dışarı çıkması. NATO’dan yolu geçmiş bütün komutanlar içerideyken ABD darbe yapacakmış. Saçma ötesi. Belli ki Erdoğan iki ay öncesine göre daha hazırlıklı ve demokratik düzene son darbeyi indirmenin planını yapıyor. Anayasa değişikliği ile oldu oldu, yoksa Erdoğan’ın B planı Esed gibi gelmek. MHP lideri Devlet Bahçeli, şimdi bundan da Polyannaca bir sonuç çıkarıp ‘kaçınılmazsa kendimiz teslim olalım’ sonucu çıkarabilir. Ama kazın ayağı öyle değil; zira Erdoğan’ın durma noktası yok. Bütün muhalifleri içeri tıkamadan kendini güvende hissetmeyecek.

BİZ GİDEMEDİK SURİYE GELDİ

Başta söyledik bizim riskimiz daha büyük zira Suriye’de 60 yıla sığan olaylar bize aynı pakette gelecek. Despotik tek adam rejiminin yanında 2016 model bir Suriye’miz olabilir. Bu basiretsizlikle devam edilirse iç savaş çok uzak değil. Bir yandan PKK’nın alçakça saldırıları Kürt düşmanlığı için kullanılıyor. Bu güne kadar Türklere ve barışa en yakın mesajlar veren Selahattin Demirtaş ve Ahmet Türk gibi siyasetçiler tutuklandı. Binlerce partili hapishanede, parti binaları yakılıyor. Tabanı teskin edebilecek isimlerin hapishanede olması rastgele bir olay değil. Ateşe su dökmeleri bu yolla engelleniyor. O yangın yetmiyormuş gibi bir de Halep üzerinden Alevi düşmanlığı yapılıyor. Rusya’nın Esed rejimine olan desteği özenle gözden kaybediliyor. Sadece İran ve Suriye rejimi ‘Alevi’ vurgusuyla suçlanıyor. Mesajı tam alamamışlar için de “bütün Alevilerin suçlu olduğu” yönünde kampanya sürüyor. İslamcı kisvesine bürünmüş teröristlerin Alevi vatandaşlarımıza dönük eylem yapması adına kırmızı dipli mum göndermedikleri kaldı.

Erdoğan Rus ruleti oynuyor ama silahı ülkenin başına dayayarak tetiğe basıyor. Son kez tetiğe aşıldığında iş işten geçmiş olacak!

[Sefer Can] 19.12.2016 [TR724]

AKP-PKK taşeron ilişkisi ve terör ne zaman biter? [Haber-Yorum: Veysel Ayhan]

PKK gerçeği çok eski yıllarda bir TV pogramında deşifre olmuştu. Emekli Koramiral Atilla Kıyat özeleştiri hatta itiraf diyebileceğimiz bir açıklama yapmıştı: “Biz dünyanın en güçlü silahlı kuvvetlerinden biriydik. Fakat güç ve kudretimizi muhakkak bir tehdidin var olması halinde sürdürebileceğimizi düşündük. Dolayısıyla mevcut tehdidin ortadan kalkması bizi korkutur hale geldi. Bu da bizim hatamızdı. Kanun dışı işler yaptık.”

Bu açıklamayı tamamlayan diğer bir açıklama uzun yıllar sürgünde yaşayan Kürt siyasetçi Kemal Burkay’dan gelmişti. Burkay röportajında 70’li yıllarda Kürt sorunu için demokratik bir mücadele verdiklerini ama bu çabalarının PKK şiddetiyle bastırıldığını anlatıyordu. Burkay, Abdullah Öcalan’ın kan donduran şu sözlerini de naklediyordu: “Biz PKK’yı kurduk, üç yıl süreyle bizim ekmeğimizi, silahımızı, paramızı devlet verdi. Karşılığında bizden istedikleri, diğer Kürt örgütlerine karşı savaşmamızdı. Üç yıl boyunca ne istedilerse yaptık.”

Bu iki açıklama Türkiye’yi 40 yıldır felç eden terörün asıl sebebini bize gösteriyor.

“KAHROLSUN KÜRT SİYASETİ, YAŞASIN PKK!”

Devlet, Kürtlerin haklarının hiç bir zaman sivil siyaset yoluyla almasına izin vermedi. 70’lerde Kemal Burkay’ların siyasi gayretleri bastırıldı. Kürtler siyasete değil zorla dağa yöneltildi.

Sonraki yıllarda:

Halkın Emek Partisi (HEP),

Özgürlük ve Demokrasi Partisi (ÖZDEP),

Demokrasi Partisi (DEP),

Halkın Demokrasi Partisi (HADEP),

Demokratik Halk Partisi (DEHAP),

Demokratik Toplum Partisi (DTP) gibi partiler kuruldu.

