Elektrik 1 yılda yüzde 38 zamlandı: Ne mutlu TRT’ye! [Yusuf Dereli]

Türkiye yeni güne yeni bir zamla uyandı. Artan döviz kurunun da etkisiyle konut, sanayi ve ticarethanelerde kullanılan elektriğe dün itibariyle yüzde 5.75 zam geldi. TÜİK’e göre yıllık enflasyon yüzde 11.77. Ancak geçtiğimiz yılın bu dönemine göre elektrik yaklaşık yüzde 38, son 3 yılda ise yüzde 82 oranında zamlandı. Enflasyon yüzde 12’lerdeyse elektriğe neden bir yılda yüzde 38 zam yapıldı sorusu cevapsız. Elektrik zammının önümüzdeki günlerde gıda fiyatlarına da yansıması bekleniyor. 

Elektrik zammı en çok da TRT’ye yaradı. Zira TRT, her faturadan yüzde 2 pay alıyor. Faturalar kabardıkça, TRT’nin vatandaşın cebinden çektiği para da artıyor. Bandrol ve elektrik faturalarından 2015, 2016, 2017 ve 2018’de toplam 8 milyar liraya yakın gelir elde eden TRT’nin geçtiğimiz yıl ve 2020’nin ilk 9 ayında milletin cebinden ne kadar çektiği bilinmiyor! Ancak rakamın geçtiğimiz yıl yapılan zamlarla birlikte 3 milyarı bulduğu tahmin ediliyor. Sorun şu ki her yıl kasasında yaklaşık 2,5-3 milyar lira bulan TRT, buna rağmen zarar etmeyi başarıyor. Kurumun son iki yıldır milletin cebinden ne kadar çektiği, buna rağmen ne kadar zarar ettiği bilinmiyor; zira üç yıldır faaliyet raporu bile açıklanmıyor. 

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın, “Ben döviz kuruna hiç bakmıyorum, o beni ilgilendirmiyor.” açıklamasının üzerinden iki gün geçmeden elektrik fiyatları döviz kuruna bağlı olarak zamlandı. Buna göre konut, sanayi ve ticarethanelerde kullanılan elektriğe yüzde 5.75 zam geldi. TÜİK, geçtiğimiz haftaya göre elektrik fiyatlarının aynı döneme göre yüzde 32,5 arttığını açıklamıştı. Son zamla birlikte bir yılda elektriğe gelen zam yaklaşık yüzde 38 oldu. Son üç yılda yapılan zam oranı ise yüzde 82! Üç yıl önce 60-70 TL fatura ödeyen vatandaşlar bugün 120-130 lira ödemek zorunda. 

FATURALAR KABARDIKÇA TRT’NİN PAYI ARTIYOR 

Elektriğe gelen zamlar en çok TRT’yi sevindiriyor. Zira TRT, her faturadan yüzde 2 pay alıyor. 13 televizyon, 16 radyo, 38 dil ve lehçede web yayını ve 4 basılı dergisi ile Türkiye’nin en büyük medya kuruluşu olan TRT’nin gelirlerinin yaklaşık yüzde 90’nını elektrik hasılat payı ve bandrol ücretleri oluşturuyor. 33 milyon elektrik abonesi, AKP’nin yayın organı haline gelen TRT’ye yılda 100 milyonlarca TL ödüyor… Özerk bir kurum olan TRT, yılda 2,5 milyar civarında parayı hiç bir şey yapmadan bandrol ve elektrik hasılat payı olarak kasasında buluyor. TRT’nin 2016 yılı faaliyet raporuna göre bandrol ve TRT Payı gelirleri 1,8 milyar TL. Yani vatandaş 2016’da TRT için 1,8 milyar lira ödemiş! 2017’de 2.1 milyar lira olan bandrol ve elektrik hasılatı geliri 2018’de yaklaşık 2,4 milyar lira olarak kayıtlara geçti. 

3 YILDIR FAALİYET RAPORU YAYINLANMIYOR

Sayıştay, 2015’de hazırladığı raporda, “Kurum giderlerinin, gelirlerine uygun olmayan hızlı artışı kurumun finansman açığının büyümesine yol açmaktadır. Kısa vadede yeterli ve hızlı bir tasarrufa gidilmesi gerektiği ortadadır.” uyarısında bulunmuştu. Zira 2015’de bandrol ve elektrik faturalarından kurumun kasasına tam 1 milyar 700 milyon TL giren TRT, buna rağmen 2015’i 147 milyon TL zararla kapattı. Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın geçtiğimiz aylarda yayınladığı Kamu İşletmeleri Raporu’nda yer alan bilgilere göre ise, 2018 yılında TRT’nin faaliyet kârı bir önceki yıla göre yüzde 121.2 geriledi ve kurum 92 milyon lira zarar etti.

FAALİYET RAPORLARI SIR GİBİ SAKLANIYOR

264 milyon lira ilan ve reklam geliri elde eden kurumun, hizmet alımı için ne kadarlık ödeme yaptığı ise bilinmiyor. TRT’nin son 3 yıldaki zararı ile geçtiğimiz yıl elektrik ve bandrol gelirlerinden ne kadar para aldığını tam olarak bilmiyoruz! Zira en son faaliyet raporu 2016’da yayınlandı. Faaliyet raporu 3 yıldır yayınlanmıyor. Ve faaliyet raporunun neden yayınlanmadığı da açıklanmıyor.

[Yusuf Dereli] 2.10.2020 [TR724]

Ulusal çıkarlar için, uluslararası skandal! [İlker Doğan]

Türkiye, pandemi konusunda uluslararası bir skandala imza attı. Türk Tabipler Birliği’nin (TBB) aylardır dillendirdiği, “salgın konusunda paylaşılan verilerin doğru olmadığı” iddiası aylar sonra hem de Sağlık Bakanı Fahrettin Koca tarafından itiraf edildi.

Bakan Koca, “Belirti göstermeyen pozitif vakaları turkuaz tabloya almadıklarını” söyledi. Söz konusu itirafın, CHP Milletvekili Murat Emir’in paylaştığı belgenin ardından gelmesi dikkat çekti. Emir’in paylaştığı ve resmi olduğunu iddia ettiği belgeye göre sadece 10 Eylül’de yapılan testlerin sonucunda pozitif çıkan hasta sayısı 29 bin 377’ydi. Aynı gün bakanlığı tablosundaki hasta sayısı ise 1.512 olarak açıklanmıştı.



İtirafın ardından tepkilerin artması üzerine Bakan Koca, Twitter hesabından açıklama yaptı. Şeffaflık eleştirilerine cevap veren Koca, “Devletimiz, halkın sağlığı kadar ulusal çıkarlarını da korumaktadır,” ifadelerini kullandı. Bakan Koca’nın açıklamasına göre ‘ulusal çıkarları korumak için’ 6 aydır Türk milletine her gün yalan söyleniyor, vaka sayısı düşük gösterilerek halkın sağlığı tehlikeye atılıyordu! Kamuoyunun Sağlık Bakanı Koca’ya olan güveni de yerle bir oldu.

Türk Tabipler Birliği, aylardır Sağlık Bakanlığı tarafından açıklanan pandemiye ilişkin verilerin doğru olmadığını, gerçek rakamların açıklananın en az 10 kat fazla olduğunu iddia ediyor. TTB, söz konusu iddiasını da sahadan aldığı verilere dayandırıyor. Ancak iktidar temsilcileri söz konusu iddiaları bugüne kadar sürekli yalanladı.

