Said Nursi'den Demokratlara: Bu Vaziyet Bana Çok Ağır Geliyor! [Ali Emir Pakkan]

Türkiye’nin bugün gördüğü soruşturmalar, davalar, gözaltı ve yasaklamalar Bediüzzaman Said Nursi'yi son nefesine kadar rahat bırakmadı.

1950’de seçimle işbaşına gelen DP ezanı aslına çevirdi. Ülkede hürriyet havası esti. Risale-i Nurların basım ve dağıtımı önündeki engeller nispeten kalktı. DP’nin bazı icraatları Bediüzzaman tarafından övgüyle karşılandı. Değişik vesilelerle Adnan Menderes hükümetine tebrik ve iltifatlarda bulunuldu. 

1954’te DP ikinci defa seçimi kazandı. Ancak 1955’te toplanan fiş komisyonu Bediüzzaman’ın A fişinde kalmasına karar verdi. Said Nursi ve talebeleri adım adım takip ediliyordu.

1957, üçüncü seçim zaferinden sonra baskılar iyice arttı. Muhalefet ve basın, DP’yi irticaya taviz vermekle suçluyordu. İsmet İnönü, Meclis kürsüsünden Risale-i Nurların basım ve dağıtımının yapılmasına izin verilmesini şiddetle eleştiriyordu. DP’de de bazı milletvekilleri ile tek parti döneminden kalan asker-sivil bürokratlar da Risale-i Nur talebelerinin faaliyetlerinden rahatsızdı. Mahkeme kararlarındaki beraatlere rağmen ‘tarikatçılık’ iddiaları yine gündeme getiriliyordu. 

1952'de Malatya suikasti bahanesi ile Nur talebelerinin önde gelenleri tutuklandı. Samsun’da bir gazetede çıkan mektup dava konusu yapıldı. Said Nursi hastaydı, doktor raporuna rağmen duruşmaya çağrıldı. İstanbul’a kadar gelebildi.

1958 yılında Nazilli’de bir komplo kuruldu. Risale-i Nurları köylerde tanıtmaya çalışan Nur talebeleri gözaltına alındı. Eş zamanlı olarak gazetelerde yalan haberler yayımlandı. Said Nursi’ye; ‘Padişah gibi yaşıyor, gelen yardımlarla geçiniyor, siyasi gayesi var’ iftiraları atıldı. Nazillili Nur talebeleri Menderes’e mektup yazarak, "Bizi zalimlerin suikastları ile baş başa bırakmayacağınızdan eminiz.” diyecekti.

26 Nisan 1958’de Ankara, İstanbul ve Isparta’daki Nur talebelerinden 10 kişi toplanarak Ankara Cezaevi’ne hapsedildi. Risale-i Nurlar toplatıldı. 

1 Ocak 1960’ta Ankara’da İçişleri Bakanı Namık Gedik başkanlığında emniyet müdürlerinin katıldığı toplantıda, gece yarısına kadar Said Nursi konusu görüşüldü. Gedik’e, Nur talebelerinin faaliyetleri ile ilgili raporlar sunuldu. Bütün davalardan beraat etmiş Said Nursi hakkında yeni bir dava açılmasına karar verildi. Konuyla ilgili açıklamada; “Said Nursi ile temas edenlerin sosyal mevkileri ve durumları gözden geçirilmiştir. Son zamanlarda faaliyetleri artan mürtecilerle ilgili hükümetin sert kararlar almasına karar verilmiştir.” deniyordu.

11 Ocak 1960’ta Said Nursi’ye seyahat yasağı geldi, radyodan okunan hükümet bildirisi ile Emirdağ’dan çıkmaması istendi. 

Ankara'ya girmesi polis tarafından engellendi. ‘Onlara, emir Ankara’dan mı, Eskişehir’den mi?’ diye sorması sebepsiz değildi. Said Nursi, savcılar ve polislerin başkentten emir alarak hareket ettiklerini biliyordu. 12 Ocak 1960'ta İçişleri Bakanı Namık Gedik’e bir mektup yazacak ve şu sitemde bulunacaktı: "Bütün muhalifler ve siyasiler her yerde ve her tarafta serbest olarak gezerken Ankara’dan gelen bir emirle, ‘Şimdi evinden dahi çıkmayacaksın.’ denilmesi bir haps-i münferit hükmündedir. Otuz senelik muhaliflerin yaptığı istibdat lehine bu vaziyet bana çok ağır geliyor." 

Said Nursi, Başbakan Adnan Menderes ve İçişleri Bakanı Namık Gedik’e yazdığı mektuplarda, Nur talebelerinin sulhun teminatı olduklarına dikkat çekiyordu. Devlet içinde dinî gelişmelerden rahatsız bazı komitelere karşı Demokratları ‘Oyuna gelmeyin’, diye uyarıyordu. Ancak mektuplar, telgraflar ve ziyaretlerdeki ikazlar DP’den kabul görmedi, bir duvara çarpıp geri döndü. 

Anadolu’da da hayal kırıklığı yaşanıyordu. 

DP teşkilatlarından da Ankara’ya mektuplar, telgraflar gitti; Mektuplarda, Adnan Menderes’e duacı ve destekçi olan Nur talebelerine baskıların durdurulması isteniyordu. Tek parti dönemini hatırlatan hukuk dışı baskıların en başta Demokratlar’a zarar vereceği dile getiriliyordu. DP Afyon Emirdağ teşkilatı, Ankara’ya çektiği bir telgrafta, “Hayatı inziva ile geçen ve bir iki hizmetkârı; iki üç has dostu ile uhrevi konuşmasından başka kimse ile temas etmeyen Bediüzzaman’a yapılanlar, ‘Demokrat hükümeti’ Nur talebelerine muarız gösteriyor. Milletvekilleri seçiminde (1957) Risale-i Nur talebeleri partimize müzahir olduklarından muhalefet mensupları Demokrat iktidarı İslamiyet aleyhinde göstermek ve dindar halkı partimize küstürmek suretiyle kendileri lehine zemin hazırlamak gayesini güdüyorlar.” deniyordu. 

Said Nursi artık veda ziyaretlerini yapıyordu. Son günlerini geçirmek üzere Urfa’ya gitmesi Bakanlar Kurulu’nun ‘mecburi ikamet’ kararına meydan okumak şeklinde algılandı. İçişleri Bakanı Namık Gedik’in sergilediği tutum DP ile gönül bağlarını iyice kopardı. Gedik, ölüm döşeğindeki Said Nursi’nin her ne surette olursa olsun Urfa’dan çıkarılması için Vali’ye emirler gönderiyordu. Polisler, Emniyet ile otel arasında mekik dokuyor ama sonuç alamıyordu: ‘Emir kat’i, mutlak surette Isparta’ya dönmelisiniz’ diyen müdüre, "Ben şimdi hayatımın son dakikalarını yaşıyorum. Belki de burada öleceğim. Benim suyumu hazırlamakla mükellefsiniz. Amirinize bildirin.” Diye fısıldadı!

Başını yastığa koydu, tekrar daldı. O gün, yani 23 Mart 1960’ta Urfa’da dünya hayatına gözlerini yumdu! 

[Ali Emir Pakkan] 22.3.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Twitter @AliEmirPakkan @TYolculuk

Risale-i Nur hizmetine ilişmesinler [Ebu Abdurrahman]

Üstad Hazretleri Kastamonu Lâhikasında 80. Mektub’unda diyor ki: “Hem siz, hem onlar bilsinler ki, sadaka belâyı defettiği gibi, Risale-i Nur, Anadolu’dan, bilhassa Isparta, Kastamonu’dan semavî ve arzî âfatların def’ine ve ref’ine vesiledir. Evet Sabri’nin ‘(Kafirler bozulduktan sonra yerle göğe:) Ey yeryüzü!  Vazifen bitti; suyunu yut. Ey semâ! İhtiyaç kalmadı; yağmuru kes’ diye emir buyuruldu. Su çekildi, iş bitirildi ve gemi Cûdî üzerinde yerleşti ve ‘Kahrolsun o zâlimler!’ denildi.” (Hûd Suresi, 11/44)  âyetinden istihraç edip çıkardığı mâna haktır ve mutabıktır. Evet, Risale-i  Nur, Nuh Aleyhisselamın gemisi gibi, Cûdî Dağı hükmüne getirip,  Anadoluyu küre-i arzın yangınından ve tufanından kurtulmasına bir sebeptir. Çünkü iman zayıflığından gelen tuğyan (azgınlık ve taşkınlık), ekseri umumî musibeti celbettiği gibi, imanı fevkalâde kuvvetlendiren Risale-i Nur, o umumî musibeti, dairesinin hâricine bırakmaya İlâhî Rahmet tarafından vesile oldu.

“Bu ehl-i dünya, bu Anadolu halkı, Risale-i Nur’a girmeseler de ilişmesinler. Eğer ilişseler, yakında bekleyen yangınlar, tufanlar, zelzeleler ve taunların istilasına uğrayacaklarını düşünsünler, akıllarını başlarına alsınlar. Madem biz onların dünyalarına karışmıyoruz, onların da lüzumsuz bir halde bu derece âhiretimize karışmalarında onlara felâket getirmek ihtimali kavidir. (…) Odamdan işitilen radyoyu da üç senedir dinlemedim. Halbuki benim, binler adam kadar dünyaya bakmaya münasebetim var. Bize ilişen doğrudan doğruya imana tecâvüz eder. Onları Cenab-ı Hakka havale ediyoruz.”

“Hem ehl-i siyasete hiç münasebetimiz olmadığı halde, kat’î bilsinler ki; bu memlekette, bu asırda, milleti anarşiden, mutlak düşüş ve gerilemeden kurtaracak yeğane çare, Risale-i Nur’un esaslarıdır. Bu hâdisede sıkıntı çeken masumlar ve üstadlar bilsinler ki, ağır şartlar altında bir saat nöbet, bir sene ibadet ve hakiki îmanî tefekkür ile bir saati, bir sene tâat hükmüne geçtiği gibi, inşallah onların sıkıntıları da öyle sevaba vesile olur. Onlar da, merak ve teessürle değil, ferah ve sürurla karşılamalı. Fakat Hz. Ali’nin (R.A.) iki defa ‘Sirran beyâneten ve sirran beyaneten’ demesine binaen, biz her vakit tam ihtiyat ve tam sakınmak vaziyetini muhafaza etmekle mükellefiz.”

