Düştüğünüz derin çukurdan sizi 15 Temmuz ve Hrant Dink yalanları kurtaramaz [Faruk Mercan]

Her gün ayrı bir melanetleri ortaya çıkıyor.

Her gün medeni dünyanın onlara nasıl tecrit uyguladığına dair ayrı bir haber çıkıyor.

Alman hava sahasına girerse, uçağı zorla indirilip tutuklanabilir haberleri üzerine, Almanya'ya miting yapmaya gitmedi Saraydaki Şahıs... Adamları her yerde sınır dışı ediliyor. 

Mafyatik yöntemlerle kurguladığı “kaçırma” planları dünyanın dilinde...

Tehditler savuruyor sağa sola, ama zoru görünce kabuğuna çekiliyor.

17 Aralık sabahı oğluyla yaptığı evdeki paraları sıfırlama konuşmasında, telefonda kısık sesle konuşuyordu.

15 Temmuz gecesi, darbe senaryosundan haberdardı. Yoksa o gece televizyonda konuşup halkı sokağa çıkaramazdı.

15 Temmuz'un üzerinden 8 ay geçti, düzmece yargılamalar başladı, ama hala o gün yaşananlarla ilgili yüzlerce karanlık nokta var...

Almanya ve Amerika'dan sonra, İngiltere de Saraydaki Şahsın 15 Temmuz senaryosuna inanmadığını açıkladı.

Yalancılara kimse inanmaz. 

Yalan söylediklerini, üstelik bunu alışkanlık haline getirdiklerini bütün dünya biliyor artık...

İşin en acı tarafı bu yalanlarına dini alet etmeleri...

Bu mübarek din, hiç bu kadar kirli siyasete alet edilmemişti.

Bir de, bir ikbal uğruna peşlerine takılmış gidenler...

Bu dönemin hakimleri ve savcıları...

Düzmece gözaltı kararlarıyla insanlara işkence yaptıran savcılar, düzmece kararlarla insanları zindanlara gönderen hakimler...

Saraydaki Şahsın emir ve talimatlarıyla, hakimlik ve savcılık kisvesi altında 15 bin kadını tutuklayanlar, binlerce çocuğu mağdur edenler...

Bir zamanlar birisi “Militan yargı” diye bir kitap yazmıştı. 28 Şubat dönemini kastediyorum. O dönemin hakim ve savcıları, bugün yaşanan melanetlerin hiçbirine imza atmadılar. 

Şimdikiler, hokus pokus yaparak dosya açıyorlar. Önlerine gelen torbadan isimleri çekip bu dosyalara dahil ediyorlar.

Bunların son örneklerinden biri Hrant Dink davası...

Bir gazeteci düşünün ki, Hrant Dink olayı ile ilgili çok önemli bir haber yayınlıyor, bununla Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nden ödül alıyor. Şimdi Hrant Dink olayının faillerinden biri olarak yargılanıyor.

Fox TV Haber Müdürü Ercan Gün'ün suçu bu...

Ama en büyük suçu, eskiden Zaman Gazetesi'nde çalışmış olması...

Sonra ne yaptı hokus pokusçu savcı?

Ercan Gün'ün telefon dökümlerini aldı, görüştüğü gazetecileri de dosyaya dahil etti.

Ne yapsın zavallı, önüne gelen torbadan o isimleri çekmek zorunda...

Böyle olunca, hakikate gözlerini kapatıp, bir emir kuluna dönüşen savcı... Bu dönemde bir çok hakim ve savcının da, atılma ve tutuklanma korkusuyla bu kararlara zorlandıklarını unutmamak lazım. 

Ama Türkiye'nin bütün hakim ve savcıları Saraydaki Şahsın emir kulu haline gelseler de hakikati değiştirebilirler mi? Hayır...

Şişli Adliyesi'nde yargılanırken, her duruşma çıkışı Hrant Dink'i linç etmeye girişenler Cemaat mensupları mıydı?

Duruşmada Hrant Dink'i bozuk para atanlar Cemaat mensupları mıydı?

Hrant Dink'in evini ve gazetesini gündüz açıktan basıp “Bundan sonra bizim öfkemizin ve nefretimizin hedefisin” diyenler Cemaat mensupları mıydı?

300 kadar ihbara rağmen, Hrant Dink'e koruma tahsis etmeyen dönemin İstanbul Valisi Cemaat mensubu muydu? 

Rıza Sarraf'tan trilyonlar alan bu valinin Rıza'ya tahsis ettiği polisleri unutmayın. Hatta istihbarat polislerini Rıza'nın gizli soruşturmasını deşifre etmek için görevlendirmişti. Ama Hrant Dink, her gün linç edilirken koruma tahsis etmedi bu Vali...

Aslında, Ahmet Altan'ı, Ali Bulaç'ı, Mümtazer Türköne'yi, Şahin Alpay'ı zindana göndermiş hakim ve savcıların aldığı düzmece kararları yorumlamak bile zaman israfı... 

Ama bunları tarihe bir not olarak kabul edin.

Türkiye'de tutuklu gazeteci sayısı 200'ü aştı. Geçenlerde Saraydaki Şahıs, “Bunların hiçbiri gazeteci değil. Hepsi hırsız, çocuk istismarcısı ve terörist” diye bağırıyordu. 

Oya Baydar çok güzel bir cevap verdi ona... “O gazetecilerin hepsi senden ahlaklı ve senden temiz, hiçbiri terörist değil” diyerek...

Ercan Gün, Türkiye'nin en başarılı gazetecilerinden biriydi. Fox TV'deki mesai arkadaşı Fatih Portakal, aldığı bir ödülü sahnede ona ithaf etti ve suçsuzluğunu Türkiye'ye ilan etti. Çok sayıda böyle başarılı haberin altında imzası var Ercan Gün'ün... Zaten bu haberiyle o zaman Türkiye'nin en büyük gazetecilik ödülünü almış.

Önemli olan tarih mahkemesinde yargılanmak ve beraat etmek. Ercan Gün, bu mahkemeden altın harflerle beraat edecek bir gazeteci... Ama onu zindanda tutan hakim ve savcılar, o mahkemede mahkum olacaklar..

Hem de çok uzak olmayan bir zaman diliminde... Belki yarın, belki yarından da yakın... 

[Faruk Mercan] 27.3.2017 [Samanyolu Haber]
fmercan@samanyoluhaber.com

Elektrik ne işe yarar? [Abdullah Aymaz]

Avustralya’nın Melbourne şehrinde 15-16 Temmuz 2009 günlerinde Fethullah Gülen Hocaefendi ile ilgili konferans tertip edilmişti. Benim de bir konuşma yapmam istendiği için katıldım. Bir yandan, Avustralya yerlileri adına bizlere hoş geldin diyen Aborjin temsilcisi hanımefendiyi, salonunda program yaptığımız üniversitenin Rektör Yardımcısını, takdim konuşması yapan emekli Vali Sir James Gobbo’yu ve Kültürler arası Komisyon Başkanı Yunan asıllı Mr. George Lekakis’i dinlerken bir yandan da 1966’lı yıllarından bu yana yaşadıklarımıza ait hayalen bir gezinti yapıyordum ve şöyle düşünüyordum. Demek ki, hep yepyeni doğuşlara şahit oluyordum ama bunların ne manaya geldiğini tam idrak etmiyordum. Hani elektriğin keşfinden sonra bir sergi yapılarak mesele halka tanıtılmak istenilmiş. Sergiye gelenlerden birisi, keşfi yapan profesöre “Elektrik ne işe yarar?” diye sormuş. O da soruya soru ile cevap vererek “Yeni doğmuş çocuk ne işe yarar?” diye sormuş… Bir düğmeye basmakla şehirleri hatta cihanı aydınlatacak bir ışığın aslında ilk doğumunda ne müthiş bir şey olacağını bir bakışta hemen anlamak elbette mümkün olmuyor…

Evet, gelişmeler karşısında bazen şoklar yaşıyordum… 

Ama bunlar aslında dikkat ettiğim Kitap’ta Sünnet’te olan şeylerdi… Bunlar Fıkıh kitaplarımızda yazılı idi. Ama bir şeyin kitaplarda yazılı olması yetmiyordu; hayata geçirilmesi gerekiyordu. Biz Peygamber Efendimizin (S.A.S.) haftada iki defa sünnet olarak oruç tuttuğunu bizim de bu güzelliği ihya etmemiz gerektiğini biliyorduk. Ama önümüzde bir örnek göremiyorduk. 

Teheccüd namazı da öyle… Ne zaman ki 1966 yılında yazın İzmir sıcağında bile Pazartesi Perşembe oruçlarını ve her gece teheccüdünü terk etmeyen birisine rastladık, bizi sahurlara ve geceyi ihyaya uyarmasını, eline liste vererek istedik. Elbette o uzun günlerde oruç tutmak zahmetliydi ve geceleri uykuyu bölüp sabah namazından önce Cenab-ı Hakk'a yönelmek ve nefse direnmek kolay bir iş değildi ama o ruhi hazzı tadmak bambaşka bir şeydi; fark edilmemiş manevi bir zevkti…

Barındığımız yurtta, okulumuzun resmi derslerinin dışında özel dersler alıyorduk. Bu dersleri verenler sahalarında yetkin üstadlardı. Her ders için hakları olan ücretleri alıyor yemek saatlerinde de bizimle yemeklerini yiyorlardı. Akşam yurtta nöbete kalan da hak ettiği ücreti alıyordu. Bunlar çok normaldi. Ama vaizlikten aldığı ücretin çoğunu harçlığı olmayan öğrencilere ayıran, bazen on saat derse girmesine ve her gece nöbetçi olmasına rağmen karşılığında hiçbir ücret almamakla beraber, yediği yemeklerin ücretini, hatta kullandığı suyun elektriğin bile hesabını yapıp karşılığını hassasiyetle ödeyen birisini görmek hepimizi doğrusu çok şaşırtıyordu. Fedakârlık çok güzel bir şeydi. Sözü bile güzeldi ama ona yaşanırken şahit olmak içimizde bambaşka duyguların yeşermesine vesile oluyordu. 

Vaazında duyduğumuz “Kur’an’ın canlı tefsirleri sahabeler” sözü bize ne kadar enteresan geliyorsa, siyer felsefesine göre sahabenin hemen peşinde ve izinde cihanın yükünü sırtlanmak gayreti o kadar mühim, hoş ve apayrı bir âleme adım atmak gibi cazip geliyordu. Yaşadığımız her olay bir doğumdu ve hep zincirleme devam ediyordu. Onun için artık matlık, partallık ve bıkkınlık söz konusu değildi. Aynen Yunus’umuzun dediği gibi: “Biz her gün yeniden doğuyor” olmanın lezzetini yaşıyorduk. Çünkü her yeni, leziz idi.. 

Arkadan insan eksenli bir eğitim hamlesi başladı. Alışılmışın dışındaydı. Dışarıdan ilk gelip gören hayran oluyordu. Sevap ve hayır anlayışı, dar mânâların duvarlarını yıkmıştı. Bu anlayış bütün ülkeyi kaplamıştı. Az sonra cihana yayılma istidadı gösterdi. 

Zuhur diye bir bültenle başlayan yayın hayatı dergileri, gazeteleri, tv kanalları ve radyoları doğurdu… 

Ülke içi diyalog gayretleri dünyanın her tarafından, her ırktan, her renkten her inanç ve kültürden insan toplulukları ile çok yaygın bir hale geldi. 