TTB ise bizzat Erdoğan tarafından ‘terörist sevici’ olarak nitelendirildi. MHP lideri Bahçeli ise daha geçtiğimiz hafta “Yönetemiyorsunuz tükeniyoruz” sloganıyla ölen sağlık çalışanları için siyah kurdele takma eylemi yapan TTB’nin kapatılmasını istedi.

ŞOK BELGE: GÜNLÜK VAKA SAYISI 29 BİN 377!

30 Eylül akşamı Fox TV günlük vaka sayılarıyla ilgili önemli bir belge paylaştı. CHP Ankara Milletvekili Murat Emir’e dayandırılan belgeye göre 10 Eylül günü yapılan 152 bin testten 29 bin 377’si pozitif çıkmıştı. İddiaya göre belge resmiydi. Aynı gün turkuaz tabloda ise ‘hasta’ sayısı 1.512 olarak açıklanmıştı. Gerçek hasta sayısı açıklananın neredeyse 20 katı kadardı.

SKANDAL İTİRAF

Belge kamuoyunda şoka neden oldu. Önceki gün yapılan Bilim Kurulu toplantısının ardından Bakan Fahrettin Koca’ya söz konusu belge sorulduğunda, skandal bir itiraf geldi. Bakan, ‘belirti göstermeyen ancak testi pozitif çıkan vakaları’ hasta olarak kabul etmediklerini, bu nedenle de tabloya almadıklarını itiraf etti. Bakan’ın açıklamasına göre testi pozitif çıkanlar, belirti göstermedikleri sürece tabloya dahil edilmiyordu. Bakan’a göre testi pozitif çıkan ancak belirti göstermeyenler ‘hasta’ değil, ‘vaka’ olarak adlandırılıyor.  

TESTİ NEGATİF ÇIKAN DA DAHİL EDİLMİYOR, POZİTİF ÇIKAN DA!

Bu arada belirti gösteren ancak PCR testi negatif olanlar da ‘hasta’ olmadığı için tabloya dahil edilmiyor! Kısaca Sağlık Bakanlığı, sayıları düşük göstermek için aylardır rakamlar üzerinde oynuyor, işine gelenleri alıyor, gelmeyenleri almıyor ve halka yalan söylüyordu.

HERŞEY 28 TEMMUZ’DA BAŞLADI

Aslında ‘aldatmaca’ 28 Temmuz’da başladı. 28 Temmuz’daki tabloda yer alan ‘Toplam Vaka Sayısı’ ifadesi ‘hasta sayısı’ olarak değiştirildi. Yine aynı tablodaki ‘Günlük Vaka Sayısı’ da ‘hasta sayısı’ olarak revize edildi. Türk halkının söz konusu değişikliğin nedenini anlaması için İki ay geçmesi gerekecekti! İktidar, kelime oyunlarıyla aylardır ‘vaka/hasta’ sayısı düşük gösteriyordu. 

ULUSAL ÇIKARLAR KILIFI

Gerçeğin ortaya çıkması tepkilerin de artmasına neden oldu. Bunun üzerine Bakan Koca, dün yine sosyal medya hesabından bir açıklama daha yaptı. ‘Ulusal çıkarlara’ dikkat çekti: “Bilelim ki, salgınla mücadele sürecinde, devletimiz, HALKININ SAĞLIĞI KADAR, ULUSAL ÇIKARLARINI DA korumaktadır. Çünkü salgın hayatın bütün alanlarını etkilemektedir.” 

YALANLAR SALGINI BÜYÜTTÜ

TTB aylardır, sayıların düşük gösterilmesinin salgının yayılmasında en önemli etkenlerden biri olduğunu ısrarla söylüyor. Günlük 1.000-1.5000 olarak açıklanan hasta sayısı insanlarda ‘salgın bitti’ fikrinin güçlenmesine, bu ise tedbirlerin gevşemesine neden oldu. Ve sonuç olarak günlük vaka sayısı 30 bine dayandı. Son skandal Sağlık Bakanı’na olan güveni de ciddi anlamda sarstı. ‘Ulusal çıkar’ açıklaması da tepkilere neden oldu. ‘Ulusal çıkarlar’ toplum sağlığından daha mı önemliydi? Ya da aylardır millete yalan söyleyerek nasıl ‘ulusal çıkarlara’ hizmet edilmiş oluyordu?

ŞİMDİ DAHA MI İYİ OLDU?

Hiçbir yalan ilelebet gizli kalmaz. Bu da kalmadı. Şimdi bütün dünya Türkiye’nin vaka sayılarını gizlediğini, gerçek rakamların açıklanandan 20 kat kadar fazla olduğunu biliyor. Sonuç olarak aylardır söylenen yalanlar ulusal çıkarlara hizmet etmiş mi oldu? ‘Önce ekonomi’ diyerek tedbirleri gevşeten, ‘aman turistler korkmasın’ diyerek rakamları saklayan rejim, uluslararası bir skandala imza attı.

[İlker Doğan] 2.10.2020 [TR724]

Danimarka’nın futbol markası: FC Kopenhag [Hasan Cücük]

Danimarka dünya futboluna Alan Simonsen, Michael ve Brian Laudrup kardeşler, Peter Schmeichel gibi efsaneler kazandırdı. Euro 92’de ise şampiyon olarak milli takım düzeyinde tarihi bir başarıya imza attı. Danimarka çıkışlı oyuncular bugün de Avrupa’nın çeşitli takımlarında başarıyla ter döküyor. Yıldız oyuncu yetiştirmede Bröndby IF kulübü başı çekerken, son dönemde ülke futboluna damga vuran ekip FC Kopenhag oldu. Resmi olarak 1992’de kurulduğu bilinen FC Kopenhag, aslında kökleri hayli eskiye dayanan Danimarka futbol kulüplerinin meyvesi.

BAŞKENTE BİR TAKIM LAZIM

Futbolun anavatanı İngiltere’de 1857 yılında kurulan Sheffield FC, dünyanın ilk futbol kulübü olma özelliğine sahip. İngiltere dışında Avrupa’nın en eski kulübü ise Danimarka’da kuruldu. Takvim yaprakları 26 Nisan 1876’yı gösterdiğinde Kjøbenhavns Boldklub (KB) futbol tarihindeki yerini aldı. 1903 yılında kurulan B 1903 takımıyla KB’nin 1 Temmuz 1992’de birleşmesinden ise FC Kopenhag doğmuş oldu. Bu birleşmenin sadece ülkeye değil İskandinavya’ya damga vuracak bir olaya dönüşeceğini kimse tahmin etmiyordu. Kuruluşunun üzerinden bir yıl geçmeden FC Kopenhag’ın şampiyonluk yaşaması şaşırtıcıydı. İkinci şampiyonluk içinse beklemeleri gerekecekti. 

