Zorla asi göründü [Safvet Senih]

İstibdat dönemi ve müstebit padişah diye Sultan Abdülhamid’e saldıranlardan Filozof Rıza Tevfik Bölükbaşı, daha sonra gerçek istibdat ve gerçek müstebitlerle karşılaşınca ve masum milletin başına gelen ve İslâmiyete yapılan ihanetlerle tanışınca uzun bir şiir yazmış. Bir dörtlüğü şöyle:

“Milliyet davası fıska büründü.
Ridâ-yı Diyanet yerde süründü.
Türkün ruhu zorla âsi göründü.
Hem Peygamberine hem Allahına…”

O günlerde camiler, medreseler, tekkeler yani bütün maneviyat kaynakları kurutulup kapatılmış, irtica diye takdim edilmişti. Halkın ruhu, istemediği halde, zorla Allah'ına ve Peygamberine âsî hale getirilmişti…

Günümüzde yaşadığımız bu süreçte de aynı şeyler hem de daha dehşetli ve şiddetli halde sinsice icra ediliyor. Görünürde, camiler, Kur’an Kursları, İlahiyatlar açık. Ama her şeyin içine siyaset sokulmuş. Sarıklı-cübbeli insanlar Müslüman kardeşlerinin mallarının ve ırzlarının kendilerine ganimet olduğunu söyleyebiliyorlar. Böyle bir cinayet, böyle bir vahşet olamaz!.. İnsanlar kendilerinin üzerine mafyavari bir saldırı olmaması için başkalarına iftira atabiliyor, kırk yıllık dostlarını karalayabiliyor… Tabii bu durum mazlum ve mağdurlara çok tesir ediyor. İnsanlar hakkında hayal kırıklığına uğruyorlar. Çünkü hiç beklemedikleri şeylerle karşılaşıyorlar.

Hüsn-ü zanların kırılmaması için ‘ruhları zorla hem peygamberine hem de Allah'ına âsi görünen’ insanlar ve kendileri için, “On Üçüncü Lem’a”yı dikkatlice mütalaa ve müzakereyi tavsiye ederim:

Bu Lem’a’nın ismi “Hikmetü’l-İstiâze”  (Şeytanın Şerrinden Allah Sığınma) dir. “On Üç İşaret” ten meydana geliyor.

Birinci İşaret’te, “Tahrip çok kolaydır.” gerçeği anlatılıyor. Fitne ve fesat da tahrip cinsindendir.

İkinci İşaret’te, şeytanın yaratılış hikmeti ele alınarak, bazı şerlerle beraber, küllî hayırların ve İlahî maksatların olduğu izah ediliyor.

Üçüncü İşaret’te, dehşetli düşmanlara karşı sağlam bir kaleye sığınmanın önemi anlatılıyor. O, kale Kur’an’dır.

Dördüncü İşaret’te, varlığın tamamen hayır, yokluğun da tamamen şer olduğu; fakat varlığın oluşması ve devamı için bütün  şartlar gerektiği; Halbuki yokluk, asıl itibariyle tek bir şartın olmamasıyla gerçekleştiği ifade ediliyor.

Beşinci İşaret’te, şeytanın cüz’î bir şeyle insanı mühim tehlikelere attığı, insan nefsinin, şeytanı her vakit dinlediği ifade edilerek, nefis ve şeytanın şerrinden her zaman Allah’a sığınmak gerektiği anlatılmaktadır.

Altıncı İşaret’te, şeytanın hassas ve sâfî kalb insanlara nasıl vesveseler verdiği anlatılarak kurtuluş reçeteleri sunuluyor.

Yedinci İşaret’te: Birinci bölümde şerri yaratmanın şer olmadığı, çünkü pek çok hikmet ve faydalar için yaratıldığı ayrıca cüzî zararlar için küllî faydaların terk edilmemesi gerektiği anlatılıyor.

İkinci bölümde, büyük günah işlemenin insanı kafir değil günahkâr edeceği ifade edilerek insanlar hakkında yanlış kanaatlara kapılmamamız anlatılıyor.

Sekizinci İşaret’te, dalalet ve küfrün iki kısım olduğu, kabulsüzlüğün kolay olmakla beraber, yokluğu kabul ve isbat etmenin imkansız olduğu anlatılıyor.

Dokuzuncu İşaret’te, Peygamber Efendimizi (S.A.S.) gören ve bilen münafıkların dalâlette kalışlarının sır ve hikmeti cemalî-celâlî isimlerin tecellileri açısından ve  kainatta geçerli mübâreze kanunu açısından ele alınmış. Ayrıca Uhud Savaşının nihayetinde ve Huneyn Savaşının başındaki mağlubiyetin derin hikmetlerinden bahsedilmiş.

Onuncu İşaret’te, şeytanın, kendi peşine takılanlarî  bilhassa materyalist felsefenin tesirindekilere, “Şeytan mı olurmuş, bu zamanda böyle şeylere mi inanılırmış?” dedirterek saptırmasına karşılık; şeytanın varlığının delilleri sunulmuştur.

On Birinci İşaret’te, Nuh, Lut kavimlerinin,  ayrıca Âd, Semud, Firavun kavimlerinin başlarına gelen cezaların hikmetleri üzerinde durulmuştur.

On Birinci işaret’te dört suale cevap verilmiştir. Sınırlı bir hayatta sınırlı günahlara karşı Cehennemin sonsuz ceza olarak nasıl adâlet olduğu, inkâr cinayetinin nihayetsiz bir suç  oluşuyla izah edilmiştir.

Bilhassa dalâlet yolunda gidenlerin kazandıkları muvaffakıyetin sebepleri şöyle özetleniyor: Fesat çıkarıp alçaklık yapmalarından… Tahripkârlıklarından… Hak yolda gidenlerin aralarındaki ihtilaflardan istifade etmelerinden… Onların içine ihtilaf atmalarından… Zayıf damarlarını tutmalarından ve aşılamalarından… Nefsanî hissiyatları ve şahsî garazları tahrik etmelerinden… İnsanın mahiyetindeki zararlı madenler hükmündeki fenâ istidat ve kabiliyetleri işlettirmelerinden… Şan ve şeref nâmıyla riyakârca nefsin firavunluğunu okşamalarından… Vicdansızca tahribatlarından herkesin korkmasından…

Bu bahislerin tekrar tekrar müzakere edilmesini tavsiye etmemin sebebi, insanları günahlara, zulümlere sevk edenlerin hangi şeytanî ve nefsanî silahları kullanarak, insanları yanlış yollara yönlendirdiklerini anlatmaktır. Böyle zorla Allahına peygamberine âsî olmaya mecbur edilmişleri de düşünmemiz gerekir. Bunu fedaî ruhlardan, cihan sulhünün temsilcilerinden bekliyorum. Hz. Yusuf’un kardeşlerine davrandığı gibi, Resulullah’ın Mekke Fethinden sonra tutumları gibi bir vaziyete kendimizi her zaman hazırlamalıyız. Afvediciliğin faziletinden mahrum kalmamalıyız. Hem Üstadımız mümin kardeşimiz için şöyle demiyor mu?

“Evvela: Kaderin onda bir hissesi var. Onu çıkarıp, o kader ve kaza hissesine karşı rızâ ile mukabele etmek gerektir.

Sâniyen: Nefis ve şeytanın hissesini de ayırıp, o adama düşmanlık değil, belki nefsine mağlup olduğundan, acımak ve nedamet edeceğini beklemek.

Sâlisen: Sen kendi nefsinde görmediğin veya görmek istemediğin kusurunu gör, bir hisse de ona ver.
Sonra, geri kalan küçük bir hisseye karşı, en selâmetli ve en çabuk hasmını mağlup edecek afv ve safh ile ve ülüvvü cenablıkla mukabele etsen, zulümden ve zarardan kurtulursun.”

Evet doğru olan budur… Bizlerin de buna göre hareket etmemiz gerekir…

[Safvet Senih] 2.11.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Sabrınızı dağıtmayın! [TR724]

Hayat maratonunda bazen öyle olaylar yaşanır ki, unutmak mümkün değildir. Güzellikler de olur bu hatıralar arasında, acılar da. Haliyle geçmişle birlikte, onun tuğlalarıyla öreceğimiz geleceği de düşünürüz. Lakin bu durumu bazen abartırız. Hâlihazırda karşımıza çıkan imtihanlara karşı bahşedilen sabrı, sürekli geçmişte yaşadıklarımız ve gelecekte muhtemel yaşayacaklarımızı düşünerek tüketiriz. Peki, geçmiş saplantısı veya gelecek endişesinden kurtulup şimdiye odaklanmak mümkün değil mi?

Kendimizi geçmiş ve geleceğimizden kopuk düşünemeyiz. Zira acısı, tatlısı, travmasıyla yaşadıklarımız bizi biz yapıyor. Ancak psikologların dikkat çektiği bir nokta var ki, geçmişe takılanlar genelde mutsuzdur, zihinleri hep meşguldür. Her olayı geçmişte yaşanmış başka bir olayla kıyaslar, benzetir, bağlantılar kurar ve bu sebeple ilerleyemezler. Oysa önemli olan geçmişten ders çıkarmak, bir şeyler öğrenmek, kendinizi buna göre değiştirmek ve yeni stratejiler belirlemektir. Şimdiye konsantre olup geçmişteki yaralarınızı bu şekilde lehimize dönüştürmeyi başarabilirseniz gelecek kaygınız da en aza iner.