Anadolumuzun, güllerimiz gibi gülümseyip açan güzel yüzünü dünyanın her tarafına taşıyan eğitim gönüllülerimiz adanmışlık ruhunu dünyanın dört bir yanına arz ederken, onlara müncezip olan ruhlar, Türkiye’mize geldiler, insanımızı yakından gördüler. Bu müşahede bir turist sathiliği içinde değil, bilakis, Anadolu cömertliğini ve civanmertliğini çok içten, fıtriliği içinde bir temaşa şeklindeydi… Sözü-sazı dinlenen bu yabancı müşahitler, gördüklerini cennetten muştu sunar gibi çevrelerine anlatıyorlardı. Çokları iki ay sonra, duygularını almak için gelenlere hâlâ sönmeyen o heyecanlarını bazen gözyaşları içinde ifade etmeye çalışıyorlardı… 

İşte ben bu “hayali cihan değer” hatıraları aklımdan geçirirken, saygıdeğer bilim adamları da bu güzel gayretlerle ilgili tespitlerini dile getiriyorlardı.

Evet, nereden nereye gelmiştik…

Bu arada Avustralya’nın en itibarlı gazetelerinden olan “The Age”nin muhabiri Barney Zwartz ile bir görüşme yapmıştık. Bu görüşme 21 Temmuz (2009) da yayımlanmıştı… Bana son soru olarak “Bu eğitim faaliyetleri ve diyalogların hedefi nereye kadar?” demişti. “Herkese ulaşıncaya kadar. Bu mümkün mü? Hedef bu!.. Ulaşılır, ulaşılmaz, bir şey diyemem ama karıncaya sormuşlar. ‘Nereye gidiyorsun?’ O da ‘Hicaz’a hacca gidiyorum’ demiş. ‘Bu ayaklarla mı?’ demişler. ‘Varamasam bile yolunda ölürüm ya!..’ demiş.” dedim. O da bana “Beni de bagajınıza alın” dedi… 

2009’dan bu yana sekiz sene geçti… 

Yeni bir sürecin içindeyiz… Bir kış, hem de soğuğu şiddetli bir kış yaşıyoruz. Ama cihana açılmış Hizmet Kervanı, Elhamdülillah yoluna aynı aşk ve şevkle devam ediyor. Hem de zulüm ve gadirler altında günahlarını döke döke… 

İnşaallah tertemiz bir halde Cenab-ı Hakka ulaşacaktır… 

[Abdullah Aymaz] 27.3.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Yolcu [Taşkın Deryâdil]

Üniversiteyi henüz bitirmişti. Diplomayı alalı ya 8 ya da 9 ay olmuştu.
Okulun son iki senesinde, ülkede yaşananlardan dolayı, yüreğine gelecek kaygısı çökmüştü. 
İşte o kaygı ve son aylarda birbiri ardına aldığı masumlara yapılan zulüm haberleri onu, hayatına başka diyarlarda devam etme kararı aldırmıştı. 
Sabiha Gökçen’den uçağa binmek üzereydi..
Gözlerinde yaş vardı.
Ve derin bir hüzün…

Beş arkadaş kaldıkları “talebe evi”nde demledikleri kan kırmızısı çayın etrafında bağdaş kurup oturduklarında birbirlerine okulda yaşadıklarını anlatırlardı. Ama okuldaki son sene, hepsi çok şey yaşamıştı.

Partizanlıkta kimselere kül bırakmayan bazı okul arkadaşları, açıktan açığa hakaret ediyor, özellikle onların bulundukları ortamlarda hakaretin dozunu daha da artırıyorlardı.

Bunlar dindar olduklarını söyledikleri halde, hatta kendilerini Osmanlı torunu diye vasıflandırdıkları halde kolaylıkla başkalarına iftira atabiliyor, başkalarının attığı iftiraları etrafa yayabiliyorlardı.

Hele içlerinden bazılarının yaptıkları hepsinin zoruna gidiyordu. Çünkü tipi-boran günlerden önce, kaldıkları eve gidip gelen, yemek yeyip çay içen, arada onlarla aynı safta namaz kılanlar yok muydu! 
Onlar, bu tertemiz insanları tanımayacak da kim tanıyacaktı ki!

Bir insan, beraber yürüdüğü, beraber yemek yediği, beraber gezip dolaştığı, beraber namaz kıldığı, beraber dua ettiği, hatta secdede beraber ağladığı, oturup dertleştiği, cebindeki harçlığını bölüştüğü, vize-final haftalarında ders notlarını paylaştığı insanları nasıl tanıyamazdı ki!

Bir insan, yıllarca beraber olduğu insanlara değilde, o insanlar hakkında ekranlarda açık açık yalan söyleyen, meydanlarda bağırıp çağırıp iftiralarla hedef gösteren, onlar hakkında ileri geri konuşan birine nasıl inanabilirdi ki!

Doğru! Devir; mertlik devri değildi.
Doğru! Devir; haklının yanında durma devri değildi.
Doğru! Devir; masumu ölesiye savunma devri değildi.
Devir; iyilerin iyi, kötülerin kötü bilindiği.. 
Başlarla, ayakların yerlerini bildikleri.. 
Gerçek vatanseverlerin, hakiki müminlerin alkışlandığı.. 
Allah rızası için gayret edenlerin el üstünde tutulduğu devir değildi.
Doğru! Devir; küheylanlarla itlerin birbirine karıştırılmadığı devir değildi.

Hepsinin hepsine verecek cevapları vardı ama.. 
Çirkinleşenlerle çirkinleşmek olmazdı ki. 
Ne demişti muhterem büyükleri; “Herkes karakterinin gereğini yerine getirir!”
O yüzden cevap vermediler.
Gül yüzlüler hakkında yalanlar söylediler, iftiralar attılar, hakaretler ettiler, lakaplar taktılar, ötekileştirdiler, tehditler ettiler, tahrik edip kavga çıkarmak istediler..
Ama hiçbiri onların oyununa gelmedi.
Hepsine güçleri de yeterdi.. akılları da galip gelirdi.. 
Ama bir yanda yalan, hakaret, küfür, iftira öğreten birileri ve onların öğrencileri..
Bir yanda da kötülere ve kötülüklerine aynıyla karşılık verilmemesini öğreten Hz. Muhammed’e (s.a.v) sevdalı Nur’un talebeleri..

Sabır çektiler..hem de çok.
Beraberce eda ettikleri namazlarda ağladılar.. Hem de pek çok.
Yalnızdılar.. yapayalnız..

“Ne zormuş Allahım yalnızlık..dışlanmışlık..ötekileştirilmişlik..
Ne zormuş yalanlarla, iftiralarla boğuşmak..
Ne zormuş hakaretlere, küfürlere sessiz kalmak..
Ne zormuş dün koluna girip senden destek bekleyenlerin bugünkü yüzlerini görmek..
Ne zormuş inandığın, savunduğun değerlere küfürler edilmesine susmak..
Ne zormuş kendi vatanında düşman gösterilmek..
Ne zormuş altında ağladığın bayrağına ihanet etmişsin gibi gösterilmek..”

Annesinin elini öperken gözleri ağlıyordu.. ama yüreği kan revan.
Çünkü söyleyememişti anasına en az 4-5 yıl görüşemeyeceklerini.. 
Diyememişti, uzun bir süre başını dizlerinin üstüne koyamayacağını.. 
Diyememişti, yemeklerini özleyeceğini.. kokusunu özleyeceğini.. “Mustafam hadi kalk gari” deyişini özleyeceğini..
Mustafa diyememişti ama ana anlamıştı belki de.. ama o da bir şey diyememişti.
Biliyordu yaşananları.. biliyordu kapkara bulutların Anadolu’ya nasıl çöktüğünü..
Ve belki de hissediyordu gelecek daha da kötü günleri.. 
O yüzden sadece, Mustafasına sarılırken sımsıkı;
“Git oğlum. Allah yolunu açık eylesin. Rabbim, işlerini kolay kılsın. Rahman Rabbim, seni kötülerden ve kötülerin şerrinden emin ve mahfuz eylesin.” demişti.
Ve ana da ağlamıştı.

İşte, ayrıldığında beri ağlıyordu.. bazen gizli, bazen açık.. ama ağlıyordu. 
Pasaporttan geçmeden önce tedirgindi biraz. 
Ama anasının ettiği duayı hatırladı. 
Abilerinden ve büyüğünden öğrendiği duaları mırıldandı.
Hicret yolculuğu başlamak üzereydi. 
Dilini bile bilmediği ülkeye gidecek ve orada “çay koy keçeli, yeniden başlıyoruz” diyen Üstad Hazretleri gibi yeniden başlayacaktı hayata..

Uçağa binmek üzereydi..
Gözlerinde yaş vardı.
Ve yüreğinde derin bir hüzün.
Anadan, vatandan ayrılma hüznü ve burukluğu..
Ama birden yüreğine bir ferahlık düştü; 
“Her kim Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde gidecek çok yer de bulur, genişlik de bulur. Her kim Allah'a ve Peygamberine hicret etmek maksadıyla evinden çıkar da sonra kendisine ölüm yetişirse, kuşkusuz onun mükafatı Allah'a düşer. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” *
Dinmişti gözyaşları.
Yürüdü.
“Allah’ım vekilimiz Sen’sin.. Allah’ım vekilimiz Sen’sin.. Allah’ım vekilimiz Sen’sin..”

*Nisa suresi 100. ayet.

[Taşkın Deryâdil] 27.3.2017 [Samanyolu Haber]

Amerika’dan insan kaçırma: Yurtta hukuksuzluk, dünyada hukuksuzluk [Abdülhamit Bilici]

AKP ve Erdoğan yönetimi, insan kaçırma gibi bir terör faaliyetiyle tüm Amerikan medyasının gündeminde. Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil eden bakanların, para karşılığı desteğini aldıkları Trump’ın eski Milli Güvenlik Danışmanı General Flynn gibi itibarsız ve İslam dinine ‘kanser’ diyen bir isimle oturup Fethullah Gülen Hocaefendi’yi yasadışı yollardan nasıl kaçıracaklarını planladıkları ortaya çıktı.

Ülkemizin imajı ve itibarı adına bu olayın büyük bir facia olduğuna kuşku yok. Suriye’ye kanunsuz olarak sevk edilen silahlar, Reza Zarrab üzerinden İran’a ambargonun delinmesi ve Erdoğan taraftarı bir gazetecinin Pensilvanya’nın bombalanmasını önermesi gibi skandallar da buna eklenince, ortaya çıkan tablo Türkiye’nin hızla uluslararası hukuk ve ilkeleri tanımayan haydut devlet (rogue state) kategorisine kaymakta olduğunu işaret ediyor. Ülkemiz için çok büyük talihsizlik.

Bakanların giriş çıkışı bile artık kolay olmayacak

İş bununla da sınırlı değil. Türk ve Amerikan yasalarına göre suç olan adam kaçırma gibi bir terör eylemine teşebbüs eden Türk bakanlar Mevlüt Çavuşoğlu ve Berat Albayrak için olduğu kadar, Amerikalı suç ortakları Flynn için de bu olayın ağır hukuki sonuçları olacak. Belki bakanların ülkeye giriş çıkışları eskisi kadar kolay olmayacak.

Yaşanan bu hadisenin ortaya koyduğu daha üzücü gerçek ise şu: Demokratik dünyada Türkiye’nin itibarı maalesef yerlerde. Hollanda’dan bir bakanın sınırdışı edilmesi, Dışişleri Bakanının ülkeye sokulmaması, Avrupa’daki Türk imamların casuslukla suçlanması, Suriye konusunda görüşlerimizin müttefikler tarafından bile ciddiye alınmaması, THY’nin ambargolu şirketler arasına sokulması gibi peş peşe yaşanan fiyaskolar dış politikada büyük iflasa işaret ediyor.

Son olay ayrıca ülke içinde demokrasi ve hukuk sınırlarını çoktan aşan Erdoğan rejimi için dünyada da hukuksuzluk dışında yol kalmadığını gösteriyor. Bu da Türkiye halkının da tüm dünyanın da  üzerine düşünmesi gereken büyük bir problem.