FC Kopenhag kurulurken kafalarda, “güçlü bir başkent takımı” oluşturmak vardı. Bröndby İF’in başarısıyla Kopenhag takımları ikinci plana düşmüştü. Başkentin en eski takımı KB ise maddi sıkıntılarla pençeleşiyordu. B 1903’le birleşen KB, eski ve kötü haldeki stadının yerine milli maçların oynandığı Parken’i kullanacaktı artık. Burasının, Galatasaray’ın 2000’de kazandığı UEFA Kupası final maçına ev sahipliği yapan stat olduğunu hatırlatmaya gerek yok herhalde. İlk yılda şampiyonluk yaşanmasına rağmen FC Kopenhag için gelecek pek de parlak görünmüyordu. Ta ki, 1997’de kulüp direktörlüğüne getirilen Flemming Östergaard’a kadar.

BRİAN LAUDRUP YUVAYA DÖNDÜ

Güçlü bir takım oluşturmak kolları sıvayan Östergaard, öncelikle kulübe gelir getirecek çok sayıda yatırımı hayata geçirdi. 1998 yılında Danimarka’nın efsane futbolcularından Brian Laudrup’u Chelsea’den transfer ederek ilk büyük yıldızı FC Kopenhag’a kazandırdı. Östergaard’ın hamleleri sayesinde 8 yıl aradan sonra 2001’de şampiyonluk hasreti son buldu. Artık FC Kopenhag için “altın yıllar” başlamıştı. Yıllarca Bröndby IF’nin gölgesinde kalan başkent ekibi, artık Danimarka’nın tartışmasız bir numarasıydı. 2001-2013 yılları arasında yaşanan 9 şampiyonluk bunun en büyük göstergesiydi.

FC Kopenhag’ı artık yerel ligde alınan şampiyonluklar da tatmin etmez olmuştu. İskandinavya ülkelerinin iklim yapısından dolayı kışın futbol uzun bir süre tatile çıkıyor. Aralık’ın ilk haftasında oynanan maçlardan sonra lige tam 4 ay ara veriliyor. Bu uzun ara Avrupa kupalarında mücadele eden İskandinav takımlarını olumsuz etkiliyordu. Bu durumu ortadan kaldırmak için Norveç, İsveç ve Danimarka’dan en iyi 4 takımın katıldığı Royal Legue projesi 2004’de hayata geçirildi. Sadece 3 yıl süren Royal Legue’i üst üste 2 yıl kazanarak, FC Kopenhag İskandinavya’nın da en iyisi olduğunu ispat edecekti.

AVRUPA’DA DA İDDİALI

Danimarka ekibi Şampiyonlar Ligi’nde ilk kez 2006’da mücadele etti. Gruplara kalmak için ön eleme maçında Ajax’ı sürpriz skorlarla geçmeyi başarmıştı. Evinde Hollanda’nın en iyi kulübüne 2-1 yenilen FC Kopenhag, deplasmanda kimse beklemezken 2-0’lık galibiyet alarak devler ligine bilet aldı. Üstelik Manchester United, Celtic ve Benfica gibi turnuvanın gediklilerinden oluşan grupta, 7 puan topladı. Ancak tekrar Şampiyonlar Ligi’ne dönmesi için 4 yıl beklemesi gerekti.

O yıl devler ligine bilet almak için önce BATE Borisov’u ardından Norveç’in güçlü ekibi Rosenborg’u saf dışı bıraktı. Kuralar çekildiğinde grubunda Barcelona, Rubin Kazan ve Panathinaikos vardı. Futbol otoriteleri gruptan Barcelona ile Rubin Kazan’ın çıkacağını hesaplarken, “Maç sahada kazanılır” prensibi bir kez daha devredeydi. Topladığı 10 puanla grubu Barcelona’nın ardında tamamlayan FC Kopenhag tarihinde ilk kez ikinci tura yükselecekti. Ancak bu turda başarı gösteremedi ve Avrupa’ya veda etti. Danimarka temsilcisi şu ana kadar 4 kez devler liginde boy gösterdi. Geçen yıl grupta 3. olup UEFA Avrupa Ligi’ne düşmüş, son 16 turunda temsilcimiz Başakşehir’i eleyerek Manchester United’ın rakibi olmuştu.

AVRUPA FUTBOLUNU BESLİYOR

İlk şampiyonluğuna 1993’te ulaşan FC Kopenhag, bugüne kadar 13 kez ligi zirvede bitirmeyi başardı. Bir zamanların efsanesi Brondby IF’i adeta Danimarka futbolundan sildi. Bu başarıda şüphesiz kulüp yönetimi kadar teknik patron Stale Solbakken’in de çok büyük payı var. 2000-01 sezonunda FC Kopenhag formasını sadece 14 maçta giyen Solbakken, kalp krizi geçirince futbolu bırakmak zorunda kalmıştı. 2006’da bu kez teknik adam koltuğuna oturan Solbakken, aralıksız 5 yıl görev yaptı. 2011’de FC Kopenhag’ı Norveç Milli Takımı için bıraktı. Ancak son anda taraflar arasındaki uyuşmazlıktan dolayı göreve başlayamadı. 2011-12’de Köln, 2012-13’de Wolverhampton’u çalıştıran Solbakken, 2013’te yeniden FC Kopenhag’a döndü. 52 yaşındaki teknik adam burada tam dokuz şampiyonluk gördü.

Türkiye Süper Ligi’nde yakından tanıdığımız Zanka, Tobias Linderoth, Atiba ve Dame N’Doye yolu FC Kopenhag’dan geçen oyuncular. 3 yıl Trabzonspor formasını giyen N’Doye attığı 81 golle FC Kopenhag tarihinin en skorer ismi olma unvanını elinde tutuyor. Bu sezona iyi başlayamayan FC Kopenhag, 3 maçta sadece bir puan topladı. Geçen yıl şampiyonluğu FC Midtjylland takımına kaptırmıştı. Bröndby IF’in son şampiyonluğunu 2005’te aldığını düşününce, FC Kopenhag’ın başarısı kendini daha iyi gösteriyor.

Son bir not: FC Kopenhag’ın başarısı aynı zamanda kulübe transfer geliri olarak da yansıdı. Bugüne kadar yıldızını parlatıp Avrupa’ya sattığı oyunculardan 120 milyon Euro kazandı.

[Hasan Cücük] 2.10.2020 [TR724]

Game over! [Tarık Toros]

Türkiye Cumhuriyeti’nin genetik olarak Ermeni ve Rumlarla sorunu vardır.

Haliyle içinde Yunanistan ve Ermenistan geçen hiçbir konuda objektif olmaz, olamaz.

Dilediğiniz kadar “Ermenistan haksızdır, Ermeniler kardeşimizdir” deyin.

Böyledir yani.

Zaten bu cümleyi kurduran da genlerdeki o sorundur.

Testi kırılmadan tedbir alındığı görülmemiştir Anadolu topraklarında.

Devlet ileride “pardon” diyeceğini bile bile yapacağını yapar.



Euronews Türkçe’deki haberin başlığı şu:

Alman Dışişleri’ne ait gizli Türkiye raporu sızdı, “Yargı işlevsiz, haklar sadece anayasada yazılı.” 

***

Birincisi, bu gizli değil.

Oturup rapor döşenmeye gerek yok.

İkincisi, bunun böyle olduğunun anlaşılması için 5 sene sonra güya tespit yapmaya da lüzum yok.

Her şey gözler önünde oldu, oluyor.

Alman Dışişleri, gazeteci Deniz Yücel’i Türkiye’den isterken…

Türkiye de “Veririz ama şu şartla veririz” derken…

Berlin, bilmiyor muydu yasaların çatır çatır çiğnendiğini?