Gelecek endişesi mi, kaygı bozukluğu mu?

Hepimizde belli bir düzeyde kaygı bulunması normal. Fakat bu endişeler hayatımızı kıskacına almaya başladıysa durum kaygı bozukluğuna işaret ediyor olabilir. Bu kişiler olasılıkları düşünmeden hareket edemez, yaptığı işlerden zevk alamaz, her şeyi kontrol etmeye çalışıp edemedikleri için çaresiz hissederler. Sürekli olarak bir şeylere önlem alır halde kendinizi buluyorsanız, bununla yetinmeyip etrafınızdakilerden de kendi istediğiniz şekilde önlem almalarını bekliyorsanız, bunu görmeyince de tahammülsüzlük gösteriyorsanız bir şeylerin yanlış gittiğini bilmelisiniz.

‘Herkeste musibetlere karşı yetecek kadar sabır vardır’

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, Lem’alar eserinde herkeste musibetlere karşı yetecek sabır olduğunu, ancak geçmiş ve geleceği düşünerek bu sabrı dağıttığımızı söyler. Oysa ‘geçmiş her bir günün musibet ile zahmeti gitmiş, rahatı kalmıştır’. Yine gelecek endişesinin yersizliğini ‘Yarın, öbür gün aç, susuz kalacağım’ diye bugün durmadan su içip ekmek yemeye benzetir ve ders niteliğinde şöyle bir anısını anlatır:

‘Birinci Harb-i Umumî;nin birinci senesinde, Erzurum’da mübarek bir zat müthiş bir hastalığa giriftar olmuştu. Yanına gittim. Bana, ‘Yüz gecedir başımı yastığa koyup yatamadım.’ diye acı bir şikâyet etti. Ben çok acıdım. Birden hatırıma geldi ve dedim: ‘Kardeşim, geçmiş sıkıntılı yüz günün, şimdi sürurlu yüz gün hükmündedir. Onları düşünüp şekvâ etme. Onlara bakıp şükret. Gelecek günler ise madem daha gelmemişler; Rabb’in olan Rahmânü’r-Rahî;m’in rahmetine itimad edip, dövülmeden ağlama, hiçten korkma, ademe vücut rengi verme. Bu saati düşün. Sendeki sabır kuvveti bu saate kâfi gelir. Divane bir kumandan gibi yapma ki, sol cenah düşman kuvveti onun sağ cenahına iltihak edip ona taze bir kuvvet olduğu halde, sol cenahındaki düşmanın sağ cenahı daha gelmediği vakitte, o tutar, merkez kuvvetini sağa sola dağıtıp, merkezi zayıf bırakıp, düşman ednâ bir kuvvetle merkezi harap eder.’

[TR724] 2.11.2017

Kaptansız gemi.. [Efe Yiğit]

Fenerbahçe son yıllarda onlarca transfer yapmasına karşılık bir türlü saha içinde liderlik yapacak oyuncu bulamıyor. Son Kayserispor maçında bunu bariz bir şekilde gördük. Gerektiğinde takımı ateşleyecek gerektiğinde kilitlenen oyunu çözecek bir isim yok. Sarı lacivertliler adeta kaptansız sahaya çıkıyor. Kimse dile getirmese de Alex de Souza ve Emre Belözoğlu’nu çok arıyorlar.

TAKIMI SÜREKLİ AYAKTA TUTACAK BİR LİDER

Kolektif futbol anlayışının henüz oturmadığı ülkemizde sahada olmazsa olmazlardan biri de lider futbolcu. Galatasaray 1996–2000 arasında üst üste 4 kez şampiyonluk yaşarken sahadaki teknik direktör ‘Karpatların Maradonası’ George Hagi’ydi. Sadece Romen oyuncu değil, Hakan Şükür ve Bülent Korkmaz gibi, diğer oyuncuların hem saygı duyduğu hem de otoritesini kabul ettiği oyuncuların sayesinde sarı-kırmızılı ekip başarıdan başarıya koştu. Hagi, saha içinde takımı bir maestro gibi yönetirken, yeri geliyor yanlış yapan oyuncuyu fırçalıyor yeri geliyor demoralize olan takımı ayağa kaldırmayı biliyordu.

Fenerbahçe ise ezeli rakibine nazaran daha sönük bir kadroya sahipti ve lider oyuncudan yoksundu. Ta ki 2004’te Alex de Souza’nın takıma katılışına kadar. Brezilya futbolunun çok şey beklediği ancak çok da parlayamayan Alex’in Fenerbahçe yılları hep standartların üzerinde geçti. Kimilerine göre Alex koşmayan tembel bir oyuncuydu. Ancak Sambacı yıldız, attığı goller ve yaptığı asistlerle bu eleştirilere en güzel cevabı sahada veriyordu. Hagi kadar olmasa da takımı yönetiyordu. Futbol zekâsı ve futbolculuk kumaşı takım arkadaşlarını tarafından kabul edildiği için Alex otomatikman takımın lideri oluyordu.

Sahada gezinse bile, hani derler ya, varlığı yetiyordu. Teknik direktörler kolay kolay Alex’i oyundan almıyordu. Zira nerede ne yapacağı belli olmayan biriydi. 90 dakika gezindi dedindiği maçta skoru değiştiren oyuncu olarak soyunma odasına gittiği çok olmuştu. Fenerbahçe, 2013’te Alex’i zamansız ve gereksiz bir vakitte göndererek saha içinde en büyük organizatörünü kaybetti.

ALEX’TEN SONRA EMRE VARDI AMA O DA GİTTİ

Ancak Fenerbahçe yine de şanslıydı. Alex gönderilmişti ama Emre Belözoğlu vardı. 2008’de takıma katılan Emre Belözoğlu, hırsı, oyun zekâsı ve takım içindeki otoritesiyle sahada hocanın yardımcılarından biriydi. Alex’in oyun zekasına, Emre’nin hırsı ve mücadelesi eklendiğinde Fenerbahçe sahada bir başka kimliğe bürünüyordu. Alex gidince saha içi organizasyonlarda tüm yük Emre’nin omuzlarına bindi. İlerlemiş yaşına rağmen Emre üzerindeki sorumluluğun hakkını verecekti. Sahada basmadık yer bırakmadığı gibi, ne laubali oynuyor ne de formasını terletmeden oyunu bitiriyordu. Emre’yi farklı kılan yenilgiye olan isyanıydı. Tabi daha büyük isyanı mücadele etmeden, teslim olmayaydı.

Fenerbahçe yönetimi dahiyane bir kararla 2015’te Emre’yi de takımdan gönderdi. Artık sahada maestrosu olmayan bir Fenerbahçe vardı. Mehmet Topal ya da Volkan Demirel gibi oyunculara bu görev birkaç gömlek fazla gelmişti. Topal iyi bir görev adamıydı. Fazlası olmazdı. Volkan Demirel ise hakem ve seyirciyle uğraşmaktan maça konsantre olamayan bir oyuncuydu. Bu dikkat eksikliği bazen beklenmedik goller yemesine bile sebep oluyordu.

Emre’siz Fenerbahçe’nin hali ortada. Emre’li Başakşehir’in de başarıları ortada. Başakşehir’in yakaladığı istikrarda Abdullah Avcı kadar pay sahibi Emre. Hem de 37 yaşında olmasına rağmen. Birçok oyuncudan daha fazla koşmaya devam ediyor, gollük paslarıyla forvetlerin işini kolaylaştırıyor, topu hızlı şekilde rakip sahaya taşıyor. Daha ne yapsın?

KADIKÖY ARTIK KORKULAN DEPLASMAN DEĞİL

Fenerbahçe’nin lider oyuncu eksikliği özellikle Kadıköy’deki maçlarda rahatlıkla gözlenebilir. Alex ve Emre dönemindeki iç saha maçlarıyla, bu iki oyuncu gittikten sonraki iç saha maçlarını kıyaslayın fark ortaya çıkacaktır. Alex’li ve Emre’li yıllarda Kadıköy korkulan bir deplasmandı. Bırakın galibiyeti, beraberlik bile büyük başarıydı. Ya şimdi? Neredeyse Kadıköy’de puan almayan takım kalmadı.

Son iki sezondur Fenerbahçe’deki en büyük eksiklik hâlen giderilebilmiş değil. Bu yıl da aynı filmi seyrediyoruz. Gazı kaçmış gazoz gibi bir Fenerbahçe var. Yeni Alex diye kadroya katılan Giuliano ve diğerlerinin durumu ortada. Fenerbahçe seyircisinin yuhalamadığı oyuncu yok denecek kadar az iken bu takımın başarılı olmasını beklemek ham hayalden öteye geçmez. İşin daha garibi dertlere derman olsun diye takımın başına getirilen Aykut Kocaman’ın sorunları bizim gibi seyretmesi.