1999 Haziran fırtınası üzerine insanlar çekindikleri için bütün kitapları, bilhassa Risale-i Nurları kaldırıp saklamışlardı. Birkaç yerde rastladım, sohbet edeceğiz, ortada bir Risale-i Nur kitabı bulamadılar. Bir yerde, bir buçuk saat sonra uzak bir yerden getirdiler. Bunun üzerine Üstad  Bediüzzaman Hazretlerinin ikazlarını hatırlattım. “Bu ülkeye bir belâ, bir musibet gelebilir. Eserleri saklamayın, okuyalım.” dedim. Arkadan o müthiş 99 Zelzelesiyle karşılaştık. Merkez noktası, bu iman-Kur’an hizmetini yok etmek için kurdukları merkezdi… Ama bu bela ve musibetin içinde imtihan hikmetine binâen masumlar da yandı. Normalde işlenilen günahlar inkârlar ve nankörlükler Ad, Semud, Lut, Firavun ve Nemrut kavimlerini yerle bir eden âfatların, belâ ve musibetlerin musallat olmasına sebep olacak şeylerdir. Fakat  “Halbuki sen onların aralarında bulunduğun müddetçe Allah, onları azaba uğratmaz; eğer onlar istiğfar ederlerse, Allah onlara, azab etmez.” (8/33) âyetinin işaretiyle, ümmet-i Muhammed’in (S.A.S.) içinde Hz. Muhammed Aleyhisselamın bulunmasıyla ve Sünnetlerinin yaşanmasıyla veyahut ümmetin müstağfirinden olması yani çok istiğfar edenlerden meydana gelmesiyle bu belâ ve musibetler engellenir; def’ ve ref’ edilip ümmet-i Muhammed’in (S.A.S.) selamet içinde kalması sağlanır. Bu üç özellik yoksa veya zayıfsa ama içlerinde “Ehl-i muslihlerden olan  diyarları, Rabbin asla helâk etmez.” (11/117) âyetinin işaretiyle muslihler yani ıslah hizmeti veren Kur’an ve iman hizmetinde çalışan fedâkar ve cefakârlar varsa ve güçlü Hizmetleri de mevcutsa, Cenab-ı Hak yine o ülke ve beldeleri  muhafaza eder… 

Yani aslında belâ ve musibetler sel gibi akıp gelirken bu çeşit Hizmetler birer set ve engel vazifesi görürler. Siz bunları kaldırırsanız, o set yıkılınca meydana gelen olaylar gibi belâlar fırsat bulup ortalığı sarar ve her şeyi mahvederler… Üstad Hazretlerini hayatında bilhassa mahkemeler sırasında hem de bu gerçeği Üstadın Mahkeme Heyetine ihtar ederken, bir anda zelzeleyle binalar sarsılmış ve Üstadın “İşte görüyorsunuz!” hitabına maruz kalmışlardır.

Üstad Hazretlerinin de ikaz ettiği gibi bu Hizmet-i İmaniye ve Kur’aniye’ye  hücum zamanında hep zelzeleler ve harp belâsı kendilerini bir tehdit olarak gösterip zuhur etmişlerdir.

Şu zulümlerin “ihâfe ve ızrârların” ortalığı kasıp kavurduğu süreçte de bunlarla karşı karşıyayız. İnşallah kısa zamanda Cenab-ı Hak merhametiyle bu kötülükleri bertaraf eyler. Yoksa neticeleri çok vahim olabilir…

[Ebu Abdurrahman] 22.3.2017 [Samanyolu Haber]
eabdurrahman@samanyoluhaber.com

‘Konya kadar ülke’ Danimarka’nın dünya markaları [Haber-İnceleme: Hasan Cücük]

Her yıl, Birleşmiş Milletler (BM) tarafından ilan edilen 20 Mart Dünya Mutluluk Günü’nde yayınlanan dünya mutluluk endeksinde bu yıl Norveçliler, son 3 yılın birincisi Danimarka’yı geride bıraktı. Bir başka Viking ülkesine kaptırılan ‘en mutlu ülke’ statüsü Danimarka’da ciddi gündem oldu. Gerek politikacılar gerekse uzmanlar, son 1 yılda ülkede ters giden konunun ne olduğunu tespit etmek için kafa yormaya başladı. Sanatta, sporda ve değişik bilim alanında dünya çapında tanınmış isimler yetiştiren 5,5 milyonluk Danimarka, gelir dağılımının en adaletli olduğu ülkelerin başında geliyor.

Danimarkalılar ‘en mutlu’ millet olmada birinciliği Norveç’e kaptırdıkları için üzgünler. Şu Danimarkalılar gerçekten ilginç insanlar. Ne ülkenin gelişmiş ekonomisi ne de dünya çapında markalarıyla gurur duyup, övünüyorlar. BM üyesi 196 ülke içinde mutlu olmada ikinci olmalarından dolayı üzüntü duyuyorlar.

Örneğin daha birkaç gün önce Danimarka döviz cinsinden yurtdışına olan borcunun son taksiti olan 1,5 milyar doları ödeyerek, 183 yıl sonra dış borcu olmayan ülkeler arasına katıldı. Ekonominin son yılların en iyi seviyesinde olduğu ülkede, faizler de eksiye düşmüş bulunuyor. Bankalarda 3 milyon krondan (400 bin Euro) fazla parası olanlar, eksi faizden dolayı bankaya ücret ödüyor.

Biri 1998’de diğer 2001’de açılan, 17 km uzunluğunda hem araç hem de trenin geçebildiği iki köprüleri var ama hiçbir iktidar çıkıp da bir kez bile olsa “Dünya köprülerimizi kıskanıyor” demiyor bile! Danimarka halkı, “Biz küçük bir ülkeyiz. Her alanda dünyayla rekabet edemeyiz. Ancak bazı ürünlerde dünyanın en iyisini üretebiliriz” mantığıyla hareket edip, dünya çapında markalar üretiyor. İşte o markalardan bazıları.

Lego: Marangoz Ole Kirk Christiansen, 1932’de Billund şehrinde tahtadan oyuncaklar yapmaya başlar. 1942’de ise ürettiği tahta oyuncaklara Lego markasını koyar. Ancak aynı yıl çıkan yangında fabrikası kül olur. Yılmayan Christiansen, fabrikayı yeniden kurar. 1947’de fabrikada ilk kez plastik Lego oyuncaklar üretilmeye başlanır. Firma, adını 1954’te tescil ettirir. 1958’de de patentini alır. 106 ülkede satış mağazası olan Lego, Danca’da ‘iyi oyun’ anlamına gelen ‘Leg Godt’ kelimelerini kısaltıp birleştirmiştir. Dünyanın en büyük ikinci oyuncak markası olan Lego’nun sahibi Kirk Kristiansen ailesinin şahsi serveti 9 milyar Euro.

Maersk: Temeli 1904’te Arnold Peter Möller tarafından atılan Maersk’e ait konteynırları 130 ülkenin limanlarında görmek mümkün. 300 gemilik devasa filosuyla deniz taşımacılığında dünya liderlerinden olan Maersk, yıllık 50 milyar Euro’luk cirosu ve 150 bin çalışanıyla ’küçük ülkenin’ dev markası olarak Danimarka adını dünyaya tanıtıyor. Körfez ülkelerinin petrollerini taşıyan en büyük firmalardan biri olan Maersk’in sadece Suudi petrollerini taşıma karşılığında yıllık kazancı 12 milyar Euro.

Vestas: 1945’te beyaz eşya üreten bir firma olarak kurulan Vestas, 1970’lerin başında ’temiz enerji’ sektörü için çalışmalara başlar. 1979’da ilk rüzgâr tribününü üreten Vestas, kısa sürede bu sahada dünyanın bir numaralı firması hâline geldi. Son yıllarda ekonomik krizden etkilenen Vestas, her şeye rağmen bu sahadaki liderliğini devam ettiriyor. Yıllık 7,5 milyar Euro’luk ciroya sahip firma, her yıl 60’tan fazla ülkeye 50 bin rüzgâr tribünü satıyor.

Novo Nordisk: Diyabet (şeker) hastalarının yaşama tutunmalarına yardımcı olan insülin enjeksiyon sistemleri dendiğinde akla Danimarka’nın Novo Nordisk firması gelir. 1923’te Nobel ödüllü Danimarkalı bilim adamı Prof. August Krogh, başhekim H.C. Hagedorn ve kimyager A. Kongsted tarafından kurulan şirket, hem insülin hem de sanayi enzimleri alanında dünyanın en büyük üreticisi. Firma, yılda 41 bin çalışanıyla 15 milyar Euro’luk ciro elde ediyor.

Danfoss: Danimarka’nın en büyük sanayi topluluğu olan Danfoss; ısıtma, soğutma ve havalandırma sektörüne tasarım, verimlilik, konfor ve enerji tasarrufu odaklı çözümler sunan bir dünya şirketi. Danfoss, 1933’te mühendis Mads Clausen tarafından kuruldu. 18 ülkede 56 fabrikası olan Danfoss, 47 ülkeye ürün satıyor. Yıllık 5 milyar Euro cirosu olan firmanın 23 bin çalışanı var.

Grundfos: Dünya pompa piyasasının yüzde 50’sini elinde tutan Grundfos’un hikâyesi 1945’te Danimarkalı Poul Due Jensen tarafından mütevazı bir atölyede tek tip pompa üretimi ile başladı. Bugün yılda 16 milyon adet pompa üretimi, 50’ye yakın ülkede faaliyet gösteren 90 şirketi, dünya sathına yayılmış 20 fabrikası ile pompa sektörünün lideri olarak devam etmekte.

FLSmidth: Çimento ve maden endüstrisi devi FLSmidth, Danimarka’nın uluslararası firmalarından biri. 1882’de kurulan FLSmidth’in, dünyadaki çimento fabrikalarının yüzde 40’ının altında imzası var. İlk çimento fabrikasını 1887’de İsveç’te kuran firma, bu konuda liderliğini devam ettiriyor. 15 bin çalışanıyla dünyanın birçok ülkesinde faaliyet gösteriyor.

Arla: Süt ve peynir ürünlerinde dünyanın 6. ve Avrupa’nın 5. büyük markası olan Arla’nın yıllık cirosu 10 milyar Euro civarında bulunuyor. ‘Konya kadar küçük bir ülkeden’ tüm dünyaya süt ürünleri ihraç eden Arla’nın bir numaralı müşterileri arasında zengin Arap ülkeleri bulunuyor. 2000 yılında 7 bin 400 çiftçi tarafından kurulan Arla, kısa sürede bir dünya markası hâline geldi.

Hummel: Dünyanın sayılı spor ürünleri üreten markalarından biri olan Hummel Danimarka’nın bir başka global markası. Spor ayakkabı ve kıyafetleri üreten Hummel, kaliteli ürünleriyle tanınıyor. 31 ülkede mağazaları bulunan Hummel, 1923’ten beri faaliyette bulunuyor. Danimarka milli takımının da forma sponsoru olan Hummel, birçok ülkede takımların forma sponsorluğunu yapıyor.