Geçeceksiniz. 

***

Türkiye’de haklar anayasada yazar ama uygulanmaz.

Bunu bugün tespit eden Avrupa…

İnsan Hakları Mahkemesi’ni işletmiş midir, mesela?

Bilakis…

O mahkemenin başyargıcı, daha yakınlarda Türkiye’ye utanç verici bir ziyarette bulunmuştur.

Niye:

Ulusal ve uluslararası çıkarlar öyle gerektirmektedir.

İnsan hayatı söz konusu olsa bile mi?

Öyle olsa bile.

***

Türkiye Sağlık Bakanı, itibarının yerlerde süründüğü şu günlerde şu tweet’i atmak zorunda kaldı: Devletimiz halkının sağlığı kadar ulusal çıkarlarını da korumaktadır.

Nedir bu ulusal çıkarlar?

İngiltere dün, Türkiye’yi seyahat koridoru listesinden çıkararak yeniden karantina uygulanacak ülkeler listesine aldı.

Londra, “vak’a tanımını” uluslararası sağlık örgütlerinden farklı yaptığını görüp Türkiye’yi tekrar kırmızı listeye almış.

Ankara’nın rakamları saklamasının bir nedeni de buymuş demek ki.

***

Dönelim Avrupa’ya.

Bir takım çıkarlardan dolayı Türkiye’yi hoş görürseniz…

Olay dönüp ülkelerinizi ve/veya yurttaşlarınızın sağlığını riske atan bir noktaya gidebiliyor. 

***

Ekranların gediklisi, basının pek sevdiği Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Mehmet Ceyhan’a kulak verelim.

Bu zat, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca devlet yalanlarını itiraf etmeden 1 hafta önce demiş ki:

-Açıklanan vak’a sayısı gerçek vak’a sayısı değil.

-Bunu Sağlık Bakanlığı’na da sordum.

-“Bu tam pozitif vaka sayısı değil. Sadece hastaneye yatan sayısı da değil” dediler.

-Dolayısıyla günlük açıklanan rakamların ne olduğunu bilmiyoruz. (23 Eylül 2020)

***

Dinleyen gazeteciler de sormuyor tabi:

Hocam peki, Bilim Kurulu bilmediği veriler üzerinden nasıl tavsiye veya karar üretiyor?

Benimki de soru işte.

Ulusal çıkarı bilmem, bugün devletin başını tutanlar ulusal güvenlik sorudur, vesselam.

[Tarık Toros] 2.10.2020 [TR724]

‘Kapat gitsin!’ Cumhuriyeti [M.Nedim Hazar]

Önce şu klişe cümleyi söylemezsem hatırım kalır: AKP’yi 2002’de iktidara getiren seçim kampanyasının en önemli vaadi “3Y” idi! Yani AKP, “Yoksulluğu, yolsuzluğu, yasakları kaldıracağım” diyordu. Ama 18 yıl sonra bugün Türkiye’de tam bir “3Y düzeni” kurulmuş oldu. Üstelik bu 3Y düzeni, artık AKP için, iktidarda kalma stratejisinin en önemli dayanağı ne yazık ki!

Malum olduğu üzere Nisan 2007 e-muhtırası Erdoğan ve ekibinin son demokratik duruşuydu. Yaşanan Dolmabahçe görüşmeleri sonrasında ülke eksen kayması yaşamaya başlarken muhtemelen hiç kimse bugün gelinecek olan durumu tahmin bile etmiyordu.



Yasaklar her geçen gün artarken iktidar gün geçtikte daha yüksek ses ve sıklıkla hayali düşmanlar oluşturarak bu düşmanlara göre pozisyon almayı bir politika olarak benimsedi.

Bir ara istiklal savaşından bile daha şiddetli bir mücadele içinde olduğumuza inandırmayı bile denedi saray yönetimi.

Otoriter rejimlerin klasik güzergâhında hemen her istasyona özenle uğrayan Erdoğan ve ortakları yasaklamalarla yol almaya devam etti.

Wikipedia, Youtube gibi mecralar kapatılırken gerekçe aynıydı: Ülke güvenliği…

Dershanelerle başlayan artık alenileşen yasaklama ve kapatma politikası bir süre sonra bir yönetim modeline dönüştü.

İktidar canını sıkan her ne varsa ya kayyım aracılığıyla el koyuyor, olmadı kapısına kilit vuruyordu.

Binlerce eğitim kurumu iki dudak arasından çıkan bir cümle ile kapatıldı.

Anayasal güvence altında olan medyalara el konuldu, yönetebilecek kadrosu olmadığı için sonunda buralara da kilit vurdu AKP iktidarı.

Kapatılan internet sitesinin haddi hesabı yok.

Sayısını artık kimse bilmiyor.

Yüzbinlerce kitap imha edildi, okullara el konulup kapatıldı.

Devlet kendi kurumlarını da yine bu dönemde kapatmaya başladı.

İfsat edilemeyen her örgüt, dernek, kurum ve kuruluş, ister resmi olsun ister sivil aynı kaderi yaşadı, aynı akıbete uğradı.

Mundar edemiyorsan bas kilidi gitsin, şeklinde özetlenebilecek anlayış artık tamamen hakim durumda.

İş bu sebeple Bahçeli devletin en ciddi ve temel kurumu olan Anayasa Mahkemesi’ni bile kapatmayı teklif etti.

Erdoğan da bu fikri onayladı.

Türk Tabipler Birliği’ni de kapatmayı önerdiler.

Gerekçe aynı, “hain ve fitne yuvası”.

Pek yakında Merkez Bankası başta olmak üzere belediyeler de dahil “bunlara gerek yok” denilerek kapatılırsa şaşmayın. Zira atayacak kişi bulamıyorlar artık.

Hayvanat bahçesi müdürünü TÜBİTAK’a müdür atayarak daha ne kadar gidebilirsiniz ki!

Gidişatın vahametinin farkında olmayan muazzam bir kitle var.

Bankalar açık gibi ama hiçbir yasaya uydukları yok. İstekleri gibi at koşturuyorlar, bir süre sonra kullanacak barut yani döviz ve altın da kalmayınca oralara da kilit vururlarsa kimse şaşırmasın!

Bu kapatma politikasının sonu ülkeyi dış dünyaya kapatmak olacaktır.

Acı ama maalesef durum böyle.

[M.Nedim Hazar] 2.10.2020 [TR724]

Başka ülkede hükûmet düşürecek açık!

Sayıştay'ın 2019 Yılı Faaliyet Raporu’na göre toplam 313 kamu idaresinin içerisinde bulunduğu merkezi yönetim bir yılda 244 milyar TL açık verdi.

Sayıştay, toplam 313 kamu kurumunun denetim raporunu Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanlığı’na sundu.

2019 Yılı Faaliyet Genel Değerlendirme Raporu’nda, kamu kurumlarının zararları, gizli kalan dernek ve vakıf yardımları ile hatalı mali tablolar vurgulandı. 

Rapora göre, 313 kamu idaresinin bir yıllık faaliyet geliri, 1 trilyon 146 milyar 752 milyon 867 bin TL, gideri ise 1 trilyon 391 milyar 44 milyon 226 bin TL oldu. Toplam açık 244 milyar TL’ye ulaştı. 