[Efe Yiğit] 2.11.2017 [TR724]

Barzani’nin mirası üzerine [Deniz Ayhan]

Mesud Barzani, elli yıllık bir zaman dilimine sıkıştırdığı galibiyetler, yenilgiler, sürgünler, savaşlar ve hapislerin yanı sıra bağımsız Kürdistan davasında seven sevmeyen herkesin liderliğini tasdik ettiği son derece önemli bir şahsiyet. 1946 yılında Molla Mustafa Barzani’nin oğlu olarak, babasının kurduğu Kürdistan Demokrat Partisi’yle birlikte dünyaya gelen Mesut Barzani, daha dört yaşındayken 1950 yılında ailesi ile beraber Irak’taki baskıların artmasına müteakip İran’a sürgüne gitmek zorunda kaldı. 1958 yılında Irak monarşisini deviren askeri darbe ile beraber ailesi ile tekrar Irak’a döndü ve genç bir Peşmerge olarak 1962 ve 1976’da çıkan iki Kürt ayaklanmasına katılarak babasının izinden gitmeye kararlı olduğunu gösterdi.

1970’li yılların ortasında Amerika’ya gitmiş ardından İran’a gelip babasının kurduğu Kürdistan Demokrat Partisi için destek arayışına çıkmıştı. Tam o esnada, İran’da şah devrilmiş ve yerine bugünkü İslam Cumhuriyeti’nin temellerini atan Humeyni ve beraberinde getirdiği Kürt düşmanlığı İran’a hâkim oldu.

1979 yılında tüm bu hadiseler yaşanırken, Molla Mustafa Barzani vefat etti ve yerine oğlu Mesud Barzani, Kürdistan Demokrat Partisi’nin başına geçti. Aynı yıl Saddam Hüseyin, Irak’ta gücü ele geçirdi ve 2003 yılında Amerika’nın Irak’ı işgali ile son bulacak olan uzun diktatörlük yolculuğuna başladı. Saddam Hüseyin’in Irak’ta ipleri eline alır almaz ilk yaptığı işlerden biri Kürtler üzerindeki baskıyı olabildiğince arttırmak oldu ve neticesinde Mesud Barzani’yi Suriye’ye sürgüne gönderdi.

1990’da Saddam’ın Kuveyt’i işgal denemesi ile beraber bugünkü Kuzey Irak Federe Yönetimi’nin temelleri ABD’nin destekleri ve Barzani’nin liderliğiyle atılmış oldu. 1992 yılında en büyük rakibi olan Celal Talabani ile seçimlere giren Barzani, Talabani’nin Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) ile siyasal ve askeri bir ittifak kurarak Peşmerge’yi Saddam zulmüne karşı mobilize etmeye muvaffak oldu. Fakat, 1994 yılına gelindiğinde KDP ve KYB arasında kurulan ittifak yıkıldı ve bu ayrılmanın neticesi olarak Barzani KDP’si Erbil merkezli bir yönetim kurarken, Talabani KYB’si ise Süleymaniye merkezli bir yönetimi tercih etti. Bu süreç 2000’lerin ilk yıllarına kadar yer yer sancılı geçse de, 2002 yılının başında iki lider ve partileri tekrar uzlaştı. 2005’te Barzani Kürdistan Federe Yönetimi’nin başkanı olurken, Talabani Irak’ın Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturdu.

Bağımsız Kürdistan: Mesud Barzani’nin Yarım Kalan Hülyası

Yalnızca Erbil ve civarında değil, dünyanın birçok ülkesinde yaşayan milyonlarca Kürt, geçen hafta Mesud Barzani’nin görevini 1 Kasım itibariyle bırakacağını duyurmasından hemen sonra kendilerini son derece nostaljik bir atmosferin içerisinde buldu. Güney Afrika için Mandela ne anlama geliyorsa, milyonlarca Kürt için Mesud Barzani de benzer bir anlam ifade etmekte ve daha da önemlisi milyonlarca Kürt Barzani’yi adeta bir ‘Atakürt’ olarak kabul etmekte.

Kürt Hareketi’nin yeni yetme siyasetçilerinden farklı olarak Peşmerge elbisesi ve başına örttüğü küffiyesi ile her an mücadeleye hazır olduğunu ve Kürtlerin de bu düsturla hareket etmelerini varlığı ile her daim hatırlattı. Son derece iyi Arapça ve üst düzey bir İngilizce seviyesi olmasına rağmen gerek Ortadoğu’da gerekse de Batı’da katıldığı tüm toplantı ve görüşmelerde Kürtçe dilini hep şiar edindi. Geçen hafta pazar günü yaptığı veda konuşmasında da Peşmerge elbisesi ve küffesi ile başkanlıktan ayrılsa da kendisinin bir Peşmerge olarak halkına faydalı olmak için ömrünün son anına kadar mücadele edeceğini ifade etti.

Barzani’nin itici güç ve asıl unsur olduğu 25 Eylül’de yapılan bağımsızlık referandumu Kürtler’in yüz yıllık bağımsızlık iştiyakına son derece önemli hukuki bir zemin kazandırsa da, sonuçları itibariyle Kürtler arasındaki dağınıklığı tekrar tetiklemesi, son üç yıldır fiili olarak elde edilen toprak kazanımlarının kaybedilmesi ve en önemlisi Kürdistan’ın farklı parçalarının Irak ordusu ve Haşdi Şabi birliklerince kuşatılması sonucunu doğurdu. Erdemli bir liderlik örneği sergileyen Barzani, tüm bu sebeplere istinaden görevi bırakacağını ve 1 Kasım’dan itibaren Kürdistan Federe Yönetimi ile resmi bir bağının kalmayacağını deklare etti.

Barzani’nin tekrar başkanlık için aday olmayacağını duyurmasına rağmen, özellikle seküler Kürt çevreleri Barzani’nin bu istifasını Mısır’ın sansasyonel liderlerinden Cemal Abdul Nasır’ın istifasına benzettiler. Hatırlanacağı üzere, Nasır 1967 savaşının kaybedilmesinin hemen ardından Mısır halkına seslenerek, mağlubiyetin tüm sorumluluğunu üzerine aldığını ve istifasını yüce Mısır halkına arz ettiğini duyurmuştu. Bu hadise ile ilintili olarak birçok tarihçi aslında Nasır’ın bu istifasının yardımcısı Zekeriya Muhiddin’i boşalan koltuğuna geçmesini temin etmek için yaptığını ifade etmişlerdi. Bu hadise vuku bulduktan hemen sonra, tarihi vesikalar ve görüntüler milyonlarca Mısırlı’nın Kahire sokaklarına dökülerek adeta Nasır’a yalvardıklarını ve Nasır’ın Mısır’ı içine soktuğu bu çıkmazdan ancak ve ancak kendisinin çıkarabileceğini günlerce haykırdıklarını resmetmekte. Nasır’ın bu ulusal çağrıdan sonra, istifasını geri çektiği, görevine geri döndüğü ve üç yıl kadar sonra ise öldüğü bilinen tarihi gerçekler arasında.

Benzer şekilde Mesud Barzani’nin de referandum sonrasında oluşan baskılar neticesinde istifa etmek zorunda olduğu fakat bu istifayı gerçekleştirirken yerine kendisine çok yakın ve otoritesini üzerinden devam ettirebileceği bir kişi atayacağı konuşulmaya devam ediyor. Fakat, ister Kuzey Irak Federe Yönetimi’nin başbakanı ve yeğeni olan Neçirvan Barzani’yi, isterse oğlu ve aynı zamanda istihbaratın başında olan Mesrur Barzani’yi, ya da kendi ailesi dışından birini yerine atasın, Mesud Barzani, Erbil’de kalacak ve tüm saygınlığı ile Kürdistan Federe Yönetimi’nin kurucu babası olarak hayatına devam edecektir.

[Deniz Ayhan] 2.11.2017 [TR724]

Melez desenlerin iktidarı [Türk Sağı’nın hikâyesi-20] [Kemal Ay]

Türk sağının en önemli özelliklerinden birisi, toplumu ve ihtiyaçlarını birinci elden görüp doğru okumalarıydı. Bu, hemen hemen bütün dünyada sağ ve muhafazakâr politikacılarda görülebilen bir özellik. Sorunlara ürettikleri çözümler konusunda çeşitli tartışmalar yapılabilir fakat ‘halkın sesini’ iyi duydukları tartışma götürmez. Bunun öncelikli sebebi, bahsettiğim gibi ‘halkın içinden’ çıkmaları. Muhafazakâr düşüncenin bir getirisi olarak hayatlarına hep ‘ülke sınırları içinde’ kalacak şekilde ufuk çizmeleri, çoğunun üniversite okuduktan sonra memleketine dönmüş ve oraya hizmet etme düşüncesinde kimseler olmaları ‘halkın içinden’ olma durumunu anlaşılır kılıyor. Zaten ‘muhafazakâr’ politika biraz da, ‘biz hancıyız’ diyenlerin işi.