[Abdülhamit Bilici] 27.3.2017 [TR724]

Parti müftüsünün ‘Hayır’cı kıyası [Abdullah Salih Güven]

Allah selamet versin, patenti Mümtaz’er Türköne’ye aittir ‘parti müftüsü’ tabirinin. Kastı sadece Hayrettin Karaman mıydı onu bilmiyorum ama 17/25 Aralık soruşturmalarının devam ettiği günlerde “Yolsuzluk hırsızlık değildir!” cümlesi ile tarihe mal olan meşrulaştırma -ben buna dini suiistimal etme diyorum- çabaları esnasında kaleme aldığına göre kastettiği şahıslardan birinin Karaman olduğunda hiç şüphe yok. Parti müftüsü ve müftülerinin o gün bugün devam eden meşrulaştırma çabalarına Karaman yeni bir yazıyla katıldı dün. Yazının başlığı: “Referandum sürecinde itidal”.

Sathi bir bakış açısıyla yazıyı okursanız Karaman’ın düşüncelerine, dilek ve temennilerine katılamamak mümkün değil. Dediği şey özetle referandumda hayır oyu verecek kişilerin de bu milletin bir ferdi olduğu, her ne kadar “yabancılaşmış parçalarımız da” olsa onlara kucak açılması ve her şeye rağmen birlikte yaşama mecburiyetimiz. İyi ama kamyondan sergiye indirilirken yere düşen karpuz gibi param parça hale gelen Türkiye toplumunun bugüne gelmesinde Karaman ve emsalinin ifa ve icra ettikleri fonksiyonu nereye koyacağız? 2010’lu yıllardan bugünlere gelişimizde iktidar sahiplerine verdiği fikirlerin, bugün yazısında dile getirdiğinin tam aksine sonuç verecek uygulamaları teşvik edişini nasıl unutacağız? Söz uçar yazı kalır. Arşiv meydanda. Sayısı neredeyse yüzlere baliğ olan yazıları ortada. Evet, gerçekten soruyorum, onları nereye koyacağız?

HOCA KENDİ GAZETESİNİ OKUMUYOR OLABİLİR Mİ?

Ben yazıda iki şeye takıldım. İlki “Ahlak ve hukuktan ayrılmaları mümkün olmayanlar karşı tarafın silahlarını kullanamazlar; onlar yalan söylüyorlar diye yalan söyleyemezler, onlar iftira ediyorlar diye iftira edemezler, onlar kumpas kuruyorlar diye kumpas kuramazlar…” cümlesi.

Acaba Karaman bu dünyada mı yaşıyor diye sormadan, köşe yazarlığını yaptığı gazeteyi hiç mi okumuyor; çapraz okuma ve izlemede hiç mi bulunmuyor Hoca demekten kendini alamadım bu cümleyi okuyunca. Keşke iyi bir arşivci olduğunu bildiğim Fehmi Koru gibi yardımcı olsa da Yeni Şafak’ın son 4 yıldır yazdığı yalan ve iftira haberleri, yanına yandaş yargının verdiği tekzip kararlarını da ilave ederek kendisine gönderse. Ben eminim Hoca’nın yüzü kızararak yere bakacaktır. Çünkü Hoca’nın imanına ve hayâ duygusunun hala kendisinde var olduğuna inanıyorum. Yazıları ile teşvikçisi olduğu zihniyetin devletin bütün imkânlarını seferber ederek vatandaşlarına kurduğu kumpasları, kurguladığı yalan ve iftiralarla nice zulümlere imza attığını görünce sanırım utanacaktır diye düşünüyorum.

Neyse, bu hamur çok şu götürür.

BİR FIKIHÇIYA BU ‘KIYAS’ YAKIŞIR MI?

Yazıda takıldığım ikinci nokta ise; “Müslümanlar Yahudilere, Hıristiyanlara ve diğer din mensuplarına aralarında, kendi toplumlarında yaşama hakkı tanıdıklarına, onlarla ‘iyilik ve adalet çerçevesinde’ ilişkiler kurduklarına göre kendi insanlarından olup zaman içinde değerlerine, öz medeniyet ve kültürüne yabancılaşmış parçalarına bunu tanımayacaklar mı?”

Hiç şaşırmadım bu cümleyi okuyunca. Neden? İki ayrı açıdan. Birincisi; siyasal İslam zihniyetinin dini aidiyetlerin üst kimlik olarak kabullendiği anlayışının tabii bir yansıması bu cümledeki düşünceler. Daha açık ifadesiyle devletin vatandaşlarını tasnif ederken, hak ve hukuklarını -ki buna insan olarak dogmalarından hareketle Allah’ın vermiş olduğu tabii haklar da dâhil- dini kimliklerini merkeze alarak dağıtması. Hâlbuki dünya neredeyse iki asırdan beri vatandaşlık statüsü dini kabuller üzerine kurmuyor. Bugün Hıristiyan nüfusun kahir ekseriyeti oluşturduğu Avrupa ve Amerika’da yaşayan 30 milyonu aşkın Müslüman, vatandaş olarak hayatlarını idame ettiriyor.

İkinci açı ise, kıyas. Hoca herkesin bildiği gibi fıkıhçı. Fıkıhçı olduğu için de referandumda hayır oyu verecek TC kimliğine sahip vatandaşları Yahudi ve Hıristiyanlarla mukayese ediyor. Yani kıyas yapıyor. Dinimiz Yahudi ve Hıristiyanlara kendi dinlerinde kalmaları halinde bile yaşama hakkı veriyor, öyleyse biz de referandumda hayır oyu vereceklere aynı hakkı vermeliyiz sonucuna ulaşıyor. Hoca kusura bakmasın ama yaptığı kıyas, kıyas-ı fasit. Zira ortada ne asıl var, ne de fer’. Daha da önemlisi ortak illet de diyebileceğimiz vech-i şebeh hiç yok.

Dolayısıyla kıyasen verilen hüküm de tek kelimeyle anlamsız. Anlamsız olmasının ötesinde ‘hayır’cıları da bağrımıza basmalıyız, birlikte yaşamalıyız derken ayrımcı sonuç doğuran bir öze sahip. Hayatını fıkha adamış Hoca böyle bir hatayı nasıl yaptı bilmiyorum. Aklıma gelen tek şey, siyasetin gözünü bürümesi, kendisini esir alması, hayata sadece o pencereden bakar hale getirmesi. Başka da bir izah bulamıyorum.

OLUR MU, OLUR!

Sakın yanlış anlaşılmasın; Hocanın “Ben ‘evet’te hayır görüyorum” demesine dediğim bir şey yok. Şahsi görüşüdür ve bunu açıklama hakkına da sahiptir. Ama “hayır”ı tercih edip “hayır” da hayır görenleri, tabii hakların en birincisi olan yaşama hakkı bağlamında Yahudi ve Hıristiyanlarla mukayese etmesine şaşırıyorum, hatta kaygılanıyorum. Zira bu zihniyetin bir öte adımı “hayır” diyenlerin yaşama haklarının elinden alınmasıdır.

Ben tam da bu noktada bütün hüsnü zannımı zorlayarak diyorum ki acaba bizim muttali olmamıza imkân olmayan kapalı kapılar ardındaki toplantılarda “hayır” diyenlere başka yaptırımların uygulanacağı mı konuşuluyor ki Hoca bu sözleri ile bir ön almaya çalışıyor? Olur mu, olur. Bu kadar da olmaz demeyin lütfen. Bugün ülkemizin geldiği durumu çok değil 5 yıl önce hayal edebilir miydiniz? Çakma bir darbe ile 46 bin masum insanın hapislere atılacağını? İşkenceler yapılacağını? Şahsi mal ve mülklerin müsadere edileceğini? Bunları yapan zihniyet, istediklerini elde edememesi halinde bir tık daha ileri gidemez mi? Allah korusun ama gider. Yaptıkları yapacaklarının delilidir.

[Abdullah Salih Güven] 27.3.2017 [TR724]

Hz. Yusuf, Bediüzzaman ve Necip Fazıl [Veysel Ayhan]

Hz. Yusuf’un ‘medrese-i Yusufiye’de 7 yıl kaldığı söylenir. İftiraya uğrar. Zindana atılması için haklı bir gerekçe yoktur. Ama o korkunç şartlarda kalmayı “Ey Rabbim! Zindan bana, bunların beni davet ettikleri şeyden daha sevimlidir.”(12/33) diyerek günaha girmeye tercih eder. Kadere itiraz etmez. Esbaba takılmayarak sabırla peygamberliğe erişir.

Yaklaşık 90 yıl önce. Hz. Bediüzzaman, yolu bile olmayan ücra bir köy olan Barla’da gerekçesiz bir sürgündedir. Yıllar süren sürgün cezası Ankara’yı mutlu etmeye yetmez. Çevresinde 3-5 talebe vardır ama “Gizli cemiyet kurmak, dini siyasete alet etmek ve devletin düzenini değiştirmek” gibi hayali suçlarla itham edilir. Eskişehir Hapishanesi’ne atılır. Kışın tuvaleti bile bulunmayan soğuk hücrede tek başına 3 ay tutulur. Sonra Denizli hapsi. Hapse düşmeyen Nur talebesi kalmaz. Yüzlerce talebe hapisten hapse sürüklenir. Bediüzzaman son olarak “Rejimin temel düzenini yıkmak, aykırı fikirler neşretmek”ten eksi 20’leri gören Afyon’da “sobasız, camları kırık” bir koğuşta ölüme terk edilir. Toplam 40 ay hapis yatar. Muhatabı kader-i ilahidir. Zalimin yüzüne bakmaya tenezzül etmez. Şunu der: “Âdil kadere de derim ki: Ben senin bu şefkatli tokatlarına müstahak idim.”

‘BENİ ALLAH TUTMUŞ KİM EDER AZAT?’

Yaklaşık 60 yıl önce. Gazeteci Ahmet Emin Yalman Malatya’da liseli bir genç tarafından vurularak yaralanır. Necip Fazıl, Yalman’a suikastın azmettiricisi olmakla suçlanır ve hakkında dava açılır. Dava gerekçesi oldukça komiktir: “Liseli genç Necip Fazıl’ın yazılarından etkilenmiş olabilir.”

Necip Fazıl ne hükümete ne de adliyeye takılır. Kaderin terbiye ediciliğine boyun eğmiştir. Şiirinde ifade eder:

“…Çatık kaş… Hükûmet dedikleri zat… /Beni Allah tutmuş, kim eder azat? …/ Ses demir, su demir ve ekmek demir… / İstersen demirde muhali kemir, /Ne gelir ki elden, kader bu, emir… / Garip pencerecik, küçük, daracık; /Dünyaya kapalı, Allah’a açık.”

Üç mazlum: Biri peygamber, ikincisi ulu’l azm müstesna bir veli ve üçüncüsü çilekeş bir şair. Kader bizi bunlarla yoldaş yaptıysa ne büyük bahtiyarlık!

Zalim suç bulduğu için zulmetmez. Tiran olduğu için zulmeder. Zulmün hiçbir devirde gerekçesi olmamıştır. Şunlar olmasaydı bu zulüm yaşanmayacaktı, bunlar yapılmasaydı bu insanlar işkence görmeyecekti, demek boş laflar.

ZULMÜ BEŞER İÇİNDE İNÂYET-İ RABBÂNİYE

Hz. Bediüzzaman hapishanelerde kendisinden teselli bekleyen talebelerine şunları der:

“Hem kalbime geldi ki, madem İmam-ı Âzam gibi eâzım-ı müçtehidîn hapis çekmiş ve İmam-ı Ahmed ibni Hanbel gibi bir mücahid-i ekber, Kur’ân’ın bir tek meselesi için hapiste pek çok azap verilmiş ve şekvâ etmeyerek, kemâl-i sabırla sebat edip o meselelerde sükût etmemiş. Ve pek çok imamlar ve allâmeler, sizlerden pek çok ziyade azap verildiği halde, kemâl-i sabır içinde şükredip sarsılmamışlar. Elbette sizler, Kur’ân’ın müteaddit hakikatleri için pek büyük sevap ve kazanç aldığınız halde pek az zahmet çektiğinize binler teşekkür etmek borcunuzdur. Evet, zulm-ü beşer içinde bir cilve-i inâyet-i Rabbâniye…”

Bediüzzaman hazretleri, hapishanede zehirlenen talebesi Hafız Ali (ks) ağabeye mektup yazar: “Aziz kardeşim Hâfız Ali! Hastalığından dolayı endişelenme. Cenab-ı Hak şifa versin! Hapiste her bir saat ibadet on iki saat ibadet yerinde bulunduğundan, çok kârlısın.” der.