Bu partilerin milletvekilleri ve yöneticileri ya öldürüldü veya tutuklandı. Sonra Anayasa Mahkemesi’nce kapatıldı. Vesayet sahipleri Kürtlerin sivil siyasetle haklarını ararlarsa PKK’nın biteceğini biliyordu. Bu nedenle Kürtlere siyaset kapısı hep kapatıldı.

2008’de Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) kuruldu. 2014 itibariyle de Halkların Demokratik Partisi’ne (HDP)dahil oldu. Ve HDP 7 Haziran 2014 seçimlerinde 80 milletvekili çıkardı. HDP, MHP’yi sollayarak 3. Parti oldu. Bu, Kürtler açısından ve mecliste temsil bakımından tartışılmaz bir zaferdi. Ama bu zaferden PKK ve Kandil hiç hoşlanmadı.

PKK, ERDOĞAN’IN YARDIMINA KOŞTU

PKK, on yıllarca TSK’nın vesayeti için hizmet verdi. TSK’nın vazgeçilmezliğini vurguladı.  Asker ‘devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü için’ savaştığından dolayı MGK’da masaya yumruğunu vurabildi. Askeri vesayet bitince PKK’nın ipleri sivillerin eline geçti. Kemal Burkay’ın  “KCK’nın içinde 1000’den fazla MİT ajanı var” sözü doğruydu. Askeri vesayetin gerilemesiyle değişen sadece PKK’nın taşeronluğunu yaptığı patrondu. Yeni patron ise zordaydı.

AKP, 7 Haziran 2015’te ciddi oy kaybetmişti. 69 milletvekili azalmıştı. Erdoğan, tam bir şok yaşadı. 5 gün toplum içine çıkamadı.

Ve PKK, Erdoğan için ve Kürtlerin sivil siyasette kazandığı zaferi bitirmek için sahaya döndü. Kürtler için hiç bir mantık içermeyen kanlı bir savaşı başlattı. Onlarca patlama yüzlerce şehit AKP için hayat öpücüğü oldu. Oluşturulan korku atmosferi ile halk AKP’ye sığındı. Ve AKP 1 Kasımda güçlenerek iktidarını pekiştirdi.

PKK ŞİMDİ HANGİ İHALEYİ ÜSTÜNE ALDI

Erdoğan, şimdilerde Kürt siyasetinin “Seni başkan yaptırmayacağız” kararının acısını çıkarıyor. Bu sözün sahibi Selahattin Demirtaş ve HDP milletvekilleri hapiste. PKK saldırıyor ama fatura sivil siyasete yani HDP’ye çıkıyor. Halk parti binalarına saldırıyor, taşlıyor, yakıyor. Erdoğan’dan tek kelime ile bir sükunet çağrısı yok. Kendisi milliyetçi oylar için Trabzon’da stadyum açmakla meşgul. AKP, attığı adımlarla ve milliyetçi söylemle MHP tabanını da yanına çekiyor. Kışkırtılan AKP tabanı, MHP tabanı ile kenetlenmiş oluyor. Bir taşla kuş katliamı!

Erdoğan’ın “400 vekil verin bu iş huzur içinde çözülsün” tehdidi, Binali Yıldırım’ın “Başkanlık gelmezse Türkiye bölünür.” sözü ve bakanların “Başkan seçseydik kaos olmayacaktı” ve “Ben demiştim kaos olacak” sözlerinin ihalesi böylece PKK’ye verilmiş oluyordu.

PKK’NIN TEK HEDEFİ

Şimdi artık PKK’nın tek bir derdi var: Tek hedef Erdoğan’ın başkan olması, Kürtlerin siyaset alanından kovulması ve HDP’nin seçim öncesi kapatılması.

Bu engeller “1 Kasım formulü”yle aşılacak gibi. PKK ve KCK içindeki MİT ajanları çalışacak. Oy oranı düşük illerde bombalar patlayacak. Her il ve ilçeye şehitler gidecek. Korku iklimi her mahalleye ve eve yayılacak. Ve halk bu korkuyla tekrar Erdoğan’a koşacak.

Bu formül Erdoğan’ı 7 Haziran’da ipten almıştı. Şimdi tekrar deniyorlar. Ve oyunu garantilemek için el artırıp terörü katlayacaklar.

Levent Gültekin’in aktardığı sözle bitireyim:

Erdoğan bir bürokrata, yapacakları ile ilgili bazı şeyler anlatınca bürokrat diyor ki ‘Bu dediklerinin yarısını yap, iç savaş çıkar bu ülkede’ Erdoğan da “çıksın, ezer geçeriz” diye karşılık veriyor.

Halk basiretli davranmazsa maalesef iç savaş kapıda.

[Veysel Ayhan] 19.12.2016 [TR724]