Fakat Türkiye çerçevesinde, muhafazakâr politika değil milliyetçi-laik-(hafif) sol politika genelde ‘hancı’ olarak görüldü. Cumhuriyet’i kuranlar, CHP’nin şemsiyesi altında sağa sola fazla dağılmadan kalanlardı. Doğal olarak ‘şehirlerin hâkimi’ de onlardı. Gelgelelim, taşrada başka bir hikâye yaşandı. Cumhuriyet’in çeşitli Anadolu şehirlerine gönderdiği öğretmen, doktor, vali, kaymakam, asker, yargıç vs. gibi ‘merkezin temsilcisi’ kimseler, taşrada fazla tutunamadı. İçlerinde sevilenler oldu elbette fakat taşra ‘kendi kahramanlarını’ arayacaktı. Aslında böyle bir arayışa onları iten de, 1950’deki Demokrat Parti tecrübesi olmuştu. Sistem değişebiliyordu, illa ki Tek Parti’ye ve onun önerdiği ‘rehberlere’ muhtaç değildi kimse.

Böylece doğuştan imtiyazlılar siyasetin ‘sol-seküler’ segmentinde yer alırken, sistemde bir gedik açmaya çalışanlar, ‘sağ-muhafazakâr’ segmente mecbur kaldı.

YURT DIŞINDA OKUYAN ÇOCUKLAR

1960’lardan itibaren Türkiye’den Batı’ya giden, buralarda üniversite okuyup yeniden ülkesine dönerek bir şeyler yapmaya çalışan insanlar, bu hikâyeyi bir nebze değiştirecekti. Cumhuriyet’in kuruluşunda vazife almış isimlerin çocuklarının çoğunlukla ‘daha liberal’ bir duruş sergilemesi, siyasette farklı ekollere doğru kaymaları bunun bir göstergesiydi sözgelimi. İsmet İnönü’nün politika biçimiyle, oğlu Erdal İnönü’nün siyaset anlayışı arasındaki ‘liberalleşme’ sadece bir örnek. 1970’lerde Maocu Doğu Perinçek’le aynı örgütte yer alan Şahin Alpay ve Halil Berktay gibi isimlerin yurt dışına çıkıp döndükten sonra liberal saflarda mücadele etmeleri, anlaşılır şeydi.

Türk sağında da ‘yurt dışı görmüşlük’ benzer şekilde ‘liberalleştirici’ etkideydi. Sadece ekonomik anlamda değil, siyaseten ve hayat felsefesi açısından da Batı’ya açılan Türk gençleri ülkelerine daha farklı pencerelerden bakabiliyordu.

1960’lardan itibaren yaygınlaşan bu yurt dışı eğitim furyası, 1980’lerde Turgut Özal’ın açılımlarıyla yurt içine katkı olarak geri dönecekti. Özelleştirme yoluyla genişleyen serbest teşebbüs ve sivil toplum, yurt dışında eğitim görmüş, yabancı firmalarda çalışan isimlerin Türkiye’de de imkân bulabilmelerini sağladı. Krizlere rağmen büyüyen ekonomi, dünyaya entegre hâle gelen bir toplum, böylece Türkiye’nin liberalizmle tanışmasını sağladı. Fakat hakiki manadaki ‘liberalizm’ Türkiye için ‘tanınabilir’ bir şey değildi. İki kutuplu siyaset biçimi yerleşmişti. Bu sebeple de mesela Cem Boyner’in Yeni Demokrasi Hareketi (YDH), arkasındaki onca sermaye ve medya desteğine rağmen yüzde 1 bile oy alamadı.

LİBERAL-DİNDAR İTTİFAKI

Bu hikâyeden elbette herkes bir şeyler çıkarmıştır fakat YDH’de de yer alan Etyen Mahçupyan’ın çıkarımı şuydu (mealen): Türkiye’deki demokratik dönüşümü sağlayabilecek olan yegâne ‘taban’, dindarlardı. Bu kesimin siyasette ağırlığını koyabilmesiyle, bir çeşit denge gelecekti. Darbelerin birbirini kovaladığı Kemalist bürokrasinin egemenliği son bulacak ve demokratikleşme adımlarıyla birlikte, eski imtiyazların yerini daha eşitlikçi bir politika imkânı dolduracaktı. 28 Şubat döneminde ekran yüzü de olan Mahçupyan’ın hem liberal hem de Ermeni kimliği ile çıkıp dindarları savunması, gelecek adına umut vericiydi. Mahçupyan yalnız da değildi üstelik. Altan kardeşler, Cengiz Çandar, Ali Bayramoğlu, Can Paker gibi isimlerin 2000’li yılların ekran yüzleri olmaları tesadüf değil. Benzer bir ihtiyaca karşılık veriyorlardı. 28 Şubat, bir yandan merkezde ciddi bir ‘elek’ görevi gördü, diğer yandan çevredeki siyasal İslamcı camianın ve beraberinde ‘dindar kamuoyunun’ söylemsel yönden güçlenmesini de sağladı. Böylece dindar mahalleler, kendi varlıklarını seküler bir dille ve yeni kavramlarla açıklayabilme imkânına kavuştu.

Bu arada siyasal İslamcı hareketin içinde yer alan çok sayıda ‘ABD ve Avrupa’da okumuş’ siyasetçi de bulunabiliyordu artık. Mesela Merve Kavakçı, ABD’de eğitim görmüş, orada bir üniversitede ders verecek kabiliyette biriydi. Erbakan’ın ‘talebeleri’, dertlerini İngilizce ifade edebilmenin, özellikle 28 Şubat’ta, çok faydasını gördüler. Bu, onları Batı’yla iletişim halindeki sol-seküler camiayla kesiştiren bir başka etkendi. Mesela birçoğu aslında Osman Kavala’yla bu sıralarda tanışmıştı. Daha önceki darbelerin ‘dayağını yemiş’ sol kesimler de, 28 Şubat’ta dindarlarla ‘dayanışma içinde’ olacaktı. Toplum içindeki bu kesişmeler, Nilüfer Göle’nin tabiriyle ‘melez desenler’, yeni bir Türkiye’nin de ‘şifresiydi’. Kemalist tek tipçiliği, bürokratik merkez tarafından belirlenen gündemleri ve sürekli darbelerin kılıcı altında yaşamayı kabul etmeyenler, burada bir ‘ortaklık’ kurabilirdi. Dahası, Batılı liberal demokrat söylemler, dindar topluluklarda işlerlik kazanabilirdi.

AKP’NİN İLK DÖNEMİ: KİMLİĞİNİ BULAMAMA

2002 seçimlerinde merkez siyasetin erimesi karşısında tek başına iktidar fırsatı yakalayan AKP’nin sağdan soldan çok sayıda destekçi bulmasının arkasında, kabaca böyle bir hikâye yatıyor. AKP’nin gerek kurucular kadrosuna, gerek ilk dönem milletvekillerine bakıldığında, partinin ANAP gibi ‘eğilimleri birleştiren’ bir misyonu olmadığı görülebilir. Ancak Erdoğan ve ekibi, 2001’deki Batı dünyası turundan sonra buna açık olduklarını sezdirmiş olacaklar ki, 2002’de tek başına iktidar olan AKP, 2007’ye kadar yukarıda saydığım kesişimleri temsil eden parti hâline geldi.

Elbette bu ‘açıklığı’ partinin 2002 seçim beyannamesinde görmek mümkün. Kendisini ‘demokrat, muhafazakâr, yenilikçi ve çağdaş’ olarak tanımlayan AKP, iki şeye odaklanmıştı: 21. yüzyılın gerçeklerine uygun bir Türkiye ve ekonomik krizin toplumdaki etkilerinin hafifletilmesi. Milli Görüş gömleğinden geriye ‘ahlakî siyaset’ hedefi kalırken, bunun yanına demokrasi, sivil toplum ve insan hakları gibi ‘Batılı’ değerler eklenmişti. Bunun yanı sıra, adem-i merkeziyetçilik savunuluyor, yerel yönetimlere daha fazla yetki verilmesi öngörülüyordu. Belediyecilikten gelen bir siyasî hareket, buradaki eksikleri de görmüştü. Ayrıca daha zayıf bir merkez, çevresel hareketlerin işine de geliyordu. Ekonomide serbest piyasa şartları benimsenmiş fakat bunun yanında sosyal politikalara ağırlık verilmiş. AKP’nin 2002’den itibaren en fazla etkileyeceği alanlardan biri olan Türk Dış Politikası’na dair söyleyeceği fazla bir sözü olmadığını ise beyannameden anlamak mümkün. Zaten buradaki pek çok mesele, teorik kalmaya mahkûmdu ve pratikte siyasetin gidişatını kurulacak ilişkilerle bu ilişkilerden doğan şartlar belirleyecekti.

Altını özellikle çizmek gerekirse, beyannamenin her yerine sinen bir temel ihtiyaç var: Vesayet sisteminden kaçabilmek. Beyannamede 28 Şubat mağduriyetinden ya da asker-siyaset ilişkilerinden pek bahis yoktu fakat sistemdeki merkez bürokratik ağırlığı azaltmaya yönelik girişimler vardı. Bu da, sağ partilere Türkiye’de kaçınılmaz olarak düşen bir roldü.