[Hasan Cücük] 22.3.2017 [TR724]

Bir Demokrasi Faciası Olarak 1961 ve 1982 Referandumları [Dr. Serdar Efeoğlu]

Türkiye 1961’de tanıştığı referandum atmosferini 16 Nisan’daki Anayasa değişikliği oylaması ile bir kez daha yaşıyor. 1961 ve 1982’deki “başarılı darbeler” sonrasında yeni anayasayı kabul ettirmeyi amaçlayan referandumlardan farklı olarak, bu kez nasıl yapıldığını hala anlayamadığımız bir darbe girişimi sonrasında oylama yapılacak. Ancak önceki iki referandumda şahit olduğumuz sıkıyönetim şartlarındaki süreç, bu kez de OHAL ortamında gerçekleşiyor. Ayrıca iktidar partisi hayır oyu verecekleri önceki referandumlardaki gibi “vatan hainliği ve teröristlerle işbirliği yapmakla” suçlayarak sonuç almaya çalışıyor.

DARBECİLERİN GÖLGESİNDE REFERANDUM

Yasama organının hazırladığı bir yasanın kabul edilip edilmemesi konusunun halka sunulması olarak tanımlanan referandum, Türkiye’de ilk defa 9 Temmuz 1961’de gerçekleşti. 27 Mayıs Darbesi sonrasında hazırlanan Anayasa, 27 Mayıs 1961’de Kurucu Meclis’çe kabul edilmişti. Milli Birlik Kurumu (MBK) siyasal faaliyetlere 12 Ocak’ta izin vermiş ve varlığını devam ettiren CHP ve sonradan MHP’ye dönüşecek olan CKMP’nin yanında iki parti daha kurulmuştu. Bunlar Demokrat Parti’nin mirasına sahip çıkmayı amaçlayan Yeni Türkiye Partisi (YTP) ve Adalet Partisi (AP) idi.

Darbeciler referandum için propaganda çalışmasını iki hafta ile sınırlamıştı. Propaganda çalışmalarında Anayasa dışında konulara girilmemesi ve Anayasa için “olumlu bir tavır sergilenmesi” istenmişti. Bu sırada Adnan Menderes ve arkadaşlarının yargılandığı Yassıada Duruşmaları devam etmekteydi.

Halkın Anayasanın ne gibi yenilikler getirdiği konusunda bilgi sahibi olması zordu. 1960 yılı rakamlarına göre nüfusun yüzde 60’ı okuma yazma bilmemekte, bu oran kadın nüfusta yüzde 75’i bulmaktaydı. Ankara ve İstanbul’da “örfi idare” yürürlükteydi.  MBK Anayasanın sahibi olarak hareket etmekte, başta Devlet Başkanı Cemal Gürsel olmak üzere MBK üyeleri yurt gezileri ile “evet” oyu istemekteydiler. Gürsel’e göre bu Anayasa “muazzam bir eserdi ve demokrasiye giden yolda önemli bir adım atılmış olacaktı”.

Askeri yönetimin baskısı kendini göstermiş ve her yer “evet” afişleriyle donatılmıştı. CHP, kendisi iktidarda olmasa da yeni Anayasa vasıtasıyla kendi görüşlerinin iktidarda olacağını düşünmüş olacak ki, evet kampanyasında aktif bir rol üstlenmişti. Genel Başkan İnönü, yüz binden fazla katılımın olduğu Taksim mitinginde evet oyu verilmesini istemişti. 1969’da Milliyetçi Hareket Partisi adını alacak olan CKMP de Anayasaya evet denilmesi gerektiğini savunuyordu. Partinin Genel Başkanı Osman Bölükbaşı darbecilerin kurduğu Hükümette bakan olarak yer almış ve kendisini “askerlerin gerçek dostu” ilan etmişti.

YTP ve AP’nin işi çok zordu. YTP Anayasaya evet denilmesini savunmaktaydı. AP ise çelişkili bir tavır içindeydi. Genel Başkan Emekli Orgeneral Gümüşpala, parti evet dese de kesin kararı halkın vereceğini açıklamıştı. AP yönetimi “hayır” yönündeki tavrını, “Oyların hayırlı olmasını” temenni ederek ima şeklinde belli ediyordu.

AP yönetiminin ikircikli tavrına karşılık parti örgütlerinin “hayır” yönünde propaganda yaptıklarından gözaltına alındıklarına dair haberler gelmeye başlamış, Gürsel de “bu partinin iyi yolda olmadığını” açıklamıştı. Basın ve özellikle yüksek tirajlı gazeteler de evet yönünde yayın yaparak darbe yönetiminin yanında yer almıştı.

1961 referandumuna katılım yüzde 83 oranında gerçekleşmiş, yüzde 61,7 evet ve yüzde 38,3 hayır oyu çıkmıştır. Bazı illerde toplu bir şekilde evet oyunun kullanıldığı yerlerin olması referandumda şaibe olabileceğini akla getirmekteydi. Bütün baskılara rağmen yüzde 40’a yakın bir hayır oyunun çıkması, 1961 Anayasasının toplumun bütün kesimlerine hitap eden bir toplum sözleşmesi olmadığının açık kanıtıdır.

1961 referandumunda Anayasanın reddi için çalışma yapılması “nispi” olarak serbest bırakılmış, darbe öncesinin iktidar partisi kapatılmış, basın bağımsız bir tavır geliştirememiş, sadece kendilerine meşruiyet kazandırmak isteyen darbecilerin isteği oylanmıştır. Bu yönleriyle bu referanduma bir halkoylaması demek bile mümkün değildir. Referandum aynı zamanda darbecilerin icraatlarını halka onaylatma sürecine dönüşmüş, yüzde 40’a yaklaşan hayır oyları MBK’nın Menderes ve arkadaşlarının idam sürecini hızlandırmasında etkili olmuştur.

“HAYIR” PROPAGANDASININ YASAK OLDUĞU REFERANDUM

Türkiye’nin ikinci referandum tecrübesi yine bir darbe sonrasında gerçekleşti. 12 Eylül 1980’de ülke yönetimine el koyan darbeciler, Anayasayı 7 Kasım 1982’de referanduma götürdüler. 1982 referandumunda Anayasa ile Cumhurbaşkanlığı seçimi birleştirilmiş, Anayasanın kabulü ile darbe lideri Kenan Evren’in cumhurbaşkanı seçilmiş sayılacağı belirtilmişti.

12 Eylül yönetimi bütün siyasi partileri kapattığından referandum dönemi tek taraflı geçmiş, hayır oyu için propaganda imkânı tanınmamıştır. Askeri yönetim bunu açıkça ifade etmekten çekinmemiş, MGK’nın 71 no.lu kararında Devlet Başkanı Evren’in Anayasayı tanıtmak amacıyla yapacağı konuşmaların eleştirilmesi yasaklanmıştı.

Propaganda döneminde 1980 öncesi gündeme getirilmiş ve hayır çıktığı takdirde terörün yoğun olarak yaşandığı günlere geri dönüleceği söylemiyle halk korkutulmuştur. “Hayır” propagandası yapmanın yasak olduğu süreçte Evren Paşa birçok miting düzenlemiş ve hayırcıları “terörist” olmakla suçlamıştır. Paşa dini de siyasete alet ederek; yılın büyük bir bölümünde yağışlı olan Rize’de havanın açık olmasını, “Allah, bu seyahatimizin de kolay geçmesi için yardımcı oldu” şeklinde açıklamış, büyük bir bölümünü dini konulara ayırdığı Erzurum mitingini “Nurlu yarınlar hepinizin olsun” şeklinde bitirmiştir.

Evren Paşa’ya göre, “beyni yıkanmışlar, menfaat düşkünleri, Ermeni ASALA örgütü ile işbirliği halinde çalışan komünist radyolardan direktif alanlar” Anayasaya karşı idi. Muhalifler ise yeni bir yöntem bularak bayram tebriklerine “Anayasaya hayır” yazmışlardı. Evren Paşa bu kişilerin bildirilmesini isteyerek  “aynı anarşistlerle mücadele ettiğimiz gibi bunlarla da mücadele edelim” diyerek hedef göstermişti. Anayasanın teminatının kendisi olduğunu ve dikta heveslisi olmadığını söyleyen Paşa, “Benim için oy vermeyiniz. Çünkü biz, bugün varız, yarın yokuz” demişti. Ayrıca Evren, Kayseri konuşmasında “Gerekirse, arkadaşlarımla beraber bu yolda hayatımızı dahi feda edebiliriz” demekteydi.

Basının büyük bir bölümü darbe sürecinde olduğu gibi referandumda da darbecilerin yanında yer almaktaydı. Bu dönemde gazetecilere yönelik büyük çaplı cadı avı yapılmış ve 218 gazeteci hapis cezasına mahkûm olmuştu.

Referandumda “Evet” oyları “beyaz”, “Hayır” oyları ise “mavi” renkle temsil edilmiş, zarflar ret oyu verenlerin tespiti amacıyla şeffaf bir şekilde imal edilmişti. Hatta kâğıtların üzerine 1961 oylamasında “Hayırda hayır vardır” şeklinde propaganda yapıldığı gerekçesiyle, “evet, hayır” yerine “kabul, ret” yazılmıştı. Referanduma katılım çok yüksek olmuş (yüzde 91,2), evet oyu ise Evren Paşa’nın bile tahmininin üzerinde bir oy oranıyla (yüzde 91,4) çıkarak Anayasa kabul edilmiş ve darbe lideri Kenan Evren de cumhurbaşkanı olmuştur.

16 NİSAN REFERANDUMU

Görüldüğü gibi sıkıyönetim şartlarında yapılan 1961 ve 1982 referandumlarında şaibeli bir süreç yaşanmış, 1982’de ise aleyhte propaganda bile yasaklanmıştır. Bugün de OHAL şartlarında yeni bir Anayasa referandumuna gidilerek daha baştan tartışmalı bir sürece imza atılmakta, çıkacak sonuç tartışmalı hale gelmektedir. 1961 ve 1982’deki gibi Anayasa değişikliklerine karşı çıkanların faaliyetleri engellenmekte, aleyhte propaganda için serbest bir ortama izin verilmemektedir.

Bugün de muhalifler darbe Anayasalarının oylamalarında olduğu gibi terör örgütleriyle işbirliği içinde gösterilmektedir. İlginç olan 1961’deki CKMP’nin rolünü bugün MHP’nin, CHP’nin ve darbe yönetiminin tavrını da AKP’nin üstlenmiş gözükmesidir. HDP’nin lider kadrosunun tutuklanması ile oylama sürecinde aktif olmasının engellenmesi bir başka problemdir.