MALİ BİLGİLER EKSİK, KAYITLAR HATALI

Kamu kurumlarının bir yıllık “görev zararı” 94 milyar 62 milyon TL olurken başta Cumhurbaşkanlığı olmak üzere çok sayıda kurumun gerçekleştirdiği “temsil ve tanıtma” giderlerine ise tam 196 milyon TL ödendi.

Birgün gazetesinin haberine göre Sayıştay, 313 kamu kuruluşunun faaliyet raporlarındaki eksikliklere yönelik incelemelerine de raporunda yer verdi. Buna göre kurumların büyük bölümünün mali bilgileri eksik ve hatalı olarak kayıt altına alındı. 

"Yardım" ismi altında aktarılan tutarların adresi raporlarda yer almadı. 

Sayıştay denetçilerinin tespitleri şöyle:

1) Sayıştay tarafından değerlendirmeye tabi tutulan kamu idarelerinden 30’unun faaliyet raporunu yayımlamadığı görülmüştür. 

2) İdare faaliyet raporunu yayımlayan 283 kamu idaresinden ise 81’inin yayımlama tarihinin mevzuat gerekliliğine uygun olmadığı tespit edilmiştir. 

3) 206 kamu idaresinin faaliyet raporunda temel mali tablolara ve bu tablolara ilişkin açıklamalara yer verilmemiştir. 

4) Yapılan inceleme neticesinde 134 kamu idaresinin yardım yapılan birlik, kurum ve kuruluşlara dair bilgilere idare faaliyet raporunda yer vermediği görülmüştür. 

5) Bu durumun sorumluluk ilkesi gereği hesap verebilirlik ve mali saydamlığı zedeleyecek nitelikte olduğu değerlendirilmektedir.”

2.10.2020 [Samanyolu Haber]

Büyük bir çöküşün ayak sesleri

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin Anayasa Mahkemesi'ni hedef almasını manidar bulan T24 yazarı Hasan Cemal, "Büyük bir çöküşün ayak sesleri her geçen gün kulaklara çalınıyor. Anayasa Mahkemesi'ne yeni bir düzen getirseniz de... Yüksek Mahkeme'yi Bahçeli'ye bağlasanız, yardımcılığına Soylu'yu getirseniz de... Değişen bir şey olmayacak. Ne yapsanız nafile. Çöküş durmayacak!" ifadelerini kullandı.

Anayasa Mahkemesi'ni de yok edin, yeni mahkemeyi de Bahçeli'ye bağlayın, yardımcısı da Soylu olsun!" HASAN CEMAL | T24
 
Bahçeli ne dedi?

Anayasa Mahkemesi'ne yeni bir düzen lazım. 

Erdoğan hiç gecikmedi, başım gözüm üstüne, emrin olur diye karşılık verdi:

Meclis bir adım atsın, ben hazırım!

Ne güzel!
Anayasa Mahkemesi'ni de yok edin.
Yeni mahkemeyi de Bahçeli'ye bağlayın.
Bahçeli'nin yardımcısı da Soylu olsun.
İdamı da getirin!
Olsun bitsin.
Yargıdan da hiç çatlak ses çıkmasın.
Haklısınız.
Anayasa Mahkemesi, ara sıra da olsa, "hukuk"un varlığını hatırlatan sesler veriyor.
Farkındayım.
Sizin tahammül sınırlarınızı zorluyor.
Ne gerek var böylesine sıkıntılara?
Neden tahammül edeceksiniz ki?
İktidar, güç sizde.
Vurun gitsin yüksek mahkemeye de!

Bağımsız yargıymış...
Hukukmuş...
Özgürlükmüş...
Kuvvetler ayrılığıymış...
Geçiniz efendim, geçiniz.
Sadece ve sadece sizin sesinizin duyulacağı düzene doğru son bir adım daha atın.
Tamamlansın darbe!
Hadi hadi, ne duruyorsunuz?
Doğrudan Bahçeli'yle Soylu'ya bağlı 
yüksek mahkeme düzeni ne güzel olur.
Tadından yeme de yanında yat!

Belki o zaman Türkiye'nin 
180 milyar dolarlık dış borcu da bulunur.
İki de bir alıp başını giden dolar da 
hizaya gelir, haddini bilir.
Enflasyon da düşer.
Reis'in faiz derdi de kalmaz.
İşsizlik inişe geçer.
Yoksulluk fren yapar.
Kredi notları düşürülen bankalar, 
holdingler zil takıp oynamaya başlar.
Hadi, Allah rızası için Anayasa Mahkemesi'ni de 
bir an önce yok edin.
Böylece siyasetteki çürüme de önlenir.
Siyaset kurumunun sorun biriktiren 
yapısı da islah edilir.
Hatırlayın:
1990'larda siyasette merkez nasıl çökmüştü, 
doğan boşluğu da sizler, AKP nasıl doldurmuştu? 
Aman dikkat edin.
Aynı boşluğa düşeyim demeyin.
Çünkü bugün de siyasette çürüme var.
Çürüme durmuyor, yaygınlaşıyor.
Çünkü artık çözüm üretemiyorsunuz.
Sorunlar biriktikçe birikiyor.
Belki de farkında değilsiniz.
Bir "kısır döngü"nün pençesinde 
kıvrandıkça kıvranıyorsunuz.
Onun için vurun tekmeyi 
Anayasa Mahkemesi'ne de...
Yok edin "hukuk"un son kırıntısını da...
Ne bekliyorsunuz? 
Çabuk çabuk!

Bahçeli'ye bağlayın yeni mahkemeyi...
Yardımcısı da Soylu olsun!
O zaman "çöküş"ün sesleri duyulmaz hâle gelir.
"Çöküşün sesleri"ni duyanlar iyice konuşamaz hâle gelir.
Herkes korkar, siner.
Özgürlük, hukuk, adalet talepleri hiç duyulmaz olur.
Hadi ne duruyorsunuz?
Yok edin gitsin Anayasa Mahkemesi'ni de.
Belki o zaman devletin döviz kasası da dolmaya başlar.
Dolar da kendine gelir, haddini bilir.
İşsizlik, yoksulluk da hız keser.
Ama yazın bir kenara:
Kendi kendinizi aldatmayın!
Siyaset gittikçe çürüyor.
Çünkü, siyaset kurumu eskilerde, 
1990'larda olduğu gibi çözüm değil sorun biriktiriyor.
Çoktandır öyle.
Büyük bir "çöküş"ün ayak sesleri 
her geçen gün kulaklara çalınıyor.
Anayasa Mahkemesi'ne yeni bir düzen getirseniz de... 
Yüksek mahkemeyi Bahçeli'ye bağlasanız,
yardımcılığına Soylu'yu getirseniz de...
Değişen bir şey olmayacak.
Ne yapsanız nafile.
Çöküş durmayacak!

2.10.2020 [Samanyolu Haber]

Bu yoklukta tıkır tıkır ödendi: Yandaş müteahhite 1,75 milyar TL!

Osmangazi Köprüsü ve Gebze-Orhangazi-İzmir Otoyolu’na, 2020 yılının ilk yarısına dair 1 milyar 750 milyon TL’yi aşkın "garanti ödemesi" yapıldı.