BAHTIN RÜZGÂRI ARKASINDA

Beyannameyle birlikte AKP’nin kurumsal yapısında, logosunda, seçim kampanyalarında, reklam çalışmalarında görülen bir şey vardı: İyi iletişim. Medya desteği alamayacağını bildiği için AKP’liler kendi kurumsal iletişim stratejilerini belirlemiş ve sokak sokak gezerek seçmeni ikna etmeyi denemişlerdi. Yeni ve idealisttiler. Türkiye’nin sorunlarını anlıyor, onlara samimi şekilde çözüm üretmeye çalışıyorlardı. Üstelik, ‘mahallenin çocuklarıydılar’. Camii cemaatindendiler. Kâhir ekseriyeti sağcı ve muhafazakâr olan Türkiye seçmenine ‘sempatik’ gelme ihtimalleri yüksekti. 2002’de merkez siyasetin çökmesiyle, karşılarında bâkir bir alan bulmuş, Kemal Derviş’in ekonomi reçetesini disiplin içinde uygulamayı seçmiş, bu sırada bürokraside kendisine yakın bir ‘kadro’ olarak Cemaat’i bulmuştu. ‘Erdoğan ve arkadaşları, yolun başında neyi hayal ediyordu ve yolda neler buldular?’ sorusu muhtemelen iyi bir dönem okumasının kapısını aralayacaktır. Şurası bir gerçek ki, AKP’nin arkasında bahtın rüzgârları esiyordu.

AKP KARŞITI ‘DERİNLER’

Ancak onları ‘eski’ dünyaya bağlamak isteyen, geçmiş hesapları görmek ve bu ‘yenilik’ karşısında küplere binen bir ekip de vardı. 2002-2007 arasında şekillenecek olan yeni Türkiye siyasetinde AKP, karşısında bürokratik vesayeti bulacaktı. Ya da gelişmeler, bizi oraya kilitleyecek ve Türk siyasetinin en temel, çözülmesi acil problemi olarak bürokratik vesayeti görecektik. Türkiye’nin demokratikleşme mücadelesinin AKP’ye mahkûm edilmesi, Türk siyasetinin daha önce de gördüğümüz krizlerinden biriydi aslında. 2001 kriziyle çöken merkez siyasetin yeniden diriltilme çabaları, Erkan Mumcu ve Mehmet Ağar gibi figürlerin ANAP ve DYP’yi diriltme çabaları da sonuç vermeyecekti. 2007’deki e-muhtıra denilen metin, askerin içinde belirgin bir ‘ittifak’ olmadığını, metni kaleme aldığını itiraf eden Yaşar Büyükanıt’ın şahsi inisiyatifi ile AKP’ye karşı cılız bir itirazı dillendirdiğini gösteriyordu. Cumhuriyet Mitingleri de AKP karşıtı dilin ne kadar ‘eskide kaldığını’ ispat etmesi bakımından manidardı. Zira 2002-2007 arasındaki AKP, 28 Şubat’tan tanındığı şekliyle klasik Milli Görüş ya da ‘merkez sağ’ partisi değildi. Üstelik tek parti iktidarı olmanın rahatlığı vardı üzerinde.

Bir 11 Eylül denemesi olan Danıştay Cinayeti de, sonuç vermeyince, 2007’de AKP’nin yeniden iktidar olmasının yolu açılacaktı. Peki, bu gerçekten de bir ‘halk devrimi’ miydi? Gelecek yazıda bunun cevabını arayalım.

[Kemal Ay] 2.11.2017 [TR724]

Erdoğan: ‘Derin’ garabetler ülkesindeki vitrin [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Türkiye’de rejimin sınıflandırılmasından çok, nasıl işlediği konusu daha büyük önem arz ediyor. Erdoğan’ın tek adam olmasına karşın, bu konumun sadece “vitrin” olduğunu daha önceki yazılarımda ve mülakatlarda vurgulamıştım. Erdoğan’ın arkasını yasladığı bir güç var. Şimdilik bu gücün stratejik manada önem arz ettiği görülüyor. Yani Erdoğan bu güç olmaksızın iktidarını devam ettiremeyeceğine inanıyor. 17/25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları sonrasında iktidarını kaybetmesi an meselesiyken, ani bir manevrayla yeni bir koalisyona kapı aralayan Erdoğan, müttefiki olan bu yeni güçle beraber sürdürüyor iktidarını. Arkasını yasladığı bu güç, Erdoğan’a tıpkı yol açan bir buldozer gibi yardımcı oluyor, önüne çıkan tüm engelleri ortadan kaldırıyor. Buna anayasa, yargı, Kürtler, Cemaat, liberaller, akademi de dâhil. Bu gücün Avrasyacı derin yapı olduğunu yıllardır söylüyor ve yazıyorum. Başlangıçta sadece olasılıklardan biri – bir kuramsal açıklama modeli – olan Avrasyacı derin yapı olgusu, bugün bir hipotez olmanın ötesinde, giderek kanıtlarla beslenen ve rejimin niteliğinin ve nasıl işlediğinin gerçekliğe en fazla tekabül eden izahı olma görünümünde. Bugün, bu kanıtlardan bahsedeceğim.

‘MUHAFAZAKÂRLARLA VATAN CEPHESİ KURDUK’

Doğu Perinçek bundan yaklaşık bir yıl kadar önce “Muhafazakârlarla vatan cephesi kurduk” dediğinde, hiç kimse söylenenleri ciddiye almamıştı. Fakat ben daha 15 Temmuz 2016 akşamından itibaren, yaşananların hayatın olağan akışına uygun olmadığını, özellikle darbe girişimi sonrasında tutuklanan amiral ve generallerin Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tüm amiral-general kadrosunun yüzde elliye çok yakın bir oranına denk geldiğini ifade ettim. Darbe teşebbüsüne katılan askerler TSK’nın çok düşük bir oranına tekabül ediyordu. O halde neden amiral-general kadrosunda ve diğer yüksek seviyedeki rütbelerde oransal olarak çok daha yüksek sayıda subay tutuklanmıştı? Bu işte bir bit yeniği olduğunu, aklı mantığı olan herkesin görmesi gerekirdi. Ancak ne hikmetse, Türk medyası ve akademisi bu soruna eğilmedi, eğilemedi. Neden?

15 Temmuz sonrası Ergenekon, Balyoz ve diğer darbe davalarında tutuklanmış ve ceza almış subaylar “acil” koduyla göreve çağırılmaya başlandığında, yaşanan gariplik daha da dikkat çekici bir hale büründü. Açıkça, tutuklu subaylardan boşalan TSK’nın önemli – hatta hayati – kilit pozisyonlarına Ergenekon, Balyoz ve diğer darbe davalarından ceza almış ancak 17/25 Aralık sonrasında siyasi motivasyonlarla – yukarıda değindiğim güçle yapılan mutabakata paralel olarak – serbest bırakılmış eski subaylar, yeniden aktive edilerek atanıyordu. Doğu Perinçek de bu davalarda ömür boyu hapis cezasına çarptırılmış ancak sürece uygun bir şekilde serbest bırakılmıştı. Erdoğan da Perinçek de Ergenekon, Balyoz ve diğer darbe davalarının arkasında Gülen Cemaati’nin olduğunu söylüyordu. Bu söylem ortaklığı o dönem fazla dikkat çekmedi. Aksine, 17/25 Aralık sürecinde yargıya yapılan darbeyi meşrulaştırmada önemli rol oynadı. Söylem şuydu: “Yargı Cemaat’in kontrolünde ve şimdi biz yargıyı temizliyoruz”. Türkiye’de başta CHP ve tabanı olmak üzere muhalefet de bu söylem zemininde olan bitene gözlerini yumdu. İşte Erdoğan’ın 17/25 Aralık sonrası yaptığı yargı darbesinde, Perinçek ve ekibi ile Ergenekon, Balyoz ve diğer darbe davalarının mahkûmlarını hapisten çıkartması ve akabinde onlarla yakın işbirliğine gitmesinin arka planında bu stratejik düşünce vardı.

BU YENİ DENGE, İSLAMCILARIN HAYRINA DEĞİL

Perinçek ile Ergenekon, Balyoz ve diğer davalardan ceza almış üst rütbeli subayların ortak dünya görüşü olan Avrasyacılık, bir ideoloji olmaktan çok bir tür jeopolitik yaklaşım. Bu nedenle içerisinde ideolojik olarak farklı fraksiyonlardan gelen kişileri birleştirebiliyor. Avrasyacılık stratejisi temel olarak Türkiye’nin ABD ve Batı ile olan işbirliğini eleştiriyor, Batı’nın Türkiye’yi kendi çıkarları için kullandığını, Türkiye’nin daha proaktif bir dış politika izlemesine engel olduğunu, Türkiye’nin güçlenmesi ve büyümesine engel teşkil ettiğini ileri sürüyor. Batı’nın insan hak ve özgürlükleri temelindeki demokratik sisteminin vesayet sistemini bitirdiği düşünüldüğünde, iktidarlarını önemli oranda yitirmiş olan bu grubun Batı’dan uzaklaşmak istemesi anlaşılır bir durum. Dolayısıyla, gerek NATO gerekse AB ile araya mesafe konması Avrasyacı derin yapı için önemli.