Onlarca gazete ve televizyonun kapatıldığı, akademik hayatın ihraçlarla, sivil toplumun baskı ile kontrol altına alındığı, gösteri ve yürüyüşlerin sınırlandığı bir atmosfer, demokratik bir referandum yapılması için uygun bir zemin oluşturmamaktadır. Bu nedenle Anayasa değişiklikleri referandumda kabul edilse bile çok büyük tartışmalara neden olacağı muhakkaktır.

Kaynaklar: B. Karakartal, “1961 Anayasa Referandumu”, Sosyal Siyaset Konferansları Dergisi, 2012; K. Gözler “ Halkoylamasının Değeri”, AÜHF Dergisi, S. 1-4. 1988; L. Pınar, Türkiye’de Anayasa Referandumları ve Basın, AÜSBE yüksek lisans tezi, 2016; Kenan Evren’in Anayasa Referandumu Konuşmaları.

[Dr. Serdar Efeoğlu] 22.3.2017 [TR724]

Trump istifa mı edecek, görevden mi alınacak? [Adem Yavuz Arslan]

Başlığın fazlasıyla provokatif olduğunun farkındayım. Niyetim dikkat çekip yazıyı okutmak değil.

Zaten yazıda bu soruya cevap da yok.

Bu başlığı Washington’da ‘ne tür konuların konuşulduğuna’ dikkat çekmek için koydum.

Zira, sıradışı bir başkan olacağına kesin gözüyle bakılan Trump, destekçilerinin beklentilerini bile aşmış durumda.

Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Flynn’in Ruslarla olan ilişkileri ve Türkiye (daha doğrusu AKP adına) lobi yaptığının ortaya çıkmasından bu yana sular bir türlü durulmadı.

Flynn istifa etti ama skandal giderek dallanıp budaklanıyor.

Flynn’in Fethullah Gülen aleyhine lobi yapmak için yarım milyon dolar alması ABD medyasının gündeminden düşmüyor. Şu ana kadar ortaya dökülen detaylardan anlaşılan şu: Flynn olayı ‘basit bir lobi anlaşmasının’ ötesinde.

Dolayısıyla bu tartışmaların ‘üçüncü ülkeleri’ de içine alarak büyümesi sürpriz olmaz.

Flynn’e ödenen paranın ‘gerçekte kimin parası olduğu’ da ortaya çıkabilir.

WASHİNGTON’DA SERT RÜZGÂRLAR ESİYOR

Trump’ın huzurunu kaçıran esas gelişme ise Pazartesi sabah yaşandı.

Federal Soruşturma Bürosu (FBI) Başkanı James Comey, Temsilciler Meclisi İstihbarat Komitesi’ndeki ifadesinde Trump’ın kampanyası ile Ruslar arasındaki bağlantıların soruşturulduğunu açıkladı.

Comey ayrıca soruşturmanın geçtiğimiz Temmuz ayında yani seçimlerden üç ay önce başladığını doğruladı.

Comey’in açıklamaları arasında yer alan “Trump’ın kampanyası ile Rus istihbaratı arasında koordine olup olmadığının araştırıldığı” bilgisi de çok önemli.

Comey’in Trump’ı zorda bırakan tek açıklaması bu değildi.

Başkan Trump’ın Obama’nın kendisini dinlettiği yönündeki tweet’lerine yönelik konuşan Comey “Bu yönde bir kanıt bulamadık. Bu tweet’leri destekleyecek hiçbir bilgimiz yok” dedi.

FBI’ın bu iddiaları incelediğini söyleyen Comey, soruşturmaya dair detayları Adalet Bakanı’nın onayı ile kamuoyu ile paylaştığını vurguladı.

Beyaz Saray sözcü aracılığı ile Comey’in açıklamalarına tepki gösterdi fakat ben yazıyı yazarken Trump henüz konuşmamıştı.

Washington’u yakından takip edenler için Comey’in açıklamaları ‘yaklaşmakta olan gergin günlerin’ habercisi.

Zira FBI’ın soruşturması bu saatten sonra kapatılamaz.

SORUŞTURMA DEMOKLES’İN KILICI GİBİ OLACAK

Trump’ın FBI’a yönelik saldırgan tavırları da ‘soruşturmaya müdahale çabası’ olarak yorumlanır. Dolayısıyla Rusya soruşturması Trump’ın kafasında Demokles’in kılıcı gibi sallanacak.

Bu aşamada bir parantez açıp ABD demokrasisine dair bir kaç not düşmekte fayda var. Birincisi Trump’ın Müslümanlara yönelik seyahat yasağında görüldüğü gibi ABD’de yargıçlar gerçekten bağımsız ve bu ülkede hukuk işliyor.

Medya, Trump’ın tüm agresifliğine rağmen habercilik yapmakta ısrar ediyor.

FBI Başkanı’nın Meclis ifadesi ise ABD sisteminin bir başka güzelliği. FBI başkanı da olsanız Meclis’e hesap veriyorsunuz.

Üstelik de saatler süren oturumlar canlı yayınlanıyor.

Bir an için düşünün, Türkiye’de Erdoğan için soruşturma yapılıyor, MİT başkanı Meclis’e gelip vekillerin sorularını yanıtlıyor ve bu oturum canlı yayınlanıyor.

Çok mu ütopik?

Zaten bu bahsettiğim prosedür ‘gerçek başkanlık sistemi’nde var.

Erdoğan’ın getirdiği modelde kendisi, ailesi ve 15 yıllık AKP iktidarında görev almış tüm siyasilerin soruşturulması-yargılanması imkânsız hale getiriliyor.

AKP’nin başkanlık modeli diye sunduğu şeyin ABD tipi başkanlıkla uzaktan yakından ilgisi yok. Eğer bir ‘başkanlık’tan bahsedeceksek bu daha çok Esad tipi başkanlık sistemi olur.

Trump’a geri dönersek…

Başkan için Beyaz Saray günleri çok parlak geçmiyordu ama FBI Başkanı Comey’in soruşturmayı doğrulamasından sonra daha da sıkıntılı olacak görünüyor.

Kolay bir süreç değil fakat ‘görevden alınma’ gibi seçenekler tartışılıyor.

Her şey bir yana daha dün göreve gelmiş bir başkanın bu kadar kısa sürede görevden alınma tartışmalarına konu olması da ayrı bir orijinallik.

TRUMP İSTİFA EDER Mİ?

Trump’ın istifa edeceğini iddia edenler de yok değil.

Mesela LA Times’te yer alan habere göre Demokrat Parti Senatörlerinden Dianne Feinstein, Trump için ‘yakında kendini dışarı atacak’ demiş.

Peki, Washington’da yaşanan bu olağanüstü durum Türkiye’ye ve Türkiye ile olan ilişkilere nasıl yansıyacak?

Öncelikle şunu söylemekte fayda var.

Çok değil, birkaç yıl önce Erdoğan ve Türkiye ABD Başkenti’nde hayli popülerdi. Hatta ABD medyası “Erdoğan’s Way” başlıkları atıp “AKP iktidarının Türkiye’yi nasıl dönüştürdüğü” anlatıyordu.

Ancak 2010 sonrası artan otoriterleşme havayı tersine çevirdi.

Bugün için Erdoğan ve Türkiye hayırla bahsedilecek bir ülke değil. Amerikan medyası ve STK’ları Türkiye’ye çok tepkili.

Mesela son birkaç hafta içinde hem New York Times hem de Washington Post’ta çok sert eleştiriler çıktı. NYT, ‘Erdoğan’ın dudak uçuklatıcı ikiyüzlülüğü’ derken Washington Post Türkiye’nin dünyanın en baskıcı rejimlerinden biri haline geldiğini vurgulayıp ‘Buna daha ne kadar sessiz kalacaksınız?’ diye sordu.

ABD bürokrasisinin ağırlıklı olarak bu iki gazete üzerinden şekillendiğini düşünürseniz Türkiye’nin imajının nasıl olduğunu daha iyi anlayabilirsiniz.

Trump yönetiminin Türkiye’ye yönelik tavırları az çok netleşti. Mesela Erdoğan’ın tüm itirazlarına rağmen Suriye’de YPG ile yakın çalışacaklar. Fethullah Gülen’e yönelik iade taleplerine ise soğuk bakıyorlar.

‘AKP’NİN İDDİALARI İKNA EDİCİ DEĞİL’

Bu açıdan Temsilciler Meclisi İstihbarat Komitesi Başkanı Devin Nunez’in, Cumhuriyetçilerin sesi sayılan, aynı zamanda Trump’ın favori kanalı Fox Tv’deki açıklamaları politikayı yansıtması bakımından önemli.

Nunez, Türk hükümetinin iddialarının aksine Gülen’in darbeye karıştığına dair bir kanıt görmediklerini söyledi.

‘İstihbarat Komitesi Başkanlığı’ koltuğunda oturan tecrübeli bir siyasinin darbe gibi ciddi bir konuda sadece Türkiye’den alacağı bilgiler üzerine konuşacağını düşünmek yanıltıcı olur.

Kendi istihbarat kurumlarından teyit etmeden ‘darbenin ardında Gülen hareketinin olduğunu destekleyecek kanıt göremedik’ açıklaması yapmaz.

Erdoğan hükümetinin giderek daha otoriter hale geldiğini söyleyen Nunez’in, Türk Amerikan ilişkilerinin de gergin olduğunu vurgulaması önemli.

Yani Washington’da hava Trump’ın başkanlığına coşkuyla karşılayan Ankara’nın pek hoşuna gidecek türden değil.

Alman İstihbaratı BND’nin başkanı Bruno Kahl’ın “darbenin arkasında Gülen’in olduğuna dair ikna edici bir kanıt göremedik” açıklamasından iki gün sonra Nunez’in de benzeri ifadeler kullanmasını not etmek şart.

Daha önce de NATO kaynakları ve Avrupa Birliği istihbarat merkezinin benzeri açıklamaları olmuştu.

Özellikle ABD ve Alman istihbaratının Türkiye’yi yakın izlediği/dinlediği AKP kurmaylarının da bu durumu itiraf ettiği düşünülürse üst üste yapılan bu açıklamaları sıradan açıklamalar olarak görmemek gerekir.

Dolayısıyla önümüzdeki dönemde farklı adımlar sürpriz olmaz.