Bir başka yerde “Günahlardan korunuyorsunuz, bir saat ibadetiniz çok saatler hükmüne geçiyor. Ve ahiretiniz için musibette geçen dakikalar bir ibadet ve tesbih taneleri gibi olur.” buyurur.

Kendisi medrese-i Yusufiye’deki tecrid ve inzivadan şikayet etmez bilakis talebelerine yazdığı bir mektubunda şunları ifade eder: “Ehl-i riyazet ve münzevîlerin dağlardaki mağaralarının çok fevkinde, hem mağaranın faide-i uhreviyesini, hem hakaik-i imaniye ve Kur’âniyenin mücahidâne hizmetini verdi. Hattâ ben azmetmiştim ki, arkadaşlarımın beraatlerinden sonra bir suç gösterip hapiste kalacağım. Hüsrev ve Feyzi gibi mücerredler benim yanımda kalsın ve bir bahane ile insanlarla görüşmemek ve vaktimi lüzumsuz sohbetlerle ve tasannu ve hodfuruşlukla geçirmemek için tecrid koğuşunda bulunacağım.”

HASRETİN VESİLE OLACAĞI LÜTUFLAR

Bugüne gelince… Hayatlarını topluma adamış insanlar, burs ve yardım toplayan, öğretmenlik yapan 40 bin masum, şekavetin ve haramiliğin temsilcilerince zulmen tevkif edildi. Hiçbiri hayatında daha önce karakol görmüş değil. Çoğunun hakkında en ufak bir suçlama yapılamadığından henüz iddianame bile yazılmadı.

Zalime muhatap olmaya gerek yok. Allah tahliye murad buyurduğunda o zindan kapıları domino taşları gibi yıkılır gider. Allah’ın muradına teslim olmak lazım.

Hz. Yusuf,  hiç bir zaman “ben de keşke kardeşlerim gibi dışarıda olsaydım. Mısır’a vezir olmam için hapse düşmem şart mıydı?” dememiştir. Bediüzzaman’ın talebeleri “Nerden düştük buraya, keşke Risale-i Nur’la hiç tanışmasaydık!” diye düşünmemiştir.

Kader, milyonlarca insan içinden birilerini seçip peygamberlerle, velilerle hemhâl ettiyse başka teselliye gerek yok. Allah’ın hatırı için ve Allah adına bir meşakkate katlanmaktan, bir mihnete maruz kalmaktan daha şerefli ne olabilir ki? Bu onur ve kıvanç onlara yeter.

HİCRANLA DİLGİR OLAN AİLELERE GELİNCE…

“Bunlar da geçer.” Ahirette insanlar “Yeryüzünde kaç yıl kaldınız” sorusuna “Bir gün veya daha da az.” diye cevap verir. Milyonlarca yılın yanında sıfır olduğu bir sonsuzluk söz konusu… Sonsuz bir hayat meşakkatsiz kazanılmıyor.

Annesini zulmün pençesinde şehit veren Hikmet, babalarının göz aydınlığı Mehmet’ler, Emin’ler, Duygu’lar, Dilruba’lar; Elif’ler, Fatma’lar ve babalarına sarılamayan binlerce çocuç, yüzlerce bebek…  Sabır kahramanı eşler… Dağ gibi analar… Metanet timsali babalar…

İlerde bu hasretin vesile olduğu ilahi lütufları görünce gözleri kamaşacak. Cenab-ı Hak nazarındaki yerlerini gördüklerinde, çektiklerinin dünyada ve ötesinde nelere tekabül ettiğini hayretle öğrenecekler. Şükürle iki büklüm olup, muhteşem bir şehrayine ‘bedel olmanın’ sevinciyle mesrur olacaklardır.

[Veysel Ayhan] 27.3.2017 [TR724]

‘Mission Impossible’: 7/15 [Ahmet Dönmez]

“Semih Terzi vuruldu. Vuran da vuruldu. Burada her şey çok karışık, anlamadım.”

Nefes nefese telefonda söylenen bu sözler, ‘vuranı vuran’a, yani Üsteğmen Mihrali Atmaca’ya ait. Astsubay Ömer Halisdemir’i şehit ettikten hemen sonrası. 15 Temmuz gecesinin en puslu anlarından biriydi…

Birçoğumuz izlemiştir. Mission Impossible (Görevimiz Tehlike) serisinin ilkinde, Prag’da hain avına çıkan bir grup IMF (The Impossible Missions Force – İmkânsız Görev Gücü) ajanının nasıl oyun içinde oyuna getirildiği anlatılır. Alexandr Golitsyn, ABD’nin Prag elçiliğinde çalışan bir ateşedir. Ancak CIA’in Doğu Avrupa’da görev yapan ajanlarının (Non-Official Cover-NOC) kod listesini, yabancılara satmak üzere çalan bir haindir. Bu listenin işe yarayabilmesi için kod isimleri gerçek isimlere dönüştürebilen diğer listeyi de ele geçirmesi gerekmektedir. IMF ekibinin lideri Jim Phelps, Prag’da ‘Karga Yuvası’ adını verdikleri bir ‘güvenli ev’de ajanlarını toplar. Gizli görevi anlatır. Ertesi gece ABD büyükelçilik binasında büyük bir davet olacaktır. Köstebek Golitsyn’in amacı, bu hengâme içerisinde kozmik odaya girip diğer listeyi de ele geçirmektir. IMF ekibinin görevi ise Golitsyn’i NOC listesini çalarken fotoğraflamak, sonra gölge gibi takip edip tam satış sırasında tutuklamaktır.

Tom Cruise’un canlandırdığı kıdemli saha ajanı Ethan Hunt, bir ABD’li senatörün kılığına bürünerek davete katılacak, Sarah Davies de elçinin Washington’dan gelen misafirini oynayacaktır. Hannah Williams içeride gözetimi üstlenecek, Golitsyn’in içerideki her adımını izleyip diğer ajanlara kulaklıktan bilgi verecektir. Güvenlik sistemlerini kıran bilgi işlemci ajan Jack Harmon, asansörleri çalıştıran şifreleri kıracaktır.

Ekip şefi Jim Phelps’in eşi Claire, dışarıda ulaşımı sağlayacaktır. Jim ise Karga Yuvası’ndan bütün operasyonu yönetecektir. Sabah 04.00’te de herkes yeniden ‘güvenli ev’de buluşacaktır.

İlk başta her şey yolunda gider. Golitsyn’i fotoğraflamayı başarırlar. Artık iş, dışarıdaki takibe gelmiştir. Fakat bir anda hesapta olmayan ve anlamlandıramadıkları garip şeyler olmaya başlar. Önce bina elektrik sistemleri üzerindeki kontrolü kaybetmesi nedeniyle Jack asansöre sıkışıp ölür. Panikleyen Jim, kendini Karga Yuvası’ndan dışarı atar ve elçiliğe doğru koşarken telsizden operasyonun iptal edildiğini duyurur. Tarihi Charles Köprüsü’ne geldiğinde vurularak ölür ve Vltava Nehri’ne düşer. Ethan Hunt, bu anları görüntülü haberleşme cihazından izler. Arkasından, içinde Claire’in olduğu sanılan park halindeki araba havaya uçar. Sarah ve peşinde oldukları hain Glotsyn aynı yerde bıçaklanarak öldürülür. Ekibin en operasyonel adamı Ethan ise sisli ve soğuk Prag gecesinin gizemi içinde afallayıp kalır. Bildiği bütün ezberler yıkılırken kimin ne olduğunu, kimin dost kimin düşman safta yer aldığını, aslında neye hizmet ettiklerini, neyin parçası olduklarını, gördüklerinin ne kadarının gerçek ne kadarının kurgu olduğunu şaşırır.

Aslında tuzağa düşürülmüşlerdir. Gerçek köstebek çok içerilerde ve derinlerdedir. Merkez ofisteki amirleri Kittridge, asıl haini ortaya çıkarmak için Golitsyn’i yem olarak sahaya sürmüştür. Aslında Golitsyn hain değil, planın bir parçasıdır. Tüm operasyon bir köstebek avıdır. Ethan’lar orada iz sürerken sahada ikinci bir ekip de onları takip etmektedir. Sonradan ortaya çıkar ki gerçek hain, onları sahaya süren liderleri Jim’dir. Ölmemiştir. Sadece kendine öldü süsü verip kayıplara karışmıştır. Diğer ajanlar ise Jim’in çıkarları için ölmüştür.

HER ŞEY GİDEREK O PRAG GECESİNE BENZİYOR

15 Temmuz darbesiyle ilgili ne zaman bir şeyler okusam, aklıma hep o gizemli Prag gecesi geliyor. Verilen ifadeler, bir bir ortaya çıkan sırlar, cevapsız sorular ve büyüdükçe büyüyen muamma… Kimin ne olduğu, o gece kimin ne yaptığı, neye hizmet ettiği, kimin hangi safta yer aldığı, yaşananların ne kadarının gerçek ne kadarının kurgu olduğu birbirine karışmış durumda.

İşte şimdi de 15 Temmuz’un en büyük gizemi olan Adil Öksüz’le ilgili bütün ezberleri bozacak bomba iddialar çıktı ortaya. Aydınlık Gazetesi’nin iddiasına göre, Adil Öksüz’ün yurt dışına kaçmasında AKP Samsun Milletvekili Fuat Köktaş’ın yardımcı olduğu, şahsi aracıyla Samsun Belediye Başkanı Erdoğan Tok’un evine götürüldüğü MOBESE kayıtlarıyla belgelenmiş durumda. (Başsavcılık kayıtların olduğuna dair iddiayı yalanladı ancak haberin geri kalanıyla ilgili bir cevap henüz gelmedi.)

Daha Genelkurmay karargâhından başlayarak birbirine taban tabana zıt ifadeler havada uçuşuyor. Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ile 20 yıllık aile dostu Tümgeneral Mehmet Dişli, birbirine 180 derece zıt ifadelerle karşılıklı suçlamalara girişti. Bu sadece bir örnek.

Aradan 8 aydan fazla bir zaman geçmesine rağmen bir arpa boyu yol alınamadı. Ne darbenin 1 numarası, ne Yurtta Sulh Konseyi’nin kimlerden oluştuğu, ne amacı, ne harekât planı ne de siyasi ayağı ortaya çıkarılabilmiş değil. Bütün bu sorulara cevap vermek üzere kurulan TBMM Komisyonu ise kördüğümü daha da büyütmekten başka bir işe yaramadı. Asıl dinlenmesi gereken Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Başbakan Binali Yıldırım, MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Genelkurmay Başkanı Akar, kuvvet komutanları, ÖKK Komutanı Zekai Aksakallı, darbenin liderleri olduğu iddia edilen Tuğgeneral Mehmet Partigöç, Tümgeneral Dişli ve Meclis’i bombalayan F16 pilotlarının hiçbiri dinlenmedi. Daha doğrusu dinlenme talepleri AKP milletvekillerinin oylarıyla reddedildi. Komisyon, ek süre dahi istemeden alelacele kapatıldı. Rapor da rafa kaldırıldı.

Zaman geçtikçe ortaya yeni soru işaretlerinin çıkması da cabası. 15 Temmuz’un üzerinden 7 ay geçiyor ve Hulusi Akar ile Hakan Fidan’ın darbeden 1 gün önce Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda  (ÖKK) 6 saat başbaşa görüştükleri ortaya çıkıyor. 1 ay daha geçtikten sonra, Fidan’ın orada ÖKK Komutanı Aksakallı ile de sır bir görüşme yaptığı anlaşılıyor.