İç siyasette ise en önemli ortak noktaları Kürt sorununa bakış. Avrasyacılar baştan beri Çözüm Süreci’ne karşı pozisyon almıştı. 1990’ların askeri yaklaşımını benimseyen bir stratejiyi önermekteydiler. Cemaat’i de liberalleri de kendilerini “kumpasa getiren” bir güç olarak görüyor ve elimine etmek istiyorlardı. 17/25 Aralık sonrasında yaşanan Kürt siyasetindeki keskin dönüş ve Cemaat’e yönelik takibat stratejisi göz önüne alındığında, Erdoğan’ın Avrasyacı derin yapıyla hangi konularda mutabakat sağladığı epey ortaya çıkıyor. Elbette bu yeni ortaklığın Türkiye siyasetinde yeni bir güç dengesi ortaya çıkardığı da görülüyor. Bu güç dengesi Erdoğan lehine değil. İslamcılar lehine ise hiç değil! Fakat tartışmasız bir kurban var ki o da hepsinden önemli: Hukuk devleti.

PERİNÇEK’İN ‘MUHTEŞEM’ KOALİSYONU

Sözcü’den Ali Ekber Ertürk’ün 22 Temmuz 2016 tarihli haberinde Ergenekon ve Balyoz’dan hapis yatmakta olan çok sayıdaki üst rütbeden subaya iade-i itibar yapıldığı belirtiliyor. Bu subaylar “kızak” değil, aktif görevlere getirildiler. Darbe davalarından tahliye edilen en az 13 general ve amiralin üst seviye görevlere getirildiği biliniyor. Perinçek ve ekibi bu subaylarla oldukça yakın ilişki içerisinde. Perinçek’in yakın çalışma arkadaşlarından Jandarma Teknik İstihbarat Daire eski başkanı Hasan Atilla Uğur, Ergenekon’dan 29 yıl hüküm giymiş emekli bir Kurmay Albay olarak Vatan Partisi’nin en yüksek karar alıcı birimi olan Başkanlık Kurulu üyesi. Perinçek ile beraber bu kurulda 10 üye var. Bu grubun diğer bir üyesi, Tuğamiral Soner Polat, Genelkurmay İstihbarat eski başkanı ve o da Balyoz’dan 18 yıl hüküm giymiş. Uğur’un da Polat’ın da ordu istihbarattan olmaları dikkat çekiyor. Başkanlık Divanı’nın diğer bir üyesi Hasan Korkmazcan Adalet Partisi ve Anavatan Partisi geleneğinden olan ve bu iki partide üç dönem milletvekilliği yapmış bir siyasetçi. Merkez sağdan olmasına rağmen Perinçek’le birlikte olması ilginç. Daha da ilginç olan, Korkmazcan’ın Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın idamları yönünde oy kullanmış biri olması. Nasıl oluyor da sosyalist dünya görüşünden Perinçek’le aynı teknede yer alabiliyor?

Perinçek’in Merkez Yürütme Kurulu’nda da Hava Pilot Tümgeneral Beyazıt Karataş var. Washington’da askeri ataşe olarak görev yapmış, İngilizce yanında Yunanca da biliyor – Tokat’lı, yani Batı Trakya Türkü değil ve bu nedenle Yunanca bilmesi çok enteresan. TSK’da istihbaratçı subayların Yunanca öğrendiğini Harp Akademileri’nde ders verirken öğrenmiştim. Üzerinde durulması gereken bir nokta! Diğer bir MYK üyesi Korgeneral Hasan Kundakçı, eski Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un komutanı – ağabeyi – ve Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanı olarak 1996’da Kıbrıs Rum’u Solomos Solomou’yu bayrak direğine tırmanırken vurmaktan Interpol tarafından hakkında kırmızı bültenle arama kararı çıkartılmış biri. Başbuğ ile çok yakınlar. Kundakçı TSK’daki Avrasyacı hizip için efsane bir isim ve çok etkili bir eski komutan. Bir diğer MYK üyesi Mehmet Turgut Okyay eski bir Devlet Güvenlik Mahkemesi hâkimi. Bu bile profilinin diğerlerine uyumuna yetecekken, kendisinin Abdullah Öcalan hakkında idam kararı veren yargıç olduğunu belirtelim. Yani sıradan bir DGM hâkimi değil. Derinlik burada! Yine MYK üyesi Tuğamiral Soner Polat Balyoz’dan 18 yıla mahkûm edilmiş eski Deniz Kuvvetleri İstihbarat Şube Başkanı. Örnekleri çoğaltabilirim, ama sanırım bu kadarı bize epey bir fikir veriyor.

TEK BİR GRUP, TÜRK SİYASETİNİ REHİN ALDI

Bağlamak istediğim konu şu: Perinçek grubu ile Ergenekon, Balyoz ve diğer darbe davalarından mahkûm edilen grup arasında sadece ideolojik ve stratejik yakınlık yok. Bunlar tek bir grup! İsteyen Türkiye’deki meclis içi ve dışı tüm siyasi partilerin kadrolarını inceleyebilir. Perinçek’in Vatan Partisi kadar içerisinde üst seviye subay bulunduran bir başka parti bulamazsınız. Oran inanılmaz yüksek. Bu subayların genel profili, Türkiye’nin NATO ve Batı kurumları ile bütünleşmiş pozisyonuna karşı olmaları. TSK’da 15 Temmuz sonrasında bu Avrasyacı subaylar belirleyici pozisyonlarda ve çoğunluktalar.

Erdoğan ve ekibi kendi bekaları ve menfaatleri uğruna iktidarlarını ne pahasına olursa olsun devam ettirmeye odaklanırken, Avrasyacı derin devlet Erdoğan’ın 2002-2009 arasında izlediği tüm politikaları 180 derece tersine çevirmeyi başardı. Kendileri iktidarda değil, ama komitacı gelenekten gelen bir yapı olmaları sayesinde ellerindeki kartları doğru yer ve zamanda kullanarak fikirlerini iktidara taşımayı başardılar, hatta kontrolü ele geçirdiler.

Kürt sorununda şahin politikalara geri dönüldü. 1980 sonrası süreçte bile yapılamayan birçok şey yaptırdılar. HDP’li vekilleri tutuklattılar, yüzde seksenlerle, yetmişlerle seçilmiş belediye başkanları görevden alındı, Kürt açılımı ve hakları Türkiye gündeminden adeta kazınarak silindi. Batı’dan gelen tepkiler ise 1990’larda Zana’ların ve Alınak’ların içeri alınması olayına nazaran inanılmaz düşük. Cemaat’e yönelik Türkiye anayasası ile bağdaşmayacak sertlik ve hunharlıkta bir takibatla – Cemaat’ten olsun veya olmasın – yüz binlerce kişiyi anayasaya aykırı KHK’larla kamudan ihraç ettiler. 50 binin üzerinde insanı tutukladılar. Yüzlerce basın mensubu içeride. Hedefe aldıkları arasında “sol” gelenekten olanlar da var. Perinçek illa suçlu olmalarına gerek yok diyor ve yaşanan dönemi İstiklal Mahkemeleri ile mukayese ediyor. Kendi ifadesiyle “hukukun siyasetin köpeği” olduğu bir dönemdeyiz. Bu içeri alınanların bir bölümü liberal fikirleri nedeniyle Avrasyacıların düşman bellediği isimler – Can Dündar ve Kadri Gürsel gibi. AKP’yi Erdoğan’a bitirttiler. Topbaş ve Gökçek gibi ağır toplar bitirildi. Daha önce Pelikan Darbesi ile Davutoğlu, öncesinde Gül ve Arınç silindi. Türkiye’de parti devleti var diyenler şu gerçeği görmeli: AKP artık yok ve Erdoğan aslında partisiz bir Cumhurbaşkanı. Yani partisi var da yok! Hukuku siyasetin köpeği yapan gücün esiri olunca, düşülen konum da bu oluyor. Ancak serbest düşüş daha bitmedi.

BÜROKRASİDE AVRASYACI DERİN YAPI ETKİN

Bürokraside de – TSK dışında – Avrasyacı derin yapının etkin olduğunu düşünüyorum. 90 yıllık bir nüvenin on beş yılda tümden ortadan kalkmadığı aşikâr. İstihbaratta ve Dışişlerinde, maliyede ve yargıda çok etkinler. Son tahlilde 28 Şubat’tan ders aldıkları, sıcak kestaneleri tutmaktan kaçındıkları, çok daha stratejik ve dikkatli hareket ettikleri görülüyor. CHP içerisinde çok etkili bir grupları var. MHP ve Bahçeli’nin tutumuna baktığımızda MHP’de de bu yapının ağırlığı olduğunu söyleyebiliriz. Elimde ampirik kanıt – henüz – yok ama Türk siyasetindeki aktörlerin “hayatın olağan akışına” uygun olmayan davranışları, Avrasyacı derin devlet şablonu ile okuduğunuzda anlam kazanıyor.