[Adem Yavuz Arslan] 22.3.2017 [TR724]

Yurt dışında tutunabilmek [Konuk Yazar: Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Türkiye’de 15 Temmuz’a kadar da bir zulüm, eziyet vardı ama 15 Temmuz sonra sistematik bir hal aldı, ağırlaştı ve yaygınlaştı. İnsanlar malını, mülkünü, bazıları eşini-evlatlarını Türkiye’de bırakıp ülkesini terketmek zorunda kaldı. Kimisi zalime yakalanmamak, zulmün kıskacına girmemek için bir “suçlu”, “terörist” gibi denizden, sınırlardan çıkmak zorunda kaldı. Günlerce yol yürüyenler, nehirlerde boğulanlar oldu. Türkiye’deki boğucu-bunaltıcı zulüm ve şeytanlaştırma ortamından kurtulan önce rahat bir nefes aldı. Canını kurtardığına sevindi. Ama bu defa yeni sıkıntılarla mücadele başlayacaktı.

Zira yurt dışında yaşamak, tutunmak, iş kurmak; hatta bir ev kiralamak, banka hesabı açmak bazen ayrı bir zulüm olabiliyordu. Pasaport süresi bitenler, bir yarısı Türkiye’de kalanlar vardı. Türkiye’de kalanlarını düşünmekten psikolojik tedavi görenler az değildi. Yurt dışında yaşananları Türkiye’deki zulümle kıyaslamak mümkün değil ama dışardaki insanlar da büyük imtihanlara muhataplar. Kendisi de yurt dışında henüz “tutunamamış” birisi olarak bazı gözlemlerimi paylaşmak istiyorum.

YURT DIŞINDAKİLER NELER YAPABİLİR?
  • Her şeyden önce “mucizevî birşeyler olacak ve biz ülkemize, eski durumumuza döneceğiz ve hayatımıza bıraktığımız yerden devam edeceğiz” düşüncesinden sıyrılmak lazım. Mucizevi bir şey olabilir ama olaylara realist bakarsak bu kısa sürede mümkün görünmüyor. “Döneceğim” düşüncesi geldiğimiz topraklarda tutunmamızı engelliyor; bizi eylemsiz, hareketsiz, bir şey yapamaz kılıyor. Sadece bekleyişte olduğumuz için hazır kaynaklar hızla tükeniyor ve bu durum ayrı bir gerilim oluşturuyor. “Burada tutunmam lazım!” dersek bir arayış, çaba içine girebiliriz. En azından “dönsem bile bir ayağım burada olacak!” demeliyiz.
  • Meşgalesizlik, hedefsizlik, eylemsizlik insanı bitirip tüketen bir illet. Küçük-büyük bir iş bulur çalışır, basit de olsa bir yerlerden başlarsak ataletten kurtulabiliriz. Bu durum bize bir miktar gelir yanında yeni çevreler kazandırır, kapılar açar. Ayrıca içinde bulunduğumuz anafordan çıkma fırsatı verir, bir nevi terapi olur. Yapacağımız, çalışacağımız işin çok “itibarlı”, geliri yüksek olması gerekmiyor. Kebapçıda çalışmak, yemek getirip götürmek dahi hayata tutunmaya, adaptasyona önemli katkı sağlıyor. İyi-kötü, küçük-büyük bir işle meşgul olmak intibak sürecini hızlandıracaktır. Eğer geçmişimize, kariyerimize uygun bir işten başlayabilirsek dili hallettikten sonra eski birikiminizi yeniden kullanabiliriz.
  • “Ben Türkiye’de şu imkanlara sahiptim, evim şöyleydi, gelirim böyleydi” gibi kıyaslamalar sadece buralara uyum sağlamamızı geciktirir. “Eski hal muhal, ya yeni hal ya izmihlal!” deyip mevcut şartlara göre kendimizi ayarlamalı, duygu ve düşüncemizi realize etmeliyiz. İyi iş veya kötü iş yoktur. Helal-haram kazanç vardır. Alınteriyle, emekle yapılan her iş temizdir. Helalinden hela temizlemek bile ak-pak bir iştir. Yapılan işin ne olduğuna takılmamak lazım. Allah sonra imkan verir ve bizi çok itibarlı işlerde istihdam eder.
  • İnsanlar ağır bir travma yaşadı, psikolojik çöküntüler var. Böylesi durumlarda hem de gurbette yalnız kalmak, insanlardan toplumdan uzak durmak tehlikelidir. Kalıcı psikolojik hasarlara neden olabilir. O nedenle gurbetteki herkes kendisine katılacağı manevi bir halka, bir cemiyet bulmalı. Kadın-erkek, çoluk-çocuk herkesin gideceği bir çay muhabbeti olmalı. İmkanlarımızı birleştirip dayanışma ile problemlerimizi çözmeyi öğrenmeliyiz. Kenara çekilmek bizi hayattan, umuttan uzaklaştırır. Böyle arkadaşlar varsa mutlaka bir halkaya katmalı, değilse sıklıkla ziyaretlerine gitmeliyiz. Özellikle hanımlar daha çok yalnızlık çekiyor ve kendi haline kalıyor. Ayrıca onlar olaylardan daha ağır etkilenebiliyorlar. Hanımlarla ilgilenmek, bir yerlere götürmek çok önemli.
  • Bulunduğumuz yerleri, beldeleri sevmeliyiz. Eleştirel bakma, her şeyine bir kusur bulma intibakı geciktirir, hatta imkansız kılar. Sevmediğimiz bir yerde iş yapamayız, çevre edinemeyiz. İradi Hicrete gidenlerin hepsinin gittikleri yerleri sevdiklerine şahit olduk. Son dönem muhacirlerinden müreffeh, gelişmiş ülkelerde olmasına rağmen şikayet edenlere rastlanabiliyor. Bunda sürülerek, kovularak çıkarılmanın hasıl ettiği travma etkili olabilir ama bunu aşabilmemiz lazım. Sevmediğimiz bir coğrafyada sevmediğimiz insanlarla yaşayamaz, derdimizi anlatamaz, oralarda hizmet edemeyiz.
  • Türkiye’ye ve insanımıza, akrabalarımıza sitem etmek, kahretmek çözüm değil. Biz o insanlarla yine beraber olacağız. Tarih boyunca hakkın müdafaacısı insanların benzer durumlar yaşadığını, dışlanıp ötekileştirildiğini hatırlamak lazım. Yaşananları “Yolun Kaderi” ve imtihanın gereği görmek tahammülü, tutunma iradesini artırır.
  • Eğer Cenabı Hak sizin gibi güzel insanları dünyaya yaymak ve tüm insanlığın, coğrafyaların istifadesine sunmak istiyorsa cebri veya rızaya dayalı bu hicret süreci devam edecektir. Geri dönmek yerine burada tutunup sonraki hicret dalgalarında geleceklere ensarlık yapma misyonuna soyunmak lazım. Kanaatimce ülkedeki zorbalık durulacak, baskı azalacak ve bugün hapiste olan pek çok insan da dışarıya çıkacak. Ama bir şekilde yayılmanın, hicretin devamı gelecektir. Bu dalgada gelen insanların hayata tutunup sonrakilere zemin hazırlaması gerekir.
  • Buralara gelen insanların çoğunun sermayesi sınırlı. Pek çoğunun tekbaşına iş yapacak durumu yok. Ama 3-5-7 kişi iyi fizibilite edilmiş bir iş için biraraya gelebilirse, sermayelerini emeklerini birleştirebilirse daha rahat iş yapabilirler. Eğer aralarına o ülkeyi bilen yerli veya önceden gelmiş insanları da alırlarsa riski azaltıp, prosödürleri kolay aşabilirler. Ancak bizde ortaklıklar maalesef sıkıntılı olabiliyor. Türk usulü “vira Bismillah” deyip başlıyoruz, yazılı bir anlaşma, planlama, görev dağılımı yapmıyoruz. En kötüsü bir exit-çıkış planımız olmuyor. İşleri hep kazanmaya, iyi gitmeye göre düşünüyoruz. Olumsuz ihtimalleri düşünmediğimiz için de işler sarpa sarınca problem oluyor. Oysa Kur’an bize hem de emir kipinde “borç ilişkisine girdiğinizde onu yazın” (2-282) diyor.
  • Sabretmek önemli ama aktif sabır! Bekleyerek sadece bostanlar olgunlaşıyor. Onu da fazla bekletirseniz çürüyor. Hayata karışmak lazım. Ülkenin dilini, kültürünü öğrenmeli, ehliyetini almalı, çevre edinmeye çalışmalıyız.
  • Dil biliyorsak bizzat, bilmiyorsak yanımıza dil bilen birilerini alıp Türkiye'deki zulmü anlatmalı, mağdurların sesi-soluğu olmaya çalışmalıyız. Bu zulüm sürecinin bitmesi için insan hakları örgütlerine, yerel, ulusal, uluslararası kuruluşlara, kişilere gidip Türkiye'de yaşananları, kendi hayat hikâyemizi anlatmak en önemli işlerden birisi.
İlk Muhacirler de elbette memleket hasreti çektiler ama Mekke fethedildikten sonra başta Hazreti Peygamber olmak üzere Mekke’ye dönmek yerine Medine’de yaşamaya devam ettiler. Bizler de yarın tatile, gezmeye ülkelerimize gitsek bile buralarda kalmayı düşünmeliyiz. En azından her iki tarafta ayağımız olacak şekilde düşüncelerimizi revize etmeliyiz. Türkiye dışında dünyada çok güzel ülkeler, coğrafyalar var. Hizmet götürülecek, kabiliyeti istidadı müsait çok insanlar var ve bunların pek azına ulaşılabilmiş.

Türkiye’de yaşananlar ve oradaki arkadaşlarımızın çektikleri gurbettekilerin en büyük hüznü. Sabah akşam onlara dua ediliyor. Türkiye’de yurt dışındakilerin rahat olduğunu düşünenler olabilir. Buralardaki insanlar Türkiye’deki kardeşlerinin derdiyle oturup kalkıyorlar; öyle ki buralara tutunamamanın en önemli engellerinden birisi Türkiye’yi düşünmek. İnsanlar bundan sıyrılamıyor.

Allah bize cebri bir hicret kapısı açtı. Bunu Cenabı Hakkın bir ikramı, imtihanı kabul ederek makbul bir Hicrete tahvil edebiliriz. Bulunduğumuz yerlerde tutunabilirsek bu zoraki sürgünü hayatımızda yeni bir başlangıca, taze ve yeni dallara vesile olacak bir sürgüne çevirebiliriz.