Zaten darbe girişiminin en önemli evresi olarak gösterilen Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda yaşananlar tam bir cadı kazanı gibi. Tuğgeneral Semih Terzi’yi Diyarbakır’dan getiren uçağın 4 kişilik mürettebatı bile ‘tanık’ olarak birbirini tutmayan ifadeler veriyor. Terzi’nin Gölbaşı’na gelişi, Aksakallı’nın emriyle Ömer Halisdemir’in onu vuruşu, sonra yine Aksakallı’nın adamı Üsteğmen Mihrali Atmaca’nın Halisdemir’i şehit etmesi gibi bir türlü açıklanamayan önemli detaylar var. Terzi ile beraber Diyarbakır’dan gelen timin aslında Aksakallı’nın emriyle hareket etmesi ve ÖKK Komutanı’nca korumaya alınması da buna eklenmeli.

TERZİ GÖREVE GİTTİĞİNİ SANIYORDU AMA ASLINDA AVDI

O gecenin en büyük sırlarından Marmaris ayağı da en az Gölbaşı kadar gizemli. Cumhurbaşkanı’nı almakla görevli timlerin, o İstanbul’a vardıktan sonra Marmaris’teki oteline gitmesi en büyük soru işareti. Marmaris timinin başındaki Gökhan Şahin Sönmezateş’in şu sözleri manidar: “Oyuna getirildik. Bize emrin Genelkurmay’dan geldiği söylendi. Emir-komuta zinciri içinde yapıldığını düşündük. Bütün dünya Cumhurbaşkanı’nın İstanbul’a gittiğini bilirken, biz tuzağa düşürülerek oraya gönderildik. Oyuna geldik. Çünkü 15 yaşındaki bir çocuk bile böyle bir plan yapmaz. Bu görevi ben yapmış olsaydım, ya görevi başarır ya da görevi kabul etmezdim. Şu andaki hesabım, ‘Bizi kim yanılttı ve (Marmaris’e kalkıştan önce) 4 saat bekletti?’ sorusunun cevabını bulabilmek. Bu gecikme olmasaydı Erdoğan’ı otelden alabilirdik. Sanki bir üst akıl bunu engelledi.”

İşte Üsteğmen Mihrali Atmaca’nın o gece Zekai Aksakallı’nın emriyle kendisini arayan Yüzbaşı Ahmet Kemal Yılmaz’a söylediği o sözler, bu açıdan anlamlı: “Semih Terzi vuruldu. Vuran da vuruldu. Burada her şey çok karışık, anlamadım.”

Hâlbuki Halisdemir’i vuran kişi Atmaca’nın ta kendisiydi. Bu sözleri söylediği Yılmaz ise Semih Terzi ile birlikte Diyarbakır’dan geldiği halde Etimesgut’ta kalıp Zekai Paşa’nın Terzi aleyhine emirlerini Gölbaşı Oğulbey Kışlası’na ulaştıran yüzbaşıydı. Semih Terzi’ye o gece için bir görev verilmişti. Fakat aslında avdı. Orada ikinci bir ekip daha görevliydi. Kimin kim olduğu belli değildi.

Ankara, Temmuz sıcağına rağmen o gece en az Prag kadar pusluydu.

[Ahmet Dönmez] 27.3.2017 [TR724]

AB ile bağlar koparsa kopsun demek kolay! [Analiz: Semih Ardıç]

Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın milliyetçiler arasındaki kararsız ya da ‘hayır’dan taraf olan seçmeni ‘evet’e kaydırmak için Avrupa Birliği (AB) muhalifliğine sarıldı. 17 Aralık 2004’te AB ile tam üyelik müzakerelerine başlama kararına Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün yanında ‘Başbakan’ unvanı ile imza atan Erdoğan’ın dış siyasetteki bilmem kaçıncı medceziri deyip geçilemeyecek kadar hassas bir denklemle karşı karşıyayız. Erdoğan bu sefer kendi ikbali uğruna memleketi çıkmaz sokağa sokabilir. AB cenahından yükselen ‘Türkiye ateşle oynuyor’ ikazları vaziyetin ciddiyetine emare.

Erdoğan 16 Nisan’da sandıktan ‘evet’ neticesi alabilirse üç senedir taşlarını döşediği rejimin AB müktesebatıyla zerre kadar alakası olmadığının farkında. Halkın ekseriyeti iktisadî ve siyasî çöküşü görmezden gelip anketlerin aksine son gün mührü ‘evet’in üzerine basarsa Erdoğan, Devlet Bahçeli’nin AKP kurmaylarını bile şaşırtan desteği ile kapısını araladığı rejimi sil baştan inşa etmeye koyulacak. Demokrasi kültürü, Türkiye’nin sancılı demokrasi tecrübesi çöpe atılacak. AB normları ile bunları yapamayacağına göre birlikten atılmak için elinden geleni ardına koymayacak.

‘EVET’TEN SONRA KOPACAK FIRTINA

‘Evet’ senaryosunda Brüksel ile irtibatı koparmak ‘yapılacaklar’ listesinin ilk maddesinde. İngiltere’ye atıf yapılması da sadece bu kopuşun ilk günlerinde maşeri vicdanı susturmak için zerkedilmiş müsekkin. Yoksa Büyük Britanya’nın iktisadî ve siyasî gelişmişliği ile Türkiye’yi mukayese etmek elma ile armutu karşılaştırmaktan farksız.

Hadd-i zatında AB’den çıkış kararı (Brexit) İngiltere’ye ilk safhada en az 50 milyar Sterlin (225 milyar TL) maliyet çıkaracak. Resmî safahat 29 Mart 2017’de başlayıp iki sene içinde ikmal olunacak. Mamafih Londra’dan başta Frankfurt/Almanya olmak üzere kıta Avrupa’sında farklı metropollere sermaye ve şirket göçü şimdiden hızlandı. Almanya’nın millî gelirine (GSYH) Brexit’ten ilave 250 milyar Euro katkı gelecek.

AB bizi niye kıskansın?

İNGİLTERESİZ AB YİNE EN ÖNEMLİ İKİNCİ

AB’yi bir devlet olarak kabul edersek İngiltere dâhil 17 trilyon dolar milli gelire sahipti. İngiltere sonrası 14 trilyon dolara inecek. Nüfusu da 510 milyondan 445 milyona gerileyecek. Yine de ABD’yi müteakip hâlâ imalat ve tüketim açısından en büyük ikinci adres unvanını muhafaza edecek. İngilizlerin tercihi kendilerini bağlar. Bize emsal olabilecek bir mahiyeti yok.

AB seviyesine çıkabilmek için ciddi mesafe kat etmesi icap eden Türkiye’nin meseleye artık üyelik penceresinden bakmayacağını bizzat Erdoğan defaatle ifade etmişti. Hani Kopenhag Kriterleri’ni Ankara Kriterleri haline getirecektik. 60 seneden beri mücadelesini verdiğimiz ‘müreffeh ve hür Türkiye mefkûresi’ tek adam hatırına feda edilemez.

AB bugün itibarıyla 28 üye, 510 milyon vatandaşı, 44 bin görevlisi, on binlerce kuralı ile sadece iktisadî, sınaî ve ticarî faaliyetleri düzenlemiyor. İnsan şeref ve haysiyetini teminat altına alıyor, demokrasiye yeni boyutlar kazandırıyor. Hitler ve Mussolini yüzünden maruz kaldıkları trajediden unutamayacakları bir ders aldılar. İnsanların hayatını bir adamın iki dudağı arasına bırakmaya hiç niyetleri yok.

Hep anlatılır: Avrupa Birliği dört temel hürriyet üzerinde duruyor. Bunlar mal, hizmet, kişi ve sermayenin serbest dolaşımıdır. 28 üyenin 22’si seyahat hürriyeti imkânı tanıyan Schengen Antlaşması’na taraf. AB üyesi olmadıkları halde İzlanda, Norveç, Lihtenştayn ve İsviçre’de Schengen Bölgesi’nde yer alıyor.

DÜNYA İHRACATININ DÖRTTE BİRİ AB’DEN

AB ülkelerinin, dünya ihracatı içindeki payı da yüzde 25 civarındadır. Dış ticaret büyüklüğü açısından ise yüzde 20 civarında büyüklüğe sahip ABD’nin önüne geçmiştir. AB’de fert başına düşen millî gelir ortalaması 25 bin Euro civarındadır.

AB içinde Türkiye’nin tam üyeliğine muarızlar olabilir. Hele hele Erdoğan’ın Hollanda, Almanya ve Avusturya’ya ‘Nazi artığı’ ithamlarının tevcih ettiği şu günlerde Ankara’ya destek verecek devlet dahi kalmamış olabilir. Kazanacaklarımız kaybedeceklerimizden fazla olacağından AB içinde tam mânâsıyla yer alacakmış gibi yola devam etmeliyiz. Turizm gelirlerinin yüzde 60’ı, ihracatın yarısı, doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının yüzde 76’sı AB mahreçli iken elimizin tersi ile itebileceğimiz bir ortaklık değil bu.

TÜRKİYE’NİN AB YERİNE İKAME EDEBİLECEĞİ PAZAR YOK

İthalatımızdan mevzuatımızın her harfine kadar Avrupa perspektifini ‘küstüm’ diyerek ademe mahkum edemeyiz. Sadece turizm sektörünün hatırına bile olsa “AB ile bağlar koparsa kopsun. 17 Nisan’dan sonra sürprizlerimiz var.” denilemez. O kadar krize rağmen hâlâ en fazla turist, en fazla yatırım, en fazla borç yine Almanya, Hollanda ve Avusturya üzerinden geliyor.

Türkiye’nin AB yerine ikame edebileceği iktisadî bir büyüklük yakın coğrafyada yok. Kendi değerlerimizle AB ile bütünlük içinde olmamız lazım. İslâm âlemi ile batı arasındaki köprü misyonunu ancak bu şekilde temadi edebiliriz. Müşahhas bir tehdit ya da inkıraza istinat etmedikçe Avrupa Birliği’ne sırt çevirmenin meşruiyetinden bahsedilemez.

1 Ocak 1996’da Gümrük Birliği’ne dâhil olmasaydık hâlâ Tofaş’ın meşhur kuş serisi (Doğan, Serçe ve Kartal) otomobilleri için aylarca sıra bekliyorduk. Avrupalı şirketlerle bizim şirketlerimizin karşılıklı geliştirdiği ortaklıklar, istikbalde daha büyük fırsatların yakalanabileceğinin en güzel misalidir.

GURBETÇİLERİ ATEŞE ATMAYIN

Türkiye’nin AB ile restleşmesi sadece maddî veçhesi olmayacaktır. Avrupa’daki 6 milyona yakın gurbetçinin hayatı altüst olabilir. AB’nin nüfuz sahalarında Türkiye ‘istenmeyen devlet’ ilan edilebilir. AB’den çıktı diye Türkiye ile yaşanacak herhangi bir ihtilafta İngiltere’nin eski ortakları yerine bizi destekleyeceği zannedilmesin. Kıbrıs ve Ege meselelerinden terör belasına, döviz açığından teknoloji transferine kadar en ciddi mevzuların çözümünde yapayalnız kalırız.

Erdoğan ‘AB üyeliğini referanduma sunabiliriz’ dese de o kadar beklemek istemeyebilir. İdamı geri getirmek gibi AB’nin bir-iki kırmızı çizgisini bilerek ihlal edebilir. Yıkmaktan kolay ne var! En zor olanı yıkmaya karar vermektir. Görünen o ki Erdoğan bu kararı çoktan ve kolaylıkla vermiş. AB sayesinde bugünlere gelen TÜSİAD olup bitenlere mukabil sözü eveleyip geveleyip dursun Erdoğan tipi başkanlıkta tarz-ı hayattan mülkiyet hakkına kadar en ağır bedeli TÜSİAD mahallesi ödeyecek.