Projeyi işleten Otoyol AŞ’ye araç geçişleri yap-işlet-devret modeliyle verilen ihalede belirlenen araç geçişi garantisinin altında kaldığı için ödeme yapıldı.

Osmangazi Köprüsü ve Gebze-Orhangazi-İzmir Otoyolu’nu, Otoyol Yatırım AŞ işletiyor. Şirkete 29 Eylül salı günü 1 milyar 750-1 milyar 800 milyon TL arasında bir ödeme gerçekleştirildi. Şirket 2020’nin ikinci yarısına ilişkin garanti ödemesini ise Mart 2021’de kasasında bulacak.

Karayolları, Eylül ayında diğer karayolları müteahhitlerine de yol yapım işlerinden doğan alacakları için 2 milyar TL ödemede bulunmuştu.

ÜÇÜNCÜ KÖPRÜ İÇİN DE ÖDEME 

Yavuz Sultan Selim Köprüsü ile Kuzey Çevre Otoyolu’nu, İÇTAŞ–Astaldi konsorsiyumu işletiyor. 

Habertürk’ten Olcay Aydilek’in haberine göre, söz konusu ortaklığa 2020 yılının ilk yarısında araç geçişlerinin garanti sınırının altında kalması sebebiyle temmuz ayında 1 milyar 750 TL düzeyinde ödeme yapılmıştı. 

Yılın ikinci yarısı için 2021 yılı Ocak ayında garanti ödemesi yapılacak.

2.10.2020 [Samanyolu Haber]

Kaçırılan Gökhan Türkmen’in öğretmen eşi tutuklandı

Ankara’da 9 ay işkence gören Gökhan Türkmen’in eşi Zehra Türkmen, cezası onaylandığı için hapse gönderildi. Gergerlioğlu, Türkmen’in cezasının Yargıtay’da 8 ay gibi kısa sürede onandığına dikkat çekti.

Şubat 2019’da Antalya’da kaçırıldıktan 6 ay sonra Ankara Emniyet Müdürlüğünde ortaya çıkan Gökhan Türkmen’in eşi Zehra Türkmen dün cezaevine girdi. Cezası Yargıtay tarafından onaylanan Zehra Türkmen’in 7 ve 12 yaşında iki çocuğu bulunuyordu.

Türkmen’in tutuklanmasını HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu sosyal medya hesabından duyurdu. Gergerlioğlu, “Antalya’da polis yelekli kişiler tarafından kaçırılıp Ankara’da 9 ay boyunca işkence gördüğünü beyan eden Gökhan Türkmen’in eşi Zehra Türkmen’in cezası Yargıtay’da 8 ay gibi kısa sürede onanmış, dün cezaevine girdi. ‘Annem gelmez artık’ diyen 7 ve 12 yaşındaki çocukları anne babasız” ifadelerini kullandı.

KHK ile ihraç edilen ve daha önce de cezaevinde yatan matematik öğretmeni Zehra Türkmen 6 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı.

7 Şubat 2019’da kaçırılan Gökhan Türkmen, OHAL döneminde Türkiye Zirai Donatım Kurumundaki işinden KHK ile atılan 42 yaşında bir kimyagerdi. Türkmen’le birlikte Şubat ayında Yasin Ugan, Özgür Kaya, Salim Zeybek, Erkan Irmak ve Mustafa Yılmaz kaçırılmıştı. Şubat’ta kaçırılanların tamamı aylar süren işkencenin ardından Emniyet’e teslim edildiler.

2.10.2020 [Samanyolu Haber]

Her İşte Bir Hikmeti Vardır... [Hüseyin Yağmur]

Sevgili dostlar, başımıza gelen bela ve musibetlerin bir hikmeti vardır.  

Başımıza gelen bela ve musibetlerin bir kitap gibi okunup doğru yorumlanması gerekir...

Biz biliyoruz ki kâinatta tesadüfî meydana gelen ve başıboş bırakılmış hiçbir hâdise yoktur. Her şey bir plân ve program dâhilinde cereyan etmektedir. Öncelikle bu hakikatin çok iyi kavranması gerekir. Şura suresi, 30. Ayette Cenabı Allah şöyle buyurur:  

“Başınıza gelen her musîbet, işlediğiniz günahlar (ihmal ve kusurlarınız) sebebiyledir, hatta Allah günahlarınızın çoğunu da affeder.” 

Müminlere başına gelen sıkıntılar, onlar için keffarettir. Allah’ın dinine hizmet için çalışan kimsenin çektiği sıkıntılar ise, onun sadece günahlarına keffaret olmakla kalmayıp aynı zamanda Allah katındaki derecesinin de yükselmesine vesiledir. 

Eğer derince bir imanla bu hakikat iyi sezilebilirse meydana gelen olayların arka plânları ve hikmetleri anlaşılmaya başlanır.

Kur’an’da kabul olmuş dualara pek çok örnekler verilir.

Hz. Eyyub Aleyhisselâm’ın: 

 “Yâ Rabbi! Zarar bana dokundu ve Sen Erhamü’r-Râhimînsin.” Duasına Cenab-ı Allah şu şekilde cevap verdiğini ifade buyurur: 

“Eyyûb’u da an! Hani o: “Ya Rabbî, bu dert bana iyice dokundu. Sen merhametlilerin en merhametli olanısın” diye niyaz etmiş, Biz de onun duasını kabul buyurup katımızdan bir lütuf ve ibadet edenlere bir ders olmak üzere, hastalığını iyileştirmiş, kendisine aile ve dostlarını bir misliyle beraber vermiştik. (Enbiya suresi, 83-84)

Müfessirler derler ki: Hz. Eyyûb (a.s.) Rûm diyarında Peygamber idi. Serveti ve hanedanı, evlatları pek fazla idi. Allah onun mallarını giderdi, sabretti. Çoluk çocuğunu aldı, sabretti. Sonra bedenine hastalıklar ârız oldu, sabretti. Fakat halk: “Onun başına bunca derdin gelmesi boşuna değil, büyük bir günahı olmalı!” deyince, şifa niyazında bulundu. Allah da şifa lütfetti. 

Hz. Yunus Aleyhisselâm’ın:
“Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Hakikat ben haksızlık edenlerden oldum.” (Enbiya suresi, 87) Duasına Cenab-ı Allah:
 “Onun da duasını kabul buyurduk ve kendisini o sıkıntıdan kurtardık. İşte Biz müminleri böyle kurtarırız.” (Enbiya suresi, 88) diyerek cevap verdiğini bize bildiriyor..

Biz müminleri bu şekilde kurtarırız diyerek bu durumun Hz. Yunus Aleyhisselam'a mahsus olmadığını, Allah’a inanıp itimat eden bütün müminler için de geçerli olduğunu ifade buyuruyor...

Bizim vazifemiz, duanın kabul edileceğine inanarak dua etmektir. Duânın ayrılmaz bir şartı olan yalvarış ve yakarış edâsıyla dua etmektir. İstenilen şeylerin muhakkak surette Cenâb-ı Hakk tarafından kabul göreceğine, zerre kadâr tereddüt göstermeden dua etmektir. 