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 22.3.2017 [TR724]

Yeni başlayanlar için yeniden 15 Temmuz: Senin de şefin çıksın konuşsun! [Barbaros J. Kartal]

Alman istihbarat şefinin ve Trump’a yakınlığı ile bilinen Amerikan Meclis İstihbarat şefinin benzer açıklamaları Erdoğan ekibinde şok etkisi yapsa da tahmin edildiği gibi dış güçlerin ‘FETÖ’ye sahip çıkması basitliğinde olayı savuşturmaya çalışıyorlar. Erdoğan, içeride her türlü algıyı sağlayacak ve yönetecek enstrümanlara sahip. Darbeye ait kendi söylemlerinin tartışılmadan devam etmesini istiyor. Ancak Zeki Aksakallı’nın –mahkemeye gelmeye tenezzül etmedi ki gelse olayın şahitlerinin sorularına muhatap olacaktı– anlattıkları bile 15 Temmuz senaryosunun çok uzun sürmeyeceği bir gün her şeyin ortaya çıkacağını çok net gösteriyor.

AKP’nin hiç ama hiç istemediği bir şey var. 15 Temmuz’un tartışılması. 15 temmuz komisyonu bile olayları örtbas etmek için kuruldu. Gerçek bir muhalefet olmadığı, için ve korkudan kimse topa girmiyor. Darbe ile ilgili hiçbir büyükbaş ne komisyona ne de mahkemelere gelip ifade verdi, şahitlik yaptı. Ne Erdoğan, ne eniştesi, ne Hulusi Akar ne de Hakan  Fidan.

Erdoğan için 15 temmuz ile ilgili halkın bilmesi gerekenler çok basit: Ordudaki Cemaatçi subaylar darbe yapmaya kalkıştı. Halk sokaklara çıktı. Darbeciler zavallı halka ateş etti. İnsanlar şehit düştü. Meclis’i bombaladılar. Polisi bombaladılar. Erdoğan’ı öldürmeye kalktılar. Darbe başarısız oldu. Şimdi hesap veriyorlar. Her Allah’ın günü saçma sapan vesilelerle bile 15 temmuz şehitlerini nazara vererek dökülen kanı unutturmamaya çalışıyorlar. Çünkü mücadele ettikleri Cemaat’e yapmadıkları hukuksuzluk kalmamıştı ancak asla psikolojik üstünlüğü ele geçirememişlerdi. Ta ki 15 temmuz’a kadar.

DARBE GECESİNDEN ÖNCEKİ ATMOSFER

15 Temmuz’dan önce Ankara’daki havayı hatırlayalım. Ankara’da herkesin yüksek sesle konuştuğu şey şu idi. Erdoğan bütün kurumları hakimiyetine aldı. Medyayı susturdu. Muhalefeti sindirdi. Ona karşı gelebilecek tek kurum var, o da ordu. Ordu rejim değişikliğine izin vermeyecek ve eninde sonunda Erdoğan’ın karşısına çıkacak. Bütün yandaşlar bile bir darbe beklentisi içerisindeydi. AKP’lilerin önde gelenlerinin yurtdışına kaçış hazırlıkları yaptığı, paralarını yurt dışına çıkardığı isim isim konuşuluyordu.

Erdoğan da elbette ordunun kendisine bir müdahalesinin olacağını biliyordu. Sadece Cemaat mensubu olanların değil ordudaki Kemalistler başta olmak üzere herkesin kendisinden pek haz almadığı bir sır değildi. Ordu’da tasfiye yapmak diğer kurumlardaki gibi kolay değildi. Hem korktuğu şeyi hızlandırabilir hem de ters tepki yaratabilirdi. Tasfiye söylentisini köpürtüp, kontrollü yangını seçtiler. Bir grup darbeye karışacak ve kan dökülecekti. Orduda işler emir komuta üzerine işlediği için bazılarını tuzağa düşürmek kolay olacaktı. Önceden hazırlanmış listeler vardı ellerinde. Yoksa ordusunu kışladan çıkarmamış, darbeye karşı durmuş insanları neden tutuklasınlar ki?

Yıllar önce Afganistan’da şehit düşmüş askerin bile kapısına darbeci diye dayandı polis. Listeyi MİT, Ergenekoncularla birlikte hazırlamıştı. Haliyle Ergenekonculara dokunmadılar. Akçeli işlere karışan, sicili bozukları da Cemaat’ten olamaz diye elediler. Listede kalanların çok büyük ihtimalle kendilerine karşı isimler olacağından emindiler. Ve emir komuta zincirinde başladığı zannedilen darbede aslında bazılarının çoktan sattığını öğrendiklerinde epey geç olacaktı.

UZMANLIK GEREKTİRMEYEN SORULAR

Şimdi bu senaryonun defalarca yazılmış ama yeterince cevaplanmamış sadece ana hatlarını tekrar hatırlayalım. Hiçbir uzmanlık gerektirmeyen şeyleri. Bunlara tatmin edici bir cevap alınmadığı sürece AKP’nin düşünen kimseyi ikna edemeyeceği aşikar:

1: Cemaat inisiyatifi ile darbe yapıldığını varsayalım. Darbecilerin, can düşmanları Erdoğan’ı darbe planının ilk başına yazacağından hareketle onun nasıl ele geçirileceğini düşünmemiş olabilirler mi? Erdoğan otelinden ayrıldıktan saatler sonra onu almaya bir timin gitmesi sizi de güldürmüyor mu? Erdoğan’ı bu kadar acemice ele geçirmeye çalışmak çok şaşırtıcı değil mi? Erdoğan’ın Marmaris’te olduğu iddia edildiği öğlen saatlerinde cuma namazı için gideceğini söylediği camiye gitmemesine hiçbir cevap gelmedi Erdoğan’a darbe yapıyorsunuz ama onu nasıl tutuklayacağınızı planlamamışsınız? Bırakın subayı, Cemaate sempatizan bir erin bile aklına gelecek bir şeyi kurmaylar düşünememiş öyle mi?

Erdoğan’ın bütün yaverlerinin darbeci olduğu yazıldı çizildi. Eğer Cemaat bu kadar şeytanlaştırdıkları bir yapı ise o zamana kadar Erdoğan’dan kurtulmak çok zor olmasa gerekti!

O gece Erdoğan’ın uçağının İstanbul’a inmesi nasıl mümkün oldu? Vızır vızır geçen F-16’ların havada tespit edemediği yalanına inanırsak indiklerinde de görmemeleri mümkün mü? Bilal Erdoğan, Yeni Şafak’a babasını karşılamak için havaalanına gittiklerinde tepelerinde helikopterlerin uçtuğu ve silahlarını kendilerine doğrulttuğunu söylüyordu.

2: Bir tane bakanı ya da bürokratı gözaltına almayan darbeciler Meclisi bombalıyor öyle mi? Bakanlar rahat rahat televizyonlara canlı yayınlara bağlanırken darbecilerin Meclisi bombalamalarının mantığı nedir? Meclis’ten askerlere ateş mi açılmış? Yüce Meclis, Milli İrade bombalandı diye üzerinde tepinecekleri şeyi çok önceden mi planlamışlar acaba? Bakın ben size söyleyeyim. Eğer Cemaat darbe yapsa idi, eğer onların resmetmeye çalıştığı gibi bir yapı olsa idi, o gece Saray diye bir şey kalmazdı Ankara’da. Külliye falan toz duman olurdu. Halka ateş açacak kadar gözünü karart ama en baş düşmanın en sembol olmuş yapısına dokunma. Belli ki birileri Sarayına kıyamamış.

3: Bir kere köprüler neden tutuldu? Hiçbir pratik anlamı olmayan sadece bir tarafın trafiğe kapatıldığı bir müsamere neden yapılır? Askerlik yapanlar bilir. Askerin elinde polisten çok daha fazla gaz bombası ve kitlelileri dağıtacak mühimmat vardır. Ordu ihtiyaç anında polise destek vermek için kitlesel gösterilere karşı hazırlıklıdır. Ve stoklarında epey mühimmat vardır. Orada biriken kalabalığı silahsız dağıtmak da çok kolaydı. Hele hele TSK’nin açıktan halka ateş edeceğini düşünmek orduyu hiç tanımamak demektir. Ordu hiçbir şeyi düşünmüyorsa halkın nezdinde algısını düşünür. Yeni askere başlayan erlerin ailelerine yazılan saçma sapan mektuplardan tutun da şehit ailelerine ilgiye kadar halkın gözündeki algıdan başka bir şey düşünmez. Ordunun Meclisi bombalayıp, ‘açıktan’ halka ateş etmesini asla darbeler yapmış TSK’nın geleneği ile açıklayamazsınız.

4: Komutanlar düğüne nasıl gider? Kışlalarda hareket var, Hakan Fidan saatlerce karargahta kalıyor. Akar, Türkiye genelinde uçuş yasağı koyuyor. Bütün tanık ifadelerinde üst düzey komutanların bir takım hareketlilikten haberdar oldukları anlaşılıyor ve bu komutanların en rütbelileri karargahı terk edip bir düğüne gidiyor. Bu kadar hayati bir günde düğüne gitmeleri mümkün mü?

5: Tasfiyeler ne kadar hızlı oldu değil mi? Darbenin olmasından 24 saat geçmeden binlerce hakim ve savcı nasıl görevden atılıp tutuklanmaya başlayabilir? Kimin darbe ile ilgisinin olup olmadığına nasıl bu kadar hızlı karar verildi. Darbe gecesi izinli olan askerlerden tutun da birliklerini kışlasından çıkarmamış komutanlar dahi tutuklandı. Bu kadar çok generali olan bir yapı bu kadar az katılımlı bir darbe nasıl icra eder?

6: Bir tane sivil AKP’nin önde gidenini tutuklanmadığı bir darbe planı olmaz arkadaşlar. Bu ordu bir tek şey biliyorsa darbe yapmayı bilir. Bütün darbelerin senaryolarında en basit isimlere kadar plan yapılır. Balyoz planlarını hatırlayın İSKİ’sine kadar plan yapan askerlerin bu kadar kaba bir şey yapmaları mümkün mü? Darbe gecesi bütün iletişim araçları vızır vızır çalışamaz. Erdoğan, CNN Türk’e bağlandığında MİT’in basın sorumlusu Nuh Yılmaz, Hande Fırat’ı arıyordu. Hakan Fidan’ın darbe günü Erdoğan’a ulaşamadığı yazılıp çizilirken adamının Erdoğan’ın konuşacağı gazeteci ile temasta olması neden açıklanmıyor. Aydın Doğan’ın Hande Fırat’a bu işi hallet çeyizin benden demesini gerektirecek ne vardı?