Rüzgâr eken fırtına biçer. Erdoğan fırtına ekiyor…

AB ile bağlar koparsa kopsun, sürüklesin hepimizi. Evet mi, hayır mı?

RAKAMLAR BÖYLE İKEN TÜRKİYE, AB’DEN VAZGEÇEBİLİR Mİ?

–142 milyar dolarlık ihracatın 71 milyar doları AB üyelerine yapılıyor.

–2016’da yüzde 30 düştüğü halde en fazla turist (3,6 milyon) Almanya’dan geldi.

–200 milyar dolarlık ithalatın 90 milyar doları AB üyelerinden yapılıyor.

–Turizm gelirlerinin (22 milyar dolar) yüzde 60’ı Avrupa’dan elde ediliyor.

–Türkiye’ye doğrudan yatırımların (2016: 10 milyar dolar) yüzde 77’si Avrupa mahreçli.

–Mercedes, Bosch-Siemens, Mann gibi 6 bin 500 Alman firması Türkiye’de imalat yapıp ihracat ve istihdama katkı sağlıyor. ING Bank’ın yanısıra 2 bin 170 Hollandalı firma yatırım için Türkiye’yi seçti.

–Fransız Renault (Oyak ortaklığında), İtalyan FIAT (Koç ortaklığında) Bursa’da otomotiv sektörüne milyarlarca dolar katkı sağlıyor.

–Yabancı yatırımlarda Almanya, Hollanda, Avusturya, Fransa ve İngiltere ilk sıralarda.

–Türkiye 70 milyar dolar civarındaki sıcak paranın (Borsa, Hazine kâğıtları) yüzde 80’ini AB’den temin ediyor.

–Türk bankalarına borç veren kuruluşların başında İngiliz, Alman ve Hollanda bankaları geliyor.

–AB önümüzdeki iki sene içinde üyelik safahatı için 4,5 milyar Euro malî destek verecekti.

–Son dönemde Erdoğan’a tepki olarak NATO’da silah satışında zorluk çıkarsa da Türkiye’ye savunma sanayiinde en fazla desteği Almanya verdi. TSK hâlâ Alman menşeli G3 piyade tüfeklerini kullanıyor.


[Semih Ardıç] 27.3.2017 [TR724]

Tek kanatlı kuş uçamadı, çünkü uçamazdı… [Kemal Ay]

Bediüzzaman Said Nursî, Münâzarât’ın başında, Kürt illerinin dağ ve bayırlarını ‘medrese eyleyerek’ kendi kendine (çünkü Kürtlerin öğrenme anlayışı böyledir, ona göre), meşrutiyet rejimi hakkında bir soru-cevap bahsi açar. “Ey Seyda!” der, “İstanbul’a gittin. Bu inkılâb-ı azîmi gördün. Mühim işler içine girdin. Bize ne getirdin?”

‘İnkılâb-ı azîm’ (büyük değişim) dediği, İkinci Meşrutiyet’in ilânıdır. 1908’deki ‘ihtilal’ sonrasında, Padişah Abdülhamit daha önce kendi eliyle kapattığı Meclis’i açmış ve askıya aldığı anayasayı yeniden ilân etmiştir.

Bediüzzaman, bu değişimden ‘müjde’ diye bahseder ve meşrutiyetin ‘nur’ olduğunu savunur. Öyle ki, ‘şu devletin yarı milleti, pahasına verilse idi’ gene de ucuz gelirdi demektedir. Ancak soru soran, şüphelidir. “Öyle ise zihnimize gelen şüpheleri ve sualleri hallet” dedirtir hayalî muhatabına Üstad.

Nedir o şüpheler?

“İstibdat nedir; meşrutiyet nedir?” Diğeri: “Ermeniler ağa oldular. Biz sefil kaldık.” Başkası: “Dinimize zararı yok mu?” Daha başkası: “Jön Türkler şöyledirler, böyledirler, bizi de zarara sokacaklar.” Diğeri: “Gayr-i müslim, nasıl asker olacak?”

İlk soruya cevap olarak Said Nursî, istibdatın İslamiyeti zehirlediğini, Müslümanlar arası onca ihtilafın sebebi olduğunu açıklar. Ardından meşrutiyeti, ‘bazı memurların fiilleri’ sebebiyle ‘yanlış ders’ olarak okutturulduğu hâliyle değil, bir ‘ideal’ olarak anlatacağını söyler.

Bediüzzaman Said Nursî de, tıpkı kendi devrinin entelektüelleri gibi, meşrutiyeti, ‘istişare’ zemininde ele alır ve Kur’an’daki istişare ayetlerine atıfta bulunur. Sonra da, “O nurlu vücudun kuvvete bedel hayatı haktır, kalbi marifettir, lisanı muhabbettir, aklı kanundur, şahıs değildir” sözleriyle etraflı bir tanım yapar. Daha da ileri gider ve meşrutiyetin ‘İslâmiyetin bahtını, Asya’nın talihini’ açacağını iddia eder.

İdarenin halka verilmesi, Nursî’nin gözünde herkesin ‘bir padişah hükmüne’ getirilmesidir. Çünkü ‘insaniyetin esası olan cüz-ü ihtiyarı temin eder’. Böylece insanı ‘azad eder’. Bunun ötesinde ‘üç yüz milyondan ziyade ehli İslamı bir aşiret gibi birbirine rapteder’.

Bediüzzaman’ı bu kadar heyecanlandıran meşrutiyet, onun nazarında hükümetin ‘hekim’ ve milletin ‘hasta’ olduğu bir modeldir. Merkezî padişahlık gibi bir yönetimde, hasta dinlenmeden ilaç yazılır. Oysa istibdat yönetiminde, hücresinden çıkmayan bir adam (Abdülhamit’i kastediyor) tüm millete ilaç yazar ve bir hastalığa derman olan ilaç, başka hastalığa zehir olabilir.

Bu tarif ettiğin meşrutiyet bize henüz gelmemiştir, sualine ise Bediüzzaman ilginç bir cevap verir: “Evet, bir millet cehaletle hukukunu bilmezse, ehl-i hamiyeti dahi müstebit (baskıcı) eder.” Bu kez sual eden şöyle sorar: “Tarif ettiğin meşrutiyetin ne miktarı bize gelmiş ve niçin bütün gelmiyor?”

Üstad’ın cevabı ise şöyle (mealen): “Ancak on kısımdan bir kısmı size gelebilmiş. Zîrâ sizin şu vahşetli, cehaletten yana, husûmet dolu olan sarp dağ ve derelerinizdeki vahşet ayılarından, cehâlet ejderhasından, husûmet kurtlarından bîçare meşrûtiyet korkar, kolaylıkla gelmeye cesâret edemez.”

Meşrutiyet’in (buna medeniyet de diyebiliriz pekâlâ) Kürt illerinde (aslında bütün Anadolu’da) hakkıyla uygulanamamasının sebebini Bediüzzaman, ‘vahşet’, ‘cehalet’ ve ‘husûmet’ olarak açıklıyor. Sonrasında da, ‘asıl bizi mahveden’ diyor, ‘içimizdeki garip nâmlar ile hüküm süren parça parça istibdatlar idi’.

***

Bugün birisi çıkıp “Siz Cumhuriyet’i ya da demokrasiyi beceremediniz ama suç Cumhuriyet’te ya da demokraside değil sizdeydi” dese, muhtemelen ‘halk düşmanı’ ilân edilir. Ancak sistem tartışmalarının orta yerinde ciddi ciddi üzerinde düşünmemiz gereken şeylerden birisi de, ‘insan yetiştirme’ dediğimiz husus.

Üstad’ın kelimeleri hassasiyetle seçilmiş, İstanbul’da meşrutiyetin yaşandığını iddia etmiyor, bilakis ‘o memurların fiillerine’ bakıp da değerlendirmeyin, diyor. İleride berrak bir nehir hâline geleceğini düşündüğü meşrutiyete sıkı sıkıya bağlanmak gerektiğini savunuyor. 100 senedir köhneleşmiş bir yapının hemen ayağa kalkamayacağını anlatıyor. Hatta ‘şimdi tembellik etseniz’, 100 sene sonra ancak semeresini alırsınız, diyor.

(Bu 100 sene meseleleri genelde kesretten kinayedir ama gerçekten de ucu ucuna 100 sene bekleyenler oluyor hep.)

Bediüzzaman’ın teşhisleri gerçekten de orijinaldir. Çözüm önerileri de öyle. Osmanlı İmparatorluğu içinde, Kürtleri örnek göstermek suretiyle, halkın meşrutiyete (demokrasiye) hazırlanması gerektiğini erken söyleyenlerdendir. Cüz-ü ihtiyariyi, yani insanın özgür iradesini, insaniyetin esası olarak görür ve ‘şahsiyet’ fikrinin İslamî camiadaki öncülüğünü yapar. Daha sonra gelen ‘şehirli dindarlar’, muhafazakâr entelektüeller, bu ‘şahsiyet’ fikrinin üzerinde sıkça duracaktır.

Üstad’ın daha çok bilinen tespiti şuydu, hatırlarsınız: “Bizim düşmanımız cehalet, zarûret, ihtilâftır.” Bu üç hastalığa tedaviyi de yine kendisi önerir: “Bu üç düşmana karşı san’at, marifet, ittifak silâhıyla cihad edeceğiz.”

Fark etmişsinizdir, Bediüzzaman teşhiste de, tedavide de toplumsal bir bakış açısını tercih ediyor. Burada bir devlet sistemi yahut siyaset tarzı yok. Toplumun hastalıkları belli: Cehalet, zaruret (fakirlik) ve ihtilaf. Bu ihtilaf meselesinin özü de, yukarıdaki alıntıda görülen ‘husûmet’tir. Türkiye siyasetinin bugünkü tıkanıklığının en büyük sebebi, toplum kesimleri arasındaki bu husûmettir ki, farklı fikirleri ancak temsil edenlerin yüzdeleri nispetinde duyurulabilir hâle getirmiştir. Apaçık bir kötülüğe karşı ‘bir araya gelmeyi’ imkânsız etmiştir.

***

Peki, Bediüzzaman’ın reçetesini nasıl uygulayacağız? Veya, bugüne kadar neden uygulayamadık?

İslamcılık ideolojisinin mimarları, toplumdaki en büyük problemin ‘Müslüman bilinci eksikliği’ olduğunu düşünmüşlerdi. Onlara göre, insanlara Müslüman oldukları ‘hatırlatılmalıydı’. Müslümanlara, Müslüman oldukları emperyalist Batılılar tarafından unutturulmuştu.

Bu teşhise karşı yazılan reçete de belliydi: Müslüman kimliği (Batı karşıtı olarak) ‘yeniden’ ele alınacak ve bu kimliğe uygun şekilde, siyaset tarzında topluma ‘işlenecek’ti. (Aşırı politize olmuş Marksistlerle, İslamcıların birbirlerine çok ‘yakın’ olmalarının bir sebebi var!)

İslamcıların ‘Müslüman kimliği’ kurgulamaları hep sorunlu oldu. Günümüz şartlarında ‘Her şeyin Müslümancası’nı icat etmeye kalkınca, “İslamî yaşam tarzı” adı altında ‘paralel’ bir modern hayat ortaya çıktı (Ehli buna ‘modern anti-modernizm’ der). Bunun en güzel örneğini geçenlerde, TRT muhabiri bir arkadaş, Kâbe’de sevdiği kadına evlilik teklif ederek gösterdi. (Allah mesut etsin!)

Tabi burada oturup uzun geçmişiyle İslamcı geleneği mahkûm etmeden önce, her Müslüman’ın oturup düşünmesi gerekir. Sorun neydi?