Yeryüzüne dağılan insanımızın bu günlerde çokça okuması gereken bir dua ile, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellemin), bir beldeyi teşrif buyurduğunda okuduğu duasıyla bitirelim: 

 “Allahım, bu beldenin bolluğuyla bizi rızıklandır. Veba gibi bulaşıcı hastalıklarından bizi koru. Bizi bu beldenin halkına, bu beldenin salihlerini de bize sevdir. Allah'ım, burayı bizim için bereketli eyle” (Bkz.: et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 5/88)

[Hüseyin Yağmur] 2.10.2020 [Samanyolu Haber]

Kadere iman Kur’an’da geçmiyor mu? [Dr. Ali Demirel]

Soru: “Kur’an-ı Kerim, Bakara 177, Bakara 284-285 ve Nisa 136. ayetlerinde iman esaslarını sayarken niçin kadere imanı saymıyor? Bu durum, kadere imanın sonradan iman esaslarına eklendiği iddiasını güçlendirmez mi? Bu mevzunun Emevilerin kendi zulümlerini perdelemek maksadıyla o dönemde ortaya çıktığı ve onların iman esaslarına kattıkları söyleniyor. Bu iddia doğru mudur?” (Selim Y.)

Evet, bahsini ettiğiniz ayetlerde iman esasları sayılırken kadere iman sayılmıyor. Ancak bu durum, kaderin iman esasları içinden sayılmaması gerektiği anlamına gelmez elbette.

Kur’an-ı Kerim’e baktığımızda pek çok ayet-i kerimede insan dahil bütün varlığın yaratılmadan önce bütün bilgilerinin bir kitapta yazılıp kayıt altına alındığı bilgisinin olduğunu görüyoruz. (Bkz. En’am, 6/59; Hûd, 11/6; Kamer, 54/52, 53) 

Ayrıca pek çok tefsir alimi, “Furkan, 25/2; Kamer, 54/49; Â’lâ, 87/1-3” ayetleri ve benzerlerini, her şeyin olmadan önce Allah’ın ilminde var olduğu ve Levh-i Mahfuz'da yazılı  bulunduğu manasına gelen “kader”in varlığına delil olarak kabul ederler. 

Bunun dışında Kur’an’da kader anlamında kullanılan “ecel” kelimesinin de çok açık bir şekilde kadere işaret ettiğini söyleyebiliriz. (bk. Ali İmran, 3/145; Araf, 7/34; Yunus, 10/49, Hicr, 15/5; Muminûn, 23/43; Şura, 42/14).

Bu ayetlerde kaza ve kadere iman meselesi açıkça zikredildiği için bahsini ettiğiniz iman esaslarını bir arada anlatan (Bakara, 2/177, 285, Nisâ, 4/136) gibi âyetlerde ayrıca sayılmamıştır. 

Hadis-i şeriflere baktığımızda da Hz. Ömer’in, Efendimiz (s.a.s)’den naklettiği meşhur “Cibril Hadisi”nde, “Kadere iman”ın açıkça iman esasları arasında zikredildiğini görüyoruz. 

Şöyle ki;

Bir gün Peygamber Efendimiz (s.a.s) ashabıyla mescitte otururken, insan suretinde gelen Cebrâil (a.s), “İman, İslâm ve ihsan”ın manasını Efendimiz’e sorar ve her sualin sonunda, “Sadakte-Doğru söyledin” diyerek doğruluğunu tasdik eder. 

“İman nedir?” sorusuna Rasulullah (s.a.s): “İman; Allah'a, meleklerine, kitaplarına, Peygamberlerine ve ahiret gününe inanmak, (ayrıca) hayrı ve şerri ile kadere iman etmektir” buyurarak kadere imanı iman esasları içerisinde sayar. (bk. Müslim, “Îmân”, 1; Ebû Dâvûd, “Sünnet”, 15; İbn Mâce, “Mukaddime”, 9).

Evet bu ayet ve hadisler ışığında açıkça görülmektedir ki, “kaza ve kadere iman”, şüphesiz iman esaslarındandır ve kadere imanın gerekliliği Kur’an, sünnet ve icma-ı ümmetle (İslâm alimlerinin bir mesele üzerinde içtihad yoluyla verdikleri hükümlerinde ittifak etmeleri) sabittir. 

Kaza ve kadere iman, Rabbimizin  ilim, irâde ve kudret sıfatlarının bir gereğidir. Kâinâtta cereyan eden olayların tamamı iradeyle bir ilme dayandığı gibi meydana gelmeleri de bir kudretle olmaktadır. 

Buharî ve Müslim’deki hadislerde yer alan kaderin, Emevîler tarafından daha sonra eklendiği iddiası, hiçbir ilmî dayanağı olmayan bir spekülasyondan ibarettir.

Hayırlı cumalar...

[Dr. Ali Demirel] 2.10.2020 [Samanyolu Haber]

Bireyin çiçek açması ve güvenememe problemi [Prof. Dr. Osman Şahin]

GÜVEN İNŞASI 9

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin üzerinde çok durduğu hususlardan bir tanesi de bireyin çiçek açması olarak ifade ettikleri, bu hareket içindeki bütün fertlerin sahabe efendilerimizde olduğu gibi kabiliyetlerinin inkişaf ettirilmesi ve bütün potansiyelleri ile bu hizmetlerin altına girmelerinin sağlanması hususudur.  
Bu işin kolay olmadığını “Bireyin Çiçek Açması” başlıklı gazete röportajında şöyle dile getirmektedirler: “İnsanların alışkanlıklarını değiştirmek o kadar kolay değil. İnsanlar daha çok düşünmeden bir şeylere sığınmayı istiyorlar. Çünkü bireysel çiçek açma çok zor bir iş, çok güç bir iş. Çok fazla gayret istiyor. Öbür sığınma ise çok daha kolay. Ve genelde bizde tercih edilen de o… Biz çok zor olanı istiyoruz. Fakat, bir yandan da çelişki gibi görünüyor bu bana, ilk bakışta öyleymiş gibi görünüyor. Bireysel olanı teşvik etmek cemaatte ayrılık çıkarmaz mı diye düşünüyor insan.”

Röportajın devamında, cemaat içinde çok kültürlülüğe nasıl geçileceği ve ferdi farklılıkların nasıl teşvik görebileceği sorusundan hareketle şöyle devam edilmektedir: “Bunlar, esasen bireysel çiçeklenmeye verdiğimiz önemin hem dışarıya iyi aksettirilemediğini hem de tam olarak oturmasının galiba zor olduğunu gösteriyor… Merak ettiğim için soruyorum. Türk toplumunda, bende de başkalarında da, bizimle beraber çalışan arkadaşlarda da o istikamette bir düşünceyi çarçabuk geliştirebilecek bir kabiliyet ve temayül ne kadar var? Çünkü, militarist bir milletin torunlarıyız. Atalarımızdan öyle intikal etmiş… Bu husus, insanın kolay kolay kurtulamayacağı bir kalıtım meselesi değil ise, bence bunu yıkmak lazım. Yani daha serbest, daha rahat düşünme, ferdi kimlik kazanma, bunlar çok önemli.”