7: Cemaat darbe yapıyor ama neredeyse bütün mensupları Cemaat’ten olduğu iddia edilen Emniyet’ten bir kişi bile darbecilere destek vermiyor. Aksine darbecilerle çatışıyor. Darbeyi Cemaat adına yönetmekle suçlanan adam ele geçiriliyor ama erler bile tutuklanırken bu adam nedense daha o saat serbest bırakılıyor.

8: Ve efsane soru. Erdoğan, darbeyi eniştemden öğrendim dedi. Enişte köprüde askerler çıkınca beni arayanlar oldu ben de Erdoğan’ı aradım diye ifade verdi. Halbuki askerler köprüye çıktığında televizyonlar canlı yayına geçmişlerdi bile. Bu kadar basit bir yalanı söylemeye neden ihtiyaç duyuluyor?

9: Erdoğan basın toplantısı yaparken otelinde çatışmalar olduğunu söyledi. Halbuki tanık ifadelerinde o zaman otelde bir hareketlilik olmadığı anlaşılıyor. 17 Aralık sabahı sesi tir tir titreyen Erdoğan’ın rahatlığı ve damadı Berat’ın etrafa gülücükler saçması pek bir darbe gecesi görüntüsüne uymuyor nedense.

Şimdi bu kadar çok soru işareti var ve hiçbirine cevap verilemiyor. Sonra kalkmış yok Alman istihbaratçısı bunu diyor elin Amerikalısı bunu diyor diye şikayet ediyorsun. Madem herkesin şefi konuşuyor, o zaman senin MİT başkanın da çıksın hiçbir soru işareti kalmayacak şekilde olayları anlatsın bilelim.

[Barbaros J. Kartal] 22.3.2017 [TR724]

Ne o dilinizi mi yuttunuz! [Analiz: Semih Ardıç]

ABD Başkanı Donald Trump’ın en son talimatı, Türk Hava Yolları başta olmak üzere diğer hava yolu şirketlerine ve turizmcilere kriz içinde kriz yaşatacak kadar vahim. İstanbul (Türkiye), Amman (Ürdün), Kahire (Mısır), Kazablanka (Fas), Doha (Katar), Riyad ve Cidde (Suudi Arabistan), Abu Dabi ve Dubai (Birleşik Arap Emirlikleri) ve Kuveyt şehri (Kuveyt) üzerinden doğrudan ya da aktarmalı ABD’ye yapılacak uçak seferlerinde yolcular cep telefonundan büyük elektronik cihazları kabinde yanlarına alamayacak. 22 Mart 2017 Çarşamba günü Türkiye saati ile 08.30 New York seferi ile başlayacak ‘kabin yasağı’nın hangi tarihte sona ereceği ise meçhul.

Bundan böyle yolcular, dizüstü ve tablet bilgisayarların yanı sıra kamera ve DVD oynatıcı gibi elektronik cihazları bagaja verecek. Tıbbî cihazlar ise daha evvel olduğu gibi kabinde taşınabilecek. Beyaz Saray’ın ‘Arap Yarımadası El Kaidesi’ne yapılan baskınlarda elde edilen istihbarat’a istinad ettiği tahdit, ABD’li havayolu şirketlerini ihtiva etmiyor.

SABAH DURUMDAN VAZİFE ÇIKARDI, THY YASAĞI TEYİT ETTİ

Hükümete yakınlığı ile bilinen Sabah gazetesi gün içinde internet sitesinde, Trump’ın imzaladığı o listede Türkiye’nin yer almadığını iddia etse de THY, listeyi teyit etti ve ABD’ye seyahat edecek yolcularına ikazda bulundu: “ABD’ye seyahat edecek yolcularımızın dikkatine… ABD varışlı seferlerimizde geçerli olmak üzere, cep telefonu veya akıllı telefondan daha büyük elektronik cihazların kabin içinde taşınmaması konusunda ilgili otoritelerce karar alınmıştır. Medikal cihazların hariç tutulduğu uygulama kapsamında elektronik eşyalar uçak altı kargo bölümünde taşınabilmektedir.”

8 Şubat 2016’da Somali’nin başşehri Mogadişu’dan kalkan Daallo Havayolları’nın uçağında bir yolcu dizüstü bilgisayarının içine gizlediği bombayı kalkış esnasında patlatmıştı. Cam kenarında oturan yolcu gövdede oluşan yarıktan dışarı fırlamış, pilotlar uçağı Mogadişu’ya indirmeyi başarmıştı.

BAVULDA NE BİLGİSAYAR KALIR NE DE TABLET

Benzer bir saldırıya mâni olmak için böyle bir karar alındığını kabul edelim. Maddi değeri yüksek bu cihazların bavula konulması zannedildiği kadar kolay değil. Kırılma ve zarar görme ihtimali fazla. ABD havalimanlarında bavul hırsızlığına karşı hangi tedbirlerin alındığını izah etmeden yolculardan elektronik cihazları bavula yerleştirmesini beklemek ne derece hakkaniyetli bir tavır? Çok bilinmeyenli bir denklemde en fazla Türkiye zarar görecek.

Hal böyle olunca İstanbul’dan uçuşlarda Amerikan şirketleri tercih edilecek ya da Frankfurt ve Paris gibi Avrupa şehirleri üzerinden aktarmalı bilet alınacak. Yasak, THY’nin hem transit hem de doğrudan yolcu sayısını en az yüzde 30 azaltacak. Yasak olmadığı halde Ocak ve Şubat aylarında yolcu sayısı geçen senenin aynı döneme nazaran yüzde 11 azalan THY için 2017’nin çok zor geçeceğine işaret ediyor.

690 BİN TRANSİT YOLCUYU UNUTUN

Sadece geçen senen Atatürk Havalimanı’ndan 690 bin transit yolcu geçmişti. Şimdi bu yolcuların aktarma merkezleri Avrupa’ya kayacak. THY’nin İstanbul Atatürk Havalimanı Dış Hatlar Terminali’nde o çok iftihar ettiği CIP Lounge’ta boş koltukların sayısı artacak demektir. Zira şirketlerin orta ve üst seviye idarecilerinin ağırlık teşkil ettiği yolcuların seyahat konforuna tesir edecek ciddi bir gelişmeden bahsediyoruz. 13 saate yakın havada kalan yolcu için dizüstü bilgisayar ve tablet okyanus ötesi seyahatin olmazsa olmazlarından sayılıyor.

THY’nin hem transit yolcu sayısı azalacak hem de İstanbul’dan ABD’nin farklı şehirlerine yaptığı doğrudan seferler de yeni uygulamadan nasibini alacak. Bu zaviyeden bakıldığında Trump’ın getirdiği ‘elektronik cihaza kabin yasağı’nın sanki THY’yi hedef aldığı kanaati ağır basıyor.

Karar sadece ABD seferleri ile mahdut olsa da haber önde gelen ajanslar tarafından ‘flaş gelişme’ diye geçildi. Maalesef Türkiye’nin ve İstanbul’un imajı Trump’ın talimatı ile yine tahribata uğradı. Hükümetin bu karara verdiği cılız tepkiyi kabul etmek mümkün değil. Ne kadar tenkit edersek edelim THY’ye reva görülen bu muameleye biran evvel son verilmeli. Taraflı ve peşin hükümlü bir tavırla karşı karşıyayız. THY’nin mevcut idaresinin işletmecilikte sınıfta kalması ya da Saray’ın hava yolu gibi hareket etmesi bizim iç meselemizdir.

SOMALİ YOKSA TÜRKİYE NİYE VAR!

‘Güvenlik riski fazla olanlar’ listesinde yasağın çıkış noktası olan Somali bile yoksa Türkiye’nin mevcudiyetine kimseyi ikna edemezsiniz. Referandum için durduk yerde Almanya, Avusturya ve Hollanda ile yaka paça olan AKP’nin bahse konu ağır karara mukabil Beyaz Saray’a makul iki çift kelam edememesinin dikkatten kaçtığı zannedilmesin. Ya icap ettiği yerde masaya yumruğu vuracaksınız ya da neticesine katlanacaksınız.

Anlaşılan ilk şık Trump’ın kazanması için handiyse Türkiye’de seçim kampanyası yapacak kadar coşanlar için cari değil. Diğer şık daha ağır basıyor: Müflis Suriye siyaseti, istihbarat ve emniyet zafiyeti Türkiye’yi Ortadoğu bataklığına sürüklüyor. Biz değil okyanus ötesi söylüyor.

BATI LİGİNDEN KOPACAKSAK…

Olan bunca senenin emeğine olacak. THY, Pegasus, Atlasjet, Onur Havayolları, TAV, TGS, Çelebi, ETS ve Setur gibi sektörde faaliyet gösteren şirketlerimizi hakikaten zor günler bekliyor. Endişem odur ki 16 Nisan’da referandumdan ‘evet’ çıktığında batı liginden kopuşta nihai safhaya geçilecek. ABD belki de 17 Nisan sabahını dikkate alarak şimdiden hazırlık yaptı.

Trump’ın son talimatı buna matufsa fazla söze hacet kalmaz. Lütfen kemerlerinizi bağlayın, minik masalarınızı kapatın, koltuklarınızı dik vaziyete getirin ve çarpmaya hazır olun…

[Semih Ardıç] 22.3.2017 [TR724]

Zekai Aksakallı bu sorularla yüzleşemedi [Haber-Yorum: Ahmet Dönmez]

“15 Temmuz kahramanı” lakaplı Özel Kuvvetler Komutanı (ÖKK) Zekai Aksakallı, yeni bir kahramanlık hikâyesinin başrolünü oynama şansını kullanmadı. Korgeneral Aksakallı, ÖKK davası duruşmalarında verilen ifadelerle neredeyse ‘1 numaralı şüpheli’ haline gelmişti. Haliyle, bütün gözler kendisine çevrilmiş ve söyleyecekleri merakla beklenir olmuştu. Ancak paşa, hakkındaki istifhamları boşa çıkarmak yerine şüpheleri daha da çoğaltacak bir yola girdi. Bu konumdaki birinin mahkemeye gelip, diğer bütün tanık ve sanıklarla yüzleşerek bildiği tüm gerçekleri açıklaması beklenirdi. Nitekim yandaş medya da bu yönde haber yapmış ve “Hainlerle mahkemede yüzleyecek” demişti. Fakat o kaçmayı tercih etti. Celse arasında, yani duruşmasız olarak ‘tanık’ sıfatıyla ifade verdi. Başlıbaşına bu tavrı bile var olan Aksakallı muammasını daha da yoğunlaştırmaya yetti. Çapraz sorgu imkanı olmayınca bir çok önemli soruyu sorma ve cevap alma fırsatı da kaçmış oldu. Zaten komutan, ağırlıklı olarak 16 Aralık 2016 tarihli ifadesini tekrarladı. Pek yeni bir bilgi de sunmadı. Oysa 15 temmuz gecesinin ‘kahraman askeri’, belki şu karanlık noktaları da aydınlatarak gerçek bir efsaneye dönüşebilirdi:

1- 15 Temmuz günü öğle saatlerinde ÖKK 1. Tugay Komutanı Tuğgeneral Semih Terzi’nin kendisini aradığını ve babasının rahatsızlandığını söyleyerek Ankara’ya gelmek için izin istediğini belirtti. Kendisinin de Özel Kuvvetler kurye uçağı ile babasını ziyarete gelmesine izin verdiğini aktardı. Peki buna rağmen o kurye uçağı Terzi’yi almaya neden gitmedi? Terzi neden gece 23.59’da Diyarbakır’dan havalandı?