Osmanlı’nın son döneminde, Batı’dan ardı ardına yeni icatlar, yeni hayat telakkileri, yeni sanatlar İstanbul’a gelirken, İstanbul’daki Müslüman entelektüellerin ve medrese hocalarının ‘cevap üretmesi’ gereken onlarca sorun ortaya çıkıyordu. Trenlere kadın-erkek karışık mı binilecekti? Tiyatro oynamak ya da seyretmek caiz miydi? Meclis açmak İslam’da var mıydı? Bisiklet biz Müslümanlara uygun düşer miydi?

Bugün tebessüm ettiren bu sorular, ciddi sorulardır. Son 200 senedir Müslümanların pek de davet edilmedikleri bir şölende, bir türlü akıllarını başlarına devşirip manzarayı anlayamamalarının sebebidir bu sorular.

Bediüzzaman, bu tartışmaların arasında, orta bir yolu tavsiye eder. ‘Batı’nın ilim ve tekniği’ denilerek hep bir mesafeyle yaklaşılan bilim ve teknolojiye ‘beşerin fenni’ diyerek (evrenselleştirerek), onu ‘aklın ziyası’ seviyesinde yüceltir. Onun yanına, ‘kalbin nuru’ dediği dinî ilimleri yerleştirir ve formülünü tamam eder.

***

1952’de kendisini ziyaret eden gazeteci Eşref Edip’e, Bediüzzaman Said Nursî, ‘beni anlayamadılar’ diye yakındıktan sonra şu ‘acayip’ cümleyi söylemişti: “Beni skolastik bataklığı içinde saplanmış bir medrese hocası zannediyorlar.”

Bu yakınmanın muhatabı belli ki Nur talebeleri değildi. Kanımca kendisine pek rağbet etmeyen Türk entelektüel sınıfını işaret etmişti. Gene de ama bu yakınmadan eserlerini okuyanların da payı olabileceğini düşünüyorum.

Said Nursî, Müslümanların yaşadığı problemlerin sadece ‘manevi’ sahadaki eksikliklerle açıklanamayacağını görmüştü muhtemelen. Bir yandan ‘iman kurtarma davası’ dediği Risale-i Nur külliyatını yazarken, diğer yandan ‘cehalet, fakirlik ve ihtilaf’ meselesiyle mücadele ediyordu. Müslümanlara bilim ve teknolojinin ‘faydalı da olabileceğini’ anlatıyor, onların nazarlarını ‘kâinat kitabına’ (dünya bilgisi) çeviriyordu. İslam dünyasının kahir ekseriyetinin daha belki 100 yıl fakirlikten kurtulamayacağını bildiğinden, zarurete karşı ‘iktisat’ (tutumluluk ve kanaat) meselesini işliyordu. Nazarını siyasetten çevirmiş, tek tek kalp ve kafalara konuşuyordu.

Bugün, herhangi bir Müslüman topluluğun dünyada yaşadığı sorunları sadece manevi hayattaki eksiklikleri gidererek aşmasının imkânı yok. Kalple beraber akıl da çalışmadıkça, her Müslüman (en azından maddi imkânı olanlar) çağının bilim seviyesini yakalama yolunda gayret etmedikçe, diz kırıp okumadıkça, İngilizce öğrenip en azından ana akımdaki bilgiyi edinmedikçe, kendi alanında uzmanlaşıp pratikte olduğu kadar teoride de derinleşmedikçe, yani ‘çift kanatlı bir kuş’ hâline gelmedikçe, bu problemler karşımıza çıkmaya devam eder.

Bir Müslüman gazeteci olarak (dua ediniz), bu alandaki etik, ahlak tartışmalarını, gazetecilik anlayışlarını (kuramları), bu mesleğin tarihini, başka ülkelerde nasıl icra edildiğini, meslekteki yenilikleri, bu mesleğin nasıl en doğru şekilde yapılacağını evrensel ölçülerde araştırmam, adeta imanımın da bir gereği olmalı. (Diğer meslekleri buna kıyas ediniz.)

Dünyayı doğru anlamak, onu gerektiğinde terk etmenin de etkili bir yolu olabilir.

[Kemal Ay] 27.3.2017 [TR724]

Ateşle oynuyor [Vehbi Şahin]

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Avrupa Birliği ile gerilimi her geçen gün artırıyor.

Neden böyle davranıyor?

İki sebebi var.

Birincisi, 16 Nisan’da yapılacak referandumda ‘evet’ oylarının yüzde 52’nin üzerinde çıkmasını istiyor.

Amacı Cumhurbaşkanı seçilirken aldığı oy oranını geçmek…

Böylece hem meşruiyet zeminini ikame etmiş olacak hem de uygulayacağı antidemokratik politikalara itiraz edenlere “Millet arkamda” mesajı verecek.

İkincisi, 16 Nisan’dan istediği sonucu alsa da almasa da normal hukuk düzenine dönmenin kendisi ve AKP için ağır bir bedeli olacağının farkında…

Bu yüzden kendisine kimsenin kolay kolay muhalefet edemeyeceği bir dikta rejimi kurmak istiyor.

Nasıl olacak bu peki?

Tabii ki demokrasiyi katlederek…

Hukuk düzenini yıkarak…

İfade hürriyetini ortadan kaldırarak…

Mülkiyet hakkını ilga ederek…

Serbest piyasa ekonomisini mezara gömerek…

Özetle…

Avrupa Birliği normlarından kurtulmayı planlıyor.

HİLAL-HAÇ KAVGASI UZUN VADELİ STRATEJİ

Almanya ve Hollanda üzerinden başlattığı Hilal-Haç kavgası görüntüsü kısa vadeli bir strateji değil yani…

16 Nisan’dan sonra da bu gerilimi sürdürme niyetinde…

Çünkü başka bir çıkış yolu kalmadığını Erdoğan da çok iyi biliyor.

Kafasındaki yol haritası aşağı yukarı belli…

15 yıldır Türkiye’de uygulayıp karşılığını fazlasıyla aldığı ‘kutuplaştırma’ siyasetini uluslararası arenaya taşımak istiyor.

Hesabı şu:

1) Avrupa’ya karşı Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana başta Türkiye olmak üzere İslam ülkelerinde birikmiş bir öfke var.

Bu intikam duygusunu harekete geçirmeyi planlıyor.

Pazar günü İstanbul’da yaptığı konuşmada bu stratejinin izleri açıkça görülüyordu.

Dedi ki Erdoğan…

-Camilerimizin duvarına gamalı haç işaretlerini koyan siz değil misiniz?

-Camilerimizi yakıp yıkmadınız mı?

-Faşistsiniz faşist…

Şüphesiz bu cümlelerin toplumsal hafızada bir karşılığı olduğunu biliyor ve ona göre konuşuyor. 

İPİ ÖNCE KİM KOPARACAK?

2) ABD ve Avrupa ülkeleri ile Türkiye’nin ‘demokrasi’ ortak paydasında buluşmasını imkânsız hale getirmek istiyor.

Rusya ile yakınlaşma da Avrupa değerlerinden uzaklaşma da bu stratejinin bir parçası…

Ne yapıyor?

A) Almanya Başbakanı uyardığı halde inatla Nazi suçlaması yöneltiyor.
“Siz bana diktatör dediğiniz sürece ben de size Faşist, Nazi demeye devam edeceğim” diyor.

Buradaki amaç ipleri önce Batı’nın koparmasını sağlamak.

B) Avrupa bu oyuna gelmediği takdirde ilişkileri bizzat kendi bitirmek istiyor.
Bu konuda yola döşediği en büyük taş idam cezası ile ilgili…

Avrupa Birliği “İdam kırmızı çizgimiz” dediği için bu kozu çok iyi kullanıyor.

Hemen her konuşmasında buna değiniyor.

İdam cezası ile ilgili yasa teklifi önüne geldiğinde onaylayağını söylüyor.

C) Bir de sık sık Avrupa’nın 54 yıldır Türkiye’yi üye yapmayıp kapıda beklettiği vurgusunu yapıyor.
İngiltere’nin halk oylamasıyla AB’den ayrılmasını gündeme getirip Türkiye’nin de benzer bir yola girebileceğini dile getiriyor.

Geçen hafta, AB ile sürdürülen müzakerelerin devam edip etmeyeceğini referanduma götürebiliriz demesi de bu hesabın bir parçası yani…

AYASOFYA’DA CUMA NAMAZI

3) Müslümanlara, Batı’ya karşı emperyalizme karşı tek başına cihat ettiği mesajı veriyor.

Avrupa ile kavga eden lider profilinin, Müslümanların şuuraltı müktesebatını harekete geçireceğinin farkında…

Hilafet ve halife kavramlarının tartışılmaya açılması…

Bir futbol takımına Osmanlıspor adı verilmesi…

Osmanlı Ocakları’nın kurulması…

Padişah torunu olduğunu iddia eden bir hanımefendinin sürekli ekranlarda boy göstermesi…

Diriliş adıyla bir dizi filmin devlet televizyonunda yayınlanması…

Bütün bunlar yedi düvele karşı mücadele edildiği algısına hizmet ediyor.

Son günlerde “Cumhurbaşkanı Erdoğan, referandumdan iki gün önce (14 Nisan) Ayasofya Camii’nde cuma namazı kılacak” şeklinde dedikoduların yayılmasının bir sebebi de bu zaten.

Ümmeti emperyalizmin zulmünden kurtaran lider rolünü oynamak.

Peki, bu hesap tutar mı?

Biraz zor…

Çünkü Erdoğan’ın karşısında strateji üretemeyen Kılıçdaroğlu ve Bahçeli yok…

ABD ve AB kurmaylarının tepkileri de Erdoğan’ın oyun planını fark ettiklerini gösteriyor.

Ayrıca Avrupa kamuoyu da 15 yıldır Erdoğan ve AKP’ye destek veren kitle gibi algı operasyonlarıyla kolayca yönlendirilecek bir kitle değil.

Bu yüzden Erdoğan’ın bu son oyunu ters tepebilir.

200 YILLIK BİRİKİM

Neden?

Çünkü Türkiye sıradan bir ülke değil…

Osmanlı’nın son döneminde Sened-i İttifak ile başlayıp Cumhuriyet’le devam eden Batılılaşma ve demokrasi mücadelesine ev sahipliği yapmış bir ülke…

Dolayısıyla ‘demokrasi’ konusunda beğenin ya da beğenmeyin 200 yıllık bir kazanım söz konusu…

Şimdi Erdoğan bu birikimi şahsi ikbali için bozuk para gibi harcama niyetinde…

İşte asıl tehlike de bu zaten.

Bu tarihi tecrübenin ortadan kaldırılması…

Türkiye’de insanların korkudan dile getiremediği bu hakikati geçenlerde Almanya’nın yeni Cumhurbaşkanı Frank Walter Steinmeier, seçilmesinin ardından yaptığı ilk konuşmada söyleyiverdi.

Ne dedi Steinmeier?

-Cumhurbaşkanı Erdoğan, sen ve diğerlerinin inşa ettiği her şeyi tehlikeye atıyorsun…

-On yıllardır elde edilen her şeyin yıkıldığını endişe ile izliyoruz…

ABD, Almanya ve İngiltere’de yapılan “15 Temmuz’un arkasında Gülen Cemaati olduğuna dair somut kanıt yok” şeklindeki tarihi açıklamalar da gösteriyor ki Erdoğan, ateşle oynuyor.

Ya farkında ya da değil…

Kendini şu anki konumuna gelmesine vesile olan demokrasiyi ve demokratik değerleri katlederek hem kendini hem de ülkeyi ateşe atıyor.

Yazık…

[Vehbi Şahin] 27.3.2017 [TR724] 

Üşüyoruz, Muhsin Başkan! [Ali Emir Pakkan]

"Bir coşku var içimde bu gün kıpır kıpır, Uzak çok uzak bir yerleri özlüyorum." dizeleriyle başlayan şiir, "Ey sonsuzluğun sahibi, sana ulaşmak istiyorum. Durun kapanmayın pencerelerim, Güneşimi kapatmayın, Beton çok soğuk, üşüyorum." dizeleriyle bitiyordu. 