Erdoğan, bu yapıyla koalisyona gitmek zorunda kaldı, kısa vadede 17/25 Aralık yargı sürecini bertaraf ederek kendisini ve yakın çevresini koruyabildi. Bu soruşturmalar darbe girişimi miydi? Hayır. Kendisini devirebilir miydi? Büyük olasılıkla! Bu bakımdan kendisi açısından derin yapıyla kurduğu ittifak mantıklı. Ancak bu ittifakın olması, ittifakın uzun süreceğinin asla garantisi değil. Derin yapı için, ABD’deki Reza Zarrab davası sonucu yaklaşırken, liberaller Türkiye’den tümüyle silinmişken, Türkiye’de Cemaat komple tarumar edilmişken, Kürt siyaseti 1980’lerin gerisine düşmüşken, Erdoğan’a olan ihtiyaç giderek azalıyor. “FETÖ” ile mücadelenin tartışmasız her şeyi meşrulaştırdığı hukuksuz bir diktatoryal “devlet” içerisinde AKP içerisinde kim varsa, acaba kendisini ne kadar güvende hissediyordur? Bunu AKP’lilerin kendilerine sormalarını tavsiye ediyorum. Perinçek sıranın “FETÖ’nün” siyasi ayağının temizlenmesine geldiğini, belediye başkanlarının başlangıç olduğunu, yakında yeni dalgaların başlayacağını, Gül’ün, Davutoğlu’nun ve Arınç’ın adlarını vermekten çekinmeyerek söylüyor! 28 Şubat’ın yapamadığını, İslamcı Erdoğan’a yaptırıyorlar. Almanya’nın önde gelen gazetesi Süddeutsche Zeitung, Türkiye’nin yeni rejimine “Absürtistan” diyor, yani bir tür garabetler ülkesi. Haksız mı?

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 2.11.2017 [TR724]

Doğan Grubu’nun yazamadıkları! [Barbaros J. Kartal]

Dünden beri Aydın Doğan’ın gazete ve televizyonlarında Variety dergisi tarafından 2017 yılının en etkili medya isimleri listesinde Doğan Holding Onursal Başkanı Aydın Doğan’ın bulunması bir bayram havasında veriliyor. Bu büyük başarıya döneceğiz ama öncesinde önemli bir ayrıntıyı es geçmeyelim.

Bütün yayın organlarında tek metin üzerinden yapılan haberlerde gazetecilerin ve televizyoncuların çok iyi bildiği metni uzatmak, süreyi artırmak için bir sürü gereksiz bilgiyi boca etmişler, bir sürü patronlarını yıkama yağlama cümlesi var ama haberin tamamı yok. Nasıl mı? Variety dergisinin sayfasına gittiğiniz zaman görüyorsunuz ki Doğan Grubu mevkutelerinin yer vermediği bazı satırlar var haberde.

Mesela deniyor ki, Doğan’ın şirketi ve yayın organları defalarca hükümet ile ters düşmüş. Yine insan hakları gözlem kuruluşu Freedom House’un hükümeti gazetecilere yoğun taciz yapmakla suçladığı ifadeleri yer alıyor. Bir yayın organı tarafından gururla ilan edilecek bu bilgiye nedense Doğan grubu haberlerinde hiç yer verilmemiş. Hükümet korkusundan elbette. Ama biz yine iyi niyete yoralım herhalde şöyle olmuştur: “Her ne kadar öyle yazılmışsa da biz hükümetin neredeyse yayın organı olduk, rezillikte havuz ile yarışıyoruz şimdi bunu yazarsak çok komik duruma düşeriz” diye düşünmüş olabilirler.

Bitmedi, devam edelim:

Derginin Aydın Doğan sayfasında deniyor ki: 2009 yılında Türk hükümeti Doğan Holding’e 2,5 milyar dolar tutarında bir vergi borcu cezası yapıştırdı. Daha sonra bu miktar şirketin itirazı ile 700 milyon dolara indirildi.

Bu da yok haberlerde. Yahu haksızlığa uğradık diye o kadar ağladınız. Bakın haksızlığınız yabancı bir derginin kayıtlarına da girmiş. Neden sansürlüyorunuz? E tabii değil mi, Türk hükümeti vergi cezası kesmiş diyor! Elin adamlarına bize bu cezayı valla billa hükümet kesmedi, onların bir suçu yok bize cezayı Cemaat kesti diye inandırmanız mümkün değil. Şimdi bu haber bu şekliyle çıkınca hemen Aydın Doğan’ın sadık adamı Ertuğrul Özkök’ü devreye koyuyorlar. Bakın Miami’ye uçakla giderken yazıyı gören Özkök nasıl sıvıyor burayı: “Ve emin olun şu son 10 yılda FETÖ’cülerin gadrine uğrayıp çelmelenmeseydi, çok daha büyük bir medya grubunu yönetiyor olacaktı”. Zavallı Aydın Doğan! Neler çekmiş garibim hiç haberimiz olmamış.

Türk medyası bir daha sizin kadar yalancı ve omurgasız insan türü görür mü bilmiyorum.

Derginin haberi ile devam edelim.

Bakın burası çok ilginç. Dergi diyor ki: 2016 yılında da Aydın Doğan hakkında akaryakıt kaçakçılığından iddianame düzenlendi. E tabii ki burası da Doğan’ın yayın organlarında yer almıyor. Dergi Al Capone gibi imaj verince bu iddialarla ilgili görüş sormuş olacak ki Doğan grubundan bir sözcü iddiaları absürt olarak tanımlamış ve bakın ne demiş “zaman zaman yapılan olumsuz haberlere (hükümeti kastediyor zaar!) karşılık yapılan siyasi bir cadı avı. Bak sen! Doğan Grubunun resepsiyonlardaki kedileri yurt dışına çıkınca nasıl cesaretleniyormuş öyle. Bak sen. Siyasi bir cadı avı ha. Madem size karşı yapılan bir siyasi bir cadı avı var, biz neden bunu hiç sizin yazılarda okuyamıyoruz?

Tabii elin Amerikalı’sının sayfasında yeri az olduğu için ve konsept gereği Doğan grubu ve Aydın Doğan ile ilgili bütün bilgilere yer verememiş.

Nasıl olsa biz ne olduklarını biliyoruz.

Her dönemde güç kimdeyse oraya yaltaklanan rezil bir medya grubu. Aydın Doğan denince o kadar çok kirli şey bir seferde ifade edilmiş oluyor ki adı gerçekten tek başına bir markadır.

Daha geçenlerde bu şahsın damadı olan Mehmet Ali Yalçındağ’ın mailleri ortaya çıkmış ve medyadan sorumlu bu tepe yöneticisinin sözde rakip sayılacak Sabah Grubu yöneticisi Serhat Albayrak’a günlük tekmil verdiği, ne yapması gerektiğini sorduğu ortaya çıkmıştı. Erdoğan’a tamamen biat ve arzu hürmet içeren aynı maillerde grupta çalışan üst düzey gazeteciler için de ağza alınmayacak hakaretler vardı. Siz sanıyor musunuz ki  bu ilişkiyi, Yalçındağ tek başına kurmuştu. Elbette Aydın Doğan’ın bilgisi ve talimatları ile gerçekleşti. Yalçındağ şu sıralarda sık sık Amerika’da. Kendisine verilen yeni işlerle meşgul. Şu vergi işleri zamanı adını sıkça duyduğumuz bir yönetici de kendisine eşlik ediyor.

Maillerde Sedat Ergin için bir sürü aşağılayıcı ifade yer alıyordu. Başınızdaki patron diğer bir gazeteye sizle ilgili hakaretler yağdırsa ne yaparsınız? En basitinden istifa ederseniz değil mi? Nerede bunlarda öyle bir omurga! Bylock haberinden sonra onursuzca görevinden alındı. Bylock haberi için de haberi yapan muhabir ‘biz onu hükümetin savcıların işine yarar diye yapmıştık oysa’ bile demişti.

AHLAK SATAN AHLAKSIZLAR…

Onursuzca görevden alınsanız ne yaparsınız onca yıllık kariyer ve paradan sonra onurlu bir hayat sürersiniz değil mi? Yok o da olmuyor. Bu sefer gazetede yazmaya devam. İşkence ile alındığı ispatlanmış ifadelerden oluşan iddianamelerle patronunuza can suyu taşımak için FETÖ hikayeleri…

Daha önce de söylediğimiz gibi hala Doğan Grubu’nda yazar, çizer, televizyon sunucusu kim varsa ve henüz kovulmamışsa Türk medyasının en iki yüzlü şahsiyetleridir. Çünkü köşelerinden ahlak satarlar ancak dünyanın en ahlaksız medya kuruluşunda çalışırlar.

Başarı ile başlamıştık öyle bitirelim. Bakın bir başarı öyküsüdür bu. Her  türlü etik ve basın kuralını ayaklar altına alıp, hükümetin yayın organına dönüşmeyi kabul edip, ellerine tutuşturulan haberleri aynen yayınlayıp, zerre hükümeti eleştiremeyip, Erdoğan’ın kov dediğini kovup ayakta kalmak mümkünmüş. Şimdilik tabii. Belki de objektif sosyal bilimciler bu başarı öyküsü ve liderlik  için bir methiye düzebilirler.