Hocaefendi varoluş felsefesini savunanların birey hususunda düştükleri aşırılıklar ve ifratlardan kaçınabilmek için bu hususta dengeli olmak gerektiğine dikkat çekmektedirler: “Ferdin fert olarak, aynı zamanda başka fertlerle motivasyonundan, fert olarak inkişafından çok korkmamak lazım, endişe etmemek lazım. Çünkü, İslam da, Kur'an da ferde adeta bir nev olarak bakar; her fert, başka türlere göre bir nev, yani bir türdür. Önemli olan, onu besleyen duygu ve düşünce kaynaklarıdır, onu besleyen anlayışın kaynağıdır. Yani o, belli bir düşünce, belli bir anlayış, belli bir ufka ulaşınca ormanı meydana getiren ağaçlar gibi, bir toplum içinde yaşaması gerektiğini de idrak edecektir… 

Ferdi hak ve hürriyetlerini başkalarına zarar vermeyecek, hattâ, başkalarını kendine tercih şuuru içinde kullanan, bu çerçevede eğitim alan bir ferde fevkalade inkişaf etme imkânı verilmelidir. Yoksa değişik platformlarda hep sürekli bir hâkimiyet ve mahkûmiyet yaşanır, bir zalimiyet ve mazlumiyet yaşanır, bir gaddariyet ve mağduriyet yaşanır. Türkiye'deki acı tablonun bir boyutu da budur.”

Hocaefendi  “İsyan Ahlâkı ya da İradenin Davası” "başlıklı yazısında ise bu konunun karar alma süreçlerine bakan boyutunu ele almaktadırlar: “Kamil bir mürşit, mahir bir rehber, faziletli bir muallim ve adil bir idareci gibi önde bulunan, kudve konumunda olan, kendisine itaat edilen kimseler, elleri ve idareleri altındaki insanların her yönden inkişaflarını da hedeflemeli, onların kendilerini rahat ifade etmelerine fırsat vermeli ve düşüncelerini alıp değerlendirmelidirler. Bu onlara düşen bir vazifedir.

Onlar, bir konu hakkında çevrelerindeki insanların hemen hepsinin kendi fikirleriyle katkıda bulunmalarını sağlamalı; böylece, bir düşünceyi bin düşünceye ulaştırmalıdırlar. Hem onlara değer verdiğini ortaya koymuş, hem onların inkişafına yol açmış, hem istifade edilecek insanların dairesini genişletmiş ve hem de kendi yanlışlarının çarçabuk düzeltilmesini sağlama mevzuunda önemli bir adım atmış sayılır. Sevk ve idare edenler diğerlerine bu rahatlık ve imkânı verdiklerinde, onlar da şablonculuğun ve basma kalıp şeylerin esiri olarak yaşamayacak, kendi düşüncelerini de ortaya koyacaklardır.”

Hizmet birimleri bireyin inkişafına imkân sağlayacak şekilde yeniden yapılandırılmalıdır…

Üstad Hazretleri tahavvülat-ı zerrat-ı ele aldığı yerde, Allah’ın (CC) zerreleri halden hale değiştirerek istihdam etmesi neticesinde zerrelerin nurlandıklarından ve bu şekilde ebedi âlemlerde istihdam edilebilecek bir kıymete ulaştıklarından bahsetmektedirler. Eğer Hizmet insanları da Hizmet prensiplerine uygun olarak kurulan sistemlerdeki faaliyetlerde istihdam edilirlerse, onların da kıvamı artacak ve mevcut potansiyelleri inkişaf edebilecektir. Buna muvaffak olabilmek için Hizmet insanlarına ve prensiplerine güven duyulmasına çok ihtiyaç bulunmaktadır. Aksi takdirde o muazzam insan sermayesinin âtıl kalıp işe yaramaz hale gelmesi kaçınılmaz olacaktır. 
Bunun nice örnekleri seksenli ve doksanlı yıllarda yaşanmış ve yaşça küçük ve tecrübesiz insanlar eliyle çok büyük hizmetler Allah’ın (CC) inayet ve keremiyle ortaya konabilmiştir. Günümüzde Hizmet o zamana kıyasla çok daha büyük vasıflı bir insan sermayesine sahiptir. Aradaki fark o zamandaki insanlara tam bir güven vardı ve Hizmet ilkelerine uyma hususunda çok daha büyük bir hassasiyet bulunuyordu. 

Zamanla/yaş ilerledikçe dinamizmin kaybedilmesi

Hizmet gibi gönüllü hareketler fedakârlık ve beklentisizlik üzerine bina edilmiş yapılardır. Genelde, insanoğlunun yaş ilerledikçe fedakârlık yapması zorlaşır ve beklentileri artmaya başlar. Doğal olarak enerjisi de zamanla kaybolmaya yüz tutar, hareket ederken çok daha temkinli hareket eder ve daha çok hesap kitap yapar. Bunun bazı faydaları olsa da gönüllü hareketler de çok önemli olan dinamizm, adanmışlık, fedakârlık, değişen şartlara uyum kabiliyeti ve bunun gerektirdiği donanımlarla teçhiz edilme gibi hususlarda problemler yaşanmaya başlanır. 

Hocaefendi doksanlı yıllardaki bir sohbetinde bazı idarecilerin makam talepleri ve “Benim yerim neresi” demelerine mukabil şöyle demektedirler: “A birader, bunca lütuflar karşısında, senin yerin kuyunun dibi olsun… Çekil geriye başkası yapsın ne olacak… Bunu kendimiz de yapabiliriz. Yani bir prensip koyarız, kırk yaşına gelen herkes kenara çekilecek, inziva yapacak, arkadan gelen gençlere yaptıracağız bu işi diyebiliriz. Olur biter mesele, ama niçin bilgi birikimi ve tecrübe birikimi olan bu insanlar küçük meselelerin kavgasını veriyorlar.”

Burada idarecilerin zamanla içine düşebildikleri birtakım bozulmaların önünü alabilmenin bir yolu olarak kırk yaşından sonra vazifeden el çektirilmeleri zikredilmektedir. Fakat bilgi ve tecrübe birikimi de önemli olduğu için böyle bir yola başvurmaktan kaçınılmaktadır. Dolayısıyla bilgi ve tecrübelerden istifade edilmesine ve aynı zamanda kırk yaş altı insanların idareci olarak daha çok istihdam edilmelerine de imkân verecek bir yönetim anlayışına ihtiyaç vardır.  

Tecrübelerden tabi ki istifade edilmelidir ama bir o kadar insanların kabiliyetlerinin inkişafına imkân sağlama ve yenilerin istihdam edilebilmeleri için önden gidenlerin bayrağı onlara devretmeleri yani önlerini açmaları da çok önemlidir.  Dinamik ve değişebilen bir yapının teessüs edilmesi bireylerin canlılığını sağlayacak, durağanlığın ve uzun süreli yöneticilik yapmaktan kaynaklanabilecek kokuşmaların ve körlüklerin önünü alabilecektir.

Unutulmamalıdır ki, başarılı olmuş çok önemli hareketler ele alındığında ekseriyeti itibarıyla bunların gençlerden oluştukları görülmektedir. Dolayısıyla, bu gençlerin yetişebilmeleri ve potansiyellerinin ortaya çıkarılabilmesi için idarecilik de dahil farklı konumlarda istihdam edilmeleri, karar alma süreçlerinde yer almaları ve bu hususta onlara güvenip sorumluluk verilmesi çok büyük önem arz etmektedir.  Bu hususa ise ancak yönetim kademelerinde dinamik ve değişken bir yapının hayata geçirilmesi ile muvaffak olunabilir. 

[Prof. Dr. Osman Şahin] 2.10.2020 [Samanyolu Haber]