Şiir, Mamak Askeri Cezaevinde Muhsin Yazıcıoğlu tarafından yazılmıştı... 

12 Eylül 1980 darbesinde sağ ve sol görüşlü binlerce insan tutuklanıyor. Mamak Cezaevi'ndeki hücrelerde Ülkücüler yatıyor. Garnizon içindeki bin kişilik salon, Ülkücüleri ve Dev- Sol'cuları yargılamak için özel yapılıyor. Yıllarca sürüyor davalar. Muhsin Yazıcıoğlu, 7.5 yıl hapisten sonra beraat ediyor. Hapishanelerde kimi çürüyor, sakat kalıyor; kimi işkenceden ölüyor, bazıları da beraat ediyor. 

Mamak Cezaevi'nde mahkumların kaldığı A, B ve C blokları vardır. Haftada iki gün Duruşma günleri mahkumlar bloklardan çıkartılıp sıra halinde veya araçlarla 3-4 kilometre mesafedeki özel inşa edilmiş mahkeme salonuna getiriliyor. Koğuştan çıkarken, yolda ve mahkeme salonuna girerken coplar, küfürlerin bini bir paradır. Koğuşlarda yapılan işkenceler anlatılacak gibi değildir. Diyarbakır'da kime ne yapıldı ise Mamak'ta da o yapılır. Askı, falaka, çelik dolaba koyma, elektrik verme, hepsi vardır. İşkencede öldürülenler olur! Bekir Bağ öldürülür. Hüseyin Kurumahmutoğlu sabah namazında başına dipçik vurularak katledilir! 

Ve ilk idam...

1980 yılının 7 Ekim'ini 8 Ekim'e bağlayan geceydi. Mustafa Pehlivanoğlu, özel “idam hücresi”nden alındı. İdam cezası onaylanmış ve infaz vakti gelmişti. Pehlivanoğlu'nun olayda silah kullanmadığı tespit edilmiş ancak idamı durdurma girişimleri başarıya ulaşamamıştı. Mamak Askeri Cezaevi'nde idam edildi. Ailesi, ölümünü infazdan 3 gün sonra oğullarının ziyaretine geldiklerinde öğrenebildi. 

İşkenceler akıl almaz boyutlardaydı. Yakalanan her ülkücü, Mamak Garnizonu'nun içindeki “C-5” adı verilen binaya götürülüyordu. Ağır işkenceler altında sorgulamalar yapılıyordu. Sorgu ekibinin başında, MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası'nın savcısı Hava Hakim Albay Nurettin Soyer ile Zeki Kaman ve Dürüst Oktay isimli komiserler bulunuyordu. Binanın önüne gelindiğinde, önce tekme-tokat faslı başlıyordu. Ardından bir tahtanın üzerine yatırılıp gözler bağlı olarak “falakalı sorgu” metodu uygulanıyordu. Bazılarının kolları bir kalasa bağlanıyor, çırılçıplak sandalyenin üzerine çıkarılıyor, kalas tavana asıldıktan sonra, altındaki sandalye çekiliyordu. Askıya asılanlar havada sallanırken, defalarca erkeklik organına elektrik veriliyordu. İşkenceden geçenler, A Blok'ta bulunan “Kafes”e konuluyorlardı. Burada oturmak, kalkmak, ayak degiştirmek, kıyafet düzeltmek, konuşmak izne tabiydi. Herhangi bir ihtiyacı olanın yüksek sesle bağırması gerekiyordu. Kafeste bütün erlerin adı “komutan”, bütün ülkücülerin adı da “lan”dı! 

Muhsin Yazıcıoglu'nun görmediği işkence kalmadı. Yazıcıoğlu, cezaevini bir Medrese-i Yusufiye'ye çevirdi. Avukatı Şerafettin Yılmaz'ın tahliye teklifini, arkadaşlarımı yalnız bırakamam diye kabul etmedi. 

12 Eylül'de en büyük darbeyi ülkücüler yedi. Aileleri, akrabaları, arkadaşları ve hatta selam verdikleri insanlar bile büyük mağduriyetler yaşadı. Fethullah Gülen, gizliden içerideki ve dışardakilere yardım elini uzattı.

30 yıl sonra Anayasa degişikliği ile 12 Eylül'e yargı yolu açıldı! Kenan Evren, sorgusunda işkencelerden haberim yoktu dedi! Özel yetkili mahkemelerin kaldırılmasından sonra, işkencecilerin yargılanması yarım kaldı! Muhsin Yazıcıoğlu, helikopterinin düşmesi(!) sonucu hayatını kaybetti. ( 25 Mart 2009) AKP, o soruşturma dosyasını da kapattı! 

Yazıcıoğlu'nun, Mamak Cezaevi'nde yazdığı 'Üşüyorum' şiirini şimdi binlerce hizmet hareketi mensubu okuyor, yeni şiirler yazılıyor hücrelerde! 

'Üşüyorum' şiiri şöyleydi:

Bir coşku var içimde bu gün kıpır kıpır.
Uzak, çok uzak bir yerleri özlüyorum.
Gözlerim parke parke taş duvarlarda.
Açılıyor hayal pencerelerim.
Hafif bir rüzgar gibi süzülüyorum.
Kekik kokulu koyaklardan aşarak,
Güvercinler ülkesinde dolaşıyor,
Bir çeşme başı arıyorum.
Yarpuzlar arasında kendimi bırakıp
Mis gibi nane kokuları arasında
Ruhumu dinlemek istiyorum.
Zikre dalmış her şey
Güne gülümserken papatyalar
Dualar gibi yükselir ümitlerim
Güneşle kol kola kırlarda koşarak
Siz peygamber çiçekleri toplarken
Ben çeşme başında uzanmak istiyorum.
Huzur dolu içimde
Ben sonsuzluğu düşünüyorum.
Ey sonsuzluğun sahibi, sana ulaşmak istiyorum.
Durun kapanmayın pencerelerim
Güneşimi kapatmayın!
Beton çok soğuk, üşüyorum..

[Ali Emir Pakkan] 27.3.2017 [Samanyolu Haber] 
Aliemirpakkan@gmail.com
Twitter @AliEmirPakkan
             @TYolculuk

O zaman da, bunları kimse ciddiye almaz! [Kadir Gürcan]

Dikkatinizi çekti mi bilmem, Saray kontenjanından göreve atanan, mevcut hükümetin icra kadrosunda yer aldığı halde gözünü veliyyü nimetin jest ve mimiklerinden ayırmayanlar daha haşin, daha kontrolsüz, yırtıcı ve alabildiğine bıçkın oluyorlar.
Bazı şeyler doğuştan, cibilli olarak iktisap edilir. Sonradan edinilen şeyleri fıtratın parçası haline getirmek için özel gayret şart. Adam, serapa hoyratlık ve kabalık abidesi ise, her hal ve tavrı tevarüs ettiği bu fıtri eğilimi tamamlayan bir aksesuar olur. Bıyık da öyle. Üst dudağın üzerindeki o siyah ya da hafif kır’a çalmış çizgiyi basite almayın.

Kaç zamandır, Sayın İçişleri Bakanı’nın bıyık destekli ciddiyeti kadar iğreti duran asabi ve hırçın hallerine bir mana veremiyoruz. O ligin adamı olmadığı belli. Ekranda ve kamera karşısında dururken, ürkek ve çekingenliği bütün hallerini baskı altına alıyor. 2007 Cumhurbaşkanlığı seçiminde kendisine açılan millet kredisini pısırıklık ve korkaklıkla heba etmesi boşuna değilmiş. Milletin kendisine beslediği hüsn-ü zan biraz fazla büyük geldi ve üzerinden kaydı gitti. Bundan böyle, başarısız ve sönük siyasi kariyerini, Saray kırıntılarıyla noktalayacak gibi. Bu yüzden, aklına geldikçe, apar-topar esip-yağmalarını kimse ciddiye almıyor.

İstanbul, Ankara ve İzmir’deki terör saldırılarından sonra (İstanbul Reina saldırısı yeni yıla girdiğimiz Pazar Günü gerçekleşmişti.) “Pazartesi, hadlerini bildireceğiz.” şeklinde tarihe geçecek bir meydan okumaya imza atmıştı. Aradan kaç hafta ve ay geçtiğini siz hesap edin.

Güneydoğu’da ismi konmamış bir savaş devam ederken, Türkiye’nin metropolleri başta olmak üzere bir çok şehri terör açısından riski yüksek kategorisinde. Hükümet kabinesinde iş alan bakanlar, işlerini anlayıp, derlenip toparlanmaktan, sonra da görev-sorumluluk ahengi sağlamaktan ziyade “iyi saatte olsunlar” kızıp-gücenmesin derdine düşüyorlar. Dolayısıyla hükümet kabinelerine havale edilen işler, her seferinde baştan başlayıp bir türlü sonlandırılamayan projeler olarak kalıyor.

İçişleri Bakanı, ülke içinde kol gezen terör tehlikesini daha çok büyük suikast ve katliamlardan sonra hatırlıyor. Haftanın kalan günlerinde sağ kulağı üzerine devrilip, kabine içindeki garantilenmiş konumunun tadını çıkarıyor. Mahsuru yok. Alan razı satan razı.

Şu kadar var ki, ülke problemlerini ağırlığı ölçüsünde dile getirmek bile bir iş. Doğru ve sağlıklı bilgi alamadığımız Ortadoğu karmaşasında, Sayın Bakan meseleyi “bayrak asmak!” hafifliğinde ele alıyor; “O bayrağı bir asın da haddinizi bildirelim!” özdeyişi(!) zat-ı alilerine ait. Mantık ve düşünce yörüngesi “Pazartesi günü, haklarından geleceğiz!” darlığında seyrediyor. Bıyık bırakıp, Saray’ın arkasına sığınmak da vaziyeti kurtarabilecek gibi durmuyor.

Sayın Bakan bıyıklarının kredisine güvenip, eski muhalefet partisi liderlerinden birisine “Gel de, sana kumpas kuranları göstereyim!” diye meydan okumuştu. İşi bitmiş ama, hala siyasi hayattan kopmayan tecrübeli siyasetçi de “Böyle bir davete seve seve giderim de, eğer elinde bahsettiği bilgiler varsa bunların kanuni mercilere teslim edilmesi gerekir!” diyerek İçişleri Bakanı’nın meydan okumasını boşa çıkardı. Öyle ya, madem aksayan bir şeyler var, neden kanuni işlem yapmıyor ya da yapamıyorsunuz? Yoksa Saray’dan izin çıkmıyor mu? Sayın Bakan yine baltayı taşa vurdu, iyi mi! Kim bilir bu izinsiz çıkışından sonra Saray’dan ne kadar azar işitmiştir.

Hem hükümet ediyor görünüp hem de “etkisiz elemanlar!” kategorisine mahkum olmak epey çileli olsa gerek. Hollanda meselesinde alabildiğine uzağa savrulan Dışişleri Bakanı, bundan böyle Avrupa’ya –eğer gidebilirse- boynuna asılı kötü bir karneyle misafir olacak. İsviçre’nin “Gel ama, insanlara casusluk yapmalarını söyleme!” uyarısı zilletin boyutlarını göstermiyor mu?

Türkiye’nin hem iç hem de dış siyasette kaybettiği kredi telafisi uzun yılları bulacak. Bu satırların yazarı, başkaları gibi “Gün gelince bunların hesabı sorulur!” diye istikbale ait öngörülere sahip değil. Şu kadar var ki, o zaman geldiğinde de böyle kalifiyesiz ve şahsi zaaflarla malul siyasi figürler hesap sorulmaya değer bulunmayacak. Böylesi bir sahteliği geleceğe taşımaya gerek var mı? Ne ağır bir zillet!

[Kadir Gürcan] 27.3.2017 [Samanyolu Haber] newkadirgurcan@gmail.com