2- Sanıklardan Binbaşı Fatih Şahin, İskenderun’da terör operasyonundayken 14 Temmuz’da Aksakallı’nın yazılı emri ile Diyarbakır’da görevlendirildiklerini kaydetti. “4 ay sürmesi gereken görev yarıda kesildi, 28. günde Diyarbakır’a geldik.” dedi. Darbeden 1 gün önceki bu beklenmeyen değişiklikle ilgili Zekai Paşa’nın gerekçesi nedir?

2- ÖKK’ya bağlı Etimesgut Hava Alay Komutanı Albay Ümit Tatan, savcılık ifadesinde, CASA uçağının Diyarbakır’dan Semih Terzi ve özel kuvvet timlerini almak üzere saat 21.22’de Ankara’dan havalandığını anlattı. Oysa saat 19.30 sularında Genelkurmay’ın uçuş yasağı emri gelmişti. Hatta bu nedenle uçuş önce iptal edilmişti. Daha sonra yeni bir emirle uçak özellikle kaldırıldı. Uçak, Alay Komutanı Tatan’a rağmen mi havalandı?

3- Semih Terzi’yi Etimesgut’tan helikopterle Özel Kuvvetler Komutanlığı’na götüren tutuklu Pilot Binbaşı Mehmet Sağlam, “Uçuş yasağı 19.30 sıralarında veriliyor. Ancak Genelkurmay ve Özel Kuvvetler Komutanlığının emri ile Alay Komutanı Albay Ümit Tatan’ın gösterdiği bayağı bir çaba ile uçak kalkıyor. Uçağın Ankara’dan kalkışı, Diyarbakır’a varışı, tekrar oradan havalanıp Ankara’ya gelişi ile ilgili tüm konuşma kayıtlarının incelenmesini istiyorum. Uçağın kalkması için çaba gösterenler kahraman, biz ise terör örgütü üyeliğinden cezaevindeyiz.” demişti. Zekai Aksakallı duruşmaya katılsaydı, kendisine en yakın adamı Ümit Tatan’ın neden uçağın kalkıp Terzi’yi getirmesi için bu kadar ısrarcı olduğu iddiası sorulabilecekti.

4- Mehmet Sağlam, “Ümit Tatan’ın saat 20.00 ile 23.30 arasında Tatan’ın telefon kayıtlarının incelenmesini istiyorum. Kimlerle görüştüğü araştırılsın. Onun bu olanlardan haberi olmaması mümkün değil” demişti. Aksakallı, düğünden çıkıp darbecilerin saldırısına uğradığı saat 21.00 sularından itibaren Ümit Tatan’la hiç konuşmadı mı? İfadelerinde bundan niye hiç bahsetmiyor?

5- O gece Hava Alay Komutanlığı nöbetçi amiri olan tutuklu Binbaşı Hüseyin Çakıroğlu, “Alay Komutanı Ümit Tatan, bizim de anlam veremediğimiz bir şekilde Semih Terzi’yi getirmek için havalanan uçağın kalkışını takip etti. Uçuş yasağı hatırlatılmasına rağmen, ‘Bu uçuş için izin aldık. Bunun dışında uçuş olursa bana haber verin’ dedi. Zekai Aksakallı ve Alay Komutanı Ümit Tatan’ın, saat 23.30 sıralarına kadar darbe girişiminden haberlerinin olmaması mümkün değil. Alayda hiç kimse bize bunun darbe girişimi olduğunu söylemedi. Bize haber vermedikleri için Aksakallı ve Tatan’dan şikayetçiyim.” demişti. Aksakallı’ya bu iddialar da yöneltilemedi.

6- Zekai Paşa ifadesinde, saat 22.30 sularında ÖKK Vardiya Amiri Yarbay Mehmet Ali Çelik’i aradığını söylüyor. “Kendisi bana sıkıyönetim mesajından bahsetti ve Albay Ümit Bak’ın yeni kurmay başkanı olduğunu belirtti.” dedi. Yani Semih Terzi’yi almaya giden uçağın havalanmasından 1 saat sonrası. Aksakallı, bunun üzerine Kurmay Başkanı Erdinç Kocayanık’ı ve Okul Komutanı Faruk Bozdemir’i arayıp “Güvendiğiniz kişilerle birliğe giderek emir ve komutayı devralın” emri verdiğini kaydediyor. Böyle bir durumda neden kendisi birliğe gitmek yerine evinden talimat vermeyi tercih etti?

7- Saat 22.50 sularında evine geldiğini anlattı. Tekrardan Özel Kuvvetler Harekat Merkezini aradığını ve darbeci Yarbay Mehmet Ali Çelik ile bir kez daha görüştüğünü dile getirdi. “O bana Genelkurmay’dan mesaj geldiğini, Özel Kuvvetler Komutanı görevimden alındığımı, yerime Semih Terzi’nin atandığını anlattı.” dedi. Bu sırada henüz Semih Terzi Diyarbakır’dan havalanmış değil. Üstelik uçuş yasağı var. İstenirse uçak kaldırılmayabilir. Fakat bu telefondan 1 saat 9 dakika sonra Terzi’yi taşıyan uçak havalanıyor.

8- Korgeneral Aksakallı, Saat 23.35 sularında K. Irak’ın Selahattin kentindeki ÖKK 3. Tugay komutanı Tuğgeneral Halil Soysal’ı aradığını, Semih Terzi’nin sorumluluğunda olan Silopi Özel Kuvvetler Harekat Üssü’nün kontrolünü almasını ve darbeye karışanları tutuklaması emrini verdiğini anlatıyor. Bunun yerine neden Diyarbakır’dan henüz havalanmamış olan Terzi’nin tutuklanması ya da uçağın kalkışının engellenmesi emrini vermiyor? Zaten halihazırda uçuş yasağı var. Bu emir rahatlıkla uygulanabilir.
9- “Bu arada yerimi tespit etmek için aradıklarını değerlendirdiğim telefonların gelmesi üzerine evde kalmanın tehlikeli olabileceğini düşünerek aynı sitede bulunan başka bir arkadaşın evine geçtim ve orayı karargah olarak kullanmaya başladık.” diyor. Bahsettiği telefonlar hangileri? Yerini tespit etmek için kim, saat kaçta aradı?

10- Daha sonra Diyarbakır 12. Tabur Karargah Subayı Yüzbaşı Fatih İpek’in Albay Fırat Çelik’i aradığını ve Semih Terzi’nin iki tim ile Diyarbakır’dan Ankara’ya hareket ettiğini söylediğini, Çelik’in de kendisini bilgilendirdiğini, bu sayede Terzi’nin yola çıktığını öğrendiğini iddia ediyor. Oysa ifadesinin başka bir yerinde, saat 22.50 sularında evinden Yarbay M. Ali Çelik’i ikinci arayışında Terzi’nin ÖKK Komutanlığı’na atandığını söylemişti. Bu konuşmanın ardından Terzi’nin nerede olduğunu öğrenmeye hiç çalışmamış olabilir mi?

11- Ayrıca, darbeciler arasında olmayan emri altındaki Albay Ümit Tatan ısrarla uçağı kaldırtıp Diyarbakır’a gönderirken kendisine haber vermemiş miydi? Ondan habersiz mi hareket etti Tatan? O halde neden tatan darbeciler arasında tutuklu değil de müştekiler arasında?

12- ÖKK Komutanı, o gece saat 01.11’de TGRT ve 01.47’de NTV televizyonlarına canlı yayın bağlantısı yapmıştı. Bu bağlantılarda, henüz havada olan Semih Terzi’den hiç bahsetmeme nedeni nedir? Canlı yayında bu uçuşu ifşa etse belki Tuğgeneral Terzi Etimesgut’a hiç inemeyecek ve Gölbaşı’na intikal edemeyecekti.

13- Aksakallı’nın o gece 2 televizyon kanalına çıkışını neden MİT organize etti? İfadesinde, MİT Müsteşarlığı’ndan bir yetkiliyle görüştüğü ve bu kişi aracılığıyla bağlandığı bilgisini veriyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın o gece CNN Türk canlı yayınına bağlanmasını da MİT Basın Müşaviri Nuh Yılmaz’ın organize ettiği ortaya çıkmıştı. Aksakallı, kendisi mi MİT’ten ekrana çıkmayı istedi yoksa MİT mi kendisine televizyonlara bağlanmayı teklif etti?

14- Başbakan Binali Yıldırım 23.02’de çıktığı NTV yayınından bunun bir darbe girişimi olabileceğini açıkladı. Saat 00.24’te Cumhurbaşkanı Erdoğan, facetime ile CNN’e bağlandı ve halkı sokaklara çağırdı. Semih Terzi’yi taşıyan uçak, saat 02.05’te Etimesgut’a indi. Hiç bir dirençle karşılaşmadı. Ve yine hiç bir engelle karşılaşmadan başka bir helikopterle Gölbaşı’na hareket etti. Bu esnada Zekai Aksakallı ne yapıyordu?

15- Darbeci sanıklardan Binbaşı Fatih Şahin, Terzi ile birlikte Gölbaşı Oğulbey Kışlası’na geçecek 2 helikopterdeki personeli seçme görevini Yüzbaşı Ahmet Kemal Yılmaz’a veriyor. Yılmaz, 14 kişiyi belirleyip kendisi orada kalmayı tercih ediyor. Daha sonra da Zekai Aksakallı’nın emirleri, Yılmaz üzerinden Oğulbey Kışlası’na ulaşıyor. Hatta Aksakalı’nın emriyle hazırlanan ÖKK Raporu’nda Yılmaz’ın adı, darbeyi önleyen komutanlar arasında geçiyor. Darbeci Semih Terzi ve Fatih Şahin, Yüzbaşı Yılmaz’a neden bu kadar güvenmişlerdi?

(2. Bölüm yarın)

[Ahmet Dönmez] 22.3.2017 [TR724]