[Barbaros J. Kartal] 2.11.2017 [TR724]

‘Demokrasi bizim için bir tramvaydır, istediğimiz durağa gelince ineriz’ [Mehmet Yıldız]

Geçen hafta Konya’daki AK Parti İl Başkanlığı toplantısına katılan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan erken seçim isteyen ana muhalefet lideri Kılıçdaroğlu’na şu sözlerle yüklendi:

“Türkiye’de ana muhalefet yok biliyor musunuz? Ana muhalefet partisi hiçbir proje üretmiyor hiçbir fikir ortaya koymuyor, hiçbir çözüm üretmiyor. Bu aralar bir şey bulamadı, erken seçim diyor. Seçimin zamanı belli zaten. Daha önce erken seçime gittik ne oldu? Rezil rüsva oldun. Sen daha neyin erken seçimini istiyorsun.”

Halbuki Kemal Kılıçdaroğlu’nun ifadeleri bir erken seçim talebinden çok istifaya zorlanan belediye başkanlarıyla ilgiliydi. Ana muhalefet lideri, seçilmiş belediye başkanlarının istifaya zorlanmasının demokrasinin ruhuna aykırı olduğunu ileri sürüyor, eğer bir sorun varsa bunu seçmenin çözmesi gerektiğini söylüyordu.

“Halkın seçtiği bir kişiyi belde halkı değil de bir başka otorite belediye başkanını istifaya zorlaması. Bu doğru değil. Demokrasinin namusunu kurtaralım bari, seçime gidelim. Bu kadar basit. Kendinize güveniyorsanız seçime gidersiniz.”

Kılıçdaroğlu hala bir şeyin farkında değil: Erdoğan demokrasi tramvayından ineli çok zaman oldu. 16 Nisan Anayasa değişikliği referandumundan sonra parlamenter rejim fiilen sona erdi. Meclisin, bakanlar kurulunun, başbakanın hiçbir anlamı kalmadı. Adı Cumhuriyet ama cumhurun söz hakkı olmadığı, her şeyin bir kişinin iki dudağı arasında olduğu yeni bir rejim kuruldu. Bu rejimde muhalefetin adı zaten yok. Saray müftüsüne göre muhalefet, “ümmetin bey’at ettiği başkanı tanımayan ve ona isyan eden sapkın grubun adıdır.”

İşte bu yüzden son genel seçimlerde 5 milyon 148 bin seçmenin oyunu almış bir partinin lideri ve milletvekillerinin yarısı hapiste. Bu yüzden ana muhalefet partisi CHP’nin genel başkan yardımcısı hapiste. Bu yüzden hükümeti eleştiren 150’den fazla gazeteci ve yazar 15 aydan fazla hapiste. Dışarıda kalanlar da hapis tehdidi altında, sıranın ne zaman kendilerine geleceğini bekliyor.

Gelelim “hiçbir proje üretmeyen, hiçbir fikir ortaya koymayan, hiçbir çözüm üretmeyen” muhalefete. 16 Nisan referandumuyla iyice etkisizleşen Meclis’te, muhalefet iyiden iyiye silikleşti. Türkiye Cumhuriyeti anayasasının 98. maddesi, “Türkiye Büyük Millet Meclisi soru, Meclis araştırması, genel görüşme, gensoru ve Meclis soruşturması yollarıyla denetleme yetkisini” düzenler. İktidar partisinin meclis denetleme gibi bir gündemi zaten yok. Muhalefetin bu görevi nasıl yerine getirdiğine gelin kronolojik olarak bakalım.


  1. Ak Parti’den ‘yaşam odası’na ret: Soma’daki facianın ardından gündemden düşmeyen madenlerdeki yaşam odaları ile ilgili bugün önemli bir gelişme yaşandı. CHP’nin ‘madenlerde yaşam odası zorunlu olsun’ teklifi Ak Parti tarafından reddedildi. (11 Temmuz 2014)
  2. AKP’liler ‘bonzai’nin araştırılmasını reddetti: Her gün bir genci öldüren bonzaiyle ilgili araştırma önergesi, AKP’li vekillerin oylarıyla reddedildi. (17 Temmuz 2014)
  3. IŞİD’in faaliyetleri mücadele önergesi AKP’nin oylarıyla reddedildi: TBMM Genel Kurulu’nda, HDP’nin verdiği IŞİD’in Türkiye’deki faaliyetlerine yönelik araştırma önergeleri, AKP’li vekillerin hayır oyları ile reddedildi. (21 Şubat 2015)
  4. Bonzaiyle mücadele önergesi AKP’nin oylarıyla reddedildi: TBMM Genel Kurulu’nda, MHP’nin verdiği bonzai ile mücadele önergesi bir kere daha AKP’li vekillerin hayır oyları ile reddedildi. (21 Şubat 2015)
  5. Faiz Lobisi Araştırılsın” Önergesi AK Parti’nin Oylarıyla Reddedildi: Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sıkça gündeme getirdiği ‘faiz ve döviz lobisi’nin araştırılmasına yönelik Meclis Genel Kurulu’nda verilen önerge, AK Parti’nin oylarıyla reddedildi. (10 Mart 2015)
  6. ‘Terör Soruşturulsun’ Önergesi AKP ve MHP Oylarıyla Reddedildi: CHP’nin çağrısıyla olağanüstü toplanan TBMM’de “terör olaylarıyla ilgili ” meclis araştırması açılması ve meclis komisyonu kurulması oylandı. Açık oylama sonucunda önerge reddedildi. (29 Temmuz 2015)
  7. Diyarbakır, Suruç, Ankara saldırıları araştırılsın’ önergesi reddedildi: Halkların Demokratik Partisi (HDP) TBMM Genel Kurulu’nda Diyarbakır, Suruç ve Ankara saldırılarının adli ve idari olarak aydınlatılması ve cezai yolların açılması amacıyla önerge verdi. Önerge için görüşmelerin yapılmasının ardından oylamaya geçildi. Önerge AKP oylarıyla reddedildi. (16 Aralık 2015)
  8. ‘Çocuk İstismarı için komisyon kurulması’ önerisi AKP oylarıyla reddedildi: MHP’nin çocuk istismarlarının araştırılması ve önlenmesine yönelik araştırma komisyonu kurulması için yaptığı teklif AKP’lilerin oylarıyla reddedildi. (23 Mart 2016)
  9. Zencani önergesi AK Parti oylarıyla reddedildi: TBMM Genel Kurulu’nda CHP’nin Babek Zencani’yi kast ederek “İranlı bir iş adamının Türkiye’de rüşvet dağıttığı” iddialarının tüm boyutları ile araştırılması önergesi MHP ve HDP’nin desteğine rağmen AKP oylarıyla reddedildi. (14 Nisan 2016)
  10. Muhalefetin terör saldırılarının araştırılmasına ilişkin verdiği önergeler AKP’li vekillerin oylarıyla reddedildi: Atatürk Havalimanı’nda yaşanan acı olayın ardından CHP, HDP ve MHP’nin terör saldırılarının araştırılmasına ilişkin verdiği önergeler AKP’li vekillerin oylarıyla reddedildi. (29 Haziran 2016)
  11. AKP’liler darbecilerin dinlenmesini reddetti: Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu’nun CHP’li üyeleri, darbeci generallerden bazılarının dinlenmesini talep etti. Talep, AKP’lilerin oylarıyla kabul edilmedi. (24 Kasım 2016)
  12. Darbenin ‘siyasi ayağı’ için komisyon önergesi reddedildi: Darbe girişiminin siyasi ayağının ortaya çıkarılmasına ilişkin Meclis Araştırma Komisyonu kurulması için HDP’nin verdiği önerge, AKP’li vekillerin oylarıyla reddedildi. (31 Mayıs 2017)
  13. Uyuşturucuya ilişkin önergeye AKP’den ret!: MHP Grubu’nun, ‘Uyuşturucu maddeyle mücadele konusunda’ verdiği Meclis Araştırma Önergesi AKP’nin oylarıyla reddedildi. (20 Ekim 2017)

Bu örneklerden de görüldüğü gibi en hayati konularda bile aritmetik çoğunluğu elinde tutan iktidar partisi meclisi kilitliyor, anayasal yetkilerini kullanmasına izin vermiyor. Sonra da iktidar partisinin genel başkanı kalkıp “Türkiye’de ana muhalefet yok biliyor musunuz?” diyor.

Bu şartlar altında nasıl muhalefet yapılabilir ki? Havuz medyasının ekranlarında ve gazetelerinde her gün hapisle tehdit edilen muhalefet, bırakın muhalefet etmeyi, gece gündüz hapse girmediğine şükreder halde. Üstüne üstlük, hükümete sınır ötesi operasyon yapma yetkisi veren tezkereler veya milletvekili dokunulmazlıkların kaldırılması gibi konularda şuursuzca iktidarı destekleyen muhalefet yine de muktedire yaranamıyor.

[Mehmet Yıldız] 2.11.2017 [TR724]